<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress.com" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>arastirmalar &amp;laquo; WordPress.com Tag Feed</title>
	<link>http://en.wordpress.com/tag/arastirmalar/</link>
	<description>Feed of posts on WordPress.com tagged "arastirmalar"</description>
	<pubDate>Thu, 31 Dec 2009 07:45:21 +0000</pubDate>

	<generator>http://en.wordpress.com/tags/</generator>
	<language>en</language>

<item>
<title><![CDATA[Suyla Gelen Kültür Suyla Yok Olmasın]]></title>
<link>http://uralmutlu.wordpress.com/2009/11/26/suyla-gelen-kultur-suyla-yok-olmasin/</link>
<pubDate>Thu, 26 Nov 2009 08:30:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>uralmutlu</dc:creator>
<guid>http://uralmutlu.wordpress.com/2009/11/26/suyla-gelen-kultur-suyla-yok-olmasin/</guid>
<description><![CDATA[Bilim adamlarının, sivil toplum örgütlerinin, siyasetçilerin ve alanındaki etkili kişilerin tüm karş]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><span style="font-size:small;"></span>
<div style="font-family:Verdana,sans-serif;">
<div class="separator" style="clear:both;text-align:center;"><a href="http://yenisafak.com.tr/resim/site/akoc0b07cead0aee55aeby.jpg" style="clear:left;float:left;margin-bottom:1em;margin-right:1em;"><img border="0" height="315" src="http://yenisafak.com.tr/resim/site/akoc0b07cead0aee55aeby.jpg" width="320" /></a></div>
<p><span style="font-size:small;">Bilim adamlarının, sivil toplum örgütlerinin, siyasetçilerin ve alanındaki etkili kişilerin tüm karşı durmalarına rağmen, ülkedeki siyasi otoritenin yanlış ve dayatmacı politikaların sonucu olarak &#8220;Yusufeli&#8217;ni boğacağız&#8221; kararlılığı üzerine, bir kez daha yeniden ve daha yüksek sesle &#8221; Yusufeli&#8221; demenin zamanıdır. </p>
<p>Bir kez daha asıl şimdi Yusufeli&#8217;ne sadakatin zamanıdır. </p>
<p>Sakıp sabancı müzesi tarafından taksiciler ve aileleri için düzenlenen ikinci taksiciler günü müze ziyaretinde en yoğun ilgiyi Rodin&#8217;in ömrünün sonuna kadar tamamlayamadığı &#8220;cehennem kapısı&#8221; adlı eseri görmüş!.. Cehennem kapısındaki kaosu ve bu resimden fırlayan heykelleri inceleyen şoförlerden biri &#8220;uzağı gören adammış bu Rodin&#8221; demiş. Taksicinin halk bilgesi yaklaşımıyla Rodin&#8217;e yakıştırdığı uzak görüşlülük neden bizim siyasetçilerimizde olamaz… <br />-Nedir siyasetin, siyasetçinin göremediği? <br />-Baraj yapımlarının çevreye, insana ve nihayetinde dünyaya verdiği zarar… <br />-Biyoçeşitlilik ve türlerin kaybı… <br />-Daha açık ifadesiyle toprağın, bitkinin, canlının kaybı… <br />-Bu kayıplar nasıl olur? </p>
<p>İnsan eliyle ekosistemin tahrip edilmesinin yol açtığı <br />&#8220;tür kayıpları&#8221; doğrudan bütün canlıların yaşamını etkilemekte, türlerin birbirleriyle olan ilişkilerinden dolayı bir türün yok olması birbirine bağlı olan türleri de olumsuz yönde etkilemekte ve bu türlerin de yok olmasına neden olmaktadır. Böylece ekosistemin yani doğanın dengesi bozulmaktadır. Her canlı türünün yeryüzünde bir görevi olduğu düşünüldüğünde o canlı türünün yok olması ekosistemin işleyişini olumsuz olarak etkilemektedir. </p>
<p>Millet olabilme sürecinde ve millet tanımın da önemli unsurlardan biri olan &#8221; kültür&#8221;ün, oluşum sürecini belirleyen unsurlar; Yaşanılan coğrafya, iklim ve diğer doğal özelliklerdir. Bu kavramların kapsamı ve çeşitliliği de kültürün zenginliğinde belirleyici rol oynamaktadır. Örneğin, pek çok halkoyunun barındırdığı figürler, türkü ve özdeyişler yaşanılan coğrafyanın yapısını ya da o bölgeye has biyoçeşitliliği oluşturan bir canlının davranışlarını yansıtmaktadır. Bu nedenle, toprak, su ve genetik varlıklar geçmişten geleceğe insanlığın ve ulusun ortak mirasıdır. Dolaysıyla, doğal kaynakların korunması, milli kültürü korumanın ve ulusal savunma stratejisinin ayrılmaz bir parçasıdır. <br />Hepimizin bildiği gibi, bir ülkenin turizm potansiyelini belirleme açısından doğal yapı en önemli değerlerden biridir. Bu nedenle, turizm aktivitesinin sürekliliği için bu değerlerin korunması ve durumlarının iyileştirilmesi gerekmektedir. <br />Turizmin temel kaynaklarından biri olan çevrenin sürekli ve dengeli bir şekilde yönetilmesi, tahrip edilmemesi aksine kalitesinin arttırılması zorunludur. <br />Doğal varlıkların korunması, geliştirilmesi ve gelecek nesillere aktarılması konusunda Türkiye&#8217;nin de taraf olduğu <br />Rio Deklarasyonu&#8217; nda, dört ana ilke benimsenmiştir. Bunlar; </p>
<p>1- Şimdi ve gelecek kuşakların doğal kaynaklar üzerindeki hakları ve bunlara olan gereksinimleri eşittir. <br />2- Herhangi bir çevresel zararın nedenlerinin ve etkilerinin tam olarak bilinmemesi ve boyutlarının kestirilememesi, o konuda alınması gereken önlemleri geciktirici bir özür olamaz. <br />3- Kirleten, bozan, zarar veren öder. <br />4- Küresel çevrenin korunma sorumluluğu da küreseldir. <br />Rio Bildirgesi&#8217;nin birinci ilkesine göre: &#8220;İnsanoğlu sürdürülebilir kalkınma sorunlarının merkezinde yer alır. İnsanlar, yaşadıkları doğa ile uyum içerisinde sağlıklı ve üretken bir yaşamı hak eder&#8221;. İnsanoğlunun parçası olduğu ve varlığını sürdürdüğü ekosistemle, uyumlu ve dengeli bir biçimde yaşam kalitesinin yükseltilmesi ve geliştirilmesi olarak tanımlanan sürdürebilir kalkınmanın temel öğesi &#8220;kaynak koruma&#8221; anlayışıdır. <br />Bu nedenle, geleceğin bitkisel üretimi ve dolayısıyla insanlığın geleceğinin güvence altına alınması açısından genetik kaynakların ve biyoçeşitliliğin korunması zorunludur. Biyolojik çeşitliliği tehdit eden faktörler arasında baraj yapımlarıyla doğal ekolojinin tahrip edilmesi oldukça önemli bir yer tutmaktadır. Bu gibi faaliyetlerle mevcut alanlarda bulunan türler yok olmakta ve doğal denge bozulma tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır. <br />Gelişmiş ülkelere baktığımızda Dünya&#8217;nın en yeşil politikasıyla yönetilen Yeni Zelanda&#8217;da suyun özelleştirilmesinden yana Avrupa Birliği baskısına karşı halkın sert tepkisinin olduğu ve hükümetin de bunu hayli ciddiye aldığı bilinmektedir. Ayrıca, ABD&#8217;de asfalt yolların çokluğunun yağmur sularının, yeraltına geçmesini engelleyerek yeraltı kaynak sularının giderek azalmasına ve sellere sebep olduğu tartışılmakta ve bu bağlamda acil önlemler alınmaktadır. Bu olumsuzlukları gidermek amacıyla sadece 2002 yılında 50&#8242;nin üzerinde barajın sökülmesinin planlandığı bildirilmektedir. </p>
<p>Dünyanın gelişmiş ülkelerinde enerji kullanımı ve kazanımında uygulanan &#8220;yenilenebilir enerji kaynakları, enerji verimliliği ve enerji tasarrufu&#8221; gibi enerji politikalarının yürürlüğe sokulması yukarıda bahsettiğimiz olumsuzlukların ortadan kalkmasına yardımcı olmuştur. Bu sayede, sınırlı enerji kaynaklarının adaletsiz paylaşımı ve bu enerji kaynaklarının ülkeler arası tehdit unsuru olmasının da önüne geçilebilecektir. <br />Teknolojisinin ve imalatının rahatlıkla Türkiye&#8217;de yerli kaynaklarla yapılabileceği rüzgâr, güneş, jeotermal enerji kaynaklarının kullanımıyla, ekolojik dengeyi hiçe sayarak tüketim alışkanlıklarından taviz vermeyen emperyalist ülkelere enerji sağlamak amacıyla Türkiye&#8217;nin bir geçiş yolu olarak kullanmasına göz yumulmamış olacaktır. Bu önlemlerin sonucu olarak; </p>
<p>— Doğal yasam ve biyoçesitliliğin ortadan kalkması, <br />— İklim değişikliği, <br />— Ekolojik dengenin bozulması, <br />— Tarihsel mirasın sulara gömülmesi gibi ciddi sorunlara neden olan, <br />— İnsanları göçe zorlayan, <br />— Yerel kültürleri tahrip eden, büyük baraj ve hidroelektrik santrallere gerek kalmayacaktır. </p>
<p>Çoruh Vadisi, biyolojik çeşitlilik ve genetik kaynaklar bakımından oldukça zengin bir potansiyele sahiptir. Ancak, Çoruh Nehri üzerinde yapılması planlanan çok sayıda baraj, hidroelektrik santral ve göletlerde su tutulması ve yapılacak hafriyat çalışmaları nedeni ile sahip olduğumuz bu zenginliğin çok büyük oranlarda zarar göreceği bir gerçektir. <br />Bunun yanı sıra, özellikle Yusufeli barajının yapımına başlanmasıyla birlikte, vadiye biran önce girmek için baskı grupları oluşturan küresel işgalcilerin ellerine büyük bir yağmalama fırsatı verilecektir. Bu yolla, çok uluslu şirketlere Çoruh Havzasında 99 yıllığına arama-işletme ruhsatları verilerek, başta uranyum ve altın olmak üzere, toryum, gümüş, bakır gibi birbirinden değerli maden yataklarının (üstelik yapılan anlaşmalarla göre ülkemize tek kuruş bile gelir bırakmadan) yabancılar tarafından yağmalanmasına göz yumulacaktır. Bu nedenle, &#8220;gitmezsek, görmezsek, dinlemezsek, ilgisiz kalırsak nasıl koruruz topraklarımızı?&#8221; diyen herkesi doğal kaynakların korunması konusunda duyarlı davranmaya çağırıyoruz. <br />Ahmed Arif&#8217;in dizelerinden; <br />&#8220;Beşikler vermişim Nuh&#8217;a, <br />Salıncaklar, hamaklar, <br />Havva Ana&#8217;n dünkü çocuk sayılır, <br />Anadolu&#8217;yum ben, <br />Tanıyor musun?&#8221; <br />diye seslenen Anadolu&#8217;nun sesini yüreğinde duyan herkesi Yusufeli için birlik olmaya, Anadolu&#8217;ya sadakate çağırıyoruz. </p>
<p>Sanalı gerçeğe yeğlediğimiz, hayalle gerçeğin karıştığı bir dünyada sanal köylerin insanlarını, hayvanlarını, bitkilerini sadece filmlerde veya bilgisayar oyunlarında izlemek istemeyenleri Yusufeli&#8217;ni, kurtarmaya çağırıyoruz. </p>
<p>Binlerce yıllık medeniyetlere ev sahipliği yapmış Çoruh Havzasının zengin geçmişinden günümüze ulaştırabildiklerini korumak, duyurmak, gelecek nesillere aktarabilmek, su ile gelen medeniyetin su ile yok olmaması için, herkesi Yusufeli&#8217;ne sahip çıkmaya çağırıyoruz. </p>
<p>Teknolojisi, sanatı ve doğası ile uyum içinde yaşamayı bilmiş binlerce yıllık insanlık tarihine karşı 21. yüzyıl bilgi çağı insanın 40–50 yıl verim biçilen bir barajla Yusufeli ve çevresini bir anda yutmayı planlayanlara karşı direnmeye çağırıyoruz. </p>
<p>Çünkü katışıksız sevgide &#8220;sen&#8221;, &#8220;ben&#8221; yerine &#8220;biz olmak, tek olmak&#8221; vardır. Bu yüzden herkesin el birliğine ve aktif katılımına ihtiyacımız var. Gönülden bağlılığın içinde, olmazsa olmaz olan &#8220;saf&#8221; sevgidir. <br />Sadece yüreğinde bu sevgiyi taşıyanlarla bu &#8220;yok oluş&#8221; durdurulabilir. <br />Unutmayalım ki; Yusufeli, Çoruh vadisinin en önemli merkezidir ve Yusufeli&#8217;nin yok olması vadinin yok olması demektir. </p>
<p>Saygılarımla <br />Kaynaklar </p>
<p>1- Ali UZUN. Biyoçeşitlilik ve Türkiye Biyoçeşitliliğine Genel Bir Bakış. <br />2- Ceylan ORHUN, 2002. Su İçin Sulu Politikalar, Radikal Gazetesi. <br />3- Dilek EKŞİ. Hasankeyf&#8217;e Sadakat Treni, Atlas Dergisi. <br />4- Filiz DEMİRAYAK, 2002. Biyolojik Çeşitlilik- Doğa Koruma ve Sürdürülebilir Kalkınma. TÜBITAK VİZYON 2023 Projesi Çevre ve Sürdürülebilir Kalkınma Paneli. <br />5-II. Tarım Şurası, 2004. Doğal Kaynakların Korunması ve Geliştirilmesi, Ankara. <br />6- Şeyhmus DİKEN, 2006. Günün doğusu/ Bir kez daha Hasankeyf, Birgün Gazetesi. <br />7- Türkiye Çevre Atlası, 2004. Türkiye Cumhuriyeti Çevre ve Orman Bakanlığı, ÇED ve Planlama Genel Müdürlüğü Çevre Envanteri Daire Başkanlığı, Ankara. <br />8- Türkiye Kamu Tarım Araştırma Programı, 2005. TUBİTAK. <br />9- Ümit AVCI, 2005. Tehditler ve Biyolojik Çeşitlilik, Ekoloji Magazin Dergisi, 7.Sayı.<br /></span>               </div>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Munzur Barajları Projesi gerçekleşirse , neler olacak?]]></title>
<link>http://uralmutlu.wordpress.com/2009/11/25/munzur-barajlari-projesi-gerceklesirse-neler-olacak/</link>
<pubDate>Wed, 25 Nov 2009 18:57:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>uralmutlu</dc:creator>
<guid>http://uralmutlu.wordpress.com/2009/11/25/munzur-barajlari-projesi-gerceklesirse-neler-olacak/</guid>
<description><![CDATA[Munzur Barajları Projesi gerçekleşirse, bölgenin yıllık su potansiyelinin %37.3&#8242;ün baraj gölle]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><span style="font-size:small;"> </span></p>
<div style="font-family:Verdana,sans-serif;"><span style="font-size:small;">Munzur Barajları Projesi gerçekleşirse, bölgenin yıllık su potansiyelinin %37.3&#8242;ün baraj göllerde tutulacak. Mercan, Pülümür ve Munzur Vadileri göl haline gelecek ve Munzur&#8217;un iklim dengesi alt üst olacak. Kışın kar yağışları azalacak, böylece yer altı suları beslenemeyecek ve kaynaklar kuruyacak.
<p>&#160;</p>
<p>Munzur dağlarında bilinen 1518 bitki türü var. Bunlardan 43&#8242;ü bütün dünyada yalnızca Munzur&#8217;da bulunan endemik türler. Bu bitkilerin doğal alanları değişecek, büyük çoğunluğu ortadan kalkacak.</p>
<p>Çengelboynuzlu ve bezuvar keçisi, ür kekliği ve yalnızca Munzur gözelerinde yaşayan kırmızı pullu alabalık yok olacak. Bölgenin tarım ve hayvancılığa dayanan yerel ekonomisi tamamen altüst olacak.</p>
<p>60&#8242;tan fazla köy sular altında kalacak ve toplam 84 köy zorunlu olarak göç edecek. Munzurlular efsanelerini, kültürlerini oluşturan Munzur Çayı&#8217;ndan, köklerinden ayrılacaklar.</p>
<p>Barajlar ulaşımı engelleyecek. Merkez, ilçelerden tecrit edilecek. Bu toprakların OHAL politikaları sonucu en çok göç veren bölgesi, daha da insansızlaştırılacak.</p>
<p>Munzur&#8217;da herhangi bir arkeolojik inceleme yapılmamış ancak Keban barajı havzasında paleolitik döneme ait kaya sığınakları, işlikler ve düz yerleşmelere rastlanmış. Belki de Munzur&#8217;daki tarih sular altına gömülecek. 50-70 yıl sonra barajların göl alanları bataklığa dönüşecek.</p>
<p>Bölgede yaşayan halkın inançları, gelenekleri, hayatları içinde çok önemli bir yeri bulunan Munzur Çayı&#8217;nın özgürlüğü elinden alınacak.</p>
<p>Bu senaryoya bölge halkı da katılmak isteniyor. Çevre Etki Değerlendirme raporu bölge halkına da sunulup onaylatılacak. İstihdam yaratma, kalkındırma gibi yalanlarla insanlar kandırılmaya çalışılıyor. Binlerce kişinin yaşadıkları topraklardan sürülmesinin ve doğanın katledilmesinin önüne bir rüşvet gibi istihdam olanakları konuluyor. Bu istihdamın boyutları da hiç öyle ima edildiği gibi değil. Dünyanın en büyük insan eliyle yapılmış gölüne sahip olan Zimbabwedeki Kariba Barajı bile 450 kişiye iş olanağı sağlamıştı. Buna karşılık 57 bin insanın evlerini kaybetmesine ve salgın hastalıklara neden oldu. İnsanlar geleceği görmekte zorlanıyorlarsa, şimdiye kadar yanı başlarında yapılanlara bakarak bir fikir edinebilirler. Keban ve Seyhan baraj göllerinin etkisiyle 1975 yılından sonra bölgenin iklimi değişti. Keban ve Kargamış barajları arasında artık Fırat Irmağı ve Fırat Kanyonu yok. Bu bölgedeki bitki örtüsü, iç su canlıları ve yaban hayvanları artık yok. Tarihsel yerleşim alanları sular altında. Baraj rezervuarı da balçıklaşmaya başladı.</p>
<p>Atatürk Baraj Gölü&#8217;nde su tutulmadan önce Fırat Nehri&#8217;nde yaşayan vantuzlu balık, iğneli balık, maya balığı ve bıyıklı balık türleri yok oldu.</p>
<p>Halfetililer, atalarının yetiştirdikleri fıstık ağaçlarının gölgesindeki yöresel taş evleri Birecik baraj gölünün suları altında kalınca, &#8220;Yeni Halfeti&#8221; adı verilen prefabrik konut bölgesine yerleştirildiler.</p>
<p>Barajların akarsu rejimini ve nem oranını değiştirmesi ile Şanlıurfa&#8217;da kelaynakların sayısı git gide azalıyor. Barajlar nedeniyle Konya Ovası&#8217;nda yer altı suyu neredeyse tükendi, kuraklık yaşanmakta.</p>
<p></span></div>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Dejenere Edilmeye Çalışan Alevilik]]></title>
<link>http://uralmutlu.wordpress.com/2009/11/25/dejenere-edilmeye-calisan-alevilik/</link>
<pubDate>Wed, 25 Nov 2009 14:07:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>uralmutlu</dc:creator>
<guid>http://uralmutlu.wordpress.com/2009/11/25/dejenere-edilmeye-calisan-alevilik/</guid>
<description><![CDATA[1- Sünni asimilasyonu: Bu kesim alevileri sünnileştirmeye, namaza&#8230; ramazan orucuna.. Türban ta]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><span style="font-size:small;"></span>
<div style="font-family:Verdana,sans-serif;"><span style="font-size:small;">1- Sünni asimilasyonu:</p>
<p>Bu kesim alevileri sünnileştirmeye, namaza&#8230; ramazan orucuna.. Türban takmaya yani bilimum sünni ibadetlerini aleviliğe yamamaya çalışır.. Bu islam ekolü.. arap orjinlidir.. islam adı altında arap emperyalizmine uşaklık eder.. arap geleneklerini kültürünü.. yaymaya çalışır&#8230;..</p>
<p>2- şii/caferi Asimilasyonu</p>
<p>Bu kesim ise Alevilerin.. Hz. Ali ve 12 İmam sevgisinden yararlanarak şii camisine, 30 gün ramazana.. şeriat kurallarına.. alevileri çağırır.. gerçek alevilerin ancak bu ibadetleri yapanlar olduğunu iddia eder.. oysa Alevi-bektaşi hiçbir dönem bu ibadetleri ne sünninin ne şiinin anladığı şekilde yapmadı..</p>
<p>3- Ateistlerin Asimilasyonu</p>
<p>Bu kesim Allah&#8217;a peygambere asla inanmaz.. kendi siyasi ve ideolojik amaçları için alevileri bir piyon olarak kullanmayı amaçlarlar.. çoğunlukla batı emperyalizminin uşaklarıdır.. oradan nemalanır.. ve hizmetlerinin karşılığını efendilerinden alırlar..</p>
<p>Anadolu&#8217;daki alevi bektaşileri içerden vurmayı amaçlayan en tehlikeli guruptur.. alevi inançlarını dejenere edip.. başkalaştırarak.. ayrı bir din gibi.. göstermeye çabalarlar.. Ab aktif olarak bu gurubu destekler</p>
<p>Bu kesim 3 aşamalı bir strateji izler..</p>
<p>1- Alevileri &#8230;bektaşiler ve kızılbaşlar olarak ikiye bömek.. Birbirine alternetif gösterek aralarında çatışma ve ikilik yaratma..</p>
<p>2- Aleviliğin ve kızılbaşlığın temeli olan 4 kapı kırk makam inancını yok saymak yada dejenere etmek.. ve alevi ulularının bir kısmını düşman göstermek.. ikilik yaratmak.. bu şekilde ayrışan alevi toplumunu kimlik bunalımına ve arayışına yönlendirmek</p>
<p>Anadolu aleviliğinin horasan ve Ahmet yesevi bağını inkar etmek.. ve ayrıştırmak ..</p>
<p>3- Köklerinden koparılan kızılbaşlık ve aleviliği&#8230; eski pagan ve putperest.. inaçlara bağlamak örneğin 1500 tanrılı sümer ve hitit dini ile bağlantı kurmak..</p>
<p>4- Ve son aşama.. bütün dinlerin birer safsata ve yalan olduğunu ortaya koyarak.. aleviliğinde kökeninin efsanelere ve uydurmalara dayandığını&#8230; gerçekte hiçbir ilahi varlığa inanılmaması gerektiğini.. ortaya koyarak.. Ateizm propagantası yapmak.. </p>
<p>5- Dediğimiz gibi bu kesim sadece alevileri bir paçavra gibi kulanıp atmak isterler.. onlar için aleviliğin hiçbir önemi yoktur.. haksızlığa karşı teslim olmayan bir kadim inancı kendi menfaatleri ve çıkarları için batı emperyalistlerinin çıkarına göre manipule etmek temel amaçlarıdır..</p>
<p>6- Ateizm e aleviliği yaklaştırmak isteyen bu kesim.. ayini cemi kırklar inancını semahı.. ve cümle aleviliğin ibadet kısmını yererler aşağılarlar.. yok sayarlar&#8230;. Bu kesim bunlara inanmazda&#8230; ilkel çağlardan kalma.. folklorik unsurlar olarak görür</p>
<p>İşte bugün alevilik bu üç saldırı altındadır&#8230;</p>
<p></span>                                 </div>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Palovit Vadisi]]></title>
<link>http://uralmutlu.wordpress.com/2009/11/23/palovit-vadisi/</link>
<pubDate>Mon, 23 Nov 2009 16:30:34 +0000</pubDate>
<dc:creator>uralmutlu</dc:creator>
<guid>http://uralmutlu.wordpress.com/2009/11/23/palovit-vadisi/</guid>
<description><![CDATA[PALOVİT VADİSİ’NE, YAĞMUR ORMANLARINA, DERELERE DOKUNMA! Karadeniz’in eşsiz ekosistemi fırsatçıların]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>PALOVİT VADİSİ’NE, YAĞMUR ORMANLARINA, DERELERE DOKUNMA!<br />
<img class="alignnone" title="PV" src="http://www.yapi.com.tr/V_Images/2009/haberler/73235_palovit_vadisi.jpg" alt="" width="490" height="361" />Karadeniz’in eşsiz ekosistemi fırsatçıların tehdidi altında! Doğu Karadeniz Bölgesindeki<br />
santral ve baraj inşaatlarıyla Macahel’den İkizdere’ye kadar girilmedik vadi, talan<br />
edilmedik alan kalmadı. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi şimdi de daha önce santralle<br />
yok etmeye çalıştıkları Fırtına Vadisi’ne, yol düzeltme bahanesi ile kepçelerle<br />
kamyonlarla girmiş bulunuyorlar.<br />
Kaçkar Dağları ekosistemi içinde çok önemli bir yere sahip yaylalara gelişigüzel yapılan yol<br />
çalışmaları, mahkeme kararlarına rağmen devam ediyor. Geçtiğimiz yıl Pokut ve Hazindağ<br />
yaylaları arasında yapılmak istenen yola dava açılıp, Trabzon Bölge İdare Mahkemesi<br />
“yürütmeyi durdurma” kararı vermesine rağmen yola devam edilmişti. Bu yolla ilgili<br />
tartışmalar sürerken bu yıl da Amlakit yaylasına kısa sürede ulaşmak adına Fırtına vadisi<br />
düzlemindeki Palovit Vadisi’ne dozerler girdi.</p>
<p>Başka Fırtına yok!<br />
Bahsi geçen bölge 1.derecede sit alanı olup, aynı zamanda milli park sınırları içinde de<br />
kalmaktadır. Palovit Vadisi, Fırtına Vadisi’nin en dokunulmamış ve insan girmemiş bölgesi<br />
olup, doğal yaşlı ormanlarını, alüvyonal ormanları, endemik türde flora ve faunaları<br />
barındırmaktadır. Fırtına vadisi aynı zamanda dünyanın 200 ekolojik bölgesi içinde<br />
Avrupa’nın acil korunması gereken 100 ormanından birisi olarak tespit edilmiştir.<br />
Bölge 1. derece doğal sit alanı olduğundan dokunulamaz, yapılaşma olamaz, inşaat<br />
yapılamaz, yol yapılamaz. Diğer ülkeler doğal alanlarını artırarak ve ekolojik politikalar<br />
üreterek sorumluluklarını yerine getirmeye çalışırken her nedense ülkemizde yeşili “yok<br />
etmek” için özel bir çaba sarf edilmesine anlam veremiyoruz.</p>
<p>Keşfedilmemiş vahşi ormanın ortasından geçen yol!<br />
Yol yapılmak istenilen bölge, sarp bir vadiden oluşmakta olup, dere yatağını takip eden yol<br />
güzergahı üzerinde daha henüz bilinmeyen üç adet de büyük çağlayan bulunmaktadır. Alan<br />
orman sınırı içinde ve dışında her iki yamaç açısından sürekli çığ ve heyelanlara maruz<br />
kalan bir alandır.</p>
<p>Daha önce Palovit Şelalesi önünden kısa bir orman yolu çalışması<br />
yapılmış, ancak sürekli heyelanlar nedeni ile devam ettirilememiştir. Gerek önceden inşa<br />
edilmiş mevcut orman yolu, gerek yeni açılacak yolun sürekli işlemesi çığ ve heyelanlar<br />
nedeni ile hiçbir zaman mümkün olmayacaktır. Kullanılması mümkün olmayan bu yol<br />
nedeni ile yüzlerce anıt ağaç niteliğinde ağaçlar kesilecek ve Palovit Vadisi’ne tamiri<br />
imkansız zarar verilecektir.<br />
Fırtına ve Palovit Vadileri, son derece hassas bir ekosistemi barındırmaktadır. İçerdikleri<br />
doğal yaşlı ormanlarla, hem bölgenin hem de ülkenin en bozulmamış birkaç orman<br />
ekosistemi arasında değerlendirilirler. Palovit Vadisi kendine özgü endemik bitkiçeşitliliğinin yanı sıra barındırdığı hayvan türleriyle de doğa koruma açısından büyük önem<br />
taşımaktadır. Türkiye’de en yoğun bozayı popülasyonunun bulunduğu bölgelerden biri olan<br />
alanda, yaban domuzu, çengel boynuzlu dağ keçisi, yaban keçisi, kurt, tilki, çakal, yaban<br />
kedisi, vaşak, karaca ve porsuklar yaşamaktadır.<br />
Ahbap-çavuş ilişkisi ile vadi yok ediliyor!<br />
Projesiz halde, yöre insanının oluru ve kepçe operatörünün inisiyatifi ile açılan yollar,<br />
ekolojik olarak vadinin tam da göbeğinde ciddi yaralar açmaktadır. Yol, dozerin<br />
gidebileceği şekilde açılmakta, bir yol için 2-3 defa güzergah değişikliği yapılmakta,<br />
dozerin takıldığı yerde geri dönülüp yeni bir güzergah belirlenmekte, dolayısı ile de alanda<br />
çok geniş bir tahribata sebep olunmaktadır. Bu şekilde projesiz bir çalışma vadiyi tanınmaz<br />
hale getirecektir.<br />
Dünyanın hiçbir yerinde 1/25000 ölçekli harita üzerinden(Sal-Pokut Yolunda olduğu gibi)<br />
bir güzergah çizerek, üstelik sit ve milli park alanı olan bir yerde yol çalışması yapılamaz.<br />
Projesiz yollar, denetimsiz dozer operatörleri nedeni ile Karadeniz her geçen gün<br />
tüketilirken, Karadeniz’in en çok korunması gereken bir vadisine de aynı senaryo ile yol<br />
yapılması adeta bir cinayettir.<br />
Diğer yandan bölge 1. derece doğal SİT alanı olup, 2863 sayılı yasa gereği koruma amaçlı<br />
imar planları henüz yapılmış değildir. Koruma amaçlı imar planları yapmadan her hangi bir<br />
projenin onayı da mümkün değildir. Vadi aynı zamanda milli park alanları içerisinde yer<br />
almakta olup, milli park alanı içinde kanunun 15. maddesi gereği mastır planların da<br />
yapılması ve usulü dairesinde onaylanması da gerekir. Milli Park Yasası açısından dava<br />
konusu yolun, mastır planında işli de olması gerekir. Tüm bu sebeplerle gerek Milli Parklar<br />
Yasası açısından gerek 2863 sayılı yasa açısından kurulun kararı hukuka aykırıdır.<br />
Bu aykırılık aynı zamanda Valiliğin tesis ettiği izin verme işlemini de hukuka aykırı hale<br />
getirmekte olup, her iki idari işlemin iptal edilmesi gerekir.<br />
Türkiye’nin yağmur ormanlarını kestirmeyeceğiz!<br />
Bern sözleşmesine taraf olan Türkiye bölgeyi koruma altına alacağını çok önceden taahhüt<br />
etmiş durumdadır. Ayrıca Türkiye yine imzaladığı AB katılımı çerçevesinde; “Avrupa’nın<br />
yaban hayatı ve doğal yaşama ortamlarının korunması” sözleşmesi ile de endemik ve doğal<br />
yaşamı korumakla yükümlüdür. Tüm bunlara rağmen hangi kanuna dayanarak ve hangi<br />
inisiyatifle bilinmez; halen ısrarla kepçeler bu doğal vadiyi mahvetmek için çalışmaktadır.<br />
Açılan davalara rağmen doğa rant uğruna kurban edilmektedir. İmzalanan anlaşmaları<br />
görmezden gelen, uluslararası sözleşmelere yokmuş gibi davrananlar, ihale alamayan<br />
yandaş müteahhitlere doğayı peşkeş çekenler, şark kurnazlığı ile aradan sıvışıp yol<br />
alacaklarını zannediyorlarsa yanıldıklarını çok geçmeden anlayacaklardır.<br />
İş işten geçmeden vadi bütünüyle korunmalı!<br />
Fırtına Vadisi başta hidroelektrik santraller olmak üzere, yol inşaatları, turizm ve çarpık<br />
yapılaşma, taş ocaklarının tehdidi altındadır. Bir de bunlara yaylaların birbirine bağlanması<br />
projeleri eklenince kirlenme kaçınılmaz olmaktadır. Fırtına Vadisi boyunca yer alan şimşirormanları, dev yaşlı ormanlar yasa dışı kesimler nedeniyle azalmakta, Türkiye’nin yağmur<br />
ormanları planlı olarak yok edilmektedir. Bu nedenlerle hem yol isteyen yöre sakinlerinin<br />
hem de yaylaları birbirine bağlayıp jeep-safari turizmi yapmak isteyenlerin ve ilgili devlet<br />
yetkililerinin iş işten geçmeden yapacakları bu katliamı görmeleri gerekmektedir.<br />
Hükümetin ekolojik yıkım politikaların en yoğun yaşandığı yer olan Doğu Karadeniz’de<br />
Yeşiller olarak hukukun üstünlüğü ve yöre insanının desteği ile doğayı koruyacağımızı<br />
kamuoyunun bilgisine sunuyoruz. Bilinçli olarak doğayı turizme ve yandaş mütahitlere<br />
peşkeş çeken AKP hükümetinin bundan böyle yargı önünde hesap vermesinin vakti<br />
gelmiştir.<br />
Yeşiller Partisi olarak bizler ve bizleri destekleyen yüz binlerce kişi ile bu ve bunun gibi<br />
doğa katliamları için sesimizi duyurmak, bugüne kadar tüm projelere kayıtsız kalan<br />
politikaları protesto etmek ve “Palovit vadisine dokunma” demek için haklı hukuksal<br />
mücadelemizi bugün başlatıyoruz. Yeşiller Partisi olarak Karadeniz’e yapılmak istenen<br />
hidro-elektrik santrallarının, izinsiz yolların, barajların, altın madenlerinin, taş<br />
ocaklarının durdurulması ve kapanması için hukuksal mücadelemizin ilk imzasını<br />
attığımızı kamuoyuna saygıyla duyururuz.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Yavuz Sultan Selim ve Aleviler]]></title>
<link>http://uralmutlu.wordpress.com/2009/11/23/yavuz-sultan-selim-ve-aleviler/</link>
<pubDate>Mon, 23 Nov 2009 14:05:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>uralmutlu</dc:creator>
<guid>http://uralmutlu.wordpress.com/2009/11/23/yavuz-sultan-selim-ve-aleviler/</guid>
<description><![CDATA[16. yy. yani II. Beyazıt, Yavuz, Kanuni dönemleri Osmanlı devleti’nin görkemli, yaşam standartlarını]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><span style="font-size:small;"> </span></p>
<div style="font-family:Verdana,sans-serif;"><span style="font-size:small;"><img class="alignleft" title="yss" src="http://www.nkfu.com/resimler/yavuz-sultan-selim.jpg" alt="" width="300" height="380" />16. yy. yani II. Beyazıt, Yavuz, Kanuni dönemleri Osmanlı devleti’nin görkemli, yaşam standartlarının yüksek seviyede olduğu bir dönem olarak gösterilir. Bu üç padişah tarihçilerin kaleminde kusursuz ve gururla kayarak kağıda dökülür. Adı geçen üç padişah dönemi, gerçekten Osmanlı devletinin zirveye tırmandığı, topraklarının alabildiğine genişlediği bir dönem olmuştur
<p>&#160;</p>
<p>Aynı zamanda, kıyımların, katliamların, sürgünlerin de doruk notaya çıktığı bir dönemdir. Türkçe yerine, Arap ve Acem kültürünün de doruk noktasıdır. Alevilerin de dışlanıp, aşağılandığının da doruk noktasıdır. Yaşama hakkı tanınmadığının da doruk noktasıdır.</p>
<p>İslam ülkelerinin kutsal yerlerinin fethedilmesiyle birçok Arap din adamlarının da İstanbul&#8217;u mekân tutması ve adım adım Osmanlının Türk yapısını yok ettiği bir dönem de olmuştur.</p>
<p>Bu dönemde, zamanın en gaddar Şeyhülislamları, kadıları yetişmiş: Bunlar ki, şeriatı istedikleri biçimde yorumluyor, istediği biçimde sultanın çıkartmış olduğu yasayı şeriata uyduruyordu. Konumuz akışı içerisinde bu din ulemasının vermiş olduğu fetvaları ortaya koyacağız.</p>
<p>Kaynaklar hiç bir şüpheye yer bırakmayacak şekilde, bu dönemlerin en çok Alevi kıyımlarının yaşandığı dönem olarak vermektedir. Bazı kaynaklar 2. Beyazıt’ın Alevi olduğunu, Şah İsmail&#8217;e &#8220;oğlum&#8221;, Şah İsmail&#8217;in de kendisine &#8220;baba&#8221; dediğini yazmaları, hatta Hacı Bektaş Ardalarından Balım Sultan’ın kendisine kuşak bağlaması, ilişkilerini düzenli yürütmesi, bu dönemde meydana gelen Alevi katliamlarını haklı göstermeye yetmez. Beyazıt’ın ilişkisi her ne kadar iyi olmuş olsa da sultanlığının son zamanlarında yönetimi tamamen vezirlerine ve ulemaya bırakması, bunların keyfi tutumları, şehzadelerin, isyan edecekler bahanesiyle düşman gördükleri Alevi ileri gelenlerini katletmeleri Beyazıt dönemini de bu işin içinde tutuyor.</p>
<p>&#8220;II. Beyazıt’ın Alevilere karşı aldığı tedbirleri yerinde ve yeterli bulmayan Şehzade Selim, pederimle görüşüp, &#8220;ahvali, devlete şifahen arz etmek muktezayı maslahattır” diyerek İstanbul’a kadar gitmiş ve neticede işi babasına kılıç çekmeye kadar götürmüştür. 917/1511&#8243;1</p>
<p>Kendi halkına en büyük düşman olan Yavuz Sultan Selim, Şehzadeliği döneminde, Trabzon valisiyken bu yönde çalışmalarını yoğunlaştırmış, hatta Beyazıt’ın yumuşak tutumu, Alevilerin üstüne gidip kıyım yapmayışı Selim’i harekete geçirmiştir. Kafasına koyduğu Sultanlık fikrini adım adım geliştirerek, önce babasını ortadan kaldırdı. Ardından iki yıllık bir uğraştan sonra diğer şehzadeleri yok etti. Şehzade Ahmet Amasya valisi, Korkut Antalya, en küçükleri olan Selim Trabzon valisi olarak görev yapmaktaydılar.</p>
<p>Selim kafasındaki kafasındaki hesapları kardeşlerini nasıl ortadan kaldırıp saltanat koltuğuna oturacağıydı Ahmet&#8217;i iktidara en yakın olarak gördüğünden, önceleri, Korkut&#8217;la birleşerek Ahmet&#8217;in Kızılbaşlarla birlik olduğunu, devleti ele geçirerek bir Kızılbaş devleti yapmak istediğini ileri sürmüştür. Oysa Korkut&#8217;ta iyi bir eğitim görmüş, devlet işlerinden anlayacak bir yapısı varken, üstelik Ahmet&#8217;in hem babası hem yönetim tarafından desteklenir olması, Selim&#8217;in rüyalarını kaçırmaktaydı. Selim iktidar uğruna her şeyi mubah sayarak, aile katliamlarından başlayarak yönetim koltuğuna oturdu. Bütün gücünü feodal beyler, mollalar ve geniş anlatımıyla hakim sınıftan alıyordu.</p>
<p>Yaradılışı Alevi düşmanlığıyla özdeşleşmiş olan Yavuz, babasının sultanlığı zamanında bu yönde kesin önlemler alması yolunda onu uyarmış, babası bunu ciddiye almaması durumunda, kendi yöntemleriyle savaşa başlamıştı. Trabzon valisi olduğu dönemlerde Safavi ticaret yollarını kesiyor. İran&#8217;a giden tüccarların tüccarların mallarını yağmalıyordu. Valiyken öylesine bir hazırlık yapıyordu ki bir padişah gibi davranıyor. İstanbul koltuğunun hazırlıklarını yapıyordu. Bu anlamda yöneticiler yetiştiriyordu. Bu deneyimlerini valilik bazında uyguluyordu. Daha şehzadeliği zamanında Anadolu&#8217;da bulunan tüm Alevilerin listesini çıkartıyor, bunu birer birer deftere ediyordu. Yani kayda geçiyordu.</p>
<p>“Yavuz Sultan Selim hükümdar olduktan, kardeşler meselesini hallettikten sonra Şah İsmail&#8217;le muharebeden evvel Anadolu&#8217;daki azılı kırk bin kızılbaşın idam ve hapis olunmalarım sebepsiz bulurlar.&#8221;2 Uzunçarşılı, bu olayları haklı gösterebilmek için Yavuz Selim&#8217;in, Şehzadeliği döneminde kardeşi Şehzade Ahmet ve oğlu Murat&#8217;ın Alevi halkının başına seçtiğini, memlekete zararı bu vesile ile verebileceklerini öne sürüyordu” Yine adı geçen yazar Şah İsmail üzerine gidilmeden önce bunların ortadan kaldırılmasının haklılığını Sultan Selim’in, Şah İsmail üzerine savaş ederken bu &#8220;Kızılbaş tayfası&#8221;nın arka­dan isyan edebilecekleri ihtimalini öne sürüyor.</p>
<p>&#8220;Nihayet Yavuz, bütün kardeşlerini ortadan kaldırdı. Şah İsmail&#8217;in Anadolu’daki tahrikâtına nihayet vermek istedi. Anadolu&#8217;da Şah İsmail&#8217;e taraftar ne kadar Rafızî (Kızılbaş) varsa hepsini öldürttü.&#8221;4</p>
<p>Sultan Selim, ardında olası bir isyana karşı tedbir almak için Alevileri katletmesi, bunun nedeni de Şah İsmail&#8217;e ilgi duymalarıdır.</p>
<p>Peki, kimdir bu Şah İsmail?</p>
<p>&#8220;Çaldıran Savaşı&#8217;nda Şah İsmail&#8217;in ordusu menşei bakımından en az Selim&#8217;in ki kadar Türk idi ve her iki ordu da Oğuz veya Türkmen kavminin mensupları ve hatta pek mühim bir kısım aynı ülkenin çocuklarıydılar.&#8221;5</p>
<p>Görülüyor ki, Yavuz&#8217;un tabanı, Şah İsmail&#8217;in temsil ettiği tabandan farklı değildi. Üstelik her iki ordu mensubu da Türk’tür. Her iki padişah da Türk soyundandır. Üstelik Yavuz&#8217;un resmi dili Farsça iken, Şah İsmail öz be öz Türkçe: konuşup, Türkçe yazmaktadır. &#8220;Yavuz Sultan Selim Han Hazretleri de Türk dilini hiç sevmez. Acem Kral&#8217;ı Şah İsmail&#8217;e yazdığı mektuplarda, Türkçe değil Acemce kalem edermiş, Acemce bildiğini gösterecek 17 Eylül 1992 günkü Türkiye Gazetesinde Prof. Dr. Ayhan Songur da, Yavuz&#8217;un Acemce mektuplarıyla övünüyor. Acem Şahı İsmail, bu mektupları hangi dille yanıtlıyor dersiniz? Türkçe’yle. Zaten bu şah, bizim halk ozanlarımızın en önemlilerinden biridir. Bizim Yavuz&#8217;umuz ise, Acemce şiir düzüyor. Bu onu da Beyani adlı birinden dinleyelim. Bu Beyanı, Yavuz&#8217;la aynı yüzyılda yaşamış, Şairler Tezkeresi adında bir antoloji yapmış. Yavuz&#8217;la ilgili şunları söylüyor &#8220;Ulvi himmetlerinden Türk şiir demeye tenezzül etmeyip, binazır farizi aşarı Acemane güfteleri vardır. Yani, büyüklüğünden Türkçe söylemeye tenezzül etmeyip benzersiz, Farsça şiirleri ve Acem taklidi şarkı sözleri vardır.&#8221;6</p>
<p>Buna karşılık Şah İsmail&#8217;in şiirleri hep Türkçe olarak yazılmış, resmi dil olarak da Türk dili kullanılmıştır. Yavuz&#8217;un ordusundaki askerler Şah İsmail&#8217;le işlerinden Türkçe şiirler okumaktadır. Anadolu&#8217;daki Osmanlı yönetiminin, Arap-Acem kültürünün içine sarhoş gibi dalarken, Şah İsmail bunun tersine, devleti ve ordusu Türkleşiyordu. Anadolu&#8217;da Türklerin Şah İsmail&#8217;e ilgi duy­malarının nedenlerinden birisi de buydu.</p>
<p>Bazı tarihçiler ve günümüz aydınlan ya da Türklüğü savunduğunu sanan­lar, Türkçülerimiz, Yavuz Sultan Selim&#8217;i göklere çıkartıp, bayraklaştırırken sa­nıyorum tarih konusunda yanıldıklarının farkında değiller. Onların savunduk­ları Yavuz&#8217;un ne Türklük diye bir sorunu, ne de Türk dilini ve kültürünü koru­ma ve geliştirme diye bir sorunu vardır. Biz konumuz akışında yine belgelere dayanarak Yavuz&#8217;u tanıtmaya devam edelim. &#8220;Yavuz&#8217;un kudretli kılıcı altında ezilen doğunun sarp kayalarına kaçan, dillerini ve milli duyguları çeşitli zorlamalar altında kaybedip Kızılbaş adını alan bu aşiretler, Erzincan tarihinin dediği gibi kurt, Kızılbaş ve dinsiz değil, özbeöz Türkmen olan Alevi ve Bektaşidirler&#8221;7</p>
<p>Yavuz Sultan Selim, hele Mısır&#8217;dan halifeliği aldıktan sonra, kendisini bir Türk hükümdarı değil de, İslamiyet’in baş halifesi gibi görmesi, üstelik bu sıfa­tı alması sonucu devlet idaresini de baştan aşağı değiştirerek, devlet yönetimin­de tamamen şeriatı uygulaması, Aleviler ve diğer dinler açısından çekilemez bir durumdu. Artık Alevi diye adı geçen kimseler, Aleviliğe bulaşmış olanlar, Alevi diye iftira görenler, Yavuz&#8217;un Arap ve Acem kültürüyle yoğrulmuş mol­laların elinden neler çektiler, ancak tarih bu olaylara tanıktır.</p>
<p>Osmanlı hükümetinin resmi dili olarak Acem ve Arap dilinin yerleşmesi, Osmanlı Devleti&#8217;nde Türklük duygularını iyice silmiştir. &#8220;Türküm&#8221; demek bi­le suç halini alarak bu durum Tanzimat’a kadar sürmüştür. &#8220;Anadolu&#8217;da öldürülen Türklerin 40.000 kadar olduğu belirtilmektedir. Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail üzerine savaşa çıkarken, ordusunun arkasında Türk bırakmak istememiştir. Bu gerçek Osmanlı imparatorluğunun Türklerden kopmuş olduğunun en açık kanıtıdır.&#8221;8</p>
<p>Yine R. Yörükoğlu, Cenap Sahabettin Tekindağ&#8217;dan aktarıyor: &#8220;(Sultan 1. Selim 1512–1520) tahta geçişinin ilk gününden başlayarak ülkede koyu bir Sünnilik uyguladı. Aynı yıl Anadolu’da 40.000 Aleviyi öldürdü. Yavuz’un tahta Anadolu’daki Aleviliği bitirmek hırsıyla çıkmıştır. Tahta çıkar çıkmaz Aleviler hakkında verdiği imha kararı dönemin ünlü ulemasından Müftü Hamza fetvasında “ bilcümle bu taife hem kafirler ve mülhüddürler ve hem de ehl-i fesaddur, iki cihetten katl’leri vaciptir” 9</p>
<p>Arabistan&#8217;ın kutsal yerlerinin ele geçirilmesiyle, Arabistan&#8217;da ve is-lam ülkelerinde bulunan çok sayıda Türk olmayan Arap ve Acem İstanbul’a getirildi. Bu gelişlerde Sünni sistem iyice yerleştirildi. Hem dile, hem kültüre hem Türklüğe, hem insanlığa büyük darbeler indirildi. Aleviler açışındır. Büyük bir felaket olan bu yapılaşma &#8220;tükenmediler kırılmakla.&#8221;</p>
<p>&#8220;O edepsizlerin hareketleri, Kızılbaşların yaşamasına sebep oldu. Eğer o sene Azerbaycan&#8217;da kışlasaydık bu Kızılbaş işi hal olurdu.&#8221;10 Yavuz Sultan Selim, Tebriz dönüşü bunları söylüyor.</p>
<p>Alevilik konusunda araştırmalar yapan Atilla Özkırımlı şöyle bir aktarma yapıyor: &#8220;Anadolu Alevileri bir siyasal egemenlik kavgası vermekteydiler ve bu kavga görünürde dinsel inançlar uğruna yürütülmekteydi. Başka bir deyişle Anadolulu Alevi Türkmen toplulukları bir siyasal egemenlik kavgasında kullanılıyordu. İşin ilginç yanı egemenlikleri altında oldukları Osmanlıyla, dolayısıyla devlete başkaldırırken ona ihanet etmedikleriydi. Onları Şah İsmail’e iten yalnız inanç birliği değildi çünkü. Şah İsmail&#8217;in dayandığı güç, yakın çevresindekiler kendi soydaşlaşlarıydı, kendi aşiretlerinin bireyleriydi. Üstelik Os­manlı yönetimi onları dışlıyor, nerdeyse silah zoruyla ayaklanmaya itiyordu. Bu nedenle Anadolu&#8217;ya gönderdiği halifeleri yoluyla, onlarla ilişkilerini sürdüren yöneticilerini, Türkmen beyleri arasından seçen, benzer dinsel inançları paylaştıkları Şah İsmail&#8217;i kurtarıcı olarak görmeleri doğaldı.&#8221;11</p>
<p>Yavuz Sultan Selim&#8217;le ilgili hangi kaynak, hangi araştırma yapılırsa yapılsın, onun en büyük Alevi Türkmen düşmanı olduğu ortaya çıkıyor. Kendi insanlarını, kendi ırkından, kendi dininden olanları katlederek, yok ederek yok sayarak, dışlayarak, kovarak, düşmanlık güderek, yeryüzüne Yavuz dışında bir kral ne bir hükümdar, ne bir padişah, ne de bir yönetici gelmemiştir. Savaşmak amacıyla üzerine gittiği Türk hükümdarı Şah İsmail&#8217;e saldırırken arkada isyan edecekleri, başkaldıracakları savıyla insanları katletmek hiç bir nedenle haklı gösterilemez. Ve Yavuz Sultan Selim Han&#8217;ın yaptıkları ne tarihte ne de günümüzde savunulamaz. Bunu savunmak en az Yavuz Sultan Selim Han kadar acımasızlık, gaddarlıktır.</p>
<p>Yavuz’un tarihçilerinden Hoca Saadettin Efendi dönemin çok güzel portresini çizmektedir. &#8220;Bundan önce ayağı uğurlu padişah Rum diyarında yerleşmiş bulunan Kızılbaş tutkunlarını ve Alevi tavşanlarını araştırmak için ülke yöneticilerine uyulması gerekli buyruklar gönderip, yediden yetmişe varınca ol yaramazlardan ne idüğü saptanan eşkıyanın adları defter olunup, mutlu kapıya bildirilmelerine Ferman-ı Hümayun çıkmıştı. Cihanda geçerli bu buyruk gereğince yöneticilerin araştırma ve taramalarıyla sayıları kırk bini bulan bunların kimi ortadan kaldırılıp, kimi de hapse attırıldı.&#8221;12</p>
<p>Osmanlı tarihçileri, Yavuz&#8217;un kavgacılığıyla, insanları katletmeleriyle öğünüp duruyorlardı.Yavuz&#8217;un salt Anadolu insanlarını kırmaları onları tatmin etmiyor üstelik komşu ülkelerin halklarının kırdırılmasını da alkışlarla selamlıyorlar . Yine Solakzade Mehmet Handemi Efendi, Yavuz&#8217;un Gürcüleri kırmasından sonra Anadolu&#8217;ya gelir gelmez yaptıklarını şöyle övüyor: &#8220;Bundan başka kan damlayan kılıcının başı, Kızılbaş kalabalığını nice defa perişan eyledi “ 13</p>
<p>Dipnotlar :<br />
1) Altındağ, Şinasi; Selim 1.İslam Ansiklopedisi 10.cilt s.424<br />
2) Uzunçarşılı, H.İ. Osmanlı Tarihi, s. 256<br />
3) age.<br />
4) A. Refik 16. Asırda Rafızilik ve Bektaşilik, s.9.<br />
5) Sümer,Faruk;Oğuzlar-Türkmenler, s.171.<br />
6) Bulut, Şükrü; Dost Dost Dergisi, Sayı: 1, s.40.<br />
7) Fırat, Şerif M. Doğu İlleri ve Varto Tarihi, 3.baskı s.41<br />
 <img src='http://s.wordpress.com/wp-includes/images/smilies/icon_cool.gif' alt='8)' class='wp-smiley' /> Yetkin, Çetin; Türk Halk Hareketleri ve Devrimleri s.160<br />
9) Yörükoğlu, R. Okunacak En Büyük Kitap İnsandır, s.64.<br />
10 Uluçay, Çağatay; Yavuz Sultan Selim, s.23, Özyürek Yayınevi, 1952.<br />
11) Özkırımlı, Atilla; Alevilik-Bektaşilik, s.166.<br />
12) H.S.Efendi, Tacüt Tevarih C.IV. s.176<br />
13) Mehmet Hemdami Çelebi, Solakzade tarihi, c.1 s.438, Kültür<br />
Bak. Yay. 1989</p>
<p>ALEVİLERİN KATLEDİLMESİ İLE İLGİLİ VERİLEN İKİ FETVA</p>
<p>1) YAVUZ SELİM’İN ŞEYHÜLİSLAMI MÜFTÜ EL HAMZA’NIN</p>
<p>KIZILBAŞLARLA İLGİLİ FETVASI (1512)<br />
Müslümanlar! Bilin ve öğrenin ki şu Kızılbaş toplumunun başkanları Erdebil-oğlu Şâh İsmail&#8217;dir. Peygamberimiz aleyhisselâmm şerîatini ve sünnetini ve İslâm dinini ve din bilgisini ve Kur&#8217;ânı küçümsedikleri ve de Allah Tâlâ&#8217;nın haram kıldığı günahlara helâldir dedikleri ve Kur&#8217;ân&#8217;ı ve Mushafları ve şerîat kitaplarını hor görüp ateşte yaktıkları ve de bilginlere ve dindarlara ihanet edip öldürüp mescitlerini yaktıkları ve de pis başkanlarını Tanrı sayıp secde ettikleri ve de Hazret-i Ebu Bekir&#8217;e ve Hazreti Ömer&#8217;e sövüp halifelik halifeliklerini inkar edip sövdükleri ve de peygamberimizin şeriatını ve İslâmı yok etmeye kast ettikleri, bu anılan ve de bunların Şeriata karşı söz ve davranışları bu fakire ve diğer İslâm âlimlerine göre tevatürle bilinip açıkça belli olduğundan biz dahi şeriat’ın hükmü ve kitaplarımızın nakli ile FETVA VERDİK ki adı geçen toplum Kızılbaşlar-Kâfir ve dinsizdirler ve de her kimse ki onlara uyup o sapık dinlerine razı ve yardımcı olurlarsa onlar da kâfir ve dinsizlerdir. BUNLARI DAHİ ÖLDÜRÜP, TOPLUMLARINI darmadağın etmek tüm Müslümanlara vacip ve farzdır. Müslümanlardan ölen said ve şehid olup cennete girer ve onlardan ölen aşağılık cehennemin dibindedir, bunların hâli kâfirlerin hâlinden daha fena ve çirkindir. Zira bunların kestikleri ve avladıkları ister doğan&#8217;la ister ok ile ve av köpeği ile olsun murdardır ve nikâhları gerekse kendilerinden ve gerekse başkasından alsınlar bâtıldır ve de bunlara kimseden miras Yoktur.bir bucak halkı bunlardan olsa da) Allah yardımcısı olsun Osmanlı Padişahına gerekir ki bunların (Kızılbaşların) ileri gelenlerini öldürüp mallarını ve kadınlarını dahi ve çocuklarını İslâm gazilerine taksim ede ve bunları ele geçirilince tövbeliklerine ve pişmanlıklarına inanmayıp öldürülmeli ve de bir kimse ki vilayette olup onlardan olduğu bilinirse ya da onlara giderken yakalanırsa öldürülmeli ve tüm bu toplum hem dinsizdir ve hem bozguncudur, iki yönden katledilmeleri vaciptir. Ey Allahım dine yardım edene sen de yardım et ve Müslümanları hor göreni sen de hor gör, (bu fetvayı veren) Sanı Görez adıyla meşhur el-Müftü Hamza&#8221;1</p>
<p>1) Yavuz Sultan Selim’in İran Seferi, İ.Ü.Ed.Fak. Tarih Dergisi sayı 22 s.17. 1968</p>
<p>İslamiyet Türkler ve Alevilik, Gülağ Öz, s. 188, 1999 Ankara</p>
<p>2) PADİŞAH YAVUZ SULTAN SELİMİN VEZİRİ ŞEYHÜLİSLAM İBNİ KEMAL&#8217;İN ÇALDIRAN SAVAŞIYLA İLGİLİ FETVASI</p>
<p>FETVA 2</p>
<p>Bu yerde adı zikri dolaşan, bütün zamanlarında tanındığından dolayı varlığının açıklanmasına gerek duymayan, Rahman ve Rahim adıyla ; Şah İsmail’in ve din gününe (kıyamet) kadar lanetlenmiş guruplarının ve tebalarının yenik zelil askerlerinin küfrü hususunda Hamd Kerim, Kuvvetli büyük olan Allah içindir. Övgü doğru yola rehberlik eden Hz. Muhammet’i ve doğru dinde ona uyanlar (övgüler olsun) şianın (Şah İsmail ve tebasının) kendi imanlarından başka doğru yola götüren imam, imamlığını ilk dört halifenin halifeliğini inkar ettikleri, İmam Ebu Bekir&#8217;le, İmam Ömer&#8217;, İmam Osman’a (yüce Allah hepsinden razı olsun) açıkça küfür ettikleri Sünni memleketlerinden bir çok yere hakim oldukları, oralarda boş mezheplerini ortaya koydukları, haberleri ard ardına geldi, Müslüman ülkelerde bu durumun etkileri çoğaldı. Şeriatı ve ona uyanları küçümsüyorlar, bu şeriatla içtihat edenlere kendi mezheplerinin tersine, müctehatlarının mezheplerinde zorluk olduğunu ileri sürerek (şeriate tabi olanlara) sövüyorlar. Tarikatlarının Liderine de Şah İsmail adını verdiler.</p>
<p>Onlar Şah İsmail tarikatinin metodunun son derece kolay olduğunu ileri sürüyorlar. Şah İsmail&#8217;in &#8220;helaldir&#8221; dediğini helal, haramdır dediğini haram sayıyorlar. . Şah şarabı helal kılsa, şarap helal oluyor. Özetle, küfürlerinin çeşitleri, Dinden dönmeleri küfürlerinde şüphe etmiyoruz. Sürekli gelen haberlerle bize ulaşmıştır. Ülkeleri Dar&#8217;ul-Harb&#8217;tır. Erkeklerinin ve kadınlarının nikahı geçer­sizdir. Onların çocuklarının her biri zina çocuğudur. Onlardan birinin kestiği hayvan (ölü) mundar olur, her kim bir kadınları ve çocukları helal olur. Adamlarına ge­lince, onlar Müslüman olmadıkça öldürülmeleri zorunludur. Müslüman olduk­larında, zındıklıklarının tersine, diğer Müslümanlar gibi hür olurlar. İnsanlar­dan birisi (Darüs-Selâmı)-(şeriatın hüküm sürdüğü) terk etse bile, onların dini­ni seçse, onun da kesinlikle katli vaciptir.*</p>
<p>Kaynak :</p>
<p>Mecımüa-i Resal, Süleymaniye ktp. Pertev Paşa kısmı No:621,yk</p>
<p>Gülağ Öz, İslamiyet Türkler ve Alevilik, s.193</p>
<p></span></div>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Anadolu Aleviliğini anlamak]]></title>
<link>http://uralmutlu.wordpress.com/2009/11/22/anadolu-aleviligini-anlamak/</link>
<pubDate>Sun, 22 Nov 2009 14:01:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>uralmutlu</dc:creator>
<guid>http://uralmutlu.wordpress.com/2009/11/22/anadolu-aleviligini-anlamak/</guid>
<description><![CDATA[Anadolu Aleviliğini anlamak için, Hacı Bektaş-ı Veli’yi tanımak gerekir. Çünkü, Anadolu Aleviliği ve]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><span style="font-size:small;"></span>
<div style="font-family:Verdana,sans-serif;"><span style="font-size:small;">Anadolu Aleviliğini anlamak için, Hacı Bektaş-ı Veli’yi tanımak gerekir. Çünkü, Anadolu Aleviliği ve Bektaşiliği ile Hacı Bektaş-ı Veli adı, eş anlamlıdır. Biri bilinmeden diğeri bilinemez. </p>
<p>Anadolu’da halk arasında, Bektaş-ı Veli’nin hayatı ile ilgili sayısız rivayet vardır. Bu nedenle Hacı Bektaş-ı Veli’nin hayatı ile ilgili bilgilerin esasını masalımsı, mitolojik bilgiler oluşturur. </p>
<p>Yani, Hacı Bektaş-ı Veli’nin gerçek hayatı yanında, bir de mitolojik hayatı vardır. </p>
<p>Mitolojik hayatında, masal unsuru hakimdir. Kahramanımızın bir bağırması ile yüzlerce kişi ölebilir, yok olabilir. Erenler, denize halısını veya postunu serer üstüne oturur, karşıya geçer. </p>
<p>Sırası gelince şahin olur, güvercin olur uçar. Gerekirse silkinir, insan olur. bir anda birçok yerde olabilir. Sabah namazını Kabe’de kılar, öğle namazında evine döner. Ateşte, kaynar suda yanmaz. Taşa basar, taşta ayak izleri çıkar. Taşı isterse un gibi ezer, dağı saman çöpü gibi nefesiyle uçurur. Taşlar, kerametine tanıklık eder. Hayvanlar keremi ile dile gelir, kayalar yürür. Yırtıcı hayvanlar onun bakışıyla ya yok olur ya da taş kesilir. </p>
<p>İradesi tabiat kanunlarının üstündedir. dileyip de gerçekleştiremediği şey yoktur. Zaman içinde zaman, mekan içinde mekan yaratır. Onun için yok yoktur; doğuşu bile bir kerametin sonucudur. Ölüm ise onun için uyumak anlamına gelir.(37)</p>
<p>Velayetname, Hacı Bektaş-ı Veli’yi işte böyle tanıtıyor.</p>
<p>Her masalda halkın yorumu vardır. Dileği, düşüncesi, anlayışı, anlatışı ve masalın dayandığı bir gerçek payı vardır. Bu yüzden bazen gerçek masallaşır ve dile gelir. </p>
<p>Bu özellik, bütün dinlerde ortak paydayı oluşturur. Hıristiyan aziz de ejderha öldürür, Müslüman aziz de, Budist aziz de&#8230; Hıristiyan aziz de şu veya bu hayvanın donuna girer, Müslüman aziz de, Budist azizi de&#8230; Hepsi denizi geçer, havada uçar v.s.</p>
<p>Bu olağanüstü olaylar dinden ya da mezhepten değil, çok tanrılı dinler dönemindeki düşünceden kaynaklanır. Bunlar, refah ve huzur dileğidir. Erişilmeze erişmeyi isteme duygusudur. </p>
<p>Bu özellikler hangi ulus ve dinde olursa olsun ortak özlemlerdir. Geçmişte ortak şeyler yaşanmıştır. Aynı inanç ve aynı özlemler paylaşılmıştır. Bu durum, şu ya da bu oranda bugüne de yansımıştır. </p>
<p>Hacı Bektaş-ı Veli’nin Anadolu’ya gelişi, Anadolu Selçuklu devletinin son yıllarına rastlıyor. </p>
<p>Hacı Bektaş-ı Veli’yi Anadolu’ya büyük Türk tasavvufçusu Hacı Ahmet Yasevi’nin halifelerinden Lokman Parande’nin gönderdiği rivayet edilir. Lokman Parende aynı zamanda Hacı Bektaş-ı Veli’ye, babası İbrahim Al Sani (Seyyid muhammet) tarafından Hoca olarak tutulmuştur. Lokman Parende öğrencisini Yasevilik tekkelerinde uygun örf ve ananeye göre yetiştirmişti. </p>
<p>İslamiyetin Türkler arasında yayılmasından sonra, Yasevilik Türkler arasında gelişen ve büyük taraflar toplayan ilk Müslüman Türk tarikatı oldu.</p>
<p>Yasevilik, Türkistan, Anadolu ve Rumeli’nde bulunan Türk ve Kürt tarikatlarına tasavvuf anlayışını soktu. </p>
<p>Hacı Bektaş-ı Veli’nin Anadolu’ya gelişinden önce Baba İshak önderliğinde Anadolu Selçuklu devletine karşı büyük bir başkaldırı olmuş, Alaaddin Keykubat ayaklanmayı ancak paralı Fransız askerlerinin yardımıyla ve çok kanlı bir biçimde bastırmıştı. </p>
<p>Bu sırada, bir başka tasavvuf piri, Ahi Evren Veli de Kırşehir’de yaşıyordu. Bütün Anadolu işçi ve esnafı onun buyruğundaydı. Ahilik ve Babailik temelde birbirine yakın düşünce akımlarıdır. </p>
<p>Hacı Bektaş-ı Veli Kırşehir’e yerleşmeden önce Horasan ve Erdebil’de tekke eğitimi almış, bunun dışında Ortadoğu’yu hayli gezmiş, incelemişti. Bazı kaynaklar Mekke ve Medine’ye gittiğini de yazar.</p>
<p>Bektaş-ı Veli, İran Batınilerini, Arabistan’daki İsmailileri, Horasan’da Yaseviliği, Mezopotamya’yı Selçuklu Sultanındaki Acem etkisini, Karamanlılardaki Türklük fikrini, Ahi ve Babai inançlarını da yakından tanımıştı. </p>
<p>Hacı Bektaş-ı Veli’nin Anadolu’ya geldiği yıllarda Anadolu çok karışıktı. Anadolu Selçuklu Devleti, halka yabancılaşmıştı. Acem ve Arap etkisindeki Türklere insan muamelesi bile yapılmıyordu. İktidar ve din kavgalarının alıp yürüdüğü Anadolu’da halk Selçuklu yönetiminden çok hoşnutsuzdu. Zaten Babai İsyanı da bu yüzden çıkmıştı. İsyanın önderi İshak, Selçuklu ordusunu bir kaç kez yendikten sonra, Fransız paralı askerlerin yardımı ile ele geçirilmiş, asılmış ve isyan da böylece bastırılmıştı (1240).</p>
<p>Hacı Bektaş-ı Veli, Anadolu’da uzun süre gezdikten sonra, Kırşehir civarındaki, Sulucakaracahöyük’e (bugünkü Hacıbektaş Kasabası) yerleşti. Orada tekkesini kurdu ve inançlarını yaymaya başladı.</p>
<p>Hacı Bektaş-ı Veli’nin evlenip evlenmediğine ilişkin farklı görüşler vardır. Bu konuda bir görüş; Bektaş-ı Veli’nin, İdris Hoca’nın eşi Kadıncık Ana’dan doğma kızı Fatma Nuriye Hatun “Kutlu Melek” ile evlendiği ve çocuğu olmadığıdır. </p>
<p>Başka bir görüşe göre ise, Bektaş-ı Veli hiç evlenmemiştir. Kadıncık Ana’nın Bektaş-ı Veli’den hamile kalması söz konusu değildir. Rivayete göre, “Kadıncık Ana, Bektaş-ı Veli’nin burnundan akan kanı, ziyan olmasın günah olur,diye içer ve hamile kalır.” Bektaş-ı Veli, Kadıncık Ana’ya “Yurdun bekçisi, senden gelecek ve senden olacaktır” diye söylediği de bilinen rivayetler arasındadır. </p>
<p>Ayrıca, Kadıncık Ana’nın İdris Hoca’dan hamile kalarak üç erkek çocuk doğurduğu ve sadece bunlardan , Timur Taş’ın yaşadığı söylenir. Buna SEYİTALİSULTAN veya HIZIRLALA da denilmiştir. İşte PİREVİNEbu çocuk halife olur. İddiaya göre, Hacı Bektaş Çelebilerinin soyu; Hızır Lala’dan gelir. Hacı Bektaş-ı Veli’nin çocuğu olmamıştır. Çocuksuz vefat etmiştir (1270-71).</p>
<p>Kadıncık Ana, Bektaş-ı Veli’nin eşi değil nefes evladıdır. Seyit Ali Timur Taş bel oğlu değil, Bektaş-ı Veli’nin yol oğludur. </p>
<p>Seyit Ali Sultan daha sonra, Dimetoka’da bir Bektaşi dergahı kurar. Seyit Ali Sultan’ın (mezarı Hacıbektaş’tadır) oğlu RESULBALISULTAN’dır.</p>
<p>Resul Balı Sultan’ın, Hüdadad ve Mürsel Bali Sultan adlarında iki oğlu olur. Kendi mezarı Dimetoka’dadır. Soyu bu iki koldan yürüyen Hacı Bektaş-ı Veli’nin dergahını ve külliyesini 2. Osmanlı Sultanı Orhan Gazi Bey, türbesini de 2. Murat yaptırmıştır. Sonradan bu türbeyi 2. Beyazıt tamir ettirmiştir.(38)</p>
<p>Hacı Bektaş-ı Veli’nin sağlığında “Bektaşilik” denilen bir tarikat yoktu. Alevilik ya da Bektaşilik dediğimiz inanç sistemi veya tarikatı o öldükten çok sonra ortaya çıkmıştır. Bu düşünceyi ve eylemi, Hacı Bektaş-ı Veli’den 200 yıl kadar sonra posta oturan Balım Sultan sistemleştirmiştir. Bektaşilikte hiç evlenmemeyi (mücerret babalığı) ve kendini tamamen dine verme geleneğini Balım Sultan ortaya koymuştur. </p>
<p>Hacı Bektaş “Babaları” bu görüşü savunurken, “Çelebiler” kolu da evlenmeyi savunmuştur. </p>
<p>Balım Sultan’dan sonra Hacı Bektaş’ta iki post vardır: A) Babalar, B)Çelebiler.</p>
<p>Hacı Bektaş-ı Veli 1270-71 yıllarında vefat ettikten sonra, Babalık postuna sırasıyla Hızır Lala, Resul Bali, Yusuf Bali, Mürsel Bali Sultan, Cemali Sultan, Açık Hacım Sultan, Sarı İsmail Sultan oturmuştur. Bunlardan sonra Balım Sultan gelir. Bu postnişinlerin Hacı Bektaş-ı Veli’nin yol oğlu, Timur Taş’tan soy takip ettiği söylenir. Timur Taş’a Hızır Lala da denir. </p>
<p>Bektaşiliği sistemleştirip geliştiren Balım Sultan’ın annesi bir Rum kızıdır. Olay şöyle gelişmiştir. Fatih Sultan Mehmet, Sırbistan’ın fethi sırasında esirler arasında bir Sırp prensi ile bir de prensesi getirir. Bunlar kardeştirler. Fatih bu iki genci, yetiştirilmek üzere Dimetoka’da bulunan Bektaşi tekkesine gönderir. Bu prens ve prenses Bektaşi terbiyesine göre yetişir ve Bektaşi olurlar. Bektaşilerden Sersem Ali Baba bu sırp prensesi ile evlenir ve Balım Sultan dünyaya gelir. </p>
<p>Bir iddiaya göre, Sultan Beyazıt anadolu Alevilerini Şiilikten korumak için Balım Sultan’ı Hacı Bektaş-ı Veli dergahına gönderir.</p>
<p>Bugün, Balım Sultan Türbesi Hacı Bektaş’ta Bektaş-ı Veli’nin türbesi ile birlikte ziyarete açıktır. Mücerret babaların kulağının kesilip küpe takıldığı eşikte niyaz edilir. Bu mücerretlik küpesinin anlamı evlenmemektir. Dini ve felsefi anlamı ise; “Terki dünya, Terki urba, Terki terek” biçiminde özetlenir. Bu, dünya nimetlerinden uzaklaşıp kendilerini Hakka veren dervişliğin yaşam felsefesidir. </p>
<p>Alevilikte Hacı Bektaş-ı Veli’nin soy seceresi meselesi de önemlidir. Birçok Alevi, Hacı Bektaş-ı Veli’nin seceresini Hz. Ali’ye kadar götürürler, bu iki din ulusunun aynı soydan geldiğine inanırlar. </p>
<p>Ancak, Bektaş-ı Veli’nin soy kütüğünün Hz. Ali’ye dayandırılması mantıken mümkün görülmüyor. Hacı Bektaş’ın soy kütüğü şöyle tespit ediliyor:</p>
<p>Hacı Bektaş-ı Veli, Seyyid Muhammed İbrahim Al-Sani, Seyyid Musa-ı Sanı, İbrahim Mükerrem Al Mücab İmam Musa-ı Kazım, İmam Cafer al-Sadık, İmam Muhammed-al Bakır, İmam Zeynel-al Abidin, Ali-İmam Hüseyin-al Şahid, İmam Emir-al Mu’minin Ali.</p>
<p>Görüldüğü gibi, Hz. Ali ile, Bektaş-ı Veli arasında sekiz kişi var. Ali, Hicret’in 40. yılı ramazanının 19. günü vurulur, 21. gecesi vefat eder (61); Hasan 670’te zehirlenerek öldürülür; HZ. Hüseyin, 680’de Kerbela’da şehit edilir; oğlu Zeynel Abidin Ali, 712’de, onun oğlu Muhammed Bakır, 732’de, Cafer-i Sadık, 705’te, Musa-ı Kazım; 799’a vefat etmiştir.</p>
<p>Hacı Bektaş-ı Veli, hem Vilayet-Name’ye, hem Ariflerin Menkıbeleri’ne hem de Aşık Paşa tarihine göre 1270-1271’de ölmüştür. Bu tarih ile, İmam Musa-ı Kazım’ın ölümü arasında 500 yılı aşkın bir zaman var. Bu kadar yıl içinde, Hacı Bektaş ile Musa-ı Kazım arasında üç kişi görülüyor. Bu hiç mümkün değildir.(39)</p>
<p>Bu bakımdan, Hacı Bektaş-ı Veli’nin soy kütüğünün Hz. Ali’ye ulaştırılması, mantıken mümkün değildir. Elde somut deliller yoktur. Olay zamanın geleneğine uygun bir düşünce tarzı ile, Hacı Bektaş-ı Veli’yi sevip kutsal sayanlarca ona SEYİTLİK verilmek istenmesine dayanmaktadır.*</p>
<p>Hacı Bektaş’ı Veli’nin; 1273 yılında vefat eden Mevlana Celaleddin-Rumi ile çağdaş olduğunu Eflaki, Ariflerin Menkıbeleri adlı eserinde belirtir. Menakıb-al-Arif’de de Hacı Bektaş, Mevlana’nın çağdaşıdır. Ona İshak adlı dervişi yollayan da gene Mevlana’dır.(40)</p>
<p>Yani, Bektaş-ı Veli’nin bu yıllarda yaşadığı kesindir. Soy kütüğünde hayal unsuru ağır basmaktadır. </p>
<p>Aynı eserde, Nurettin Hoca, Hacı Bektaş’ın şeriat buyruklarına uymadığını Mevlana’ya anlatır. Aşık Paşa Tarihi adlı eserde de, Aşık Paşazade, Hacı Bektaş’ın Osmanoğulları ile görüşmediğini, Selçuklu devrinde yaşadığını belirtir ve onun Babailerden olduğunu açıklar.(41)</p>
<p>Eserde ayrıca, Hacı Bektaş’ın Selçuk İmparatorluğu aleyhine bir isyan tertiplendiği için 1240 yılında idam edilen Baba İshak’ın (kendisine inananların dilinde “Baba Resul Allah”) en ileri gelen halifesi olduğu yer alır. Ayrıca, Hacı Bektaş-ı Veli’nin kardeşi Menteş’in Babai İsyanı’nda öldüğü bilinen olaylardandır. </p>
<p>Halbuki Hacı Bektaş-ı Veli Anadolu’ya bir Yasevi dervişi olarak gelmişti. Piri ise, Hacı Ahmet Yasevi’dir. </p>
<p>Ahmet Yasevi, Doğu Türkistan’ın Seyran kasabasında doğmuştur. Babası Şeyh İbrahim, annesi ise Ayşe Hatun’dur. Babası sonradan Yesi kasabasına yerleşir. Yesi, Oğuz Han’ın hükümet merkezidir. Bugün buraya Türkistan denir. </p>
<p>Şeyh Ahmet, bu kasaba dolayısıyla “YESEVİ” ismini almıştır. Ahmet ilk tahsilini YESİ’de yapar. Sonra Buhara’ya gider. O sırada Buhara, ilk Müslüman Türk Devleti olan Karahanlıların elindedir. Ahmet Yasevi mutasavvıflardan, Şeyh Yusuf Hemedani’den ders alır. onun halifeliğini kazandıktan sonra, tüccar olarak Yesi şehrine gelir. Kısa zamanda binlerce müridi olan büyük bir tekke kurar. Hoca Ahmet Yasevi’den Türkistan’da, doksan dokuz bin pirin piri olarak bahsedilir. Yani Hoca Ahmet Yasevi, pirler piridir. Lokman Parende, bu doksan dokuz bin pirin piri Hacı Ahmet Yasevi’nin halifesidir. Hacı Bektaş-ı Veli de Lokman Parende’nin halifesi olarak Anadolu’ya gelir. </p>
<p>Ahmet Yasevi müridlerine tarikatını anlatmak için Türkçe olarak ahlaki ve tasavvufi şiirler yazar. En önemli eseri Divan-ı Hikmet’tir.(42)</p>
<p>Hacı Ahmet Yasevi, kaynaklara göre, Hicri 562’de (1166-1167) 120 yaşında vefat etmiştir. Mezarını Timurlenk yaptırmıştır. Anadolu’ya Lokman Parende’nin halifesi, müridi olarak gelen Hacı Bektaş-ı Veli tasavvuf erbabıdır ama, Yesevi’dir. Yesevilik ise Türkistan’da Müslümanlığı kabul eden ve tasevuf inançlarını izleyen bir tarikattır. Bir başka deyişle Hacı Bektaş-ı Veli Anadolu’ya ayağını bastığında bir Yasevi dervişidir. </p>
<p>Fakat ne olur, ne biter çok kesin bilinmez. Hacı Bektaş-ı Veli, Anadolu’da Aleviliğin en büyük piri olur. Burası çok önemli ve üzerinde durup düşünülmesi gereken bir konudur. Birçok araştırmacı bunun hikmetinin Anadolu’da olduğunu belirtir. Biz de bu noktada biraz durup o yıllarda Anadolu’da ne olup bittiğine kısaca bir göz atacağız.</p>
<p>Hacı Bektaş-ı Veli’nin Anadolu’ya geldiği yıllarda Anadolu’da halkın çok huzursuz olduğunu Selçuklu yönetimine defalarca başkaldırdığını biliyoruz. </p>
<p>Burada, önce bu toplamsal başkaldırılara kısa bir göz atacak, sonra da eski Anadolu inançları, Anadolu halkının İslamiytei kabul biçimi gibi konulara geçeceğiz.</p>
<p>Kaynak Karacaahmet&#8230;.</span>                                                    </div>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Osmanlı Döneminde Alevi Başkaldırıları]]></title>
<link>http://uralmutlu.wordpress.com/2009/11/21/osmanli-doneminde-alevi-baskaldirilari/</link>
<pubDate>Sat, 21 Nov 2009 13:34:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>uralmutlu</dc:creator>
<guid>http://uralmutlu.wordpress.com/2009/11/21/osmanli-doneminde-alevi-baskaldirilari/</guid>
<description><![CDATA[Türkiye&#8217;de aydınlar arasında, genellikle Aleviliğin başkaldırı geleneği üzerinde durulmuştur. ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div style="clear:left;float:left;font-family:Verdana,sans-serif;margin-bottom:1em;margin-right:1em;"><img src="http://img440.imageshack.us/img440/338/photo8ow1cc2.jpg" alt="http://img440.imageshack.us/img440/338/photo8ow1cc2.jpg" width="400" height="288" /></div>
<p>Türkiye&#8217;de aydınlar arasında, genellikle Aleviliğin başkaldırı geleneği üzerinde durulmuştur. Halk katmanlarının alt kesimlerinden oluşan Alevi toplulukları, tarih boyunca, bulundukları ülkelerdeki iktidarlarla mücadele etmişlerdir. Bu konuda elde yeterince kaynak bulunmaktadır.</p>
<p>Şimdiye kadar Alevilik hareketlerini değerlendiren üniversite kaynaklı yazarlar, tıpkı sarıklı müderrisler gibi davranarak, Alevileri bir tür beşinci kol ve vatan hain gibi göstermeye çalıştılar. Osmanlı devleti bütün gücüyle savunmasız halkın üzerine gelirken, bu kesimlerin, kendilerini koruyabilmek için, diğer bölgelerden destek almaları, başka devletlerden yardım istemeleri onların yaşayabilmeleri için kaçınılmazdı. İran&#8217;da kurulan Safevi Devleti, Osmanlı&#8217;dan bin kez daha Türk&#8217;tü&#8230; Ayrıca bu bir Alevi devleti idi. Bugün nasıl yabancı ülkelerdeki Türkler, Türkiye&#8217;den destek bekliyorlarsa, Anadolu Alevileri de doğal olarak İran Alevi yönetiminden destek beklemiştir. Alevilerin, İran&#8217;daki Alevi yönetimine sempatileri olduğu kesindir. Fakat, bu iş tersten de olmuştur. İran&#8217;daki Sünni kesimlerder de Osmanlı&#8217;dan destek ve yardım görmüşlerdir. Bunun böyle olduğunu, Osmanlı sarayından yazılan fermanlar açıkça gösteriyor.</p>
<p>Başbakanlık Arşivleri&#8217;nde bulunan 30 Numaralı Mühimme Defteri&#8217;nde 186 numara ile yer alan 1577 tarihli padişah fermanına bakıldığında bu saptamanın doğruluğu görülecektir. Özetle şunları söylüyor ferman:</p>
<p>“Şehrizol Beylerbeyi&#8217;ne Hüküm:</p>
<p>Şah tarafından Solak Hüseyin, Pelangan aşireti üzerine gönderilmiş, malları yağma ettirilmiş. Pelangan Aşireti Sünni olup bu tarafa muhabbeti olduğu bildirilmektedir. Şimdi sulh zamanıdır. O taraftan sulha aykırı bir hareket olmayınca, bu tarafta da bir şey yapılamaz. Pelangan beylerine mektup yaz ve barış bozulursa, kendilerinin bu tarafa alınacaklarını bildir.”</p>
<p>İran&#8217;da Sünni kesim üzerinde oluşan baskı karşısında, buradaki Sünni boyların Osmanlıdan yardım istediği anlaşılıyor. Yaşayabilmek için buna zorunlu olan Pelangan aşiretini nasıl vatan haini veya beşinci kol sayamazsak, Anadolu Alevilerini de sayamayız. İnsanın yaşama hakkının üzerinde hiçbir değer bulunamaz.</p>
<p>13. Yüzyıl&#8217;da olduğu gibi 16. Yüzyıl&#8217;da bile Anadolu nüfusunun çoğunluğu Alevi yolundadır. Bunun kanıtını, saraydan yazılan fermanlarda bulabiliyoruz. 71 Numaralı Mühimme Defteri&#8217;nde 118 numara ile yer alan bir fermanda özetle şöyle deniyor. “Rum vilayetinin (Anadolu&#8217;nun) halen çoğunluğu Alevidir. Bunlar İran&#8217;a sevgi duymaktadırlar. Nezirlerini İran&#8217;a yollamaktalar. İran&#8217;dan gelenler bunlar arasında propaganda yapıyor. Bunlardan üçü yakalanmıştır. Bundan sonra da böyle dikkatli olun ve asla bu tür çalışmalara fırsat vermeyin&#8230;”</p>
<p>Osmanlı yönetimi, bu çoğunluğun baskı altında tutulması için gizli ve açık bütün baskı yöntemlerini kullanmıştır. Osmanlı dönemini, Türk halkının veya Anadolu insanının mutluluk dönemi gibi gösterenleri, bizzat saraydan yazılan fermanlar yalanlıyor. Osmanlı yönetiminin en muhteşem dönemi sayılan 16. Yüzyıl, Anadolu insanının, özellikle de Alevilerin kan kustuğu bir çağdır. Anadolu&#8217;ya yüzyıllar boyunca bir çivi bile çakmayan Osmanlı yönetimi, halk üzerinde korkunç bir terör estirmiştir.</p>
<p>Belgelerin ortaya çıkardığı bir gerçek daha var: İran&#8217;da oluşan Alevi gücü nedeniyle Osmanlı yönetimi, Anadolu Alevileri üzerine öyle açık açık gidemiyor. Fakat, yapacağı zulmü başka bahaneler yaratarak yine yapıyor. “Gizli katliam dönemi” diye adlandırabileceğimiz bu döneme ilişkin, Osmanlı sarayından valilere yazılmış fermanlardan bazı örnekler vereceğiz.</p>
<p>Başbakanlık Arşivleri&#8217;nde bulunan ve Omanlı devletinin resmi belgesi olan bu evrakın sahte olmasına, şunun veya bunun kişisel görüşünü yansıtmasına asla olanak yoktur.</p>
<p>29 Numaralı Mühimme Defteri, tarih: 1576, Belge No: 488:</p>
<p>“Zülkadir Beylerbeyi&#8217;ne hüküm: İran ile ilişkisi bulunan Rafızileri (Alevileri), başka bir nedenle suçlayarak toplayıp öldürün. Yalnız Rafızi olanları ise hapsedin. Sonucu da başkente bildirin.</p>
<p>(Fermanın bir sureti Halep Beylerbeyi&#8217;ne yollanmıştır)”</p>
<p>Aynı defterdeki, 489 numaralı ferman özeti:</p>
<p>“Bosyan ve Bozyan Beyi Behlül Beye hüküm: İran ile alakası bulunan Alevilerin gizlice araştırılması. Bunların başka bir bahane ile idam edilmesi&#8230;”</p>
<p>Aynı defterdan, 490 numaralı ferman özeti:</p>
<p>“Bozak Beyi Çerkes Bey&#8217;e Hüküm: Sancağınızda bulunan Rafızilerden İran ile ilişkisi bulunanların araştırılarak tespit edilmesi&#8230; Bunların, başka bir bahane ile idam edilmeleri&#8230; İran ile ilişkileri bulunmayan Alevilerin ise saptandıktan sonra Kıbrıs&#8217;a sürülmeleri&#8230;</p>
<p>(Bir Sureti Kırşehir Beyi&#8217;ne?”</p>
<p>30 Numaralı Mühimme Defteri&#8217;nde de aynı tavrı yansıtan fermanlar bulunuyor. 488 Numaralı ferman; “defterini dürmek” deyiminin ne olduğunu açık açık göstermesi bakımından öğreticidir. Belge özetle şöyle:</p>
<p>“Bozok Beylerbeyi&#8217;ne hüküm: Kızılbaşlıkla suçlanan kişilerin yazıldığı defter suretleri gönderilmişti. Bu kişiler soruşturulsunlar, Kızılbaşlıkları gerçekse, idam edilsinler. Lakin, yalnız ithamla kalmışsa, (Kızılbaş oldukları kanıtlanamamışsa) bunlar Kıbrıs&#8217;a sürülsün.”</p>
<p>1577 tarihli bu fermanın birçok benzeri var. Anadolu&#8217;daki bütün yöneticilere bu tür fermanlar yollanmış bulunuyor. Devlet gizlice, bütün Alevilerin katledilmeleri için karar alıyor; bunu uygulatıyor. Bulunan suçlar da, genellikle, “Hırsızlık yaptı, yol kesti, çeteci” türü şeyler. Bu Aleviler, geceleri evlerinden gizlice alınıyor, bir çuvala konulup ucuna taş bağlandıktan sonra Yeşilırmak, Kızılırmak gibi sulara atılıyorlar, boğuluyorlardı.</p>
<p>Aleviler, içlerine casus dahi sokularak saptanıyor. Adları bir deftere yazılıyor. Deftere adları yazılanlar daha sonra öldürülüyorlar. Yani, “defterleri dürülüyor”. Alevilerin Anadolu&#8217;da yok edilmeleri için Osmanlı yönetimi elinden gelen bütün uygulamaları gerçekleştirmiştir. Korunaksız köylüler üzerinde oluşturulan dört yüz yıl öncesinin bu terörü karşısında, yaşama mücadelesi veren Aleviler, sıkı bir içe kapanma yolunu seçmişler; kentlerden, ulaşım noktalarından uzaklaşmışlardır.</p>
<p>Osmanlı yönetiminin katliam defterlerine adları yazılmasın diye, pek çok Alevi de yolunu bırakmış, Sünni görünmüş, daha sonra da Sünnileşmiştir. Böylece, Anadolu&#8217;da çoğunluktaki Alevi nüfusu azınlığa inmiştir.</p>
<p>Osmanlı yönetiminin yaptığı zulmün birinci derecede sorumluları da Osmanlı din alimleridir. Allah adına fetva ve dolayısiyle karar veren bu sarıklı cellatlardan en tanınmışı Ebussuud Efendi&#8217;dir. Bu mollanın yobazlığı o derecede ileridir ki, halk arasında bağnaz kafalılara, onun döneminden itibaren, “Ebussuut Efendi&#8217;nin torunu (erkeklere), gelini (kadınlara)” denilmeye başlanmıştır. Deyim olarak bu söz yaygınlaşmıştır. Tarih kitaplarında büyük alim diye tanıtılan bu Alevi düşmanı yobazın 16. Yüzyıl&#8217;da verdiği fetvalardan uzunca bir bölümü, bu günün diliyle, Osmanlı&#8217;da Karşı Düşünce adlı çalışmamızdan aktarıyoruz.</p>
<p>Soru: Bir kişi açıktan açığa ramazan gününde yemek yese, sorgulamasa sırasında, “Özrün yokken neden yemek yiyorsun?” diye sorulduğunda yine, “Ramazan hadistir, düzme koşmadır&#8230;” diye cevap verse ve bu sözünde dirense, ona ne yapmak gerekir?&#8230;</p>
<p>Cevap: Elbette öldürülmesi gerekir&#8230;</p>
<p>Soru: Hazreti Hüseyin soyundan gelen bazıları (seyyidler), “İbadetle ilgili kurallar bizi bağlamaz. Biz öbür dünyada ahiret kurallarından sorumlu tutulmayız. Biz cennete gireceklerdeniz&#8230;” deseler, bunlara ne yapılmalıdır?&#8230;</p>
<p>Cevap: Bu inanç üzerinde direnir de Müslümanlığa (şeriat yoluna) gelmezlerse dinsizlikleri anlaşılmış olur, bu nedenle de öldürülmeleri gereker&#8230;</p>
<p>Soru: Bazı sufiler, “Bize şeyhimiz böyle buyurdu&#8230;” diye sürekli olarak zikretseler, onlara ne yapmak gerekir?</p>
<p>Cevap: Şeyhleri olan dinsizin buyruğunu Tanrı peygamberinin buyruğuna yeğledikleri için (Diğer ibadetleri yapmayarak&#8230;) tümünün öldürülmesi gerekir&#8230;</p>
<p>Soru: Kızılbaş topluluğunun, dine göre topluca öldürülmesi helal midir? Bunları öldürenler gazi, bu öldürme sırasında ölenler de şehit olur mu?</p>
<p>Cevap: Kızılbaşların topluca öldürülmeleri elbette dinimize göre helaldir. Bu, en büyük, en kutsal savaştır&#8230; Bu yolda ölmek de şehitliğin en ulusudur.</p>
<p>Soru: Kızılbaşların öldürülmesi, İslam Sultanına (Osmanlı padişahına) düşmanlık besledikleri için mi şarttır, yoksa başka nedenleri de var mıdır?&#8230;</p>
<p>Cevap: Bunlar hem sultana isyan ederler, hem de dinsizdirler&#8230;</p>
<p>Soru: Kızılbaşların önderinin Tanrı Peygamberinin (Muhammet&#8217;in) soyundan olduğu söyleniyor. Bu durumda, Kızılbaşların öldürülmelerinin helal olduğundan biraz kuşku duyulamaz mı?&#8230;</p>
<p>Cevap: Hâşâ, en küçük kuşku duyulmaz. Kızılbaşların yaptıkları kötü işler, o temiz peygamber soyuyla bir ilgilerinin olmadığını göstermeye yeter. Ayrıca babası İsmail (söz konusu Şah İsmail&#8217;dir) ortaya çıktığında, İmam Ali er-Rıza ibni Musa el-Kazım&#8217;ın mezarının bulunduğu ve diğer yerlerdeki büyük seyyidleri zorlayarak kendi soyunu da onlarınkinden göstermek istedi. Direnenleri öldürttü. Bazı seyyitleri kıyımdan kurtulmak için bu isteğe boyun eğmişler, fakat dikkat edenlerin anlayabilmesi için de onun soyunu kısır bir seyyide bağlamışlardır.</p>
<p>Ayrıca, soyunun peygambere dayandığı doğru olsa bile, dinsiz olunca diğer kâfilerden ayrımı kalmaz. Ancak ve ancak doğruluğu tartışılmayacak olan kutsal şeriat töresine uyanlar ve onun sağlam kurallarını koruyanlar peygamber soyundan olabilir. Örneğin, Kenan, Nuh Peygamberin oğluydu ama onun yolundan çıkmıştı. Nuh Peygamber, Kenan&#8217;ın kurtulması için yalvardığında, Tanrı, “O senin soyundan sayılmaz&#8230;” demiş, Kenan da, öbür kâfirlerle birlikte boğulup cezalandırılmıştı&#8230;</p>
<p>Eğer büyük peygamber soyundan gelmek azabdan kurtulmaya yetseydi, Âdem Peygamber soyundan geldikleri için, bütün kâfirler bu dünyada ve öbür dünyada asla azaba düşmezlerdi&#8230;</p>
<p>Soru: Kızılbaşlar, Şii olduklarını söylüyorlar, “Lailahe illallah” diyorlar. Kendilerine karşı uygulanan bu ölçüde sıkılığın nedeni nedir? Ayrıntılı ve geniş geniş açıklar mısınız?..</p>
<p>Cevap: Onlar Şii de değildir. Zaten, “Yetmiş üç yoldan ehli sünnet dışındakiler yanacaktır&#8230;” diyen peygamberimiz durumu aydınlatmıştır. (Aleviler, bu hadisi kendileri için söylemiş sayarlar ve kendilerini “tarik&#8217;ün necat” kurtulmuş topluluk sayarlar. (R. Zelyut) Kızılbaşlar, yetmiş üç yolun tam olarak birinden değildirler. Her birinden bir parça kötülük ve bozgunculuk alıp kendi isteklerine göre yarattıkları sapıklık ve küfürlerine katarak bir sapıklık ve dinsizlik mezhebi kurmuşlardır. Bu kötü durumlarını gün gün artırmaktadırlar. Bunların sürüp giden, bilinen suçlarına bakarak kutsal din yasalarına (şeriate) göre şu yargılara varırız:</p>
<p>O zalimler, ulu Kuran&#8217;ı, kutsal şeriatı ve İslam dinini hafife almakta, dinsel kitaplara söverek ateşe atmaktalar. Gerçek din bilgilerini (şeriat âlimlerini) bu bilgileri yüzünden kırmakta, önderleri olan sapık haini Tanrı yerine koyarak ona secde etmekteler. Ayrıca haram olduğu sağlam ayetlerle saptanmış olan bütün yasakları da helal sayıyorlar. Ayrıca Ebi Bekr ile Ömer&#8217;e lanet ettiklerinden dolayı da kâfirdirler. Ayrıca, doğruluğu tartışılamayacak olan Ayşe&#8217;nin (Peygamberin ailesi) erdemine ilişkin birçok ulu ayet inmişken, bunlar Ayşe anamıza dil uzatarak Kuran&#8217;ı yalanlamakta ve böylece de kâfir olmaktalar. Ve yine Ayşe&#8217;ye yönelik suçlamaları ile peygamberimizin kutsal büyüklüğüne leke sürerek bu yolla peygambere sövmüş sayılırlar. Bu yüzden bütün Kızılbaşların, büyüğü küçüğü ile, kentleri ve eserleriyle yok edilmeleri şarttır. Bunların kâfir olduğundan kuşku duyanlar da kâfir olur&#8230;</p>
<p>Kızılbaşlar, İmam-ı Âzam ve İmam Süfyan-ı Servi&#8217;ye göre, eğer tam anlamıyla tevbe eder de İslamiyete dönerlerse ölümden kurtulurlar. Fakat İmam Malik, İmam Şafii, İmam Ahmed bin Hambel, İmam Leys bin Sad, İmam İshak bin Rahuya ve öteki din bilginlerine göre bunların tevbeleri de kabul edilmez. Elbette boyunlarının kesilmesi gerekir.</p>
<p>Hazret-i İmam (Ebi Hanife) onların hangi yanın inancını benimserlerse o yandan olacaklarını söylemiştir. Bu yargı bilinir&#8230;</p>
<p>Kızılbaş askerleri için ne yapılması gerektiği konusunda bir ikilik yoktur. (Öldürülmeleri gerekir.) Fakat köylerde ve kentlerde kendi hallerinde doğrulukla oturup Kızılbaşların nitelik ve davranışlarından arınmış, dışları da buna uygun kimselerin, yalanları ortaya çıkmadığı sürece, diğerlerine uygulanan uygulamalardan (katliamdan) kurtulmaları gerekir.</p>
<p>Kızılbaşların öldürülmeleri, diğer kâfirlerin yok edilmelerinden daha önemlidir. Örneğin Medine çevresinde kâfir çokken ve Şam henüz ele geçirilmemişken, Ebi Bekir kâfirlere saldırmayı değil, yalancı Müseyleme&#8217;ye bağlı bu döneklere saldırmayı yeğlemiştir. Hazreti Ali zamanında Haricilerin kırılması da böyle olmuştur. Bu kesimin kötülükleri çok büyüktür. Bunların kötülüklerini yeryüzünden silmek için çok çaba harcamak, ne gerekirse yapmak lazımdır.</p>
<p>“Kendisinden yardım istenilen ve kendisine bağlanılan Allah&#8217;tır. Ey Tanrım, günahlarımızı ve işlerimizdeki taşkınlıklarımızı affet. Ayaklarımızı sağlam yere bastır. Kâfirlere karşı bize yardımcı ol.”</p>
<p>“Bunu, efendimiz ve en üstünümüz, zamanın büyüğü, İslam ve zafer diyarının müftüsü Ebussuud yazdı. Sene: 955 (1548).”</p>
<p>Soru: Nahcivan seferinde ele geçirilen Kızılbaş evladı kul olur mu?&#8230;</p>
<p>Cevap: Olmaz&#8230;</p>
<p>Soru: Padişah buyruğuyla Kızılbaş topluluğu kılıçtan geçirilip büyüğü küçüğü tutsak alındığında, yakalananlardan bazıları Ermeni olduklarını söylerse, bu durumda kurtulurlar mı?&#8230;</p>
<p>Cevap: Ermeniler kurtulurlar. Eğer Ermeniler, Kızılbaş askeri ile birleşerek İslam askeri (Osmanlılar) üzerine gelmemişlerse dine göre tutsak edilemezler&#8230;</p>
<p>Soru: Dört halifeye söven ve Kızılbaş olduğu bilinen birisini öldürene ne yapılır?</p>
<p>Cevap: Eğer bu nedenle yapmışsa, hiçbir şey yapılmaz&#8230;</p>
<p>Soru: “Peygamberin kimdir?..” denilen birisi, “Bilmem&#8230;” diye karşılık verse ne olur?&#8230;</p>
<p>Cevap: O kişi, gerçek de, yalan da söylemiş olsa kâfir olmuş olur&#8230;</p>
<p>Soru: Bu konuda bazı kişiler o kişiye, “Peygamber yolundan (şeriattan) çıkma, peygamberi tanı, utan&#8230;” deseler, o da öfkeyle, “Ben peygamber bilmem.” dese, dine göre kendisine ne yapmak gerekir?</p>
<p>Cevap: O kişi kâfirdir, öldürülmesi gerekir&#8230;</p>
<p>Soru: Müezzin ezan okurken, bir kişi, “Bin kere seslensen, bizden sana varan olmaz&#8230;” dese, ona ne yapmak gerekir?&#8230;</p>
<p>Cevap: Bunu söyleyen kâfirdir, dolayısıyle öldürülmesi şarttır.</p>
<p>Soru: Bir kişi, diğerine, “Bana Tanrı&#8217;yı buluver&#8230;” dese, diğeri de, “Kuran&#8217;ı kılavuz alır, peygambere uyarsan Tanrı&#8217;yı bulursun&#8230;” dese, ötekisi yine, “Onlara ne gerek var? Ben onlarsız da bulurum&#8230;” diye konuşsa, yahut da “Buldum&#8230;” deyiverse ona ne yapmak gerekir?</p>
<p>Cevap: Dinsizdir, öldürülmesi şarttır&#8230;</p>
<p>Soru: Bir kişi, “Bana İsa Peygamber gibi gökten sofra iner. Birçok insanı vebadan ve başka belalardan kurtardım, kurtarırım. Dilediğimi de kötü duruma düşürürüm&#8230;” dese ne yapmak gerekir?..</p>
<p>Cevap: Bu kişi deli değilse dinsizdir. Derhal yakalayıp sorguladıktan sonra hakkından gelmek gerekir&#8230;</p>
<p>Soru: Birisi, “Dolu cennetten, boş cehennem yeğdir&#8230;” diye şaka yollu konuşsa, ne gerekir?&#8230;</p>
<p>Cevap: O kişi kâfir olur.</p>
<p>Soru: Birisi haşri yadsıyıp, “Mümine haşir yoktur&#8230;” dese, ona ne yapmak gerekir?</p>
<p>Cevap: Öldürmek gerekir&#8230;</p>
<p>Soru: Bir bölük insan, namaz kılmayıp Ramazan ayının farz olduğunu yadsısa ve Ramazan gelince oruç tutmasalar, bunun nedeni sorulunca da, “Biz yoksul insanlarız. Bize beş altı gün tutmak yeter&#8230;” deseler ve yine “Şarabın yapıldığı bağlara bakan bizleriz. O bizim emeğimizdir, bu yüzden bize helaldir&#8230;” deseler ve kadınlarıyla birlikte şarap içseler&#8230; Ayrıca kâfirlerin toplantı günleri gelince o günlere kâfirler gibi uysalar, saygı duysalar&#8230; Bunun gibi şeriata aykırı birçok davranışları olsa, bu insanlara ve bunlara Müslüman gözüyle bakıp söz ve davranışlarını benimseyenlere ne yapmak gerekir?</p>
<p>Cevap: Bunlar kâfirdirler. Öldürülmeleri gerekir.</p>
<p>Soru: Birisi şarap içse ve içerken haşa, “Bu şarap güzel bir nesnedir, hoş şeydir. Bunu içmeyenlerin ağzını, avretini filanlayayım&#8230;” diye sövse, diğer birisi de, “İyi dersin&#8230;” dese, bunlara ne yapmak gerekir?</p>
<p>Cevap: İkisi birlikte kâfirdir. Öldürülmeleri gerekir.</p>
<p>Soru: Bir Müslüman diğer bir Müslüman&#8217;a cima kastıyla dinine, imanına, ağzına sövse ne olur?</p>
<p>Cevap: Kâfirdir, katli helaldir.</p>
<p>Soru: Bir kişi diğerine selam verirken, “Aşk olsun&#8230;” dese diğeri de “Ya hu&#8230;” diye karşılık verse bunlara ne yapılır?</p>
<p>Cevap: Yüce Tanrı&#8217;nın saptadığı selamı beğenmeyip o şekilde selamlaşırlarsa kâfir olurlar.</p>
<p>Soru: Bir kişi, diğer iki kişiyi dinsizlikle suçlarsa o iki kişiye ne yapılır?</p>
<p>Cevap: Bir şey yapılmaması gerekir. Belki dinsiz değildirler&#8230;</p>
<p>Soru: Ya bir tanık bulununca, o zaman ne yapılır.</p>
<p>Cevap: Dinsizlikleri anlaşılmış olur ve öldürülmeleri gerekir&#8230;</p>
<p>Soru: Kâfir düğününe, “Mübarek olsun.” diyene ne yapılır?</p>
<p>Cevap: Eğer “Mübarek” dediyse kâfirdir.</p>
<p>Soru: Bir kişi, “Şarap içersem peygambere sövmüş olayım.” dese ve daha sonra da şarap içse, ona ne yapılır?</p>
<p>Cevap: Kâfirdir, katli helaldir.</p>
<p>Soru: Şeyh Bedrettin Simavi ki “Varidat” sahibidir “Bedrettin yandaşlarına küfür ve lanet etmeyen kâfirdir.” diyen birisine ne yapmak gerekir?</p>
<p>Cevap: Aslında, Bedreddin yandaşı olanlar kâfirdir, demek doğrudur. Diğer kâfirleri olduğu gibi bunların adını da anmayıp lanet etmeyen kendi halindeki Müslümanlar kâfir olamaz.</p>
<p>Soru: Simavilerden bir bölük insan şarap içip izinle birbirlerinin eşlerine tasarruf etseler, bunlara ne yapmak gerekir?</p>
<p>Cevap: Öldürülmeleri gerekir&#8230;</p>
<p>Soru: Bir kişi, “Kim Şeyh Bedreddin dervişlerini evine konuk alırsa onu cezalandırıp ayrıca suç parası almak gerekir.” dese bu uygulama dine uyar mı?</p>
<p>Cevap: Konuk alan kötü şöhretli Simavi yandaşıysa uyar.</p>
<p>Soru: Birisi, “Hallacı Mansur şeriate göre kâfir olduysa, gerçeğe göre de en yüce mümindir. Gerçekten de Hallac&#8217;ın davası doğrudur.” dese ve inancı da bu yönde olsa bu kişiye ne yapılır?</p>
<p>Cevap: Hallacı Mansur&#8217;a yapılan yapılır&#8230; (Öldürülür.)</p>
<p>Soru: Hakim İshak&#8217;ın yandaşlarından olan üç kişi, “Kuran&#8217;ı, önce gelen kitabı tasdiken ve ona şahit olarak, hak ile sana indirdik&#8230;” ayetinden yola çıkıp “ona şahit olarak&#8230;” ibaresinin anlamını saptırarak “Halen Yahudilerin ve Nasturilerin ellerindeki Tevrat ve İncil, indirildiği gibidir. Asla değiştirilmemiştir.” diye konuşsalar ve buna da inansalar&#8230; Tevrat adına halen Yahudiler elinde bulunan kitapta Lut Peygamber hakkında, haşa, “Sarhoş olup kendini bilmez haldeyken kızlarıyla zina eyledi.” diye yazılı olduğu ve yine yüce Kuran&#8217;a muhalif ve zıt birçok şeyler bulunduğu halde, bu kişiler yine bu kitaplara yukarıdaki açıklamaya bağlı olarak inanıp bu inançlarında direnseler kendilerine ne yapmak gerekir.</p>
<p>Cevap: Bu durum çirkin bir bilgisizlik ve açıkça sövgüdür. Bunlar gerçek anlamda tevbe ederlerse bizim imamlara göre ölümden kurtulurlar ama diğer imamlara göre boyunları vurulur.</p>
<p>Azınlığa dayanan, bir azınlık iktidarı olan Osmanlı yönetimi; bir yandan gericilere, bir yandan Hıristiyan dönmelere dayanarak Anadolu&#8217;yu kasıp kavurmuştur. Bunu en iyi saptayanlardan birisi de Mustafa Kemal olmuş, Osmanlı&#8217;ya karşı, Alevilerin tutumuna benzeyen amansız bir öfke duymuştur.</p>
<p>Bu nedendendir ki, günümüz gericileri, Atatürk&#8217;ü birinci düşman sayarlar. Bu nedenledir ki, günümüz Alevileri, kendilerine beş yüz süne kan kusturan Osmanlı&#8217;yı yere seren Atatürk&#8217;ü candan severler.</p>
<p>Bu baskı ve zulüm karşısında Anadolu Alevilerinin önemli bir kitle halinde Cumhuriyet Devri&#8217;ne kadar ulaşmaları da tam bir mucizedir.</p>
<p>Bu mucize, onların, gerçekçi tavırlarından, insan sevgilerinden, öğretilerinin sağlamlığından kaynaklanmıştır.</p>
<p>Bu kitlenin bir arada tutulmasında, geliştirilen özel ibadet biçimi cemin ve dedelerin aktardığı geleneksel Alevi kültürünün de büyük etkisi olmuştur.</p>
<p>İsyanların Özellikleri</p>
<p>16. Yüzyıl&#8217;daki Alevi isyanlarının en büyük özelliği, yerel olmasıdır. Bulunduğu bölgede güçlenen Alevi liderleri, devletin yoğun baskısına uğruyorlar, bu da onları başkaldırmaya itiyordu. Bu isyancı güçlerin arasında, Sünni kesimden yoksul insanlar, timarları alınan toprak sahipleri de görülüyordu. Bu toprak sahipleri, Osmanlı devleti ile anlaşır anlaşmaz, isyancıları arkadan vuruyorlardı.</p>
<p>16. Yüzyıl kır isyanlarının hemen hemen tümünde asıl güç Alevilerdir.</p>
<p>İsyancı güçler ve liderleri, başkaldırı işinde, can derdine düşmüş bir tavır sergiliyorlar. Bir an önce kurtulmak çizgisiyle, artık başka çare kalmadı çizgisi arasında gidip gelen bu tavır, yeterli bağlantılardan yoksun olduğu için belli bölgelerle sınırlı kalıyordu.</p>
<p>Bunun en somut örneği de 1527 yılında çıkan isyanlardır. Baba Zünnun, Yozgat dolayları Alevilerinin başında devlete karşı bayrak açıyor. Sert savaşlardan sonra öldürülüyor. Aynı yıl içinde güney bölgelerindeki güçlere dayanarak Hacı Bektaş evlatlarından Kalender Çelebi ayaklanıyor. O da, toprak beylerinin ihanetine uğruyor ve savaş meydanında can veriyor.</p>
<p>Bu ayrı baş çekmelerde, Alevi ocakları arasındaki çekişmenin de etkisi olmuştur.</p>
<p>Alevi güçlerin, devlet karşısında sürekli bozguna uğramaları, 17. Yüzyıl&#8217;da, onların derebeyi isyanlarının içine girmelerine neden oluyor. Devlete kafa tutan yöneticiler; önemli ölçüde Alevi kitleden destek alıyorlar. Kuyucu Murat Paşa&#8217;nın katliam yaptığı bölgelerin çoğunluğu Alevi yerleşim alanlarıdır.</p>
<p>Osmanlı devletinin yoğun baskısı ve bir türlü yenilmemesi, Alevilerin sürekli kırılmaları 18. Yüzyıl&#8217;dan itibaren Alevi isyanlarının sonunu getiriyor. Alevilerin yoğunluğunun azalması ve birbirlerinden bile koparak küçük birimler halinde içe kapanmaları, Alevi başkaldırılarını yok ediyor.</p>
<p>Alıntıdır</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Erkeklerin Söylediklerini Kadınlar Nasıl Anlıyor?]]></title>
<link>http://uralmutlu.wordpress.com/2009/11/18/erkeklerin-soylediklerini-kadinlar-nasil-anliyor/</link>
<pubDate>Wed, 18 Nov 2009 18:00:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>uralmutlu</dc:creator>
<guid>http://uralmutlu.wordpress.com/2009/11/18/erkeklerin-soylediklerini-kadinlar-nasil-anliyor/</guid>
<description><![CDATA[Erkeklerin söyledikleri kadınların duydukları.. Sevgiliniz ayağını uzatmış TV izliyor ve siz onunla ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><span style="font-size:small;"></span>
<div class="separator" style="clear:both;text-align:center;"><a href="http://www.dradio.de/images/34137/landscape/" style="clear:left;float:left;margin-bottom:1em;margin-right:1em;"><img border="0" height="240" src="http://www.dradio.de/images/34137/landscape/" width="320" /></a></div>
<div style="font-family:Verdana,sans-serif;"></div>
<div style="font-family:Verdana,sans-serif;"><span style="font-size:small;">Erkeklerin söyledikleri kadınların duydukları..  <br />Sevgiliniz ayağını uzatmış TV izliyor ve siz onunla konuşmaya çalışıyorsunuz. Bulaşıklardan ya da işyerinden anlatıyorsunuz. O ise, tüm söylediklerinizi dırdır olarak mı anlıyor? Söylediğiniz şeyleri karşı cins genel olarak yanlış mı anlıyor? Dr. Linda Papadopoulos, &#8216;Erkeklerin söylediği, kadınların anladığı&#8217; başlığı altında çiftler arasında doğru iletişim köprüsü oluşturmaya çalışıyor. Kadınlar ve erkekler arasında geçen sıradan diyaloglarda Dr. Papadopoulos, erkeklerin kadınlara gerçekten söylemek istediklerini açıkladı. </p>
<p>Randevu <br />Erkek: “Harika vakit geçirdim, seni tekrar görmek için arayabilir miyim?&#8217; <br />Kadın ne düşünür: Benden kurtulmaya çalışıyor <br />Kadın: “Evet, kesinlikle. Bu gece için teşekkürler. Yakında görüşürüz.”  <br />Erkek ne düşünür: Bu hiç istekli bir tavır değil. Kendime zorla kabul ettirmeye çalışarak küçük düşmeyeceğim&#8217;  </p>
<p>Öneri: Erkekler hakkında ön yargılı ve çabuk karar veren biri olmayın. O gerçek bir dahi olabilir. Sizi aramasını önleyen engelleri ortadan kaldırın. Erkekler robot değildir, onların beklentilerini yargılamamalısınız. Eğer sıkılgansanız ve o ilgiliyse oyun oynamayın. Aramasını isteyin. </p>
<p>Aileyle tanışma <br />Kadın: “Sen ve baban çok eğlencelisiniz, değil mi?”  <br />(Demek istediği: Ben eğlenceli olmasam da.. ) <br />Erkek: “Evet, onları görmek harikaydı.”  <br />Kadın: “Hmmm, kesinlikle.”  </p>
<p>Erkeğin duymak istediği: Ailenden hoşlanmadım. </p>
<p>Öneri: Bu erkeğin ailesiyle tanışan genç bir kız örneği klasiktir.. Bu durumlarda savunmada olmak kolaydır ama çiftl olmaya çalışanlar için kadının erkeğin ailesiyle ilgili yorumları erkek için oldukça önemlidir. Daha açık fikirli olmanızda ve düşüncenizi belirtmenizde yarar var. </p>
<p>Duygusal İlgisizlik <br />Erkek: (TV&#8217;de film izlerken) “İyi misin?”  <br />(Demek istediği: Niçin ağlıyorsun?) <br />Kadın: “İyiyim, film sadece üzgün zamanlarımı hatırlattı”  <br />Erkeğin ne düşündüğü: Bu filmin yaşamında hatırlattığı şey nedir? Bana kendimi acemi hissettirdi. Senin duyguların ve benim kapana kısılmış hissetmem arasında nasıl bağlantı kuracağımı bilmiyorum. <br />Erkek: Boşver. </p>
<p>Öneri: Erkek burada kız arkadaşını üzdüğünü anlamazsa korkunç şeyler olabilir. Bu noktada erkek gerçekten ne söyleyeceğini bilemiyor olabilir. Kadınlar için, göz yaşları duyguları bastırmanın bir sonucudur. Ağlarken her zaman rahatlamak, rahatlatılmak isterler. Herşeye rağmen erkek çözüm geliştirmeli, eğer kız arkadaşı ağlıyorsa ağlamasını durdurmasını bilmeli. Kadın, partnerine gözyaşları için panik olmaması gerektiğini ancak sadece ihtiyacınız olanın onunla konuşmak olduğunu anlatmalı. </p>
<p>Duygusal İhanet <br />Erkek: “Hiçbir şey yapmadım. Birisiyle konuşmaya ihtiyacı vardı.”  <br />Kadının anladığı: Bu kadının duygusal desteğiyim. Bana güvendi ve bana açıldı, senin yapmadığın gibi. <br />Kadın: “Bu birlikte uyumanızdan daha kötü. Neden göremiyorsun?”  <br />Erkek: “Gülünç olma!”  </p>
<p>Öneri: Kadınlar için duygusal ihanet fiziksel ihanetten daha kötüdür ancak erkekler için ise tam tersi fiziksel ihanet daha kötüdür. Bu noktada kadın duygusal ihaneti fiziksel ihanetten daha büyük bir durum olarak algılayabilir. Erkeklerin bu konuda hassas olmaları gerekir. </p>
<p>Birlikte Yaşama <br />Kadın: “Birlikte yaşamamız konusunda her ayrıntıyı düşündün mü?”  <br />Kadının demek istediği: Buna gereken önemi neden vermiyorsun? Küçümsediğin nedir?  <br />Erkek: “Neden sakinleşmiyorsun? Ne olacaksa olacak&#8230;”  <br />Erkeğin duyduğu: Dırdır, dırdır. . . Neden beni ayrıntıları düşünmeye zorluyor?  </p>
<p>Öneri: Kadınlar için birlikte yaşamak her şeyi kazandıkları, erkekler için de her şeyi kaybettikleri anlamı taşır. Bu seçiminin onu daha güçlendireceği ve sorumluluklarına sahip çıkma duygusunu arttıracağı hissini erkeğe aşılamak gerekir. İlk yeriniz hakkında onun fikrine değer vermeniz onun hoşuna gidecektir. </p>
<p>Evlilik <br />Erkek: “Seninle nikah masasına doğru yürümek için bir gün daha bekleyemeyebilirim”  <br />Erkeğin demek istediği : Sana aşığım. <br />Kadının anladığı: Evlendiğimiz zaman ilişkimizde gerçek bağlılık olacak. Bundan daha güzel birşey yok. <br />Kadının düşündükleri: Ben de sana aşığım ancak evlenmeyle ilgilenmediğimi söylemiştim. </p>
<p>Öneri: Kişi evlilikle ilgili konuşatuğunda partnerinin mutlu ya da mutsuz olduğunu anlayabilir. Birlikte oturun ve evliliğin sizin için ne anlama geldiğini ayrıntılı olarak konuşun. Ailenizde mutsuz evlilik varsa aynı şeyin sizin başınıza da geleceğini düşünmeyin. Partnerinizin evlilikle ilgili görüşleri olumsuzsa, bunları olumlu yönde değiştirmek için çalışın. </p>
<p>Aile <br />Erkek: “Merhaba hayatım, evdeyim. Beni özledin mi? Ben seni özledim.”  <br />Erkeğin ne düşündüğü: Tanrım, gecenin ilerleyen saatlerine kadar biraz hoş vakit geçirmek güzeldi. <br />Kadının ne düşündüğü: Oh ne rahat.. Çocuklarına bakıyorum, seni dört gözle bekliyorum, sen arkadaşlarınla dışarıdasın. <br />Kadın: “Harika. Yatmaya gidiyorum”  </p>
<p>Öneri: Çocuklarınızın ve ailenizin hayatınızdaki yerini gözden geçirrerek eşiniz ve aileniz öncelikleriniz araında yer almalı. Erkek o dinlenirken eşinin yorulacağını bilmeli ve buna göre davranmalıdır. Belki gelecek hafta sonu onun evden dışarı çıkabilmesi için ona destek olabilirsiniz. Dahası, çift olarak hayatınızdaki değişikliklere ayak uydurmalı, bunu yaparken ortak hareket etmelisiniz. <br /></span></div>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Schweinegrippe: Welche Nebenwirkungen hat die Impfung?]]></title>
<link>http://uralmutlu.wordpress.com/2009/11/18/schweinegrippe-welche-nebenwirkungen-hat-die-impfung/</link>
<pubDate>Wed, 18 Nov 2009 10:55:27 +0000</pubDate>
<dc:creator>uralmutlu</dc:creator>
<guid>http://uralmutlu.wordpress.com/2009/11/18/schweinegrippe-welche-nebenwirkungen-hat-die-impfung/</guid>
<description><![CDATA[Für die allermeisten wird eine Impfung gegen das H1N1-Virus problemlos verlaufen. Einige Menschen ab]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div><a href="http://uralmutlu.wordpress.com/files/2009/11/dg2.png"><img class="alignleft size-full wp-image-391" title="dg2" src="http://uralmutlu.wordpress.com/files/2009/11/dg2.png" alt="" width="300" height="300" /></a>Für die allermeisten wird eine Impfung gegen das H1N1-Virus problemlos verlaufen. Einige Menschen aber könnten mit Fieber oder Allergien reagieren- oder mit noch Schlimmerem, warnt eine Zeitschrift.</div>
<p>Die Impfung gegen Schweinegrippe kann &#8211; wie auch andere Impfungen- allergische Reaktionen oder Nebenwirkungen auslösen. Grundsätzlich könnten zwar lokale und allgemeine Nebenwirkungen vorkommen, sagt Prof. Torsten Zuberbier von der Europäischen Stiftung für Allergieforschung (ECARF). Diese beruhten aber nicht auf allergischer Grundlage. Gesunde laufen durch die Impfung nicht Gefahr, plötzlich zum Allergiker zu werden.</p>
<div>
<div>
<p><strong>Die möglichen Körper-Reaktionen auf die Impfung gegen Schweinegrippe:<br />
</strong></p>
</div>
</div>
<p><!-- template end: paragraph  --> <!-- template start: paragraph  --></p>
<div>
<h3>Reaktionen rund um die Einstichstelle</h3>
<div>
<p>Selten sind Hautrötungen um die Einstichstelle, Schwellungen, Verhärtungen und lokale Schmerzen möglich. Die Beschwerden lassen sich durch Kühlen lindern und verschwinden nach einigen Tagen von selbst.</p>
</div>
</div>
<p><!-- template end: paragraph  --> <!-- template start: paragraph  --></p>
<div>
<h3>Nebenwirkungen: Fieber und Müdigkeit</h3>
<div>
<p>Die Körpertemperatur kann bis zu 38-39 Grad Celsius ansteigen. Das ist bei bis zu fünf Prozent der Geimpften der Fall. Bei bis zu zehn Prozent macht sich anschließend Müdigkeit bemerkbar. Eine Behandlung ist nicht nötig.</p>
<p><strong>Allergiker müssen sich auf bestimmte Reaktionen gefasst machen:</strong></p>
</div>
</div>
<p><!-- template end: paragraph  --> <!-- template start: paragraph  --></p>
<div>
<h3>Schweinegrippe-Impfung bei Allergie gegen Hühnereier</h3>
<div>
<p>Wer gegen Hühnerei allergisch ist, reagiert in seltenen Fällen akut allergisch bis hin zu einem allergischen Schock. Das ist der Fall, wenn er mit einem in Hühnereiern gezüchteten Serum geimpft wird. Jeder mit einem Verdacht auf eine Hühnereiweißallergie sollte nach der Impfung daher mindestens für eine halbe Stunde vom Arzt überwacht werden. Diese Reaktionen treten allerdings nicht auf, wenn das Serum auf Zellkulturen gewonnen wurde &#8211; es sei völlig frei von Hühnereiweiß, so Zuberbier.</p>
</div>
</div>
<p><!-- template end: paragraph  --> <!-- template start: paragraph  --></p>
<div>
<h3>Schweinegrippe-Impfung bei Neurodermitis</h3>
<div>
<p>Bei Neurodermitis-Kranken kann sich vereinzelt innerhalb von 24 bis 48 Stunden die Hautentzündung verstärken. Hintergrund ist laut Zuberbier die durch die Impfung ausgelöste und daher gewünschte Reaktion des Immunsystems. Bei Bedarf helfen Antihistaminika oder Kortison-Cremes.</p>
</div>
</div>
<p><!-- template end: paragraph  --> <!-- template start: paragraph  --></p>
<div>
<h3>Schweinegrippe-Impfung bei Asthma</h3>
<div>
<p>Menschen mit allergischem Asthma können etwas mehr an der sogenannten unspezifischen bronchialen Hyperreaktivität leiden. Diese macht sich als trockener Husten bemerkbar. Hält dieser nicht länger als 24 Stunden an, reicht das Inhalieren von bronchialerweiternden Sprays. Dauern die Beschwerden länger an, empfiehlt Zuberbier ein Kortisonpräparat zum Inhalieren.</p>
</div>
</div>
<p><!-- template end: paragraph  --> <!-- template start: paragraph  --></p>
<div>
<h3>Neues Wirkverstärkergemisch verstärkt auch Nebenwirkungen</h3>
<div>
<p>Die Zeitschrift &#8220;Gute Pillen–Schlechte Pillen&#8221; äußert sich in ihrer Ausgabe Nr. 5 Sept./Okt. 2009 sehr kritisch zum Schweinegrippen-Impfstoff. Ihr zufolge ist die Massenimpfung nicht nur überflüssig, weil diese Grippe viel ungefährlicher ist als die normale Grippe, sondern zudem auch noch unter Umständen gefährlich. Denn der Impfstoff enthalte &#8220;ein neues, ungebräuchliches Wirkverstärkergemisch&#8221;, das &#8220;bislang nicht in handelsüblichen Grippeimpfstoffen erprobt ist&#8221;.</p>
</div>
</div>
<p><!-- template end: paragraph  --> <!-- template start: paragraph  --></p>
<div>
<h3>Risiko: Kopfschmerzen, Schüttelfrost, Lähmungen</h3>
<div>
<p>Die Schweinegrippe-Impfstoffe enthalten nur relativ geringe Mengen der für die Wirkung erforderlichen Virus-Antigene. Ausgeglichen wird dieser Mangel durch sogenannte Wirkverstärker. Diese verstärkten aber nicht nur die erwünschten Effekte der Antigene, sondern auch die unerwünschten: &#8220;Schwellung und Schmerzen im Injektionsbereich, aber auch Kopfschmerzen, Fieber, Schüttelfrost und anderes mehr,&#8221; warnt die Zeitschrift &#8220;Gute Pillen–Schlechte Pillen&#8221; und schreibt weiter: &#8220;Die Risiken seltener, aber möglicherweise bedrohlicher Folgen überschießender Reaktionen des Immunsystems wie aufsteigende Lähmungen lassen sich nicht abschätzen.&#8221;<br />
<strong><br />
</strong></p>
</div>
</div>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Etnosantrizm ve Irkçılık]]></title>
<link>http://uralmutlu.wordpress.com/2009/11/16/etnosantrizm-ve-irkcilik/</link>
<pubDate>Sun, 15 Nov 2009 23:00:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>uralmutlu</dc:creator>
<guid>http://uralmutlu.wordpress.com/2009/11/16/etnosantrizm-ve-irkcilik/</guid>
<description><![CDATA[İnsanların doğaları birbirine benzer, onları birbirinden ayıran alışkanlıklarıdır. (Konfüçyüs) Irkçı]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><span style="font-size:small;"></span>
<div style="font-family:Verdana,sans-serif;"><span style="clear:left;float:left;font-size:small;margin-bottom:1em;margin-right:1em;"><img alt="http://www.blisty.cz/img/5869.jpg?id=5869&#38;size=250&#38;mg=0" height="320" src="http://www.blisty.cz/img/5869.jpg?id=5869&#38;size=250&#38;mg=0" width="248" /></span><span style="font-size:small;">İnsanların doğaları birbirine benzer, onları birbirinden ayıran alışkanlıklarıdır. (Konfüçyüs) </p>
<p>Irkçılık bilinci, 18.yüzyıldan bu yana görülen çağdaş bir olgudur. Bu bilincin, ırkların ve halkların en çok karışmaya başlamış olduğu bir dönemde uyanmış, daha doğrusu uyandırılmış olması ilginçtir. Çağdaş toplumların hiç birinde ırksal birim ile ulusal birim, toplumsal birim çakışmamaktadır. Oysa tarihte ırksal birim ile toplumsal birimin çakıştığı dönemler olmuştur. Gene de bu dönemlerde ırk bilinciyle karşılaşmayız. Bunun en güzel kanıtı, klan, kabile toplumlarında soy bağının (kan bağının) gerçek değil varsayımsal bir bağ olarak görülüşü, klana kabul edilen bir yabancının tam üyelik haklarına sahip olup öteki üyelerle kardeş sayılmasıdır; buna karşılık, aynı ırktan olan farklı klanlann, kabilelerin, birbirlerini düşman olarak görebilmeleridir. Antik uygarlıkların kozmopolit yapılara sahip oldukları bilinmektedir. Bu toplumlarda yapılan ayrım ise, günümüzün kavramlarıyla açıklarsak, uygar-barbar (ilkel) toplumlar sınıflandırması biçimindedir. Ortaçağın Hıristiyan ve islâm .toplumlarında insanlar, ırklarına değil inançlarına (kültürlerine) göre sınıflandırılmıştır. Bu tutum, İslâm toplumlarında yirminci yüzyıla kadar sürmüştür.. Kısacası, kapitalizm ve kolonicilik öncesinde ırk bilinciyle karşılaşmayız. Kuşkusuz bunun, bir ırktan oluşan halkın bir başka ırktan oluşan halkın ülkesini fethedip, yendiği halkı toptan aşağı bir statüye indirdiği ve karşılıklı evlenmelerin yasaklandığı Yunan&#8217;ın Sparta&#8217;sı. Hindistan&#8217;ın kastları gibi kuraldışı örnekleri vardır. </p>
<p>A. &#8220;KAPİTALİZM VE KOLONİCİLİK ÖNCESİ IRKÇILIK&#8221; SORUNU <br />Bazıyazarlar, ırk bilincinin tarihçesini kabile toplumlarından başlatmakta, bazıları ırkçı önyargıların zamanımızdan beş bin yıl önce Hindistan&#8217;da, zamanımızdan dört bin yıl önce Mısır&#8217;da görüldüğünü ileri sürmektedir. Bazı yazarlar ilk ırkçılık öğretilerinin İsrailoğulları&#8217;nda, Eski Yunan&#8217;da ortaya atıldığını söylemektedir, örneğin T. F. Gossett, 18. yüzyıldan önce halklar arasındaki fizyolojik farklılıkların önemine ender olarak değinildiğine bakarak ırk bilincinin çağdaş bir olgu olduğunu düşünenler varsa da, tarihte, biyoloji, antropoloji bilimlerinin ortaya çıkmasından önce bile ırkçılığın görüldüğünü ileri sürüp, Hindistan&#8217;dan, Mısır&#8217;dan, İsrailoğulları&#8217;ndan, Roma&#8217;dan, Yeni Dünya halklarından örnekler vermektedir. Bu yolda Gossett, Hindistan&#8217;da, Rig Veda&#8217;da, Aryanlar&#8217;ın İndüs Vadisi&#8217;ni istila edişlerini, Aryanlar&#8217;ın tanrısı İndra&#8217;nın, nefret ettiği kara derilileri, doğaüstü bir kudretle yeryüzünden ve gökyüzünden silip süpürdüğünü, bu yassı burunlu barbarları öldürdüğünü anlatan pasajı gösterir. Bu açıklamadaki &#8220;barbarlar&#8221; sözü gerçek durumu anlamamızı sağlayacak anahtarı sunmaktadır. Yendikleri yerleşik koyu derili halkın etkisiyle sonradan uygarlaşan &#8220;Aryanlar&#8221;ın göç ve yerleşme dönemlerinin destanı olan RigVeda&#8217;da görülen söz konusu ayrım, İlyada&#8217;daolduğu gibi, ırk ayrımı olmaktan çok &#8220;uygar-barbar&#8221; (kültür) ayrımıdır. Gerçekten Gossett&#8217;in kendisinin de (s. 7&#8242;de) belirttiği gibi, ırk [kabileler] başlangıçta kastların temelini oluşturmuş olsa bile, yukarı kastların kemiklerinin üzerinde yapılan araştırmalar, aralarında koyu derililerin bulunduğunu gösterdiğine göre, biyolojik farklılığa dayanan ayrım fazla sürmemiş, yerini kast ayrımı almıştır. <br />Eski Mısır&#8217;ın renkli duvar resimlerinde, farklı toplulukların insanlarının, farklı giyim kuşamları yanı sıra, fizyolojik farklılıklarına göre çizilip, derilerinin rengine göre, Mısırlılar&#8217;ın kırmızı. Asyalılar&#8217;ın sarı, Afrikalıların siyah, Avrupalılar&#8217;ın beyaz boyandıklarını görüyoruz. Bu onların mutlaka ırkçılık yaptıklarını değil, ırkların varlığının bilincinde olduklarını gösterir. Firavun III. Sestoris&#8217;in (İ:Ö. 1887-1849) güneyde diktirdiği dikilitaşa yazdırdığı &#8220;Hiç bir zenci dikilitaşla belirlenen bu sınırın ötesine geçemez&#8221; yazısı da &#8220;Sinuhe&#8217;nin öyküsü&#8221;nde okuduğumuz, Doğu halklarının saldırısına karşı yaptırılan &#8220;Firavun&#8217;un Duvarı&#8221; gibi, ırkı değil, ülkeyi yabancıların saldırısından, sızmasından korumak amacını gütse gerek. <br />Eski Çinliler&#8217;in insanları, deri renklerine göre, solgun menekşe, et rengi, beyaz, siyah olarak sınıflandırmaları da, &#8220;ırkçılık&#8221; öğretisi olmaktan çok bir &#8220;ırk kuramı&#8221; olarak nitelenebilir. Çünkü öteki eskiçağ ve ortaçağ devletlerinde ve imparatorluklarında olduğu gibi, Çin&#8217;de görülen de, uygar Çinliler ile barbar yabancılar ayrımıdır. Gerçekten, bu ayrıma uygun olarak bir Çinli tarihçinin. Çin&#8217;in kuzeyindeki topluluklardan &#8220;sarı saçlı, yeşil gözlü ve koca burunlu çirkin bir ırktırlar, ataları olan may-jnunlara benzerler&#8221; biçiminde söz ettiğini görüyoruz. <br />Yahudiler&#8217;in kutsal kitabı olan Tevrat&#8217;ta (KitabıMakaddes&#8217;in&#8221;Eski Ahit&#8221; kitabında) pek çok yerde geçen &#8220;seçilmiş halk&#8221; sözüne, hatta Tevrat&#8217;ın&#8221;Ezra&#8221; kitabında (10. babda) &#8220;Memleketin öteki] kavmlarından yabancı karılar&#8230;&#8221;ın ve &#8220;onlardan doğanların bırakılması&#8221;; &#8220;Nehemya&#8221; kitabında (gene 10. babda) &#8220;&#8230; Rabbimiz Yehova&#8217;nın bütün emirlerini ve hükümlerini ve kanunlarını tutup yapmak üzere kızlarımızı memleketin kayınlarına vermeyeceğiz ve oğullarımıza onların kızlarını almayacağız&#8230;&#8221; sözlerine bakılarak, ilk ırkçı düşünüşün Yahudiler&#8217;de [İsrailoğulları'nda] görüldüğü ileri sürülmektedir. Yahudiler&#8217;de o zaman görülen bu davranış, ırkçı değil kabileci bir nitelik taşımaktadır. Yahudilik bir ırk değil bir din, bir kültür, Yahudiler bir etnik grup olduğu gibi. Yahudiler&#8217;in kız alıp vermemeyi düşündükleri &#8220;memleketin kavmları&#8221;nın bir bölümü başka ırklardan iseler de. birçoğu Yahudi kabilelerini oluşturan ırkdandır. Ve Yahudiler bu kabilelerle aynı ırktan olduklarının bilgisine, bilincine ermiş değildirler. Yahudiler&#8217;in bu tutumu zamanlarının .çoğu halkınınkinden farklı değildjr. Farklı olan, bu tutumun &#8220;kitaba dökülmesi&#8221; ve yanlı etnik, ulusal tarihlerin oluşturulmasıdır. Kabile toplumundan ulus toplumuna geçildiğinde de kitabın düşünceleri izlenirse, o zaman bu düşünceler ırkçılık öğretisinin oluşturulmasına yardımcı olabilecektir. Bilindiği gibi Yahudi topluluklarının ulus toplumuna geçebilmeleri yüzyıllar almış, geçmeleriyle birlikte ırkçılığa yaklaşan davranışlarda bulunmaya başlamışlardır. Gerçekten bugün İsrail devleti, İsrail&#8217;e göç etme ve vatandaşlık konularında Yahudi soyundan olan kimselere özgü ayrıcalıklı statüler tanımaktadır. <br />Eski Yunan&#8217;da Hippokrates&#8217;in öğrencilerince derlenen Corpus Hippocraticum&#8217;da&#8221;peri Aeron&#8221; (Havalar Üstüne) adlı bölümde geçen &#8220;Asya&#8217;da olduğu gibi, Avrupa&#8217;da büyüklük, şekil ve meziyetler bakımından birbirlerinden ayrı uluslar vardır. Dağlık, sert ve sulak yerlerde [kuzeyde] oturan&#8230; insanların iri yapılı, dayanıklılığa ve yiğitliğe elverişli olmaları, hatta bunlarda bir dereceye kadar vahşilik ve hayvanımsılık bulunması pek doğaldır. Bol otlu, çukur, sıcak yerlerde [güneyde) yaşayanlar &#8230; sakin, uyuşukturlar&#8230;&#8221; gibi sözler, Asyalılar&#8217;ın barışçı, köle ruhlu, Hellenler&#8217;in girişken, hırslı oldukları yolunda değerlendirmeler vardır Bunlarla Aristoteles&#8217;in Politika&#8217;da. hemen aynı görüşleri soğuk bölgelerde yaşayan ırklar cesaret ve tutkuyla doludurlar, fakat becerileri ve beyin güçleri kıttır. Bundan ötürü siyasal birlikleri ve başkalarına egemen olma yetenekleri yoktur, Öte yandan Asyalı ırkların hem beyinleri hem de becerileri vardır, ama cesaret ve iradeleri eksiktir; bu nedenle hep köleleştirilir ve uyruk &#8220;olarak kalırlar. Coğrafyaca orta bir durumda bulunan Hellen ırkı ise her ikisinden de bir ölçüde pay almıştır. Dolayısıyla en iyi siyasal kurumlara sahip olarak özgürlüğünü sürdürüyor ve bir tek anayasa altında birleşse bütün öteki ülkelere egemen olacak yetenekte&#8221; biçiminde yineleyen sözlerinin, ırkçılık öğretisinin ilk biçimleri olduğu ileri sürülebilir mi? Bunların, ırkların eşitsizliğini salt kalıtımla açıklayan öğretilerden farklı olarak, çevreci-kalıtımcı öğretiler oldukları gözden kaçırılmamalıdır. <br />Öte yandan .Yunan&#8217;da (ve Roma&#8217;da) köleliğin bile ırk ayrımına dayanmadığını. Trakyalı. Avrupalı beyaz kölelerle. Etyopyalı ve Afrikalı siyah kölelerin, hatta (bazı Yunan düşünürlerinin karşı çıkmasına karşın) borç, savaş vb. nedenlerle köle durumuna düşmüş Hellenler ile özgür Hellenler&#8217;in yanyana çalıştıklarını biliyoruz. <br />Aristoteles&#8217;ten üç yüzyıl kadar sonra, Romalı (mimarlık tarihçisi) Vitruvius, güney ülkelerindeki havanın sıcak, dolayısıyla seyrek olduğu için insanlarının fazla keskin zekâlı; kuzeyin havasının soğuk, dolayısıyla yoğun olduğu için insanlarının ağır zekâlı; bu iki uç arasındaki ülkelerde oturan Romalılar&#8217;ın ise bütün halklardan üstün olduğunu ileri sürdüğünü görüyoruz. <br />Bunlara dayanarak, eski çağda küçük toplulukların “kabilecilik&#8221; yapmalarına karşılık, büyük devletlerin ve imparatorlukların insanlarının &#8220;uygarlıkçılık&#8221; yaptıklarını söyleyebiliriz? <br />Dinsel kültürün egemen olduğu ortaçağ toplumlarında yaygın ayrım ırkçılığa değil &#8220;ümmetçiliğe&#8221; dayanır. Ortaçağın feodal toplumlarında, insanlar inançlarına göre sınıflandırıldıktan sonra, onları aynı inançta birleştiren &#8220;din kardeşliği&#8221; kavramı yanı sıra, zümre farklarını dile getiren &#8220;soyluluk&#8221; kavramı ile karşılaşırız. Soylular kendilerini soylu olmayanlardan, serilerden, köylülerden üstün görmekte, bunu &#8220;iyi soy&#8221;dan geldikleri düşüncesine dayandırmaktadırlar. Irklar konusunda yarım yüzyıla yaklaşan araştırmalarına dayanarak ırkçılığa karşı çıkan Amerikalı antropolog Franz Boas&#8217;a göre, Avrupa soylularıyla halkları, büyük bir olasılıkla aynı ırktan gelmelerine karşılık, aynı ırktan bazı kabilelerin ötekilerini egemenlikleri altına almalarından sonra oluşan yukarı sınıflar, soylarının halktan farklı olduğunu ileri sürmeye başlamışlardır. Burada dikkatleri istimin sonradan gelişine (rasyonalizasyona) ve soy kavramının temelinde zümre, sınıf gerçeğinin yattığına çekmek isterim. Ortaçağ soylularının bu &#8220;soyluculuk&#8221;ları bile, dar anlamda ırkçılık sayılmaz. Çünkü tür, ırk ve soy (soyağacı) birbirlerinin alt ayrımlarıdır. Antropolojideki, genetikteki anlamlarıyla ırk ile soy farklı şeylerdir. Avrupa&#8217;nın çok farklı ırklardan soylu ailelerinin birbirlerinden kız oğlan alıp vermeleri, soyluluğa ilişkin davranış ve düşüncelerinin doğrudan ırkçılıkla ilişkili olmadığını gösterir. Ne var ki, ırkçılık öğretisinin doğuşunu incelerken göreceğimiz gibi, soyluluğun ayrıcalıkları ve tüm olarak soyluluğun kendisi, yükselen burjuvazi ve mutlak monarşi karşısında yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalınca, soylulukla ilgili düşüncelere çeki düzen verip, onları sistemleştirme çabaları, ilk biçimiyle (aristokratik ırkçılık olarak) ırkçılık öğretisini doğuracaktır. Bu yapılırken de, ırkçılığın tüm aşamalarında görülen karıştırma eğilimlerine uygun olarak, ırk ile soy birbirine karıştırılacaktır. </p>
<p>B. TARiH BOYUNCA ETNOSANTRİZM <br />Tarihte yeniçağa kadar görülen tüm bu düşünceler, bu tutumlar, bu ayrımlar, ırkçılık değil de neydi? Bunların, kabilecilik, uygarcılık, soyluculuk, yanısıra. ırkçılığı da içine alan geniş kapsamlı bir kavramla, etnosantrizmin (&#8220;etnik merkezciliğin&#8221;, ya da &#8220;etnik benmerkezciliğin&#8221;) ırkçı olmayan görünümleri oldukları söylenebilir. <br />Etnosantrizm terimini, ilk olarak, ona bölgecilik, kültürel dargörüşlülük anlamlarını vererek W. G. Summer. Folkways (1906) adlı yapıtında ortaya atmıştır. Adorno ve arkadaşları, The Authoritarian Personality (1950) adlı yapıtlarında bu terimin, ırkçılığı, antisemitizmi ve dilsel, dinsel, kültürel vb. ayrımcılıkları da içererek, her türden öteki gruplara karşı olumsuz, kendi grubuna karşı olumlu önyargıları kapsayan tutumları dile getiren bir kavram olarak kullanılmasını önerdiler. Bu kavramın onların önerdikleri gibi ırkçılık yerine de kullanılması konusu tartışılabilir. Ama etnosantrizm kavramının, genel olarak ayrımcı tutumların kavranmasında, ırkçı olmayan ayrımcı tutumların açıklanmasında ve çağımızda ırkçılık adı altında ideolojik bir biçim verilen düşüncelerin ve tutumların geçmişteki kökenlerinin araştırılmasında, ulusçuluğa, ırkçılığa varan ayrımcı geleneğin ve kültürel birikimin izlenmesinde yararı olacaktır.* <br />Yeniçağ öncesinde, daha doğrusu endüstri devrimi ya da çağdaş kapitalizm, kolonicilik öncesi toplumlarında, ortaçağda; antik Yunan ve Roma&#8217;da öteki antik Ortadoğu İmparatorluklarında; daha gerilere gidersek ırksal birimle toplumsal birimin çakışabildiği ilkel topluluklarda, klan, kabile toplumlarında ırkçılık bilinci, ırk ayrımı yoktu. Ama bazı çağdaş yazarların ırkçılıkla karıştırabilecekleri, ırkçılığa benzer bir tutum. bir davranış, bir düşünüş ve kültür vardı: etnosantrizm. </p>
<p>a Avcı ve Toplayıcı Topluluklarda Etnosantrizm <br />Ünlü biyoloji bilgini Julian Huxley, ırkçı düşünüşün kökenindeki, etmenlerden biri olarak kabile duygusunun gücünden ve derinliğinden söz ederken, bu duygunun bir &#8220;sürü güdüsü&#8221; kurulduğunu, sürü hayvanlarının kendi türlerinden hayvanlar arasında bir hoşnutluk duygusu duyduklarını belirtir; buna ek olarak, sürü içindeki hayvanın bir tür güven duygusu içinde olduğu da söylenebilir. Ancak Julian Huxley, hayvanlarla doğuştan olan bu duygunun insanlarda sonradan edinilme oluşuna dikkati çeker. <br />İlkel toplulukların düşünüşleri üzerine yapılan araştırmalar, özellikle Claude Levi-Strauss&#8217;un araştırmaları (La pensee sauvage (1962) özellikle 5. bölüm) ilkelin kafasının dünyayı bir bütün olarak kavrayabilmek için bazı sınıflandırmalara başvurduğunu; bu yolda soyut kavramları açıklayabilmek için somut simgeleri kullanarak, örneğin kendi klanını bir hayvan ya da bitki totem ata, komşu düşman klanı bir başka hayvan, bitki vb. totem ile simgeleme yoluna gittiğini; böylece karşıt kavramlardan oluşan bir düşünce dünyasına sahip olduğunu ortaya kovmuştur.76 Buraya kadarki görüşleri, toplumlarda önyargıların kökeninin açıklanması bakımından son derece yararlıdır. Bundan sonra, somut yaşamın ve ilişkilerin de bu kavramlara, bu düşüncelere göre düzenlendiği yolundaki görüşleri, &#8220;üstyapısalcı&#8221; bir renk taşımaktadır. <br />Oysa ilkel toplulukların bu düşünüşlerinin altında, içinde bulundukları maddî, ekonomik koşullar yatmaktadır, özetle açıklamaya çalışırsak, tarihsel ilkel topluluklar (klanlar) Levi-Strauss&#8217;un incelediği çağdaş ilkelerde olduğu gibi, bağımsız ve çoğu kere kendine yeterli, kollektif bir &#8220;üretim birimi”dir (ben, daha tarımın, üretimin başlamadığı dönemler için &#8220;geçim biçimi&#8221; ve &#8220;geçim birimi&#8221; terimlerini kullanıyorum). Üretim (geçim) ilişkilerinin de eşitlikçi olduğu düşünülürse, her ayrı geçim biriminde, daha birey olma bilinci uyanmadan, ayrı bir &#8220;biz&#8221; bilinci doğacaktır. Üretimin başlamadığı ya da son derece kıt olduğu bu tarihöncesi dönemlerde, her topluluk, hemen hiç bir barışçı ilişki kurmadığı öteki toplulukları, yiyecek kaynaklarına rakip olan öteki hayvanlar gibi görme, onlara potansiyel bir düşman gözüyle bakma eğilimindedir. &#8220;Biz&#8221; ve &#8220;onlar&#8221; bilinci, ilkelin simgeci kafasında yalnızca birbirlerine düşman totemler olarak kalmayacak, toplulukların birbirleriyle gerçek ya da varsayımsal ilişkileri bu iki simge (diyelim ki şahin ve timsah totemlerinin şahini ve timsahı) arası öykülerde, &#8220;mitos&#8221;larda dile getirilecektir, örneğin şahin klanı timsah klanını yenip sağ kalanlarını klanı içine aldığı zaman, bu, mitoslara, çağdaş akla pek yatkın görünmese de Mısır mitolojisinde örneklerini gördüğümüz gibi, &#8220;şahin timsahı yuttu&#8221; biçiminde yansıyacaktır. Giderek türetilen değer yargıları, şahin topluluğunda, şahin ve soyu hakkında hep &#8220;olumlu yargılar&#8221;, timsah ve soyu hakkında hep &#8220;olumsuz yargılar&#8221; olacaktır, öteki topluluklarla ilişkilerini yalnızca kendi grupları odağından, &#8220;etnosantrik bir bakış açısıyla&#8221; değerlendireceklerdir. <br />Bu klan ve totem mitosu modelinde, etnosantrik düşünüşün hemen tüm öğeleri, kapitalizm ve emperyalizm çağında ırk farklılığının bilincine varılıp ırk kavramı ortaya atılınca ırkçılığın filizlendireceği tohumları yatmaktadır. Şöyle ki, önyargılar üretim birimiyle, dolayısıyla topluluğun &#8220;çıkarlarıyla&#8221; ilişkilidir. Ancak bu önyargılar, mitoscu düşünüşten dolayı, gerçeklikle tam örtüşmeyen, akla. mantığa uymayabilen &#8220;irrasyonel önyargılar&#8221;dır. ilkel yaşam ve üretim koşullarından dolayı, bunların içine, ilkel insanın grup içindekilere karşı tüm &#8220;sevgi&#8221; duyguları ile dış dünyaya, grup dışındakilere, öteki topluluklara karşı duyduğu &#8220;korkuları&#8221;, &#8220;nefretleri&#8221; ve genel olarak tüm &#8220;düşleri, istekleri, tutkuları&#8221; katılmıştır. Böylece &#8220;ikili bir etik standart&#8221; oluşturmuşlardır. Ayrıca bu dönem etnosantrizme &#8220;yabancı korkusu&#8221; (ksenofobi) ve &#8220;yabancı düşmanlığı&#8221; duygularını kazandırmıştır.* <br />İki ilkel topluluğun totemleri farklı ırklardan (örneğin güvercin ve kumru gibi ayrı türün farklı ırklarından) hatta (kartal güvercin gibi) iki farklı türden olabilir. Bir bölgedeki komşu toplululukların üyeleri ise çoğu kez aynı ırktan gelen insanlardan oluşur. Dolayısıyla totemlerinde simgelenen biz bilinci gerçek bir ırk bilinci değildir; ama ırk bilincine benzeyen ve ona dönüşebilme eğilimi taşıyan bir bilinçtir. Klanın biz bilinci etnik bir bilinç, tutumu, düşünüşü, etnosantrik bir tutum ve düşünüştür. Bu düşünüşte, farklı toplulukların &#8220;farklı totem soylarından&#8221; geldikleri yolundaki inanca, kan bağı inancı demek için zaman erken ise de, bu inanç ileride kan bağı ve ırk inançlarına dönüşecek bir tohum niteliğindedir. <br />b Göçebe Çobanlarda Etnosantrizm <br />Avcı ve toplayıcı topluluklardan, tarımın, üretimin başlamasıyla, yerleşik çiftçi topluluklara geçilmiştir. Bu topluluklar, hayvan evcilleştirip sürü beslemede uzmanlaşarak, çiftçiliği bırakıp göçebe çobanlığa başlamışlardır. Birbirlerine yer bağı ile bağlı olan çiftçi köylülerden farklı olarak, göçebe çobanların toplumsal birliği ve topluluklar arası ilişkileri düzenlemede ellerinde, artık &#8220;kan bağı&#8221; olarak algılanan soy bağından başka bir şey yoktur, öte yandan göçebe çobanlar, hayvan soylarını seçici üretme ile geliştirme yolundaki deneyimlerinden edindikleri düşünceleri de topluluk içi ve topluluklar arası farklılıkları ve ilişkileri açıklamada kullanmaktan geri durmayacaklardır. Bu düşünüşe &#8220;damızlıkçılık&#8221; denebilir. Benzer düşünceler. 19. yüzyılın ırkçı düşünüşünde bilimsel giysiler içinde, &#8220;öjenik&#8221; adıyla karşımıza yeniden çıkacaktır. <br />c .İlk Uygar Sınıflı Toplumlarda Etnosantrizm <br />Damızlıkçılık yolunda, soylarını üstün hayvanlara dayayan soylulardan, soylarını tanrılara dayandıran soylulara dek ilerlenecektir. Soylarını hayvanlara dayandıran göçebe soylularının torunları (Franz Oppenheimer&#8217;in ilk sınıflı toplumların kurulup siyasal farklılaşmaya ve devlete varan gelişmelerin, savaşçı çobanların barışçı çiftçi köylüleri yenip üzerinde yönetici sınıf olarak çöreklenmelerinin ürünü olduğu kuramı doğru ise) ilk uygar sınıflı toplumlarda, soylarını tanrılara dayandıran soylular olacaklardır. Soyları tanrılara dayandırmaya &#8220;antropomorfizm&#8221; (&#8220;insanbiçimcilik&#8221;) diyebiliriz. Soyları tanrılara dayandırmak, ilk uygar toplumların egemen, yönetici sınıflarında, bu tanrılarla akrabalığın derecesine göre, yani soyluluğun derecesine göre &#8220;saf soy&#8221;, &#8220;saf kan&#8221; kavramlarının geliştirilmesine yol açacaktır. <br />Böylece etnosantrik düşünüşün, soy kavramı ve kanbağı ile birlikte &#8220;damızlıkçılık&#8221; ve &#8220;antropomorfizm&#8221; öğeleri, egemen sınıfların, yöneticilerin düşüncesi olmuş, bu düşünceler ideolojik dayatmayla toplulukların aşağı sınıflarına da benimsetilmiştir. Soy öğretilerinin ırk öğretileri olmadığını daha önce belirtmiştik. Ayrıca, toprağa yerleşmiş, kentler kurmuş topluluklar, göçebe çoban ve avcı toplulukları, hayvanlar gibi yaşayan vahşi (yabanıl) topluluklar olarak görmüşlerdir; etnosantrizme &#8220;vahşi halklar&#8221; kavramı böyle girmiştir. <br />Soy kavramını da içine aldıktan sonra etnosantrik düşünüş, insanlığın kültürel kalıtı olarak zamanımıza dek sürmüştür. Toplumsal üretim biçimleri ile birlikte toplumsal birimler de geliştikçe, genişleyip değiştikçe, etnosantrik düşünüş onlara uyan biçimlere girmiş, ama özünden pek bir şey yitirmemiştir; tüm insanlık tek bir toplumsal ve yönetsel birim olana (ya da ortada hiç bir özerk yönetsel yapı kalmayana) dek özünü tümüyle yitireceğe benzememektedir. </p>
<p>d Eski Yunan&#8217;da ve Roma&#8217;da Etnosantrizm <br />Etnosantrik bilinç, Eski Yunan&#8217;da kent devletleri ekonomik ve siyasal birimine u****** kent devletlerine duyulan bağlılık, kent halkına karşı beslenen olumlu önyargılar, öteki kentlere karşı nefret ve düşmanlık biçiminde &#8220;kenttaşlık&#8221; (hemşerilik) duygusu ve düşüncesi yaratmıştır. Yunan&#8217;da, özellikle Atina&#8217;da görülen erken bir ticari ve askeri emperyalizm olgusuna koşut olarak etnosantrizm, Yunanca konuşup Yunan kültürünü özümlemiş toplulukları içeren &#8220;Hellenler&#8221; ile onların dışında kalan &#8220;barbarlar&#8221; ayrımı biçimini almıştır. Bunun dışında göçebe ya da yerleşik olsun, uygarlaşmamış (kentleşmemiş) ilkel topluluklara &#8220;vahşi topluluklar&#8221; denilmesi de süregitmiştir. Bunlar yanı sıra, soylarını tanrılara dayandıran, fizik (daha çok da tinsel) erdemlerinin bu yolla edinilmiş doğuştan nitelikler olduğunu ileri süren soyluların &#8220;tinsel soyluculuk&#8221;larından, &#8220;aristokratçılık&#8221;larından söz edilebilir. <br />Roma İmparatorluğu ile etnosantrizm, Romalılar ve öteki halklar (gentiles) ayırımıyla dile getirilmiştir. Ama Romalı kavramının içine, anadilin yanı sıra Latince de öğrenip, Roma vatandaşlığını elde etmiş olan, Roma kültürünü benimsemiş bulunan her dilden, dinden, ırktan, etnik gruptan kimseler girebiliyordu. Etnosantrizmin Yunan&#8217;da ve Roma&#8217;da genellikle &#8220;uygarlıkçılık&#8221; biçiminde görüldüğü söylenebilir. <br />e. Ortaçağda Etnosantrizm <br />Roma&#8217;nın kurduğu imparatorluğun oluşturduğu kültür yapısında, Romalılığın yerini almaya başlayan Hıristiyanlık, imparatorluk çökünce bu amacına ulaşır. Böylece etnosantrizm dinsel bir biçim alarak, ortaçağ Batı toplumlarına egemen olur. Ortaçağ islâm devletlerinde ve imparatorluklarında, imparatorluk kendini din ile özdeşleştirmiş bir kentin büyümesiyle doğduğundan, dinsel etnosantrizm &#8220;ümmetçilik&#8221; dünyanın bu bölgelerine de egemen olmuştur. Bu çağın hiç değilse Batı dünyası için bir özelliği, etnosantrizmin ekonomik, toplumsal, siyasal birimleri aşması, Roma İmparatorluğu&#8217;nun bıraktığı bir üstyapı kalıntısıdır. Bu kalıntı, son derece küçük ekonomik, kültürel, diplomatik ilişkileri kolaylaştırma işlevi gördüğü için varlığını sürdürebilmiş görünüyor. <br />Ortaçağda &#8220;din kardeşliği&#8221; kavramı, &#8220;ümmetçilik&#8221; yanı sıra, zümre farklarını dile getiren &#8220;soy&#8221; kavramının feodal düzen içinde iyice kökleştiğini &#8220;soyluculuğun&#8221; geliştiğini görüyoruz. Islah edilmiş koyun, sığır sürülerini yetiştirmeyi serflerine bırakmış olsalar da, soylular, &#8220;saf kan&#8221;, iyi cins at ve köpek yetiştirmek gibi savaşla ve avla ilgili düşkünlüklerinden dolayı, soy ve kan kavramlarına büyük önem vermektedirler. Ortaçağın Cermen kökenli bu &#8220;soyluculuğunun&#8221; (hiç değilse önceleri) fizik erdemlere öncelik vermesiyle, Eski Yunan&#8217;ın tinsel erdemlere öncelik veren &#8220;aristokratçılığından&#8221; biraz farklı olduğu, dolayısıyla ırkçılığa daha fazla yaklaştığı yorumunda bulunulabilir. <br />Ortaçağda, soy kavramından daha kapsamlı olan din kardeşliği kavramı, soy kavramının ayrımcılığını bir dereceye dek sıvamakla birlikte, farklı dinden olmanın, çıkar farkıyla, farklı etnik gruptan olmakla, farklı dilden olmakla birleştiği durumlarda, korkunç bir etnosantrik yoğunluk kazanabilmiştir. Bu konuda ortaçağın dış ve iç haçlı seferlerini, soykırımlarını anımsayınız. Bu çağın yeniçağa bıraktığı en önemli etnosantrik miras, deicidea (Tanrı, İsa katili) olarak görülen Yahudiler&#8217;e karşı yöneltilen, dinsel ayrıma dayanan bir önyargı olan Yahudi düşmanlığı, antisemitizmdir. </p>
<p>f Keşifler ve Kapitalizm Çağında Etnosantrizm <br />Sanayi devriminin ve kapitalizmin gelişmesiyle, daha geniş pazarlara ve hammadde kaynaklarına duyulan gereksinim, feodal birimleri silip süpüren ulusal birimleri ve ulusçuluğu yaratınca, geçmişten kalıtılan sosyal, dinsel, etnik, kentsel vb. etnosantrik tutumlar yanı sıra, egemen, başat etnosantrik tutum ve düşünüş &#8220;ulusçuluk&#8221; biçimini almıştır. Kapitalizm emperyalist bir yönde gelişmeye başlayınca, ulusal etnosantrizm gereksinimlere yetmez olacak, ırksal etnosantrizm denenip tutturulmaya çalışılacaktır. <br />Etnosantrik düşünüşün, sınıf bilincinin uyanmasıyla sınıfsal bir etnosantrizm ve sosyalist düzenlerin kurulmasıyla da sosyalist bir etnosantrizm biçimlerine de gireceği söylenebilir. </span></div>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Atatürk’ün soyağacı 85 yıl sonra yayınlandı]]></title>
<link>http://uralmutlu.wordpress.com/2009/11/14/ataturk%e2%80%99un-soyagaci-85-yil-sonra-yayimlandi/</link>
<pubDate>Sat, 14 Nov 2009 12:47:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>uralmutlu</dc:creator>
<guid>http://uralmutlu.wordpress.com/2009/11/14/ataturk%e2%80%99un-soyagaci-85-yil-sonra-yayimlandi/</guid>
<description><![CDATA[  85 yıldır ortada görülmeyen ve Atatürk’ün akrabalarından Ahmet Esmen’in elinde bulunan bu soyağacı]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><span style="font-size:small;"> </span></p>
<h1 class="MG_h1xxL" style="font-family:Verdana,sans-serif;"></h1>
<div style="font-family:Verdana,sans-serif;"><a style="clear:left;float:left;margin-bottom:1em;margin-right:1em;" href="http://uralmutlu.wordpress.com/files/2009/11/asa.jpeg"><img src="http://uralmutlu.wordpress.com/files/2009/11/asa.jpeg?w=276" border="0" alt="" /></a><span style="font-size:small;"> 85 yıldır ortada görülmeyen ve Atatürk’ün akrabalarından Ahmet Esmen’in elinde bulunan bu soyağacı, NTVTarih tarafından yayımlandı.</span>Mustafa Kemal’in ailesi hakkında öteden beri, neredeyse tamamı dedikodu niteliğinde olan ve itibarını zedelemeyi amaçlayan söylentiler ortaya atılmıştır. Mustafa Kemal’in, 1924 yılında Bayındırlık Bakanı olan kuzeni Süleyman Sırrı Bey ile birlikte hazırladığı soyağacı, bütün bu iddialara cevap niteliği de taşıyor.</p>
<p>Türkiye&#8217;de öteden beri Atatürk’le uğraşmanın en ucuz yollarından birisi, ailesi ile ilgili iddialar ortaya atmaktır. Bunlardan en ünlüsü ise Sağlık ve Eğitim Bakanlığı da yapan Dr. Rıza Nur tarafından ‘Hatıratım’da dile getirilmiştir. Cumhuriyet dönemi çalışan tarihçiler doğal olarak gülüp geçmişlerdir bu türden iddialara ama Atatürk’ü yıpratmayı yahut ismini zedelemeyi amaçlayanlar da bundan bir türlü vazgeçmemişlerdir.</p>
<p>İşte NTVTarih Dergisi’nin Kasım sayısında ilk kez yayımlanan Atatürk’ün soyağacı, bu türden iddialara da cevap niteliği taşıyor. Derya Tulga ile Ayşegül Parlayan’ın imzasını taşıyan haber, Atatürk’ün soyağacı konusunda yapılan çalışmaların genel bir özetini de veriyor. Ancak, asıl önemli olan, 85 yıl sonra ilk kez yayımlanan bu soyağacının doğrudan Mustafa Kemal tarafından hazırlanması. Dergide yer alan bilgilere göre, Mustafa Kemal, kendisi gibi Hacı Abdullah Ağa’nın torununun torunu olan ve Cumhuriyet’in ilk Bayındırlık Bakanlığı görevini yürüten Süleyman Sırrı Bey ile birlikte oturup soyağacını hazırlamaya başlıyor.<br />
<img src="http://i.milliyet.com.tr/GazeteHaberIciResim/2009/11/02/fft16_mf414330.Jpeg" alt="" width="314" height="296" align="left" /><br />
Dergiden takip ediyoruz: <span class="HaberBaslik">MUSTAFA KEMAL HAZIRLADI </span>“Zübeyde Hanım dahil aile büyüklerinin peşpeşe hayata veda etmeleri, belki de bu kararın alınmasını etkilemiştir. Çalışmada diğer kağıtlara göre katlamaya biraz daha dayanıklı olan ve tuval olarak da kullanılan beyaz keten resim kağıdı seçilir. İş bittikten sonra Gazi, Süleyman Sırrı’ya kendisinden sonra bu şecereyi muhafaza etmesini tembihler. Fakat o sırada zor şartlarda çalışan Süleyman Sırrı Bey, 51 yaşında vefat eder. Böylece şecere, Süleyman Sırrı’nın ilk evliliğinden olan kızı Gülseren Hanım’la oğlu Fikri Ziya Aral’a miras kalır. Yeni kuşakların eski yazıdan anlamadıkları için şikâyet etmeleri üzerine Aral, 1987’de bunu Latin alfabesine çevirir, yeni kuşakları ekler ve kısa süre sonra vefat eder. Gülseren Hanım’a kalan aile emaneti 2009’da onun da vefatıyla tek çocuğu Ahmet Esmen’in eline geçer.” <span class="HaberBaslik">SOYAĞACI AHMET ESMEN&#8217;DE </span>Peki ama bu kadar kıymetli bir belge, nasıl olmuş da bugüne kadar kütüphane raflarında kalmıştır? Ahmet Esmen şöyle diyor: “Durumu anlayabilecek yaşa geldiğimde annemle babam beni karşılarına alıp, ‘Tesadüfler bu kıymetli insanla aynı soydan gelmene sebep oldu. Senin bunda hiçbir marifetin yok. Ayrıca hepsinden önemlisi, akrabalığın verdiği bir mesuliyet var’ dediler.” <span class="HaberBaslik">SOYAĞACI HANGİ YALANLARI ÇÜRÜTÜYOR </span>Dergideki yazıda, 85 yıl sonra ortaya çıkan soyağacının bugüne kadar ortalıkta dolaşan pek çok iddiayı çürüttüğü de belirtiliyor: “Pek çok yerde ortaya atılan Zübeyde Hanım’ın Hacı Sofiler’den olduğu iddiası bu şecereyle çürüyor. Çünkü bu aile Mustafa Kemal’in değil, şecerede görüldüğü gibi Hacı Sofilere gelin giden Gülsüm Molla yoluyla Süleyman Sırrı’nın sülalesi. Bazı kaynaklar, Zübeyde Hanım’ın babasının tam üç kere evlendiğini kaydetmesine rağmen şecerede bunu göremiyoruz. Israrla Atatürk’ün teyzesinin oğlu iddia edilen eski TKP liderlerinden Reşat Fuad Baraner de şecerede gözükmüyor, zaten şecereye göre Atatürk’ün teyzesi yok, iki dayısı var.”</p>
</div>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Etnosantrizm]]></title>
<link>http://uralmutlu.wordpress.com/2009/11/14/etnosantrizm/</link>
<pubDate>Sat, 14 Nov 2009 11:23:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>uralmutlu</dc:creator>
<guid>http://uralmutlu.wordpress.com/2009/11/14/etnosantrizm/</guid>
<description><![CDATA[Etnosantrizm, bir kişinin diğerlerini, kendi etnik grubunu veya kültürünü merkeze alarak değerlendir]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div class="separator" style="clear:both;font-family:Verdana,sans-serif;text-align:center;"><span style="font-size:small;"><a href="http://olemax.com/wp-content/uploads/2008/02/menschen.jpg" style="clear:left;float:left;margin-bottom:1em;margin-right:1em;"><img border="0" height="203" src="http://olemax.com/wp-content/uploads/2008/02/menschen.jpg" width="320" /></a></span></div>
<div style="font-family:Verdana,sans-serif;"><span style="font-size:small;">Etnosantrizm, bir kişinin diğerlerini, kendi etnik grubunu veya kültürünü merkeze alarak değerlendirme tutumu şeklinde tanımlanabilir. Pek çok önyargı ve stereotipin kaynağını oluşturan bu değerlendirme, genellikle, diğerlerinin olumsuz bir tarzda nitelendirilmesiyle sonuçlanmaktadır. <br /></span><br /><span style="font-size:small;"><br />Bazen karşılaştırmalı yöntemin ilk günahı şeklinde nitelenen etnosantrizm, başka toplumları bir toplumun kendine özgü kültürel varsayımlarından ya da yanlılığından yola çıkarak incelemeyi ve bu çerçevede yargılarda bulunmayı anlatan bir terim. etnosantrizm, genelde bir şeyin başka toplumlardaki yapılma şeklinin, aynı şeyin kendi toplumunda yapılma şeklinden daha geri olduğunu varsayar <br />özellikle günümüzde, birçok düşünür, batı felsefesinin tarihsel olarak ciddi biçimde etnosantrizme saplandığını, yani Avrupa kültürü ve anlayışı içinde anlamlandırıldığını, bu yüzden de evrensel ya da bütünleyici olamadığını iddia etmektedir. </p>
<p>Etnosantrik kişi, başka gruptan olanları, kendi grubunun kültürel kabullerinden ve değerlerinden hareketle, dolayısıyla tarafgir bir şekilde yargılar. Bunun altında kendi doğrularının herkes için geçerli olduğu fikri vardır ve bununla tutarlı olarak, bu doğrulara sahip olmayanların ya da uymayanların geri veya aşağı olduğu oldukları sonucuna varır. Nitekim Adorno&#8217;nun otoriter kişiliği belirlemek için geliştirdiği F-ölçeğinin ana boyutlarından biri, etnosantrizm boyutudur. </p>
<p>Etnosantrik tutum, kişilerin günlük yaşam etkinliklerinde ve davranışlarında görülebildiği gibi, diğer toplumları inceleyen bilim adamlarının ya da araştırmacıların (sosyal antropologlar, karşılaştırmalı kültür araştırmacıları, vb.) yaklaşımlarında da söz konusu olabilir.</span></div>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[ilk otistik...]]></title>
<link>http://otizm.wordpress.com/2009/11/02/ilk-otistik-2/</link>
<pubDate>Mon, 02 Nov 2009 09:03:41 +0000</pubDate>
<dc:creator>otizm</dc:creator>
<guid>http://otizm.wordpress.com/2009/11/02/ilk-otistik-2/</guid>
<description><![CDATA[Tarihte bilinen ilk otistik çocuk Victor’un anısına… Victor, Fransa’nın Aveyron ormanlarında yakalan]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Tarihte bilinen ilk otistik çocuk Victor’un anısına… Victor, Fransa’nın Aveyron ormanlarında yakalan]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[OECD-Studie: Migrantenkinder haben schlechtere Chancen]]></title>
<link>http://uralmutlu.wordpress.com/2009/10/20/oecd-studie-migrantenkinder-haben-schlechtere-chancen/</link>
<pubDate>Tue, 20 Oct 2009 11:42:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>uralmutlu</dc:creator>
<guid>http://uralmutlu.wordpress.com/2009/10/20/oecd-studie-migrantenkinder-haben-schlechtere-chancen/</guid>
<description><![CDATA[Auch hoch qualifizierte Migrantenkinder haben einer OECD-Studie zufolge in Deutschland deutlich schl]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><span style="font-size:small;"> </span></p>
<div style="font-family:Verdana,sans-serif;"><span style="font-size:small;">Auch hoch qualifizierte Migrantenkinder haben einer OECD-Studie zufolge in Deutschland deutlich schlechtere Chancen auf dem Arbeitsmarkt als ihre einheimischen Altersgenossen.</span></div>
<div style="font-family:Verdana,sans-serif;"><span style="font-size:small;"><span id="midArticle_byline"> </span><span id="midArticle_0"> </span></span></div>
<div style="font-family:Verdana,sans-serif;"><span style="font-size:small;">Besonders groß ist der Rückstand bei Akademikern und Absolventen höherer beruflicher Bildung, schrieben die Experten in der am Donnerstag veröffentlichten Untersuchung. Bei Geringqualifizierten ist der Rückstand der Nachkommen von Einwanderern dagegen vergleichsweise gering. &#8220;Dieser Befund überrascht, da beide Gruppen ihre Bildungsabschlüsse in der Regel im Inland erworben haben&#8221;, sagte OECD-Experte Thomas Liebig zu dem Rückstand der Akademiker.</span></div>
<p>&#160;</p>
<p><span style="font-size:small;"><span id="midArticle_1" style="font-family:Verdana,sans-serif;"> </span></span></p>
<div style="font-family:Verdana,sans-serif;"><span style="font-size:small;">Ein möglicher Grund sei, dass auf dem Arbeitsmarkt die Erwartung vorherrsche, dass Migranten nur über eine geringe Qualifizierung verfügten. &#8220;Bildungserfolge von Migranten und deren Nachkommen werden entsprechend noch nicht ausreichend honoriert&#8221;, sagte Liebig. Allerdings sinkt auch bei Migranten der Anteil der Arbeitslosen mit zunehmender Qualifikation: So haben 81 Prozent der hoch qualifizierten Männer zwischen 20 und 29 Jahren einen Arbeitsplatz, verglichen mit 56 Prozent der gering Qualifizierten.</span></div>
<p>&#160;</p>
<p><span style="font-size:small;"><span id="midArticle_2" style="font-family:Verdana,sans-serif;"> </span></span></p>
<div style="font-family:Verdana,sans-serif;"><span style="font-size:small;">Auch in Österreich zeige sich ein ähnliches Bild, hier hinkten die Einwandererkinder ihren Klassenkameraden ebenfalls deutlich hinterher. Besser sehe es in der Schweiz aus, wo unabhängig vom Bildungsniveau kaum Unterschiede in den Beschäftigungsquoten festzustellen seien.</span></div>
<p>&#160;</p>
<p><span style="font-size:small;"><span id="midArticle_3" style="font-family:Verdana,sans-serif;"> </span></span></p>
<div style="font-family:Verdana,sans-serif;"><span style="font-size:small;">Bereits in der Schule kommen die Nachkommen von Einwanderern in Deutschland ins Hintertreffen: Unter den 20- bis 29-Jährigen ist in Deutschland der Anteil der Geringqualifizierten unter den Migrantenkindern ohne Abitur oder abgeschlossene Berufsausbildung doppelt so hoch wie unter den Deutschen. Das bestätige die Ergebnisse der PISA-Studien, die große Defizite in der schulischen Bildung offengelegt hätten, schrieben die Experten. Ein Teil des Rückstands könne dann in Deutschland aber in der beruflichen Ausbildung aufgefangen werden. Anders in der Schweiz: Hier liege der Anteil der Geringqualifizierten bei Einwanderern auf dem gleichen niedrigen Niveau wie bei den Einheimischen.</span></div>
<p>&#160;</p>
<p><span style="font-size:small;"><span id="midArticle_4" style="font-family:Verdana,sans-serif;"> </span></span></p>
<div style="font-family:Verdana,sans-serif;"><span style="font-size:small;">KAUM MIGRANTEN IN ÖFFENTLICHER VERWALTUNG</span></div>
<p>&#160;</p>
<p><span style="font-size:small;"><span id="midArticle_5" style="font-family:Verdana,sans-serif;"> </span></span></p>
<div style="font-family:Verdana,sans-serif;"><span style="font-size:small;">Besonders häufig sind die Nachkommen von Einwanderern im Handel beschäftigt, auch im Verarbeitenden Gewerbe arbeiten überdurchschnittlich viele Migrantenkinder. Deutlich unterrepräsentiert sind sie dagegen in Deutschland in der öffentlichen Verwaltung.</span></div>
<div style="font-family:Verdana,sans-serif;"><span style="font-size:small;"> Die Organisation für wirtschaftliche Zusammenarbeit und Entwicklung (OECD) verglich in der Studie erstmals Daten aus 16 OECD-Ländern zur Arbeitsmarktintegration von Migrantenkindern.</span></div>
<p>&#160;</p>
<p><span style="font-size:small;"><span id="midArticle_6" style="font-family:Verdana,sans-serif;"> </span></span></p>
<div style="font-family:Verdana,sans-serif;"><span style="font-size:small;">Zuletzt hatte der Bundesbanker und frühere Berliner Finanzsenator Thilo Sarrazin mit einem Interview der Kulturzeitschrift &#8220;Lettre International&#8221; in Deutschland für Aufsehen gesorgt. Er hatte darin einer großen Zahl von Türken und Arabern vorgeworfen, in Berlin &#8220;keine produktive Funktion, außer für den Obst- und Gemüsehandel&#8221; zu erfüllen, &#8220;und es wird sich vermutlich auch keine Perspektive entwickeln&#8221;. Sarrazin musste inzwischen einen Teil seiner Verantwortungsbereiche bei der Bundesbank aufgeben.</span></div>
<p>&#160;</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Pazar Araştırmasında Kullanılan Ölçekler ve Teknikler]]></title>
<link>http://zmezk.wordpress.com/2009/07/20/pazar-arastirmasinda-kullanilan-olcekler-ve-teknikler/</link>
<pubDate>Mon, 20 Jul 2009 16:59:11 +0000</pubDate>
<dc:creator>zmezk</dc:creator>
<guid>http://zmezk.wordpress.com/2009/07/20/pazar-arastirmasinda-kullanilan-olcekler-ve-teknikler/</guid>
<description><![CDATA[PAZAR ARAŞTIRMASINDA KULLANILAN ÖLÇEKLER VE TEKNİKLER Mehmet Altan ÖZET: Pazarı genel olarak tanımla]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong>PAZAR ARAŞTIRMASINDA KULLANILAN ÖLÇEKLER VE TEKNİKLER</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong>Mehmet Altan</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>ÖZET:</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong>Pazarı genel olarak tanımlayacak olursak bir malın ya da bir  hizmetin talebidir diyebiliriz. Alışveriş yapılan yerdir de diyebiliriz. İyi bir  pazar araştırması için pazarın tanımı iyi yapılmalıdır.</p>
<p>Pazarlar alıcılarına ve satıcılarına göre değişik çeşitlere ayrılmıştır. İyi  bir pazar araştırması için önce pazarlama yapılacak pazarın türü ve özellikleri  belirlenir. Belli başlı pazar türlerini tanımlayacak olursak; eğer pazardaki  ürün direk olarak son kullanıcıya ulaşıyorsa bu tüketiciler pazarıdır. Pazardaki  ürün bir hammadde veya ilk malzemeyse bu üreticiler pazarıdır. Üreticiden çıkan  ürün direk tüketici pazarına gitmez arada aracılar pazarından geçer. Bizim  bildiğimiz adıyla ‘toptancılar’’dan. Devlet de başlı başlına bir pazar oluşturur  hem de çok çok büyük bir pazar, devlet hem alıcı hem satıcıdır. Bir başka pazar  türü de uluslararası pazardır. Uluslar arası pazarın maliyeti fazladır.</p>
<p>Bir pazarlamacının pazar araştırması yapabilmesi için yapması gerekenlerden  biri pazar ölçümüdür. Pazar ölçümü pazar araştırmacısının elini sayısal  verilerle güçlendirir. Pazar ölçümü ile pazarlamacı hedef pazarının  niteliklerini belirler. Talep tahmin yöntemleri de pazar ölçümünün içinde  yapılır. Talep tahmini istatistiksel ve istatistiksel olmayan olarak ikiye  ayrılır. İstatistiksel olanlar çok daha güvenilirdir.</p>
<p>Pazar araştırmasında pazar ölçümünden bir sonraki adım hedef pazar seçimidir.  Hedef pazarın seçimi iki yolla yapılır. Birincisi tüm pazar yöntemi ikincisi  pazar bölümlemedir. Pazar bölümlendirme daha maliyetli fakat günümüz şartlarına  ve markalaşmaya giden yolda çok daha ileri bir yöntemdir. Pazar bölümlendirmenin  kısaca mantığı satacağımız ürünü satacağımız yerin coğrafik, demografik gibi  kıstaslara ayırarak daha etkili bir pazar araştırması ve pazarlama  yapmaktır.</p>
<p>Pazar araştırmasında hedef pazarın belirlenmesinden sonra ki adım pazar  analizi yapmaktır. Pazar analizi bize hedef tüketicilerimizi tanımamızı, aynı  pazardaki rakiplerimizi tanımamızı ve bunlara göre stratejiler belirlememize  olanak sağlar. Pazar analizi sonucunda pazar potansiyelimizi öğreniriz  dolayısıyla üretim planlamamızı da daha doğru ve etkin bir biçimde  yapabiliriz.</p>
<p>Sonuç olarak eğer pazar araştırması yapmamız gerekiyorsa kullanacağımız  başlıca teknik ve ölçümler sırasıyla; pazar türümüzü belirlemek, pazar ölçümü  yapmak, hedef pazarı belirlemek ve pazar analizi yapmak olmalıdır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><em><span style="text-decoration:underline;">Anahtar  Kelimler</span></em><em>: Pazar, Pazarlama, Araştırma, Ölçüm, Bölümleme, Ürün,  Satıcı, Alıcı, nitelik, talep, tüketici</em><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>1. GİRİŞ</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong>Bir ürünü pazarlama, üretmekten çok daha önemlidir. Çünkü  siz istediğiniz kadar mal üretin iyi bir pazarlama stratejiniz yoksa, iyi bir  pazarınız yoksa bunun hiçbir önemi yoktur diyebiliriz. Etkin ve karlı bir  pazarlama için ana koşul ve ilk koşul pazar araştırmasıdır. Pazar araştırması  bizim elimize somut bilgiler verir. Pazar araştırması yapmanın da belli  kuralları belli aşamaları ve belli ölçekleri vardır. Bu makalede bu aşamalarla,  bu kurallarla ilgili çeşitli bilgiler verilmek istenmekte, çeşitli örneklerle  açıklanmaktadır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>2. PAZAR</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong>İşletmelerin(örgütlerin) pazarlama eylemleri, malları,  hizmetleri, düşünceleri satın alacakların belirlenmesiyle başlar. Malları satın  alacaklar –tüketiciler ya da örgütler- belirlendikten sonra, pazarlama eylemleri  bu tüketicilere veya örgütlere yöneltilir. Pazarlama eylemlerinin yönetildiği  tüketiciler ve örgütler, o işletmenin pazarını oluşturur.</p>
<p>‘Pazar, belirli bir mala ihtiyacı, malı satın almak için parası ve parasını  harcamaya istekli olan kişiler ve örgütler topluluğudur.’ (Cemalcılar, 1999)</p>
<p>‘Pazar her türlü mal ve hizmetin alınıp satıldığı, alıcılarla satıcıların  serbest bir biçimde karşılaştıkları, arz ile talebin kesiştiği yer ya da fiyatı  belirleyen koşullar dizisidir’ (İslamoğlu, 2000)</p>
<p>‘Pazar, belirli bir ihtiyacı ve isteği paylaşan, o ihtiyacı ve isteği  doyurmaya istekli olan tüm umulan alıcılar topluluğudur.’ (Kotler, 2003)</p>
<p>Bu tanımlara göre pazarın oluşması için dört koşul gereklidir:</p>
<ul>
<li>Belirli bir mal türünün çeşitlerine ya da birimlerine bir grup tüketici ya  da örgüt ihtiyaç ve istek duymalıdır.</li>
<li>Grubu oluşturanlar, o malı satın almak için satın alma gücüne sahip  olmalıdır. Satın alma gücü genellikle paradır.</li>
<li>Grubu oluşturanlar, satın alma gücünü kullanmaya istekli olmalıdır.</li>
<li>Grubu oluşturan tüketiciler ya da örgütler, malı satın almaya yetkili  olmalıdır. Bir grup kişinin satın alma gücü ve isteği olması Pazar oluşturması  için yeterli değildir, yetkisi de olmalıdır. Örneğin, on sekiz yaşından  küçüklere sigara satışı yasaklanmışsa bu yaş grubundaki tüketiciler, pazar  olarak görülemez.</li>
</ul>
<p>Bir işletme gireceği pazarı belirlemelidir. Bunun için de Pazar analizi  yapılmalıdır. Pazar analizi yaparak pazarın özellikleri ve büyüklüğü açık ve  seçik biçimde belirlenir. Sonra da, pazarın tümüne mi, yoksa bir bölümüne mi  girileceği kararlaştırılır. Başka bir deyişle hedef pazar belirlenir.</p>
<p>Pazar, her şeyden önce, rakiplerin boy gösterdiği bir arena olması bakımından  işletmenin karar alanında son derce önemli bir yer tutar. Pazar bir arena  olduğuna göre, pazarlama yöneticisi bu arenanın kendisine avantaj sağlayacak  yerinde, yani bölümünde yer tutacaktır. Bu nedenle de hedef seçtiği pazarı, bu  pazarın özelliklerini ve bu pazardaki tüketicileri iyi tanımalıdır.</p>
<p>Pazarlamacı, yapacağı pazar analiziyle şu sorulara yanıtlar bulmaya  çalışır:</p>
<p>-             Pazar var mı? Söz konusu mala ihtiyacı olan, satın alma isteği  ve gücü bulunan bir grup tüketici var mı?</p>
<p>-             Varsa bu pazar nerededir? Evlerde mi? Okullarda mı?  İşletmelerde mi?</p>
<p>-             Pazarın özellikleri nelerdir? Yaş, cinsiyet, öğrenim düzeyi,  ekonomik yapı, büyüklük, vb. özellikleri nelerdir?</p>
<p>-             Pazarı oluşturan birimlerin, söz konusu malı satın almalarını  etkileyen, ekonomik, psikolojik, sosyolojik ve yasal etkenler nelerdir?</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>3. PAZAR TÜRLERİ</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>‘Pazarlanacak malın özelliklerine bakılmaksızın, pazarı oluşturan  tüketicilerin ve örgütlerin özelliklerine göre, pazarlar şöyle  gruplanabilir:</p>
<p>‘</p>
<ol>
<li>Tüketiciler Pazarı</li>
<li>Örgütsel Pazarlar</li>
</ol>
<ul>
<li>Üreticiler pazarı</li>
<li>Aracılar pazarı</li>
<li>Kurumlar pazarı</li>
<li>Devlet pazarı</li>
</ul>
<ol>
<li>Uluslararası Pazar ‘ (Cemalcılar, 1999)</li>
</ol>
<p><strong>Tüketiciler Pazarı</strong></p>
<p>‘Tüketici; kişisel arzu, istek ve ihtiyaçları için pazarlama bileşenlerini  satın alan ya da satın alma kapasitesinde olan gerçek kişidir.’ (İslamoğlu 2000)  Bu anlamda tüketici pazarı, mal ve hizmetlerin iş amacı dışında, kişisel  kullanım amacıyla atın alındığı ya da kiralandığı pazardır. Bu pazarın arz  cephesinde satıcı işletmeler, talep cephesinde de tüketiciler bulunur.</p>
<p>Tüketici pazarının büyüklüğü; onun ekonomik, demografik ve coğrafik boyutu  ile ölçülür.</p>
<p>Ekonomik boyut; o pazardaki tüketicilerin kişi başına gelirdeki artış hızı,  gelir dağılımı ve satın alma indeksi gibi ölçütlerle değerlendirilir. Ekonomik  boyut pazar hacminin bugününü ve yarınını görebilmek bakımından çok önemli  ipuçları verdiği gibi, hangi ihtiyaçların ortaya çıkabileceğine de yol  gösterir.</p>
<p>Demografik boyut; nüfusun yaş, cinsiyet, eğitim, meslek, dil, din, ırk ve  öteki kültür öğeleri itibari ile dağılımını gösterir. Türkiye nüfusu genç,  Avrupa nüfusu yaşlı insanlardan oluşmaktadır. Dolayısıyla, pek çok mal türünde  ya da ihtiyaç özelliklerinde bu iki pazar farklılık gösterir. Eğitim düzeyi  yüksek meslek alanlarında uzmanlaşmış insanların oluşturduğu pazarların  özellikleri, bu alanda geri kalmış pazarlardan ayırt edici bir farklılık  gösterir.</p>
<p>Coğrafik boyut; o pazarın coğrafik koşullarını, nüfusun coğrafik dağılımını,  nüfusun göç hareketlerini ve özelliklerini, kentleşme hızını, kentleşmenin  özelliklerini, çevre bozulması-kirlenmesini, göç alan ve göç veren bölgelerin  ayırt edici özelliklerini kapsar.</p>
<p>Türkiye’nin bazı yöreleri göç verirken, bazı yöreleri göç almaktadır. Göç  alan yörelerde, göçten önce hissedilmeyen pek çok ihtiyaç ortaya  çıkmaktadır.</p>
<p>İyi bir pazar araştırmacısı, hedef pazarın bu üç boyutu hakkında yeterli  bilgileri bir araya getirerek, pazarın talep özelliklerini ve büyüklüğünü  değerlendirmelidir.</p>
<p><strong>Örgütsel Pazarlar </strong></p>
<p><strong> </strong>Bir ülkenin iç pazarı, tüketici ve örgütlerden oluşur.  Tüketiciler, malları kişisel ihtiyaçları için satın alırlar; örgütler ise mal ya  da hizmet üretmek için mallar satın alırlar. Başka deyişle, tüketicilerin satın  alma amacı tüketim, örgütlerin ise üretimdir. Üretim işletmeleri, otel, lokanta  gibi hizmet üreten işletmeler, yardım derneği gibi kar amacı gütmeyen kurumlar  ve kamu kurumları örgütsel pazarları oluşturur.<strong> </strong></p>
<p>Örgütsel pazarlar birbirinden çok farklı özellikler gösterir. Bu nedenle  tüketiciler pazarı dışında kalan örgütsel pazarları tek bir pazar olarak görmek  doğru değildir. Bu durumda, tüketiciler pazarı dışındaki pazarı, üreticiler  pazarı, aracılar pazarı, kurumlar pazarı ve devlet pazarı olmak üzere dörde  ayırabiliriz.</p>
<p><span style="text-decoration:underline;">Üreticiler Pazarı:</span> Başka  malların üretiminde ya da üretim eylemlerini yürütmede kullanarak bir kar elde  etmek amacıyla mallar satın alan kişilerden ya da işletmelerden oluşur.</p>
<p>‘Endüstriyel ürün ve hizmetlere olan talep genellikle tüketim mallarına olan  talepten daha oynak veya dalgalıdır. Özellikle yeni tesis ve donanım talebi çok  dalgalıdır. Bu dalgalanmalar üretim pazarında belirsizliklere yol  açabilir.’(Tek, 1999)</p>
<p>Mal ya da hizmet üreten işletmeler, doğrudan üretime giren hammadde, yarı  mamul ya da bitmiş mallar satın alırlar. Ayrıca doğrudan üretime giren malların  yanı sıra, eylemlerini yürütmede yardımcı olan ya da kolaylık sağlayan mallar da  alırlar –temizlik malzemeleri, hesap makineleri, soğutma araçları, giysi,  yiyecek, vb.- Bu tür mallar dolaylı olarak kar amacına yöneliktir.</p>
<p><span style="text-decoration:underline;">Aracılar Pazarı:</span> ‘Aracılar,  ürün ve hizmetleri başkalarına kar ile satmak veya kiralamak üzere alan tüm kişi  ve örgütlerdir. Aracılar daha çok yer, zaman ve mülkiyet faydası yaratırlar.  Aracılar pazarı, daha çok toptancı ve perakendecilerden oluşur. Bunlara bir de  yurtdışındaki firmaların ürünlerini satan temsilci veya dağınık, tüketicilere  göre daha yoğun bir şekilde yerleşiktirler. Aracılar, yeni satın alacakları  ürünlerin karlılıklarını değerlendirmek için ’doğrudan ürün karlılığı’ denilen  bir araçtan yararlanırlar.’(Kotler, 2003 )</p>
<p>Genellikle, tüketiciler pazarına doğrudan satılan mallar, aynı zamanda  aracılar pazarına da satılır. Dolayısı ile aracılar çok çeşitli mallar satın  alıp, yeniden satarlar. Bazı özel üretim mallarının dışında, hemen tüm tüketim  ve üretim mallarının aracılar eliyle satıldığı söylenebilir.</p>
<p><span style="text-decoration:underline;">Kurumlar Pazarı:</span> İşletmelerin  dışında kalan ve kar amacı gütmeyen örgütlerden oluşur –dernek, sendika, siyasi  parti, vb.-. Bu kurumlar, çeşitli toplumsal eylemlerini yürütmek için mallar  satın alırlar.</p>
<p>Genelde, söz konusu kurumların amaçları birbirinden çok farklıdır, dolayısı  ile satın aldıkları mallar da birbirinden farklıdır.</p>
<p><span style="text-decoration:underline;">Devlet Pazarı:</span> ‘Devlet de bir  alıcı olarak ayrı bir pazar oluşturur. Devletin satın aldığı mallar ve hizmetler  çok çeşitlidir. Yiyecek ve giysiden, savaş araç ve gereçlerine, atom  reaktörlerine dek mal çeşidi söz konusu olur. Ayrıca, devlet bir satın alan  olarak tek vücut bir örgüt değildir. Devletin yüzlerce merkezi ve yerel türlü  örgütleri, kurumları ve daireleri, mallar ve hizmetler satın alırlar. Bu pazar  çok büyüktür ve dağınıktır. Sıkı yasal düzenlemelere göre mallar satın alınır.  Örneğin Türkiye’de devlet ofis malzemeleri türü malların alımını Devlet Malzeme  Ofisi (DMO) yapmaktadır.’(Cemalcılar, 1999)</p>
<p><strong>Uluslararası Pazarlar</strong></p>
<p><strong> </strong>Bir ülke sınırları dışındaki tüm alıcılar (serbest bölgeler  dâhil)<strong> </strong>uluslararası pazarı oluşturur. Uluslararası ticaret ülke  sınırlarını aşan ticarete denir.</p>
<p>‘Uluslararası pazarlama, bir işletmenin dünyadaki müşterilerin ne  istediklerini anlayıp, bulup, bu istekleri hem kendi ülkesindeki rakiplerden hem  de yabancı rakiplerden daha iyi tatmin etme çabalarıdır.’(Tek, 1999)  <strong> </strong></p>
<p>Uluslararası Pazar, aslında yurtiçi tüketici, endüstriyel, kamu vb.  pazarlarının birer devamı niteliğindedir. Bu bakımdan genelde uluslararası  pazarlara da yurtiçi pazarlama ilkeleriyle yaklaşılır. Genel pazarlama  stratejisinin yöntemlerinin çoğu uygulanır. Ancak bu pazarlarda pazarlama  programlarını uygulamak için kullanılan pazarlama stratejileri değişir. Tek  farkla ki bu durumda sözlerin başına hep ‘uluslararası’ ve ‘dış’ sözcükleri  getirilir.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>4. PAZAR ÖLÇÜMÜ </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong>Bir konu ölçülebilir sayısal değerlerle ifade  edilebiliyorsa, konu hakkında bir şeyler biliniyor demektir. Konu hakkındaki  bilgiler bir takım önyargılara, başkalarının hayallerine ya da arzularına  dayanıyor ve karar verici bunlardan yola çıkıyorsa, büyük bir ihtimalle yarı  yoldan geri dönmek zorunda kalacaktır. Yöneticinin önünü görmeden vereceği her  kararın başarısı şansa bağlı olacaktır. Oysa işletme yönetiminde şansa yer  yoktur.</p>
<p>Bir pazar bölümünün işletme için ne ölçüde karlı olabileceği o pazar  bölümündeki talebe bağlı olacaktır. Bu nedenle, pazar bölümlerinin taleplerini  tahmin etmeye gerek vardır. Bu nedenle pazar ölçümü yapılır. Pazar ölçümünün  çeşitli aşamaları vardır:</p>
<p><strong>A-</strong> <strong>İşletmelerin Pazarlar Hakkında Öğrenmek İstediği  Bilgiler</strong></p>
<p><strong> </strong>Bir işletmenin Pazar hakkında bilmek isteyebileceği başlıca  özellikler şöyle sıralanabilir:</p>
<p><span style="text-decoration:underline;">1-  Pazarın Fiziksel  Özellikleri</span>:</p>
<ul>
<li>Pazarın büyüklüğü: Satılan birim sayısı, TL olarak satışlar, her takibe ait  Pazar payları.</li>
<li>Coğrafi yerleşimi: Bölgelere, ilçelere, şehirlere göre satışlar, belirli  özel yerler, satışların yapıldığı mağaza türleri.</li>
<li>Alıcıların demografik özellikleri: Cinsiyet, gelir, meslek, medeni durum,  aile büyüklüğü, ırk, din, eğitim</li>
</ul>
<p><span style="text-decoration:underline;">2- Alıcıların Davranışsal  Özellikleri</span>:</p>
<ul>
<li>Alımların yapılma zamanı: Ay, hafta, haftanın günleri, mevsimler,  saatler.</li>
<li>Alımların yapılma şekli: İç tepkisel ya da marka sorarak, satın alınan  birimin büyüklüğü, satın alma sıklığı.</li>
<li>Satın almayı etkileyenler: Ürünü kullanan, satın alanı etkileyenler  kimdir?</li>
<li>Kullanıcıların sosyo-psikolojik sınıflandırılması: Sosyal sınıf, diğer  farklılıklar, içe dönük kişilikler ve diğerleri.</li>
<li>Satın alma nedenleri: Ürünün görünen yararı, psikolojik nedenler, asıl ve  ikincil kullanım amaç ve şekilleri.</li>
</ul>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>B- Pazarın Ayrıntılı Niceliksel Tanımlanması</strong></p>
<p>‘Pazarın niceliksel tanımlamasına ilişkin bu açıklamalardan,  Pazar büyüklüğünün belirli bir sunu için mevcut olabilecek alıcı sayısına bağlı  olduğu görülmektedir.  Devamı için zmezk@hotmail.com a mail atabilirsiniz</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Grup Teknolojileri]]></title>
<link>http://zmezk.wordpress.com/2009/07/20/grup-teknolojileri/</link>
<pubDate>Mon, 20 Jul 2009 16:55:13 +0000</pubDate>
<dc:creator>zmezk</dc:creator>
<guid>http://zmezk.wordpress.com/2009/07/20/grup-teknolojileri/</guid>
<description><![CDATA[GRUP TEKNOLOJİSİ Tanım Grup teknolojisi (GT) benzer parçaların tanımlanıp aynı grup altında toplanma]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>GRUP TEKNOLOJİSİ</p>
<p>Tanım</p>
<p>Grup teknolojisi (GT) benzer parçaların tanımlanıp aynı grup altında  toplanmalarına dayanan bir imalat yönetim sistemidir. Bu gruplandırma parçaların  imalat ve tasarım açısından benzerliklerinden yararlanmak amacıyla yapılır.</p>
<p>Grup teknolojisi kavramının yapılmış tanımları içinde Rus S.M.Mitrafanov’un  1959 yılında “Scientific  Prinsiples  of  Group Technology” adlı kitabında  yaptığı tanım pek çok açıdan GT’ yi açıklamaktadır;</p>
<p>“Grup teknolojisi parçaların sınıflandırılması ve gruplandırılması yoluyla  her bir gruba benzer teknolojik operasyonların uygulanması şeklinde yapılan  imalattır. Bu metodun en önemli sonucu dar amaçlı bir durumda geniş amaçlı bir  üretim ile sağlanan tasarrufların elde edilmesidir. Bu nedenle GT yığın üretim  ve sipariş üretimi alanlarında oldukça önemlidir.”</p>
<p>Aslında grup teknolojisi yüzyıllar önce resmi olmasa da kullanılmaktaydı.  İmalat ile ilgili kayıtlı ilk uygulamalar F. W. Taylor tarafından yapılmıştır.  Taylor üretkenliği arttırmaya yönelik çalışmaları sonucu belli işler arasında  benzerlikler olduğunu saptamıştır. Böylece işleri benzer özelliklerine göre bir  araya getirmiştir. Daha sonraları birçok işletme daha resmi GT kavramları  uygulamaya başlamıştır. Bu uygulamalara makinaların hücrelerde  gruplandırılmaları ve gruplar için imalat takımlarının oluşturulması örnek  olabilir.</p>
<p>GT uygulanırken benzer parçalar “parça aileleri” şeklinde bir arya getirilir.  Örneğin 10000 değişik çeşitte parça üreten bir işletme bu parçaların büyük  çoğunluğunu 50 veya 60 ayrı aile altında toplayabilir. Her bir aile benzer  tasarım ve imalat özellikleri gösterecektir. Böylece bir ailenin her üyesini  işlem görmesi benzer şekilde olacaktır. Bu da imalatın verimliliği ile  sonuçlanır. Bu verimlilik, azalan hazırlık zamanları, azalan ar stoklar, daha  etkin çizelgeleme, gelişmiş takım kontrolü ve standartlaşmış proses planlarının  kullanımı şeklinde ortaya konulur.</p>
<p>GT’nin uygulandığı bazı işletmelerde üretim ekipmanları, makine grupları veya  hücreler şeklinde yerleştirilmiştir. Bunun amacı iş akışı ve parça taşımanın  düzenlenmesidir.</p>
<p>Ürün tasarımı konusunda  da parçaların parça aileleri olarak düzenlenmeleri  bazı avantajlar sağlamaktadır. Örneğin yeni bir parçanın tasarımı ile görevli  tasarım mühendisi ya en baştan başlayarak parçayı tasarlamalı yada yeni parçanın  ihtiyaçlarına uygun değişiklikleri yapmak için varolan çizimi dosyaların  arasından bulup çıkarmalıdır. Burada asıl sorun benzer tasarımın bulunmasının  zor ve zaman alıcı olmasıdır. Büyük bir mühendislik departmanında dosyaların  içinde, belli bir sistematiğe göre düzenlenmemiş binlerce çizim olabilir. Bu  nedenle tasarımcı en iyisinin sil baştan bir tasarım yapmak olduğunu  düşünecektir. Bu şekilde verilen kararlar tekrarlandıkça işletmede neredeyse iki  kez yapılan tasarımlar önemli ölçüde zaman kaybına neden olacaktır.</p>
<p>Eğer işletmede etkin bir tasarım geri çağırma sistemi bulunursa bu  kayıplardan kurtulmak mümkün olacaktır. Mühendisler böylece benzer bir parçanın  olup olmadığını kolayca öğrenebilirler. Var olan bir tasarımda yapılacak bir  değişiklik en baştan tasarımı yinelemekten çok daha az zaman alıcıdır. Tasarım  geri çağırma sistemi GT’nin tasarım fonksiyonunda uygulanan bir prensibidir.  Böylece bir sistemin yürütülebilmesi için belli şekillerdeki parça aileleri ile  sınıflandırma ve kodlama sistemine ihtiyaç vardır.</p>
<h1>PARÇA AİLELERİ</h1>
<p>Grup teknolojisi parçaların özellikleri esas alınarak parça aileleri şeklinde  gruplandırılmaları ile başlar.</p>
<p>Parça ailesi geometrik özellikleri benzer olan ve/veya imalat için benzer  proses aşamalarına ihtiyaç duyan parçaların toplanmasıyla oluşur. Ailelerin  geometrik sınıflandırması normal olarak boyut ve şekil açısındandır. Üretim  prosesine göre sınıflandırma ise operasyonların türlerinin belirlenmesi ve  operasyon sayısına göre yapılmaktadır. Operasyonun türü ise işleme metodu, parça  tutuş metodu, şekillendirme ve işleme koşulları ile belirlenir.</p>
<p>Benzer parça ailelerinin tanımlanması ile seri üretim sonucunda elde edilen  avantajlar yığın üretimde de sağlanmaktadır. Bu nedenle parçaların başarılı bir  şekilde aileler altında gruplandırılmaları GT kavramının uygulanması için bir  anahtardır.</p>
<p>Genelde parça ailelerinin oluşturulmasında üç tür metod kullanılır.</p>
<ol>
<li>Görsel manuel araştırma</li>
<li>Üretim akış analizi</li>
<li>Parça sınıflandırma ve kodlama</li>
</ol>
<p>Görsel araştırma yöntemi GT uygulamalarında fazla kullanılmamaktadır. Bu  yöntem en basit ve en ucuz olanıdır.</p>
<p>Bu yöntemde parçalar fiziksel olarak gözlemlenmek veya fotoğraflarına  bakılmak yoluyla gruplandırılır. Bu nedenle elde edilen sonuçlar fazla güvenilir  değildir. Gruplandırmayı yapan kişilerin bilgileri birbirinden farklı ve  değerlendirmeleri göreceli olacağı için bu yöntem doğruyu en az yansıtan  yöntemdir.</p>
<p>Üretim akış analizi (ÜAA) J. L. Burbidge tarafından geliştirilmiş bir  tekniktir. Bu yöntemle parça aileleri ve ilgili makine grupları, atölyede  üretilen parçaların rota kartlarının analiziyle oluşturulur. Sonuç olarak  bu  teknik yerleşim için de uygulanabilmektedir.</p>
<p>İlk olarak bir Makine-Bileşen şeması oluşturulmalıdır. Bu, M=makine sayısı ,  N=parça sayısı ve X=1 ( eğer j parçası makinede işlem görüyorsa ) , 0 (diğer  durumda ) değişkenlerinden oluşan bir matristir. Eğer şema küçükse parçalar  işlem benzerliklerine göre elle gruplandırılabilirler. Ama daha iyi olan bu  işlemi bilgisayar arcılığıyla gerçekleştirmektir. ÜAA’nın bir dezavantajı  varolan rota kartlarının geçerli olduğu varsayımıyla hareket edilmesidir. Bu  yöntemde başarılı olabilmek için doğru ve etkin rota kartlarının her parça için  bulunması gereklidir. Ayrıca ÜAA bazen subjektif  yargı gerektirmektedir. Çünkü  bazı parçalar bir veya daha fazla özgün operasyon gerektirdiğinde, aileye  uymuyor gibi görünmektedir. Bu nedenle analizi yapan kişi karar verirken öznel  bir yargıyla hareket etmektedir.</p>
<p>ÜAA’nın sınıflandırma ve kodlamaya göre bir üstünlüğü de parça ailelerinin  daha az uğraş ile oluşturulabilmesidir.</p>
<p>Üçüncü yöntem olan sınıflandırma ve kodlama en zor ve zaman alıcı metoddur.  Bu yöntemde parçalar incelenir ve her parçaya özelliklerine göre kodlar atanır.  Bu yöntemde kodlar kişisel yargıya gerek bırakmayacak şekilde oluşturulduğu için  ÜAA ve görsel araştırma yöntemlerinde görülen bu dezavantaj yok edilmiş  olur.</p>
<p>Sonuç olarak bu yöntem tercih edilen bir yaklaşımdır.</p>
<h1>PARÇA SINIFLANDIRMA VE KODLAMA</h1>
<p>Parça aileleri oluşturmak için kullanılan bu metodda her parçanın bireysel  tasarım ve/veya imalat özellikleri incelenir. <em>Sınıflandırma, </em>parçaların  gruplar halinde veya aileler olarak belli prensipler ve kurallar çerçevesinde  kategorize edilmeleri demektir. Amaç benzer parçaları aynı grupta toplamak ve  benzemeyen parçalar arasındaki farklılıkları belirlemektir. <em>Kodlama </em>ise  bir parçaya semboller atma işlemidir. Bu semboller paçanın özelliklerini  yansıtan anlamlar taşırlar. Bu işlemlerin yapılması çok zor gibi görünse de  sınıflandırma ve kodlama oldukça komplex bir problemdir.</p>
<p>Dünyada pek çok sınıflandırma ve kodlama sistemi geliştirilmiştir ve  endüstriyel amaçla satılan pek çok paket mevcuttur. Fakat bu sistemlerin hiçbiri  genel kabul görmemiştir. Çünkü sınıflandırma ve kodlama sistemiyle temsil edilen  bilgiler bir işletmeden diğerine farklılıklar gösterir.</p>
<p>Sınıflandırma ve kodlama bir işletmenin bütün ürünleri için yapılabileceği  gibi örnek bir yığın üzerinden de yapılabilir. Bu örnekleme işlemindeki en büyük  sorun örneklemin tüm populasyonu temsil etmesi riskidir. Ama tüm ürünlerin tek  tek sınıflandırılıp kodlanması yerine bu riskin taşınması daha akıllıca  olacaktır.</p>
<p><strong>GRUP TEKNOLOJİSİ İLE ÜRETİM MERKEZİ TASARIMI</strong></p>
<p>Parçalar aileler şeklinde gruplandıktan sonra fabrikadaki üretim donanımının  nasıl yerleştirileceğine karar vermek büyük önem taşır. Makineler uygun biçimde  yerleştirilmediği takdirde imalat masrafları dikkate değer ölçüde  yükselecektir.</p>
<p>Bir işletmedeki makineleri yerleştirmenin 3 temel yöntemi vardır; imalat  hattına göre yerleştirme, makinelerin fonksiyonlarına göre yerleştirme ve ürün  gruplarına göre yerleştirme. Şekilde bu üç yerleşim şekli görülmektedir.</p>
<p>İmalat hattına göre yerleşimde makineler ve diğer iş makineleri kullanılış  sıralarına göre konumlandırılmışlardır. Her yerleşim yerindeki iş kapsamı,  malzemelerin sürekli akışını sağlayacak biçimde dengelenmelidir. Bu tür bir  yerleşim genellikle basit süreçlerin izlendiği endüstrilerde, sürekli  montajlarda ve büyük miktarlarda seri üretilen bileşenler için  kullanılmaktadır.</p>
<p>Fonksiyona göre yerleşimde özel tipteki makineler bir arada gruplanmıştır.  Örneğin; tornalama frezeleme bölümü….gibi. bu tür yerleşim önemli miktarda  malzeme taşıma, büyük miktarda stok , uzun hazırlık ve imalat süreleri ile  sonuçlanabilir. Am kimi işletmelerde bu tür bir yerleşim tam tersi bir etki  yapabilecektir. Örneğim eğer üretilen parçalar yanlızca tek bir makinede işlenme  özelliğine sahiplerse bu şekilde bir yerleştirme üretkenliği ve verimi olumlu  yönde etkilemeyebilir.</p>
<p>Daha önce de belirildiği gibi Üretim Akış Analizi bir fabrikadaki parçaları  gruplandırmak ve makineleri yerleştirmek için kullanılan bir metotdur. Ama ÜAA  önemli ölçüde kişisel yargı gerektirebilir. Sonuç olarak Makine-Bileşen şemasına  destek olacak ek teknikler önerilmiştir. Bu tekniklerden biri Tek Bağlantılı  Gruplama algoritmasıdır ( Single-Linkage Clustering algorithm.)</p>
<p>ÜAA için bir makine-bileşen şeması kullanılacağı daha önce belirtilmişti. Amç  benzer süreç gerektiren parçaların gruplandırılmasıdır. Bu şemada 1’ler işlem  yapan makineleri gösterir. Mc Auley  makine-bileşen şemasıyla gruplamaya uygun  bir SLCA tanımlamıştır.bu algoritma benzer işlem gerektiren parçaların birlikte  gruplanması için bir “ benzerlik katsayısı kullanır “ kullanır. Başka bir SLCA  ise Sneath tarafından geliştirilmiştir ve çok sayıda gruplama algoritmasından  yalnızca biridir.</p>
<p><strong>GRUP TEKNOLOJİSİNİN YARARLARI</strong></p>
<p>Geleceğin fabrikaları için en önemli prensip olması beklenen GT, umulan  kullanım alanına henüz sahip değildir. Bunun pek çok nedeni vardır. İlk olarak  önceden belirtildiği gibi makinelerin fabrikada GT hücreleri halinde yeniden  yerleştirilmeleri problemi vardır. İkinci neden tesiste üretilen pek çok bileşen  parçanın arasında parça ailelerinin tanımlanması problemidir. Bu problemle  ilişkili olarak parça sınıflandırma ve kodlamanın masrafı söz konusudur. Bu  prosedür pahalı olmasının yanı sıra önemli ölçüde zaman ve personel de  gerektirmektedir. Yöneticiler kesin olmayan yararlara sahip GT’ e geçmek yerine,  bu kaynakların daha farklı projelerde kullanılabileceğini düşünmektedirler.  Ayrıca yeni bir sisteme geçiş işletmenin personeli arasında da çoğu kez  tepkilere yol açmaktadır.</p>
<p>Tüm bu problemler çözülürse ve GT uygulanırsa bir işletme aşağıda sıralanan  alanlarda pek çok yararlar sağlayacaktır.</p>
<p>-          Ürün tasarımı</p>
<p>-          Bağlantıların yapılması ve hazırlıklar.</p>
<p>-          Malzeme taşıma</p>
<p>-          Üretim ve envanter kontrolü</p>
<p>-          İşçi tatmini</p>
<p>-          Süreç planlama ve prosedürleri</p>
<p>Aşağıda GT’ nin getirdiği yararlar açıklanmıştır.</p>
<p><span style="text-decoration:underline;">Ürün tasarımı</span></p>
<p>Ürün tasarımı alanındaki gelişmeler ve yaraları parça sınıflandırma  ve  kodlamanın bilgisayarlı bir tasarım geri çağırma sistemi ile birlikte kullanımı  sonucunda elde edilir.</p>
<p>Yeni bir parça tasarımı gerektiğinde, kodu uygun olan hazır parça tasarımları  çağırılır. İçlerinden birinin istenen fonksiyonlara uygun olup olmadığı  araştırılır. Tasarım dosyasını araştırmak için birkaç dakika harcanır ve böylece  kodlama sisteminin desteği ile tasarımcı saatler kazanır. Eğer tamamıyla uygun  bir tasarım bulunamazsa hazır tasarım üzerinde küçük değişiklikler yapılarak  istenen hale getirilebilir. Bu geri çağırmalı sistemle tasarımın yinelenmesi ve  yeni parça tasarımlarının çoğalmasından kaçınılmış olunur.</p>
<p>GT’ nin tasarım alanındaki diğer yararları; maliyet tahmini prosedürlerinin  geliştirilmesi ve tasarımın standartlaştırılmasıdır. İç köşe yarı çapı,  toleranslar gibi tasarım özellikleri GT ile daha standart bir hal almaktadır. De  Vries’ e göre GT ile standartlaştırma sonucu çizimlerin sayısında  % 10 luk bir  azalma beklenmektedir.</p>
<p><span style="text-decoration:underline;">Bağlantıların  Yapılması  ve   Hazırlıklar</span></p>
<p>GT aynı zamanda imalatın pek çok alanında da standartlaştırmayı  sağlamaktadır. Bu alanlardan ikisi bağlantıların yapılması ve hazırlıklardır.  Takım seçiminde bir parça ailesinin her üyesine uygun bağlantıların yapılması  uğraş gerektirir. İş parçasının bağlanması için aletler tasarlanmıştır. Bu  aletlerde genel tezgahları, çeşitli parça ailelerinin üyelerini kabul edebilen  tezgahlara dönüştüren özel adaptörler vardır.</p>
<p>GT hücresindeki tezgahlar hazırlık sırasında çok köklü degişiklikler  gerektirmezler. Çünkü bu tezgahlarda üretilen iş parçaları benzer özelliklere  sahiptir. Böylece hazırlık zamanından tasarruf edilir. Ayrıca oarçaları hazırlık  zamanını minimum yapacak bir sıra ile işlemek uygun olacaktır. Yapılan  tahminlere göre GT ile hazırlık zamanlarında  % 69 luk bir azalma  gözlenmektedir.</p>
<p><span style="text-decoration:underline;">Malzeme  Taşıma</span></p>
<p>İmalatta sağlanan diğer bir avantajda iş parçası hareketi ve beklemesindeki  azalmalardır. GT üretim donanımları malzemelerin iş istasyonunda daha verimli  akışını sağlar. Akış hattı hücresi, klasik süreç tipi yerleşimle  karşılaştırıldığında fark daha da açık gözlenmektedir.</p>
<p><span style="text-decoration:underline;">Üretim  ve  Envanter   Kontrolü</span></p>
<p>GT’ nin bir sonucu olarak bir işletmenin üretim ve envanter kontrolü  fonksiyonlarında pek çok yarar sağlanmaktadır.</p>
<p>GT ile üretim çizelgeleme basitleşmiştir. Çünkü makinelerin hücrelerde  gruplanmaları çizelgelenecek üretim merkezi sayısını azaltmıştır. Parçaların  ailelere ayrılması da parça çizelgeleme probleminin boyutunu ve karmaşıklığını  azaltmıştır. Böylece hiçbir hücrede işlem görmeye uygun olmayan iş parçalarının  kontroluna daha çok dikkat edilebilir. Azalan hazırlık zamanları ve verimli  malzeme taşıma sonucunda üretim zamanları, ara stoklar ve geç dağıtımlarda  azaltılabilmektedir. De Vries’ in tahminlerine göre üretim zamanında  % 70, ara  stoklarda  % 62 ve yetiştirilemeyen siparişlerde ise  % 82 oranında azalma  görülebilir.</p>
<p>(Groover , CAD/CAM, sf. 295)</p>
<p><span style="text-decoration:underline;">İşçi  Tatmini</span></p>
<p>Makine hücreleri genellikle parçaların hammaddeden, son ürün haline gelene  kadar küçük bir işçi grubu tarafından işlem görmesini sağlarlar. İşçiler  işletmeye olan katkılarını böylece daha açık görebilmektedirler.bu da işçi  davranışları ve işçi tatmininin düzeyini yükseltmektedir.</p>
<p>GT’ nin işçi ile ilgili bir başka yararı da ürün kalitesine daha çok önem  verilmesidir. GT’ de bir makine hücresinde iş parçası kalitesi kolayca  yükseltilebilmektedir. Sonuçta işçiler yaptıkları işe karşı daha fazla sorumluk  duyarlar. Sürece göre yerleşime sahip işletmelerde parça hatalarının giderilmesi  çoğu kez zor olmakta ve bunun sonucunda kalite kontrol istenilen düzeyde  yapılamamaktadır.</p>
<p><span style="text-decoration:underline;">Süreç  Planlama   İşlemleri</span></p>
<p>GT ile standartlaştırmanın sağlanması sonucu süreç planlama fonksiyonunun  zamanı ve maliyeti düşürülebilmektedir. Yeni bir parça tasarımı, belli bir parça  ailesine üye olmasını sağlayan kod numarası ile tanımlandığı için genel süreç  rotası bilinmektedir. Bu işlemin mantığı bir  “Bilgisayar Destekli Süreç  Planlama” sistemi oluşturmak üzere bilgisayar yazılımı olarak düzenlenebilir.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kimya Sektörü]]></title>
<link>http://zmezk.wordpress.com/2009/07/20/kimya-sektoru/</link>
<pubDate>Mon, 20 Jul 2009 16:52:05 +0000</pubDate>
<dc:creator>zmezk</dc:creator>
<guid>http://zmezk.wordpress.com/2009/07/20/kimya-sektoru/</guid>
<description><![CDATA[KİMYA SEKTÖRÜ Sektörün Mevcut Durumu Tüketim mallarının yanı sıra tarım ve sanayi sektörlerine girdi]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong>KİMYA SEKTÖRÜ</strong></p>
<p><strong>Sektörün Mevcut Durumu</strong></p>
<p>Tüketim mallarının yanı sıra tarım ve sanayi sektörlerine girdi temin eden  kimya sektörünün gelişimi, ülke ekonomisinin gelişimi ile yakından ilgilidir.  2000 yılında dünya ekonomisinin %4,7 oranında büyümesi neticesinde, dünya kimya  sektörü üretimi %3,6 büyüyerek 1.565 milyar euro’ya yükselmiştir. Üretimin 488  milyar euro’luk bölümü Batı Avrupa ülkeleri tarafından gerçekleştirilmekte olup,  ABD 476 milyar euro ile ikinci sırayı almaktadır. 237 milyar euro ile Japonya,  194 milyar euro ile diğer Asya ülkeleri kimya sektörü üretiminde önemli paya  sahip olan diğer ülkelerdir.<strong> </strong></p>
<p>2001 yılında, dünya ekonomisinde yaşanan belirsizlik ve durgunluk sonucunda  sanayi ürünleri üretiminin azalması, dünya ticaretinin artış hızının önemli  ölçüde düşmesi ürettiği ürünler itibariyle, dünya ekonomisi ve imalat sanayi  üretimine bağımlı olan kimya sektörünün de %0,4 oranında küçülmesine neden  olmuştur. Sektör üretimin 2002 yılında %1,1 oranında büyüyeceği tahmin  edilmektedir.</p>
<p>Kimya sektörü üretim ve tüketim dengesi gelişmiş ülkelerde pozitif,  gelişmekte olan ülkelerde ise negatiftir. Ayrıca kişi başına kimya ürünleri  tüketimi de, gelişmiş ülkelerde, diğer ülkelere göre oldukça yüksektir. Kişi  başına tüketim Japonya’da 1,620 dolar, Kuzey Amerika’da 1,295 dolar ve Batı  Avrupa’da 1,073 dolar olup, dünya ortalaması 262 dolar düzeyindedir.</p>
<p>Türk kimya endüstrisi, ağırlıklı olarak petrokimya, sabun, deterjan, gübre,  ilaç, boya-vernik, sentetik elyaf, soda gibi çeşitli kimyasal hammadde ve  tüketim ürünlerinin üretiminin gerçekleştirildiği tesislerden oluşmaktadır.  Sektörde faaliyet gösteren firma sayısı değişik kaynaklarda 1100–1200 arasında  belirtilmektedir. Sektörde faaliyet gösteren firmalar ölçek ve sermaye  kaynakları açısından farklılık göstermektedir. Sektörde faaliyet gösteren  firmaların önemli bir kısmı küçük ve orta ölçekli işletmelerden oluşmakla  birlikte, büyük ölçekli firmalar ile çokuluslu şirketler de faaliyet  göstermektedir.</p>
<p>1994 yılında 6,3 milyar dolar üretim gerçekleştiren Türk kimya sektörü, 1998  yılında 8,4 milyar dolar, 1999 yılında 8,5 milyar dolar ve 2000 yılında 9,2  milyar dolar üretim gerçekleştirmiştir. 2000 yılı başında 79,5 olan kimya  sektörü üretim endeksi, 2000 yılında ortalama 94,3 olarak gerçekleşmiştir. 2001  yılında ülkemiz ekonomisi genelinde ve imalat sanayinin diğer kollarında yaşanan  küçülme kimya sektöründe de yaşanmış ve kimya sektörü üretim endeksi yıllık  bazda %3,1 gerileyerek 91,2 olarak gerçekleşmiştir. Sektörü oluşturan  işkollarından kok kömürü ve rafine edilmiş petrol ürünleri alt sektöründe %9,1  artış gözlenirken, plastik ve kauçuk ürünler imalatı alt sektöründe %5,6,  kimyasal maddeler alt sektöründe ise %13,2 gerilemiştir.</p>
<p>2001 yılı 3. çeyreğinde kimya sektörü bünyesinde değerlendirilen alt  sektörlerden kok kömürü ve rafine edilmiş petrol ürünleri alt sektörünün 2000  yılı 3. Çeyreğinde 73,5 olan üretim ağırlıklı kapasite kullanım oranı (KKO) 2001  yılı 3. Çeyreğinde 83,4’e yükselirken, 2000 yılı 3. çeyreğinde 78,7 olan  kimyasal maddeler alt sektörü KKO, 2001 yılı 3. çeyreğinde 69,5’e, plastik ve  kauçuk alt sektörü KKO ise aynı dönemde 76,8’den 68.8′e gerilemiştir.</p>
<p>Kimya sanayi sektörüne yapılan toplam yabancı sermaye yatırımları imalat  sanayindeki toplam yabancı sermaye yatırımlarının %27’sini oluşturmaktadır.</p>
<p>Kimya sanayinde faaliyet gösteren yabancı sermayeli firmalara ait toplam  yatırım tutarı 2001 yılında %104 artış göstermiş ve 365 trilyon TL olarak  gerçekleşmiştir. Sektörde faaliyet gösteren yabancı sermayeli firma sayısındaki  artış oranı ise %6′dır.</p>
<p>Kimya sanayi sektöründe toplam 274 adet yabancı sermayeli firma faaliyet  göstermekte olup, bu firmaların 37’si kimya sanayi, 54′ü endüstriyel kimyasal  ürünler, 94′ü diğer kimyasal ürünler, 10′u petrol ve kömür ürünleri, 2’si kauçuk  sanayi, 67’si plastik sanayi, 8′i lastik (araç lastiği) ve 2’si gübre sanayinde  faaliyet göstermektedir.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Depo Yeri Seçimi]]></title>
<link>http://zmezk.wordpress.com/2009/07/20/depo-yeri-secimi/</link>
<pubDate>Mon, 20 Jul 2009 16:40:45 +0000</pubDate>
<dc:creator>zmezk</dc:creator>
<guid>http://zmezk.wordpress.com/2009/07/20/depo-yeri-secimi/</guid>
<description><![CDATA[İÇİNDEKİLER GİRİŞ DEPO VE DEPOLAMA İLE İLGİLİ TEMEL KAVRAMLAR Depolanın Tarihi ve Gelişimi Depo Faal]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong>İÇİNDEKİLER</strong></p>
<p>GİRİŞ</p>
<p>DEPO VE DEPOLAMA İLE İLGİLİ TEMEL KAVRAMLAR</p>
<p>Depolanın Tarihi ve Gelişimi</p>
<p>Depo Faaliyetleri ve Depolama Faaliyetlerinin Nedenleri</p>
<p>Depo Faaliyetleri</p>
<p>Depolama Faaliyetlerinin Nedenleri</p>
<p>Depo İşlemleri ve Depo Seçimleri</p>
<p>Depo İşlemleri</p>
<p>Stok Kontrolü</p>
<p>Stok ve stok kontrol kavramı</p>
<p>İşletmelerin Stok Bulundurma Nedenleri</p>
<p>Stokların Sınıflandırılması</p>
<p>Stok Çeşitleri</p>
<p>Stok Kontrol Maliyetleri</p>
<p>Stok Kontrol Yöntemleri</p>
<p>ABC Analizi</p>
<p>Gözle kontrol yöntemi</p>
<p>Çift Kutu Yöntemi</p>
<p>Depolama Sistemleri</p>
<p>Depolamada Risk Faktörleri ve Kullanılacak Depo Sayısına Karar Verme</p>
<p>Depolamada Risk Faktörleri</p>
<p>Kullanılacak Depo Sayısına Karar Verme</p>
<p>Terminal Depolar</p>
<p>Depolamada Kalite</p>
<p>Depolamada Dış Kaynaklardan Yararlanma</p>
<p>Üçüncü Parti Lojistik depolama Alanında Ortak Seçimi</p>
<p>DEPOLAMADAN BEKLENEN FAYDALAR</p>
<p>Ekonomik Getiriler</p>
<p>Konsolidasyon ve Palet Bozma(Elleçleme- Break-Bulk)</p>
<p>Ayırma ve Çeşitlendirme (Assortment)</p>
<p>Bekletme ve İşleme (Paketleme, Etiketleme, Hafif Üretim )</p>
<p>Fazla (Uzun Süreli) Stoklama</p>
<p>Geri Kazanım</p>
<p>Hizmet Yönünden Getiriler</p>
<p>Spot Stoklama</p>
<p>Tam Çeşit Stoklama</p>
<p>Üretim Desteği</p>
<p>Pazar Varlığı</p>
<p>DEPO YERİ SEÇİMİ</p>
<p>Kuruluş Mevkii</p>
<p>Yer Seçimi Analizlerinin Dinamik Niteliği</p>
<p>Yer Seçimi Analizlerinin Amacı</p>
<p>Yer Seçimini Etkileyen Faktörler</p>
<p>Yer Seçimini Etkileyen Faktörlerin Sınıflandırılması</p>
<p>Taşıma Faktörü</p>
<p>Haberleşme Olanaklar</p>
<p>İşgücü</p>
<p>Enerji Kaynakları</p>
<p>İklim</p>
<p>Sendikalaşma Derecesi ve Kamu Meslek Kuruluşlarının Varlığı</p>
<p>Eğitim ve Eğlence</p>
<p>Su İhtiyacı   36</p>
<p>Teşvik Tedbirleri ve Bölgesel Kolaylıklar</p>
<p>Desantralizasyon Politikası</p>
<p>Diğer Faktörler</p>
<p>YER SEÇİM SORUNU ÇÖZÜM YÖNTEMLERİ</p>
<p>Tranport (Ulaştırma) Modeller</p>
<p>Ulaştırma Problemlerinin Matematiksel İfadesi</p>
<p>Sembolik Lojik Yöntemi</p>
<p>Sembolik-Lojik Yönteminin Uygulanması</p>
<p>Karar Verme Yöntemi (Elektre)</p>
<p>Histogram Yöntemi</p>
<p>Gelir Oranlarının Karşılaştırılması</p>
<p>Ölçülemeyen Etmenlerin Sayısallaştırılması Yöntemi</p>
<p>Ölçülebilen ve Ölçülemeyen Maliyet Etmenlerinin Bir Arada  Değerlendirilmesi</p>
<p>Boyut Analizi</p>
<p>Başabaş Analizi Yöntemi</p>
<p>Doğrusal Başabaş Analizinin Varsayımları</p>
<p>YER SEÇİMİ İÇİN ALTERNATİF DEĞERLENDİRME METODLARI</p>
<p>Ad hoc Metodu</p>
<p>Kontrol Listesi Metodu</p>
<p>Ekonomi Metodu</p>
<p>Kartografi Metodu</p>
<p>İkili Karşılaştırma Metodu</p>
<p>Bulanık Mantık Metodu</p>
<p>Matris Metodu</p>
<p>Coğrafi Bilgi Sistemleri (GIS)</p>
<p>DEPO YERİ SEÇİMİ İÇİN ÖRNEK ALGORİTMALAR</p>
<p>Tesis Yeri Seçimi İçin Algoritma Örneği 1</p>
<p>Yer Seçimi Kararlarının Sınıflandırılması</p>
<p>Yer Seçimi</p>
<p>Tek Fabrika/Depo Yerselimi Modeli</p>
<p>Excel Solver ile Çözüm Örneği</p>
<p>Modelin Geliştirilmesi,</p>
<p>Solver Kullanımı</p>
<p>Çözüm</p>
<p>Tek Yer Seçimi Modeli</p>
<p>Tesis Yeri Seçimi İçin Algoritma Örneği 2</p>
<p>DAHA ÖNCE YAPILMIŞ ÖRNEK UYGULAMALAR</p>
<p>Depo/Fabrika Yeri Seçimi Uygulama 1</p>
<p>Depo/Fabrika Yeri Seçimi Uygulama 2</p>
<p>Uygulama Problemi</p>
<p>Uygulama Sonuçları</p>
<p>SONUÇLAR ve ÖNERİLER</p>
<p>KAYNAKLAR</p>
<p>ÖZGEÇMİŞ</p>
<p><strong>ÖZET</strong></p>
<p>Bu projenin amacını gelişen tedarik zinciri yönetimi ve lojistik hizmetleri  ile beraber depolama sistemlerinin, depo yerlerinin öneminin artması ve depo  yeri seçiminin önemli bir unsur haline gelmesi olarak belirtebiliriz. Araştırma  ilk olarak depo ve depolama hakkında detaylı ve geniş bir literatür bilgisiyle  başlıyor. Depo ve depolama hakkında temel kavramlar ve terimler açıklanıyor.  Daha sonrasında ise depo yeri seçiminde göz önüne alınacak kriterler ve  aralarındaki ilişkiler anlatılıyor. Bu kriterler de kullanılarak şimdiye kadar  uygulanmış başarılı depo seçim teknikleri ve bu tekniklerin değerlendirilmesi  ile beraber ortaya çıkacak sonuçlar inceleniyor. Bu kriterler, teknikler ve  değerlendirmelerin kullanıldığı depo yeri seçiminde kullanılan iki tane  algoritma örneği araştırmada veriliyor. Son olarak da daha önce Dilek(2005) ve  Büyksaatçı(2008) tarafından yapılmış başarılı depo yeri seçim uygulamalarına yer  veriliyor.</p>
<p>Bu araştırma bize depo, depolama sistemleri ve depo yeri seçimi hakkında  genel bilgiler kazandırmakla beraber gerek yöntemler, gerek algoritmalar ve  uygulamalar; yapılacak depo yeri seçim uygulamaları için yol gösterici bir  nitelikte hazırlanmıştır. Şimdiye kadar bu konu hakkındaki çalışmaların çoğu  katı atıklar için depo yeri seçimi üzerine olmakla beraber fabrika ve işletmeler  için çok fazla bulunmamaktadır. Bunun en büyük sebebi ise kuruluş yeri seçim  teknik ve algoritmalarının büyük bir kısmının ufak değişikliklerle depo yeri  seçimi için de kullanılabiliyor olmasından kaynaklanmaktadır. Sonuç olarak bu  araştırma depo ile ilgili düzenlemeler yapmak yeni depo yeri seçmek için  başvurulabilecek bilgiler içermektedir.</p>
<p>Projenin Tümnü</p>
<p>http://lix.in/-576dca        Adresinden indirebilirsiniz</p>
<p>herhangi bir sorun veya soru için zmezk@hotmail.com a mail atınız</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Hiperbarik oksijen tedavisi uygulayan merkezler]]></title>
<link>http://otizm.wordpress.com/2009/06/19/hiperbarik-oksijen-tedavisi-uygulayan-merkezler/</link>
<pubDate>Fri, 19 Jun 2009 07:20:07 +0000</pubDate>
<dc:creator>otizm</dc:creator>
<guid>http://otizm.wordpress.com/2009/06/19/hiperbarik-oksijen-tedavisi-uygulayan-merkezler/</guid>
<description><![CDATA[İSTANBUL HİPERBARİK OKSİJEN TEDAVİSİ UYGULAYAN MERKEZLER 2001 Hiperbarik Oksijen Tedavi Merkezi İkba]]></description>
<content:encoded><![CDATA[İSTANBUL HİPERBARİK OKSİJEN TEDAVİSİ UYGULAYAN MERKEZLER 2001 Hiperbarik Oksijen Tedavi Merkezi İkba]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Nihilizm.]]></title>
<link>http://d3vilhunt3r.wordpress.com/2009/06/16/nihilizm/</link>
<pubDate>Tue, 16 Jun 2009 19:44:20 +0000</pubDate>
<dc:creator>d3vilhunt3r</dc:creator>
<guid>http://d3vilhunt3r.wordpress.com/2009/06/16/nihilizm/</guid>
<description><![CDATA[NİHİLİZM (Hiççilik, Yokçuluk) Metafizik, ahlâkî güç ve kuvvetleri yok sayan, mevcut olan güçlere, de]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong>NİHİLİZM (Hiççilik, Yokçuluk)</strong><br />
<span style="color:#ff0000;">Metafizik, ahlâkî güç ve kuvvetleri yok sayan, mevcut olan güçlere, değerlere ve düzene karşı çıkan, hiçbir iradeye boyun eğmeyi ilke olarak kabul etmeyen görüşlerin genel adıdır.<br />
Herşeyi,her gerçeği ve değeri inkâr şeklinde ortaya çıkan Nihilizm, bilgi felsefesi,varlık açıklaması, ahlâk ve siyaset alanında kabul görmüş ve yayılma imkânı bulmuştur.<br />
Bu görüş,varlığı her şekliyle şüpheyle karşılar; hatta yok sayar; buna bağlı olarak da her çeşit bilgi imkânını inkâr ederek hiçbir doğru, hem varlığı genel-geçer bilginin olamayacağını ileri sürer. Bu görüşün kökleri Antikçağ Yunan Felsefesinehem de bilgi elde etme imkânını inkâr eder. Ayrıca Sofistler ve Septikler, tenkit edilemeyen ve kendisinden şüphe edilemeyen hiçbir şeyin olmadığını ileri sürerek tenkitçi ve şüpheci bir nihilizmi ortaya koymuşlardır.<br />
Ahlâkda Nihilizm ise, hiçbir ahlâkî değeri ve kuralı tanımayan, sosyal baskı ve kontrolü kabul etmeyen, ahlâk tanımaz bir doktrindir. Bu doktrin<img title="virgül" src="http://www.1forum.net/images/smilies/smilev.gif" border="0" alt="" /> aydınlanma haraketlerinin (M.Ö. V. Yüzyıl ve M.S. XVIII. Yüzyıl) temel fikirlerinden birini oluşturmuş ve bu ahlâk tanımazlık,Tanrı tanımaz Nietzsehe (NiGe) ile sistemleştirilmiş, Guyeau (1854-1886) ile &#8220;Yükümsüz ve Yaptırımsız Ahlâk&#8221;a dönüştürülmüştür. Dostoyevski, Turgenief gibi romancılar tarafından bu ahlâk tanımazlık romanlara konu olmuş ve işlenmiş,o çağın gençlerince arzulanan, kabul gören bir anlayış haline gelmiştir. Nihilist romanlarda menfi düşüncenin geliştirdiği mantık sonucu ise inançsız, karamsar,otorite tanımaz bir gençlik ortaya çıkmıştır. İşte inkârcı,her türlü otoriteyi reddeden,kanun, kural tanımayan ve bunalımlı insanların ruh halini yansıtan bu ideoloji sonunda başsızlığa, anarşizme, salt ferdiyetçiliğe dönüşmüştür.<br />
Siyasî alanda Nihilizm,özellikle XlX. Yüzyılda Rusyada tutunmuş bir akımdır. Önceleri yeni bir toplum düzeni kurmak isteği ile eski,yerleşik düzeni tamamen ortadan kaldırmaya yönelik bir hareket iken; daha sonra her türlü düzeni reddeden,toplumun,hiçbir sosyal kurumun ve kuruluşun ferd üzerinde hiçbir baskısını, otoritesini kabul etmeyen bir görüş halini almıştır. Bu Nihilist anlayış,başta devlet olmak üzere,bütün baskıcı kurumların ortadan kalkması gerektiğini savunur. Meselâ; İngiliz filozofu Godwin ünlü &#8220;Political Justice&#8221; adlı eserinde,devletin insanlığın ahlâkını bozduğunu,bunun için de devlet kurumunun ortadan kaldırılması gerektiğini savunur. Stirner,Tucker,Tolstoi,Bakunin, Kropotkin <acronym title="vBulletin">vb</acronym>. gibi birçok hayalci düşünür de aynı görüştedirler.<br />
Bu başsızcılık ve otorite tanımazcılığı önce Fransız düşünürü Joseph Proudhon ütopyacı toplumculukla; Rus Nihilisti Bakunin de Neçayev&#8217;in nihilist doktriniyle kaynaştırmıştır. Bu sistem,daha doğrusu sistemsizlik, &#8220;Düzen yokluğu ve Baskı yokluğu&#8221; olarak özetlenebilir. Nihilizme göre,devletle birlikte her türlü baskıcı kurum yok edilmelidir. İnsan; bir üretici olarak anamalın otoritesinden,bir vatandaş olarak devletin otoritesinden,bir birey olarak da dinî törelerin özgürce gelişebilir.<br />
Otorite tanımaz,hayalci anarşizme göre,öncelikle gereken devrimdir; devrim ise devleti,kurulu düzeni, otoriteyi<img title="virgül" src="http://www.1forum.net/images/smilies/smilev.gif" border="0" alt="" /><img title="virgül" src="http://www.1forum.net/images/smilies/smilev.gif" border="0" alt="" /><img title="virgül" src="http://www.1forum.net/images/smilies/smilev.gif" border="0" alt="" /> kötümserliğin,karamsarlığın ve herşeyi menfi yanından ele almanın bir ifadesidir. Nietzsehe (Niçe)&#8217;nin inkârcı ve değerleri tersyüz eden nihilizmi işte böyle bir düşünceyi yansıtır. Daha sonraları bu yıkıcı ve karamsar anlayış<img title="virgül" src="http://www.1forum.net/images/smilies/smilev.gif" border="0" alt="" /> Heidegger,<acronym title="vBulletin">vb</acronym>. varoluşçularca geliştirilmiş ve ateist bir düzeye götürülmüştür. Tanrı tanımaz Sartre&#8217;a göre<img title="virgül" src="http://www.1forum.net/images/smilies/smilev.gif" border="0" alt="" /> Tanrı&#8217;nın olabilmesi için insanın ölmesi gerekir; halbuki Tanrı imkânsızdır, kendiliğinden kendisi için var olan varlık da bir çelişkidir.<br />
Ülkemizde Nietzsehe&#8217;nin nihilizminden ve inkârcı varoluşçuların ateist nihilizminden güç alarak ve marksistlerle birleşerek İslam düşmanlığı yapan, kökleşmiş İslâmî kurumları ve değerlerini yıkmak,tahrip etmek isteyen bir takım inkârcılar ortaya çıkmıştır. Bunlardan birisi ünlü şâir Tevfik Fikret&#8217;tir. O, şu sözlerinde yıkıcı ve inkârcı nihilizmini açık olarak ortaya koymaktadır:<br />
Her şeref yapma, her saadet piç! Her şeyin ibtidası, âhiri hiç!.. Her yönüyle karşı çıkma, tahrip, alt-üst etme, düzen ve kural tanımama ve inkâr mantığı ile ortaya çıkan hayalci nihilizm, hiçbir ilâhî dinin kabul etmediği bir zihniyeti temsil etmektedir. Zira bu zihniyet, hiçbir dinin kabul etmediği ve edemeyeceği bir anarşizmi davet etmektedir; toplumların nizamına, düzenine kastdetmektedir. Aynı zamanda, bu yıkıcı, tahrip edici ve kırıcı yol,hiçbir akl-ı selimin kabul edemiyeceği bir yoldur. varlık ve bilgi ile ilgili nihilizmini şu üç önermede (hükümde) ortaya koyar: &#8220;Hiçbir şey yoktur&#8221;. &#8220;Birşey olsaydı da bilemezdik&#8221;. &#8220;Bilseydik de başkalarına bildiremezdik&#8221;. Bu görüşleriyle Gorgias Proudhon hiçbir baskıyla engellenmeksizin değerleri yok etmek demektir. Bu şuursuz yıkıcılık ise bir gayesizliğin özellikle Gorgias&#8217;ın inkârcılığına kadar geri gider. Gorgias Fourier dinin otoritesinden kurtulmalı ve özgür bir gelişme imkânına kavuşturulmalıdır.</span></p>
<p><span style="color:#ff0000;"><em><strong><br />
</strong></em></span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[İnternet'in "İşi"ne Bak!]]></title>
<link>http://birikintiler.wordpress.com/2009/06/15/internetin-isine-bak/</link>
<pubDate>Mon, 15 Jun 2009 15:58:36 +0000</pubDate>
<dc:creator>Uğur</dc:creator>
<guid>http://birikintiler.wordpress.com/2009/06/15/internetin-isine-bak/</guid>
<description><![CDATA[Kriz zamanının önemli sorunu olan işsizliğe internet iyi geliyor. Online iş sayısı 1 milyonu geçti. ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Kriz zamanının önemli sorunu olan işsizliğe internet iyi geliyor. Online iş sayısı 1 milyonu geçti.</p>
<p><!--more--></p>
<p>ABD&#8217;de yapılan bir araştırma internetin ekonomiye ve iş dünyasına çok önemli katkıları olduğunu ortaya koydu. Araştırmaya göre internet kökenli işler, şu anda ABD ekonomisinin %2,1&#8242;ini oluşturuyor. ABD&#8217;de gıda dışı alışverişin %10&#8242;unun internet üzerinde gerçekleştiğini ifade eden araştırma, internet reklamcılığının ise 20 milyar dolarlık bir çapa ulaştığını gösteriyor.</p>
<p>Küresel ekonomik krizin vurduğu iş gücü ise yine internet çare buluyor. Şu anda ABD&#8217;de yaşamını sadece internet kökenli bir işten kazananlar sayısı tam 1,2 milyonu bulmuş durumda. İnternet üzerinden iş kurmanın da çok daha kolay olduğundan bahsedilen araştırma, bu sayede daha fazla kişinin kendi işini yapma şansı bulduğu ve interneti doğru yorumlayan bu iş sahiplerinin istihdama da katkıda bulunduklarını belirtiliyor.</p>
<p>Alıntı: <a href="http://www.chip.com.tr/konu/issizligin-panzehiri-internet_13314.html">Chip Online</a></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Ve kazanan...]]></title>
<link>http://birikintiler.wordpress.com/2009/06/14/ve-kazanan/</link>
<pubDate>Sun, 14 Jun 2009 11:31:27 +0000</pubDate>
<dc:creator>Uğur</dc:creator>
<guid>http://birikintiler.wordpress.com/2009/06/14/ve-kazanan/</guid>
<description><![CDATA[Hangi Arama Motoru sizce daha iyi? İşte Bu Yazıda Web ve Görseller kategorilerinde 52+52 olmak üzere]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:center;"><img class="aligncenter" title="Versus" src="http://it.hinews.cn/img/20090601/165749-slide-0-bing-google-yahoo_slide1.jpg" alt="" width="269" height="210" /></p>
<p>Hangi Arama Motoru sizce daha iyi? İşte Bu Yazıda Web ve Görseller kategorilerinde 52+52 olmak üzere 104 farklı arama yapıldı. Hepsi ayrı ayrı değerlendirildi. Sonuçlar analiz edildi. Tarafsız bir değerlendirme yapıldı. İşte Sonuçlar&#8230;</p>
<p><!--more--></p>
<h1>Web Kategorisi</h1>
<h2>Aramalar;</h2>
<ul>
<li><strong>Bedava Reklamsız Hosting<em> <span style="font-weight:normal;">(Kazanan : Bing) 2.Google</span></em></strong></li>
<li><strong>Emlak                                                <em><span style="font-weight:normal;">(Kazanan: Google &#38; Bing)</span></em></strong></li>
<li><strong>Haber Sitesi </strong><em>(Kazanan: Bing) 2.Yahoo</em></li>
<li><strong>İngilizce Öğren </strong><em>(Kazanan:Yahoo) 2.Bing</em></li>
<li><em><strong><span style="font-style:normal;">Sosyal Ağ </span> </strong> (Kazanan: Google) 2.Bing</em></li>
<li><strong>Video</strong> <em> (Kazanan: Bing) 2.Yahoo</em></li>
<li><strong>Dosya Yükle</strong> <em> (Kazanan: Bing)2.Google</em></li>
<li><em><strong><span style="font-style:normal;">EyDSL</span> </strong> (Kazanan:Google)2.Yahoo</em></li>
<li><em><strong><span style="font-style:normal;">Kanser</span> </strong> (Kazanan:Bing)2.Google</em></li>
<li><strong>H1N1 Nedir? </strong> <em> (Kazanan:Bing)2.Google</em></li>
<li><em><strong><span style="font-style:normal;">Atatürk</span> </strong> (Kazanan:Yahoo)2.Bing</em></li>
<li><em><strong><span style="font-style:normal;">Bilim</span></strong> (Kazanan:Bing)2.Google</em></li>
<li><strong>Birikintiler </strong><em> (Kazanan:Bing)2.Google</em></li>
</ul>
<h2>Sonuç</h2>
<ol>
<li><strong>Bing</strong> &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;..<em>(132Puan)</em></li>
<li><strong>Google</strong> &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;..<em>(84 Puan)</em></li>
<li><strong>Yahoo</strong> &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;..<em>(44 Puan)</em></li>
</ol>
<h1>Görseller Kategorisi</h1>
<h2>Aramalar;</h2>
<ul>
<li><strong>Atatürk</strong> <em>(Kazanan:Bing) 2.Yahoo</em></li>
<li><strong>Facebook Logo</strong> <em>(Kazanan:Google)2.Yahoo</em></li>
<li><strong>Robot</strong> <em>(Kazanan:Bing)2.Google</em></li>
<li><strong>Mac</strong> <em> (Kazanan:Bing)2.Google</em></li>
<li><strong>Maymun</strong> <em> (Kazanan:Bing)2.Google</em></li>
<li><strong>Dolar</strong> <em> (Kazanan:Bing)2.Google</em></li>
<li><strong>Avatar </strong> <em> (Kazanan:Yahoo)2.Bing</em></li>
<li><strong>İlginç </strong> <em> (Kazanan:Bing)2.Google</em></li>
<li><strong>Terminator </strong> <em> (Kazanan:Google)2.Yahoo</em></li>
<li><strong>World Of Goo </strong> <em> (Kazanan:Bing) 2.Google</em></li>
<li><strong>Twitter </strong> <em> (Kazanan:Bing) 2.Yahoo</em></li>
<li><strong>Anıtkabir </strong> <em> (Kazanan:Yahoo)2.Bing</em></li>
<li><strong>Sünger Bob</strong> <em> (Kazanan:Google)2.Bing</em></li>
</ul>
<h2>Sonuç</h2>
<ol>
<li><strong>Bing</strong>&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.. (120 Puan)</li>
<li><strong>Google</strong>&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;. (72 Puan)</li>
<li><strong>Yahoo</strong>&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.  (48 Puan)</li>
</ol>
<h2>Benim Notum</h2>
<p><strong>Bing*** : </strong>Microsoft, Bing ile gerçekten iyi bir iş başarmış. En alakalı sonuçlar veren arama motoru olmayı hak eder nitelikte. Görsellerde de bu başarısından vazgeçmemiş. Siteleri çok hızlı indexliyor.</p>
<p><strong>Google**</strong>: Benim eski arama motorum.  Google&#8217;dan iyisini düşünmemek yanlışmış. Aramalarımda bazen çok alakasız sonuçlar verdi. Görseller Kategorisinde hiç puan alamadığı aramalarımda sonuç vermedi resmen.</p>
<p><strong>Yahoo*: </strong>Yahoo&#8217;ya söylenecek söz var mı bilmiyorum. Bazı sonuçları gayet iyi çıktı. Görsellerin çoğunda berbat sonuçlar verdi.</p>
<h6>(Önemli: Bu aramada gösterilen sonuçlar gerçek araştırmanın bir kısmıdır ve bu araştırmayı <a href="http://www.birikintiler.tk">Birikintiler.Tk</a> yapmıştır.)</h6>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Terminator Bilgisayarlar]]></title>
<link>http://birikintiler.wordpress.com/2009/06/14/terminator-bilgisayarlar/</link>
<pubDate>Sun, 14 Jun 2009 09:22:04 +0000</pubDate>
<dc:creator>Uğur</dc:creator>
<guid>http://birikintiler.wordpress.com/2009/06/14/terminator-bilgisayarlar/</guid>
<description><![CDATA[Bilgisayarlar sert oynuyor! Bu haberi okuduktan sonra çelik yeleksiz PC başına oturmayacaksınız! Pek]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Bilgisayarlar sert oynuyor! Bu haberi okuduktan sonra çelik yeleksiz PC başına oturmayacaksınız! Pek çok bilim adamı bilgisayarların faydaları üzerine çeşitli araştırmalar yapıyorlar ve hayatımızı nasıl kolaylaştırdıklarını ortaya koyuyorlar.   <!--more--> Fakat American Journal of Preventive Medicine&#8217;de yer alan yeni bir araştırma bilgisayarların her zaman için o kadar da yararlı olmayabileceğini ortaya koydu. Sadece <a href="http://www.hurriyet.com.tr/index/abd/" target="_blank">ABD</a>&#8216;de gerçekleştirilen araştırmaya göre 1994 – 2006 yılları arasında bilgisayarların yol açtığı kazalar sonucunda yaklaşık 79 bin kişi yaralandı veya hayatını kaybetti.</p>
<p>Araştırma bilgisayar mağdurlarının geniş bir yaş grubuna sahip olduklarını ortaya koyuyor. 1 aylık ile 89 yaş aralığındaki 79 bin kişinin %59&#8242;u bu bilgisayarını taşırken kazaya uğramış. Kurbanların %37&#8217;si çarpma, %21&#8242;i bilgisayarın üzerlerine düşmesi ve %18&#8242;i de bilgisayara takılıp düşme sonucunda kazaya uğramış.</p>
<p>Araştırmayı daha detaylı incelemek isterseniz, yayınlanan araştırmanın PDF dosyasını<a href="http://www.ajpm-online.net/webfiles/images/journals/amepre/AMEPRE_2486.pdf" target="_BLANK"><strong>buradan</strong></a> indirebilirsiniz.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>
