<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress.com" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>devlet &amp;laquo; WordPress.com Tag Feed</title>
	<link>http://en.wordpress.com/tag/devlet/</link>
	<description>Feed of posts on WordPress.com tagged "devlet"</description>
	<pubDate>Wed, 10 Feb 2010 05:47:11 +0000</pubDate>

	<generator>http://en.wordpress.com/tags/</generator>
	<language>en</language>

<item>
<title><![CDATA[ATİLLA YAYLA]]></title>
<link>http://metinbosnak.wordpress.com/2010/01/06/atilla-yayla/</link>
<pubDate>Wed, 06 Jan 2010 14:14:21 +0000</pubDate>
<dc:creator>Metin Bosnak</dc:creator>
<guid>http://metinbosnak.wordpress.com/2010/01/06/atilla-yayla/</guid>
<description><![CDATA[ATİLLA YAYLA Attila Yayla Bey’le tanışmamız 1994 yılına rastlar.  O zamanlar araştırma görevlisi idi]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>ATİLLA YAYLA</p>
<p>Attila Yayla Bey’le tanışmamız 1994 yılına rastlar.  O zamanlar araştırma görevlisi idim. Araştırma kelimesini adeta kutsal bir tarafı vardı beynimde. Eliot’un Çorak Ülkesi gibi bir yerde akademik ahlakın varlığına, bilmenin ve bildiğinin arkasında durmanın gereklerine ve bildiklerini ve öğrenmek istediklerini paylaşmak isteyen bir yaşta dergi çıkarmanın hazzı ve meşakkatlerini yaşıyordum.  Thoreau’nun “Sivil İtaatsizlik” adlı denemesini çevirmiştim.  Ve Yayla okumuştu tercümeyi.  Bir anlamda entellektüel tanışma  vesilemiz olmuştu Thoreau. Sonra Hacettepe Üniversitesinde bir gidişimde şahsen de tanışma imkanımız olmuş ve biraz sohbet etmiştik sağdan soldan.  Sonraki zamanlarda fırsat ve zaman buldukça devam etti bu süreç. İlgimi çeken ilk şey akademi dünyasında sadece titr için hayatını ve şahsiyetini tir tir titreten değer namına ne varsa hepsini eprimeye, hayatındaki tüm ezilmişliklerini, zaaflarını, garipliklerini, o, isminin solundaki ünvanının arkasına gizlemeye çalışan kimi akademisyenlerin aksine Yayla, kendini tanıtırken hiç ünvan filan kullanmadan “Ben, Attila Yayla” diye tanıtmıştı kendini. Kafasında kastlardan ve hiyerarşilerden uzak bir algılama sistemi olduğu açıktı.</p>
<p>Tercümeden bahsederken onun gözlerindeki zeka ve fikir pırıltılarını okumak mümkündü.  Zihnindeki hız nisbetinde hızlı konuşması ilgimi çeken bir başka özellikti.  Konuşurken gene, kimi akademisyenlerin adeti olduğu gibi ünvana sığınan değil kafasında teşekkül ve tekemmül ettiği fikir silsileleri ile konuşmaya meyli vardı.  Konuşmayı belli ki seviyordu.  Aynı şekilde dinlemeyi de.  Dahası konuşurken kendi dediklerini de dinlemeyi biliyordu. Akademik, daha doğrusu entellektüel muhabbetin hazzına varmış, fikirlerini birilerine yaranmak için değil, kendi kafasındaki  “idea” ve ideali buluşturan bir edayla ifade ediyordu.  Ve Yayla için bu muhabbetin özel mekanı yoktu.  Üniversite de olabilirdi, ofis de, kendi evi de, lokanta da, kahvehane de.  Onun için önemli olan bir konuyu entellektüel düzeyde felsefi arkaplanı ile incelemekti.  Bu açıdan Sokrat ile benzeşen yönleri vardı.  Sormayı, sorarken muhatabına dalgıç pompası atmayı, sormak kadar cevap vermeyi de seven ve muhatabı herhangi bir kimse olabilen biri. Kafasında halletmek istediği meseleler ve kazanmak istediği bazı kavgaları vardı; konuşurken bazen kafasını kaldırıp herkesin görmediği bir yerlerden bir kitabı okur, muhatabı ile konuşurken o kitapla da konuşur bir edası.</p>
<p>Sonraları Ankara’nın bazı semtlerinde beraber yemek  yeyip sohbet ettiğimiz zamanlar oldu. Her defasında gördüğüm, kuruntu ve yapmacıklıktan uzak tavırların insanıydı. Lokantadan çıkarken hesabı ödemede erken davranmaya çalışması da Yayla’nın, çoğu insanın kaçırdığı bu toprağın özünden damlayan bir şeydi. Bir keresinde evinde de ağırlamıştı bizi. Yılların akademisyeni olmasına rağmen hayatında ne ev ne araba namına lüksü olmayan biriydi.</p>
<p>Fikirden korkan, karşı fikirleri olmayan, sloganların lüksü ve kolaycılığına kaçan, Yayla’nın onda biri kapasitesi olmasa da terfi basamaklarını ondan hızla çıkanların gözünde Yayla “saldırgan,” “ukala” tipli bir adam oldu. Bilenlerin gözünde gözüpek bir entellektüeldi, pısırık bir akademisyen değil. Fikirlerinin gücüne inanıp, omurgalı duruşu olan ve gerektiğinde sinmeden maliyetini ödeyebilen, arada bunun iç hesaplaşmısını yapan, ama yine de o maliyeti ödemekten çekinemeyen bir insan. Güce değil, fikre saygısı olan bir entellektüel.  Kalıbına sığmayan, kendine biçilen kalıpları kıran bir insan.  Misafirine çay ve pasta ikram etmeyi kendi kültürünün bir gereği görecek tevazu içinde davranan, ama tevazuyu üçkağıt tiyatrosuna döndürmeyen bir adam ve adam gibi bir adam.</p>
<p>“Adam olmak”  deyimi dilimizin en veciz ve kapsamlı ifadelerinden birisi olup, cinsiyet farkına bakılmaksızın “insan olmayı” “cevher (essence) sahibi olmayı, bir şeyleri yapmaya muktedir olmayı, terbiye ve tevazuyu, “evdeki dana”nın tedricen ve nisbeten “öküz” olma yoluna girdiği ve bunun da dananın bizzat yakınları veya ebeveyni tarafından –istemeyerek de olsa-kabul gördüğü vs gibi manaları bağrında barındırır.</p>
<p>İngilizcedeki “to be somebody” ifadesi ise insanın kendini yaptığı, başardığı bir iş ya da meşgalenin üstesinden geldiği, kazandığı ya da becerdikleri çoğu zaman mayeryal anlamda ki değerlerle kendine anlam yüklediği veya kendisine anlam yüklendiği manasındadır. “To have” ve “to do” filllerinin metaforik yansımasıdır.</p>
<p>Adam olmak daha çok sosyal ve ailevi ve ruhi tekamülü, “to be somebody” ise ferdi zafer muvaffakiyet veya sahiplenmeleri ifade eder.  Bu cümleden olarak, Anglo-Amerikan kültürünün insanının “olması” (to be) genelde yapması veya sahipliğiyle (to do ve to have) sosyal-semiyotik izahını bulur.</p>
<p>Türk toplumunda “to be” ise yine genelde ya “not to be” ya “refuse to be” “to obey” “to subsist “to deny the self” “to submerge within the whole” “ veya to exist to suffer ve to put up with suffering to test the self” ve to get rid of the self ve “to subsist in realation to others” şeklinde ifade edilebilecek bir dünya nazariyesi geliştirmiştir.  Bunun sonucu olacak dünya hem ve sadece zindan ve hem de mescid ve hem içerde hem dışarda tecrübi olarak varlığını sürdüren bir Yusufiye medresesidir. Gerçi Emily Dickinson gibi kimi yazar ve şairler “I am nobody /Are you nobody, too /Then, there is a pair of us, /Don’t tell anybody!” istisnai ve çoğu Amerikalınn anlamakta güçlük çekeceği, yadırgayacağı hatta aptalca bulacağı türden biraz gramer cambazlığı biraz anlam cazibesi olan ifadeler  kullanmışlarsa da, “I am somebody” ibaresi Amerikan toplumunun kavli bayrağıdır. Bu da çoğu zaman materyal varlık vasıtasıyla kendini başkalarına kabul ettirme ilgili olup, kişinin kendi olarak ve kendi başına var olmasının ancak güçlü olanın yaşamasını mümkün kılan ekonomik ve soyal şartlarda o “toplum” denen, kuru heybeti, kalabalığı, gürültüsünden başka pek de bir şey ifade etmese de ferdi kendine benzetmekteki maharetiyle malul ve mahut olan heyulanın değer atfettiği unsurlarla yani finansal ve materyal güç ve gösteri kabiliyeti ve mavevrası kabilinden kazanımlar yoluyla kendine yer açabilmesi demektir kulaçlarıyla.  İşin ilginç yanı somebody olmanın mahiyet ve derecesi ne olursa olsun bu mantık yapısında da insanlar kazanımlarını kendi öz varlıkları ve onun fitri temayülleri değil o “başkalarının” ehemmiyet verdiği kriterlere endekslenmiş değerler ve popülarite ile özdeş haldedir.</p>
<p>Ama sevenlerinin de sevmeyenlerinin de inkar değil ancak ikrar edeceği bir şey var ki Yayla hep mert ve dürüst, düşündüğü gibi inanan, inandığı gibi yaşayan ve konuşan bir insan oldu.  Onu hiç sevmeyenlerin bile bu özelliği gizliden gizliye hayranlıkla gözlemlediklerini ifade etmek “yiğidin hakkını” yiyenlere rağmen bile teslim edilen bir tutumdur. Aydın Bey’den aldığı ilhamlar ve Liberalizmi şahsındaki cevherle birleştiren bir entellektüel misyoner edasıyla beni de davet ettiği tartışmaları hatırlıyorum.  Yayla bir seküler mürşit gibi gördüğü Hayek ve liberal düşünce namına devlete, topluma ve dine dair ne varsa tartışılsın istiyordu; bunun akademi dünyasında, üniversite kürsüsünde yapılamayağına dair bir tecrübi kanaate sahipti.  Ona göre, zaten fikir üreten azdı.  Bunu becerenlerin yanında ifade edenler daha da azdı.  Düşündüklerini paylaşırken, insanlarda olabilecek endişe ve korkuların anlamsızlığını vurgulayan tavırları ve hatta potansiyel endişelere meydan okuyan ve gözlüğünün arkasından çakmak çakmak parlayan gözleriyle ve tiz ses tonuyla anlatmaya çalışıyordu.</p>
<p>Daha sonra Liberal Düşünce Topluluğu bünyesinde bu tür toplantıları artan bir heyecanla, daha çeşitli, daha büyük topluluklara ulaştırma çalıştığını ve daha Hayekçe bir çerçeveye oturduğunu gözlemledim yıllar içinde.  Hem kürsüsünde, hem LDT bünyesinde hem de partiler ve STÖleri nezdinde Yayla’nın konuşmaları aynı hız ve heyecan ve kıvırtmadan, kaygı gütmeden ifade etti. Kimi STÖ ve kimi STÖ görünümlü kuruluşlar ve partiler dönem dönem Yayla’nın kalemiyle gerdeğe girme hazzını ve tehlikesizliğini yaşadılar. Aslında ne liberalizm ne de demokrasi bu tür kuruluşların umurlarında değildi, ama istepne olarak fena da değildi.  Attila Yayla’da ise aynı heyecan var oldu hep, gitgide beyazlaşan saçlarıyla ve devrimci edasıyla liberalizmi anlatmak, anlattırmak iştiyakı ve ülkesini, kültürünü  sevdiği iddiası olan nice kişi ve kurumdan fazla ülkesini severek yaptı yaptıklarını.</p>
<p>Projesinde eksik kalan kısım olarak gördüğü bir şey teorilerin yabancı kaynaklı olması idi.  Onları yerli örneklerle mahallileştirmek de ve daha geniş kitlelerce kabulünü sağlamak da istiyordu. Osmanlı Devletinin son dönemlerinden Cumhuriyet dönemine kadar bir tayf içinde liberalizme dayanak olabilecek, fikirleri ve kişileri de kafasında tarıyordu. Çözmek istediği konu, tartışmasız olarak en iyi gördüğü liberalizmin görünümüne sahip olan Cem Boyner’in ve Besim Tibuk’un “partilerinin” neden başarısız olduğu idi. Bunun nedenlerinden biri ona göre, liberalizmin yerli kaynaklarının azlığı ya da yokluğu idi. Bazen de kendini “eşeğin kulağına Yasin” okuyormuş konumunda görüyordu.  Olanların gündeme gelmesi gerekiyordu.  Zaten o, şiire ilgisi ve kabiliyeti olmamasına rağmen, dinlemeyi nezaketen reddetmeyen, içinden geldiği kültürün kodlarındaki bozulmayı istemeyen, bağlamayı ve türküleri seven, bir köy düğünündeki eda ile becerebildiği kadarıyla halay çekme ve yerli müzik eşliğinde ve ona katılarak kalkıp uluorta oynamayı da hem bu işin bir yansıması hem de içindeki özün bir uzantısı görüyordu. Kafasındaki, ülkesinin kültürüne dair sevgi, onun özündeki değerlerine saygı, devlet problematiği ekseninde ve devletin gücünü haksız ve adaletsiz şekilde akademi ve siyaset dünyasında kullananlara dair hınç ekseninde çatallaşıyor ve bu konularda demokratik tavrını ortaya koymak suretiyle katkıda bulunmak istiyordu hep. Devrimci misyoner tavrı, kıvrak zekası, “bu insanlar daha burada mı” diye sorgularcasına bakan seçkinci tavrı, ve kendi içinde Anadolunun güzelliklerini en iyi şekilde barındıran bazılarını kırmaya çalışan, tahrik ederek düşündürmek isteyen.  Benliği ve karakteri sonuna kadar tekemmül etmiş, ama bencil olmayan bir tavırdı bu hep.  Entellektüel düzeyde olması kaydı ile Yayla ile o çok sevdiği liberalizmi ve Hayek’i de tenkit etmek onda size karşı husumet neden olmadı  ve olmaz da.</p>
<p>Akademisyen kelimesinin ötesi bir adam Yayla. Bu akademisyen lafı esasen bilim ile bilimadamı, bilimadamı ile de halk denilen -ne olduğunu herkesin kendince tanımladığı- unsurlar arasındaki uçurumu hem etimoloji hemde menşei ile belgeleyen bir laf olduğu için ben bilimadamı  veya  ilimadamı ifadelerini kullanacağım.. Çünkü bu akademisyen lafı aynı şoför yerine kaptanı kullanan ve bunu bi üst kültürün unsurlarından sayan mantıkta olduğu gibi kem kullanana bir efsun gibi gelebiliyor hem de kendisi için kullananı ayrı mecralara ve haketmediği zirvelere taşıyor.</p>
<p>Adam kayırma, adamsendeci mantık yerine kuruma ve ülkeye yararı dokunabilecek, kendini geliştirmiş, hakkını almayı ve hakkı teslim etmeyi bilen insanlardan oluşan bir akademik ve idari kadro hakim midir?  Güzel olan da bu yani olan bitenin hiçbir cebre ve menfaate dayalı olmadan tartışılabilmesidir.  VE akademi dünyası siyasetin ve toplumsal olayları hem aydınlatıcısı hem de açıklayıcısır, onların maşası veya emireri veya mikrofonu veya kuklası değil.  (Aksaklarını başka bir yazıda ortaya koymak lazım, geçiyorum.) Burdan yola çıkarak ülkemizde üniversiteden bahsedince aynı şeyi kastetmiş olmuyorsunuz.  İlimadamı kavramı da işte böyle relativite teorisinin en ince iplerinde oynayan bir cambazlık gibi.  Hem elindeki denge cereğini siyasetle sağa sola eğen hem de menfaatle (yani bilimsel anlamıyla gravite) bir yukarı bir aşağı hamle yapan biri çoğu zaman.</p>
<p>Bilim dünyasından arasıra bilimadamı çıkar memlekette: menfaati, yalakalığı, koltuk sevdasını değil liyakati, ilmi ve zihni üretimi, nalına mıhına hakikati esas alan.  Onun amacı zihniyle hem zaman ve mekanda seyahat edebilmektir.  Birkaç dil bilir, alanını da bilir.  Hakikat haricinde hiçbirşeye boyun eğmez.  Hakikat huzurunda munis bir bülbül, zulmet ve riyakarlık karşısında yalçın bir kaya, çoğu zaman yalnız uçan bir kartal.  Yarasalar ve akbabaların ne semtine ne dergahına uğramaz. Hürdür, hürriyeti hakikata ve vicdanına otomatik ve tereddütsüz endekslidir ve O&#8217;na esareti hürriyetinin daimi menşeidir.  Hırçın da olabilir yalçın olduğu kadar, metaneti zulme ve zulmete karşı tekebbüründe ve hakikat ve ilme olan tevazuunda, talebesine ram olmasında, her inkisarı hayalden sonra bir yeni ümide at koşturmasında.  Alanında hem ülke içi hem ülke dışı meslekdaşlarıyla yarışabilmesinde.  Verilecek rüşvet kabilindeki akademik veya idari ünvanlar için değil de vicdanı ve ilim mantığı doğrultusunda hareket etmesinde.</p>
<p>Yıllar Türk Milletinin demokrasiyi hem isteyip hem de onu haketmek yönünde gerekli adımlar atmadığını ispatlayan düzeneğin bir mütemmim cüzü olarak karşıma çıkmıştır.  Evet biz ne demokrasiyi ne de ondan daha yüce bir sistem olan meritokrasiyi hayata geçirmek yönünde adımlar atamıyoruz; tabiatıyla  demokrasi eksikliğinden kaynaklanan ıstırablarla Sisifus misali atılan her adım yalama olmuş vida üzerindeki bir civata gibi daha hedefe kilitlenmeden tekrar başlangıç kademesine dönüş yapıveriyor.</p>
<p>Demokrasiyi yaşayamıyoruz çünkü hakikatı, adaleti, liyakatı, şecaati ve dahi bunlara sahip olunca da maliyetlerini göze alacak medeni cesaretimiz yoktur.  Sonra bedevi kurnazlıkları alıyor yerini hem zalim hem de mazlum cihetlerinde.  Medeniyetten bedeviyyete dönüştür irtica ve Sani-i Kainatın en büyük Sanatı onu ayakları altına almıştır kutlu vedaından evvel çünkü o cahiliyyedir.</p>
<p>Hakikatı, nezakete, menfaate, nefasete, gayr-i meşruiyete ve meşru olmayan ve olmak da istemeyen kudrete, derin kanunlar kütlesine ve ne idüğü belirsiz bir “çoğunluk” veya azınlık mazlumluğuna bina edilen mikyaslara; adaleti, insanlar üstü ve insanlardan bağımsız bir vicdani ve meşru zemine değil de, kerameti kendinden menkul kişilere ve onların tahakküm eksenli iradelerine; liyakatı, kendimize benzeğini sandığımız ve fakat bizi kendilerine benzetmekten öte sevdaları olmayan, daha hayalleri bile hüsrandan ve esaret halkasından kopmayan dolayısıyla kah Doğu adına kah Batı adına ortaya atılmış hemen hiç cevheri (essential) manada tahkik etmeden  taklid etmeyi hayatlarının yegane gayesi edinen ruhi pusulasını kaybetmiş, bir koltuk, bir yazlık, bir arabaya veya bir iltifata esir olacak kadar liyakatten uzak, hafızaları beşer olmalarından değil de menfaate endeksli olduğundan şaşan,  kapasiteleri ihtiraslarının yüzde biri olamayan, aradaki uçurumu desise ve Bizans ve Yesrib hileleriyle kapatmaya çalışan, her hakikat aşığını “ahmak,” “anormal,” “sivri,” “aykırı,” “sapkın” veya kendilerine müstakbel rakip addeden kurnaz, şaklaban, oynar başlıklı süfliyet abidelerine;  şecaati, şecaat sahiplerini yaşarken ayıplama, kötüleme malzemesi yapıp zindana ya da kabire mahkum olduktan sonra alkış malzemesi ve kendi söyleyemediklerimiz veya yapamadıklarımızı, maliyetlerine maruz kalmadan söyleyen mikrofon veya hoparlör yapan kahraman alkışlamayı “kahraman” olmaya tercih edenlere; medeniyeti bedevi ve cahiliyye ehline teslim etttik.</p>
<p>Demokrasinin—geçerli olmasa da—genelde tarifi “halkın, halk için, halk tarafından yönetimi”dir.  Ve demokrasilerde temel şart, yönetimin seçimle iktidara gelmesidir.  Bu, ilk bakışta cazibesiyle insanı meczup eden tarifin, hem teorik hem de pratikte pek çok bölüneni ve muhalif kolları vardır.  Öncelikle liberal demokrasi, sosyal demokrasiden politik ve ekonomik olarak farklı alt yapılara dayanmakta olup, dolayısıyla toplumu faklı yönlere tevcih etme eğilimindedirler.  Dahası, her ikisi de doğrudan ve temsili demokrasi bölünenleriyle ayrı ayrı gruplaşmaya gitmektedirler. Birinde doğrudan, diğerinde dolaylı olan katılım şekli kuvveden fiile geçiş aşamasında da demokrasi kelimesinin kökleri olan “demos (=halk)” ve “kratos (=yönetim)” un yansıttığı kitle ve nüfuz alanı olarak başka değişkenler kumkumasını ortaya koymaktadır. Yani baz alınan halk kesimi ve yönetimin uygulanışı.</p>
<p>Bu konuda sık yapılan hatalardan biri, çoğu zaman demokrasiden bahsederken cumhuriyetin, cumhuriyetten bahsederken demokrasinin kastedilmesidir. Cumhuriyet “iktidarın, yetkisini toplumun verdiği vekalete dayanarak kullandığı siyasal örgütlenme biçimidir” bu anlamıyla cumhuriyet, monarşinin karşıtı olmakla birlikte demokrasi anlamını da ifade etmeyebilir.  Mesela, oy hakkının ve geniş anlamda halkın idareye katılımının olmadığı cumhuriyetlerde durum böyledir.  Hele hele Rousseau’nun Toplumsal Mutabakat’taki “yönetim biçimi ne olursa olsun, yasalarla yönetilen her devlet cumhuriyettir” ifadesini hatırlayacak olursak, demokrasi=cumhuriyet olamayacağı aşikardır.  Meseleyi içinden çıkılmaz hale getiren bir diğer husus, cumhuriyet kelimesinin ideolojik kökeni  farklı olan diğer idari yapılanma şekilleriyle terkip halinde kullanılıyor olmasıdır.  Mesela, (eski) Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, Iran Islam Cuumhuriyeti, Çin Halk Cumhuriyeti vs.</p>
<p>Eski Sovyetler hem sosyalist hem de cumhuriyetti güya.  Yani farklı yönlere hamle yapan, fakat aynı koşum takımına mahkum edilmiş bir çift kısrak&#8230;  Aynı zamanda Politbüronun 1973’te yaptığı bir beyanda Sovyetlerin dünya yüzeyindeki tek gerçek demokrasi olduğu ifade ediliyordu.  Çin’de benzer bir keşmekeş yaşanırken, bir taraftan devlet yönetimi kapitalizmle uzatmalı flörtünü surdüregelmiştir.  Iran’daki durum ise ne gerçek Islam ile ne de cumhuriyet ve demokrasi ile uyumu sözkonusu olmayan bir tepki tornasından peyda etmiş, her üç hammaddeyi kullanıyor görünen, fakat potasında eritemeyen, mamulleri defolu bir seri üretim hattı gibidir.  Kendilerine bu tür sözümona cumhuriyetleri örnek alan ahmaklar hala varsa, yağmur birikintisine olta attıklarının farkına varsalar iyi olur!</p>
<p>Adları cumhuriyetle veya demokrasi ile anılmasa da “demokratik” yapılanması olan bazı ülkeler vardır ki kendi halklarının haklarını gözetmekte genelde iyi puanlarla taltif edilegelmiştir kendi klüp üyeleri tarafından.  Mesela Ingiltere ve Hollanda resmi olarak meşruti krallıklardır, ama demokratiktirler.  Amerika cumhuriyettir, ama demokratiktir en azında bir zaman öyle oldu.  Bu ülkelerin demokrasisi öte yandan, kendi—beyaz, zengin—halkları için mevcuttur.  Uluslarası platformda mutlak anlamda demokrasi—ki insan hakları ve hukuk cerçevesinde vuku bulması gerekir—bu ülkelerde de yoktur. Kendi halklarının hukukunu gözetmeleri bakımından en azından Türkiye’den daha demokratiktirler.  ABD’de oy kullanma oranı ortalama yüzde 45 civarındadır.  Yani orada zorla demokrasi yoktur.  Oy kullanmak kadar oy kullanmama hakkı ve hürriyeti de geçerli bir demokrasi tezidir Amerika’da.</p>
<p>Demokrasinin kavramsal ve kuramsal ihtilafına gelince,  şurası bilineki demokrasi insanın icad ettiği en iyi rejimdir.  Fakat “vicdan”ın üst sınır olmadığı hiçbir yer ve zamanda demokrasiden söz edilemez.  Nitekim ne teorik ne de pratikte, Eski Yunan’da olsun günümüz devletlerinde olsun mutlak anlamda her şart ve durumda geçerli bir demokrasi hiçbir zaman olmamıştır. Demokrasinin yatağı eski Yunan ise, politika ve çıkar ile cimaından olan gayr-i meşru çocuğunun beşiği de bugün Amerika ve bazı  batı Avrupa ülkeleridir.  Eski Yunan’da halkı yetişkin erkekler temsil ediyordu.  Yunan sitelerinde yaşayan yerli olmayan erkekler ve kadınlar, Yunanlı kadınlar ve dahi çocukların iraptan mahalli yoktu.  Meraklılar Aeschylus’ın Oresteia adlı trilojisini okuyabilirler.  ABD ve Bazı Batı ülkelerinde—temelleri kan ve sömürü üzerine kurulmuş olsa da—demokratik bağlamda imrenilecek hususlar elbetteki mevcuttur, fakat buralarda da halk hem medya ve kapital, hem de devletlerin iç-dış çıkar ve denge hesapları yüzünden “demos”u mutlak anlam da “kratos”a yansıtmaktan mahrumdur.</p>
<p>Demokrasiyi çoğunluğun tahakkümü olarak algılamak yanlıştır.  Bu anlamda, kasdedilen sadece “poliyarşi”dir.  Bizce demokrasi “vicdan,” yasal anlamda “hukuk” ve “insan hakları”na dayalı olan, hem insanlar hem devletler arası platformda en üstün kurum olarak algılanan, ekonomik sosyal ve statü  farkı gözetilmeden, ikili üçlü standartlara boyun eğmeyen şark kurnazlığı ve garp ihtiras ve açgözlülüğü gözetilmeden uygulanan, adil bir seçimle halkın tamamının temsil hakkına sahip olduğu ve bilinçli insanların oylarını gerçek anlamda teftişe tabi tutmasını mümkün kılan rejimin adıdır.  Ve demokrasi insanların silah, kurşun ve dişlerini sıkmadan “adam” gibi konuşabildiği, devletin millet için var olduğu, hem ferdin ferde, hem ferdin devlete karşı hukuki eşitliğini öngören, ne biri 99’a ne 99’u bire tercih etme hakkını kendinde görmeyen, bununla uyumlu bir ekonomik ve politik altyapıyı oluşturmuş idare şeklidir.</p>
<p>O halde demokrasi (1) alternatif fikirlerin ve muhalif uygulamaların varlığına hukuk çerçevesinde müsaade eder. (2) Demokrasi faziletli, şuurlu ve vicdanlı insanların ekseriyette olduğu toplumlar, insanlar ister.  Aksi halde, sayısal azınlık için bir kıyım makinası olur. (3) İyileri iktidarı getirmek kadar, kötüleri alaşağı etmeyi de mümkün kılar. (4)  Sermaye-emek vb. ayırımlar yapmadan hukuki eşitliği esas alır.  “Genel faydayı maksimize etmek” maksadına yönelik olsa bile bu kuralı aşamaz, hacıyatmazlık yapamaz. Kapitalin ya da kapital ve güç hırsının sonu plutokrasi ya da kleptokrasidir, demokrasi değil. (5) Profesyonel siyasetçi ve halk ayrımı yapamaz. (6)  Seçimle iş başına gelen kim olursa olsun, onu yasal ve hukuki olarak tanır, yöneten kadar yönetilenin de hukukunu gözetir. (7) Iktidar sahiplerinin liyakatini esas alır ki bu anlamda “meritokrasi” ile örtüşür. (8) Oy veren ve oyuna sahip çıkabilen insanlar ister.</p>
<p>Ve sonuç: hamasetle hamakat arasında bocalayan, boşa harcanan zamanı simgesi sarkaç. İradesi olmayanların, idaresi olmaz. Hukuki hiyerarşinin olmadığı yerde anarşinin—yani sivil itaatsizliğin, terörün değil—vukuu mukadder ve mübarektir. Ve “haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır” toplumun düsturu olmadıkça, gerek sarmısakçı gerek soğancı takiyyeci, zekadan yoksun kapıkulu geleneğinin uzantısı kurnaz şaklabanların kuracağı yönetimin adı da HİPOKRASİ’dir.  Hipokritlerin mebzul olduğu yere de böylesi yaraşır! Bu malzemeyle demokrasi değil, olsa Mem(e)okrasi olur.  Zaten onun için toplum olarak hep iyiyi aramak yerine, ehven-i şerle iktifa etmek zorunda kalmıyor muyuz?  Ve ondan değilmi ki ventrilokrasinin şanlı evlatları her zaman kazanıyor?</p>
<p>İşte Attila Yayla hiçbir zaman bir ventrilog olmadı.  Karnından konuşmadı.  Onu anlamadan mahkum edenler, onu anlamak lüksünden uzak durmaya devam ederlerse bilmeleri lazım ki.  Zindan’a bile ancak bedenleri koyarsınız, fikirler her duvarı aşar, Thoreau’nun dediği gibi.</p>
<p>VE Sokrat&#8217;ta mahkum edilmişti.  Kendini mahkum edenlere bırakmadan, haklı olduğunun verdiği vakarla zehri bizzat içerek hayatına son verdi.  Zindandan kaçması mümkünken, haysiyetle ölmeyi tercih etti; o gülüyordu ölürken..  Ölmeden önceki son sözleri de bir arkadaşına olan horoz borcunun arkadaşları ve talebeleri tarafından ödenmesiyle alakalıydı.  Öbür tarafta &#8220;borçlu olmak&#8221;   istemiyorum diyordu.  Sokrat&#8217;ın haksız mahkumiyetine  sebeb olan tiranlar ve yardakçılarını, savcıyı ve hakimi bugün hiçkimse bilmez, ama Sokrat hala hayatta bugün.  Hallac Onun müslüman kardeşidir.  Nesimi her ikisinin kardeşi.  Galileo da öyle.</p>
<p>Attila Yayla! Her konuda fikirlerimiz çakışmayabilir, gereği de yok.  Ama bilmen gereken birşey var ki seni seviyor, sana saygı duyuyor ve senin gibi entellektüellerin çoğalmasını çok ama çok istiyorum.  Kendine iyi bak!</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[ASIM VE HALUK’UN MAHALLESİ]]></title>
<link>http://metinbosnak.wordpress.com/2010/01/04/asim-ve-haluk%e2%80%99un-mahallesi/</link>
<pubDate>Mon, 04 Jan 2010 15:20:37 +0000</pubDate>
<dc:creator>Metin Bosnak</dc:creator>
<guid>http://metinbosnak.wordpress.com/2010/01/04/asim-ve-haluk%e2%80%99un-mahallesi/</guid>
<description><![CDATA[ASIM VE HALUK’UN MAHALLESİ: ZİHİNSEL TOPOĞRAFYALARDAKİ KAVGA VE BASKI I. “Mahalle Baskısı” kavramını]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>ASIM VE HALUK’UN MAHALLESİ: ZİHİNSEL TOPOĞRAFYALARDAKİ KAVGA VE BASKI</p>
<p>I.</p>
<p>“Mahalle Baskısı” kavramının hem anlamı hem mahiyeti ile adeta çok yeni bir sosyolojik doktrinmişçesine tartışıldığı günümüz Türkiye’si yeni gerginliklere perde aralıyor. “Günümüz Türkiye’si” ibaresi aslında zaten günü değil, yakın tarihin, “80 yıllık “değil, en az 200 yıllık güncel hologramından ibarettir. Bu nedenle “mahalle” baskısı kısa bir zaman dilimine sıkışacak kadar konsante olmayan bir tanımlamadır.&#160; Bu tartışmalarda sıkıntı yaratan temel bir kaç husus var.&#160; Aslında toplumun farklı katmanlarında bilinen, ama ikrar edilmeyen tartışma Mardin’le bir vücut kazandı. Saygıdeğer bir bilim adamı olan Şerif Mardin, uzun zamandır tartışılan ve son günlerde bilimsel bir araştırmaya da konu olan kavramı kullanarak,&#160; 15 Mayıs 2007 tarihinde <strong>Vatan</strong> gazetesinin kitap ekinde yayımlanan Ruşen Çakır&#8217;la yaptığı konuşmada şöyle diyor: &#8220;&#8230;Türkiye&#8217;de &#8220;mahalle baskısı&#8221; diye bir şey var.&#160; Jön Türkler&#8217;in en çok korktuğu şeylerden biri de oydu. &#8220;Mahalle baskısı&#8221; bilinmeyen ve sosyal bilimce ifade edilmesi çok zor olan bir havadır. Bu havanın AKP&#8217;den bağımsız olarak Türkiye&#8217;de yaşadığına inanıyorum. Dolayısıyla bu havanın gelişmesine müsait şartlar oluşursa o zaman AKP de bu havaya boyun eğmek zorunda kalacaktır&#8230;&#8221; Bu konuyu AKP için de bir tehlike olarak gören Şerif Mardin, şöyle devam etmektedir: &#8220;&#8230;Buna örnek olarak daha çok İran&#8217;da ortaya çıkmış olan ve bugün Ahmedinejad&#8217;ın devam ettirdiği sistemi gösterebiliriz. O dinsel otokrasinin çevreyle, mahalleyle, ona destek veren insanların ortaya çıkardığı havayla da çok ilişkisi var. O havanın İran devriminde çok etkili olduğuna inanıyorum.&#160; Bu hava Türkiye&#8217;de de çıkabilir bir gün.&#160; 10-20 sene öncesine kıyasla daha az şansı var, ama bugün o havayı pompalayan başka şeyler, tuhaf oluşumlar, kendiliğinden olan birtakım olaylar var. Bazı İslami alt-çevreler ortaya çıkıyor. Bunda günümüzün gelişmiş imkânları da etkili oluyor. Mahalle havası dediğimiz şeyin bu İslami alt-çevrelerle yeni bir şekil almış olduğuna inanıyorum. Bu yeni şekil&#160; AKP&#8217;yi döver. Demek istiyorum ki eğer böyle bir hava gelişirse AKP ona biat etmek zorunda kalabilir&#8230;&#8221; Mardin konuşmasında, AKP ve “İslami alt-çevreler” arasındaki farka, İran ve Türkiye’nin tecrübelerinin farklılığına, ama psikolojik difüzyon varlığına, devrim ya da sistem değişikliklerine yakın zamanlarda mahalle baskısının öncü depremler gibi işlev gördüğünü, bu havanın da kitle ileşim araçlarıyla yaygın hale getirildiğine dikkat çekmekte&#160; ve Jön Türkler gibi gözüpek tarihsel oluşumlar için de bir korku unsuru olduğunun ifade etmektedir. Yukardan aşağıya elitist bir tarzda&#160; değişimlerin olduğu Türkiye’de Mardin, bu tür oluşumların, alışılanın tersine, aşağıdan yukarıya bir baskılamaya ve “devlet”le “hükümet”i de karşı karşıya getireceği tehlikesine de dikkat çekmektedir.</p>
<p>Osmanlı’nın son dönemlerini, Cumhuriyetin ilk dönemine bağlayarak pek çok araştırmaya imza atan Mardin, <strong>Jön Türklerin Siyasi Fikirleri</strong> 1895-1908 (1964), <strong>Din ve İdeoloji</strong> (1969), <strong>İdeoloji</strong> (1976), <strong>Türkiye’den Toplum ve Siyaset</strong> (Makaleler derlemesi, 1990), <strong>Siyasal ve Sosyal Bilimler</strong> (Makaleler derlemesi, 1990), <strong>Türkiye’de Din ve Siyaset</strong> (Makaleler derlemesi, 1991), <strong>Türk Modernleşmesi</strong> (Makaleler derlemesi, 1991), <strong>Religion and Social Change in Modern Turkey. The Case of Bediüzzaman Said Nursi </strong>(1989) [<strong>Bediüzzaman Said Nursi Olayı / Modern Türkiye’de Din ve Toplumsal Değişim</strong> (1992)], <strong>The Genesis of Young Ottoman Thought</strong> (1962) [<strong>Yeni Osmanlı Düşüncesinin Doğuşu</strong> (1996) gibi kitaplar yayımlamış olduğu bir yana, çalışma alanları arasında Türkiye’de din ve ideoloji, Nurculuk hareketi gibi konulara eğlmesi belki de sözlerinde ses getiren unsurların başında geliyordu.&#160; Bu arada Türkiye’de sağdan ve soldan kendi gruplarına adam çalma telaşı ile Mardin’i taltiflerle “bizden” yapmak isteyen kesimler, bu sözlerden sonra Mardin’in yeterince “olma”dığı düşüncesiyle olsa gerek, ya baskının mahiyetini değişik tanımlamamak ya da baskının varlığını inkar etmek veya sulandırmak suretiyle bir ideolojik kazanıma dönüştürmek istediler.</p>
<p>Mardin’in üstünde durduğu baskı, aslında Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde ve Cumhuriyete evrilmesinde ortaya çıkan yeni sistem arayışlarında öne çıkan Mehmet Akif Ersoy’un kendi oğlunun şahsında “Asım’ın Nesli” ve Tevfik Fikret’in oğlunda öngördüğü Haluk’un nesli ile özdeşleşen, ama aslında kenar mahalleleri de olan zihinsel topoğrafyaları tanımlamaktan ibaretti. Bu bakışın medya ve şifahi iktibaslarla yayılması sonucunda doğal olarak bir kesim, “çevre baskısı” sözünden daha güçlü çağrışımları olan “mahalle” kavramını daha anlamlı buldu.&#160; Öte yandan, AKP “İslamcılık” bittikten sonra iktidara gelmiş, “İslami sermaye”nin kendi sermayedarlarını talan ettiği dönemden sonra iktidara geldiği&#160; ve son yıllarda epey netameli&#160; işlere girdiği için, güya&#160; “İslamcı” hükümeti sıkıştırma, en azından ona karşı psikolojik tampon ve kalkan oluşturma, içinde tarif edemediği kimi sıkınları anlamlandırma çabaları oldu. Yargının siyasallaştığı, hükümetin “devlet&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;  olma çabasına giriştiği süreçte, uzun zamandan beri ellerinde tuttukları sermaye ve iktidarın ellerinden kayarak yeni bazı gruplara yöneldiğini hissetmenin telaşıyla bu kavramı sıklıkla kullanmaya başlayan siyasi ve ideolojik çevreler de oldu.&#160; “Devlet”ten beklenen tepki yetersiz kalınca, hükümete yönelen eleştiriler ortaya çıktı.&#160; Bu bağlamda “mahalle” nin çevre yerine kullanılmasında, “gericilik” yerine “irtica” lafzının kullanılmasına benzer daha kuvvetli bir anlam olduğu, çağrışımlarının daha güçlü olduğu açıktır.&#160; Eş anlamlı kelimeler arasında daha vurgulu olanın seçilmesi, tercih edilen kelimenin tarihsel çağrışımlarına göre, sözlük&#160; anlamları değil, anlam gölgeleri olmaktadır.&#160; Bu anlamda “çevre” yerine “mahalle”nin kullanımı daha&#160; manidar&#160; olmaktadır.&#160; Mardin’in ifadesiyle, “”İslami alt-çevreler” ise hemen kendilerini savunmaya geçtiler, şecaat arz eylerken sirkatini söylemek şeklinde savunmalar hatta karşı ithamlar basında yer aldı.&#160; Yazdığı <strong>The Public Role of Religion in Secular Context</strong> kitabıyla ödül alan Habermas’ın aksine, Mardin, aslında Türkiye’de öncelikle yıllar önce “çevre” sonra da “mahalle”nin eleştirilerine maruz kalmıştı.&#160; Bu da bir anlamda o baskılara değinirken, hem çevrenin hem de mahallenin onu baskılama girişimlerini anlamlı bir şekilde örneklendiriyordu.&#160; Karşılıklı ideolojik kampların ortasında Mardin’in gördüğü muamele, aslında hem çevrenin mahalle, hem de mahallenin çevre hakkında düşündüklerini doğruluyordu.</p>
<p>Konunun “baskı” analizine geçmeden “mahalle” kısmına değinmek gerekiyor.&#160; Türkiye’de ki mahalle ve çevrenin oluşumu günümüz Türkiye’si ve sadece Türkiye Cumhuriyeti ekseninde gelişmedi.&#160; Cumhuriyet aslında, hatası ve sevaplarıyla Osmanlı Devleti’nin hem finansal ve hukuksal, hem de tarihsel borçlarını, onun tarihi haşmetiyle beraber, onu Oedipal tarzda hem reddederek hem de kabullenerek aldı. Bugünkü siyasi ve kültürel mahallerin arkaplanında, Devlet-i Ali ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin fay hatlarında gelişen bazen vehime, cehalet ve adaletsiz tarafgirliğe, bazen yarım yamalak tarih bilgisi ve şuuruna, bazen aşikar gerçeklere dayanan, bazen de çaresizliklerin yarattığı travmaların üstünden gelmek için yapılan uygulamalar ekseninde oluşan farklı mahallelerin sonradan gettolaşan yapıları vardır. Bunların devamı olarak da, “Ramazan Bayramı” ve “Şeker Bayramı,” “Muallim” ve “Öğretmen”,&#160; cevap ve yanıtın, Fatih’le, Fevzi Çakmak’la, Vahidettin’le&#160; Mustafa Kemal’in, İstanbul ile Ankara’nın, İstanbul ile “Taşra”nın, fes ile şapkanın, devletin oluşturduğu İstanbul sermayesi ile yine devletin oluşturduğu Anadolu sermayesinin,&#160; Beyazıt Meydanı ile Taksim Meydanının, Eyüp Sultan Türbesi ile Anıtkabirin,&#160; Selimiye ile Kocatepe camiinin, Veda Hutbesi ile Nutuk’un, “yalan söyleyen tarih” ile “resmi tarih”in Allah ile Tanrı’nın,&#160; Hira ile Ergenekon’un, İstanbul ekonomisi ile Ankara siyasetinin, kendisi hacca gidenlerle, anne-babası hacı olanların, Fatih ile Beyoğlu’nun, Fatih ile Harbiye’nin, Rakı ile şarap ve şurubun, hicri takvim ile Miladi Takvim’in, hicri yılbaşı ile&#160; miladi yılbaşının, zekat ile verginin, arabeskle, hafif batı müziğinin,&#160; <strong>Şaban</strong> ile <strong>Zübük</strong>’ün, <strong>Gençlik Köprüsü</strong> ile <strong>Benim Üniversitelerim’</strong>in, Doğu ile Batı’nın, Necip Fazıl ile Nazım Hikmet’in, hüzün ile zevkin, geriye bakışla ileriye bakışın, cemiyet ile cemaatin, her iki dönemde de suskun olan ulema ve bilim insanının, bir sanılan ümmetle bir sanılan milletin, Osmanlıca ile Türkçenin, Asım ve Haluk’un mahallelerinin bir yansıması vardır.&#160; Özellikle tek parti dönemi sonrasında tarih ve dil üzerinden yapılan kavgalar, sonradan dini görünümlü&#160; ekonomik ve siyasi güç kavgasına dönüşmüştür.</p>
<p>Türkiye’de çevre ve mahalle, ya da Asım ve Haluk’un mahallesi arasında onların birbirlerinden çok uzak olmaları yatmıyor aslında. Asım ve Haluk’un sokakta ve bireysel kimlikleriyle hareket ettiklerinde çok rahat, uyumlu ve sıkıntısız hayatları var. Sorun onların bireyler olarak değil, bir üst kimliğin temsilcileri olarak hareket ettiklerinde ortaya çıkıyor.&#160; Onları bu kada birbirine yakınlaştıran unsur aslında ikisini de cezbeden,&#160; ikisinin de devamlı eleştirdiği “Devlet” üzerinden diğerine fark atmak, ona üstün gelmek, onu zapt etmek, onu kendileştirmek, devleti tahrırevalli aksamı olarak, diğer mahallenin de ağırlığını kullanmak suretiyle kendini yükseğe çıkarma arzusudur.&#160; Bu yapı hem diyalojiden hem de diyalektikten yoksun bir yapıdır.&#160; Vitrinlik ve konjonktürel gülen yüzler haricinde, bireysel değil, ama komunal mahalle kimlikleri altında hem ezilmekte, hem de ötekini, kendine benzetmediği, kendi içinde eritmediği, eriterek kendini meşrulaştırmadığı sürece, susturmaya, zayıflatmaya, yıpratmaya, ezmeye çalışmaktadır.&#160; Bu açıdan karşıt görünen mahalleler aslında çok benzeşen tarzlarıyla narsisttirler.&#160; Liberalizmle gelen, Asım ve Haluk’un mahallelerinden kaçmış, onlardan usanmış; onları eleştiren mahallede ise, üçüncü bir ara mahalle olmaktan ya da üst mahalle olmaktan çok, ya Asım’ın mahallesinden gelenlerin kendi geçmişlerindeki baskıları anlatırken Haluk’unkine düşme ya da liberal mahalleyi yine onlar gibi tek kurtuluş yolu olarak görerek, aslında bir başka tartışılmazlardan oluşan, Türkiye’ye özgü, ama modelleri ütopyacılığa meyyal&#160; kebabçılar mahallesinde McDonald’s görünümü arz etmektedir: Çabuk servis yapan, ama ayrandan ve çalışanlarından başka menüsünde yerli malzemesi olmayan.</p>
<p>Kendi içinde rasyonalitesi ve iç tüketime yönelik hazır kabulle belirginleşen reçeteleri olan mahalleler arasındaki kavganın özünde, rasyonalitelerinin mutlaklığı, iletişimlerin kendini oldukları gibi anlatmaktan çok, ötekinin kozlarıyla kendini oyununu oynaması, başkalarını dinlemekten çok,&#160; ötekini tanımlamak esasına dayanması, birlikte yaşamaktan çok kendi gettosuna çekmek için “ikna” çabaları,&#160; kendini ait ayna yansımalarını en parlak sırdan seçme, kendiyle alakası olmasa da anlatmaktan haz ettiği, ötekindeki etkisi oranında mutlu olduğu örneklerden seçerken, tarihsel olanın aktüel ile olan ilgisini kaybetmesidir.&#160; Bu açıdan bakıldığında ötekini cezbetmek için düzenlenen, müzeden modellerle oluşmuş modern vitrinlerin, mağazayı işletenlerle alakası yoktur.&#160; Ayrıca vitrinden bakarak hayretle iştahı kabaranlara, mağaza girişinden sonraki aşamada farklı şeylerin sunulması bir strateji olarak karşımıza çıkmaktadır.&#160; Yani iki tür yabancılaştırma vardır:&#160; Aktüel olanla tarihsel olan arasındaki yabancılık ve anlatılanla, yaşanan arasındaki uçurum.&#160; Habermas’ın ifadesiyle, bütün kelam etmek unsurlarının “telos”a endeksli olması aslında o telos’u yüceltirken, hem kendini hem tekellüm ettiği ötekini aslında edilgen bir nesnel, araçsal konuma itmekte, bu arada telos’un kendini kendi başına bir varlığa,&#160; evrensel ahlak çerçevesine, hatta toteme dönüştürmektedir.&#160; Bu arada iletişim iki yönlü akışkan bir diyalojik modelden çıkıp, monolojik bir iletme mekanizmasına dönmektedir. Bu süreç içinde dil ya kriptik, metaforik, ya da mitolojik temsille aslında anlamı tercüme eden bir mekanizma olmaktan çıkıp, anlamı ya gizleyen taktiksel bir strateji, ya da anlamın çevresine örülen kabuğu kutsallaştıran bir kültürel gramere dönmektedir.&#160; Sonuç olarak, mahalle ve çevrenin çerçevesinin muhafaza ettiği resim haricinde gerisi aynı kalmaktadır; çerçeveler aynı, içindeki resimler farklıdır.</p>
<p>Milletlerin peşinden gitmeleri esasına dayalı&#160; “telos”ları, ortak hedefleri, sevinçleri ve acıları vardır.&#160; Türkiye’de ise dönem dönem ortak acılar ve sevinçler varken, ortak hedefler yoktur.&#160; “Devlet” ve “hükümet” ve seçilmişlik, atanmışlık tartışmaları arasında, milletin önüne, gelen rüzgarın yönüne göre hareket eden bir siyasal ve hukuk sistemi çıkmakta, bu da milletin fertlerinin şuur altına zaten işlemiş olan sistemsizlik içinde sistemin bireysel olarak da hayatlarında hakim tavra dönüşmektedir. İşin daha ilginci, her gettonun şikayetçi olduğu yapılar, sistemin özündeki konulara değil, sistemi&#160; kontrol eden gettolara eğilmekte.&#160; Muhalefette iken şikayet eden getto, iktidar aşamasında sistemin savunucusu olmaktadır. Sonrasında ise, komunal kabile hukukları sokağa ve kulağa hakim olmaktadır.</p>
<p>Öte yandan, ne devletin ne de milletin sistemi ve beklentileri liyakat esasına göre düzenlenmiş değildir.&#160; Bu nedenle, her türlü başarı ve zenginlik de—haklı gerekçelere de dayanarak-şüphe ile karşılanmakta, ama bu şüpheler servet ve başarının kaynağını sorgulama değil, servet ve başarıyı kendi ellerine geçirmek iştahı şeklinde tezahür etmektedir.&#160; Dış ilişkilerde de benzer bir müptezellik hakimdir.&#160; Devletin millet adına, kendi çıkarlarını öne alması gereken ilişkiler değil, devlet ya da hükümet başkanları arasında muhabbet ve iç ekonomik ve siyasi ilişkilerin dışarıdaki tezahüründen ibaret kalmakta, devlet bazen sadece duygusal, bazen de ideolojik tercihlere göre dümen kırmaktadır. Buna mukabil, farklı hükümetlerin neden olduğu sıkıntılar sadece mücerred bir “Devlet”e yüklenmekte, trafikteki hatalar “canavar”ın olmaktadır.&#160; Bu nedenle mesela Cumhuriyet dönemindeki bütün hükümetlerin Türkiye’de olan ve olmayan şeyler konusunda katkıları varken, eleştiriler bireysel hükümetlere değil, muğlak bir Devlet mekanizmasına yönelmektedir. Devlete yöneltilerek, hükümetleri adeta etkisiz eleman olarak algılayan ve algılatan kesimler temelde devletin idari problemlerini, adaletini değil, dış ilişkilerini değil, devletin tanzim ettiği mekanizmaları kendi lehleri çevirmek için eleştirmektedirler.&#160; Her türlü demokrasi talebi, bu algılama sonucunda, sadece belli bir siyasi, etnik, ekonomik gettonun çıkarlarına yönelik ve diğerlerini dışlayıcı tutum içindedirler. Aslında devletin yeterince devlet olamadığından kaynaklanan sorunlar bizzat devletin varlığıyla ilgili eleştirilere dönmekte, ve “devleti ele geçirme” sendromları mazlumiyet belagatı ile dileklerini anlatırken, “zalim” olmak, hatta daha zalim olmak için fırsat kollamaktadırlar.</p>
<p>Farklı gettolar kendi gettolarını en üste koymak ve diğer gettolara galebe çalmak istemektedir.&#160; Bu anlamda Binnaz Toprak ve çalışma arkadaşlarının ortaya bir yıl arayla koyduğu iki araştırma aslında araştırmalarda kullanılan fonların ilgi alanlarını ve araştırmaları lehine çevirmek için kullanmak isteyen gettoların çıkara yönelik tepkilerini göstermektedir. Yani gettoların mantığında var olan sadece kendi gettosunu haklı bulan belagat, siyaset ve iktisat olmalıdır.&#160; İktidarı manipüle etmek konumunda el ovuşturarak sevinen getto, hafızasındaki “adalet” hissini hemen siliverip, statükoyu intikamcı bir ihkak-ı hak müptezelliği ve şımarıklığına dönüştürmektedir. Bu süreç de aslında mahallenin getto olduğunu, sıkıntı ve dilek zamanlarında sığınılan, psikolojik destek ve “havale” merkezi &#160;olan Tanrı’nın da totemleşmesi anlamına gelmektedir.&#160; “Adil” olan Allah, kul hakkına kendisinin bile karışmayacağını ifade eden Allah değilmiş gibi, totemin mümkün kıldığı her yolu mübah görerek, kamusal alanda nüfuz, iktidar ve iktisadi hırslarını tatmin etmektedirler.&#160; Totem onlarla “beraberdir.” Tanrı artık bırakın “inanmayanların karşısında, inananların yanında bir Tanrısı da olmaktan çıkıp, inanma iddiasında olan grupların sırtından sadece birisine koruma, iktidar ve imkan tanıyan bir totem olmaktadır. Şekspir’in <strong>Venedik Taciri</strong>’deki Shylock, cevşen kolyesiyle, kralın çıplak değil, aslında sıkı sıkıya giyinmiş olduğunu, hatta mütesettir olduğunu ifade etmektedir.&#160; Totemin bir tezahür alanı olan getto, devleti&#160; de doğrudan gettonun kullanımındaki&#160; “totemik”&#160; bir korumacılıkla kutsamakta, totemin kolladığı kabile ve/ya getto da totemleşmektedir. Artık, o tartışılmaz, eleştirilmez, sadece olduğu gibi kabul ve iman edilen bir kutsal haledir.&#160; Totem “çarpar” aksi halde. Getto içine ışık veren, ama getto dışındakilerin gözlerini kör etmeye hazır.&#160; İçerdeki her kelam kabul görecek, dışardan gelen her kelam ya red ya inkar edilecek, mümkünse aleyhte delil olarak kullanmak üzere bekletilecektir.&#160; Bunun sonucunda Totem’in “inayeti” tezahür etmiş olacaktır. Hallac’ın ayakları altına aldığı totemler, İbrahim’in kırdığı totemler dimdik ayaktalar.</p>
<p>Meğer ki Mardin, Nurculuk konusunu ilk defa bir bilimsel araştırmaya konu edinmişti, hem “ılımlı” görünen bir&#160; bakışı vardı, nice toplantılarda onore edilmişti, nasıl olmuştu da böyle birden çark etmişti?&#160; Mardin’in işaret ettiği getto aslında birinci Erdoğan hükümetinde şikayet konusu olmuştu aslında.&#160; AKP, kendi üzerinden baskı kurmaya çalışan çevrelerden rahatsızlık duyulduğunu hükümetin sözcülüğünü yapan Cemil Çiçek vasıtasıyla bir gazeteciye açık açık ifade etmişti.&#160; Çiçek’e göre, mealen “bunlar” ne devleti ne hükümeti düşünüyorlardı.&#160; Sadece kendilerini düşünüyorlardı, kendilerinin çıkarlarını.” Pensilvanya Cemaati (PC) hem zahiri hem de batıni olarak buna tepki gösterdi. &#160;Bu sözlerin ardından, çeşitli yazılı basın ve internet basınında Cemil Çiçek “cemaat düşmanı” kabine üyesi olarak ilan edildi.&#160; Bu tür tepkilere gelen yorumlardan biri de ilginç bir şekilde söyle diyordu:&#160; “Takip ettiğim kadarıyla bu cemaat&#8217;in tek bir gayesi var oda Allah rızası. Bu insanlar Allah&#8217;ı duyurma gayreti içerisindedirler. Bana göre bu cemaate düşman olmak Allah&#8217;a düşman olmak demektir. Çünkü bu insanlar Allah&#8217;ın davasına hizmet ediyor, Allahı anlatıyor. Unutulmamalı ki Allah ile savaşılamaz&#8230;” Yorumcu bu tepkisinde haklıydı çünkü kendisine PC’nin Nur Suresi’yle önceden müjdelendiği ifade edilmiş ve “hizmet” dediği süreci bir tekel şemsiyesi altında bir gruba ait faaliyetler, insan ve para kazandırma, “şahs-ı manevi”nin iktidarına giden yolda katkıda bulunanların cennetlik olduğuna inanmıştı.&#160; Hatta kendi yaptığı “hizmet” az bile olsa, dünyanın başka yerlerinde “hizmet” edenlerin ecrinden de, onun ki eksilmeden kendine pay düşeceği, yani bir anlamda her halükarda yüceltmesi gereken, belagatı dini, faaliyeti siyasi, birlikteliği temelde ticari olan olan yapıyı tanımlıyor, aynı zamanda “yalnız”laşan insanların&#160; aslında yalnız olmadıklarını bir tesanüd hissiyle ve ancak kendini, nefsini eritmek suretiyle becereceğine inanıyordu. Çekilen çilelerin özünde, belaların arkasında aslında sevgi vardı, imtihan vardı. Zaten insanlar başlarına bir süre bela gelmediği zaman, düşünmeliydi acaba “Allah benden ümit mi kesti?” diye.&#160; Ama hay Allah! “Ehl-i dünya”nın dünyası aslında çok da fena değildi.&#160; Daha önceki tepkileri ise, cehaletten gelen husumetti. İnsan zaten bilmediklerinin düşmanı olurdu.&#160; Orwell’in <strong>Animal Farm</strong>, bir “ehl-i dünya”ya bakıyorlardı bir kendilerine, ama hangisinin hangisi olduğunu tefrik etmek imkansızlaşmıştı.</p>
<p>Doğal olarak Mardin’in sözlerinde yer alan grup kadim Nurculuktan çıktığı iddiasıyla onun mirasını örgütlü güce dönüştüren PC idi.&#160; Hem bu sözlere hem de Toprak’ın araştırmasına en büyük ve sürekli tepki de bu cemaatten geldi.&#160; Her ne kadar Toprak’In araştırmaları sırasında bizzat ona ulaşarak şirin şirin Türkiye’de vehmettikleri problemlerin olmadığını, özellikle kendilerinin amacının herhangi bir “sivil toplum” örgütünki gibi olduğunu ifade ettilerse de, izzet ve ikramda kusur etmedilerse de, araştırma sonuçları bekledikleri gibi çıkmamıştı.&#160; İki Pazar (Saman ve Kestane) arasında dolaşan şehir efsaneleri ile dini gerçeklikleri, milli, tarihi ve güncel siyasi olaylarla birleştiren bir oluşum, nasılsa bunları da aşacaktı.&#160; Artık “mazlum” müslüman rolünden güçlü, “her yerde” olan, “mübareklerin” şirketi vardı. Külfet dönemi bitmiş nimetlerin dönemi başlamıştı.&#160; Artık “düşman” olarak, “kefere devleti”nin&#160; eleştirmek yerine, hükümeti devlet yerine koyarak, hükümetin her yaptığını onaylayan ve onayladıkça da yeni muhasebe ve pazarlıklara oturan bir dost vardı.&#160; “İhlas” ve” uhuvvet”in bir noktada buluştuğu alandı kamusal alan. Olmanın değil, oldurmanın esas alındığı “kamusal alan.”&#160; Halkın (kamu) değil, devletin halkı kendisine katma alanı.&#160; Devleti olmaktan öte, başkalarını oldurmak için kullanmanın adı kamusal alan. Vermek değil, almak istenen. Gettolar içinde değil, devletten koparılmak istenen; belediye başkanından değil, validen istenen.&#160; Sokakta değil, tarihte, dilde, basında yaşanan.&#160; Kamunun kamuyu inkarı, onu kendince kamulaştırmaya çabalayan&#160; kamusal alan.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Adalet bakanlığı personel alımı]]></title>
<link>http://gazeteokuyun.wordpress.com/2009/12/30/adalet-bakanligi-personel-alimi/</link>
<pubDate>Wed, 30 Dec 2009 13:58:48 +0000</pubDate>
<dc:creator>sqrtmedya</dc:creator>
<guid>http://gazeteokuyun.wordpress.com/2009/12/30/adalet-bakanligi-personel-alimi/</guid>
<description><![CDATA[Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü taşra teşkilatına görevlendirilmek üzere 2644 ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div>
<p><img class="alignleft" style="margin:5px;" src="http://www.buraankara.com/wp-content/uploads/2009/12/27025.jpg" alt="" width="153" height="105" />Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü taşra teşkilatına görevlendirilmek üzere 2644 personel alacak.<br />
Kamuda görev almak isteyenlere müjde… Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü taşra teşkilatına 2000 adet sözleşmeli infaz koruma memuru , 644 adet ise kadrolu personel alınacak . 644 kadrolu personelin dağılımı ise 424 infaz ve koruma memuru, 100 ceza infaz kurumu katibi, 50 şoför, 25 teknisyen, 25 aşçı ve 20 kaloriferci şeklinde.</p>
<p><strong>Başvurular 5 Ocak’ta başlıyor</strong><br />
Başvurular 05/01/2010 Salı günü başlayıp, 13/01/2010 Çarşama günü mesai saati bitiminde sona erecek. Başvurular başvurulacak ilgili adli yargı ilk derece mahkemesi adalet komisyonlarına veya buralara gönderilmek üzere mahalli Cumhuriyet Başsavcılıkları’na yapılması gerekmekte.</p>
<p><strong>70 puan şartı</strong><br />
Başvurularda lisans mezunları için 2008-KPSSP3, Önlisans mezunları için 2008-KPSSP93 ve ortaöğretim mezunları için 2008- KPSSP94 puanı esas alınmak suretiyle Kamu Personel Seçme sınavından 70 ve daha yukarı puan almış olma şartı aranacak. Kamuda görev almak isteyenlere bizden hatırlatması…<br />
kaynak: <a href="http://www.buraankara.com/adalet-bakanligi-personel-alacak.html">Adalet bakanlığı personel alımı</a></p>
</div>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Açılımlar]]></title>
<link>http://emajidli.wordpress.com/2009/11/29/acilimlar/</link>
<pubDate>Sun, 29 Nov 2009 11:33:02 +0000</pubDate>
<dc:creator>emajidli</dc:creator>
<guid>http://emajidli.wordpress.com/2009/11/29/acilimlar/</guid>
<description><![CDATA[İlk önce şunu belirteyim –  Biz açılımı seven halkız… Zamanında Osmanlı imparatorluğu, 3 kıtaya bird]]></description>
<content:encoded><![CDATA[İlk önce şunu belirteyim –  Biz açılımı seven halkız… Zamanında Osmanlı imparatorluğu, 3 kıtaya bird]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[HAK VE BATILIN SONSUZ MÜCADELESİ ]]></title>
<link>http://ismailhakkialtuntas.com/2009/11/26/hak-ve-batilin-sonsuz-mucadelesi/</link>
<pubDate>Thu, 26 Nov 2009 10:47:31 +0000</pubDate>
<dc:creator>ismailhakkialtuntas</dc:creator>
<guid>http://ismailhakkialtuntas.com/2009/11/26/hak-ve-batilin-sonsuz-mucadelesi/</guid>
<description><![CDATA[Her ne kadar emperyalist güçler insanlığa komplo üzerine komplo kursalar da sonuçta mağlup olacaklar]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:justify;">Her ne kadar emperyalist güçler insanlığa komplo üzerine komplo kursalar da sonuçta mağlup olacakları kesindir. Çünkü Allah Teâlâ <em>“Şüphesiz ki Allah, emrine gâlibdir, muktedirdir. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler!” </em><a href="http://ismailhakkialtuntas.wordpress.com/wp-admin/post-new.php#_ftn1"><strong><strong>[1]</strong></strong></a><em> </em>buyurdu.</p>
<p style="text-align:justify;">Hak ve Batılın sonsuz mücadelesi var olagelmiştir. Durmayan bu savaşın galipleri Allah Teâlâ’ya inananlardır. Ancak olaylar ve zamanlara bakılınca bu galibiyetin çok zaman kesintiye uğradığı tespit edilmektedir. Belli bir zaman bir yükselme varken bir düşmenin başlaması nedenini bulup dini kalkınmanın önünü açmak gerektiği hissedilmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Aslında dünyada İslam’ın yükselişi de İslam’ın kendi dinamikleriyle olmamıştı. Mesela Sovyetleri kuşatmak için yaratılan <strong><em>yeşil kuşak projesi</em></strong> olmasaydı, bugün etrafta bu kadar dindar adam görmezdik. Ama artık küresel sermayenin, yeşil kuşak ve siyasal İslam içindeki gücü görüldüğü için yeşil kuşak&#8217;ı ve siyasal İslam’ı bitirme projelerine dönüş yapmak için düzen kurmaya yeniden başladılar. Çünkü bu yok etme planları ile kendilerinide korumak ve kuvvetlendirmek kolaylaşacaktır.</p>
<p style="text-align:justify;">[Arnold Toynbee, bu konuda ilgi çekici bir teorisi vardır:</p>
<p style="text-align:justify;">“İnsanın başarılı olması için, her zaman bir <strong><em>challenge</em></strong> ve bir <strong><em>response (meydan okuma ve karşılık)</em></strong> gerekir; eğer insan meydan okumaya boyun eğmezse, verdiği karşılık bizzat onun uygarlığının tabanını geleceğini yaratır.” Bu yaratma bazen yok etmeye doğru götürür.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>Bu nedenle bu teorinin sonuna kadar gidilecek olursa, acaba meydan okuma ne kadar büyükse, insanın karşılığının da o kadar güçlü olacağı gibi bir sonucuna varılacaktır? </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>En azından, daha iyi bir karşılığın bulunmasına kadar.</em></strong>]<a href="http://ismailhakkialtuntas.wordpress.com/wp-admin/post-new.php#_ftn2">[2]</a></p>
<p style="text-align:justify;">Doğru olmanın verdiği kazançların yanında şartların varlığı da önem arz etmektedir. Çünkü kâinatta Allah Teâlâ Hak ve batıl arasında mücadelede taraf tutarken batılın gayretini de baltalamaz. Fakat onun karşılığı olan cezayı da yeri gelir dünyada yeri gelir ahirette verir. Hakk yolunda olanlara ayrıcalıklı istismar hakkınıda kullanmaz. Avantajlar ihsan edilmişse bunun karşılığında batıl ehline de başka bir yönden ikrâmı ilâhisinide vermiştir.</p>
<p style="text-align:justify;">Ahlâk ve din kuralları, hayat ve ölüm karşısındaki tutumlar, çalışma kavrayışı, çaba sarf etmenin değeri, insanın rolü; bunların her biri artık İslam’la hiçbir ilgisi olmayan davranışlar olarak görülmekle beraber ondan türemiştir. Ancak bunun böyle olması, Hakkın batılın gelişmesinde ki eğilimini, teknolojik yönünde ilerlemesini engellememektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Unutulmaması gereken İslâm’ın galibiyetinin Allah Teâlâ tarafından istenmesidir. Ancak bu muzafferiyet bizlerin gayreti neticesinde olacağını bilmemiz gerekir. Yoksa batılın inancındaki teslimiyeti hak yol karşısında batıl olması nedeniyle mağlup olmadığı gerçeğini tarih göstermektedir. Kur’ân-ı Kerim’de <strong><em>“</em></strong><strong><em>Müminler saadete ermişlerdir.”</em></strong><strong><em> </em></strong><a href="http://ismailhakkialtuntas.wordpress.com/wp-admin/post-new.php#_ftn3">[3]</a> Ayeti gelecek ayetlerden bağımsız düşünüldüğünde iman edenler denildiğinde inancında <strong><em>“mümin”</em></strong> olanlar kurtulur demektir. Gelecek ayetler ile beraber düşünülünce <strong><em>“fiiliyata geçen iman sahipleri”</em></strong> nin varis olacağından bahsedilmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">[İlk çıktığı dönemde teknolojik durumu iyi olmayan İslam âlemi, ona hayat veren, hareket getiren kervan yollar olmasaydı, ilk dönemdeki hızlı gelişimi olmayabilirdi. Yollar onun zenginliği, varlık nedeni, uygarlığıdır. Yüzyıllar boyunca, yolların sayesinde "egemen" bir konumda kalacaktır. Bu Allah Teâlâ’nın o dönem için bağışladığı bir ikramdır. Ancak Müslümanlık, Amerika'nın keşfine kadar, Eski Dünya'ya egemen olmakta, bu dünyanın o sıralardaki <strong><em>"dünyevî"</em></strong> tarihini kurala bağlamaktadır. Yani, Eski Dünya'nın bölümlerini oluşturan büyük kültür alanlarını temasa geçiren -Uzakdoğu, Avrupa, Kara Afrika-, tek başına İslamiyet’tir. Razı olmadığı veya hiç değilse göz yummadığı hiçbir şey geçememektedir.]<a href="http://ismailhakkialtuntas.wordpress.com/wp-admin/post-new.php#_ftn4">[4]</a></p>
<p style="text-align:justify;">Zamanımızda ise bu avantajların yanında dinin güçlü etkisi zayıflayınca çok şeyler kaybedilmiştir. Bu kaybedişe son zamanlarda ise bu antisemitik (Yahudi aleyhtarı) görüşün karşısında Anti-İslam görüşler piyasaya sürülerek bütün kötülük sebebi olarak beyinlere işlenmeye başlamıştır. Çünkü emperyalist emeller karşısında İslâm’ın engel olacağını düşünmektedir. Ancak bu komplo görüşe karşı kendimizi geliştirmemiz ve içtimai hayatta terakki edebilmemiz için inanç seviyemizin terakki etmesi gayret etmemiz lazımdır. Niçin mi?</p>
<p style="text-align:justify;">Kapitalist sistem karşısında zayıf kalan komünizm yerine hayatta kalabilmek için İslâm’ı öngörenlerin bir sebebi olsa gerekir. Çünkü onların başarılarını kat kat daha artırmak için ortaya çıkan dinsiz sosyalizm sonucunda kuvvetlerini daha artırdılar. Fakat Karl Marks’ın çok önceleri kabul ettiği fakat sonra dine karşı tavır alarak kendi sistemini emperyalist emellere mahkûm edişi ile unutulan büyük engel yıkım ile tekrar hatırlanıldı. O da İslâm’ın kendisi idi.</p>
<p style="text-align:justify;">Marx, dinin toplumları uyutmak için uydurulan bir afyon olduğunu söylerken, İslamiyet için farklı düşünmüştür. Şunları söyler:</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“Bütün tek Tanrılı dinler kurulu düzene karşı oluştu, örgütlendi, gelişti. Arabistan çöllerinde inanılmaz bir yoksulluk ve yozluk vardı. Müslümanlık bir isyan bayrağı olarak doğdu. Aşırı faizci sermaye, her yere, her şeye hâkimdi. Tefeciler, ülkenin insanını soyup soğana çeviriyorlardı. Ama fakirin, fukaranın, göçebenin, yoksulun kendisine şemsiye ve kalkan olarak kullanacağı bir felsefesi ve ideolojisi yoktu, Müslümanlık bunu sağladı.”</em></strong><a href="http://ismailhakkialtuntas.wordpress.com/wp-admin/post-new.php#_ftn5">[5]</a></p>
<p style="text-align:justify;">İnsan tarihinde değişmeyen tek olgu değişimin kendisidir. Özellikle sistemlerinin sürüklediği aşırılıkları ve karmaşık ortamın oluşturduğu yeni dengeleri sağlamada, öncelikle öğrenmeli ve zaman kaybetmeden ulusal gelişim ve yönelimimizi belirlemeliyiz. </p>
<p style="text-align:justify;">İnsanın kendini yetiştirme hususunda hassasiyeti kendini aştığı kadar kendini de büyük ölçüde tutarlı kılması da gerekecektir. Çünkü başarı iç ve dışın aynı duygu ve düşüncede olması ile mümkündür. Gazzali’ye Sûfi meşrep kardeşi Ahmed’in onu kast ederek okuduğu;</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>“</strong><strong><em>Ey yumuşamaz taş! </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>Daha ne zamana kadar </em></strong><strong><em>demiri bileyeceksin; ama kendin keskin olmayacaksın?”</em></strong><a href="http://ismailhakkialtuntas.wordpress.com/wp-admin/post-new.php#_ftn6"><em><strong>[6]</strong></em></a><em> </em></p>
<p style="text-align:justify;">[Bize öyle geliyor ki, bizim gayretimiz, insandaki cüz'î irade yanılgısını olduğu kadar, hareketlerinde kaçınılmaz olan determinizm <a href="http://ismailhakkialtuntas.wordpress.com/wp-admin/post-new.php#_ftn7">[7]</a> yanılgısını da ortadan kaldırmaktır. Böyle olunca isyan problemi, insanın ta içinde keşfedilmiş bir olgu, selametini belirleyecek bir seçim olarak ortaya çıkıyor. İsyan etmeyi istemek veya istememek, harekete geçmeyi istemek veya istememek, bu ikisinden birini seçmek gerekiyor. En iyisini seçmek için de, hep daha fazlasını istemek, elini daha ileriye uzatmak, kalbini genişletmek, bir yandan kendini âleme verirken öte yandan kendini âlemin merkezi hâline getirmek yeterlidir.]<a href="http://ismailhakkialtuntas.wordpress.com/wp-admin/post-new.php#_ftn8">[8]</a></p>
<p style="text-align:justify;">Epiküros diyor ki; <strong><em>“Gerçek kâfir, kalabalıkların tapındıkları tanrıları inkâr eden değil; asıl, kalabalıkların inandıkları tanrıları doğrulayan kişidir”</em></strong> Aslında buradan çıkan mana Hz. Ali kerremallâhu vechenin<strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“Sakın Hakk´ı bazı kişilerle bilip tanımaya çalışma; önce Hakkı´ı bil, sonra Hakk ehlini tanımaya çalış.”</em></strong></p>
<p style="text-align:right;"><strong><em>İhramcızâde İsmail Hakkı</em></strong></p>
<p>&#160;</p>
<hr size="1" /><a href="http://ismailhakkialtuntas.wordpress.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref1">[1]</a> Yusuf, 21</p>
<p><a href="http://ismailhakkialtuntas.wordpress.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref2">[2]</a>Bkz: (Fernanad BRAUDEL, 2006), s.41</p>
<p><a href="http://ismailhakkialtuntas.wordpress.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref3">[3]</a> Müminûn, 1</p>
<p><a href="http://ismailhakkialtuntas.wordpress.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref4">[4]</a> bkz: (Fernanad BRAUDEL, 2006), s. 97</p>
<p><a href="http://ismailhakkialtuntas.wordpress.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref5">[5]</a> ARSLANOĞLU, İbrahim: Kurumlar Sosyolojisi Ders Notları. Ankara, 2001, s. 55</p>
<p><a href="http://ismailhakkialtuntas.wordpress.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref6">[6]</a> ZERRİNKUB, Hüseyin,  <em>Medreseden Kaçış, İmam Gazzâli’nin Hayatı, Fikirleri ve Eserleri</em>, Anka Yayınları, İstanbul, 2001, s.130–136</p>
<p><a href="http://ismailhakkialtuntas.wordpress.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref7">[7]</a> <strong>Determinism: </strong>Doğa&#8217;daki her olayın, dolayısıyla insanın tüm faaliyet ve davranışlarının kendi iradesi dışında seyreden bazı faktörlere tabi olduğunu ileri süren teori, gerekircilik.</p>
<p><a href="http://ismailhakkialtuntas.wordpress.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref8">[8]</a> (TOPÇU, 1995), s. 205</p>
<p><strong><span style="text-decoration:underline;">KAYNAKÇA</span></strong></p>
<p>Fernand BRAUDEL, t. A. (2006). <em>Uygarlıkların Grameri.</em> İstanbul: İmge.</p>
<p>SARTRE, J.-P. t. (1998). <em>Özgür Olmak Antisemit&#8217;in Portresi,.</em> İstanbul: 3. Baskı: Toplumsal Dönüşüm Yayınları.</p>
<p>TOPÇU Nurettin, H. E.-I. (1999). <em>Yarınki Türkiye.</em> İstanbul: Dergâh Yayınları.</p>
<p>TOPÇU, N. t.-M. (1995). <em>İsyan Ahlâkı —Conformisme et Revolte.</em> İstanbul: Dergah Yayınları.</p>
<p>&#160;</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[GÜNÜMÜZ İNSANLARI ÜZERİNE OYUNLAR ]]></title>
<link>http://ismailhakkialtuntas.com/2009/11/23/gunumuz-insanlari-uzerine-oyunlar/</link>
<pubDate>Mon, 23 Nov 2009 18:35:47 +0000</pubDate>
<dc:creator>ismailhakkialtuntas</dc:creator>
<guid>http://ismailhakkialtuntas.com/2009/11/23/gunumuz-insanlari-uzerine-oyunlar/</guid>
<description><![CDATA[İnsanların temel istekleri “Kimsenin kimseyi öldürmediği, sömürmediği aksine yardımlaştığı bir dünya]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:justify;">İnsanların temel istekleri <strong><em>“Kimsenin kimseyi öldürmediği, sömürmediği aksine yardımlaştığı bir dünya”</em></strong> dır. Ancak günümüz insanların ilişkilerinde çıkarlar ön plandadır. Bu nedenle tarih boyunca bu çıkarlar uğrunda çatışmalar yaşanmıştır ve de yaşanmaya devam edecektir. Geçmişe oranla dolaylı yöntemlerin daha ağır bastığı günümüzde, mücadele tekniklerinden birisi de <strong><em>“Psikolojik müdahele” </em></strong>dir. Bu ise belirli yollarla insanlar etki altına alınarak, istismar etmek ve çıkarlar doğrultusunda hareket etmek ve psikolojik etkinlikler bu imkânı oluşturmaktır.]<a href="http://ismailhakkialtuntas.wordpress.com/wp-admin/post-new.php#_ftn1">[1]</a></p>
<p style="text-align:justify;">[Tarihin derinliklerinden günümüze kadar, akıllı liderlerin üstünlük elde etmek için başvurduğu psikolojik müdahaleler, kimi zaman her hamlesi düşünülmüş, kimi zamanda plansız ve programsız kullanılmış, etkili ve yerinde kullanıldığında ise beklentiler ötesi sonuçlar kazandırmıştır.</p>
<p style="text-align:justify;">Günümüzde psikolojik faaliyetlerin üç yöntemi olan <strong><em>propaganda, psikolojik savaş</em></strong> ve <strong><em>dezinformasyon<a href="http://ismailhakkialtuntas.wordpress.com/wp-admin/post-new.php#_ftn2"><strong>[2]</strong></a></em></strong> çok etkin olarak kullanılmaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Propaganda</strong>, bir taraftan kitleleri inandırırken, diğer taraftan da onları yönetmek içindir.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“Her türlü propaganda, düşünce düzeyi ne kadar aşağı olursa olsun düzeyini seslendiği kişilerin en kalın kafalısının anlama yeteneğine göre ayarlanmıştır. Bunu sağlanmasıyla inandıracağı insan kitlesi o kadar geniş olur.” </em></strong><a href="http://ismailhakkialtuntas.wordpress.com/wp-admin/post-new.php#_ftn3">[3]</a></p>
<p style="text-align:justify;">Bilinen dünyada, en kanlı savaşların yaşandığı 20. yüzyılda ve sonrasında, milletler politik hedeflere ve ekonomik çıkarlara ulaşmada tek ve en geçerli yol olarak bilinen sıcak savaş, yerini insanların bilinçaltı ve duygularını hedef alan <strong><em>psikolojik savaşa</em></strong> bırakmıştır.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>Dezinformasyon</em></strong> ise, kamuoyunun kandırmak gayesinden hareketle gerçekmiş gibi gösterilip, yalana dayanan kışkırtıcı bir haberlerdir.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>Dezinformasyon birçok senelere yayılmış ve uzamış bir faaliyettir. </em></strong>Dezinformasyon faaliyetleri içeriğine göre <strong><em>siyasi, ilmi</em></strong> vb. olabilir. <span style="text-decoration:underline;">Dezinformasyonun esası gerçek gibi doğrulanmak istenen bir yalandan ibarettir.</span> Dezinformasyon diğer psikolojik faaliyetlerden farklı olarak her ülkede veya her kitleye karşı uygulanamaz. <strong><em>Uluslararası platformda tüm gelişmiş ülkeler, amaçladıkları hedeflere ulaşmak için dünya siyasetini yönetmeyi isterler.</em></strong>]<a href="http://ismailhakkialtuntas.wordpress.com/wp-admin/post-new.php#_ftn4">[4]</a></p>
<p style="text-align:justify;">Anlattığımız faaliyetler yüzünden yüzyılımız itibarıyla görülen insanlık kimliği temiz özünden uzaklaşmaya başlamıştır. Unutulmamalıdır ki; son dönemde ortaya çıkan kişilik kimliklerinde <strong><em>“tesadüfler nazariyesi”</em></strong>nin işlemediği bilinen bir gerçektir. (En basiti d.. gribi)</p>
<p style="text-align:justify;"> Hangi dinde olursa olsun, muhakkak kendi içindeki doğmaları <strong><em>“kesin fikirleri”</em></strong> insanın dayanılmaz hırsını didiklediğinden kurtulmak isteğini içinden atamayanlar için sıkıntı doğurmaktadır. Bunu engellemek ise zor olunca sınırlarını aşmak zorunda kalanlar insanlığın başına bela olurlar. Çünkü kimliğini kaybetmiş kimlikler vardır. Bu kimlikler şeytanî düzeninin emellerine hizmet etmek görevini kendine şiar ve görev edinmiştir. Bu kişiler <strong><em>şeytanın yeryüzündeki temsilcisi</em></strong> olmaktan kendini kurtaramadıklarını görmekteyiz. Bu kişiler o kadar aşağılık durumdadırlar ki; yalan söylemek ve aldatmak onlar için sadece bir iştir. Çünkü onların şeytan ile kopmaz göbek bağları vardır. Onlar için her şey sahne gösterisidir.</p>
<p style="text-align:justify;">Hulasa; emperyalist güçlerinin sonsuz hırsları ile elde ettikleri servetlerini korumak için teşkilatlanmaları şeytânî ve dayanılmaz emelleri yıkılmaz örgütlerini kurmalarına sebep olmuştur. Bunlar insanlığın başına bela olup huzursuzluğun temsilcisi olmuşlardır. Sonuçta kalplerde Allah Teâlâ korkusu da kalmayınca her şey birbirine karışmış güven sarsılmıştır. Öyleki zamanımızda artık maddiyat ve maneviyat birbirlerinin muhalifi olmaktan uzaklaşmış, birbirini kovalayan vagonlara dönmüştür.</p>
<p style="text-align:justify;">Son sözümüz aldanmamak için uyanık olma zamanını kaçırmamaktır. Yoksa, hiçbir şeyin anlamı kalmayacaktır.</p>
<p style="text-align:right;"><strong>İhramcızâde İsmail Hakkı</strong></p>
<p>&#160;</p>
<hr size="1" />
<p style="text-align:justify;"><a href="http://ismailhakkialtuntas.wordpress.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref1">[1]</a> ÇİÇEK, J. Ü. (2006 ). <em>Günümüzde Devletler Tarafından Uygulanan Psikolojik Operasyonlar Teorisi .</em> Ankara: Kara Harp Okulu Savunma Bilimleri Enstitüsü Güvenlik Bilimleri Ana Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi-220011; s. II</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="http://ismailhakkialtuntas.wordpress.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref2">[2]</a> <strong>Disinformation: </strong>i. kasten yanlış haber verme, yanlış bilgi verme</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="http://ismailhakkialtuntas.wordpress.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref3">[3]</a> DOMENACH, Jean-Marie. Politika ve Propaganda<strong> </strong>(trc. Tahsin YÜCEL), İstanbul, Varlık Yayınları, 2003. s.60</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="http://ismailhakkialtuntas.wordpress.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref4">[4]</a> (ÇİÇEK, 2006 ), s. 1-4</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[EY KÜRT KARDEŞİM BENİ TARAF OLMAYA ZORLAMA]]></title>
<link>http://sittur.wordpress.com/2009/11/23/ey-kurt-kardesim-beni-taraf-olmaya-zorlama/</link>
<pubDate>Mon, 23 Nov 2009 17:00:07 +0000</pubDate>
<dc:creator>sittur</dc:creator>
<guid>http://sittur.wordpress.com/2009/11/23/ey-kurt-kardesim-beni-taraf-olmaya-zorlama/</guid>
<description><![CDATA[Yaşadığımız açılım sürecinin verimli olabilmesi için olmazsa olmazlardan birisi de DTP nin süreci ba]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Yaşadığımız açılım sürecinin verimli olabilmesi için olmazsa olmazlardan birisi de DTP nin süreci baltalayabilecek unsurları bünyesinden atmasıdır. Kanlı Terör Örgütü PKK yı çağrıştıracak her tür sembollerin kullanılması (dtp miting ve toplantılarında kullanılan renkler,kıyafetler,sembolik işaretler), açılım sürecine samimiyetle inanan insanlar tarafından bile kabul edilebilir davranışlar olarak görülmüyor. DTP bunu görmeli ve süreci baltalamak için ellerinden geleri yapan diğerlerinden farklı olduğunu göstermelidir.</p>
<p>Eğer bu hassasiyeti göstermez ve kışkırtıcı hal ve tavırlara prim verir ise, dün İzmir&#8217;de gerçekleşen nahoş hadiseler tekrarlanabilir ve hatta geri dönüşü olmayan olaylara sebebiyet verebilir. Vahim sonuçlar doğurabilecek kıvılcım çaktığında hiç kimse, kimsenin tarafsız kalacağını da ummasın.</p>
<p>Yani açılıma sonuna kadar inanan ben, böyle bir durumla karşılaştığımda düzen sağlanıp sağlıklı kararlar alınabileceği zamana kadar, devletimin safında düzenin sağlanabilmesi adına üzerime düşeni yapma kararlılığındayım.<br />
Saygılar</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[SÖZ KONUSU KÜRTLER İSE, ŞEREFSİZLİK TEFERUATTIR]]></title>
<link>http://cetinyilmaz.wordpress.com/2009/11/23/soz-konusu-kurtler-ise-serefsizlik-teferuattir/</link>
<pubDate>Mon, 23 Nov 2009 14:22:58 +0000</pubDate>
<dc:creator>cetinyilmaz</dc:creator>
<guid>http://cetinyilmaz.wordpress.com/2009/11/23/soz-konusu-kurtler-ise-serefsizlik-teferuattir/</guid>
<description><![CDATA[İSMET İNÖNÜ ŞARK ROPURU &#8221; * Kürtlerin şehirlere yerleşmesi engellenmelidir. * Kürtlerin etkisi]]></description>
<content:encoded><![CDATA[İSMET İNÖNÜ ŞARK ROPURU &#8221; * Kürtlerin şehirlere yerleşmesi engellenmelidir. * Kürtlerin etkisi]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[İngilizcemin Bahar Havasını Kışa Çevirdin Sınav! <a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://wp.me/pEKH9-3h"></a>]]></title>
<link>http://kabakulak.wordpress.com/2009/11/22/ingilizcemin-bahar-havasini-kisa-cevirdin-sinav/</link>
<pubDate>Sun, 22 Nov 2009 16:18:50 +0000</pubDate>
<dc:creator>kabakulak</dc:creator>
<guid>http://kabakulak.wordpress.com/2009/11/22/ingilizcemin-bahar-havasini-kisa-cevirdin-sinav/</guid>
<description><![CDATA[Hayatımda tanıdığım Türkçeyi en iyi kullanan kişi babam. Yazıda da konuşmada da enteresan bir titizl]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><a href="http://kabakulak.wordpress.com/files/2009/11/sinavoloji.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-204" title="sınavoloji" src="http://kabakulak.wordpress.com/files/2009/11/sinavoloji.jpg?w=258" alt="" width="210" height="223" /></a>Hayatımda tanıdığım Türkçeyi en iyi kullanan kişi babam. Yazıda da konuşmada da enteresan bir titizliği var. Anneme göre aynı titilziği temizliğine gösterse dünyanın en temiz insanı bile olabilir.</p>
<p>/fiziksel olarak temizlik yani!/</p>
<p>Enteresan bir bakış açısına sahip bir adam babam. Devletini, hükümetlerin bile sevmediği kadar çok seviyor. ne şovenistliğe kaçıyor ne ümmetçiliğe, ne ulusalcı oluyor ne liberal. değişik bir adam değişik bir tür. Neyse Türkçe kullanımı diyordum. Sosyal iletişim aracının paşası msn de geçen küçük bir konuşmamızla şöyle örneklendireyim;</p>
<p>&#160;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Baba :</strong> Oğlum, merhaba nasılsın? Okul işleri nasıl gidiyor? Vizeleriniz başladı mı?</p>
<p><strong>Kulak :</strong> iii baba ya nolsun yua hocalar filan işte vizlerdede zıplıyoruz yerimizde işte puhahah..<br />
<strong>Baba :</strong> Oğlum! Hayvanoğlu havyan! Neden böyle baştan savma yazıyorsun? Neden dikkat etmiyorsun?<br />
<strong>Kulak :</strong> ok baba daa dikkatli olcam sonrakine söz<br />
<strong>Baba :</strong> Eşekoğlu eşek!</p>
<p>tabi böyle babalar internetin arka planı güvencesiyle arada şaka da yapıyor misal;</p>
<p><strong>Baba :</strong> Merhaba Kulak&#8217; ım ben annen. Nasılsın?</p>
<p>Hadi ordan ya. Annem o kadar imla kuralının dilimizde olduğunu bile bilmiyor. İlahi baba güldürdün beni.</p>
<p>Babam bu denli Türkçeye önem verirken, ben paso ingilizce çalışıyorum gelecekte hiçbir bok işime yaramasa o yarar diyerek. Tabi babam inanılmaz sinirleniyor, &#8220;Ha! Yani Türkçe&#8217; nin bokunu yedin kaldı İngilizce öyle mi oğlum?!&#8221; titizlik ve kibarlığıyla. Ama tabi biz milenyum gençleri olarak,</p>
<p>/yani her boka el atan ama hiçbir bok olamayan!/</p>
<p>uvzumuzun dikine gitmeyi çok seviyoruz.</p>
<p>/bayan okurları tenzih ederim!/</p>
<p>Aylarca çalıştığımız KPDS&#8217; nin meyvelerini almak üzere sınav olacağımız ağaca gittik bugün abimle. Sorular çok bomba kazık tabi. Ben daha sınav başlamadan kendimi hazırlamıştım kazık soruyla karşılaşırsam atıp geçecem diye. Sınav 1 saat önce bitince sınavın baya kazık olduğu çıktı meydana. Sınavdan çıktım abimin sınav olduğu sınıfa şöyle bir göz attım ki abim, cevap kağıdıyla soru kitapçığı arasında süzücü hızda geçişler yapıyor. Mevzuyu hemen anladım tabi, abim sınavı yetiştirememiş.</p>
<p>Hayırlısı diyip kadersel bir yönelişten sonra sınav herkes için bitti. Abim çıktığında suratındaki sinirsel mimikler tezimde ne denli haklı olduğumu gösteriyordu. Hani baştan korkar gibi oldum da sonradan soruverdim, Abi sınav nasıldı diye. &#8220;Yürü yetişmedi!&#8221; deyince yüreğime su serpildi.</p>
<p>/ne bencil adamım onu da görün bak!/</p>
<p>Sınav berbattı. Babam haklı ben ki 45 Türkçe sorusundan 25 neti zor çıkarmış bir öss genci. Neyime benim ingilizce sınavı. Ha çok biliyorsan bulursun sokakta elinde &#8220;loonly planet&#8221; kitabıyla iki turist. Aşağıdaki kalıpları kullanırsın. Etrafında da havanı atarsın. Öyle sınava girip kendini cümle aleme &#8220;ulan hani bu kabakulak ingilizce biliyordu!&#8221; diye rezil etmezsin.</p>
<p>Bunlarda yukarıda, aşağıda dediğim ingilizce temel kalıplar;</p>
<p>-hello hav ar yu?<br />
-wer ar yu from<br />
-so farrr<br />
-way kam to hiyır<br />
-oh griiiyyyt<br />
-evriting is gud?<br />
-veri vell, nays tu mit yu. si yu.</p>
<p>İdda ediyorum bu kalıpları sırasıyla kullanın tam bir iletişime geçmiş sayılacaksınız. Bütün turistlerde işe yarıyor. Sınavlardan uzak durun. Havanız olsun yeter..</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://wp.me/pEKH9-3h" target="_blank"><img src="http://denqesiz.com/resim/icon_facebook.jpg" alt="facede paylaş" width="30" height="30" /></a></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[TOPLUMLARIN ÇÖKÜŞÜNÜ BİLMEK KEHANET DEĞİLDİR]]></title>
<link>http://ismailhakkialtuntas.com/2009/11/20/toplumlarin-cokusu-bilmek-kehanet-degildir/</link>
<pubDate>Fri, 20 Nov 2009 07:59:35 +0000</pubDate>
<dc:creator>ismailhakkialtuntas</dc:creator>
<guid>http://ismailhakkialtuntas.com/2009/11/20/toplumlarin-cokusu-bilmek-kehanet-degildir/</guid>
<description><![CDATA[Hayatın ve insanlığın değersizleştiği dönemlerin gelişi ile kaos ortamlarının her yeri kaplaması ve ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:justify;">Hayatın ve insanlığın değersizleştiği dönemlerin gelişi ile kaos ortamlarının her yeri kaplaması ve fesadın yayıldığı gelecekte toplumların çöküşüdür..</p>
<p style="text-align:justify;">[<strong><em>Toplum,</em></strong> insanın muhafaza ve gelişmesine yönelik belli amaçları, sosyal güçler yardımı ile uygun zaman ve zeminde gerçekleştiren, kendi kendine yeterli grup ve kurumların bir bütünüdür. Daha açık bir ifadeyle toplum, belirli bir coğrafyada yaşayan, sosyal ihtiyaçlarını karşılamak için etkileşen ve ortak bir kültürü paylaşan çok sayıdaki insanın oluşturduğu birlikteliğin adı olarak tanımlanmaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;">Toplum hayatı, insanların belirli bir amaç etrafında birleşmelerinin sonucudur. Şekilsiz ve düzensiz bir toplum hiçbir zaman var olmamıştır. Dolayısıyla toplum bir <strong><em>“sürü”</em></strong> değildir. En küçük toplumlardan en geniş toplumlara kadar her toplumun kendine göre kuralları, sosyal, ekonomik ve dini normları, bunları idare edecek yönetim mekanizması ve teşkilatları vardır. Toplum, bir yandan insan davranışlarını sınırlandırırken öte yandan da hürriyete kavuşturma fonksiyonu icra eder. Devamlı değişme halinde olan toplum, böylece dinamik bir karaktere de sahiptir.</p>
<p style="text-align:justify;">Şüphesiz toplumları oluşturan insanlar bir anda bir halden başka bir hale dönüşüp farklılaşmamaktadır. Ancak aile, okul, arkadaş, çevre ve millet faktörlerinin etkisiyle bir süreç sonucunda zamanla değişime uğrarlar. Birçok insanın birlikteliğinden oluşan toplumların ise değişimi ve yok oluşu için de aynı şekilde bir süreç gereklidir.</p>
<p style="text-align:justify;">İçtimâi çöküşü öncelikle değişim ve değişim ile olan sürecini incelemek gerekmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>1-İÇTİMÂİ ÇÖZÜLME</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Bugün yeryüzü toplumlarının karşı karşıya kaldığı sorunlar içerisinde başta olanın daha çok sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel alanlarda yoğunlaştığı bilinmektedir. Çünkü bu sorunlar beraberinde toplumların kendi içlerinde kırılmalar yaşanmasına, hatta birey-toplum ilişkilerinde uzaklaşma ve kopma diye nitelendirebilecek olumsuz yaşam biçimlerinin artış göstermesine; giderek derinleşen ve kaygı verici bir seviye kazanan bireysel/içtimâi sorunların çözümlenmelerinin de güçleşmesine sebep olmaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;">Çözülme veya sosyal çözülme problemi kendi içtimâi varlığımız için göz ardı edilemeyecek bir önemi arz etmektedir. Çözülme, makro olarak ve toplum seviyesinde, bir toplum düzeninin bütün boyutlarıyla işlerliğini kaybetmesi ve tıkanıklıklara yol açması olarak tanımlanmaktadır. Bu anlamda çözülme, içtimâi parçalanma ve çöküşün ilk basamağı olarak görülmektedir. Yaşanılan gerçekliğin en belirgin özelliği olarak içtimâi yapı ve hayatta değerler bütünlüğünün korunamaması gösterilmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Sosyal çözülme sürecinde toplum, bir canlı gibi yine ayakta, yürümekte, görevlerini yapmaya çalışmakta, ancak, o eski sağlıklı, bütüncül özelliğini kaybetmiş bulunmaktadır. Bireyler arasındaki sosyal ilişkilerde zayıflama ve güvensizliğin olmasıyla, ekonomi, din, siyaset, eğitim, aile gibi sosyal kurumlarla bireylerin kurduğu ilişkiler gevşemektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;"><strong>2- İÇTİMÂİ DEĞİŞİM</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Değişme, bir halden başka bir hale geçiş ya da önceki durum veya davranıştan uzaklaşma biçimi olarak tanımlanır. İçtimâi değişme ise bir toplumun sosyal sistemi içerisindeki kurumların, sosyal rol kalıplarının ve insanlar arasındaki ilişkiler ağının değişmesi anlamına gelmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Dinamik bir yapıya sahip olan toplum, değişim özelliğine sahiptir. Dolayısıyla toplum, sürekli bir oluş ve hareket içindedir. Ancak bu değişim, toplumdan topluma fark eder. Her toplumda değişim aynı ölçüde olmayabilir.</p>
<p style="text-align:justify;">İçtimâi değişimden maksat sosyal sistemi oluşturan katmanların değişimidir. Gündelik değişiklikler değildir. Dolayısıyla sosyal değişim toplumun tamamını veya önemli bir bölümünü etkileyen bir değişmedir. Örneğin gelir dağılımındaki adaletsizlik nedeniyle sınıfların oluşması toplumda meydana gelen köklü değişimlerdendir.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>3- ÇÖKÜŞ</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Çöküş, içtimâi değişim ve peşinden gelen içtimâi çözülmeden sonra ortaya çıkan kaçınılmaz bir durumdur. Başlayan ve dönüşü olmayan bu durumlarda gelecek hüsrandır.</p>
<p style="text-align:justify;">[Çöküş denince her insanın zihninde farklı çağrışımlar yapar. Kimilerine göre gerilemek anlamına gelirken, kimilerine göre dini ve ahlaki değerlerden uzaklaşmak anlamına gelebilir. Bazıları için ekonomik çöküntü akla gelirken, bazıları için siyasi çöküntü akla gelebilir. Nihayet bazılarınca toplumun batması, yok olması ve hayat sahnesinden silinmesi anlamına gelebilir.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>Toplumların çöküşü, bazı filozof ve sosyologların dediği gibi hârici veya dâhili dış faktörler ya da bir takım evrimci modeller değil, bizzat insanın kendisidir.</em></strong></p>
<p style="text-align:justify;">Nitekim çöküşün en önemli tetikleyicisi, insanın hür irade ve isteğiyle seçmiş olduğu batıl inançlarıdır. Bunların başında da Allah Teâlâ’ya isyan gelmektedir. Çünkü isyan toplumdaki sosyal dengeden ekonomik dengelere kadar her şeyi altüst ederek bozar ve toplumların sağlıklı işleyişine engel olur. Bu durum da toplumları çöküşe götürür. Bu çöküşün neticesinde iyi ile kötünün ayırt edilmemesi toplumun birbirleri hakkında sorumlu tutulmalarıdır.]<a href="#_ftn1">[1]</a></p>
<p style="text-align:justify;">[Hepimiz tarihe gömülen toplumların romantik esrarıyla zaman zaman ilgilenmişizdir: <strong><em>Klasik Maya</em></strong> ve <strong><em>Yucatan kültürleri</em></strong>, <strong><em>Paskalya Adası'nın yerlileri</em></strong>, <strong><em>Anasazi</em></strong>, <strong><em>Bereketli Hilal toplumları</em></strong>, <strong><em>Angkor Wat</em></strong>, <strong><em>Büyük Zimbabwe</em></strong> vb.</p>
<p style="text-align:justify;">Son on yirmi yıl içinde de arkeologlar, bu yıkılışların birçoğunun arkasında, çevresel sorunların olduğunu ortaya çıkardılar. Öte yandan, dünyanın birçok yerinde de toplumlar bin yıllardır yok oluş belirtisi göstermeden gelişmelerini sürdürmektedir: <strong><em>Japonya, Java, Tonga </em></strong>ve <strong><em>Tikopea</em></strong>.</p>
<p style="text-align:justify;">Şu halde, öyle görünüyor ki, bazı bölgelerdeki toplumlar diğerlerinden daha kırılgan. Bazı toplumların neden diğerlerinden daha kırılgan olduklarını nasıl anlarız? Bu soru, açık bir şekilde günümüzü de ilgilendirir, çünkü bugün, henüz yeni çöküşe uğramış toplumlar görüyoruz: <strong><em>Somali, Ruanda</em></strong> ve <strong><em>Eski Yugaslavya</em></strong>.</p>
<p style="text-align:justify;">Ayrıca çöküşün eşiğinde olabilecek toplumlar da vardır: <strong><em>Nepal, Endonezya </em></strong>ve<strong><em> Kolombiya</em></strong>. Peki ya kendimiz?</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>Toplumumuzun, geçmiş zaman toplumları gibi çökmesini engellemek için öğrenebileceğimiz hangi dersler vardır?</em></strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;">Kuşkusuz, bu sorunun cevabı sadece bir faktör olmayacaktır. Eğer birisi size toplumların çöküşlerini açıklayan tek bir faktör olduğunu söylerse, onun aptal olduğunu hemen anlarsınız. Bu karmaşık bir konudur. Ama bu konunun karmaşıklığının içinden nasıl çıkarız?</p>
<p style="text-align:justify;">Toplumsal çöküşleri incelerken, beş maddelik bir çerçeve sayabiliriz. Çöküşleri anlamama yardımcı olmak için beş maddelik bir liste sayılabilir. Bu listeyi, <strong>İskandinav Grönland</strong> toplumunun yok oluşu açıklayarak olursak. Burası, yazılı kaynakları olan Avrupalı bir toplumdu, dolayısıyla bu insanları ve amaçlarını büyük ölçüde M.S 984'te İskandinavlar Grönland'a gidip yerleştiler ve 1450'de yok oldular.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em><span style="text-decoration:underline;">Toplumları çöktü ve toplumlarının içindeki her bir birey de helak oldu. Niye sonunda hepsi helak oldu?</span></em></strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;">Bunu beş madde ile açıklayabiliriz.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em><span style="text-decoration:underline;">1-İnsanların, çevrelerine yaptıkları etki:</span></em></strong> İnsanların dikkatsizce bağımlı oldukları kaynakları tüketmeleri. İskandinavya Vikingleri de dikkatsizce humuslu toprağın erozyonuna ve ormansızlaşmasına yol açtılar. Bu onlar için ciddi bir sorundu; çünkü ormanı kullanarak kömür, kömürü kullanarak da demir yapıyorlardı. Dolayısıyla, demirsiz kalmış bir Avrupalı Demir Çağı toplumuna dönüştüler.</p>
<p style="text-align:justify;">Allah Teâlâ buyurdu ki;<strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“Yanından ayrılınca yeryüzünde fesat çıkarmaya, ekinleri, zürriyetleri helâk etmeğe çalışır. Allah Teâlâ ise fesadı sevmez.”</em></strong><a href="#_ftn2"><strong><strong>[2]</strong></strong></a><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em> “İnsanların ellerinin kazandığı şey sebebiyle karada ve denizde fesat zuhûra gelir. Allah da onlara yaptıkları şeylerin bazısını tattırır. Gerek ki, onlar dönüverirler.” </em></strong><a href="#_ftn3">[3]</a><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;"><strong><em><span style="text-decoration:underline;">2-İklim değişikliği:</span></em></strong></p>
<p style="text-align:justify;">İklimler ılıyabilir, soğuyabilir, kuruyabilir veya nemlenebilir. Grönland&#8217;daki Vikingler&#8217;e bakarsak, 1300&#8242;lü yıllarda ve özellikle 1400&#8242;lerde iklimlerinin soğuduğunu görürüz. Soğuk bir iklim illâ ölümcül olmak zorunda değil, çünkü bu soğuyan iklim, Grönland Eskimoları&#8217;na köstek olmaktansa destek oldu. Peki neden Grönland İskandinavları&#8217;nın işine yaramadı?</p>
<p style="text-align:justify;">Allah Teâlâ buyurdu ki;<strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“ Artık Biz de onların üzerlerine uğursuz günlerde pek ziyâde soğuk bir rüzgâr gönderdik ki, onlara dünya hayatında bir zillet azabını tattıralım, ve elbette ki, ahiret azabı daha ziyâde zilletlidir ve onlar yardım da olunmazlar.” </em></strong><a href="#_ftn4">[4]</a><strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“ Ve Allah bir beldeyi bir örnek irâd eder ki, emin ve sükunet içinde idi, ona rızkı da her yerden bol bol gelirdi. Sonra Allah&#8217;ın nîmetlerine nankörlükte bulundular. Artık Allah da onlara işledikleri şeylerden dolayı açlık ve korku libasını tattırdı.” </em></strong><a href="#_ftn5">[5]</a><strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“ Fakat nefislerine zulmedenler, sözü kendilerine söylenilenden başkasına tebdîl ettiler. Biz de zulmeden kimseler üzerine yaptıkları fısklar sebebiyle gökten korkunç bir azap indirdik.” </em></strong><a href="#_ftn6">[6]</a> <strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“ Artık Semûd (kavmi) hadden aşırı bir hadise ile helâk edildiler. Âd (kavmi) ise onlar da son derece kuvvetli bir rüzgar ile helâk edildiler. (Cenâb-ı Hak) Onu (o rüzgarı) yedi gece ve sekiz gün ardı ardına onların üzerlerine musallat etti. Artık o kavmi görürsün ki, onlar sanki içleri bomboş hurma kökleriymiş gibi yere yıkılmışlardır.” </em></strong><a href="#_ftn7">[7]</a> <strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em><span style="text-decoration:underline;">3-Komşu dost toplumların desteği:</span></em></strong> Eğer bu destek ortadan kalkarsa, bu toplumu çöküşe yaklaştırabilir. Grönland İskandinavları anavatanları Norveç ile ticaret yapıyorlardı. Ancak bu ticaret hem Norveç&#8217;in zayıflamasıyla, hem de Grönland ve Norveç arasındaki denizin buzlanmasıyla giderek azaldı.</p>
<p style="text-align:justify;">Allah Teâlâ buyurdu ki;<strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“Sonra fırkalar kendi aralarında ihtilâfa düştüler. Artık görülecek günün en şiddetli azabı, kâfir olan kimseler içindir. Bize gelecekleri gün neler işitecekler ve neler göreceklerdir. Fakat o zalimler bugün pek açık bir sapıklık içindedirler.”<a href="#_ftn8"><strong>[8]</strong></a></em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em> “Hâlbuki bir nice zulmeden beldeyi helâk ettik ve onlardan sonra başka başka birer kavim vücuda getirdik.” </em></strong><a href="#_ftn9">[9]</a> <strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em><span style="text-decoration:underline;"> </span></em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em><span style="text-decoration:underline;">4-Hasım toplumlarla ilişkiler:</span></em></strong> Grönland İskandinavları&#8217;nın hasımları Grönland&#8217;ı İskandinavlar&#8217;la paylaşan Eskimolardı. İlişkileri kötüydü ve İskandinavlar&#8217;ı öldürürlerdi. daha da önemlisi, İskandinavyalılar&#8217;ın fok balığı avlamak için yılın belli bir zamanında gitmeye mecbur oldukları dış körfezlere ulaşımlarını engellemiş olabilirler.</p>
<p style="text-align:justify;">Allah Teâlâ buyurdu ki;<strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong> <em>“ Şüphe yok ki, Allah Teâlâ imân eden kimselerden kâfirlerin eziyetlerini def&#8217;eder. Muhakkak ki, Allah Teâlâ herhangi bir haini, nankörü sevmez.”</em></strong> <a href="#_ftn10">[10]</a><strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“ Andolsun ki, Biz sizden evvelki nice nesilleri, zulmettikleri zaman helâk ettik. Halbuki, onlara rasülleri açık delillerle ile gelmişlerdi. Onlar ise imân eder olmadılar. İşte günahkârlar olan kavmi Biz böyle cezalandırırız.” </em></strong><a href="#_ftn11">[11]</a> <strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em><span style="text-decoration:underline;"> </span></em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em><span style="text-decoration:underline;">5-Toplumun politik, ekonomik, sosyal ve kültürel faktörlere göre çevresel sorunlarını fark edip bu sorunları çözebilme ihtimalinin artması veya azalması:</span></em></strong> Grönland İskandinavları&#8217; nın Hıristiyan olup da katedral inşaasına büyük yatırım yapmaları, şeflerin birbirleriyle rekabet etmeleri ve Eskimoları aşağılık bulup onlardan ders almayı reddetmeleri, çevresel sorunlarını çözmelerini zorlaştıran kültürel faktörlerdi.</p>
<p style="text-align:justify;">Allah Teâlâ buyurdu ki;<strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“ Yeryüzünde müfsitler olarak fesat çıkarmayınız.”</em></strong><strong> <a href="#_ftn12"><strong>[12]</strong></a></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“ Ve Biz bir beldeyi helâk etmek murad edince onun devlet sahiplerine (hakka itaat etmelerini) emrederiz. Onlar ise orada fısk (ve fücurda) bulunmuş olurlar. Artık o beldenin üzerine söz (helâkları hakkındaki hüküm) hak olmuş olur. İmdi onu (o beldeyi) tamamen helâk ile helâk etmiş oluruz.” </em></strong><a href="#_ftn13">[13]</a> <strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;">İşte, beş maddelik çerçeve, Grönland İskandinavları&#8217;nın çöküşü ve nihai yok oluşlarını böyle açıklanabilir. Birçok geçmiş toplumu ve günümüz toplumunu, bu çöküş nedenlerine göre incelenince, ortaya genel sonuçlar çıkıyor mu? Tolstoy&#8217;un, her mutsuz evliliğin farklı olduğunu söylediği gibi, her çökmüş veya tehlikedeki toplum farklı hepsinin ayrıntıları değişiktir. Fakat  yine de, geçmiş ve bugünkü toplumların çöküşe uğrayanlarını ve hayatta kalanlarını karşılaştırınca, belirli ortak ipuçlarına ulaşılabilir. <em><span style="text-decoration:underline;">İlginç bir ortak ipucu, toplum bir kere zirvesine çıktıktan sonra çöküşün ne kadar hızlı geldiğiyle ilgilidir</span></em>.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“ Ve o kimseler ki, Bizim âyetlerimizi yalanladılar, işte onları bilmez oldukları cihetten yavaş yavaş helâke yaklaştıracağız.” </em></strong><a href="#_ftn14">[14]</a><strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;">Birçok toplum yavaş yavaş ortadan kalkmadı. <span style="text-decoration:underline;">Daha ziyade, toplumlarını inşaa ettiler, zenginleştiler ve güçlendiler, sonra kısa bir zaman içinde, zirveye erişmelerinden yirmi otuz yıl içinde çöktüler. </span>Örnek olarak, Yucatan yarımadasındaki klasik ova Maya kültürü, erken 800&#8242;lerde çökmeye başladı. Bu Mayalar&#8217;ın en büyük eserlerini yaratmalarından ve nüfuslarının zirve yapmasından sonraki otuz kırk yıl içinde gerçekleşti.</p>
<p style="text-align:justify;">Bir örnek daha vermek gerekirse, <span style="text-decoration:underline;">Sovyetler Birliği&#8217;nin çöküşü, gücünün zirvesine ulaşmasından sonraki yirmi otuz, hatta belki de on yıl içinde gerçekleşti.</span> Bunu deney kabındaki bakterilere benzetebiliriz. Eldeki kaynaklar ve bu kaynakların tüketimi veya ekonomik gelir gider arasında bir dengesizlik olduğunda bu ani çöküşlerin gerçekleşme ihtimali artıyor.</p>
<p style="text-align:justify;">Deney kabında bakteriler çoğalır. Her kuşakta sayılarının ikiye katlandığını farz edelim: Sonlarının gelmesinden beş kuşak önce deney kabının 16&#8242;da 15&#8242;i boştur, sonraki kuşakta 4&#8242;te 3&#8242;ü boştur, sonraki kuşakta da yarısı boştur. Yarısı boş olduktan bir kuşak sonra kap doludur. Artık yiyecek kalmamıştır ve bakteriler çöküş yaşar. Dolayısıyla, toplumların güçlerinin zirvelerine ulaştıktan çok kısa süre sonra çöküş yaşamaları, tekrarlanan bir durumdur. Bunu matematiksel olarak açıklamak istersek, eğer bugünkü toplumlardan birini incelemek isterseniz, matematiksel fonksiyonun bugünkü değerine, yani zenginliğe değil, fonksiyonun birinci ve ikinci türevlerine bakmanız gerekir. Bu genel kurallardan biridir. İkinci bir genel kural da, toplumları diğerlerinden daha kırılgan yapan, çoğunlukla ilk bakışta görünmeyen çevresel faktörler olduğu ve bu faktörlerin çoğunun henüz iyi anlaşılmadığıdır.</p>
<p style="text-align:justify;">Örnek olarak, neden Pasifik&#8217;teki yüzlerce Pasifik adasının arasında Paskalya Adası en tahrip edici, ormansızlaşmayı yaşadı? Öyle anlaşılıyor ki, Paskalya Adası yerlilerinin aleyhinde çalışan yanardağ püskürtüsü, enlem ve yağışla ilgili dokuz değişik çevresel faktör bulunuyordu; bunların bazıları da kolay fark edilemeyecek türdendi. En zor görünenlerinden biri de, Orta Asya&#8217;dan gelen kıta tozunun, adanın humuslu toprağının verimine katkıda bulunup, Pasifik adalarındaki doğal hayatı koruyor olmasıydı. Bütün Pasifik Adaları arasında, Asya&#8217;dan gelen bereketli tozun en azı Paskalya Adası&#8217;na ulaşır. Bu durum ancak farkına 1999 yılında anlaşılmıştır. Dolayısıyla, bazı toplumlar, ilk bakışta gözlemlenemeyen çevresel sebeplerden dolayı, diğerlerinden daha kırılgan oluyor.</p>
<p style="text-align:justify;">Son olarak bir genel kural daha vardır. Bu da toplumların başlarına geleni fark edememeleridir.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“ Ve hiçbir ülke yoktur ki, illâ onu Kıyamet gününden evvel Biz ya helâk ederiz veya onu şiddetli bir azap ile cezalandırırız. Bu, kitapta yazılmış bulunmaktadır.” </em></strong><a href="#_ftn15">[15]</a><strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;">Nasıl oldu da Paskalya Adalılar yaşadıkları ortamı ormansızlaştırabildi?</p>
<p style="text-align:justify;">En son palmiye ağacını keserken ne düşündüler?</p>
<p style="text-align:justify;">Yaptıklarını fark etmediler mi? Bu toplumlar nasıl olup da çevrelerine verdikleri etkileri görüp vaktinde durmadılar?</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“ Allah&#8217;ın nîmetini küfre değiştirenleri ve kavimlerini helâk yurduna sevkeyleyenleri görmedin mi?”<a href="#_ftn16"><strong>[16]</strong></a> </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;">Eğer insan medeniyeti varlığını sürdürürse, gelecek yüzyılda insanların şu soruyu sormalarıdır:</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“2003 senesinde yaşayan insanlar nasıl olup da yaptıkları bariz yanlışları görüp de önlem almadılar?”</em></strong></p>
<p style="text-align:justify;">Geçmiştekilerin yaptıkları inanılmaz görünüyor. Gelecektekilere de bizim bugün yaptıklarımız inanılmaz görünecek. Toplumların neden sorunlarını çözemediklerine dair hiyerarşik bir sebepler listesi geliştirmek gerekiyor.</p>
<p style="text-align:justify;">Neden sorunlarını fark edemiyorlar veya eğer fark ederlerse, neden üzerinde duramıyorlar?</p>
<p style="text-align:justify;">Veya üzerinde durdularsa, neden çözmekte başarılı olamıyorlar?</p>
<p style="text-align:justify;">Bu konuda sadece iki tane genel kuraldan bahsedilebilir.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>Felakete davetiye çıkarıp çöküşü yaklaştıran bir reçete, karar verici yöneticilerin kısa vadeli çıkarları ile toplumun uzun vadeli çıkarları arasında bir çatışma olmasıdır.</em></strong> <strong><em>Özellikle, söz konusu yöneticiler kendilerini hareketlerinin sonuçlarından soyutlayabildikleri zaman bu sorun vahimleşiyor. Kısa vadede yöneticilerin çıkarına olan şeyler uzun vadede topluma zarar verdiğinde, yöneticilerin toplumun uzun vadede düşüşüne yol açacak işler yapmaları çok muhtemeldir.</em></strong></p>
<p style="text-align:justify;">Örnek olarak, Grönland İskandinavları&#8217;nın rekabetçi şefleri, daha fazla kul, daha fazla koyun ve daha fazla kaynak edinip, rekabette komşu şeflerin önüne geçmek istiyorlardı. Bu istekleri yüzünden, topraklarını aşırı zorlayıp harcadılar: toprağı aşırı kullanarak yerel çiftçileri bağımlı kıldılar. Bu, şeflerin kısa vadede güçlenmelerine yol açtı, ancak uzun vadede toplumun çöküşünü getirdi. Bunun gibi çıkar çatışmaları, günümüzde Amerika Birleşik Devletler&#8217;de de ciddi bir sorundur. Özellikle de Birleşik Devletler&#8217;in karar vericileri, yüksek duvarlı yapılarda yaşayıp, şişelenmiş su içerek verdiklerin kararların sonuçlarından kendilerini soyutlamaktadır. Son birkaç sene içinde de iş hayatındaki yüksek kademedeki yöneticiler, toplum için uzun vadede zararlı olup da kısa vadede kendileri için faydalı olan bir takım hareketleri yaparak, kendi çıkarlarına hizmet edebileceklerini keşfettiler: Enron ve benzeri şirketlerden bir kaç milyar doların hortumlanması gibi. Bu keşifleri doğruydu: gerçekten de bu hareket kısa vadede kendileri için faydalı, ama toplum için uzun vadede zararlı. Bu da, toplumların nasıl yanlış kararlar verdikleriyle ilgili bir genel kural: çıkar çatışmaları. Bahsetmek istediğim ikinci genel kural da şu: hararetle savunulan, çoğu koşulda faydalı ama bazı şartlarda zararlı olan değer yargıları çelişki yarattığında, doğru kararın verilmesi çok zorlaşıyor. Örnek olarak, Grönland İskandinavları bu zorlu çevre şartlarında, dört buçuk yüzyıl boyunca dine ortak bir bağlılık ve güçlü bir toplumsal dayanışma ile beraberce ayakta kalabildiler. Ancak bu iki şey ‐ yani dine bağlılık ve toplumsal dayanışma ‐ sona yaklaştıklarında değişim geçirerek Eskimo yerlilerinden ders alıp öğrenmeyi onlar için zorlaştırdı.</p>
<p style="text-align:justify;">Bugünün Avusturalya&#8217;sı da başka bir örnek olabilir. Avusturalya&#8217;nın, Avrupa medeniyetinin bu uzak karakolunda 250 sene boyunca var olabilmesini sağlayan şey, Britanyalı kimliğiydi. Ama bugün, Britanyalı kimliğine olan bu bağlılık, Asya&#8217;daki konumlarına adapte olmaları gerektiğinde Avusturalyalıların işine yaramıyor. Dolayısıyla, başımıza gelen dertlerin sebepleri, aynı zamanda gücümüzün de kaynağı olduğunda, rota değiştirmek zor oluyor. Günümüzdeki sorunların sonuçları ne olacak? Günümüzde, geri sayıma devam eden bir düzine saatli bomba olduğunu düşünebiliriz. Bu bombaların bazılarının fitilleri 20 ‐ 30 yıllık fitiller, hiçbirininki de 50 yıldan fazla değil. Bu bombaların herhangi biri sonumuz olabilir. Bunlar, su, humuslu toprak, iklim değişikliği, mütecavüz türler, fotosentetik tavan, nüfus problemleri, zehirli atıklar, vs&#8230;, vs&#8230;toplamda yaklaşık bir düzine. Bunların hiç birinin fitili 50 seneyi geçmese de, çoğunun fitili sadece 20 ‐ 30 senelik, bazı bölgelerde de fitil çok daha kısadır. Bugünkü hızla, Filipinler&#8217;deki ulaşılabilir odunluk ağaçları beş yıl içinde kaybedeceğiz. Solomon Adaları&#8217;ndaysa odun ağaçlarının bitmesine sadece bir yıl kaldı, üstelik bu Solomonlar&#8217;ın en büyük ihraç ürünüdür. Bu durum Solomon Adaları&#8217;nın ekonomisi için muhteşem olacaktır.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“O memleketleri ki, zulmeder oldukları vakit onları helâk ettik. Ve onların helâkleri için bir muayyen vakit tayin etmiş idik.” </em></strong><a href="#_ftn17">[17]</a> <strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;">İnsanlar soruyorlar;<strong><em> </em></strong><em>dünyanın çevresel sorunlarını çözmek için yapmamız gereken en önemli şey nedir?</em>.</p>
<p style="text-align:justify;">Bunun cevabı, <em>yapmamız gereken en önemli şeyin, yapmamız gereken en önemli tek bir şey olduğunu unutmak olduğudur</em>.</p>
<p style="text-align:justify;">Daha ziyade, herhangi biri bizim sonumuzu giderebilecek bir düzine sorun vardır. Bunların hepsini çözmeliyiz; çünkü on birini çözüp de on ikincisinde tıkanırsak, başımız dertte demektir. Örnek olarak, su, humuslu toprak ve nüfus sorunlarımızı çözüp de zehirli atık problemlerimizi çözmezsek, başımız derttedir. İşin aslı şu ki, bugünkü gidişatımız, sürdürülebilir bir gidişat değil, yani bu şekilde devam etmemiz imkânsızdır. Bu sorunlar, yirmi otuz sene içinde çözülecektir. Bu şu anlama geliyor: Bu odada 50 ‐ 60 yaşından genç olanlar, bu paradoksların nasıl çözüldüğünü görecekler, 60 yaşından büyükler ise görmeyebilirler, ama çocukları ve torunları kesinlikle görecektir. Bu çözümler, iki şekilde tezahür edebilir: bu sürdürülemeyen fitillere acilen müdahale ederek kendimize uygun, bizim seçtiğimiz, hoş çözümler buluruz veya bu problemler, bizim seçimimiz dışında, tatsız şekillerde çözüme ulaşır: Savaş, salgın hastalık ve kıtlıkla. Ancak kesin olan, bu sürdürülemez gidişatın şu ya da bu şekilde yirmi otuz sene içinde çözülecek olmasıdır.</p>
<p style="text-align:justify;">Günümüzde karşılaştığımız büyük sorunlar, bizim kontrolümüz dışında olaylar değildir. Ancak <strong>unutturuluyoruz.</strong> En ciddi tehdit, bizi çaresiz bırakacak, bize çarpmak üzere olan bir asteroid değildir. Aksine, karşılaştığımız bütün ciddi tehditler, kendi yarattığımız sorunlardır. Bu sorunları biz yarattığımıza göre, bunları çözmemiz de mümkündür. Demek ki, bu sorunları ortadan kaldırmaya kudretimiz yetiyor. Özellikle, her birimiz ne yapabiliriz? Bu seçimlerle ilgilenenlerimiz için yapılabilecek birçok şey vardır. Anlamadığımız ve anlamamız gereken çok şey vardır. Öte yandan, anladığımız ancak yapmadığımız, ama yapmaya başlamamız gereken birçok şey de vardır.] <a href="#_ftn18">[18]</a></p>
<p style="text-align:justify;">Buradan çıkarmamız gereken iyi bir değerlendirme yaparak ülkemizin çöküş tarihini bulmak çok kolay olacaktır. Eğer tarih olarak 2000 yılını esas alarak <strong><em><span style="text-decoration:underline;">politik, ekonomik, sosyal ve kültürel faktörlere göre çevresel sorunların sonuçlarına</span></em></strong> göre bir yorum yapılırsa 50 yılı görmeden yurdumuzda çok büyük ihtimallere gebe olduğu görülmektedir. Uzun vadeli fedakâr düşüncelerin kaybolduğu zihniyet ve siyasetlerin toplum desteğiyle kuvvetlenmediğinde fazla bir şey beklemek hatalı olmaktadır. Toplum neyin nereye ve niçinlerine cevap bulmadığı zamanlar ve etik değerlerini kaybettikçe fazla bir umutlu olmak aptallık gibi görünüyor. Kopuk, kaçık, kültürden yoksun nesiller için değer yargıları olmadığı için içtimai çöküş hızlanmıştır. Bunun neticesi ise emperyalist güçlere köle olmak kaçınılmaz sonuç olabilir. Bu nedenle Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem de çöküş konusunda ümmetini uyarmıştır. <strong><em>“İnsanlar zalimi görür de elinden tutup zulmüne mani olmazlarsa Allah onların hepsini en kısa zamanda cezalandırır.”</em></strong> <a href="#_ftn19">[19]</a></p>
<p style="text-align:justify;">Bir başka hadisinde de şöyle buyurur:</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“Bir toplumda günahlar islenir, (salih olan insanlar) güçleri yettiği halde bu kötülükleri değiştirmeye çaba sarf etmezlerse Allah Teâlâ en yakın zamanda hepsini cezalandırır.”<a href="#_ftn20"><strong>[20]</strong></a></em></strong></p>
<p style="text-align:justify;">Toplumların yok oluşu veya çöküşü, zorunlu, kaçınılmaz değildir. Çöküş insanlığın tabiatında yer alan tedavisi mümkün olmayan bir hastalıktan değil, irâdi ihmaller ve ahlak bozukluklarından ileri gelmektedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de bu olguya şu şekilde işaret etmektedir:</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“</em></strong><strong><em>Fakat, Ne yazık ki, (yok ettiğimiz) sizden önceki kuşaklar arasında, yeryüzünde yozlaşmaya karşı çıkan (doğru yolu izledikleri için) kendilerini kurtardığımız küçük topluluklar dışında- akıl, iz&#8217;an ve erdem sahibi kimseler çıkmalı ve zulme eğilim gösteren çoğunluk yalnızca kendilerini yozlaştıran hazların peşine düşüp günaha gömülüp gittiler.”<a href="#_ftn21"><strong>[21]</strong></a></em></strong></p>
<p style="text-align:justify;">Bu konuya dikkat çeken Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemde <strong><em>“Eğer onlar, aralarında kötü amellerin yaygınlaştığını gördükleri halde onları önlemeye ve ortadan kaldırmaya çalışmazlarsa, Allah Teâlâ’nın onlara genel bir azap göndereceğinden (korkulur)”<a href="#_ftn22"><strong>[22]</strong></a></em></strong> buyurmuştur. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hanımlarından Hz. Zeyneb radiyallâhü anha anlatıyor</p>
<p style="text-align:justify;">“Bir gün Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem  korku ve endişe içerisinde yanıma geldi&#8230;Dedim ki</p>
<p style="text-align:justify;"><em>“Ey Allah&#8217;ın Resulü içimizde salihler olduğu halde yok olur muyuz?”</em> O da</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“Evet; kötülükler çoğaldığında”</em></strong> diye cevap verdi.<a href="#_ftn23">[23]</a></p>
<p style="text-align:right;"><strong>İhramcızade İsmail Hakkı</strong></p>
<hr size="1" /><a href="#_ftnref1">[1]</a> <strong>YAZICI Mahmut</strong> Hadislerde Toplumların Çöküşü. - İstanbul : Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İlahiyat Anabilim Dalı Hadis Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi 209165, 2007.</p>
<p>&#160;</p>
<p><a href="#_ftnref2">[2]</a> Bakara,205</p>
<p><a href="#_ftnref3">[3]</a> Rum, 41</p>
<p><a href="#_ftnref4">[4]</a> Fussilet, 16</p>
<p><a href="#_ftnref5">[5]</a> Nahl, 112</p>
<p><a href="#_ftnref6">[6]</a> Bakara, 59</p>
<p><a href="#_ftnref7">[7]</a> Hakka, 5-7</p>
<p><a href="#_ftnref8">[8]</a> Meryem, 37-38</p>
<p><a href="#_ftnref9">[9]</a> Enbiya, 11</p>
<p><a href="#_ftnref10">[10]</a> Hac, 38</p>
<p><a href="#_ftnref11">[11]</a> Yunus, 13</p>
<p><a href="#_ftnref12">[12]</a> Ankebut, 36</p>
<p><a href="#_ftnref13">[13]</a> İsra, 16</p>
<p><a href="#_ftnref14">[14]</a> Â’raf, 182</p>
<p><a href="#_ftnref15">[15]</a> İsra, 58</p>
<p><a href="#_ftnref16">[16]</a> İbrahim, 28</p>
<p><a href="#_ftnref17">[17]</a> Kehf, 59</p>
<p><a href="#_ftnref18">[18]</a><strong>Jared Diamond</strong>:Toplumların Çöküşü Üzerine;http://www.ted.com,  TED Open Translation Project. Erişim: 27 Temmuz 2009</p>
<p><a href="#_ftnref19">[19]</a> Tirmizî, Fiten, 8.</p>
<p><a href="#_ftnref20">[20]</a> Ebu Davud, Melahim, 17.</p>
<p><a href="#_ftnref21">[21]</a> Hud, 116</p>
<p><a href="#_ftnref22">[22]</a> Tirmizî, Fiten, 8.</p>
<p><a href="#_ftnref23">[23]</a> Buharî, Fiten, 4, 38; Enbiya, 10.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA["Ege'yi başkente bağladık" ]]></title>
<link>http://blackdark.wordpress.com/2009/11/15/egeyi-baskente-bagladik/</link>
<pubDate>Sun, 15 Nov 2009 13:37:09 +0000</pubDate>
<dc:creator>blackdark</dc:creator>
<guid>http://blackdark.wordpress.com/2009/11/15/egeyi-baskente-bagladik/</guid>
<description><![CDATA[Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, İzmir-Ankara bölünmüş devlet karayolunun açılışıyla &#8221;Ege&#8217;]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, İzmir-Ankara bölünmüş devlet karayolunun açılışıyla &#8221;Ege&#8217;]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Atatürk Dönemi Ekonomi Politikaları]]></title>
<link>http://tarihikayeler.wordpress.com/2009/11/11/ataturk-donemi-ekonomi-politikalari/</link>
<pubDate>Wed, 11 Nov 2009 09:56:09 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://tarihikayeler.wordpress.com/2009/11/11/ataturk-donemi-ekonomi-politikalari/</guid>
<description><![CDATA[Avrupa’nın hasta adam olarak nitelendirdiği, özellikle ekonomik alanda çökmüş olan Osmanlı İmparator]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><blockquote>
<div><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Avrupa’nın hasta adam olarak nitelendirdiği, özellikle ekonomik alanda çökmüş olan Osmanlı İmparatorluğu’nun enkazından Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde siyasi bağımsızlığını kazanmış Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuştur. Atatürk’ün “ekonomik bağımsızlık olmadan siyasi bağımsızlığın da olmayacağı” düşüncesi ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti iktisadi hayatta hızlı atılımlar yapmaya başlamıştır. İzmir İktisat Kongresinde alınan kararlar paralelinde 1923–1929 döneminde kısmi bir liberal dönem yaşanmış fakat gerek 1929 yılında bütün dünyayı etkileyen Büyük Buhran’ın etkisiyle gerekse sermaye ve girişimcilik etersizliğiyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti devletçilik politikası izlemeye aşlamıştır. Çalışmada Atatürk dönemi ekonomi politikası 1923–1929 ve 1929–1938 olmak üzere iki dönemde incelenmiş ve bu dönemdeki politikalar analiz edilmiştir.</span></span></span></div>
</blockquote>
<p><span style="color:black;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><em>Sosyal Bilimler Dergisi,</em> </span></span><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><em>“Economic Policies of Atatürk’s Period” </em></span></span></span><br />
<span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;"><em>Özer ÖZÇELİK, Güner TUNCER<!--more--></em></span></span></span></p>
<div><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında katılmış olduğu savaşlar neticesinde Osmanlı Devleti ekonomik anlamda güçsüz bir konumdaydı. Girmiş olduğu savaşların finansmanında iç kaynakları yetersiz kalmış ve yüksek oranda borçlanmaya gidilmiştir. Yıllarca süren bu savaşlar sonrası; ülkede birçok iş sahası kapanmış, üretken erkek nüfusu azalmış, göçler nedeniyle de işsizlik büyük boyutlara ulaşmıştır. Var olan kaynakların büyük ölçüde ordunun hizmetine sunulması, bu kaynakların tükenmesine sebep olmuştur (Coşkun, 2003: 72). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">1915 yılında İstanbul ve Anadolu’da büyük işletme sayılan 585 işyerinde yapılan inceleme sonucunda 30.000 sanayi işçisinin çalıştığı görülmektedir. Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu ekonomik anlamda kendi kendine yetebilmekten uzak kalmıştır. Çünkü sanayi kuruluşlarının kapasitesi küçük, işçi sayısı az ve üretilen ürünlerin kalitesi de düşüktür (Semiz, 1996: 12-13). Böyle bir ortamda başlayan ve dört yıl süren Kurtuluş Savaşında da ülkenin beşeri ve fiziki kaynakları sonuna kadar kullanılmış, Cumhuriyetin ilanından sonra her işin devletten beklendiği uzun ve zor bir dönem başlamıştır. Devlet bir taraftan okul, hastane, yol yaparak ülkeyi yeniden inşa etmeyi; diğer taraftan da şekeri, çimentoyu üretecek fabrikalar kurmayı planlamaktaydı.1920’li yıllarda ülkenin bulunduğu bu olumsuz durumda dahi egemen olan iktisadi düşünce, piyasa mekanizması esas alınarak, sermaye birikiminin özel sektör aracılığıyla gerçekleştirilmesi yönündeydi. </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">1923 yılında İzmir İktisat Kongresi’nde özel sektör ağırlıklı ve piyasa ekonomisine yönelik bir iktisadi kalkınma modelinde karar kılınmıştır (Çarıkcı, 1998: 3244). </span></span></span></p>
<p><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;">Bu çalışmada, cumhuriyetin ilk yıllarında Atatürk’ün iktisat politikası 1923–1929 yılları arası ve 1929–1938 yılları arası olmak üzere iki alt bölümde incelenecektir: </span></span></span></p>
<ol>
<li>
<div><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Planlı Dönem Öncesi: 1923–1929 Yılları Arası Kısmi Liberal Dönem </span></span></span></div>
</li>
<li>
<div><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Planlı Dönem: 1929–1938 Yılları Arası Devletçilik Politikası </span></span></span></div>
</li>
</ol>
<p><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;"><strong>1. Planlı Dönem Öncesi: 1923–1929 Yılları Arası Kısmi Liberal Dönem </strong></span></span></span></p>
<p><span style="color:black;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;">Atatürk’ün ekonomi politikası Türk Milleti’nin çağdaş uygarlık seviyesine ulaştırılması hedefine yöneliktir. Geçimini ilkel yöntemlerle tarımdan sağlamaya çalışan yoksul ve eğitimsiz bir toplum, yerli ürünler yerine ithal mallarını korumayı amaç edinen bir gümrük rejimi, demir ve deniz yolları gibi en önemli sektörlere hâkim yabancı şirketlerin ülkeyi terk etmeleri, daha da önemlisi devleti zor durumda bırakan Düyun-u Umumiye nedeniyle bütün ticari faaliyetleri büyük ölçüde durmuş bir ülke durumundaki Türkiye’de her şeyi yeniden inşa etmek gerekiyordu. Tüm bu problemlerin çözümlenebilmesi ve yeni kurulacak olan devletin ekonomi politikasına yön verecek önlemlerin belirlenmesi için 1923’te İzmir İktisat </span><span style="font-size:small;">Kongresi (bak. </span></span><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;">İzmir İktisat Kongresi</span></span><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;">) düzenlenmiştir (Karataş, 1998: 3318). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">1923’ten 1929’a kadar geçen sürede siyasi, hukuki ve sosyal alanlarda ortaya çıkan önemli gelişmeler, ekonomi politikalarının acil önlemler içerecek biçimde şekillendirilmesini gerekli kılmıştır. Bu anlamda İzmir İktisat Kongresi’nin Cumhuriyetin ilk yıllarındaki politikaların belirlenmesinde özel bir önemi vardır (Oğuz ve Bayar, 2003: 5). </span></span></span></p>
<p><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;"><strong>1.1. İzmir İktisat Kongresi </strong></span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Kurtuluş Savaşından sonra İstanbullu Türk tüccarlar Milli Türk Ticaret Birliği’ni kurdular. Birliğin kuruluş amacı; yabancı ekonomilerle, dış ekonomik ilişkileri sürdüren azınlıkların tasfiyesiyle meydana gelen boşluğu doldurmaktı. Milli Türk Ticaret Birliği, Ocak 1923’te Ticaret-i Hariciye Kongresi düzenlemeye karar verdi. Bu arada Ankara Hükümeti bir yandan Lozan’da karşılaşılan zorlukları Türk ve dünya kamuoyuna duyurmak, diğer taraftan ekonominin çeşitli sorunlarını tartışmak üzere İzmir İktisat Kongresi hazırlıkları içerisindeydi. Milli Türk Ticaret Birliği’nin de katıldığı İzmir İktisat Kongresi 17 Şubat – 4 Mart 1923 tarihleri arasında toplandı. İzmir İktisat Kongresi’ne çiftçi, tüccar, sanayici ve işçi temsilcilerinden oluşan toplam 1135 temsilci katılmıştır (Parasız, 1998: 3). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">İzmir’de toplanan Türkiye İktisat Kongresi’nin toplanma amacı, savaştan yorgun çıkmış olan iktisadi faktörlerin ve birimlerin birbirlerini tanımalarını sağlamak, onların ihtiyaçlarını tespit etmek, iktisadi konular üzerine dikkatleri çekmek ve iktisat politikalarını da bu sonuçlara göre belirleme isteğidir (Gökçen, 1998: 3256). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Ülkedeki ekonomik yapılanmanın, uygulanacak iktisat politikasının yönünü belirleyen bir “Misak-ı İktisadi” belirlenmiştir. Bu Misak-ı İktisadi; yurt içi sanayi kurmayı ve geliştirmeyi amaçlayan, özel girişime öncelik veren ve mülkiyet haklarına saygılı bir ekonomik sistemi oluşturmayı amaç edinmiştir (Sabır, 2003: 80). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Kongrede alınan kararlar, “Misak-ı İktisadi” ve “Çiftçi, Tüccar, Sanayici ve İşçi Gruplarına İlişkin Esaslar” olarak adlandırılan iki bölümde toplanmıştır. </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">İlk bölüme giren kararlardan bir bölümü şunlardır (Yavi, 2001: 282-283): </span></span></span></div>
<blockquote>
<div><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">• Yerli üretimin geliştirilmesine çalışılacaktır.</span></span></span><br />
<span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;">• Lüks ithalattan kaçınılacaktır.</span></span></span><br />
<span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;">• Ekonomik gelişmeye katkısı olmak koşuluyla yabancı sermayeye izin verilecektir. </span></span></span></div>
</blockquote>
<div><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">İkinci bölümde yer alan bazı kararlar ise şunlardır (Parasız, 1998: 3; Yavi, 2001: 283): </span></span></span></div>
<blockquote>
<div><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">• Reji idaresi ve yönetimi kaldırılacaktır.</span></span></span><br />
<span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;">• Tütün tarımı ve ticareti serbest olacaktır, ihraç edilen tütünün işlenmiş olması gerekmektedir ve vergileri tüketiciden alınacaktır.</span></span></span><br />
<span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;">• Aşar kaldırılacak, yerine uygun bir vergi konulacaktır.</span></span></span><br />
<span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;">• Temettü vergisi gelir vergisine dönüştürülecektir.</span></span></span><br />
<span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;">• İç gümrükler kaldırılacak, koruyucu gümrük tarifeleri kabul edilecektir.</span></span></span><br />
<span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;">• Ziraat Bankası yeniden düzenlenecektir.</span></span></span><br />
<span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;">• Sanayicilere kredi vermek üzere bir Sanayi Bankası kurulacaktır.</span></span></span><br />
<span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;">• Teşvik-i Sanayi Kanunu’nun günün ihtiyaçlarını karşılar hale getirilmesi ve beş yıl sonra 25 yıl süreyle uzatılması sağlanacaktır.</span></span></span><br />
<span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;">• Türk limanlarında kabotaj hakkı sağlanması ve demiryolu, limanlar ile diğer ulaşım altyapısı geliştirilecektir.</span></span></span><br />
<span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;">• İşçilerin çalışma saatleri düzenlenecek ve 18 yaşından küçükler çalıştırılmayacak, haftada 1 gün çalışanlara tatil imkânı verilecektir.</span></span></span><br />
<span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;">• “Amele” kavramı yerine “İşçi” kavramı kullanılacaktır.</span></span></span><br />
<span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;">• Tüm işgücüne sendika hakkı tanınacaktır. </span></span></span></div>
</blockquote>
<div><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Atatürk, İzmir İktisat Kongresi kararları doğrultusunda, ekonomiye faydalı olabilecek özel sermayenin girmesine ilke olarak izin verileceğini belirtmiştir. Ancak, o dönemde dünyada gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere yönelik sermaye akımı sınırlı düzeydeydi. Bu nedenle Türkiye’ye yabancı sermaye girişi olmamıştır (Hiç, 1998: 3286). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Yukarıda özetlenen, iktisadi envanter ve ana iktisadi hedeflerin ışığında izlenecek iktisat politikaları ve stratejileri belirlenmiştir. Öncelikli hedef; sanayileşme başta olmak üzere, tarım ve hizmetler sektörünün geliştirilmesidir. </span></span></span></p>
<p><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;"><strong>1.2. Lozan Antlaşmasının İktisadi Hükümleri </strong></span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Türkiye için 1923–1929 döneminin iktisadi gelişmesinin en belirgin iki yapı taşı, Lozan Antlaşması ve dönemin sonlarında patlak veren Büyük Dünya Buhranıdır. </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Uzun bir pazarlık döneminden sonra imzalanan Lozan Antlaşması ile Türkiye sadece siyasi olarak değil ekonomik olarak da etkilenmiştir. Lozan Antlaşması ile ülkede ağır iktisadi etkileri bulunan kapitülasyonlar kaldırılmıştır. Kapitülasyonların kaldırılması büyük bir başarı olarak görünmesine rağmen bu antlaşma ile Osmanlı borçlarının büyük bir bölümü Türkiye Cumhuriyeti tarafından devralınmıştır. Lozan’ın öngördüğü sınırlar dikkate alınarak Osmanlı borcu, Türkiye Cumhuriyeti ile imparatorluğun topraklarını paylaşan diğer devletlerarasında dağıtılmıştır (Boratav, 1998: 32). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Ancak borç paylaşımı konusunda devletlerarasında çıkan anlaşmazlıklar yüzünden Türkiye ile alacaklılar arasındaki antlaşma 13 Haziran 1928’de imzalanmıştır. Türkiye, Osmanlı’nın 161 milyon altın liralık borcunun 107 milyon altın liralık kısmını ödemeyi taahhüt etmiştir (Aksu, 2006: 122). </span></span></span><br />
<span style="color:black;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;">Osmanlı borçları ve savaş tazminatları gibi hükümler; zaten yetersiz olan yatırım kaynaklarını emerken diğer yandan da, gümrük vergileri ile ilgili madde bağımsız bir dış ticareti imkânsız kılıyordu. Lozan </span></span><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;">Antlaşması’na ek olarak imzalanan Ticaret Sözleşmesi ise beş yıl süre ile Türkiye’nin uygulayacağı iktisat politikalarını dondurmakta ve bazı istisnalar dışında ithalat ve ihracat yasaklarının kaldırılmasını ve yerine yenilerinin konmamasını, gümrük tarifelerinin ise beş yıl süre ile değişmemesini öngörmekteydi (Boratav, 1998: 32). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Antlaşmaya göre Türkiye; İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya’dan ithal edilecek mallardaki gümrük tarifelerini 1916 Osmanlı tarifeleri düzeyinde tutmaya mecbur ediliyordu. Lozan’da saptanan gümrük tarifesi milli ekonomiye yaklaşık yüzde 13’lük bir koruma derecesi sağlamıştır. (Beyarslan, 1982: 35). </span></span></span></p>
<p><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;"><strong>1.3. 1923–1929 Dönemi Türkiye Ekonomisinin Durumu</strong></span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Bu dönem içerisinde devlet, direkt olarak ekonomik yatırımlara girmemekle beraber çeşitli yasal ve kurumsal düzenlemelerle özel sektörü yatırım yapmaya yöneltmeye çalışmıştır. 1923’te Cumhuriyeti ilan eden siyasi kadro ekonomik yatırımlar için özel sektörün imkânlarının kısıtlı olduğunun bilincindeydi. Bu sebeple genel menfaatleri ilgilendiren noktalarda devlet ekonomiye iştirak etmek zorunda kalmıştır. 1923–1929 döneminde ekonomik yapı ve kurumlar, İzmir İktisat Kongresi’nde alınan kararlar doğrultusunda oluşturulmaya çalışılmıştır. </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">İzmir İktisat Kongresi’nde benimsenmiş olan esaslara koşut olarak kongreyi izleyen yıllarda Türk ticari ve sanayi hayatını finanse edecek bazı bankaların kurulduğu gözlenmiştir. Bu bankalar Türkiye İş Bankası, Türkiye Sınaî ve Maadin Bankası, Türkiye Sanayi Kredi Bankası, Emlak ve Eytam Bankası, yeniden düzenlenmiş Ziraat Bankası ve T.C. Merkez Bankası’dır. </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Bu dönemde bankacılık alanındaki en ilginç gelişmelerden birisi de çok sayıda mahalli bankanın kurulmuş olmasıdır. Belirlenebildiği kadarıyla 29 adet mahalli banka faaliyette bulunmuştur. Cumhuriyetin ilk yıllarında ülkenin ulusal gelirinde dış ticaretin oldukça büyük pay alması, dışa açık bir ekonomi politikasının güdülmesi altı adet yabancı bankanın faaliyete geçmesine sebep olmuştur (Paçacı, 1998: 3400). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Bu dönemde, Osmanlı İmparatorluğu’ndan intikal eden vergiler düzenlenmeye çalışılmıştır. Osmanlı’dan devralınan vergilerin içinde bulunan temettü ve harp vergisi 1926 yılında kaldırılmıştır. Yine Cumhuriyete devreden ve gelir üzerinden alınan vergilerin en önemlilerinden biri olan Aşar vergisi de 1925 yılında yürürlükten kaldırılmıştır (Korkmaz, 1998: 3414). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Bu antlaşma gereği borç 99 yılda ödenecekti ancak bütün borçların ödenmesi taahhüt edilen süreden önce 1954 yılında bitirilmiştir (Afyoncu, 2001: 20). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Aşar vergisinin kaldırılmasından doğan kayıpları telafi etmek ve devlet gelirlerini arttırmak için Osmanlıdan kalan bazı tekellerin millileştirilmesine gidilmiş ve bu uygulama en çok ispirto, kibrit, şeker gibi sanayi ürünlerinin üzerinde yoğunlaşılmıştır (Kal’a, 1998: 3307). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">1915 yılında sayıları 22’yi bulan ve Osmanlı döneminde devlete ait olan bu tekeller 1925 yılında kurulan Sanayi ve Maadin Bankası tarafından devralınmıştır (Aktan, 1998: 34). </span></span></span><br />
<span style="color:black;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;">Devletin bu dönemdeki ekonomik faaliyetlerinden bir diğeri de ulaştırma alanında olmuştur. Ulaşım ağının kurulması ekonomik ve askeri açıdan çok önemliydi. Osmanlı döneminde yabancı şirketlerin denetiminde bulunan demiryolları, 1924 yılında Anadolu demiryollarının devletleştirilmesi hakkındaki kanun kabul edilerek demiryolları devletleştirilmiş diğer taraftan da yeni demiryollarının yapımına önem verilmiştir. Demiryollarının yapımı ve işletilmesi için kurulan Nafia vekâletine bağlı müdürlükler 1927’de birleştirilerek Devlet Demiryolları ve Limanları İdare-i Umumiyesi kurulmuştur. Ulaştırma alanında yapılan diğer bir atılım da denizcilik sektöründedir. Osmanlı devleti döneminde birçok limanın işletilmesi yabancıların elindeydi. 1926 yılında Kabotaj Kanunu çıkartılmış buna istinaden Türk deniz ticaretinin ve taşımacılığının gelişimi sağlanmıştır. Ayrıca havacılık alanında da gelişmeler yaşanmış 1926 yılında </span></span><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;">Kayseri’de uçak fabrikası açılmıştır (Coşkun, 2003: 74). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">1923–1929 yılları arasında Türkiye koşullarına uygun kooperatif ve diğer hukuk düzenlemeleri üzerinde durulmuştur. Tarımsal kredi kooperatifleri için 1924’te İtibar-ı Zirai Birlikler Kanunu çıkarılmıştır. Bu kanun 1929’da geliştirilerek Zirai Kredi Kooperatifleri Kanununa çevrilmiştir (Çıkın, 2003: 28). </span></span></span><br />
<span style="color:black;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;">Türkiye’nin iktisadi açıdan kalkınabilmesi için sanayileşmesi gerekliydi. </span></span><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;">Bu amaçla 1927 yılında sanayi kuruluşlarının teşviki ve korunması için 1913 yılında çıkarılan Teşvik-i Sanayi Kanunu gözden geçirilerek kapsamı genişletilmiştir. Bu kanunda yerli sanayi sektörüne ucuz devlet arazisi tahsisi, çeşitli vergi muafiyetleri, taşıma indirimleri gibi teşvikler ve muafiyetler getirilerek sermaye birikimine destek verilmiştir (Çoşkun, 2003: 75). </span></span></span><br />
<span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;">Buna rağmen Teşvik-i Sanayi Kanunu’ndan yararlanan kuruluşların birçoğu nitelik olarak sanayi olarak sayılamayacak madencilik, tarım ve hayvancılıkla ilgili kuruluşlardır. 1927 yılında yapılan sanayi sayımı sonuçlarına göre bu kuruluşların %32,5’i sanayi niteliğine sahiptir. Bu da göstermektedir ki küçük atölye tipinin hâkim olduğu, aile tipi çok küçük işletmelerden oluşan bir sanayi sektörü söz konusudur (Başkaya, 2004: 64-65). </span></span></span></p>
<p><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;"><strong>2. Planlı Dönem: 1929–1938 Yılları Arası Devletçilik Politikası</strong></span></span></span></p>
<p><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;">1923–1929 döneminde özel girişime dayalı bir sanayileşme politikası benimsenmiş, özel girişimin çabaları sayesinde sanayileşmenin ve buna bağlı olarak kalkınmanın gerçekleşeceği beklenmiştir. Ancak uygulama sonunda yönetici kadrosunun beklentilerinin gerisinde sonuçlar gerçekleşmiştir. Bu sebeple hükümet söz konusu dönemde özel girişimciler tarafından gerçekleştirilen sanayileşmenin hızından ve yapısından memnun olmamışlardır (Altıparmak, 2002: 37). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">1929 Büyük Dünya Bunalımının da etkisi ile devletçi bir sanayileşme modeli arayışına giren Türkiye Cumhuriyeti, bu dönemde dünyadaki ilk planlama deneyimlerinden biri olarak kabul edilen sanayi planları doğrultusunda planlı bir sanayileşme sürecini gerçekleştirmiştir. 1930 tarihli <em>İktisadi Vaziyetimize Dair Rapor </em>ile başlayan çalışmalar SSCB’nin teknik ve mali yardımıyla hayat bulmuştur. Daha sonra Amerikalı uzmanların raporlarından da faydalanılarak 1934 yılında sanayide planlı dönem başlatılmıştır (Soyak, 2003: 172).</span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Bu dönemde özel girişimin yeterli sonuç vermemesi nedeni ile devletin önayak olduğu bir ekonomi politikasının izlendiği görülmektedir. Buna göre 1930’lu yıllarda Türkiye’de izlenen devletçi ekonomi politikalarının şekillenmesinde aşağıdaki faktörlerin etkili olduğunu söylemek mümkündür (Parasız, 1998: 29): </span></span></span></div>
<blockquote>
<div><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">• 1923–1929 yıları arasında izlenen liberal ekonomi politikalarından arzulanan sonuç elde edilememesi.</span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">• 1929 Büyük Dünya Bunalımının dünya ölçeğinde tüm ekonomileri olumsuz etkilemesi.</span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">• SSCB’de uygulanmakta olan planlı ekonomi politikalarının ilk sonuçlarının başarılı olması.</span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">• Klasik ekonomi politikalarının 1929 bunalımına çözüm üretememesi üzerine devletin ekonomiye müdahalesini savunan görüşlerin popülerlik kazanması.</span></span></span></div>
</blockquote>
<div><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;"><strong>2.1. 1929 Büyük Dünya Bunalımının Türkiye Ekonomisine Etkileri </strong></span></span></span><br />
<span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;">1929 Büyük Dünya Bunalımı, kapitalizmin ortaya çıkmasından bu yana ekonomik sistemlerin yaşadığı en büyük kriz olmuştur. Klasik ve Neo-Klasik iktisadi yaklaşımları sarsacak nitelikte olan bu kriz kapsam ve yoğunluk bakımından çok şiddetli bir biçimde ortaya çıkmış ve yayılmıştır. </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Büyük Dünya Bunalımının Türkiye ekonomisini etkilemesi para değerindeki düşüşle başlamış ardından ihraç malları fiyatlarındaki azalmalar boy göstermiştir. İhracattaki bu düşüş dış ticaret dengesi üzerinde olumsuz bir etki yaratmıştır. Dış ticaret oranlarının sürekli gerilemesi, iç ticaret oranlarına daha yüksek bir seviyede yansımış, tarım ürünlerindeki fiyat azalması sanayi ürünleri fiyatlarından daha fazla olmuştur. Bu da tarım üretiminde gerileme yaratmış, piyasaya açılmanın ve para ekonomisine geçişin sınırlı oranda gerçekleştiği Türkiye ekonomisinde bir gerilemeye sebep olmuştur. Ancak dünya ekonomik bunalımından Türkiye’nin olumsuz yönde etkilenmesi diğer ülkelere göre daha hafif olmuştur. Bunun nedeni Türkiye ekonomisinin dünya ekonomisine entegrasyon seviyesinin nisbi düşüklüğü, ihracatın sadece tarım ürünlerine dayanmayıp çeşitli sektörleri de içermesi, Türkiye’nin kendi kendine yeten bir ekonomiye sahip olmasıdır (Başkaya, 2004: 74). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Türkiye Cumhuriyeti 1930 yılı başında Büyük Dünya Bunalımına karşı bazı önlemler almıştır. Bu önlemler iki amaca yöneliktir (Kepenek ve Yentürk, 2001: 67): </span></span></span></div>
<blockquote>
<div><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">• Kamu harcamalarını kamu gelirlerine uygun olarak dengelemek </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">• İthalata sınırlamalar getirerek, dış ticaretin açık değil fazla vermesini sağlamak</span></span></span></div>
</blockquote>
<div><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Yukarıda bahsedilen önlemler durağan ve sınırlayıcı önlemlerdi. Ekonomiyi genişletici dinamik önlemlerin alınması gerekliydi. Bu da devletçilik uygulamasıyla sağlanabilirdi. Devletçilik uygulamasının somut düzeyde başlangıcı Birinci Beş Yıllık Sanayi planı ile olmuştur. </span></span></span></p>
<p><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;"><strong>2.2. Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı</strong></span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Devletçi sanayileşme, 1933’te hazırlanan sanayileşme programı doğrultusunda 1934 yılında uygulamaya konulan Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı ile başlatılmıştır. Planda düşünülen hedefler incelendiğinde Türkiye ekonomisinin gelişmesi için hızlı bir sanayileşme politikasının uygulanmasına öncelik verildiği açıkça görülmektedir (Sevgi, 1994: 50).</span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Ancak adından da anlaşılacağı gibi Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı sadece sanayi sektörünü kapsamakta tarım ve hizmetler sektörünü içermemekteydi. 1930’larda sanayi sektörünün GSMH içindeki payı %15 olduğu düşünülürse ekonominin %85’i plan dışında kalmaktaydı (Beyarslan, 1982:38). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Birinci Beş Yıllık Sanayi Planının başlıca amaçları şunlardır (İnan, 1972:20): </span></span></span></div>
<blockquote>
<div><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">• Ana hammaddeleri ülkede yetişen veya kısa zamanda temini mümkün görülen sanayi dallarını ele almasıdır.</span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">• Kurulacak bu fabrikalar büyük sermaye ve teknik güce ihtiyaç gösteren fabrikalar oldukları için kuruluşlarının devlete veya milli kuruluşlara bırakılmasıdır.</span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">• Kurulması düşünülen fabrikaların üretim kapasitelerinin ihtiyaç ve tüketim ile doğru orantılı olmasıdır. </span></span></span></div>
</blockquote>
<div><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı ile kurulması öngörülen ve büyük ölçüde gerçekleştirilen sanayi beş ana grupta toplanmaktaydı. Bunlar sırasıyla (Sevgi, 1994: 51): </span></span></span></div>
<blockquote>
<div><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">• Dokuma Sektörü (Pamuk, Kendir, Yün) </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">• Maden Sektörü (Demir-Çelik, Kükürt, Bakır) </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">• Kâğıt Sektörü (Selüloz) </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">• Kimya Sektörü (Suni İpek, Fosforik Asit, Süper Fosfat, Kireç Kaymağı, Posata, Kibrit) </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">• Taş-Toprak Sektörü (Cam, Çimento, Şişe, Seramik) olarak gerçekleşmiştir. </span></span></span></div>
</blockquote>
<div><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Yukarıda bahsedilen sanayi dallarında 20 fabrikanın kurulması ve bu fabrikalar için 43.453.000 TL yatırılması öngörülmüştür. Bu fabrikalar için gerekli olan finansman Sümerbank ve İş Bankası tarafından karşılanacaktı. Devletçi sanayileşme sürecinin finansmanı sırasında ülkede iç ve dış borç yükü arttırılmadığı gibi istikrarlı bir para politikası izlenerek açık finansman modeli tercih edilmemiştir. Finansmanın temel kaynağını tüketim malları üzerine konulan vergiler oluşturmuştur (Parasız, 1998: 50). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Devletçi sanayileşme, yatırım malları üretimini hedef alan endüstri üreten endüstri tipi bir sanayileşme değil temel tüketim ve ara malı üretimine yönelik ithal ikameci bir sanayileşme modelidir (Parasız, 1998: 50-51). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nın içerdiği süre dolmadan 1936’dan sonra İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı hazırlıklarına girişilmiştir. İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı ilk planın aksine ara malları ve yatırım malları üretimine öncelik vermekteydi. Ayrıca elektirifikasyon, madencilik ve limanlar gibi altyapısal gelişmeleri dikkate almaktaydı. Bu nitelikler itibariyle İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nın bir bakıma kendine yeterlilik ilkesine önem verdiği ve ilk planın doğal bir uzantısı olduğu söylenebilir. Ancak İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı, II. Dünya Savaşı nedeniyle uygulamaya konulamamıştır (Kepenek ve Yentürk, 2001: 68). </span></span></span></p>
<p><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;"><strong>2.3. Atatürk’ün Devletçilik Politikası</strong></span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Devletçilik konusundaki genel yaklaşım, o dönemdeki uygulamaları bir sistem sonucu ortaya çıktığını kabul etmemek yönündedir. Dönemin uygulamaları ve devleti yönetenlerin bu konudaki görüşleri incelendiğinde devletçilik uygulamasının bir doktrin gereği değil pragmatik bir zihniyetle benimsendiği anlaşılacaktır. </span></span></span><br />
<span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;">Atatürk’ün devletçiliğinin ekonomi politikasını yönlendirme açısından en iyi açıklaması yine kendisine aittir: </span></span></span></div>
<blockquote>
<div><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;"><em>“Bizim izlemeyi uygun gördüğümüz devletçilik prensibi bütün üretim araçlarını özel girişimden alarak, milleti tamamen başka temeller içinde düzenlemek amacı güden, özel girişimlere ve faaliyetlere meydan bırakmayan sosyalizm prensibine dayanan kolektivist, komünizm gibi bir sistem değildir. Bizim izlediğimiz devletçilik, özel girişimi esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar milleti refaha, ülkeyi imara eriştirmek için milletin genel ve yüksek faydasını gerektirdiği işlerde – özellikle ekonomik anlamda – devleti gerçek anlamda ilgili kılmaktır.”</em></span></span></span></div>
</blockquote>
<div><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Atatürk’ün bu sözlerinden uygulanan devletçiliğin doktriner bir yanının olmadığı fakat bir zorunluluk sonucu ortaya çıktığı ve özel girişimi savunduğu anlaşılmaktadır (Altıparmak, 2002: 39). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Atatürk’ün 1933 yılında açıkladığı devletçilik rejimi aşağıdaki ilkeleri içermekteydi (Hiç, 1998: 3287-3288): </span></span></span></div>
<blockquote>
<div><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">• Özel teşebbüs esastır. Ancak özel teşebbüsün ele alamadığı sektör devlet yatırımlarıyla sağlanacaktır. </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">• Devlet teşebbüsleri esas itibariyle sanayi sektörü için söz konusu olacaktır. Özel girişimi ve devlet teşebbüslerini finansal bakımdan desteklemek üzere devlet tarafından bankalar kurulacaktır. Tarımda devletin rolü olmayacaktır. Devlet tarımda araştırma amacıyla çiftlikler kuracak ve çiftçilere teknoloji aktaracaktır. </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">• Özel teşebbüs herhangi bir alanda yeterince uzmanlaştığı takdirde o sektör kamudan özel teşebbüse devredilecektir. </span></span></span></div>
</blockquote>
<div><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Devletçi ekonomi politikasının birisi devlet işletmeciliği, diğeri de; ekonomik hayatın fiyat mekanizmasını, dış ticareti ve benzeri makroekonomik parametreleri denetleme yoluyla düzenlemeye çalışması gibi iki şekilde yürütüldüğü anlaşılmaktadır (Özyurt, 1981:132). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Devletçilik döneminin ana hedefleri; özellikle sanayideki üretim artışı yoluyla hızla kalkınmak, ödemeler bilançosunu iyileştirmek, ekonomik büyüme sağlamak, tarımsal ve sosyal reformlar aracılığıyla hayat standardını yükseltmek ve ekonomik bağımsızlığı elde etmekti. </span></span></span></p>
<p><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;"><strong>2.4. 1929–1938 Dönemi Türkiye Ekonomisinin Durumu</strong></span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">1929 yılına kadar liberal ekonomi politikalarının uygulanması sonucu zayıf olan özel girişimin devlet teşvikleri ile kalkınamayacağı gerçeği ortaya çıkmıştır. Bunun sebebi olarak 1928 yılında Osmanlı borçlarının ödenmesi ve 1929 Büyük Dünya Bunalımının etkilerini söylemek mümkündür. Dünya pazarlarında tahıl ve hammadde fiyatlarının düşmesi Türkiye’nin ihracat gelirlerini düşürmüş ve devletin müdahaleci bir yapıya bürünmesine sebep olmuştur.</span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Orijinal konuşma metni şu şekildedir: </span></span></span></div>
<blockquote>
<div><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;"><em>“Bizim takibini muvafık gördüğümüz devletçilik prensibi bütün istihsal vasıtalarını ferdlerden alarak, milleti büsbütün başka esaslar dâhilinde tanzim etmek gayesini güden ve hususi ve ferdi teşebbüs ve faaliyetlere meydan bırakmayan sosyalizm prensibine dayanan kolektivist, komünizm gibi bir sistem değildir. </em></span></span></span><br />
<span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;"><em>Bizim takip ettiğimiz devletçilik, ferdi mesai ve faaliyeti esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar milleti refaha, memleketi mamuriyete eriştirmek için, milletin umumi ve yüksek menfaatlerini icap ettirdiği işlerde -bilhassa iktisadi sahada- devleti fiilen alakadar etmektir.”</em></span></span></span></div>
</blockquote>
<p><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Bu dönemde para politikası açısından gerçekleşen en önemli gelişme 11 Haziran 1930 yılında 1715 sayılı kanunla TCMB’nin kurulmasıdır. Anonim şirket statüsünde kurulan TCMB’nin hisselerinin bir kısmı maaşlarından taksitle kesilmek üzere devlet memurlarına satılmış, hazinenin payı ise %15 ile sınırlandırılmıştır. Ayrıca bankanın işlevleri 1938 yılında yapılan bir kanun değişikliği ile kamu kuruluşlarının finansmanını sağlayacak şekilde genişletilmiştir (Bahar, 2004: 162). </span></span></span><br />
<span style="font-size:small;"><span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="color:black;">1929 yılına kadar Türk Lirası’nda görülen göreceli istikrarın dünya ekonomik bunalımının etkisi ile bozulması sonucu çıkarılan 20 Şubat 1930 Tarih ve 1568 Sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında Kanun; döviz üzerindeki devlet kontrolünün güçlenmesini sağlamıştır. Bu yasa ile döviz, tahvil alım ve satımı ile Türk parasının korunması hakkında önlemler alınmıştır (Akgönül, 2001: 121). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Ekonomik kalkınma açısından izlenen devletçi politika sonucu 1929–1938 yılları arasında önemli devlet bankaları faaliyete geçmiştir. Kurulan bu bankaların genel özelliği belirli bir sektörü veya toplumsal kesimi desteklemek üzere faaliyete geçmeleridir. Bu dönemde kurulan bankalar; Sümerbank, Etibank, Denizbank, Belediyeler Bankası, Türkiye Halk Bankası, T.C. Ziraat Bankası (Yeni Düzenleme ile) ve Türk Ticaret Bankasıdır. Yerel banka döneminin kapandığı, önemli devlet ve finansman kurumlarının faaliyete geçtiği bu dönemde Türkiye’de 21’i yerel, 2’si devlet bankası, 9’u da yabancı banka olmak üzere 32 banka faaliyetine son vermiştir (Paçacı, 1998: 3401). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">1929 Büyük Dünya Bunalımı sonucu vergi gelirlerinin düşmesi sebebiyle, 1931’de İktisadi Buhran Vergisi, 1933’te Muvazene Vergisi ve 1936’da Hava Kuvvetlerine Yardım Vergisi getirilmiştir. Bu vergiler, çalışan kesim ile kazanç vergisi mükelleflerini vergilendirmekteydi (Korkmaz, 1998: 3415). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Yukarıda ayrıntılı ifade edilen 17 Nisan 1934 yılında kabul edilerek uygulanmaya başlayan Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nda; tekstil, kendir-kesen, demir-çelik, porselen-çini, kâğıt, şeker ve gül sanayileri gibi sektörler yer almıştır. Bu dönemde 1934 yılında Bakırköy Bez Fabrikası, Keçiborlu Kükürt Fabrikası, 1935’te Kayseri Bez Fabrikası, Paşabahçe Cam Fabrikası, Zonguldak Türk Antrasit Fabrikası, 1936’da İzmit Birinci Kâğıt Fabrikası ve Çubuk Barajı, 1937’de Nazilli Basma Fabrikası ile Ereğli Bez Fabrikası, 1938’de Gemlik Suni İpek Fabrikası, Bursa Merinos Fabrikası ve Divriği Demir Madeni İşletmesi açılmıştır. Ayrıca yukarıda sayılan devlet kuruluşlarının dışında yeni kurumlarda açılmıştır. </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Bunlar; Başvekâlet İstatistik Genel Müdürlüğü (1930), Tekel Genel Müdürlüğü (1931), PTT Genel Müdürlüğü (1933), Hava Yolları İşletmesi (1933), Türkiye Şeker Fabrikaları Genel Müdürlüğü (1935), Maden Tetkik Arama Enstitüsü (1935), Elektrik İşleri Etüd İdaresi (1935), Tapu Kadastro Umum Müdürlüğü (1936), Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü (1937)’dür (Coşkun, 2003: 76). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Bu dönemde, tarım alanında yaşanılan en önemli gelişme, 1932 yılında Ziraat Bankasına bağlı olarak kurulan ve 1938’de bağımsız bir kamu kuruluşu olarak Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) adını alan kurumsal düzenlemedir. Başlangıçta sadece buğday için destekleme fiyatı belirleyen ve alım işlemi yapan kurumun yetkileri daha sonraki yıllarda giderek genişletilmiştir (Kepenek ve Yentürk, 2001: 71). </span></span></span><br />
<span style="font-family:Palatino Linotype;"><span style="font-size:small;"><span style="color:black;">Madencilik alanında bu dönemde kamu girişimciliği 1935 yılında Maden Tetkik Arama Enstitüsü ve Etibank’ın kurulması ile büyük bir ivme kazanmıştır. Madencilik alanındaki kamu faaliyetleri iki taraftan yürütülmüştür. İlk olarak taş kömürü ve bakır madenlerinin işletme yetkisi Fransız ve Alman ortaklığından 1936 yılında alınmıştır. Daha sonra kamulaştırmalar ile birlikte krom ve demir başta olmak üzere madenler ile ilgili üretim ve arama çalışmaları yaygınlaştırılmıştır (Kepenek ve Yentürk, 2001: 73). </span></span></span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Çiftçinin Hikayesi]]></title>
<link>http://tarihikayeler.wordpress.com/2009/11/07/ciftcinin-hikayesi/</link>
<pubDate>Sat, 07 Nov 2009 09:24:22 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://tarihikayeler.wordpress.com/2009/11/07/ciftcinin-hikayesi/</guid>
<description><![CDATA[Altlarında, nuri conker&#8217;in bir arkadaşının arabası vardı. Eylül sonu akşamı sonbaharın tadını ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Altlarında, nuri conker&#8217;in bir arkadaşının arabası vardı. Eylül sonu akşamı sonbaharın tadını çıkararak, çekmece&#8217;ye doğru gidiyorlardı.</p>
<p>birden atatürk&#8217;ün gözleri akşam güneşi altında çift süren bir köylüye takıldı. yaşlı bir adamdı bu. sapanının sapına iyice yapışmış, toprakları yavaş yavaş deviriyordu. fakat çiftin bir yanında öküz, bir yanında merkep vardı. eşit güçlerle çekilmediği için sapan yalpa yapıyordu.</p>
<p>atatürk şoföre durmasını söyledi.</p>
<p>indiler. köylüye seslendi:</p>
<p>&#8220;kolay gelsin ağa!..&#8221;</p>
<p>köylü bu sese başını çevirmeden karşılık verdi:</p>
<p>&#8220;kolay gelsin&#8221;</p>
<p>&#8220;işler nasıl ağa? bu yıl mahsülden yüzünüz güldü mü?&#8221;</p>
<p>köylü isteksiz konuştu:</p>
<p>&#8220;tanrı&#8217;nın gücüne gitmesin bey, bu yıl yufkaydı mahsül. kabahatin acığı bizde, acığı yukarda! biz geç davrandık, yukarısı da rahmeti esirgedi.&#8221;</p>
<p>&#8220;bakıyorum, sapanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu. öküzün yok mu senin?&#8221;</p>
<p>&#8220;var olmasına vardı ya, hıdrellezde vergi memurları sattılar.&#8221;</p>
<p>&#8220;hiç vergi memurları köylünün üretim aracını satar mı? olmaz böyle şey! muhtara şikayet etseydin&#8230;&#8221;</p>
<p>köylü güldü:<br />
<!--more--><br />
&#8220;muhtar başında deel miydi memurun, a bey?&#8221;</p>
<p>atatürk dudaklarını dişleri arasında ezerek konuştu:</p>
<p>&#8220;kaymakama gitseydin.&#8221;</p>
<p>köylü iyice güldü.</p>
<p>&#8220;sen de benle gönül mü eyleyon beyim?&#8221; dedi.</p>
<p>atatürk konuşmayı sürdürdü.</p>
<p>&#8220;e peki, istanbul şuracıkta geleydin valiye anlataydın derdini&#8230; onun işi bu değil mi?&#8221;</p>
<p>köylü atatürk&#8217;ün saflığına inanmış iyiden iyiye gülüyordu. konuşmanın tadını çıkardığı için keyiflenmişti de biraz.</p>
<p>kestirip attı:</p>
<p>&#8220;bırak şu sağarı allasen, biz onun buralardan gelip geçtiğini çok gördük. yakasına yapışsak acep derdimizi duyurabilir miyiz?&#8221;</p>
<p>atatürk sordu:</p>
<p>&#8220;adın ne senin ağa?&#8221;</p>
<p>&#8220;halil&#8230; köylük yerde sorsan, halil ağa derler&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;demek varlıklısın?.. ağa dediklerine göre.&#8221;</p>
<p>&#8220;acık çiftimiz- çubuğumuz varken adımız ağa&#8217;ya çıkmış.&#8221;</p>
<p>&#8220;peki halil ağa, bu senin işin beni bayağı meraklandırdı. benim bildiğime göre, bir çiftçinin üretim aracı elinden alınmaz. sen aldılar diyorsun. hadi kaymakam şöyle, vali öyle diyelim; e peki bir başvekil ismet paşa var bilir misin?&#8221;</p>
<p>&#8220;bilmez olur muyum, beyim?&#8221;</p>
<p>&#8220;tamam öyleyse, hemen her hafta istanbul&#8217;a geliyor. florya köşkü&#8217;ne iniyor. köşk de şuracıkta. bir gün kapıda bekleseydin de derdini dökseydin ona&#8230; herhalde çaresini bulurdu.&#8221;</p>
<p>&#8220;sen benim konuşmamdan hoşlaştın, gönül eyliyorsun. ama bak şimci, tutalım gittim vardım, beni o kapıya koymazlar ya&#8230;tutalım ki kodular, koskoca ismet paşa&#8217;mızı göstertmezler ya. tut ki gösterdiler ya ona halimi nasıl yanacağım hele; o sağarın sağarı! heç işitmez beni&#8230;&#8221;</p>
<p>nuri conker, lafa karışmak istedi, atatürk bir hareketiyle onu durdurdu.</p>
<p>&#8220;e peki, bakalım bu dediğime ne bulacaksın!&#8221; dedi</p>
<p>&#8220;atatürk koca yaz şuracıkta oturup duruyordu. gitseydin, çıksaydın önüne, anlatsaydın halini. o da seni yüzüstü bırakacak değildi ya!..&#8221;</p>
<p>köylü iyice keyiflenmiş, gülüyordu.</p>
<p>&#8220;sen ne diyorsun bey?&#8221; dedi.</p>
<p>&#8220;mustafa kemal paşa atatürk&#8217;ümüzün yüzünü görmek için peygamber gücü gerek&#8230; hem, tut ki gördük. yiyip içmekten, işinden gücünden başını kaldırıp bizim öküzün arkasından mı seyirecek?..&#8221;</p>
<p>halil ağa, sigarasının son nefesini ciğerlerine doldururken, atatürk&#8217;ten yeni aldığı sigarayı da kulağının arkasına yerleştiriyor, çiftinin başına gitmeye hazırlanıyordu. konuşacak bir şey de kalmamıştı. atatürk köylünün omuzuna elini koyarak, &#8220;senden hoşlandım halil ağa&#8221; dedi.</p>
<p>&#8220;bir gün köyüne de gelir, bir ayranını içerim. açık yürekli bir<br />
vatandaşsın. ama yine de sana söylüyorum, hakkını kimsede bırakma ara!..&#8221;</p>
<p>döndüler, arabaya bindiler. halil ağa, onları uğurladı.</p>
<p>&#8220;meraklanma beyim, evelallah heç kimse bizim hakkımıza el değdiremez. fakat bu, devlet baba&#8217;ya borçtur. ödenmesi gerek&#8230; otomobil hareket etti. atatürk&#8217;ün canı sıkılmıştı.</p>
<p>&#8220;bir uygun yerden dönelim, tadı kaçtı bu işin!..&#8221; dedi. dönüş yolunda atatürk konuşmuyor, sigara üstüne sigara yakıyordu. yüzünde ince bir keder vardı.</p>
<p>&#8220;yahu çocuk, şu halil ağa&#8217;nın vergi borcundan öküzünü satmışız, merkeple çift sürüyor, hala da &#8216;devlet baba&#8217; diyor. ne mübarek millet, bu millet!..&#8221;</p>
<p>köşke döndüklerinde atatürk yaverine emretti:</p>
<p>&#8220;şimdi&#8221; dedi: &#8220;istanbul&#8217;da ne kadar bakan, milletvekili varsa hepsini telefonla bulacaksın!..</p>
<p>bu akşam kendilerini yemeğe bekliyorum. ayrıca vali muhittin üstündağ ile ismet paşa&#8217;yı bul, onlara da haber ver.&#8221;</p>
<p>yaver odadan çıktı. atatürk, nuri conker&#8217;e döndü:</p>
<p>&#8220;şimdi sen de arabayla çıkıp o halil ağa&#8217;ya gideceksin. ona benim kim olduğumu söyleme. tüccar, zengin bir adam filan dersin. &#8217;seni sevdi, sana öküz alıverecek&#8217; diye bir şeyler söyle, kandır. kuşkulandırmadan al getir buraya.&#8221;</p>
<p>o akşam atatürk&#8217;ün sofrasında başbakan ismet inönü, bakanlar, milletvekilleri ve istanbul valisi muhittin üstündağ&#8217;dan oluşan yirmi beş konuk vardı.</p>
<p>atatürk, &#8220;bu akşam soframıza efendimiz gelecek&#8221; dedi. &#8220;kendisine nasıl davranacağınızı çok merak ediyorum.&#8221;</p>
<p>bir süre sonra içeri başyaver girdi ve atatürk&#8217;ün kulağına bir şeyler söyledi.</p>
<p>atatürk &#8220;buyursun!&#8221; dedi.</p>
<p>başyaver kapıyı açıp da halil ağa, gündüz konuştuğu beyin sofranın başında oturduğunu, yanı başında da ismet paşa&#8217;nın yer aldığını görünce, şaşkınlıktan dona kaldı. dizlerinin bağı çözülmüştü. atatürk onu görünce ayağa kalktı. arkasından tüm konukları da ayağa kalktılar. atatürk son konuğunu, &#8220;hoş geldin halil ağa&#8221; diye karşıladıktan sonra kendisini sofradaki konuklarına tanıttı:</p>
<p>&#8220;işte beklediğimiz, efendimiz&#8221; dedi.</p>
<p>nuri conker, halil ağa&#8217;yı atatürk&#8217;ün sağ başına oturttu, kendisi de yanındaki sandalyeye geçti. atatürk, sofradakilere, o gün köşkten conker&#8217;le birlikte nasıl kaçtığını, halil ağa&#8217;yı, bir yanında öküz, bir yanında merkeple çift sürerken nasıl gördüğünü, sigara yakmak bahanesiyle nasıl kendisi ile konuştuğunu ayrıntılı bir şekilde anlattıktan sonra şöyle dedi:</p>
<p>&#8220;şimdi gerisini halil ağa ile birlikte yanınızda tekrarlayacağız. ben sorduklarımı baştan soracağım halil ağa da orada bana söylediklerini olduğu gibi tekrarlayacak.&#8221;</p>
<p>halil ağa&#8217;ya döndü:</p>
<p>&#8220;bak beri, halil ağa&#8221; dedi. &#8220;sen bu akşam benim baş misafirimsin. senin açık sözlülüğünü pek çok beğendiğimi bugün söyledim. konuşmamızdan sonra sana hiçbir zarar gelmeyecek. öküzünü de alacağım. ama şimdi ben tarlada sorduklarımı baştan soracağım, sen de orada söylediklerini aynen tekrarlayacaksın. işte soruyorum:</p>
<p>&#8216;bakıyorum sapanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu. öküzün yok mu senin?&#8221;</p>
<p>halil ağa dudakları titreyerek atatürk&#8217;ün ayağına kapanacak oldu. atatürk önledi:</p>
<p>&#8220;yoo, bak böyle şey istemem. soruyorum cevap ver.&#8221;</p>
<p>soru &#8211; cevap valiye kadar aynen tekrarlandı. sofradakiler, soluk almadan konuşmayı izliyorlardı. ürkütücü sorulara gelmişti sıra. atatürk sordu:</p>
<p>&#8220;peki istanbul şuracıkta, gideydin valiye, anlataydın derdini, onun işi bu değil mi?&#8221;</p>
<p>vali muhittin üstündağ, hali ağa&#8217;nın ancak iki metre ötesinden kendisine bakıyordu. nasıl desin? ter basmıştı iyice, işi savuşturmanın yoluna kaçtı:</p>
<p>&#8220;vali paşamızı biz görüp dururuz buralarda. eteğine düşsek derdimizi duyurabilir miyiz ki&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;olmadı bu, halil ağa&#8230; bana dediğin gibi, dosdoğru&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;böyle demedik mi beyim?..&#8221;</p>
<p>&#8220;ya, ben mi yanlış anladım?.. dur soralım bakalım nuri&#8217;ye. nuri,böyle mi dedi bize halil ağa?&#8221;</p>
<p>nuri conker karşılık verdi. &#8220;hayır paşam!..&#8221;</p>
<p>&#8220;gördün mü?.. demek aklında yanlış kalmış. hani bir şey dediydin sen, vali neden duymazmış?.. aynen bana söylediğin gibi söyle.&#8221;</p>
<p>halil ağa kekeleyerek konuştu:</p>
<p>&#8220;köylük yerinde bizim dilimiz sağar demeye alışmıştır, paşam&#8221; dedi. &#8220;kusura kalma gayri&#8230;&#8221;</p>
<p>atatürk gülmeye başladı:</p>
<p>&#8220;diplomatsın ki, yaman diplomatsın, halil ağa&#8230; ama şimdi diplomatlık sırası değil, doğruyu konuşacağız&#8230; söyle bana, orada dediğin gibi&#8230;&#8221;</p>
<p>halil ağa gözünü yumup, başını yere eğdi:</p>
<p>&#8220;şaşırmışım, ağzımdan yanlışlıkla &#8216;bırak bu sağarı&#8217; diye bir laf kaçırmışım&#8230;&#8221;</p>
<p>sofrada gülüşmeler başlamıştı.</p>
<p>&#8220;hadi buna da oldu diyelim. geçelim gerisine:</p>
<p>&#8220;e, peki bir başvekil ismet paşa var, bilir misin?&#8221;</p>
<p>halil ağa ismet paşa&#8217;nın yüzüne baktı ve gözlerini yere indirdi:</p>
<p>&#8220;şanlı ismet paşamız bilinmez olur mu hiç? o bugüne bugün&#8230;&#8221;</p>
<p>atatürk halil ağa&#8217;yı durdurdu.</p>
<p>&#8220;bırak şimdi övgüleri&#8221; dedi. &#8220;ben lafın gerisini getireyim:</p>
<p>tamam öyleyse, hemen her hafta istanbul&#8217;a geliyor, florya köşkü&#8217;ne iniyor, köşk de şuracıkta. bir gün kapıda bekleseydin de derdini dökseydin ona. herhalde<br />
bir çaresini bulurdu.&#8221;</p>
<p>halil ağa yine kaçamak yanıt verdi:</p>
<p>&#8220;kapıya koymazlar ya bizi, koysalar da şanlı paşamıza öküzümüzü mü yanacağız!..&#8221;</p>
<p>atatürk&#8217;ün sesi iyice sertleşti:</p>
<p>&#8220;beni uğraştırma, halil ağa&#8221; dedi. &#8220;erkek adam sözünü yalamaz. ne dediysen, tıpkısını tekrarlayacaksın!..&#8221;</p>
<p>halil ağa ürktü, toparlandı. başını yine yere gömüp konuştu:</p>
<p>&#8220;şanlı paşamıza da sağar dedikti ya&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;yalnız sağar değil, &#8217;sağarın sağarı&#8217; değil miydi?&#8221;</p>
<p>halil ağa yere eğik başını acıyla salladı:</p>
<p>&#8220;öyle dedikti paşam, doğrusun!..&#8221; diyebildi.</p>
<p>atatürk, ismet paşa konusunda daha fazla ısrar etmedi, sözü kendine getirdi.</p>
<p>&#8220;son soruyu sorayım şimdi&#8221; dedi. &#8220;bunun da karşılığını ver, öküzünü al git.&#8221;</p>
<p>&#8220;koca yaz şuracıkta atatürk oturmuyor mu? gitseydin, çıksaydın önüne, anlatsaydın halini. o da seni yüzüstü bırakacak değildi ya?&#8221;</p>
<p>&#8220;hiç bırakır mı aslan paşam benim!.. erip erişir de tarlama dek gelir, halimi dinler.&#8221;</p>
<p>&#8220;bırak bunları halil ağa, dediğini tekrarla.&#8221; halil ağa birden diklendi.</p>
<p>her şeyi göze almış insanların yiğitliği içinde doğruldu. atatürk&#8217;ün gözlerinin içlerine bakarak konuştu.</p>
<p>&#8220;işte bunu demem paşam&#8221; dedi. &#8220;ağzıma ataş doldur, işte bunu demem!&#8221;</p>
<p>atatürk gülmeye başladı:</p>
<p>&#8220;zorlatacak bizi bu halil ağa, laf anlamıyor.&#8221; dedi. &#8220;mustafa kemal paşa atatürk&#8217;ümüzün yüzünü görmek için, peygamber gücü gerek demiştin, yanılmıyorsam. &#8216;görsem de, işinden gücünden, yiyip içmekten başını kaldıracak da bizim öküzün arkasından mı seğirtecek&#8217; demiştin.&#8221; halil ağa&#8217;nın gözlerinden yaşlar inmeye başladı. taş kesilmiş, duruyordu. atatürk konuşmasını içtenlikle sürdürdü:</p>
<p>&#8220;&#8216;atatürk de işi içkiye vurmuş, sarhoşun biri&#8217; demeye getirdin ya fazla üstelemeyeyim&#8221; dedi.</p>
<p>&#8220;şimdi bak beni dinle, halil ağa&#8230; seni şu kadar üzmemin sebebi, şunu anlatmak içindi: şu gördüğün altı bay hükümet&#8230; yani, biri başbakan, ötekiler de bakan! memlekete göz kulak olacak, işleri evirip çevirecekler diye bu makama getirilmişler. bir kanun gerekti mi, bu baylar hemen<br />
sıvanırlar, isviçre&#8217;den mi olur, italya&#8217;dan mı olur, fransa&#8217;dan mı, velhasıl neredense, bir kanun buluştururlar, türkçe&#8217;ye çevirtirler, sonra basıp imzayı gönderirler büyük millet meclisi&#8217;ne&#8230; bu millet meclisi dediğim, şu altı baştan senin yanına kadar olan beyler. kanun bunlara gelir. bunlar da &#8216;hükümet elbette incelemiş, gerekeni düşünmüştür, benim ayrıca zorlanmama gerek yok&#8217; derler ve kaldırırlar parmaklarını, olur sana bir kanun!.. ama sonra bir vergi memuru gelir, vergi borcundan halil ağa&#8217;nın öküzünü çeker, satar&#8230; halil ağa da tarlasını bir yanda merkep, bir yanda öküz, ırgalana ırgalana sürmeye çalışır. ama üretim düşermiş, ekim zorlaşırmış, kimin umurunda&#8230; sonra ben bunları görürüm, içim kan ağlar, işitirim, tasalanırım! e, hakça söyle bakalım şimdi halil ağa&#8230; sen benim yerimde olsan, efkar dağıtmak için, bunları bu beylerle konuşmak için<br />
içmez misin? ama sonra da halil ağa tutar, sana &#8217;sarhoş&#8217; der&#8230;&#8221;</p>
<p>halil ağa&#8217;nın dili çözülmüştü:</p>
<p>&#8220;öyle diyen yok haşa!.. dinden çıkmak gibidir&#8230; buldun mu bunu, hacısı da içer, hocası da içer&#8230;&#8221;</p>
<p>atatürk sordu:</p>
<p>&#8220;peki sen de içer misin?&#8221;</p>
<p>&#8220;hiç bulunur da içilmez olur mu, paşam?.. içeriz ki, tıpkı şerbet gibi!..&#8221;</p>
<p>atatürk hizmet edenlere işaret etti, kadehleri doldurttu. kendi kadehini halil ağa&#8217;ya uzattı:</p>
<p>&#8220;hadi bakalım halil ağa&#8221; dedi. &#8220;sağlığına içelim.&#8221;</p>
<p>halil ağa, &#8220;koca allah, benim ömrümden de sana pay düşürsün paşam, sağlık düşürsün&#8221; dedikten sonra halil ağa, edeple başını kenara çevirdi, eline verilen kadehi bir yudumda boşaltıverdi. yüzü kızarmış, gözleri parlıyordu. ellerini dizlerinin üzerine koyarak atatürk&#8217;e döndü:</p>
<p>&#8220;yunan&#8217;ı denize döktün paşam, bayrağımızı başucumuza diktin. benim gibi bir köylü parçasını sofrana alıp içirdin, sana duaya bilem dilim dönmez ki&#8230; nideyim ben şimdi? bırak ki oh paşam, ayağını öpem&#8230;&#8221;</p>
<p>halil ağa atatürk&#8217;ün ayağını öpmek için davranınca, atatürk onu sıkıca tuttu ve bu hareketi yapmasını önledi. halil ağa bu kez, atatürk&#8217;ün ellerine sarıldı, ellerini öpmeye başladı: &#8220;bayrağımız gibi sen de başımızdan eksik olma inşallah! sana her kim düşman ise, onun yeri senin ayağının altı olsun!.. gayri bana izin, koca paşam!..&#8221;</p>
<p>&#8220;yemek yemedin!..&#8221;</p>
<p>&#8220;yemek kolay&#8230; meraklanır çocuklar, ben köyüme döneyim.&#8221;</p>
<p>atatürk nuri conker&#8217;e işaret etti.</p>
<p>conker kalkıp halil ağa&#8217;nın yanına geldi, kalktı halil ağa, önce atatürk&#8217;ü, sonra sofradakileri selamlayıp kapıya doğru edeple geri geri çekildi. kapı kapandığı zaman atatürk sofradaki öteki konuklarına döndü:</p>
<p>&#8220;efendimizin halini gördünüz mü beyler?&#8221; dedi. &#8220;devlet size böyle davransa, siz ne yaparsınız? mübarek millet bu, adam millet bu&#8230; şimdi bu adam milletin karşısında &#8216;adam olmak,&#8217; bize düşüyor!..&#8221;</p>
<p>sofrada kesin bir sessizlik vardı. kimse gözlerini atatürk&#8217;ten<br />
ayıramıyordu:</p>
<p>&#8220;halil ağa&#8217;nın öküzünü satıp, üretimini aksatan kanunu ya biz yaptık ya da bizim yaptığımız kanun yanlış yorumlanarak halil ağa&#8217;nın öküzünü satıyor. ikisi de bence birbirinden farksız&#8230; böyle bir kanun yaptıksa, memleket çıkarlarına aykırıdır. nasıl yaparız, nasıl yapmışız bunu? eğer yaptığımız kanun doğru da, yorumlaması yanlış oluyorsa, o zaman sormak lazım. hükümet nasıl bir yönetim içindedir? sonra unutmayın ki, olay istanbul&#8217;da geçiyor. bunun van&#8217;ı var, bitlis&#8217;i var, kıyı bucak ilçesi var; acaba oralarda neler oluyor? bu çark iyi dönmüyor beyefendiler!..&#8221;</p>
<p>yazar &#38; kaynak: ismet bozdağ &#8221; atatürk&#8217;ün sofrası &#8220;</p>
<p>Memleketimiz şu iki şeyin memleketidir : biri çiftçi, diğeri asker. Biz çok iyi çiftçi ve çok iyi asker yetiştiren bir milletiz. İyi çiftçi yetiştirdik : çünkü topraklarımız çoktur, iyi asker yetiştirdik : Çünkü o topraklara kasteden düşmanlar fazladır. O toprakları sürenler, o toprakları koruyanlar hep sizlersiniz… »</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Genç Osman - Ankara Devlet Tiyatroları]]></title>
<link>http://karub.wordpress.com/2009/11/05/genc-osman-ankara-devlet-tiyatrolari/</link>
<pubDate>Thu, 05 Nov 2009 18:45:27 +0000</pubDate>
<dc:creator>karub</dc:creator>
<guid>http://karub.wordpress.com/2009/11/05/genc-osman-ankara-devlet-tiyatrolari/</guid>
<description><![CDATA[Oyun olağansütüydü, hatta Ankara Devlet Tiyatrosu bünyesinde izlediğim en güzel oyundu. Tek eksi yan]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img class="aligncenter size-full wp-image-18" title="genç osmann" src="http://karub.wordpress.com/files/2009/11/genc-osmann.jpg" alt="genç osmann" width="400" height="268" /></p>
<p>Oyun olağansütüydü, hatta Ankara Devlet Tiyatrosu bünyesinde izlediğim en güzel oyundu. Tek eksi yan yeniçeri ağasının sesinin çıkmaması, ama o da hiç sorun olmuyor. Müzikler vs. zaten şahane. Genç Osman rolündeki Kutay Sungar fevkalade rol yapıyor. Ha keza Sipahi ağası ve harem ağasıda çok başarılı. Harem ağası bir sahnede koparıyor zaten:p Bu arada oyun bundan sonra küçük tiyatroda olacak o kadar oyuncu nasıl sığarlar o sahneye bilemiyorum, zira tek tek saydım 58 oyuncu var Ve ilk perdenin sonunda neredeyse hepsi sahnede oluyor. Genç Osman&#8217;ın hayatıda çok ilgimi çekti ayrıca, Anadoluya geçmeye çalışmalar, dine bakış, çürümüş devleti anadoludan yeniden kurmak vs. bildiğin kemalistmiş Genç Osman <img src='http://s.wordpress.com/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':)' class='wp-smiley' />  Yazarda biraz abarttmış olabilir tabi bilemiyorum. Yeniçerilerin bektaşi olmalarınada hep şaşırmışımdır, bu oyunun başında yeniçeriler oyunu, yeniçeri duasıyla açınca bi şaşkınlık oluyor tabi =) &#8220;üçler, beşler, yediler, kırklar, Kerem-i Ali pirimiz, Sultanımız Hünkar Hacı Bektaşı Veli demine devranına Hu diyelim, Huuuu&#8230;” =) Neyse efenim fazla lafı uzatmadan oyundaki en can alıcı sözle yazımızı bitirelim: &#8220;Bana osman de &#8221; <img src='http://s.wordpress.com/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':)' class='wp-smiley' /> ))</p>
<p>Genç Osman</p>
<p>Yazan: Turan Oflazoğlu<br />
Yöneten: Şakir Gürzumar<br />
Dekor Tasarım: Sertel Çetiner<br />
Giysi Tasarım: Gülümser Erigür<br />
Işık Tasarımı: Şükrü Kırımoğlu<br />
Müzik: Can Atilla<br />
Koreograf: Handan Ergiydiren Özer<br />
Yönetmen Yardımcıları: Murat Gökçer, Asuman Bora</p>
<p>Sahne Amiri: Ertuğrul Özkan<br />
Kondüvit: Bülent Karakuzu<br />
Suflöz: Emine Başaran Özkan<br />
Işık Kumanda: Yusuf Ergin<br />
Dekor Sorumlusu: Durgut Demir<br />
Aksesuar Sorumlusu: Yusuf Erpençe</p>
<p>Rol Dağılımı:</p>
<p>Akın Erozan, Tolga Tuncer, İlhan Kantarcı, Kutay Sungar, Ahmet Erkut, Nusret Şenay, Cahit Çağıran, Kayhan Sarıgöllü,</p>
<p>Uğur Kaya, Mine Medya Haktanır, İhsan Sanıvar, Neşe Baykent, Füsun Akay, Fikret Ergin, Halit Güngör, Nejat Armutçu</p>
<p>Necmettin Efe Ünsal, Evren Tuncer,  İbrahim Korumaz, Murat Beşik, Pascal Timur Mattei, Zeki Tüzün, Fatma Nazlı Polattaş,Ülker Kılıçaslan, Batu Ergün, Çihan Kaymak,Volkan Özman, Çağılhan Öztornacı, Çağlar Ekinci,   Emine Irmak Bavkır,  Erdem Serkan Saraç, Aytek Şayan,İlhan Deliktaş, İrfan Atav, Kadir Samet Karaman, Kıvanç Değirmenci, Nazım Hikmet Çalışkan, Sabri Akdemir, Velican Demirel, Okan Koç, Atalay Şahin, Burak Soyak,   Cengiz Aydoğan, Engin Bostancı,  Eren Demir, Ferhat Kıratlı, Fırat Göngör, Hüseyin Erdoğan, Hüseyin Sinan Hürkardeş,  Kartal Can Ermiş, Kayhan Çelik, Onur Sarıaltın, Orhan Kara, Ömür Eliaçık, Selaaddin Safa Yetişen, Sercan Özyazıcı, Serkan Ulus, Sibel Durak,  Tarık Şengil, Serkan Çalık, Hasan Üreten,</p>
<p>İpek Gürol</p>
<p>Müzisyenler:<br />
Bülent Durkan, Hakan Şenlik, İsmail Gökçeev, Tolga Ünsal, Ali Kırşan</p>
<p>Konu:<br />
&#8220;İnsanlığın üstün bir anlayışa yükselmesi<br />
ancak büyük birinin batmasıyla olur bazen.<br />
Halkın gecesine Tanrı&#8217;nın uzattığı<br />
yeni tutuşmuş bir meşaledir bu ölüm.<br />
Yüz bin güneş birden ışık salsa,<br />
onun kadar genişletemez bilinç ufuklarını&#8230;&#8221;</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Mevzubahis Türkiye İse Yalandır]]></title>
<link>http://deftersayfalari.wordpress.com/2009/10/31/mevzubahis-turkiye-ise-yalandir/</link>
<pubDate>Sat, 31 Oct 2009 20:53:02 +0000</pubDate>
<dc:creator>Ammar Kılıç</dc:creator>
<guid>http://deftersayfalari.wordpress.com/2009/10/31/mevzubahis-turkiye-ise-yalandir/</guid>
<description><![CDATA[(İçi rahat etmeyecekler için başlar başlamaz not: Bu yazıda anlatılanlar tamamen hayal ürünüdür!) Tü]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong>(İçi rahat etmeyecekler için başlar başlamaz not: Bu yazıda anlatılanlar tamamen hayal ürünüdür!)<br />
</strong></p>
<p><strong>Türkiye’de iklim koşulları dikkate alınırken yağan yağmurların yanı sıra yağan yalanların da hesaba katılması gerekmektedir. Tam bir sayı veremem ama her sene metrekareye binlerce yalan düştüğünü söyleyebilirim. </strong></p>
<p><strong>Kuzeyden ve Güneyden  ve Batıdan ve Doğudan gelen yalanlı hava yurdu etkisi altına alır 365 gün altı saat. </strong></p>
<p><strong>Peki niye bu kadar yalanlı ve neden böylesi etkili?</strong></p>
<p><strong>Çünkü saatte bilmem kaç bin  kilometre hızla medya rüzgarlarının sürüklediği yalanlar yetkili ağızlardan çıkmakta.</strong></p>
<p><strong>Çünkü yalanlar Anayasamızda, ana yasamız olarak yer almakta. </strong></p>
<p><strong>Hem de öyle böyle değil, değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek derecede.</strong></p>
<p><strong>İsterseniz, devletin hikayesinin en başına dönelim, anayasasının dördüncü maddesinden başlayıp geriye doğru sayalım.</strong><br />
<!--more--><br />
<strong>4. madde:</strong></p>
<p><strong>İlk üç maddede sayılan onca şeyin değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceği belirtilmiş. </strong></p>
<p><strong>Sormalı: Hani bilim ilerliyor, teknoloji almış yürümüş, zaman, çağ, şartlar değişmiş, akıl var, aklın aydınlığı deniyordu; ne bu ‘gericilik’, dogma? 100 yıl sonra yaşayacak insanlar daha akıllı mantıklı olamaz mı? Daha mutlu mesut, refah ve ferah içinde yaşamanın yolunu yordamını bulamaz mı? Bence bulabilirler ve bulmaya hakları olduğu gibi değiştirmeye de hakları var. Geleceği kim ve ne adına ipotek altına almaya çalışıyorsunuz? İnsanlar düşünür, konuşur, birbirini ikna eder, değişir, değiştirir ve kendilerini geliştirir. Yoksa böyle olmaz mı, olamaz mı? Bu ülke “değiştirilmesi düşünülemeyecek” şeylerin değiştirilmesi suretiyle kurulmadı mı, bunu okutmadınız mı siz tarih kitaplarında bize? </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>3. madde: </strong></p>
<p><strong>Bu maddede sadece bir yalan gördüm. Nispeten doğru, hatta çok doğru içeren bir madde: Başkent Ankara’dır, bayrak ay yıldızlıdır vs. Bu gibi ilkesel olmayan, basit maddi hususlarda yalan konuşulmuyor bize. Devletin sınırları itibariyle bölünmez bir bütün olduğu da doğru fakat milletiyle bölünmez bir bütün oluşturduğu yalandır. ‘Kurtuluş Mücadelesi’ bir yana, bu devlet ile bu millet bir olmamış, bütünleşmemiştir. Devlet millete dayatmış, millet büyük oranda bildiğini okumuştur.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>2. madde:</strong></p>
<p><strong>Türkiye demokratik bir devlettir. </strong></p>
<p><strong>Yalan. Türkiye’yi asker’in yönettiğini, bu durumun ancak yeni yeni değişmeye başladığını, demokrasi yolunun sürekli olarak darbelerle kesildiğini, dahası darbelerin demokrasiyi değil demokrasinin darbe yönetimlerini kesintiye uğrattığını, darbe dediğimiz olayların, tam da bu kesinti zamanlarında, kesintilere karşı yapıldığını bilmeyen kaldı mı?</strong></p>
<p><strong>Türkiye laik bir devlettir. </strong></p>
<p><strong>Yalan. Türkiye dini kullanmanın ve baskı altında tutmanın bir yöntemi olarak laikliği kullanan bir devlettir. Dini siyasete alet eden asıl unsur olarak Devlet gösterilebilir. Diyanet ile Genelkurmay bariz iki örnektir. </strong></p>
<p><strong>Türkiye bir hukuk devletidir. </strong></p>
<p><strong>Yalan. Öyle değildir. Bu o kadar öyle değildir ki sürekli olarak her mecrada her fırsatta yetkililer tarafından dile getirilir, ağızlarda sakız edilir: “Türkiye bir hukuk devletidir!” Hayır, hukuk değil guguk devletidir. Hukuk devleti olmanın en belirgin vasfını, devletin kendi koyduğu kurallara en başta kendisinin uyması oluşturur. Maalesef binlerce örnek verebiliriz bu tespit için de. En son Haziran 2007’de Anayasa Mahkemesi’nin anayasaya aykırı olarak verdiği ‘367 kararı’ mesela..</strong></p>
<p><strong>Türkiye insan haklarına saygılı bir devlettir.</strong></p>
<p><strong>Düpedüz yalan. </strong></p>
<p><strong>Kürtlere, dindarlara, solculara kısacası muhalefet etsin etmesin, kendine muhalif gördüğü her insana sistematik olarak haksızlık yapmış, zulmetmiştir devlet. Örneğin Jitem’i ile, binlerce “faili meçhul” cinayetle, kan gölü oluşturmuştur. </strong></p>
<p><strong>1.madde:</strong></p>
<p><strong>Türkiye devleti bir cumhuriyettir. </strong></p>
<p><strong>Türk Dil Kurumu’nun sözlüğüne bakalım, ne diyor Cumhuriyet için: </strong></p>
<p>“Milletin, egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kullandığı yönetim biçimi.”</p>
<p><strong>Millet eğer bu ülkede egemenliği kendi elinde tutuyorsa, Cumhuriyet vardır. Ben bunun böyle olmadığını düşünüyorum. Yine buna da binlerce örnek verilebilirken, en yakında, ses getireni aktaralım:</strong></p>
<p><strong>Şubat 2008. Millet, TBMM’de 411 vekili ile demişti ki, “Yeter, başörtü yasağı zulümdür, başörtülü öğrenciler üniversitede okuyabilsin.” </strong></p>
<p><strong>Hatırlanacağı gibi -kaos üretim merkezi gibi çalışan &#8211; Hürriyet Gazetesi şöyle bir manşet atmıştı bu olay üzerine: “411 El Kaosa Kalktı”. </strong></p>
<p><strong>Anayasa mahkemesi, adeta bu yazıdaki tespitlerin hepsinin altına imza atarcasına, milletin bu meşru ve resmi kararını iptal etti, milletin iradesine böylece bir kez daha tecavüz etti.</strong></p>
<p><strong>Mal da yalan, mülk de yalan, var biraz da sen oyalan, diyerek yazıya nokta koymayacağım. Çözüm ne, tek cümlede hülasa:</strong></p>
<p><strong>Yalanların lağvedilmesi ve adalet ve hakikat ile milletin iradesinin tecelli etmesine imkân verilmesi.</strong></p>
<p><strong>Türkiye adalet ve hakikat zemininde sağlıklı bir surette kurulmalı ve büyük bir ülke olarak yola koyulmalı. </strong></p>
<p><strong>Tarih, insanlık adına öne çıkacak bir devlete görev vermek için fırsat kolluyor uzunca bir süredir. </strong></p>
<p><strong>Ve biz, eminiz, bu görevi devralacak arka plana sahibiz.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Devlet içinde devlet...]]></title>
<link>http://gorelelihikmet.wordpress.com/2009/10/29/devlet-icinde-devlet/</link>
<pubDate>Thu, 29 Oct 2009 13:51:05 +0000</pubDate>
<dc:creator>gorelelihikmet</dc:creator>
<guid>http://gorelelihikmet.wordpress.com/2009/10/29/devlet-icinde-devlet/</guid>
<description><![CDATA[Devlet içinde devlet olmaz diyoruz da aslın da dünyada var bu devlet. Vatikan&#8217;ın,  İtalya devl]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Devlet içinde devlet olmaz diyoruz da aslın da dünyada var bu devlet. Vatikan&#8217;ın,  İtalya devl]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[ÇOCUKLARI YETİŞTİREMEYİZ, KENDİLERİ YETİŞİRLER ]]></title>
<link>http://ismailhakkialtuntas.com/2009/10/28/cocuklari-yetistiremeyiz-onlar-kendileri-yetisirler/</link>
<pubDate>Wed, 28 Oct 2009 07:06:02 +0000</pubDate>
<dc:creator>ismailhakkialtuntas</dc:creator>
<guid>http://ismailhakkialtuntas.com/2009/10/28/cocuklari-yetistiremeyiz-onlar-kendileri-yetisirler/</guid>
<description><![CDATA[Günümüzde  anne baba hükmetmek, çocukta iktidarına kavuşmak istiyor. Hakikat bir, bakışlar ise binle]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Günümüzde  anne baba hükmetmek, çocukta iktidarına kavuşmak istiyor.</p>
<p>Hakikat bir, bakışlar ise binlerce. Sıkıntılı ve kavuşulmaz hırsların içerisinde herkes bir hırs kurbanı olmuş ve acı çekiyor.</p>
<p>Geminin batacağını dışarıdan bakan görür. İçinde olan ise battığında anlar. Gerçek açıktır ve gören gözün inancı tamdır.</p>
<p>Çocuğuna</p>
<p>-Bugün ne öğrendin, kaç puan aldın? Diyen anne baba sayısı her gün artıyor. Çünkü hayat zorlaştı.</p>
<p>Üzülme ve anlatma hakkını da kaybetmiş çocuk ise günün güzel geçtiğini bile düşünemeyecek kadar psikolojik baskı altındadır.</p>
<p>Öğretmeni dersteki başarısına, ebeveyni yükselecek mi davasına, kardeşleri varsa onlarda kazanılmış hakların en yükseği ile yarışında yoğunlaşmış gidiyor.</p>
<p>Unutulan bir şey mi var?</p>
<p>Evet; çocuklar fabrikadan çıkan bilgisayar değil canlı bir yaratıktır..</p>
<p>Herkesin umudu tepe noktası. Kurban olan inekler gibi semirilmeye çalışılıyor.Ancak  herkes mutuna ulaşamayacak ki,</p>
<p>Ahırdaki inek hep sevinirmiş, beni ne güzel besliyorlar diye, aslında kasabın bir gün onu keseceğini anlasa önüne konan otu yiyemezdi.</p>
<p>Çocukları inek gibi beslemek yerine insan olduklarını hatırlayıp, onlara önce ahlakın yüceliğini ve yaşamayı öğretelim.</p>
<p>Ayrıca inanç konusunda bile  onları ikna ederek yetiştirelim. Onları aldatmayalım. Çünkü en büyük aldatıcılar bilenler arasından çıkmıştır.</p>
<p>Sonuç olarak “Çocuk yetiştirmek zordur”</p>
<p>Unutmayalım ki, çocukları yetiştiremeyiz,  kendileri yetişirler.</p>
<p>Allah Teâlâ buyurdu ki;</p>
<p><strong><em>“Ailene namazı (dini yaşamayı)emret; kendin de ona sabırla devam et. Senden rızık istemiyoruz; (aksine) biz seni rızıklandırıyoruz. Güzel sonuç, takvâ iledir.”</em></strong> (Taha; 132)</p>
<p style="text-align:right;">İhramcızâde İsmail Hakkı</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Seydi'nin konvoyu ile ilk ekip yarın geliyor]]></title>
<link>http://blackdark.wordpress.com/2009/10/18/seydinin-konvoyu-ile-ilk-ekip-yarin-geliyor/</link>
<pubDate>Sun, 18 Oct 2009 01:11:40 +0000</pubDate>
<dc:creator>blackdark</dc:creator>
<guid>http://blackdark.wordpress.com/2009/10/18/seydinin-konvoyu-ile-ilk-ekip-yarin-geliyor/</guid>
<description><![CDATA[Demokratik açılım sürecin en önemli bölümünü oluşturan PKK&#8217;lıların dağdan indirilmesi için ilk]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Demokratik açılım sürecin en önemli bölümünü oluşturan PKK&#8217;lıların dağdan indirilmesi için ilk]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[İŞLETME TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ D-3 Gazi GÜDER]]></title>
<link>http://bircanogankul.wordpress.com/2009/10/10/isletme-terimleri-sozlugu-d-3-gazi-guder/</link>
<pubDate>Sat, 10 Oct 2009 10:17:02 +0000</pubDate>
<dc:creator>bircanogankul</dc:creator>
<guid>http://bircanogankul.wordpress.com/2009/10/10/isletme-terimleri-sozlugu-d-3-gazi-guder/</guid>
<description><![CDATA[DENETİM NOKTASI : Denetim yapılan yerdir.   DENETİM PULU : Satılan malların üzerine yapıştırılan eti]]></description>
<content:encoded><![CDATA[DENETİM NOKTASI : Denetim yapılan yerdir.   DENETİM PULU : Satılan malların üzerine yapıştırılan eti]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[MÜSLÜMAN BİRLİK OKUMASI !!! ]]></title>
<link>http://tolgaokmen.wordpress.com/2009/10/09/musluman-birlik-okumasi/</link>
<pubDate>Fri, 09 Oct 2009 07:36:04 +0000</pubDate>
<dc:creator>tolgaokmen</dc:creator>
<guid>http://tolgaokmen.wordpress.com/2009/10/09/musluman-birlik-okumasi/</guid>
<description><![CDATA[بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ السلام عليكم ورحمة الله MÜSLÜMAN BİRLİK OKUMASI !!! İSLAMI KÖT]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ</p>
<p>السلام عليكم ورحمة الله</p>
<p>MÜSLÜMAN BİRLİK OKUMASI !!!</p>
<p style="text-align:justify;">İSLAMI KÖTÜLEYEN : WEB SAYFASI YADA ŞAHISIN KÜFÜR FOTOSU İÇİN, MÜSLÜMAN KARDEŞLERİNİ UYAR !!! HTTP: ADRESİNİ KOPYALA. NOTUNA YAPIŞTIR. BU ADRES, ŞU KONU MÜDAHALE İÇİN İNSAN TOPLA.  HER NOTU OKUYAN MÜSLÜMAN KARDEŞ  10 TEBBET OKUYA YAPANA ÜFÜRE. EN GÜZELİ. HEM EN KUVVETLİ MÜDAHELE, HEM OKUMA SEVAB. HEM YAPAN HELAK.   DİYELİM 100 KARDEŞE MÜDAHALE İÇİN HABER VERDİN 1000 TEBBET ALLAH DÜŞMANININ KAFASINA İNDİ. AYNI GÜN HELAK KARDEŞLERİM.   10 TEBBET 5 DK DA OKUNUR. YILLARIN ZALİMLERİNİ.  MÜSLÜMAN  BİRLİK OKUMASIYLA 5 DK DEVİR. ÖRNEK : İSLAM DÜŞMANI BASIN, YAYIN, KURULUŞ, PARTİ, LOCA, ŞAHIS, YAHUDİ, HIRİSTİYAN, PUTPEREST, ATEİST  &#8230;&#8230;&#8230;.TÜRKİYE KURTULUR KARDEŞLERİM.  ŞİKAYETLE SİTE BELKİ KAPANIR. YAPAN ŞEREFSİZ YAŞAR. BU ŞEKİL YAPANDA CEZASINI BULDU.  TEKFİR&#8217; E DİKKAT ET. KİME OKUDUĞUNDAN EMİN OL. MASON BASIN YAYIN BİR MÜSLÜMANI KÖTÜ TANITABİLİR. İYİCE ARAŞTIR. KESİNSE BİN TEPESİNE.  NUH SURESİ DE KÖKÜNÜ KAZIYIP GÖÇÜRMEK İÇİN OKU. ADET SİZE KALMIŞ. YERİN KUVVETİNE GÖRE.  BUNU TÜRKİYE GENELİNDE TÜM YAHUDİ, HIRİSTİYAN İÇİN KULLAN.  İSLAMA KÜFREDEN, KÖTÜLEYEN ŞAHISLAR, WEB SİTELERİ, CLUB, BAR, PAVYON, DİSKO, İÇKİ SATAN YER, DOMUZ ÇİFTLİK, MÜNAFIK, KAFİR.  HER KES NETTE, SOKAĞINDA, CADDESİNDE, MAHALLESİNDE, MÜSLÜMAN CEMAAT TOPLU OKUMA İLE KÖTÜLÜKLERİ DEVİRİR KAZIRSA TÜRKİYE KURTULUR.  TOPLU OKUMA İÇİN BİR WEB SİTESİ KURULMASI GEREK. BİR MİLYON MÜSLÜMAN ÜYE, OKUNACAK İSLAM KARŞITI YER, ŞAHIS BELİRLENİP FOTO, VIDEO SİTEDE YAYINLANIP OYA SUNULUR. ÜYELER VE SİTE BAŞINDAKİ İSLAM ALİM KİŞİ KARARI İLE.  KISA ZAMANDA ALLAH DÜŞMANI YER YOK EDİLİR.</p>
<p style="text-align:justify;">KURAN AYETİ BU !!!</p>
<p style="text-align:justify;"><img src="///Users/tolgaokmen/Library/Caches/TemporaryItems/moz-screenshot.png" alt="" /></p>
<p style="text-align:justify;"><img src="///Users/tolgaokmen/Library/Caches/TemporaryItems/moz-screenshot-1.png" alt="" /></p>
<p><img src="///Users/tolgaokmen/Library/Caches/TemporaryItems/moz-screenshot-4.png" alt="" /></p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-139" title="MESED." src="http://tolgaokmen.wordpress.com/files/2009/10/mesed2.jpg" alt="MESED." width="600" height="372" /></p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-140" title="NUH" src="http://tolgaokmen.wordpress.com/files/2009/10/nuh.jpg" alt="NUH" width="525" height="1627" /></p>
<p>VESSELAM&#8230;</p>
<p>( EHLİ SÜNNET &#8211; NASRULLAH )<br />
SAHİB-UL HİLYE<br />
Tolga<br />
2009 </p>
<p>شيخ تلغ<br />
نكاح</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[30 yıl ceza alan çocuklar aşkına seramoni…]]></title>
<link>http://besireymen.wordpress.com/2009/10/08/30-yil-ceza-alan-cocuklar-askina-seramoni%e2%80%a6/</link>
<pubDate>Thu, 08 Oct 2009 19:22:44 +0000</pubDate>
<dc:creator>Beşir Eymen</dc:creator>
<guid>http://besireymen.wordpress.com/2009/10/08/30-yil-ceza-alan-cocuklar-askina-seramoni%e2%80%a6/</guid>
<description><![CDATA[Özgürlük30 yıl ceza alan çocuklar aşkına seramoni…     Fırat KARLIDAĞ  Yatay çizilmiş bir düzlemin ü]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Özgürlük30 yıl ceza alan çocuklar aşkına seramoni…     Fırat KARLIDAĞ  Yatay çizilmiş bir düzlemin ü]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[12 Korucu-Devlet Katliamı]]></title>
<link>http://incememed.wordpress.com/2009/10/08/12-korucu-devlet-katliami/</link>
<pubDate>Thu, 08 Oct 2009 14:58:14 +0000</pubDate>
<dc:creator>incememed</dc:creator>
<guid>http://incememed.wordpress.com/2009/10/08/12-korucu-devlet-katliami/</guid>
<description><![CDATA[]]></description>
<content:encoded><![CDATA[]]></content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>
