<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress.com" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>ali-aksoy &amp;laquo; WordPress.com Tag Feed</title>
	<link>http://en.wordpress.com/tag/ali-aksoy/</link>
	<description>Feed of posts on WordPress.com tagged "ali-aksoy"</description>
	<pubDate>Sat, 05 Dec 2009 04:49:23 +0000</pubDate>

	<generator>http://en.wordpress.com/tags/</generator>
	<language>en</language>

<item>
<title><![CDATA[Antalyalının Tramvay Çilesi - Ali Aksoy]]></title>
<link>http://antalyagunlugu.wordpress.com/2009/11/02/antalyalinin-tramvay-cilesi-ali-aksoy/</link>
<pubDate>Mon, 02 Nov 2009 08:26:33 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://antalyagunlugu.wordpress.com/2009/11/02/antalyalinin-tramvay-cilesi-ali-aksoy/</guid>
<description><![CDATA[Seçimlerden hemen öncesidir… Halka “biz aslında iyi bir şey yaptık” mesajı vermek için deneme sürüşl]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:justify;"><a href="http://antalyagunlugu.wordpress.com/files/2009/11/resim-029-1.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-2186" style="margin:1px 5px;" title="Resim 029-1" src="http://antalyagunlugu.wordpress.com/files/2009/11/resim-029-1.jpg?w=150" alt="Resim 029-1" width="150" height="196" /></a>Seçimlerden hemen öncesidir… Halka “biz aslında iyi bir şey yaptık” mesajı vermek için deneme sürüşleri bile yapılmamış tramvayda sözüm ona gövde gösterisi yapıyor Türel. Diyor ki, “.. bu tramvay yüzünden seçimi kaybedersem iki kez kaybetmiş olacağım.” Hemen ön tarafında halkı selamlama seramonisine kapılmış Hakan Tütüncü ise, “.. hafıza-i beşer nisyan ile malüldür, boşver” diyor. (Videosu yazının sonunda)</p>
<p style="text-align:justify;">Ama maalesef Menderes Türel’in Antalya’ya attığı bu “tramvay kazığı” öyle bir kazık ki, unutmak, unutturmak mümkün değil. En azından Şarampol Caddesi, bu kazığı gün be gün hatırlatıyor. İki tramvay geçecek diye yarım saat bekleşiyor insanlar… <!--more--></p>
<p style="text-align:justify;">Hani dünyanın başka neresinde trafik yoğunluğuna çözüm olsun diye yapılan şeyin bizzat kendisi trafik faciası doğurur, onu bilmiyorum… Atsan atılmaz, satsan satılmaz bu ucube yatırıma bakıp ağlayan Türel yalakası kalemlere inat ben de ağlıyorum baktıkça, ama benimkisi sinirden…</p>
<p style="text-align:justify;">Ali Aksoy &#8211; 02.11.2009</p>
<p style="text-align:justify;"><span style='text-align:center;display:block;'><object width='400' height='330' type='application/x-shockwave-flash' data='http://video.google.com/googleplayer.swf?docId=6044259350451657862'><param name='allowScriptAccess' value='never' /><param name='movie' value='http://video.google.com/googleplayer.swf?docId=6044259350451657862'/><param name='quality' value='best'/><param name='bgcolor' value='#ffffff' /><param name='scale' value='noScale' /><param name='wmode' value='window'/></object></span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Ali Aksoy 
Hayat bir oyun, kolay-orta v ... ]]></title>
<link>http://hayatnedir.wordpress.com/2009/10/09/ali-aksoy-hayat-bir-oyun-kolay-orta-v/</link>
<pubDate>Fri, 09 Oct 2009 20:32:56 +0000</pubDate>
<dc:creator>atifunaldi</dc:creator>
<guid>http://hayatnedir.wordpress.com/2009/10/09/ali-aksoy-hayat-bir-oyun-kolay-orta-v/</guid>
<description><![CDATA[Ali Aksoy Hayat bir oyun, kolay-orta ve zor diye 3 seviyesi var. Seçme şansımız yok, oyunun kuralı n]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Ali Aksoy<br />
Hayat bir oyun, kolay-orta ve zor diye 3 seviyesi var. Seçme şansımız yok, oyunun kuralı neyse ona göre oynar, kazanır veya kaybederiz. Ama tek sonuç var o da &#8221; GAME OVER&#8221; </p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[PUTLAR MI ZARARLIDIR YOKSA PUTLARIN ZARAR VEREBİLECEĞİNE İNANMAK MI?]]></title>
<link>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/09/30/putlar-mi-zararlidir-yoksa-putlarin-zarar-verebilecegine-inanmak-mi/</link>
<pubDate>Wed, 30 Sep 2009 00:55:32 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/09/30/putlar-mi-zararlidir-yoksa-putlarin-zarar-verebilecegine-inanmak-mi/</guid>
<description><![CDATA[Putlar mı kötüdür, taşlar mı diye soracak olsak ezberci çoğunluk “Putlar kötüdür” deyiverir. Ezberci]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:justify;"><img class="alignleft" title="Putlar" src="http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/files/2009/04/put.jpg" alt="" width="300" height="200" /></p>
<p style="text-align:justify;">Putlar mı kötüdür, taşlar mı diye soracak olsak ezberci çoğunluk “Putlar kötüdür” deyiverir.</p>
<p style="text-align:justify;">Ezberci yapımızın bizi sürüklediği çıkmaz sokaklar da böylece önümüzde belirir. Çünkü, “Putlar kötüdür, zararlıdır” diyen, putları kırmak yahut onlardan uzaklaşmakla kötülük ve zarardan kaçındığını düşünür. Hatta o kişi, putları kırmak ve/veya onları engellemek suretiyle kendisinden başka insanlar için de hayırlı bir iş yaptığına inanır. Kötülüğün merkezi olan şey artık yoktur. İnsanlar da onun şerrinden kurtulmuştur.<!--more--></p>
<p style="text-align:justify;">Putları kırmasıyla meşhur bir Peygamberimiz var… Önce O’nun kıssasını okuyalım.</p>
<p style="text-align:justify;">İbrahim’in kavmine seslenişi ve putlar hakkındaki sözleri:</p>
<p style="text-align:justify;">Şuara Surasi</p>
<p style="text-align:justify;">69.<br />
İbrahim’in haberini de oku onlara.</p>
<p style="text-align:justify;">70.<br />
Hani babasına ve toplumuna şöyle demişti: “Siz neye ibadet ediyorsunuz?”</p>
<p style="text-align:justify;">71.<br />
Dediler: “Birtakım putlara tapıyoruz. Onların önünde toplanıp tapınmaya devam edeceğiz.”</p>
<p style="text-align:justify;">72.<br />
Dedi: “Yalvarıp yakardığınızda sizi duyuyorlar mı?”</p>
<p style="text-align:justify;">73.<br />
“Size yarar sağlıyor yahut ZARAR VERİYORLAR MI?”</p>
<p style="text-align:justify;">74.<br />
Dediler: “HAYIR! Ancak atalarımızı böyle yapar halde bulduk.”</p>
<p style="text-align:justify;">75.<br />
Dedi: “Gördünüz mü neye ibadet ediyormuşsunuz!”</p>
<p style="text-align:justify;">76.<br />
“SİZ VE O ESKİ ATALARINIZ!”</p>
<p style="text-align:justify;">77.<br />
“Şüphesiz ONLAR benim düşmanım. Ama âlemlerin Rabbi dostum.”</p>
<p style="text-align:justify;">78.<br />
“O yarattı beni, O yol gösteriyor bana.”</p>
<p style="text-align:justify;">79.<br />
“O’dur beni doyuran, suvaran.”</p>
<p style="text-align:justify;">80.<br />
“Hastalandığımda O’dur bana şifa ulaştıran.”</p>
<p style="text-align:justify;">81.<br />
“Beni öldürecek, sonra diriltecek O’dur.”</p>
<p style="text-align:justify;">82.<br />
“Din gününde hatalarımı affetmesini umup durduğum da O’dur.”</p>
<p style="text-align:justify;">Bu kıssada görüleceği üzere, İbrahim peygamber putların insanlara ne bir zarar ne de bir fayda veremeyeceğini beyan etmekte, kavmini bu suretle uyarmaktadır. Kavmini, her şeyi yoktan var eden ve her şeye güç yetiren Alemlerin Rabbi’ne çağırmaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;">Daha sonra İbrahim Peygamber, kavmine bu durumu daha iyi anlatabilmek için bir “eylem” yapar:</p>
<p style="text-align:justify;">Enbiya Suresi</p>
<p style="text-align:justify;">51.<br />
Yemin olsun, İbrahim’e daha önceden, doğruyu bulma gücünü vermiştik. Onu bilmekteydik biz.</p>
<p style="text-align:justify;">52.<br />
Babasına ve toplumuna şöyle demişti: “Şu başına toplanıp durduğunuz heykeller de ne?”</p>
<p style="text-align:justify;">53.<br />
Dediler: “Atalarımızı onlara kulluk/ibadet eder bulduk.”</p>
<p style="text-align:justify;">54.<br />
Dedi: “Vallahi, siz de atalarınız da açık bir sapıklık içine düşmüşsünüz.”</p>
<p style="text-align:justify;">55.<br />
Dediler: “Sen gerçeği mi getirdin yoksa oynayıp eğlenenlerden biri misin?”</p>
<p style="text-align:justify;">56.<br />
Dedi: “Hiç de değil! Sizin Rabbiniz, göklerin ve yerin Rabbidir ki, onları yaratmıştır. Ben de bunlara tanıklık edenlerdenim.”</p>
<p style="text-align:justify;">57.<br />
“Allah’a yemin ederim, sırtınızı dönüp gidişinizden sonra, putlarınıza bir oyun çevireceğim.”</p>
<p style="text-align:justify;">58.<br />
Sonunda onları parça parça etti. Yalnız EN BÜYÜKLERİNİ BIRAKTI ki, dönüp ona başvurabilsinler.</p>
<p style="text-align:justify;">59.<br />
Dediler: “Tanrılarımıza bunu yapan kesinlikle zalimlerdendir.”</p>
<p style="text-align:justify;">60.<br />
Dediler: “Onları diline dolayan bir genç duymuştuk. Kendisine ‘İbrahim’ deniyor.”</p>
<p style="text-align:justify;">61.<br />
Dediler: “Halkın gözleri önüne getirin onu ki, açıkça görebilsinler.”</p>
<p style="text-align:justify;">62.<br />
Dediler: “Tanrılarımıza bunu sen mi yaptın, ey İbrahim?”</p>
<p style="text-align:justify;">63.<br />
Dedi: “Hayır, ben değil. Şu büyükleri yapmıştır onu. Hadi, sorun onlara eğer konuşabiliyorlarsa!”</p>
<p style="text-align:justify;">64.<br />
Bunun üzerine kendi benliklerine döndüler de şöyle dediler: “Siz, zalimlerin ta kendilerisiniz.”</p>
<p style="text-align:justify;">65.<br />
Sonra, yine kendi kafalarına döndürüldüler: “Vallahi, sen de bilirsin ki, bunlar konuşamazlar.”</p>
<p style="text-align:justify;">66.<br />
İbrahim dedi: “Siz, Allah’ın berisinden, size hiçbir şekilde yarar sağlamayan, ZARAR VEREMEYEN şeylere mi tapıyorsunuz?”</p>
<p style="text-align:justify;">67.<br />
“Yazıklar olsun size ve Allah’ın berisinden taptıklarınıza! Siz hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?”</p>
<p style="text-align:justify;">İbrahim peygamberin puthanedeki putların en büyüğünü yıkmayıp olduğu gibi bırakması çok ilginçtir. Eğer, putların kendilerinde bir kötülük olacak olsaydı İbrahim Peygamberin bu putu bırakması caiz olmazdı.</p>
<p style="text-align:justify;">Bir de Hz. Musa’nın Yahudilerce ortaya çıkarılan “Buzağı Putu”nu kırması vardır. Ne var ki, bu kıssayı anlatan ayetlerde de bu buzağı heykelinin ne bir zarar ne de bir fayda verici olmadığı özenle vurgulanır. (Bkz. 7/148, 20/89)</p>
<p style="text-align:justify;">Görünen o ki, Hz. İbrahim’in put kırma eylemi, putların kötülüğünden yahut zararlı şeyler olmalarından değil, “putperest” kavmine yaptıklarının ne kadar saçma bir iş olduğunu, tapındıkları ve çekindikleri şeylerin ne bir fayda ne de bir zarar verme kudretine malik olmadığını, kendilerini bile koruma gücünden aciz bulunduklarını göstermek içindir.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Çünkü şu bir gerçektir ki, “putperestliğe” sebep olan şey putlar değil, insanlardır.</strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>İnsan; atalar, çoğunluk ve otorite tanrılarına teslim olduktan sonra, her manasız şeyi din edinebilir ve en olunmadık cürümleri hem de “din” adı altında icra edebilir.</strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>İşte bu nedenledir ki, İslam putların, heykellerin düşmanı değil, “putperestliğin” düşmanıdır.</strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Ya değilse, insanların bir kısmı ateşe tapıyor diye ateşin, güneşe tapıyorlar diye güneşin düşmanı olunmaz.</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Bunların hepsini yaratan Allah’tır ve dinsel anlamda bunların hiç biri bir kimseye ne bir fayda verebilir ne de bir zarar.</p>
<p style="text-align:justify;">Mesela, Süleyman peygamberin kendisi için <strong>heykeller</strong> yaptırdığını biliyor muydunuz ?</p>
<p style="text-align:justify;">“Onlar Süleyman için, mihraplardan/kalelerden, <strong>heykellerden</strong>, havuzlar gibi çanaklardan, yerinden kaldırılamaz kazanlardan ne dilerse yaparlardı. Ey Davûd ailesi, şükür olarak iş yapın! Kullarım içinden şükredenler o kadar az ki!” (Sebe,13)</p>
<p style="text-align:justify;">Ezberci, hurafeci kimselere sorarsanız Süleyman Peygamber heykel yaptırmakla cidden şaşırtıcı, acayip bir iş yapmıştır !</p>
<p style="text-align:justify;">Kavrambaz, kimlikci yaklaşımımız nesnelere de sirayet etmiştir. Putları kötü bilip sanki onlar kendisine veya bir başkasına bir zarar verebilecekmiş gibi ondan kaçınanlar, <strong>“Atalar, Çoğunluk ve Otorite Putları / Tanrıları”</strong> önünde el pençe divan durmaktan, farkında olarak veya olmayarak onlar her ne derse ona itaat etmekten hiç kocunmazlar.</p>
<p style="text-align:justify;">Allah’ın yarattığı bir nesneden kaçarken, öbür tarafta şirkin tam göbeğinde olduklarını görmezler !</p>
<p style="text-align:justify;">İlginçtir ki, bunlar aynı yaklaşımı “Kuran” için de sergilerler…</p>
<p style="text-align:justify;">Onlara göre Kuran, bir hidayet rehberidir. Böyle inanırlar. Doğrudur, Kuran elbette alemler için bir hidayettir. Ama hangi Kuran ?</p>
<p style="text-align:justify;">Mushaflar içerisinde raflarda tozlanmaya terkedilmiş Kuran mı?</p>
<p style="text-align:justify;">Mümkünse mezar ziyaretlerinde, <strong>“dirilerin uyarılması için indirildiği halde” (Bkz.Yasin,70)</strong> Allah ile dalga geçer gibi sadece ÖLÜLERE OKUNAN Kuran mı?</p>
<p style="text-align:justify;">Öğüt alınması için kolaylaştırılmış (Bkz. Kamer,17) ve insanlar ayetleri hususunda iyiden iyiye düşünsünler diye indirildiği (Bkz. 47/24, 38/29) halde, bilmediğimiz bir dilde inadına anlamamak için okunan ve okutulan Kuran mı?</p>
<p style="text-align:justify;">İçinde şifreler, tılsımlar, büyüler, gaibden haberler ve ve sanki o bir bilim kitabı imiş gibi bilimsel buluşlar aranan Kuran mı?</p>
<p style="text-align:justify;">Dinde hiçbir yeri bulunmayan mevlüt ayinlerinde, ilahiler arasına bilmediğimiz bir dilde meze yapılan Kuran mı?</p>
<p style="text-align:justify;">Hangi Kuran alemler için bir hidayet ve öğüttür ?</p>
<p style="text-align:justify;">Nasıl ki, putlaştırılan nesneler insanlara ne bir fayda ne de bir zarar veremezse, putlaştırılan bir Kuran da insanlara bir hidayet kaynağı olmaz.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Kuran, ancak kendisine iman ile iyiden iyiye düşünerek ayetlerine secde / itaat edildiğinde bir hidayet rehberi ve hakiki bir şifadır.</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Yahudiler lanetli bir ırktır diyenler de aynı hataya düşmüşlerdir. Yaratan nasıl olur da yarattığı bir ırkı lanetler ? Lanetlenen o ırk mıdır, yoksa onların yapmakta ısrarcı oldukları kınanmış eylemleri yapanlar mı ?</p>
<p style="text-align:justify;">Buna inanan, bu gün ana ve babasından doğmuş bütün Yahudilerin lanetli olduğuna mı inanıyor ?</p>
<p style="text-align:justify;">Böyle düşünen hemen sokaklara insin de, Yahudileşmiş / Yahudilerin din hususundaki eylemlerini şiar edinmiş kalabalıklara baksın.</p>
<p style="text-align:justify;">Ve şunu bir daha sorsun !</p>
<p style="text-align:justify;">Sahi biz neden böyleyiz ?</p>
<p style="text-align:justify;">Ali Aksoy &#8211; 24.04.2009</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[İNSANLIK NAMINA... - Ali Aksoy]]></title>
<link>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/06/21/insanlik-namina-ali-aksoy/</link>
<pubDate>Sun, 21 Jun 2009 19:52:47 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/06/21/insanlik-namina-ali-aksoy/</guid>
<description><![CDATA[Geçenlerde çocuğunu kaybetmiş bir ana babanın, çocuğun fotoğrafı eşliğinde yardım çağrısında vardı b]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:justify;">Geçenlerde çocuğunu kaybetmiş bir ana babanın, çocuğun fotoğrafı eşliğinde yardım çağrısında vardı bu kelime…</p>
<p>Bir de, Amerikalı hayvanların işkence ve eziyetine maruz kalmış Müslümanlara yardım çağrısında…</p>
<p>Aslında hemen hemen her gün trafikte karşılaştığımız ambulansların sirenleri de bu dili, bu kelimeyi konuşur. İnsanlık namına çekilirsiniz bir kenara… İnsan için, insan yaşasın diye…</p>
<p>En iyi doktorlar bilir bunu… İnsanlık namına…</p>
<p>Ne din vardır burada, ne ırk, ne dil, ne başkaca bir ayrım… İnsandır ve insanlık namına hareket edilir.</p>
<p>İnsanlık namına her hareket, “İnsanlık kalmamış” diyenlere bir reddiyedir. Kar çiçeğidir, inadına açıverir.</p>
<p>Dini, dili, ırkı ne olursa olsun “insan” için, “insan faydasına” bir şey yapmanın Kuran’daki izdüşümlerine değineceğiz bu yazıda.<!--more--></p>
<p>İnsan için, insanın faydasına ilk iş gören Allah’tır. Hem şöyle böyle değil, olan biten her şeyi onun için yaratmıştır.</p>
<p><strong>“O, göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini, kendi (canibi) nden sizin emrinize verdi. Şüphe yok ki bunda, iyi düşünecek bir kavim için, kesin ayetler (delâletler, ibretler) vardır.” (Casiye,13)<br />
</strong><br />
<strong>“Görmediniz mi, Allah, göklerde ve yerde bulunan şeyleri sizin emrinize verdi ve görünür görünmez nimetlerini üstünüze saçtı. …” (Lokman,20)</strong></p>
<p><strong>“Geceyi, gündüzü, Güneş&#8217;i ve Ay&#8217;ı sizin emrinize vermiştir. Yıldızlar da O&#8217;nun emriyle bir hizmete boyun eğmiştir. Bütün bunlarda, aklını çalıştıran bir topluluk için elbette ibretler vardır.” (Nahl,12)</strong></p>
<p><strong>“Görevlerini şaşmadan yapmak üzere Güneş&#8217;i ve Ay&#8217;ı da size boyun eğdirdi. Geceyi ve gündüzü de hizmetinize verdi.” (İbrahim,33)</strong></p>
<p><strong>“Ve yemek için taze et, takınmak için değerli taşlar çıkarasınız diye denizi; ve denizin üstünde suları yararak yol aldığını gördüğünüz gemileri, O&#8217;nun cömertliğinden belki bir pay ararsınız ve şükredersiniz diye (koyduğu tabii yasalara) bağlı kılan O&#8217;dur.” (Nahl,14)</strong></p>
<p>Allah’ın nimeti saymakla bitmez. Allah, bütün bunları <strong>“insan için”</strong> yarattığını söylüyor. “İnsanlık namına” kelime dizinindeki <strong>“insanlık”</strong> için…</p>
<p>O halde, insanlar için, insanlara faydalı bir şey yapmak bir anlamda “Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak”tır.</p>
<p>Müminler için Allah’ın yaptığı şu tanımlamaya bir bakınız:</p>
<p><strong>“Siz, insanlığ(ın iyiliği) için çıkarılmış en hayırlı bir topluluksunuz; doğru olanı emreder, eğri olandan alıkoyarsınız ve Allah&#8217;a inanırsınız. …” (Ali İmran,110)</strong></p>
<p>Allah nasıl insanlar için, onların faydasına yaratıp düzene koyuyorsa, kendisine gönülden iman edenleri de aynı eyleme çağırıyor, onları o eylemle vasıflandırıyor. “İnsanlar için”…</p>
<p>Kuran’a göre insanın üzerinden anılmaya (yani kendisine vahyetmeye) değer bir şey olmadığı nice uzun devirler geçmiştir. (Bkz. İnsan,1)</p>
<p>O, o döneminde “adem” değildi. Sonra Rabb, bu “adem olmayan varlığı” ademe tekamül ettirip, ademi o “anılmaya değer olmayan” varlığa halife / ardıl / artçı kıldı. (Bkz. Bakara,30 – Burada yaratma değil atama, tayin etme vardır)</p>
<p>Aslında yeryüzünde her var edilen insan topluluğu bir öncekine halef / ardıldır.</p>
<p><strong>“Sizi yeryüzünde öncekilere halefler yapan O&#8217;dur. Verdiği nimetlerle sizi denemek için kiminizi kiminiz üzerine derecelerle yükseltmiştir. Rabbin ceza verdiğinde çok süratli verir. Ama O, gerçekten çok affedici, çok merhametlidir.” (Enam,165)</strong></p>
<p>İşte bu, kendisinden önce yaşamış olup ta “adem” olmayan varlığa halef / ardıl olan adem / insan için bütün melekler / kuvvetler secdeye / itaate davet edilir. Yerde ne var, gökte ne varsa kendisine secde/itaat edici olan Rabb, bu defa görünür görünmez bütün kuvvetleri ademe secdeye, yani emrine itaate / emri altına girmeye çağırır. Çünkü, yerde ne var gökte ne varsa, denizin derinliklerindeki, uzayın uzaklarındaki her şey “insan için” yaratılmıştır.</p>
<p>Böyle değerlidir insan… İsarailoğullarının kendilerine içlerinden bir peygamber vasıtası ile vahyedilmek suretiyle alemlere üstün tutulması gibi, aslında bütün insanlık “anılmaya / vahyedilmeye değer” olduğu andan itibaren alemlere üstün tutulmuştur.</p>
<p>Sonra Kuran, insanın değerini onun doğurulup büyütülmesindeki meşakkate dikkat çekerek de dile getirir:</p>
<p><strong>“Biz insana, anne babasına çok iyi davranmasını önerdik. Annesi onu zahmetle taşıdı, zahmetle doğurdu. Taşınması ve sütten kesilmesi otuz aydır. Nihayet, yiğitlik çağına gelip kırk yıla erdiğinde şöyle der: &#8220;Rabbim; beni, bana ve ebeveynime verdiğin nimete şükretmeye, hoşnut olacağın iyi bir iş yapmaya yönelt! Soyum içinde, benim için barışı gerçekleştir. Sana yöneldim ben, sana teslim olanlardanım ben!” (Ahkaf,15)</strong> (Karş. 31/14)</p>
<p>İnsanın alemlerdeki farklı yaratılışı yapıp ürettiği eserlerden görülmektedir. Başkaca hiçbir mahluk ne insanın ortaya çıkarabileceği faydayı, ne de zararı meydana getiremez.</p>
<p>İnsan, hayır üretmeye uygun her olanakla donatılmıştır. “En güzel bir biçimde yaratılmış olmak” aslında görsel güzelliği değil, sınanma açısından her olanağa sahip oluşu anlatır.</p>
<p>Kuran, suretlerin güzel yaratılışına ayrıca değinir:</p>
<p><strong>“Yeryüzünü sizin için bir dinlenme yurdu ve göğü de bir kubbe yapan, size şekil veren -çok da güzel bir şekil veren- ve sizi hayatın tertemiz nimetleri ile rızıklandıran Allah&#8217;tır. İşte Rabbiniz Allah budur. Bütün alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir!” (Mümin,64)</strong></p>
<p>Allah insanı anıp ona resuller aracılığı ile vahyetmiştir. Aslında bu, Allah’ın insana tek veya ilk vahyetme yolu değildir.</p>
<p>Bunu anlamamız için önce Allah’ın arıya nasıl vahyettiğine bakmalıyız.</p>
<p>Ayeti Rabbin insanlara olan nimetlerinin sayıldığı öncesiyle birlikte okuyalım:</p>
<p><strong>“Allah, gökten bir su indirdi de onunla, ölümünden sonra yeryüzüne hayat verdi. Kuşkusuz, bunda kulak verip dinleyen bir topluluk için mutlaka bir ayet vardır.</strong></p>
<p><strong>Hayvanlarda da sizin için kesin bir ibret vardır. Size onların karınlarından, fışkı ile kan arasından halis bir süt içiriyoruz ki, içenlerin boğazlarından kayar gider.</strong></p>
<p><strong>Hurmalıkların meyvalarından, üzümlerden de sarhoş edici bir içecek ve güzel bir rızık elde edersiniz. İşte bunda, aklını işleten bir topluluk için ayetler vardır.</strong></p>
<p><strong>Rabbin, balarısına şöyle vahyetti: &#8220;Dağlardan evler edin, ağaçlardan ve insanların kurdukları çardaklardan da&#8230;&#8221;</strong></p>
<p><strong>&#8220;Sonra, meyvaların her türünden ye de boyun bükerek Rabbinin yollarına koyul.&#8221; Onun karıncıklarından, renkleri çeşit çeşit bir içecek çıkar ki, insanlar için onda şifa vardır. Derin derin düşünen bir topluluk için, bunda kesin bir ayet var.” (Nahl, 65-69)</strong></p>
<p>Her ne kadar bazı çevirilerde “vahyetme” yerine “ilham etme” tabiri kullanılmakta ise de, biz Allah’a din öğretme (Bkz. 49/16) küstahlığına düşmemek için Allah’ın kullandığı kelimeyi esas alıyoruz.</p>
<p>Arıya vahyediyor Allah… Allah arıya bir ses, bir kelime, bir dil ile mi vahyetmiştir yoksa onun genlerine emrini işleyerek mi ? Yaratılışına, DNA’sına yazılan yükümlülüktür arıya vahyedilen.</p>
<p>İnsana da bu türden bir vahiyle vahyetmiştir Allah&#8230;</p>
<p>Modern tabirle “iç güdü” , “iç ses” gibi isimlerle çeşitli kısımları tanımlanan fıtrattır bu. Yaratıştır, bir ilim ve din / yol, yordam üzerinde ortaya çıkarıştır.</p>
<p>Sonra Rabb insanı bu fıtri / yaratılış özelliği ile kendisine şahit tutar:</p>
<p><strong>“Hani Rabbin, ademoğullarından, bellerinden zürriyetlerini alıp onları öz benliklerine şahit tutarak sormuştu: &#8220;Rabbiniz değil miyim?&#8221; Onlar: &#8220;Rabbimizsin, buna tanıklık ederiz.&#8221; demişlerdi. Kıyamet günü, &#8220;biz bundan habersizdik&#8221; demeyesiniz.” (Araf,172)</strong></p>
<p>Rivayet kültüründe anılan <strong>“kalu bela”</strong> inanışı bu ayetin gereğini izah etmekten çok uzaktır. Hiç kimsenin hatırlamadığı, ezelde yaşanmış bir şahitlik, kişinin imanına gerekçe / kanıt olamaz. Halbuki burada bahsedilen şahitlik, aynı Allah’ın arıya vahyetmesinde olduğu gibi, insanın yaratılışında, fıtratında, genlerinde kodlanmış bir gerçektir. O, her insana kendi dilinde seslenir. Eğriyi, doğruyu ayırt etmesine yardımcı olur. Yüreklerin özünden, vicdanın her zerresinden bir sesleniştir. Yaratılmış hiç kimsenin “bizim bundan haberimiz yoktu” diyemeyeceği bir sesleniş ve şahitliktir.</p>
<p>İşte, yaratılışla birlikte insana yüklenen ve bu suretle toplumlara yansıyan “iyi” ve “kötü” tanımları, <strong>“Eskimez Din”</strong>dir.</p>
<p><strong>&#8220;O halde sen yüzünü, bir hanîf olarak dine, Allah&#8217;ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata çevir. Allah&#8217;ın yaratışında değiştirme olamaz. Doğru ve eskimez din işte budur. Fakat insanların çokları bilmiyorlar.&#8221; (Rum,30)</strong></p>
<p>Eskimez Dinin Kuran’daki karşılığı <strong>“Din-i Kayyım”</strong>dır. Eskimez, aşınmaz, pörsümez, dimdik ayakta duran din. İnsan var oldukça, ona içinden, kendi dilinden ve ömür boyu seslenen din…</p>
<p>Eskimez Din, bir <strong>“insanlık dini&#8221;</strong>dir. İnsanın yaratılışıyla başlamıştır. İnsanın aklını ve vicdanını birlikte işleterek eriştiği objektif doğrunun adıdır. Hırsızlığa, zulme, yalana, adaletsizliğe <strong>“kötü”</strong> der, yardımlaşmaya, doğru söylemeye, ana-babaya iyi davranmaya, <strong>“iyi”</strong> der.</p>
<p>Bir mutluluk sahnesinde gözlerinden şapır şapır yaş döktürür.</p>
<p>Vakıa suresi, insanları mahşerde <strong>üç gruba</strong> ayırır. (Bkz. Vakıa,7) Bir tarafta iyiler, bir tarafta kötüler vardır. Peki ya <strong>üçüncü grup</strong> kimdir ?</p>
<p><strong>“Allah’a yakın kılınanlar”</strong> (Bkz. Vakıa,11)</p>
<p>Ne yapmışlar da öne geçmiş bu “yakın kılınanlar” ?</p>
<p>İşte size, <strong>“İNSANLIK NAMINA”</strong> çağrıldığınız, <strong>“Eskimez Din”</strong>in dindarlarının eylemi:</p>
<p><strong>“Hayır yarışlarında en önde olanlar”</strong> (Bkz. Vakıa,10)</p>
<p>İnsanlık namına…</p>
<p>Ali Aksoy – 16.04.2009</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Eylemler Güzeli - Ali Aksoy]]></title>
<link>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/05/12/eylemler-guzeli-ali-aksoy/</link>
<pubDate>Tue, 12 May 2009 06:20:58 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/05/12/eylemler-guzeli-ali-aksoy/</guid>
<description><![CDATA[]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><span style='text-align:center;display:block;'><object width='400' height='330' type='application/x-shockwave-flash' data='http://video.google.com/googleplayer.swf?docId=-6883072358167564160'><param name='allowScriptAccess' value='never' /><param name='movie' value='http://video.google.com/googleplayer.swf?docId=-6883072358167564160'/><param name='quality' value='best'/><param name='bgcolor' value='#ffffff' /><param name='scale' value='noScale' /><param name='wmode' value='window'/></object></span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[UZAYLI YAHUDİLER ! - Ali Aksoy]]></title>
<link>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/05/12/uzayli-yahudiler-ali-aksoy/</link>
<pubDate>Tue, 12 May 2009 06:18:49 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/05/12/uzayli-yahudiler-ali-aksoy/</guid>
<description><![CDATA[- Yahudi misin ? - Hayır, elhamdülillah müslümanım. - Yahudileşmiş olabilir misin ? - Haşa ! Yahudil]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:justify;">- Yahudi misin ?</p>
<p>- Hayır, elhamdülillah müslümanım.</p>
<p>- Yahudileşmiş olabilir misin ?</p>
<p>- Haşa ! Yahudiler Hz. Musa’yı, ben Hz. Muhammed’i kabul ediyorum.</p>
<p>Eğer Müslümanların çoğunluğu, Kuran’ın “eskilerin masalları” olmadığını, Yahudi tarihine giriş kitabı olmadığını ve bir de Yahudilerin muhakeme zabıtnamesi yani yargılama tutanağı olmadığını idrak etseler ve kitabı böylece okusalardı ben “Uzaylı Yahudiler” diye bir başlık atamazdım herhalde&#8230;</p>
<p>Çünkü o zaman müslümanlar, Kuran’ın “Yahudilik” üzerinden yaptığı uyarıları ve eleştirileri üzerlerine alınır, “Acaba Allah bu kıssaları kim için ve ne sebeple anlatmıştır ?” diyerek ders çıkarma peşinde olurlardı.</p>
<p>Ne var ki, durum böyle değil. Müslümanların çoğunluğu olarak biz, Yahudiler ile ilgili ayetleri asla üstümüze alınmayız. Kuran, Yahudilere her fiske vurduğunda içimizden “oh” çeker, “Bu da size kapak olsun” deriz ama günün birinde Yahudiler gibi(!) bir Yahudi olabileceğimize hiç ihtimal vermeyiz. Yahudiliği bir “ırk meselesi” olarak görenler zaten “Yahudileşmek” diye bir tabiri kabullenemezler.<!--more--></p>
<p>Sanki vaziyet şöyledir: Bu Yahudiler, uzaydan gelmiş yaratıklardır. Değişik bir “tür” oldukları için, onların bize, bizim onlara benzeme olasılığımız hiç yoktur. Onlar uzayın, biz dünyanın varlıkları, onlar “yaratık”, biz “insan”ızdır. Onların eleştirildiği tutumları sergileme olasılığımız mümkün değil yoktur…</p>
<p>Gelin şimdi, şu Uzaylı Yahudilere, değişik tür yaratıklara kısaca bir göz atalım. Bu göz atışı, bir tarih serüveni olarak değil, Kuran’ın vurgu yaptığı birkaç cepheden yapalım.</p>
<p>İsrailoğulları Hz. Musa’ya tabi olarak Firavun ünvanlı zorbaya karşı büyük bir mücadele verirler. Firavun ordusundan kurtulup denizi geçtikten hemen sonra bir kasabaya rast gelirler&#8230;</p>
<p>Araf suresinden okuyoruz:</p>
<p>137.<br />
Ezilip itilmekte olan topluluğu da içine bereketler doldurduğumuz toprağın doğularına ve batılarına mirasçı kıldık. Rabbinin, İsrailoğullarına verdiği güzel söz, sabretmeleri yüzünden hedefine vardı. Firavun ve toplumunun sanayi olarak meydana getirdiklerini de dikip yükselttikleri sarayları da yere geçirdik.</p>
<p>138.<br />
İsrailoğullarına denizi geçirttik. Özel putlarına tapan bir topluluğa rastladılar. Bunun üzerine: “Ey Mûsa, dediler, bunların ilahları olduğu gibi sen de bize bir ilah belirle!” Mûsa dedi: “Siz cahilliği sürdürmekte olan bir toplumsunuz.”</p>
<p>139.<br />
“Şu gördüklerinizin, içinde bulundukları din çökmüştür. Yapmakta oldukları da boşa çıkacaktır.”</p>
<p>140.<br />
Şunu da söyledi: “Size Allah’tan başa bir ilah mı arayayım? O sizi âlemlere üstün kılmıştır.”</p>
<p>141.<br />
Şunu da hatırlayın: Sizi Firavun hanedanından kurtarmıştık. Size azabın en kötüsü ile işkence ediyorlardı: Oğlanlarınızı katlediyorlar, kadınlarınıza hayasızca davranıyorlar/kadınlarınızın rahimlerini yokluyorlar/kadınlarınızı hayata salıyorlardı. Bunda sizin için Rabbinizden gelmiş büyük bir imtihan vardı.</p>
<p>142.<br />
Mûsa ile otuz gece için vaatleştik. Ve bunu, bir on ekleyerek tamamladık. Böylece Rabbinin belirlediği süre kırk geceye ulaştı. Mûsa, kardeşi Hârun’a dedi ki: “Toplumum içinde benim yerime sen geç, barışçı ol, bozguncuların yolunu izleme!”</p>
<p>Ayetten görüleceği üzere Musa’nın, 40 gecelik yokluğu sırasında kavminin başında Hz. Harun bulunmaktadır. Bu “40 gece / 40 gün” içerisinde neler oldu ?</p>
<p>Yine Araf suresinden okuyoruz:</p>
<p>148.<br />
Mûsa’nın kavmi, onun Allah’la konuşmaya gidişinden sonra, süs eşyalarından oluşmuş, böğürebilen bir buzağı heykelini ilah edinmişti. Görmediler mi ki, o onlarla ne konuşabiliyor ne de kendilerine yol gösterebiliyor? Onu benimsediler ve zalimler haline geldiler.</p>
<p>149.<br />
Başları avuçları arasına düşürülüp de sapmış olduklarını fark ettiklerinde şöyle yakardılar: “Rabbimiz bize merhamet etmez, bizi affetmezse mutlaka hüsrana düşünlerden olacağız.”</p>
<p>150.<br />
Mûsa, kızgın ve üzgün bir halde kavmine döndüğünde şöyle dedi: “Benden sonra arkamdan ne kötü şeyler yaptınız! Rabbinizin emrini bekleyemediniz mi?” Levhaları yere attı, kardeşinin başını tuttu, kendisine doğru çekiyordu. Kardeşi dedi ki: “Ey annem oğlu! Bu topluluk beni horlayıp hırpaladı. Nerdeyse canımı alıyorlardı. Bir de sen düşmanları bana güldürme. Beni şu zalim toplulukla bir tutma.”</p>
<p>151.<br />
Mûsa şöyle yakardı: “Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla. Rahmetine sok bizi. Sen, rahmet edenlerin en merhametlisisin.”</p>
<p>152.<br />
Buzağıyı ilah edinenler var ya, yakında onlara Rablerinden bir öfke ve dünya hayatında bir zillet ulaşacaktır. İftiracıları böyle cezalandırırız biz!</p>
<p>Bu “Buzağı” meselesine bir de Taha suresinden bakalım:</p>
<p>83.<br />
Seni toplumundan çabucak uzaklaştıran neydi, ey Mûsa?</p>
<p>84.<br />
Dedi: “Onlar, benim eserim üzerindeler. Ben sana gelmede acele davrandım ki, benden hoşnut olasın, ey Rabbim!”</p>
<p>85.<br />
Buyurdu: “Biz senden sonra toplumunu tam bir biçimde imtihan ettik. Sâmirî onları saptırdı.”</p>
<p>86.<br />
Bunun üzerine Mûsa, öfkeli ve ümidi kırık bir halde kavmine döndü. Dedi: “Ey toplumum! Rabbiniz size güzel bir vaatte bulunmadı mı? Süre mi size uzun geldi yoksa Rabbinizden üzerinize bir gazabın inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz söze ters davrandınız?”</p>
<p>87.<br />
Dediler ki: “Biz sana kendi irademizle/malımızla karşı çıkmadık. Olay şu: Bize o topluluğun süs eşyalarından bazıları yükletilmişti, onları kaldırıp attık; aynı şekilde Sâmirî de attı.”</p>
<p>88.<br />
Sâmirî onlar için, böğürmesi olan bir buzağı heykeli çıkardı. Dediler ki: “Bu, hem sizin hem de Mûsa’nın tanrısıdır. Ama Mûsa unuttu.”</p>
<p>89.<br />
Görmüyorlar mı ki; o buzağı onlara bir sözü geri çeviremiyor; kendilerine bir zarar veremiyor, bir yarar sağlayamıyor.</p>
<p>90.<br />
Yemin olsun, Hârun daha önce onlara şunu söylemişti: “Ey kavmim, siz bununla imtihan edildiniz. Sizin Rabbiniz o Rahman’dır. Artık bana uyun, emrime itaat edin!”</p>
<p>91.<br />
Onlar şöyle demişlerdi: “Mûsa bize dönünceye kadar ona tapıcılar olmakta devam edeceğiz.”</p>
<p>92.<br />
Mûsa dedi: “Ey Hârun, onların saptıklarını gördüğün zaman seni ne engelledi de,</p>
<p>93.<br />
Benim ardım sıra gelmedin. Emrime isyan mı ettin?”</p>
<p>94.<br />
Hârun dedi: “Ey annemin oğlu! Sakalımı, başımı tutma! Ben senin şöyle diyeceğinden korkmuştum: ‘Beniisrail arasına ayrılık soktun, sözüme bağlı kalmadın!”</p>
<p>95.<br />
Mûsa dedi: “Senin derdin neydi, ey Sâmirî?”</p>
<p>96.<br />
Sâmirî dedi: “Onların görmediklerini gördüm. Resulün izinden bir avuç avuçladım da onu attım. Nefsim bana böylesini hoş gösterdi.”</p>
<p>97.<br />
Mûsa dedi: “Defol, çünkü sen, hayatın boyunca ‘Bana dokunmayın!’ diyeceksin! Ve senin için asla kurtulamayacağın bir hesap zamanı da var. O başını bekleyip durduğun tanrına bir bak! Onu kesinlikle yakacağız, sonra da un-ufak edip denize dökeceğiz.”</p>
<p>98.<br />
Gerçek olan şu ki, sizin ilahınız kendisinden başka hiçbir tanrı olmayan Allah’tır. O, ilim bakımından her şeyi çepeçevre kuşatmıştır.</p>
<p>99.<br />
İşte böylece, geçip gitmişlerin haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Biz sana katımızdan da bir Zikir vermişizdir.</p>
<p>Bu yazının konusu itibariyle dikkatinizi çekmek istediğim hususlar şunlardır:</p>
<p>1 – Hz. Musa kavminden sadece 40 gün ayrı kalmıştır.</p>
<p>2 – Bu süre zarfında Hz. Harun, kavmin başındadır.</p>
<p>3 – Bu kavim, Samiri’nin (Samirilik bu gün hala bir din olarak vardır) ayartması ile Hz. Harun’a rağmen yoldan çıkmış ve süs eşyalarından yapılmış bir buzağı heykelini “ilah” edinmiştir. Hz. Harun’un karşı çıkması işe yaramamış, onu öldürmekle tehdit etmişlerdir.</p>
<p>4 – Buzağı, bir simgedir. İsrailoğulları, Mısır’daki dinlerini terk etmemişler, ona gerisin geri dönmüşlerdir. Bu “geri dönüş”lerinde, Buzağı’nın yapı taşı olarak anılan “ziynet eşyaları” ve “elçinin izi” kanaatimizce temsili bir anlatım olup, Buzağı, eski dinlerinin, elçinin getirdiği yeni din ile sentezlenmesinden türetilmiş, “böğürebilen” yani “din buyuran” bir niteliktedir. Nitekim, Yahudilerin “sığır sever” tavrı bu hadiseden sonrada devam etmiştir. Az sonra ona da değineceğiz.</p>
<p>5 – İsrailoğullarının yoldan çıkışı, “teferruat” bir mevzuda değil, dinin en temel itikat esasındadır.</p>
<p>Burada kendimize sormamız gereken kritik sorular şunlardır:</p>
<p>1 – Allah bu kıssayı iki surede değinerek teferruatı ile birlikte “kime” ve “ne sebeple” anlatmaktadır ? Burada amaç, Yahudi tarihi hakkında bilgi vermek yahut Yahudilerin tarihi arızalarını yüzlerine vurmak mıdır, yoksa bu kıssalar Kuran’ın muhataplarına verilmek istenen mesajlar mı içermektedir ?</p>
<p>2 – İsrailoğulları dünyada yaşan bizler gibi insanlar ise, onlar 40 gecede üstelik başlarında bir peygamber varken yoldan çıkabilmiş ise, Müslümanların da 1400 yılda yoldan çıkmış olmaları ihtimali var mıdır ?</p>
<p>Bu sorulara karşı “Biz başkayız, Yahudiler başka, bizim ve atalarımızın dine dair herhangi bir hususta yoldan sapmış olmaları ihtimali yoktur” diyenler için bu yazının anlatabileceği hiçbir husus yoktur.</p>
<p>Sırf bu kıssa elbette “Müslümanların yoldan çıktığı” anlamına gelmez. Ancak bu kıssa, çok kısa bir zaman diliminde üstelik de bir Peygamber’in himayesi altındayken “İNSANLARIN” neler yapabildiklerine ve nelere inanabileceklerine bir KANIT ve ÖRNEKTİR.</p>
<p>Bir başka Yahudi “hikayesi” (!) okuyalım…</p>
<p>Bakara suresinden okuyoruz:</p>
<p>67.<br />
Mûsa, toplumuna dedi ki: “Allah size, bir inek boğazlamanızı emrediyor.” Dediler ki: “Sen bizimle alay mı ediyorsun?” Dedi ki: “Cahillerden biri olmaktan Allah’a sığınırım.”</p>
<p>68.<br />
Şöyle konuştular: “Çağır Rabbine bizim için, açıklasın bize neymiş o!” Cevap verdi: “O diyor ki, bahsettiğim ne yaşlıdır ne de körpe. İkisi arası bir inektir.” Haydi size emredileni yapın!</p>
<p>69.<br />
Şöyle dediler: “Çağır Rabbine bizim için, neymiş onun rengi açıklasın bize.” Cevap verdi: “O diyor ki, bahsettiğim, sarı, rengi parlak bir inektir; seyredenlere mutluluk verir.”</p>
<p>70.<br />
Şöyle dediler: “Dua et Rabbine, açıklasın bize neymiş o! Çünkü bu inek, bizim gözümüzde başkalarıyla karıştı. Ve biz, Allah dilerse, doğruya ve güzele elbette kılavuzlanacağız.”</p>
<p>71.<br />
Cevap verdi Mûsa: “Allah diyor ki, bahsettiğim, boyunduruk yememiş bir inektir; toprağı sürmez, ekini sulamaz. Salma hayvandır. Alaca yoktur onda.” Dediler ki: “İşte şimdi gerçeği getirdin.” Ve ardından onu boğazladılar, az kalsın yapmayacaklardı.</p>
<p>72.<br />
Siz bir adam öldürmüştünüz de onunla ilgili olarak çekişip duruyordunuz. Oysaki Allah, sizin sakladıklarınızı ortaya çıkaracaktı.</p>
<p>73.<br />
Şöyle dedik: “Kesilen ineğin bir parçasıyla öldürülen adama vurun.” İşte böyle diriltir Allah ölüleri. Size ayetlerini gösteriyor ki, aklınızı işletebilesiniz.</p>
<p>Bu kıssada karşımıza “buzağı” değil, arada geçen zamanda semirmiş bir “inek” çıkıyor.</p>
<p>Bu kıssa ile yazımızın konusu itibariyle dikkatinizi çekmek istediğim hususlar şunlardır:</p>
<p>1 – İsrailoğulları “kasaplığı” milli meslek edinmiş bir ırk değildir. O halde onlara emredilen “sığır kesme” işinin “din” ile bir ilgisi olmalıdır.</p>
<p>2 – İsrailoğullarına kesmeleri için emredilen ineğin vasfı şudur: “bir inek”… Yani, herhangi bir inek…</p>
<p>3 – İsrailoğulları bu ilk emre itiraz edip inek için ilave vasıflar sayılmasını istemişlerdir. Hz. Musa’nın verdiği ilk cevabın son cümlesi şudur: “…haydi size emredileni yapın”. Yani, işi yokuşa sürüp başka tanımlama / teferruat / detay istemeyin, size açıklanan vasıflara uygun bir inek bulun ve kesin.</p>
<p>4 – İsrailoğulları kendilerine sunulan teferruatı az bularak ilave tanımlar istemişlerdir. Onlar kesilecek inek için teferruat istedikçe onlara açıklanmış ve her seferinde bu tanımlamaya uygun bir inek bulma ihtimalleri güçleşmiştir.</p>
<p>5 – İsrailoğullarının inek kesme işine soğuk bakmaları “hayvan severlik”ten değil, dini bir endişe sebebiyledir. Kuran beyanına göre, onlar bu “buzağı sever” tavırlarını terk etmemişler ve Hz. Musa’nın getirdiği dini inkarları yüzünden adeta özlerine “buzağı sevgisi” içirilmiştir. (Bkz. Bakara,93)</p>
<p>Şimdi dini teferruata boğma ile ilgili olarak Maide suresine kulak veriyoruz:</p>
<p>101.<br />
Ey iman sahipleri! Size açıklandığında canınızı sıkacak şeylerle ilgili soru sormayın. Kur’an indirilmekte iken onları sorarsanız size açıklanır. Allah onlardan vazgeçmiştir. Allah Gafûr’dur, Halîm’dir.</p>
<p>102.<br />
Sizden önceki bir toplum da onları sormuştu; sonra tutup hepsini inkâr ettiler.</p>
<p>Yazımızın konusu itibariyle bu ayetler hakkında dikkatinizi çekmek istediğim hususlar şunlardır:</p>
<p>1 – Dine, dinin hükümlerine dair sorulara cevaplar sadece ve sadece “… kuran indirilirken” verilmektedir. Yani sorulara cevap veren sadece ve sadece Allah’tır ve bunu “Kuran ile” yapmaktadır.</p>
<p>2 – Allah’ın açıklamadığı / emretmediği hususlar hakkındaki hüküm şudur: “… Allah onlardan vazgeçmiştir”.</p>
<p>Şimdi bu açıklamalardan sonra şu sorulara cevap aranmalıdır:</p>
<p>1 – Kuran’da Yahudilerin eski dinlerini / dinlerinin tapınma objelerini terk etmedikleri ve buna aykırı emirleri uygulamamak için dini teferruata boğdukları yolundaki kıssa “kime” ve “ne için” anlatılmıştır ?</p>
<p>2 – Kuran’a göre, açıklanmamış hususlar dinin emirleri arasında değil ve hüküm yalnız Allah’a ait ise (Bkz. Kehf,26), Hz. Peygamber’in sırf kendisi için bile bir şeyi haram kılma yetkisi yoksa (Bkz.Tahrim,1), Kuran ayrıntılı / mufassal kılınmış ise (Bkz. Nahl,89), Rabbin sözü doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmış ise (Bkz. Enam,115), Hz. Peygamber yalnız vahye uyuyor ve yalnız vahiyle uyarıyorsa (Bkz. 6/50,72/23, 21/45,10/15,39/11-12-13) din adına ileri sürülen ve Kuran’da hiçbir dayanağı bulunmayan kuralları kim üretti ?</p>
<p>Son olarak Kuran’dan Yahudilere dair onlarca özellik arasından bir diğer özelliğe değineceğiz.</p>
<p>“Onlardan (Kitap ehlinden) bir zümre vardır, aslında Kitap’tan olmayan bir şeyi siz Kitap’tan sanasınız diye, dillerini Kitap’la eğip bükerler. O, Allah katında olmadığı halde, “Bu, Allah katındandır.” derler. Bilip durdukları halde, Allah hakkında yalan söylerler.” (Ali İmran,78)</p>
<p>“Yahudilerden öyleleri var ki, (kelimeleri yerlerinden kaydırıp) tahrif ederek onları anlamlarından uzaklaştırırlar …” (Nisa,46)</p>
<p>“Sonunda, verdikleri mîsakı bozdukları için onları lanetledik de kalplerini kaskatı yaptık. Kelimeleri yerlerinden kaydırıyorlar. Öğütlenmek üzere çağırıldıkları şeyden nasiplenmeyi unuttular. …” (Maide,13)</p>
<p>“Ey resul! Kalpleri inanmamış olduğu halde ağızlarıyla “inandık” diyenlerin küfürde yarışırcasına koşanları seni üzmesin. Yahudilerden bazıları yalancılık etmek için dinlerler; huzuruna çıkmamış olan başka bir topluluk için dinlerler. Yerlerine oturmuş kelimeleri, yapılarını bozup değiştirirler. “Size şu verilirse alın, eğer o verilmezse çekinin.” derler. Allah birini fitneye çarptırmak isterse sen onun için Allah karşısında hiçbir şey yapamazsın. Bunlar o kişilerdir ki, Allah kalplerini temizlemek istemiyor. Dünyada bir rezillik vardır onlar için; âhirette de büyük bir azap var onlara.” (Maide,41)</p>
<p>Bu ayetler uyarınca yazımızın konusuna göre dikkatinizi çekmek istediğim hususlar şunlardır:</p>
<p>1 – Ehli Kitap ve özellikle Yahudiler dini / kitabı tahrif hususunda uzmandır. Daha önce de bunu defalarca icra etmişlerdir.</p>
<p>2 – Yahudiler tahrifi iki yöntemle yaparlar:</p>
<p>Birincisi; aslında kitaptan olmayan bir şeyi dillerini kitapla eğip bükerek yani güya kitabı delil getirir gibi yaparak anlatırlar ve onun kitaptan olduğuna inanmanızı sağlarlar.</p>
<p>İkincisi: Birinci yöntemin yeterli gelmediği durumlarda, yerlerine oturmuş kelimeleri yerlerinden kaydırırlar. Yerlerine oturmuş kelimeden kasıt, bir bağlam / söz dizini içerisinde anlam kazanmış kelimelerdir. Yerine oturmuş bir kelimeyi kaydırmak, o kelimenin başka bir anlamını esas almak ve/veya sonradan o kelimeye başka bir anlam yüklemek ve/veya cümleyi / ifadeyi söz dizininin içerisinden çıkararak tek başına başka bir manaya gelmesini sağlamaktır.</p>
<p>3 – Bu iki yönteme karşı alınması gereken tedbirler “tahrif yöntemini” bilmekten geçer. Tahrif tuzağına gelmemek için;</p>
<p>Birincisi, Kuran’ı parça parça etmeden siyak ve sibak / konu bütünlüğü içerisinde okumak,</p>
<p>İkincisi, kelimenin bağlam içerisinde kazandığı anlamı dikkate almak,</p>
<p>Üçüncüsü, kelimeyi bağlamı ile birlikte benzer kullanımlarıyla kıyaslayarak değerlendirmek,</p>
<p>Dördüncüsü, Kuran lafızlarına yüklenen herhangi bir anlamın o hükmü Kitap içerisinde ilgili diğer hükümlerle çelişkiye sokup sokmadığına dikkat etmek, ortaya bir çelişki çıkarsa Kuran’da çelişki olamayacağı için (Bkz. Nisa,82) kelimelere yüklenen anlamları tekrar gözden geçirmek gerekmektedir.</p>
<p>Yukarıda açıklanan hususlar doğrultusunda şu sorulara yanıt aranmalıdır:</p>
<p>1 – Allah, Yahudilerin tahrif yöntemini “kime” ve “ne sebeple” anlatmıştır ?</p>
<p>2 – Kuran pürüzsüz bir Arapça ile indirildiği halde (Bkz. Zümer,28), Lügat ve tefsir kitaplarında sık sık karşılaştığımız ve kelimelerin Arapça anlamlarının dışında “dini ıstılah anlamı” adı altında sunulan anlamları kim üretmiştir ?</p>
<p>Örnekler:</p>
<p>1 – “Riba” ve “Faiz” ikisi de Arapça olan kelimelerdir. Üstelik hem “riba” hem “faiz” kelimesi Kuran’da ayrı ayrı kullanılmıştır. Mevcut tüm çevirilerde “riba” kelimesi “faiz” olarak çevrilmektedir. Kuran’ın muhatapları Arapça konuşan kimseler olduklarına göre, nasıl olur da Allah “riba” dediğinde bunu “faiz” olarak anlamış olabilirler ?</p>
<p>2 – Zekat, arınma / arınmak demektir. Kuran’da müminlerin mal varlıklarından yapacakları harcama “sadaka” kelimesi ile anılmış olmasına rağmen mevcut çevirilerde “sadaka” olarak kullanılan kelimenin “zekat” olarak çevrilmesi nasıl mümkün olabilmektedir ? Bundan da öte, aslı “arınma” olan kelimeyi “vergi / ödence” haline kim getirmiştir ?</p>
<p>3 – Cihad, Cehd, Mücahede aynı kökten türemiş kelimelerdir ve öz itibariyle gayret ve çabayı anlatır. Kuran’da tarafların silahlı olarak mücadele etmesine verilen isim “kıtal”dir. Yani, Türkçe’de “savaş” dediğimiz kelimenin Kuran’daki karşılığı “kıtal / öldürme / öldürüşme”dir. “Katil” de aynı kökten bir kelimedir. Hal böyleyken, cihad kelimesi hangi sebeple savaş olarak çevrilmekte ve / veya anlatılmaktadır ?</p>
<p>4 – Secde kelimesi hem gerçek anlamında hem de Kuran’daki bütün kullanımlarında “itaat / itaat etmek” anlamına geldiği halde bu gün bilinen anlamını nasıl kazanmıştır ?</p>
<p>5 – Rüku kelimesi hem gerçek anlamında hem de Kuran’daki bütün kullanımlarında “boyun eğmek / alçak gönüllülük” anlamına geldiği halde bu gün bilinen anlamını nasıl kazanmıştır ?</p>
<p>6 – Kuran’da onlarca dua ayeti bulunduğu halde bir kez olsun “amin” kelimesinin kullanılmamış olması karşısında, Allah’ın Kuran’ı “ne önünden ne ardından hiçbir batılın erişip yanaşamayacağı” bir kitap (Bkz. Fussilet,41-42) olarak tanımlamış olması da göz önünde bulundurularak bu kelimenin dini literatüre ne zaman ve ne şekilde girdiği, başka hangi topluluklarca ne zamandan beri kullanılmakta olduğu düşünülmesi gereken bir durum değil midir ?</p>
<p>7 – Zikr kelimesi anma / hatırlama anlamına geldiği, Kuran’da da sürekli olarak bu anlamda kullanıldığı ve Kuran’ın / Tevrat’ın / İncil’in vasfı olarak anıldığı halde, çevirilerde sıklıkla “Kuran” diye çevrilmesi ne kadar doğrudur ? Halk arasında “zikir” için bilinen anlam (bir kelimeyi sürekli olarak tekrar etmek) ne zaman oluşmuştur ? Kuran’da asla halk arasında bilinen bu anlamıyla kullanılmamış olması düşündürücü değil midir ?</p>
<p>Kuran kelimeleri hakkında bu ve benzeri YÜZLERCE, BİNLERCE cevap bekleyen soru vardır. Bu yazıda çeşitli alanlardan sık kullanılan bazı kelimeler örnek olarak sunulmuştur.</p>
<p>Yazı boyunca üç hususa değindik:</p>
<p>Özetle;</p>
<p>Yahudilerin başlarında bir Peygamber olduğu halde 40 günde hem de dinin en esaslı itikat mevzularında nasıl yoldan çıkabildiğine,</p>
<p>Yahudilerin, eski dinlerini asla terk etmediklerine, bu dini yaşatmak için dini ayrıntıya boğduklarına, Allah’ın din için gerekli her detayı Kuran’da bildirdiğine, Kitabın adalet ve doğruluk bakımından tamamlandığına, dine dair hükümlerle ilgili soruların Allah tarafından, Kuran indirilirken, Kuran ile cevaplandığına, Kuran’da değinilmeyen hususların o toplum için dini bir hükmün konusunu oluşturmadığına,</p>
<p>Yahudilerin kitabı, kitaptan olmayan şeyi kitaptan sanalım diye dillerini eğip bükerek ve yerine oturmuş kelimeleri yerlerinden kaydırarak / anlamını saptırarak / bağlamından kopartarak tahrif ettiklerine değindik.</p>
<p>Eğer Kuran, Yahudi tarih kitabı ise, Yahudilerin muhakeme zabıtnamesi ise bu sayılan şeylerde bizi ilgilendiren hiçbir husus yoktur.</p>
<p>Ama eğer Yahudiler de bizler gibi bir insan topluluğu ve Kuran da müminler için bir yol gösterici, bir uyarıcı ise yukarıda verilen bilgiler ışığında düşünülmesi gereken çok şey var demektir.</p>
<p>Ali Aksoy – 14.04.2009</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[İNSANIN ÜÇ TANRISI - Ali Aksoy]]></title>
<link>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/04/16/insanin-uc-tanrisi-ali-aksoy/</link>
<pubDate>Thu, 16 Apr 2009 21:23:24 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/04/16/insanin-uc-tanrisi-ali-aksoy/</guid>
<description><![CDATA[Hıristiyanların Tanrıyı üçlemesine haklı olarak şirk diyen “Müslüman”(!) çoğunluğun kaç tanrısı vard]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:justify;">Hıristiyanların Tanrıyı üçlemesine haklı olarak şirk diyen “Müslüman”(!) çoğunluğun kaç tanrısı vardır ?</p>
<p>“La ilahe illallah” demekle tevhide yönelmiş olur muyuz ?</p>
<p>Bu yazıda, insanın üç gizli tanrısına değineceğiz.</p>
<p>“Tanrı” veya “İlah” deyince, gökyüzünde oturan, kızan, öfkelenen, sevinen, darılan, ara sıra insanlara vahyedip sonra istirahate çekilen “insanımsı” vasıflarla donanmış bir “şey”i tasavvur edenler için zor bir konu bu…</p>
<p>Çünkü, kendilerinin bilerek veya bilmeyerek “kulluk” ettikleri ve yukarıdaki tanıma hiç uymayan üç gizli tanrıdan bahsedeceğiz.</p>
<p>Sonra, şirk ve müşriklik denildiğinde “heykellerin” önünde tapınmayı anlayanlar için de zor bir konu. Çünkü, O yüce Yaratıcının var kıldığı hiçbir insan durduk yere bir taş parçasına tapacak kadar “salak” değildir. Müşrikler, başka bir gezegenin “zeka özürlü” varlıkları olmadıklarına göre, apaçık gerçeği görmezden gelmelerine sebep teşkil eden şey, heykellerin sanatsal yapılarından başka bir şey olmalıdır.<!--more--></p>
<p>Bu yazıda bir çok insanın kendisine sormaktan bile korktuğu şu soruya da cevap arayacağız: İnsan, Allah’a inanıp birlese Allah’a ne fayda, bunu yapmasa Allah’a ne zarar var ? Tanrıyı birlemenin, tevhidin kime ne faydası var ?</p>
<p>Varlık alemine karşı, 5 N 1K (Kim, nerede, ne zaman, ne ile, nasıl, neden) sorularını sorduğunuzda istisnasız olarak şu cevapla karşılaşırsınız.</p>
<p>Hiçbir şey sebepsiz / boş yere yaratılmış değildir.</p>
<p>Allah’ın yaratışında her şey bir sebebe, bir hikmete dayanır. Her sebep, bir sonuca götürür, ve her sonuç, başka bir sonucun sebebidir.</p>
<p>Sebep-sonuç deveranı, her işe oluşa işlenmiş bir kural, bir kaide, bir kanun, bir sünnettir.</p>
<p>Çünkü, O her şeyi bilen, her şeyden haberdar Yaratıcı’nın hiçbir yaratışı “boşu boşuna / öylesine” hedefsiz, gayesiz olamaz. O, her şeye kadir ve her şeyden aşkındır.</p>
<p>Bu gün “sebepsiz” gördüğümüz / zannettiğimiz bir şey, aslında o şeyin sebepsiz olduğuna değil, bizim o şey hususunda cahil olduğumuza delalet eder.</p>
<p>Hiçbir yaratışı “boşu boşuna” olmayan Rabbin “istekleri” boşu boşuna olur mu ?</p>
<p>Kuran, Rabbin her talebinin “gerekçeleri” ile doludur. O, herhangi bir beşer gibi değildir. Her bir isteğinin gerekçesini açıklayarak nankör ve kibirli insan “gibi” olmadığını ortaya koyar.</p>
<p>Her emrinin ve her yarattığının bir hikmeti, gerekçesi olan Rabbin, yalnız kendisine iman edilmesini istemesindeki hikmet nedir ?</p>
<p>Acaba O, bunu “sırf kendisi” için mi istemektedir, yahut bazı laf cambazlarının dediği gibi O, vaziyeti buna göre yaratmış, insana da sadece O’na iman etmekten başka bir seçenek bırakmamış mıdır ?</p>
<p>İnsanların bir kısmının, Allah’ın isimleri arasında “El-Müstağni” / “Hiçbir şeye muhtaç olmayan, yaratılmışların her hal ve derecesinden uzak” ismini saymakla ve böyle bir Rabbe inandığını beyan etmekle birlikte, açıktan ikrar etsin veya etmesin bazı şeylerin  “sırf Allah böyle istediği için” emredilmiş veya yaratılmış olmasına inanması ne yaman bir çelişkidir!</p>
<p>Her ihtiyaç ve “acz  / yoksunluk”dan münezzeh, uzak olan Rabbin, bazı şeyleri sırf kendisi için istemiş olması ne gariptir !</p>
<p>“Falanca işi” sırf Allah için yapıyoruz deyip, onun hikmetinden bihaber / ve hatta hikmetsizliğine inanan insanların iddiaları ne garip, ne kötüdür !</p>
<p>“İşte böylece İbrahim’e göklerdeki ve yerdeki hükümranlığı ve nizamı gösteriyorduk ki kesin ilme erenlerden olsun.” (Enam,75)</p>
<p>Yerlerin ve göklerin büyük mülkünü temaşa edenler, şu kesin ilme vakıf olacaklardır ki, Rabbin her yaratışı kendisi dışında bir şeyin faydasınadır. Çünkü O, her türlü ihtiyaçtan  münezzeh olandır, Müstağni’dir.</p>
<p>O’nun her yaratışı, her olduruşu, her talebi, muhakkak ve muhakkak O’nun eşsiz Zat’ı dışında bir şeye faydası olması içindir.</p>
<p>O halde, Kuran’daki her buyruğu da, hedef alınan faydasına, maksadına göre değerlendirilmelidir.</p>
<p>Peki, sadece O’na inanmanın, bir tek ilaha inanmanın ne faydası olabilir ?</p>
<p>Allah bunu neden istemektedir ?</p>
<p>Dini, “terimlere / kavramlara ” hapsetmiş ezberci düşünce yapımızı bir tarafa bırakarak, terimlerin, kavramların işlevine bakacak olursak, Rabbi birlemenin / tevhidin aslında koşulsuz inanılıp teslim olunan “kutsalı” birlemek olduğunu görürüz.</p>
<p>Kutsal, “Tanrı’dan / Tanrı’nın Kut’undan olan”, tartışılmadan / sorgulanmadan kabul edilen şeydir.</p>
<p>Kutsal olan şey, insanın düşünce sistemini ve işlevini bloke eder. Kutsal’a inanç, sebeplere ve koşullara bağlanmadığından insan algısında “sorgulamaya” kapalıdır. Buradan hareketle, adı / sıfatı / kaynağı Tanrı olsun olmasın, sorgulanmadan kabul edilen, sorgulamaya kapalı tutulan, tabu kılınan şeyin, kutsal, “dogma” olduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p>Peki insan her hangi bir şeyi sorgulamaksın “kutsal” / “tartışılmaz” kabul etmeli midir ?</p>
<p>Ortalama bilgi birikimine sahip herhangi bir insana “Kuşlar ne diye yaratılmıştır, onları diğer canlılardan ayıran en bariz özellik nedir” diye sorsanız, “uçmasıdır” yanıtını alırsınız. Bunun gibi balıklar yüzsün diye, arı bal yapsın diye yaratılmıştır.</p>
<p>Temsilen, uçmak kuşların, yüzmek balıkların ayırd edici vasfıdır. Her canlı için bunun gibi yüzlerce vasıf sayabiliriz.</p>
<p>Peki insanın ayırd edici vasfı nedir ?</p>
<p>Kuşları uçsun, balıkları yüzsün diye yaratmış olan O üstün Kudret sahibi Yaratıcı insanı ne için yaratmış olabilir ?</p>
<p>Tüm yaratılmışlar içinde insanın ayırd edici vasfı nedir ?</p>
<p>Alelade sohbetlerimizin övünç kelimesi, övünç cümlesidir “Eşrefi Mahlukat / yaratılmışların en şereflisi” olmak…</p>
<p>Düşünen, irade sahibi varlık olmak.</p>
<p>Kuşların dizi dizi uçmasını “salat / görev / anlaşmanın, ahdin, yaratışın gereğini yerine getirme” olarak tanımlayan Kuran’a göre insan için “düşünmek” de bir görev, bir din / yol, yordam olsa gerektir.</p>
<p>Onun için, “Soru sormak aklın dindarlığıdır” diyor bir söyleyen…</p>
<p>Ne güzel söylüyor…</p>
<p>Uçsun diye yaratılan kuşların uçmaması, yüzsün diye yaratılan balıkların yüzmemesi ne menem bir şeyse, düşünsün, akletsin diye yaratılan insanın düşünmemesi de öyle garip / yaratışa ters bir durumdur.</p>
<p>Peki insan nasıl olur da düşünmez ? Düşünmeyen insan mı olur ?</p>
<p>Bir şeyi sorgulamasız kabul ile ona teslim olan, o şey hakkında düşünmemiş, onu kutsal kabul etmiştir.</p>
<p>İşte tevhit, sorgulamaksızın kabul edilen “kutsal”ı teke, tek kaynağa indirir.</p>
<p>İnsana der ki, “Ey insan, eğer birisinin sözünü sorgulamaksızın doğru kabul edip, ona itaat edeceksen O ancak, her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan Allah olmalıdır”</p>
<p>Kutsalı “tek”e indirip, Rabbin buyruğuna kulak verdiğinde ise şunu işitir insan:</p>
<p>“Allah’ın izni olmadıkça hiçbir benlik iman edemez. Allah, pisliği, aklını kullanmayanlar üzerine bırakır.” (Yunus,100)</p>
<p>Çünkü Allah insanı aklını kullansın diye yaratmıştır. “Tek”e inen Kutsal, onlarca, yüzlerce ayetinde insanı düşünmeye, tefekküre çağırır…</p>
<p>Her emrinin sebebini açıklar, izah eder. Üstü kapalı konuşmaz, apaçık bildirir. Kelamı, öğüt alınması için kolaylaştırır. (Bkz. Kamer, 17,22,32,40) Böyle yaparak, insanın sebep ve sonuç süreçleri hakkında düşünme yeteneğini canlandırır, harekete geçirir, üzerine çöreklenmiş “dogmacı kutsal”dan ibaret “batılı” giderir. Akletmeme sonucunda insanın üzerine yağdırılan pislik, “yağmur yüklü bulutlar”a benzetilen vahiy ile temizlenir. Bedeni diri ama ruhu ölü olan beşer (toprak), yeniden diriltilir. Kuran’ın teşbihi / benzetmeli anlatışına göre, vahiy yağmuru ile bereketlenmiş, aklını işleten insanın misali, yağmuru bol ve her daim meyve veren bir bahçe gibidir.</p>
<p>Şu halde, tevhidin yani “kutsalı –Tek-e indirmenin” faydası, insanın aklını ve vicdanını hür bir biçimde işletmesine engel olan, düşünce süreçlerini bloke eden “öteki ve sahte” tanrıların bertaraf edilmesi,  insanın akıl ve vicdanının özgürleştirilmesidir.</p>
<p>“Allâh, (ortak koşanla tek Allah’a inananın durumunu anlatmak için) şöyle bir misâl verdi: Birbiriyle çekişen ortaklara bağlı olan bir adam (yani köle) ile yalnız bir kişiye bağlı olan bir adam. Şimdi bu ikisinin durumu bir olur mu? Hamd yalnız Allah’a mahsustur, fakat çokları  bilmiyorlar.” (Zümer,29)</p>
<p>Bir kimsenin aklını, düşünme süreçlerini ve vicdanını kısım kısım bloke edip işlemez hale getiren birden fazla efendi, birden fazla sahte tanrı mı, yoksa yalnız kendisine bağlanılan ve insana aklını ve vicdanını işletmesini emrederek onu “hür” kılan, yaratışına / fıtratına uygun davranmaya teşvik eden bir efendi, kudret ve ilim sahibi Yaratan mı ?</p>
<p>“Yaratan, yaratmayana benzer mi? Hiç düşünmüyor musunuz?” (Nahl,17)</p>
<p>“Hal böyleyken, yine de O’nu bırakıp, hiçbir şey yaratmayan, tersine kendileri yaratılmış bulunan; ne kendilerinden bir darlığı uzaklaştıracak ne de kendilerine bir yarar sağlayacak güce sahip olmayan; ne ölüm üzerinde, ne hayat üzerinde, ne de ölümden sonra kalkış üzerinde herhangi bir etkisi bulunmayan birtakım düzmece tanrılara kulluk ediyorlar.” (Furkan,3)</p>
<p>Kim bu düzmece, yaratamayan ve ne oluşta, ne yeniden dirilişte hiçbir söz hakkı bulunmayan sahte tanrılar ?</p>
<p>Heykeller mi ?</p>
<p>Sahi, onca insan, onca nesil sırf “taşlara” olan sevgisinden mi tapındı bunlara ?</p>
<p>Akıl ve idrak sahibi insanı taş parçalarına tapınmaya, onlardan medet ummaya iten sebep nedir ?</p>
<p>İnsanların çoğunun üç gizli tanrısı vardır. Bu üç tanrının yoldan çıkarışından sonra artık tanrıcıkların ardı arkası kesilmez… Taşlı veya taşsız tapınışın esirleridir bu üç sahte tanrının kurbanları…</p>
<p>Bu üç tanrı, buyrukları tartışmasız kabul edilen ve bu suretle “kutsal”ı, “Tanrı’nın Kut’undan olanı” tayin eden, etkisi aşikar, adları gizli güç odaklarıdır.</p>
<p>İnsan kendi başına iken bir başka, “öteki” ile birlikteyken bir başkadır. Her benlik “Amerikayı yeniden keşfetmesin” diye, bir kolaylık, bir nimet olarak sunulan “öteki”ne uyma ve davranışı ötekine göre tanzim etme yeteneği / gerekliliği zaman zaman feci bir akıbete sebep teşkil edebilir.</p>
<p>Doğumumuzdan itibaren öğretici konumunda olan, bir çok hazır davranış modellerini kopyaladığımız “öteki”, bazen aşkın bir nitelik kazanarak bizi kendisinin esiri edebilir.</p>
<p>Grup psikolojisi ve uyma davranışı, üç alanda pek baskındır.</p>
<p>Hazırdaki çoğunluk, gelmiş geçmiş çoğunluk ve otorite / lider…</p>
<p>İnsan aslında hazırdaki çoğunluğa uymakla, hazırdaki çoğunluğun uyduğu gelmiş geçmiş çoğunluğa yani atalara ve yine hazırdaki çoğunluğun uyduğu otoriteye / lidere uymuş olur.</p>
<p>Eğer bu uyma yerini teslimiyete bırakırsa, kendisine uyulan şeyin buyruğu tartışmasız ve mutlak doğru (kutsal) kabul edilirse, artık bu sosyo psikolojik süreç bir din ve bu sürecin ürettiği uyum “kulluk” halini alır.</p>
<p>“(Yahudiler) Allah’ı bırakıp, hahamlarını; (Hıristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler. Oysa, bunlar da ancak, bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır.” (Tevbe,31)</p>
<p>Bu ayette açıkça belirtildiği üzere, Yahudiler hamamlarını, Hıristiyanlar rahiplerini rab / tanrı  edinmiştir. Hiç birimiz, Yahudileri hahamlarının önünde, Hıristiyanları da rahiplerinin önünde sanki onlar bir tanrı imiş gibi tapındıklarını görmediğimize göre, ya Kuran’ın “tanrı” tanımında ya bizim “tanrı” anlayışımızda bir problem var.</p>
<p>Yahudilerin ve Hıristiyanların din adamları ile olan münasebetlerinin “tanrı-kul” ilişkisi olarak nitelendirilmesinin sebebi, onların din adamlarının her buyruğunu tanrı buyruğu gibi kabul ederek, sorgulamaya kapalı tutmaları, onların helal dediğine helal, haram dediğine haram demeleridir. Kuran, insanın bu tutumunu “kulluk” olarak tanımlamakta, bu eylemle buyruğu tartışılmaz olarak kabul edilen güçleri de “tanrı” olarak tanımlamaktadır. Elbette ki sahte tanrılar…</p>
<p>“Yüzlerinin ateşte bir yandan bir yana döndürüleceği gün, “Keşke Allah’a ve Resûl’e itaat edeydik” diyecekler. Yine şöyle diyecekler: “Ey Rabbimiz! Biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yoldan saptırdılar. Ey Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânete uğrat.” (Ahzab,66-68)</p>
<p>O topluluklar için din adamları, dinsel düşünüş sürecinde “otorite”yi temsil etmektedir.</p>
<p>“Otorite” tanrısının meşruiyetini kazanmasında grup psikolojisinin çok büyük etkisi vardır. Güç, insanlara daima cazip gelmiştir ve insanlar güçlünün yanında yer alma eğilimindedir. Otorite’nin sahası “din” ise, bağlılık genellikle “güce” değil, bilgi ve korkuya dayalıdır. İnsan, kendisinden daha çok bilenin bilgisinden istifade etmeye meğillidir. Sosyal psikologlar, grubun “uzmana / otoriteye” uyumunu yıllardan beri çeşitli deneylerle incelemiş ve uzmana / otoriteye uyma eğiliminin insanın akıl ve vicdan dengesini ne boyutlarda alt üst ettiği deneysel olarak da kanıtlanmıştır. (Bkz. Milgram Deneyi)</p>
<p>Otorite sahip olduğu bilgiyi, inanç unsuru olarak tanımlar ve birey bu veriyi “kutsal” kabul ederse, otoriteye, otoritenin buyruğuna itaat bir nevi “ibadet / kulluk” halini alır. Onun için Kuran, bu olguyu “Rab edinme” olarak tanımlamıştır. Bu halde otoritenin buyruğunun dışına çıkmak, “dinsel” bir korku sebebi teşkil eder. Korku, bir zaman sonra tabuya dönüşür.</p>
<p>İnsanın davranışına yön veren diğer bir etken ise, “çoğunluk”tur Gruba uyma eğilimi de insanın düşünme süreçlerini bloke edebilmektedir.</p>
<p>Çoğunluğu iki kategoride ele alabiliriz: Hali hazırdaki çoğunluk, geçmişte kalmış çoğunluk / Atalar…</p>
<p>Kuran, “mistik” bir yapısı bulunduğu için “çoğunluğa” uyma meselesinde ağırlığı “Atalar’a uyma” davranışına vermiş, bu eğilimi çetin bir biçimde eleştirmiştir.</p>
<p>İşte misaller…</p>
<p>“Onlara, &#8220;Allah&#8217;ın indirdiğine uyun&#8221; dendiğinde: &#8220;Hayır! Biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.&#8221; derler. Peki, ataları bir şeye akıl erdiremiyor, doğruya ve güzele ulaşamıyor idiyseler!&#8230;” (Bakara,170)</p>
<p>“Allahtan başka şeylere ilahlık yakıştırmaya şartlanmış olanlar, &#8220;Eğer Allah dileseydi Ondan başkasına ilahlık yakıştırmazdık; atalarımız da (öyle yapmazdı); ve (Onun izin verdiği) hiçbir şeyi de yasaklamazdık&#8221; derler. Onlardan önce yaşamış olanlar da böyle yaparak hakikati yalanladılar, ta ki azabımızı tadıncaya kadar! De ki: &#8220;Bize sunabileceğiniz (kesin) herhangi bir bilgiye sahip misiniz? Siz sadece (başka insanların) zanlarına uyuyorsunuz ve kendiniz tahminde bulunmaktan başka bir şey yapmıyorsunuz.” (Enam,148)</p>
<p>“Bir iğrençlik yaptıklarında şöyle derler: &#8220;Atalarımızı bu hal üzere bulmuştuk. Yani Allah emretti bize bunu.&#8221; De ki: &#8220;Allah, edepsizliği/iğrençliği emretmez. Allah hakkında, bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz?” (Araf,28)</p>
<p>“Şunların kulluk etmekte oldukları şeyler yüzünden bir kuşku içine girme. Daha önce atalarının kulluk ettikleri gibi kulluk ediyorlar, hepsi bu. Biz onların da nasiplerini hiç eksiltmeden elbette vereceğiz.” (Hud,109)</p>
<p>“Mûsâ, onlara delillerimizi apaçık olarak getirince onlar, “Bu, ancak uydurulmuş bir sihirdir. Biz geçmiş atalarımızın zamanında böyle bir şeyin varlığını duymadık” dediler.” (Kasas,36)</p>
<p>“Böylelerine, Allah&#8217;ın indirdiğine uyun dendiğinde şu cevabı verirler: &#8220;Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.&#8221; Peki, şeytan onları, alevli ateşin azabına çağırmış olsa da mı?” (Lokman,21)</p>
<p>“Onlara, Allah&#8217;ın indirdiğine ve resule gelin dendiğinde şöyle derler: &#8220;Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter.&#8221; Peki, ataları hiçbir şey bilmiyor, doğru yolu bulamıyor idiyseler de mi?” (Maide,104)</p>
<p>“Bunlar, sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka şeyler değildir. Onlar hakkında Allah bir kanıt indirmemiştir. Onlar, sadece sanıya, bir de nefislerin hoşlandığı şeylere uyuyorlar. Yemin olsun, onlara hidayet Rablerinden gelmiştir.” (Necm,23)</p>
<p>“&#8221;Sen&#8221; dediler, &#8220;Ha böyle nasihat etmiş, ha etmemişsin, bize göre hepsi bir. Bizim tuttuğumuz yol, önceki atalarımızın sürüp gelen âdetlerinden başka bir şey değildir. Biz bundan ötürü de cezalandırılacak değiliz!” (Şuara, 136-138)</p>
<p>“O&#8217;nun yanında nelere kulluk ediyorsunuz? Sadece bir takım isimlere ki, adlarını siz ve atalarınız koymuştur. Onlar hakkında Allah, hiçbir kanıt indirmemiştir. Hüküm yalnız Allah&#8217;ındır. O, yalnız ve yalnız kendisine kulluk etmenizi emretti. Eskimez ve pörsümez din işte budur. Ama insanların çokları bilmiyorlar.” (Yusuf,40)</p>
<p>“Bilakis (şöyle) dediler: «Gerçek biz atalarımızı bir ümmet (bir din) üzerinde bulduk. Biz de hakikaten onların izleri üstünden doğruya erdirilmişleriz.” (Zuhruf,22)</p>
<p>“İşte böyle! Senden önce de hangi kente bir uyarıcı göndermişsek oranın servetle şımarmış kodamanları mutlaka şöyle demişlerdir: &#8220;Biz atalarımızı bir ümmet/bir din üzerinde bulduk; onların eserlerine uyarak yol alacağız. Uyarıcı dedi: &#8220;Peki, ben size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz şeyden daha iyi yol göstereni getirmiş olsam da mı?&#8221; Dediler: &#8220;Doğrusu, biz seninle gönderilen şeyi tanımıyoruz.” (Zuhruf,23-24)</p>
<p>“Sonra onların dönüşleri doğrudan doğruya cehennemedir. Çünkü onlar, babalarını sapıtmış kişiler halinde bulmalarına rağmen, kendileri de hâlâ onların eserleri ardınca koşturuyorlar.” (Saffat, 68-70)</p>
<p>Atalara uymak, insan için “doğru”ya uymak gibidir, güven verir. Bu düşünüş, atalar olarak adlandırdığımız gelmiş – geçmiş çoğunluğun daha tecrübeli, daha bilgili olduğu hususundaki inanışın sonucudur.</p>
<p>Çoğunluk başlı başına insanı yönlendirir. Grup içerisindeki insanların, grubun genel eğilimine uyma davranışı yaşam içerisinde insanlara bir çok faydalar sunmakla birlikte, insanların düşünme yetilerini bloke edip, çoğunluğun eğilimi kutsal gibi algılayarak “tartışılmaz” kıldığında artık faydadan çok zarar doğurur ve düşünmek, sorgulamak ve bu suretle gerçeği aramak için yaratılmış “hür” bireyi “kul” eder.</p>
<p>Otoriteye, atalara ve çoğunluğa körü körüne uymanın mahşerdeki sonucunu anlatan şu sahne çok dramatiktir:</p>
<p>“Allah buyurdu: &#8220;Sizden önce gelip geçmiş cin ve insan topluluklarıyla içiçe, girin bakalım ateşe.&#8221; Her ümmet girdiğinde, yoldaşına lanet eder. Nihayet, hepsi orada bir araya gelince, sonrakiler öncekiler için şöyle derler: &#8220;Rabbimiz! Bizi bunlar saptırdılar. Ateş azabını bunlara bir kat daha fazla ver.&#8221; Allah buyurur: &#8220;Her biri için bir kat fazlası var, fakat siz bilmezsiniz.&#8221; (Araf,38)</p>
<p>Burada, atalara, çoğunluğa veya otoriteye uymuş olmanın hiçbir şekilde mazeret teşkil etmediğini görüyoruz. Neden mazeret teşkil etsin ki? Allah, onları bu şikayet edenlere göre hangi vasıfla üstün yaratmıştır ki ? Atalarımıza, yahut şu toplumun çoğunluğuna bizden fazla akıl, bizden duru bir vicdan mı verildi ? Allah’ın yaratmasında hiçbir fark var mı? O halde, onlara “kayıtsız ve şartsız” teslim olmak nasıl olur da bir mazeret teşkil eder ? Yoksa Allah, bize bu imkan ve yetenekleri vermekle “müsriflik” mi etmiş ? Yoksa bizi yaratmasında bir eksiklik mi var ? Onun bize düşünecek bir akıl, görecek gözler, işitecek kulaklar vermesi boşu boşuna mıdır ?</p>
<p>Kuran, insanın şifrelerini / eğilimlerini / kurallarını öğretmektedir. Buna göre, insan için, kendisini aşkın gördüğü ve aklını ve vicdanını birlikte işletme sürecini sabote eden çoğunluk, atalar ve otorite birer rabdir. Kim bunların buyruğuna sorgusuz sualsiz itaat ederek kendini teslim ederse, o hiçbir şeyin dengi gibi olamadığı Yaratıcı’ya şirk / ortak koşmuş olur. Aklı işletmemek, insanı düşünebilmesi için her yetenekle donatan Rabbin yaratışına karşı bir başkaldırıdır.</p>
<p>Bu saydıklarımız, kişinin kendisinden aşkın gördüğü güç kaynaklarının rableştirilmesi idi…</p>
<p>Bir de, insanın kendisini aşkın görerek kendisini rableştirmesi vardır ki, o da bir başka yazının konusu olsun…</p>
<p>Ali Aksoy – 08.04.2009</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[İslamın Şartı ve Şartlı Teslimiyet - Ali Aksoy]]></title>
<link>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/04/07/islamin-sarti-ve-sartli-teslimiyet-ali-aksoy/</link>
<pubDate>Tue, 07 Apr 2009 14:43:26 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/04/07/islamin-sarti-ve-sartli-teslimiyet-ali-aksoy/</guid>
<description><![CDATA[Sorgulamaksızın, aklı işletmeksizin ezber edilen verilere göre İslam’ın şartı 5’tir. Şöyle söylenir ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:justify;">Sorgulamaksızın, aklı işletmeksizin ezber edilen verilere göre İslam’ın şartı 5’tir. Şöyle söylenir ve öğretilir:</p>
<p>1 – Kelime-i Şahadet<br />
2 – Namaz Kılmak<br />
3 – Oruç tutmak<br />
4 – Hacca gitmek<br />
5 – Zekat vermek</p>
<p>Ezberciye göre sıralamanın değişmesi bile “küfr” alameti olabilir. Şahadet’in “şahitlik / tanıklık” olduğunu unutanlar, inanç ile tanıklık arasındaki farkı gözetemeyenler, “kelime-i şahadet” ile, Hz. Muhammed’in peygamberliğine “şahit” olduklarını söylerler. Onlar, buna şahit olmadıklarını ve olamayacaklarını, ancak “inanabileceklerini” düşünemeyen kimselerdir. Allah’ın birliğine şahitlik ise, gören gözü, işiten kulağı olanlar için, direksiz yükseltilen göğe, deveye, kendi nefislerine, güneşe, aya, yıldıza en netice alemlere nazar etmek ve yerlerin ve  göklerin yaratılışı hakkında derinden derine düşünmekle mümkündür. <!--more--></p>
<p>Konumuz, islamın ezber edilmiş şartlarını teker teker ele almak değil. Konumuz, “aklı işletmeme” sonucunda, vahiy yerine “her duyduğumuza” teslim olmanın “İslam” olup olmadığıdır.</p>
<p>İslamın şartı beştir diyene bakarsanız, yalan söylememek, hırsızlık yapmamak, ana-babaya iyi davranmak, adaletle muamele, aklı işletmek vs.yüzlerce eylem islamın şartları arasında sayılmaz.</p>
<p>Halbu ki islam teslimiyetle olur. Bu açıdan bakınca İslam için tek ve istisnasız şart &#8220;teslimiyet&#8221;tir. Vahye ve gerçeğe teslimiyet&#8230; İslam için, vahyin buyurduğu her davranış şarttır. Vahyin buyruklarının maksadına uygun her hareket, teslimiyet göstergesidir.</p>
<p>Titiz ve dikkatli okuyucular, az önce vahiy ve gerçeği eşleştirdiğimi fark etmişlerdir. Kuran’da “hak” olarak kullanılan gerçek kelimesinin ifade ettiği şeye teslimiyet de vahye teslimiyet gibidir.</p>
<p>Çünkü Kuran, “gerçeğin üzerini örtmek” şeklinde belirginleşen “küfr” ve kafirlere düşmandır. Küfr’ü inkar gibi değerlendirdiğinizde, müşrik toplumunun şirk dinini inkar eden İbrahim peygamberin de “kafir” olduğunu görürsünüz. (Bkz. Mümtehine, 4)</p>
<p>Gerçeği inkar veya gerçeğin üzerini örtmek, gerçekte var olanı kafasında beyninde olana uydurmaya çalışmaktır. Güneşe “yok” demek gibi, apaçık, göz önünde cereyan eden gerçeği yok kabul etmektir. Sırf bu davranış bile, insanı gerçeği bilsin diye işitici, görücü kılan Rabbin yaratışına bir başkaldırıdır. O halde, vahye teslimiyetle, gerçeğe teslimiyet eş değerdir. Vahiy, insanlarca unutulmuş bir kısım gerçeğin zikr (anma, hatırlama) ile hatırlatılması, gündeme getirilmesidir. Vahye, gerçeğin bir parçası demek yanlış olmaz. Kuran ayetleri, kevni (yaratış / oluş) ayetlerinden bir kısmının insanların faydasına, onlar akledip düşünsünler diye bildirilmiş, beşer dilinde “kelama” bürünmüş halidir.</p>
<p>Hz. İsa’nın “Size gerçeği söylüyorum” , “Size gerçeği getirdim” , “Gerçek sizi özgür kılacak” gibi sözlerinde anlatmaya çalıştığı gerçek budur. Çünkü güneşi göre göre, “güneş yoktur” diye(bile)n, özgür değildir. O, aklını, gözünü, kulağını, gönlünü bir kısım uydurmalara ve şartlanmalara teslim etmiş bir esirdir. Güneşe “var” demek, onu bu sapmış vaziyetten kurtarır ve özgür kılar.</p>
<p>Vahiy ve gerçeği eşitlediğimiz bu kısımdan sonra şunu söyleyebiliriz ki, İslam vahye ve gerçeğe teslim olmaktır. Vahyin ve gerçeğin gerektirdiği her davranış islamın şartıdır. Bunlardan herhangi birinin ihmali teslimiyeti, teslimiyetteki samimiyeti azaltır, körleştirir.</p>
<p>İslamın şartları adı altında, hiçbir şeye muhtaç olmayan (El-Müstağni) Rabbe (Rabbin buyruğuna ve yarattığı gerçeğe) teslim olmayı, bir kısım ritüellere indirgemek, karşınıza “ego tatminini” din olarak buyurmuş bir başka (!) “Tanrı” çıkarır. Toplumların algısı bu yönde işlenip, dönüştürüldükçe, İslam ve Tanrı bilinci aslından uzaklaştırılmış, islamı bindörtyüz sene öncesinde yaşayan, o günün dilini din dili, örfünü din yapmış, dini bir tapınak dini haline getirmiş,  direksiz yükselen göğe, kendi nefislerine, yıldıza, güneşe, aya, arza bakacağına “sarığa” , “Kabe”ye bakıp ibret alma derdine düşmüş, içi boş kavramlardan ibaret, belli günlere, belli vakitlere, belli mekanlara endekslenmiş bir dine inanan bir toplumla karşılaşırsız.</p>
<p>Yazının başlığından da anlaşılabileceği gibi bir de “Şartlı Teslimiyet” vardır. Bir din olarak islama sadece 5  şart sayanlar, iş vahye ve gerçeğe kayıtsız ve şartsız teslim olmak olduğunda bin dereden su getirir, olmadık şartlar ileri sürerler.</p>
<p>&#8220;Rabbi ona [İbrahim'e] “Teslim ol” dediğinde, “Âlemlerin Rabbine teslim oldum” demişti.&#8221; (Bakara,131)</p>
<p>İbrahim, Rabbe teslimiyette hiçbir şart ileri sürmemişti. Önceki tüm kavimlerde olduğu gibi Kuran’ın ilk muhataplarından itibaren insanlar vahye ve gerçeğe teslimiyet için bir çok şart ileri sürdüler. Peygambere, vahye olmadık itirazlar yapıldı. Kuran’ın neden toplu bir halde indirilmediğinden, Kuran’ın değiştirilmesinden, Kuran’da verilen örneklerin basitliğinden tutun da Peygamberin gaybı bilmesi gerektiğine, zengin olması gerektiğine, kendisiyle birlikte bir melek gönderilmesi gerektiğine, mucize göstermesi gerektiğine varıncaya kadar ne şartlar, ne koşullar ileri sürdüler…</p>
<p>Sonraki nesillerde ise, müşriklerin bütün itirazlarının giderilmiş olduğunu görmekteyiz. Gaybı bilen (Karşılaştırınız. Enam,50), Cebrail’i insan suretinde görüp gösteren (Karş. Enam,8), mucizeler irad eden (Karş. 29/50,6/37,13/7,13/27,10/20) , “yalnız vahiyle uyarma” eylemini terk etmiş (Karş.  72/23, 21/45,10/15,39/11-12-13), tüm yaratılmışlardan öte vasıflara sahip bir Peygamber’le ( Karş. 17/90-94,25/7,21/3,41/6,14/10-11,54/24,18/110,23/24 vb.) “dini ıstılah anlamları” adı altında kelimelerinin manaları tahrif edilmiş (Karş. 3/78,16/116,4/46,5/13,5/41) ve bu suretle içerik / mana yönüyle “değiştirilmiş” bir Kuran ortaya çıkarılmıştır.</p>
<p>“Onların çoğu şirke bulaşmış olmadan Allah&#8217;a iman etmez.” (Yusuf,106)</p>
<p>Gizli veya aşikar şirk, Allah’a imanın, teslimiyetin önünde bir şart olarak durmaktadır. Halbuki, vahye iman ve teslimiyet odur ki, İbrahim gibi koşulsuz ve şartsız yerine getirilir. Vahyin ve gerçeğin bildirdiği şey, ezber edilmiş dogmalarımıza ne kadar zıt olursa olsun, vahyi ve gerçeği kabul ederek ona teslim olmaktır İslam…</p>
<p>Sonuç olarak, İslam’dan bir din olarak bahsedildiğinde vahyin bütün buyrukları onun şartı olurken, İslam “teslimiyet” olduğunda şartsız ve koşulsuz teslimiyet gerekmektedir.</p>
<p>Ali Aksoy – 06.04.2009</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Seçim Sonuçları ve MHP - Kaygılar ve Umutlar - Ali Aksoy]]></title>
<link>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/04/01/secim-sonuclari-ve-mhp-kaygilar-ve-umutlar-ali-aksoy/</link>
<pubDate>Wed, 01 Apr 2009 13:29:35 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/04/01/secim-sonuclari-ve-mhp-kaygilar-ve-umutlar-ali-aksoy/</guid>
<description><![CDATA[Seçimler, AKP’nin çöküş sürecinin başlangıcı olmuş, büyü bozulmuştur. Millet, AKP’nin hükümet erki i]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:justify;">Seçimler, AKP’nin çöküş sürecinin başlangıcı olmuş, büyü bozulmuştur. Millet, AKP’nin hükümet erki ile yönelttiği tehdidi, seçimleri kendi şahsının referandumuna döndüren Recep Tayip Erdoğan’ın başına çalmıştır. Bu yeni bakışın gelecekte daha bilinçli olarak hareket edeceğine ve AKP’deki erimenin süreceğine inanıyorum.</p>
<p>Cemaate yol veren güçlerin bir ideoloji partisi ile yollarına devam etmeleri mümkün değil. Tüm batı ülkelerinde olduğu gibi, etliye sütlüye karışmayan bir merkez partisine yöneleceklerdir. Merkezde AKP’nin erimesiyle oluşacak boşluk bu parti tarafından doldurulacaktır. Böyle bir ihtimalde MHP’nin akıbeti ne olur ?</p>
<p>İşte bu seçimlerin sonuçlarından yola çıkarak düşünülmesi gereken en önemli konu budur.</p>
<p>Üç seçim dönemi boyunca seçmenin ortaya koyduğu manzara, seçmenin MHP’yi AKP’ye karşı bir alternatif olarak görmediğidir. AKP’nin çirkefliğin zirvesinde gezdiği, yolsuzluk ve usulsüzlüklerin aleni işlendiği, MHP’ye oy vermesi muhtemel kitlelerin en hassas olduğu bölücülük ve rejim tartışmalarının konjüktüre hakim olduğu bir dönemde MHP’nin oylarını ancak %1-2 arttırabilmiş olmasının en gerçekçi anlamı budur. Millet, MHP’de ülkeye iktidar  olacak bir vizyon görmemektedir. Gerek CHP gerekse MHP, yıpranmış ve denenmiş bir vizyonu temsil etmektedir. “Yeni” bir yön ve söylem geliştirememiştir. <!--more--></p>
<p>MHP’nin oylarının artmayışını veya beklenenin çok altında bir artış sergilemiş olmasını eleştirdiğimiz bu aşamada, çoğunluk ve çokluk konusuna değinmeli, çoğunluğun doğrunun göstergesi olup olmadığını irdelemeliyiz.</p>
<p>Kuran, “doğru” ve “çokluk” ikileminde daima doğrunun yanında yer alır. Çokluk, doğrunun göstergesi değildir. Bunun gibi, çoğalmak da başarının göstergesi değildir. Eğer çoğalmak başarının göstergesi olsaydı, Hz. Peygamber “müşrikler inanmıyorlar” diye hüzünlendiğinde, “Sen onlar üzerinde bir zorba değilsin” denilmezdi. Bunun gibi, ilk mücadelesi sonunda kendisine bir tek Lut’un iman ettiği İbrahim peygamber insanlara “önder” ilan edilmezdi. Hz. Musa “Ey Rabbimiz, ben kendimle şu biraderim Harun’dan başkasına söz geçiremiyorum. Artık o zalim kavimle bizim aramızı ayır” dediğinde duası kabul edilmezdi.</p>
<p>Şu saydıklarımız gibi nice resuller, kavimlerince düşman ilan edilmiş, yurtlarından sürülmüştür. Nuh’a bir ev halkından başkası iman etmemiştir. Lut da öyle…<br />
Görünen o ki, iman edenler hep azınlıkta olmuştur. “İman ettim” diyenlerin çoğunun da şirk koşmadan iman etmeyeceği ayetle sabittir.</p>
<p>Tüm bunlar, Allah indinde övülen doğru azınlığın, yerilen kirli (necis) çoğunluktan üstün olduğunu göstermektedir. Hele hele Allah’tan Hz. Peygambere yönelen “İnsanların çoğuna uyarsan seni Allah yolundan çıkarırlar” ikazı konuyu bütün hakikatiyle ortaya koymaktadır.</p>
<p>Demek ki, çokluk marifet olmadığı gibi azlık da kötü değildir. Allah indinde olumlu veya olumsuz olan şey, bir topluluğun sayısı değil, o topluluğun vasıf itibariyle ne halde olduğudur. Eğer onlar, iman etmiş kimselerse “çok üstün”dürler. Az da olsalar çoğa galebe çalarlar. Hem, onlar doğruluklarını muhafaza ettikleri müddetçe Allah’ın yardımına mazhar olmaları vaciptir.</p>
<p>Bu açılardan bakınca, doğruyu ve güzeli söyleyen, adalet ve vicdan duyguları ölmemiş, gerçekçi, çalışkan, üretken, sabırlı, vefalı, birleştiren, kusurları örtüp barış ve esenliği destekleyen, hiçbir kınayanın kınamasından çekinmeyen, doğrularını savunmak adına müstahkem bir kale gibi saflar bağlamış, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir topluluk olma yarışında ama bütün bunlara rağmen oyları %1 olan bir MHP’yi, “kahrolsun PKK”dan başka bir söylem geliştirmemiş, varsa yoksa artık bir istismar aracına dönüşmüş bayrak ve vatan, millet, sakarya söyleminden başka ayırd edici vasfı bulunmayan, doktrinini güncellememiş, teknolojik olarak bırakın asrın gerisinde kalmayı milletin gerisinde kalmış, yönetsel işlemlerinde hantal, tabanına değer vermeyen, onların görüş ve dileklerini önemsemeyen, onlara seçme ve seçilme özgürlüğü tanımayan, kurucu liderinin, “Hak, güçlünün değil, haklınındır” söylemine rağmen, isteğini cebren / zorbalıkla elde etmeye çalışan, imajı pek çok sebeple zedelenmiş, ideolojisi muhafazakar kesim için “bir gençlik aşkı”na dönüşmüş, doktrine verilen önceliğin “lider seviciliğine” kaydırıldığı, yeni ve genç nesillerini eğitmek, geliştirmek gayesi ve çabası bulunmayan, “teşkilatçı ve örgütçü” kimliği masal olmuş ama oylarını %1-2 artırmış, çok(!) oy alan bir MHP’ye tercih ederim.</p>
<p>Şu koşullar altında MHP’nin, “Ne yapalım kardeşim, millet bize oy vermiyor, biz böyleyiz ve böyle de güzeliz” deme lüksü yoktur. Bunu diyebilmesi için, üstüne düşen tüm yükümlülükleri yerine getirmiş olması gerekir.</p>
<p>Örtüsüne bürünen kalkıp uyarmadan, yorulduğunda bir başka işe koyulmadan, bu Kuran ile olanca gücüyle bir mücahede yürütmeden, kafaları beyinleri çatlatırcasına tekrar tekrar doğruları dile getirmeden, millet düşmanlarına karşı çetin olmadan, hayırlarda yarışmadan, hayra olan desteği yerine getirme (Salatı ikame)  ve arınma (Zekat) sürecinde çeşit çeşit zorluklara katlanmadan  “Bu kavmimiz ileri sürdüğümüz doğruları inkar etti, onun  için azınlık kalanlarız” diyemez.</p>
<p>MHP, henüz doktrinini ve hedeflerini kaybetmemiş bir parti ise, baştan aşağıya, tepeden tırnağa vaziyetini gözden geçirmek, doktrini güncellemek, vizyonunu yenilemek, milletin ve devletin sıkıntılarına karşı vahye, asrın gereklerine, akla ve vicdana, bilimsel ilke ve verilere uygun çözüm önerileri getirmek zorundadır.</p>
<p>Milletin önemli bir bölümü “çalsın ama çalışsın” gibi her türlü ahlaki tanımlamanın çok uzağında bir duruşa kaymışken, AKP’ye çatmak marifet değildir. Marifet, AKP’nin bu arızalı tutumuna rağmen, bilerek ve isteyerek şerre destek çıkan milleti hedef alarak, onu değiştirip dönüştürecek, güzellikle öğretip yönlendirecek politikalar üretmek ve bu siyaset tarzını istikrar içerisinde izlemektir.</p>
<p>Bu siyaset tarzı, tepeden inme adayları halka dikte etmek, “çatı” kurup ilk seçimlerde çöküşünü gözetlemek, Sivas’ın doğusunda hiçbir etkinlik gösterememek, sadece ses tonunu yükselterek alkış toplamak, Türkiye’nin en modern foto &#8211; film merkezine sahip olduğun halde bunun nasıl kullanılacağını bilememek, delegelerin internet üzerinden oy kullanarak görüşlerini iletebilmesini sağlayan o çok önemli ve değerli olanağı sırf gaz almak için kullanmak, Ozan Arif’le mücadeleye girişmek, her partiden şaklabana “çatı” formülünde tahammül edebildiğin halde kendi çocuklarına düşman kesilmek, Muhsin Yazıcıoğlu’na ancak vefat ettiğinde değer vermek, senin görüşlerini benimsemeyen her kişiyi “hain” ilan etmek, üye kayıtlarını silip silip yeniden yazmak vs. vs. yollarla izlenemez.</p>
<p>Asıl doğru ve güzel olan şudur ki, Parti zenginler kulübü olmaktan kurtarılmalı, partinin mali sorunları parayla aday olanların şartlı ödenceleri ile değil, ülkü ocaklarına gidip gelen lise talebesinin cebindeki harçlığın bir lirasını inandığı değer için bağışlayabildiği ve sonra verdiğinin hesabını sorabildiği bir sistem geliştirmek yoluyla çözülmelidir. Teşkilat içi demokrasi tam olarak tesis edilmeli, milletin egemenliği millete teslim edilmelidir. Siyaset, milletin mensuplarının bir kısmının mesleği olmaktan çıkarılmalı, imece usulüyle elbirlik omuzdan omuza taşınan bir yük olarak her kişinin bir sonrakine teslim edeceği bir görev olmalıdır.</p>
<p>Doğru ve güzel olan şu ki, parti istatistik verilere önem vermeli, karanlık gecede ilerleyen bir arabanın farları gibi, geleceğin ve toplumun karmaşık bilinmezlerine ışık tutan, tarafsız, objektif verilerle politikalar geliştirmelidir.</p>
<p>Doğru ve güzel olan şu ki, gençlerimiz fikri ve vicdanı hür, aklını işletmesine engel olan her türlü tabu ve dogmadan arınmış, aklını kullanmayanların üzerine yağan pislikten kurtulmuş, adalet sahibi, medeni cesareti yüksek, kültürlü bireyler olmalıdır. Bunu tesis etmek, bunun için gerekli tedbirleri düşünmek liderin, yöneticilerin görevidir.</p>
<p>Doğru ve güzel olan şu ki, partinin her türlü kararı en yüksek katılımlı müşavereler ile alınmalıdır. Eğer siz, insanları karar verme sürecine dahil etmezseniz onlar da kendilerini karar vermeye ehil olacak bilgilerle donatma ihtiyacı hissetmez, kendi insiyatifleri dışında alınan, gerekçeleri hususunda ikna olmadıkları kararın destekçisi olmazlar.</p>
<p>Bu meseleler yüzlerce binlerce başlık halinde sıralanabilir.</p>
<p>Eğer MHP, tepeden tırnağa bir değişim ve dönüşümü yakalayamaz, asra / asrın gereklerine uygun hale gelmezse ideolojik derinliğini kaybedecek, kendisini var kılan en temel dinamiklerini yitirecektir. Mevcut olumsuzlukları kanıksayarak %10-16 bandını başarı olarak nitelemek, MHP’nin hedefleri ve doktriniyle tezat oluşturur.</p>
<p>Sonuç olarak bu tablo karşısında geçmişe yargılamak, hain aramak, bölmek, ayırmak için değil, ders çıkarmak için bakmalı ama her ne olursa olsun geleceğimiz hakkında etkili değişikliklere sebebiyet verecek kararlar almalıyız.</p>
<p>Ali Aksoy – 01.04.2009</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Modern Firavunların Modern Sihirbazları: Tarafsız (!) Gazeteciler - Ali Aksoy]]></title>
<link>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/03/27/modern-firavunlarin-modern-sihirbazlari-tarafsiz-gazeteciler-ali-aksoy/</link>
<pubDate>Fri, 27 Mar 2009 12:03:58 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/03/27/modern-firavunlarin-modern-sihirbazlari-tarafsiz-gazeteciler-ali-aksoy/</guid>
<description><![CDATA[Daha önce &#8220;Antalya&#8217;nın KAFİR gazetecilerinden&#8221; bahsetmiştik. Her ne olduysa, son b]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:justify;">Daha önce <a href="http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/03/24/antalyanin-kafir-gazetecileri-ali-aksoy/" target="_blank">&#8220;Antalya&#8217;nın KAFİR gazetecilerinden&#8221;</a> bahsetmiştik. Her ne olduysa, son bir iki gün içerisinde hırsızlık ve arsızlık çetesine destek olan &#8220;tarafsız&#8221; gazeteciler günah çıkarmaya başladılar.  Bir kısmı, kendi zat-ı şahanelerinin bu süreçte ne kadar tarafsız olduklarını yazmaya başladılar. Aman ne edebiyat ! Gazetecilik etiğinden, mesleğin zorluğundan dem vurmalar&#8230; Otrurup ağlanası yazılar&#8230;</p>
<p style="text-align:justify;">Firavun&#8217;u bilirsiniz&#8230; Hani, Kuran&#8217;da haddi aşmış bir zorba, bir mütekebbir olarak tanımlanan Firavun&#8230;</p>
<p style="text-align:justify;">Kuran&#8217;daki &#8220;Firavun&#8221; bir kişinin ismi değil, ünvanıdır. Eh, bu ünvanın her devirde yakıştığı birileri illaki olmuştur. Yani, &#8220;Firavunlar ölmez!&#8221; sloganı gerçeğe bir hayli uygun bir slogandır.</p>
<p style="text-align:justify;">Soru şu:  Firavunlar ölmezler de, &#8220;sihirbazları&#8221; ölür mü ?<!--more--></p>
<p style="text-align:justify;">Ne sihirbazı yahu ?</p>
<p style="text-align:justify;">Firavun&#8217;un iktidarını sağlama almak ve sürdürmek için kullandığı &#8220;sihirbazlar&#8221;&#8230;</p>
<p style="text-align:justify;">Sihirbazlar, Firavun dönemi Mısır&#8217;ın din adamlarıdır. Dini inanışın temeli ve delili, sihre dayalıdır. Sihir ise, zihin kontrolü ile, olmayan bir şeyin var gibi, olan bir şeyin yok gibi gösterilmesidir.</p>
<p style="text-align:justify;">Mesela, Musa ile muayyen bir günün muayyen bir vaktinde karşı karşıya geldiklerinde, Kuran&#8217;ın tabiriyle, &#8220;halkın gözlerine korku salmışlar&#8221; ve sopalarını çevik birer yılan gibi göstermişlerdir. Musa, &#8220;Asanı yere at!&#8221; emr-i ilahisi ile asasını atınca, o asa onların ve halkın gözüne bir ejderha olarak görünmüş, sihirbazların uydurup düzdüğü sahte yılanları yutmuştur.</p>
<p style="text-align:justify;">Sihirbazlar, &#8220;asa&#8221; meselesinin sihrin ötesinde bir şey olduğunu anlayınca derhal secde / itaat ederek, &#8220;Alemlerin Rabbine / Musa&#8217;nın Rabbine&#8221; teslim olduklarını söylemişlerdir.</p>
<p style="text-align:justify;">Yediden yetmişe ahalinin önünde karizması çizilen Firavun ise, sihirbazları ve Musa&#8217;yı tutuklatmış, onları öldüreceğine yeminler etmiştir.</p>
<p style="text-align:justify;">Şimdi bu kıssanın bu gün itibariyle bizi ilgilendiren yönü, Firavun&#8217;un sihirbazlarının işlevidir. Onların işi, olanı yok, olmayanı var göstermektir.</p>
<p style="text-align:justify;">Bu günün güncel Firavunlarına destek çıkan, &#8220;Eğer kazanırsak bundan bize de bir ödül var öyle değil mi&#8221; (Bkz. Araf,113) diyen modern sihirbazların, güncel söylemleri ile &#8220;tarafsız&#8221; bir kısım gazetecilerin de işi budur.</p>
<p style="text-align:justify;">Ortaya bir <a href="http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/03/23/iste-menderes-turelin-rantalyasi-nizamettin-sagir-serkan-tuzcu-dosyasini-acikliyor/" target="_blank">skandal</a> çıkar, yok gibi davranır, yok gibi konuşur, gizleyip örtmeye çabalarlar. Firavun&#8217;un rakiplerinde bir &#8220;bit&#8221; görseler, &#8220;deve&#8221; yapmaya çalışırlar, kötülerler de kötülerler&#8230; Firavun&#8217;un hizmetlerini övme ve büyük gösterme yarışında öne geçmek için tepişirler&#8230; Hatta kimisi, riya adına daha inandırıcı olsun diye gider tramway önünde sevinçten ağlar&#8230; Sanarsın ki, alemlere ibret bir icadımız var, emsalsiz bir iş becerdik !</p>
<p style="text-align:justify;">Firavun&#8217;un sihirbazları ile bu bizim &#8220;tarafsız&#8221; sihirbazların yöntemleri uyuşuyor da akıbetleri uyuşmuyor.</p>
<p style="text-align:justify;">Firavun&#8217;un sihirbazları gerçeği görünce derhal secde / itaat etmiş, gerçeği yalanlamamışlardı.  Eh, bu bizimkilerde, görme ve işitme problemi olduğunu daha önce söylemiştik. Kararsız kaldılar. Seçimi kim kazanacak ?</p>
<p style="text-align:justify;">Modern Firavun&#8217;un iktidarı &#8220;tıngır mıngır&#8221; sallanmaya başlayınca, önceki gerçeği örtmek biçimli küfürlerinden tevbe edeceklerine, şerre olan desteklerini, &#8220;tarafsızlık&#8221; olarak örtmeye çalışıyorlar. Yani, önceki sihirbazlıklarının tevbesini yeni bir sihirle yapmaya çalışıyorlar.</p>
<p style="text-align:justify;">Kuran, müşriklerin ahiretteki akıbetini anlatırken şöyle söyler: &#8220;Onlar, Allah&#8217;a karşı bile asla şirk koşmadıkları hususunda yemin ederler&#8221;&#8230;</p>
<p style="text-align:justify;">Böyle utanmaz, böyle aymazdır onlar&#8230; Özrü kabahatinden büyük alleme yazarlarımızın &#8220;tevbesi&#8221; bile buna benzer ayrı bir aymazlık&#8230;</p>
<p style="text-align:justify;">O halde söyleyelim: Her türlü tabu ve bağnazlıktan arınmış, gerçeğe teslim olmuş aklımız ve vicdanımız, gören gözlerimiz, işiten kulaklarımız bizim &#8220;asa&#8221; mızdır. Bu asa karşısında, eninde de sonunda da yenileceksiniz. Allah&#8217;ın izni ile, adam adam, adım adım yaptığınız sihri açık edeceğiz.</p>
<p style="text-align:justify;">Ali Aksoy &#8211; 27.03.2009</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kürt'ün iyisi, Türk'ün kötüsü - Ali Aksoy]]></title>
<link>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/03/25/kurtun-iyisi-turkun-kotusu-ali-aksoy/</link>
<pubDate>Wed, 25 Mar 2009 22:41:45 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/03/25/kurtun-iyisi-turkun-kotusu-ali-aksoy/</guid>
<description><![CDATA[Anlık öfkelerin koca koca insan topluluklarını bir çırpıda “kötü” ilan etmesi gibi kötülük var mıdır]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:justify;">Anlık öfkelerin koca koca insan topluluklarını bir çırpıda “kötü” ilan etmesi gibi kötülük var mıdır ? “En iyi Kürt, ölü Kürt’tür” , “Kürt’ten evliya, koyma avluya” diyenler, iyi işitin, iyi dinleyin.</p>
<p>Uzun yıllar önce Avusturya’ya göç etmiş, o zamandan beri gurbet elde yaşamış bir müvekkilim var. Geçtiğimiz yaz Türkiye’ye geldiğinde sohbetimiz sırasında bana Avusturya Devleti’nin insan sağlığına ne kadar dikkat ettiğini, şehirleşmenin, sosyal devlet olgusunun nasıl da güzel tanzim edildiğini vs. vs. anlattıktan sonra dedi ki; “Ali beyciğim, düşünebiliyor musun, bu insanlar bundan 50-60 sene önce önce Yahudileri diri diri yakmışlar, yakılmasına ses çıkarmamışlar. Şimdi bir trafik kazasında insan ölse gazetelerde manşet oluyor”</p>
<p>Demek ki, onların iyiliği veya kötülüğü “mutlak” bir kader değil, seçim ve tercihler meselesiymiş. Peki bizim algımızdaki “iyi” ve “kötü” de böyle midir ?<!--more--></p>
<p>“En iyi Kürt ölü Kürt’tür” diyene bakarsanız, Kürt için “kötülük” bir kaderdir. Vazgeçilemez ve başka bir ihtimali bulunmayan bir kader. Türk’ü, “yüce” olarak gören için ise, iş tersine ve lehte işlemektedir. Hiçbir seçime / bilinçli tercihe dayanmayan bir zorunluluk (doğum) sonucu “yüce” oluyorsunuz. Hırsızlık, arsızlık insanın ırkını değiştirmediğine göre, ne yaparsan yap, ne halt edersen et yine “yüce”sin !</p>
<p>Türk Milliyetçilerinin lider edindiği Alparslan Türkeş, bağır çağır, “Bizim milliyetçilik anlayışımız, ırk esasına dayanmaz, biz kültür milliyetçisiyiz” desin dursun&#8230; Acaba Türk Milliyetçileri kendi liderlerini de sözde “İslam(cı) şaklabanlar” gibi “takıyyeci” mi zannediyor ?</p>
<p>“Kavrambazlık” ve “kimlikçilik” temelinde şekillenen bu hastalıklarımız aslında çok eskilere dayanıyor. Müslümanlar yüzyıllar boyunca Kuran’daki “Yahudiler”in bir “ırk” olduğunu zannetti ve her ne zaman bir “Yahudi” görse, “şeytan” görmüş gibi ondan kaçındı. Halbu ki, Kuran ne Yahudi tarih kitabıdır, ne de Yahudilerin muhakeme zabıtnamesidir. Kuran, Yahudilerin vasıfları üzerinden bir ırkı değil, davranış ve düşünüş tarzını yargılar. Sözü uzatmadan şunu söyleyebiliriz ki, Kuran’da anlatılan Yahudiler ile aynı eylemi yapanlar, aynı yolun yolcusu olanlar da temsilen Yahudi’dir. Yani, onlar için kınanmış işleri icra eden Müslüman (!) lar da, aslında Yahudileşmiş, Mustafa İslamoğlu’nun deyişiyle, Yahudileşme temayülüne kapılmıştır. Bunun aksini düşünmek Allah’ın ırkçılık yaptığını söylemek olur ki, her şeyin Yaratıcısı için böyle bir şey mümkün değildir.</p>
<p>Şu halde nasıl ki, Kuran’daki Yahudilik bir “ırk” faaliyeti değildir, Kuran’da onlar için anılan “iyi” ve “kötü” vasıflar da bir ırka özgün değildir.</p>
<p>Kuran lafızlarının hiç biri, ne “ırk seviciliği”ne ne de “ırk düşmanlığı”na cevaz verir. Kuran’ın, “iyi ve kötü” tanımları ortaya söylenmiş sözler gibidir. Hangi “ırk”tan olursa olsun “üzerine alınanlara” / o eylemleri yapanlara gider.</p>
<p>Allah indinde üstünlüğün takvada olduğu söylenerek muhtemel bütün tartışmalar sonlandırılır.</p>
<p>Bu aşamada, “kavim” ve “millet” kelimelerine de değinmeliyiz. Kuran’ın hiçbir beyanı soya dayalı bir tanımlama ve nitelendirme yapmaz, soy bağını genellemelere konu etmez. Her ne kadar “kavim” kelimesi bir ırk / soy / sülale birliğini anlatıyor gibi görünse de mana örgüsü içerisinde bunu göremiyoruz.</p>
<p>Mesela Peygamber, “Bu kavmim Kuran’ı terk etti” derken sadece müşrik Araplar’ı mı kastediyor ? Kavimleri Peygamberleri yalanlarken anılan kimseler bir ırk mıdır, yoksa Peygambere muhatap olan “topluluk” mudur ?</p>
<p>En çok yanılgıya düşen kelimelerden birisi ise “millet” kelimesidir. Kuran’daki kullanımı bizim Türkçemizdeki ile yakından uzaktan alakalı değildir. Bu gün “Türk Milleti” dediğimizde “Türk Irkı” gibi algılanıyor. Halbu ki, Kuran’daki “millet”; bir davranış bütünlüğü, hayat felsefesi, tutum birliği olarak kullanılıyor.</p>
<p>Her ne kadar mevcut bir çok çeviride, “İbrahim milleti” ifadesi, “İbrahim dini” olarak çevirilmekte ise de, aynı kavramın zaten Kuran’da kullanılmakta olduğu düşünüldüğünde bu çevirinin problemli olduğu görülecektir. Şu halde “millet”, bir yol, hayat felsefesi, hadiselere bakış tarzı, izlenmesi istikrar kazanmış tutumlar olarak tanımlanmalıdır.</p>
<p>Birden fazla kişinin aynı tutumu benimsemesi halinde bu tutumun onların “milleti” olacağını söylemek yanlış olmaz.</p>
<p>Eğer milliyetçilik yapılacaksa, “millet”in ne olduğu da tanımlanmalıdır. Türk Milleti’nden Türk Irkı anlaşılacaksa bunun adı “ırkçılık” olur.</p>
<p>Kuran ise, Peygamber dahil bütün inananlara “hanif olan İbrahim milleti”ne yönelmeyi emreder. İbrahim’i tanıtan Kuran aslında “İbrahim milleti”ni de tanımlamış olmaktadır. Kuran’da İbrahim peygamber için bahsedilen bütün hususlar onun milletinin unsurları, ilkeleridir.</p>
<p>Bu ilkeleri incelediğinizde “ırk”ın “ı”sını bulamazsınız. Bulacağınız şey, eylemler, tutumlar, tavırlar, davranışlardır. Temiz fıtrat temelinde aklı ve vicdanı birlikte işletmektir. Gerçeğe yönelmek, tabulardan uzak durmak, yılgınlık göstermemek, planlı hareket etmek, şirk koşmamak, aklı ve vicdanı birlikte işleterek erişilen gerçeğe tam olarak teslim olmaktır. Rabb gerçeği vahiyle bildirirse O’na da derhal teslim olmaktır. Görüleceği üzere örneklenen tüm bu hususlar bir ırkın vasıfları değil, Allah’ın “insanlara imam / önder kıldığı” bir Peygamber’in eylemleridir.</p>
<p>Şu halde, bizim “iyi” ve “kötü” tanımlamalarımız da “ırk” gibi genellemeye dayanan “kavrambaz kimlikçi” temele değil, hayatın içerisindeki tutumlara dayanmalıdır. Hırsızlık, Türk de yapsa kötüdür, Kürt de yapsa… Ana babaya iyilik, Türk de yapsa iyidir, Kürt de yapsa…</p>
<p>“Müslüman”, “Mümin” , “Salih” , “Muhsin” , “Muhlis” gibi kavramlaştırma tahrifatına maruz kalmış kelimeler de bir eylemin adıdır. Vahye, gerçeğe teslim olmayan Müslüman olamaz. Buna katışıksız / şartsız ve şüphesiz inanmayan mümin olamaz. Allah indinde önemli olan kişinin kendisini ne olarak tanımladığı değil, gerçekte ne yapar olduğudur. Bu nedenle ahiret sorgusu da, bir bilgi yarışması değil, insanların yapıp ettiklerinin ortaya döküleceği bir muhakemedir. Sözde “sorgu melekleri” geldiğinde “Rabbim Allah, dinim İslam, peygamberim Muhammed” demekle olup bitecek iş değildir. Kuran’ın betimlemesiyle “kitap yüklü eşeklerin” vereceği talkın, modern tabirle “kopya” yoluyla kurtuluş yoktur.</p>
<p>“Müslümanım” demek kurtarıcı olmadığı gibi, Türk’üm ve Kürt’üm gibi söylemler de “kurtarıcı” değildir. Yegane kurtarıcı, yapıp ettiğimiz iyi ve güzel davranışlardır.</p>
<p>Demek ki, anasına, babasına, komşusuna, eşine dostuna güzel davranan, Allah&#8217;ın ihsan ettiği nimeti başkalarıyla paylaşan, yalan söylemeyen, hırsızlık yapmayan, hayra salat edip /destek olup, şerre engel olan, özü-sözü bir, haya (utanma) sahibi, kendisi Rabbini seven ve Rabbin de kendisini sevdiği, akıl yürütüp tefekkür eden, israf ve cimrilikten sakınan, söz söylediğinde doğruyu ve güzeli konuşmaya özen gösteren, adaletli, ahdine vefalı, insanların hayrı için ah eden ve daha nice vasıflarla örneklendirebileceğim her hangi bir Kürt, “iyi” Kürt’tür.</p>
<p>Buna karşılık; ana ve babasına asi, insanların şerrinden emin olmadığı, cimri ve paylaşmadan uzak duran, bencil, yalancı, hırsız yahut hırsızlara ses çıkarmayan, &#8220;çalsın ama çalışsın&#8221; diyen, ataperest övünçlerde karakter yapmaya çalışan, hayra engel olup, kötülüğe destek çıkan, özü-sözü değişik, Rabbine karşı nankör ve asi, akılsız ve bu sebeple üzerine pislik yağdırılmış, koğuculuk ve dedikodu meraklısı, kaba, hırçın, ahdine vefasız bir Türk, “kötü” bir Türk’tür.</p>
<p>Yukarıda örnek olarak sayılan olumlu eylemleri, Rum, Ermeni, Rus, İngiliz vs. kim yaparsa yapsın o iyi bir insandır. Yine örnek olarak sayılan kötü eylemleri babam yapsa o kötü bir insandır.</p>
<p>İşte bu nedenledir ki, benim milliyetçiliğim sadece iyilere, iyilerin milletine hastır. Herhangi bir topluluğu, “eğrisiyle doğrusuyla, günahıyla sevabıyla, iyisiyle kötüsüyle” sevmem olanaklı değildir. Kürt’ün iyisini sever, Türk’ün kötüsünden nefret ederim.</p>
<p>Ali Aksoy, 25.03.2009</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Antalya'nın "KAFİR" gazetecileri - Ali Aksoy]]></title>
<link>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/03/24/antalyanin-kafir-gazetecileri-ali-aksoy/</link>
<pubDate>Tue, 24 Mar 2009 08:19:10 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/03/24/antalyanin-kafir-gazetecileri-ali-aksoy/</guid>
<description><![CDATA[Yok yok, telaş etmeyin. Bu “kafir”, o “kafir” değil… Kimsenin dini, imanı ile işimiz yok. Bizim bahs]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:justify;"><span style='text-align:left;display:block;'><p><object type='application/x-shockwave-flash' data='http://wordpress.com/wp-content/plugins/audio-player/player.swf' width='290' height='24' id='audioplayer1'><param name='movie' value='http://wordpress.com/wp-content/plugins/audio-player/player.swf' /><param name='FlashVars' value='&amp;bg=0xf8f8f8&amp;leftbg=0xeeeeee&amp;lefticon=0x666666&amp;rightbg=0xcccccc&amp;rightbghover=0x999999&amp;righticon=0x666666&amp;righticonhover=0xffffff&amp;text=0x666666&amp;slider=0x666666&amp;track=0xFFFFFF&amp;border=0x666666&amp;loader=0x9FFFB8&amp;soundFile=http%3A%2F%2Faliaksoy.files.wordpress.com%2F2009%2F03%2Fhido.mp3' /><param name='quality' value='high' /><param name='menu' value='false' /><param name='bgcolor' value='#FFFFFF' /></object></p></span></p>
<p style="text-align:justify;">Yok yok, telaş etmeyin. Bu “kafir”, o “kafir” değil… Kimsenin dini, imanı ile işimiz yok. Bizim bahsettiğimiz  “kafir”, Kuran’ın tanımladığı “kafir”dir. Kuran terminolojisinde “kafir”, dini inkar eden değil, gerçeğin üzerini örtendir. İşte bu yazının konusu da, Antalya’nın “gerçeğin üzerini örten” kafir gazetecileridir.</p>
<p>“Kim bunlar yahu?”</p>
<p>İsim yok, eylem var, ben söyleyeyim sen bir göz at…</p>
<p>Bir <a href="http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/03/23/iste-menderes-turelin-rantalyasi-nizamettin-sagir-serkan-tuzcu-dosyasini-acikliyor/" target="_blank">skandal</a> ortaya çıktı. İrin küpü patladı. Hem ne skandal… Televizyon kapattıran, tehditler yağdıran, çok <a href="http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/03/23/iste-menderes-turelin-rantalyasi-nizamettin-sagir-serkan-tuzcu-dosyasini-acikliyor/" target="_blank">“duygusal”</a> bir skandal…</p>
<p>Antalya kulisleri son 3-4 gündür bu skandalla çalkalanıyor. Her ne kadar 70 milyonun önünde “tanımıyorum” diyerek “babalar gibi satmış” olsa da, Menderes Türel’in yakın arkadaşı Serkan Tuzcu’nun hesap hareketleri hakkındaki skandal…</p>
<p>Hani şu, Büyükşehir Belediyesi’nin “gariban” işçisi, sözde “satın alma müdürü” Serkan Tuzcu…</p>
<p>Hesabında bir buçuk yılda 3,5 trilyonu iç eden Serkan Tuzcu…</p>
<p>Bu işin bir boyutu, öbür yanda ise evlere şenlik bir “telekulak” skandalı var…</p>
<p>Antalya’nın “AKP Ergenekonu” da diyebilirsiniz.</p>
<p>Şimdi konumuz bu skandal değil… Konumuz, Antalya’nın “görme ve işitme engelli” gazetecileri… “Kafir” gazeteciler…</p>
<p>Kim bunlar diye sormuştuk… Açın gazeteleri, internet sitelerini, kimin “neyi yazmadığına” bakın, iyi semirmiş bir &#8220;sürü&#8221; göreceksiniz. Ha… İşte onlardır, göremeyen, işitemeyen, gerçeğin üzerini örten kafir gazeteciler… <!--more--></p>
<p>Lağım fareleri bile bunlardan iyi görür, bunlardan güzel işitir. İşin aslında Menderes Türel, “Engelli vatandaşlarımızı unutmadık” diye seçim sloganı kullandığında az buçuk huylanmıştım… Menderes Türel’in hangi “engelli” vatandaşları unutmadığı şimdi ortaya çıktı.</p>
<p>Yoldan geçen on yaşında bir çocuğu çağırın ve sorun:</p>
<p>- Gazeteci ne iş yapar ?</p>
<p>Alacağınız cevap bellidir:</p>
<p>- Haber yapar.</p>
<p>Haber ?</p>
<p>Bizimkilerin mesleği, “haber yapmamak” üzerine kurulu. Çünkü bunlar, işlerine gelmeyen veya arpalıklarına zarar verecek haberin / gerçeğin üzerini örten ücretli(!) haramzadelerdir.</p>
<p>Çoluğumuzun, çocuğumuzun hakkı, hukuku, parası, pulu iç edilirken, onlar kendileri gibi haramzadeleri makyajlamakla meşguldür.</p>
<p>Bir de utanmadan kendilerini “gazeteci” diye tanıtırlar. Hadi ordan !</p>
<p>Siz Antalya’nın kafirleri, lağım farelerisiniz !</p>
<p>Eğer bu skandal “muhalefet” aleyhinde olsaydı, fare değil, “aslan” kesilirdiniz değil mi ?</p>
<p>Allah’ın izni ile bu saadet zinciri kırılınca seyredin bunları…</p>
<p>Bir de, tövbe edip hal ve hareketlerine çeki düzen verenler müstesna yaşamlarının nasıl süreceğine ve sonlanacağına bir bakın… Mazlumun ahının nasıl “kütür kütür” çıkacağını izleyin. Allah’ın “sopası” veya “parmağı” var mı, yok mu gözetleyin !</p>
<p>Ali Aksoy – 24.03.2009</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Tanrı Türk'ü korur mu? - Ali Aksoy]]></title>
<link>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/03/18/tanri-turku-korur-mu-ali-aksoy/</link>
<pubDate>Wed, 18 Mar 2009 21:07:31 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/03/18/tanri-turku-korur-mu-ali-aksoy/</guid>
<description><![CDATA[Tanrı Türk’ü korur mu? Korursa neden korur ? Ne kadar korur ? Ne zaman korur ? Kimi kimden korur Tan]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:justify;">Tanrı Türk’ü korur mu? Korursa neden korur ? Ne kadar korur ? Ne zaman korur ? Kimi kimden korur Tanrı ? Yahut bir gün, “Küstüm, artık korumayacağım” der mi?</p>
<p>İyisimi biz avam vaziyeti bırakalım da, “Tanrı kimi korur ?” sorusuna bir cevap arayalım.</p>
<p>“Tanrı Türk’ü korusun” temennisini her ne zaman işitsem İbrahim peygamberin soyu için yaptığı dua aklıma gelir.</p>
<p>“Hani Rabb&#8217;i, İbrahim&#8217;i bazı kelimelerle imtihana çekmiş, o da onların hakkını vermişti de Rab şöyle demişti: &#8220;Seni insanlara önder yapacağım.&#8221; İbrahim, &#8220;soyumdan birilerini de&#8221; deyince Allah: &#8220;Benim ahdime zalimler eremezler.&#8221; buyurdu.” Bakara,124</p>
<p>Bu ayet öyle bir ayet ki, sorusu da cevabı da içinde… Bakalım;<!--more--></p>
<p>1) Allah kimi insanlığa önder seçmiş ? İbrahimi…</p>
<p>2) Allah İbrahim’i neden önder (imam) seçmiş ? İmtihana çekilip, hakkını verdiği için…</p>
<p>3) Peygamberlerin bütün duaları kabul olur mu? Hayır…</p>
<p>4) İbrahim Peygamberin soyu için yaptığı dua kabul edilmiş mi? Kısmen evet, kısmen hayır…</p>
<p>5) Kimler için evet ? İmtihanı başarıyla sonuçlananlar için…</p>
<p>6) Kimler için hayır ? Zalimler için… Yani, imtihanda başarısız olanlar için…</p>
<p>Demek ki, Kuran müslümanı, Kuran’a iman eden kimseler şunu bilecek ki, Allah indinde kavrambaz , kimlikçi “kayırmalar” yoktur.</p>
<p>“Efendim ben müslümanım çünkü nüfus cüzdanımda…” şeklindeki izahlar boştur.</p>
<p>“Efendim, biz Türk’üz, atalarımız…” şeklindeki izahlar da boştur.</p>
<p>Düşünsenize, Peygamber soyu olmak bile sökmüyor !</p>
<p>Gerçekten, Nuh peygamberin karısı ve oğlu, Lut peygamberin karısı, İbrahim peygamberin babası kafir olarak ölmüştür.</p>
<p>Yani, bu öyle bir sınav ki, baban Peygamber olsa ne çare !</p>
<p>“Allah, iman edenleri savunur. Şu da kuşkusuz ki, Allah hiçbir haini, hiçbir nankörü sevmez.” Hac,38</p>
<p>Ama “kavrambaz” edebiyata burada da geçit yoktur. Çünkü Kuran’ın tanımladığı iman, “iman ettim” demekle nihayet bulmuyor.</p>
<p>“Kim güzel bir (işte) aracılık ederse, ona o işin sevabından bir pay vardır. Kim de kötü bir (işte) aracılık ederse, ona da o kötülükten bir pay vardır. Allah’ın her şeye gücü yeter.” Nisa,85</p>
<p>Mesela burada hiçbir ayrım yok. Kavram yok, kimlik yok, eylem var.</p>
<p>“Bir de Davud’a, sizin için, zırh yapma sanatını öğrettik ki, savaşlarınızda sizi korusun. Şimdi siz şükrediyor musunuz?” Enbiya,80</p>
<p>Ne ilginç değil mi? Allah korumayı, “zırh ile / zırh sanatını öğreterek” yapıyor.</p>
<p>“Hep birlikte Allah&#8217;ın ipine yapışın, fırkalara bölünüp parçalanmayın; Allah&#8217;ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Birbirinizin düşmanı idiniz, Allah kalplerinizi uzlaştırıp kaynaştırdı da O&#8217;nun nimeti sayesinde kardeşler haline geldiniz. Ateşten bir çukurun kenarında idiniz; sizi oradan kurtardı. Allah size ayetlerini bu şekilde açıklıyor ki, doğruya ve güzele yol bulasınız.” Ali İmran,103</p>
<p>Artık kavramları değil eylemleri okuyorsunuz değil mi ?</p>
<p>Örnekleri çoğaltabiliriz. Şu hususu vurgulamak elzemdir ki, Kuran’da anılan “koruma” , “esenlik”, “güvenlik” konuları ekseriyetle ahireti, ahir yaşamda azaptan korunmayı işler. Ve, o gün kimlerin daha doğrusu “hangi eylemleri yapanların” , “hangi eylemleri yapmayanların” korunacağı Kuran’da uzun uzadıya anlatılır.</p>
<p>Bu aşamada “sünnetullah” konusuna da değinmeliyiz.</p>
<p>Allah’ın sünneti, Allah’ın kanunu / uygulaması / sistemi demektir. Konunun “adetullah” ve diğer alt başlıklarına değinmeyeceğiz.</p>
<p>Allah’ın sünneti / adeti, tarafgirlik yapmaz. Yüksekten aşağıya kim atlarsa atlasın yere düşer. Yer çekimi, Müslüman / kafir dinlemez. Ama gelin görün ki, Müslüman / kafir dinlemeyen yer çekimi, diğer fizik kanunlarını ve bu kanunların gereğini ifa edenleri dinler. Kanat takan, paraşüt takan başka türlü düşer. Ne kanat, ne paraşüt sahibinin dinine, kimliğine göre çalışmaz. Hepsi, önceden belirlenmiş, takdir ve tayin edilmiş bir hesap ve ilim uyarınca tepki verir. O halde hayat, aslında önceden belirlenmiş kurallar dahilinde, birbirini tetikleyip birbirine tepki veren sebep ve sonuçlardan ibarettir. Doğru sonuç, doğru sebep ister. Doğru sebebe kim sarılırsa doğru sonuca ulaşacak olan da o dur. Ezberlenmiş kavramlar, ölü kimlikler değil, hayatın tüm dinamizmini barındıran eylemlerdir esas olan. Ve eylemsizlik te bir eylemdir ve kendince bir sonuç muhakkak doğurur.</p>
<p>Dua da böyledir. Dua, ilk etapta bir hedef tayinidir. Hedefini mırıldanırsın. “Dua” dediğin söz dizesinde motive olursun o hedefe…</p>
<p>Şöyle buyuruyor:</p>
<p>“Kullarım, beni senden sorarlarsa, (bilsinler ki), gerçekten ben (onlara çok) yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına cevap veririm. O hâlde, doğru yolu bulmaları için benim davetime uysunlar, bana iman etsinler.” Bakara 186</p>
<p>Bu ayette, “O halde…” ile başlayan kısmı bir daha okuyunuz. Ne daveti ? Kuran’a davet. Onun hükümlerini hayata hakim kılmaya davet. Eğer onun hükümlerini hayata hakim kılarsan, hayatın sebep-sonuç dişlisinde doğru şifreleri yakalarsın.</p>
<p>“Ey sebep-sonuç çarkı, ben müslümanım, ben Türk’üm, haydi çalış” şeklindeki dua ve yakarışlar asla bir karşılık bulamayacaktır.</p>
<p>Bir de şu ayete bakalım;</p>
<p>“Rableri onlara cevap verdi: &#8220;Ben sizden, erkek-kadın hiçbir çalışanın ürettiğini boşa çıkarmayacağım. Hep birbirinizdensiniz. Göç edenler, yurtlarından çıkarılanlar, yolumda işkenceye uğratılanlar, çarpışıp da öldürülenler var ya, onların kötülüklerini yemin olsun örteceğim. Ve yemin olsun ki onları, Allah katından bir karşılık olarak, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağım.&#8221; Allah katındandır karşılıkların en güzeli.” Ali İmran 195</p>
<p>Eylemleri okuyorsunuz değil mi ?</p>
<p>Şu halde, ardın sıra uygun eylem, uygun bir sebep gelmeyen hiçbir dua Allah nezdinde karşılık bulmayacaktır. O’nun dünya hayatına dair kanunu / sistemi sabittir. Bu sisteme uygun davrananlar, o sistemden gereğince tepki / sonuç / karşılık alacaklardır.</p>
<p>Kapısı, penceresi açık bir evin sahibinin “Ey Rabbim, evimi, barkımı hırsızlardan koru” şeklindeki duası ne kadar samimiyetsizse, Kuran’ı bilmediği bir dilde, şarkı türkü dinler gibi dinleyen ve okuyan, “En mühim haber”den habersiz, anladığı dilde okuduğunda da “eskilerin masalları gibi” okuyan, duyarsız, ataperest övünçleri marifet zanneden, “çalsın ama çalışsın” gibi ahlaksız bir duruş içerisindeki bir millet için “Tanrı Türk’ü korusun” demek de o kadar samimiyetsizdir.</p>
<p>Millet, kahramanlığı Çanakkale’de, kurtuluş savaşında arıyor / anıyor. Ya siz ? Sizin kahramanlığınız nerede ? Millet dürüstlüğü eskilerde, Osmanlı’da, asrı saadette arıyor. Ya siz ?</p>
<p>Kendisi kahraman olmayan, kendisi dürüst olmayan bir milletin ataları onları kurtarabilir mi ?</p>
<p>Milliyetçilik; milleti “eğrisiyle, doğrusuyla” , “sevabıyla, günahıyla” , “iyisiyle, kötüsüyle” mi sevmektir, yoksa asıl milliyetçilik, iyi insanlardan oluşmuş bir millet için mi yapılır ? Kötüyü yermeyen, kötüye sahip çıkan bir milliyetçilik olabilir mi ?</p>
<p>Biz, “kavram ve kimlik” milliyetçisi isek, boşuna beklemeyin, Tanrı bizi korumaz.</p>
<p>Yok eğer, hayatın içerisinde, eylemli, onurlu, hiç kimsenin kınamasından çekinmeyen ve sadece iyilerin safında yer alan, iyilerin milletini / duruş ve yönelişini savunan bir milliyetçiliğimiz varsa şu mahakkak ki, Allah iyi hareket edenleri sever…<br />
.<br />
Ali Aksoy, 18.03.2009</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Tanrı Dağları - Grup Orhun]]></title>
<link>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/03/09/tanri-daglari-grup-orhun/</link>
<pubDate>Mon, 09 Mar 2009 20:48:59 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/03/09/tanri-daglari-grup-orhun/</guid>
<description><![CDATA[]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><span style='text-align:center;display:block;'><object width='400' height='330' type='application/x-shockwave-flash' data='http://video.google.com/googleplayer.swf?docId=-2176146730506713023'><param name='allowScriptAccess' value='never' /><param name='movie' value='http://video.google.com/googleplayer.swf?docId=-2176146730506713023'/><param name='quality' value='best'/><param name='bgcolor' value='#ffffff' /><param name='scale' value='noScale' /><param name='wmode' value='window'/></object></span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Milliyetçi Türkiye - Ali Aksoy]]></title>
<link>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/03/09/milliyetci-turkiye-ali-aksoy/</link>
<pubDate>Mon, 09 Mar 2009 17:00:15 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/03/09/milliyetci-turkiye-ali-aksoy/</guid>
<description><![CDATA[]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><span style='text-align:center;display:block;'><object width='400' height='330' type='application/x-shockwave-flash' data='http://video.google.com/googleplayer.swf?docId=-820765474136215322'><param name='allowScriptAccess' value='never' /><param name='movie' value='http://video.google.com/googleplayer.swf?docId=-820765474136215322'/><param name='quality' value='best'/><param name='bgcolor' value='#ffffff' /><param name='scale' value='noScale' /><param name='wmode' value='window'/></object></span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Heyya Hey - Ali Aksoy]]></title>
<link>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/03/04/heyya-hey-ali-aksoy/</link>
<pubDate>Wed, 04 Mar 2009 16:32:35 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/03/04/heyya-hey-ali-aksoy/</guid>
<description><![CDATA[]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><span style='text-align:center;display:block;'><object width='400' height='330' type='application/x-shockwave-flash' data='http://video.google.com/googleplayer.swf?docId=-6993922699715052396'><param name='allowScriptAccess' value='never' /><param name='movie' value='http://video.google.com/googleplayer.swf?docId=-6993922699715052396'/><param name='quality' value='best'/><param name='bgcolor' value='#ffffff' /><param name='scale' value='noScale' /><param name='wmode' value='window'/></object></span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Türk Milliyetçilerinin Devletçilik Anlayışı]]></title>
<link>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/03/02/turk-milliyetcilerinin-devletcilik-anlayisi/</link>
<pubDate>Mon, 02 Mar 2009 22:47:09 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/03/02/turk-milliyetcilerinin-devletcilik-anlayisi/</guid>
<description><![CDATA[Türk Milliyetçilerinin “devletçilik” anlayışı ve “devlet” ten ne anladığı konusu artık ciddi olarak ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:justify;"><img class="alignleft size-full wp-image-115" style="margin:6px;" title="turk-milliyetcilerinin-devletcilik-anlayisi-1" src="http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/files/2009/03/turk-milliyetcilerinin-devletcilik-anlayisi-1.jpg" alt="turk-milliyetcilerinin-devletcilik-anlayisi-1" width="272" height="204" />Türk Milliyetçilerinin “devletçilik” anlayışı ve “devlet” ten ne anladığı konusu artık ciddi olarak tartışılması gereken bir konu haline gelmiştir. Türk Milliyetçileri, ne kadar “devletçi” dir ve hangi devletin “devletçisi” dir ?</p>
<p>Esasen devletçilik olgusu, milliyetçiliğin zorunlu bir sonucudur. Milleti ve onun çıkarlarını en üstün ve öncelikli tutan bir görüşün, millete ait bir devleti savunmaması düşünülemez. Bu aşamada sorun, milletin devleti, milletin devleti olmaktan çıktığında veya milletin devleti, milletin savunucularını kendisine hasım edindiğinde ne yapılacağı, ne kadar ve hangi devletin devletçisi olunacağı sorunudur. Milliyetçi doktrin, böyle bir ihtimali öngörmemiş ve buna cevap hazırlamamıştır.</p>
<p>Devlet, 3 Mayıs 1944 olaylarında takındığı tavra benzer biçimde, 1980 yılında ihtilal ile demokrasi ve siyasal yaşama ara verdiğinde, kendi savunucularını da işkence ve eziyet sürecinden mahrum bırakmamış, Türk Milliyetçilerine en büyük darbeyi vurmuştur. Devlet, bu hareketi sırasında milletin kutsallarını, askeri kullanmış ve kutsala karşı çıkmayı tabu olarak gören Türk Milliyetçilerini hazırlıksız ve çaresiz yakalamıştır. Türk Milliyetçilerini, terörist olarak yargılamıştır. Sonradan ortaya çıkmıştır ki, ülkede terör ortamının gelişmesinde en büyük katkıyı yine aynı devletin bazı uzantıları yapmış, milletin kutsalı da bu terör ortamının kendisine darbe yapma ortamını oluşturacak seviyeye yükselmesine bilerek ve isteyerek seyirci kalmıştır. 1980 öncesinde, hükümetler, bazı illerde sıkıyönetim ilan edilmesini istediğinde asker, mevcut birlik dağılımı sebebiyle gücünün buna yetişmeyeceği gerekçesi ile talepleri reddetmiş ama aynı asker, 1980 de tüm yurtta, bir günde sıkıyönetim ilan edip olayları bıçakla keser gibi kesip atmıştır. Dönemin ABD yetkililerinin, “galiba bizim çocuklar işi başardı” diye tarif ettiği ABD çocukları, aynı gün ve sonrasında Türk Milliyetçilerine yönelmiştir.<!--more--></p>
<p>Türk Milliyetçilerinin önderi Alparslan Türkeş, çok sonra anılarında bu hadiseyi anlatırken, ihtilal öncesinde Ankara’nın bir merkez köyünde saklandığını, ihtilal olduktan sonra etrafındakilere “teslim olmayalım” dediğini fakat yanındakilerde buna ilişkin bir cesaret ve irade göremediğini açıklamaktadır. Milletin kutsalı darbe yaptığında ve teslim ol dediğinde teslim olmamayı düşünüp teklif eden irade, Türk Milliyetçilerinin genelinde var olan devletçilik anlayışı ile ne kadar bağdaşmaktadır ve hangi düşünce gerçekten devletçidir ?<img class="alignright size-full wp-image-116" title="turk-milliyetcilerinin-devletcilik-anlayisi-2" src="http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/files/2009/03/turk-milliyetcilerinin-devletcilik-anlayisi-2.gif" alt="turk-milliyetcilerinin-devletcilik-anlayisi-2" width="206" height="352" /></p>
<p>Konunun bu güne yansıyan ve güncel olan yönü şudur: Bu gün ülkede bir terör ortamı vardır. PKK terörü bastırılamamakta ve ülke git gide bir iç savaşın eşiğine getirilmektedir. Milletin, hadiselere kendi adına çözüm bulması için yetkilendirdiği “devlet” sorunu çözememektedir. Terör meselesi incelendiğinde, terörün gelişiminde devletin büyük ihmalinin olduğu hemen görülebilmekte, bu gerçeklik milletin sosyal aklında ve vicdanında bu şekilde algılanmaktadır. Bu gün, sokağa çıkıp terör neden bu kadar yayıldı diye soracak olsanız, alacağınız cevapların hemen hemen tamamı doğrudan veya dolaylı olarak devlete dayanacaktır. Ülkedeki gelişmişlik seviyesini ve gelir dağılımını adaletli olarak dengeleyemeyen, yabancı güçlerin ülkede cirit atıp fitne fücur yaymasına izin veren, terörle doğru araçlarla mücadele etmeyen, gayrı nizami harp yöntemi ile savaşan düşmana nizami ordularla cevap vererek binlerce mehmetçiğimizin şehit düşmesine yok yere göz yuman, terörle mücadele yönteminde düşülen yanılgı sebebiyle 10 – 15 yılda 100 milyar doların üzerinde parayı yanlış yönde harcayıp heba eden, bu meselerin çözümünde harcanabilecek diğer mal varlığımızı da banka patronlarına, vurgunculara hortumculara peşkeş çeken, yer altı dünyasında terör örgütünün yer edinmesine sebebiyet veren, Avrupa birliğine girmek amacıyla yapılan yasal düzenlemelerle doğu ve güney doğu ahalisini neredeyse azınlık ve milletten başka bir topluluk gibi değerlendiren, , aynı başka yerlerde de yaptığı gibi zaman zaman bölge halkına da kötü muamele eden, daha çok eylem yapsınlar diye terörist cenazelerini terör yanlılarına teslim eden, terörün kendisine kaynak bulduğu ülkelere rest çekemeyen, Irak’ın kuzeyi ile ilgili meselelerde kırmızı çizgileri pembeleşen, tükürdüğünü yalayan ve milletimizi rezil eden aynı devlet değil midir ?</p>
<p>Peki, bu ihmaller böyle sürüp gidecek olursa ve hadiseler Türk Milliyetçilerini sokağa dökerse, Türk Milliyetçilerini “nümayiş” çıkarmaktan yargılayacak, işkence ve eziyet edecek olan devlet hangi devlettir ? Aynı devlet !</p>
<p>Görülen o ki; “baba” olarak bildiğimiz devlet, babalık yapamamakta, ana vatanı ve içerisindekileri yok olma sürecine götürmektedir.</p>
<p>Bu aşamada, “devlet” ten ne anladığımız ve devletin ne olduğu doğru tespit edilmelidir. Devlet, hangi organı veya görevlisi ile olursa olsun, ferdin üstünde otorite sahibi olan büyük bir örgüttür, büyük bir güçtür. Gücünü, kendisine boyun eğen ve gücünü kendisine teslim eden milletten alır. Bu gözle bakıldığında, hükümet, meclis, asker, belediye ve diğer tüm kurumlar, hatta ücra bir yerdeki sağlık ocağı, okul ve muhtarlık da devlettir. Yasal devletin oluşturduğu, yasa dışı gizli güçler ve karar vericiler de devlettir. Çünkü varlık sebebi yasal devlettir. Devlet, bir kurum, bir örgüt olmakla beraber insan unsuru ile yönetildiğinden, onun karar ve emir vericileri devleti temsil eder. Dolayısı ile, devletçi olunduğunda bu yöneticileri devlet olgusundan ayrık tutmak mümkün değildir. Devletin görevlisine karşı işlenen suç, devlete karşı işlenmiş kabul edilir, devleti idare edenin kanaati ve kararı, devletin kanaati ve kararıdır. Devlet, örgütü ve insan unsuru ile bir bütündür. Devlet karşıtlığı da böyledir. Devlete değil, yöneticilerine karşıyım gibi bir mantık gerçekçi değildir. İşte bu nokta, devletçilik meselesinin ana noktasıdır ve Türk Milliyetçilerini yanılgıya düşüren temel meseledir.</p>
<p>Neden yöneticileri ayrık tutularak devlete yandaş veya karşıt olunamaz ? Veya neden, devlet ayrık tutularak yöneticilerine yandaş veya karşıt olunamaz?</p>
<p>Devletin ve milletin yetki sınırlarını, kimin kimi ne şekilde yöneteceğini anayasa ve yasalar belirler. Bir an için, Türk Milliyetçilerinin genel eğilimine uygun olarak, devletin taraftarı ama yöneticilerinin karşıtı olalım. Amaç, yasal çerçevede devlette “yönetici” sıfatını kazanarak, yanlış bulduğumuz yönleri değiştirmek olacaktır. Yanlış yönler düzelip, yöneticiler de milletin çıkarlarına uygun hareket ettiğinde, yöneticisi ve örgütü ile tam bir devlet yandaşı olunabilir.</p>
<p>İşte bu noktada bunun mümkün olup olmadığı sorgulanmalıdır. Yani, mevcut oyunun kuralları içerisinde oynayıp, oyunda öne geçtiğimizde, oyunun beğenmediğimiz kural ve koşullarını değiştirebilecek miyiz ? Yani mesela Atatürk, mili mücadeleye girişmek ve Osmanlı “devleti” ne karşı olmak yerine, o oyunun kuralları içerisinde “hükümet” olmak yoluyla vatanı kurtarabilir miydi ? Gerek tarihi olan bu örnekte gerekse bu gün önümüzde bulunan örnekte “fiili imkansızlık” bulunmaktadır. Teoride doğrudur ama, reel olarak bunu gerçekleştirmek mümkün değildir.</p>
<p>Bu; üç sebepten böyledir. Birinci sebep; milletin gerçek iradesinin devletin tepesine çıkarılması olanaklı değildir. Bu ülkede millet, sadece noter görevi yapabilir ve asla gücünü halktan alan ve devletin başına geldiğinde oyunun kurallarını değiştirecek bir lider yetişemez. Çünkü bu hazır tutulan düzen için bir tehdittir ve hazırdaki düzen buna asla müsaade etmez. Milli irade devlet katına ancak siyasi partiler yoluyla çıkabilir. Siyasi partiler ise, siyasi partiler kanunu ve ilgili mevzuat ile idare edilir. Siyasi partiler, anti demokratik yasa ve uygulamalarla daima kontrol altında tutulurlar ve bunun delinme ihtimaline karşı egemen güçler medya vs. kuvvetleri ile hazır ve nazır beklemektedir. Millet, mevcut yasa ve uygulama teamülleri karşısında siyasetçi denen illete bir defa elini vermiş, kolunu kaptırmış ve kurtulamaz duruma sokulmuştur. İster seçmen olsun, ister delege olsun, ister il, ilçe başkanı olsun milli irade asla kendisini amacına uygun olarak temsil ettiremez. Bu bütün siyasi partilerde böyledir ve bu uygulama egemen güçlerin milleti kontrol altında tutma amacına matuf olarak istikrarlı olarak sürdürülmektedir. Millet, siyasi partilerin kendisine dikte ettiği temsilcileri onamaktan başka bir şey yapamaz. Aynı senaryo bütün siyasi partilerde geçerli olduğuna göre milletin bu lider sultasını yıkarak, gerçek liderini ve iradesini devlet katına çıkarması teorik olarak mümkün görülse de fiili olarak mümkün değildir.</p>
<p>İkinci sebep; millet gerçek iradesini devlet katına yansıtsa bile, devlet milletin temsilcisinin emrinde değildir. Yetki, çeşitli erkler arasında paylaştırılmıştır. Meclis ve hükümet, bu erklerden sadece ikisidir. Anayasa’ya göre “yasama”, “yürütme” , “yargı” olarak üçe ayrılması gereken yönetsel paylaşım, yönetsel görev dağılımı, bugün egemenlik paylaşımına dönüştürülmüş ve üç kurumun yanına asker, Cumhur Başkanı, bürokrasi, YÖK, BDDK, ÖİB, TCMB ve benzeri özerk kurumlar eklenerek, milletin gerçek temsilcisi ile milleti ve devleti yönetme olanağı kaldırılmıştır. Bunların yanına bir de dış etkileri mesela AB, IMF, BM vs. baskı unsurlarını eklediğinizde, bu devletin sevk ve idaresinde millet iradesine ne kadar yer kalmıştır ?</p>
<p>Üçüncü sebep; şu anda ve uzun zamandan beri millette, ilk iki sebebi ortadan kaldırabilecek bir milli birlik ve irade bulunmamaktadır.</p>
<p>Tüm bu ortamı hazırlayan ve sürdürülmesine gayret eden kimdir ? Devlet ve içerisine şu veya bu şekilde çöreklenmiş kişiler değil midir ? Bakın bu devlet daha başka neler yapıyor:</p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-117" title="turk-milliyetcilerinin-devletcilik-anlayisi-3" src="http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/files/2009/03/turk-milliyetcilerinin-devletcilik-anlayisi-3.gif" alt="turk-milliyetcilerinin-devletcilik-anlayisi-3" width="188" height="297" />Bu devlet, milletimizin süngüsü ile kazandığını, milletin mağlup ettiklerine, alın teri ile kazanıp hayırlı işlerde kullansın diye ödediğini de aç gözlü patronlara peşkeş çekmekten çekinmemektedir. Bu devlet, milletimizi açlığa, işsizliğe mecbur bırakmıştır. Bu devlet, yıllardan beri başta kolluk kuvvetleriyle olmak üzere en yetkisiz kapıcısına varıncaya kadar pek çok görevlisi ile milletime kötü davranmıştır, onu hor görmüş, aşağılamıştır. Bu devlet, yüksek vergiler, gereksiz bürokrasi ve rüşvet getirerek girişimcileri yok etmiş, pazarı üç beş patronun eline bırakacak tedbirleri almıştır. Bu devlet, yüksek prim vs. sebeplerle insanımızın sağlık güvencesi olmaksızın çalışmasına yol açmıştır. Daha pek çoğu da sosyal güvencesiz bile olsa işsiz olarak beklemektedir. Bu devlet, kepaze bir sağlık sistemi ile milletimizin pek çok ferdinin yok yere ölüm ve ızdırabına sebebiyet vermiştir. Bu devlet, milletimizi eğitimsiz bırakmıştır. Bu devlet, milletimizi savunmak için gereken silah ve savunma sistemleri konularında, milletimizi dışa bağımlı bırakmıştır. Bu devlet milletimizin adalet ihtiyacını karşılayamamıştır. Bu devlet ormanlarımızı, toprağımızı, çiftçimizi, doğal güzelliklerimizi, geçmişimizi, geleceğimizi vs. vs. yok etmiştir. Bu paragraf o kadar uzatılabilir ki…. Netice olarak devlet, yönetim işini doğru yapamamış, milletimizin mili mücadele yıllarında kazandığı avantajlı durumunu kaybetmesine sebebiyet vermiştir. Şimdi, devlet ve yöneticisinin birbirinden ayrılamayacağını yukarıda izah ettiğimize göre, biz bu devletin yandaşı, devletçisi olacak mıyız ? Hem Türk Milliyetçisi olup, hem de yöneticisi ve onu var kılan örgütü, yasasıyla devletin, millete ihanetine seyirci kalacak mıyız ? Yoksa, seyirci kalmak bir tarafa, destekçisi mi olacağız ?</p>
<p>Türk Milliyetçilerinin bunu doktriner anlamda kabullenmesi mümkün değildir. Aksi görüşler, cahillik ve tutarsızlıktan başka bir şey değildir. Türk Milliyetçiliği görüş ve hareketinin varlık sebebine aykırıdır. Türk Milliyetçilerinin bu devletçilik anlayışı sebebiyle, devlet tarafından çok zaman kullanıldığı, görev tamamlandıktan sonra da çöpe atıldığı pek çok bilinen örnekle ortadadır. Aynı bir çete liderinin, izlediği filmlerin etkisi ile karanlık işlere özenmiş yahut ihtiyaç içinde kalmış kişileri kendi çıkarları doğrultusunda kullanıp feda etmesi gibi, devlet de amacını aşmış bir devletçilik anlayışı ile yetişmiş ve içinde bulunduğu siyasal organizasyon tarafından bu devletçilik anlayışı pekiştirilmiş insanımızı çok zaman kullanmıştır. Pek çoğumuz, bilerek veya bilmeyerek, belki hiç bilmediğimiz ortamlarda, pek çok yönden milletimize eziyet ve ihanet eden devletin yüksek çıkarları için figüran olmuşuzdur.</p>
<p>Hal bu ise, Türk Milliyetçiği doktrini bu meseleye nasıl yaklaşmalıdır ?</p>
<p>Birincisi; Millet devlet için değil, devlet millet için vardır. Devlet, her işinde milletine hizmet etmek, milleti yüceltmek, onu her ortamda somut başarılarla onure etmek zorundadır. Milletin devleti oluşturması ve yetkilendirmesi rızaya dayanır. Devlet denen olgu, rızaya dayanan bu yetkiyi, yetkilendirme amacına uygun olarak kullanmaz ve yetkinin sahibine geri dönüşüne engel olursa, ortaya milletin üzerinde, milletten başka ve üstün olan bir ucube çıkmış olur. Bu öyle bir ucubedir ki; hem milletimin kaynaklarını zorla kullanarak beslenmekte, hem de milletin aleyhine çalışmaktadır. Bu ucube, millet buna karşı çıktığında, milletten aldığı zor kullanma yetkisini millete karşı kullanmaktadır. Bunun tanımı, sömürgecilikten başka bir şey değildir. Türk Milliyetçiliği doktrini şunu kabul etmelidir: Millet, rıza ile verdiği yetkiyi tadil etmek yahut geri almak istediğinde, kendisine zor koşulursa, millet de zora başvurmalıdır. Çünkü aslolan, milletin yetkilendirdiği ucubenin varlığının devamı değil, milletin varlığının devamıdır. Burada, milletin zor kullanmasını örgütlemek de Türk Milliyetçilerinin işidir. Mevcut düzeni, siyaset yerine milletin zoruyla değiştirmek milletin mahvına yol açabilecekse; milliyetçiler bu koşula özgü olarak bunu düşünmeyeceklerdir. Bu aşamada, Türk Milliyetçiliği doktrini ve Türk Milliyetçileri; devletin kendi zaafıyla kendi kendisini zora soktuğu, olağan kuvvetleriyle işin içinden çıkamadığı, milletten yardım istediği bir anda, milletin devlete yardımıyla birlikte; hazır düzenin milletin zoruyla değiştirilmesi gereğini kabul etmelidir. Aynı Atatürk’ün yaptığı gibi…. Atatürk; bu söylediğimiz hadiseyi bizzat örgütleyip başaran gerçekten çok büyük bir lider ve Türk Milliyetçisidir. Kendisi, hazır düzeni yıkıp, millet iradesini hakim kıldığı ve sürecin nasıl işlediğini çok iyi bildiği için adeta bu günü görmüş gibi gençliğe hitabesinde, böyle giderse 10 – 15 sene sonra belki daha da yakında karşı karşıya kalacağımız bir senaryoyu anlatmıştır. Bu senaryonun öncelikli kısmı, millet ve devletin dışındaki düşman güçlerin mutlak galibiyeti ihtimalini anlatmakta, “bundan daha acı ve korkunç olmak üzere…” dedikten sonra yöneticilerin millete ihaneti ihtimalini öngörmektedir. Bu halde dahi, Türk Gençliği’nin ödevi bağımsızlığı ve cumhuriyetini kurtarmaktır. Kurtarmaktır çünkü, cumhuriyet artık Türk’ün cumhuriyeti değildir. Bu kurtarma işi, satılmış yöneticilerin emrine itaat, yahut emrindekilere boyun eğmek değildir. Kendisinin yaptığı gibi, milleti örgütleyip, ihanet güruhuna karşı, daha büyük bir güçle mücadele yürütmektir. Gerektiğinde, teslim ol emrine riayet etmeyip, üniformayı çıkarıp atmaktır.</p>
<p>İkincisi; Türk Milliyetçileri; devletin millete karşı ihanetine ve eziyetine dur diyebilmek için, Türk Milliyetçilerinin potansiyel gücü ile hareket ve etki kabiliyetini arttırmalıdır. Bunu yapabilmek için de önce kendi organizasyonlarında millete güvenmeli, onun iradesini ortaya çıkarabilmelidir. Bu, öncelikle Türk Milliyetçilerinin kendi kendilerini başarılı bir şekilde yönetimi ve devlet içerisinde devlet oluşturan lider sultası ile önce kendi içlerinde mücadele etmesiyle olur. Bu mücadelede asıl önemli olan, önce Türk Milliyetçilerinin bu durumun farkındalığıdır. Ne yaparsa yapsın, ne ederse etsin, dövse de sövse de devlet benim devletimdir mantığı ile, liderimin yanlışı benim doğrumdan doğrudur, lider – teşkilat – doktrin tartışılmaz, emir demiri keser gibi klasik ve Türk Milliyetçilerini bağnaz, dogmacı ve serseri kalabalıklar haline getiren yaklaşımlar arasında ne fark vardır ? Hepsi aynı mantık ve aynı kaynaktan beslenmektedir. Ne tesadüftür ki, millet ve Türk Milliyetçileri düzeyinde ortaya çıkan sonuçları da aynıdır.</p>
<p>Üçüncüsü; Türk Milliyetçileri, kendi içlerindeki birlik ve düzeni sağladıktan sonra, meşru zeminde devlete karşı durabilmelidir. Meşru zeminde devlete karşı duruş, öncelikli olarak doktrin ve eğitiminde hangi devletin devletçisi olunacağı hususunu belirlemek bunu açık yüreklilik ve yüksek sesle ifade etmektir. Türk Milliyetçileri; meşru zeminin, devletin yanlış işlemlerine karşı geliştirilmiş olanaklarının kullanılmasında millete öncülük etmelidir. Bu; medenilik, medeni cesaret olarak adlandırdığımız, bir toplum içerisinde yaşayanların, başkalarına ve devlete karşı hak ve yükümlülüklerini bilmesi ile olur. İdare mahkemeleri, anayasa mahkemeleri, ceza mahkemeleri bunun için vardır. Milliyetçilik, milletin hakkını hukukunu gözetip savunmak olduğuna göre, Türk Milliyetçilerinin oluşturduğu organizasyonların görevlerinden biri bu olmalıdır. Bu, bir görev tanımı olarak, organizasyonlarımız için kabul edilmelidir. Milliyetçi güç, hukuki ve siyasal gücünü eş güdümlü olarak bu yöne kanalize etmelidir. Bu duruş sadece bireysel hak ihlallerinde değil, toplumsal hak ihlallerinde de meşru zeminin tüm olanakları içerisinde, hatta bu olanaklar biraz da zorlanarak kullanılmalıdır. Türk Milliyetçileri, haklı mücadelelerinde mesela gösteri ve basın açıklaması yapmalarına izin vermeyen otoriteye direniş göstermeli, bunu hukuki ve siyasi takiple pekiştirmelidir. Bunlar, Türk Milliyetçilerinin toplumsal hareketlerinde alışılagelmiş şeyler değildir. Türk Milliyetçilerinin geleneğinde, toplumsal meselelerde eylemli tepki pek görülmez. Bu açıdan, mesela doğaya zehir saçarak milletimizi zehirleyen bir fabrikanın girişine kendilerini zincirleyip toplumun dikkatini bu yöne çekmeye çalışan Greenpeace gibi örgütler, Türk Milliyetçilerinden daha başarılı ve tecrübelidir. Türk Milliyetçiliğinin siyasal temsilcileri; sadece yanlışı eleştiren bir grup olmaktan çıkıp, yanlış hususunda millet adına mevcut tüm olanaklardan istifade etmek bir tarafa, bunları biraz da zorlayarak “hesap soran” bir güç olmalıdır. Doktrinimizde ve doktrin eğitimimizde devletçilik meselesi amacını aştığı için şöyle bir tezatla da karşı karşıyayız: Milletimize en küçük hareketlerle bile olsa kötü davranan, zulmeden pek çok kamu görevlisi, kendisini Türk Milliyetçisi olarak tanımlamaktadır. Sözde devletçi yaklaşımla, sözde bir milliyetçilik iddiasında bulunan bu kimseler, devletten daha devletçi ve sadist, hasta ruhlu kimselerdir. Üzücü olan şudur ki, milliyetçi siyasal kuvvet, bu gibi kimseleri reddetmek ve dışlamak yerine, o kişinin devletteki mevkiine göre, devlet içinde bir bağlantı, bir devlet büyüğü olarak kabul etmekte, var olan güç ve imkanlarını, bu gibi kimselerin devlet içerisinde varlığını koruyup daha da güçlendirmelerine kullanmaktadır. Pek çok yerde bu hasta ruhlu kimselerin, milliyetçi güç ile bir yerlere gelip, sonradan gerçekten milliyetçi insanlara bile zorluk çıkarıp kötü muamele ettiği görülmüştür. Milletimizin, kendisine hizmet etmeyen hatta ihanet eden devlete karşı duruşu ancak, milliyetçilerin devletçilik anlayışını tekrar gözden geçirmesi ve amacına uygun tanımlama yaparak bunu tatbiki ile mümkün olabilir.</p>
<p>Şimdi ortada, milletimizi iç savaşa doğru sürükleyen, buna olabildiğince göz yumarak zemin hazırlayan bir devletle karşı karşıyayız. Ve bu devletin kirli uzantıları, amaçlarına hizmet etmesi için Türk Milliyetçilerini sokağa davet ediyor. Bir yerde bayrak yakıldığında, Türk Milliyetçileri sokağa dökülüp tepki göstermeliymiş… Niçin ? Devletin bu işe göstermesi gereken yasal ve meşru tepki nerede ? Devlet, kendi organ ve görevlileri eliyle görevini yaparken, fiili bir müdahale ile karşılaşsa, zora karşı zor kullanabilir. Üstelik bu sebeple suçlanmaz da… Devletin, beline silah, üstüne üniforma, cebine kimlik, cüzdanına para konan polisi, jandarması yetişmedi mi? Türk Milliyetçileri, bedava jandarmalık yaparak, bu ülkede bayrak yakılmasına müsaade eden, ortam hazırlayan devleti korumaya o kadar meraklılar ki, siyasal organizasyonunun lideri, hadiselere tepki gösteremediği iddiasıyla olabildiğince suçlanıyor.<img class="alignright size-full wp-image-118" title="turk-milliyetcilerinin-devletcilik-anlayisi-4" src="http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/files/2009/03/turk-milliyetcilerinin-devletcilik-anlayisi-4.gif" alt="turk-milliyetcilerinin-devletcilik-anlayisi-4" width="278" height="220" /></p>
<p>Aslında, gerçek Türk Milliyetçileri bu durumlarda belki de gerçekten sokağa inmelidir. İnmeli ve kendisine yakışır bir devlet aramalıdır.</p>
<p>Bu söylenenler, bu yaklaşım; kendisini Türk Milliyetçisi olarak adlandıran pek çok kişiye itici gelebilir. Onlar, çoğunluk teşkil ediyor da olabilir…</p>
<p>Sonuç ve etkisi her ne olursa olsun şahsen ben, umutsuz ve sorunun parçası olan serseri kalabalıklar içinde olmak yerine, Türk’ün devletine bu şekilde bakan, birbirine tam olarak sadık, acısını – sevincini paylaşsan, doğru sözlü bir azınlığın parçası olmayı yeğlerim ve milletime eziyet ve ihanet eden bir devletin devletçisi değilim.</p>
<p>Ali Aksoy</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[“Pillî İrade” - Büyüklere Masallar - 2]]></title>
<link>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/03/02/%e2%80%9cpilli-irade%e2%80%9d-buyuklere-masallar-2/</link>
<pubDate>Mon, 02 Mar 2009 22:46:10 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/03/02/%e2%80%9cpilli-irade%e2%80%9d-buyuklere-masallar-2/</guid>
<description><![CDATA[“Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, AB hayaliyle avutulan, borsa ve bo]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:justify;"><img class="alignleft size-full wp-image-55" title="pilli-demokrasi" src="http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/files/2009/03/pilli-demokrasi.jpg" alt="pilli-demokrasi" width="288" height="356" />“Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, AB hayaliyle avutulan, borsa ve bono piyasasına kote edilmiş, garip guraba, fakir fukara bir halk varmış…” diye başlar Pillî İrade’nin masalı…</p>
<p>“Demokrasi münafıkları”nın hezeyanı arşa yükseldi ! Hem öyle bir yükseliş ki, bunların demokrasi ve pillî irade “mülahaza”ları neredeyse batıyı bile kıskandıracak…</p>
<p>Yüce Allah, adamın ciğerini okuma adına neler neler öğretmiş… Sözlerin en güzelinde diyor ki;</p>
<p>“Onlar o kişilerdir ki eğer kendilerini yeryüzünde imkân ve güç sahibi yapsak salatı ikame ederler, zekâtı verirler, iyiliğe özendirirler, kötülükten sakındırırlar. Tüm iş ve oluşlar Allah’a varır.” (22/41)</p>
<p>Bir de bunların zıddı var;</p>
<p>“İş başına geçince de yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli yok etmeye çalışır. Allah bozguncuları hiç sevmez.” (2/205)</p>
<p>Esas olan o ki; kişinin dediğine bakmayacaksın. Allah ona yeryüzünde tam bir iktidar mevkii, güç ve saltanat verse, o ne iş yapar ? Bu gün çığırıp durduğu şeylere değil, yaptıklarına ve yapacaklarına bak !<!--more--></p>
<p>Şimdi başrollerde iki güruh var. Bir taraf, AKP’nin yerli ve melez borazanları, diğeri “şimdilik” kaydıyla bunlara var güçleri ile destek olan “F Tipi” kadrolar…</p>
<p>Bunların hangisi tam olarak egemenliği ele geçirse “demokrasi”yi aklından geçirir ?</p>
<p>“Takıyye” yani “siyasi münafıklık”, şiddetinden neredeyse üstünden çatlayacak !</p>
<p>“Hoca”nın cemaatinde, “demokrasi”nin nesi var ? “BOP’un eş başkanı”nda yankılanan sesi var. Irak’a gelen demokrasinin “gümleyen” sesi ile Suud’un “keskin” demokrasisi ne de güzel şakıyor !</p>
<p>“Pillî İrade” meselesine gelince, onlar zannediyor ki, bu ülkeyi “milli irade” kurdu. Haydi Kitab’ı layıkıyla okumuyorlar, tarih de mi okumuyorlar ?</p>
<p>Çoğunluğun dayatmasını [6/116] “işine geldiğinde” buyruk kılandan daha zalimi kimdir ?</p>
<p>“Çoğunluk” kod adlı pillî iradenin, kömürle, yağla “satın” alınanlarını bir tarafa bırakalım, geride birkaç kesim kalıyor:</p>
<p>Bir grubu, “emevi / gelenek / atalar dini” adına destek olanlardır.</p>
<p>Bir grubu, “kriz” korkusundan kriz geçirenlerdir.</p>
<p>Bir grubu, “çalsın ama çalışsın” ekseninde düşlerindeki cürümlerin faillerine hayranlık besleyenlerdir. Hakikat bunlar; sözlerin en güzelinin, “…Bir toplum kendilerinde bulunan (iyi davranışlar)ı değiştirmedikçe, Allah onlara verdiği bir nimeti değiştirmez …” (8/53) hakikatinin canlı mı canlı ama tersi istikametteki en güzel misallerindendir.</p>
<p>Bir grubu, sevip sevmemeden çok uzak ama “emri ilahi” kabilinden “hoca” buyruğuna [9/31] teslim bayrağını çekmiş, akıl yönünden [10/100] malulen emekliye ayrılanlardır.</p>
<p>Bir grubu, “şiddet içermeyen bir etnik ayaklanma” adına kerhen destekleyenlerdir &#8211; ki onların hainliği bakışlarına işlenmiştir &#8211; AKP bile, onlardan yana “emin” değildir.</p>
<p>Bir grubu, hayatın gerçeklerini “medya”dan öğrenmek büyüsünün kendilerinden belli bir zamana kadar ümit kesilmiş “saftirik” kurbanlarıdır.</p>
<p>Bir grubu, görevini mümkün mertebe ihmal ve suistimal eden egemen “ucube”nin kasıtlı olarak kendinden nefret ettirdiği masum ahalidir.</p>
<p>Hem bu öyle bir ucubedir ki, alın yazısında “Atatürk’ün gençliğe hitabesi”nden kesitler ışıldamaktadır.</p>
<p>Pillî İrade çığırtkanları, “büyük sirki” tam olarak ele geçirdiklerinde ne yapacaklar ? Pillerin iradesi gözden düşüp “milletin görüşüne” lüzum kalmadığı gün, pillî iradenin “sara”sı, “Hey gidi milli irade günleri !” narasına çoktan dönüşmüş olacaktır.</p>
<p>Ve denecektir ki;</p>
<p>“Gâvur ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…”</p>
<p>Ali Aksoy</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[“Tilkiler Vadisi” - Büyüklere Masallar -1]]></title>
<link>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/03/02/%e2%80%9ctilkiler-vadisi%e2%80%9d-buyuklere-masallar-1/</link>
<pubDate>Mon, 02 Mar 2009 22:45:52 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/03/02/%e2%80%9ctilkiler-vadisi%e2%80%9d-buyuklere-masallar-1/</guid>
<description><![CDATA[Kuran, kula kulluğu kınadı kınamasına ama sonra gelenlerin yoğun gayretiyle din üzerinden “zihniyet ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img class="alignleft size-full wp-image-50" style="margin:6px;" title="tilkiler-vadisi-21" src="http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/files/2009/03/tilkiler-vadisi-21.jpg" alt="tilkiler-vadisi-21" width="250" height="250" />Kuran, kula kulluğu kınadı kınamasına ama sonra gelenlerin yoğun gayretiyle din üzerinden “zihniyet köleliği” meşrulaştırıldı. Koyun sürüsüne döndürülen kitleler en acımasız vahşetlere bile sessiz kalmayı öğrendiler. Sürüden “biri” olmak hep güvenilir olmuştur.</p>
<p>Zihniyet köleliğinin modern ve “batılı” versiyonu olarak toplum mühendisliği icad edildi. Hoş, bir çok icad konusunda olduğu gibi bu türden bir icad karşısında da ancak taklit yeteneğine sahibiz.</p>
<p>Batı, “modern illüzyon” araçları ile sürüleri gütmeye devam ediyor. Bizim arızamız, doğrudan doğruya batı tarafından güdülmeyi “milliyetçi – muhafazakar” duygularımıza sindiremeyişimizdir. Batı bu “asi koyunluğa” bir çözüm olarak “içeriden” yönetme ve gütme modelini geliştirdi.<!--more--></p>
<p>Milli kahramanımız Polat’ın “mafya” yı çökertmek için mafyanın içine girmesi şeklinde bilinç altına işlenen yeni “sihir”, gün geçtikçe rengini belli ediyor. Dozaja çok dikkatliler. Ani refleksler olmasın diye, “milim milim” yahut “bölüm bölüm” enjekte ediliyor. Milli kahraman “çete” içine alındıktan sonra “milletin vicdanı”nda beraat ettirildi. Şimdi de, yeni “masal” kahramanı “İhtiyarlar” yahut “modern mehdi ekibi” tarafından Türkiye’yi yönetmekle, Türkiye’yi kurtarmakla görevlendirildi.</p>
<p>Masal, git gide heyecanlanıyor. Bu masalın, küçüklere okunanından ayrılan en önemli yönü, gerçekten uyutmak yerine aynı etkiyi “uyanıkken” gösterebilmesi. Bir milleti ayakta uyutmak için en güzel bir masal …</p>
<p>Artık devletin “yeni ve F Tipi” derininin Polat’ı yani Tayyib’i seçtiği millete açıklandı.</p>
<p>Freud’un rüya teorisini anımsıyorum. Diyor ki, “Rüyalar gizil duyguların deşarj yeridir. Bir şeye kızarsın, üzülürsün, gerilirsin, fazla gelen yüklenme rüyalarda bertaraf edilir”</p>
<p>Tilkiler Vadisi’nin Irak versiyonu da “fazla gelen” çuval hezimetinin deşarjı idi aslında…<img class="alignright size-full wp-image-51" title="tilkiler-vadisi" src="http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/files/2009/03/tilkiler-vadisi.jpg" alt="tilkiler-vadisi" width="250" height="281" /></p>
<p>Hele hele “Erkenekon” masalının dizi sayesinde “canlandırılması” yok mu, dinle dinle, izle izle bitmiyor. Nihayet, “mumcu” suikastını da bu masala iliştiriverdiler.</p>
<p>Aslında, “toplumsal narkoz” sadece Tilkiler Vadisi’nden ibaret değil elbette. Samanyolu TV ile, Kanal 7’nin uzunca bir zamandan beri ve mümkünse bir çok akşam “Malkoçoğlu” ve benzeri ajitasyonlarla sürdürdüğü anestezi faaliyetinin doruk noktasıdır “Tilkiler Vadisi” …</p>
<p>Çünkü bir tarafta acemiler diğer tarafta “dışarıya entegre” uzman doktorlar vardır.</p>
<p>Firavun’un “büyücü” leri yeni yeni maskelerle iş başında. En son numaraları “toplum mühendisliği”…</p>
<p>Değme “mühendislik fakültesi doktora tezleri” ne taş çıkartacak bu sistemli gayretlerin, “Türk İcadı ve eseri” olması mümkün değilse de güncel şaklabanların top yekün “cühela” olduklarını da iddia edemeyiz.</p>
<p>Anlaşılan, “Vatan, millet, sakarya” temelinde şekillenen “Türk’e özgü sürü muhalefeti”nin bastırılması için “balık tutmayı öğretme” gibi bir zorunluluk hasıl olmuştur.</p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-52" title="tilkiler-vadisi-3" src="http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/files/2009/03/tilkiler-vadisi-3.jpg" alt="tilkiler-vadisi-3" width="200" height="232" />Milli kahraman Polat, yeni versiyon grup mehdi Teşkilat-ı Mahsusa; Emevi dininin ezeli söylemiyle karıştırılınca sürü için dinlemeye doyulmaz bir masal olmuştur.</p>
<p>Eh ne diyelim. Uçuruma koşturan bu “mübarek” sürüye “iyi uykular” yahut “güle güle” den başka ne söylenebilir ki….</p>
<p>Ali Aksoy</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kuran’ı Anlamak]]></title>
<link>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/03/02/kuran%e2%80%99i-anlamak/</link>
<pubDate>Mon, 02 Mar 2009 21:17:22 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/03/02/kuran%e2%80%99i-anlamak/</guid>
<description><![CDATA[Konu Kuran olunca biz de “mesel” üzerinden yürüyelim. Bir an için “kim beşyüz milyar ister” yarışmas]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:justify;"><img class="alignleft size-full wp-image-84" style="margin:6px;" title="2201" src="http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/files/2009/03/2201.jpg" alt="2201" width="267" height="200" />Konu Kuran olunca biz de “mesel” üzerinden yürüyelim. Bir an için “kim beşyüz milyar ister” yarışmasında yarışmacı koltuğunda oturduğunuzu hayal edin.</p>
<p>Hiç alışık olmadığınız makyajlar yapılmış, tanıdığınız, tanımadığınız insanların bakışları altında başlamışsınız yarışmaya…</p>
<p>Bütün soruları gâh öyle, gâh böyle geçmişsiniz. Sıra son soruya, en büyük ödüle gelmiş. Hiç joker de kullanmamışsınız üstelik.</p>
<p>İzleyenlerin tebrik ve hayranlık dolu bakışları yüzünüzü ışıldatıyor. Kolay mı, kimseciklerin kolay kolay gelemeyeceği bir noktaya gelmişsiniz.</p>
<p>Sakallı amca sorar: Evet, hazır mısınız ?<!--more--></p>
<p>Seyircilere, içlerindeki yakınlarınıza bir göz gezdirir ve “Hazırım” dersiniz.</p>
<p>Kalbiniz duracak gibidir. İzleyenler kıpır kıpır. Rayting tavan yapmış. “Bütün Türkiye” sizi izliyor. Haber olacaksınız yarın.</p>
<p>Müziğin tonu değişmiş, belki heyecanı arttırmak amacıyla bir de reklam arası girmiştir. Öyle ya en zor soru geliyor…</p>
<p>Sakallı amca, önündeki ekrana bakar ve hafif alaylı bir bakışla usul usul sormaya başlar:</p>
<p>Kalp atışlarınız neredeyse yaka mikrofonundan duyulacaktır.</p>
<p>Evet… Sıra, büyük ödülün sorusunda…</p>
<p>“Beş kere beş kaç eder ?”</p>
<p>Şok ! Hem ne şok !</p>
<p>İçinizden bir ses atılır önce;</p>
<p>- Ha ha ha… Beni aptal mı zannettiniz öyle hemen atlayayım cevaba… İyi düşün koçum tuzak soru bu…</p>
<p>- (Bir başka ses) Allah Allah, yahu beş kere beş 25 yapar ama bi tuhaflık var bu işte…</p>
<p>- Dur, dur, acele etme. Düşün, okul yıllarını hatırla, beş kere 5, 5 kere beş, 5 kere 5… Yirmibeşin karekökü beş de, o beş, bu beş mi ?</p>
<p>- Allah’ım ! Bu soruyu bilemezsem rezilliği seyret artık.</p>
<p>Sakallı amca ilişir: Neler düşünüyorsunuz ? Nasıl buldunuz soruyu ?</p>
<p>- Tuhaf… Yani ne bileyim. Çok heyecanlıyım.</p>
<p>Spot ışıkları sağdan sağdan, soldan soldan bi tuhaf gelmeye başlamış, ter basmıştır.</p>
<p>Bütün seyirciler nefessiz izliyorlar sizi. Ne cevap verecek ?</p>
<p>Hiç katılmamış olmayı da yeğlersiniz bu arada… Elinizin titremesi reklam olmuştur bütün Türkiye’ye…</p>
<p>Bir tarafta 500 milyar, hayatınız kurtulacak… Öbür tarafta ilk okul çocuklarına kadar madara olmak korkusu, alnınızın bir tarafını ayrı, öbür tarafını apayrı terletmiştir.</p>
<p>- Bi iş var bu işte… Sakin ol, sakin ol… Tuzağa düşme… Beş kere beş, beş kere beş… “kere” çarpma demek. Toplama olsa “artı”, çıkarma olsa “eksi” derdi. Of… Derdi de, bu kadar kolay soru soracak değiller ya… Sakın acele etme, henüz süren var.</p>
<p>Sakallı amca bozar sessizliği: “Daha joker haklarınız var. Seyirciye sorabilirsiniz, bir arkadaşınıza sorabilirsiniz.”</p>
<p>Bir de sinir sinir gülmez mi ?</p>
<p>- Yahu arkadaş, seyirciye sorsam komik olacak. Ne yapsam? Ne yapsam ?</p>
<p>- Dur ! Bir fikir geldi aklıma. Telefon joker hakkımı kullanayım. Boşa gitmesin. Hem de arkadaşımı onure etmiş olurum. Falan… Oldu bu iş…</p>
<p>Sakallı amca, çek uzatır size…</p>
<p>- Yok… Ben, telefon joker hakkımı kullanmak istiyorum. Bu benim hakkım. Arkadaşım, matematikçi. Biraz komik olacak ama, onu da onure edeyim dediydim hem.</p>
<p>Sakallı amca, pek memnun olur bu işten. Zaten onun derdi rayting.</p>
<p>- Evet, yarışmacımız telefon joker hakkını kullanıyor.</p>
<p>- Alo… Alo…</p>
<p>- Merhaba, soruyu yarışmacıdan dinleyin.</p>
<p>- Ahmet abi ! Beş kere beş kaç eder ?</p>
<p>- (Telefondaki ) Ha, ha, ha.. Tabiki onbeş…</p>
<p>Der ve kapatır. İç sesiniz çıldırmıştır artık.</p>
<p>- Allah, Allah, onbeş dedi yahu. Ne onbeşi, yirmibeş eder.</p>
<p>-Benim göremediğim bir şey var, iyice salaklaştım ben. Rezil olacam millete.</p>
<p>İşin aslında, seyirciler yani millet de salaklaşmıştır. Adam o kadar net konuşmuştur ki, dumur olmuşlardır.</p>
<p>Toplum / Sürü psikolojisi tavan yapmış, sizi de çepçevre kuşatmıştır artık.</p>
<p>Sakallı yine sorar: Arkadaşınızı duydunuz…</p>
<p>- Ah… Ah.. sormaz olaydım. Eğer şimdi bilemezsem iyice rezil olurum.</p>
<p>- Seyirci jokerini mi kullansam acaba… Soğuk kanlı gözükmeliyim.</p>
<p>Sakallı amca soruyu tekrar eder. “Evet, beş kere beş kaç eder”</p>
<p>- Allah’ım !. İşitiyorum, sağır değilim. Sakin ol, sakin ol. Beş kere beş, beş kere beş…</p>
<p>- Offf…</p>
<p>- Seyirciye sormak istiyorum. Onlar beni yarışma boyunca desteklediler. (Amma da sevecenim bu gün)</p>
<p>Sakallı amcanın bakışları tuhaflaşmıştır: &#8211; Evet, yarışmacımız seyirci joker hakkını kullanmak istiyor.</p>
<p>…</p>
<p>Seyircinin yanıtı ekranda:</p>
<p>% 60 —- 15</p>
<p>% 5 —- 5</p>
<p>% 5 — 25</p>
<p>% 30 —- Cevap yok.</p>
<p>Sakallı amca sorar: Evet, sonuçlar ekranda ne diyorsunuz ?</p>
<p>İç sesiniz faaliyette…</p>
<p>- Allah Allah, ya ben kafayı sıyırdım, ya millet topyekün kafayı sıyırdı. Nasıl 15 ya… Beş kere beş 25 eder. Gerçi yirmibeş diyenler de var. Ama bu kadar insan ??? Şimdi 25 diyecem bir de yanlış çıkarsa bu kadar kişiye rağmen… Ben de 15 desem en azından tek başıma yanılmamış olurum. Yeter be, yeterse yeter…</p>
<p>- Cevap veriyorum. Onbeş… Oh be…</p>
<p>Alkışlar…</p>
<p>…</p>
<p>Peki doğru cevap nedir ?</p>
<p>Cevabı ahirette…</p>
<p>Önce kolay olan Kuran zorlaştırıldı, sonra bu zor Kuran’ı anlatacak uzmanlar icad edildi.</p>
<p>Kuran’ı, anlaşılamayacak / yahut zor anlaşılacak bir kitap olarak belleyip, şartlanarak okuyanlar, Kuran’ı ancak ahirette anlayabilecekler.</p>
<p>Uzmanlar da… İnsanların çoğu da…</p>
<p>Şeytan mı?</p>
<p>O, Rayting yapıyor…</p>
<p>Ali Aksoy</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Milli Piyango, İddaa vs. “şans” oyunlarının getirdikleri, götürdükleri…]]></title>
<link>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/03/02/milli-piyango-iddaa-vs-%e2%80%9csans%e2%80%9d-oyunlarinin-getirdikleri-goturdukleri%e2%80%a6/</link>
<pubDate>Mon, 02 Mar 2009 21:03:26 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/03/02/milli-piyango-iddaa-vs-%e2%80%9csans%e2%80%9d-oyunlarinin-getirdikleri-goturdukleri%e2%80%a6/</guid>
<description><![CDATA[Son günlerde “şans” oyunlarının dindeki yeri tartışılmakta, kimi cenahça “dinen haram olduğu” , kimi]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:justify;"><img class="alignleft size-full wp-image-79" style="margin:6px;" title="piyango" src="http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/files/2009/03/piyango.jpg" alt="piyango" width="270" height="270" />Son günlerde “şans” oyunlarının dindeki yeri tartışılmakta, kimi cenahça “dinen haram olduğu” , kimilerince de “bunun kumar olmadığı, kimsenin yuvasını batırmadığı, hatta toplanan paralarla ilgili idarenin okul vs. hayır işleri yaptığı” söylenmektedir.</p>
<p>Kanımca, bu meselenin en zararlı yönü insanların hayatı algılamasında “şans &#8211; tesadüf” gibi kavramlara inanmalarını pekiştirmesidir.</p>
<p>Kazananların çoğu, “şansım yaver gitti” diyecek, kaybedenlerin çoğu da “şansım yok” diyecektir.</p>
<p>Halbuki hayatta tesadüfe yer ve imkan tanımak Allah’ın alemler üzerindeki mutlak kontrolünü / gözeticiliğini inkar etmek demektir.</p>
<p>İşin nasıl gerçekleştiği hususundaki tartışma ayrı bir konu olmakla birlikte, Yunus’un kura meselesi de işin şansa değil, takdire bağlı olduğunu göstermektedir.<!--more--></p>
<p>Rızkın dağıtım ve takdiri de Allah’a aittir. Şanş veya tesadüf gibi kavramlar rızkın dağıtımında etkin değildir. Bu türlü yaklaşımlar, rızkın talep edilebileceği örnek yahut uygun yollar da değildir.</p>
<p>Milli Piyango idaresinin elde ettiği gelirle yaptığı güzel işler de gözden kaçırılmamalı. Sonuç olarak , birilerinin bu türlü etkinlikler sebebiyle yuvası batmıyor ama asli görevlerini yerine getirmekte zaafa düşmüş bir devlet şu veya bu şekilde bu işler sayesinde bir kısım hayra vesile oluyor. Hayrı gerçekleştirmeye yarayan bedel de bu çekilişe katılanlardan elde ediliyor.</p>
<p>Bu işe katılanların ne kadarının böyle bir hayrı doğrudan doğruya niyet ettiği hususu ise tartışmalıdır. Bir nevi, kastedilmeksizin oluşmuş bir hayır diyebiliriz.</p>
<p>Fakat, her ne kadar bir hayra sebep olunsa da rızkın ne şekilde dağıtıldığı bilincinde ve şans-tesadüf gibi kavramların pekişmesi sebebiyle inançta oluşan hasar elde edilen faydadan daha fazladır.</p>
<p>İnsan psikolojisinin deneysel gözlemlere dayalı tespitlerine göre tutumlar şu şekilde oluşur:</p>
<p>Bilgi / veri , duyguyu, duygular davranışları, davranışlar tutumları oluşturur.</p>
<p>İnsan, tutarlı olmak, tutarlı görünmek eğilimindedir. Bazen, oturaklaşmış bir tutuma dayanmayan hareketler de sergileriz. Bu defa, iş tersine çalışır. Davranışımızı haklı ve tutarlı gösterecek inanışlar geliştiririz. Bunun en yalın ifadesi, “İnandıkları gibi yaşamayanlar, yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar” sözünde anlam bulmaktadır.</p>
<p>Bir insan, her ne kadar şans-tesadüf gibi kavramlara inanmıyorum dese de, insanların genel algısında şans veya tesadüf sonucu ortaya çıktığına inanılan bir sonucu umud ederek böyle bir oyuna katılır, bunu sürekli hale getirirse, davranış kendisi ile tutarlı bir inanış doğuracaktır.</p>
<p>Yeterli bir koruma sağlayacak inanışa sahip olmayan insanlarda davranışın oluşturduğu bu inanç arızalı bir derecede görünüm arzedebilir.</p>
<p>Şans ve tesadüfe inanan bir insan başına gelen her musibeti yahut nimeti de şans ve tesadüfe bağlamaya başlayabilir.</p>
<p>Musibetleri şans ve tesadüfe bağlayanlar;</p>
<p>1) Allah’ın mutlak hakimiyetini ve musibetin ezelde bilindiğini inkar etmiş olur. Böylece Kuran’ın buyurduğu hali ile, eline geçenle haksız olarak sevinmiş, elinden çıkan için de gereksiz bir üzüntü duymuş olur.</p>
<p>2) Bu kişiler, musibetleri kendileri dışında bir sebebe bağlayarak hatalarını düzeltme imkanını kaybederler. Şans-tesadüf, diğer insanlar, diğer koşullar hep suçlu ve sorumlu addedilir. Böylelikle, “Sana gelen her musibet, kendi elinin üretip kazandığı şeyler yüzündendir” ve “Siz ilkin kendinizi düzeltmeye bakın. Siz kendiniz doğru yolu bulunca sapanlar size zarar veremez” ayetlerindeki anlamı, çözüm yolunu yakalayamazlar.</p>
<p>Nimetleri şans ve tesadüfe bağlayanlar;</p>
<p>1) Allah’ın mutlak hakimiyetini ve nimetin ezelde bilindiğini inkar etmiş olur. Böylece Kuran’ın buyurduğu hali ile, eline geçenle haksız olarak sevinmiş, elinden çıkan için de gereksiz bir üzüntü duymuş olur.</p>
<p>2) Nimete sebep olanın Allah olduğunu, hayrın O’ndan kaynaklandığını unutur. Böyle kimselerin hakkıyla şükredebilmeleri mümkün değildir. Şükrün ne olduğunu daha doğrusu kuru kuruya “hamdolsun yarabbi, çok şükür” demekten ibaret olmadığını, şükrün; nimeti ihsan edene karşılığını ödemek olduğunu sayın Hakkı Yılmaz’ın İşte Kuran sitesinde ilgili başlıktan okuyabilirsiniz. Nimeti Allah’tan görmeyenler dolayısı ile bunun karşılığını yanlış yere ödeyeceklerdir.</p>
<p>Bir de; insan olumsuz durumlarda kendini / kendi sorumluluğunu arka plana iterken, olumlu durumlarda kendini / kendi marifetini ön plana çıkarma eğilimindedir. Mesela, sınavda kötü not alan, “Hoca şu notu vermiş” der, iyi not alanda, “Sınavda şu notu aldım” der.</p>
<p>Nimeti, şans-tesadüf gibi kavramlara bağlayanlar, nimeti somut bir şeye bağlamak yolunda iki yol izleyebilirler:</p>
<p>1) Nimeti, öncelikle kendilerinde olan bir marifete, bir hak ediş duygusuna bağlarlar. Bu Kuran’da anlatıldığı şekli ile Karun tarafından izlenen tavırdır. Karun , mülkünü kendi ilmi ile kazandığını iddia etmiş, bu sebeple bundan hak sahiplerine pay vermek zorunluluğunun bulunmadığını söylemiştir. Karun’un hazin sonu ibret olarak Kuran’da anlatılır.</p>
<p>2) Bu kimseler, başka insanları rızık verici olarak görebilirler. Böylece, efendiler, kutsal patronlar ve bunlara mutlak bağımlılık vücut bulur. Böylesi kimseler, mesela hicreti reddederler. Çünkü onlara rızık veren Allah değil, yerel &#8211; somut unsurlardır.</p>
<p>Görüldüğü üzere basit bir davranış sıklıkla tekrar edildiğinde kendisine uygun bir inanış doğurur. Bu insanın yaratılış kanununun şaşmaz kurallarından olan “tutarlı görünmek” ilkesinin yol açabileceği olumsuz bir sonuçtur.</p>
<p>Müminler için esas olan, bütüm mevcudatı sevk ve idare eden, nezdinde bu konu kapsamında, küçük &#8211; büyük diye bir ayrım bulunmayan bir Allah’a iman etmek, hayır yapmak dileniyorsa bunu da hayır yapmak kasdı ile icra etmek gerekliliğidir.</p>
<p>Ali Aksoy</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[ÖNCELİKLER ÇATIŞMASI]]></title>
<link>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/03/02/oncelikler-catismasi/</link>
<pubDate>Mon, 02 Mar 2009 20:56:59 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/03/02/oncelikler-catismasi/</guid>
<description><![CDATA[Her insanın hayatında, davranışlarında, söylediklerinde öne çıkan şeyler onun öncelikleridir. Kimi ş]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:justify;"><img class="alignleft size-full wp-image-75" title="soru_isareti" src="http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/files/2009/03/soru_isareti.jpg" alt="soru_isareti" width="190" height="200" />Her insanın hayatında, davranışlarında, söylediklerinde öne çıkan şeyler onun öncelikleridir. Kimi şeyler vardır, olsa da olur olmasa da… Ama bazı şeyler onun için olmazsa olmazlardır.</p>
<p>İnsanların önceliklerinin olması gibi Allah’ın da öncelikleri vardır. Allah’ın önceliklerini de ancak Kuran’dan öğrenebiliriz.</p>
<p>Kuran altıbin altıyüz küsur ayetinde neyden bahsediyor ? Neyi emredip, neyden sakındırıyor ? Hangi konuları üstüne basa basa vurguluyor yahut hangi konulara üzerinde fazlaca durmadan değinip geçiyor ?</p>
<p>Kuran öncelikler hususunda, ilginç veriler sunar. Mesela, Ashab-ı Kehf’in kaç kişi olduğu hususunda Yahudilerin giriştiği münakaşayı eleştirir. Bunu gaybı taşlamak olarak nitelendirir. Normalde bizlerin tarihi bir merak içerisinde öncelediğimiz şeylere hiç değinmez. Hz. İbrahim’le tartışmaya girişen kişinin adını vermez. Ama biz, Tevrat’tan, Hadislerden onu Nemrut diye tanırız. Bu hadiseyi anarken, anlatırken Nemrut adı ağzımızdan dökülür. Halbuki, onun kim olduğu çok önemli olsa idi elbette Allah onu ismiyle vasıflandırırdı.<!--more--></p>
<p>Peygamberler tarihine ilişkin sanki bildiğimizi düşündüğümüz pek çok detay da Kuran’da yer almaz. Mesela, Eyyup peygamber nasıl bir çileye düştü, hanımı veya akrabaları ile ne gibi sorunlar yaşadı. Bunlar yer almaz Kuran’da.</p>
<p>İşin enteresan kısmı, mesela sadece namaz kılmak için gerekli olan abdestin nasıl alınacağı gayet detaylı olarak anlatılır ama namazın bu gün gelenekselleşen şekilde nasıl kılınacağı anlatılmaz.</p>
<p>Ölmüşlerin malları hakkında, miras hükümleri, kime ne kadar miras düşeceği oranları ile birlikte verilir de, dirilerin tümünü ilgilendiren zekat için kırkta bir diye bir oran bildirilmez.</p>
<p>Hacda başında yara olan kişinin başını traş etmeyebileceği gibi bir teferruata yer verilirken, günümüzde icra edilmekte olan haccın detayları yer almaz.</p>
<p>Ölmek üzere olan birisinin ölü eti yiyebileceği gibi bir ihtimale yer verilirken, midyenin yenemeyeceği, çünkü adet gördüğü anlatılmaz.</p>
<p>Ölenin akıbeti, en teferruatlı bir biçimde anlatıldığı halde, insanların ölüler hakkında nasıl bir muamele yapacağı anlatılmaz. Daha da garibi, insanı beklediği iddia edilen bir felaket olarak kabir azabına da değinilmez.</p>
<p>Peygamberimizin, hanımlarını memnun etmek adına Allah’ın kendisine helal kıldığı bir şeyi haramlaştırması ayetle uyarılarak deşifre edilir ama Kutsi Hadis adı altında müminlere yutturulmaya çalışılan ve bütün insanları ilgilendirdiği için başlı başına vahiyle bildirilmesi icab eden pek çok şeye de değinilmez.</p>
<p>Müminler her sene “kan dökme bayramına” dönüşmüş bir ibadet sergilerler ama bu bayramın neden ve ne şekilde yapılacağı anlatılmaz Kuran’da… Kurban için vurgular sadece Hacca yöneliktir.</p>
<p>Mezheplerin ihtilaf ettiği ve yirmiye yakın şart öne sürdükleri iftitah tekbiri, ne hikmetse kendisine Kuran’da hiçbir yer bulamamıştır.</p>
<p>İşin esasında, bu örnekleri çoğaltacak olsak, Kuran’ı ayet ayet buraya yazmamız gerekir. Zira, neredeyse her ayetinde önceliklenen şeylerle, bu gün Müslümanların öncelik kabul ettiği şeyler arasında farklar, hatta uçurumlar vardır.</p>
<p>Görünen o ki, Kuran’ın öncelikli mesele olarak görüp önemsediği, dile getirdiği şeylerle, insanların önemsediği şeyler, düzeltilmesi uzun bir zaman alacak derecede zıtlaşmış, başkalaşmıştır.</p>
<p>Halbuki Kuran, işi baştan halletmekte ve özetlemektedir.</p>
<p>“Bu Kuran en mühim bir haberdir”</p>
<p>Yani, tüm işler / öğrenimler / haberler / bilgiler içerisinde insan için en önemli haber budur. Bir insan önce bunu öğrenmelidir. Pek tabi ki bu öğrenmeyi sadece arap yazısına özgüler, insanlara bilmedikleri bir lisanda metinler okutmayı Kuran öğretme olarak algılarsanız, öncelikleriniz asla Kuran’la örtüşmeyecek, Kuran’dan habersiz olacaksınızdır.</p>
<p>Kuran’ın bu hususa dair ikinci ihtarı,</p>
<p>“Bu Kuran senin için de kavmin için de kati bir şereftir ve siz ondan sorguya çekileceksiniz.” ayeti ile belirginleşir.</p>
<p>Düşünsenize, Fizik hocanız size “kitabın ellinci ve yüzüncü sayfaları arasından sınav yapıp, sorular soracağım” diyor. Siz bu sınava, kitabın neresini çalışarak hazırlanırsınız ? Hocanızın öncelik verdiği yerler nereleridir bunu nasıl bilebilirsiniz ? Bu hocanın size, Fizik yerine kimya kitabından soru sorma ihtimali var mıdır? Yahut, kitabın basım evini sorması gibi bir ihtimal düşünülebilir mi ? Sınavı kazanmak, hocanın öcelik ve önem verdiği konuları kavramaktan geçer. Sizin sınavda, “Hocam, ben kitabın bahsettiğiniz yerini çalışmadım ama başka yerlerine çalıştım, yahut fizik değil, kimya çalıştım bana oradan sorun” deme lüksünüz yoktur.</p>
<p>Şimdi bu bakış açısı altında bu ayeti bir kez daha okuyun.</p>
<p>“Bu Kuran senin için de kavmin için de kati bir şereftir ve siz O’ndan sorguya çekileceksiniz.”</p>
<p>Kimisi; “hayır bu yetmez, daha ağır bir sınav olmalı” diyebilir. Zaten gelenek dini bunu hazmedemiyor. Halbuki, Kuran kolaylık dileyen ve kolaylaştıran olarak geldiğini haber veriyor. Kuran, kendisini yetersiz görenleri de kınar.</p>
<p>“Karşılarında kendilerine okunup duran Kuran’ı indirmemiz onlara yetmiyor mu?”</p>
<p>Yetmiyor ya Rabbi yetmiyor ! İnsanlar, Kuran dinine çağırıldıklarında “dinin içinin boşaltıldığından” bahsediyorlar. Hatta ben şahsen, “dinin kuşa çevrilmesi” gibi iğrenç ithamlara da bu sitede şahit olmuşumdur. Allah’ın kelamı hakkındaki hakarete bakınız.</p>
<p>Yani, Peygamber, “Ben yalnız bana vahyolunana uyuyorum” demekle, yahut “Ben yalnız vahiyle uyarıyorum” demekle, esasen kuşa dönmüş, içi boşaltılmış bir dine uyup ta ona mı çağırıyor ?</p>
<p>Bütün sorun, Kuran’da bildirilen önceliklerle, atalar dininin önceliklerinin birbirini tutmamasından kaynaklanıyor. Uydurmaların belirlediği öncelikler, Kuran önceliklerinden daha cazip görünüyor.</p>
<p>Allah’ın koruduğunu taahhüt edip, bundan da sorguya çekeceğini vurguladığı ayetler yerine, üzerinde hiçbir koruma garanti edilmemiş, bunun için söz sahibince tedbir de alınmamış, Peygamberimizin vefatından sonraki iki yüz yıllık bir dönemde birilerinin birilerine aktardığı rivayetlerle oluşturulan bir dinin öncelikleri daha mı sevecendir ?</p>
<p>Yahut, Allah’ın vahyedip koruduğu ayetler yerine, beşer müçtehitlerin tespitlerine göre sorgu yapacağı mı bekleniyor ?</p>
<p>Kuran, önceki nesillerin “atalar dini” saplantılarından bahsederken gerçekten bunu sırf bir tarih bilgisi olsun diye mi anlatıyor ? Hani bu Kuran, sakınanlar için bir hidayet rehberiydi ?</p>
<p>Peygamberlerini yahut din adamlarını rableştiren insanların misalleri, sırf onları “madara etmek” için mi anlatılıyor ?</p>
<p>Yoksa bu Kuran’ın büyük bir kısmı esasen başkalarına indirildi de, çok az bir kısmı mı bize indirildi ?</p>
<p>Kuran, neyden daha çok bahsetmiş ve vurgulamışsa, ahiretteki Kuran sorgusu da benzer nitelikte olacaktır.</p>
<p>Eğer kimileri “Efendim, biz iman – şirk konularını aştık, onun için teferruata daldık” derlerse, bu söz, Hz. Peygamber ve ashabının zeka ve iman seviyesi bakımından bir aşağılama ve Allah hakkında da lüzumsuz söz sarfettiği anlamında bir itham olmaz mı?</p>
<p>Kim kendisini Hz. Peygamber ve ashabından daha imanlı ve zeki görebilir ? Kim, lüzumlu ile lüzumsuzu, esas olanla teferruatı ayırmak bakımından görüşünü Allah’tan daha isabetli bulabilir ?</p>
<p>Eğer bu Kuran bizim için bir şeref ve biz bu Kuran’dan sorguya çekileceksek, sorgudaki önceliğin de Kuran’daki tertibe uygun olacağı apaçık ortadadır.</p>
<p>İşte bu noktada, Kuran’ın önceliklerini görmezden gelenlerin ciddi bir şaşkınlıkla karşılaşacakları da kesindir.</p>
<p>Biz ancak eylem ve söylemimizdeki önceliklerimizle Kuran’ın önceliklerini örtüştürdüğümüz oranda gerçek bir iman ve teslimiyet sergileyebiliriz. Bunun haricindeki her tutum, gerek ölümden önce, gerek ölümden sonra büyük bir şaşkınlık ve pişmanlıktan başka bir sonuca erişmeyecektir.</p>
<p>Ali Aksoy</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Badem bıyıklı ülkücü(?)ler - Ali Aksoy ]]></title>
<link>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/03/06/badem-biyikli-ulkuculer-ali-aksoy/</link>
<pubDate>Fri, 06 Mar 2009 22:29:32 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/03/06/badem-biyikli-ulkuculer-ali-aksoy/</guid>
<description><![CDATA[Çok severim bunları&#8230; Tosun mu tosundur.  İri kıyım enselerini sevdikçe sevesin gelir. Çoğu ker]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:justify;">Çok severim bunları&#8230; Tosun mu tosundur.  İri kıyım enselerini sevdikçe sevesin gelir. Çoğu kerhen bulunmuş, &#8220;teğet&#8221; geçmiştir hareketin içinden. Sonra, mal pazarında satılığa çıkmış, iyi paraya gitmiştir.</p>
<p style="text-align:justify;">Sorun satılıp satılmadıkları yahut para edip etmedikleri değil. Sorun, ihanet ve ajitasyon şebekesi AKP&#8217;ye entegre olduktan sonra dönüp ülkücülere &#8220;eski ülkücü&#8221; , &#8220;ağır abi&#8221; modunda öğüt vermelerindedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Bunlardan yurdun her bir yerinde, şehirinde, merasında görebilirsiniz. Yaylımları geniştir. Milletin din istismarı ile bellenmiş tarlasında, en saf duygu filizlerinden beslenerek semirmiş bir sürünün içindedirler. Ha.. Onların o temiz duygularla da işi yoktur. Gözleri arpalıktadır.</p>
<p style="text-align:justify;">Hep kaypak bakışlı, sinsi sinsi dolaştıklarından ve terketmekte hiç zorlanmadıkları camianın üyelerini de kendileri gibi gördüklerinden, yüzleri kızarmadan dönüp öğüt verirler:<!--more--></p>
<p style="text-align:justify;">&#8220;Biz de ülkücüyüz, biz de milliyetçiyiz. Eski ülkücülerdenim ben. Ama&#8230; Ama.. Ama&#8230;&#8221; diyerek geviş getirmeye başladıklarında gözlerinin içine bakın. Dünya hayatının tüm nimetlerine çakılmış, kıblesini kaybetmiş, çok çabalamış ta artık yılmış edasında yenik ve ezik, ama iş &#8220;cukka&#8221; olduğunda &#8220;kükremiş sel gibi bendini çiğneyip aşmaya hazır&#8221; haramzadedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Etrafına &#8220;ülkücü gençler&#8221; adında kendileri gibi &#8220;tosun&#8221; kardeşlerinin yeni yetme çocuklarından üç beş serseri toplayıp, &#8220;ülkücüler benimle&#8221; mesajı vermeye çalışırken, partisinin &#8220;ver kurtul&#8221; formülünü, &#8220;sat kurtul&#8221; versiyonu ile pazarlama derdindedirler. Şaklabanlığı henüz tam öğrenememişlerdir, acemidirler. Emevi dogmalarıyla salya sümük ağlayarak milleti kandırmayı henüz becerememiş ama ülkücüleri &#8220;pilot bölge&#8221; ilan ederek yeni bir söyleme teşebbüs etmişlerdir.</p>
<p style="text-align:justify;">Peki ülkücüler bu söylemi yutar mı?</p>
<p style="text-align:justify;">Yutar. Eğer ülkücüler dediğiniz, son 15-20 yılda doktrin anlamında hiç bir kaynaktan beslenememiş, takım elbiseli, çatık kaşlı, tesbihli ve sadece &#8220;kahrolsun PKK&#8221; ülkücüsüyse yutar&#8230;</p>
<p style="text-align:justify;">Her &#8220;hiç&#8221;e sayılışında, Ankara tanrılarına saygısı ve sevgisi artan ülkücülerdense yutar.</p>
<p style="text-align:justify;">Her &#8220;Abi&#8221; gördüğünde &#8220;tabi&#8221; olanlardansa yutar.</p>
<p style="text-align:justify;">Acemi eğitimini &#8220;artık anlamsız&#8221; miting yolculuklarında tamamlamış bindirilmiş kıta erlerindense yutar. Bunu küçümsediğim için söylemiyorum. Ama olan biten bundan ibaretse&#8230; Az bile söylüyorum.</p>
<p style="text-align:justify;">Bir de, daha ülkücüler içerisine henüz ayak basmış bir delikanlı; böyle badem bıyıklı ülkücü(!)lerden bir kısmının partisinde &#8220;Yuvana hoş geldin&#8221; şeklinde ama &#8220;Ulan bizden uyanık çıktın&#8221; havasında karşılandığını, zaten belli bir maksatla gelmiş olduğunu, gelir gelmez en münasip bir yerden &#8220;ülkücüleri temsilen&#8221; aday gösterildiğini gördüğünde bu &#8220;tosun&#8221; edebiyatını yutmasın da ne yapsın ?</p>
<p style="text-align:justify;">Bu liste daha çok uzar.  Badem bıyıklı ülkücü(!)ler için, yaylım sahası ve pilot bölge bir hayli geniştir. Şimdi bizim işimiz, badem bıyıklılar arasında ülkücü(!), şaklaban ayrımı yapmadan her kişiye hak ettiğini söylemek, ülkücü gençleri &#8220;üç hilal ve eski ülkücü istismarı&#8221; hususunda bilgilendirmek, özellikle milletimizin istismar edilmiş en temiz duygularını bir daha istismara mahal vermeyecek biçimde ilkeleri ile tespit etmek ve kendimizi ve etrafımızdaki herkesi daha bilinçli hale getirmektir.</p>
<p style="text-align:justify;">Ali Aksoy</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Tilkiler Vadisi'nde tuhaf buluşma...]]></title>
<link>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/03/06/tilkiler-vadisinde-tuhaf-bulusma/</link>
<pubDate>Fri, 06 Mar 2009 17:46:48 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/03/06/tilkiler-vadisinde-tuhaf-bulusma/</guid>
<description><![CDATA[&#8220;Tilkiler Vadisi&#8221;nden daha önce bahsetmiştik. &#8220;Toplumsal dönüşüm&#8221; operasyonu]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:justify;"><span style='text-align:center;display:block;'><object width='400' height='330' type='application/x-shockwave-flash' data='http://video.google.com/googleplayer.swf?docId=8156340583071693495'><param name='allowScriptAccess' value='never' /><param name='movie' value='http://video.google.com/googleplayer.swf?docId=8156340583071693495'/><param name='quality' value='best'/><param name='bgcolor' value='#ffffff' /><param name='scale' value='noScale' /><param name='wmode' value='window'/></object></span></p>
<p style="text-align:justify;"><a href="http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/03/02/%E2%80%9Ctilkiler-vadisi%E2%80%9D-buyuklere-masallar-1/" target="_blank">&#8220;Tilkiler Vadisi&#8221;</a>nden daha önce bahsetmiştik. &#8220;Toplumsal dönüşüm&#8221; operasyonunda tuhaf bir buluşma kurgulanmış.  Bir yönüyle meşhur Çankaya buluşmasına atıf yapılmış olsa da, Tilkiler Vadisi aslında bazı açılardan &#8220;ön izleme&#8221; penceresi olduğu için sinyaller önemli&#8230;</p>
<p style="text-align:justify;">Konu &#8220;sayın büyüğümüz&#8221; olunca, <a href="http://www.samanyoluhaber.com/haber-140719.html" target="_blank">Samanyolu ekibi</a> çok bozulmuş bu duruma. Verdiğim linkteki yorumları okursanız görürsünüz ki, cemaat mensupları bu işe çok bozulmuş. Çünkü Tilkiler Vadisi&#8217;nin narkozu bağışıklık yapmış, kesmiyor artık. Anlaşılan, &#8220;Tek Cemaat&#8221; isimli gündüz düşlerinin morfin etkisi daha bir güzel.<!--more--></p>
<p style="text-align:justify;">Artık &#8220;malkoçoğlu&#8221; veya &#8220;dünyayı kurtaran adam&#8221; filimleri de kesmez bunları.</p>
<p style="text-align:justify;">Şimdi, bu kritik buluşmanın ardından &#8220;ihtiyarlar&#8221; kod adlı &#8220;modern mehdi ekibi&#8221; Polat&#8217;ı çağırıp; &#8220;Koçum, onu da biz seçtirdik zaten, usturuplu dur&#8221; derse hiç şaşırmayın. Toplum mühendisleri çok iyi biliyorlar ki, AKP&#8217;nin yarattığı gerginlik sadece bir geçiş süreci. Onlara asıl lazım olan şey, batı ülkelerinde olduğu gibi siyasetten ve ideolojilerden illallah etmiş bir halk&#8230; Bu halka, etliye sütlüye bulaşmayan iki veya üç &#8220;merkez partisi&#8221; lazım.  Bir biri seçilsin, bir öbürü&#8230; Nasılsa o bölgelerde her yol Newyork&#8217;a çıkar.</p>
<p style="text-align:justify;">Seçimlerden sonra, cemaat AKP&#8217;nin arkasından çekilirse hiç şaşırmayın. İnancım o ki, &#8220;Türkiye&#8217;yi gerginlikten kurtaran adam&#8221; rolü çoktan biçildi bile.  Senaryo tıkır tıkır işliyor. &#8220;Normalleşme süreci&#8221; diye dillendirdikleri &#8220;gerilim süreci&#8221; aslında askerin siyasete müdahalesini engellemek için geliştirilmiş bir proje.  Böyle olmalı ki, barış içerisinde yaşayan, iki partili federe bir devletin önü açılsın. Siyasetten, politikacıdan, ideolojiden arındırılmış ve Emevi dogmalarıyla uyuşturulmuş bir halk, bölünmeye direnmesin. Kanlı değil, kansız bölünsün. Gaz yapanlar için vaziyete uygun diziler, köşe yazarları her zaman bulunur. Ama &#8220;Tilkiler Vadisi&#8221;ni bu senaryodaki &#8220;usta&#8221; rolünden dolayı tebrik etmek gerekir.</p>
<p style="text-align:justify;">Yalnız, bu bizim millet &#8220;Recep İvedik&#8221; hayranı olduğu için İngiltere&#8217;deki hesap çarşıya uymayabilir. Biz, abartmayı da kraldan çok kralcı olmayı da severiz. İşte bu, &#8220;abartma&#8221; ve &#8220;kraldan çok kralcılık&#8221; birilerini daha fazla mağdur ederse düzen bozulur. Sonra bu Receb&#8217;i &#8220;sarı lira&#8221; dağıtarak bile kandıramayabilirsiniz.  Hem, &#8220;Toplumsal Dönüşüm&#8221; projesinde geri dönüşüm kutusuna attıklarınızın dönüşü muhteşem olabilir&#8230;</p>
<p style="text-align:justify;">Ali Aksoy</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Grup Orhun - "Tufan Gibi" - Demo kayıtlar]]></title>
<link>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/03/05/grup-orhun-tufan-gibi-demo-kayitlar/</link>
<pubDate>Thu, 05 Mar 2009 20:27:10 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://antalyadaulkucuhareket.wordpress.com/2009/03/05/grup-orhun-tufan-gibi-demo-kayitlar/</guid>
<description><![CDATA[]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><span style='text-align:center;display:block;'><object width='400' height='330' type='application/x-shockwave-flash' data='http://video.google.com/googleplayer.swf?docId=-1302699467838445739'><param name='allowScriptAccess' value='never' /><param name='movie' value='http://video.google.com/googleplayer.swf?docId=-1302699467838445739'/><param name='quality' value='best'/><param name='bgcolor' value='#ffffff' /><param name='scale' value='noScale' /><param name='wmode' value='window'/></object></span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>
