<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress.com" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>alaaddin-basar &amp;laquo; WordPress.com Tag Feed</title>
	<link>http://en.wordpress.com/tag/alaaddin-basar/</link>
	<description>Feed of posts on WordPress.com tagged "alaaddin-basar"</description>
	<pubDate>Thu, 24 Dec 2009 23:06:56 +0000</pubDate>

	<generator>http://en.wordpress.com/tags/</generator>
	<language>en</language>

<item>
<title><![CDATA[Yanlış Yorumlanan Bir Ayet: "Onları Bulduğunuz Yerde Öldürün"]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/15/yanlis-yorumlanan-bir-ayet-onlari-buldugunuz-yerde-oldurun/</link>
<pubDate>Thu, 15 May 2008 16:48:46 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minikkelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/15/yanlis-yorumlanan-bir-ayet-onlari-buldugunuz-yerde-oldurun/</guid>
<description><![CDATA[Serçe parmağının ucuna bakarak bir insanın resmini çizmek ne kadar yanlış bir sonuç doğurursa, bir t]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div id="icerik" class="content content_12" style="padding:10px;">Serçe parmağının ucuna bakarak bir insanın resmini çizmek ne kadar yanlış bir sonuç doğurursa, bir tek ayetin sadece mealine bakarak Kur’an hakkında hüküm vermek de en az onun kadar yanıltıcı olur.</p>
<p>Bazı yazarların dillerine doladıkları ve İslam’ın evrenselliğine, toleransına, ondaki engin fikir hürriyetine perde çekmek için yanlış yorumladıkları bir ayet-i kerime var:</p>
<p><strong>“Onları bulduğunuz yerde öldürün. Sizi yurtlarınızdan çıkardıkları gibi siz de onları çıkarın. Fitne çıkarmak adam öldürmekten daha kötüdür……” </strong>(Bakara,191)</p>
<p>Konunun tahliline geçmeden önce bazı Kur’an hükümlerini hatırlamak gerekiyor. Ta ki, Kur’anın gerçek maksadı anlaşılsın ve bu ayetin de gerçek yorumu ortaya konulabilsin.</p>
<p>Konuyla yakından ilgili bir ayet-i kerime: <strong>“Dinde ikrah (zorlama) yoktur. Doğruluk sapıklıktan cidden ayrıldı…..”</strong> (Bakara, 256)</p>
<p>Bu ayetin tefsirinde, ayet-i kerimeye “Zorlama denen şey dinde yoktur.” manası da verilerek, “Sadece dinî konularda değil, hiçbir konuda zorlamaya izin yoktur.” denilmiştir.</p>
<p>Aynı gerçeği ders veren bir başka ayet: <strong>“Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın?”</strong> (Yûnus, 99)</p>
<p>Demek oluyor ki, Peygamberlerin görevi ve Kur’anın hedefi hakkın ve hakikatin tebliğ edilmesi, duyurulmasıdır. İnsanlar bu dünyaya imtihan için gönderilmişlerdir. İmtihanın vazgeçilmez bir gereği de kişinin doğru ve yanlış yoldan birisini kendi iradesiyle seçebilmesidir. Zorlama iradeyi yok edeceğinden imtihanın da bir manası kalmaz.</p>
<p><strong>Bu manaya kuvvet veren pek çok ayet vardır:</strong></p>
<p>“Allah dileseydi onlar şirk koşamazlardı. Seni onların üzerine bekçi kılmadır; sen onların vekili de değilsin” (En’am, 107)<br />
“Peygambere düşen görev ancak tebliğdir (duyurmadır). (Mâide, 999<br />
“Allah, dileseydi hepinizi bir tek ümmet kılardı..” (Nahl, 93)<br />
Bir başka ayet-i kerimede şu hakikate dikkat çekilir: “Kim inkâr ederse bilmelidir ki, Allah bütün alemlerden ganidir (müstağnidir).”(Âl-i İmrân, 97)</p>
<p>Yani, Allah, yarattığı ve bizzat terbiye ettiği alemlerden hiçbirinin hiçbir şeyine muhtaç değildir. Güneşin ışığına, ağacın meyvesine, rüzgarın esmesine, mevsimlerin gelip gitmesine, canlıların görmesine, işitmesine muhtaç olmadığı gibi insanların inanmalarına, Onu tanımalarına, Ona ibadet etmelerine de muhtaç değildir.</p>
<p>Böyle pek çok ayet-i kerime var. Bunlardan çıkan ortak sonuç şudur: Allah’ın insanları imana, ibadete davet etmesi gibi, müminlere cihadı emretmesi de yine onların menfaati içindir. Bu mana bütün asırlar ve bütün insanlık alemi için geçerli olmakla birlikte, ayetlerin ilk muhatabı olan sahabelere ve Arap yarımadasındaki iman-küfür mücadelesine daha çok bakmaktadır.</p>
<p>İslam dini Arap yarımadasına zuhur ettiğinde o bölge insanlarının temel inancı putperestlikti. Ve Kur’anın ana hedefi de kalplere “tevhid” inancını yerleştirmekti.</p>
<p>Fatiha Suresi, Allah’ın “Rabbü’l-alemîn” olduğunu ilan ile başlar. Bütün alemler, gökler, yerler, insanlar, hayvanlar, cinler, melekler, bütün bitki türleri ancak Allah’ın terbiyesiyle hazır hallerine kavuşmuş ve bu sayede görevlerini en iyi şekilde yerine getirebilmişlerdir. Bu bir tevhid dersidir.</p>
<p>Surenin devamında ancak Allah’a ibadet edileceği ve yine ancak ondan yardım dilenebileceği vurgulanır.</p>
<p>Bir başka ayette rızıkların ancak sema ile arzın işbirliğiyle teşekkül ettiğine dikkat çekilerek şükrün de yine ancak sema ve arzın Rabbine yapılması gerektiği ders verilir.</p>
<p>Bir diğer ayette bizzat Allah Resulüne (asm.) hitap edilerek, “Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; ancak Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi O bilir.” (Kasas, 56) buyurulmakla en büyük nimet olan hidayete kavuşturmanın da ancak Allah’a mahsus olduğu ilan edilir.</p>
<p>Böylece baştan sona kadar tevhid dersi verilerek sonunda, Nas Suresinde, Allah’ın “Rabbü’n-nas” olduğu ifade edilir. İnsanları terbiye eden ancak Allah’tır. Gözlerini görecek, kulaklarını işitecek, midelerin hazmedecek şekilde terbiye eden O olduğu gibi, akıllarını anlayacak, kalplerini inanacak, sevecek, korkacak şekilde terbiye eden de yine ancak Odur.</p>
<p>Maziye nazar ettiğimizde bütün peygamberlerin ortak davalarının “tevhid” (birlemek, Allah’ı bir bilmek) olduğunu görürüz. İnsanlık aleminin yanlış da olsa bir şeylere inandığına, ateizmin kitle çapında fazla görülmediğine, ancak şirkin bütün çeşitleriyle insanları yoldan çıkaran en büyük “fitne” olduğuna şahit oluruz.</p>
<p>İşte tevhid inancının en büyük tebliğ edicisi olan Hazreti Muhammed (asm) Mekke’de yine en büyük mücadelesini şirke karşı vermeye başladığında bütün müşrikler karşısına çıktılar ve onu bu davasından vazgeçirmeye çalıştılar. Amcasını ricacı olarak gönderdiler. “Bir elime güneşi bir elime ayı koysalar ben yine bu davadan vazgeçmem.” cevabını alınca artık kuvvet, zorbalık ve işkence dönemi de başlamış oldu.</p>
<p>Şu nokta çok önemlidir: Mekke ve çevresinin müşrikleri başka beldelerdekinden çok farklıydı. Bunlar sadece batıl inançlarını kendi halleriyle yaşamakla kalmıyor, beldelerinde doğan tevhid nurunu söndürmeyi kendilerince kutsî bir ideal olarak benimsiyor, bu uğurda canlarını ve başlarını ortaya koyuyorlardı. Artık, iki şıktan başka bir seçenek görünmüyordu ortada. Ya tevhid inancı galip gelecek, insanlık alemine Kur’anın nuru ulaştırılacak, yahut insanların kalplerini batıl inançlar zaptedecekti. Başka bir ifadeyle, insanlara ya cennetin yolu gösterilecek, yahut cehenneme akış devam edecekti.</p>
<p>Kur’anın o dönemin müşrikleri hakkındaki şiddet ayetlerine bu gözle bakmak gerekir. Mesele sadece birkaç müşrikle mücadele değil, top yekun şirk inancıyla ve onu temsil eden, onu korumak isteyenlerle mücadeledir. Nitekim, Kur’anın Mekke müşrikleri hakkındaki şiddetli beyanlarını, yine bir nevi şirk inancını taşıyan başka kavimlere karşı sürdürmediğini görüyoruz. Teslis inancına sahip Hıristiyanlar ve diğer ehl-i kitap hakkındaki ifadeler hiç de öyle şiddetli değil.</p>
<p><strong>“Ehl-i kitapla ancak en güzel şekilde mücadele edin; içlerinden zulmedenler müstesna. Ve deyin ki, ‘Hem bize indirilene, hem de size indirilene inandık. Bizim ilahımız da, sizin ilahınız da birdir ve biz Ona teslim olmuşuzdur.” </strong>(Ankebût, 46)</p>
<p>Bu noktayı gözden ırak tutan birtakım çevreler şöyle diyorlar:</p>
<p><strong>“Onları bulduğunuz yerde öldürün. Sizi yurtlarınızdan çıkardıkları gibi siz de onları çıkarın. Fitne çıkarmak adam öldürmekten daha kötüdür……” </strong>(Bakara,191) ayeti ortada iken İslam’ın farklı inançlara karşı toleranslı olduğunu nasıl söyleyebilirsiniz?</p>
<p>Önemine binaen konuyu bazı yönleriyle biraz tahlil etmek gerekiyor: Ayet-i kerimenin muhatabı Arap müşrikleridir. <strong>“Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır.”</strong> (Bakara, 179)</p>
<p>Bu ayetlerle onları öldürenleri öldürmeleri, yurtlarından çıkaranları yurtlarından çıkarmaları emredilirken, fitnenin adam öldürmekten daha kötü olduğu da ayrıca vurgulanmıştır. Bir insanı öldürmek onun bu fani dünya hayatından faydalanmasına son vermek demektir. Fitne çıkarmak, insanları putlara tapmaya zorlamak ise onları ebedi cehenneme atmaktır. Bu ikincinin birinciden çok daha kötü olduğu açıktır. Kaldı ki Mekke müşriklerindeki fitnenin bir de katillik boyutu vardır: Kızlarını diri diri toprağa gömmeleri ve müminleri öldürmek için onlara savaş açmış olmaları.</p>
<p>Aynı mananın işlendiği şu ayet-i kerimeleri de burada akdim edelim: “İman edenler Allah yolunda savaşırlar. İnkar edenler de tağut yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın. Çünkü şeytanın hilesi zayıftır.” (Nisa, 76)</p>
<p>“Fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar, onlarla savaşın.” (Enfal, 39)</p>
<p>Ayette geçen “onlar” kelimesinden kasıt müşriklerdir, “fitne”den kasıt da Allah’a ortak koşmaktır. “Fitne ortadan kalkıp, din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse bilin ki düşmanlık ancak zalimlere karşıdır.” (Bakara,193)</p>
<p>Son ayet hakkında yapılan tefsirlerden çok önemli gördüğüm iki hususu nakletmek isterim:</p>
<p>“Bu ayetin sebeb-i nüzulü, ehl-i Mekke’nin müminlere eza eyleyerek irtidatlarını (İslam dininden dönmelerini) teklif ve ısrar etmeleridir. Şu halde mana-yı nazım, “Siz müşrikleri katledin ki onlara galebe edesiniz ve .. irtidat fitnesi kalmasın. Ve ezalarından kurtulmak için onlarla kıtal etmelisiniz. Ta ki, şirk ortadan kalksın, din-i tevhid onun yerine ikame olsun. (Konyalı M.Vehbi Ef. 1-2/331)</p>
<p>Fitnenin ortadan kalkması için savaş emredilirken bir başka ayet-i kerime ile de şu sınırlamalar getirilmiştir: <strong>“Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın. Fakat haddi aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez.” </strong>(Bakara, 190)</p>
<p>Savaş, Allah yolunda olacaktır; toprak istilası, ganimet elde etme, köle kazanma gibi bir menfaat için yapılan savaşlar “cihat” özelliği taşımazlar. İkinci bir kayıt olarak da “haddi aşmama” getirilmiştir. Suçluya hak ettiğinden daha fazla ceza vermek de bir nevi zulümdür; işkence etmek, organlarını kesmek gibi.</p>
<p>Konunun doğru yorumlanması için Tövbe Suresinin ilk ayetlerinin de yine doğru anlaşılması büyük önem arz ediyor:</p>
<p>“Bu bir ayrılık ihtarıdır! Allah ve Resulü tarafından kendileriyle muahede yapmış olduğunuz müşriklere.” (Tövbe,1)</p>
<p>“Artık yeryüzünde dört ay dolaşınız. Ve biliniz ki, şüphe yok ki, Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz. Ve muhakkak ki, Allah kâfirleri zelil kılıcıdır.” (Tövbe, 2)</p>
<p>Bu ayetler, verdikleri sözlerinde durmayan müşrikler ile yapılmış olan anlaşmaların feshedildiğini bildirir. Ve kendilerine dört ay mühlet verilen o İslam düşmanlarının hüsrana uğrayacaklarını ihtar eder.</p>
<p>Bir sonraki ayette müşrikler tövbe etmeye çağrılır, aksi hale acıklı bir azaba uğrayacakları haber verilir.</p>
<p>Beşinci ayette ise “Artık haram aylar çıkınca o (muahede hükmüne riayet etmeyen) müşrikleri nerede bulursanız öldürünüz…….” emri verilir.<br />
Altıncı ayette, anlaşma süresi bitmiş olsa bile, o müşriklerden kim eman dilerse, ona eman verilmesi ifade edilir ve şöyle devam edilir:</p>
<p>“Ta ki, Allah’ın kelamını dinlesin. Sonra (iman etmese de) onu emin bulunduğu mahalle ulaştır. Çünkü onlar şüphe yok ki bilmez bir kavimdir.”</p>
<p>Bu ayet-i kerimeler son nazil olan ayetlerdendir. Artık Müslümanlar galip gelmişler, müşriklere ya iman etmeleri yahut harbe razı olmaları tebliğ edilmiş, kendilerine inanmaları (yahut göç etmeleri) için dört ay gibi uzun bir süre tanınmış ve Allah Resulü (asm.) “Arap yarımadasında artık iki dinin olamayacağını” açıkça ilan etmiştir.</p>
<p>Bu ayetin ve hadisin kendilerine tebliğ edildiği kişiler, yirmi seneyi aşkın bir süre İslam’ın nurunu söndürmeye çalışmış, Müslümanları yurtlarından uzaklaştırmış, onları göç ettikleri Medine’de de rahat bırakmayıp Medine’ye kadar gelerek onların hayatlarına kast etmek istemiş, şirk yolunda nice ölüler vermiş, nice sahabeleri şehit etmiş inatçı, bir bakıma idealist ve kararlı müşriklerdir. Buna rağmen kendileriyle anlaşma yapılmış, sulh içinde yaşama yolu denenmiştir. Bu anlaşmaları bozan taraf (iki kabile dışında) hep müşrikler olmuşlardır. Süre dolduğunda bu işin de sona ereceği açıkça haber verilmiştir. Artık gönüllere ya tevhit inancı hakim olacak, yahut putperestlik hüküm sürecektir. Bu işe bir son verme zamanı gelmiştir.</p>
<p>Müslümanlar galip hale gelmelerine rağmen karşı tarafa süre tanınmış, onlardan eman dileyip İslam’ı tanımak ve öğrenmek isteyenlere eman verilmiş, inanmasalar da hemen öldürülmeyip yurtlarına emniyet içine dönmeleri sağlanmıştır. Kaldı ki ayetin sonunda müşrikleri acıklı bir sonun beklediği bildirilmekle, kendileri son bir kez daha ikaz edilmiştir.</p>
<p>Diğer müşriklerden ve ehl-i kitaptan farklı olarak Mekke müşriklerine böyle bir muamelede bulunulması, hak dinin ve tevhid inancının Mekke ve civarında iyice kökleşmesi ve oradan bütün cihana yayılması içindir. Çekirdek sağlam olacaktır ki ondan nice ağaçlar çıkabilsin. Artık Arap yarım adasında kimse putlara tapamayacak, kimse Kâbe’yi çıplak olarak tavaf edemeyecek, kimse kızlarını diri olarak toprağa gömemeyecek, herkes alemlerin Rabbi olan Allah’a inanacak, Onun emirlerine uyacak ve yasaklarından kaçınacaktır. Herkes ahiret yolcusu olduğunu bilecek ve o ebediyet yurdu için güzel ameller işleyecektir.</p>
<p>Böylece melekleri çok gerilerde bırakan mübarek ve muhteşem müminler yetişecekler ve bunlar İslam’ın nurunu bütün bir insanlık alemine ulaştırmak için gayret göstereceklerdir.</p>
<p>İnsanlara zulmedilen beldelerden bu zulmü kaldırmak için cihad edecekler, ama galip geldiklerinde kimseyi İslam’a girmeye zorlamayacaklar, sadece, akıllara ve kalplere konulan ambargoyu kaldırarak onlara doğruyu ve güzeli seçebilecekleri bir hürriyet ortamı hazırlayacaklardır.</p>
<p>Mekke müşriklerinin zulmü altında inleyenlerin kurtarılmalarını emreden şu ayet-i kerime çok anlamlı ve benzer zulümleri de ortadan kaldırma hususunda önemli bir rehberdir:</p>
<p>“Size ne oldu ki, Allah yolunda ve ‘Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan şu şehirden çıkar, bize katından bir koruyucu ver, bize katından bir yardımcı ver.’ diyen zayıf erkek, kadın ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?” (Nisa, 75)</p>
<p>İşte o çekirdek kadro etrafındaki yabancı ve zararlı unsurların temizlenmesi için, bu ayetin emriyle Müslümanlar Mekke’yi fetih girişimini başlatmışlar ve sonunda başarıya ulaşmışlardır. Artık çekirdek kemalini bulmuştur. Kısa bir zaman sonra Endülüs medeniyeti, arkasından Selçuklu ve Osmanlı medeniyetleri doğacak ve Kur’anın nuru cihanın her bir tarafına ışık saçacaktır. Kalplerden öncelikle şirk temizlenecek, tevhid hakim kılınacakır. Zulüm yerini adalete, sefahat güzel ahlaka terk edecektir.</p>
<p>Bu ayetten dersini alan müminler, batıl inançlarını halka zorla kabul ettirmek isteyenlerin güçlerini kırmak ve müminlere yapılan zulümlere son vermek gibi temel sebeple cihat yoluna girmiş ve yeni ülkeler fethetmişlerdir.</p>
<p>“İslamda gaye-i harp intikam, katil, tebdil-i dine icbar değil, hasmı mağlup etmek ve kuvve-i cebriyesini alıp dininde serbest olarak hükm-ü hakka tabi tutmaktır ki, i’layı kelimetullah bundadır.” (Elmalılı Tefsiri, 2/864-5)</p>
<p>Müslümanlar, fethettikleri ülkelerin halklarından cizye denilen bir vergi almakla, onları kendi raiyetleri sınıfına dahil etmişler, canlarını ve mallarını koruma altına almışlardır.</p>
<p>Zimmîler, yani bir İslam beldesinde yaşayan ve vergisini vermekle vatandaşlık haklarından faydalanmaya hak kazanan gayr-ı müslimler hakkındaki şu hadis-i şerif bu noktada çok anlamlıdır:</p>
<p><strong>“… Kim bir zimmîye zulmeder ve ona gücünün üstüne iş yüklerse kıyamet günü beni karşısında bulacaktır.” </strong>(Ebû Dâvud, İmâre, 33, bkz. Münâvî, Feyzu`l-kadîr, 6/19; Bağdâdî, Tarîhu Bağdad, 8/170; Aclûnî, Keşfu`l-hafâ, 2/342.)</p>
<p>Büyük müfessir Fahreddin-i Razi hazretlerinin cihat konusundaki şu açıklaması çok önemlidir: “Kafirlerle savaşan kimsenin maksadı küfrü kaldırma azmi ve kasdı olmalıdır. Bu sebeple, kâfirle savaş halinde olan kimsenin, savaşsız olarak onu küfründen vazgeçirebileceği düşüncesi ağır basınca bu kimsenin onu öldürmekten vazgeçmesi vacip olur.” (Tefsir-i Kebir; 4/436)</p>
<p>Yazımıza konu olan itirazı yapanların, İslam’ın şu hükmünü çok iyi değerlendirmeleri gerekiyor: “Kâfir eğer zimmî olsa, dahilde olsa cizye verse, hariçte olsa musalaha etse İslamiyet’çe hakkı mahfuzdur.”</p>
<p>Buna göre, bir mümini öldürene kısas uygulandığı gibi, bir zimmîyi öldürene de kısas uygulanır. Eğer, Müslümanlar da bu ayeti söz konusu iddia sahibi gibi yanlış yorumlasalardı, fethettikleri ülkelerin bütün müşriklerini, putperestlerini, Hıristiyanlarını ve Yahudilerini kılıçtan geçirirlerdi.</p>
<p>Tarih bunun aksini söylüyor. İslam ülkelerinde varlıklarını sürdüren kiliseler, sinagoglar da böyle bir iddiayı yalanlıyorlar.</p>
<p>Söz konusu ayeti yanlış ve eksiz yorumlayıp İslam’a hücum eden kişiler yanlış yolda oldukları gibi, yine bu ayeti kendi akıllarınca değerlendirip bütün gayr-ı müslimleri öldürmeyi düşünenler de o kadar hatalı ve İslam’ın ruhundan o derece uzak bir yoldadırlar.</p>
<p>Üstad Bediüzzaman’ın “dinde mutaassıp, muhakeme-i akliyede noksan” diye nitelendirdiği bu gibi kişilerin hataları İslam’a mal edilemez.</p>
<p>Böyle kimseleri bahane ederek İslam’a hücum etmek son derece yanlıştır. Eğer hücum edilecekse, Müslümanları dininden uzaklaştırmak için bir asırdan fazla zamandır aralıksız çalışan ifsat komitelerine edilmelidir; asıl suçlu onlardır.</p>
<p>İslam’ı aslına uygun olarak öğrenme imkanından mahrum bırakılan, Kur’anı eksik hatta yanlış öğrenen kişiler, sonunda bu İslam düşmanlarına da zarar vermeye başlamışlardır.</p>
<p>Kaldı ki böyle kimseleri organize eden bir takım örgütlerin dış kaynaklı oldukları, bir cinayet şirketi gibi faaliyet gösterip silah kaçakçılığından uyuşturucu ticaretine kadar her tür rezilliği para karşılığı yaptırdıkları da ayrı bir gerçektir.</p></div>
<div class="content content_12" style="padding:10px;"><strong>Prof. Dr. Alaaddin Başar</strong></div>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[İnsan Ve Kainat; Küçük Kainat Ve Büyük İnsan]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/15/insan-ve-kainat-kucuk-kainat-ve-buyuk-insan/</link>
<pubDate>Thu, 15 May 2008 16:43:15 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minikkelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/15/insan-ve-kainat-kucuk-kainat-ve-buyuk-insan/</guid>
<description><![CDATA[Bir tarafta atomlarla yazılan hücreler, hücrelerden dokunan organlar, bunların birlikte çalışmalarıy]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div id="icerik" class="content content_12" style="padding:10px;">Bir tarafta atomlarla yazılan hücreler, hücrelerden dokunan organlar, bunların birlikte çalışmalarıyla ortaya çıkan insan bedeni.</div>
<p>Öte yanda bakterilerle kaynaşan toprak, oksijen ve hidrojenin birlikteliğiyle meydana gelen su mucizesi, denizler, nehirler.</p>
<p>Tâ uzaklarda yıldızlarla bezenmiş gök yüzü, güneş ve ay…</p>
<p>Atomundan güneşine kadar her şey aynı hedefe yönelmiş durumda. Bütün çalışmalar, bütün ittifaklar kâinatın meyvesi olan insan için; insan ruhu için…</p>
<p>O ruh, bedende misafir kaldığı gibi, kâinatta da misafir; biri evi, diğeri şehri gibi. Bedenle kâinat arasında böylesine sıkı bir irtibat var… İkisi de insanın hizmetinde. İkisinin de bütün özellikleri ona göre ayarlanmış.. Şekilleri, büyüklükleri, mesafeleri hep o misafiri en güzel şekilde barındırmak için.</p>
<p>İnsan ve kâinat… Biri ağaca diğeri meyveye benzetiliyor&#8230;</p>
<p>İnsan için küçük âlem, âlem için de büyük insan tabiri kullanılmış.</p>
<p>Kâinat-insan ilişkisinin en önemli göstergesi bütün varlık âleminin nur-u Muhammedîden yaratılmış olması.</p>
<p>O nurdan safha safha yaratılan bu muhteşem kâinat, ihtiva ettiği bütün âlemleriyle insan mahiyetinde temsil edilmiş bulunuyor. İnsanın hafızası levh-i mahfuzdan haber verdiği gibi, insandaki demir elementi de âlemdeki demir madenini temsil ediyor. Ruh ve bedenden verdiğimiz bu iki örneğe yenileri eklenebilir.</p>
<p>“İnsan şu kâinatın hakaiklerine bir vâhid-i kıyasîdir, bir fihristedir, bir mikyastır ve bir mizandır. Meselâ, kâinatta Levh-i Mahfuzun gayet kat’î bir delil-i vücudu ve bir nümunesi, insandaki kuvve-i hafızadır. Ve âlem-i misalin vücuduna kat’î delil ve nümune, kuvve-i hayaliyedir.” (Lem’alar)</p>
<p>Gözle güneş, gıdalarla mide, hava ile akciğer arasındaki yakın ilgiye dikkat ettiğimizde, meyvenin dala takılı olması gibi insanın da kâinat ağacına adeta bitişik olduğunu hisseder gibi oluruz. Yer çekimiyle arza bağlı olmamız da bunun ayrı bir göstergesi…</p>
<p>İnsan-kâinat ilişkisini unutmak insana hem fikir hem de şükür kapısını kapatan büyük bir engeldir. Böyle bir insan, kendini bu muhteşem âlemden adeta tecrit eder de, onun yerine makama, paraya, alkışlara, şöhrete, desinler sevdasına bağlanır, , demesinler endişesine kapılır. Bunlar çok küçük şeyler olduğu için, onlara bağlanan insan da manen çok küçülür, bücür kalır, gelişme göstermez.</p>
<p>Halbuki, kendisini kâinat ağacının başında durmuş, yüzü ebedî âleme dönük ve ebedî saadete aday olarak gören insan, kâinatı çok gerilerde bırakan ulvî hedefleriyle çok yüce bir makama çıkar.</p>
<p>Nur Külliyatında, “iyyake na’büdü…” “ancak sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz” ayetleri tefsir edilirken önemli bir noktaya dikkat çekilir:</p>
<p>İnsan tek başına da namaz kılsa, yine “ben” değil de “biz” diye hitap ediyor. “Kimler namına ‘biz’ demektedir?” sorusuna cevap olarak üç ayrı cemaat nazara sunulur:</p>
<p><strong>Birisi</strong> o müminle birlikte namaz kılan yer yüzü mescidindeki büyük cemaat.</p>
<p><strong>Diğeri,</strong> insanın her organı, her hücresi kendisine verilen görevleri yerine getirmekle rabbine ibadet halindedir. İnsan “yalnız sana ibadet ederiz” derken kendisinde mevcut bu cemaati de kast etmektedir.</p>
<p><strong>Ve üçüncü cemaat:</strong> İnsan meyvesi veren şu kâinat ağacının tümü de görevinin başındadır ve bir ibadet üzeredir. O halde insan, kâinatı ve içindeki her şeyi niyet ederek de “iyyake na’büdü” diyebilir.</p>
<p>Demek oluyor ki, insan kâinat ağacının bir meyvesi olarak ağacının tüm ibadetlerini rabbine takdim edebilecek bir kabiliyette yaratılmıştır.</p>
<p>Bu görevi yerine getirenler büyük insanlardır. Böyle muhteşem bir cemaatin önüne geçmek, onlarla birlikte küllî bir ibadet yapmak büyük bir makam, ulvî bir mazhariyettir.</p>
<p>Bunların hiçbirini dikkate almadan yaşayan ve yüzünün herhangi bir köşesindeki küçük bir makam, yahut cüz’i bir servetle oyalanan insan, ömür sermayesini zayi etmiş bir zavallıdan başkası değildir.</p>
<p>İnsanın kâinattan çok daha büyük bir varlık olduğunu ders veren bir ayet-i kerime:</p>
<p><strong>“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi; (onun hakkını yerine getirmedi.) Çünkü insan çok zalim ve çok cahildir.”</strong> ( Ahzap, 72)</p>
<p>İman, marifet ve muhabbet vadisinde kâinatta hiçbir varlığa nasip olmayan istidat insan ruhuna takılmıştır. Ayette geçen emaneti yüklenmekten diğer varlıkların çekinmelerinin mahiyeti ne olursa olsan, bizim ayetten alacağımız en önemli bir ders şudur:</p>
<p>İnsan, göklerin, yerin, dağların yüklenmekten çekindiği bir yükü yüklenen değerli ve şerefli bir varlık. Bu büyük insan, küçük sularda boğulmamalı, küçük hesaplarda yok olmamalı ve kendini küçültmemeli. Aksi halde, “çok zalim” ve “çok cahil” olur. Ve bu ulvî mahiyet, bir başka ayette haber verildiği gibi, hayvandan çok daha aşağılara düşer.</p>
<p>İnsan- kâinat ilişkisinin bazı yönlerine kısaca değinelim:</p>
<p>Kâinat bir kitaba benzetiliyor. Bu âlem, İlâhî kudret ve irade ile varlık sahasına çıkmış, ilim ve hikmet dolu muhteşem bir kitap gibi. En mükemmel okuyucusu ise “insan”.</p>
<p>Bu güzel teşbih bize şu dersi veriyor:</p>
<p><strong>“Kâinat insan içindir, insan kâinat için değil.”</strong></p>
<p>Bir başka teşbih:</p>
<p><strong>“Kâinat bir saray insan ise misafir.”</strong></p>
<p>Misafirhanenin her şeyi misafir içindir ve ona göre ayarlanmıştır. Güneş göz için yaratılmıştır, göz güneş için değil. Bütün yiyecekler mide içindir, mide onlar için değil. Bütün tatlar dile hitap etmektedir, dil onlara değil. Sesler de kulağın rızkı gibidir, insan seslere muhtaçtır, sesler insana değil.</p>
<p>Bedenden geçip ruh âlemimize şöyle bir nazar edelim:</p>
<p>Kâinat kitabının mana ile kaynaşan varlıkları insan aklına hitap etmekte ve onu düşünmeye sevk etmekteler. O halde o manalar aklın rızkı gibidirler.</p>
<p>Bütün güzellikler kalbimizi muhabbetle coşturur. Onlardaki bu cemaller kalbe hitap etmektedir. Onlar da ruhun birer rızkı hükmündedirler.</p>
<p>Kâinat bir tarla, insan ise onda ahireti namına ekip biçen bir çiftçi gibi.</p>
<p><strong>“Dünya ahiretin mezrasıdır.” </strong>(Hadis için bkz. Aclûnî, Ebu’l-Fida İsmail b. Muhammed, Keşfu’l-Hafa, Beyrut, 1351, I/412.)</p>
<p>Bu hadis-i şerifte olduğu gibi birçok ayet-i kerimede de “dünya” kelimesi, arz küresi manasına değil, ahiretten bu tarafa olan her şey, yani topyekûn kâinat manasına kullanılmaktadır.</p>
<p>Dünya hayatının tümü bir tarla gibidir. İnsan her duyu organıyla, aklıyla, hayaliyle, her bir hissiyle bu tarlaya farklı şeyler ekmekte ve bunların her birinden ayrı neticeler, farklı meyveler almaktadır.</p>
<p>Gözünü varlıkların yüzlerinde ibretle gezdiren bir kişi cennet namına mahsuller almaktadır. Bir başkası da gözlerini haramlar üzerinde dolaştırmakta, her haram nazardan ayrı bir azap devşirmektedir.</p>
<p>Diğer organları da aynı şekilde düşünebiliriz. Her birisi yaratılış gayesine uygun sahalarda dolaştığında sahibine ebedî saadet mahsulleri aldırmakta, aksi halde onu ebedî felaketlere sürüklemektedir.</p>
<p>Bu ekim ve mahsul alma işlemi, belki daha ileri seviyesiyle ruh âlemimiz için de söz konusudur. “Doğru veya yanlış düşünme, Allah namına yahut nefis hesabına sevme, faydalı yahut zararlı şeyleri hayal etme, hafızasına müspet yahut menfi bilgiler doldurma” gibi nice yönleriyle insanın ruhu, kalp âlemi ve his dünyası da ya cennet yahut cehennem mahsulleri vermektedir.</p>
<p>İnsan bütün bu mahsulleri kâinat içinde ve ondan yardım alarak verir.</p>
<p>Güneş olmasa, helal yahut haram neye bakabileceğiz?</p>
<p>Hava olmasa, doğru veya yanlış neyi konuşabileceğiz?</p>
<p>İnsan ve onu kuşatan şu muhteşem kâinat arasındaki bir başka ilgiden de kısaca söz edelim.</p>
<p>Tilki gibi kurnaz, serçe kadar ürkek, pars gibi parçalayıcı, bülbül gibi şakıyan, arı gibi bal veren, yılan gibi zehirleyen insanlar bulunduğu gibi, şu kâinattaki çok farklı özellikleri kendi ruh âlemlerinde yansıtan kişiler de mevcuttur.</p>
<p>Bazılarını görürsünüz, huyu pamuk gibi yumuşaktır, kalbi merhametle doludur; bazıları ise başkalarına karşı taş gibi sert ve hissizdir.</p>
<p>Bazıları insanların içi âlemini karartırken, bazıları insanlık âlemini güneş gibi aydınlatırlar.</p>
<p>Kış gibi soğuk ve donuk tiplere de rastlarsınız, bahar gibi gülen, yaz gibi sıcak kişilere de.</p>
<p>Necip Fazıl’ın şu mısraları bu gerçeği güzel ifade eder:</p>
<p>Boşuna gezmişim yok tabiatta,<br />
İçimdeki kadar iniş ve çıkış.</p>
<p>Kâinatta seyrettiğimiz, yüksek-alçak, büyük-küçük, âli- adi, parlak-sönük, uzak-yakın gibi nispetler âleminin küçük bir örneğini de insanların toplum hayatında görmemiz mümkün.</p>
<p>Kısacası, kâinat her şeyiyle insana göre ayarlanmış, ona hitap eden, onun ihtiyaçlarına cevap veren <strong>“büyük insan”…</strong></p>
<p>İnsan ise, kâinat sarayında yaşayan, her yönüyle onunla temas halinde bulunan ve ondaki çoğu özelliklerin küçük bir örneğini benliğinde taşıyan <strong>“küçük kâinat”…</strong></p>
<p>Bunlardan birini diğerinden koparamaz, ayrı düşünemezsiniz.</p>
<p><strong>Prof. Dr. Alaadin Başar</strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[İbadete İhtiyacı Olan, Biziz!]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/15/ibadete-ihtiyaci-olan-biziz/</link>
<pubDate>Thu, 15 May 2008 16:42:14 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minikkelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/15/ibadete-ihtiyaci-olan-biziz/</guid>
<description><![CDATA[Peygamber Efendimiz (asm.) “Dünya ahiretin tarlasıdır.” buyuruyor. Bu dünya tarlasında kim ne ekerse]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div id="icerik" class="content content_12" style="padding:10px;">Peygamber Efendimiz (asm.) “Dünya ahiretin tarlasıdır.” buyuruyor. Bu dünya tarlasında kim ne ekerse Allah ona o cinsten mahsul veriyor. İnsanlar bu dünyada imanlarıyla, salih amelleriyle, güzel ahlaklarıyla manevi çiçekler ektikleri gibi, küfürleriyle, isyanlarıyla, kötü ahlaklarıyla da yine manevi dikenler ekmiş oluyorlar. Her iki tür ekimin de mahsulleri ahirette kendini gösterecek. Bu mahsullerin kârı da, zararı da insanlar için.</div>
<p>Bir sohbette şöyle bir örnek verilmişti:</p>
<p>Bütün insanlar gözlerini açsa ve gündüz nimetinden faydalansalar güneşin ışığında bir artma olmayacağı gibi, bütün insanlar güneşe göz kapasalar onun ışığında bir azalma olmaz.</p>
<p>Bu örnek, <strong>“İslamiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez. Gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz.” </strong>cümlelerinin açıklaması yapılırken söylenmişti.</p>
<p>İman, irfan, ibadet, takva, güzel ahlak da öyle değil mi? Onlara kavuşan kişiler bir şeref kazanırlar, üstün insan olurlar. Bütün insanlar bunlardan mahrum olarak yaşasalar bu manevi değerler aslî kıymetlerinden hiçbir şey kaybetmezler.</p>
<p>Bir ilim dalını bütün insanlar takdir etseler, yahut inkâr etseler, o ilmin aslî değerinde ne bir artma olur ne de azalma.</p>
<p>İnsan ilme muhtaçtır; ilmin ise insana ihtiyacı yoktur. Herkes cahil de kalsa ilmin üstün mertebesinde bir değişme olmaz; onun aydınlığı cehaletin karanlığından daima üstündür.</p>
<p>İlim tahsil eden kişi böylece bir mertebe kazanır. Bu, öncelikle ruh ve kalb dairesinde gerçekleşir. Alim insan, üstün insan olur. “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 9) ayetinde bu gerçek net biçimde ders verilir.</p>
<p>Bilgili olmanın dünya işlerinde de faydası görülür. Bir konuda bilgisi ve ihtisası olan kişi hak ettiği makama getirilir; diğer insanlardan daha fazla ücret alabilir.</p>
<p>İbadet de bir yönüyle ilim gibidir. İbadete kul muhtaçtır. İbadet edilsin veya edilmesin onun değeri ne ise odur. Bunda bir artma veya azalma düşünülemez.</p>
<p>İbadet bir manasıyla itaat demektir, bir diğer manasıyla şükür.</p>
<p>İbadet insanın yaratılışı gereğidir ve ibadeti emreden ayetler bir bakıma “insanı fıtratına uymaya” bir davettir.</p>
<p>Gözün yaratılışında görme vardır, ona görmenin emredilmesi ne ise, insana ibadetin emredilmesi de onun gibidir. Şu farkla ki, bu ikincisinde insan iradesi devreye girer. Dünya imtihanının bir gereği olarak, insanoğlu kendi fıtratına uygun hareket edip etmemekte serbest bırakılmıştır.</p>
<p>İnsan fıtratı ibadeti nasıl emrediyor? Bu noktada Nur Risalelerinden şu tespiti aktarmak isterim.</p>
<p>“Fıtrat-ı beşeriyede cemale karşı bir muhabbet ve kemale karşı perestiş etmek ve ihsana karşı sevmek.” Lem’alar</p>
<p>Güzelliği sevmek insanın yaratılışında var. Gördüğümüz güzel bir manzarayı sevmemiz için aklımızı yorup, sonra karar vererek sevmeye başlamamız gerekmiyor, kalbimiz hemen sevgi ile ona meyleder.</p>
<p>Mükemmel bir esere hayranlık duymak da böyledir. O da yaratılışın bir gereğidir. Eseri kimin yaptığını dahi sormadan öncelikle ona hayran olur, daha sonra sanatkârı hakkında bilgi ediniriz.</p>
<p>Yapılan bir ikrama, bir insana karşı teşekkür etmek, minnet duygusu beslemek de yine fıtratın bir gereğidir.</p>
<p>O halde, bütün sıfatları sonsuz kemalde, bütün isimleri güzel ve bütün icraatları nimet ve ihsan dolu olan Rabbimize ibadet etmemiz yaratılışımızda var.</p>
<p>Gözün yaratılışında görme vardır, demiştik. Göz bu görevi yaptığında hemen karşılığını görür; baktığı eşyanın görüntüsü onda tecelli eder. Dağa bakmışsa onun görüntüsünü içine alır, güneşe bakmışsa güneşe kavuşur.</p>
<p>O halde, ibadet görevini yerine getiren insan da bir şeyler kazanacaktır. İşte bu kazanç Allah kelamında şöylece nazara verilir:</p>
<p>“Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki, takva mertebesine vasıl olasınız (erersiniz).” (Bakarai, 21)</p>
<p>Ayetin başında, ibadetin illeti, yani “Niçin ibadet ediyoruz?” sorusunun cevabı şöyle verilmiş oluyor:</p>
<p><strong>“O sizin Rabbiniz olduğu için.”</strong></p>
<p>Kulluk, kulun görevidir. İnsan, kendisini bir damla sudan bugünkü mükemmel hale getiren, gözünü görecek, kulağını işitecek, ağzını konuşacak… şekilde terbiye eden Rabbine şükürle, ibadetle mükelleftir.</p>
<p>Ayetin devamında bu fıtri görevi yerine getirenlerin mükâfatı,“takva mertebesine nail olmak” şeklinde belirlenir.</p>
<p><strong>Takva üçe ayrılıyor:</strong></p>
<p><strong>-Şirkten takva:</strong> Allah’a ortak koşmaktan sakınmak.</p>
<p><strong>-Masiyetten takva:</strong> Günahlardan kaçınmak.</p>
<p><strong>-Masivadan takva:</strong> Allah’tan gayrı her şeyi kalbinden uzak tutmak. (Sevgisini de korkusunu da Allah’a has kılmak. Mahlukları ancak O’nun namına sevmek.)</p>
<p>Takva konusu Fatiha’yı hemen takip eden Bakara Suresinin ikinci ayetinde şöyle nazara verilir:</p>
<p>“Kendisinde hiçbir şekilde şüphe olmayan o kitap (Kur’an), muttakiler (takva sahipleri) için bir hidayet kaynağı ve yol göstericidir.”</p>
<p>Bir sonraki ayette takva sahiplerinin sıfatları şöylece sıralanır:</p>
<p><strong>-Onlar gabya inanırlar,<br />
-Namaz kılarlar,<br />
-Kendilerine verdiğimiz mallardan zekât verirler.</strong></p>
<p>Takva mertebesine ermek, imanın kuvvetlenmesini, namaz ve zekât gibi ibadetlerin daha mükemmel şekilde yerine getirilmesini netice veriyor. Böyle bir mümin, “Allah’ın kendisinden razı olduğu kul” olma mertebesine erişir. Rıza mertebesi ise bütün derecelerin üstündedir.</p>
<p>Bu şerefe nail olmak, başlı başına bir mükâfattır. Ama iş bununla kalmaz. Allah, razı olduğu bu kullarını ebedî saadet diyarında, sonsuz nimetlerine kavuşturur.</p>
<p>Takva sahipleriyle ilgili bir başka ayet-i kerimede bu bahtiyar zatların sıfatları şöylece sıralanır:</p>
<p><strong>-Onlar bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar,<br />
-(Kızdıkları zaman) öfkelerini tutarlar ve insanları affederler….<br />
-Bir kötülük işlediklerinde, yahut nefislerine zulmettiklerinde hemen Allah’ı hatırlarlar ve günahlarına tövbe ederler….<br />
-İşledikleri kötülüklerinde bilerek ısrar etmezler. </strong>(Âl-i İmrân, 134-5)</p>
<p>Bütün bunlar kâmil müminin vasıflarıdır. Demek oluyor ki, ibadetin meyvesi takva, takvanın karşılığı da böyle üstün bir mertebeye erişmektir.</p>
<p>Bir kulun takva ile manen yükselmesi ve yücelmesi Rabbini razı eder. Ancak şu da unutulmamalıdır ki, Allah her şeyden müstağnidir, hiç bir şeye ihtiyacı yoktur. İnsanın bu yükselişi kendisi için bir kemaldir, bir menfaattir. Allah, onun yükselmesine muhtaç olmadığı gibi alçalmasından da, (hâşâ), bir zarar görecek değildir. Her iki halde de sonuç kula aittir; zarar da menfaat de onun içindir.</p>
<p><strong>“Herkesin kazandığı ya kendi lehine, yahut kendi aleyhinedir.” </strong>(Bakara, 286)</p>
<p>Bu nokta üzerinde biraz durmak gerekiyor. Bir hadis-i kutsîde şöyle buyrulur:<br />
<strong>“Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeye muhabbet ettim (bilinmek istedim) ve mahlukatı yarattım.” </strong>(Acluni, II, 132)</p>
<p>Allah vardı ve hiçbir şey yoktu. Allah’ın bir ismi Samed, yani her şey O’na muhtaç, O ise hiçbir şeye muhtaç değil.</p>
<p>Bugün gördüğümüz her şey, yıldızından güneşine, dağından denizine kadar hep yoklukta idiler. Onları Allah var etti.</p>
<p>Ve Allah, onların var olmalarına muhtaç değil.</p>
<p>Daha sonra canlıları yarattı. Onlara göz verdi, kulak verdi.</p>
<p>Ve Allah, onların görmelerine ve işitmelerine muhtaç değil.</p>
<p>Sonra insanları yarattı, onlara akıl verdi, kalp verdi. Bu varlık alemindeki harikaları düşünme ve onları yaratana iman etme kabiliyeti lütfetti.</p>
<p>Ve Allah, aklın anlamasına da kalbin inanmasına da muhtaç değil.</p>
<p>Kısacası, Allah, yarattığı mahlukların ne kendilerine ne de yaptıkları işlere muhtaç değildir. Çünkü, onları da yaratan O, işlerini de.</p>
<p>Konuyu bazı örneklerle biraz daha açalım:</p>
<p>Güneşi o yarattığı gibi ışığı da O yaratmıştır. O halde, Allah ne güneşe muhtaçtır, ne de onun ışık vermesine.</p>
<p>Ağacı o yarattığı gibi meyveyi de O yaratmıştır. O halde, Allah ne ağaca muhtaçtır, ne de onun meyvesine.</p>
<p>Mideyi O yarattığı gibi ondaki hazım faaliyetini de O yaratmıştır. O halde, Allah ne mideye muhtaçtır, ne de onun hazmetmesine.</p>
<p>Madde alemindeki bu üç örneği, ruh ve mana iklimine de taşıyabiliriz.</p>
<p>Aklı Allah yarattığı gibi anlamayı da o yaratmıştır. O halde, Allah ne aklın varlığına muhtaçtır, ne de onun anlamasına.</p>
<p>Kalbi Allah yarattığı gibi ondaki inanma kabiliyetini de O yaratmıştır. O halde, Allah ne kalbin varlığına muhtaçtır, ne de onun inanmasına.</p>
<p>Allah kalbin inanmasına muhtaç olmadığı gibi o inancın amel alemine dökülmesi demek olan ibadete de muhtaç değildir.</p>
<p>Allah’ın kemali sonsuzdur. Sonsuz için ne artış düşünülebilir, ne de azalış. Bütün insanlar kâmil müminler olsalar Allah’ın kemalinde bir artış olmayacağı gibi, bütün insanlar birer Firavun kesilseler Onun kemalinde bir azalma düşünülemez.</p>
<p>Kazanan da insandır, kaybeden de. Allah hakkında bu kelimeler konuşulamaz.</p>
<p>Düşünme ve iman etme, insan ruhunun en büyük ihtiyaçlarıdır. İnsan, bunlarla gerçek insan oluyor ve kemalini buluyor. Aksi halde, bitkiler ve hayvanlarla ortak bir hayat sürüyor. O büyük sermayesini bu küçük işlere harcamakla nefsine zulmediyor, zarar ediyor, küçülüyor ve Kur’anın ifadesiyle “hayvan gibi, hatta ondan daha aşağı” bir dereceye iniyor.</p>
<p>Allah, onun bu düşüşünden bir zarar görmediği gibi, onun yükselişine de muhtaç değil; her ikisi de kulun kendisi için.</p>
<div class="content content_12" style="padding:10px;"><strong>Prof. Dr. Alaaddin Başar</strong></div>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[İrade imtihanı]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/15/irade-imtihani/</link>
<pubDate>Thu, 15 May 2008 16:39:51 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minikkelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/15/irade-imtihani/</guid>
<description><![CDATA[“İnsan hikmet ile yapılmış bir masnûdur&#8230; Öyle bir fiilin mahsulüdür ki, istidadı irade ettiği ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>“İnsan hikmet ile yapılmış bir masnûdur&#8230; Öyle bir fiilin mahsulüdür ki, istidadı irade ettiği şeyi kendisine veriyor.” Mesnevi-i Nuriye</p>
<p>“Ben gizli bir hazine idim, Bilinmek istedim de mahlûkatı yarattım.” Hadis-i Kudsî</p>
<p>Rabbimiz bilinmek diledi ve varlık âleminin ilk tohumunu yarattı. Bu tohum, Nur-u Muhammedî (a.s.m.) idi.</p>
<p>Büyükleri küçüklerde cemetmek ve küçüklerden büyükleri çıkarmak O’nun kemalindendi. Bu kemalini teşhir etmek, göstermek üzere, ebede kadar yaratacağı bütün varlık âlemini bir şifrede topladı.</p>
<p>Bu şifre Nur-u Muhammedî (a.s.m.) idi.</p>
<p>Bir ismi de Nur olan Rabbimizin bütün isimleri ve bütün sıfatları nuranî. Onun ilmi de nur, kudreti de, iradesi de nur, görmesi, işitmesi de&#8230; Rabbimiz bu nuranî sıfatlarını ve isimlerini mahlûkat âleminde tecelli ettirmek istedi.. Ve bütün tecellilere çekirdek olacak bir mahiyet yarattı.</p>
<p>Bu çekirdek, Nur-u Muhammedî (a.s.m.) idi..</p>
<p>Başta ruhlar ve melekler âlemi ve en sonunda şu gördüğümüz cismanî âlemler hep o çekirdekten sümbüllendiler. Açılıp yayıldı, büyüp geliştiler&#8230; Ve hepsinde ayrı ayrı İlâhî isimler tecelli etti.</p>
<p>İlâhî irade nelerin nasıl olmasını dilemişse hepsi o iradeye uygun olarak şekillendi, bezendi, donandı ve varlık sahasında boy gösterdiler.</p>
<p>O’nun iradesine kim karşı koyabilirdi!</p>
<p>Cinler mi melek olacağız diyebileceklerdi? Taşlar mı ‘biz de büyümek istiyoruz” diye baş kaldıracaklardı? Hayvan mı, ben insan olacağım, diye diretecekti? Ayak mı yerini beğenmeyecek ve başın üstüne çıkmağa kalkışacaktı?</p>
<p>Aklın haddine mi düşmüştü ki, kalbin yerini alsın da sevsin!. Onun işi sevmek değil anlamaktı. Hâfıza, hayal kurmaya kalkışabilir miydi?</p>
<p>Dünyaya, durması yasaklanmıştı. İstirahat yüzü görmeyecekti, tâ kıyamete kadar. Güneş aralıksız yanacak; Ay da Dünyanın peşini bırakmayacaktı.</p>
<p>Hiçbir varlık, bu âleme geleceği zamanı da kendisi tayin etmiş değildi. Öyle olmasa, bugünkü koyunlar, hiç âhirzaman insanlarına gıda olmak isterler miydi?</p>
<p>Bir noktanın koordinatları belirlenmiş ise, grafikte alacağı yer de belli demektir. Başka yerde yerleşmesi düşünülemez.</p>
<p>Bütün mahlûkat da iki eksene bağlı: Zaman ve mekân. Her birinin hangi zaman ve mekânda yaratılacağı belirlenmiş, bir ezelî irade ile&#8230;</p>
<p>Varlık âlemi içerisinde insan ayrı bir ihsana mazhar. Ona cüz’i irade verilmiş.<br />
Gerçekten irade büyük bir lütuf.<br />
Örümceğin bir ağı vardır, başka bir şey örmeyi dileyemez. İpek böceği de ağdan anlamaz. Atın işi koşmak, deveninki yük taşımak, bülbülünki ötmektir. Bunların dışına çıkmaya güç yetiremezler. Onlara bu irade verilmemiştir.</p>
<p>Ama, insan öyle mi? Elinden, iğne de çıkıyor, füze de&#8230; Fikrinden, nice farklı, hatta birbirine zıt kitaplar fırlayabiliyor. Ve kalbi, fâniden bakiye nice sevgilere açık, dilediğini sevebiliyor.. İrade denilen büyük bir nimet ile, yahut azim bir imtihan suali ile..</p>
<p>İnsan bu büyük sermayesini hakkıyla değerlendirmeye mecbur.<br />
Söz tutmak, emir dinlemek de bir irade işidir. Karşı kutupta itaatsizlik vardır, isyan vardır. Bir öğrenci kendi iradesini hocasının emirlerini dinlemeye sarf ederse âlim olur, ârif olur, fazıl olur&#8230; Söz dinlememeyi marifet sananlar ise, cehaletlerini artırmaktan öte bir şey yapmazlar.</p>
<p>Kul olduğunu bilen ve bunun şuuruna eren insan, kendi cüz’i iradesini Rabbinin küllî iradesine tâbi kılar. Yâni, O neden razı oluyorsa onu yapar; neye rızası yoksa ondan kaçar. Cenâb-ı Hakk bu irade imtihanını başarabilen kullarını ebedî Cennetle lütuflandıracaktır. Göze görmeyi, kulağa işitmeyi ihsan eden Allah, insan ruhuna bahşettiği iradenin hakkını da şöylece veriyor:<br />
İnsan kendi cüz’i iradesiyle neyi diliyorsa, Allah onu yaratıyor. Bu da İlâhî iradenin bir başka tecellisidir. Şöyle ki:<br />
Cenâb-ı Hakk, irade sahibi bir mahlûk yaratmayı, o kendi iradesini hangi yönde kullanırsa, o sahada önünü açmayı, hayır olsun, şer olsun, o ne dilerse onu halketmeyi irade buyurmuştur. O halde, insan isyan etmekle Allah’ın iradesine rağmen bir iş yapmış olmuyor; ancak O’nun rızasına zıt hareket etmiş oluyor.</p>
<p>Allah’ın iradesi sonsuzdur, mutlaktır. Onu sınırlayacak, had altına alacak bir başka irade düşünülemez. Kulun kendisi gibi, irade sıfatı da yaratılmış. Yaratılanın ise yaratanı kayıtlaması mümkün değil..</p>
<p>O’nun ihsan ettiği irade sıfatını O’na isyanda kullananlar için ezelî irade, bir ebedî Cehennem takdir etmiştir. Geliniz o azap diyarına uğramamak için irademizi hayırda kullanalım&#8230; Böyle yaparsak Cennetleri çok gerilerde bırakan rızaya kavuşuruz.</p>
<p><strong>Prof. Dr. Alaaddin Başar</strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Nefse edilen zulüm]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/15/nefse-edilen-zulum/</link>
<pubDate>Thu, 15 May 2008 16:37:44 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minikkelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/15/nefse-edilen-zulum/</guid>
<description><![CDATA[“En kıymettar âletleri en kıymetsiz şeylerde sarf edip, nefsine zulmettin.” Sözler Bu güzel söz, “Mu]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>“En kıymettar âletleri en kıymetsiz şeylerde sarf edip, nefsine zulmettin.” Sözler</p>
<p>Bu güzel söz, “Muhakkak, Allah, mü’minlerden nefislerini ve mallarını cennet mukabilinde satın aldı” âyet-i kerimesinin tefsiri sadedinde ifade buyurulmuş.</p>
<p>Nefis; akıl ve kalbimizden elimize ayağımıza kadar bütün cihazatımızı ve duygularımızı, mal ise bunların dışında kalan maddî varlığımızı ifade eder. İşte, Allah’ın emir çizgisinde sarfedilmeleri hâlinde mükâfatı cennet olacak bu iki sermayeyi, yanlış sahalarda kullanan insan, nefsine zulmetmiştir ve zulmünün cezasını ebed yurdunda bütün acılığıyla tadacaktır. Nefse zulmetme denilince hemen hatırımıza, emanetle ilgili âyet-i kerime gelir:<br />
“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arzettik. Onlar onu yüklenmeğe yanaşmadılar, ondan korktular da insan onu yüklendi. O cidden çok zâlim, çok câhil bulunuyor.” (Ahzab Sûresi, 72)</p>
<p>Bediüzzaman Hazretleri âyette geçen “emanet”in bir vechinin, bir mânâsının da “ene” olduğunu ifade eder ve “âlemin miftahı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır” buyurur. Yâni, insan kendi nefsine takılan o “çok kıymettar âletleri” yerinde kullandığı takdirde nefsini bildiği gibi, Rabbini de bilecek ve hem nefsinde hem de şu muhteşem kâinatta tecelli eden İlâhî isimleri ve sıfatları tefekkür ile mârifet ve muhabbet vadisinde mesafeler katedecektir. İşte bu kabiliyet ve bu sermaye insana emanettir. İnsan bu kudsî emanete ihanet ederek “o kıymetli cihazatı en kıymetsiz yerlerde sarfederse” ebedî bir saadeti ve kemalâtı kaybetmekle nefsine zulmetmiş olacaktır.</p>
<p>&#8230; Hadis-i Şerifde, “Dünya âhiretin tarlasıdır” buyrulur. Buna göre insan bu tarlada kendi nefsini usulüne uygun olarak ekerse, yâni “kendisine verilen kıymettar âletleri” cenneti netice verecek hayırlı sahalarda istimâl ederse, karşılığında ebedî ve ulvî bir nefis kazanacaktır. Zira, ceza amel cinsindendir.</p>
<p>Cenneti, “ne gözler görmüş, ne kulaklar işitmiş, ne de beşerin kalbine, hatırına gelmiştir” diye tasvir buyuran Allah Resûlü’nün (a.s.m.) bu hayret uyandıran ifadelerinde, cennetteki insanın büyük payı vardır. Biz bu hadisi okuduğumuzda aklımıza, genellikle, cennetin ırmakları ve köşkleri gelir.Halbuki şu muhteşem kâinat insan için olduğu gibi, o tariflere sığmaz cennet de insan içindir. Ve cennet insanı, cennetin çok fevkindedir. İşte mü’minin cennette erişeceği o mânevî kemâlâtı, bu dünyada anlamak mümkün değildir. Bu yüksek makama lâyık olmamızın yolu, nefis ve malımızı istikamet çizgisinde ve rıza dairesinde sarfetmemizden geçiyor. Bu ulvî ticaretin neticesi, ebedî saadettir.</p>
<p>Ticaret denilince çoğumuzun aklına dünyevî alışverişler gelir, kâr denilince de sermayemizin üzerine eklediğimiz miktarı anlarız. Halbuki, dünyaya ticaret için gönderilen insanın, ticaret ve kâr kelimelerinden hemen alması gereken mesaj, ölüm ötesine taşıyabileceği müsbet neticeler; kabirde, mahşerde ve cennette ona arkadaşlık edebilecek daimî kazançlardır.</p>
<p>Kazanç, sermayeye ilâve edilen ek gelir olduğuna göre, öncelikle sermayemizin ne olduğuna bakmamız gerek. Saçımızdan tırnağımıza kadar bütün bedenimiz, görmemizden koku almamıza kadar bütün duygularımız, kalbimizden aklımıza, hâfızamıza kadar bütün ruh dünyamız ve bu dünyadaki sevgi, korku endişe, merak gibi sayısız denilebilecek kadar çok his âlemimiz&#8230; Bütün bunlar “en kıymettar âletler” şeklinde ifade buyurulmuş. Bunların herbiri muhteşem bir holdingin birer ticaret birimini hatırlatıyor, her birimin kârı ayrı, zararı ayrıdır. Toplam kâr, bu münferit birimlerin kazanç yekûnundan meydana geliyor.</p>
<p>Kur’an’a bakan, kâinatı ibretle temaşa eden, meşru kazanç elde etmeye yardımcı olan bir göz, insan için ayrı bir ticaret birimidir. Doğru söyleyen ve hakkı tebliğ eden dil, bir başka birim olduğu gibi, sevgi, korku, endişe, şefkat de ayrı birer kazanç vesilesidir. Meselâ, bu dünyadan imanla göçüp göçemeyeceği endişesini taşıyan, ahlâksızlığa sürüklenen gençliğin geleceğinden endişe eden, atılan birtakım yanlış adımların bu milletin istikbalini tehlikeye düşüreceğinden korkan bir insan “endişe birimi”ni verimli çalıştırıyor demektir.</p>
<p>&#8230; Bütün bu cihazlar, lâyık oldukları müspet sahalarda istimâl edildiklerinde hem ruhu yüceltirler, hem de kendileri mânen terakki ederler.</p>
<p>“Hem o kıymettar âletler benim namımla ve benim tezgâhımda işlettirilecek, hem fiyatı, hem kıymeti birden bine çıkar.” Sözler</p>
<p><strong>Prof. Dr. Alaaddin Başar</strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Benlik]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/15/benlik/</link>
<pubDate>Thu, 15 May 2008 16:36:16 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minikkelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/15/benlik/</guid>
<description><![CDATA[“Cenâb-ı Hak, emanet cihetiyle, insana “ene” namında öyle bir miftah vermiş ki, âlemin bütün kapılar]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>“Cenâb-ı Hak, emanet cihetiyle, insana “ene” namında öyle bir miftah vermiş ki, âlemin bütün kapılarını açar.” Sözler</p>
<p>Sebze ve meyve pazarlarını bilirsiniz.Her seyyar satıcı kendi tablası başında avazı çıktığı kadar bağırır. Biri, ‘elmanın iyisi burada’ diye müşterilere tiz perdeden seslenirken; diğeri, ‘üzüme gel üzüme’ diye ayrı bir nağme tutturur. Herkes kendi malını metheder durur.</p>
<p>Benlik dâvâsının hâkim olduğu bir cemiyet hayatı da o pazardan pek farklı değil. Şu kadar var ki, o pazarda her satıcı kendi malını överken burada her fert öncelikle kendini methetmekte, diğer insanların dikkatini celbe çalışmakta&#8230; Malıyla, mülküyle, makamıyla övünmesi de neticede bu noktaya varıyor.</p>
<p>Bir de benliğin hakikatine erenlerin pazarı var. O pazar ehlinden birisine, ‘benlik nedir?’ diye sorarsak bize şunları söyler:<br />
“Benlik, insanın kendi varlığından ve sıfatlarından haberdar olması, nefsini ve malını kendine nisbet edebilmesidir. Bilirsiniz, insan, güttüğü koyunlar için ‘benim koyunlarım’ diyebildiği halde o koyunlar, meselâ, kendi ayakları için ‘benim ayaklarım’ diyemiyorlar. Güneş de gezegenlerine sahip çıkamıyor.”</p>
<p>Bu açıklamadan sonra bize soracak:<br />
“Hiç düşündünüz mü; insana bu imtiyaz niye tanınmış? ‘benim aklım, benim elim, benim çocuğum, benim tarlam’ diyebilmesi niçin?”</p>
<p>Sorusunu kendisi cevaplandıracak:<br />
“Arzın halifesi olduğu için&#8230;”</p>
<p>Halife, sultanın mülkünde, O’nun namına tasarruf eder. ‘Benim malım, benim mülküm’ derken, mülkün gerçek sahibini hatırından çıkarmaz. Onun böyle deyişi, bir askerin ‘benim tüfeğim’ yahut ‘benim koğuşum’ demesi gibidir.</p>
<p>Ve devam edecek:<br />
“Benlik gerçekte büyük bir nimet, büyük bir sermaye&#8230; Ama onu yerinde kullanmak şartıyla&#8230;</p>
<p>Arzın halifesi olduğunu unutmayıp Kâinat Sultanı’nın namına hareket etmek, O’nun emanetlerini, yine O’nun rızası yolunda kullanmak şartıyla&#8230; Hiçbir icraatına şahsî reyini, hevesini ve nefsini karıştırmamak şartıyla&#8230;</p>
<p>‘Nefsini bilen Rabbini bilir’ sırrına ermek, ‘ben’ diyebilmeyi bir anahtar yapıp ‘O’ diyebilmek şartıyla&#8230;</p>
<p>Tarlasına tohum serperken, rüzgârdan pek farklı bir iş yapmadığını, keza bahçesini sularken de yağmurun vazifesini taklide çalıştığını bilmek, tıpkı onlar gibi kendisinin de Allah’ın mülkünde bir hizmetçi olduğunu unutmamak şartıyla&#8230;</p>
<p>Kendi varlığını düşünürken, ‘Bana bu varlığı kim lûtfetti ise, şu bütün âlemi de yoktan var eden ancak O’dur.’ diyebilmek ve mutlak varlığın ancak O’na mahsus olduğunu bilmek şartıyla&#8230;</p>
<p>İlmini ve kuvvetini düşünürken de, ‘Bana ilmi tattıran elbette Âlim, bana kuvvet bahşeden elbette Kâdirdir.’ diyebilmek şartıyla&#8230; Kendisine takılan diğer sıfatları, kabiliyetleri ve halleri de bu mânâda değerlendirebilmek şartıyla&#8230;”</p>
<p>O zâta verdiği bilgiler için teşekkür edip, ‘biraz da kendinizden bahseder misiniz?’ desek, “Ben” diye söze başlar: “Dün bir nutfe idim, benlik nedir bilmezdim. Sözüm edilmez, yüzüme bakılmazdı. Önceki gün ise hiçbir şey değildim. Bir rahmet ve kerem eli beni pederimin köyüne attı, annemin evine getirdi. Orada dokuz ay misafir kaldım. Cansız iken cana kavuştum, duymaz iken duyar, görmez iken görür oldum. Sonunda, o karanlık ve dar menzilden, bu geniş ve harika âleme atıldım. Yarın ölümü tadacak, öbür gün yine diriltileceğim. Kabirde ve mahşerde, benliğim ancak hesap vermeme yarayacak. ‘Bu suçu sen işledin değil mi?’ diye sorulduğunda ‘Evet ben işledim.’ diyeceğim.”</p>
<p>Aklı başında olan insan o birinci pazarın semtine uğramaz, bu ikinciden ise bir an ayrılmaz.</p>
<p>&#8230; Kâinat, bir yönüyle, ‘benlikten’ uzak tutulanlar ordusu!.. Semâ yüksekliğine güvenmez, toprak çiğnenir aldırmaz. Ay, dünyaya bağlı olmayı mesele yapmaz, bülbül sesiyle övünmez, arı balıyla gururlanmaz&#8230; Niçin? Cevap tektir:<br />
Hiçbirinde benlik olmadığı için.</p>
<p>Benlikten uzak tutulan her mahlûk, bir yönüyle mahrumdur, ama diğer yönüyle korunmuştur. Meselâ, şu güneşimiz, “ben” diyebilseydi, belki Allah’ı bilme ve sevmede hayli yol katedebilirdi. Ama bilemiyoruz, belki de büyüklük iddiasında bulunur, kuvvetine güvenir, gezegenleriyle gururlanır, ziyasıyla övünürdü&#8230; Bu ise onun için feci bir hâl olurdu&#8230; Şimdi bu gafletten korunmuş ve bu sapıklıktan uzak, sürdürüyor vazifesini&#8230;</p>
<p>&#8230; Bir de melekler âlemi var. Onlar benlik dâvâsı gütmekten çok çok uzaktırlar. Gurur nedir bilmez, kıskançlıktan anlamaz, hasedi tanımazlar. Bu isyansız varlıklar, Rablerine kim daha iyi ibadet ederse onu daha çok severler. İnsanda da bu kabiliyet var, ama onu çoğu zaman yanlış kullanıyor. Kendisini, yahut babasını, dedesini kim daha çok methederse ona daha gönülden bağlanıyor. Halbuki, Rabbimizin hatırı, hiçbir hatırla kıyaslanamayacak kadar yüksek. O halde, O’na bizden daha iyi kulluk eden, O’nun yoluna bizden daha çok koşanları niçin alkışlamıyoruz? Bu sorunun cevabı da benliktir.</p>
<p>&#8230; Koca bir ömrü ‘ben ben’ diye diye tüketerek O’nun huzuruna çıkmak ne hazin!&#8230; Benliğe kapılmayıp, bu dünyada O’nun namına hareket etmek ve her hükmüne boyun eğmek ne büyük saadet!&#8230;</p>
<p><strong>Prof. Dr. Alaaddin Başar</strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kadın - erkek eşitliği söz konusu mudur?]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/15/kadin-erkek-esitligi-soz-konusu-mudur/</link>
<pubDate>Thu, 15 May 2008 16:33:56 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minikkelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/15/kadin-erkek-esitligi-soz-konusu-mudur/</guid>
<description><![CDATA[Bu soruya hemen &#8220;evet&#8221; veya &#8220;hayır&#8221; demek çok zor. Çünkü, soru bu haliyle ye]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Bu soruya hemen &#8220;evet&#8221; veya &#8220;hayır&#8221; demek çok zor. Çünkü, soru bu haliyle yeterince açık değil. Onu bir başka soru ile açmak gerekiyor. &#8220;Nerede? Hangi konuda? Ne yönden?&#8221; gibi. Eğer, &#8220;hukukî açıdan&#8221; soruluyorsa, cevap olarak &#8220;evet&#8221; diyebiliriz.</p>
<p>Eğer, her hususta denilirse, o zaman, bu soruya cevap vermeye gerek kalmayacaktır. Zira, cevabı sorunun içindedir. Madem ki, iki ayrı cinsten söz ediliyor. Öyleyse mutlak eşitlik nasıl düşünülebilir?</p>
<p>Kadınla erkeğin eşit oldukları sahalar bulunduğu gibi, erkeğin kadını çok gerilerde bıraktığı, yahut onun çok gerisinde kaldığı sahalar da mevcut. Onun için, meseleyi sadece bir tek madde çözümlemek mümkün değil.</p>
<p>Şayet, &#8220;Kadınla erkek arasında iyi insan, üstün insan olma noktasında bir fark var mıdır?&#8221; diye sorulursa o zaman şunu hemen belirtmek isteriz: Hakimiyet başka, üstünlük ve fazilet daha başkadır. Bu ikincisinde hemen çalakalem şu yahut bu üstündür, demek çok zordur. Çünkü, kadın olsun erkek olsun, her insan Allah ın kuludur. O, hangi kulunu üstün tutuyor, daha çok seviyorsa ve hangi kulundan razı ise üstünlük ancak onundur. İlahi ferman olan Kur ana baktığımızda, üstünlük ölçüsü olarak, karşımıza cinsiyetin değil takvanın çıktığını görüyoruz. Evet, Allah indinde üstünlüğün ölçüsü takvadır.</p>
<p>Nedir takva? En kısa ifadesiyle Allah tan korkmak, günahlardan sakınmak, Onun razı olmadığı hareket, tavır, hal ve sözlerden uzak durmak. Onun rızasına ermeyi en büyük maksat bilip, bunu kaybetmekten son derece korkmak. İşte, kim böyle yaparsa üstün insan, faziletli insan odur. Bu noktada cinsiyete itibar edilmemiştir.</p>
<p>Takva dendi mi hemen salih ameli hatırlıyoruz. Salih amel, yani, hayırlı, güzel işler görmek. Onda da cinsiyete itibar edilmiyor. Mesela okunan her Kur an harfine karşılık on sevap verilmişse, bu bütün insanlar için böyledir. Kadına daha az, erkeğe daha çok sevap söz konusu değil.</p>
<p>Soruyu bir de psikolojik yönden ele alabilir ve şöyle sorabiliriz: Kadınla erkek arasında psikolojik yönden farklılık var mıdır?</p>
<p>Bu soruya hiç tereddüt etmeden elbette diye cevap veririz. Kadınla erkek arasındaki psikolojik farklılık kendini çocukluk çağından itibaren göstermeye başlar. Erkek ve kız çocukların oyuncakları farklıdır. Bir kız çocuğu en çok oyuncak bebekleri sever. Henüz evlilik nedir bilmediği o yaşlarda, bebeklerini bağrına basar, öper, elbiselerini değiştirir, beşikte sallar ve uyutur. Günün büyük bir kısmını onlarla geçirir. Erkek çocuk ise, taksi, uçak, tabanca gibi oyuncaklara daha fazla rağbet gösterir.</p>
<p>Bu çocuklar büyüdüklerinde bu defa, sohbetleri değişir. Erkeklerin toplantılarında daha çok, iş hayatı yahut politika konuşulurken, kadınlarda ön sırayı ev eşyaları ve örgüler alır.</p>
<p>Kabiliyet yönünden de iki cins arasında bariz bir fark var. Erkek, terkip ve tahlilde, kadın ise taklit ve ezberde daha ileri. Bir misal ile anlatmak gerekirse; erkek bir mimari eseri ortaya koymakta, onun bütün bölümlerini güzelce yerleştirmekte, kadından daha ileri. Kadın ise, o eserin herhangi bir bölmesini ince nakışlarla süslemekte erkekten çok daha hassas.</p>
<p>Erkek dış aleme daha açık. Şefkatte kadından geri, ama teşebbüs kabiliyetinde ileri. Kadın ise erkeğe nispeten daha içe dönük. Bunun en büyük faydası, yavrusuna ve yuvasına göstereceği ihtimam.</p>
<p>Bu iki cinsin zafiyetleri de farklılık gösteriyor: Erkekte, tahakküm ve baskı hastalığı mevcut. Kadında ise, gösteriş ve desinler belâsı.</p>
<p>Kadının en bariz bir özelliği de hassasiyetidir. Buna &#8220;teessürilik&#8221; deniliyor. Kadın, çevreden etkilenmekte erkekten daha hassas. Dolayısıyla, telkine kapılmaya, aldatılmaya ondan daha müsait.</p>
<p>Kadında sezgi gücü, erkekten çok kuvvetli. Değişikliğe ondan daha çok ihtiyaç duymakta, yenilik ve heyecana daha açık. Vücut büyüklüğü itibariyle ve güç ile kuvvet yönünden, kadın erkekten genellikle daha geri. Bunun neticesi olarak, sığınma ihtiyacı kadında kendini daha fazla hissettiriyor. Ama bazılarında bu ihtiyaç, aşağılık kompleksine dönüşüyor; bu da erkeklik kompleksi olarak kendini gösteriyor.</p>
<p>Kadın, hayat arkadaşına (ona nispetle) daha çok bağlı. Ondan daha vefalı. Dünya sevgisinde erkekten çok ileri.</p>
<p>Kadını bu psikolojisi içinde değerlendirmek ve onun erkekleşmesine değil, ideal bir kadın olmasına çalışmak gerekir.</p>
<p>Etrafımıza şöyle bir göz atalım. Bütün canlılarda bedenler ve ruhlar arasında mükemmel bir uygunluk var. Ceylan ruhunu, aslan bedenine sokmak ve onu aslanca davranmaya zorlamak, en başta o sevimli ruha zarar verir. Her kükreyişte ruhundaki letafetten birazını kaybeder; her hamlede kendi öz güzelliğinden bir parçayı harap eder. Kadın ve erkek eşitliği diyerek kadını erkekçe davranışlara itmek de en başta kadına zarar verir.</p>
<p>Aslında, bu vadide gösterilen kasıtlı ve yoğun faaliyetler, bir bakıma hiçbir şeyi değiştirememiştir. &#8220;Hüküm çoğunluğa göre verilir.&#8221; kaidesinden hareketle şöyle diyebiliriz: Kadınlar yine fabrikatör olmaktan çok işçi, hâkim olmaktan çok kâtip, amir olmaktan çok sekreter, pilot olmaktan çok hostes, patron olmaktan çok tezgâhtardırlar. Zira, yaratılışı değiştirmek mümkün değildir.</p>
<p>Maalesef, kadına lâyık olduğu yeri bir türlü veremedik. Ya onun rızkı bize bağlıymışçasına, kendisine aşırı derecede hükmetmeye kalktık, ona haksız muamelelerde bulunduk, yahut, kendisine çok fazla fırsat verdik, onu erkekliğe heveslendirdik ve mahvettik.</p>
<p><strong>Prof. Dr. Alaaddin Başar</strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Her insanın “İslâm fıtratı üzerine yaratılması” ne demektir?]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/15/her-insanin-%e2%80%9cislam-fitrati-uzerine-yaratilmasi%e2%80%9d-ne-demektir/</link>
<pubDate>Thu, 15 May 2008 16:32:26 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minikkelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/15/her-insanin-%e2%80%9cislam-fitrati-uzerine-yaratilmasi%e2%80%9d-ne-demektir/</guid>
<description><![CDATA[Ahlâk, “hulk” kelimesinin çoğulu; huy, tabiat, mizaç, seciye gibi mânâlara geliyor. İnsanın fıtratıy]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div id="icerik" class="content content_12" style="padding:10px;">Ahlâk, “hulk” kelimesinin çoğulu; huy, tabiat, mizaç, seciye gibi mânâlara geliyor. İnsanın fıtratıyla, yaratılışıyla yakın alâkası var.</p>
<p>Rum Sûresinde şöyle buyrulur: “O halde (Habibim) sen yüzünü bir muvahhid olarak dine yönelt. Allah’ın insanları yaratmasında esas aldığı o fıtrata uygun hareket et.” (Rum Sûresi, 30)</p>
<p>Şems Suresinde de bazı mahlûkata kasem edilir, bunlardan birisi de nefistir. Yedinci ve sekizince âyetlerde, “nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene” kasem edilmektedir. Bu âyet-i kerime, “her çocuğun İslâm fıtratı üzere doğduğunu” haber veren peygamberimizin kelâmıyla birlikte düşünüldüğünde şöyle bir hakikat ortaya çıkar: Demek ki, insanın fıtratı iyice dikkate alınabilse güzel ahlâkın kaynağına da inilmiş olacak.</p>
<p>İnsanın bedeni İlâhî bir sanat olduğu gibi, istidadı ve tabiatı da Hakk’ın tanzim ve takdiriyledir; o da İlâhîdir.</p>
<p>Buna göre, sözlük anlamından hareketle, güzel ahlâk denilince insanın yaratılışında mevcut olan bu kabiliyetlerin yerli yerince kullanılması akla gelir. Ahlâksızlıkların tümünde bu sermayenin yanlış kullanılması söz konusudur.</p>
<p>İnsanın yaratılışında iman etme kabiliyeti vardır. Zira insan basit bir masanın bile kendi kendine yapılıp çatılamayacağını bilecek güçtedir. Putperestler bile kendilerini birinin yarattığını bilmişler, ama onu doğru tanıyamamışlar ve tabiatlarındaki ibadet etme ihtiyaçlarını yanlış olarak cansız cisimlerle tatmin etmeye çalışmışlardır.</p>
<p>Hiçbir insanın gıybet edilmekten hoşlanmaması, insan yaratılışının gıybeti reddetmesi demektir.</p>
<p>Yalan söylemenin zorluğu, doğru söylemenin ise rahatlığı, yalanın yasak, doğrunun sevap olduğuna fıtratın şehadetidir.</p>
<p>Kıskanma duygusunun insanın yaratılışına konulması da namus mefhumunun fıtrî olduğunu ders verir bize.</p>
<p>Borç para istediğimiz bir dostumuzun, alacağını fazlasıyla geri istemesinden rahatsız olmamız, faizin haram oluşuna fıtratın şehadetidir.</p>
<p>Misâller çoğaltılabilir.</p>
<p>Demek ki, insanın yaratılışı güzel ahlâk üzeredir. Ancak, insan tabiatına yerleştirilmiş bulunan bütün bu özelliklerin mecralarını bularak tekâmül etmeleri gerekiyor. Bu tekâmülün esasları, İlâhî kitaplarda konulmuş ve Peygamberlerce (as.) insanlık âlemine tebliğ edilmiştir. “Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” hâdis-i şerifinin bir mânâsı da bu olsa gerek.</p></div>
<div class="content content_12" style="padding:10px;"><strong>Prof. Dr. Alaaddin Başar</strong></div>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Çevremize baktığımızda her varlığın belli bir amaca yönelik yaratıldığını görüyoruz. Bütün varlıkların insan ekseni etrafında odaklaştığı bir sistemde acaba insan niçin yaratılmıştır?]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/15/cevremize-baktigimizda-her-varligin-belli-bir-amaca-yonelik-yaratildigini-goruyoruz-butun-varliklarin-insan-ekseni-etrafinda-odaklastigi-bir-sistemde-acaba-insan-nicin-yaratilmistir/</link>
<pubDate>Thu, 15 May 2008 16:30:45 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minikkelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/15/cevremize-baktigimizda-her-varligin-belli-bir-amaca-yonelik-yaratildigini-goruyoruz-butun-varliklarin-insan-ekseni-etrafinda-odaklastigi-bir-sistemde-acaba-insan-nicin-yaratilmistir/</guid>
<description><![CDATA[Bu soruyu esasen iki yönden incelemek mümkündür. Birincisi, insan dışındaki bütün varlıkların insan ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div id="icerik" class="content content_12" style="padding:10px;">Bu soruyu esasen iki yönden incelemek mümkündür. Birincisi, insan dışındaki bütün varlıkların insan merkezli çalışmaları, insana hizmet etmeleri meselesi. Burada da iki durum akla gelir. Ya demek lazımdır ki insan dışındaki varlıklar insanı tanıyorlar, onun ihtiyaçlarını biliyorlar, ona şefkat edip acıyorlar bunun için de mesela; meyve ağacı insanın vitamin ihtiyacını gidermek için ona meyve veriyor, hayvanlar, protein ihtiyacını karşılamak için et, süt, yumurta gibi gıdaları insana takdim ediyorlar… veya insan, bütün bunları kendi gücü, kuvveti ve kudreti ile yapıyor…</p>
<p>Hâlbuki dikkatle bakıldığında görülüyor ki tüm varlıkların insanın ihtiyaçlarını gidermeye yönelik çalışmaları, insanın onları emri altına almasıyla, onlara üstün gelmesiyle değildir. İnsan, hayatını devam ettirmek için gerekli olan ihtiyaçları topraktan, havadan, sudan, ateşten kendi güç ve kuvvetiyle temin edemeyeceği için, İlâhî rahmet ve kudret, elmayı ağacın, yumurtayı tavuğun, sütü koyunun eliyle insana ihsan ediyor. Güneşteki zararlı ışınları da atmosfer vasıtasıyla yine insan için süzüyor.</p>
<p>Demek bütün bu hadiseler, insanın çok güçlü, kuvvetli ve kudretli olmasıyla gerçekleşmiyor, tam tersine gücü, güçsüzlüğü, zaafı ve aczi için ona yardım ediliyor, elinde olmadığı nimetlerden dolayı ona ihsan ediliyor, bilgisizliğinden dolayı ona ilham ediliyor, ihtiyaçları için ona ikram ediliyor.</p>
<p>Şimdi şöyle bir soru akla geliyor? İnsan dışındaki her şeyi insana çalıştıran bu sonsuz kudret insanı niçin yaratmıştır ve insandan ne istiyor?</p>
<p>Bu soruya cevap vermek için de insanın diğer varlıklardan farkını iyi tespit etmek gerekir. Evet Allah, insanı bu kainat içinde en seçkin bir surette yaratmıştır. Diğer bütün varlıklardan farklı olarak; ona varlıklardaki fayda ve gayeleri algılayabilecek bir akıl, iyi ve kötüyü doğru ve yanlışı ayırt edebilecek bir vicdan, bütün ilimleri öğrenebilecek bir kabiliyet, bir çok gizli sırları anlayabilecek bir kalp, bütün tatları algılayabilecek bir dil, güzelliklerin bütün inceliklerini görebilecek bir çift göz, her çeşit nağme ve ilahî tespihleri işitebilecek bir kulak vermiştir.</p>
<p>Cenab-ı Hak seçkin olarak yarattığı insanı, kendisine dost ve muhatap kılmış, gönderdiği semavî kitaplarla ona emir ve yasaklarını bildirmiş, saadet ve istikamet yollarını göstermiştir.</p>
<p>İnsan kendisine verilen bu yüce his ve organların kıymetini bilmezse, onları vereni unutur ve ondan gaflet eder. Allah’ın mahluku ve sanat eseri olduğunu ve her an onun terbiye ve gözetimi altında bulunduğunu, onun vermiş olduğu nimetlerle beslendiğini unutur. Ona karşı yapması gerekli olan görevlerden yüz çevirir. Evet kendini tanıyan ve yaratılış gayesinin Allah’a kulluk olduğunu bilen insan, bu gayeye uygun hareket eder.</p>
<p>“İnsan niçin yaratılmış?” sorusuna sıkça muhatap oluruz. Böyle bir soruyu kendimize yahut bir başkasına sormamız, bizim için büyük bir İlâhî ihsandır. Şöyle ki: Bu soruyu güneş kendisine soramadığı gibi, bir başka yıldız da güneşe sorabilmiş değil. Yine bu soruyu bir arı bir başka arıya, yahut bir koyun berikine sormaktan aciz. Demek oluyor ki, bu sorunun cevabını arayan insanoğlu, kendi varlığını istediği sahada kullanma konusunda serbest bırakılmış; bir arayış içinde ve bu konuda bir imtihana tabi tutulmuş.</p>
<p>Bu imtihanı kazanmanın tek yolu, sorunun cevabını bizi yaratandan öğrenmemizdir. Bu noktaya varan insanlar gerçeğin kapısını çalmış olurlar. Ve kendilerine Kur’an lisanıyla, Peygamber diliyle cevapları verilir.</p>
<p>“Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet -kulluk- etsinler diye yarattım.” ( Zâriyât Sûresi, 56)</p>
<p>Nur Küllîyatında ibadete “marifet” manası veriliyor. Bu mana üzerinde çoğu tefsir alimlerimiz ittifak etmişler. Namaz, oruç gibi ibadetler ise bu marifetin neticesidir. Yani, insan nimetin şükür gerektirdiğini idrak edecektir ki, sonra bu şükür ve hamd vazifesini yerine getirsin.</p>
<p>İnsan, bu kâinatı dolduran İlahi mucizelerin tefekkür ve hayreti icap ettirdiklerini bilecektir ki, tespih ve tekbir vazifesini ifa etsin.</p>
<p>İnsan, başka insanlara merhamet etmesi gerektiğinin şuuruna erecektir ki zekât ve sadaka verme yolunu tutsun.</p>
<p>Bütün bunlar imanın ve marifetin, yani Allah’a inanmanın ve onu tanımanın meyveleridir. Nur Külliyatından bir marifet dersi: “Şu kâinattan maksad-ı âlâ, tezahür-ü Rububiyete karşı, ubudiyet-i küllîye-i insaniyedir.” ( Sözler, 264 .)</p>
<p>Rububiyet, terbiye edicilik manasına geliyor. Bütün alemlerin her birinde bu fiil bir başka şekilde, bir başka güzellikte, bir başka mükemmellikte kendini gösteriyor. Ve biz her namazda Fatiha Sûresini okurken alemlerin Rabbine hamd etmekle bu farklı terbiyelerin şuurunda olduğumuzu ilan etmiş oluruz.</p>
<p>Işıklar alemini de Allah terbiye ediyor, gözler alemini de. Ve biz, güneşin ışık verecek şekilde, gözümüzün de ondan faydalanacak biçimde terbiye edildiklerini düşünerek Rabbimize şükretmekle “tezahür-ü Rububiyete karşı, ubudiyet” vazifemizi yerine getiririz.</p>
<p>Gıda maddelerinin yenilecek şekilde, ağzımızın, dilimizin, midemizin de onlardan faydalanacak tarzda terbiye edildiklerini nazara alarak Rabbimizin bu sonsuz ihsanlarını hayret ve teşekkürle karşıladığımızda, yine o rububiyete karşı ubudiyetle mukabele etmiş oluruz.</p>
<p>Kâinatın yaratılması insan için, insanın yaratılması ise ubudiyet içindir. Burada dikkatimizi iki kelime çekiyor; âlâ ve küllîye kelimeleri. Bu iki kelime bize bu vazifeyi yapan daha başka varlıklar da olduğunu haber veriyorlar. Şu var ki, insan ubudiyet vazifesini onlardan daha üstün ve daha küllî bir derecede yapabilecek bir istidada sahip. Sözünü etmek istediğimiz bu varlıklar, meleklerle cinlerdir. Bir melek, bir meyveyi tefekkür ederken, dünün şekilsiz, renksiz elementlerinin bugün güzel bir varlık haline gelmelerini, sert ağaçtan bu yumuşak meyvelerin çıkmasını hayretle seyreder. Ama o meyvenin tadını, vitaminini, kalorisini düşünemez, tefekkür edemez. Zira, istidadı buna müsait değildir.</p>
<p>İnsana bu noktada bambaşka bir kabiliyet verilmiştir. O, aklıyla, hayaliyle sadece hazır eşyayı değil, o anda görmediği nice şeyleri hatta geçmişi ve geleceği düşünebilir. Böylece fikri, düşüncesi, anlayışı ve feyzi küllîleşir. Eline aldığı bir meyveyi yerken, o anda bir milyonu aşkın canlı türünün sonsuz denecek kadar çok fertlerinin rızklandıklarını, kendisinin de bu İlâhî sofradan faydalanan bir fert olduğunu düşünebilir ve böylece Allah’ın Rezzak ismini küllî manada tefekkür etme imkanına kavuşur.</p>
<p>Dilerse, düşüncesini geçmiş ve gelecek zamanlara da götürür. Bütün zamanlarda ve mekânlardaki her türlü nimeti ve onlardan istifade edenleri, hayalinin yardımıyla, birlikte düşünür ve tefekkürü daha da küllîleşir.</p>
<p>Bütün İlâhî isimlerin tecellileri için benzer şeyler söylenebilir.</p>
<p>Nur Küllîyatında, “İyyake na’büdü” “Biz ancak sana ibadet ederiz.” ayetinin açıklaması yapılırken, ayet-i kerimede niçin ben değil de biz denildiğine dikkat çekilir ve böyle denilmekle üç ayrı cemaatin kastedildiği ders verilir. Bunlardan birisi bütün müminler, diğeri vücudumuzda vazife gören ve her biri kendine mahsus bir ibadetle meşgul olan bütün organlar, hücreler, duygular,.., üçüncüsü ise bütün bir varlık âlemi.</p>
<p>Demek oluyor ki insan, bütün varlık alemi namına “İyyake na’budü” diyebilecek bir kabiliyettedir. İşte tek başına da namaz kılsa, ferdiyetten kurtulup bu üç cemaatin ibadetlerini Rabbine takdim eden insan küllî bir ibadet yapmış demektir.</p>
<p>İnsanın bu kâinata meyve olması da böyle bir neticeyi doğurmaktadır. Bir ağacın bütün birimlerini şuurlu farz verseniz, en küllî tefekkürü meyve yapacaktır. Çünkü meyvenin içindeki çekirdek bütün ağaçtan süzüldüğü için o meyvede ağacın tümünün ibadetlerini temsil etme, tefekkür etme kabiliyeti bulunacaktır.</p>
<p>Bu küllî ubudiyeti en ileri derecede yapanlar kâinat ağacının en mükemmel meyveleri olan peygamberler ve özellikle Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’dir(asm.).</p>
<p>“Maksad-ı âlâ ve ubudiyet-i küllîye” manalarıyla şu kutsî hadis arasında yakın bir ilgi vardır: “Sen olmasaydın ben felekleri yaratmazdım.” Nur Küllîyatında insanın vazifesiyle ilgili birçok bahis mevcut. Bunların bir özeti olarak birkaç maddeyi takdim etmek isterim:</p>
<p>- Ruhuna bir İlâhî ikram olarak takılan, ilim, irade, görme, işitme gibi sıfatlarını Allah’ın sıfatlarını bilmeye bir vasıta olarak kullanmak. Kendi ruhundan İlahi sıfatları bilmek için açılan bu marifet pencerelerini iyi değerlendirmek.</p>
<p>- Akıl kuvvetini hikmet dairesinde, şehvet kuvvetini iffet dairesinde, gazap kuvvetini şecaat dairesinde kullanmak.</p>
<p>- Muhabbetini ancak Allah’a vermek ve mahlukatı da yine Onun namına, Onun isimlerine ayna olmaları, kemaline işaret etmeleri, cemalinden haber vermeleri cihetiyle sevmek.</p>
<p>- “İbadatın bütün enva’ına müstaid bir fıtratta” yaratıldığının şuurunda olup bütün ibadet çeşitlerinin ayrı ayrı feyizlerinden azami ölçüde nasiplenmeye çalışmak.</p>
<p>- Kendisine verilen “kalb, sır, ruh, akıl hattâ hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirmek.” Böylece bunların her birini kendine mahsus ibadetiyle meşgul etmek.</p>
<p>- Duygularının her biriyle Allah’ın rahmet hazinelerinden birini açmak, ondan güzelce faydalanmak ve küllî şükretmek.</p>
<p>- Aczini ölçü alarak Allah’ın kudretini, fakrına bakaran Onun rahmetini, noksanlıklarını düşünerek Onun kemalini tefekkür etmek. Rabbini sonsuz kemal, rahmet ve kudret sahibi, kendi nefsini ise yine sonsuz aciz, fakir ve noksan bilmek.</p>
<p>- Ruhunu günahlardan, bedenini de her tüllü kirlerden, pisliklerden uzak tutarak İlahi huzura çıkmak.</p>
<p>- Kendini Allah’ın en mükemmel eseri olma cihetiyle meleklerin, ruhanilerin seyrine, temaşasına güzelce sunmak.</p>
<p>İşte insan bu gibi ulvî gayeler için yaratılmıştır. Ama ne yazık ki, bir çok insan, kendini unutmuş ve bu gayelerden gafil olarak sadece dünya hayatını rahat bir şekilde geçirmek için çabalar. Bütün kâinatın ibadetlerini temsil etme kabiliyetine sahip olduğu halde, sadece çevresindeki bir gurup insanın teveccühlerini kazanmayı ve kendisini onlara beğendirmeyi hayatına gaye edinir.</p>
<p>Bir süre sonra kendisi de, o insanlar da dünyadan göçüp gitmekte ve bütün bu gayeler de onun bedeniyle birlikte adeta toprağa gömülüp kaybolmaktalar.</p></div>
<div class="content content_12" style="padding:10px;"><strong>Prof. Dr. Alaaddin Başar</strong></div>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Bir müslüman olarak servete ve zenginliğe bakış açımız ne olmalı?]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/14/bir-musluman-olarak-servete-ve-zenginlige-bakis-acimiz-ne-olmali/</link>
<pubDate>Wed, 14 May 2008 19:00:42 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minikkelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/14/bir-musluman-olarak-servete-ve-zenginlige-bakis-acimiz-ne-olmali/</guid>
<description><![CDATA[Zengin olmak meşru ve bunun yolu her Müslüman’a açık. Ama, umulan netice elde edilemediğinde, hırs i]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div class="content content_12" style="padding:10px;">Zengin olmak meşru ve bunun yolu her Müslüman’a açık. Ama, umulan netice elde edilemediğinde, hırs ile yahut servet düşmanlığıyla ruha azap çektirmenin de bir mânâsı yok. Rahatın yolu “kısmete rıza”dan geçer. Servetin huzur getireceği şüphelidir, ama servet düşmanlığının insanı rahatsız ettiği açıktır.</p>
<p>Böyle bir duruma düşmemek için, serveti Müslümanca değerlendirmek, ona İslâm’a göre bakmak gerekir. İslâm’da ferdî mülkiyet hakkı, meşru yoldan kazanılması şartıyla kabul edilmiş, ihtikâr, hileli satış, kumar, hırsızlık, zorbalık, kısacası kul hakkının her nevi gaspı haram kılınmış.</p>
<p>Zaten zarurî ihtiyaç maddeleri, su, ateş, boş otlakiye ferdî mülkiyetten hariç tutulmuş. Zekât İslâm’ın beş şartından birisi olmuş; sadaka ve ihsan daima teşvik edilmiş.</p>
<p><strong>“&#8230;Uhud dağı kadar mala sahip olsaydım, Allah yolunda sarf ederdim. Ölürken iki kiret (dirhemin on ikide biri) dahi bırakmama gönlüm razı değil.” </strong>(Hadis-i Şerif</p>
<p>Ve en önemlisi: <strong>“İsraf haram kılınmış” </strong></p>
<p>Bir zengin, bütün bu esaslara tam tamına riayet ediyorsa, hayırlı bir insandır ve cemiyete hizmet yolundadır; etmiyorsa kendini aldatmakta, ebedî saadetiyle oynamaktadır.</p>
<p>Servet ya meşrudur, alın terinin neticesi, gayretin mahsulüdür,<strong> “Doğru ve dürüst tacir, kıyamet gününde sıddıklar ve şehitlerle beraber haşredilecektir.” </strong>hadis-i şerifindeki müjdeye dahildir. Veya, gayr-i meşrudur, haksızdır, üzerinde zulüm damgası vardır. Hz. Mevlânâ’nın, <strong>“Zalimlerin malları uzaktan güzel görünür, ama hakikatte mazlum kanıdır, vebalidir.” </strong>dediği türdendir.</p>
<p>Kazanç meşru ise sahibine düşman olunmaz, gayr-i meşru ise ona heveslenilmez. Her iki halde de bizim başkalarıyla fazla işimiz yok demektir. Kendi işimize bakmak, hem dünyevî, hem uhrevî saadetimiz için büyük bir gayretin içinde bulunmak durumundayız.</p>
<p>Bir hikmet ehli şöyle diyor: <strong>“Sadece kendi işine dalmış birisi, haset edecek bir şey bulamaz. Çünkü, haset insanı avare eden bir ihtirastır. Evde tutacağına sokak sokak gezdirir.” </strong></div>
<div class="content content_12" style="padding:10px;"><strong>Prof. Dr. Alaaddin Başar</strong></div>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Akıl nedir ve nasıl kullanılmalıdır?]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/14/akil-nedir-ve-nasil-kullanilmalidir/</link>
<pubDate>Wed, 14 May 2008 18:58:58 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minikkelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/14/akil-nedir-ve-nasil-kullanilmalidir/</guid>
<description><![CDATA[Akıl için “Anlama âleti. Düşünme kabiliyeti. Zekâ. Zihin.”, “Madeni kalp ve ruhta, şuaı dimağda bulu]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Akıl için “Anlama âleti. Düşünme kabiliyeti. Zekâ. Zihin.”, “Madeni kalp ve ruhta, şuaı dimağda bulunan bir nur-u manevî.” gibi değişik tarifler yapılmıştır.</p>
<p>Felsefeciler aklı değişik mânâlarda anlamış, farklı şekillerde tarif etmişler; ama üzerinde anlaştıkları tek bir tarif gösterilemiyor. Bu ne demektir? Yâni, insanoğlu henüz aklının mahiyetini anlamış değil.</p>
<p>Akıl hakkında yapılan güzel bir tarif: <strong>“Akıl, zâtıyla maddeden mücerret, fiiliyle maddeyle alâkadar bir cevherdir.” </strong></p>
<p>Hem maddeden mücerret, hem de maddeyle alâkadar olmak nasıl olur? Şu misal konuya açıklık getirebilir.</p>
<p>Çalışan bir buzdolabına yahut çamaşır makinesine elimizi rahatlıkla dokundurabiliyoruz ve bizi elektrik çarpmıyor. Demek ki, elektrik, zâtı ile o cihazda yok. Ama fiiliyle onunla alâkadar. Akıl ile beyin arasında da, aynen olmasa bile, benzer bir ilgi vardır.</p>
<p>Aklın vazifesi üzerinde çok şeyler söylenmiş. Bunlardan oldukça kabul görmüş birisi şu: “Akıl anlama âletidir.”</p>
<p>Akıl âlet olunca, bir de onu kullanan olacaktır. Herhalde, gözü kullanıp bakan, dili kullanıp tadan kim ise, aklı kullanıp anlayan da o olmalı. Bu da, ruhtan başkası değil. Nitekim, yanlış iş gören birisini ikaz ederken, “aklını kullan” demiyor muyuz? Bu sözü herhalde o adamın eline, koluna yahut iç organlarına söylemiyoruz.</p>
<p>İşte, aklını kullanmasını istediğimiz o ruh, aklı tarif edemiyor. Nasıl etsin ki, daha kendi mahiyetinden habersiz, onun da cahili.</p>
<p>Her âletin bir kapasitesi, her terazinin tartabileceği asgarî ve azamî yükler vardır. Bir tonluk kantarla, ne on tonluk demir tartılabilir, ne de on gramlık altın. Her iki halde de, âlet bize bir fikir vermez, sadece hareketsiz kalmakla yetinir.</p>
<p>İnsanın bütün duyu organları da birer terazi gibidir. Nitekim insan, çıplak gözle mikropları da göremiyor, ışığı dünyamıza ulaşmamış yıldızları da. Bir mikroskop, bir teleskop onun görüş ufkunu biraz genişletir, ama yine de belli sınırların dışına taşamaz. İnsanın işitmesi de öyledir, koku alması da.</p>
<p>Gelelim “anlama” meselesine. Her âleti yerli yerinde kullanmayı düşünen, hiçbirine gücünün üstünde yük yükletmeyen, onları hırpalamayan, ezmeyen, perişan etmeyen insan, nedense, sıra akla gelince bütün bu tedbirleri unutur; ona her şeyi yüklemeye kalkar. Metafizik sahanın bile en ince meselelerini anlamaya, en derin problemlerini çözmeye, en uzak gerçeklerini keşfetmeye çabalar. Halbuki aklın da iş görebileceği belli sahalar vardır. Hele bazı konularda insanın, değil konuşması, tahmin yürütmesi bile doğru değildir.</p>
<p>Aklın, rehbersiz dolaşamayacağı nice sahalar var. Bunlardan birisi: Kâinat niçin yaratılmıştır?</p>
<p>Akıl ancak “kâinatın nasıl yaratıldığı” konusunda bir şeyler söyleyebilir. Onun yaradılış gayesi, aklın sahasını aşar. İnsan, bu vadide, sadece aklı ve kâinatı yaratan Allah’ın kelâmını dinleyecektir.</p>
<p>İnsan, her mahlûkun hikmetli ve gayeli yaratıldığını, kendisinin de başıboş olamayacağını aklıyla kavrayabilir. Ama yaratıcısına, Rabbine karşı neler yapması gerektiğine kendisi karar veremez. Her nimetin şükür gerektirdiğini anlayabilir, ancak bunun nasıl yapılacağı konusunda tahminler yürütemez.</p>
<p>Aklın tek başına yanaşamayacağı bir başka saha, “Cenâb-ı Hakk’ın zâtıdır. İnsan bu konuda izinsiz konuşmaya nasıl cesaret edebilir ki, daha aklının ve ruhunun mahiyetlerini anlayabilmiş değildir.</p>
<p>Bir başka saha, ölüm ve ötesi; kabir, haşir, hesap, mükâfat ve ceza.. Bunlar hakkında tahminler yürütmek de aklı aşar. Bütün bu ve benzeri konularda, aklın gereği, İlâhî fermana aynen uymaktır.</p>
<p>“Fikrin sönük ise Kur’an’ın güneşi altına gir. İmanın nuriyle bak ki, yıldız böceği olan fikrin yerine, her bir âyet-i Kur’an, birer yıldız misüllü sana ışık verir.” (Sözler)</p>
<p>Kur’an güneşinin altına girenler, aydınlığa kavuşur, yeni doğmuş gibi olurlar. Dar fikirleri birden bire genişlenir. Görmeyen gözleri açılır. Daha önce bir adım olsun atamadıkları sahalarda yol almaya, yüzmeye, uçmaya başlarlar. Ama elbette, belli bir sınıra kadar. Çünkü kuldurlar, mahlûkturlar.</p>
<p>Gerçekte, akıl için yol birdir. O da ne şunun, ne bir başkasının sözüne değil, vahyin ta kendisine uymaktır.</p>
<p>“Allah birdir. Onun yolu da birdir. Görmez misin ki, iki şeyin arasında var olduğu kabul edilen doğru tektir. Ama, cehalet ve sapıklık yolları çoktur. Nitekim, iki şeyin arasında düşünülen eğri çizgiler sonsuzdur.” (Kınalızade)</p>
<p>Felsefe tarihi, akıl üzerinde yapılan münakaşalarla doludur. Bu tartışmalarda aklın ne olduğu üzerinde uzun uzun durulmuş, ama onun nasıl kullanılması gerektiği çoğu zaman dikkate alınmamıştır. Halbuki bu ikincisi, birinciden çok daha önemlidir.</p>
<p>Malûmdur ki, insan bir âleti kullanmayı bildiği takdirde, ondan rahatlıkla faydalanabiliyor. Onun inceliklerini bilmesi, çoğu zaman, gerekmiyor.</p>
<p>Şu âyet-i kerime mealini dikkatle okuyalım:</p>
<p>“Bir de sana ruhtan soruyorlar: De ki ruh Rabbimin emrindedir ve size ilimden ancak az bir şey verilmiştir.”(İsra Suresi, 85)</p>
<p>Bu İlâhî haber, akıl için de aynen geçerli. Zaten “ruh”, “kalp”, “akıl” kelimeleri çoğu zaman aynı mânâda kullanılıyor. Bazı zâtlar, aklı ruhun bir sıfatı olarak kabul ederken, diğer bir kısmı da, akıl, kalp ve ruh kelimelerini, aynı mahiyetin değişik isimleri olarak değerlendiriyorlar.</p>
<p>Evet, gerek Kur’an-ı Kerim’de, gerek Hadis-i Şeriflerde aklın mahiyetinden çok, nasıl kullanılması gerektiği üzerinde durulur. Sema ve arzın yaratılışı, insanın yaratılış safhaları, dağların nehirlerin faydaları, arının ilhama mazhariyeti, baharın haşire benzerliği gibi nice ibretli tablolar insan aklına takdim edilir. Ve ondan düşünmesi, anlaması ve şükretmesi istenir.</p>
<p><strong>Prof. Dr. Alaaddin Başar</strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[İnsanın dünyadaki asıl vazifesi nedir?]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/14/insanin-dunyadaki-asil-vazifesi-nedir/</link>
<pubDate>Wed, 14 May 2008 18:57:52 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minikkelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/14/insanin-dunyadaki-asil-vazifesi-nedir/</guid>
<description><![CDATA[Akıl ve vicdan, insanın başını şu üç soruyla aralıksız döver durur: Necisin, nereden geliyorsun ve n]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div id="icerik" class="content content_12" style="padding:10px;">Akıl ve vicdan, insanın başını şu üç soruyla aralıksız döver durur: Necisin, nereden geliyorsun ve nereye gidiyorsun?</div>
<p>İnsanların bu sorular karşısındaki düşünce ve davranışları ise birbirine pek uymaz. Bir kısmı bu sorulara şahsî yorumlar getirir. Yahut, yanlış bir yorumcunun peşine takılır, onun iddialarını tekrarlayıp durur. İç bükey aynanın eşyayı ters göstermesi gibi, onların da yanlış fikirlerle daima örselenen zihinleri, gerçekleri doğru olarak tespit edemez. Onlar bu ters görüntüye alışa alışa, sonunda başkalarının hep yanlış düşündüğüne tam mânâsıyla inanmaya başlar.</p>
<p>Ama bu fikirler, onların vicdanlarını tatmin etmez. Kendilerini, yine bu kâinat çöllerinde kimsesiz bir zavallı gibi görmeye devam ederler. Sahipsiz olmadıklarını bilmenin huzurunu tadamaz, zevkine eremezler. Akıl ve vicdanları, onları daima rahatsız eder. Ruhlarındaki vahşet ve ıstırap, bir türlü dinmek bilmez.</p>
<p>Bazıları da, bu sorularla hiç ilgilenmez; aklın ve vicdanın zorlamalarına hiç aldırmazlar. Onlar ne derlerse desinler, bunlar bildiklerini okurlar. Sefahat ve eğlencelerle, günlük dedikodularla, neticesiz tartışmalarla ömür tüketirler. Bunlar kendilerince, doymanın yolunu açlığı düşünmemekte bulmuşlardır. Ama bu geçici ve geçersiz tedbir, ruhu hiç mi hiç tatmin etmez.</p>
<p>Böyleler, ufak bir musibette hemen sarsılır, az bir sıkıntıdan hemen ezilirler. Kaderden imtihan yollu gelen bir belâ karşısında, derhal isyan çığlıkları atarlar. Aslında bu insanlar, düşünmekten korkmaktadırlar. Sanki biraz kafa yorsalar; şu hayatı, bu âlemi, ölümü ve ötesini biraz merak etseler, bütün huzurları kaybolacak…</p>
<p>Kendilerini aldatmaya can atan bu adamlar, bir araya geldiklerinde âdetâ bir ekol teşkil ederler. ‘Aldırma’ derler, ‘adam sen de’ derler, ‘sıkma canını’ derler. Saatteki hızı yüz bin kilometreyi aşan bu dünya üzerinde, nereye gittiklerini düşünmeden yaşar ve bunu bir felsefe, bir inanç olarak benimserler. Bu hayat felsefelerini birisi tenkit etmeye görsün: “Sen bu asrın adamı değil misin? Hangi devirde yaşıyorsun?” yollu sözlerle, onu yaylım ateşine tutarlar. Alaylı ifadelerle gerçeği bastırmaya çalışır, kendilerini böylece oyalayıp dururlar.</p>
<p>Hiç düşünmezler ki, değişen sadece zaman ve onun içinde yüzen insanlardır. Dünya, yine aynı kanunlarla faaliyetini devam ettirir. Yaprak yine yeşil, kar yine beyaz, aslan yine vahşi, koyun yine uysaldır.</p>
<p>Fen ve sanattaki ilerlemesi, asrımız insanına, maalesef, kendini unutturdu. Halbuki fen ne kadar ilerlerse ilerlesin, insanı insan yapan değerler yerlerini aynen muhafaza etmeliydiler. Ahlâklı her asırda makbul, iffetsiz her devirde fena sayılmalıydı. Nedense böyle değerlendirilmedi. Bilimsel açıdan yükselme ile ahlâkî çöküş arasında, doğru bir orantı olduğu sinsice telkin edildi.</p>
<p>Ve bugünün -sanayide ileri, fakat ahlâken seviyesiz- batı insanını, fazilet modeli olarak benimseyen bir nesil çıktı ortaya…</p>
<p>Üçüncü bir grup insanımız da var ki, bunlar okur, düşünür, sorar, öğrenir ve sonunda anlarlar ki: Ne insanlar başıboş, ne bu âlem sahipsiz. Her varlık bir kaderin plânı ve bir kudretin icadıyla meydana geliyor.</p>
<p>Güneşin doğuşu ve batışı gibi, her canlının dünyaya gelişi ve göçüşü de; mükemmel bir nizam ve sonsuz bir ilim ile oluyor. Güneş de bir kudrete esir, ay da, yıldızlar da. İnsan da bir nizama mahkûm, bülbüller de, güller de. Bütün gelenleri getiren ve bütün gidenleri götüren birisi var. Yıldızları durduran, gezegenleri döndüren, insanları gezdiren, balıkları yüzdüren, hep o ilim ve kudret, hep o irade ve hikmet sahibi.</p>
<p>İşte bunlar, Allah’ın kulu olduklarını bilen, ruhlar âleminden bu dünyaya “rıza ve cennet” imtihanını kazanmak üzere gönderildiklerinin şuuruna varan ve ömürlerini istikamet üzere geçirip Saadet Yurduna doğru yol alan bahtiyar misafirlerdir.</p>
<div class="content content_12" style="padding:10px;"><strong>Prof. Dr. Alaaddin Başar</strong></div>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Ruh ile beden arasındaki ilgi nasıldır?]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/14/ruh-ile-beden-arasindaki-ilgi-nasildir/</link>
<pubDate>Wed, 14 May 2008 18:54:59 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minikkelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/14/ruh-ile-beden-arasindaki-ilgi-nasildir/</guid>
<description><![CDATA[Ruh ile beden arasındaki ilgi, bir bakıma, sesle mânâ arasındaki ilgiye benzer. Ses mânânın bedeni, ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div id="icerik" class="content content_12" style="padding:10px;">Ruh ile beden arasındaki ilgi, bir bakıma, sesle mânâ arasındaki ilgiye benzer. Ses mânânın bedeni, mânâ sesin ruhudur. Bu ruh o bedenin ne sağındadır, ne solunda, ne içindedir, ne dışında&#8230; Mânâ, hayatiyetini devam ettirmek için sese muhtaç değildir. O, hâfızada sessizce durur, dimağda gürültüsüz meydana gelir, kalpte kelimesiz bulunur. Ancak, görünmek ve bilinmek istedi mi, işte o zaman, sese görev düşer. Ses, muhatabın kulağına varınca ömrünü tamamlar. Mânâ ise ondan sonra da varlığını sürdürür.</div>
<p>Mânâ sesten önce de vardı, sesle birlikte göründü, sesten sonra da varlığını devam ettirmede. Ruh Allahın kanunu, beden Onun mahlûku. Bu bedeni, o kanunla tanzim ve idare ediyor.Allahın mahlûkata benzemekten münezzeh olduğundan gaflet etmemek şartıyla, insan kendi ruhunda, birçok rabbanî hakikatlere işaretler bulabilir. Bu işaretleri hakikate tatbik ederken, çok dikkatli olmak gerek. İşaretle asıl arasında bir benzerlik kurma gafletine düşülmemeli. Haritadaki bir nokta, bir şehre işaret eder, ama o nokta ile şehir arasında bir benzerlik kurmak cehalettir. Bir yazı, kâtibini gösterir, onun sanatına delil olur; lâkin, kâtibi yazıya benzetmek, yahut yazının özelliklerinde yazarın sıfatlarını aramak mânâsızlıktır. Meseleye bu şuurla nazar ettiğimizde, ruhumuzda bazı hakikatlere işaretler bulabiliriz:</p>
<p>Ruh, beden ülkesinin yegâne sultanıdır; birdir, şeriki yoktur.<br />
Ruh, bedenin hiçbir cüzüne, hiçbir organına benzemez.<br />
Ruhun zâtı, bedenin zâtına benzemediği gibi, sıfatları da bedenin sıfatlarına benzemez.<br />
Ruhun bir meseleyi tefekkür etmesiyle, midenin bir lokmayı yoğurması arasında benzerlik düşünülemez.<br />
Ruh doğmaz, doğurmaz, bedende mekân tutmaz. Bunlar hep bedenin, maddenin özellikleridir.<br />
Ruhu mahiyetiyle kavramak mümkün değildir. Onun zâtı hakkında ne düşünülse, ona şirk koşulmuş olur.<br />
Bir bedende iki ruh bulunsa, beden fesada gider&#8230;<br />
Bedenin eliyle ne alınırsa alınsın, şükür daima ruha yapılmalıdır.<br />
Ruhun bedendeki icraatı, Güneşin gezegenlerini döndürmesi gibi, dokunmaksızın, temassız yapılır.<br />
Bir hücreyi idare etmekle, bütün hücreleri idare etmek arasında, ruh için bir fark düşünülemez; birincisi ona daha hafif, ikincisi daha zor değildir&#8230;</p>
<p>Bir başka açıdan:</p>
<p>Bedeni kafese, ruhu ise kuşa benzetirler. Bu güzel teşbihten alacağımız çok dersler var.</p>
<p>Bunlardan birkaçı:<br />
Beden ruh içindir, ruh beden için değil.<br />
Kafesin boyanmasıyla kuş güzelleşmez. Beden sıhhati de ruhun olgunluğuna delil olamaz.<br />
Kafesi büyütmekle kuşu geliştirmiş olamazsınız. Onun büyüme yolu daha başkadır.<br />
Kuş, kafesten dışarıyı seyreder, ama gören kafes değildir.<br />
“Göz bir hassedir ki; ruh, bu âlemi o pencere ile seyreder.” (Sözler)</p>
<p>Kuşsuz kafesi kimse evinde barındırmaz. En yakınımızı bile ölümünden sonra kaç gün misafir ediyoruz?</p>
<p>Kuş kafesten önce de vardı, kafesten uçtuktan sonra da varlığını devam ettirir.</p>
<p>Şu koca kâinat sarayı, ruh için bir oda gibi. Beden ise kafes. Ruh kafesten uçtuğu gibi, saraydan da çıkar gider, daha geniş âlemlere kavuşmak üzere.</p>
<div class="content content_12" style="padding:10px;"><strong>Prof. Dr. Alaaddin Başar</strong></div>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[“Kalpler ancak Allahın zikriyle tatmin olur.” ayetini biraz açıklar mısınız?]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/14/%e2%80%9ckalpler-ancak-allahin-zikriyle-tatmin-olur%e2%80%9d-ayetini-biraz-aciklar-misiniz/</link>
<pubDate>Wed, 14 May 2008 18:53:54 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minikkelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/14/%e2%80%9ckalpler-ancak-allahin-zikriyle-tatmin-olur%e2%80%9d-ayetini-biraz-aciklar-misiniz/</guid>
<description><![CDATA[Günlük hayatımızda, yer yer, “falanın kalbi bozuk” yahut,“filânca kalp ameliyatı geçirmiş” gibi sözl]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div id="icerik" class="content content_12" style="padding:10px;">Günlük hayatımızda, yer yer, “falanın kalbi bozuk” yahut,“filânca kalp ameliyatı geçirmiş” gibi sözler ederiz. Bu konuşmalarımızda, kalbi, iki ayrı mânâsıyla kullanırız. Bunlardan biri maddî, diğeri ise mânevîdir. Bir başka ifadeyle, biri zâhirî, diğeri bâtınî&#8230;</div>
<p>Her ikisinin de aynı isimle yâd edilmesine değişik açıklamalar getirilmiş. Bunlardan birisine göre, insan ruhunun bedenle ilk alâkası kalpte başlıyor. Bir diğerine göre, kalbe bu ismin verilmesi mecazdır: “Maddî kalbin bedendeki rolü ne kadar önemli ise, mânevî kalbin de insanın ruhî hayatında öyle büyük bir vazifesi vardır.” Bazı zâtlar da, kalbi, ruh mânâsında kullanmışlardır.</p>
<p>Maddî kalp, bedenin her yanına kan ulaştıran ve dakikada ortalama beş kilo kadar kan pompalayan harika bir cihaz. Bu kalp bütün bir kâinata muhtaçtır. Kâinat fabrikasında kan üretilecek ki kalp de o kanı bedenin her köşesine pompalasın. Kâinattan insanı süzen ve insan fabrikasında gıdaları ete, kemiğe, kana, iliğe çeviren bir kudret, o kalbi çalıştırmakta ve o kanı bedenin her köşesine sevk etmektedir.</p>
<p>Evet, kalbin zâhiri bütün kâinata muhtaç. Ve kalp bu hâliyle Allahın Samed ismine âyine. Maddî kalbin kâinata ve içindeki eşyaya olan ihtiyacını, ancak her muhtacın ihtiyacını gören ve hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah yerine getiriyor, Samed isminin tecellisiyle&#8230; Kalp bu yönüyle bir ağaçtan, bir çiçekten pek fazla ileri değil. Onlar da kâinatın her şeyine muhtaç. Onlar da bu ihtiyaçlarının görülmesiyle Samed ismine ayna oluyorlar.</p>
<p>Kalbin bâtınına gelince, samediyete asıl âyine o&#8230; “Bâtın-ı kalp âyine-i sameddir.”</p>
<p>Bu hakikati: “Kalpler ancak Allahın zikriyle mutmain olur.” âyet-i kerimesi ders verir.</p>
<p>Bedendeki her organın kendine göre bir çeşit tatmini söz konusudur. Göz görmekle, kulak işitmekle tatmin oluyor. Dilin tatmini tat ile, mideninki gıda ile. Kalbin ise en büyük ihtiyacı, iman.</p>
<p>Ben kimin mahlûkuyum? Şu âlem kimin mülkü? Bu dünyada kimin misafiriyim? Daha sonra nereye gideceğim? Beni misafir eden zât, benden ne istiyor? İşte kalbin bâtını, bu gibi soruların cevaplarıyla tatmin oluyor. Onun talebi marifetullah (Allahı tanıma) olunca, elbette, samediyete en büyük âyine o olacaktır. Diğer mahlûklar bu kâinatın maddesine muhtaç. O ise, bu âlemin sahibini tanımaya, bilmeye, Ona iman ve itaat etmeye muhtaç.</p>
<p>Bunu anlamayan ve kalplerinin gıdasını ihmal eden insanlarda, bu ihmâlin peşin cezası olarak, hemen huzursuzluk, sıkıntı, tatminsizlik, korku, endişe gibi hastalıklar kalbi sarar.</p>
<p>Midenin açlığını elbisenin güzelliği, yahut gömleğin kalitesi gideremiyor; o ancak rızık istiyor. Kalbin boşluğunu da hiçbir rütbe, hiçbir içtimaî makam, hiçbir beşerî teveccüh ve hiçbir fâni hedef doyuramıyor.</p>
<p>Kalbin Rabbi, onun ancak zikirle tatmin olacağını bildiriyor bize.</p>
<p>Nedir zikir?<br />
Kelime mânâsıyla hatırlama. Allahı hatırlatan her hâdise, her levha, her ilmî eser birer zikir vesilesi. Kalp, bir fabrika, bir saray, bir misafirhane olan şu muhteşem kâinatın ancak Allahın emir ve iradesiyle var olduğunu bilmekle tatmin olur.</p>
<p>Beden ruhun hanesi ise, kâinat da onun şehridir. Kalp hem bu haneyi sever, hem de o şehri. İkisini de Allahın mülkü bilir. Onun kutsi sıfatlarının bütün eşyayı ihata ettiğine inanmakla hem bedende rahat yaşar, hem kâinatta. Bedeni de huzurla terk eder, kâinatı da. Çok iyi bilir ki, bunların ikisi de kendi mülkü değildir. Böylece ikisinden de geçer, onların hakiki sahibine iltica eder. Dileyeceğini Ondan diler. Hiçbir hâdiseden sarsılmaz, hiçbir musibetten korkmaz. Çok iyi bilir ki, mutlak kudret ve irade ancak Allahındır. Onun izni olmadan ne karınca bir adım atabilir, ne hava deprenebilir, ne kan deveran edebilir, ne güneş ışık saçabilir.<br />
İşte kalp bu iman ve bu marifet ile tatmin olur.</p>
<p>Yediğimiz bir meyvenin ne rengi, ne güzelliği, ne kokusu, ne tadı kalbe ulaşır. Ve kalp bunların hiçbiriyle tatmin olmaz. Ama, insan o renge hayran kaldı mı, o nimete minnettarlık hissetti mi, o tada meftun oldu mu, işte o zaman bu mânâlar kalbe yerleşir. Bu hayret, şükrü getirirse kalp gıdasını almaya başlamış demektir.</p>
<p>Kalp, bu kâinatın özüyle beslenir, mânâsıyla ilgilenir. Onun işi bu âlemle değil, onda tecelli eden ilâhî isimlerledir. Göz elmaya bakarken, kalp onda tecelli eden Allahın isimlerine nazar eder ve ancak böyle bir nazarla tatmin olur.</p>
<div class="content content_12" style="padding:10px;"><strong>Prof. Dr. Alaaddin Başar</strong></div>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Madde nedir? Onu nasıl anlamamız ve nasıl değerlendirmemiz gerekir? ]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/14/madde-nedir-onu-nasil-anlamamiz-ve-nasil-degerlendirmemiz-gerekir/</link>
<pubDate>Wed, 14 May 2008 18:52:03 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minikkelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/14/madde-nedir-onu-nasil-anlamamiz-ve-nasil-degerlendirmemiz-gerekir/</guid>
<description><![CDATA[Maddenin en yaygın tarifi; “uzayda yer kaplayan, bölünüp parçalanabilen, tartılabilen ve duyu organl]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Maddenin en yaygın tarifi; “uzayda yer kaplayan, bölünüp parçalanabilen, tartılabilen ve duyu organlarıyla idrak edilebilen şeyler”, şeklindedir. Madde hakkında asrımızın fizik alimlerinin yaptıkları bir başka tarif de şöyledir: “Madde, enerjinin kesifleşmiş şeklidir.”</p>
<p>Eskiden, bir kısım insanlar putlara taparlardı. Şimdi ise putların maddesine tapıyorlar. Bu yeni putperestlere materyalist deniliyor. Ama arada önemli bir fark var: Puta tapanlar onu İlâh biliyor ve ona karşı kendi akıllarınca, yahut dedelerine uyarak bir takım mükellefiyetler ihdas ediyor ve onları yerine getirmeye hassasiyetle çalışıyorlardı. Maddecilerde, materyalistlerde ise maddeye tapma, sorumluluktan kaçmaya dayanıyor. Çünkü maddeye karşı hiçbir sorumluluk altına girmiş olmuyorlar.</p>
<p>Çok iyi biliyorlar ki, madde bize hizmet ediyor. Bedenimiz ruhumuzun emrinde. Ve madde ancak bedenimiz için söz konusu. Ruhun maddeye tapması, bir insanın kendi evine tapması gibi bir şey. Böyle bir saçmalığı vicdanları kabul etmediğinden inançsız ve sorumsuz yaşama yolunu tutuyorlar. Bu yol ise nefsin hoşuna gidiyor.</p>
<p>Nur Külliyatında maddenin özellikleri sıralanır ve her biri için güzel açıklamalar yapılarak, dikkatler maddenin yaratıcısına çevrilir. Bunlardan birisinde şöyle buyrulur:</p>
<p>“Bilmüşahede madde, mahdum değil ki her şey ona irca’ edilsin. Belki hâdimdir, bir hakikatın tekemmülüne hizmet eder. O hakikat, hayattır. O hakikatın esası da ruhtur.” Sözler</p>
<p>Maddenin hayata hizmet ettiğinden kimsenin şüphesi yok. Kendi hayatımızda bunun nice misâllerini görüyor, görmekten öte bizzat yaşıyoruz. En basitinden, ellerimiz kalemi tutuyorsa, ruhumuzun isteğine uyarak tutuyor. Ruh ve ondaki hayat sıfatı “efendi” makamında, madde ise “hizmetçi”. Yani mahdum olan, kendisine hizmet edilen hayattır, ruhtur. Hadim, yani hizmet eden ise beden. O halde ruh ve ona bağlı bütün fonksiyonlar bu hizmetçiye verilemez ve onunla izah edilemez. Aksi halde, her biri diğerinden saçma, bir çok batıl fikirleri kabul etmemiz gerekir.</p>
<p>Namaza giden bir insan düşününüz. Namazın İlâhî bir emir olduğunu ve bu emre uyulması gerektiğini bilen ruhtur. Ve ayaklar, ruhun emrine uyarak, caminin yolunu tutar. Aksi olsa, iman ve marifeti, ibadet etme şuurunu bedene vermek, ondan bilmek gerekir. Yani, “Beden iman etmiştir, beden camiye gitmek istemiştir, beden namaz kılmış, dua etmiş ve niyazda bulunmuştur.” gibi nice akıl dışı iddiaları kabul etmek gerekir.</p>
<p>Bedenimiz kâinatın maddesinden bir özet, ruhumuz ise ondaki her çeşit hayata bir misâl. Bu kâinat, mesela, bir meyve ağacının imdadına koşturuluyorsa, bunu madde ile izah etmeye kalkıştığımızda, “rızk” mânâsını, “açlık” mânâsını, “rahmet” ve “merhamet” mânâlarını kâinatın maddesine vermemiz gerekecektir. Buna ihtimal vermeyen salim ve müstakim akıllar, bu madde âlemini hayata hizmet ettiren Allah’ı tanır ve bütün bu işleri Onun rahmetinden, ihsanından, kereminden bilirler.</p>
<p>Böylece hizmetçiye, hizmeti kadar değer verir ve nazarlarını Onu hizmet ettirene çevirirler. Şükürlerini Ona verirler, ibadetlerini Ona yaparlar. Gerçeği bu şekilde tespit etmeyen ve doğruyu bulamayan insanlar, her şeyi madde ile açıklamaya kalkışır, hayatı, ruhu, his âlemini ve duyguları madde ile açıklamak için hayli zorlanırlar. Görmeyen maddeye göz takmaya çalışırlar. İşitmelerini madde ile açıklamak için maddeye kulak takarlar. Sevgilerini, endişelerini, meraklarını, şefkatlerini, korkularını ve daha nice hislerini maddeye vermekle mahiyet itibariyle eşsiz bir komedi, ama insanlık adına korkunç bir trajedi sergilerler.</p>
<p>Bunların hâli Nur Külliyatında şöyle nazara verilir:</p>
<p>“Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir, göz ise maneviyatta kördür.” ( Mektubat )</p>
<p>Aklı başında her insan kabul eder ki, ilim eserden öncedir. Sanatkârlık da sanat eserinden önce. Bir cümle, önce zihinde şekillenir de sonra kâğıda dökülür. O cümleyi okuyan her insan hemen anlar ki, bu cümle, yazılmadan önce birinin ilminde şekillenmişti ve onun irade ve kudretiyle bu kâğıda döküldü. Bunu anlayabilecek kadar bir akla sahip olan herkes, şu kâinat kitabındaki bütün yazıların, İlâhî ilimde şekillendiğini ve İlâhî kudretle yaratıldığını, yazıldığını hemen anlar. İşte bu yazma sırasında madde istimal edilir. Yoksa, madde o yazıdaki mânâları önceden bilemez ki, ona göre şekil alsın ve cümleler öylece vücut bulsunlar.</p>
<p>Bir irfan ehli şöyle diyor:“Madem ki madde enerjiye dönüşüyor, ‘her şey aslına rücu eder’ kaidesince maddenin aslının da enerji olduğunu söyleyebiliriz.”</p>
<p>Günümüzde fizik ilmi bu gerçeği keşfetmiş bulunuyor:“Madde, uzayda (mekanda) yer tutan; eni, boyu ve yüksekliği olan, zaman boyutuna bağlı ve tartılabilen şeye denir. Bir cismin ihtiva ettiği madde miktarına kütle denir. Bir cismin kütlesi yerde 1 kg. ise, Ayda ve gezegenlerde de yine 1 kg. dır.</p>
<p>Maddeyi enerji, enerjiyi de kuantlar oluşturur. Madde, çok yoğun enerji, enerji de çok seyrek (seyreltilmiş) maddedir. Madde ve enerjinin temel yapısı, kuantla tanımlanır. Kuant enerjinin en küçük miktarı, yani en küçük enerji birimidir. Kuantın sözlük anlamı da, miktar, birim, sayım demektir. Buradan hareketle, maddenin enerjiye, enerjinin de maddeye dönüşebileceğini söyleyebiliriz. Ve kuantlar için, ‘maddenin temeli olan enerji birimleri’ diyebiliriz.</p>
<p>Işık, ışınlardan oluşur. Bu ışınlar da tespih taneleri gibi ardada dizilen fotonlardan (kuantlardan) meydana gelir. Yani, ışığın en küçük enerji birimi, fotondur.</p>
<p>Madde, enerjiye dönüştüğünde elde edilen bu enerjiyle çok büyük işler başarılabilir. Meselâ, beş harfli bir tek kelimeyi yazmak için kullanılan mürekkep enerjiye çevrilebilse, bu enerji ile on tonluk bir yükü bir kilometre havaya fırlatmak mümkün olabilecektir.</p>
<p>Enerji ortadan kalkarsa madde ortaya çıkar. Madde yok edildiğinde ise enerji meydana gelir. Nükleer fizikte verilen reaksiyonlarda şunu görebiliriz: Birbirinin antimaddeleri olan bir elektronla (madde) bir pozitron (madde) bir araya getirildiğinde, çok kısa bir süre içinde, bunlar birbirinin etrafında dönerek pozitranyum atomunu (madde) kurarlar. Fakat, saniyenin on milyonda biri kadar olan bu kısa sürenin sonunda, her ikisi de madde âleminden çıkar ve yerlerini enerjiye terk ederler.”</p>
<p>Biz bu enerjiyi İlâhî kudretin bir tecellisi biliyor ve bu âlemdeki her şeyin sadece sonsuz bir kudretle değil, yine sonsuz bir ilimle, mutlak bir iradeyle vücut bulduğuna inanıyoruz.</p>
<p><strong>Prof. Dr. Alaaddin Başar</strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Cenab-ı Hak hiçbir şeye muhtaç olmadığı halde insanlara ibadeti emretmesi ve bu görevi yerine getirmeyenleri şiddetle tehdit etmesi nedendir?]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/14/cenab-i-hak-hicbir-seye-muhtac-olmadigi-halde-insanlara-ibadeti-emretmesi-ve-bu-gorevi-yerine-getirmeyenleri-siddetle-tehdit-etmesi-nedendir/</link>
<pubDate>Wed, 14 May 2008 18:49:55 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minikkelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/14/cenab-i-hak-hicbir-seye-muhtac-olmadigi-halde-insanlara-ibadeti-emretmesi-ve-bu-gorevi-yerine-getirmeyenleri-siddetle-tehdit-etmesi-nedendir/</guid>
<description><![CDATA[Yer ve gökyüzü sayfalarına dikkatle bakan kimse açıkça anlar sonsuz bir kudret ve zenginlik sahibi b]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Yer ve gökyüzü sayfalarına dikkatle bakan kimse açıkça anlar sonsuz bir kudret ve zenginlik sahibi birisi var. Kendisinin en küçük kalbî ihtiyacını görmekle beraber, güneş sistemindeki yıldızları da o ayakta tutuyor. Trilyonlarca canlının hemen her gün rızkını o, temin ediyor. Bitkilerin yağmur ihtiyacını o karşılıyor; denizin, derinliğindeki balıkları o besliyor.</p>
<p>Aynı güç ve kudret, yüz sene önce adı bile olmayan bir insanı, yokluktan varlık âlemine çıkarıyor. Dokuz ay, anne karnında terbiye ediyor, ruhuna uygun bir elbise veriyor. Bütün hayat seyri içerisinde, tüm ihtiyaçlarını o karşılıyor. Güneşi gözüne, gıda maddelerini midesine, havayı ciğerlerine göre o terbiye ediyor.</p>
<p>Bütün bu fiiller, bu nimetler inanan ve inanmayan için, itaat ve isyan eden için değişmiyor. Hava, oksijen aracılığı ile hem müminin hem de kâfirin kanını temizliyor. Bu durum, ilk insanın var olduğu günden bu yana böyle devam ediyor.</p>
<p>Beşerin bütün ihtiyaçlarına cevap veren şu kâinat, insana yaptığı bu kadar yardıma karşılık, onun hiçbir şeyine muhtaç değil. Yani kâinat insandan değil, insan kâinattan istifade etmektedir. Hakikat bu iken, kâinatın yaratıcısı hakkında nasıl böyle bir soru sorulabilir?</p>
<p>Evet, ibadetin anlamı, Allah’ın lütuf ve yardımıyla, rahmet ve cömertliği ile vermiş olduğu sınırsız nimetlere karşı kulun, şükür ve hamt ile karşılık vermesidir. Onu takdis ve tespih etmesidir. Kulun, bu şükür borcunu yerine getirmesine, Allah’ın muhtaç olduğu, nasıl düşünülebilir?</p>
<p>Hem ibadet, kulun Allah’ın dergâhına ihtiyaçlarını arz etmesi, ona dua ile yalvarmasıdır. Bu yakarışla, insan kalbi ve ruhu her türlü elem ve kederden kurtulup, sürura ve rahata kavuşur. Buna ise-haşa-Allah değil kul, muhtaçtır.</p>
<p>Hem ibadet, insanın kişisel olgunluk ve erdemine, ruhunun huzuruna, ulvî hislerinin tatmin ve yücelmesine, nefsin terbiyesine, kalbin tasfiyesine, ahlâkın güzelleşmesine, aile hayatının ahengine ve sosyal hayatta güven ortamının oluşturulmasına son derece gerekli bir unsurdur. İşte her yönüyle insana dönük olan ibadetin, her şeyin kendisine muhtaç olduğu bir zata; o zatın ibadete ne ihtiyacı var ? diye sormak; sarayın kapısı önündeki bir dilencinin, padişahın benim kendisine el açmama ne ihtiyacı var? diye sormasına benzer…</p>
<p>Kaldı ki, Allah insanlara ibadet yapmayı emretmeseydi, kullar, bu kadar nimet ve lütuf karşısında yine hamt ve şükretmeliydi. Dünyada, birtakım sebepler aracığı ile kendisine ihsanda bulunan Allah’a karşı, sebep perdesini yırtıp, doğrudan doğruya Ona yönelmesi, minnettarlığını ona ifade etmesi, onu yegâne mabut tanıması insanlığının gereğidir.</p>
<p><strong>Prof. Dr. Alaaddin Başar</strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[“Allah, insanı Rahman suretinde yarattı.” hadis-i şerifi nasıl anlaşılmalıdır?]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/14/%e2%80%9callah-insani-rahman-suretinde-yaratti%e2%80%9d-hadis-i-serifi-nasil-anlasilmalidir/</link>
<pubDate>Wed, 14 May 2008 18:48:15 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minikkelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/14/%e2%80%9callah-insani-rahman-suretinde-yaratti%e2%80%9d-hadis-i-serifi-nasil-anlasilmalidir/</guid>
<description><![CDATA[Maddeden münezzeh olan Allah suretten de münezzehtir. Nitekim, Hadis-i Şerifte, “Allah insanı kendi ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div id="icerik" class="content content_12" style="padding:10px;">Maddeden münezzeh olan Allah suretten de münezzehtir. Nitekim, Hadis-i Şerifte, “Allah insanı kendi suretinde yarattı.” denilmemiştir. Burada esas olan Allah’ın rahmetine dikkatleri çekmek ve İlâhî rahmetin en fazla insanda tecelli ettiğini ders vermektir. İnsan denince hemen bedeni hatırlamak da bizi yanıltıcı sonuçlara götürebilir. İnsanda esas olan ruhtur. Beden o ruhun yardımcısı, elbisesi hanesi gibidir. Öyle ise bu hadis-i şerifi okurken ruhumuza nazar edecek, akıldan, hayale, hafızadan his dünyasına kadar uzanan çok geniş rahmet tecellilerini okuyacak ve bizi bu şekilde yaratan Rahman’ımıza şükredeceğiz.</div>
<p>Yokluk karanlığından kurtulan her varlık büyük bir rahmete kavuşmuş demektir. Bu mânâsıyla rahmet, canlı-cansız bütün mahlûkatta tecelli ediyor. Semanın yıldızlarından denizin balıklarına, ışınlardan meleklere, yarı canlı bir bitkiden insanoğluna kadar her varlıkta rahmet hâkim; hepsi az veya çok, cüzî veya küllî bir rahmete mazhar olmuşlardır.</p>
<p>Resulullah Efendimiz (asm.), insanın eriştiği bu en ileri rahmet tecellisini bir hâdis-i şeriflerinde şöyle ifade buyurur: “Şüphe yok ki, Allah, insanı rahman suretinde yarattı.” Bu hâdis-i şerifin yanlış değerlendirilmemesi için bazı noktaların göz önüne alınması gerekmektedir. Hâdis-i şerifte, Allah ve Rahman isimleri ve bir de yaratma fiili geçiyor.</p>
<p>Cenâbı Hak, cisimden ve suretten münezzeh. Ama gel gör ki, insan bu hadisi okurken nefis ve şeytan onun hayalini ifsat eder ve sanki hâdis-i şerif, “Allah, insanı kendi suretine benzer bir şekilde yarattı.” şeklindeymiş gibi yanlış bir anlayışa götürür. Hadiste geçen Rahman ismine bilhassa dikkat etmek ve bu hak kelâmı, “Allah’ın rahmetinin bütün varlık âlemi içinde en fazla insanda tecelli ettiği” şeklinde anlamak gerekir.</p>
<p>Suret, madde için ve maddî varlıklar içindir. İnsanın maddî olan bedeni ruhun hizmetçisidir. O halde insan denilince öncelikle ruh anlaşılmalıdır. İnsan ruhu, Cenabı Hakk’ın maddeden ve suretten münezzeh olduğunun en güzel bir göstergesidir. Hâl böyle iken, insan nasıl olur da bu hâdis-i şerifte geçen “suret” kelimesine gerçek dışı bir yorum getirebilir?</p>
<p>Hadiste geçen çok önemli bir kelime de “yarattı” ifadesi. İnsanın bedeni mahlûk olduğu gibi, ruhu da ve o ruhun bütün sıfatları da mahlûktur. Cenabı Hakk’ın sıfatlarına iman etme hususunda bize büyük bir rehber olmak üzere ruhumuzda ilim, irade, kudret gibi sıfatlar yaratılmıştır. Mahlûk olan bu sıfatlar ilâhî sıfatlara elbette hiçbir cihetle benzemezler. Sadece onlardan haber verirler.</p>
<p>Bu sıfatların hiçbiri için suret düşünülemeyeceği gibi, bunların tümü için de yine bir suret, bir şekil hayal etmek mümkün değildir. Bu hâdis-i şerif değerlendirilirken, kâtip yazıya, usta esere benzemediği halde, Hâlık’ın mahlûkuna hiç mi hiç benzemeyeceği nazara alınmalıdır. Ancak böylece batıl hayallerden ve aldatıcı vehimlerden kurtulmak mümkün olur.</p>
<p>Risale-i Nur külliyatında bu noktada çok önemli ipuçları ve çok değerli irşat levhaları mevcut. Lem’alar‘da , “Bir kısım ehl-i aşk, insanın simâ-yı mânevisine bir suret-i rahman nazarıyla bakmışlar.” denilerek, nazarlar insanın ruh, kalp, akıl, hissiyat âlemine çevrilir ve mesele değerlendirilirken bedenin maddî suretinden uzak kalınmasına işaret edilir. Şualar’da, kâinat ağacının meyvesi olan canlılar âleminde, “Sıfat-ı seb’aca mânevî bir simâ-i rahmanî ve temerküz-ü esmaî” tezahür ettiği kaydedilir.</p>
<p>Bu ifadeden sadece insanın değil, diğer canlıların da, Allah’ın sıfatlarını göstermeleri ve ilâhî isimlere âyine olmaları cihetiyle bir simâ-i rahmanî taşıdıkları anlaşılıyor. Ancak, bu mânânın en ileri derecesi insanda görülüyor. Demek ki, insana ibretle bakıldığında Allah’ın bütün sıfatları ve isimleri onda okunabilir. Bütün bu tecellilerin insana, sadece ve sadece ilâhî bir rahmet olduğunu düşündüğümüzde, onda rahmaniyet hakikatini seyreder gibi oluruz. Her varlıkta ilâhî isim ve sıfatlar seyredilebilir ama bu noktada en açık, en berrak delâlet insanda görülür. İlâhî sıfatlara ve isimlere delil olma, onları gösterme, onlara âyna olma hususunda insandan daha ileri bir varlık yaratılmış değil.</p>
<p>Siyah denilince beyazı hatırlamamız gibi, suret kelimesi de bize sireti ve hakikati hatırlatır. Her suret, bir hakikatten haber verir. Bir kelimedeki harflerin şekilleri surettir. Bu suretler bir mânâya delâlet ederler. Meselâ ilim bir mânâdır, bir üstünlük ve fazilettir. İlim kelimesi ise bize bu mânâyı hatırlatan bir suretten ibaret. Yoksa bu kelimenin harflerinde ilim aramak elbette doğru değildir.</p>
<p>İnsanın mânevî siması da bize rahman mânâsını ders veren bir suret ve bir kelime gibi. Kalbimiz, aklımız, hafızamız, hayalimiz ve top yekûn his dünyamız hep rahmetten haber verir ve Rahman’ı hatırlatırlar.</p>
<p>Bu tecelli, ruhumuzun hânesi olan cismimize de aksetmiş bulunuyor. Dilimizden dişimize, saçımızdan tırnağımıza, ciğerimizden böbreğimize kadar her neyimiz varsa, hepsi rahmanın birer hediyesi. Bunların her biri bir kelime, bir suret. Ve hepsinde o rahman’ın lütuf ve keremi okunur. Sonuç : Suret-i rahman; Allah’ın rahmetinin en parlak aynası ve en güzel tecellisi diye özetlenebilir.</p>
<div class="content content_12" style="padding:10px;"><strong>Prof. Dr. Alaaddin Başar</strong></div>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Irklar Ötesi Dava]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/13/irklar-otesi-dava/</link>
<pubDate>Tue, 13 May 2008 13:05:14 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minikkelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/13/irklar-otesi-dava/</guid>
<description><![CDATA[Her yatsı namazından sonra okuduğumuz bir aşr-ı şerif var. Hepiniz bilirsiniz. Son kısmı bir dizi du]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Her yatsı namazından sonra okuduğumuz bir aşr-ı şerif var. Hepiniz bilirsiniz. Son kısmı bir dizi dua ile ruhumuza gıda olur, kalbimizi rahatlatır. Duygularımızı ulvî gayelere yöneltir.</p>
<p>Bu aşrın en önemli bir yanı da Mi&#8217;raç&#8217;tan bize hediye gelmesi. Bütün alemlerin Rabbi; o en müstesna, en mükemmel, en ileri kulunu, bütün âlemlerde gezdirdikten sonra, insanlara onunla bazı hediyeler gönderir. İşte bu aşr-ı şerif de o mukaddes hediyelerden. Onu bu nazar ile değerlendirmek, ruha ayrı bir haz, kalbe başka bir inşirah veriyor.</p>
<p>Ben son âyet üzerinde biraz durmak isterim.</p>
<p>&#8220;Ente mevlâna,&#8221; (Sahibimiz Sensin) diye başlar ve &#8220;Kâfirler kavmine (güruhuna) karşı bize nusret ihsan eyle, bizi galip kıl&#8221; diye son bulur.</p>
<p>Her mü&#8217;min bu âyeti okudukça; hem sahipsiz, mâliksiz, başıboş olmadığını bir kez daha hatırlar; hem de düşmanlarına karşı kalbinde zafer iştiyakı yeniden yanır.</p>
<p>Burada bütün kâfirler için kullanılan bir tâbir var, bizim için çok, ama çok Önemli: kavim. Biz bu tâbiri ırk mânâsında kullanıyor ve ırkçılığa &#8220;kavmiyetçilik diyoruz.</p>
<p>Ama görüyoruz ki, âyette şu veya bu ırk ayırdedilmeksizin bütün kâfirler bir kavim olarak tavsif ediliyor.</p>
<p>Bizde şu veya bu ırka mensup mü&#8217;minler olarak bu duayı birlikte okuyoruz</p>
<p>Müslüman bir İngiliz, hidayete ermiş bir Fransız, aynen bir Arap ile, bir Türk ile, bir Kürt ile, bir Endonezyalı ile ağız birliği etmişçesine aynı duayı okuyorlar.</p>
<p>Biz bir milletiz, kâfirler de ayrı bir millet. Biz bir kavimiz, inanmayanlar da ayrı kavim. Biz bir cepheyiz, onlar da ayrı bir cephe.</p>
<p>Biz imana hizmet ediyoruz, onlar küfre. Biz insanları hidayete davet ediyoruz, onlar dalâlete. Biz Allah&#8217;ın kullarını Ona ibadet etmeye çağırıyoruz, onlar ise isyana, fıska. Biz, ahlâktan yanayız, onlar ahlâksızlıktan. Biz namus mefhumunun her âilede hâkim olmasını istiyoruz, onlar hayvanlar gibi karışık bir hayattan yanalar.</p>
<p>Ve Allah hepimizin Hâlıkı hepimizin Mâliki. Biz O Rabbimize &#8220;Mevlâmız!&#8221; diye hitap ediyor ve bu mücadelede rahmetiyle bize sahip çıkmasını diliyoruz.</p>
<p>&#8220;Bizi muvaffakı kıl, bize nusret ver. Galibiyet bizim için olsun,&#8221; diye O Hâlıkımıza, O Mâlikimize, O Rabbimize niyaz ediyoruz.</p>
<p>Bu niyazı, bu duayı bize O öğretti: hem de Mi&#8217;raç&#8217;tan bir hediye olarak.</p>
<p>Bu âyeti her gün tekrar ede ede, kavim denilince aklımızda hemen &#8220;mü&#8217;minler&#8221; ve &#8220;kâfirler&#8221; olmak üzere iki ordu canlanır. Böylece ırkçılık yapmaktan her gün men edilmiş, bu büyük fitneye karşı uyarılmış oluruz.</p>
<p>Mü&#8217;min Arap, inanmayan Araba karşı; mü&#8217;min Türk inanmayan Türke karşı; mü&#8217;min Alman, inanmayan Almana karşı aynı duayı okuyor ve Allah&#8217;ın nusretini, yardımını diliyor.</p>
<p>Bu ruhun hâkim olduğu kalbe, artık ırkçılık nasıl yol bulup girebilir?</p>
<p>Bu kalp ancak Allah sevgisiyle doludur. Ve takva ile çarpar durur.</p>
<h2>Üstünlüğün Ölçüsü</h2>
<p>Irkçılığı men eden ve insanların aynı asıldan geldiğini ders veren âyet-i kerimede &#8220;<strong>Muhakkak ki, Allah indinde en kerim olanınız, takvada en ileri olanınızdır</strong>&#8221; buyuruluyor.</p>
<p>Demek ki, Allah&#8217;tan korkma mefhumu içinde, ırkçılıktan sakınma da dahil.</p>
<p>Allah indinde en makbul olanlar, şu veya bu ırka mensup olanlar değil, hangi ırktan olursa olsun takvada en ileri gidenlerdir.</p>
<p>Takva, Allah&#8217;tan korkmak, Onun yasaklarından şiddetle kaçmmak, hassasiyetle uzak durmak mânasına geliyor, ama takva sahiplerinin sıfatlarıyla ilgili âyetlere baktığımızda; takvanın, İslâmı bütünüyle yaşamanın âdeta simgesi, alâmeti olduğunu görürüz.</p>
<p>Al-i İmrân Sûresinde; Rabbimiz bizi, mağfiretine, Cennetine çağırıyor; çağırmaktan da öte; &#8220;Koşunuz&#8221; diyor. Ve âyetin sonu; bu Cennetin muttakîler için hazırlandığını beyan ile geliyor. Dolayısıyla âyet, Müslümanları takvada yarışmaya davet etmiş olmuyor mu? Takva sahipleri için hazırlanmış Cennete girmek üzere.</p>
<p>Ayetin devamında; takva sahiplerinin sıfatları şöyle sıralanır:</p>
<p>&#8220;<strong>Onlar darda ve genişlikte infâk ederler</strong>.&#8221;</p>
<p>(Nafaka verirler, muhtaçların yardımına koşarlar.)</p>
<p>&#8220;<strong>Kızdıkları zaman, gayzlarını, öfkelerini yutarlar</strong>.&#8221;</p>
<p>&#8220;<strong>İnsanlardan gelen kötülüklere karşı affedici olurlar.</strong>&#8220;</p>
<p>Sonraki âyette de, bu sıfatlar sayılmaya devam edilir.</p>
<p>&#8220;<strong>Onlar bir kötülük yaptıklarında, yahut nefislerine zulmettiklerinde, hemen Allah&#8217;ı hatırlarlar da günahları için istifar ederler</strong>.&#8221;</p>
<p>&#8220;<strong>Yaptıklarında bile bile ısrar etmezler</strong>.&#8221;</p>
<p>İşte Allah&#8217;ın sevdiği kullar bu sıfatları taşıyanlardır. Hangi milletten, hangi tabakadan, hangi makamda ve hangi gelir seviyesinde olursa olsun.</p>
<p>Allah&#8217;ın kulu olmanın şuuruna eren ve bunun zevkini tadan her mü&#8217;min de Allah&#8217;m sevdiklerini sevmekle mükellef değil mi? Allah bu kullarını severken, bir mü&#8217;min nasıl olur da, bu sıfatlardan uzak bir ırkdaşını sevebilir?</p>
<p>Fatiha&#8217;yı hemen takip eden sûrede de &#8220;Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;in muttakiler için bir hidayet olduğu&#8221;nun beyan edilmesi ve takvaya dikkat çekilmesi ne kadar mânidardır! Bu sûrede muttakinin sıfatları: &#8220;gayba iman etmek,&#8221; &#8220;namaz kılmak,&#8221; &#8220;Allah&#8217;ın ihsan ettiklerinden infâk etmek,&#8221; &#8220;Kur&#8217;ân&#8217;a ve daha önce inen kitaplara iman etmek,&#8221; &#8220;Ahirete şüphesiz inanmak&#8221; şeklinde sıralanır.</p>
<p>Bu sûrede de, ırktan, kabileden, âmirden, memurdan, köleden, efendiden söz edilmez.</p>
<p>Bu âyetler sadece iki misâl. Bu nazarla baktığımızda Kur&#8217;ân&#8217;ın bütün âyetlerinin ırk ayrımını reddettiğini açık açık görürüz.</p>
<p>Bütün emirler ya topyekün insanlara, yahut mü&#8217;minleredir.</p>
<p>Hidayete çağıran âyetlerde hitap bütün insanlığa yapılır. Ne ırk, ne kabile ne makam, ne rütbe gözetilme? Bir Arabın hidayete ermesi, bir İngilizin hidayete gelmesinden daha önemli değildir.</p>
<p>İbadete, itaate dair emirlerde ise hitap mü&#8217;minleredir. Bu hususta mü&#8217;minleri arasında hiçbir ayırım yapılmaz: &#8220;Allah&#8217;a ibadet edin,&#8221; &#8220;Ona secde edin,&#8221; &#8220;Zekâtlarınızı verin,&#8221; gibi emirler ve &#8220;Faiz yemeyin,&#8221; &#8220;Zinaya yaklaşmayın,&#8221; &#8220;Gıybet etmeyin,&#8221; gibi nehiyler mü&#8217;minlerin tamamınadır. Bu emirlere uymanın ve bu yasakların kaçınmanın fazileti bütün kavimdan için aynı.</p>
<p>Bir de azap âyetleri var-geçmiş kavimlerin başma gelen azaplarla ilgili ikaz âyetleri. Bu âyetlerde; kavimlerin işledikleri cürümlere, isyanlara, tekziplere azgınlıklara ve peygamberlerine karşı yaptıkları eza ve cefalara dikkat çekilir. Azap bu cürümleri için gelmiştir. Yoksa şu veya bu kavimden oldukları için değil.</p>
<p>Onlar, peygamberlerini dinlememenin, onları rencide etmenin cezasını çektiler.</p>
<p>Bu âyetler bizim için büyük bir tehdit. Zira, bizim Peygamberimiz (a.s.m.) âlem-i bekaya teşrif etti, ama her an ümmetiyle alâkadar.</p>
<p>Her isyanımız onun ulvî ruhunu incitiyor. Onun mümtaz kalbine dokunuyor.</p>
<p>Bunları niçin yazıyorum? Irkçılığı reddeden âyet-i kerimenin bulunduğu sûrenin hemen tamamı bu mânâ ile alâkadar da onun için.</p>
<p>&#8220;Sizi kabile kabile yarattım,&#8221; âyet-i kerimesi &#8220;Hucûrât Sûresinde.&#8221; Bu sûrenin başında Ashab-ı Kiram, seslerini, Resîılullahın (a.s.m.) sesinden daha fazla yükseltmemeleri hususunda ikaz olunurlar.</p>
<p>O Rahmeten li&#8217;l-Alemini incitmekten sakındırmak üzere.</p>
<p>Daha sonra, sûreye ismini veren olay anlatılır. Bir grup bedevinin Resûlullah Efendimizi (a.s.m.) dışarıdan yüksek sesle çağırmaları hâdisesi.</p>
<p>Bu sûre bir bakıma mü&#8217;minleri kötülüklerden sakındırmayla dolu. Dolayısıyla da Resûllah Efendimizi (a.s.m.) rahatsız etmeme ihtarlarıyla.</p>
<p>Dokuzuncu âyette, &#8220;<strong>Mü&#8217;minlerden iki topluluk birbirleriyle çarpışacak olurlarsa aralarını düzeltin. Onlardan biri diğerine karşı tecavüzde ısrar ederse, saldıran tarafla, onlar Allah&#8217;ın hükmüne dönünceye kadar savaşın</strong>&#8221; emri verilir ve mü&#8217;minler fitne çıkartmaktan şiddetle menedilir.</p>
<p>Bir sonraki âyette, mü&#8217;minlerin birbiriyle kardeş oldukları hükmü getirilir ve &#8220;<strong>Kardeşlerinizin arasını düzeltin</strong>&#8221; diye emir verilir.</p>
<p>Onu takip eden âyette, mü&#8217;minlerin birbirlerini alaya almaları yasaklanır.</p>
<p>Hemen peşindeki âyette, mü&#8217;minler diğer mü&#8217;min kardeşleri hakkında kötü zan beslemekten ve onların gıybetini yapmaktan sakındırılır.</p>
<p>Ve nihayet bu âyeti takip eden âyet-i kerimede de insanların bir ana ve babadan yaratıldıkları haber verilerek, mü&#8217;minler ırkçılıktan menedilir ve &#8220;Allah katında en şerefliniz takvaca en ileri olanınızdır&#8221; buyurulur.</p>
<p>Bu sûreden tam dersini alan bir mü&#8217;min, büyüklerinin yanında sesini yükseltmekten tut, gıybet etmeye, sû-i zan beslemeye ve nihayet ırkçılık gütmeye kadar her kötülükten şiddetle sakınır. Bu hususta Allah&#8217;tan korkar. Zaten sûrenin ilk âyeti de &#8220;<strong>Ey iman edenler! Allah&#8217;ın ve Resûlünün önüne geçmeyin, Allah&#8217;tan korkun</strong>&#8221; buyurarak; mü&#8217;mini, Kitap ve Sünnete muhalif nefsî ölçüler getirmekten ve o yanlış zanların peşine takılmaktan men etmiyor mu?</p>
<p>Bu İlâhî emri iyi değerlendiren bir mü&#8217;min, sûrenin devamında gelen, &#8220;<strong>Allah katında en şerefliniz, takvaca en üstün olanınızdır</strong>&#8221; ölçüsüne sımsıkı sarılır ve kavmini ileri sürmekle yeni bir şeref ölçüsü getirmekten şiddetle kaçınır.</p>
<p>İslâmın yasakladığı kötü huylardan bir huy var: ucb. Yani, amele güvenme. İşlediği iyiliklerle, yaptığı güzel amellerle iftihar etme ve kendini Cehennemden uzak zannetme.</p>
<p>Allah korkusuna perde olduğu için bu huy kötü addedilmiş.</p>
<p>Şimdi insafla düşünelim. Kendi irademizle ve Allah&#8217;ın emrine uyarak işlediğimiz güzel bir amelle övünmek bizi günaha sokarsa, tamamen irademiz dışında vuku bulan, hiçbir tercih hakkımızın bahis konusu olmadığı ırk mevzuunda, nasıl kendimizi övebilir, kavmiyet ile övünebilir ve yine tamamen kendi iradesi dışında başka bir ırka mensup olmuş kişiyi nasıl aşağılayabiliriz? Onu nasıl kınayabilir ve en kötüsü ona nasıl düşman olabiliriz?</p>
<p>Bunun akılla, ilimle, insafla hiçbir alâkası olmadığını Resûlullah Efendimizin (a.s.m.) ırkçılık hakkındaki şu kelâmı güzelce ortaya koyar: &#8220;asabiyyet-i cahiliyye.&#8221;</p>
<p>İnsan, ırkından dolayı ne iyi olabilir, ne de kötü. İyinin ve kötünün tarifleri içinde böyle bir unsur yok. Bunu her akıl tasdik ettiği gibi, her vicdan da yakinen bilir. Bir insanın iyiliğinden söz ederken; onun güzel ahlâkını, takvasını, salih amelini, dürüstlüğünü, çalışkanlığını anlatırız. Bunların tamamı onun iradesiyle ilgilidir. Yoksa, falan adam iyidir, çünkü Türktür yahut Kürttür desek, kendimizi maskara ederiz.</p>
<p>Asabiyyet-i cahiliyye. Neresinden bakarsanız bakınız, ırkçılık davası cahiliyyetten başka bir şey değil.</p>
<h2>Ruh Yönünden</h2>
<p>Meseleye ruh yönünden nazar etmek gerek. İnsanı yükselten, ona Hak katında değer kazandıran bütün hususiyetler, onun ruhuyla alâkadardır, bedeniyle değil.</p>
<p>Allah katında uzun boylular kısalardan daha şerefli değildir. O mizanda, kilolular zayıflardan daha ağır basmaz. Yine Onun katında siyahlar çirkin de beyazlar güzel değildir. Bunların hepsini yaratan O. İnsan bedenine bu hususiyetleri O yerleştirmiş. Bunlardan dolayı kulunu ne metheder, ne de zemm. Yani kınamaz da, övmez de. O, bizim ne bedenimize, ne malımıza değil, sadece ve sadece kalbimize nazar eder.</p>
<p>Kime inanıyoruz, kimi seviyor, kimden korkuyoruz? Gayemiz, hedefimiz ulvî mi, süflî mi? Günahlara ne derece karşıyız? Sevaplara meylimiz nasıl? Allah&#8217;ın dostlarıyla mı dostuz, yoksa düşmanlarıyla mı? Nefse esir mi olmuşuz, yoksa onunla mücadele halinde miyiz? Endişe iklimimizde neler dolaşıyor? Fakirlikten mi korkuyoruz, isyankâr olmaktan, imansız göçmekten mi? İnsan, kâinat ve hayat telâkkilerimiz nasıl? Aklımızdan en fazla neler geçiyor? Hafızamızı nelerle doldurmuşuz? Hayâl âlemimizde neler yazılı? Vehmimiz hangi iklimlerde dolaşıyor? Onun kullarına karşı şefkatli miyiz, zalim mi? Vefa duygumuz ne âlemde? Nîmete şükür etmeyi biliyor muyuz? Nazarımız mahlûkat üzerinde dolaşırken, kalbimize ne gibi mânâlar hâkim oluyor? Hangi sohbetlere can atıyor, hangilerinden kaçıyoruz?</p>
<p>Daha sayılamayacak kadar çok nice manevî icraatlarımız var ki, Allah bize bunlara göre değer veriyor yahut bunlara göre gadap ediyor. Bu saydıklarımızın güzelleri; Kürtte de olsa güzeldir, Lazda da, Çerkezde de. Fenaları da yine her ırkta fenadır, pistir; yüzüne bakılmaz.</p>
<h2>Ruhun Irkı</h2>
<p>Ruh, beden ülkesinin misafiri. İnsan ana rahminde dört aylık oluncaya kadar bir nevi bitki hayatı yaşıyor. Falan ırktan olan bir babanın sülbünden gelmiş ve yine falan ırktan bir annenin rahminde karar kılmış. Babasmda insan tohumunu halk eden, annesinin rahmini ona karargâh yapan Rabbinin ihsanıyla, o karanlık menzilde büyümesini sürdüyor.</p>
<p>İşte ırk mefhumu, ancak bu menzil için, bu ev için geçerli. Oraya gelen misafir hiçbir ırka mensup değil. Ruhlar âleminden geliyor rahme.</p>
<p>Ruhun ırkı yoktur. Ve insan da kâmil mânâsıyla ruhdan ibarettir. Beden onun elbisesi. İnsan değişik kumaşlardan elbiseler giymekle değişmez.</p>
<p>Geliniz, akılsız çocuklar gibi elbise davâsı gütmekten vazgeçelim.</p>
<p>Geliniz, ruhumuza dönelim. İrfanımızı artıralım. Kalbimizi Mevlâmızın razı olduğu güzel hasletlerle bezeyelim. Onun sevgisini ruh âlemimize sultan yapalım. Diğer bütün sevgiler Ona tâbi olsun. Onun marifetini aklımıza gaye kılalım. Bütün bilgiler Ona hizmet ettikçe güzelleşsin. Kendimize şu veya bu ideolojinin sapık liderlerini değil, Allah Resûlünü rehber edelim.</p>
<h2>Gerçek Rehber</h2>
<p>O, Arap milliyeti ile ortaya atılmadı. O, sadece Araplara değil, bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmişti. Arap âlemi bu âlemlerden ancak birisi olabilirdi.<br />
O tevhid dâvâsıyla ortaya çıktı. Karşısında, her nev&#8217;iyle şirk vardı. İnsanları putların köleliğinden, nefsin esaretinden, bâtıl inançların tahakkümünden kurtarıp Allah&#8217;a kul etmek, Onun dergâhında boyun büktürmek istiyordu.<br />
Zulmün yerine adaleti ikame edecek, her türlü yanlış telâkkiyi vahiy nuruyla ortadan kaldıracaktı. Kötü ahlâkın her çeşidini, Kur&#8217;ân ahlâkıyla değiştirecekti. Onun bu dâvâsı kabileler ötesi, ırklar ötesi, hatta kâinat ötesiydi.</p>
<p>Yaratıcısına inanmayan kul, nasıl üstün olabilir? Öyleyse o, işe imandan başlayacaktı. Nitekim öyle yaptı.</p>
<p>Rabbine isyan eden kul nasıl faziletli olabilirdi? O halde o, insanları ibadet etrafında halelendirecekti. Nitekim öyle yaptı. Ona kendi kavmi karşı çıktı. Kendi akrabaları karşı çıktı. Öz amcası karşı çıktı.</p>
<p>Asr-ı Saadette, Sahabelerin, inanmayan yakınları ile harb etmeleri ne kadar mânidardır! O harplerde kopan her küffar başıyla birlikte hem putperestlik, hem de ırkçılık yere yıkılıyordu. Ashab, hiçbir nesebî karabetleri olmayan mü&#8217;min kardeşleriyle omuz omuza veriyor ve kendi babalarını, kardeşlerini öldürüyorlardı.</p>
<p>O dökülen kanla şirk ve ırkçılık birlikte akıp mâziye karışıyordu şeytanın göz yaşlarıyla beraber.</p>
<p>***</p>
<p>Aradan bin dört yüz sene geçti. Ama şeytan yine aynı şeytandı. Belki de mâziye göre hayli tecrübe kazanmıştı. Bu gün, İslâm âlemini ırkçılığın parçaladığını ve bunun altında, en fazla İngiliz parmağının olduğunu bilmeyenimiz yok, ama ben işi İngilizden de öteye, götürecek ve şeytana bağlayacağım. Ingiliz şeytanın oyuncağı olmuş, ona kapılanlar da İngilizin oyuncağı olmuştu. Ve en büyük düşmanımızın icraatını perdeli olarak yürütmeyi başarmıştı.</p>
<p>Aradan yıllar geçti, şimdi şeytanın vazifesini Almanlar yüklenmeye kalkışıyorlar-Türkiye&#8217;yi bölmek hususunda hain emeller beslemek suretiyle. İngilizi, Almanı suclamanın bize bir fayda vereceğini zannetmiyorum. Geliniz, &#8220;O (şeytan), sizin apaçık düşmanınızdır&#8221; âyetine kulak verilim. Babamızı Cennetten çıkaranın peşine takılıp Cehenneme gitmeyelim.</p>
<p>Kan dâvâsının asıl yeri bence burası.</p>
<h2>İmtihan Oluyoruz</h2>
<p>Irk meselesi sair birçok hâdise gibi, bir yönüyle de, insanın imtihanına bakıyor. Bu dünya imtihanında sualler çok çeşitli. Fakirin suali başka, zenginin suali başka. Amirinki başka, memurun ki başka.</p>
<p>Her hastalık, her musibet, her fitne, her bâtıl ideoloji, ortalıkta dolaşan her hurafe bir imtihan suali. Bunlardan biri de kavmiyet dâvâsı.</p>
<p>Dünya âhiretin tarlası olduğuna göre, bu dünyadaki her hâdisenin; mutlaka o âleme bakan bir yönü mevcut. İnsan simasına bakalım. Gözümüz, kulağımız, ağzımız ayrı birer cihaz. Hepsi yerli yerine konmuş. Birlik ve beraberlik içinde bize hizmet ediyorlar. Bunun yanında bu organların herbirisiyle de ayrı bir imtihana tâbi tutuluyoruz.</p>
<p>Kabile kabile yaratılmamız da öyle. Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;in bildirdiği gibi, bunun hikmeti yardımlaşmak, tanışmak, içtimaî hayatta münasebetlerimizi bilmek. Bir de bu hadisenin imtihan yönü var.</p>
<p>Kim bu farklı yaratılışı Kur&#8217;ân&#8217;ın öğrettiği mânâda değerlendirecek? Ve kim, ırk üstünlüğü taslayacak, kavmiyetçilik yapacak, Müslümanları parça parça edecek?.</p>
<p>Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de Calut&#8217;la harbetmek üzere yola çıkan Talut&#8217;un, askerlerine şöyle hitap ettiği nakledilir:</p>
<p>&#8220;Allah sizi bir nehirle imtihan edecek. Kim o nehirden içerse benden değildir.&#8221;</p>
<p>Biz de nice nehirlerle imtihan olmuyor muyuz? Sefahat bir nehir. Siyaset ayrı bir nehir. Servet başka, makam başka nehirler. Bunların herbirinin sarhoşları var. Ama bunlar içerisinde birisi var ki, bugün için en tehlikelisi: ırkçılık.</p>
<p>Çok insanlar ondan içmekle sarhoş oluyorlar. Ölçüyü kaybediyorlar. Üstünlük telâkkileri değişiyor. Kalbin iki temel gıdası olan &#8220;Allah için sevmek&#8221; ve &#8220;Allah için buğzetmek&#8221;ten mahrum kalıyorlar. Kendi ırklarından olanı seviyor, olmayana düşman kesiliyorlar.</p>
<p>Bu büyük bir imtihandır. Bu imtihanı kaybedenler, ilk olarak kibir âfetine ve gıybet belâsına tutulurlar. İş bu noktada kalmaz. Irk taassubu kavgaya dönüştü mü, zâlim olurlar. Bu cürümlerine ceza olarak kendi ırkdaşları olan fâsıkları, hatta kâfirleri methedecek kadar alçalır, ruh ve kalb âlemlerini perişan ederler.</p>
<p>Nur&#8217;larda &#8220;Bir sinek kanadı, göz üstüne bırakılsa bir dağı setreder, göstermez&#8221; buyurulur. Irk taassubu da idraklerin özünde bırakılmış kalın ve kaba bir sinek kanadı. Başka ırktan olan müm&#8217;inleri, ârifleri, âlimleri velîleri nazardan saklıyor. İslâmî kardeşliğin en büyük hasmı.</p>
<p>***</p>
<p>Her şey gibi, bu imtihanımızda geçici.</p>
<p>İmtihan süresi dolduktan sonra ırklar toprağa gömülüyor. Ceset dağılıyor. Ne pazıdan, ne bilekten, ne renkten bir eser kalıyor. Bu hâl, imtihan kâğıdının imha edilmesi gibi bir şey. Biz, bu bedendeki misafirliğimiz süresince, ruhumuza neler işliyorsak onlar bâkî kalıyor. Ruhumuz ona göre şu veya bu renge giriyor, şu veya bu makama namzet oluyor.</p>
<p>Mahşere çıkıldığında, her peygamber kendi ümmeti etrafında toplanacak. Orada peygamber sancakları dalgalanacak, saltanat bayrakları değil. Her sancağın altında, bilhassa Resûlullah Efendimizin (a.s.m.) sancağı altında, her milletten, her ırktan, her kabileden fertler bulunacak. Mesele, o günde, o sancağın altında olabilmek.</p>
<p>Bize o günü, o ulvî şerefi kaybettirebilecek her dâvâyı, bugün ayağımızın altına almaya mecburuz.</p>
<h2>Dâvâ ona derler ki&#8230;</h2>
<p>Irkçılık, zaten bir davâ olmaktan çok uzak.</p>
<p>Şu veya bu ırktan olmamız nasıl irademiz dışında ise, ırk değiştirmekten mahrum olduğumuz da bir gerçek. O halde, insan ırk dâvâsı güttüğü ve onun reklâmını yaptığı zaman ne demek istiyor?. Bir adam ortaya atılıp, &#8220;Benim gibi boylu var mı?&#8221; diye bir dâvâ gütse, maskara olmaz mı? Herkes ona der ki, &#8220;Arkadaşım, annenle baban seni çekip uzatarak uzun yapmadılar. Kısa boyluyu da, kimse mengenede sıkıştırmadı. Senin dâvân tamamen yersiz. Ben seni takdir etsem bile senin gibi olmak elimde mi? Öyle ise neyin dâvâsını güdüyorsun?&#8221;</p>
<p>Soy dâvâsı gütmek de buna benzemiyor mu? Türk olan, Kürt olan, Arap olan zaten olmuştur. Bundan çıkmaları mümkün değil. Olmayanlar da olmamışlardır. Buna girmeleri mümkün değil.</p>
<p>Dâvâ ona derler ki, insan, onu kabullendiğinde intisap edebilsin. Irkçılıkta bu mümkün mü?</p>
<p>***</p>
<p>Bir zamanlar, birtakım kimseler Türkçülük namına bu milletin İslâm âleminden kopmasına yardım ediyor ve onları bizden ayrımaya çalışan İngiliz ajanlarının işini kolaşlaştırıyorlardı. Bu sırada bu milletin bağrından çıkan büyük Ustad Bediüzzaman&#8217;ın şöyle haykırdığını işitiyoruz:</p>
<div style="padding-left:40px;">&#8220;<strong>Ey Türk kardeş! Bilhassa sen dikkat et! Senin milliyetin İslâmiyet ile imtizaç etmiş, ondan kabil-i tefrik değil, tefrik etsen mahvsın! Bütün senin mâzideki mefâhirin İslâmiyet defterine geçmiş; bu mefâhir, zemin yüzünde hiçbir kuvvetle silinmediği halde, sen şeytanların vesveseleriyle, desîseleriyle o mefâhiri kalbinden silme</strong>!&#8221;</div>
<p>O günkü fitnenin bir başkası şimdi sahneleniyor. O halde aynı ikazı Türk yerine Kürt kelimesini koyarak şarktaki din kardeşimize, mâzideki silâh arkadaşlarımıza, Osmanlının önemli bir rüknü olmakla Garbı titreten kahraman vatandaşlarımıza yine Üstadın dilinden okumamız gerekmiyor mu?</p>
<p>Gerekiyor. Hem de mazidekinden kat kat fazla vurgulayarak.</p>
<p>Irkçılık dendi mi hemen akla iki millet gelir: Yahudi ve Alman. Üstün ırk safsatasma kendini en fazla kaptıran Yahudiler, diğer milletleri hayvandan da aşağı görürken, hatta onlara zulmetmeyi, haksızlık etmeyi sevap sayarken, Almanlar da Hitler&#8217;in bayraklaştırdığı Alman ırkçılığın sarhoşluğuyla cihana hâkim olma hayâline kapıldılar ve dünyanın huzurunu altüst ettiler. Ne gariptir ki, bugün memleketimizi parçalamaya dönük faaliyetlerin arkasında, bu iki ırkçı milletin desiseleri, entrikaları, propagandaları ilk sıraları alıyor.</p>
<p>Irkçılığın bu iki temsilcisinden daha ön sırada biri var. Bu felsefe, temelde ona dayanıyor: şeytan</p>
<p>Aslıyla övünmeyi, başka asıldan gelenleri hor görmeyi o başlatmıştı.</p>
<p>&#8220;Onu topraktan yarattm, beni ise ateşten,&#8221; diyerek Hz. Adem&#8217;e (a.s.) secde etmemişti. &#8220;Ateş topraktan üstün. Öyle ise ben kendimden daha aşağı birine nasıl secde edebilirim,&#8221; diyerek isyanını müdaafaya kalkışmıştı.</p>
<p>Şimdi ise, hepsi topraktan yaratılanlar arasında yine aynı şeytan mantığının hüküm sürdüğünü görüyor ve üzülüyoruz. Bu ters mantık, bu yanlış değerlendirme, sahibini ancak şeytanın yanına götürür. Zira, bu düşüncenin mûcidi odur, patenti ona âittir.</p>
<p>***</p>
<p>Geliniz, ne Yahudiyi dinleyelim, ne İngilizi, ne Fransızı, ne Almanı, ne de Şeytanı.</p>
<p>Kur&#8217;ânı dinleyelim, Resûlullahı (a.s.m.) dinleyelim. Ve bu asırda, bu yaramızın büyük çilesini olanca ağırlığıyla çeken Bediüzzaman&#8217;ı dinleyelim.</p>
<h2>Allah Kelâmı&#8217;ndan</h2>
<p>Hucûrât Sûresinde ezelî hüküm ve İlâhî emir:</p>
<p>&#8220;<strong>Ancak mü&#8217;minler birbirinin kardeşidirler. Öyle ise, kardeşlerinizin aralarını ıslâh edin</strong>.&#8221;</p>
<p>Allah ne Türkleri, ne Kürtleri, ancak mü&#8217;minleri birbiriyle kardeş ediyor. Mü&#8217;min olmayan bir insan, mü&#8217;min babasına vâris olamıyor. İman gidince, maddî, uzvî ve ırkî bağlılık bir işe yaramıyor.</p>
<p>&#8220;<strong>Kendi nefsi için istediğini mü&#8217;min kardeşi için de istemeyen (kâmil) mü&#8217;min olamaz</strong>,&#8221; buyuran Allah Resûlü (a.s.m.) bu âyetin amel ve his âlemimize nasıl aksedeceği hususunda yol gösteriyor bize.</p>
<p>Mü&#8217;minler birbirlerini böylesine sevmeleri gerektiği halde şu veya bu sebeple aralarına kin ve husumet girerse, bu takdirde ne yapılacaktır?.</p>
<p>Ayet-i kerimenin devamı bunu âmir:</p>
<p>&#8220;<strong>Kardeşlerinizin arasını islâh edin</strong>.&#8221; Onları sulha, sükûna kavuşturun. Düşmanlıklarını dostluğa, muhabbete, uhuvvete çevirin.</p>
<p>Evet Kur&#8217;ân&#8217;ın hükmüne göre mü&#8217;minler kardeş. Hepsi bir tek âile, tek cephe. Onların arasına nifak sokanlar ise bilerek veya bilmeyerek karşı cephe nâmına çalışmış olmuyorlar mı?</p>
<p>Zaten tatbikat da böyle. Aramıza tefrika sokmak isteyenler tarihî hasımlarımız: Haçlı zihniyeti, küfür örgütleri, nifak locaları&#8230;</p>
<p>Onlar vazifelerini yapıyorlar tıpkı şeytan gibi. Ateşin vazifesi yakmaktır, ama elimizi korumak da bize düşüyor.</p>
<p>Bugün aramıza sokulmak istenen bu fitneye karşı çıkmak ve mü&#8217;minler arasındaki muhabbet bağlarını arttırmak büyük bir cihat. Bizi, düşman kardeşler haline getirmek isteyenlerin heveslerini kursaklarında koymak hepimiz içirı en ileri bir vecibe.</p>
<p>Hûd Sûresinden ulvî bir ders:</p>
<p>Nûh (a.s.), &#8220;<em>Ey Rabbim! Şüphesiz, oğlum da benim âilemdendir (Benim ehlimdendir)</em>&#8221; diye tufan hâdisesinden onun kurtulmasını istediğinde, İlâhi cevap şöyle gelir: &#8220;<strong>Ey Nûh, o senin âilenden (ehlinden) değildir</strong>&#8221; ve Nûh (a.s.) oğlunu gemiye almaktan menedilir. Demek ki; insanın inanmayan, isyan eden oğlu onun ehli sayılmıyor. Öyle ise inanmayan arkadaşı da onun dostu, kardeşi olamaz.</p>
<p>Bu hakikatı hiçbir tevile imkân vermeyecek kadar net biçimde ortaya koyan bir Allah kelâmı:</p>
<div style="padding-left:40px;">&#8220;<strong>Ey iman edenler, babalarınızı ve kardeşlerinizi, eğer küfrü imana tercih etmişlerse, dost edinmeyin! Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar, zâlimlerin tâ kendisidir.</strong>&#8221; (Tevbe Sûresi, 23.)</div>
<p>&#8220;Ancak mü&#8217;minler birbirinin kardeşidirler,&#8221; âyet-i kerimesinde ders verilen ince ruhun, derin şuurun bir başka ifadesi. İnanmayan babanız sizin dostunuz değil. Ve onları dost edinmek zâlimlik. Onları dost edinen insan, hakikatı çiğnemiş, zulmetmiştir. Allah&#8217;ın ona bir ihsanı olan sevgi hissini yanlış yerde kullanmış, zulmetmiştir. Yanlış bir tercihle kendisini Cehennem&#8217;e sokmaya sebep olmuş, nefsine zulmetmiştir. Onun sevgi hanesinde küffar, mü&#8217;mine ağır basmış ve o adam bu büyük adaletsizliği işlemekle zâlim olmustur.</p>
<p>***</p>
<p>Mahşer, mutlak aziz olan Allah&#8217;ın huzurunda herkesin zilletini ilân ettiği müstesna meydan. Mâlik-i Yevmiddin olan Allah haber veriyor:</p>
<div style="padding-left:40px;">&#8220;<strong>O gün ne mal, ne evlât bir fayda vermez. Allah&#8217;a kalb-i selim ile gelenler müstesna.</strong>&#8221; (Şuarâ Sûresi, 88-89.)</div>
<p>Irk yakınlığının en birinci basamağı, en ileri seviyesi evlâtla baba arasındaki münasebet değil midir? Bu âyet, bu yakınlığın o meydanda para etmeyeceğini haber veriyor bize. Artık hangi ırkçılıktan bahsediyoruz. O gün kimsenin ne malına, ne mülküne, ne de kazandığı evlât sayısına bakılmayacak.</p>
<p>O gün tek geçer akçe var: kalb-i selim.</p>
<p>Allah&#8217;a teslim olmuş, Onun her emrine râm olmuş, temiz ve hâlis bir kalb. Ondan başkasına bağlanmamış bir gönül. Bu gönül kimde bulunursa bulunsun; Arapta olsun, Acemde olsun makbûldür.</p>
<p>Ve Cennet, kalb-i selim sahiplerinin varacağı mükâfat menzili. Orada her mü&#8217;mine, ihlâsına, ameline, ahlâkına, gayretine, himmetine göre makam verilecek. Ondaki bütün tabakalar bu esaslara göre. Orada her ırkın ayrı bir makamı yok.</p>
<p>Irkçılığı men eden âyet-i kerimeyi bir kez daha hatırlayalım:</p>
<div style="padding-left:40px;">&#8220;<strong>Ey insanlar! Muhakkak ki Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve sizi millet millet, kabile kabile yaptık ki, tanışıp kaynaşasınız. Allah katında en şerefliniz Ondan en çok korkanınızdır.</strong>&#8221; (Hucûrât Sûresi,l3.)</div>
<h2>Allah Resûlünden (a.s.m.)</h2>
<p>Şimdi de Allah Resûlünü dinleyelim: İns ve cinnin o yegâne rehberi, ırkçılık hakkında, &#8220;asabiyyet-i cahiliyye&#8221; tabirini kullanmış ve onu İslâm öncesi, Asr-ı Saadet öncesi cehalet devrinden, fetret devrinden kalma çirkin bir dâva olarak görmüş ve göstermiştir. Bu vadide pekçok hadis-i şerifleri mevcut. Bunlardan birisi şöyle:</p>
<div style="padding-left:40px;">&#8220;<strong>Ümmetimin helâk olması üç şeyden ileri gelecektir: Kaderiye (Kişi kendi fiilinin yaratıcısıdır, cümlesinde ifadesini bulan, kaderi inkâr dâvâsı.); unsuriyet dâvâsı (ırkçılık) ve dînî meselelerde gevşeklik etmek.</strong>&#8221; (Taberanî, Mu&#8217;cemü&#8217;s-Sağir,158.)</div>
<p>Bir diğer hadîs-i şerif: &#8220;<strong>Asabiyet dâvâsına kalkışan, onu yaymaya çalışan, bu dâvâ uğrunda mücadele eden kimse bizden değildir.</strong>&#8221; (Ebu Davud, Edeb,121.)</p>
<p>Efendimizin bir başka hadisleri:</p>
<div style="padding-left:40px;">&#8220;<strong>Kim hevâsına uyarak bâtıl yolda cenk eder, kavmiyetçiliğe çağrıda bulunur veya kavmiyetçiliğin sevkiyle öfke ve tehevvüre kapılırsa, cahiliye ölümü üzere ölür.</strong>&#8221; (İbni Mâce, Fiten, 7.)</div>
<p>Bu son hâdis-i şerifi iyi değerlendirdiğimizde kavmini sevmekle kavmiyetçilik dâvâsı gütmenin ayrı şeyler olduğunu anlarız. İslâmın yasakladığı, Allah Resûlünün şiddetle men ettiği, &#8220;kavmiyetçilik dâvâsında bulunmak,&#8221; diğer Müslümanlara hor bakmak, İslâmı bölüp parçalamak ve takvanın dışında bir başka fazilet ve üstünlük ölçüsü getirmekle İslâmın ruhuna ters düşmektir. Yoksa, her insan akrabasını sever, onlara iyilikte bulunur. Yani sıla-i rahim yapar. Bu hususta Allah fermanında nice teşvikler vardır. İnsanın içinde şayadığı milletini sevmesi, onlara acıması, onların hatasını düzeltmeye çalışması ecdadının mâzideki iftihar verici hallerini hatırlayıp onlara lâyık bir evlât olmak için gayret göstermesi, ırkçılıktan tamamen ayrıdır.</p>
<p>İslâm ırkı reddetmez, ırkçılığı men eder.</p>
<p>Buna bir misâl olarak cinsiyeti verebiliriz. Kur&#8217;ân-ı Kerim, bizim kabile kabile yaratıldığımızı da haber veriyor, erkekli dişili yaratıldığımızı da.</p>
<p>Biz ne ırkları inkâr ediyoruz, ne de cinsiyeti. Erkeklerin ve kadınların ayrı birer cephe kurarak mücadeleye girmeleri halinde nasıl âile kökünden yıkılırsa, ırk dâvâsı güderek parçalanmak da millet mefhumunu, devlet mefhumunu yaralar ve bizi düşmanlarımız karşısında zayıf düşürmekten başka bir şeye yaramaz.</p>
<p>Allah Resûlünün ırkçılık hakkındaki beyanlarını Vedâ Hutbesi ile noktalayalım.</p>
<p>Resûlullah Efendimiz (a.s.m.), 23 senelik tebliğ ve irşad hayatını tamamlamaya yakın olduğu günlerde son haccını, vedâ haccını yapar ve oradan îrâd ettiği eşsiz hutbesiyle Müslümanlarm dikkatini ana meselelerde bir kez daha yoğunlaştırır. Irkçılık âfetine de bu hutbede dikkat çekilmesi ayrıca bir önem arz eder.</p>
<p>Hutbenin bu bölümünde şöyle buyrulur:</p>
<div style="padding-left:40px;">&#8220;<strong>Ey İnsanlar! Rabbiniz birdir, babanız da birdir. Hepiniz Âdem&#8217;in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi, kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah&#8217;tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O&#8217;ndan en çok korkanınızdır.</strong>&#8220;</div>
<h2>Bediüzzaman&#8217;dan</h2>
<p>Şimde de, Yücelerden Yüce Peygamberimizin (a.s.m.) devrimizdeki büyük vârisini dinleyelim.</p>
<p>Lütuf ve merhamet sahibi Rabbimizin her asra ettiği ayrı ayrı ihsanlardan şu dehşetli asrımıza düşen büyük hisse.</p>
<p>&#8220;<em>Âlem-i İslâma indirilen darbelerin en evvel kalbime indirildiğini hissediyorum</em>&#8221; diyen, büyük bir iman, gayret ve himmet çağlayanı: Bediüzzaman.</p>
<p>İngiliz meclis-i meb&#8217;usanmda, müstemlekât nazırının, elindeki Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;i göstererek, &#8220;Bu Kur&#8217;ân Müslümanlarm elinde bulundukça biz onlara hâkim olamayız. Bu Kur&#8217;ân&#8217;ı onların elinden kaldırmalıyız&#8221; dediğini haber aldığında, gayreti imaniyesi şiddetle feverana gelen; &#8220;Kur&#8217;ân&#8217;ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu ben dünyaya isbat edeceğim ve göstereceğim&#8221; diyen eşsiz ve yılmaz mücâhid.</p>
<p>Gençlerin kalbinde imanı, Kur&#8217;ân&#8217;ı hâkim kılmak için kaleme aldığı risaleler sebebiyle sürgünden sürgüne gönderilen, hapishane hapishane dolaştırılan, böylece çile yönüyle de tam bir Peygamber vârisi olduğunu fiilen isbat eden bir sabır kahramanı.</p>
<p>Bu müstesna zat, Müslümanlara musallat olabilecek her türlü maddî ve manevî hastalıklara karşı reçete yazmakla ömür geçirmiş-imansızlıktan ahlâksızlığa, ihtiyarlıktan hastalığa kadar. Bu hamiyetine, bu himmetine, bu gayretine karşılık kendisine, &#8220;Seksen küsûr senelik hayatımda dünya zevki nâmına bir şey bilmiyorum&#8221; dedirten en çirkin muamelelere muhatap olmuş. İşte bu İslâm kahramanı, müminlerin arasında kardeşliğin tesisi için harika bir risale kaleme almış: Uhuvvet Risalesi. Ve yine bu uhuvvetin en büyük düşmanı, bu birlik ve beraberliğin öldürücü zehiri olan ırkçılığa, Mektûbat adlı eserinde özel bir &#8220;mebhas&#8221; ayırmış.</p>
<p>Bu &#8220;mebhas&#8217;ta, ırkçılık hakkındaki âyet-i kerimeyi harika bir misâlle izah ettikten sonra şöyle buyurur:</p>
<div style="padding-left:40px;">&#8220;Hey&#8217;eti içtimaiyye-i İslâmiyye, büyük bir ordudur. Kabâil ve tavâife inkısam edilmiş. Fakat binbir birler adedince cihet-i vahdetleri var. Hâlıkları bir, Rezzakları bir, Peygamberleri bir, kıbleleri bir, kitapları bir, vatanları bir, bir bir bir&#8230; binler kadar bir bir.</div>
<p>İşte bu kadar bir birler, uhuvveti, muhabbeti, vahdeti iktizâ ediyorlar. Demek kabâil ve tavâife inkisam, şu âyetin ilân ettiği gibi teârüf içindir, teâvün içindir; tenâkür için değil, tehasüm için değildir.&#8221;</p>
<p>İslâm kardeşliğin mükemmel bir şekilde işlendiği bu mebhas, şu dua ile son bulur:</p>
<div style="padding-left:40px;">&#8220;Rahmet-i İlâhiyeden ümit kesilmez. Çünki, Cenab-ı Hak bin seneden bire Kur&#8217;ân&#8217;ın hizmetinde istihdam ettiği ve ona bayraktar tâyin ettiği bu vatandaşların muhteşem ordusunu ve muazzam cemaatını, muvakkat ârızalarla, inşaallah, perişan etmez. Yine o nuru ışıklandırır ve vazifesini idâme ettirir.&#8221;</div>
<p>Üstadın ırkçılık hakkında yazdıkları, bu mebhasa münhasır değil. Birçok lâhika mektuplarında ve mahkeme müdâfaatında bu büyük âfeti yer yer nazara verir.</p>
<p>İşte bunların birisi:</p>
<div style="padding-left:40px;">&#8220;Câmiü&#8217;l-Ezher, Afrika&#8217;da bir medrese-i umumiye olduğu gbi, Asya Afrika&#8217;dan ne kadar büyük ise daha büyük bir darü&#8217;l-fünûn, bir İslâm üniversitesi Asya&#8217;da lâzımdır. Tâ ki İslâm kavimlerini, meselâ Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdistan&#8217;daki milletleri menfî ırkçılık ifsâd etmesin. Hakikî, müsbet ve kudsî ve umumî milliyet-i hakikiye olan İslâmiyet milliyeti ile &#8220;inneme&#8217;l mü&#8217;nimûne ihvetün,&#8221; Kur&#8217;ân&#8217;ın bir kanun-u esasîsinin tam inkişâfına mazhar olsun.&#8221; (Emirdağ Lâhikası II. s. 195.)</div>
<p>Dinî ilimlerle fennî ilimlerin birlikte okutulacağı bir üniversitenin şarkta açılması için büyük gayret gösteren Üstad, yukarıda bir kısmını naklettiğimiz mektubunun bir yerinde, &#8220;Elli beş senedir Risali-i Nur&#8217;un hakaikine çalıştığım gibi ona da çalışmışım&#8221; buyurur.</p>
<p>Yukarıdaki satırlar devrin Reis-i Cumhuruna ve Başvekiline yazdığı bir mektuptan alınmıştır. Mektubun girişi de çok enteresandır:</p>
<p>&#8220;Kabir kapısında ve seksen küsür yaşında, bir kaç hastalıkla hasta bulunan ve ölüme kendini yakın gören bir bîçare garip ihtiyar der ki&#8230;.&#8221;</p>
<p>O halinde bile vatan ve milletin birlik ve beraberliğini, âlem-i İslâmın ittihadını, kavmiyetçiliğe kapılmamasını dert edinmiş ve devlet erkânını bu vadide ikazdan geri durmamış.</p>
<p>Aynı mektuptan ibretli bir bölüm:</p>
<div style="padding-left:40px;">Ben Van&#8217;da iken, hamiyetli Kürt bir talebeme dedim ki: &#8220;Türkler İslâmiyete çok hizmet etmişler. Sen onlara ne niyetle bakıyorsun?&#8221; Dedi: &#8220;Ben Müslüman bir Türkü fâsık bir kardeşime tercih ediyorum. Belki babamdan ziyade ona alâkadarım. Çünkü, tam imana hizmet ediyorlar.&#8221; Bir zaman geçti; (Allah rahmet etsin) o talebem ben esarette iken, İstanbul&#8217;da mektebe girmiş. Esaretten geldikten sonra gördüm. Bazı ırkçı muallimlerden aldığı aksül&#8217;amel ile, o da Kürtçülük damarı ile başka bir mesleğe girmiş. Bana dedi: &#8220;Ben şimdi gayet fâsık hattâ dinsiz de olsa bir Kürdü, sâlih bir Türke tercih ediyorum.&#8221; Sonra ben onu birkaç sohbette kurtardım. Tam kanaati geldi ki Türkler bu millet-i İslâmiyenin kahraman bir ordusudur.</div>
<p>Bu ifadelerden hepimizin çıkaracağı dersler vardır.</p>
<p>Gerçekten de Türk milletini samimi olarak sevenler, bu milletin İslâma hizmetlerini tam takdir edenlerdir.</p>
<p>Mektupta Türkçülük akımının aksül&#8217;amel olarak Kürtçülüğe hizmet ettiğine dikkat çekiyor. Bu noktada çok ihtiyat ve temkin gerek. Biz ecdadımızı kuru bir ırkçılık namına değil, Bediüzzaman&#8217;ın tabiriyle, İslâmiyetin bayraktarı olmaları cihetiyle sevebiliriz. Yoksa, dedemizin âlim olması, bizi cehaletten kurtarmadığı gibi, ecdadımızın İslâma yaptığı hizmetler de bizim tembelliğimize gevşekliğimize, gayretsizliğimize kefaret olmaz.</p>
<h2>Çare</h2>
<p>Bugün şarkta uyandırılmak istenen fitneyi önlemenin tek yolu, Bediüzzaman&#8217;a kulak vererek bu milletin fertlerini İslâm kardeşliği ile birbirine rabtetmekten geçer.</p>
<p>&#8220;Milliyetimiz bir vücuttur; ruhu İslâmiyet, aklı iman ve Kur&#8217;ân&#8217;dır,&#8221; hakikatını bütün ruhlara zerketmekten geçer.</p>
<p>&#8220;Şarkı intibaha getirecek din ve kalptir. Akıl ve felsefe değil,&#8221; ihbarına hakkıyle kulak vermekten geçer.</p>
<p>&#8220;Şarkın fıtratına muvafık bir cereyan veriniz, yoksa sa&#8217;yiniz ya hebaen gider veya muvakkat sathî kalır,&#8221; emrine râm olmaktan geçer.</p>
<p>&#8220;Bir Müslüman başkasına benzemez. Dini terk edip İslâmiyet seciyesinden çıkan bir müslim dalâlet-i mutlakaya düşer, anarşist olur, daha idare edilmez,&#8221; tehdidini, geç kalınmış da olsa, büyük bir hassasiyetle ciddiye almaktan geçer.</p>
<p>&#8220;Asabiyyet-i cahiliye, birbirine tesanüd edip yardım eden, gaflet, dalâlet, riya ve zulmetten mürekkep bir macundur,&#8221; teşhisini iyi anlayıp, bu zehirli macuna sırt çevirmekten geçer.</p>
<p>Hamiyet-i İslâmiye ise, nur-u imandan in&#8217;ikas edip dalgalanan bir ziyâdır &#8221; hakikatına gönül verip bu ziyanın bütün kalplere hâkim olması için sabır ve cehd ile gayret etmekten geçer.</p>
<p>***</p>
<p>Bu vesileyle, İstiklâl Marşı şairimiz merhum Mehmed Âkif&#8217;i de anmadan geçemeyeceğim.</p>
<p>Şu coşkun, coşkun olduğu kadar sitem dolu ve sitem dolu olduğu kadar da ızdırap yüklü ifadeler, o büyük şairimizin ırkçılık âfetinden ne kadar dertli olduğunu en güzel şekilde ifade etmiyor mu?</p>
<div style="padding-left:40px;"><strong>Hani milliyetin İslâm idi, kavmiyet ne?<br />
Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyetine!<br />
Arnavutluk ne demek, var mı şeriatta yeri?<br />
Küfr olur başka değil, kavmini sürmek ileri<br />
Arabın Türke, Lazın Çerkeze yahut Kürde<br />
Acemin Çinliye rüçhanı mı varmış, nerde?<br />
İslâmiyette anasır mı olurmuş, ne gezer?<br />
Fikr-i milliyeti tel&#8217;in ediyor Peygamber<br />
En büyük düşmanı: Ruh-u Nebî, tefrikanın<br />
Adı batsın onu İslâma sokan kaltabanın.</strong></div>
<p>Geliniz bu duaya birlikte âmin diyelim.</p>
<h2>Uhuvvet Risalesi&#8217;nden</h2>
<p>(Bediüzzaman)</p>
<p>Yazarın, konu içinde kısaca temas ettiği ve Bediüzzaman Hazretlerinin Uhuvvet Risalesi&#8217;nden alman bazı bölümleri aynen takdim ediyoruz.</p>
<div style="padding-left:40px;">Sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostane bir rabıta anlarsın; ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğunuzdan arkadaşâne bir alâka telâkki edirsin. Ve bir memlekette beraber bulunmakla uhuvvetkârâne bir münâsebet hissedersin. Halbuki, imânın verdiği nur ve şuur ile ve sana gösterdiği ve bildirdiği Esmâ-i İlâhiye adedince vahdet alâkaları ve ittifak rabıtaları ve uhuvvet münâsebetleri var.</div>
<p>Meselâ: Her ikinizin; Hâlikınız bir, mâlikiniz bir, Mâbûdunuz bir, Râzıkınız bir. Bir bir, bine kadar bir bir&#8230; Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, Kıbleniz bir. Bir bir, yüze kadar bir bir&#8230; Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir. Ona kadar bir bir&#8230; Bu kadar bir birler vahdet ve tevhîdi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği; ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak mânevî zincirler bulundukları halde; şikak ve nifâka, kin ve adâvete sebebiyet veren öremcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü&#8217;mine karşı hakikî adâvet etmek ve kin bağlamak; ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münâsebât-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i&#8217;tisaf olduğunu; kalbin ölmemiş ise, aklın sönmemiş ise anlarsın.</p>
<p>***</p>
<p>Cây-ı teessüf bir hâlet-i içtimâiye ve kalb-i islâmı ağlatacak müthiş bir maraz-ı hayat-ı içtimaî:</p>
<p>&#8220;Hâricî düşmanların zuhur ve tehacümünde dahilî adâvetleri unutmak ve bırakmak,&#8221; olan bir maslahat-ı içtimâiyeyi en bedevî kavimler dahi takdir edip yaptıkları halde, şu cemâat-ı İslâmiyeye hizmet dâva edenlere ne olmuş ki; birbiri arkasında tehâcüm vaziyetini alan hadsiz düşmanlar varken, cüz&#8217;i adâvetleri unutmayıp, düşmanların hücumuna zemin hazırlıyorlar. Şu hal bir sukuttur, bir vahşettir. Hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeye bir hiyanettir.</p>
<p>***</p>
<p>Ey ehl-i iman! Zillet içinde esaret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız! İhtilâfınızdan istifade eden zâlimlere karşı &#8220;İnneme&#8217;l mü&#8217;minûne ihvetün&#8221; kal&#8217;a-i kudsiyesi içine giriniz; tahassun ediniz. Yoksa ne hayatınızı muhafaza ve ne de hukunuzu müdafaa edebilirsiniz. Malûmdur ki; iki kahraman birbiriyle boğuşurken, bir çocuk, ikisini de döğebilir. Bir mîzanda iki dağ birbirine karşı muvazenede bulunursa, bir küçük taş, muvazenelerini bozup onlarla oynayabilir; birini yukarı, birini aşağı indirir. İşte ey ehl-i îman! İhtiraslarınızdan ve husûmetkârâne tarafgirliklerinizden kuvvetiniz hiçe iner; az bir kuvvetle ezilebilirsiniz. (Mektûbat, s. 262.)</p>
<div style="padding-left:40px;"><strong>Prof. Dr. Alaaddin Başar</strong></div>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Allah’ın yanında üstünlüğün ölçüsü nedir? Irk ve nesep farklılığı bu hususta önemli midir?]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/13/allah%e2%80%99in-yaninda-ustunlugun-olcusu-nedir-irk-ve-nesep-farkliligi-bu-hususta-onemli-midir/</link>
<pubDate>Tue, 13 May 2008 12:42:02 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minikkelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/13/allah%e2%80%99in-yaninda-ustunlugun-olcusu-nedir-irk-ve-nesep-farkliligi-bu-hususta-onemli-midir/</guid>
<description><![CDATA[Irkçılığı men eden ve insanların aynı asıldan geldiğini ders veren âyet-i kerimede “Muhakkak ki, All]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div id="icerik" class="content content_12" style="padding:10px;">Irkçılığı men eden ve insanların aynı asıldan geldiğini ders veren âyet-i kerimede “Muhakkak ki, Allah indinde en kerim olanınız, takvada en ileri olanınızdır.” buyuruluyor.</div>
<p>Allah’tan korkma kavramı içinde, ırkçılıktan sakınma da dahil. Allah indinde en makbul olanlar, şu veya bu ırka mensup olanlar değil, hangi ırktan olursa olsun takvada en ileri gidenlerdir.</p>
<p>Takva, Allah’tan korkmak, Onun yasaklarından şiddetle kaçınmak, hassasiyetiyle uzak durmak mânâsına geliyor&#8230; Ama, takva sahiplerinin sıfatlarıyla ilgili âyetlere baktığımızda; takvanın, İslâm’ı bütünüyle yaşamanın âdetâ simgesi, alâmeti olduğunu görürüz.</p>
<p>Âl-i İmran Sûresinde; Rabbimiz bizi, mağfiretine, cennetine çağırıyor; çağırmaktan da öte, “Koşunuz!” diyor. Ve âyetin sonunda, bu cennetin, muttakiler (takva sahipleri) için hazırlandığı beyan ediliyor.</p>
<p>Bu ayet-i kerimede takva sahiplerinin sıfatları şöyle sıralanır:</p>
<p>“Onlar darda ve genişlikte infak ederler.” (Nafaka verirler, muhtaçların yardımına koşarlar.)<br />
“Kızdıkları zaman, gayzlarını, öfkelerini yutarlar.”<br />
“İnsanlardan gelen kötülüklere karşı affedici olurlar.”<br />
“Onlar bir kötülük yaptıklarında, yahut nefislerine zulmettiklerinde hemen Allah’ı hatırlarlar da günahları için istiğfar ederler&#8230;”<br />
“Yaptıklarında bile bile ısrar etmezler.”</p>
<p>İşte Allah’ın sevdiği kullar bu sıfatları taşıyanlardır. Hangi milletten, hangi tabakadan, hangi makamda ve hangi gelir seviyesinde olursa olsun. Allah’ın kulu olmanın şuuruna eren ve bunun zevkini tadan her mümin de, Allah’ın sevdiklerini sevmekle sorumlu değil mi?. Allah bu kullarını severken bir mümin nasıl olur da, bu sıfatlardan uzak bir ırkdaşını sevebilir?..</p>
<p>Fatihayı hemen takip eden sûrede de “Kur’an-ı Kerîm’in muttakiler için bir hidayet olduğu” nun beyan edilmesi ve takvaya dikkat çekilmesi ne kadar mânidardır!.. Bu sûrede muttakinin sıfatları: “Gayba iman etmek”, “namaz kılmak”, “Allah’ın ihsan ettiklerinden infak etmek”, “Kur’an’a ve daha önce inen kitaplara iman etmek”, “Âhirete şüphesiz inanmak” şeklinde sıralanır.</p>
<p>Bu sûrede de, ırktan, kabileden, amirden, memurdan, köleden, efendiden söz edilmez&#8230; Bu âyetler sadece iki misal&#8230; Bu nazarla baktığımızda Kur’anın bütün âyetlerinin ırk ayırımını reddettiğini açık açık görürüz.</p>
<p>Bütün emirler ya top yekûn insanlara, yahut müminleredir. Hidayete çağıran âyetlerde hitap bütün insanlığa yapılır; ne ırk, ne kabile, ne makam, ne de rütbe gözetilir. Bir Arab’ın hidayete ermesi, bir İngiliz’in hidayete ermesinden daha önemli değildir.</p>
<p>İbadete, itaate dair emirlerde ise hitap müminleredir. Bu hususta müminler arasında hiçbir ayırım yapılmaz&#8230; “Allah’a ibadet edin.”, “Ona secde edin.”, “Zekâtlarınızı verin.” gibi emirler ve “Faiz yemeyin.”, “Zinaya yaklaşmayın.”, “Gıybet etmeyin.” gibi yasaklar müminlerin tamamınadır. Bu emirlere uymanın ve bu yasaklardan kaçınmanın fazileti bütün kavimler için aynıdır.</p>
<p>Bir de azap âyetleri var; geçmiş kavimlerin başına gelen azaplarla ilgili ikaz âyetleri&#8230; Bu âyetlerde; kavimlerin işledikleri cürümlere, isyanlara, tekziplere, azgınlıklara ve Peygamberlerine karşı yaptıkları eza ve cefalara dikkat çekilir. Azap, bu cürümleri için gelmiştir. Yoksa şu veya bu kavimden oldukları için değil.</p>
<p>Irkçılığın akılla, ilimle, insafla hiçbir alâkası olmadığını Resulûllah Efendimizin (asm.) ırkçılık hakkındaki şu kelâmı güzelce ortaya koyar: “Asabiyyet-i cahiliyye”</p>
<p>İnsan, ırkından dolayı ne iyi olabilir, ne de kötü. İyinin ve kötünün tarifleri içinde böyle bir unsur yok. Bunu her akıl tasdik ettiği gibi, her vicdan da yakînen bilir. Bir insanın iyiliğinden söz ederken; onun güzel ahlâkını, takvasını, salih amelini, dürüstlüğünü, çalışkanlığını anlatırız. Bunların tamamı onun iradesiyle ilgilidir. Kimse kendi ırkını kendi iradesiyle seçmediğine göre, biz falan adam iyidir, çünkü filân ırka mensuptur desek cehlimizi ilân etmiş oluruz.</p>
<p>Neresinden bakarsanız bakınız ırkçılık dâvâsı cahiliyetten başka bir şey değil.</p>
<p>Peygamber Efendimiz, Arap milliyetiyle ortaya atılmadı. O, sadece Araplara değil, bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmişti. O, tevhit dâvâsıyla ortaya çıktı. Karşısında, her nev’iyle şirk vardı. İnsanları putların köleliğinden, nefsin esaretinden, bâtıl inançların tahakkümünden kurtarıp Allah’a kul etmek, Onun dergâhında boyun büktürmek istiyordu. Zulmün yerine adaleti ikame edecek, her türlü yanlış anlayışı vahiy nuruyla ortadan kaldıracaktı. Kötü ahlâkın her çeşidini, Kur’an ahlâkıyla değiştirecekti. Onun bu dâvâsı kabileler ötesi, ırklar ötesi, hatta kâinat ötesiydi. Yaratıcısına inanmayan kul nasıl üstün olabilirdi?. Öyleyse O, işe imandan başlayacaktı. Nitekim öyle yaptı.</p>
<p>Rabbine isyan eden kul nasıl faziletli olabilirdi? O halde O, insanları ibadet etrafında toplayacaktı. Nitekim öyle yaptı.</p>
<p>Ona kendi kavmi karşı çıktı. Kendi akrabaları karşı çıktı. Öz amcası karşı çıktı.</p>
<p>Asr-ı Saadette, sahabelerin, inanmayan yakınları ile harp etmeleri ne kadar anlamlıdır!.. O harplerde, ashap, hiçbir akrabalığı, yakınlığı olmayan mümin kardeşleriyle omuz omuza veriyor ve kendi babalarını, kardeşlerini öldürüyorlardı. O dökülen kanla şirk ve ırkçılık birlikte akıp maziye karışıyordu.</p>
<div class="content content_12" style="padding:10px;"><strong>Prof. Dr. Alaaddin Başar</strong></div>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[İslam'ın ırkçılığa bakışı nasıldır?]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/13/islamin-irkciliga-bakisi-nasildir/</link>
<pubDate>Tue, 13 May 2008 12:37:52 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minikkelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/13/islamin-irkciliga-bakisi-nasildir/</guid>
<description><![CDATA[Irkçılığı men eden âyet-i kerime: “Ey insanlar! Muhakkak ki biz, sizi bir erkekle bir dişiden yaratt]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div id="icerik" class="content content_12" style="padding:10px;">Irkçılığı men eden âyet-i kerime:</div>
<div style="padding-left:40px;"><strong>“Ey insanlar! Muhakkak ki biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve sizi millet millet, kabile kabile yaptık ki, tanışıp kaynaşasınız. Allah katında en şerefliniz Ondan en çok korkanınızdır.” </strong><br />
(Hucurat suresi, 13)</div>
<p>Aynı surede şöyle buyulur:</p>
<p><strong>“Ancak müminler birbirinin kardeşidirler. Öyle ise, kardeşlerinizin aralarını ıslah edin.” </strong></p>
<p>Allah ne Türkleri, ne Arapları, ne Kürtleri değil, ancak, müminleri birbiriyle kardeş ediyor. İslâm’a göre, mümin olmayan bir insan, mümin babasına varis olamıyor. İman gidince, maddî, uzvî ve ırkî bağlılık bir işe yaramıyor.</p>
<p>“<strong>Kendi nefsi için istediğini mümin kardeşi için de istemeyen (kâmil) mümin olamaz</strong>.” buyuran Allah Resulü (asm.), bu âyetin amel ve his âlemimize nasıl aksedeceği hususunda bize yol gösteriyor.</p>
<p>Müminler birbirlerini böylesine sevmeleri gerektiği halde şu veya bu sebeple aralarına kin ve husumet girerse, bu takdirde ne yapacaklardır? Âyet-i kerimenin devamı şunu emreder: “<strong>Kardeşlerinizin arasını ıslah edin</strong>.” Onları sulha, sükûna kavuşturun. Düşmanlıklarını, dostluğa, muhabbete, kardeşliğe çevirin.</p>
<p>Evet, Kuran’ın hükmüne göre müminler kardeş. Hepsi bir tek aile. Tek cephe. Onların arasına ayrılık sokanlar ise bilerek veya bilmeyerek karşı cephe namına çalışmış oluyorlar.</p>
<p>Hud Sûresinden ulvî bir ders: Nuh (as.) tufan hâdisesinde, “<strong>Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da benim ailemdendir. (benim ehlimdendir)</strong>” dediğinde, İlâhî cevap şöyle gelir: “<strong>Ey Nuh o senin ailenden (ehlinden) değildir</strong>.” Demek ki; insanın, inanmayan, isyan eden oğlu onun ehli sayılmıyor. Öyle ise inanmayan ırkdaşı da onun dostu, kardeşi olamaz. Bu hakikati hiçbir tevile imkân vermeyecek kadar net biçimde ortaya koyan bir Allah kelâmı:</p>
<div style="padding-left:40px;"><strong>“Ey iman edenler, babalarınızı ve kardeşlerinizi eğer küfrü imana tercih etmişlerse dost edinmeyin! Sizden kim onları dost edinirse işte onlar, zalimlerin ta kendisidir.”</strong><br />
(Tevbe suresi, 23)</div>
<p>Bu ayet, “<strong>Ancak müminler birbirinin kardeşidirler</strong>.” âyet-i kerimesinde ders verilen ince ruhun ve derin şuurun bir başka ifadesidir.</p>
<p>İnanmayan babanız sizin dostunuz değil, inanmayan kardeşiniz de sizin dostunuz değil.<br />
Onları dost edinen insan, hakikati çiğnemiş, zulmetmiştir.<br />
Allah’ın ona bir ihsanı olan sevgi hissini yanlış yerde kullanmış, zulmetmiştir…<br />
Yanlış bir tercihle kendisini Cehenneme sokmaya sebep olmuş, nefsine zulmetmiştir.<br />
Onun sevgi hanesinde küffar, mümine ağır basmış ve o adam bu büyük adaletsizliği işlemekle zalim olmuştur.</p>
<p>‘Maliki yevmiddin’ olan Allah haber veriyor:</p>
<div style="padding-left:40px;"><strong>“O gün ne mal, ne evlât bir fayda vermez. Allah’a kalb-i selim ile gelenler müstesna..”</strong><br />
(Şuara suresi, 88-89)</div>
<p>Irk yakınlığının en birinci basamağı, en ileri seviyesi evlâtla baba arasındaki münasebet değil midir? Bu âyet, bu yakınlığın o meydanda para etmeyeceğini haber veriyor bize. Artık hangi ırkçılıktan bahsediyoruz. O gün kimsenin ne malına, ne mülküne, ne de kazandığı evlât sayısına bakılmayacak.</p>
<p>O gün tek geçer akçe var: Kalb-i selim. Allah’a teslim olmuş, Onun her emrine ram olmuş temiz ve halis bir kalp. Ondan başkasına bağlanmamış bir gönül. Bu gönül kimde bulunursa bulunsun, Arap’ta olsun, Acemde olsun makbuldür. Ve Cennet, kalb-i selim sahiplerinin varacağı mükâfat menzili. Orada her mümine, ihlâsına, ameline, ahlâkına, gayretine, himmetine göre makam verilecek. Ondaki bütün tabakalar bu esaslara göre. Orada her ırkın ayrı bir makamı yok.</p>
<div class="content content_12" style="padding:10px;"><strong>Prof. Dr. Alaaddin Başar</strong></div>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Varlıkların yaratılması evrimle açıklanabilir mi? Biyoloji sahasında evrim karşıtı çok faydalı yazılar okudum. Sizden yaratılışla ilgili aklî deliller vermenizi rica edeceğim.]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/12/varliklarin-yaratilmasi-evrimle-aciklanabilir-mi-biyoloji-sahasinda-evrim-karsiti-cok-faydali-yazilar-okudum-sizden-yaratilisla-ilgili-akli-deliller-vermenizi-rica-edecegim/</link>
<pubDate>Mon, 12 May 2008 19:08:32 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minikkelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/12/varliklarin-yaratilmasi-evrimle-aciklanabilir-mi-biyoloji-sahasinda-evrim-karsiti-cok-faydali-yazilar-okudum-sizden-yaratilisla-ilgili-akli-deliller-vermenizi-rica-edecegim/</guid>
<description><![CDATA[Hayalen geçmiş zamana doğru uzanalım. Git gide tâ dünyanın lâv hâlinden yeni yeni uzaklaşmaya başlad]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Hayalen geçmiş zamana doğru uzanalım. Git gide tâ dünyanın lâv hâlinden yeni yeni uzaklaşmaya başladığı, soğumaya yüz tuttuğu devreye varalım. İçi kızgın ateş, dışı ise yavaş yavaş sakinleşmekte olan bu arz küresinin başında durup, bugün şahit olduğumuz eşyanın isimlerini birer birer sayalım. Sözlükteki bütün isimleri burada sıralayacak değiliz. Sadece konuya ışık tutmaya yetecek birkaç kelimeyi hatırlayalım:<br />
El, ayak, kanat, göz, ince bağırsak, pankreas, pençe, gaga, tırnak, dal, kök, yaprak, çam, söğüt, elma&#8230;</p>
<p>Bu kelimelerle evrim safsatasına bir bıçak atalım, sonra bunlara yeni kelimeler ekleyelim. Bu gün dünyamızda hayat süren bitki ve hayvan türlerini sayalım birer birer. Her birinin organlarını tek tek hatırlayalım. Ve soralım kendimize: bütün bunlar sonsuz bir ilim ve hikmetten haber vermiyorlar mı? Bunların bir ateşin soğumasıyla kendi kendine, zamanla evrim geçirerek meydana geldiklerine nasıl inanılabilir?..</p>
<p>Yine mâziye dönüyoruz. Dünya dayanmış döşenmiş. Boş bir saray gibi, misâfirlerini bekliyor. O an kâinatta olmayıp, bugün iç âlemlerimizi kuşatmış olan manevî hâdiseleri bir bir hayalimizden geçirelim: Sevgi, korku, merak, endişe, kin, merhamet, zulüm, kurnazlık, saflık, hırs, umursamazlık, şefkât&#8230;</p>
<p>Bütün bunlar, yeryüzündeki canlılara nereden ve nasıl ithal edildiler? Sonsuz denecek kadar çok olan bu farklı karakterler, hangi evrimle vücut buldular?</p>
<p>Yaratılış ister âni olsun, ister milyarlarca sene sürsün. İnsan, ister doğrudan yaratılsın ister dolayısıyla. Şu soruların cevabı nasıl verilecek: Görmeyen kâinattan gören insanları kim çıkarttı? Bilmeyen şu âlemden, bilen meyveleri (insanları) kim süzdü? Hissetmeyen, sevmeyen, korkmayan şu saraya, bu hissiyatla donatılmış misafirleri kim getirdi? Görmemek nasıl evrim geçirdi de görmek oldu? İşitmemek işitmeye, anlamamak anlamaya nasıl inkılâp etti? Can nedir bilmeyen bu kâinat ağacı, canlı meyveleri nereden elde etti?.. Akıllara durgunluk veren bu olayları cahil unsurların uzun süre beklemesiyle izah etmek mümkün mü?</p>
<p>Şimdi bir perde daha gerilere gidelim. Kâinatın şu hazır hâle getirilmek üzere ilk hareket noktasına hayalen uzanalım. O noktadan evvel hiçbir mahlûk mevcut değil. Şu sayacağım kelimeleri hayalimizden sıra sıra geçirelim: Su, taş, hava, yıldız, ay, gezegen, güneş, demir, azot, krom, nikel, dağ, ova, sema, samanyolu, cazibe, radyoaktif dalgalar, elektrik&#8230; Ve daha niceleri.</p>
<p>Bu eşyanın yoktan yaratılışı, sonsuz bir ilim ve kudret sahibine verilmezse nasıl izah edilecektir? Dünkü boş arsada bugün bir köşk görüyorsak hemen soruyoruz: “Bu köşkü kim yaptırdı?’ sorusu değil aklımızdan, hayalimizden dahi geçmiyor ki; arsa evrim geçirdi de köşk oldu diyelim. O halde, yokluk üzerine halk ve inşa edilen bu kâinat için, bu safsata nasıl ileri sürülebiliyor. Yokluk, evrim geçirdi de varlık mı oldu?</p>
<p>Bütün bunlar bir yana, şu sorunun cevabını arayalım: Dünya ile güneş başlangıçta aynı mahiyette iken, dünya okyanuslarla, ormanlarla, hayvanlarla, insanlarla doldu da beriki neyi bekliyor. Niçin evrim geçirmiyor? Çok iyi biliyoruz ki o da tekâmül etse ortada ne güneş kalır, ne dünya. O halde, soruyu şöyle değiştirelim: Güneşin tekâmülüne kim müsaade etmiyor?</p>
<p>Bazıları, Darwin’in yaratıcıya inanan bir evrimci olduğunu iddia ederler. Ben aksini savunacak değilim. Yalnız, şu var ki, bir evrimci yaratıcıya inanıyorsa, savunduğu teori ile bu inanç birlikte düşünüldüğünde, ortaya şöyle garip bir tablo çıkar: “Bu kâinat, bir yaratıcı tarafından güneşi, ayı, yıldızlarıyla; havası, toprağı, yer altı kaynaklarıyla, tam tamına canlıların yaşayabilecekleri şekilde yaratılmış. Sonra, artık o yaratıcı işe karışmamış&#8230; Evrimle, isteyen deve olmuş, isteyen tilki, isteyen maymun olmuş, isteyen insan, isteyen elma vermiş, isteyen zeytin.</p>
<p>Evrimi, Darvin’den de önce savunan Lamark şöyle diyor: “Zürafanın atası, geyiğe benzeyen ve boynu uzun olmayan bir tip idi. Ortamda yeterince ot bulamayınca ağaç yapraklarını yemeye mecbur kaldı. Alt yapraklar bittikçe daha yükseklere erişebilmek için çabaladı. Böylece boynu uzadı, nesilden nesile geçtikçe daha fazla arttı ve bugünkü zürafa ortaya çıktı.”</p>
<p>Bu iddiayı ciddiye alanlara soralım: Zürafa boynunu uzattı ki, ağacın yukarı kısmındaki yapraklarını yesin, deniliyor. İyi ama, meyve ağaçları niye meyve verecek şekilde evrim geçirdiler. Meyveleri kendileri mi yiyeceklerdi, yoksa yavruları mı? İnsanın hizmetine verilen at, bu çevikliğini otları yakalamak için mi kazanmış dersiniz? Öküz, yükümüzü taşımak için mi güçlü oldu? Tavuk, elimizden kaçmamak için mi uçamayacak şekilde evrim geçirdi?</p>
<p>Âlemdeki varlıklar için, “mektubat-ı rabbaniye” tâbiri kullanılmakta&#8230; Yâni, her varlık bir ilâhî terbiyeden geçmiş, çok mânâlar yüklenmiş, ayrı bir şahsiyet kazanmış ve bir rabbanî mektup olmuş. Bu mektupların mürekkebi: Atomlar. Bir materyaliste göre, mektupları mürekkepler yazmışlardır. Tabiatçıya göre mürekkebin mektup olması tabiîdir. Ve bir evrimciye göre; “Mektuplar mürekkeplerin çok uzun süre beklemesiyle yazılmışlardır!”</p>
<p>Kâinat kitabının mürekkebi atomlardır, dedik. Bu atomlar ilâhî kudret ile var edilmişler ve yüz kadar elementten sonsuz denecek kadar çok yıldız, güneş, gezegen yaratılmış. Bunların tamamına birden kâinat diyoruz ve onun kendi kendine var olmayacağını, yahut bir başka kâinatın evrim geçirmesiyle meydana gelemeyeceğini çok iyi biliyoruz.</p>
<p>Güneş sistemimize bakalım: O da ayrı bir sistemin evrimleşmesiyle ortaya çıkmış değil.</p>
<p>Bugün her türün ayrı bir genetik yapıya sahip olduğu ispat edilmiş durumda. Canlılardaki, terbiye fiili, bu genetik yapı ve bu ilâhî program üzerine cereyan ediyor. O sonsuz ilim ve kudret sahibi, milyarlarca çekirdeği, yumurtayı, nutfeyi harika bir terbiyeden geçiriyor. Âdetâ noktalardan kitapları, damlalardan ummanları çıkarıyor&#8230;</p>
<p>Evrim felsefesini dâvâ edinenler bu sonsuz rahmeti ve bu ilâhî terbiyeyi hiç nazara almazlar ve insanlara şöyle seslenirler: “Ne bu âlem düşünülmeye değer, ne de kendi varlığınız! Siz bunları bir tarafa bırakınız! Sadece ve sadece ilk insanın hangi hayvandan evrimleştiğine kafa yorunuz!..”</p>
<p><strong>Prof. Dr. Alaaddin Başar</strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Allah kainatı neden yarattı?]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/12/allah-kainati-neden-yaratti/</link>
<pubDate>Mon, 12 May 2008 19:04:56 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minikkelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/12/allah-kainati-neden-yaratti/</guid>
<description><![CDATA[Şu kainatın ve içindeki varlıkların Sanii olan Cenabı Hak, şu kainatı çok ciddi gayeler için yaratmı]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div id="icerik" class="content content_12" style="padding:10px;">Şu kainatın ve içindeki varlıkların Sanii olan Cenabı Hak, şu kainatı çok ciddi gayeler için yaratmıştır. Kuran bunu şöyle bildirir:</div>
<div style="padding-left:40px;">&#8220;<strong>Biz göğü, yeri ve bu ikisi arasında olanları oyun olsun diye yaratmadık.</strong>&#8220;<br />
(Enbiya suresi, 16)</div>
<p>&#8220;<strong>Göğü, yeri ve bu ikisi arasında olanları boşuna yaratmadık.</strong>&#8220;<br />
(Sad suresi, 27)</p>
<p>Bütün varlıklar kendilerine mahsus dillerle yüce yaratıcıyı tesbih ve takdis ederler. Kendilerine tevdi edilen görevleri büyük bir zevk ve şevkle yerine getirirler. Mesela güneş bir saniye bile geri kalmadan kendine çizilen yörüngede yoluna devam eder. Irmaklar bir cuş u huruşla denizlere doğru akar. İnsanın emrine verilen hayvanlar tam bir itaatle ona hizmet eder.</p>
<p>Ayrıca, kâinat yaratılmasaydı Allahın sıfatlarının ve isimlerin o sonsuz kemali ve güzelliği bilinmeyecekti. Bu bilgi sadece Allaha mahsus kalacaktı. Cenab-ı Hak isim ve sıfatlarının manevi güzelliklerini tecelli ettirmekle, kendi cemal ve kemalini bu eserlerinde kendisi bizzat müşahede buyurduğu gibi, melekleri, insanları ve cinleri de bu şereften, bu lütuftan hissedar etmek diledi.</p>
<p>Mahlukatı yaratıp yaratmama hususunda Allah, İlahi tercihini yaratma şeklinde yapmış ve bu tercih mahlukat için sonsuz bir rahmet olmuştur. Yoksa, bir ismi Samed (Her şey ona muhtaç, O ise hiçbir şeye muhtaç değil) olan Allahın bu alemi yaratmasının, haşa!, bir ihtiyaçtan geldiği düşünülemez.</p>
<p><strong>Prof. Dr. Alaaddin Başar</strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Botanikçiler, biyologlar ve diğer bilim adamları hayatın kaynağı hakkında fazla bir şey söyleyemiyorlar. Konuya dinî yönden nasıl bakabiliriz?]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/12/botanikciler-biyologlar-ve-diger-bilim-adamlari-hayatin-kaynagi-hakkinda-fazla-bir-sey-soyleyemiyorlar-konuya-dini-yonden-nasil-bakabiliriz/</link>
<pubDate>Mon, 12 May 2008 19:01:30 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minikkelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/12/botanikciler-biyologlar-ve-diger-bilim-adamlari-hayatin-kaynagi-hakkinda-fazla-bir-sey-soyleyemiyorlar-konuya-dini-yonden-nasil-bakabiliriz/</guid>
<description><![CDATA[Hayatın kaynağını birçok ilim adamı inceler durur. Bir noktaya kadar gider orada kalakalırlar. “İlim]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div id="icerik" class="content content_12" style="padding:10px;">Hayatın kaynağını birçok ilim adamı inceler durur. Bir noktaya kadar gider orada kalakalırlar. “İlim henüz buradan öteye erişemedi.”, diye kalıplaşmış bir özür vardır ellerinde. Açıklayamadıkları meselelerde ona sarılırlar. Bize göre, bu zâtlar bir yöntem hatası içindedirler.</div>
<p>Hayatın kaynağını araştırırken gerilere doğru gidiyorlar ve sonunda karşılarında cansız eşyayı bulunca duraklıyorlar. Onlarla hayat arasında bir ilgi kuramadıklarından, beklemekten başka çare de bulamıyorlar. Aslında o noktada durmasalar da yollarına devam etseler, daha iyi olacak. Bir an için hayatı bir tarafa bıraksalar ve o cansız eşyanın kaynağını araştırsalar, hayatın da kaynağını bulacaklar.</p>
<p>Bu kâinat ve içindekiler hepsi cansız olmada birleşen, yüzden fazla elementten dokunmuşlar. Bunların her biri farklı özelliklere sahip. Bu noktada dursalar da, “Şu varlıklara bu sıfatları kim ve niçin taktı?” diye düşünseler meselenin kaynağına varmış olacaklar.</p>
<p>Cansızın bir özelliği, hareket etmemektir. Bir diğeri düşünememek, bir başkası büyümemek, gelişmemektir. Dahası, hissedememek, anlayamamaktır. Bu noksan sıfatlara sahip elementlerin bir araya getirilmeleriyle farklı varlıklar çıkmış ortaya. Biri dağ olmuş, diğeri taş. Biri su olmuş, beriki hava. Biri yıldız olmuş diğeri güneş. Biri ay olmuş, ötekisi dünya&#8230;</p>
<p>Bütün bu varlıkların, birbirleriyle bir alışverişleri olmamış. Dolayısıyla da kimin neye yaradığı bir soru olarak kalmış ortada.</p>
<p>İlmin çözemediği sahaları atlıyoruz: derken, bitkiler yaratılmış. Böylece kâinat bir bakıma mânâ kazanmış. Güneşin yanması, dünyanın dönmesi mânâ kazanmış. Gece, gündüz, toprak, hava, atmosfer mânâ kazanmışlar; bitkilere hizmetkâr olmak suretiyle.</p>
<p>Ama henüz bitkilerin kendileri bir mânâ kazanmamışlar. Niçin şu veya bu özelliklere sahip oldukları melekler ve ruhanilerin meçhulü kalmaya devam etmiş. Derken hayvanlar yaratılmış&#8230; Milyonu aşkın bitki türü yanında, bir o kadar da hayvan türü gelmiş dünyaya. Her biri kendi sofrasının başına oturmuş. Bu hayvanların hepsi yemede, içmede müşterek oldukları halde, her birinin diğerinden farklı özellikleri var. Bu kabiliyetler sadece yemek için değil. Ne öküzün kuvveti otu koparmak için, ne de atın sürati otu yakalamak için. Bu ve benzeri nice hakikatler bir başka hakikatten haber vermişler. Bu hayvanların hizmet edecekleri bir ayrı mahlûk olmalı! Ve sonunda insan yaratılmış&#8230; Her bir hayvanın, kendi rızkını elde etmesinin ötesinde, asıl gayesinin insanda merkezleştiği ortaya çıkmış. Hepsinin insana göre ve insan için yaratıldıkları bütün berraklığıyla okunmuş zemin yüzünde&#8230;</p>
<p>Şimdi bu son neticeden elementlere bir anda geçtiğimizde karşımızda şu hakikati buluruz: İnsanın bu kadar farklı ihtiyaçları ile, elementlerin farklılığı arasında yakın bir ilgi var. Bu ilgiyi kim kurdu?.. Bu elementlerin niçin biri demir oldu, diğeri bakır, biri azot oldu, beriki karbon&#8230;</p>
<p>Bu cansız, cahil varlıklara bu mahiyetleri giydiren ve onları hayata göre düzenleyen biri var. İşte hayatın kaynağı ancak Onun rahmetidir, Onun hikmetidir, Onun ihya (hayat verme) fiilidir, Onun terzık (rızık verme) fiilidir.</p>
<p>Bu hakikat öncelikle kabul edilecektir ki, ilk canlının nasıl yaratıldığı konusunda yapılan araştırmalar bir mânâ kazanabilsin. Aksi halde, zaman kaybetmekten, insanları oyalamaktan, yahut saptırmaktan başka bir şey yapılmaz.</p>
<p>Âlemlerin Rabbi olan Allah, bitkilere sadece büyüyüp gelişme özelliği verirken, hayvanları his dünyasına kavuşturmuş ve insan hayatını kalp, akıl, vicdan, hâfıza gibi nice sermayelerle zenginleştirmiş. Ve bu hayat, Allah’ın hayat sıfatına en parlak bir ayine olmuş.</p>
<p>Hayatın, “Şu kainatın en ehemmiyetli gayesi, hem en büyük neticesi, hem en parlak nuru, hem en lâtif mayası, hem gayet süzülmüş bir hülâsası, hem en mükemmel meyvesi, hem en yüksek kemali, hem en güzel cemali&#8230;” (Lem’alar) olma özelliği kemaliyle ve en güzel şekliyle insan hayatında kendini göstermiş.</p>
<p>Sıfatlar, kabiliyetler, kuvvetler ve hislerle kaynaşan bu hayat mûcizesini maddeye vermek yahut cansız elementlerin evrimleşmesiyle izah etmek mümkün mü?</p>
<div class="content content_12" style="padding:10px;"><strong>Prof. Dr. Alaaddin Başar</strong></div>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Nefis terbiyesi ne demektir?]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/12/nefis-terbiyesi-ne-demektir/</link>
<pubDate>Mon, 12 May 2008 18:51:46 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minikkelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/12/nefis-terbiyesi-ne-demektir/</guid>
<description><![CDATA[Bir tarladan iyi mahsul almanın yolu, tarlanın iyi işlenmesinden geçer. Eğer tarlaya iyi bir bakım y]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div class="content content_12" style="padding:10px;">Bir tarladan iyi mahsul almanın yolu, tarlanın iyi işlenmesinden geçer. Eğer tarlaya iyi bir bakım yapılmazsa, yabani otlar ve dikenler her tarafı istila eder. İşte, insanın nefsi de tarla gibidir. Eğer terbiye edilmezse, kötü kabiliyetler boy gösterir. Eğer iyi bir terbiyeden geçse, ondan çok istifade edilir.</div>
<p>Ham petrolün arıtılması gibi, nefsin de tezkiyesi (kötü sıfatlardan arındırılması) söz konusudur. Bir kısım tasavvuf ehli, nefsin yedi mertebesinden bahsederler. Bunlar:</p>
<p>1. Nefs–i emmare<br />
2- Nefs-i levvame<br />
3. Nefs-i mutmainne<br />
4. Nefs-i radiyye<br />
5. Nefs-i mardıye<br />
6. Nefs-i mülheme<br />
7. Nefs-i zekiyyedir. (1)</p>
<p>Nefsin, terbiyeden geçmemiş hali, nefs-i emmaredir. (2) Bu haldeki nefis, şiddetle kötülüğü emreder. Günahlara dalmak ister.</p>
<p>Kendini kınayan nefse ise, nefs-i levvame denir. (3) Bu mertebedeki nefis, günahlardan dolayı kendini kınamaya başlar, pişmanlık duyar.</p>
<p>Terbiyenin ilerlemesiyle, nefis mutmainne mertebesine çıkar; Allah’dan gelen her şeyi rıza ile karşılar. Allah’ın razı olduğu bir vaziyet kazanır. İlahi ilhamlara mazhar olur. Arınmış bir nefis haline gelir. İlk hali, terbiye edilmemiş vahşi bir ata, son hali ise terbiye edilmiş ve sahibine çok faydalı uysal bir ata benzetilebilir.</p>
<p>Bilindiği gibi, sirklerde gösteride kullanılan aslanlar daha küçükten terbiye edilirler. Gösteri sırasında, ara sıra ağızlarına yatıştırıcı hap verilir. Ta ki, ormandaki günlerini hatırlamasınlar, sahiplerini parçalamasınlar. Onun gibi, nefsin terbiyesine de küçük yaşlardan başlamak; ayrıca her gün, nefse hitap eden ve onu yatıştıran hakikatlerden okumak gerekir. Yoksa, yıllarca terbiyeden geçmiş bir nefis, fırsatını bulduğunda tekrar eski haline dönmeye müsaittir. Nasıl ki, bir yaya bastığımızda, onu yere kadar eğeriz. Fakat, ayağımızı gevşettiğimiz ölçüde, o başını kaldıracaktır. Nefis de böyledir. İyi bir terbiyeyle sesini keser. Uygun bir ortam bulduğunda, tekrar hükmünü icra eder.</p>
<p>Bazı zatlar, “nefs-i öldürmek” tabirini kullanırlar. Bunun da bir nefis terbiyesi olduğunu kabulle beraber, nefsin mahiyetinde yer alan duyguların, kabiliyetlerin hayra yönlendirilmesinin daha isabetli olacağı kanaatindeyiz. Mesela, herkeste şiddetli bir hırs var. Hırsın sesini tamamen kesmek yerine, bu hırsın hayırlı işlere yönlendirilmesi daha faydalı olacaktır. O zaman, yaptığı ibadeti, hizmeti yeterli görmeyecek, daha ilerisini elde etmeye çalışacaktır. (4)</p>
<p>Nefis, terbiyeyi kabule müsaittir. Mesela, herkesin fıtratında cimrilik vardır. İslami bir terbiyeyle, cimri bir insanın çok cömert bir insan haline gelmesi mümkündür.</p>
<p>Nefsin fıtri hali, deli dolu akan bir nehre benzer. Terbiye edilmiş hali ise, bu nehrin önüne bir baraj yapılıp, çevrenin hem aydınlatılması, hem de sulanması gibidir.</p>
<p>Kaynaklar:<br />
1. Yazır, VIII, 5817.<br />
2. Yusuf, 53.<br />
3. Kıyame, 2.<br />
4. Bu konuda bkz. Nursi, Mektubat, s. 33-34.</p>
<div class="content content_12" style="padding:10px;"><strong>Prof. Dr. Alaaddin Başar</strong></div>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kalbin Sorumluluğu]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/12/kalbin-sorumlulugu/</link>
<pubDate>Mon, 12 May 2008 18:44:52 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minikkelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/12/kalbin-sorumlulugu/</guid>
<description><![CDATA[“İş veya çalışma” dendi mi zihnimizde hemen gözle görülen faaliyetler canlanır. Yazı yazmak bir işti]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div id="icerik" class="content content_12" style="padding:10px;">“İş veya çalışma” dendi mi zihnimizde hemen gözle görülen faaliyetler canlanır. Yazı yazmak bir iştir. Bu iş, el, kâğıt ve kalem üçlüsüyle ortaya çıkmıştır. Biz bu yazıya bakarız da o yazının insan zihninde planlandığını, ilimden, hafızadan yardım alındığını, edebî kabiliyetin onu şekillendirdiğini pek hatırlamayız. Bunlar da birer iştirler, hem de birinciden çok daha önemlidirler. Çünkü, yazı gerçekte bunların ürünüdür, ama açığa çıkması ve başkalarına da görünmesi için “kalem, kağıt ve el” üçlüsü devreye girmişlerdir. Böylece, o görünmez mana bu görünen eşya ile kendini hissettirmeye, okutmaya başlamıştır.</div>
<p>“Ef’al-i ibad” (kulun fiilleri, işleri) konusunda, insana ait işler ikiye ayrılarak incelenir; birisi ihtiyari, diğeri ıstırarî fiiller. Birincisinde insan o işi kendi iradesiyle icra etmiştir, ikincisinde ise insan iradesinin her hangi bir etkisi söz konusu olmadan, o iş ortaya çıkmıştır. Kalem tutan elimizin faaliyeti birinciye, saçımızın uzaması ise ikinciye bir örnektir. İnsan, eliyle icra ettiği işlerden sorumludur, ama saçının akından karasından sorumlu değildir.</p>
<p>Bir ayet-i kerimede şöyle buyrulur: <strong>“Göklerde ve yerde ne varsa Allah’a aittir. Gönlünüzde olanı açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi ondan sorguya çeker. (Sonra) dilediğini bağışlar, dilediğine de azap eder. Allah her şeye kadirdir.” </strong>Bakara Suresi, 284</p>
<p>Fahreddin Razi hazretleri bu ayetin tefsirinde şunları kaydeder:</p>
<p>“Kalbe gelen düşünceler iki kısımdır. Bir kısmını, insan kalbine iyice yerleştirir ve gerçekleştirmeye azmeder. Bir kısımsa,…. insanın hoşlanmadığı, fakat içinden bir türlü söküp atamadığı şeylerdir. İnsan birinci kısımdan sorumludur, ikinciden değildir.” (Tefsir-i Kebir, 6/74)</p>
<p>Sorumlu olduğumuz kısım için de şöyle bir açıklama getirir:<br />
“Allahu Teala … “Allah onunla sizi hesaba çeker” buyurmuş, fakat … “onunla sizi muaheze eder, sorumlu tutar” buyurmamıştır. …. Buna göre ayetin manası, “Allah Teala kalplerde saklı ve gizli olan şeyleri bilir” şeklinde olur .” (s.75)</p>
<p>Bu ayet hakkında Elmalı Hamdi Yazır, tefsirinde şu noktaya dikkat çeker:<br />
“İzhar ve ihfa efal-i ihtiyariyeden oldukları için insanların iradesi ile alakası olan amal-i zahire ve batına dahil olup gayr-ı iradi olanlar muhasebeden hariç kalır.” (s.991)</p>
<p>Yani, açığa vurma ve saklama insanın kendi iradesiyle icra ettiği birer fiildir. Ameller zahirî (görünen, açıkça yapılan) ve batınî (görünmeyen) olmak üzere ikiye ayrılır. Bunlardan irade dışında ortaya çıkanlardan insan sorumlu değildir; kendi iradesiyle icra ettiklerinden ise sorumludur.</p>
<p>İnsan denilince ruhla bedeni birlikte hatırlarız. Ama çok iyi biliriz ki, insanda esas olan ruhtur; beden onun hanesi, yahut elbisesi hükmündedir. Buna göre kulun fiilleri denilince de en önce ruhun işleri hatırlanmalıdır. Ancak, ne ruh ve ne de onun işleri gözle görülmediğinden bu ifade bize öncelikle “bedenle yaptığımız faaliyetleri” hatırlatır. Kaldı ki, bedenle yapığımız işler de yine ruhtan gelen emirle, onun irade etmesiyle ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Ruhumuz dilemedikçe ayaklarımız yürümez, elimiz bir şeyi tutmaz, gözlerimiz bir tarafa yönelmezler. Nitekim, görünen ve görünmeyen bütün faaliyetlerin kaynağı ruhtur ve “sorumluluk” da ancak ruh için söz konusudur; bir şey dileme ve icra etme gücüne sahip olmayan organlar için değil.</p>
<p>Şu var ki, kalbe gelen vesveselerle kalbin kendi işlerini birbirine karıştırmamak gerekir. Vesvese kalbin değil şeytanın fiilidir. Onun içindir ki insan, kalbine gelen pis hatıralardan, çirkin sözlerden sorumlu değildir. “Kimsenin bir başkasının yükünü yüklenmeyeceği” temel bir hükümdür, buna göre şeytanın işini kalp yüklenemez, yani vesveselerden kalp sorumlu olmaz.</p>
<p><strong>Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü yüklenemez.</strong> (Necm Suresi, 38)</p>
<p>Nur Külliyatında, vesveseye düşen hassas kişileri rahatlatacak harika bir tespite yer verilir:</p>
<p>“…O çirkin sözler senin kalbinin sözleri değil. Çünkü senin kalbin ondan müteessir ve müteessiftir.” (Sözler)</p>
<p>Kafamıza taş atılmışsa ve biz onun yarasından acı duyuyorsak, bu atışı başkası yapmış demektir. Kendi kafamızı kendi elimizle kırıp, sonra da oturup üzülmemiz söz konusu olamaz.</p>
<p>Yukarıdaki güzel tespite göre, kişi kalbine gelen kötü şeylerden rahatsızlık duyuyorsa, bu demektir ki o sözler kalbin değil şeytanındır.</p>
<p>Kalbin sorumluluğunu ortaya koyan diğer bir ayet-i kerime: <strong>“Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü, kulak, göz ve gönül, bunların hepsi, yaptıklarından sorumludur.”</strong> (İsra Suresi, 36)</p>
<p>Ve bu ayetteki haberi destekleyen bir başka ferman: <strong>“Zulmedenlere meyletmeyin. Aksi halde, size ateş dokunur.” </strong>(Hud Suresi, 113)</p>
<p>İnsan kendi iradesiyle haram sözleri dinliyor ve haram şeyleri seyrediyorsa bu fiillerden sorumlu olduğu gibi, kalbiyle harama meylediyor ve zihninde onu icra etmek için planlar kuruyorsa ruhun bu icraatlarından da sorguya çekilecektir.</p>
<p>“… kalbine gelen fenalığı kabul edip kararlaştırarak hariçte vücut bulmasına çalışırsa bundan mesul olur, velev (isterse) hariçte vücut bulmasın.” (Hülasatül Beyan, Mehmed Vehbi, s.529)</p>
<p>Zulme meyil de kalbin bir fiilidir ve ikinci ayet-i kerimede bundan sakınmamız emredilmekte, aksi halde ateşin bize de dokunacağı haber verilmektedir.<br />
Nur Külliyatından Meyvenin Dördüncü meselesinde bu konuda şöyle bir açıklama getirilir:</p>
<p>&#8220;Bazen bu harp boğuşmalarını merakla takip eden, bir tarafa kalben taraftar olur. Onun zulümlerini hoş görür, zulmüne şerik olur.”</p>
<p>İşin önemli bir yanı da şudur: Bu risale yazıldığında iki gayr-ı müslim ordu birbiriyle çarpışmaktadır. Bunlardan birinin diğerine zulmetmesini hoş görmek bile insanı sorumlu kılmaktadır.</p>
<p>Adalet zatında güzel olduğu gibi zulüm de zatında çirkindir. Adil bir gayr-ı Müslim, imansızlığından dolayı cehenneme girse bile, orada çekeceği azap, zalim bir gayr-ı müslimin azabından kinden daha az olacaktır. Cennetteki nimet dereceleri gibi cehennemdeki azap dereceleri de bir değildir. Aynı şekilde zalim bir müslüman da sonunda cennete gitse bile, zulmünün hesabını mutlaka verecektir.</p>
<p>Kalbin en güzel fiili iman etmek, en çirkini ise küfrü ve şirki kabullenmektir. Bu iki kaynaktan gelen ve sonsuz diyebileceğimiz kadar çok “güzel ve çirkin fiiller” vardır.</p>
<p>Kanaat, sabır, rıza, teslim, tevekkül, tevazu, hüsn-ü zan kalbin güzel fiilerinden olduğu gibi, haset, kin, hırs, sabırsızlık, kibir, su-i zan da onun kötü işlerindendir.</p>
<p>Bazı hassas kişileri heyecanlandıran bir noktayı tekrar hatırlatarak yazıyı noktalayalım:</p>
<p>Kalbe gelen kötü hatıralar kabin işi değildir. İrade dışında ortaya çıkan bu sonuçtan kalp sorumlu da değildir. Çünkü bunlar birer vesvesedirler, vesvese ise kalbin değil şeytanın fiilidir.</p>
<p><strong>Prof. Dr. Alaaddin Başar</strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>
