<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress.com" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>alinti &amp;laquo; WordPress.com Tag Feed</title>
	<link>http://en.wordpress.com/tag/alinti/</link>
	<description>Feed of posts on WordPress.com tagged "alinti"</description>
	<pubDate>Sat, 05 Dec 2009 16:13:27 +0000</pubDate>

	<generator>http://en.wordpress.com/tags/</generator>
	<language>en</language>

<item>
<title><![CDATA[İyi Fotoğraf Nasıl Çekilir?]]></title>
<link>http://momografik.wordpress.com/2009/11/30/iyi-fotograf-nasil-cekilir/</link>
<pubDate>Mon, 30 Nov 2009 08:04:09 +0000</pubDate>
<dc:creator>birileri</dc:creator>
<guid>http://momografik.wordpress.com/2009/11/30/iyi-fotograf-nasil-cekilir/</guid>
<description><![CDATA[There are no rules for good photographs, there are only good photographs. Ansel Adams İyi fotoğraf ç]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:left;">There are no rules for good photographs, there are only good photographs.<br />
<strong>Ansel Adams</strong><br />
İyi fotoğraf çekmek için kurallaryoktur, sadece iyi fotoğraf vardır.<br />
<strong>Ansel Adams</strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Sokaklara ‘aşk’ yazan adam... ]]></title>
<link>http://thothakatahuti.wordpress.com/2009/11/26/sokaklara-%e2%80%98ask%e2%80%99-yazan-adam/</link>
<pubDate>Thu, 26 Nov 2009 07:36:44 +0000</pubDate>
<dc:creator>Barış</dc:creator>
<guid>http://thothakatahuti.wordpress.com/2009/11/26/sokaklara-%e2%80%98ask%e2%80%99-yazan-adam/</guid>
<description><![CDATA[sokaklara aşk yazan adam Kimi zaman gazetelerde onca can sıkıcı, onca iç karartıcı havadisin arasınd]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong> </strong></p>
<div id="attachment_215" class="wp-caption aligncenter" style="width: 510px"><img class="size-full wp-image-215" title="amour" src="http://thothakatahuti.wordpress.com/files/2009/10/amour.jpg" alt="sokaklara aşk yazan adam" width="500" height="333" /><p class="wp-caption-text">sokaklara aşk yazan adam</p></div>
<p><strong>Kimi zaman gazetelerde onca can sıkıcı, onca iç karartıcı havadisin arasında pek şirin, insanı gülümseten haberlere de rastlandığı olur.</strong></p>
<p><strong><br />
</strong></p>
<p><strong>Geçende böyle bir haber (5 Aralık, Sabah) okudum ve pek hoşlandım. Şöyle başlıyordu: “Aşkın başkenti Paris, bir kez daha kendisine verilen bu unvanı hak etti. Fransız Liberation gazetesi, şehrin sokaklarını 2001’den beri her gün aşk sözcüklerine boyayan kişinin, ünlü ressam Jean Luc Duez olduğunu ortaya çıkardı&#8230;”</strong></p>
<p><strong>Aşkın ve sanatın başkenti Paris’in bu unvanını tazeleyen ressam Duez’in, neresinden bakarsanız lirik bir hikâyesi var ve ben böyle adamları oldum olası hürmete layık görürüm. 54 yaşındaki dostumuz Duez’in bu yaşında sokaklara yazdığı ‘amour’ (aşk) sözcükleri, tahmin ettiğiniz gibi ‘kırık bir kalbin ürünü’&#8230; İki yıl beraber yaşadığı sevgilisinin kendisini terk etmesine dayanamayan Duez, sevgilisine olan aşkını, önceleri onun evinin bulunduğu semtteki sokaklara çiçek resimleri yaparak göstermiş. Fakat genç kadının bu romantik ilan-ı aşka tepkisi sert olmuş. Duygusal ressam, telefon açarak, “Yeter! Seni de çiçeklerini de görmek istemiyorum. Beni rahat bırak.” diyen sevgilisine olan aşkını bu sefer de onun her gün işine giderken geçtiği sokaklara, “Seni seviyorum” yazarak göstermiş.</strong></p>
<p><strong>Aşkı sandıklara kaldıran ve ressamın yaptığını bir çeşit taciz sayan genç kadın, bu komplimanlara, mahkemeden ‘3 yıl görüşmeme’ kararı çıkartarak cevap vermiş. Duez ise her sabah yazdığı aşk sözcüklerinin, akşam belediye çalışanları tarafından silindiğini bile bile yazmaya devam etmiş. Taş yürekli sevgilisi yumuşamamış; ama ressam, Parislilerin gönlüne girmeyi başarmış. Liberation gazetesine şöyle demiş Duez: “Bir gün yolda yürürken, bir bayan bana yazıları benim yazdığımı bildiğini söyledi. Benden yaptığıma devam etmemi, bu yazıların kendisine de büyük mutluluk verdiğini söyledi.” Artık, diyor ressam, “Bu yazıları onun (sevgilisi) için değil, bundan mutlu olanlar için yazmam gerektiğine karar verdim. Her gün o sokaklardan geçen insanlar, bu sevgi sözcüklerini görünce mutlu oluyordu.” Sokak yazılarının tiryakisi olan Parisli kadına rastladıktan sonra ‘felsefesini’ tamamen değiştiren Duez, sonunda ‘herkesi kapsayacak başka bir kelime’ arayışına girmiş ve ‘aşk’ sözcüğünde karar kılmış. O günden beri de her akşam silineceğini bile bile (kör olası çöpçüler!..) Paris sokaklarını bu sözcükle donatmaya devam ediyormuş&#8230;</strong></p>
<p><strong>Sizi bilmem ama beni pek etkiledi romantik ressam Jean Luc Duez’in hikâyesi. Ben de her sabah işe giderken kabalığın bin bir türlüsüne şâhit olduğum sokaklara ‘aşk’ yazıldığını görsem, o Parisli kadın gibi mutlu olur; güne daha aydınlık bir yürekle ve gülümseyen bir yüzle başlardım. Geçtiğim sokakların duvarlarında, eciş bücüş harflerle yazılmış küfürler, siyasi sloganlar ve modası geçmiş fraksiyonların kirli afişlerini görmektense Duez gibi birinin zarif ellerinden çıkmış ‘aşk’ sözcükleri görmeyi tercih ederdim. Ve derdim ki, “Sabahın alacasında kalkıp duvarlara, asfalta ‘aşk’ yazan birilerinin bulunduğu sokaklar, duygulu ve zararsız insanların yaşadığı tekin yerlerdir. Kırık kalbinin acılarını duvarlara yazdığı aşk sözcükleriyle serinleten adamlar, elbette zararsızdır ve onlar, insanlara en fazla ellerinden uçup giden mutlulukları hatırlatır; içlerinde bir gülün yaprakları gibi kat kat sarmalanmış bekleyen aşkların hasretini uyandırırlar.</strong></p>
<p><strong>Duez’in ‘aşk’ sözcüklerinden mutluluk duyan Parisli kadına gıpta etmedim dersem yalandır! Yazık ki bizim sokaklarımız bir aşk şehrinin emniyetini vermiyor insana. Bir gün rasgele bulunduğunuz bir sokakta bombaların patlamayacağını, bir magandanın serseri kurşunlarına hedef olmayacağınızı kim garanti edebilir? Bunları düşündükçe “Kişi evde gerek akşamları / Ölürse helallaşarak ölmeli&#8230;” diyen Cahit Sıtkı’ya hak veresim gelir.</strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Vatansız Bir Doğulu: Sadık Hidayet]]></title>
<link>http://ilkeedebiyat.wordpress.com/2009/11/22/vatansiz-bir-dogulu-sadik-hidayet/</link>
<pubDate>Sun, 22 Nov 2009 18:16:07 +0000</pubDate>
<dc:creator>İlke Edebiyat</dc:creator>
<guid>http://ilkeedebiyat.wordpress.com/2009/11/22/vatansiz-bir-dogulu-sadik-hidayet/</guid>
<description><![CDATA[“ Gökte herkesin bir yıldızı olduğu doğruysa,                                                       ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong><em>“ Gökte herkesin bir yıldızı olduğu doğruysa,                                                           benimki çok uzakta, karanlık ve pek önemsiz bir şey olmalıdır.  Belki de benim hiç yıldızım yok”(*)</em></strong><em> </em></p>
<p>20. yy.ın en önemli çöküş yazarı Franz Kafka’nın yapıtlarındaki ikiz dünya arayışı; iktidar, yerleşik hayat algısı, sahiciliğin sonrasızlığı ve amaçsızlığı gibi varoluşsalı da içeren sorunlar karşısında reaksiyonel ve kendiliğinden bir mekanizmayı, egosantrizmi içermeyecek bir biçimsellikle ortaya çıkarıyordu. Kurmacalarındaki çizgisel bütünlüğün; kayma, boşluk çelişik ve çatışkıları içermeyen bir dizgesellikle yansıtılması savımızı doğrulamak adına göz önünde bulundurulabilir. <em>“Kapı ve pencereler bu dünyaya kapatıldı mı yine de yer yer güzelim bir varoluşun görüntüsü hatta başlangıcı sayılabilir”</em> diyor Kafka ve ekliyor: “<em>Yaşamak için gereken şey kendi kendinden haz duymayı boşlamaktır. Evi hayranlıkla seyretmeyi, süsler ve bezeklerle donatmayı bırakıp içine taşınmaktır”.</em><strong> </strong>Bu kapsamda<em>” </em>Gilles Deleuze’nin, Kafka yazınsalını <em>minör edebiyat</em> çerçevesinde dil-düşünce ve üslup olarak da değerlendirmesinin haklılık payı yerli yerinde bir yaklaşım olduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p>Kafka’nın varlık ve yaşamla ilgili anlamlılık arayışındaki bu sistematik tamlık ve iç tutarlılık; çağdaşı veya değil benzerlik gösterdiği yazarların tümünden hedonist, seküler ve sansasyonel olana kapalılık konusunda da kesin bir çizgiyle ayrılıyordu. Söz gelimi Hidayet’in bütün yazınsal deneyimi içerisinde varmaya çalıştığı ve cennet tabiriyle kutsadığı yokluk durumunu bir başlangıç noktası olarak ele alıp, yine yazın serüveni içerisinde eksiksizce disipline etmeyi başarmış devasa ve ikincil bir dünya ortaya çıkarabilmişti. Tabii ki Hidayet köken ve süreç itibariyle toplumsal ve tarihsel aidiyet konusunda batılı bir yazar kadar serazat olamayacağı bir kültürün kodlarını taşıyordu. Fars uygarlığının büyük birikimi, İran’ın 20. yy.da karşı karşıya kaldığı toplumsal ve siyasal keşmekeşle birlikte, Uzak Doğu ve Batı Avrupa’yla ilgili izlenimleri de Hidayet’in düşünsel ve yazınsal çabası üzerinde çok değişik izler ve etkiler bırakmıştı. Kimi romanlarındaki doğrudan doğruya siyasal yapıya dönük sistem eleştirisi, içinde doğduğu topluma ait yüzeyi işaret eden yergiler bu kendine kapalılık hissini kendinde bir doygunluğa değil geçici bir boşalmaya bırakıyordu. İşte Behçet Necatigil’in Kör Baykuş isimli çevirisine ek olarak alınmış Bozorg Alevi imzalı biyografide de aynı yazar; Hidayet’in romanında bir kurtuluş olamayacağı olsa olsa bir boşalmadan söz edileceğine değiniyordu.</p>
<p>Elbette Hidayet de kötücül yazgı imajının bağlısı bir yazar olarak konu karakterlerini oluşturuyordu. Yapıtlarındaki <em>varoluşçu, Kafkaesk</em> ve tecridi unsurlar, tercih edilenin dışında yaradılışın kişilik ve yaşayış düzeyindeki etkisi, yaşantının  istem dışı olay ve durumlarla bağı bir çeşit yok oluş yazgısı gibi sunuluyordu. Yaşamın aldatıcı sürekliliği, ölümün doğallığı ve her  ikisi arasındaki mevhum kopuş ya da tutunuş olarak süre giden bir akışın farkındalığı, Hidayet’in bir kader olarak gördüğü bu sahiplenilmiş yazgının tanımı olarak açıklanabilir aslında. Fizik ötesi ve hiçbir boşluğa olanak tanımayacak kadar kuşatıcı bir etkinin örgülediği zorunluluk olarak da adlandırılabilecek bu durum, yine anlatılardaki bir konu tipine atfedilen <em>“Ne yapabilirim yazgım benden daha güçlü.”</em> sözleriyle daha iyi anlaşılabiliyor. Ölümü neredeyse yeniden doğuştan sıkılacak denli içselleştirmiş bir ruh durumunun konu karakterlerinin hemen hiçbirinden esirgemediğini gördüğümüz yokluk aşığı bir duyarlığın bağlısı olarak Hidayet’in de eserlerinde kendisiyle çelişecek bir anlatıma yer vermediğini söyleyebiliriz. Bu noktada ölüm kavramı da Hidayet’te genelde zor ve sıkıntılı bir son olarak düşünülse de; eksik, travmatik ve illetli kişilerin, mecburi münzevilerin nefes almayı unutarak sahip olabildiği doğal bir hiçlik durumu olarak da olumlanabiliyor.</p>
<p>Ölüm kavramından bağımsız olmamakla birlikte işlenen hayat sorunsalı Poe’nun gizil, dehşetli ve şeytansı güçlerinin hüküm sürdüğü alanlara değip, mitsel öğelere sıçrayabiliyor; buradan bilmecemsi ve labirentimsi boşluklarda iz sürebiliyor. Gerçeküstü bir yazar olarak Hidayet’in toplumsal realiteyi boşlamadığını da okurlar olarak biliyoruz. Burada da yazarın yaşamındaki tüm etkileri yazınsal serüvenine taşıdığı gerçeğini gözlemleyebiliyoruz. Yalnızca anakronik değil yaşadığı döneme özgü zamansal kesitlere de eserlerinde yer verebiliyor. Birey sorunsalını karşı karşıya olduğu sosyal açmazlarla temellendirerek realitenin tanıdığı sınırlar çerçevesinde açıklayabiliyor. Hidayet’in kötümserlik edebiyatında; kan tutması, cinayetler, intihar, terk ediliş, eksik din algısı, kötülük toplumu, tekinsiz ve sonrasız bir hayat ve ölüm kurgusu içerisinde samimiyet arayışına yönelik nüveler de yakalanabiliyor.</p>
<p>Tabii Hidayet’in düşünsel açıdan savruk kabul edilebilecek etkiler içerisinde olduğu da gözden uzak tutulamayacak bir izlenim. Kimi yerde teknik ilerlemenin yaşama sirayetini ruhtan yoksun bir yaşayış biçimi olarak ele alıp eleştirebildiği gibi kimi yerde materyalist felsefenin çıkış noktalarından bir olan Darvinizm’in etkisinde kaldığı da gözlemlenebiliyor. Bunu kapalı ve katı toplumsal bir bilincin içinde yer alıp mekanik ve seküler batı toplumunu da tanıma  imkânı bulmuş bir yazarın gel-gitleri olarak da anlayabiliriz belki de.</p>
<p>Tahayyül ettiği ahret inancında da belli belirsiz bir Araf ya da kör noktaya sıkça dokunduğu gözlemlenebiliyor yazarın. Yaşadığı toplumla paralel olarak Zerdüştlük ve İslam’la birlikte Budizm’in etkilerini de öykülerinde hissedebiliyoruz. Hidayet metinlerinde gizemli çağrışımlar taşıyan kimi ayrıntıların anlatımla bağdaşık durmayan bir düzenek kapsamında somutlanmadığı, hesap edilip düşünülmüş bir yapıya sahip olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Olay öykülerindeki yerli yerinde diyalogları, yoğun ve aydınlatıcı betimlemeleri, yerel hayatın içindeki feodal, politik etkilerden,  insanlar arasındaki çıkar ilişkilerindeki realizme; karanlık sembollerden, boşluk ve ölüm duygusuna uzanan bir gerçeküstücülüğe kadar;  Modern İran edebiyatının bu en önemli ustalarından biri olarak gösterilen yazarın yaşamı boyunca sorduğu sorulara bulduğu ve bulamadığı yanıtlar olarak okuyoruz.</p>
<p>Folklora duyduğu ilgiyle halk arasındaki diyalogları zenginleştirerek ironiyle bütünleştirip aktarabilen bir üslubun yanı sıra şaşılacak kadar büyük acıları hiçliğe gömebilecek bir çöküşün yazarı olarak da anılıyor Sadık Hidayet. Yazarın <em>yurtsuzluk</em> kavramıyla ilintisi, yapıtlarındaki <em>gerçeküstü</em> öğeler açısından ele alınması felsefe ve edebiyat bilimlerinin konusu olarak değerlendirilecek hususlar. Bizim buradaki Hidayet okumamız, hakkındaki genel kanılarla birlikte öznel ve icmalen değinilmiş konuları içeriyor tabii ki. Hidayet metinlerindeki kaygan ve absürt zeminin Mehmet Kanar’ın çabalarıyla Türkçeleştirilen yapıtlarından varlığın ve hiçliğin, yaşamın ve ölümün belli belirsiz katlarına dair sunduğu çağrışımlardan edindiğimiz izlenimleri…</p>
<p>Burada ara söz olarak Hidayet’in bir aydın olarak toplumsal anlamda feodalite ve monarşiyle ilgili problemleriyle birlikte; eski Fars kültürünün üstünlüğünü savunarak idealiz etmeye çalıştığı düşüncenin İran’ın sosyal altüst oluşu içerisinde temeli sağlam bir yapıya sahip olamadığına da vurguda bulunmak gerekir. Zamanın İran toplumunun dinle ilgili problemlerinin yozlaşmış çıkar ve iktidar ilişkilerine alet edilmesinden kaynaklandığını bilmekle beraber; hâkim dinin salt mevcudiyetinin bu ilişkiler ve baskı ağı içerisinde konumlandığını düşünmek yanılgısını taşıdığını da okuyucuya hissettir.</p>
<p>Açmazları, acıları, arayışları ve sorularıyla 20. yy. Modern İran edebiyatının en önemli isimlerinden biri olarak anılmayı başarabilmiş bir yazar olarak Hidayet, Türkçeye çevrilmiş eserleriyle artık Türk okurlarının da yakından tanıdığı-tanıyacağı bir biçimde gözler önünde durmaktadır.</p>
<p>SERDAR AKDAĞ</p>
<p><em>(*) Hidayet,S. , Kör Baykuş, Çev: Behçet Necatigil, YKY,  İstanbul, 2002</em></p>
<p><em>Kertenkele Dergisi Eylül-Ekim 2009 Sayı 17</em></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Çağrı...]]></title>
<link>http://mecazz.wordpress.com/2009/11/20/496/</link>
<pubDate>Fri, 20 Nov 2009 07:27:51 +0000</pubDate>
<dc:creator>Mecazz</dc:creator>
<guid>http://mecazz.wordpress.com/2009/11/20/496/</guid>
<description><![CDATA[&#8220;Her şair biraz İbrahim&#8217;idir kendisinin, birazdan fazla İsmail&#8217;i. Nasıl çağırırsan]]></description>
<content:encoded><![CDATA[&#8220;Her şair biraz İbrahim&#8217;idir kendisinin, birazdan fazla İsmail&#8217;i. Nasıl çağırırsan]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Çözmeye çalışma sakın,seninle karışır iyice kördüğüm olurum..]]></title>
<link>http://iyidebanane.wordpress.com/2009/11/18/cozmeye-calisma-sakinseninle-karisir-iyice-kordugum-olurum/</link>
<pubDate>Wed, 18 Nov 2009 18:38:41 +0000</pubDate>
<dc:creator>gizakin</dc:creator>
<guid>http://iyidebanane.wordpress.com/2009/11/18/cozmeye-calisma-sakinseninle-karisir-iyice-kordugum-olurum/</guid>
<description><![CDATA[ Alışma bana,ne yapacağım belli olmaz, bugün varım,yarın birden yok olurum.. Dokunma bana,kapanmamış]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><h3><span style="color:#000000;"><em><span style="color:#000000;"> </span></em></span><strong><em><strong><span style="font-family:Comic Sans MS;"><span style="color:#000000;"><em><span style="font-size:medium;">Alışma bana,ne yapacağım belli olmaz, </span></em><br />
<em><span style="font-size:medium;">bugün varım,yarın birden yok olurum.. </span></em><br />
<em><span style="font-size:medium;">Dokunma bana,kapanmamış yaralarla doluyum,canımı acıtma.. </span></em><br />
<em><span style="font-size:medium;">Sevme beni,yoğun duygularımda kaybolursun,tutuştururum .. </span></em><br />
<em><span style="font-size:medium;">Çözmeye çalışma sakın,seninle karışır iyice kördüğüm olurum.. </span></em><br />
<em><span style="font-size:medium;">Güveniyorsan kendine inandır beni aşkın varlığına, </span></em><br />
<em><span style="font-size:medium;">sonucunda öyle bir aşk yaşatırım ki,vazgeçemezsin,tutkun olurum </span></em><br />
<em><span style="font-size:medium;">Yıkabilirsen duvarlarımı,sakın bırakma beni,</span></em></span></span></strong></em></strong></h3>
<div><strong> </strong></div>
<div><strong></strong></div>
<p><strong></p>
<h3><em><span style="font-size:medium;"><span style="font-family:Comic Sans MS;"><span style="color:#000000;"><strong>Tüm tutkularım ve gücümün arkasında,hala minik bir çocuğum, büyütemezsen kaybolurum&#8230;!</strong></span></span></span></em></p>
<div><strong><span style="font-family:Comic Sans MS;"><span style="color:#000000;"><img class="alignleft" style="border:0;" src="http://img441.imageshack.us/img441/4161/brokendancerbyshutterbudv8.jpg" border="0" alt="" width="300" height="395" /></span></span></strong></div>
<div><strong><span style="font-family:Comic Sans MS;"><span style="color:#000000;"></span></span></strong></div>
<p><strong><span style="font-family:Comic Sans MS;"><span style="color:#000000;"></p>
<div><em><span style="font-size:small;"><br />
</span><strong><span style="font-family:Comic Sans MS;"><span style="font-size:medium;"><span style="color:#000000;">Geceleri düşünme, kabusların olurum, uyanmak istediğinde çırpınıp bırakamadığın..</span></span></span></strong></em></div>
<div><em><strong><span style="font-family:Comic Sans MS;"><span style="font-size:medium;"><span style="color:#000000;">Çağırdığında yanında olan ama aslında asla ulaşamadığın,sahip olamadığın..</span></span></span></strong></em></div>
<p></span></span></strong><em><strong><span style="font-family:Comic Sans MS;"><span style="font-size:medium;"><span style="color:#000000;">Gözlerime bakma, affetmem, unutulmazın olurum aklından çıkaramadığın,Eğer baktıysan sakın kaçırma gözlerini,cesaretsizlikle suçlarım..</p>
<p>Geçmişine hapsedersen beni, geleceğinde göremezsin,uçar gider seni bensiz bırakırım..</p>
<p>Öncelerimi sorma asla,cevapları ağır gelir, kaldıramazsın,sonun olurum..</p>
<p>Sonralarıma karışma, bu benim hayatım, ben yolumu her şekilde bulurum..</p>
<p>Alışma bana,ne yapacağım belli olmaz, bugün varım, yarın birden yok olurum..</p>
<p>Dokunma bana,kapanmamış yaralarla doluyum,canımı acıtma bir yara da sen açma..</p>
<p>Sevme beni,yoğun duygularımda kaybolursun,tutuştururum..</p>
<p>İsteme beni, yasaklarla boğuşursun, engellerle doluyum..</p>
<p>Çözmeye çalışma sakın,seninle karışır iyice kördüğüm olurum..</p>
<p>Anlama beni, ben kendimi anlarım, ben böyle mutluyum..</p>
<p>Güveniyorsan kendine inandır beni aşkın varlığına,sonucunda öyle bir aşk yaşatırım<br />
ki,vazgeçemezsin,tutkun olurum..</p>
<p>Yıkabilirsen duvarlarımı, sakin bırakma beni, tüm tutkularım ve gücümün arkasında, hala minik bir çocuğum, büyütemezsen kaybolurum</p>
<h3><span style="text-decoration:underline;">NOT:</span>Alıntıdır.</h3>
<p><a class="a2a_dd" href="http://www.addtoany.com/share_save?linkname=&#38;linkurl=http%3A%2F%2Fiyidebanane.wordpress.com%2F2009%2F11%2F18%2Fcozmeye-calisma-sakinseninle-karisir-iyice-kordugum-olurum%2F"><img src="http://static.addtoany.com/buttons/share_save_256_24.png" border="0" alt="" width="256" height="24" /></a></p>
<p>&#160;</p>
<p></span></span></span></strong></em></h3>
<p></strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Meendis bey milletimi rahat bırak...]]></title>
<link>http://sittur.wordpress.com/2009/11/16/meendis-bey-milletimi-rahat-birak/</link>
<pubDate>Mon, 16 Nov 2009 20:15:46 +0000</pubDate>
<dc:creator>sittur</dc:creator>
<guid>http://sittur.wordpress.com/2009/11/16/meendis-bey-milletimi-rahat-birak/</guid>
<description><![CDATA[Tüm dünyada ve dolayısıyle ülkemizde kaynağının gayrı milli olduğuna inandığım bir takım toplum mühe]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Tüm dünyada ve dolayısıyle ülkemizde kaynağının gayrı milli olduğuna inandığım bir takım toplum mühendislik faaliyetlerinden biri hakkında nette rastladığım üslubu esprili acıtan bir yazıyı paylaşmak istedim.Bu ve benzeri,yani her toplumda aslında var olan ama tepki gördüğünde kendiliğinden körelen tavır ve davranışların ,insanların beynine adeta çakarcasına ve ödüllendirilerek yayınlanması (en çirkef olan kazanır edasıyla) topluma kanıksatılması,içinde bulunduğumuz şartlar göz önünde bulundurulduğunda özgürlük olarak görülmemeli fikrimce&#8230;<br />
Aslında ayrı bir başlık altında değerlendirilmesi gereken EĞİTİM meselesini de kapsayan bu konu hakkında kısa bir notla bitireyim.<br />
&#8220;Eğer yanlış buluyorsanız izlemeyin&#8221; deme hakkına sahip olabilmek için, toplumun kendini koruma ve kollama mekanizmalarını işletebilme ve kullanabilme haklarının da bulunması gerekir.<br />
Elleri ve ayakları bağlı bir insana ,koru kendini demek gibi birşey bu&#8230; diyeyim ve bitireyim.</p>
<p>Paylaşmak istediğim yazı şu :</p>
<blockquote><p>&#160;</p>
<p>YEMEKTESİNİZ!</p>
<p>Ben “aaay. Aslaaa. Ben yarışma programlarını seyretmoorum” diyenlerden değilim. Aksine merakla, ciddiyetle ve not alarak izliyorum. Gerçi böyle yapmak, toplumsal araştırmanın kolayına kaçmak oluyor, ama olsun. Yapımcılar bir örneklem oluşturuyor ve ortaya bir ödül koyarak, her birinin –belli bir ölçüde de temsil ettikleri kesimin- özelliklerini sergiliyorlar. Hatta döktürüyorlar. Siz de evde rahat koltuğunuzda gözlem yapıyorsunuz. Ben de bilhassa yemek konusundaki yarışmaları mercek altına aldım. Bu kadarı bile beni “araştırmacı-gazeteci” yapar. Hatta yaptığı işe emek veren adam kılar. Böyle devam edersem, savaş muhabiri bir olurum. Önemli olan neyi izlediğiniz.</p>
<p>Müsaade ederseniz, ilk olarak bazı tespitlerimi sizinle paylaşmak istiyorum. Her şeyden önce toplumun önemli bir kısmı yemek yaparken “ameliyat eldiveni” kullanıyor. Böylece yemekler “el değmeden” ve “hijyenik” oluyor. Sanırım yakında uçuş kombinezonu, balıkadam kıyafeti ve olay yeri inceleme ekiplerinin giydiği beyaz tulumlarla hıyar soyanları da göreceğiz. Yemek servis edildiğinde önce koklanıyor, sonra çatal ve bıçak neşter gibi kullanılarak otopsi yapılıyor. Devamında içindeki malzemeler sayılıyor. Bundan başka herkes harika yemek yapıyor da, onun dışındaki herkes kötü yemek yapıyor. Kimse kimsenin yemeğini sevmiyor. Daha önemlisi misafirlerinizi layıkıyla ağırlarsanız, sizi sevmezler, size çemkirirler, çirkefleşirler ve gıybet yaparlar.</p>
<p>Diğer taraftan her evde sofra düzeni mevzu hakikatli bir meseleymiş. Memleketimde masa adabı, yemek kuralları hayati derecedeymiş. Yahu bunu niye kimse bana söylemedi? Hatta misafirlerine jest için “gümüşlerini”, “kristallerini” çıkaran erkekler de var. Vatan sağ olsun!</p>
<p>Yarışmadaki yemeklerde içki olmuyor. Zaten genel hale bakınca, içkinin olmamasının “fevkalade yerinde” olduğu sabit. Ama galiba reklâm olması diye adı verilmeyen meşrubat da iki kadehte çakallık yaptırıyor. Bu yarışma sayesinde başka şeyler de öğrendim. Mesela vejetaryenler kıyma yermiş. Limon ve çilek alerji yaparmış. Kuzu eti yemek de etik değilmiş. Ha bir de öğrendim ki; Görgü kuralları meğer yokmuş! Bizi kandırmışlar.</p>
<p>Yarışma çok güzel aslında. Birbirini tanımayan beş kişi seçiliyor. Sonra hepsi her gün bir anda peş peşe gelip, yemek masasına oturup, size söylenip, sataşıp, laf atıp yemeklerinizi yiyorlar. Sonra kameranın önüne geçip, içlerinde kalan daha fazlasını söylüyorlar. Bu arada stratejik-taktik adım olarak yüzünüze gülen varsa, o da kamerayı görünce kendinden geçip, sallamaya başlıyor. Ben ilk seyrettiğimde masayı misafirin kafasına geçirmeyene ödül verecekler sandım. Bence bu yemeklerin sonunda tatlının devamında “sopa” olmalı, “böyle gecelerin gözdesi, adı ile bütünleşen özel tadı ve beşamel sos ile”…</p>
<p>Bu yarışmada kimsenin sevmeyeceği yemekleri yapmakla da yetinilmiyor. Aynı zamanda getir-götür işlerine de bakılıyor. Gören masadakileri akıncı beyi, koşturanı da esir Bizans prensesi zanneder! Hatta çapraz sorguya girip, “vallah billah ben yaptım” manasında, dert anlatılıyor. Ondan sonra ise toplu ve kısa süreli bir şuur kaybı yaşanıyor. Söylenenler unutuluyor ve köçek oynatılıyor, şarkı-türkü çığırılıyor. Olmadı, gırnata çalıyor, göbecikler atılıyor. Az önce restleşen, kapışan herkes eller havada bel çeviriyor.</p>
<p>Muhtemeldir, yarışmacılar hayatlarında hiç sahici ev sahibi görmemişler. Benim bildiğim birisi size yemek yaparsa, tadı ota, kıvamı taşa benzese de saygı ile yersiniz. Hatta “eline sağlık” dersiniz. Lokantada ise yemek kötüyse, yemez, hesabı öder gidersiniz. Esasında bu dünyada yemek bulursanız yersiniz, dayak görürseniz kaçarsınız. Bizim bildiğimiz yemek nimettir. Yemekle oyun olmaz, alay olmaz. Yemek yerken yemeğe de, pişirene de, verene de saygı duyulur ve bu saygı dikkatle gösterilir. Dahası yemek masası sadece dört ayaklı tahta bir şey değildir. Hem sosyal hem de kültürel bağlamda önemlidir, değerlidir. Masada olacaklar ve olmayacaklar da, konuşulacak ve konuşulmayacaklar da bellidir.</p>
<p>Hayat budur. Bıçağın yönü, örtünün fırfırı, tavuğun baharatı hayata dair mevzular değildir.</p>
<p>Yani…</p>
<p>Bizim zamanımız geçmiş!</p>
<p>Yok, eğer bütün bir yarışma kurmaca ise –ki olabilir, çünkü yarışmaların bir kısmı çakma &#8211; o halde, bu kolpalık, gevşeklik ve nezaketsizlik neden? “Halk bunu istiyor” durumu mu? Yoksa daha beter bir ihtimal ile “halk için bu isteniyor” vaziyeti mi?</p>
<p>İzleyenin bilerek veya bilmeyerek öğrenmesi gerekenler neler? Bunlar mı?</p>
<p>Zaten öyle ise…</p>
<p>Bizim zamanımız tümden bitmiş!</p>
<p>KAYNAK : http://www.diplomatikgozlem.com/kahvemolasi_oku.asp?id=285</p></blockquote>
<p>Saygılar</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Evliliğin dramı]]></title>
<link>http://yortsavul.wordpress.com/2009/11/12/evliligin-drami/</link>
<pubDate>Wed, 11 Nov 2009 21:07:34 +0000</pubDate>
<dc:creator>sayerusen</dc:creator>
<guid>http://yortsavul.wordpress.com/2009/11/12/evliligin-drami/</guid>
<description><![CDATA[&#8220;Evliliğin dramı, kadına vaat ettiği mutluluğu sağlamaz,mutlulukla ilgili bir güvence de yoktu]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>&#8220;Evliliğin dramı, kadına vaat ettiği mutluluğu sağlamaz,mutlulukla ilgili bir güvence de yoktur. Evlilik kadını sakat bırakır, ister istemez onu sürekli yinelemeye ve alışkanlığa götürür. Kadın hayatının ilk yirmi yılı olağanüstü hareketli geçer. Kadın; aybaşı hali, cinsellik, annelik deneyimlerini yaşar, dünyayı ve yazgısını keşfeder. Yirmi yılın sonunda bir yuvanın hanımı olarak sonsuza dek bir adama bağlı, kucağında bir çocuk. İşte hayat temelli bitmiştir. Gerçek eylemler, gerçek iş, erkeğe özgüdür. Kadının yalnızca insanı çok bitkin düşüren, ama asla tatmin etmeyen uğraşları vardır.&#8221;"&#8230;.evliliğin ilkesi, edebe aykırıdır; çünkü evlilik, irade dışı bir gönül bağının üzerine kurulmak zorunda olan bir ilişkiyi, hak ve ödevlere dönüştürmektedir.&#8221;<br />
<em>Simone de Beauvoir &#8211; İkinci Cins</em></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[]]></title>
<link>http://cangalabazhane.wordpress.com/2009/11/03/471/</link>
<pubDate>Tue, 03 Nov 2009 20:30:36 +0000</pubDate>
<dc:creator>b!</dc:creator>
<guid>http://cangalabazhane.wordpress.com/2009/11/03/471/</guid>
<description><![CDATA[eylül toparlandı gitti işte ekim filan da gider bu gidişle tarihe gömülen koca koca atlar tarihe göm]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><blockquote><p>eylül toparlandı gitti işte<br />
ekim filan da gider bu gidişle<br />
tarihe gömülen koca koca atlar<br />
tarihe gömülür o kadar</p></blockquote>
<blockquote><p>turgut uyar</p></blockquote>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Ayrılık – Aşkta ve Savaşta Filistin]]></title>
<link>http://fikirfabrikasi.wordpress.com/2009/10/29/ayrilik-%e2%80%93-askta-ve-savasta-filistin/</link>
<pubDate>Thu, 29 Oct 2009 00:59:58 +0000</pubDate>
<dc:creator>kefnun</dc:creator>
<guid>http://fikirfabrikasi.wordpress.com/2009/10/29/ayrilik-%e2%80%93-askta-ve-savasta-filistin/</guid>
<description><![CDATA[Son Zamanlarda Başta Gerçek Hayat ve Özgün Düşünce Olmak Üzre Ya da Sonda Bilmiyorum Ben Onları Okud]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-62" title="Ayrılık" src="http://fikirfabrikasi.wordpress.com/files/2009/10/ayrilik.jpg?w=150" alt="Ayrılık" width="150" height="112" /><em>Son Zamanlarda Başta Gerçek Hayat ve Özgün Düşünce Olmak Üzre Ya da Sonda Bilmiyorum Ben Onları Okuduğum İçin Onlara Atıfla Söyleyeceğim O ki İşte Yazılı Medyada Bu Tabir de Hoş Değil Esasında Hasılı Kelam Ben diyorum ki Şu Ayrılık Dizisi Ne Gündem Oldu ama&#8230; </em></p>
<p><em>Henüz İzleyemediğim İçin Yorum Yapamayacağım ama Merak Ettiğimi de Söylemek İsterim.. </em></p>
<p><em>Hakan Abi timetürk’e Bir şeyler Söylemiş ama Sesi Çok Duyulmadı Gibi Biz de Burada Dillendirelim Öyleyse: </em></p>
<p>‘’Ayrılık – Aşkta ve Savaşta Filistin” dizisi henüz proje aşamasındayken bir dostum “Bu dizide danışmanlık yapar mısın?” diye sordu. “Mümkün değil, vaktim yok, ama Filistin’in hatırı için bir istişare toplantısı yapabiliriz” dedim. Yaptık. Gazze, Batı Şeria, genel olarak Filistin hakkında bildiklerimi anlattım ve hikâye taslağında bazı değişikliklere gidilmesini önerdim. Mesela; Türkiye’deki terör meselesine yapılan bir atfın kaldırılması, Batı Şeria El-Fetih &#8220;&#62;yerine <img class="alignleft size-thumbnail wp-image-63" title="hakan-albayrak-big" src="http://fikirfabrikasi.wordpress.com/files/2009/10/hakan-albayrak-big.jpg?w=150" alt="hakan-albayrak-big" width="150" height="84" />Gazze üzerinde durulması, zamanımızda geçen bir hikâyede direniş örgütü olarak El-Fetih yerine HAMAS veya başka bir örgütün tercih edilmesi (zira El-Fetih bugün direnişe karşıdır),İsrail ajanı erkek / direnişçi Filistinli kız aşkından vazgeçilmesi vs, vs, vs. Bu önerilerim kabul edildi ve benim için konu kapandı. “Gerisine karışmam” dedim. Her bölümün senaryosunu okuyup değerlendirmeye vaktim olmadığı için ve de okuyup değerlendirmediğim senaryoların sorumluluğunu kabul edemeyeceğim / paylaşamayacağım için, dizinin jeneriğinde ismimin ismimin &#8220;&#62;kesinlikle geçmemesini istedim. Bu konuda anlaşmıştık, fakat adımı jeneriğe yine de koymuşlar. Dizinin Türkiye ve dünya gündemine girmesi ‘Türkiye-İsrail kavgası’ şeklinde olunca, hemen itiraz edemedim. İtiraz edemedim, çünkü böyle bir kavgada yer almaktan geri duramazdım. “İsmimin jenerikte geçmemesi gerekiyordu” deseydim, İsrail’le kavgadan kaçıyormuş gibi görünürdüm. Diziyi sahiplenmeye mecburdum ve bundan büyük mutluluk da duydum. Şimdi o fırtına geçtiğine göre (ve dizi maalesef Filistinlileri rencide edecek bir hal aldığına göre) ismimin jenerikten çıkarılmasını talep etmek durumundayım. Bunu geçen hafta yaptım ve TRT’ye teslim edilmiş olan ilk üç bölümün jeneriklerinde değişiklik yapmanın mümkün olmadığı, ama sonraki bölümlerin jeneriklerinde ismimin geçmeyeceği cevabını aldım.  İsrail’i rahatsız eden sahneler başım gözüm üstüne, gerisi bana göre değil. Hiç değil. Türkiye’deki müsbet Filistinli imajını zedeleyen ikinci ve üçüncü bölüm beni büyük hayal kırıklığına uğrattı. Dizinin jeneriğinde adım geçtiği için suçluluk duyuyorum. Filistin halkına karşı mahcubum. “Bu diziyi reyting şampiyonu yapalım” demiştim ya… Benim sözüme uyup ikinci ve üçüncü bölümleri seyreden -üstelik çocuklarına da “Filistin’i tanısınlar” diye seyrettiren- ve şimdi bana haklı olarak ateş püsküren kardeşlerimden özür dilerim. Kampanya tabii ki bitmiştir. ‘’</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[ NE OLUR GERİ DÖNME!]]></title>
<link>http://thothakatahuti.wordpress.com/2009/10/25/ne-olur-geri-donme/</link>
<pubDate>Sun, 25 Oct 2009 17:12:41 +0000</pubDate>
<dc:creator>Barış</dc:creator>
<guid>http://thothakatahuti.wordpress.com/2009/10/25/ne-olur-geri-donme/</guid>
<description><![CDATA[&#8220;NE OLUR GERİ DÖNME!&#8221; büyük harflerle yazıyor. İlk olarak bizim sokağın köşesinde gördüm]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><em>&#8220;NE OLUR GERİ DÖNME!&#8221;</em> büyük harflerle yazıyor. İlk olarak bizim sokağın köşesinde gördüm. Bir apartmanın duvarına siyasi bir slogan tadında şu püskürtülen boyalarla yazılmıştı. Yazının düzensizliği hızla yazılıp kaçıldığı intibanı bırakıyordu. Bir örgüt mensubu gibi. Sonra aynı cümleyi şehrin farklı sokaklarında da görmeye başladım. Yine aynı el yazısı , yine siyah, yine kocaman BÜYÜK harflerle. Şehrin farklı yerlerine elinde siyah bir boyayla aynı cümleyi yazmak için gece yarısı sokak sokak gezmek nasıl bir duygudur acaba?<br />
Hemen sahneyi canlandıralım gözümüzde.<br />
Muhtemelen kapşonunu başına çekip ,kuşkuyla arkasına bakıyor ve tedirginlik ya da yakalanırım korkusuna rağmen hızla duvarlara aynı cümleyi yazıp aynı hızda dikkat çekmeden uzaklaşıyor.<br />
Arkasında sokakta kimsesiz bir duvarda o yazı kalıyor.</p>
<p><strong>NE OLUR GERİ DÖNME! dannnn</strong></p>
<p>Yazan kim acaba? Bir erkek mi yoksa bir kadın mı?<br />
Hımmm&#8230; Düşünelim.<br />
Erkektir.<br />
Erkekler bilinenin aksine daha tutkulu severler. Aşklarına terk edildiklerinde bile sahip çıkmayı bilirler. Ama sanki bu cümlede terk edilen değil de terk eden bir hava var.<br />
Gururlu bir Türk filmi kahramanı. Bırrrrrr&#8230;<br />
Biraz daha hali vakti yerinde olsa ya da bir on yıl sonra mesela muhtemelen şöminesinin üstüne o kadının resmini asıp, kırmızı bir şarap kadehini ona doğru kaldırıp uzun uzun bakabilecek bir gurur hali gizli gibi kuzum!<br />
Ama şimdi acı daha genç. Ve henüz şömineli bir ev kazanacak kadar kendini işe vermiş değil. Tam tersi bir aşk militanı gibi sokaklarda onun izini sürüyor. Aşk örgütlenmektir diyordu ya Ece Ayhan, bu tam tersi bozguna uğramış, örgütlenememiş bir aşk hikayesi.<br />
Bağımsız bir film tadında. Seyrederken hasretle ve hasetle bakılan, iş yaşamaya gelince sinemaya kaçılan türden hayat hikayesi. Bir sessiz çığlık bu. Hayat kazası.</p>
<p><strong>NE OLUR GERİ DÖNME!</strong></p>
<p>Ne zaman gitti de ne zaman dönecek. Üstelik giden de kim? Yazan mı, yazdıran mı bu cümleyi. Sonra bu yalvarma da nereden çıktı. Yoksa tam tersi bir durum mu söz konusu? Yani NE OLUR GERİ DÖNME derken acaba alttan alta NE OLUR GERİ DÖN mü demek isteniyor?<br />
Böyle şehrin arka sokaklarına yazmalar, büyük harfler, tüm bu ısrar&#8230;<br />
Ve en fenası o ünlem.<br />
Ah o ünlem!<br />
Bunlar ayrılık değil aşk alametleri.<br />
<strong><br />
NE OLUR GERİ DÖNME</strong>!</p>
<p>Ayrılık üzerine sitemle yazılmış bir cümle.<br />
Gururu ve kırgınlığı içine saklayan birinin birine, çaresizliğine başkaldırı.<br />
Çekilen aşk acısına fiyaka ile atılmış bir imza.<br />
Acaba bu cümleyi okuyan kendine yazıldığını biliyor mu? Ve tüm bir şehrin huzurunda dönmesinin istenildiğinin farkında mı?<br />
Yazan erkek ve okuması gereken kadınsa, değil muhtemelen.<br />
Kadınlar aşkta yenik, ayrılıkta gaddardır çekirge.<br />
Üzüntüleri sevinçler kadar uçucudur. Böyle genellemeler yaparken ipin ucunu kaçırıp kadın düşmanlığına götürmek de var işi ama durun hemen frene basalım.Ne yazıyordu duvarlarda&#8230;</p>
<p><strong> NE OLUR GERİ DÖNME!</strong></p>
<p>Sanki zamanında yüzüne karşı GİTME diyemeyen birinin geç kalmış bir dileği. Şimdiki zamanda geçen fonda eski şarkılarının çalındığı bir Ajda Pekkan aşkı gibi.<br />
Bitmeyen, bitemeyen sitemkar bir aşkın çaresizliği gibi. KADER filmi geliyor aklıma, dannn!<br />
Kim yazıyor bu yazıları, kime yazıyor?<br />
Neden bizi bilmediğimiz bir aşkın tanığı haline getiriyor? Şimdi bakın bizim de bu aşka müdahil olmamız isteniyor. Belki de bu sevgiliye ulaştırmak için yazılan bir mektubun ilk satırı. Biz de o mektubu taşıyacak güvercinin kanadı. Madem öyle kolları sıvayalım ve kanat çırpalım.</p>
<p><strong> NE OLUR GERİ DÖNME! </strong></p>
<p>Yazılan kişi bu satırları okuyorsa sözüm ona şimdi. İster dön ister dönme ama en azından bir \&#8221;ara\&#8221; şu adamı derim. Sanırım anlatacağı hala birşeyler var. Bir öfke ile yaşamaya mahkum etme. Bir aşktan tek kurtuluş yolu o aşka sığınmaktır. Sen yeni bir aşkta, bedende, şehvette kurtuldun belki çoktan ama o yeni bir aşk ile eski aşktan yani senden kurtulamayacak. Bir hayat boyu açık bir yara olarak kalmak istiyorsan -ki her kadın ister- o adamın içinde arama da. Kadınların vefasızlığını ve kalbini tecrübe ettiğim için kalbimle söylüyorum. Bu cüretkar yazıları sokak sokak dolaşıp şehrin karanlığında yazan bu adam olmasa da bu adamın sana duyduğu aşk bir kez daha dönmeni ve içindekileri sana dökmesini, boca etmesini hak ediyor. İstanbul\&#8217;un adına, ıssız sokakların, sokak köpeklerinin, köpekleşen aşkların, aşk acılarının adına sana büyük harflerle seslenmek isterim.</p>
<p><strong>Ey bilinmeyen,<br />
NE OLUR GERİ DÖN!</strong></p>
<p>Sonra bize neler olduğunu bir cümlede ya da tek bir sözcükte ilan etsin yine o, aynı sokakların kimsesiz duvarlarında.</p>
<p>DÖNDÜ yazsın.<br />
OLDU yazsın&#8230;<br />
OLMADI yazsın.<br />
DÖNMEDİ yazsın&#8230;</p>
<p><strong>&#8230;ama ne olur yazsın.<br />
varsın küçük harflerle olsun ,yeterki yazsın.</strong></p>
<div id="attachment_215" class="wp-caption aligncenter" style="width: 510px"><strong><strong><img class="size-full wp-image-215" title="amour" src="http://thothakatahuti.wordpress.com/files/2009/10/amour.jpg" alt="sokaklara aşk yazan adam" width="500" height="333" /></strong></strong><p class="wp-caption-text">sokaklara aşk yazan adam</p></div>
<p><strong> </strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Bu "NEFES" Tamda Zamanın da Geldi (Film Kritik)]]></title>
<link>http://zayzay.wordpress.com/2009/10/24/bu-nefes-tamda-zamanin-da-geldi-film-kritik/</link>
<pubDate>Sat, 24 Oct 2009 21:23:28 +0000</pubDate>
<dc:creator>ZAY ZAY</dc:creator>
<guid>http://zayzay.wordpress.com/2009/10/24/bu-nefes-tamda-zamanin-da-geldi-film-kritik/</guid>
<description><![CDATA[Aylardır beklenen Levent Semerci&#8217;nin Nefes filmi sonunda vizyonda. Fragmanı bile rekorlar kıra]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:justify;"><strong><img class="alignleft" src="http://4.bp.blogspot.com/_ozOQZtsQoyo/SjyYnCzZ1BI/AAAAAAAAAKM/THSn86N_HHk/s320/nefes-afis.jpg" alt="" width="200" height="286" />Aylardır beklenen Levent Semerci&#8217;nin Nefes filmi sonunda vizyonda. Fragmanı bile rekorlar kıran filmi ilk üç günde 350 bin kişi izledi.</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Yıllardır sürekli Türk filmlerini, yönetmenlerini, oyuncularını yakından takip ettik. Genelde kalitesiz olan yapımlara kendi ülkemizin üretimleri olduğu için olabildiği kadar anlayışla yaklaştık.</p>
<p style="text-align:justify;">Bu yıl 70 film çekildiğini öğrendiğimiz zaman içimizden sevindik ve merakla bekledik. Sonunda sezon açıldı ve filmler teker teker kendini göstermeye başladı. İki, üç film dışında büyük hayal kırıklığına uğradık.</p>
<p style="text-align:justify;">Levent Semerci&#8217;nin Nefes filmiyle ilgili bilgiler geldikçe kullandık, yazdık. Fakat yapım şirketi de yönetmen de bu konuda çok ketum davrandı. Hatta filmin basın gösterimi bile yapılmadı. Biz de bu filmi sayfalarımıza taşıyamadık. Antalya Film Festivali dönüşünde filmi seyredebildik. Bu filmi seyrettikten sonra yönetmene de yapım şirketine de teessüflerimi sunuyorum. Bu kadar iyi bir film yapıp nasıl bunu saklarsınız?.. <span style="color:#ff6600;"><strong>devamı &#8212; &#62;</strong></span> <!--more--></p>
<p style="text-align:justify;">Nefes öyle bir film ki her vatandaşın seyretmesi gerekiyor. Kesinlikle bir propaganda filmi olmadığını söylemeliyim. Hangi siyasi görüşe inanırsanız inanın filmin içindeki hiç bir detaya karşı çıkamazsınız. Müthiş bir gözlem ve gerçeklikle karakterler oluşturulmuş.</p>
<p style="text-align:justify;">Ben ilk kez Hollywood yapımlarıyla yarışacak kalitede senaryoya, diyaloglara ve çekimlere sahip bir üretim görüyorum. Bu kadar da iddialı konuşuyorum. Ve acı olan şu ki, bu ülkenin çoğunluğunun inandığı resmi ideolojinin ilk kez dört dörtlük bir şekilde sinemalaştırıldığını görüyoruz.</p>
<p style="text-align:justify;">Biz hep ne deriz, Türk sineması sanki bu toprakların tarihi veya sosyal problemlerinden kopuk bir sinemadır. Arada bir iki sinemacı çıkar yaptıklarıyla ses getirir sonrası karanlık bir sessizliktir. Yılmaz Güney ve sineması, Yorgun Savaşçı&#8217;nın başına gelenler gibi&#8230; Bütün bu örneklerden sonra bence aynı derecede devrimci bir filmdir Nefes. Şu an dağda sınırı bekleyen, ölen, şehit olan askerlerin gerçek hikayesidir bu film. Belki sinema içinde karşı bir devrimdir Levent Semerci&#8217;nin yaptığı.</p>
<p style="text-align:justify;">Türk filmlerini seyrederken izleyicinin aklına hep şu gelir, &#8220;Ben bu karakterleri etrafımda görmüyorum. Gerçekliği yok bunların.&#8221; İşte Nefes&#8217;i seyrettiğinizde bu duygunun tam tersi olarak, oğlunuzu göreceksiniz bu filmde. Askere gitmiş veya gitmek için sıra bekleyen kendi oğlunuzu. Benim gibi 40 yaşını devirmişseniz, sizin gördüğünüz bir Atatürk algısını hissedeceksiniz.</p>
<p style="text-align:justify;">Filmin bütünü çok güzel ama açılış sahnesi ve kapanış sahnesi o kadar etkili ki bu iki sahneyi de genç sinemacıların mutlaka seyretmesini öneririm. Yazının son satırlarına gelirken filmi izlediğim sinema salonunda yaşadığım bir iki dakikayı da size aktarmam gerekiyor; Nişantaşı&#8217;nda iş saatinde seyrettiğim için salon dolu değildi. Salon karardı, film başladı. 15-20 kişilik komando grubu dağların arasında yürüyordu. Bir keskin nişancının açtığı ateş sonucu gruptan bir askerin kafasından vurulduğunu gördük. Sonra çatışma başladı ve bu çatışmadan sonra grup karakola ulaştı. Komutan bütün karakolu toplayıp bir konuşma yaptı. Bu konuşma sırasında benim yanımda oturan genç kız ve erkek ağlayarak salonu terk ettiler.</p>
<p style="text-align:justify;">Çünkü o komutanı oynayan Mete Horozoğlu&#8217;nun dudaklarından dökülen her söz yüreğimize saplandı. Horozoğlu askerlerine söylerken izleyiciye de söylüyordu her şeyi. O diyalogların bir çoğu kafama kazındı ama buraya yazmayacağım çünkü bunları salonda o filmin gerçeklerinin içinde dinlemenizi salık veririm. Gidin, seyredin ve dinleyin. <em><strong>FİLM KRİTİK: SERDAR AKBIYIK</strong></em></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[MALATYA MUTFAĞI]]></title>
<link>http://fenerciler.wordpress.com/2009/10/14/malatya-mutfagi/</link>
<pubDate>Wed, 14 Oct 2009 09:01:11 +0000</pubDate>
<dc:creator>fenercis</dc:creator>
<guid>http://fenerciler.wordpress.com/2009/10/14/malatya-mutfagi/</guid>
<description><![CDATA[MALATYA MUTFAĞI Necati Güngör Tahıl ve sebze ağırlıklı  Malatya mutfağı, sağlıklı beslenme yönünden ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong>MALATYA MUTFAĞI</strong></p>
<p><em>Necati Güngör</em><br />
<a href="http://fenerciler.wordpress.com/files/2009/10/25kps93.jpg"><img src="http://fenerciler.wordpress.com/files/2009/10/25kps93.jpg" alt="25kps93" title="25kps93" width="500" height="400" class="aligncenter size-full wp-image-470" /></a><br />
Tahıl ve sebze ağırlıklı  Malatya mutfağı, sağlıklı beslenme yönünden Türkiye’nin ilgi çekici yöre mutfaklarındandır. Tahıl olarak başta buğday, mercimek, fasulye, nohut, mısır tüketimi önde gelir. Buğdaydan çok çeşitli besin maddeleri elde edilir: Buğday unu, ekmekten hamur işlerine, dövmeli yiyeceklere kadar geniş bir alanda değerlendirilir.  <!--  more devamı --></p>
<p>Malatya’da ev yemekleri, kadınların ustalığını; çarşı yemekleri de erkek aşçıların ustalığını yansıtır. Çarşı yemekleri, doğrudan et ya da etli sebze yemekleridir. Yöreye özgü kâğıtkebabı, patlıcanlı kâğıtkebabı, tava, güveç, pöçük tavası, etli ekmek, çarşı yemeklerinin başlıcalarıdır. Çarşıda kebapçı dükkânları da yaygındır. Ama bulgurlu ev yemekleri beslenmenin temelidir. On yedinci yüzyılın ilk yarısında Malatya’yı ziyaret eden Evliya Çelebi, bir kır gezmesinde gördüğü kuzu çevirmesinden söz eder. Bir dere kıyısında, suyun akışıyla dönen çarkın, ateş üstündeki kuzuyu çevirdiğini anlatır. Bu da gösteriyor ki, Malatya insanı yemek alanında yaratıcı, buluşçu bir yeteneğe sahip. Kuzu çevirme, kuzu dolması varlıklı kesimin sofrasında yer almıştır. Eski evlerde dövme bakırdan “kuzu tenceresi”, &#8220;kuzu tavası” bulunurdu. Yörenin sulak toprakları ve zengin bitki örtüsü Malatya mutfağının çeşitlenmesini sağlamıştır. Doğada kendiliğinden yetişen (hüdai) meyvelerin ve otların bolluğundan başka, sebze ve meyve yetiştiriciliği de mutfağının çeşitlenmesini getirmiştir. Yakın dönemlere kadar yaygın olan hayvancılığın ve süt üretiminin katkılarını da göz ardı  etmemek gerekir.<!--more devamı --></p>
<p>Kasap dükkânlarında mevsimlere göre, et satışı yapılır: Yazın koyun ve keçi eti, kışınsa daha çok sığır eti tüketilir. Evlerde yemekler yazın yaz sebzeleriyle; kışınsa hem mevsim sebzeleri, hem de yazdan kurutulmuş sebzelerle pişirilir. Orta halli hemen her evde, kış boyunca tüketilmek üzere yazdan kavurma yapılıp tenekelere basılır.</p>
<p>Ağustos, eylül ve ekim ayları, evlerde kış hazırlıklarının yapıldığı bir dönemdir. Dutlar sallanır, pekmez, bastık, kesmece yapılır. Tarhana yapılıp kurutulur. Domates ve erik salçaları yapılır. Biber, patlıcan, salatalık, pirpirim, maydanoz, nane, yarpuz kurutulup saklanır. Hoşaflık hüdai kayısı yarılıp kurutulur. Armut kakı yapılır. Buğday kaynatılıp damlarda kurutularak değirmen hazırlıkları yapılır. Yazdan peynir alınıp salamura yapılarak küplere basılır ve serin ortamlarda saklanır. Yeşil domates, biber, patlıcan, salatalık, taze fasulye, pirpirim turşuları kurulur. Yemeklerde kullanılmak üzere aşyağı eritilip küpe basılır. Kayısı, erik, kavun, çilek, vişne, kızılcık reçelleri yapılıp kavanozlara doldurulur. Kaynatılıp kurutulan buğday daha çok gece serinliklerinde ayıklanır. Sonbahar değirmen mevsimidir aynı zamanda. Birçok ev, ununu, bulgur çeşitlerini değirmende öğütür; kimileri de arastadan hazır alır. Öğütülen unun önemli bir bölümü evlerde tandır ekmeği, yufka yapımında kullanılır; erişte ve şehriye dökülür. Evlerde baklava açan, kurabiye yapan becerikli hanımlar kuşağı sayıca azalsa da, sık sık börek yapılan evler vardır. Ancak damak zevki gelişmiş eski kuşak insanlarının eseri olan tereyağlı suböreğine rastlamak artık kolay değil.</p>
<p>Yemeğin yanı sıra yenilen ekmeğin tüketimi “fazla” denilecek boyuttadır. Bulgur yemekleri bile ekmek eşliğinde yenir. Günümüzde çarşı fırınlarından ekmek alma alışkanlığı her ev için geçerlidir. Çarşı fırınlarında yapılan ekmekler çeşitlenmiştir. Ekmeğin yanı sıra fırınlarda pasta, börek, poğaça, açma da yapılıp satılmaktadır. 1980 sonrasındaki değişen koşullar gereği, eskinin odun fırınları yerlerini, elektrik ya da doğalgazla ısıtılan fırınlara bırakmıştır. Evlerdeki yer ocakları, maltızlar, gazocakları, odun sobaları olası ki yeni kuşakların anımsamadığı araçlardır. Likit ve doğalgaz kullanımı yaygınlaşmıştır. Odun ateşiyle yemek pişirme, kırsal yörelerde rastlanan bir olgudur.</p>
<p>Yaz mevsimi boyunca hemen her evde biber kızartılır: Kızartılmış biberlerin üzerine domates sosu dökülür, yumurta kırılır. Kabak, patlıcan, yeşil fasulye kavurmaları yapılır. Karnıyarık, bıldik (küçük domates) dolması, kabak dolması, elmalı, ayvalı, soğan soslu sarma köfteleri en çok pişirilen yaz yemekleridir. Çoğu kimse için pilav başlı başına bir yemektir. Domatesli, sade, mercimekli, şehriyeli, mercimekli ve şehriyeli, kara mercimekli bulgur pilavı çeşitlerine yaz boyunca rastlanır. Bu yemeklerin yanı sıra sofrada közlenmiş biber, salatalık ya da pirpirim cacığı, ayran yer alır. Kışın da marul göbeğinden cacık yapılır.</p>
<p>Malatya yöresinde, yemeklerin üzerine tatlı yemek alışılmış bir durum değildir. Onun yerine bütün yaz, kavun, karpuz kesilir, üzüm yenir. Bunlar bazen tek başına ya da peynirle ekmeğe katık edilerek övün savulur.</p>
<p>Tatlı daha çok ramazan ayı boyunca ve bayramlarda yenir. Tel kadayıfı, yassı kadayıf, kalbur hurması, peynir helvası, sütlaç, ev baklavası, Malatya yöresinin başlıca tatlı çeşitleridir.</p>
<p>Sabah kahvaltısında çorba içen, akşamdan kalma pilavı kaşıklayan insanlar kuşağı artık hayatta değil. Son yarım yüzyılın insanları için kahvaltı demek, çay eşliğinde peynir ekmek yemektir. Sabahları  sokaklardan susamlı simit satıcıları geçer. Bir simit, bir de çayla kahvaltı yapan kent insanlarına da rastlanır. Evlerde kurulan kahvaltı sofralarındaysa, yöreye özgü peynirin yanı sıra siyah zeytin, reçel, yağda pişirilmiş yumurta, çökelek, pekmez, tereyağı, salatalık, domates mutlaka olur. Kış aylarında bunlara kavurma, sucuk, bal da eklenir.</p>
<p>Zeytinyağı Malatya mutfağında da kullanılır; ama Malatya mutfağının zeytinyağlılar listesi zayıftır. Sebze yemeklerini zeytinyağıyla pişirme yaygın bir alışkanlığa dönüşmemiştir. Onun yerine tereyağı ve et yağı tüketimi yaygındır. Eski kuşak insanları, yağsız et veren kasapları uyarırlardı. Yemeğe ayrıca yağ koymamak için etin yağlı olmasını, özellikle kuyrukyağı konulmasını isterlerdi. Yağsız et yalnızca, bulgur köfteleri yapılacağı zaman alınırdı. Yağlı et, bulguru dağıtmasın diye. Kimyasal katkılı bitkisel yağlar ilk çıktığı dönemlerde (ellili, altmışlı yıllar) önce halk arasında yadırganmış, ancak ucuz olması nedeniyle yoksul kesimlerce benimsenmiştir. Aşyağı denilen tuzlu tereyağı ile kuyrukyağı mutfakların ana malzemesi olmuştur her zaman. (Günümüzde onkoloji uzmanları kansere karşı önlem olarak bu yağların tüketilmesini önermektedir.)</p>
<p>Varlıklı evlerin mutfaklarında pişen yemeklerde yağ ve salça önemli iki lezzet kaynağıdır her zaman. Ne var ki o yağlı yemekleri yiyen insanlar büyük bir devinim içindeydi. Araçlara binme alışkanlıkları yoktu. Her gün birkaç saat yol yürürlerdi. Birçok işi bedenen yaparlardı. Tarlada, bahçede çalışır, yük taşır, odun keser, ağaçlara, damlara çıkıp inerlerdi. Çamaşırlar elde yıkanır, köpüçlenirdi. Kısacası sonsuz bir devinim içindeydi Malatya insanı. Zamanımızda bu hareketlilik, dolayısıyla kalori yakma olanağı alt düzeylere inmiştir denilebilir.</p>
<p>Beslenmedeki bir yanlış alışkanlık da, özellikle yaz mevsiminde kızartmaların sıkça yapılıp tüketilmesidir. Biber kızartması, patlıcan kızartması, patates kızartması, et kızartması, hamur kızartmaları her mutfakta yapılır. Yağda kızartılmış yiyeceklerin daha lezzetli olması, bilinçsiz bir beslenmeye yol açar.</p>
<p>Buna karşılık Malatya’nın beslenme piramidinin tabanının tahıllardan oluşması olumlu bir özelliktir. Bulgur çeşitlerinden oldukça sağlıklı bir mutfak yaratılmıştır. Et daha çok, varlıklı mutfakların malzemesi olagelmiştir. Özellikle  uzun yokluk ve yoksulluk yıllarında birçok aile, doğadan topladığı otlarla, yapraklarla, meyvelerle, sebzelerle bulguru birleştirerek lezzetler yaratma peşine düşmüştür. Yaprak çeşitlerine sarılmış bulgur köftelerine soğanla, sade yağla, yoğurtla, erik ve domates salçalarıyla lezzet verilmiştir. Bulgurla yapılan köftelerden bazıları: Sıkma köftesi ki, yine birkaç çeşidi olur. Ekşili köfte, hırçikli köfte, patlıcanlı köfte, kabaklı köfte, pat köfte, ıspanaklı dolma köftesi, analı kızlı, lahana sarması, tevek sarması, ayva yaprağı sarması, kiraz yaprağı sarması, dut yaprağı sarması, fasulye yaprağı sarması, elma yaprağı sarması, ayranlı köfte, yumurtalı köfte, salçalı köfte vb. İçli köfte, kıyma dolması biçiminde hazırlanmaz; tersine maydanoz, soğan, ıspanak, haşhaş, ceviz, keten tohumuyla dengeli bir besin maddesi yapılır. Hiç et kullanılmadan kotarılan içli köfte çeşitleri vardır. Malatya üzerine araştırmalar yapan Mustafa Kuşçuoğlu, sekseni aşkın bulgur yemeği çeşitleri saptamıştır. Malatya mutfağına özgü pilav çeşitleri de bir zenginlik göstergesidir. Pirinç pilavı, şehriyeli ve şehriyesiz olmak üzere iki çeşittir. Şehriye sevilen garnitürdür. Bulgur pilavlarında da kullanılır. Çekilmiş ve çekilmemiş mercimek kadar, nohut da pilavlara değişik tatlar katar. Kışın, kurutulmuş baklayla da bulgur pilavı pişirilir. Pilavda kemikli parça  et kullanıldığı da olur. Yazın domates, kışın salça kullanımı oldukça yaygındır. Yine kış aylarında ev yapımı erişte pilavı pişirilir.</p>
<p>Buna karşılık makarna tüketiminin yaygın olduğu söylenemez. Yerli üretim olmayan ürünlere Malatyalı biraz kuşkuyla, biraz da küçümseyerek bakma alışkanlığındadır. Peynir helvası denilince akan sular durur da, irmik katılarak yapılan höşmerimi yadırgar. Yerli ıspanağın çıkmasını haftalarca bekler ama, pazarda satılan Çukurova ıspanağına gönül indirmez. Kendine özgü aroması olan Malatya peynirini, rokfor peynirine tercih eder.</p>
<p>Eskiden, nar gibi kızarmış, çörekotuyla kokulandırılmış çarşı ekmeği dururken, somuna da gönül indirilmezdi Malatya’da. Yirminci yüzyılın başında, çarşıda erkekler tarafından yapılan tandır ekmeğini, zamanla evlere gömülen tandırlarda kadınlar pişirmeye başlamış; kadınlar arasında ekmekçilik bir zanaat haline gelmiştir. Günümüzdeyse, tandır ekmeği pişirebilen kadın sayısı “yok” denilecek kadar azdır.</p>
<p>Malatya mutfağında sakatat yemekleri de yer alır. “Kelle-paça”, “karın-bumbar”  sevilerek yenilen yemeklerdir. Ancak hazırlaması uzun sürdüğü  için sıkça yapılmaz. Yılda bir ya da iki kez pişirilir. Kaburga dolması, kuzu dolması, daha çok eski kuşakların damak zevkine hitap eden yemeklerdi.</p>
<p>Günümüzde geleneksel yemek fırınlarının sayısının artmış olması olumlu bir göstergedir. Ancak market reyonlarından “hazır kıyma” alma alışkanlığı  için aynı olumlu not verilemez. Bu alışkanlık, taze ve göz önünde hazırlanan kıyma alabilme olanağını ortadan kaldırır.</p>
<p>Eskiden bahçe sahibi insanlar çarşı pazara günlük yoğurt getirip satarlardı yakın yörelerden. Kaymağı kalın, koyun yoğurtları öncelikle satılır, inek sütünden yapılmış yoğurtlar biraz güç alıcı bulurdu. Birçok aile çarşıdan alınmış yoğurda da güvenmez, kendileri evde süt kaynatarak yaparlardı. Bugünse marketlerde satılan kimyasal katkılı yoğurtlar alınıyor. Bu durum, damak zevkiyle birlikte, besin seçimindeki titizliğin de terk edildiğini gösteriyor.</p>
<p>Malatya’da yetişip de başka yörelerde rastlanmayan bazı ürünler de var: Kaya armudu, limon armudu, şamşeftalisi, beyarmudu, hasanbey aşısı kayısı, köpük bastığı, karlık balı, kâğıtkebabı, erik salçası, karanfilli bademli kayısı reçeli, bademşekeri gibi. Bir adı da “Gelelli kebabı” olan domatesli kebabı ne yazık ki günümüzde yapan ustalar kalmadı ve bu yemek, unutulan lezzetler listesine yazıldı. Kulak çorbasına, kaburga dolmasına başka yörelerin mutfaklarında da rastlanmaktadır. Ancak kullanılan malzemenin niteliği ve hazırlama biçimi açılarından, bu yiyeceklerin Malatya mutfağına özgü lezzetler olduğunu ileri sürmek yanlış olmaz.</p>
<p>Malatya mutfağının kış yemekleriyse, ayrıca zengin bir sofra oluşturur. Pirinçle ya da bulgurla yapılan lahana köftesi (yerel söyleyişle nahna küftesi), mercimekli, ıspanaklı ekşili köfte, külah dolması, tiritli köfte, pirinç ve mercimekle yapılan irinti çorbası, patates tiridi, etli pırasa, kuru fasulye, ıspanak kavurması, ıspanaklı muhlama, yerelması, etli bamya, kavurmalı yumurta sıkça yenilen yemeklerdir.</p>
<p>Baharda yabani pepeguş  (kuşekmeği, belki radika) otu, soğan ve erik salçasıyla yapılan salata, biraz da pastoral yaşamın özlemini yansıtır. Haşlanmış patates ve samutla (salamura dereotuyla) yapılan “patates ufalaması” yaygın bir yiyecektir. Yine baharda, körpe ısırgan otları toplanarak kavurması yapılır. Nisan mayıs aylarında kırsal yörelerden getirilen domalan (yer mantarı) yemeği yapılır. Pancar pazısından kavurma yapmak için sonbaharı beklemek gerekir. Pancarın kendisi de haşlanarak yenir. Ekşiliğini gidersin diye tarhanaya konur. Bahçelerde kendiliğinden yetişen pirpirim (yabani semizotu) bir başka yemek malzemesidir.</p>
<p>Malatya evlerinde bayram sabahları, tiritli, etli bir yemekle pirinç pilavı mutlaka olur. Tiritli, yani soğanlı, salçalı, sulu yemekler; patlıcan, taze fasulye, patates, kuru fasulye gibi malzemelerle yapılır. Onların yerine tiritli bulgur köftesi de olabilir. Ama tereyağı kokan şehriyeli pirinç pilavı bayram sabahlarının vazgeçilmezidir. Yemeğin etle pişirilmesi de vazgeçilmez bir kuraldır. Evde kurban kesilecek olsa bile bayram yemeği için ayrıca et alınır.</p>
<p>İl genelinde düğünler de yemeksiz yapılmaz. Düğün yapılmasa bile, yemekli bir Mevlit okutulur. Kız evladını gelin eden aileler, ertesi hafta, damadın ailesine yemekli bir şölen verir; etli sebze yemekleri, köfteler, pilavlar, börekler, tatlılar çıkarılır. Buna “hafta yemeği” denir. Hacdan dönenler, hacılıklarını, yemekli bir toplantıyla ilan ederler. Cenazesi olan evlere, birkaç gün süreyle komşularınca yemek verilmesi, yörenin eski ve güzel bir geleneğidir. Kimi kırsal yörelerde,  ölü sahipleri, cenazeye katılanlara yemek verir. Bu durumda, başsağlığına gelen kimseler, dayanışma amacıyla yanlarında erzak ya da evcil hayvan getirirler.</p>
<p>Malatya’da içki tüketimi yaygındır. Eskiden Ermenilerce evlerde şarap üretimi yapılırdı. Cumhuriyet döneminde Arapgir üzümünden “Yeşil Malatya Şarabı” adıyla bir içki üretildiğini, yine araştırmacı Kuşçuoğlu’nun saptamalarından öğreniyoruz. Yine yörede, duttan “boğma rakı” üretildiği bilinmektedir. Kent ve kasabalarda içkili restoranlar, ramazan ayı dışında sürekli açıktır. Ancak içki kültürünün yanı sıra özgün bir meze mutfağından söz etmek mümkün değil. İçki, ızgara et, sote, kâğıtkebabı, güveç, tava, çiğköfte, salata, meyve, kuruyemiş eşliğinde içilir. Mevsim koşullarına göre hangisi bulunursa, o tüketilir.</p>
<p>Yöre mutfağında balık yemeklerinin yeri bir önem taşımaz. Zaman zaman çarşı pazarda tatlısu balıkları  (sazan, alabalık) satılır; kış mevsiminde de deniz balıkları satışa sunulur; ancak balık tüketimi halk arasında bir alışkanlık yaratmaz.</p>
<p>Türk kahvesi tüketimi Malatya’da yaygındır. Eski kuşak hanımları çekirdek kahveyi mangal ateşinde kavurur, kahve değirmeninde çeker, cam kavanozlara özenle yerleştirir, bayatlamasın diye içine bir tane de kesme şeker koyarlardı. Habersiz gelecek hatırlı konuklar için mutlaka her evde kahve bulundurulurdu. Çarşıda dibek kahvesi yapıp satan kurukahveciler hep olagelmiştir. Babadan oğula geçerek sürdürülen kurukahvecilik, kahve tüketiminin de sürekliliğini gösterir. Bazı kahve tiryakileri, gittikleri evde bulunmayabilir kaygısıyla kahve kavanozlarını da yanlarında götürürlerdi. Kıtlık yıllarında bile kahve içme keyfinden vazgeçemeyenler, nohut kavurup içtiklerini acı bir anı olarak aktarırlardı.</p>
<p>Şekercilik ilin geleneksel zanaatlarındandır. Malatyalı şekercilerin gerçek badem kullanarak ürettikleri bademşekeri yazık ki, il dışında bilinmiyor, tanınmıyor. Türkiye’nin uluslararası üne sahip şekercileri bile bu nefasette bademşekeri üretmemiştir. Son yıllarda kayısıdan üretilen şekerlemeler, tatlı yiyecekler de söz konusu. Kayısı döneri, kayısı lokumu, kaymaklı kayısı tatlısı bunlardan birkaçı. Kayısı il ekonomisinin lokomotif ürünüdür; ancak buralı insanların yeterli ölçüde kayısı tükettiklerini söylemek güçtür. Kayısı bolluğu daha çok yöre insanın gözünü doyurur. Kışın tüketmek üzere her evde kayısı reçeli yapılır. Yine çoğu evde kış mevsiminde tüketilmek üzere hoşaflık ve çerezlik “kabuk” kurutulur. Buna karşılık taze kayısı tüketimi yaygın değildir.</p>
<p>Mutfak gereçlerinin dövme bakırdan yapıldığı dönemlerde ilde bakırcılık ve kalaycılık  önemli zanaatlardı. Zamanımızda önemi azalmış, dahası tükenişe sürüklenmiş mesleklerdir. Altmışlı yıllara kadar ildeki, su, peynir, turşu küpleri, güveç, tandır üretimi azımsanmayacak düzeydeydi. Bugün önemini yitirmiş bir alandır küpçülük.<br />
Geleneksel Malatya evlerinde yemek, yer sofrasında yenir. Masada yemek yeme alışkanlığı son çeyrek yüzyılda ortaya çıkmıştır denilebilir. Yemek yenilen odanın ortasına önce “sofra bezi” denilen bir örtü serilir. Örtünün ortasına kasnak ya da açılır kapanır bir altlık yerleştirilir. Onun üzerine de bakırdan yapılma kalaylı sini oturtulur. Yemek yiyecek kimseler sininin çevresine otururlar. Sininin üzerine yemek tavası, sahanlar, tabaklar, kâseler, bardaklar, kaşık ve çatallar konur. Yemeğe önce aile büyüğü, ya da orada bulunanların en yaşlısı başlar. Çocuklar sabırsızlıkla yemeğe başlamak isterse aile büyüğü onu uyarır. Ama aile içinde küçüklerin böylesi davranışları genellikle hoş görülür. Sofrada bulunanlar yemeğe besmeleyle başlar. Ağız şapırdatan, döke saça yiyen, önündekini bırakıp başkasının önünden yiyen, ağzında lokma varken konuşan küçükler denetim altında tutulur, uyarılır. Kendi kendine yiyemeyecek kadar küçük olanlara annesi, ablası yedirir. Yemek genellikle sessizlik içinde yenir. Yemeğe saldırmamak kesin bir görgü kuralıdır. Az ve ölçülü yemek, doymadan kalkmak, yaşlı kimselerde alışkanlık halindedir. Ama gençlere bunu önermezler: “Sen gençsin, ye,” tavsiyesinde bulunurlar. Yemekten sonra, çağrılı bulunan konuklar mutlaka yemek duası ederler. Bu dua bir teşekkür anlamı taşır. Sofrayı kız çocukları kurar, yine kız çocukları ya da evin hanımı kaldırır. Yemeğin üzerine kahve, çay içilir. Meyve yenir. Tatlı yenilecekse, yemekle arasına biraz zaman konulduğu olur. Sofrada babadan çok, annenin yönetimi söz konusudur. Erkek konukların çağrılı olduğu sofrada kadınlar yemeğe oturmaktan kaçınabilir. Böyle durumlarda kadınlar için ayrı sofra kurulur. Hatta, çocuklar için de ayrı sofra kurulduğu olur. Ancak çocukların sofrasında bir büyük de bulunur.<!--more--></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Sıkıntı ve zorluklara nasıl bir dua ile karşı koymalı?]]></title>
<link>http://esenkal.org/2009/10/07/sikinti-ve-zorluklara-nasil-bir-dua-ile-karsi-koymali/</link>
<pubDate>Wed, 07 Oct 2009 14:24:02 +0000</pubDate>
<dc:creator>eesenkal</dc:creator>
<guid>http://esenkal.org/2009/10/07/sikinti-ve-zorluklara-nasil-bir-dua-ile-karsi-koymali/</guid>
<description><![CDATA[  AHMED ŞAHİN Soru: Özellikle günümüzde insanları sıkan sosyal olaylar çoğalmış, ekonomik sıkıntılar]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p> <img src="http://kimmycute91.files.wordpress.com/2009/03/laura-monahan-little-girl-with-pray-rock.jpg" alt="d" /></p>
<p>AHMED ŞAHİN</p>
<p>Soru: Özellikle günümüzde insanları sıkan sosyal olaylar çoğalmış, ekonomik sıkıntılar artmıştır. Bunlardan etkilenen ailelerde de zorlanmalar söz konusu hale gelmiştir.<br />
Bu gibi insan iradesini aşan gerilimlere karşı, ne türlü bir düşünce ve davranış içinde olmalı, nasıl bir dua ile mukabele etmeliyiz?<br />
Cevap: Bu soruya, zorluklara karşı yapılan dua ve gösterilen sabır örneklerinden misaller arz ederek cevap vermeye çalışayım isterseniz.<br />
Önce Efendimiz (sas) Hazretleri&#8217;nin insanı aşan sıkıntılara karşı koyma duasını birlikte okuyalım:<br />
-Yâ Rab, Senden dünya musibetlerini kolayca karşılayacak iman kuvveti diliyorum. Sıkıntı ve zorluklara mukabele edecek iman kuvveti ihsan eyle!..<br />
Demek ki, bir imtihan gereği olarak mâruz kaldığımız ve kalacağımız dünya musibet ve sıkıntılarının gerilim ve baskısından kurtulmak, iman kuvvetiyle mümkün olur. Nitekim imanı kuvvetli insanlarda sıkıntının tazyiki azalıyor, sabır ve tahammülün mükâfatı düşünüldükçe de, dayanma gücü artıyor. Bundan dolayı Efendimiz&#8217;in (sas) musibetlere karşı koyma duası, önce iman kuvveti kazanma yolunda oluyor.<br />
Bu gerçeği, büyük müctehid Ahmed bin Hanbel&#8217;in (241) hapishane musibetine maruz kaldığı günlerdeki cevabından da anlamaktayız. Şöyle ki:<br />
Abbasi halifesi Memun, Hazreti İmam&#8217;ı, (halkı Kur&#8217;an meselesinde) kendi anlayışına uygun fetva vermediğinden dolayı hapse atmıştı. Rutubetli zindan mahzeninde (28) ay boyunca bir hayli zayıflamış olan büyük müctehidi gören bir seveni:<br />
- Eyvah, diyor böylesine zayıf bedenle nasıl karşı koyacaksın bu hapis musibetine?<br />
Büyük müctehidin cevabına bakın:<br />
- Musibetlere beden kuvvetiyle değil iman kuvvetiyle karşı konur. İnsanın bedeni zayıf olabilir, yeter ki imanı kuvvetli olsun. Kuvvetli imana sahip olan insanın yenmeyeceği zorluk ve sıkıntı yoktur. Bunu böyle bilin!.<br />
İşte insana dayanma gücü kazandıran iman kuvveti anlayışı&#8230; İradeyi aşan zorluklara, sıkıntı ve darlıklara hep imanın verdiği sabır kuvvetiyle karşı konur. Sabrın içindeki büyük mükâfata olan iman, gerilimin baskısından kurtarmakla kalmaz, tam aksine, mutluluk bile hissettirmeye başlar sahibine. Buna misal olarak da Gazali Hazretleri, şu dayanma örneğini vermektedir.<br />
Büyük sahabi azatlı köle Salim, Yemame savaşında aldığı kılıç darbeleriyle kızgın kumların üzerine serilmişti. Sıcaktan kavrulmuş bedenini gören bir arkadaşı, hemen kırbasını uzattı:<br />
- Şurada azıcık suyum kaldı, içiver de biraz serinle!. Yaralı Salim hayır diyordu:<br />
- Ben oruçluyum, uzattığın suyu içemem!. Israr ettiler:<br />
- Sen bu halde iken oruca dayanamazsın; şu suyu içiver de ateşini azalt!. Bu defa şöyle cevap verdi:<br />
- Siz suyu şu kalkanımın içine dökün, iftar vaktine kadar yaşarsam içerim, yaşamazsam Rabb&#8217;imin huzuruna oruçsuz gitmektense, oruçlu gitmeyi tercih ederim.<br />
Salim, son nefesini verecek derecede ağır yaralı. Ama bu yaralar bedendedir, kalpte, gönülde değildir. Kalpte ve gönülde öyle bir iman var ki, bu imanı aldığı kılıç yaralarının acı ve ıstırabına kolayca dayanma gücü veriyor, uzatılan suyu içme gereği bile duymadan oruçlu olarak gitmeyi tercih ettirebiliyor!.<br />
Öyle ise biz de, bizi aşan zorluklarımızı yenme duamızı şöyle yapalım:<br />
- Rabb&#8217;imiz, biz aciz, zayıf kullarız, aczimizi, zaafımızı açıkça itiraf ediyoruz. Bizi zorlanacağımız sıkıntılarla imtihan etme. İmtihan edeceğin sıkıntıları da kolayca yenecek iman kuvveti nasip eyle! Amin!</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[İstanbullu]]></title>
<link>http://librielectus.wordpress.com/2009/10/05/istanbullu/</link>
<pubDate>Mon, 05 Oct 2009 20:06:09 +0000</pubDate>
<dc:creator>homonihilis</dc:creator>
<guid>http://librielectus.wordpress.com/2009/10/05/istanbullu/</guid>
<description><![CDATA[&#8220;Nedense, arsa satar gibi deniz satmazlar. Yoksa Saadet&#8217;in küpelerini rehine kor, Yenika]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img class="alignleft size-full wp-image-118" title="istanbullu" src="http://librielectus.wordpress.com/files/2009/10/istanbullu.jpg" alt="istanbullu" width="128" height="192" /></p>
<blockquote><p>&#8220;Nedense, arsa satar gibi deniz satmazlar. Yoksa Saadet&#8217;in küpelerini rehine kor, Yenikapı önlerinde üç arşınlık bir deniz alırdım. Süslerdim orasını: Bir sal, mantara bağlı rakı şişeleri, paraketa&#8230; Yosunlarda karides beslerdim. Sırf iş olsun diye, yârimi alır, gurbete çıkardım. Denizimizi özlerdik.&#8221;</p></blockquote>
<p><code>*İstanbullu, <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Metin_Elo%C4%9Flu">Metin Eloğlu</a>, Yapı Kredi Yayınları, 2009</code></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Eylülün Aynasında]]></title>
<link>http://mecazz.wordpress.com/2009/09/30/eylulun-aynasinda/</link>
<pubDate>Wed, 30 Sep 2009 19:21:55 +0000</pubDate>
<dc:creator>Mecazz</dc:creator>
<guid>http://mecazz.wordpress.com/2009/09/30/eylulun-aynasinda/</guid>
<description><![CDATA[&#8211; Rahmetle anarak! Rüzgâr bile yorulur şimdi   Bu şiiri böyle sürükleyen Ve çığlık çığlığa Kim]]></description>
<content:encoded><![CDATA[&#8211; Rahmetle anarak! Rüzgâr bile yorulur şimdi   Bu şiiri böyle sürükleyen Ve çığlık çığlığa Kim]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Yönetim oyununun temel kavramları]]></title>
<link>http://esenkal.org/2009/09/30/yonetim-oyununun-temel-kavramlari/</link>
<pubDate>Wed, 30 Sep 2009 13:58:17 +0000</pubDate>
<dc:creator>eesenkal</dc:creator>
<guid>http://esenkal.org/2009/09/30/yonetim-oyununun-temel-kavramlari/</guid>
<description><![CDATA[Dr. Uğur TANDOĞAN Bu nasıl iştir? Geçen yıllarda bir eğitim programındaydım. Katılımcılar, bir kurul]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img src="http://www.nisouken.co.jp/img/managementgame_ph01.jpg" alt="m" /><br />
Dr. Uğur TANDOĞAN</p>
<p>Bu nasıl iştir?<br />
Geçen yıllarda bir eğitim programındaydım. Katılımcılar, bir kuruluşun genç yöneticileri idi&#8230; Konuşmalar sırasında bir yöneticinin bir sözü o güne damgasını vurmuştu. &#8220;İş yapmaktan yöneticilik yapmaya zaman olmuyor&#8221;. Bu deyiş, yönetim oyununun temel kavramlarına ters bir deyişti.<br />
Bu yazımda yönetim oyununun temel kavramlarına değineceğim.<br />
Yöneticinin esas işi<br />
İş yapmaktan yöneticilik yapmaya fırsat olmuyor diyen yönetici, aslında esas işini yapmıyordu. Büyük bir olasılıkla birkaç kademe altındaki kişilerin yapması gereken işi yapıyordu. Halbuki bir yöneticinin esas işi, yönetmekti<br />
Yönetici, orkestra şefi gibidir. Bir orkestra şefi bütün müzik enstrümanlarını çalabilir. Ama ondan beklenen, müzisyenleri yöneterek bir müzik çıkarmaktır. Şefin, &#8220;kemanı, piyanoyu, obuayı çalmaktan orkestrayı yönetmeye zaman olmuyor&#8221; demesi, esas işini yapamıyor anlamına gelir.<br />
Yönetim nedir?<br />
Yönetim, amacın etkin ve verimli bir biçimde planlama, organizasyon, liderlik ve kontrol fonksiyonları aracılığı ile gerçekleştirilmesidir. Yönetim oyununun temel kavramları bu tanımda yer alan amaç etkinlik, verimlilik, planlama, organize etme, liderlik ve kontroldür.<br />
Amaç<br />
Her organizasyon bir amaç için var olmuştur. Organizasyonun alt birimlerinin de bu amaç ve hedeflere hizmet eden alt amaç ve hedefleri vardır. Ama her yöneticinin unutmaması gereken ilke şudur. &#8220;Hattı müdafaa yok, sathı müdafaa vardır, o satıh bütün organizasyondur &#8220;<br />
Yöneticilikte etkinlik<br />
Yönetici, konulan hedefi gerçekleştirdiği oranda etkindir. Yönetici çabasından dolayı değil, hedefe varıp varmadığına göre değerlendirilir. Yönetici konulan hedefe altında çalışanları yöneterek, dört yönetim fonksiyonunu icra ederek ulaşır.<br />
Yöneticilikte verimlilik<br />
Diyelim ki konulan hedef gerçekleştirildi. Ama önemli olan, bunu gerçekleştirirken ne kadar kaynak kullanıldığıdır. Bunun ölçüsüne verimlilik diyoruz. Kaynaklar kıttır ve bunun bir maliyeti vardır. Bu nedenle, hedeflerin minimum kaynak kullanarak ele geçirilmesi gerekir.<br />
Planlama<br />
Ülkemizde yönetim fonksiyonları içinde belki en az kullanılanıdır. Bir iş yapılmadan önce hedeflerin konulması, buna gidecek yolların belirlenmesi ve en uygun yolun seçilmesi gerekir&#8230; Planlama, bir işin yapılmasının hayal edilmesi ve işin önce zihinde gerçekleştirilmesidir. Bunun için belli bir vizyona ve analitik bir düşünce yapısına sahip olmak ve uzun dönemli düşünmek gerekir. Eğer plan yapmaz veya doğru planı yapmazsanız ya hedeflerinize ulaşmazsanız, ya da çok pahalı ulaşırsınız<br />
Organizasyon<br />
Organizasyon, yapılmasına karar verilen işin yapılmasının sağlanmasıdır. Yönetici işi kendisi yapmaz, işin yapılmasını sağlar; bunun organizasyonunu gerçekleştirir. Bunun için iş bölümü yapar. Kaynakları dağıtır. Kimin neyi ne zaman yapacağına karar verir. İşleri delege eder. İşte birçok yerde film burada kopmaktadır. Bundan dolayıdır ki, yukarıda öyküsünü aktardığım genç yöneticinin, delegasyon işini yapamadığından esas işini yapmaya zamanı kalmamaktadır.<br />
Liderlik<br />
Yönetici, takımının önderidir. Onlara yol gösterir; örnek olur. Başları dara düştüğünde onların yanındadır, destek verir. Lider, ekibindeki kişilerin koruyucusudur. Takımın morali bozulduğunda onların moral hocasıdır. Takım oyuncularını teşvik eder. Onlara sağlıklı geri-bildirimde bulunur. Takımın yetişmesini sağlar, onları eğitir. Yerine dolduracak kişileri yetiştirir<br />
Kontrol<br />
Diyelim ki plan yapıldı, işler organize edildi ve yapacak kişilere görevler delege edildi. Gemi yola koyuldu. Kaptan, gerektiğinde destek çıkarak tayfaların moralini de yüksek tutmakta. Her şey çok güzel. Ama ortada bir garip durum var. Aylardır yoldalar ama bir türlü kara görünmüyor. Çünkü rota yanlış Bir fırtına sırasında geminin yönü şaşmış Kaptanın her an bulunduğu yeri saptayıp doğru yolda olup olmadığına bakması gerekirdi. Buna yönetim fonksiyonunda kontrol diyoruz.<br />
Sonuç<br />
Yönetim oyununda başarı için bir yöneticinin yönetim fonksiyonlarındaki rollerini iyi oynaması gerekir. Öbür işleri yaparken bu oyunu oynamaya zaman kalmıyor derse, yanlış oyundadır demektir. Çünkü yöneticinin esas oyunu budur.</p>
<p>Erdoğan Esenkal</p>
<p>http://esenkal.org</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Hiç!]]></title>
<link>http://mecazz.wordpress.com/2009/09/23/hic/</link>
<pubDate>Wed, 23 Sep 2009 15:08:53 +0000</pubDate>
<dc:creator>Mecazz</dc:creator>
<guid>http://mecazz.wordpress.com/2009/09/23/hic/</guid>
<description><![CDATA[  “Sen hiç âşık oldun mu?” Fethi Gemuhluoğlu]]></description>
<content:encoded><![CDATA[  “Sen hiç âşık oldun mu?” Fethi Gemuhluoğlu]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Büyük Selanik]]></title>
<link>http://esenkal.org/2009/09/23/buyuk-selanik/</link>
<pubDate>Wed, 23 Sep 2009 10:41:11 +0000</pubDate>
<dc:creator>eesenkal</dc:creator>
<guid>http://esenkal.org/2009/09/23/buyuk-selanik/</guid>
<description><![CDATA[Ahmet Altan / TARAF Artık hepimiz ucundan kenarından “yapay bir görüntüyü” gerçek zannettiğimizi his]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img src="http://www.alanyahaber.com/haberler/ahmet_altan.jpg" alt="a" /><br />
Ahmet Altan / TARAF</p>
<p>Artık hepimiz ucundan kenarından “yapay bir görüntüyü” gerçek zannettiğimizi hissetmeye başladık. </p>
<p>Bizim seksen yıllık cumhuriyet bir “sahtelikler” cumhuriyeti. </p>
<p>Mustafa Kemal, Selanik’te doğmuş, askerî okullarda nispeten “Batılı” bir eğitim almış, Sofya’da ataşelik yapmış, Almanya’yı görmüş genç bir generaldi cumhuriyeti kurduğunda. </p>
<p>Okuduklarımdan anlayabildiğim kadarıyla iki büyük tutkusu vardı. </p>
<p>Birincisi “lider” olmak. </p>
<p>İkincisi de, ta gençliğinden beri söylediği gibi Osmanlı’nın diğer topraklarından vazgeçip Anadolu’da büyük bir Selanik yaratmak. </p>
<p>Güzel kadınlar, şık beyler, balolar, danslar, temiz evler, çiçekli bahçeler, köylerde vals çalan orkestralar, kahve ve konyak kokan cafeler, beyaz örtülü lokantalar&#8230; </p>
<p>İlk amacına ulaştı. </p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti’nin tartışılmaz lideri oldu. </p>
<p>Bir devletin liderliğini ele geçirmek zordur ama bunu yapabilecek yetenekleri vardı ve başardı. </p>
<p>İkincisi ise “zordan” daha zordu. </p>
<p>Yüzlerce yıllık gelenekleri yıkmak ve başka bir tarihin, başka bir mücadelenin, başka bir kültürün sonucu olan bir ülkeyi burada yeniden kurmak öyle bir “kişinin” kararıyla olacak iş değildi. </p>
<p>Onun hayalindeki ülke ne Osmanlı’nın bir mezbele halinde tuttuğu Anadolu’nun geleneklerine, ne de Müslümanlığın inançlarına uyuyordu. </p>
<p>Sanırım bütün diktatörlerin düştüğü hataya düşüyordu. </p>
<p>İstediği şeyin “iyi” olduğuna inanıyordu ve önerdiği “iyiliğin” kabul edilmemesine sinirleniyordu. </p>
<p>Zorla “şapka” giydirdi, zorla Batı müziği dinlettirdi, zorla dans ettirdi. </p>
<p>Ama bu iş “zorla” olacak bir iş değildi. </p>
<p>Onun hayal ettiği ülkeyle, yönettiği ülkenin gerçekleri birbirini tutmuyordu. </p>
<p>Bütün baskıya, gazetelerin bütün yayınlarına rağmen yönettiği insanlara “yabancı” biri olarak kaldı. </p>
<p>Birçok açıdan muhalefetle karşılaştı. </p>
<p>Müslümanlar, bu “Batılı” hayat tarzını reddediyorlardı ve emirle “Batılı” olmaya yanaşmıyorlardı. </p>
<p>Kürtler, kendilerine Kurtuluş Savaşı sırasında söz verilen “eşitliği” istiyorlardı. </p>
<p>Demokratlar, “diktatörlüğüne” karşı çıkıyorlardı. </p>
<p>Onu ürkütecek kadar gerçek kökleri olan direnişlerdi bunlar. </p>
<p>Sanırım hem ürktü hem öfkelendi. </p>
<p>Korkunç bir baskı uyguladı. </p>
<p>Kürt liderlerini astı, Müslümanları gazeteler vasıtasıyla “irticacılar” olarak ilan etti, demokratları Meclis’ten attı, solcuları hapse koydu. </p>
<p>Orduyla ve sivil bürokrasiyle bütün ülkeyi denetimi altına aldı. </p>
<p>Ve çok istediği Selanik’i, büyük şehirlerin yeni zenginleri ve bürokratlarla yarattı. </p>
<p>Artık “Atatürk” olan Mustafa Kemal’i memnun edecek göstermelik bir “Selanik” yaratıldı memleketin küçük bir parçasında. </p>
<p>Geride kalan kısımlar da, “yeni Selaniklilerin” esiri durumuna düştü. </p>
<p>İnsanlar kendi ülkelerinde bir söz hakkına sahip olamadılar. </p>
<p>Kürtler, Müslümanlar, demokratlar, solcular devletten dışlandılar. </p>
<p>Bu “Selanikleşme” hareketine “Atatürk ilke ve inkılâpları” adı takıldı ve bunlara uymayanlar “devlet düşmanı” ilan edildi. </p>
<p>Biz bugün hâlâ Türkiye’de “Selaniklilerle” Anadolulular mücadelesini yaşıyoruz. </p>
<p>Atatürkçüler, “bizim önerdiğimiz güzel ve iyi bir şey, neden buna karşı çıkılıyor” diyorlar. </p>
<p>Samimiler bunu söylerken. </p>
<p>Ama bunun zorla olamayacağını, emirle gerçekleşemeyeceğini, hayatın kendi doğal akışı içinde biçimlenmesi gerektiğini kavrayamıyorlar. </p>
<p>Cumhuriyet tarihi boyunca ezilen, dışlanan Müslümanlar, Kürtler, demokratlar, solcular şimdi haklarını istiyorlar, “Selanikleşme” hayali uğruna yaşadıkları baskılardan kurtulmaya uğraşıyorlar. </p>
<p>Kürt açılımı, muhafazakârların zenginleşip örgütlenmeleri, demokratların seslerini yükseltmeleri, değişen koşulların sonucu olarak yaşanıyor. </p>
<p>Mustafa Kemal’in çok istediği o “güzel kokan memleketin” yaratılması şimdi artık mümkün gözüküyor ama bunu buranın halkı, kendi isteğiyle, artık böyle bir hayata hazır olduğu, zenginleştiği, dünyayla ilişkiler kurduğu için gerçekleştirecek. </p>
<p>İşin belki de en “şakacı” yanı ise şimdi buna “Atatürkçüler”in karşı çıkması. </p>
<p>Çünkü onlar hâlâ bunun “Müslümansız, Kürtsüz, demokratsız, solcusuz” olacağını sanıyorlar. </p>
<p>Atatürkçülere aslında bir müjde verebilirim, istediğiniz gerçekleşecek ama bunu halk kendine uygun biçimde yapacak. </p>
<p>Bırakın da yapsınlar.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Ariel VS Helvetica]]></title>
<link>http://baadir.wordpress.com/2009/09/23/ariel-vs-helvetica/</link>
<pubDate>Wed, 23 Sep 2009 06:42:02 +0000</pubDate>
<dc:creator>baadir</dc:creator>
<guid>http://baadir.wordpress.com/2009/09/23/ariel-vs-helvetica/</guid>
<description><![CDATA[Ariel Helvetica&#8217;ya karşı Microsoft&#8217;un ürettiği font. Ancak taklitler her zaman asılların]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img class="alignleft size-full wp-image-180" title="tumblr_kpyttiNcn11qzrip0o1_500" src="http://baadir.wordpress.com/files/2009/09/tumblr_kpyttincn11qzrip0o1_500.png" alt="tumblr_kpyttiNcn11qzrip0o1_500" width="500" height="647" /></p>
<p>Ariel Helvetica&#8217;ya karşı Microsoft&#8217;un ürettiği font. Ancak taklitler her zaman asıllarını yaşatır diye bi söz vardır. İşte Helvetica&#8217;nın belki de bu kadar çok fanının olması bundan dolayıdır. Dünya&#8217;nın en sade , en kullanışlı ve en okunaklı font&#8217;u <strong>helvetica</strong>&#8216;dır.</p>
<p>Resim&#8217;i aldığım site : [<a href="http://ragbag.tumblr.com/post/187708731/arial-helvetica-on-friday-i-hosted-a-screening" target="_blank">link</a>]</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Yöneticilik bir angarya mı?]]></title>
<link>http://esenkal.org/2009/09/22/yoneticilik-bir-angarya-mi/</link>
<pubDate>Tue, 22 Sep 2009 10:16:25 +0000</pubDate>
<dc:creator>eesenkal</dc:creator>
<guid>http://esenkal.org/2009/09/22/yoneticilik-bir-angarya-mi/</guid>
<description><![CDATA[MELİH ARAT Birçok insanın yönetici olmak istediğini görüyorum. Aslında aklı başında biri, yöneticili]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>MELİH ARAT<br />
<img src="http://egitisimblog.files.wordpress.com/2009/01/ceo-credits-c.jpg" alt="d" /><br />
Birçok insanın yönetici olmak istediğini görüyorum. Aslında aklı başında biri, yöneticilik işinin bir angarya olduğunu bilir ve bu işten uzak durur. Özellikle coğrafyamızda yöneticilik, insanlara talimat vererek iş yaptırma şeklinde uygulanmaktadır.<br />
Birçok yönetici, kendi elemanlarından gelen sorulara, telefonlara, e-postalara cevap vermekten ya da günlük sorunlardan iş yapamamaktadır. İşyerinde ortaya çıkan tüm sorunlarla yönetici ilgilenmek zorundadır. Birçok işyerinde sıradan bir yazışma, sıradan bir toplantı, sıradan bir karar bile yönetici olmadan alınamaz. Bazıları güçleri kendilerinde öyle bir toplarlar ki, çalışanlar tuvalete bile sormadan gidemezler. Böylece yönetici, bir sürü gereksiz konuyla uğraşır. Bu durumda olan bir kısım yönetici öğlen yemeğine bile çıkacak zaman bulamaz. Yıllık iznini son beş yıldır kullanamayan sayısız yönetici vardır. Aslına bakarsanız bu insanlar yönetici unvanını taşıyan, ama çağdaş anlamda yöneticiliği bilmeyen insanlardır.<br />
Yönetici kendi işini hafifletebilmek için işlerini çalışanlar arasında bölüştürebilir. Bu durum delegasyon/delege etmek olarak adlandırılır. Eğer söz konusu işler, gerçekten idari bir yetenek gerektiriyorsa, bu yeteneğe sahip olmayan insanlara bu işleri yaptırmak doğru olmayabilir. Eğer bu işleri yapabilecek yetenekte iseler, delege etmekten vazgeçip bu işleri astların iş tanımlarına eklemek ve kalıcı olarak sorumluluğu ve yetkiyi onlara vermek daha mantıklı olacaktır.<br />
İdeal bir yönetici, kendisine ihtiyaç duyulmayan bir sistem kurar. Ne var ki, birçok yönetici vazgeçilmez olma fikrinden ötürü de böyle bir sistem kurmamayı tercih eder. Elbette birçoklarının böyle bir sistem kuracak bilgisi/becerisi de olmayabilir. Bir kısmı da elemanların yetersizliğinden yakınarak, &#8220;işi onlara bıraksam da yapamıyorlar&#8221; diye kendini savunur.<br />
Yöneticinin yeni işi, astlarının muhakeme becerilerini geliştirerek kendi kendilerine karar alabilecek bir düzeye getirmektir. Bu da önemli ölçüde yöneticinin koçluk fonksiyonuna bürünmesini gerektirir. Koçluk, koçluk yapılan kişilerin potansiyelini ortaya çıkarmak ve geliştirmek anlamına gelir. Yöneticisine bağlı çalışanlar, talimat verilmeden doğruyu bulabiliyorlarsa yöneticinin zamanı boşa çıkar ve rahatlar.<br />
Talimat vererek iş yaptırmaktan bir adım ötesi, çalışanların işleri kendi kendilerine yapması ise, iki adım ötesi de çalışanların yeni fikirlerle işi geliştirmesidir. Aslına bakarsanız sayısız insan da iş hayatında fikrinin sorulması için can atmaktadır. Çünkü fikri sorulan insan değerli kabul edilir. Dolayısıyla çalışanların fikirleriyle katkıda bulunma gibi bir motivasyonu vardır. Sayısız işletmede bu motivasyon çok kötü şekilde harcanmakta ve çalışan ters-motivasyona girmektedir. Çalışanlar fikirleriyle ve uygulamalarıyla işi geliştirecek olursa, bağlı oldukları yönetici de onlarla birlikte ilerler. Ne var ki, birçok yönetici de kendisine rakip olabilecek bir astı istememektedir. Onun için vasat performansta bir departmana rastlama ihtimali daha fazladır. Sıradan bir yönetici ve sıra dışı davranma isteği ve potansiyeli olan ama bu potansiyelleri ortaya çıkmayan çalışanlar, şirketin ileri gitmesini de engellerler.<br />
Birçok yönetici, astların potansiyellerini geliştirmeyi istese de yangın söndürmekten, diğer bir deyişle güncel sorunlarla boğuşmaktan bu tür koçluk gibi işlevi yerine getirmeye zaman bulamaz. Koçluk işlevini yerine getirebilmek de ayrıca özel bir bilgi ve yetenek seti gerektirmektedir. Yönetici bu yetenek setine de sahip değilse, yapabildiği en iyi işe, yangın söndürmeye odaklanır. Kendi işinin yangın söndürmek değil, yangın çıkmayan bir ortam oluşturmak olduğunu da bilmeden angaryasını taşır durur. </p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[GERÇEK ÖĞRETMEN]]></title>
<link>http://esenkal.org/2009/09/21/gercek-ogretmen/</link>
<pubDate>Mon, 21 Sep 2009 10:14:46 +0000</pubDate>
<dc:creator>eesenkal</dc:creator>
<guid>http://esenkal.org/2009/09/21/gercek-ogretmen/</guid>
<description><![CDATA[Bir sosyoloji profesörü öğrencilerinden, Kentin geri kalmış bölgelerinden birinde aile, çevre ve eği]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img src="http://images.paraorkut.com/img/pics/images/t/teacher_teaching-13238.gif" alt="o" /><br />
Bir sosyoloji profesörü öğrencilerinden, Kentin geri kalmış bölgelerinden birinde aile, çevre ve eğitim faktörlerinin, bireyin gelişim süreci üzerindeki etkilerini araştıran bir inceleme yapmasını istemişti. Koşullara uygun bir ilkokul seçilmiş, okuldaki 200 küçük öğrenci belirlenen kıstaslarda değerlendirmeye alınmış ve bir sonuç raporu hazırlanarak profesöre sunulmuştu. Değerlendirme vahimdi.<br />
  Rapora göre küçük öğrencilerin hiç birinin bu koşullarda şansı yoktu; yüksek öğrenim yapamayacaklar, birikim gerektiren iş kollarında başarılı olamayacaklar ve geri kalmış bu bölgeden çıkamayacaklardı. Dosya, bu değerlendirmeler ışığında kabul gördü ve bir çok işe yaramayan araştırma gibi, bölüm kütüphanesinin tozlu raflarına kaldırıldı.<br />
Aradan 25 yıl gibi çok uzun bir süre geçti. Bölümün kürsü başkanlığına getirilen genç profesör kütüphanedeki kağıt tomarlarını temizlemek ve işe yaramayanlarını atmak üzere kolları sıvadığı bir gün, yıllar önce yapılan bu araştırmaya rastladı. Raporun sonuçlarından ve değerlendirmesinden oldukça etkilendi. Bu gerçek bir sosyolojik problemdi, toplumun hala kanayan bir yarasına  değinmekteydi.<br />
  Bu sonuçtaki bir araştırmanın doğruluğunu araştırmak istedi. Öğrencilerine bölgenin, ilkokulun ve öğrencilerin isimlerini vererek araştırmaya konu olan öğrencilerin bu günkü yaşam standartlarını ve geçen uzun yıllar boyunca ne yaptıklarını araştırmalarını istedi.<br />
Öğrenciler bölgeye gittiler ve bir zamanların küçük öğrencilerini araştırdılar. Bulgular inanılacak gibi değildi. 200 öğrencinin 20’si ya ölmüş ya da o bölgeden taşındıkları için izleri kaybolmuştu. Gerideki 180 öğrencinin 176’sı doktor, avukat, mühendis gibi eğitime dayalı meslek gruplarında başarılı ve yaşam standartları yüksek vatandaşlar olmuşlardı.<br />
  Araştırma, başarısızlıkları bir raporla kesinleştirilen bu bireylerin nasıl başarılı olduklarını araştırma yönünde derinleştirildi. Bulunan tek cevap çok netti. Hepsi “Bizim gerçek bir öğretmenimiz vardı” diyorlardı. Araştırma çok daha meraklı bir hale gelmişti. Adı geçen öğretmen kimdi ve başarısız olacağı zaten tespit  edilmiş küçük öğrencilerin harcına ne katmıştı?<br />
Şans bu ya, 25 yıl öncesinin idealist öğretmeni yaşıyor ve öğrencileriyle hala zaman zaman bir araya geliyordu. Öğretmen acilen bulundu ve öğrencilerini tamamıyla olumsuz koşullardan, başarılı bireylere götüren sihirli formül soruldu. Çok yaşlı olmasına rağmen dinç gözüken yaşlı kadının gülümseyen yüzünde gözleri ışıldadı ve “Aslında çok basit; onlara sevgimi verdim ve tüm gücümle onları sevdim” dedi.<br />
Koşullar ne denli zor, ortam ne kadar yıpratıcı olursa olsun performans kilitlerini açmanın mutlaka bir yolu vardır. İçinde yaşadığımız iş dünyasının fiziki şartları elbette ki zor; ancak, keyifle ürettiğimiz şey, yaşama ilişkin aldığımız hazzı ve işi başarmadaki “bazen” inanılmaz performansı belirliyor.<br />
Çalışanların performans düzeyi, onları motive eden unsurlarla yakından ilintili. Sıralamada bilinenin aksine; maddi ödüllerin, performans düzeyini arttırmada diğer faktörler kadar etkin olmadığıdır. En fazla motive edecek koşulların başında; etkin bir liderin varlığı, ulaşılacağına inanılmış bir hedef ve paylaşılan bir vizyonun yarattığı ekip ile çalışana ve çalışmaya verilen önemin hissettirilmesi gelmektedir.</p>
<p>(Tavuk suyuna çorba kitabından.)</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Çarşının Yiğitleri]]></title>
<link>http://esenkal.org/2009/09/20/carsinin-yigitleri/</link>
<pubDate>Sun, 20 Sep 2009 10:08:44 +0000</pubDate>
<dc:creator>eesenkal</dc:creator>
<guid>http://esenkal.org/2009/09/20/carsinin-yigitleri/</guid>
<description><![CDATA[Soru: Bir hadis-i şerifte, doğru ve güvenilir tâcirlerin ötede nebîlerle, sıddıklarla ve şehitlerle ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img src="http://www.alaturka.info/uploads/pics/kapali_carsi_02.jpg" alt="j" /><br />
Soru: Bir hadis-i şerifte, doğru ve güvenilir tâcirlerin ötede nebîlerle, sıddıklarla ve şehitlerle beraber haşredileceği belirtiliyor. Peygamber Efendimiz’in bu müjdesini nasıl anlamalıyız? Alış-veriş, para-pul gibi dünya işleriyle meşgul olan ticaret erbâbının ahirette böyle büyük bir mükafat elde edebilmeleri hangi hususlara bağlıdır?<br />
Cevap: Çarşı-Pazardan Nebiler-Sıddıklar Arasına<br />
Zühdün ferde ve topluma bakan yanlarını tefrik edemeyen, takvâ ile alakalı arzetmeye çalıştığım hakikatleri ve incelikleri kavrayamayan bazı kimselerin ticareti, çok çalışıp çok kazanmayı ve zengin olmayı gereksiz, hatta zararlı görmelerine karşılık, Allah Rasûlü, “Sâdık ve emin tâcir şehitlerle, sıddıklarla ve nebilerle beraberdir” diyerek bir manada müminleri ticarete teşvik etmektedir. Şu kadar var ki, Allah’ın en sevgili kullarıyla beraber haşredilmesi için ticaret adamının mutlaka doğru, dürüst ve güvenilir bir insan olması gerektiğini de nazara vermektedir.<br />
Evet, İslam’ın ticaret ahlakını esas alan bir tâcir, dürüstlüğü, doğru sözlülüğü ve güvenilirliği ile muhatabına güven vermelidir. Müşterinin bilgisizliğini, gafletini ve ihtiyaç içinde olmasını sûiistîmal etmemeli ve asla kimseyi aldatmamalıdır. Hatta aldatan ve kandıran bir insan olmayı, İslam dairesinin dışına çıkma gibi saymalı ve böyle bir akıbetten ürkmelidir.<br />
Evet, mümin aldansa da aldatmaz. Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz, bir satıcının, ıslandığı için tartıda normal ağırlığından daha fazla gelen bir miktar buğdayı satmaya çalıştığını görünce, “Niçin ıslak tarafı halkın görebilmesi için üste getirmedin?” diyerek onu ikaz ettikten sonra, “Bizi aldatan bizden değildir” buyurmuş; kusurlu bir malı, ayıbını söylemeden satmanın bir Müslüman’a yakışmayacağını ve ondan gelen paranın da helal olmayacağını belirtmiştir.<br />
Mahşerde nebilerle beraber olacak tâcirin en önemli vasfı sıdktır. Yalan söylemek ve hele yalan yere yemin etmek büyük günahlardandır. Allah Teâlâ, çok küçük menfaatler elde etmek için Nam-ı Celîlini kullananların ve yeminler ederek insanları aldatanların ötede yüzlerine bakmayacaktır. Bu hakikati dile getiren Rasûl-ü Ekem Efendimiz, “elbisesini yerlerde sürüyerek kibirle yürüyen, yaptığı iyiliği başa kakan ve yalan yere yemin ederek malını fâhiş bir fiyatla satmaya çalışan” kimselerle Cenâb-ı Allah’ın konuşmayacağını, yüzlerine rahmet nazarıyla bakmayacağını ve onları can yakıcı bir azapla cezalandıracağını haber vermiştir.<br />
Ticaret erbâbı için en az sıdk kadar önemli olan emniyet vasfı, alış-verişte âdil davranmayı, ölçü ve tartıyı tam yapmayı ve hileden uzak durmayı gerektirmektedir. Kur’an-ı Kerim, geçmiş toplumların gerileyiş, çöküş ve yıkılış sebepleri arasında ölçü ve tartıda haksızlık yapmalarını da saymakta; mesela, Hazreti Şuayb’ın peygamber olarak gönderildiği Medyen ve Eyke halklarını helake götüren sebeplerden birisinin de ölçü ve tartıda hile yapmaları olduğunu hatırlatmaktadır.<br />
Diğer taraftan, ticaret akdinde bulunan hiç kimsenin aldatılmaması için dinimizin emirleri istikametinde bir dizi tedbirler tavsiye edilmiş; mesela, alış-veriş ve borçlanma anlaşmalarının kayıt altına alınması gerektiği vurgulanmıştır. Ayrıca, bir ticarî malı pahalanması gayesiyle stoklayıp daha yüksek bir fiyatla satmak için piyasaya arzını geciktirmek anlamına gelen “ihtikâr” ve gerçek alıcı olmayan bir kimsenin satış bedelini arttırmak maksadıyla fiyat yükselterek müşteri kızıştırması diyebileceğimiz “neceş” gibi haksız rekabet çeşitleri de yasaklanmıştır. Dolayısıyla, bir tâcirin, söz konusu hadis-i şerifin şemsiyesi altına girebilmesi için ticaretteki bu türlü gayr-ı meşru muamelelerden de kaçınması gerekmektedir.</p>
<p>Çarşı Cephesindeki Kahramanlar<br />
Zannediyorum, sohbetimize mevzu teşkil eden nebevî beyanı anlayabilmek için “Bikadri&#8217;l-keddi tüktesebü&#8217;l-meâlî &#8211; Meşakkat ölçüsünde mükafat elde edilir.” darb-ı meselini de gözönünde bulundurmamız icap ediyor. Evet, bir iş ne kadar zor elde ediliyorsa ve o uğurda ne ölçüde meşakkatlere tahammül göstermek gerekiyorsa, onun sevabı da o kadar çok olur. Nitekim, cephede düşman tarafından gelebilecek saldırıları gözetlemek için bir saat nöbet bekleme bir sene ibadete denk tutulmuştur. Düşman karşısında savaşıp şehit olma ise, bambaşka bir hayat mertebesine yükselmeye ve ötede nebîlerle ve sıddıklarla beraber Cennet’e yürümeye vesile sayılmıştır. Şayet, sâdık ve emin tâcire, ahirette en kutlulardan müteşekkil olan o üç zümre ile beraber bulunma vaad ediliyorsa, demek ki onu da bekleyen bazı zorluklar vardır. İşte, ticaret hayatında karşı karşıya kalacağı zorlukları aşabilmesi için ahirette nâil olacağı o büyük mevki ve mükâfât müjdelenerek dürüst tâcirin iradesi takviye edilmektedir.<br />
Evet, bazı kimseler cismanî arzuları ve şehevanî duygularının altında kalır ve aldanırlar. Bazıları rahat-rehavet, yurt-yuva ve ev-bark gibi dünyalıklara takılır, yolda kalırlar. Diğer bazıları da dünyaya bütün bütün meftundurlar; mala-mülke, servet ü sâmâna asla doymaz ve hep daha çok zenginlik arzularlar. Bu arzularını gerçekleştirmek için de her türlü gayr-i meşru işlere bile tevessül eder ve burası adına ard arda yatırımlar yaparken ahiret hesabına sürekli kaybederler. Sâdık, iffetli ve helalinden kazanan bir ticaret adamı ise, pek çok insanın ayağının kaydığı bu hususlarda temkinli davranır, kaygan zeminleri dikkatli adımlar ve hep ahiretin yamaçlarını düşünerek hileden, yalandan, müşteriyi kandırmaktan ve haksız kazançtan ısrarla uzak kalır. Çarşı pazarda cirit atan binlerce şeytanın hücumlarına rağmen, haram-helâl mülâhazasına bağlı olarak alış-veriş yaptığı sürece, işinin başında geçirdiği ve geçireceği dakikalar da ibadet sayılır.</p>
<p>İşte, bu kayma noktalarında iradesinin hakkını verip mümince duruşunu koruyabilen ve kendini zorlayarak istikamet çizgisinde işini devam ettirebilen sâdık ve emin bir tâcir, buradaki cehd ü gayretine ve halis niyetine mükâfât olarak ötede nebîlerle, sıddıklarla ve şehitlerle beraber haşrolur. Böylece o, ticaretten vazgeçmediği ve dünyayı ihmal etmediği gibi ahiretine de gereken ehemmiyeti göstermiş ve ebedî saadete vesile uhrevî ücretini de elde etmiş olur. Zaten, bir açıdan sırat-ı müstakim, dünyayı ihmal etmemenin yanında, insanın kendisini ve ahiretini de gözetmesinin farklı bir ünvanıdır.<br />
Hâsılı; ticaretini güzel bir niyet, doğruluk ve emniyet üzere götürebilen, helalinden kazanıp başkalarına el açmadan ailesinin nafakasını temin etme gayesiyle çarşı pazar dolaşan, kazancında diğer muhtaç müminlerin de hakları olduğunu düşünerek darda kalmışlara gücü nisbetinde el uzatan ve bir de adalet, ihsan, şefkat ve itkan üzere yaptığı alış-verişlerinden elde ettiği kârın bir kısmını dinin i’lası yolunda ebediyet yatırımı olarak değerlendiren tâcirler hadiste müjdelenen bahtiyarlardır. Dahası onlar, “&#8230; öyle yiğitler vardır ki, ne ticaret, ne alış-veriş onları Allah’ı zikretmekten, namazı hakkıyla ifa etmekten, zekâtı vermekten alıkoymaz. Onlar kalblerin ve gözlerin dehşetten halden hale döneceği, alt üst olacağı bir günden endişe ederler.” (Nur, 24/37) mealindeki ayet-i kerimeyle vasfedilen kahramanlardır.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>
