<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress.com" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>din &amp;laquo; WordPress.com Tag Feed</title>
	<link>http://en.wordpress.com/tag/din/</link>
	<description>Feed of posts on WordPress.com tagged "din"</description>
	<pubDate>Fri, 27 Nov 2009 23:57:09 +0000</pubDate>

	<generator>http://en.wordpress.com/tags/</generator>
	<language>en</language>

<item>
<title><![CDATA[KURBAN BAYRAMINIZI EN İÇTEN DİLEKLERİMİZLE KUTLARIZ]]></title>
<link>http://ulkudas.wordpress.com/2009/11/27/1158/</link>
<pubDate>Fri, 27 Nov 2009 17:24:13 +0000</pubDate>
<dc:creator>ulkudas</dc:creator>
<guid>http://ulkudas.wordpress.com/2009/11/27/1158/</guid>
<description><![CDATA[uLKuDaS Bayramlar, insanlar arasındaki karşılıklı sevgi ve saygının perçinlendiği günlerdir. Bayraml]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div id="attachment_1157" class="wp-caption alignleft" style="width: 470px"><a href="http://ulkudas.wordpress.com/files/2009/11/iyibayramlar19bc4.gif"><img src="http://ulkudas.wordpress.com/files/2009/11/iyibayramlar19bc4.gif" alt="" title="iyibayramlar19bc4" width="460" height="306" class="size-full wp-image-1157" /></a><p class="wp-caption-text">uLKuDaS</p></div>
<p>Bayramlar, insanlar arasındaki karşılıklı sevgi ve saygının perçinlendiği günlerdir. Bayramlar, insanların birbirleriyle olan dargınlıklarını unuttukları, barıştıkları, kardeşçe kucaklaştıkları günlerdir. Bayramlar,milli ve dini duyguların, inançların, örf ve adetlerin uygulanıp sergilendiği, bir toplumda millet olma şuurunun şekillendiği, kuvvetlendiği günlerdir. Hep bir arada, sevgi dolu ve huzurlu nice bayramlar geçirmek dileğiyle, Kurban Bayramınız kutlu olsun!</p>
<p>www.ulkudas.wordpress.com<br />
                                          ulkudas_53@hotmail.com</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kurban ve intihar]]></title>
<link>http://kalemzede2.wordpress.com/2009/11/27/kurban-ve-intihar/</link>
<pubDate>Fri, 27 Nov 2009 12:12:48 +0000</pubDate>
<dc:creator>kalemzede</dc:creator>
<guid>http://kalemzede2.wordpress.com/2009/11/27/kurban-ve-intihar/</guid>
<description><![CDATA[Türkçede &#8220;kendi kendini öldürmek&#8221; anlamında kullanılan intihar kelimesi, Arapça nahr kök]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Türkçede &#8220;kendi kendini öldürmek&#8221; anlamında kullanılan intihar kelimesi, Arapça nahr kök]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Allah’a muhalif kanun koymak]]></title>
<link>http://mehmetselimpolat.wordpress.com/2009/11/27/allah%e2%80%99a-muhalif-kanun-koymak/</link>
<pubDate>Fri, 27 Nov 2009 04:07:42 +0000</pubDate>
<dc:creator>mehmet selim polat</dc:creator>
<guid>http://mehmetselimpolat.wordpress.com/2009/11/27/allah%e2%80%99a-muhalif-kanun-koymak/</guid>
<description><![CDATA[Hüküm koyma ; Allah’a muhalif kanun koymanın ve koydurtmanın hükmü nedir? &nbsp; Rasulullah davet yo]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Hüküm koyma ; Allah’a muhalif kanun koymanın ve koydurtmanın hükmü nedir? &nbsp; Rasulullah davet yo]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Allah’tan başkası için yemin etmek]]></title>
<link>http://mehmetselimpolat.wordpress.com/2009/11/27/allah%e2%80%99tan-baskasi-icin-yemin-etmek/</link>
<pubDate>Fri, 27 Nov 2009 03:59:29 +0000</pubDate>
<dc:creator>mehmet selim polat</dc:creator>
<guid>http://mehmetselimpolat.wordpress.com/2009/11/27/allah%e2%80%99tan-baskasi-icin-yemin-etmek/</guid>
<description><![CDATA[&#8220;Allah&#8217;tan başkasına yemin eden, şüphesiz apaçık bir şirk koşmuştur. (Hadis-i Şerif) (Ti]]></description>
<content:encoded><![CDATA[&#8220;Allah&#8217;tan başkasına yemin eden, şüphesiz apaçık bir şirk koşmuştur. (Hadis-i Şerif) (Ti]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[HAK VE BATILIN SONSUZ MÜCADELESİ ]]></title>
<link>http://ismailhakkialtuntas.com/2009/11/26/hak-ve-batilin-sonsuz-mucadelesi/</link>
<pubDate>Thu, 26 Nov 2009 10:47:31 +0000</pubDate>
<dc:creator>ismailhakkialtuntas</dc:creator>
<guid>http://ismailhakkialtuntas.com/2009/11/26/hak-ve-batilin-sonsuz-mucadelesi/</guid>
<description><![CDATA[Her ne kadar emperyalist güçler insanlığa komplo üzerine komplo kursalar da sonuçta mağlup olacaklar]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:justify;">Her ne kadar emperyalist güçler insanlığa komplo üzerine komplo kursalar da sonuçta mağlup olacakları kesindir. Çünkü Allah Teâlâ <em>“Şüphesiz ki Allah, emrine gâlibdir, muktedirdir. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler!” </em><a href="http://ismailhakkialtuntas.wordpress.com/wp-admin/post-new.php#_ftn1"><strong><strong>[1]</strong></strong></a><em> </em>buyurdu.</p>
<p style="text-align:justify;">Hak ve Batılın sonsuz mücadelesi var olagelmiştir. Durmayan bu savaşın galipleri Allah Teâlâ’ya inananlardır. Ancak olaylar ve zamanlara bakılınca bu galibiyetin çok zaman kesintiye uğradığı tespit edilmektedir. Belli bir zaman bir yükselme varken bir düşmenin başlaması nedenini bulup dini kalkınmanın önünü açmak gerektiği hissedilmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Aslında dünyada İslam’ın yükselişi de İslam’ın kendi dinamikleriyle olmamıştı. Mesela Sovyetleri kuşatmak için yaratılan <strong><em>yeşil kuşak projesi</em></strong> olmasaydı, bugün etrafta bu kadar dindar adam görmezdik. Ama artık küresel sermayenin, yeşil kuşak ve siyasal İslam içindeki gücü görüldüğü için yeşil kuşak&#8217;ı ve siyasal İslam’ı bitirme projelerine dönüş yapmak için düzen kurmaya yeniden başladılar. Çünkü bu yok etme planları ile kendilerinide korumak ve kuvvetlendirmek kolaylaşacaktır.</p>
<p style="text-align:justify;">[Arnold Toynbee, bu konuda ilgi çekici bir teorisi vardır:</p>
<p style="text-align:justify;">“İnsanın başarılı olması için, her zaman bir <strong><em>challenge</em></strong> ve bir <strong><em>response (meydan okuma ve karşılık)</em></strong> gerekir; eğer insan meydan okumaya boyun eğmezse, verdiği karşılık bizzat onun uygarlığının tabanını geleceğini yaratır.” Bu yaratma bazen yok etmeye doğru götürür.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>Bu nedenle bu teorinin sonuna kadar gidilecek olursa, acaba meydan okuma ne kadar büyükse, insanın karşılığının da o kadar güçlü olacağı gibi bir sonucuna varılacaktır? </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>En azından, daha iyi bir karşılığın bulunmasına kadar.</em></strong>]<a href="http://ismailhakkialtuntas.wordpress.com/wp-admin/post-new.php#_ftn2">[2]</a></p>
<p style="text-align:justify;">Doğru olmanın verdiği kazançların yanında şartların varlığı da önem arz etmektedir. Çünkü kâinatta Allah Teâlâ Hak ve batıl arasında mücadelede taraf tutarken batılın gayretini de baltalamaz. Fakat onun karşılığı olan cezayı da yeri gelir dünyada yeri gelir ahirette verir. Hakk yolunda olanlara ayrıcalıklı istismar hakkınıda kullanmaz. Avantajlar ihsan edilmişse bunun karşılığında batıl ehline de başka bir yönden ikrâmı ilâhisinide vermiştir.</p>
<p style="text-align:justify;">Ahlâk ve din kuralları, hayat ve ölüm karşısındaki tutumlar, çalışma kavrayışı, çaba sarf etmenin değeri, insanın rolü; bunların her biri artık İslam’la hiçbir ilgisi olmayan davranışlar olarak görülmekle beraber ondan türemiştir. Ancak bunun böyle olması, Hakkın batılın gelişmesinde ki eğilimini, teknolojik yönünde ilerlemesini engellememektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Unutulmaması gereken İslâm’ın galibiyetinin Allah Teâlâ tarafından istenmesidir. Ancak bu muzafferiyet bizlerin gayreti neticesinde olacağını bilmemiz gerekir. Yoksa batılın inancındaki teslimiyeti hak yol karşısında batıl olması nedeniyle mağlup olmadığı gerçeğini tarih göstermektedir. Kur’ân-ı Kerim’de <strong><em>“</em></strong><strong><em>Müminler saadete ermişlerdir.”</em></strong><strong><em> </em></strong><a href="http://ismailhakkialtuntas.wordpress.com/wp-admin/post-new.php#_ftn3">[3]</a> Ayeti gelecek ayetlerden bağımsız düşünüldüğünde iman edenler denildiğinde inancında <strong><em>“mümin”</em></strong> olanlar kurtulur demektir. Gelecek ayetler ile beraber düşünülünce <strong><em>“fiiliyata geçen iman sahipleri”</em></strong> nin varis olacağından bahsedilmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">[İlk çıktığı dönemde teknolojik durumu iyi olmayan İslam âlemi, ona hayat veren, hareket getiren kervan yollar olmasaydı, ilk dönemdeki hızlı gelişimi olmayabilirdi. Yollar onun zenginliği, varlık nedeni, uygarlığıdır. Yüzyıllar boyunca, yolların sayesinde "egemen" bir konumda kalacaktır. Bu Allah Teâlâ’nın o dönem için bağışladığı bir ikramdır. Ancak Müslümanlık, Amerika'nın keşfine kadar, Eski Dünya'ya egemen olmakta, bu dünyanın o sıralardaki <strong><em>"dünyevî"</em></strong> tarihini kurala bağlamaktadır. Yani, Eski Dünya'nın bölümlerini oluşturan büyük kültür alanlarını temasa geçiren -Uzakdoğu, Avrupa, Kara Afrika-, tek başına İslamiyet’tir. Razı olmadığı veya hiç değilse göz yummadığı hiçbir şey geçememektedir.]<a href="http://ismailhakkialtuntas.wordpress.com/wp-admin/post-new.php#_ftn4">[4]</a></p>
<p style="text-align:justify;">Zamanımızda ise bu avantajların yanında dinin güçlü etkisi zayıflayınca çok şeyler kaybedilmiştir. Bu kaybedişe son zamanlarda ise bu antisemitik (Yahudi aleyhtarı) görüşün karşısında Anti-İslam görüşler piyasaya sürülerek bütün kötülük sebebi olarak beyinlere işlenmeye başlamıştır. Çünkü emperyalist emeller karşısında İslâm’ın engel olacağını düşünmektedir. Ancak bu komplo görüşe karşı kendimizi geliştirmemiz ve içtimai hayatta terakki edebilmemiz için inanç seviyemizin terakki etmesi gayret etmemiz lazımdır. Niçin mi?</p>
<p style="text-align:justify;">Kapitalist sistem karşısında zayıf kalan komünizm yerine hayatta kalabilmek için İslâm’ı öngörenlerin bir sebebi olsa gerekir. Çünkü onların başarılarını kat kat daha artırmak için ortaya çıkan dinsiz sosyalizm sonucunda kuvvetlerini daha artırdılar. Fakat Karl Marks’ın çok önceleri kabul ettiği fakat sonra dine karşı tavır alarak kendi sistemini emperyalist emellere mahkûm edişi ile unutulan büyük engel yıkım ile tekrar hatırlanıldı. O da İslâm’ın kendisi idi.</p>
<p style="text-align:justify;">Marx, dinin toplumları uyutmak için uydurulan bir afyon olduğunu söylerken, İslamiyet için farklı düşünmüştür. Şunları söyler:</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“Bütün tek Tanrılı dinler kurulu düzene karşı oluştu, örgütlendi, gelişti. Arabistan çöllerinde inanılmaz bir yoksulluk ve yozluk vardı. Müslümanlık bir isyan bayrağı olarak doğdu. Aşırı faizci sermaye, her yere, her şeye hâkimdi. Tefeciler, ülkenin insanını soyup soğana çeviriyorlardı. Ama fakirin, fukaranın, göçebenin, yoksulun kendisine şemsiye ve kalkan olarak kullanacağı bir felsefesi ve ideolojisi yoktu, Müslümanlık bunu sağladı.”</em></strong><a href="http://ismailhakkialtuntas.wordpress.com/wp-admin/post-new.php#_ftn5">[5]</a></p>
<p style="text-align:justify;">İnsan tarihinde değişmeyen tek olgu değişimin kendisidir. Özellikle sistemlerinin sürüklediği aşırılıkları ve karmaşık ortamın oluşturduğu yeni dengeleri sağlamada, öncelikle öğrenmeli ve zaman kaybetmeden ulusal gelişim ve yönelimimizi belirlemeliyiz. </p>
<p style="text-align:justify;">İnsanın kendini yetiştirme hususunda hassasiyeti kendini aştığı kadar kendini de büyük ölçüde tutarlı kılması da gerekecektir. Çünkü başarı iç ve dışın aynı duygu ve düşüncede olması ile mümkündür. Gazzali’ye Sûfi meşrep kardeşi Ahmed’in onu kast ederek okuduğu;</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>“</strong><strong><em>Ey yumuşamaz taş! </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>Daha ne zamana kadar </em></strong><strong><em>demiri bileyeceksin; ama kendin keskin olmayacaksın?”</em></strong><a href="http://ismailhakkialtuntas.wordpress.com/wp-admin/post-new.php#_ftn6"><em><strong>[6]</strong></em></a><em> </em></p>
<p style="text-align:justify;">[Bize öyle geliyor ki, bizim gayretimiz, insandaki cüz'î irade yanılgısını olduğu kadar, hareketlerinde kaçınılmaz olan determinizm <a href="http://ismailhakkialtuntas.wordpress.com/wp-admin/post-new.php#_ftn7">[7]</a> yanılgısını da ortadan kaldırmaktır. Böyle olunca isyan problemi, insanın ta içinde keşfedilmiş bir olgu, selametini belirleyecek bir seçim olarak ortaya çıkıyor. İsyan etmeyi istemek veya istememek, harekete geçmeyi istemek veya istememek, bu ikisinden birini seçmek gerekiyor. En iyisini seçmek için de, hep daha fazlasını istemek, elini daha ileriye uzatmak, kalbini genişletmek, bir yandan kendini âleme verirken öte yandan kendini âlemin merkezi hâline getirmek yeterlidir.]<a href="http://ismailhakkialtuntas.wordpress.com/wp-admin/post-new.php#_ftn8">[8]</a></p>
<p style="text-align:justify;">Epiküros diyor ki; <strong><em>“Gerçek kâfir, kalabalıkların tapındıkları tanrıları inkâr eden değil; asıl, kalabalıkların inandıkları tanrıları doğrulayan kişidir”</em></strong> Aslında buradan çıkan mana Hz. Ali kerremallâhu vechenin<strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“Sakın Hakk´ı bazı kişilerle bilip tanımaya çalışma; önce Hakkı´ı bil, sonra Hakk ehlini tanımaya çalış.”</em></strong></p>
<p style="text-align:right;"><strong><em>İhramcızâde İsmail Hakkı</em></strong></p>
<p>&#160;</p>
<hr size="1" /><a href="http://ismailhakkialtuntas.wordpress.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref1">[1]</a> Yusuf, 21</p>
<p><a href="http://ismailhakkialtuntas.wordpress.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref2">[2]</a>Bkz: (Fernanad BRAUDEL, 2006), s.41</p>
<p><a href="http://ismailhakkialtuntas.wordpress.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref3">[3]</a> Müminûn, 1</p>
<p><a href="http://ismailhakkialtuntas.wordpress.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref4">[4]</a> bkz: (Fernanad BRAUDEL, 2006), s. 97</p>
<p><a href="http://ismailhakkialtuntas.wordpress.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref5">[5]</a> ARSLANOĞLU, İbrahim: Kurumlar Sosyolojisi Ders Notları. Ankara, 2001, s. 55</p>
<p><a href="http://ismailhakkialtuntas.wordpress.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref6">[6]</a> ZERRİNKUB, Hüseyin,  <em>Medreseden Kaçış, İmam Gazzâli’nin Hayatı, Fikirleri ve Eserleri</em>, Anka Yayınları, İstanbul, 2001, s.130–136</p>
<p><a href="http://ismailhakkialtuntas.wordpress.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref7">[7]</a> <strong>Determinism: </strong>Doğa&#8217;daki her olayın, dolayısıyla insanın tüm faaliyet ve davranışlarının kendi iradesi dışında seyreden bazı faktörlere tabi olduğunu ileri süren teori, gerekircilik.</p>
<p><a href="http://ismailhakkialtuntas.wordpress.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref8">[8]</a> (TOPÇU, 1995), s. 205</p>
<p><strong><span style="text-decoration:underline;">KAYNAKÇA</span></strong></p>
<p>Fernand BRAUDEL, t. A. (2006). <em>Uygarlıkların Grameri.</em> İstanbul: İmge.</p>
<p>SARTRE, J.-P. t. (1998). <em>Özgür Olmak Antisemit&#8217;in Portresi,.</em> İstanbul: 3. Baskı: Toplumsal Dönüşüm Yayınları.</p>
<p>TOPÇU Nurettin, H. E.-I. (1999). <em>Yarınki Türkiye.</em> İstanbul: Dergâh Yayınları.</p>
<p>TOPÇU, N. t.-M. (1995). <em>İsyan Ahlâkı —Conformisme et Revolte.</em> İstanbul: Dergah Yayınları.</p>
<p>&#160;</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[MEHDİ ALEYHİSSELÂM (SON KURTARICI)]]></title>
<link>http://ismailhakkialtuntas.com/2009/11/25/mehdi-aleyhisselam-son-kurtarici/</link>
<pubDate>Wed, 25 Nov 2009 08:32:25 +0000</pubDate>
<dc:creator>ismailhakkialtuntas</dc:creator>
<guid>http://ismailhakkialtuntas.com/2009/11/25/mehdi-aleyhisselam-son-kurtarici/</guid>
<description><![CDATA[Mehdî’nin Sözlük Anlamı Arapça kökenli, هدي (doğru yolu bulmak, yol göstermek) kelimesinden ismi mef]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:justify;"><strong><span style="text-decoration:underline;">Mehdî</span></strong><strong><span style="text-decoration:underline;">’nin Sözlük Anlamı</span></strong></p>
<p style="text-align:justify;">Arapça kökenli, <strong>هدي</strong><strong> </strong>(doğru yolu bulmak, yol göstermek) kelimesinden ismi mef’ul olup <em>“doğru yola iletilmiş, hidayete ulaştırılmış, kendisine Allah Teâlâ tarafından yol gösterilen”</em> anlamlarına gelen Mehdî genel anlamda kıyametten önce ortaya çıkarak dünyada adaleti, düzeni sağlayacağına inanılan şahıs olarak tanımlanmaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><span style="text-decoration:underline;">Mehdî</span></strong><strong><span style="text-decoration:underline;"> İnancının Doğuşu</span></strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;">Mehdî inancının doğuşu hakkında farklı görüşler vardır. Bu görüşlerden birine göre Mehdî inancı <strong>ilk defa Sümerliler</strong>’de ortaya çıkmış, <strong>Babil ve Mısır</strong>’da gelişmeye devam ederek bu iki medeniyetten dünyaya yayılmıştır.</p>
<p style="text-align:justify;">Diğer görüşe göre ise Mehdî inancı her dinin kendi içinde tarihi, psikolojik ve sosyolojik şartlarına göre doğmuş ve gelişmiştir. Nitekim Hindliler, Brahma’nın tenasühünde <strong>Vişnu</strong>’nun vücuda gelişini ve Hindûluğun Budizme hâkim olacağı dönemi beklerler.</p>
<p style="text-align:justify;">Moğolların da, <strong>Cengiz Han</strong>’ın ölümünden önce kendilerini Çin esaretinden kurtarmak üzere sekiz ya da dokuz yüz yıl sonra tekrar döneceğini söylediğine hâlen inandıkları belirtilmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Yahudi inancında <strong>İlyas aleyhisselâm</strong>ın semaya kaldırıldığı ve onun adaleti sağlamak için ahir zamanda yeryüzüne tekrar döneceği anlayışına karşın Hıristiyanlıkta <strong>Hz. İsâ</strong><strong> aleyhisselâm</strong>ın kıyametten önce kurtarıcı olarak tekrar döneceği inanışı mevcuttur. Her ne kadar Yahudilik ve Hıristiyanlıktaki Mesih inancı ile İslâm kültüründeki Mehdî inancı tam olarak örtüşmese de Mesih veya Mehdînin geliş amaçları bakımından ortak oldukları görülmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><span style="text-decoration:underline;">İslâm Kültüründe Mehdî</span></strong><strong><span style="text-decoration:underline;"> İnancı</span></strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;">İslâm dünyasında, özellikle Şiî inancında, kurtarıcı anlayışı önemli bir yer tutar. Şiîlikte başta <strong>Hz. Ali b. Ebi Talib kerremâ’llâhü veche</strong> olmak üzere birçok kişi Mehdî olarak kabul edilmiş, hatta Ali b. Ebi Talib ve Cafer es-Sadık radiyallâhü anhüma gibi bazılarının ölmediği, tekrar ortaya çıkıp dünyayı ıslah edeceklerine inanılmaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;">1300 yılı <a href="#_ftn1">[1]</a> itibariyle Şiî inancının yaygın olduğu kültürlerde dünyayı yenileyecek, karanlıktan kurtaracak en az dört şahsiyet vardır:</p>
<p style="text-align:justify;">1-Dokuzuncu yüzyılda ortadan kaybolan, gizli olarak yaşamına devam eden onikinci imam.</p>
<p style="text-align:justify;">2-Hilafeti döneminde dini yenileyen biri olarak ortaya çıkacak olan onikinci halife.</p>
<p style="text-align:justify;">3-Kıyametten önce altın bir çağın gelmesine öncülük edecek olan Mehdî aleyhisselâm</p>
<p style="text-align:justify;">4-Yine dünyanın sonuna doğru askeri basanlar elde edecek olan Hz. İsâ aleyhisselâm</p>
<p style="text-align:justify;">İslâm dünyasında eylem olarak ilk çıkan <strong>Mehdîci hareketler</strong> olarak bilinen askeri faaliyetler, Şiî inancına göre onikinci İmam’ın ortaya çıkacağı iddia edilen yüzyılda, yani hicri 13. yüzyılda görülmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;"><strong>Mehdîci hareketler olarak isimlendirilen isyanların meydana geldiği ülkeler</strong></p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;">Kuzey Nijerya (1804)</p>
<p style="text-align:justify;">Hindistan (1820, 1828 ve 1880)</p>
<p style="text-align:justify;">Java (1825)</p>
<p style="text-align:justify;">İran (1844)</p>
<p style="text-align:justify;">Cezayir (1849, 1860 ve 1879)</p>
<p style="text-align:justify;">Senegal (1854)</p>
<p style="text-align:justify;">Sudan (1881)</p>
<p style="text-align:justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><span style="text-decoration:underline;">Osmanlı toplumunda da Mehdî inancı</span></strong><span style="text-decoration:underline;"> </span></p>
<p style="text-align:justify;">Osmanlı Anadolusu’nda Mehdîci hareketler olarak kabul edilen Rafızî isyanları önemli yer tutmaktadır. Bu hareketlerin Türkiye tarihindeki ilk örnekleri <strong>1240 yılındaki Babaî ayaklanması</strong>, son örneği ise <strong>1665 tarihindeki Seyyid Abdullah isyanı</strong>dır.</p>
<p style="text-align:justify;">II. Bayezid zamanında Safaviler’in tahrikiyle Teke yöresinde çıkan 1511 deki <strong>Şahkulu isyanı</strong>, 1520’de aynı yöredeki <strong>Bozoklu Celal (Şah Veli)</strong> ve 1527 tarihli <strong>Şah Kalender isyanları</strong> ihtilalci Mehdîci hareketlerin önemlileri olup 1525-1528 tarihleri arasında Adana ve Orta Anadolu’da ortaya çıkan küçük çaplı hareketler de vardır.</p>
<p style="text-align:justify;">Bu hareketlerin yöneticilerinin tamamına yakını, döneminde yöre halkı tarafından şeyh olarak görülmüştür. Bu kişiler kendilerini Mehdî ilan etmeden evvel, bir mağaraya çekilerek uzun bir süre inziva hayatı yaşar. İnzivadan çıktıktan sonra Allah Teâlâ ile temas kurduklarını ve O’nun kendisini görevlendirdiğini açıklayarak Mehdîliklerini ilan edip ayaklanmayı başlatırlar.</p>
<p style="text-align:justify;">Bunun saydıklarımızın yanında Osmanlı padişahlarından <strong>Kanuni Sultan Süleyman’ın <em>Mehdî-i ahir ez-zaman </em>(son zamanın Mehdîsi)</strong> olarak sıfatlandırılmıştır. Aynı şekilde ünlü tarihçi Peçevi İbrahim Efendi de (hyt. 1059/1649?) <strong><em>IV. Murad’ı (1622-1640) Mehdî-i ahirzaman</em></strong><em> </em>olarak vasıflanmaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;"><strong><span style="text-decoration:underline;">Hadis-İ Şeriflerde Mehdî İnancı</span></strong></p>
<p style="text-align:justify;">Gerek İslâm dünyasında, gerek Osmanlı toplumunda kıyametle bağlantılı karakterlerin en önde geleni olan Mehdî Kur’an’da zikredilmezken, güvenilir hadis kitapları olarak kabul edilen altı hadis kitabında ise Mehdî ile ilgili sınırlı sayıda hadis vardır. Bu hadislere göre dünyanın tek günlük ömrü kalsa bile Allah Teâlâ’nın o günü uzatarak, adı Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin adına, babasının adı Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin adına uygun olarak (Ebu Davud 1992: Mehdî 1,IV, 474; Tirmizi 1992: Fiten 52, IV, 505) Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin zürriyetinden gönderilecek olan (Ebu Davud 1992: Mehdî 1, IV, 474-5; İbn Mace 1992: Fiten 4085, II, 1367) Mehdî, daha önce zulüm ve haksızlıklarla dolu olan yeryüzünü adalet ve insafla dolduracaktır. Mehdî fiziki olarak geniş alınlı olup ince uzun burnunun ortası biraz yüksektir ve yedi sene hükmeder (Ebu Davud 1992: Mehdî 1, IV, 474-5).</p>
<p style="text-align:justify;">Yine Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Mehdî ile ilgili şu söz atfedilmektedir:</p>
<p style="text-align:justify;">“Horasan tarafından bayraklar çıktığını gördüğünüzde, kar üzerinde sürünerek de olsa. O bayraklara katılınız, zira içerisinde Allah’ın halifesi Mehdî vardır”</p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;"><strong><span style="text-decoration:underline;">Mehdî</span></strong><strong><span style="text-decoration:underline;">’nin Çıkışının Alametleri</span></strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;">Mehdî öncesi devirde dünyada erkeklerin azalacağı,<em> </em>kadınların çoğalacağı, emanete hıyanetin artacağı, içki ve bidatlerin çoğalacağı, idare işlerinin ehil olmayanlara verileceği, erkeklerin karısına itaat edip annesine isyan, dostuna iyilik babasına eziyet edeceği, kişiye kötülüğünden korkulduğu için saygı gösterileceği. Ayak takımlarının başa geçeceği, zelzele ve harp felaketlerinin görüleceğine dair fikirler ileri sürülmüştür. Bunun yanında Mehdî’nin gelmekte olduğunu gösteren işaretler hakkında da çeşitli bilgilere rastlanmaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;">Bu alametlerden bazıları Fırat nehrinden altın bir dağ çıkması. Ramazan ayının ilk gecesinde ay, on beşinci gününde güneş tutulması, sık sık depremlerin meydana gelmesi, doğudan büyük bir ateşin çıkması, her tarafı aydınlatan kuyruklu yıldızın doğması. Hz. Ali kerremâ’llâhü veche neslinden büyük cüsseli, gözünde siyah bir nokta bulunan Şam tarafında Yabis denilen bir yerden Süryani’nin çıkmasıdır. Mehdî çıkmadan önce milletler arasında ticari yollar kapanacak, insanlar arasındaki fitne artacaktır. Değişik ülkelerden birçok âlim beraberindeki 310 kadar insanla, birbirinden habersiz şekilde Mehdî’yi aramak üzere yola çıkacak ve sonunda herkes Mekke’de buluşacaktır. Birbirlerine niçin geldiklerini sorduklarında.”</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>Fitneleri önleyecek ve Kostantiniyye’yi </em></strong>(İstanbul)<strong><em> fethedecek olan Mehdî’yi arıyoruz” </em></strong>derler. Ayrıca Mehdî gelmeden önce doğudan ışık veren bir yıldız görüneceği. Ramazan da iki defa ay tutulacağı, semadan bir sesin onu sesiyle çağıracağı ve bu sesi uykuda bile olsalar herkesin duyacağı da iddia edilmektedir. Mehdî çıktığında, onun gerçek Mehdî olduğuna dair işaret sayılabilecek olayların da ileri sürüldüğü görülmektedir. Mehdî çıkarken başında bir sarık olacak ve bir tellal<strong><em> “Bu Allah’ın halifesi olan Mehdî’dir. Ona uyunuz” </em></strong>şeklinde nida edecektir.</p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;"><strong><span style="text-decoration:underline;">Mehdî</span></strong><strong><span style="text-decoration:underline;">’nin Çıkış Zamanı</span></strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;">Muhyiddin ibn Arabi kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz Fatıma evladından olacak olan Mehdî’nin hicretten <strong>خــجــف</strong> yıl sonra, yani ebced hesabıyla (Hı=600)+(Cim=3)+(Fe=80)=683 yılında zuhur edeceğini iddia etmiştir. Bu tarih geldiğinde Mehdî görünmeyince bazıları bu tarihin Mehdî’nin doğum tarihi olduğunu, onun hicri 710 yılından sonra ortaya çıkacağını, dolayısıyla 683 yılında doğan Mehdî’nin 26 yaşında olacağını söylemişlerdir. <a href="#_ftn2">[2]</a></p>
<p style="text-align:justify;">İmam Şa’rani de Mehdînin h.1255 yılı Şaban ayında çıkacağını söylemiş, tarih aksini göstermiştir.<a href="#_ftn3">[3]</a></p>
<p style="text-align:justify;">Bistâmî, <strong><em>Cifr’ul Câmî</em></strong> adlı eserinde Mehdî’nin çıkış tarihi ile ilgili şu hesaplamayı yapar: Besmeledeki harflerin ebced hesaplamalarına (küçük ebced) göre sayısal değeri 784’tür. Mehdî’nin çıkış tarihi hicri 784 olarak düşünülse de bu doğru değildir. Çünkü bu hesaplamada sadece harflerin değeri toplamıştır. Hesaplamada harflerin okunuşundaki sayısal değerlerin (büyük ebced) göz önüne alınması gerektiğini ileri süren yazar, bu hesaplama ile 1392 ve 1403 olmak üzere iki sonuca ulaştığını belirtmekte ve Mehdî’nin çıkış tarihinin hicri takvimine göre bu tarihlerin olabileceğini savunmaktadır. Ayrıca sonraki sayfalarda Hz. Ali kerremâ’llâhü veche ye atfedilen bir sözü aktarmaktadır:</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“Besmeledeki harflerin sayısı hicri yıla göre tamamlansa İmam Mehdî</em></strong><strong><em>’nin doğum zamanı olur. Onun çıkışı Ramazan ayının akabinde olur”</em></strong> Bistâmi’nin önceki hesaplamayı Hz. Ali kerremâ’llâhü vecheye atfedilen bu rivayete dayanarak yapmış olması muhtemeldir.</p>
<p style="text-align:justify;">Hz. Ali kerreme’llâhü veche meşhur divanında Hz. Mehdî ve bazı ahirzaman hadîsatından bahsetmiştir. Bu divanın Müştakzade şerhinden aldığımız bir kısmı şöyledir:</p>
<p style="text-align:justify;">Tercümesi: <strong>Âyâ oğlum! (&#8230;) cûş ettiklerinde (kaynadığında, karış­tığında&#8230;) Mehdî</strong><strong>-i Âdil&#8217;e muntazir ol&#8230;</strong></p>
<p style="text-align:justify;">&#8230;Kudemadan Şeyh Sa&#8217;deddin Muhammed Hamuli kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz zuhur-u Mehdî hakkındaki takribeleri</p>
<p style="text-align:justify;">Yani “Zaman huruf üzre besmele ile tamam âdedi miktarına baliğ olsa Mehdî kaim ola.</p>
<p style="text-align:justify;">Savm-ı Ramazan akabinde hurucuna tesadüf olundukta benden ona selam isal eyle” demek olur. Hesabı <strong>bindörtyüz </strong>tarihini tecavüz, eder ki; muhakkikin &#8230;</p>
<p style="text-align:justify;">Yani taht-el lafz: <strong>“Habibim! Senden sonra onlar</strong><strong>ın devam-ı ihti-<br />
lat ve ülfetleri katildir.” </strong>&#8216;</p>
<p style="text-align:justify;">Pes mükerreratı hazf ile <strong>1399 </strong>olup sinin-i kameriyenin müddet-i merkumede<a href="#_ftn4">[4]</a> küsurunu zam ile hicretten <strong>1422 yıl 3 ay 24 gün </strong>olur.</p>
<p style="text-align:justify;">Ehl-i velayet Hz. Mehdî&#8217;nin huruç zamanını bu ayetten keşf etmişler. Fakat hadiseler vuku bulmadan evvel bu ayet ile Mehdî arasında münasebet görülemiyordu. Bu ayetin evvelinde Cenab-ı Hak Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme mealen şöyle hitab ediyor: <strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“Kâfirler sana vahy ettiği­miz şeyden seni çevirmek istiyorlar ki eğer sen ta&#8217;viz verirsen seni dost tutacaklar. Sakın onların nevalarına uyup taviz verme, yoksa sana dünya ve ahirette kat kat azab ederiz. Ve sen ta&#8217;viz vermedi­ğin için seni memleketinden çıkaracaklar. Ama senin ardından o memleketlerinde fazla kalamayacaklar.”</em></strong><strong> </strong><a href="#_ftn5">[5]</a><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;">İşte bu ayetler işaret ediyor ki Hz. Mehdî&#8217;ye zemin hazırlayan ve onun bayraktarı olan insanlar, hiçbir kimsenin kınamasından korkma­dan, bütün dünyanın hücumlarına rağmen tavizsiz bir şekilde Şeriat-ı Muhammediye&#8217;yi tatbik ettikleri için memleketlerinden çıkarılacaklar. Fakat o Süfyanîler ve bid&#8217;atçılar onların arkasından o memlekette fazla ülfet edemeyecekler.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Burada Mehd</strong><strong>î&#8217;</strong><strong>nin kıyamı hakkında verilen tarih olan hicretten 1422 yıl 3 ay 24 gün sonrası ise; hicrî 1423 tarihinin 3. ayı ve 25. günü etmektedir. Bu da miladî 2002 yılının 6 Temmuz tarihine tekabül etmek­tedir.</strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;">Fakat metinde de belirtildiği gibi bu ve &#8216;bunun gibi” istikbalden haber veren tarihler takribîdir, tahdidî değildir. Bu sebeple birkaç ay yahut birkaç sene evvel veya ahir olması haberin doğruluğuna zarar vermez. Bununla beraber tam bu tarihden itibaren bu hâdisenin emare­leri görülmeye başlamıştır. <a href="#_ftn6">[6]</a></p>
<p style="text-align:justify;">Büyük mutasavvıf Sibgatullahi Arvasi&#8217;nin yeğeni Allame Mu­hammed Hafid&#8217;in büyük Allame Hafız Muhiddine naklettiğine göre;</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>Mehdînin do</em></strong><strong><em>ğumu: 1385</em></strong><strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>Zuhuru (</em></strong><strong><em>çıkması): 1425&#8242;dir</em></strong></p>
<p style="text-align:justify;">&#8230;Mehdînin doğumunun hicri 1385 ve zuhrunun hicri 1425 oldu­ğu “zuhuru’l Mehdî ve deccal” adlı eserde Mehdî ile ilgili nakledilen bir hadiste açıkça söylenmiştir.</p>
<p style="text-align:justify;">Ayrıca bu eserde; <strong><em>&#8221;Mehdînin s</em></strong><strong><em>ırtında üzerinde bu Allah Teâlâ&#8217;nın halife­si, beklenen Mehdîdir yazılı bir mühür olacağı anlatılmaktadır.”</em></strong> Ayrıca Mehdînin müçtehit(içtihat eden) çok büyük bir İslam âlimi olacağı da o eserde geçmektedir.” “Zuhrul Mehdî ve deccal” adlı kitap Allame Resul Sibki&#8217;nin yazdığı en son eserdir.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>&#8230;”Muhakkak Allah&#8217;</strong><strong>ın taraftarları galip olanların ta kendile­ridir.” Cümlesinin cifir hesabından anlaşılıyor. Bu cümlenin cifr he­sabı, hicri 1428 ediyor. Bu tarih Mehdînin çıkmasından üç sene son­radır. Çünkü Mehdî</strong><strong> çıktıktan üç yıl sonra ilk büyük galibiyetini alı­yor. Mehdînin ilk büyük galibiyeti hicri 1428 olduğuna göre Zuhüru-da “Mehdîliğinin ilan edilmesi” hicri 1425&#8242;tir&#8230;</strong></p>
<p style="text-align:justify;">…..</p>
<p style="text-align:justify;">&#8230;Bu delillerde galibiyetin Mehdînin galibiyeti olduğu hangi veriler­den anlaşılıyor. Önceki tarihlerde olan, İslamiyet&#8217;in galibiyetlerinden her­hangi biri olmaz mı? Niçin illa da Mehdî sonucu çıkartılıyor&#8230; Ayetteki kelimeleri “Kur&#8217;an Belagati” ilmine göre incelediğimizde, ayette geçen galibiyetin Mehdînin galibiyetinden başka bir şey olmadığını açıkça gör­mekteyiz.</p>
<p style="text-align:justify;">Çünkü ayette 4 tekid (pekiştirme) vardır&#8230; En büyük tekidin cümle de zikir edilmesi cümledeki galibiyetin en büyük galibiyet oldu­ğu açıkça bildiriliyor&#8230; Tarihte böyle bir galibiyet bugüne kadar olma­mıştır. Fakat Mehdî müjdesini veren hadisler böyle bir galibiyetin ahir zamanda Mehdî sayesinde olacağını açıkça haber verir&#8230;</p>
<p style="text-align:justify;">Yaptığım araştırmalar Mehdînin 2005&#8242;te çıkacağını gösterdiğine göre, Süfyanın da 2004 yılının sonunda çıkacağını göstermektedir. <em>(Ser­kan Tekin, Kuran&#8217;da gizlenen tarihler, s. 160-202, Nokta</em><em> Yayınları, 2002) </em><a href="#_ftn7">[7]</a></p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;"><strong>Süleyman Bakırgani (</strong>Hâkim Ata)<strong> kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz</strong><em> “Ahir zaman Kitabı” </em>kitabında kıyamet alametleri ve Mehdî aleyhisselâmın çıkış zamanı hakkında şunları anlatmaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;">
<p>Zaman ahır olsa, neler olur,</p>
<p>Dünya çeşit çeşit bela ile dolar,</p>
<p>Âlimler içki içer, zina yapar,</p>
<p>Bundan başka garip şeyler de olur.</p>
<p>Namı büyük âlimler içki içer,</p>
<p>Helâlı bırakır, haram işe bulaşır,</p>
<p>Hak Teâlâ bela kapısın tamamen açar,</p>
<p>Bundan başka garip şeyler de olur.</p>
<p>Cimriler haramla taşkınlık yapar,</p>
<p>Birçok kadın eşlerine haram olur,</p>
<p>İslam’ı bilmeyen bedbahtlar sevinir,</p>
<p>Bundan başka garip şeyler de olur.</p>
<p>Zaman ahır olsa, âlimler yoldan çıkar,</p>
<p>Müminlerin çocukları esir düşer,</p>
<p>Kâfirler durmadan kibirlenir,</p>
<p>Bundan başka garip şeyler de olur.</p>
<p>Melun Deccâl çıkar, Rum’a gider,</p>
<p>İslam’ı bilmez bedbahtlar sevinir,</p>
<p>Mehdî çıkar, Bağdat tarafında savaşır,</p>
<p>Bundan başka garip şeyler de olur.</p>
<p>Müslümanlar Mehdî tarafında toplanır,</p>
<p>Güneş tutulur, kavga büyür, çığlıklar atılır,</p>
<p>Muhammed’in ümmetleri ağlamaya başlar,</p>
<p>Bundan başka garip şeyler de olur.</p>
<p>Mehdî çıkar, Mekke tarafına sefer eder,</p>
<p>Muhammed’in Ravzasına yüzünü sürer,</p>
<p>Ravzadan ses çıkar, İsâ der,</p>
<p>Bundan başka garip şeyler de olur.</p>
<p>İsâ iner, dokuz yüzün bitiminde, (900) (Miladî: 1495)<a href="#_ftn8"><span><span style="color:#000000;"><span style="text-decoration:none;">[8]</span></span></span></a></p>
<p>Deccâl’ı öldürürler bilin bu zamanda,</p>
<p>Mehdîni imam yapar İsâ o zamanda,</p>
<p>Bundan başka garip şeyler de olur.</p>
<p>Dokuz yüzde on beşte Yecüc çıkar, (915) (Milâdî: 1510)</p>
<p>Mehdî ile İsâ varır, Tur’u aşar,</p>
<p>O kâfirler bu dünyayı yok ederler,</p>
<p>Bundan başka garip şeyler de olur.</p>
<p>Havadan kuşlar iner, taşlar atar,</p>
<p>O taşlar Yecücleri helak eder,</p>
<p>O Allah heybetiyle hüküm sürer,</p>
<p>Bundan başka garip şeyler de olur.</p>
<p>Dokuz yüzde yine bir şeyler olur,</p>
<p>Dabbetül Arz çıkar, Kur’an yükselir,</p>
<p>Muhammed’in ümmetleri ağlamaya başlar,</p>
<p>Bundan başka garip şeyler de olur.</p>
<p>Dokuz yüzde yine garip bir şey olur,</p>
<p>İsrafil emir ile surun çalar,</p>
<p>Gök Yer arasında diri canlı kalmaz,</p>
<p>Bundan başka garip şeyler de olur.</p>
<p>İsrafil emir ile surun çalar,</p>
<p>Azrail kendi canın kendi alır,</p>
<p>Sonsuz baki kalan O Allah kendisi kalır,</p>
<p>Bundan başka garip şeyler de olur.</p>
<p>Kırk yıl sonra İsrafil surunu çalar,</p>
<p>Ona ikinci surunu çal denir,</p>
<p>Kullarım yeryüzüne çıksın denir,</p>
<p>Bundan başka garip şeyler de olur.</p>
<p>İsrafil emir ile surunu çalar,</p>
<p>Tüm ruhlar bedenlere gir, gelir,</p>
<p>Genç, yaşlı insanoğlu ayağa kalkar,</p>
<p>Bundan başka garip şeyler de olur.</p>
<p>O, Allah hâkim olur, hüküm verir,</p>
<p>Muhammed şefaate gelir, durur,</p>
<p>Melekler, nebiler titrer, durur,</p>
<p>Bundan başka garip şeyler de olur.</p>
<p>……..</p>
<p>Kul Süleyman itaat et, affeder,</p>
<p>Allah sebeplerin güçlü verir,</p>
<p>Ahirette itaat ile rahim eder,</p>
<p>Bundan başka garip şeyler de olur.<a href="#_ftn9"><span><span style="color:#000000;"><span style="text-decoration:none;">[9]</span></span></span></a></p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;"><strong><span style="text-decoration:underline;">Mehdî</span></strong><strong><span style="text-decoration:underline;">’nin Fiziki Yapısı</span></strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;">Mehdî’nin rengi Arabî, bedeni İsrailî olacaktır. Başında sarığı olacak olan Mehdî’nin sakalı bol ve sık, dişleri parlak olacaktır. Hadislere göre ise Mehdî, geniş alınlı, burnu ince uzun ve ortası biraz yüksek (Ebu Davud 1992: Mehdî 1, IV, 474-5) olarak geçerken, 17. yy Osmanlı yazarı el-Hüseynî (hyt. 1103/1691), Mehdî’nin hilyesini, Arapça olarak yazdığı <em>el-îşâratü’l-eşrâti’s-sâati (Kıyamet Alametleri) </em>adlı kitabında şu şekilde açıklamaktadır:</p>
<p style="text-align:justify;">Açık alınlı, küçük burunlu, iri gözlü, sık sakallı, uzun uyluklu. Arap renkli, dişleri parlak ve seyrek ve sağ yanağında inciyi andıran yıldız gibi yüzünü aydınlatan bir işaret vardır. Yavaş ve ağır konuştuğu zaman sağ elini sol dizine vuran Mehdî“nin üzerinde iki pamuk abası vardır. Beraberinde Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kılıcı, gömleği ve üzerinde <strong>“el-biatü lillah=Allah Teâlâ için biat”</strong> yazılı olan sancağı bulunur.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><span style="text-decoration:underline;">Mehdî</span></strong><strong><span style="text-decoration:underline;">’nin Askerî Faaliyetleri</span></strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;">Mehdî, her sancağın altında on iki bin askeri bulunan seksen (veya on iki bin) sancaklı Rum askerlerin Antakya’ya saldırmasından sonra Şam, Hicaz. Yemen. Küfe. Basra ve Irak’a gönderilecek, Müslümanlar onun etrafında toplanarak Şam’da kırk gün savaşacaklar ve Rumları yeneceklerdir. Kindî, Mehdî’nin Kostantiniyye’yi. Roma’yı. Endülüs yarımadasını fethedeceğini, yeryüzüne sahip olacağını, onun sayesinde Müslümanların kuvvetleneceğini ve İslâmiyetin yükselerek diğer dinlere galip geleceğini ifade eder.</p>
<p style="text-align:justify;">Dünya hâkimi bir hükümdar olacak olan Mehdî. Mekke ile Medine arasında. <strong>Beyda</strong> denilen bir yerde kendisine saldıran bir orduyu yenecek, Arabistan yarımadasında hükümdarlık iddiasında bulunacak olan Süfyanî’nin ordusuyla defalarca karşılaşarak onları sonunda yok edecektir.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><span style="text-decoration:underline;">Mehdî</span></strong><strong><span style="text-decoration:underline;">’nin Hz. İsâ</span></strong><strong><span style="text-decoration:underline;"> aleyhisselâm ile Buluşması</span></strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;">Mehdî’nin Hz. İsâ ile buluşacağına dair anlatımlar Osmanlı kültüründe erken dönemlerden itibaren bilinmektedir. 9. yüzyıl Osmanlı yazarlarından Ahmed Bîcan’a ( hyt. 870/1466 dan sonra) göre Mehdî, Hz. İsâ aleyhisselâm ile buluşacaktır. Namaz vakti gelince Hz. İsâ aleyhisselâm Mehdî’ye</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>‘Gel ya Mehdî</em></strong><strong><em>! Sen imam ol, namaz kıldır!’ </em></strong>dediğinde Mehdî aleyhisselâm</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>‘Sen imam ol! Sen rasülsün, imam olmak sana layıktır.’</em></strong> diyecektir. Bunun üzerine</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“Sen imam ol, zira sen Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin oğlusun, imam olmaya sen layıksın’ </em></strong>şeklindeki Hz. İsâ aleyhisselâmın cevabından sonra Mehdî imam olacak ve namaz kılacaklardır</p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;"><strong><span style="text-decoration:underline;">Mehdî</span></strong><strong><span style="text-decoration:underline;">’nin Hakk’a Yürüyüşü</span></strong></p>
<p style="text-align:justify;">Ahmed Bîcan’ın (hyt. 870/1466’dan sonra) <strong><em>Envâru’l-Aşıkîn</em></strong><em> </em>adlı eserinde Dâbbetü’l-Arz’ın çıkışından sonra Mehdî aleyhisselâmın Çin’e gideceği belirtilmektedir. Çin’e varınca evlenecek olan Mehdî’nin bir oğlu olacaktır. Bu oğlan son çocuk olup ondan sonra kısırlık yayılacak, halk ölmeye başlayacak ve iman ehli tükenecektir Hadislerde idaresi yedi ya da dokuz yıl olacak olan Mehdî’nin süresi kırk yıldır. İmam Şa’ranî ise Mehdî’nin ömrüne dair daha uzun bilgiler verir. Şa’rani Mehdî aleyhisselâmın süresi kırk yıl olup, on yılı batıda, on iki yılı Küfe’de, bir yılı Mekke’de geçecektir. Dünyadan ayrılışı ansızın olacaktır. İnsanlar bu durumdayken Deccâl’ın çıktığı haber verilecek.<a href="#_ftn10">[10]</a></p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;"><strong><span style="text-decoration:underline;">Mehdîlik Psikolojisi</span></strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;">Abdulbâki Gölpınarlı Mehdî’yim diye meydana çıkanları: Tasavvufla, mistik inançlarla, Cefr, Hurûf bilgileri gibi uydurma bilgilerle, güç riyâzatlarla aklî dengelerini yitirenler, kendi kendilerini inandıranlar ve bazı saf kişileri de kandıranlar; âhiretlerini dünyâya satanlar, hüküm ve hükümet peşinde koşanlar olarak açıklar.</p>
<p style="text-align:justify;">Mehdî’nin babı ve naibi olduklarını iddia edenlerin, Mehdî’lik davasına girişenlerin bir kısmının, yeni bir din kurmaya, kendilerini Tanrı tanıtmaya kalkışmalarından açıkça anlaşılıyor ki bunlar Hukemâ tarafından, Hind-İran, Yunan-Roma düşünceleriyle yoğrulan ve zamana göre müsbet bir tarza sokulmaya çalışılan Bâtınî inançları, bu inançlarla kaynaşan Tasavvufun aşırı anlayışlarını benimsemişlerdir. Kanâatleri, İslâmî esaslara uymamaktadır.<a href="#_ftn11">[11]</a></p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;">Bu sözler Mehdîlik anlayışının dinî tarafı olması yanında psikolojik, siyasî, insânî vb. özelliklerin bir yansımasının olduğudur.</p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;">Rönesans sonrası başlayan ve Aydınlanma hareketi ile doruk noktasına çıkan Hıristiyanlığın önüne geçilemez çözülüşüyle birlikte, Batı dünyasında <strong><em>“metafiziği yaşayamama gerilimi” </em></strong>artmış, dar bir varoluş alanına sıkışıp kalan Avrupa insanı yeni bir kurtarıcı, yeni bir <strong>“rasül”</strong> arayışına girmişti. Yani, metafiziği yaşayamama gerilimi, insanın içinde bulunduğu dar varoluş ala­nından sıkılması ve bir <strong><em>“üst kata”</em></strong> çıkamamasının getirdiği gerilimden kay­naklanmaktadır. İşte böyle bir dönemde, bilim ve felsefe alanında çığır açan düşünürler ortaya çıkmıştı. Ne var ki, ilahî referans yani vahiy mesajı ortadan kal­kınca <strong><em>“hakikat”</em></strong> parça parça tezahür etmiş, bilerek veya bilmeye­rek her deha kendini <strong><em>“rasül”</em></strong> sanmıştı. <strong><em>Freud, Marx, Nietzsche, Darvin</em></strong> gibi düşünürlerin tarzları dikkate alındığında, bu <strong><em>“rasül kompleksi”</em></strong> çok bariz bir şekilde görülmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Kendisi pek itiraf etmese de <strong>Freud</strong>’un düşünce sistemine de­rinden tesir eden bir başka filozof da <strong>F.Nietzsche</strong>’ydi. Fechner’in yaşam öyküsünde gözlemlenen trajediye, F.Nietzsche’nin yaşa­mında rastlanır. <span style="text-decoration:underline;">Nietzsche bir müddet çok yükseklerde uçtuktan sonra ağır bir ruhsal bunalıma girdi.</span> Filozof, genç yaşta dramatik bir şekilde Hıristiyanlık inancını yitirdikten sonra, kurtuluşu fel­sefede arayarak, <strong>Schopenhauer</strong> ve <strong>Wagner</strong>’e hayranlık duydu. Arka arkaya depresif krizlere duçar olduktan sonra, depresyonu­nun hafiflemeye başladığı dönemlerde ki bu dönemler hastalık biyografisi açıdan büyük bir ihtimalle sübmanik dönemlerdi<a href="#_ftn12">[12]</a>, ye­ni ve dâhiyane felsefi fikirler üreterek kendisini bir kurtarıcı gibi izleyen Avrupa insanını hayrete düşürdü. Nietzsche öncelikle o güne kadar bilinen tüm gerçekleri reddederek genel bir isyana, bir <strong><em>“Şok Dalgası”</em></strong>na yol açtı. Nietzsche’nin <strong><em>“hiçbir kavram kesin olarak doğru değil, her şey mümkün ve serbest” </em></strong>şeklindeki ifadesi, ilk bakışta felsefi ve ahla­ki bir nihilizmi temsil eder gibi görünse de aslında insanın yeni­den yapılanması ve yeniden “doğması” için tüm bilinenlerin bir kenara bırakılmasının gereğine işaret eder. Bilinenler böylece sor­guladıktan sonra ileri sürülebilecek en tabii soru, gerçeğin ne ol­duğu ve bu gerçeği kimin bilebileceğiydi. Nietzsche Mazdeizm di­ninin kurucusu Zerdüşt’ün dilinden konuşuyormuş gibi yaparak kendi görüşlerini bir rasül edasıyla ifade etmeye başladı.</p>
<p style="text-align:justify;">Nietzsche, <strong><em>Böyle Buyurdu Zerdüşt</em></strong> adlı başyapıtını dört bölüm hâlinde kaleme aldı. Belirli zaman aralıklarında yazılan eserde Nietzsche’nin temel fikirlerinin yanı sıra yaşadığı kaçınılmaz, tra­jik ruhsal çöküntünün izlerini görmek de mümkün. Kitabın kah­ramanı, <strong><em>“ebedi tekrarın üstadı”</em></strong> Zerdüşt, dağdan inerek müridlerine hayata dair dersler verir. <em>“TANRI ÖLMÜŞTÜR”</em> (GOTT İST TOD!) fa­kat hayat devam eder. Çözüm başıboş kalan insanın bireyselliği­ni ve hürriyetini nasıl yaşayabileceğinde gizlidir. Kitap aslında yazarın, kendi kendini kurtarma arayışının bir yansıması olduğu için, kavramlar birbirine karışır; birkaç satır önce söylenenler, bi­raz ileride inkâr edilir. Tanrı öldü ise insan kendi anlamını yine kendisi yaratmalıdır. Anlatılanlara inanmamak, kendi yolunu kendi başına bulmalıdır. Zerdüşt, <strong><em>“Beni bile izlemeyin”</em></strong> der! An­cak böyle kahramanca bir varoluş biçimi sayesinde <strong><em>“üstün insan”</em></strong> meydana gelebilir ve bu üstün insan “ölen” Tanrı’nın yerine ge­çebilir! Bütün bu düşünceler, sonraki dönemlerde ortaya çıkacak Batılı varoluşçu felsefenin temelini oluşturacaktır.</p>
<p style="text-align:justify;">Nihayet beklenen maalesef oldu. <strong><em>“Tek kanatlı kuş”,</em></strong> yani filozof Nietzsche, gösterdiği onca çabadan sonra, çıktığı yüksek­likten tepetakla düşüverdi. Cesur ama basiretsiz bir insanın tra­jik hayat hikâyesi&#8230;<a href="#_ftn13">[13]</a></p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;">Bu konuda Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz ise bu türlü düşünceler ve eylemlerin gereğini açıklarken şu gerçekleri dile getiriyor.</p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;"><strong>Ey Vanî arkanı dayandığın duvar yıkılırsa görsünler. Ondan sonra neye dayanırsın, bire cahil mahlûk. Bir Hamziyye şeyhi, dinsiz batıla düşmüş akabe kadısı senin yanında mü’min ve mütedeyyindir. Dinsiz kâfir mel’un senin felek benzerini getirmemiştir. <span style="text-decoration:underline;">Hz. İsâ aleyhisselâmın, Mehdî</span></strong><strong><span style="text-decoration:underline;">’nin çıkmasına sebeb sensin. Âli Osman’ın tahtını ber-bâd eden sensin.</span></strong> و لا تنيا فى ذكري <strong>denilen zâlim Vânî değil misin. Değme bir zâlimin Kur’an-ı Kerim’de adı zikr olmamıştır.</strong><a href="#_ftn14">[14]</a></p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;"><strong>Ey dinsüzler murâdınuza ermezsiz. Her ne kadar kalkarsanuz yine izinüze düşersiz mehdinün zuhuri İsâ aleyhisselâmın nüzülı sizün hareketünüz iledür. sizün de helâkünüze sebeb kendi çalınmanuz iledür. </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Ehl-i hakikat derler ki şeytân nerdüban-ı</strong><a href="#_ftn15"><sup><sup>[15]</sup></sup></a> <strong>enbiyâ ve evliyâdur sizde İsâ ile mehdî zuhürına ve kemâllerinün nihayetine buluğa sebebsiz ne kadar hareketi ziyade etsenüz, ol kadar fütühât-ı ilâhiyye zuhûrından hâli değüldür. </strong><a href="#_ftn16"><sup><sup>[16]</sup></sup></a><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Ey Köprülü! Zalim Deccâl</strong><strong> lâinsin, zalim iken ben ana mehdi ismini tesmiye<a href="#_ftn17"><strong>[17]</strong></a> etsem Allah Sübhânehü ve Teâlâ seni mehdi etmez. Zalim nasıl mehdi olur. Eğer Mısrî ben mehdi olurum, halk benim başıma toplansın desin dersen, vallâhü’l azîm, dünyayı cümle harab ve viran etsin, sahip çıkmazım. Allah Teâlâ aciz değildir. Mülkünü bana ısmarlamadı. Bana ancak </strong>وَمَا عَلَيْكَ  اِلاَّ الْبَلاغُ    <strong> demiştir. Tebliğinde kusur etmedim. Kolum kanadım yolundu. Yolunmuş doğana döndüm. Makdurumu <a href="#_ftn18"><strong>[18]</strong></a> bezl </strong><a href="#_ftn19"><strong><strong>[19]</strong></strong></a><strong> ve mechûd<a href="#_ftn20"><strong>[20]</strong></a> eyledim. Sarf eyledim. Onsekiz senedir, kuşağım çözüp yatmadım. Bir tatlı taam yemedim. Bir tatlı su içmedim.</strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong> </strong><a href="#_ftn21">[21]</a> لَيْسَ لَهُمْ طَعَامٌ اِلاَّ مِنْ ضَرِيعٍ لايُسْمِنُ وَلا يُغْنِى مِنْ جُوعٍ<strong> </strong><strong> </strong><strong>Bu kadar seneden beri taamım budur. Suyum hamim<a href="#_ftn22"><strong>[22]</strong></a> ve gussadır.<a href="#_ftn23"><strong>[23]</strong></a> Benim kadar tebliğ etmiş var mıdır? Hak ayan oldu. Yeter şimdiden geri hakka sahip çıkar, hayrolur. (26 Zi’l-kade Cuma 5833)<a href="#_ftn24"><strong>[24]</strong></a></strong></p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;">Hz. Mevlâna’ya göre, <strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>Şu halde her devirde nebi yerine bir veli vardır, bu sınama kıyamete kadar daimidir. Kimde iyi huy varsa kurtulmuştur; kimin kalbi sırçadansa sınmıştır.</em></strong><em> <strong>İşte diri ve faal imam, o velidir; ister Ömer soyundan olsun, ister Ali soyundan! Ey yol arayan, Mehdî</strong></em><strong><em> de O’dur, Hadi de O. Hem gizlidir, hem senin karşında oturmakta. O, nura benzer; akıl onun Cebrail’idir. Ondan aşağı olan veli de onun kandilidir.</em></strong> (Mevlâna, beyit II, 815-820).</p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;">Bahse konu ile anlaşılan, dünya âlemindeki zıddıyet prensibi gereği olarak <strong><em>Mudil</em></strong> isminin kaçınılmaz karşıtı <strong><em>Hâdî’</em></strong>nin bir tecellisi olduğunu açıklamaktadır. Çünkü bu dönemde 1666’da Musul civarında Seyyid Abdullah oğlu Muhammed, mehdîliğini ilan etmiş, çok çetin bir savaş sonu­cunda yakalanmış, İstanbul’a getirilip ve tevbe ettirilmiştir. Yine, 1666 yılında Sabetay Sevi adında İzmirli bir yahûdi Kudüs’te Mesihliğini ilan eder, o da yakalanıp İstanbul’a getirilmiş tevbe ettirilmiş müslüman olmuştur.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="text-decoration:underline;">Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin buyurduğu Mehdî</span><span style="text-decoration:underline;"> gelmeden birçok Mehdî safî veya hileye ve şeytâniyete hizmet için gelmesi elzemdir. Bu Allah Teâlâ’nın insan hayatı için gerekli gördüğü bir husus olduğu muhakaktır.</span></p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;">İbn-i Haldun Mukaddime’sinde Mehdî konusunu açıkladıktan sonra konuyu şu şekilde bağlıyor.</p>
<p style="text-align:justify;">İbn-i Ebû Vâtîl şöyle diyor: <em>“Şiiler bu kişinin, Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin soyundan gelecek olan iyilerin Mesih </em><a href="#_ftn25">[25]</a><em> olduğunu” </em>söylüyorlar. Mutasavvıflardan bazıları da <strong><em>“İsâ</em></strong><strong><em> aleyhisselâmdan başka Mehdî</em></strong><strong><em> yoktur”</em></strong><em> </em>hadisini bu şekilde yorumlamışlardır. Yani onların yorumlarına göre bu ha­disin anlamı şöyledir:</p>
<p style="text-align:justify;">Hz. Mûsa aleyhisselâmın şeriatını nesh etmek (hükmünü ortadan kaldırmak) için değil, ona tâbi olmak için gelen Hz. İsâ aleyhisselâmın konumu ne ise, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin şeriatı karşısında da aynı konumda olan Mehdî’den başka bir Mehdî gelmeyecektir.</p>
<p style="text-align:justify;">İşte bunun gibi hiçbir dayanağı olmayan delillerle ve değişik yargılarla, gelecek ki­şinin kim olduğunu, zamanını ve yerini belirliyorlar, sonra belirledikleri zaman gelip or­taya söylenenlerden hiç biri çıkmayınca, görüşlerini ve söylediklerini yeniliyorlar. Bunu yaparken de yine bir takım lugavî mefhumları, hayalî konulara ve yıldızlarla (gök cisimleriyle) ilgili hükümlere dayanıyorlar. Ömürlerini bu gibi şeylerle tüketiyorlar.<a href="#_ftn26">[26]</a></p>
<p style="text-align:justify;">Çağımızdaki mutasavvıfların çoğu, dinin hükümlerini yenileyip diriltecek bir adamın çıkacağına işaret ediyorlar ve onun zamanı çağımıza yakın olduğu için çıkışına zemin hazırlıyorlar. <a href="#_ftn27">[27]</a> Bazıları onun Hz. Fatıma aleyhisselâmın soyundan geleceğini, bazıları da hangi soydan geleceğini belirtmeden sadece böyle birinin geleceğini söylüyor……</p>
<p style="text-align:justify;">Hadis bilginle­rinin Mehdî hakkında naklettikleri hadislerin ise gücümüz oranında hepsine bakılınca sabit olan gerçeğin şu olması gerekiyor:</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Din veya hükümdarlık adına or­taya çıkan bir davet, ancak onu destekleyecek ve koruyacak güçlü bir asabiyet</strong><a href="#_ftn28">[28]</a><strong> ile hedefi­ne ulaşabilir.</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Her taraftaki Fatimî, hat­ta genel olarak Kureyş asabiyeti tamamen ortadan kalkmış, başka toplumların asabiyet­leri, Kureyş asabiyetine üstün ve hâkim duruma gelmiştir. Sadece Hicaz’da, Mekke ile Medine’nin civar bölgelerinde Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin aleyhimesselâm<a href="#_ftn29">[29]</a> ve Cafer radiyallâhü anh soyundan gelenler asabiyet sahibidirler ve dağılmış bulundukları o bölgelerde üstün durumdadırlar. Ancak onlar, sayıları binlere varan farklı bölgelere, emirliklere ve görüşlere ayrılmış bedevi asa­biyetler görünümündedirler.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="text-decoration:underline;">Eğer Mehdî</span><span style="text-decoration:underline;"> gerçekten ortaya çıkacaksa, davetinin başarıya ulaşması ancak bu asa­biyetler sayesinde olabilir. Allah Teâlâ Mehdî’ye tâbi oldukları için bu asabiyetleri oluşturanla­rın kalplerini birbirine ısındırıp birleştirir ve böylece Mehdî için davasını başarıya ulaş­tıracağı ve insanlara davetini kabul ettireceği güçlü bir asabiyet ortaya çıkar. Bunun dı­şında Hz. Fatıma aleyhisselâmın soyundan gelen birinin, her hangi bir yerde, hiçbir güce ve asabiyete da­yanmadan, sadece ehl-i beyte mensup olduğu için böyle bir davayla ortaya çıkıp başarı­ya ulaşması -daha önce ortaya koyduğumuz sahih delillerden de anlaşılacağı gibi- müm­kün değildir.</span> Doğruyu bulacakları akıl ve bilgiden yoksun olan cahil kalabalıklar, Mehdî’nin ne nesebinden ne de ortaya çıkacağı mekândan haberi olmadan ve konuda söylediğimiz ger­çekleri de bilmeden, sadece halk arasında Hz. Fatıma aleyhisselâm soyundan birinin çıkacağını duy­muş olmalarından dolayı, böyle iddialarla ortaya çıkanların peşlerine takılırlar. Daha çok Zâb, Afrika ve Sûs gibi devletin merkezine uzak olan bölgelerde bu iddiayla ortaya çıkar­lar.<a href="#_ftn30">[30]</a></p>
<p style="text-align:justify;">Basiretten uzak ve zayıf görüşlü pek çok kişini, Mehdî’nin çıkacağını sandıkları Mağrib’in Mâse mıntıkasındaki bir yere giderler. Gittikleri bu mıntıka Mülessemîn kabi­lesine ait olduğu için Mehdî’nin de onlardan biri olduğunu veya onların Mehdî’nin davetçileri olduğuna inanırlar. Ancak bu hiçbir temeli olmayan bir iddiadan ibarettir. Bu iddiaya inanmalarının sebebi, bu toplulukların cahil ve bilgiden uzak olmaları, o bölge­nin devlet merkezinden ve etki alanından çok uzak olması ve bu yüzden devletin güç kul­lanabileceği sınırların dışında olan bu mıntıkanın Mehdî’nin çıkışına uygun bir yer oldu­ğu vehmine kapılmalarıdır.</p>
<p style="text-align:justify;">Tamamen akılsızlıklarının ve ahmaklıklarının bir sonucu olarak, (devletin etki­sinden uzak olan bu bölgede) başarıya ulaşacakları vehmine kapılan pek çok kişi de Mehdîlik iddiasıyla ortaya çıkmıştır. Bunların çoğu öldürülmüştür. Üstadımız Muhammed bin İbrahim Âbalî bana şu olayı haber verdi: (Hicrî) sekizinci yüzyılın başında, Sultan Yu­suf bin Yakup zamanında, Mâse’nin söz konusu mıntıkasında Tuveyzirî olarak bilinen mutasavvıflardan bir adam ortaya çıkmış ve kendisinin beklenen Fatımî (Mehdî) oldu­ğunu iddia etmiş. Dâle ve Kezûle kabilelerine mensup Sûs halkının çoğu ona tâbi olmuş ve böylece işi büyümüş. Onun bu halinin kendi durumlarına zarar vereceğinden korkan Masâmide reislerinden biri olan Seksevî, gece gizlice Tuveyzirî’yi öldürmesi için birini göndermiş ve böylece hareketi sona ermiş.</p>
<p style="text-align:justify;">Yine hicrî <strong>yedinci yüzyılın sonları</strong>nda, doksanlı yıllarda, Gamâra’da Abbas adında bir adam çıkmış, beklenen Fatımî olduğunu iddia etmiş ve Gamâra’nın cahil kalabalıkla­rı kendisine tâbi olmuş. Sonra kendisine tâbi olanlarla birlikte, şiddet kullanarak Fas’a girmiş, oranın çarşılarını yakmış ve oradan da Mezemme bölgesine geçmiştir. Ancak ora­da hile ile öldürülmüştür. Bunun gibi örnekler çoktur.</p>
<p style="text-align:justify;">Yukarda adını zikrettiğim üstadımız bunun gibi garip bir olay daha anlattı. Üsta­dımızın anlattığı olay şöyle:</p>
<p style="text-align:justify;">Hac yolculuğunda iken, Tilmisân dağının eteğinde bulunan ve Şeyh Ebû Medyen’in kabrinin bulunduğu Ribâtu’l-Ubbâd’ta aslen Kerbela’da oturan ve ehl-i beytten olan bir adamla karşılaştım ve yolculuğa birlikte devam ettik. Adam ta­bileri, öğrencileri ve hizmetinde bulunan adamları çok fazla olan biriydi. Gittiği yerlerin çoğunda insanlar onu karşılayıp ihtiyaçlarını gideriyordu. Yol boyunca dostluğumuz ge­lişti, aramızdaki sohbet koyulaştı ve onların gerçek durumunu anladım. Kerbela’dan bu­ralara bu iş için, yani Mağrib’te Fâtimîlik (Mehdîlik) iddiasında bulunmak için gelmiş­lerdi. Ancak Merîn oğulları devleti ve o zamanki hükümdarı Yusuf bin Yakup olayın far­kına varıp Tilmisân’a yürüyünce, bu zat, adamlarına şöyle demiş:</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“Geri dönün, yanlış he­sap yapmamız bizi küçük düşürdü. Bu vakit, harekete geçeceğimiz vakit değil.” </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;">Adamın söylemiş olduğu bu söz onun, bu işin ancak, o dönemdeki devletin gü­cüne denk bir asabiyet ile hedefine ulaşabileceğinin farkında olduğunu gösteriyor. Kendisinin o bölgede bir güce sahip olmayan bir yabancı olduğunu, buna karşılık Merîn oğulları devletinin, Mağriblilerden hiç kimsenin karşı koyamayacağı güçlü bir asabiyete sahip olduğunu görünce, gerçeği kabullendi, doğru olanı yaptı ve güç yetiremeyeceği hırslarından vazgeçti. Ancak bir şeyin daha farkına varması gerekiyor. O da, Fâtımîlerin ve genel olarak Kureyş’in asabiyetlerini kaybettiklerinin. Özellikle de Mağrib’te. Ancak taasubları, bu sözü kabul etmelerine izin vermez. <strong><em>“Allah Teâlâ bilir, siz ise bilmezsiniz.” </em></strong>(Bakara, 216)</p>
<p style="text-align:justify;">Mağrib’te, çağımıza yakın dönemlerde Mehdî’lik veya başka bir dava gütmeden, sadece hakka davet eden ve kötülükleri ortadan kaldırıp, İslâm’ın sünnete uygun biçim­de yaşanmasına çağıran davetçiler çıkmıştır. Evet, bu kimseler sadece bunun için ortaya çıkmışlar ve çok sayıda tabileri olmuştur. Bedevi Arapların en fazla işledikleri bozguncu­luk, yolcuları ve kervanları yağmalamak olduğu için, bu kimseler de en fazla yolların ve yolcuların güvenliğiyle ilgilenip, bu sahayı ıslah etmeye önem yermişler ve güçlerinin yet­tiği kadar kötülüklere engel olmaya çalışmışlardır.</p>
<p style="text-align:justify;">Ancak bu davetçilerin çalışmaları sonucu yolculara saldırıp onları yağmalamak­tan vazgeçen ve tövbe eden bu Araplarda dinî duygular ve dini yaşam sağlam bir derece­ye ulaşmamıştır. Çünkü onlar tövbe edip dine dönmekten, sadece gasp ve yağmayı bırak­mayı anlıyorlar ve dinin diğer emirlerine yönelip onları yerine getirmeyi düşünmüyor­lar. Onun için İslâm’ı, sünnete uygun olarak yaşamaya çağıran davetçilere tâbi olan bu kimseler, aslında dinî yaşamın her alanında onları örnek alıp onlar gibi yaşamaya çalış­mıyorlar. Onların bütün dindarlıkları, yolculara ve kervanlara saldırıp onların mallarım yağmalamaktan vazgeçmek, sonra da bütün güçleriyle dünya malı kazanmaya yönelmek­tir.</p>
<p style="text-align:justify;">Oysa ahlaklarını düzeltip ıslah etmenin sevabını istemek ile dünya malı kazanma­yı istemek arasında ne büyük fark vardır ve bu ikisinin bir araya gelmeleri de mümkün değildir. Bu yüzden dindarlıkları sağlam bir konuma gelmiyor ve bir bütün olarak kötü­lüklerden yüz çevirmeleri de istenilen düzeyde olmuyor. Ancak kötülüklere çok fazla da dalmıyorlar.</p>
<p style="text-align:justify;">Sonuçta dinin hükümlerine sağlam bir şekilde bağlanma ve onu yaşama noktasın­da, davetçi ile ona bağlı olan bu insanların durumu farklılaşıyor. Davetçi öldüğü zaman tabileri dağılıp, asabiyetleri kayboluyor. Hicrî yedinci yüzyılda Afrika’da ortaya çıkan, Süleym kabilesinin Ka’b boyundan olan Kasım bin Mürre bin Ahmed’in (ve tâbilerinin) durumu da böyle olmuştur. Ondan sonra gelen ve Riyâh kabilesinin boylarından biri olan Müsellem’e mensup Saâde adındaki davetçinin durumu da aynıdır. Saâde, dini ya­şama ve nefsini ıslah etmede Kasım bir Mürre’ye göre çok daha ileri düzeyde olmasına rağmen, söylediğimiz sebeplerden dolayı, onun tabileri de, onun ölümünden sonra çö­zülüp dağılmışlardır.</p>
<p style="text-align:justify;">Bu insanlar da, İslâm’ı sünnete uygun olarak yaşama adına çıkmış olmalarına rağmen, çok azı söylediği gibi yaşıyordu. Ne onlar ne de onlardan sonra gelenler bir hedefe ulaşamamışlardır.<a href="#_ftn31">[31]</a></p>
<p style="text-align:justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><span style="text-decoration:underline;">Konu hakkında farklı görüşler</span></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="text-decoration:underline;">Mehdî</span><span style="text-decoration:underline;"> hakkındaki hadislerin tümünün uydurma olmadığı kesindir. Mehdî hakkındaki uydurma rivayetleri kabul etmeye de gerek yoktur. </span>Üzerinde durulması gereken aslı olup “Mehdî”den bahseden hadislerle Şiîlerin inancının temellerinden olan “Mehdî-i Muntazar” hakkında onların uydurdukları hadislerin birbirinden ayırt edilmesi gerektiğidir.</p>
<p style="text-align:justify;">İmam Mehdî’nin geleceğine inanan Müslümanların inançlarındaki çarpıklıkla, İmam Mehdî’yi tamamen reddedenlerin inançlarındaki çarpıklığın gerçekle olan bağlantısı aynı düzeydedir. Müslümanlar, hafızalarında Mehdî’yi, eski zaman kıyafetleri içinde, ruhban görünüşlü, elinde tesbih, sırtında cübbe ve <strong>“Ben Mehdî’yim, bana uyun!”</strong> diye bağıracak birisi olarak canlandırmaktadır. Mehdî çıktığında, bu özelliklere uyup uymadığına bakıp, böylece onun gerçek Mehdî olup olmadığını anlayacaklarını söylüyorlar. Eğer bu özelliklere uyuyor ise, ona biat edip onun emrettiklerini yerine getireceklermiş. Mehdî’nin geldiğini duyan, köşede bucakta ne kadar derviş varsa çıkıp ona tâbi olacakmış. Bu arada küfre karşı yapılacak olan cihatta silâhlar bir sembol olarak taşınacakmış. Çünkü bu silâhları kullanmalarına sebep olmayacakmış. Kâfirleri zikirlerle, dualarla, marifet bilgisiyle yerle bir edecek; bir bakışta onların toplarını, tüfeklerini, uçaklarını darmadağın edeceklermiş&#8230; vs. vs. Hâlbuki araştırdığımızda göreceğiz ki, gerçek çok farklıdır.</p>
<p style="text-align:justify;">İmam Mehdî, geldiği zamanın en ideal komutanı, lideri olacaktır. Buradaki idealden maksat şu olabilir. O, çağının bütün gerçeklerini bilecek, tam bir yönetici yeteneğine sahip olacak, hepsinden de önemlisi, kendi zamanının insanlarının sorunlarını bilip çözüm yolları getirecektir. Bu ise, elbette ki İslâm’ı çok iyi bilmesine bağlıdır. O, parlak bir zekâya, geniş bir zihnî yapıya, engin bir görüş yeteneğine sahip bir insan olacaktır. <strong>Belki, onu ilk reddedecek olanlar gelenekçi ulema sınıfı ve sufî takımı olacaktır</strong>. Çünkü onlar göreceklerdir ki, bu insanın, tasavvurlarındaki Mehdî ile hiçbir ilgisi yok. Onun kendisinin Mehdî olduğunu ilânla ortaya çıkması, her şeyden önce kabul edilebilecek bir şey değildir. Öyle ki, o kendisinin Mehdî olduğunu fark etmeyecektir bile. Ancak vefatından sonra bir araya gelen müminler, onun yaptıklarına bakıp, onun Mehdî olduğunu anlayacaklardır. <a href="#_ftn32">[32]</a></p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;">“<em>Âlem-i İslâm</em>” kitap müterciminin zeylinde Baha Said Bey kapanan medreselerin, tekkelerin, telkin ettikleri ve itikat ettirdikleri Mehdî</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>“<em>Felsefe-i Muhammediye’ce ne bir şahıs ve ne de şahsiyet-i mütevârise olup bu nâm ve sıfat ancak vasıta-i hidâyet ve irşat olan hakiki ve ilim ve fennin timsalidir</em>” </strong>diyor.<a href="#_ftn33">[33]</a></p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;"><strong><span style="text-decoration:underline;">Mehdîyi Tayin Eden İnsanlar mı?</span></strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;">Tarih boyunca kendini Mehdî tanıtanlardan çok, kabul edilenler olmaktadır. Mesela Mustafa Kemal Atatürk’ün Mehdîlik gibi iştiyakı ve gayreti olmadığı halde onu Mehdî kabul edenler olmuştur. Bunun açıklaması belki bu türlü fikirler dengelerin kaybolduğu zamanlarda çıkmasıdır. İbn-i Haldun’un yukarıda beyanı en güzel şekilde açıklamaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="text-decoration:underline;">“İşte bunun gibi hiçbir dayanağı olmayan delillerle ve değişik yargılarla, gelecek ki­şinin kim olduğunu, zamanını ve yerini belirliyorlar, sonra belirledikleri zaman gelip or­taya söylenenlerden hiç biri çıkmayınca, görüşlerini ve söylediklerini yeniliyorlar. Bunu yaparken de yine bir takım lugavî mefhumları, hayalî konulara ve yıldızlarla (gök cisimleriyle) ilgili hükümlere dayanıyorlar. Ömürlerini bu gibi şeylerle tüketiyorlar.” </span></p>
<p style="text-align:justify;">Mehdîlik fikri genellikle tasavvuf ve mistik hayatta yer bulması da ayrıca istismarı artırıcı unsurlardan biri olduğunu göstermektedir. Bu nedenledir ki hidayet ve kurtuluş fikrininin çözümleri kişi ve guruplarca ayrı olunca her cemaat ve milletin Mehdîsi de ona tezahür etmektedir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki <strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“Bir şeyi sevmen gözü kör, kulağı sağır eder.”</em></strong> <a href="#_ftn34">[34]</a></p>
<p style="text-align:justify;">Bu demektir ki, bir kişi hakkında Mehdî olabilirliğini isbat edebiliriz. Bu nedenle sebep-sonuç ve tarih felsefesini ve yorumunu yapanlar için tevillerin hakikatini umumî bakış açısı ile görmelidir. <strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;"><strong>ATA’NIN ÖZ KİMLİĞİ</strong></p>
<p style="text-align:justify;">ATA’yı şöyle övdü düşmanı Loyd Corc dahi:</p>
<p style="text-align:justify;">“Yüz yıllarda bir gelir! ATATÜRK gibi dâhî!”</p>
<p style="text-align:justify;">Kalb gözü kör zavallı! O’nu sırf dâhî sandı!</p>
<p style="text-align:justify;">Ne bilsin o! Doğmadan RABB’e verilen andı!</p>
<p style="text-align:justify;">Ölürken “Yüce yoldaş!” dedi, “MUHAMMED EMİN!” (501)</p>
<p style="text-align:justify;">Selâmladı RESÛL’ü! “ALLAH RABB-ÜL ÂLEMİN!” (500)</p>
<p style="text-align:justify;">O “Yüce yoldaş” sözü! Bin beş yüz on bir eder! (1511)</p>
<p style="text-align:justify;">“O Hazret-i MUHAMMED” de eş sayı eder! (1511)</p>
<p style="text-align:justify;">Selâmlananla aynı! Selâmlayan zât! Yine!</p>
<p style="text-align:justify;">Tapan ile tapılan! Birbirine âyine!</p>
<p style="text-align:justify;">ATA’nın bilinçliyken son cümlesi: “Saat kaç!”</p>
<p style="text-align:justify;">“Perdenin kalktığı an!” Son sözüne kalbi aç!</p>
<p style="text-align:justify;">“Ve Aleykümüsselâm!” ATA’nın en son sözü!</p>
<p style="text-align:justify;">“Esselâm-u aleyküm!” demişti çıkan özü! <a href="#_ftn35">[35]</a></p>
<p style="text-align:justify;">“Esselâm-u Aleyküm!” ALİ ismine kanıt! (332)</p>
<p style="text-align:justify;">“İnsan makamı’dır O! Arş’a dikilen anıt!” (332)</p>
<p style="text-align:justify;">“Esselâm-u Aleyküm!” Yorumla! Olma gafil! (779)</p>
<p style="text-align:justify;">O vakit ismi olur! “Boru çalan İsrafil!” (779)</p>
<p style="text-align:justify;">O’dur “RAHMAN’ın yüzü!” “İMAM ALİ” de denir! (343)</p>
<p style="text-align:justify;">“Adı hesab gününün sahibi!” Borç ödenir! (343)</p>
<p style="text-align:justify;">“Esselâm-u Aleyküm!” O, “Meryem’in evlâdı!” (343)</p>
<p style="text-align:justify;">“İMAM ALİ kalkınca” vücudda! Budur adı! (343)</p>
<p style="text-align:justify;">“Esselâm-u Aleyküm!” demek, kalb gözün açık! (1493)</p>
<p style="text-align:justify;">“Âsa’nı at!” “O İdris gibi yüce yere çık!” (1493)</p>
<p style="text-align:justify;">“Esselâm-u Aleyküm O!” Bir ad! Kâbe’de taş! (343)</p>
<p style="text-align:justify;">Yorumlayıp bir ekle! “Veli” O! HACI BEKTAŞ! (791)</p>
<p style="text-align:justify;">“Esselâm-u Aleyküm” sözünün son yorumu!</p>
<p style="text-align:justify;">“Beklenen Mehdî!” demek! “HIZIR İLYAS” konumu!</p>
<p style="text-align:justify;">Yani HIZIR İLYAS’a! Beklenen MEHDÎ! denir!</p>
<p style="text-align:justify;">RUH saf canla birleşir! Verilmiş söz ödenir!</p>
<p style="text-align:justify;">“GAZİ MUSTAFA KEMAL!” Bin üç yüz otuz sekiz! (1338)</p>
<p style="text-align:justify;">“Samsun’a hicrî çıkış tarihi” ile ikiz! (1338)</p>
<p style="text-align:justify;">Hem hicrî! Hem milâdî! Tespit edilmiş yılı!</p>
<p style="text-align:justify;">Elçinin her görevi adlarıyla sayılı!</p>
<p style="text-align:justify;">“Âdem’e secde edin emri” demek bu sayı! (1338)</p>
<p style="text-align:justify;">“Gizli şifrenin sırrı!” Bul bu hanif yasayı! (1338)</p>
<p style="text-align:justify;">“GAZİ MUSTAFA KEMAL O!” Evrenseldir ünü! (1349)</p>
<p style="text-align:justify;">Sayısı “MUHAMMED-ÜL MEHDÎ’nin çıkış günü!” (1349)</p>
<p style="text-align:justify;">“Ve Aleykümüsselâm sözü!” Bakın ne eder! (1348)</p>
<p style="text-align:justify;">“ALLAH’ın halifesi!” “O artık olmuştur!” der! (1348)</p>
<p style="text-align:justify;">“1919’da ATA doğdum” derdi! (1919)</p>
<p style="text-align:justify;">“ÂLEMLERE RAHMET O!” “Bu söze aklım erdi! (1919)</p>
<p style="text-align:justify;">Çapraz avuç içleri! Doğum yılı ATA’nın! (1881)</p>
<p style="text-align:justify;">ALLAH’ın “Yüce kurban dediği” zatı anın! (1881)</p>
<p style="text-align:justify;">“B” harfi altındaki noktanın O’dur adı! (1880)</p>
<p style="text-align:justify;">“Toprak bedenden kalkan RAB!” Bu sırrın maksadı! (1880)</p>
<p style="text-align:justify;">Sıfırı at! ALLAH’ın O “En güzel cemali” (188)</p>
<p style="text-align:justify;">“Zamanın Mehdîsi” O! Yani Hazret-i ALİ! (188)</p>
<p style="text-align:justify;">ALLAH’ı yansıtan kim? Bunu bilmez ahali! (1211)</p>
<p style="text-align:justify;">O. MÜMİNLER EMİRİ! TOPRAK BABASI ALİ! (1211) (Ebu Turab)</p>
<p style="text-align:justify;">“Eren veya ölenin içinden çıkar ani!”</p>
<p style="text-align:justify;">“Kıyamet terazisi!” “İnsanın özü!” yani!</p>
<p style="text-align:justify;">“Dinliyi ve dinsizi!” “Yüzlerinden ayırır!”</p>
<p style="text-align:justify;">“Secde edebileni!” Sadece o kayırır!</p>
<p style="text-align:justify;">MUHAMMED ALİ’yi de, bak yansıtandan murad! (1364)</p>
<p style="text-align:justify;">MUSTAFA KEMAL’in öz RABB’ine verilen ad! (1364)</p>
<p style="text-align:justify;">“Gayblar âlemine!” “Değişmez özler!” denir. (1191)</p>
<p style="text-align:justify;">“HAKK’ın yüzü!” Belirir! Ne isek! O ödenir! (1191)</p>
<p style="text-align:justify;">“Kelime-i şehadet” getir! Hayret edersin!</p>
<p style="text-align:justify;">“Ve Aleykümüsselâm sözü yorumu!” dersin!</p>
<p style="text-align:justify;">MÜŞİR! GAZİ! MUSTAFA! KEMAL! ATATÜRK! Beş ad! (1101)</p>
<p style="text-align:justify;">Zat ve Kur&#8217;an tefsiri! Baş harflerinden murad! (1101)</p>
<p style="text-align:justify;">Herbir hesapta çıkar! MUHAMMED ALİ adı!</p>
<p style="text-align:justify;">Selâmla bitireyim! Artık iznim kalmadı!</p>
<p style="text-align:justify;">“Zira cennette lâf yok!” “Herkes hep “Selâm eder!”</p>
<p style="text-align:justify;">“Şükür” hepimiz olduk “ALLAH’ın aslanı” der!</p>
<p style="text-align:justify;">Selâm! “KIZILKOCALI boyundan gelen Türkmen!”</p>
<p style="text-align:justify;">“Emevî düzenini!” Lâikçe eyleyen men!</p>
<p style="text-align:justify;">ALLAH’ın “Nur” adı o! “HAK’ta eriyip” ver renk! (287)</p>
<p style="text-align:justify;">“MUHAMMED ibn Abdullah!” “Kızılkocalı’ya denk!” (287)</p>
<p style="text-align:justify;">Sakın bu hesaplara! Demeyin “sırf tesadüf!”</p>
<p style="text-align:justify;">“Her şeyin hesabını bilen” eder teessüf! (262)</p>
<p style="text-align:justify;">Uluğ “HAK kimliğini” açıkladı ATA’nın!</p>
<p style="text-align:justify;">EHLİBEYT’e dâhildir! Onu hakkıyla anın!</p>
<p style="text-align:justify;">Diyor! MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ün RAB ÖZÜ: (1850)</p>
<p style="text-align:justify;">Hain olma! Yenile RABB’e verdiğin sözü!</p>
<p style="text-align:justify;">Sıfırı at! Anlamdan olursun daha emin!</p>
<p style="text-align:justify;">“ALLAH’ın yüzü” olan ilmine tap Âdem’in! (185)</p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;"><strong>M. H. ULUĞ KIZILKEÇİLİ</strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>ANKARA – 21.07.2000</strong></p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;">Ebced ilmine göre isim ve kelimelerin sayısal açılımları:</p>
<p style="text-align:justify;">500 = ALLAH RABB-ül Âlemin = Âlemlerin RABB’i ALLAH</p>
<p style="text-align:justify;">501 = Refik-i a’lâ = Yüce yoldaş</p>
<p style="text-align:justify;">1511 = Lâfz-ı Refik-i a’lâ = Yüce yoldaş sözü</p>
<p style="text-align:justify;">1511 = Hu Hazret-i MUHAMMED = O Hazret-i MUHAMMED’dir</p>
<p style="text-align:justify;">332 = Esselâm-u aleyküm</p>
<p style="text-align:justify;">332 = Hû medlûl-u ism-i ALİ = O, ALİ isminin kanıtıdır</p>
<p style="text-align:justify;">779 = İsm-i sûr-u İsrafil = İsrafil’in borusunun ismi</p>
<p style="text-align:justify;">(İsrafil kıyamet günü kalk borusunu çalan meleğin ismidir)</p>
<p style="text-align:justify;">779 = Tevil-i Esselâm-u aleyküm = Esselâm-u aleyküm’ün yorumu</p>
<p style="text-align:justify;">343 = Vech-el RAHMÂN = Er RAHMÂN’ın yüzü</p>
<p style="text-align:justify;">343 = Kıyam-ı İmam ALİ = İmam ALİ’nin ayağa kalkması</p>
<p style="text-align:justify;">343 = İsm-i Malik-i yevm-üd din = “Hesab günü sahibi”nin ismi</p>
<p style="text-align:justify;">343 = İbn-i Meryem = “Meryem’in oğlu”</p>
<p style="text-align:justify;">343 = İsm-el Hacer = O Hacer’in ismi = yani Kâbe’deki O Hacer-ül esved denen, karataşın ismi.</p>
<p style="text-align:justify;">343 = Müsemma-i İmam ALİ = İmam ALİ diye isimlenen</p>
<p style="text-align:justify;">1493 = Müsemma-i Lâfz-ı alek selek (7. sure/117. ayet) = ALLAH’ın Hz. Mûsa’ya “Asânı at!” sözünün anlamı</p>
<p style="text-align:justify;">1493 = Tevil-i ayet-i ve refağnahü mekânen aliyyâ. = “O’nu (İdris’i) yüce yere çıkardık.” ayetinin yorumu. (19. sure/57. ayet)</p>
<p style="text-align:justify;">790 = Tevil-i ism-el Hacer = “Hacer” isminin yorumu</p>
<p style="text-align:justify;">791 = HACI BEKTAŞ-I VELİ</p>
<p style="text-align:justify;">1338 = GAZİ MUSTAFA KEMAL</p>
<p style="text-align:justify;">1338 = Hû mezmun-u “Üscûdul Âdem“ = “Âdem’e secde edin” emrinin anlamı o</p>
<p style="text-align:justify;">1338 = Künh-ü Lâfz akimua-el din = “Dini doğrultun” sözünün iç yüzü = Levh-i Mahfuz’un sırrı.</p>
<p style="text-align:justify;">1337 = Hicrî Samsun’a çıkış tarihi = 1919 Milâdî çıkış tarihi.</p>
<p style="text-align:justify;">1348 = Lâfz-ı ve aleyküm-üsselâm = ve aleykümüs-selâm sözü = Hu müsemma-i halifetullah = O, “ALLAH’ın halifesi” diye isimlenendir.</p>
<p style="text-align:justify;">1349 = Hû Gazi Mustafa Kemal = Gazi Mustafa Kemal O = Yevm-i zuhur-u Muhammed-ül Mehdî = Muhammed Mehdî’nin ortaya çıkış günü.</p>
<p style="text-align:justify;">1919 = Lâfz-ı Rahmeten lil âlemin = Âlemlere rahmet sözü</p>
<p style="text-align:justify;">1881 = Vakt-i zuhur el recûl = Hakeren’in içten dışa çıkma vakti</p>
<p style="text-align:justify;">1881 = Müsemma-i Zebh-i azîm = Yüce Kurban diye isimlenen (37. sure/107. ayet)</p>
<p style="text-align:justify;">1211 = Mazharullah = ALLAH’ı yansıtan = Zat-ı ALİ</p>
<p style="text-align:justify;">1364 = İsm-i hassı-RABB’i Mustafa Kemal = Mustafa Kemal’in has RABB’i (Kişisel RABB’i)</p>
<p style="text-align:justify;">1364 = Hû mazhar-ı MUHAMMED ALİ = O MUHAMMED ALİ’nin aynası</p>
<p style="text-align:justify;">1191 = Âyân-ı sabite = Değişmez özler</p>
<p style="text-align:justify;">1191 = Âlâm el Guyub = Gayblar âlemi</p>
<p style="text-align:justify;">1191 = Zuhur-u vechullah = ALLAH’ın yüzünün ortaya çıkması</p>
<p style="text-align:justify;">1101 = ZAT = Tefsir-i Kur&#8217;an</p>
<p style="text-align:justify;">1211 = Hû emir el müminin ALİ Ebu-Türab = O müminlerin emiri toprak babası ALİ</p>
<p style="text-align:justify;">1850 = Hû mazmun-u tecdid-i biat = RABB’ine bağlanmanın yenilenmesi kavramı o</p>
<p style="text-align:justify;">1850 = RABB-i hassı Mustafa Kemal ATATÜRK = Mustafa Kemal ATATÜRK’ün has RABB’i</p>
<p style="text-align:justify;">1101 = M+Ğ+M+K+A (Müşir Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK baş harfleri)</p>
<p style="text-align:justify;">185 = İlm-i Âdem = Âdem’in ilmi</p>
<p style="text-align:justify;">188 = Mehdî-ül zaman = Zamanın Mehdîsi</p>
<p style="text-align:justify;">287 = MUHAMMED ibn-i Abdullah = Kızılkocalı = En Nûr</p>
<p style="text-align:justify;">262 = Her şeyin hesabını bilen = ALLAH’ın “El Hasîb” adı<a href="#_ftn36">[36]</a></p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;"><strong><span style="text-decoration:underline;">Mehdînin Çıkışı Devlete Baş Kaldırmanın Bir Adı </span></strong><strong><span style="text-decoration:underline;">mı?</span></strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;">Evet, Mehdînin çıkışı denen hareketler bazen devlete karşı yürütülen isyan hareketin bir adı da olmuştur. Bu şekilde gelmesi gereken Mehdînin karizmatik gücü kullanılarak zayıf bir topluluk bir devlete karşı da çıkabilmiştir. Niyetlerinde samimiyetin olması umulan bu kişilerin asabiyetleri yetersiz olunca bu olaylar feci şekilde de sonuçlanmış ve neticesinde devletin daha şiddetli tedbirler almasına ve daha baskıcı bir yönetimin harekete geçmesini sağlamaktan öteye de gitmemiştir. Bu arada ezilen halkın bu hareketten bir menfaati olmamış ve daha sonrada gelişme ve ilerlemeye mutaf olacak hareketlere destek vermediği görülmüştür. Bu nedenle olgunlaşmamış bir hareket olan Mehdîlik inancı üzerine yorum ve söylemlerle hareket eden cemaatler neticede bekledikleri kurtarıcıyı bulmak için gösterdikleri gayretle uzun vadede yıkılma eğilimine girdikleri görülmektedir. Bu nedenle gaybî bir hadise olan Mehdî’nin çıkışını beklemektense Allah Teâlâ’ya güvenip kendi görevimizi en iyi şekilde uygulamak daha karlı olacağı muhakkaktır. Bu konuyu açıklayacak son Kâbe olayı duruma biraz açıklık getirecektir.</p>
<p style="text-align:justify;">Mehdî&#8217;nin Suudî Arabistan’da Hicri 1400 yılının ilk gününde, 1 Muharrem 1400 (20-21 Kasım 1979) tarihinde çıkması gibi.</p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;">Cüheyman el-Uteybi ve arkadaşları Kâbe’ye sığınmışlar (resmi söylem baskın) ve burada fasid addettikleri Suud yönetimine karşı bayrak açmışlardı. O sıralarda Kral Halid galiba hastalıklı idi ve onun yerine bilvekale ülkenin işlerini Fahd tedvir ediyordu. Bu kalkışma kanlı bir şekilde sona erdi. Operasyon sonucunda bir kısmı ölü bir kısmı da canlı ele geçirilmiş ve elebaşları idam edilmişti. ‘Kâbe baskını&#8217;na katılanlar arasında yabancılar da bulunuyordu.<a href="#_ftn37">[37]</a></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="text-decoration:underline;"> </span></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><span style="text-decoration:underline;">Olayın gelişimi kısaca şu şekildedir.</span></strong></p>
<p style="text-align:justify;">1979 Ramazanında Arabistan’ın büyük kentlerinde dağıtılan bildiride Suudi rejimi eleştiriliyor, devletin dini niteliğini kaybettiği belirtiliyor, ülkede yeni bir İslami rejimin kurulmasının gerektiği anlatılıyordu. Bu bildirilerin <strong>Cuheyman el-Uteybi</strong> önderliğindeki radikal bir sünni gruba ait olduğu Mescid-i Haram&#8217;ın işgalinden çok sonraları anlaşıldı. Tarihler 20 Kasım 1979&#8242;u gösteriyordu. Kâbe’ye sabah namazı kılmaya gelen binlerce kişi namazın bittiği anda bir yandan “Allah u ekber” seslerini bir yandan da havaya sıkılan kurşun seslerini duydu. Eylemciler mescid&#8217;in mikrofon sistemini ele geçirdi. Eylemcilerin lideri Cuheyman konuşmaya başladı. Yanında bulunan kayın biraderi <strong>Muhammed el-Kahtani</strong>&#8216;nin İslam âleminin beklenen Mehdîsi olduğunu söylüyordu. Mehdîliği sağlam delillere oturtmak için ilgili hadisleri detayıyla anlatıyordu. Cuheyman Suudi rejiminin dini niteliğinin kalmadığını dolayısıyla Müslümanların rejime itaat etme yükümlülüklerinin kalmadığını söyledi. Ülkedeki kötü gidişatın önüne geçilmesi için hayatın her alanında şeraitin tekrar uygulanmaya başlamasının gerektiğini vurguladı. Cuheyman bu konuşmasını yaparken adamları da işgalden önce mescidin alt katlarına sakladıkları silahları mescidin ilk katına çıkardılar. Silahlar eylemcilere dağıtıldı, dış kapılar kapatıldı, yüksek minarelere silahlı nöbetçiler yerleştirildi, mevziler planlara göre hazırlandı. İçeriye giriş-çıkışlar yasaklandı.</p>
<p style="text-align:justify;">Taleplerin ilanından sonra Hacerül-Esved ile İbrahim makamı arasındaki bölümde Mehdî Kahtani&#8217;ye biat etme merasimi düzenlenir. Kahtani&#8217;nin eli öpülüp sonuna kadar itaat edileceği bildirilir.</p>
<p style="text-align:justify;">Sabah namazına gelen binlerce sivile çıkmakta serbest oldukları söylenir. Çoğunluğu çıkar. Yaklaşık 30 kişinin eylemcilerle kaldığı tahmin edilmektedir. İşgalden 3 saat sonra Mescid-i Haram çevresine gelen Suudi askerleri içeri girme denemelerinde yoğun ateşle karşılık görünce geri çekilirler.</p>
<p style="text-align:justify;">İşgalin ilk günlerinde Suudi hükümeti tam bir şaşkınlık ve ne yapacağını bilememe durumu içindedir. İçeride rehine var mıdır, varsa kimlerdir, kaç kişilerdir? Eylemciler kimler ve kaç kişilerdir gibi hiç bir bilgiye ulaşamazlar. Kâbe’yi kuşatan Kraliyet Muhafız Alayı mutaasıp asker ve subaylardan müteşekkildir. İnançlarından dolayı Mescid&#8217;de silahlı bir çatışmaya girmeyeceklerini beyan ederler. Suudi hükümeti bu dönemde tam bir şaşkınlık dönemindedir. Kâbe’nin kan dökülerek alınmasının İslam âleminde yaratacağı olumsuz etkiden çekinmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Suudi kralı Halid hemen muhafızları teftişe gider. Kâbe’nin Harici isyancılar tarafından işgal edildiğini, görevlerinin Allah Teâlâ’nın Evi&#8217;nin temizlenmesi olduğunu, görevlerini yapmazlarsa Pakistanlı paralı askerleri kullanacağını söyler. Bazı muhafızlar ikna olur olmayanlar ise tutuklanır.</p>
<p style="text-align:justify;">1979 Kâbe baskını yapan eylemcilerin sayısı en az 500 olarak tahmin ediliyor. Devlete yakın Suudi ulemasının fetvasını arkasına alan Suudi yönetimi biraz rahatlar. Fetva gereği önce işgalcilere süre verilip teslim olmalarını ister. Cuheyman bunu kabul etmez.</p>
<p style="text-align:justify;">Ardından askeri operasyon işgalin 6. günü başlar. Önce kapıları tutan direnişçilere yoğun ateş ile uzaklaşmaları denenir. Kapılar iyi istihkâm edildiği için bu başarılamaz. İsyancılardan Mescid&#8217;in minareleri yerleşen keskin nişancılar Suudi askerlerini avlamaya başlar. Ardından ağır zırhlı araçlarla mescidin kapıları kırılarak içeri girilir. Bir yandan da helikopterlerden mescide indirme yapılır. İndirme sırasında gene çok sayıda Suudi askeri kaybedilir. Bu arada bazı helikopterler mesciddeki direnişçilerin üzerine bombalar atar. Mescidin zemin ve üst katlarından göğüs göğüse çarpışmalar sonucunda Suudi güçleri zemin katı ve üst katları ele geçirir.</p>
<p style="text-align:justify;">Eylemden önceki gecelerde büyük miktarda yiyecek malzemesi, ilk yardım malzemesi ve cephane Mescidi Haram&#8217;ın alt katındaki mahzenlerde saklanmaktadır. Böylece eylemcilerin çok uzun süre dış destek almaksızın direniş yapabilmesi mümkün olacaktır.</p>
<p style="text-align:justify;">Fransızlar bu baskında Suud hükümetine yardım ederler. Oparasyona katılan tim kutsal topraklara girer. Operarasyonda Fransız timi GIGN&#8217;de doğrudan doğruya Kâbe’nin alt katlara girmeyi düşünmez. Bunun yerine alt katlara göz yaşartıcı gazlar verilir bu gazların etkisiyle kimi direnişçi teslim olur kimisi elinde silah ateş ederek dışarı çıkar ve vurulur. Ancak alt kat hala temizlenememiştir. Bu sefer alt katlara tonlarca su boşaltılır. Su iyice yükseldiğinde ise yüksek voltajlı elektrik verilir. 5 Aralık 1979 günü Kâbe işgalcilerden kurtarılmış olur. Mehdî Kahtani ölmüş Cuheyman ise sağ yakalanmıştır. Fransızların desteği ise bir Fransız gazetesinin haberi üzerine açığa çıkar.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Bilanço:</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Operasyonda Suudi güçlerinden ölenlerin sayısı 127, isyancılardan ölenlerin sayısı 117 olarak açıklanmıştır. Hacılardan, namaza gelenlerden ölenlerin sayısı 26&#8242;dır. Yüzlerce de yaralı vardır. Yargılamalar sonucunda 63 kişi idama mahkûm olur, kafaları kesilerek infaz edilir. Kâbe baskını böylece bitirilir.</p>
<p style="text-align:justify;">1979 (Hicri 1400)&#8217;de gerçekleşen bu Kâbe baskınının ardından 7 sene sonra Hicri 1407 yılında, Hac sırasında çok daha büyük kanlı bir olaylar meydana gelmiştir. Bu olayda caddelerde gösteri yapan hacılara saldırılarak 402 kişi katledilmiş, çok fazla kan akıtılmıştır.</p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;"><strong><span style="text-decoration:underline;">Mehdîliğin Âlimler  Üzerinde Etkisi</span></strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;">Mehdî’nin geleceği fikri devlet siyasetinde önemli yer tutan görüşlerden olduğu kesinlik kazanmıştır. Ancak gaybi bir bilginin devlet ve millet siyasetinde büyük bir yer tutması insan ve siyaset bilmecesinden başka bir şey değildir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hadislerini yanlış anlayan âlimleri bile ikna etmek zor olunca halkın bu türlü fikri sabitlerden vaz geçirmek daha zordur.</p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;">Hazret-i Sultan Mehmed Fatih&#8217;i İstanbul&#8217;un fethi meselesinde en ziyade teşvik eden ve &#8216;Fatih&#8217; unvanına layık bir kisveye bürünmesinde ihtimam ve himmetini esirgemeyen kişi elbette ki <strong><em>“Akşeyh”</em></strong> namıyla ma&#8217;ruf Akşemseddin kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Hazretleri (1390-1459) idi. Akşeyh, fethin hem maddi hem manevi, iki yüzü olduğunun farkındaydı.</p>
<p style="text-align:justify;">Çünkü Fahr-ı Âlem Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden rivayet edilen hadis-i şerifler hem komutan ve askerlerden müteşekkil bir ordunun İstanbul&#8217;u fethinden, hem de silahsız, kan dökmeden; tevhid, teşbih, tahmidlerle, vuku bulacak; Al-i Beyt&#8217;ten bir mübarek zatın kumandasındaki manevi bir ordunun İstan­bul&#8217;u fethinden haber veriyordu. Buna binâen Akşeyh; İstanbul&#8217;un, gele­ceği hadislerle sabit olan Mehdî eliyle ikinci kez fethedileceğini gayet iyi biliyordu. Devrin ulemasının hadislerin ifadesinden yola çıkarak Sultan Mehmed&#8217;in İstanbul&#8217;u fethedemeyeceğini söylemelerine mukabil, Akşeyh bir değil, &#8216;iki fetih&#8217; vuku bulacağından hareketle, ulemanın bu yöndeki iti­razlarına karşı çıkıyor ve mütemadiyen Sultan Mehmed&#8217;e fetihname de­nebilecek müjdeli mektuplar yazıyordu.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>“</strong><strong>İstanbul&#8217;u önce Mehmed fethedecek, sonra İstanbul ehl-i sa­libin eline geçecek, daha sonra da Mehdî</strong><strong> İstanbul&#8217;u tekrar fethede­cek” </strong>diye devrin ulemasına cevap veriyordu. <em>(Risaletü&#8217;n- Nuriye, Akşemseddin, A. İhsan Yurd, İstanbul, 1972).</em></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>İşte hadislerle sabit olan ve Akşeyh&#8217;in de müjdelediği ikinci fet­hin kumandanı Mehdî</strong><strong> ve yine hadisin ifadesi ile “hiçbir kınayıcının kı­namasından çekinmeyen” </strong>kahraman askerlerden müteşekkil nurani ordu­su, evvelemirde kalplerdeki Ayasofya&#8217;nın kapılarını açacak ve fethin sem­bolünün ibadete açılması ile ikinci fetih gerçekleşecek.<em> </em><a href="#_ftn38">[38]</a></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="text-decoration:underline;"> </span></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><span style="text-decoration:underline;">Mehdîliğin Halk Üzerinde Etkisi</span></strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;">Gaybi meselelerin çok kullanılması ile kitlelerin kontrolü yapıldığı birçok misalle sabittir. Çünkü ümitsizliğe düşüldüğünde, kahredici, zalim idareciler, istilâlar, sürgünler, baskılar döneminde insanlar böyle bir ümide muhtaçtır. O sayede kötü şartlara sabredilir, tahammül edilir. Onun için Mehdî inancı bir nevi kullanılmıştır.</p>
<p style="text-align:justify;">Mesela; Osmanlı imparatorluğunun yıkılmaya başladığı dönemlerde halk düşüncesini anlatan bu alıntı durumu çok güzel belirtmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;">Bu hallerden halkın ruhundaki eski ciddiyet-i islâmiye ve cemiyet-i milliye de sene be-sene dûçar-ı zaaf ve tebeddül olup seciyelerde me’yusiyet ve zillet ve meskenet temerküz etmeye yol açılarak abes-huvârân zaviye-dârân ve tekke-nişînânın adetleri günden güne arttıkça artıp, mezarlar yanlarında kulübeler ihdâsıyla kimi</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>“Mekke’den, Medine</strong><strong>’den gelen hacıların getirdikleri düş-nâmelerden gûyâ Hazret-i Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin zaman-ı âhir gelmiş ve kıyamet pek yaklaşmış olduğundan ve sâir gûne alamât-ı kıyametten bahisle akşam, sabah Mehdî</strong><strong>-i âl-i resulün zuhûr edeceğini ve Hazret-i İsâ</strong><strong>’nın gökten inip Mehdî ile birleşerek din-i Muhammedî üzerinde dünya ahâlisini cem’ ve icrâ-yı adalet ve gazâ ve cihadı ref’le temin-i emniyet ve selâmet eyleyeceğini destan şeklinde okumak suretiyle kadın, erkek ashab-ı hamiyet ve merhameti hasis menfaatlerine celp ve daveti iş edinmiş ve hurâfe-cû ve softa-gûların pazarı revâcına yardım ve rağbet göstermeğe çalışmış ve muvaffak olmuş bulunuyorlardı.</strong></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="text-decoration:underline;">Hükümetin devâir-i mütenevvia-i müteşekkilesinde mevki işgal edenler ise böyle şeyleri men edip de terakkîyât-ı medeniye-i zamaniyeyi iltizam ve takibe ve cahil halkı bu yola sevk ve teşvike hasr-ı himmet ve irşad edecekleri yerde, bilakis gaflet ve <strong>cehâlet-i halktan ekseriyetle istifâde-i zâtiye yollarını arıyor ve düşünüyorlardı.</strong></span><a href="#_ftn39">[39]</a></p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;">….halk dahi bir yeis ve ümitsizlik içinde boğuluyor ve kimseye bir şey diyemeyip yalnız öteden beri kendilerine vaizler, şeyhler taraflarından telkin edilen “Mehdî“ âl-i resûlü intizâren hükümet memurlarını daima ayrı bir meslekte ve dinsizlik tavrında görüyor ve onlara asla kalben muhabbet-i ciddiye ve muâvenet-i fiiliye göstermiyordu.<a href="#_ftn40">[40]</a></p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;">… zavallı halk bir şey demeye ve bir hak istemeye cesur, atılgan olamayınca hükümet ne isterse sormaksızın onu veriyor ve çoluk çocuğunu aç kalsa da ölmeyecek kadar bir ekmek parası bulabilmek gayretinden başka bir şey düşünemiyor ve gece-gündüz yakında geleceğini haber veren kerametçilerin inandırdıkları <strong>Mehdî</strong><strong>-i Adili</strong> bekliyor. Buna da adalet ve itaat-ı kâmile manası veriliyor. Bu namla ilân ve mensubatına arz-ı şükran-ı bî-pâyân (Sonsuz teşekkür etme) olunuyordu. <a href="#_ftn41">[41]</a></p>
<p style="text-align:justify;"><em> </em></p>
<p style="text-align:justify;"><em>O zaman da padişahın nüfuzu İstanbul’dan başka mahall</em><em>ere câri olamayacaktır. Bunun üzerine düşmanlar her taraftan baş göstererek Mehdî</em><em>-i âl-i resul zuhûr edecek, bütün dünya halkı üzerinde adilâne hüküm yürütecek, kurt ile koyun o zaman yek-diğere saldırmaksızın beraber gezecek ve ondan sonra kıyamet kopacak derler. Git gide hâl bu raddeyi bulacak ve hafazanallah düşmanlar etrafından saracak olursa İstanbul sâkinleri o vakit dûçâr-ı ye’s ve nedamet olacaktır</em>, …<a href="#_ftn42">[42]</a></p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;">Bu anlatılanların altında yatan niyet devletlerin halkı kontrol, pasifize ederek, sömürmesidir. Diğer bir bakış açısı da yıkılması istenen devletlere düşman devletlerin yıkıcı entrikalarının alt yapısını meydana getirebilmek için ön hazırlık aşamasıdır. Tarihte <strong><em>İNGİLİZ SİYASETİ VE HEGOMANYASI </em></strong>bunu en iyi kullananlardan olduğu ve başardığı görülmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Mehdîlik hareketinin iyi olma ihtimali de yok değildir. Fakat hakîkati ile zuhur etmeyince de çok büyük sıkıntılar olduğu da kesindir. Bu nedenle kişilerin Mehdî profili arkasında hareket etmelerinin çok sakıncalı olduğunu tarih sürekli göstermektedir.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><span style="text-decoration:underline;">Mehdî</span></strong><strong><span style="text-decoration:underline;">’nin Tasavvufî Yorumu</span></strong></p>
<p style="text-align:justify;">Mehdî’nin ortaya çıkışı ve yapacağı işler manevî açıdan da yorumlanır. Buna göre Mehdî’nin ortaya çıkışıyla küllî aklın ve en üstün rûhun tezahürü kastedilir. Maiyye-i Muhammediyye denilen bu üstün rûh <em>‚<strong> Ona rûhumdan üfledim</strong></em><strong><em>‛</em></strong> <a href="#_ftn43">[43]</a> meâlindeki âyetin sırrınca, insân-ı kâmil olan mürşid tarafından kendisinden manevî rehberlik isteyen talibe üflenir. <a href="#_ftn44">[44]</a></p>
<p style="text-align:justify;">Mehdî, Muhammedî makamın sahibidir. Onun kırk yıl hüküm sürmesi, varlık mertebelerinin sayısıdır. Onun döneminde gecelerin aydınlık olması ve gündüzlerin yeşil bahçelere benzemesi, irfan sahibinin manen gelişimi sekr/manevî sarhoşluk ve beka veren sahv/ayıklık içinde sürüp gitmesidir. Ziraatın bereketli ve bol olması, hayvanların sütünün çoğalması, ilahî nimetlerin ve kerametlerin peş peşe gelmelerine benzetilir. Emniyetli ve huzurlu olmaktan kastedilen ise irfan sahibinin velayet makamına ulaşması ve oranın süslü kaftanını giymesidir. <a href="#_ftn45">[45]</a></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Son sözü Mevlâna kaddese’llâhü sırrahu’l-azize verelim.</strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>Şu halde her devirde nebi yerine bir veli vardır, bu sınama kıyamete kadar daimidir.   Kimde iyi huy varsa kurtulmuştur; kimin kalbi sırçadansa sınmıştır.</em></strong><em> <strong>İşte diri ve faal imam, o velidir; ister Hz. Ömer soyundan olsun, ister Hz. Ali soyundan! </strong></em></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em><span style="text-decoration:underline;">Ey yol arayan, Mehdî</span></em></strong><strong><em><span style="text-decoration:underline;"> de O’dur, Hâdi de O. </span></em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>Hem gizlidir, hem senin karşında oturmakta. O, nura benzer; akıl onun Cebrail’idir. Ondan aşağı olan veli de onun kandilidir. </em></strong><em> </em></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>Bu kandilden daha aşağı derece de olan veli de kandil konan yerimizdir. Nura mertebe bakımından dereceler vardır. Çünkü Tanrı nurunun yedi yüz perdesi vardır. Nur perdelerini bu kadar kat bil!   Her perdenin ardında bir kavmin durağı var. İmam’a kadar bu perdeler saf saftır.</em></strong><em> <strong>Son saftakilerin gözleri, zayıflıktan ön saftakilerin nuruna tahammül edemez. Ön saftakilerin gözleri de görüş zayıflığı yüzünden daha ön saftakilerin nuruna takat getirmez. İlk saftakilerin hayatı olan aydınlık, bu şaşının ruhuna azap ve âfettir.   Şaşılıklar yavaş, yavaş azalır; adam yedi yüz dereceyi geçti mi deniz kesilir. Demiri yahut altını sâf bir hale getiren ateş, terü taze ayva ve elmaya yarar mı?</strong> <strong>Ayva ve elmanın da az bir hamlığı olabilir, fakat demire benzemezler, hafif bir hararet isterler. Hâlbuki o hararet, o şuleler, demir için kâfi değildir. Çünkü demir, ejderha gibi olan ateşin yalımını ister.</strong></em><strong> </strong><a href="#_ftn46">[46]</a><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="text-decoration:underline;"> </span></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><span style="text-decoration:underline;">Bediüzzaman Said Nursî kaddese’llâhü sırrahu’l-azizin Mehdî</span></strong><strong><span style="text-decoration:underline;"> hakkındaki görüşleri</span></strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><em>Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın istikbalden haber verdiği bazı hâdiseler, cüz’î birer hâdise değil; belki tekerrür eden birer hâdise-i külliyeyi, cüz’î bir surette haber verir. Hâlbuki o hâdisenin müteaddid vecihleri var. Her defa bir vechini beyan eder. Sonra râvi-i hadîs o vecihleri birleştirir, hilaf-ı vaki’ gibi görünür. </em></p>
<p style="text-align:justify;"><em>Meselâ: Hazret-i Mehdî</em><em>’ye dair muhtelif rivayetler var. Tafsilât ve tasvirat, başka başkadır. Hâlbuki Yirmidördüncü Söz’ün bir dalında isbat edildiği gibi; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, vahye istinaden, her bir asırda kuvve-i maneviye-i ehl-i imanı muhafaza etmek için, hem dehşetli hâdiselerde ye’se düşmemek için, hem âlem-i İslâmiyetin bir silsile-i nuraniyesi olan Âl-i Beytine ehl-i imanı manevî rabtetmek için, Mehdî’yi haber vermiş. Âhirzamanda gelen Mehdî gibi, herbir asır Âl-i Beytten bir nevi Mehdî, belki Mehdîler bulmuş. Hattâ Âl-i Beytten ma’dud olan Abbasiye Hulefasından, Büyük Mehdî’nin çok evsafına câmi’ bir Mehdî bulmuş.</em><a href="#_ftn47">[47]</a><em> </em></p>
<p style="text-align:justify;"><em>İşte bak! Hazret-i Hasan’ın neslinden gelen aktablar, hususan Aktab-ı Erbaa ve bilhâssa Gavs-ı A’zam olan Şeyh Abdülkadir-i Geylanî ve Hazret-i Hüseyin’in neslinden gelen imamlar, hususan Zeynelâbidîn ve Cafer-i Sadık ki, her biri birer manevî Mehdî</em><em> hükmüne geçmiş, manevî zulmü ve zulümatı dağıtıp, envâr-ı Kur’aniyeyi ve hakaik-i imaniyeyi neşretmişler. Cedd-i emcedlerinin birer vârisi olduklarını göstermişler.</em><a href="#_ftn48">[48]</a><em> </em></p>
<p style="text-align:justify;"><em>Hem ben müteaddid insanları gördüm ki, bir nevi Mehdî</em><em> kendilerini biliyorlardı ve “Mehdî olacağım” diyorlardı. Bu zâtlar yalancı ve aldatıcı değiller, belki aldanıyorlar. Gördüklerini, hakikat zannediyorlar. Esma-i İlahînin nasıl ki tecelliyatı, Arş-ı A’zam dairesinden tâ bir zerreye kadar cilveleri var ve o esmaya mazhariyet de, o nisbette tefavüt eder. Öyle de mazhariyet-i esmadan ibaret olan meratib-i velayet dahi öyle mütefavittir. Şu iltibasın en mühim sebebi şudur:</em></p>
<p style="text-align:justify;"><em>Makamat-ı evliyadan bazı makamlarda Mehdî</em><em> vazifesinin hususiyeti bulunduğu ve kutb-u a’zama has bir nisbeti göründüğü ve Hazret-i Hızır</em><em>’ın bir münasebet-i hâssası olduğu gibi, bazı meşahirle münasebetdar bazı makamat var. Hattâ o makamlara <strong>“Makam-ı Hızır”, “Makam-ı Üveys”, “Makam-ı Mehdîyet” </strong>tabir edilir.</em></p>
<p style="text-align:justify;"><em>İşte bu sırra binaen, o makama ve o makamın cüz’î bir nümunesine veya bir gölgesine girenler, kendilerini o makamla has münasebetdar meşhur zâtlar zannediyorlar. Kendini Hızır</em><em> telakki eder veya Mehdî</em><em> itikad eder veya kutb-u a’zam tahayyül eder. Eğer hubb-u câha talib enaniyeti yoksa o halde mahkûm olmaz. Onun haddinden fazla davaları, şatahat sayılır. Onunla belki mes’ul olmaz. Eğer enaniyeti perde ardında hubb-u câha müteveccih ise; o zât enaniyete mağlub olup, şükrü bırakıp fahre girse, fahrden git gide gurura sukut eder. Ya divanelik derecesine sukut eder veyahut tarîk-ı haktan sapar. Çünki büyük evliyayı, kendi gibi telakki eder, haklarındaki hüsn-ü zannı kırılır. Zira nefis ne kadar mağrur da olsa, kendisi kendi kusurunu derkeder. O büyükleri de kendine kıyas edip, kusurlu tevehhüm eder. Hattâ enbiyalar hakkında da hürmeti noksanlaşır.</em></p>
<p style="text-align:justify;"><em>İşte bu hale giriftar olanlar, mizan-ı şeriatı elde tutmak ve Usûl-üd Din ülemasının düsturlarını kendine ölçü ittihaz etmek ve İmam-ı Gazalî ve İmam-ı Rabbanî gibi muhakkikîn-i evliyanın talimatlarını rehber etmek gerektir. Ve daima nefsini ittiham etmektir. Ve kusurdan, acz ve fakrdan başka nefsin eline vermemektir. Bu meşrebdeki şatahat, hubb-u nefisten neş’et ediyor. Çünki muhabbet gözü, kusuru görmez. Nefsine muhabbeti için, o kusurlu ve liyakatsız bir cam parçası gibi nefsini, bir pırlanta, bir elmas zanneder. Bu nevi içindeki en tehlikeli bir hata şudur ki; kalbine ilhamî bir tarzda gelen cüz’î manaları “Kelâmullah” tahayyül edip, âyet tabir etmeleridir. Ve onunla, vahyin mertebe-i ulya-yı akdesine bir hürmetsizlik gelir. Evet bal arısının ve hayvanatın ilhamatından tut, tâ avam-ı nâsın ve havass-ı beşeriyenin ilhamatına kadar ve avam-ı melaikenin ilhamatından, tâ havass-ı kerrûbiyyunun ilhamatına kadar bütün ilhamat, bir nevi kelimat-ı Rabbaniyedir. Fakat mazharların ve makamların kabiliyetine göre kelâm-ı Rabbanî; yetmiş bin perdede telemmu’ eden ayrı ayrı cilve-i hitab-ı Rabbanîdir.</em><a href="#_ftn49">[49]</a><em> </em></p>
<p style="text-align:justify;"><em>Cenab-ı Hak kemal-i rahmetinden, şeriat-ı İslâmiyenin ebediyetine bir eser-i himayet olarak, herbir fesad-ı ümmet zamanında bir muslih veya bir müceddid veya bir halife-i zîşan veya bir kutb-u a’zam veya bir mürşid-i ekmel veyahud bir nevi Mehdî</em><em> hükmünde mübarek zâtları göndermiş; fesadı izale edip, milleti ıslah etmiş; Din-i Ahmedîyi sallallâhü aleyhi ve sellem muhafaza etmiş. Madem âdeti öyle cereyan ediyor, âhirzamanın en büyük fesadı zamanında; elbette en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hâkim, hem Mehdî, hem mürşid, hem kutb-u a’zam olarak bir zât-ı nuranîyi gönderecek ve o zât da Ehl-i Beyt-i Nebevîden olacaktır. Cenab-ı Hak bir dakika zarfında beyn-es sema vel-arz âlemini bulutlarla doldurup boşalttığı gibi, bir sâniyede denizin fırtınalarını teskin eder ve bahar içinde bir saatte yaz mevsiminin nümunesini ve yazda bir saatte kış fırtınasını icad eden Kadîr-i Zülcelâl; Mehdî ile de âlem-i İslâmın zulümatını dağıtabilir. Ve va’detmiştir, va’dini elbette yapacaktır. Kudret-i İlahiye noktasında bakılsa, gayet kolaydır. Eğer daire-i esbab ve hikmet-i Rabbaniye noktasında düşünülse, yine o kadar makul ve vukua lâyıktır ki; eğer Muhbir-i Sadık’tan rivayet olmazsa dahi, herhalde öyle olmak lâzım gelir ve olacaktır diye ehl-i tefekkür hükmeder. </em><a href="#_ftn50">[50]</a><em> </em></p>
<p style="text-align:justify;"><em>Ve eskiden beri ve şimdi de çok safdil ve makamperest zâtlar, Mehdî</em><em> olacağım diye dava ederler. Gerçi her asırda hidayet edici bir nevi Mehdî ve müceddid geliyor ve gelmiş, fakat herbiri üç vazifelerden birisini bir cihette yapması itibariyle, âhirzamanın Büyük Mehdî ünvanını almamışlar.</em><a href="#_ftn51">[51]</a><em> </em></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><span style="text-decoration:underline;">Hulâsa:</span></strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;">Bugüne kadar yazılmış kitaplarda herkes Mehdî aleyhisselâmın gelmesi ve onun askeri olabilmek kaygısı ile doludur. Aslında Mehdînin gelmesi demek, bir şeylerin yanlış gittiği ve kıyametin kopması demek olduğu unutuluyor. Eğer Mehdî gelecekse, gelecektir. Bize düşen Mehdînin gelmeyeceği ortamı hazırlamak ve gayret göstermektir. Bu şekilde biz gerçek manada Allah Teâlâ’ya kul oluruz. Bize kalırsa Mehdî’nin bir an önce gelmesini isteyenler işin neticelenmesini isteyerek sorumluluktan kaçıyorlar. Mehdînin gelmesi demek özgürlüğümüzün bittiği bir zaman olacağıdır. O geldikten sonra çalışmanın ve kulluğun içeriği boşalmış demektir. Mehdî’nin gelemeyeceği çağı Allah Teâlâ’dan isteyip kullukta ısrarcı olmak ne güzel bir haldir. İsteyen bir tarih versin, <strong><em>Allah Teâlâ bir kimsenin bulduğu ve uydurduğu tarihte Mehdî aleyhisselâmı göndermeyeceği aşikâr olmuştur.</em></strong> Bu şekilde bir şeyin olabilirliğini kabul etmek hata ve günahtır.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>Mehdî aleyhisselâm</em></strong> acı bir gerçeği gösterir ki, insanlık artık son bulacak demektir. Bu geliş belki sevinilmeyecek bir durumdan başka bir şey de değildir. Allah Teâlâ bizi Mehdî aleyhisselâmın gelme zamanındaki imtihandan muhafaza buyursun. Bizi ve gelecek nesillerimizi de bu olması takdir edilen vaktin fitnesinden emin eylesin.</p>
<p style="text-align:justify;">İbn-u Mes&#8217;ûd radiyallâhü anh anlatıyor: “Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki:</p>
<p style="text-align:justify;"><em>“Dünyanın <span style="text-decoration:underline;">tek günlük ömrü</span> bile kalmış olsa Allah Teâlâ, o günü uzatıp, benden bir kimseyi o günde gönderecek.” </em><a href="#_ftn52">[52]</a><em> </em></p>
<p style="text-align:justify;">Allah Teâlâ’nın kıyametten az önce bir zaman Mehdî aleyhisselâmı gönderecek olmasını temenni etmek bütün müslümanların biricik duası olması gerekir. Bu şekilde bu sıkıntılı günlerin zahmetinden emin olmak büyük bir lütuf olduğu bilinmelidir.</p>
<p style="text-align:justify;">Tek günlük ömür belki Allah Teâlâ katındaki günler hesabı ile olacak olursa bu ise dünya yıllarına göre bin yıl <a href="#_ftn53">[53]</a>, elli bin yıl <a href="#_ftn54">[54]</a> olur ki bu hadisenin olurluğu bize birçok yorumları ayrıca getirmektedir. Kısa ömürlü dünyanın yaşında dahi kesin bir bilgimiz olmadığına göre bu zamanın hükmünü Allah Teâlâ’ya bırakmak en güzelidir.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>Herkes Mehdîyi beklerken, bekledikleri Mehdî</em></strong><strong><em> kimdi?</em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>Ne Mehdî</em></strong><strong><em> geldi, nede kendileri Mehdî oldu.</em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>Bildim ki, Mehdî</em></strong><strong><em> binlerce yıl sonra gelecek.</em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kısa zamanı </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>Dünyanın yaşına göre idi. Onun nübüvveti </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>Diğer nebilerin zamanından uzun olması gerekir. </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>Çünkü O en faziletlimizdir.</em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align:right;"><strong><em>İhramcızâde İsmail Hakkı</em></strong></p>
<hr size="1" />
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref1">[1]</a> Malûm ola ki bu ümmetün ömri on üç mi’e (100) dir ki bin üç yüz senedür (1300). Zirâ hâlen ki elf-i sâninün yüz otuz biridir.(1131) Tamâm-ı mi’e zuhûr-ı Mehdî ve nüzûl-i İsâ vâkı’ olub ânlarun devrleri dahi tamâm-ı mi’e sâliseye müntehi (1300) olmadan münkazi olub âlem-i ekvân envâr-ı hakâ’ikdan cüda düşüb bi-rûh olan beden-i zulmâni gibi kalsa gerekdür. Zirâ insân-ı kâmil rüh-ı âlemdür. (ÇETİN, 1999), s.121; (BURSEVİ), v.98a, 69. Varidat)</p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref2">[2]</a> <em>“</em><em>Kim evli değilse Şam&#8217;a göçsün, çünkü başka şehirlerde öyle karanlık fitneler kopacak ki oralardaki halkın çoğunun kurtuluşu güç olacak” </em>(aynı Vasıyyetnâme&#8217;den terceme).</p>
<p style="text-align:justify;">Sadreddin&#8217;in İstanbulda, Ayasofya Kütüphanesinde 4849 No. lu mecmuada Mehdî hakkında bir risalesi vardır. Mecmuanın son &#8211; risalesi olan ve ciltte sahifeleri karışan bu küçük risale (168. a &#8211; 180. a), Sadreddin, İbn-ül Arabî ile Ekberiyye mensuplarının fi­kirlerini anlamak bakımından pek değerlidir. Şeyh-i Kebîr, bu risalede,</p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;">İMÂM HASAN ALEYHİSSELÂM SO­YUNDAN OLAN MEHDÎ&#8217;NİN 613 RAMAZANININ YİRMİ YEDİNCİ CUMA GECESİ DOĞDUĞUNU (187. b),</p>
<p style="text-align:justify;">654 HİCRÎDE KENDİSİ GÖSTERDİĞİNİ (168. b),</p>
<p style="text-align:justify;">666 YILINDA, HALKIN, BİRÇOK ŞAŞILACAK ŞEYLERE ŞAHİD OLACAĞINI (180. a),</p>
<p style="text-align:justify;">683 YILINA KADAR DA İSA&#8217;NIN İNECEĞİNİ BİLDİRMEDEDİR (179. b).</p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;">654 yılın­dan bahsedilirken, “vaktimizden üç yıl önce” kaydı, risalenin 651 de yazıldığını açıklar. Sadreddin&#8217;in bu risalesiyle İbn-i Sina&#8217;nın risalelerini muhtevi ola bu mecmuada, “81. b ve 87. B” de 697 hicrîde, yazılan, diğer bir nüshayla mukabele edildiğine dair iki kaydın mevcudiyeti, mecmuanın değerini arttırmadadır. (GÖLPINARLI A. , 1985), s.235</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref3">[3]</a> (ERDOĞMUŞ, 2003), s. 25</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref4">[4]</a> <strong>Merkum:</strong> Cem&#8217;olmuş, toplanmış, birikmiş</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref5">[5]</a> İsra,73-76</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref6">[6]</a> (GÜMÜŞEL, 2003), s. 18-19</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref7">[7]</a> (GÜMÜŞEL, 2003), s. 98-99</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref8">[8]</a> Dokuz yüzden kasd edilen aynî bir tarih mi? Belki 1900- 1915 yılıda olabilir. Bu senelerde I. Dünya harbinin olması kıyamete eş değer olması gibi mi? Belki 2900-2915 yıllarıdır. Allahu a’lem.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref9">[9]</a> Özbekçe’si için bkz. <strong>Hakkul, İbrahim-Rafiddin, Sayfuddin, </strong><em>Bakirgon Kitobi, </em>Taşkent 1991, s. 57-62.<strong> </strong>(AHMEDOVA, 2006)<strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Süleyman Bakırgani kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Büyük Türk mutasavvıflarından biri olan Süleyman Bakırgani XII yüzyılın ilk yarısında yaşamıştır. O, Harezm bölgesinin Bakırgan obasında doğmuştur. Doğum tarihi net olarak bilinmemekle beraber tahminen 1186 senesinde olduğunu söyleyenler vardır. Asıl adı Süleyman olup <strong>Hâkim Ata, Kul Süleyman, Bakırgani</strong> gibi isimlerle de anılmıştır.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref10">[10]</a> (YAMAN, Ekim,2002), s.26-32</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref11">[11]</a> (ÇİFÇİ, 2003), s.70</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref12">[12]</a> <strong>Submanik:</strong> Yaşadığı vuslat coşkusu ile vecd, kendinden geçme içinde dünyaya ve insanlara yaklaşan bir insan, <strong>Depresyon:</strong> Yaşadığı bu olağanüstü hâli içine sindirmek için konuşmayan, uzlet, halvet, inziva arayan insan, ağır bir vakası hali.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref13">[13]</a> Hz. Mevlâna kaddese’llâhü sırrahü’l-azîz filozofları tek kanatlı kuşlar olarak tanımlar.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref14">[14]</a> (ÇEÇEN, 2006), s. 93, (MISRÎ, 1223), s.52b (Günümüz Türkçesi ile yazıldı)</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref15">[15]</a> <strong>Nerdüban</strong><strong>:</strong> Merdiven</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref16">[16]</a> (MISRÎ, 1223), v. 76a</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref17">[17]</a> <strong>Tesmiye: </strong>İsimlendirme. Ad verme.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref18">[18]</a> <strong>Makdur:</strong> Güç. Kuvvet. Kudret.   Takdir olunmuş. Allah Teâlâ&#8217;nın takdiri. Daha evvelden takdir olunmuş</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref19">[19]</a> <strong>Bezl:</strong> Bol. Bol bol verme. Esirgemeden vermek</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref20">[20]</a> <strong>Mechud: </strong>(Cehd. den) Çalışmış uğraşmış, didinmiş, cehdetmiş.   Kuvvet, kudret, güç</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref21">[21]</a> <strong><em>“Onlar için kuru bir dikenden başka yiyecek de yoktur. Ne besler ne açlıktan kurtarır.”</em></strong> Gaşiye, 6-7</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref22">[22]</a> <strong>Hamim:</strong> Sıcak ve kızgın su.   Yakın hısım, soy sop.   Samimi arkadaş.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref23">[23]</a> <strong>Gussa:</strong> Keder. Tasa.  Gam.   Boğaza takılan yemek.   Ağaç, diken</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref24">[24]</a> Niyazi-i Mısrînin <a href="http://katalog.ibb.gov.tr/fmi/xsl/yordam/y1_detay.xsl?-db=YordamBT01&#38;Eleme%23=%3d+&#38;T%c3%bcr=&#38;Alt+T%c3%bcr=&#38;%c5%9eekil=&#38;Ortam=&#38;%23008+Dil=&#38;%23008+Yay%c4%b1n+Tarihi=&#38;cYeniler=&#38;cAlanlar.op=bw&#38;cAlanlar=niyazi+m%c4%b1sri&#38;-token.aranankelime=niyazi%20m%C4%B1sri&#38;-token.tk=&#38;-token.gt=0&#38;-token.d=1&#38;-skip=11&#38;-find&#38;-token.yzyzm=yzm">Vezir Mustafa Paşa&#8217;ya mektub, </a><a href="http://katalog.ibb.gov.tr/fmi/xsl/yordam/y1_liste.xsl?-db=YordamBT01&#38;-token.d=1&#38;-token.gt=0&#38;-token.yzyzm=yzm&#38;%23050+082+S%C4%B1n%C4%B1flama=T816+N%C4%B0Y&#38;-find">T816 NİY</a> 1183 H Belediye Yazmaları &#8211; Depo BEL_Yz_K.000502/06, v.<strong> </strong>(72b)</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref25">[25]</a> Mesih, hem doğru sözlü hem de yalancı kişi anlamlarına geliyor. Hz. İsâ aleyhisselâma Mesih dendiği gibi, (yalancı anlamında) Deccâl’e de Mesih deniyor. Dolayısıyla iyilerin Mesih’i Hz. İsâ aleyhisselâm (veya buradaki yoruma göre Mehdî), kötülerin Mesih’i de Deccâl oluyor.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref26">[26]</a> On iki imamdan birisi olan beklenen Mehdî, 1200 yılının başında veya 1204 yıllarında kıyam edecek. Sonra Deccal de Mehdî’nin kıyamında ve huzurunda yedi senenin geçmesinden sonra ortaya çıkacaktır. Deccal’den yirmi sene sonra da güneş, battığı yerden doğacak.  Bu, hayvani sıfatların, insanlar üzerindeki galebesine işarettir.  Şüphesiz o, tabii,  şehvani karanlıklardandır tıpkı Deccal’in, âlemin yarısına işaret olması gibi. O da celaldir. Çünkü o kördür. İsâ aleyhisselâmın Hakk&#8217;a yürümesi sonraki zamanda bir hayr yoktur. O, İsâ, yeryüzünde kırk sene bekler ve büyük alametlerin çoğu da O’nun zamanında olur. Yecuc ve Mecuc’un çıkması onlardandır. Bu, Rasulullahın şu sözüyle işaret edilen insan-ı kâmildir:</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“Yeryüzünde Allah Allah denmeyinceye kadar kıyamet kopmaz. “</em></strong> Yani yeryüzünde birbirini izleyen zikr ehli kalmayıncaya kadar âlemin cesedi için ruh gibi. Şüphe yok ki cesedin yok olması, ruhun gitmesinden sonradır. Mehdî’nin gelmesinden önce zamanın çocuklarını yaşarlarsa görebilecekleri birçok alamet gelir. Beni Asfar’ın çıkması alametlerdendir. Onlar Bosna’ya saldıran Frenklerdir. Karadeniz tarafından Moskovalılar, onlara yardım edecekler. Çeşitli küfür milletleri de böyledir. Bunların bazıları Allah’ın <strong><em>“ en yakın arzda” </em></strong>(Rum, 12) ayetinde delalet ettiği gibi 1098’de çıktılar. Bu ayet iki kelimedir ve harflerinin sayısı doksan yedidir. Cihadda galibiyet ve mağlubiyet arasında devreder durur.  <strong><em>“Birkaç yılda”</em></strong> (Rum, 3) Bu üç ile dokuz arasındadır.  Burada bahsedilen birkaç,  kâfirler cihetinden onda vuku bulmuştur. Ta ki büyük yenilgiden dolayı olan olmuştu. Allah Teâlâ izin verirse, galip gelirler, sözünün hükmünün açığa çıkacağı zaman gelecektir. Ve müslümanlar tarafından galibiyet vaki olacaktır. Ve insanlar Allah Teâlâ’nın izin vereceği zamana kadar güvende ve mutlulukta olacaklardır.  Sonra <span style="text-decoration:underline;">Bizans şehirlerinin çoğunda,  namaz kılmanın zorlaşacağı bir zaman gelecek.</span> Bilakis oranın halkı Şam’a intikal etmede sıkıntı çekecektir. Kâfirlerin saldırıları Haleb’e kadar ulaşacak. Allah Teâlâ, Haleb’i de Şam’ı da onların istilalarından korusun. Şüphesiz mukaddes arz oraya delalet etmeyecektir. (ÇETİN, 1999), s.143; (BURSEVİ), v.134b, 96. Varidat)</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref27">[27]</a> Hz. Kuddûsî kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz  buyurdu ki:</p>
<p style="text-align:justify;"><em>“Şimdi 1842 senesi ki, kıyametin yaklaştığı zamandır. İslâm’ın neredeyse sadece ismi kaldı ve cihan halkı Hz. Mehdî</em><em> himmetine muhtaç oldular.”</em> (Kuddûsî, Tarihsiz), s. 32</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref28">[28]</a> <strong>“Asabiyyet” </strong>teriminin mahiyeti, İbn Haldun’un siyaset teorisinin candamannı oluşturur. Bu kavramın<strong> Mukaddime </strong>içerisindeki yerinin önemi çoğu araştırıcılar tarafından kabul edilmekle birlikte, üzerindeki yorumlar farklılıklar göstermektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">De Slane’nın <strong>Mukaddime </strong>çevirisinde asabiyyeti <strong>“esprit de corps” </strong>olarak yorumlamasından sonra Gastoun</p>
<p style="text-align:justify;">Bouthoulve daha sora Howard Becker ve Harry Elmer Barnes da aynı yorumu sürdürmüşlerdir.</p>
<p style="text-align:justify;">A.F.Von Kremer’in yorumu ise <strong>“topluluk duygusu” </strong>(“Gemeinsinn”), hatta <strong>“milliyetçilik fikri”</strong> (Nationalitatsidee”) olmuştur.</p>
<p style="text-align:justify;">Öte yandan, Hellmut Ritter, <strong>“dayanışma duygusu” </strong>(“feeling of solidarity”) karşılığını kullanmıştır.</p>
<p style="text-align:justify;">Salahuddin Khuda Buksh ve Haroon Khan Sherwani’nin hemen aynı zamanlarda kullandıkları karşılık ise,<strong> “komünal ruh” </strong>(“communal spirit”) dır.</p>
<p style="text-align:justify;">Ernest Gellner, asabiyyetin ifade ettiği anlamı <strong>“sosyal iltisak” </strong>(“social cohe-sion”) ya da <strong>“askerî ruh”</strong></p>
<p style="text-align:justify;">(“martial spirit”) olarak görmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Manfred Halpern, <strong>“grup dayanışması” </strong>(“group solidarity”) yorumunu, bazı uzantılarıyla birlikte belirtmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">H. Topçuoğlu da <strong>“tesanüt bağı”, “sosyal irtibat bağı”, </strong>“sosyabilite” tanımlarını kullandığı bir tahlili geliştirmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Ervvin Rosenthal, asabiyyeti bir <strong>“dayanışma” </strong>(“solidarity”) ve <strong>“vurucu güç” </strong>(“striking power”) olarak irdelemektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Muhsin Mehdi, asabiyyeti <strong>“sosyal dayanışma” </strong>(“social solidarity”) olarak karşılamakta ancak bu karşılığın, kavramın genel anlamı içerisinde değerlendirilmesi gerektiğine işaret etmektedir. F. Gabrieli ise asabiyyeti olduğu gibi kullanarak mahiyetini açıklamaya girişen yazarların başında gelir.</p>
<p style="text-align:justify;">F. Rosenthal, (The Muqaddimah&#8230;) çevirisi boyunca <strong>“grup duygusu” </strong>(“group feeling”) terimini kullanmaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;">Z. K. Ugan ise (Mukaddime) çevirisi boyunca asabiyyet kavramını aynen kullanmaktadır. Görüldüğü üzere, özellikle çok sınırlı tuttuğumuz bir dökümde bile, asabiyyetin değişik tanım ve karşılıklarına rastlamaktayız. Aslında bütün bu ve diğer karşılıklar değişik yazarların yalnızca asabiyyet kavramını karşılamak için kullandıkları birer terim olmaktan çıkmaktadır. Yazarlar, Mukaddime üzerine yaptıkları genel yorumu doğrulayabilmek için asabiyyet kavramını da yer yer belirli bir değerlendirme “süzgeç”inden geçirmektedirler. XVIII. &#8211; XX. Yüzyıl gelişmelerine tarihten güdümlü bir biçimde dayanak aramak için yapılan <strong>“milliyetçilik” </strong>vb. zorlama-yakıştırmalar bir yana bırakılırsa yazarların kullandıkları karşılıklarda ve yaptıkları tanımlarda <strong>“hakikat payı” </strong>bulunmaktadır. Ancak bu <strong>“hakikat payları”, </strong>çoğu halde birer <strong>“pay” </strong>olmaktan öteye geçmektedir. Asabiyyetin; <strong>“sosyal dayanışma”, “komünal duygu”, “askerî ruh”, “sosyal birleşim-’yapışma’ </strong>(iltisak)<strong>”</strong>, <strong>“vurucu güç” </strong>gibi terimlerin ifade ettikleri anlamları belli ölçülerde içermekte olduğu söylenebilir. Bu karşılıklar asabiyyetin açıklanmasına yardımcı sayılabilir. Fakat asabiyyet teriminin gerçek mahiyetinin bütün boyutlarıyla anlaşılması, bu kelimeyi İbn Haldun’un kavramlaştırmasının bütün yönleriyle incelenmesine ve bu yönlerin iç ilişkilerinin araştırılmasına bağlıdır. Asabiyyetin bazı <em>“görünüm”</em>leri ve ortaya çıkış biçimleri aracılığıyla gerçek işlevine işaret edilmiş olunabilir, ancak Mukaddime’deki sosyal-siyasal doktrinde incelenen değişme sürecini meydana getiren ve bütünleştiren “harç”, asabiyyet, yine de tam anlamıyla kavranmamış kalır. Asabiyyetin ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmeyi belirleyen ve değiştiren, bu gelişme karşısında değişen bir gerçekliği yansıtması; “Mukaddime’de ele alınan üretim ve sosyal hayat tarzlarına, <strong>“bedevîlik” </strong>(Çölde yaşayan. Göçebe. Medeni olmayan ve şehir hayatı yaşamayan) ve <strong>“hazarîlik” </strong>(Köyde ve kasabalarda yaşayanların yaşayış şekli ve tarzlarına ait. <strong>Şehirli. </strong> Sulh ve asâyiş, sükun ve istirahat zamanlarına mensub ve müteallik. Barış ve güvenle alâkalı.) e daha yakından eğilmemizi zorunlu kılmaktadır. Bedevîlik ve hazerîliğin anlaşılması ise, insanlığın geçirdiği genel evrelerin, <strong>“barbarlık” </strong>ve <strong>“uygarlık”</strong>ın, birbirleriyle ilişkileri açısından ele alınmasını gerektirmektedir. Uygarlığın genel konumlan yapıldıktan sonradır ki, bedevîlik ve hazerîliğin bu genel çerçeve karşısındaki durumu incelenebilir. Burada özen gösterilecek nokta; uygarlığa geçici ya da uygarlıkla ilişkiyi mümkün kılan barbarlık durumunun vurgulan-masıdır. Paralel anlamda, bedevîliğin de vurgulanması gerekecektir. <strong>(İbn-i Haldun’un Metodu ve Siyaset Teorisi, Ümit Hasan, İstanbul, 1998, s.205-209)</strong></p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref29">[29]</a> Enbiyadan (aleyhimüssalâtû vesselam) başkası için sallâllahü aleyke veya sallâllahü alâ falan ibn-i falan demek caiz olur. Zira Hazret-i Ali kerreme’llâhü veche Hazret-i Ömer radiyallâhü anh için sallâllahü aley­ke [Allah sana rahmet eylesin demektir], dedi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem de: <strong>“Allahümme salli </strong>alâ âl-i Ebî Evfâ” deyip, âl-i Ebî Evfâ için böyle salât eyledi. (GEYLÂNÎ, 1979), s. 62</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref30">[30]</a> Asabiyeti oluşmamış topluluklar.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref31">[31]</a> (HALDUN, 2004), s.431-433</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref32">[32]</a> (TEKHAFIZOĞLU, 2005), s. 365</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref33">[33]</a> (BÖCÜZÂDE), s. 124-125</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref34">[34]</a> Ebû Dâvûd, Edeb, 116; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 194; Buhârî, et-Târîhu&#8217;l-kebîr, II, 107 (1853);Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebir, IV, 334; a. mlf, Müsnedü’ş-şâmiyyîn, II, 340 (1454), 346 (1468); Ebu&#8217;şŞeyh, Kitâbü’l-Emsâl fi&#8217;l-hadîs, s. 70 (115); Kudâ&#8217;î, Müsnedü’ş-şihâb, I, 157 (151, 219). Her ne kadar İbnü’l-Cevzî ve Sağânî hadisin “mevzû&#8217;“ olduğunu söylemişlerse de, Irâkî ve Sehavî gibi âlimler bu hükmü mübâlağalı bulmuşlardır. Irâkî “Hadis hakkında Ebû Dâvûd&#8217;un sükût etmiş olması bizim için yeterlidir. Mevzû&#8217; değildir. Kaldı ki za&#8217;fı da şedîd değildir, hadis hasendir” demiş, İbn Hacer de Irâkî&#8217;nin bu hükmüne katılmıştır. Sonuçta ihtiyatlı bir hükümle onun en azından “zayıf” olduğu söylenebilir. Bilgi için bkz. Irâkî, Tahrîcü ehâdîsi&#8217;l-İhyâ, III, 15; Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, II, 79 (1095); Elbânî, Silsiletü&#8217;l-ehâdîs ed-da&#8217;îfe, IV, 348 (1868). (UYSAL, 23 Bahar 2007 )</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref35">[35]</a> Tarih: 08 Kasım 1938. Prof. Dr. Neşet Ömer İRDELP:</p>
<p style="text-align:justify;">“Dilinizi çıkarır mısınız efendim” dedi. ATATÜRK dilinin yarısını dışarı çıkardı. “Biraz daha çıkarsanız.” dedi. Bunun yerine dilini tamamen çekti. Söyleneni anlamıyordu&#8230;Başını biraz sağa çevirdi dikkatle baktı ve</p>
<p style="text-align:justify;">“ALEYKÜMSELÂM” dedi. Ardından iki gün sonra ölümle noktalanacak son komaya girdi. KAYNAKÇA: “Avni ÖZGÜREL.RADİKAL.com.tr 2002”</p>
<p style="text-align:justify;">Selamdan sonraki söylenen sözlere vakıf olsa idik çok güzel olurdu. Ancak iyide olsa kötüde olsa insan için bir pişmanlık vardır. Ömür bitmiş her kul yaptığı ile kalmış, “keşke, keşke”leri ile öbür dünyanın yoluna çıkmaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;">İnsanlara düşen fani olduğudur. Kendinden başkası hakkında bir yargıda bulunacağına kendi ahvali ile meşgul olması en uygun olanıdır. Ne olduysa hep iyi olmuştur, denilmiştir.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref36">[36]</a> M.H.Uluğ Kızılkeçili, http://www.ondokuz.gen.tr/ataninozkimligi.htm.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref37">[37]</a> Özcan, Mustafa, Gerçek Hayat Dergisi, Sayı: 352 &#8211; 20.07.2007</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref38">[38]</a> (GÜMÜŞEL, 2003), s. 85-86</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref39">[39]</a> (BÖCÜZÂDE), s. 16-17</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref40">[40]</a> (BÖCÜZÂDE), s. 109</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref41">[41]</a> (BÖCÜZÂDE), s. 20</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref42">[42]</a> (BÖCÜZÂDE), s. 43</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref43">[43]</a> Hicr,  29;  Sâd,  72.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref44">[44]</a> (ŞİMŞEK, yıl: 8 [2007], sayı: 19,)Tokâdî, <em>Tevil-i Ehâdis-i Eşrât-ı Sa’a</em>, vr. 14b.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref45">[45]</a> Cîlî, <em>el-İnsanü’l-kâmil</em>, c. 2, s. 54.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref46">[46]</a> Mesnevi, c. II, b.<strong> </strong><strong>815</strong><strong>-</strong>830</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref47">[47]</a> Mektûbat, s. 95</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref48">[48]</a> Mektûbat, s. 100</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref49">[49]</a> Mektûbat, s. 447</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref50">[50]</a> Mektûbat, s. 440</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref51">[51]</a> Emirdağ Lâhikası, s.267</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref52">[52]</a> Ebu Davud, Mehdî 1, (4282); Tirmizi, Fiten 52, (2231, 2232).</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref53">[53]</a> <strong><em>“Bütün işleri gökten yere kadar tedbir eder. Sonra o (iş) O&#8217;na bir günde yükselir. Onun (günün) miktarı, sizin saydığınızdan bin yıl (kadar) bulunmuştur.” (Secde, 5)</em></strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“Ve senden azabın acele gelmesini isterler. Hâlbuki Allah vaadinde asla hulf etmez ve şüphe yok ki, Rabbin indindeki bir gün, sizin sayacaklarınızdan bin yıl gibidir.”</em></strong><strong> (Hac, 47)</strong></p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref54">[54]</a> <strong><em>“Melekler ve Rûh oraya bir günde çıkarlar ki, oranın mesafesi ellibin yıldır.”</em></strong><strong> (Meâric, 4)</strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>AHMEDOVA Zamira</strong> Türkler Arasında İslâmiyet’in Yayılmasında Tasavvufun Rolü [Kitap]. - Ankara : Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslam Tarihi Ve Sanatları (İslam Tarihi ) Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi , 2006.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>BÖCÜZÂDE Süleyman Sami</strong> Hakayık’ül-beyân fi eşkâli’l-ezmân “Yahut”“Ne Derekeye İnmiştik Ne Dereceye Çıktık” “Üç Devirde Gördüklerim” [Kitap].</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>ÇEÇEN Halil</strong> Niyâzî-i Mısrî’nin Hatıraları [Kitap]. - İstanbul : [s.n.], 2006.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>ÇİFÇİ Adil</strong> Abdulbâki Gölpınarlı&#8217;nın Hayatı ve Eserleri [Kitap]. - Sivas : Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü -Y. Lisans Tezi 136948, 2003.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>ERDOĞMUŞ Mecdî Muhammed eş-Şehavi trc. Seyfullah Seyfeddin</strong> Mesih Deccal ve Yecuc Me&#8217;cuc [Kitap]. - Çubuk : [s.n.], 2002.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>GEYLÂNÎ Seyyid Abdulkâdir trc. A.Faruk MEYAN</strong> Günye&#8217;t-üt Talibîn [Kitap]. - İSTANBUL : Çelik, 1979. - Cilt I-II.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>GÜMÜŞEL Hayreddin</strong> Beklenen Mehdi [Kitap]. - İstanbul : [s.n.], 2003.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>HALDUN İbn- trc: Halil KENDİR</strong> Mukaddime [Kitap]. - İstanbul : [s.n.], 2004.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Niyazî-i MISRÎ</strong> Mecmua-i Kelimât-i Kudsiye-i Hazreti Mısri [Kitap]. - [s.l.] : Bursa Sultan Orhan Kütüphanesi 690, 1223.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>ŞİMŞEK Halil İbrahim</strong> Kıyâmet ve Alâmetlerinin Tasavvufî Tecrübe Açısından Yorumlanışı [Dergi] // Tasavvuf, İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi. - yıl: 8 [2007], sayı: 19,. - s. 123-142..</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>TEKHAFIZOĞLU Abdullah</strong> Nur Risaleleri’ne Eleştirel Bir Yaklaşım (Risale-İ Nur’un İçyüzü) [Kitap]. - Ankara : [s.n.], 2005.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>YAMAN Bahattin</strong> Tercüme-i Cifru&#8217;l-Câmî [Kitap]. - Ankara : Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü-Doktora Tezi-113447, Ekim,2002.</p>
<p style="text-align:justify;">
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[KURBAN]]></title>
<link>http://panteidar.wordpress.com/2009/11/25/kurban/</link>
<pubDate>Wed, 25 Nov 2009 00:03:04 +0000</pubDate>
<dc:creator>pante</dc:creator>
<guid>http://panteidar.wordpress.com/2009/11/25/kurban/</guid>
<description><![CDATA[Kurbanın Kökeni: İslam&#8217;da kurban sözcüğünün Arapçadaki k-r-b-kurb kökünden geldiği ve Arapça]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><span style="color:#800000;"><strong>Kurbanın Kökeni:</strong></span></p>
<p>İslam&#8217;da kurban sözcüğünün Arapçadaki k-r-b-kurb kökünden geldiği ve Arapça&#8217;da -an eki olmadığından, kurban sözcüğünün Farsça&#8217;dan geçtiği öne sürülür. Doğrusu İbranicedeki &#8220;korban&#8221; sözcüğünden geldiğidir. Kurbanın Arapça karşılığı ise &#8220;zibh&#8221;tir. <!--more--></p>
<p>Kurbanın kökeninin paleolitik çağa yani taş devrine kadar dayandığı tahmin edilmektedir. Platon&#8217;a göre kurban, ilahlara sunulan armağandır. Armağan sunmanın nedeni, insanlara korku veren doğa olaylarını ilahların kızgınlığına bağlayıp onlara hoş görünmeye çalışmaktır. Eski toplumlarda kurban, bir bitki olabildiği gibi, bir hayvan ve insan da olabiliyordu. Bu açıdan kurban, kanlı kurban ve kansız kurban olarak iki türe ayırılabilir.</p>
<p>Kurban armağanı bireysel veya topluca ayin törenleriyle sunulur. Seçilen kurbanın, bitkiler içinde ürünün en kaliteli, hayvanlar içinde de en besili, en sağlıklı olmasına özen gösterilir.  Kurbanlar, tapınakların sunaklarında sunulduğu gibi, sunulan ilahın cinsine göre değişik yerlerde de sunulabilir. Örneğin dağda, deniz kenarında, yeraltında veya mezarlarda. Kurban ayinleri genellikle hasat döneminde yapılır. Ayrıca ilk ve  son başaklar biçilmez, tarlada bırakılır. Tohum ekenler kadın olur ve  cinsel objeler kullanılır. Kurban, armağan olmasının yanında tarım ve bereketle olduğu gibi cinsellikle de yakından ilişkilidir.</p>
<p><span style="color:#800000;"><strong>Eski Türklerde Kurban:</strong></span><strong> </strong></p>
<p>Türklerin eski inanç sistemine göre aşağıyukan kurbansız ayin yapılmaz. Kurban mefhumunun da eski Türkçede tam karşılığı kesin olarak bilinmemektedir. Günümüz Türk boylarında tayılga ve hayılga kelimeleri varsa da, mogolcadan geçtiği düşünülmektedir. Saha Türkçesinde kurban anlamına gelen kereh sözü vardır. Oyunun iştirakıyla ruhlara sunulan kurbana denilir. Kurban edilen atın, sırıklara takılan derisine de bu ad verilir. Eski Türk yazıtlarında da bu kelimeyi görmek mümkündür.</p>
<p>Kanlı kurbanlardan başka bir de kansız kurbanlar vardır. Saçı denilen buğday, süt, kımız, yağ gibi armağanlar ile  yalma denilen ağaçlara veya kamın davuluna bağlanan paçavralar, ateşe yağ atma, tözlerin ağızlarını yağlama ve kımız serpme gibi törenler bu kansız kurbanlardır. Kansız kurbanların en önemlisi ruhlara bağışlanarak başı-boş salıverilen hayvanlardır. Bu tür kurbanlara eski Türkler &#8220;ıduk&#8221; demişlerdir. Bunun kelime karşılığı &#8220;salıverilmiş&#8221;, &#8220;gönderilmiş&#8221; demektir. Terim olarak &#8220;tanrıya gönderilmiş, tanrıya bağışlanmış hayvan&#8221; anlamını taşır. Bu hayvana yük vurulmaz, sütü sağılmaz, yünü kırpılmaz.</p>
<p>En önemli kurban attır. Attan sonra koyun gelir. Gerek bugün Kök Tengri dinini devam ettiren Türklerde, gerekse müslüman olmuşlarda kurban için en makbul hayvan erkek olanlardır. Dede Korkut hikayelerinin kahramanları Oğuz Türkleri kurban olarak &#8220;attan aygır, deveden buğra, koyundan koç&#8221; kesmişlerdir. Kırgız ve Kazaklarda da aynı motiflere rastlanılır.<br />
Kurban edilen hayvanların kemikleri kırılmaz. Köpeklere verilmez. Ateşe atılır veya yere gömülür. Bazı özel törenlerden soma kurban kemikleri toplanarak, bir kaba konulup, kayın ağacına asılır. At kurbanlarının kafatası ise bir sırık üzerine konulur.</p>
<p><span style="color:#800000;"><strong>Sümerlerde Kurban:</strong></span><strong></strong></p>
<p>Asurlularda kesilen oğlak ya da kuzu gibi yavru hayvanların, insanların bütün günahlarını temizleyeceklerine inanılır. Babil’de haftanın yedinci günü olan cumartesi ugursuz sayılır ve bu ugursuzluktan kaçınmak için adaklar adanıp kurbanlar kesilir. Sümerlerde en degerli kurban kuzudur. Ancak domuz da dahil diğer hayvanlar da kurban edilirler. Bir hastanın günahlarına karşılık olarak domuz kurban edilir ve hayvanın gövdesi altı parçaya bölünerek hastanın üzerine bırakılır. Kutsal sularla yıkanan hastanın başı için domuzun başı, karnı için domuzun karnı ve diger organları içinde domuzun organları kişinin günahlarına karşılık olmak üzere cinlere sunulur.</p>
<p><span style="color:#800000;"><strong>Azteklerde İnsan Kurbanı:</strong></span><strong></strong></p>
<p>Aztekler güneş tanrısına günlük besin olarak insan kanı ve yüreği sunmak gerektiğine ve &#8220;güneş insanları&#8221; olarak kendilerinin de tanrıya bu kurbanı bulmakla yükümlü olduklarına inanırlardı. Kurban yürekleri quauhtlehuanitl&#8217;e (yükselen kartal) sunulur ve quauhxicalli&#8217;de (kartal vazosu) yakılırdı. Savaşta ya da sunak taşında ölen savaşçılara quauhteca (kartalın insanları) denirdi. Savaşçıların öldükten sonra, ilkin güneşin parlak kuyruğunun bir parçasına dönüştüğüne, dört yıl sonra da sonsuza değin kolibrilerin bedeninde yaşamaya başladıklarına inanılırdı.</p>
<p>Aztek yılının ikinci dinsel tören ayı olan Tlacaxipehualiztli&#8217;de (İnsanlann Yüzülmesi), rahipler yüreklerini çıkararak insanları kurban ederlerdi. Daha sonra bu kurbanların yüzülerek sarıya boyanan ve teocuitlaquemitl (altın giysi) denen derilerini üzerlerine giyerlerdi. Öteki kurbanlar ise bir çerçeveye bağlanarak oklarla öldürüldü. Yere damlayan kanlarının verimli ilkbahar yağmurlarını simgelediğine inanılırdı. Xipe Totec, onuruna söylenen bir ilahide, Yoalli Tlauana (Gece İçkicisi) olarak anılırdı. Bunun nedeni bereketli yağmurların gece yağdığına inanılmasıydı. Aynı ilahide Xipe Totec&#8217;e, bereketin simgesi Ouetzalcoatl’ı getirdiği ve kuraklığı önlediği için şükranlar sunulurdu.</p>
<p><span style="color:#800000;"><strong>Yahudi ve Hristiyanlarda Kurban:</strong></span><strong></strong></p>
<p>Yahudilikte iki tür kurban vardı. Yakma kurban ve takdimeler. Süleyman Mabedinin yıkılmasından sonra Kurban ibadeti askıya alınmıştır. Günümüzde Yahudiler, günahlardan arınmak için horoz veya tavuk kurban eder, etlerini fakirlere dağıtırlar.<br />
Hıristiyanlıkta ise İsa&#8217;nın çarmıhta bütün insanlığın günahları için kendisini kurban ettiğine inanılır. Ekmek-şarap ayini bu kurbanı temsil eder. Dolayısıyla kurban kesmeye gerek duymazlar.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA["Out" Kampanyası ve Don't Label Me]]></title>
<link>http://realityofevolution.wordpress.com/2009/11/25/out-kampanyasi-ve-dont-label-me/</link>
<pubDate>Tue, 24 Nov 2009 23:40:45 +0000</pubDate>
<dc:creator>God Like</dc:creator>
<guid>http://realityofevolution.wordpress.com/2009/11/25/out-kampanyasi-ve-dont-label-me/</guid>
<description><![CDATA[&nbsp; Lütfen, beni etiketlemeyin!!! Yakında bu konuda daha fazla açıklama yapacağım&#8230; &nbsp;]]></description>
<content:encoded><![CDATA[&nbsp; Lütfen, beni etiketlemeyin!!! Yakında bu konuda daha fazla açıklama yapacağım&#8230; &nbsp;]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[YAHUDİ GENÇ KIZ İSLAMİYETİ SEÇTİ ]]></title>
<link>http://ulkudas.wordpress.com/2009/11/23/yahudi-genc-kiz-islamiyeti-secti/</link>
<pubDate>Mon, 23 Nov 2009 16:42:22 +0000</pubDate>
<dc:creator>ulkudas</dc:creator>
<guid>http://ulkudas.wordpress.com/2009/11/23/yahudi-genc-kiz-islamiyeti-secti/</guid>
<description><![CDATA[İsrail&#8217;in Karmel kentinde yaşayan 19 yaşındaki Maru, uzun süre ilahi dinleri inceleyerek, bunl]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><a href="http://ulkudas.wordpress.com/files/2009/11/1060591.jpg"><img src="http://ulkudas.wordpress.com/files/2009/11/1060591.jpg" alt="" title="106059" width="200" height="150" class="alignleft size-full wp-image-1154" /></a>İsrail&#8217;in Karmel kentinde yaşayan 19 yaşındaki Maru, uzun süre ilahi dinleri inceleyerek, bunların arasından aklına en yatkın olan İslam dinini seçti.<br />
İsrail&#8217;in Karmel kentinde bir Yahudi kızının Müslüman olduğu bildirildi.<br />
<!--more--><br />
Filistin&#8217;de yayımlanan El Kuds gazetesinin internet sitesinde yer alan habere göre, 19 yaşındaki Maru, uzun süre ilahi dinleri inceleyerek, bunların arasından aklına en yatkın olan İslam dinini seçti.</p>
<p>Bu konuda araştırma yaparken ibadet yerlerini de gezdiğini söyleyen Maru, &#8220;Müslümanların ibadet yeri olan camiye gittiğimde kalbimdeki ve aklımdaki tüm ağırlıklarım gittiği, yerine huzur ve sevinç geldiği için İslam dinini seçtim&#8221; dedi.</p>
<p>Ailesine de Müslüman olmalarını teklif eden Maru, şunları söyledi:</p>
<p>&#8220;Ailem, din değiştirdiğim için başta bana karşı çıktı. Beni eski dinime dönmem için ikna etmeye çalıştılarsa da başaramayınca durumu kabullenmek zorunda kaldılar.&#8221;</p>
<p>Maru&#8217;nun İslam&#8217;a uygun giyindiği ve Kur&#8217;an-ı Kerim okuduğu kaydedilen haberde, genç kızın ailesiyle yaşamaya devam edeceği ifade edildi</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[QURBAN BAYRAMI]]></title>
<link>http://bencem.wordpress.com/2009/11/23/qurban-bayrami/</link>
<pubDate>Mon, 23 Nov 2009 07:55:46 +0000</pubDate>
<dc:creator>bence</dc:creator>
<guid>http://bencem.wordpress.com/2009/11/23/qurban-bayrami/</guid>
<description><![CDATA[Qurban bayramı Azərbaycanda İslam dünyasının ən müqəddəs bayramlarından sayılan Qurban bayramı bütün]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong><a href="http://bencem.wordpress.com/files/2009/11/boynuzlu_koc.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-929" title="qurban bayramı" src="http://bencem.wordpress.com/files/2009/11/boynuzlu_koc.jpg?w=300" alt="" width="300" height="225" /></a>Qurban bayramı Azərbaycanda</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>İslam dünyasının ən müqəddəs bayramlarından sayılan Qurban bayramı bütün müsəlman ölkələrində təmtəraqla qeyd olunur. Azərbaycan müstəqillik əldə etdikdən sonra Milli Məclisin qəbul etdiyi 1992-ci il 27 oktyabr tarixli &#8220;Azərbaycan Respublikasının bayramları haqqında&#8221; Qanununa əsasən Qurban bayramı ölkəmizdə də dövlət səviyyəsində bayram edilir.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Müqəddəs Quranda Qurban bayramı barədə</strong></p>
<p><strong>Qurbanların kəsilməsi</strong></p>
<p>&#8220;Rəbbin üçün namaz qıl və qurban kəs!&#8221;, &#8220;De ki: &#8220;Mənim namazım da, kəsdiyim qurban da, həyatım və ölümüm də aləmlərin Rəbbi – Allah üçündür&#8221;, &#8220;Biz hər bir ümmət üçün bir qurbangah müəyyən etdik ki, Allahın onlara ruzi verdiyi dördayaqlı heyvanların üstündə (onları kəsdikləri zaman) Allahın adını çəksinlər&#8221; kimi münasibətlər göstərilir. Ənəs ibn Malikdən rəvayət olunan hədisdə isə Peyğəmbər demişdir: &#8220;Bayram namazından sonra qurban kəsən ibadətini tamamlamış və müsəlmanların sünnəsinə (yoluna) əməl etmişdir&#8221;.</p>
<p>Qurban bayramında hər bir imkanlı müsəlman qurban kəsib, onun ətini imkansızlara, kasıblara paylamalıdır. Burda əsas məqsəd dindarlığa nail olmaqdır. Quranda yazılıb: &#8220;Allaha nə ət, nə onun qanı çatmır, ancaq sizin dindarlığınız çatır&#8221;.</p>
<p>İnsan Allahın yaratdığı ən şərəfli və ən üstün məxluqdur. Allah özünün yaratdığını özü yolunda qurban kəsilməsini qəbul etmir.</p>
<p><strong>Şərtləri</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>İsmayıl Qurbanında kəsilən heyvanlarda bir sıra şərtlər vacib sayılır. Qurbanlıq kimi seçilən heyvan qoç, iribuynuzlu dana, yaxud da dəvə olmalıdır. Nəsil artımında dişi heyvanların müstəsna rolu olduğuna görə qurbanlıq heyvanın erkək olması daha üstün tutulur. Qurbanlıq qoçun yaşına gəlincə, bu, ən azı altı aylıq heyvan olmalıdır. Lakin dana, yaxud dəvənin bir yaşı tamam olsa, daha yaxşıdır. Qurbanlıq dəvənin beş yaşı tamam olmalıdır. Qurban bayramında kəsilən heyvanın sağlam olması da vacib şərtdir. Əzalarında hər hansı nöqsanı olan, buynuzunun, yaxud qulağının biri olmayan, axtalanmış heyvanın qurban kəsilməsi İslamda məsləhət görülmür. Kəsiləcək qurbanlıq gözəgəlimli olmalıdır.</p>
<p>Bu bayramın əsas mahiyyəti Allah yolunda kəsilmiş qurbanlıq heyvanın ətini Allahın imkansız bəndələri ilə bölüşmək, onları sevindirmək və ayinin də əsasında, orucluqda olduğu kimi, xeyirxahlıq, paklıq və Allaha inam və sevgi durur.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Bu kadar alim,hoca var;onlar bilmiyorlar mı bunu ?]]></title>
<link>http://mercekalti.wordpress.com/2009/11/21/bu-kadar-alimhoca-varonlar-bilmiyorlar-mi-bunu/</link>
<pubDate>Sat, 21 Nov 2009 17:47:01 +0000</pubDate>
<dc:creator>mehmet selim polat</dc:creator>
<guid>http://mercekalti.wordpress.com/2009/11/21/bu-kadar-alimhoca-varonlar-bilmiyorlar-mi-bunu/</guid>
<description><![CDATA[Allah (cc) şöyle bildirdi:“Eğer sabreder ve Allah’tan korkarsanız, onların hilesi size hiç bir zarar]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><span style="font-family:Arial, Verdana, sans-serif;line-height:normal;font-size:19px;color:#333333;">Allah (cc) şöyle bildirdi:“Eğer sabreder ve Allah’tan korkarsanız, onların hilesi size hiç bir zarar vermez. şüphesiz Allah onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır.” <span style="color:#990000;">(Âl-i imran:120)</span></p>
<div>Demek ki; “şer&#8217;î hükümlere göre davranırsak kafirler bizi yok ederler” düşüncesi bu ayeti kerimenin mefhumuna tamamen ters düşer.</div>
<div></div>
<div>İlmiyle her şeyi çepeçevre kuşatan Allah’tan daha iyi kim bilebilir ki.</div>
<div>O,siz şeriata bağlanıp sabırlı olun,onların hile ve tuzakları size bir zarar veremez,diyorsa Müslüman’a düşen,Rabb’isinin bu sözüne güvenip teslim olmaktır.</div>
<div>Bunun dışındaki bütün tavır ve yaklaşımlar kesinlikle gayri İslâmÎdir.Bazı kimseler bu izahatları da,nasihatleri da işittiği halde şöyle bir itirazla yine de o yanlış,batıl tutumlarında ısrar ediyorlar. “Efendim, bu kadar alimlerimiz var,onlar bunu bilmiyorlar mı?. O kadar alim bizim bu demokratik parlamento seçimlerine katılmamıza bir şey demiyor,hatta davet ediyorlar.Onun için biz de onlara tabi oluyoruz” diyorlar.Bu yaklaşımda onlara kardeşlik duyguları içinde sesleniyoruz.</div>
<div></div>
<div>Ey kardeşlerimiz! Aklınızı başınıza alın! Biz Müslümanlar alimlerimizi sever, sayarız, fakat Rabler ittihaz etmeyiz.O halde alimleri Rabler ittihaz eden Yahudi ve Hıristiyanlar gibi olmayınız!.. Yukarıdaki ayetler ve hadisler ışığında bu meseleyle ilgili Allah’ın hükmü gayet açıkken hiç bir alimin ters bir fetva verme yetkisi yoktur.</div>
<div>Fetva vermeye kalkarlarsa, o ancak heva ve hevesinden bir fetva olur ki bu red olunur. Ona rağmen biz o alimlerimize tabi oluruz diyenler ve onlara tâbi olanlar, Ahirette Allah’ın huzurunda hüsrana uğrayacaklarını,</div>
<div></div>
<div>Allah’u Teâla ayet-i kerimesinde şöyle bildirdi: “Yüzleri ateşte evirilip çevrildiği gün, eyvah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik, peygambere itaat etseydik! Derler. Ey Rabbimiz! Biz efendilerimize ve büyüklerimize, liderlerimize uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar.Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver, onları büyük bir lanetle rahmetinden kov derler.” <span style="color:#990000;">(Ahzab: 66-68)</span></div>
<p>Evet şer&#8217;î hüküm ortada iken biz hocalarımızın, üstatlarımızın, efendilerimizin yolunda gideceğiz diyenler bu ayetlerle muhatap olurlar . Sözün özü, biz Müslümanlara düşen; çağdaş şirk, tağuti, cahiliyye sistemi olan demokratik sistemin seçim arenalarında ömür tüketmek değil de o pis sistemi,şer&#8217;î hükümlere bağlanarak ve Allah’a dayanarak söküp atmak için çalışmak ve onun yerine dünya ve ahirette aziz ve de mesud kılacak olan,İslâmî hayatı tekrar hakim kılıp İslâm’ı aleme nur ve hidayet olarak tatbik ve cihad ile taşıyacak olan islam devleti için ihlasla çalışmaktır.O zaman Allah yar ve yardımcımızdır.</p>
<p></span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Sert olmayalım , particilere karşı yumuşak davranalım . ]]></title>
<link>http://mehmetselimpolat.wordpress.com/2009/11/21/sert-olmayalim-particilere-karsi-yumusak-davranalim/</link>
<pubDate>Sat, 21 Nov 2009 17:40:06 +0000</pubDate>
<dc:creator>mehmet selim polat</dc:creator>
<guid>http://mehmetselimpolat.wordpress.com/2009/11/21/sert-olmayalim-particilere-karsi-yumusak-davranalim/</guid>
<description><![CDATA[Particiler Diyorlar ki. “Bizim öyle sert,katı,uzlaşmaz bir görünüm ortaya koymamıza gerek yok.Çünkü ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Particiler Diyorlar ki. “Bizim öyle sert,katı,uzlaşmaz bir görünüm ortaya koymamıza gerek yok.Çünkü ]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Parlementoyu hep dinsizler mi ele geçirsin; adamlarımız olmasın mı ?]]></title>
<link>http://mehmetselimpolat.wordpress.com/2009/11/21/parlementoyu-hep-dinsizler-mi-ele-gecirsin-adamlarimiz-olmasin-mi/</link>
<pubDate>Sat, 21 Nov 2009 17:28:32 +0000</pubDate>
<dc:creator>mehmet selim polat</dc:creator>
<guid>http://mehmetselimpolat.wordpress.com/2009/11/21/parlementoyu-hep-dinsizler-mi-ele-gecirsin-adamlarimiz-olmasin-mi/</guid>
<description><![CDATA[Partileşerek İslam adına hizmette bulunduklarını ima eden bazı çevreler şu ilginç ve garip savunmayı]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Partileşerek İslam adına hizmette bulunduklarını ima eden bazı çevreler şu ilginç ve garip savunmayı]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Beşeri düzenin bazı kurum ve görevleri]]></title>
<link>http://mehmetselimpolat.wordpress.com/2009/11/21/beseri-duzenin-bazi-kurum-ve-gorevleri/</link>
<pubDate>Sat, 21 Nov 2009 16:59:38 +0000</pubDate>
<dc:creator>mehmet selim polat</dc:creator>
<guid>http://mehmetselimpolat.wordpress.com/2009/11/21/beseri-duzenin-bazi-kurum-ve-gorevleri/</guid>
<description><![CDATA[Allah nezdinde hak din İslâm’dır. إِنَّ الدِّينَ عِندَ اللّهِ الإِسْلاَمُ Kabul etmek zorunda olduğu]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Allah nezdinde hak din İslâm’dır. إِنَّ الدِّينَ عِندَ اللّهِ الإِسْلاَمُ Kabul etmek zorunda olduğu]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Allah’ın Kulunu İmtihan Etmesi]]></title>
<link>http://mehmetselimpolat.wordpress.com/2009/11/21/allah%e2%80%99in-kulunu-imtihan-etmesi/</link>
<pubDate>Sat, 21 Nov 2009 16:21:29 +0000</pubDate>
<dc:creator>mehmet selim polat</dc:creator>
<guid>http://mehmetselimpolat.wordpress.com/2009/11/21/allah%e2%80%99in-kulunu-imtihan-etmesi/</guid>
<description><![CDATA[ALLAH (c.c.) İnsanları imtihan etmek için bazı yasak ve emirler verir. 1. Bu imtihan şekli Bazı peyg]]></description>
<content:encoded><![CDATA[ALLAH (c.c.) İnsanları imtihan etmek için bazı yasak ve emirler verir. 1. Bu imtihan şekli Bazı peyg]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Introducing Dr. Jonn Randel - Chief Formulator For Beyond Yours Wellness Line]]></title>
<link>http://beyondh2o.wordpress.com/2009/11/20/introducing-dr-jonn-randel-chief-formulator-for-beyond-yours-wellness-line/</link>
<pubDate>Fri, 20 Nov 2009 23:55:19 +0000</pubDate>
<dc:creator>beyondyours</dc:creator>
<guid>http://beyondh2o.wordpress.com/2009/11/20/introducing-dr-jonn-randel-chief-formulator-for-beyond-yours-wellness-line/</guid>
<description><![CDATA[Dr. Jonn Randel is a well-known Canadian product formulator and speaker, best known for establishing]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong>Dr. Jonn Randel</strong> is a well-known Canadian product formulator and speaker, best known for establishing and popularizing the field of nutraceutical formulations to make a holistic wellness lifestyle available to all. He is based in Richmond, B.C., near Vancouver, Canada, and has developed many cutting edge nutritional and skin care programs. In addition he has successfully coached many wellness companies and taught seminars on physical, mental, financial and emotional wellness. He has helped over ten companies with their product formulations and currently oversees the manufacture of several natural holistic products including organic skin care.</p>
<p>Jonn&#8217;s philosophy is that we are what we believe, think, act, say, eat and do. Many people have written about one aspect of these truths; however Jonn is unique in combining all these truths into one integrated philosophy. From the early age of nineteen, Jonn set out to discover the truths, both ancient and modern, of how we can live a healthy life. Jonn noticed during his high school and early university years that many people were waiting to fulfill their dreams. They seemed to think that if they simply did what seemed practical and responsible at the time, perhaps one day when they retired, they could focus on what they really wanted to do. For Jonn, this did not seem like a good blueprint for life. So he set out to find answers on how anyone can achieve their maximum potential through ancient and modern wellness secrets.</p>
<p>When Jonn&#8217;s mother died when he was 22 he noticed his mother and father did not fulfill their dreams to travel together in retirement. His father, who was a UN executive, lost his memory in his later years. Also, Jonn saw many other people that lose their energy and/or will to fulfill their dreams by the time they reached their sixties. This led him to think that perhaps we should maintain a balanced wellness lifestyle throughout our lives so that we can not only fulfill our dreams, but have enough energy to help others along the way.</p>
<p>To achieve his ambitious goal of empowering others to fulfill their dreams, Jonn allied himself with many of the world&#8217;s best innovators in the health and wellness field, and has never stopped studying, testing, refining and improving his acclaimed concepts, products and formulas.</p>
<p>Jonn Randel was born in Munich, Germany in 1951. His father worked for the United Nations, which resulted in Jonn moving to Japan when he was 3 years old. He completed high school near Niagara Falls, Canada and began studying natural medicine in 1971. His first mentor and teacher was a well-known author by the name of John H. Tobe, who lived near Niagara Falls. Mr. Tobe had an organic farm where Jonn purchased organic food. Tobe was the first person and author that Jonn knew who predicted the use of chemicals in food would result in cancer and other diseases, as a result of lowered immunity and greater environmental challenges to health.</p>
<p>Jonn went to university in Canada, the United States, Spain and Switzerland, and graduated with a Bachelor&#8217;s Degree in Natural Science. He later received a work study doctorate in natural medicine. During his studies in the United States, Jonn met author Harold Bloomfield and Dr. Keith Wallace, who had a PhD in physiology. Jonn learned from both teachers how the mind influences the body. As a result of Jonn&#8217;s wellness courses, he was often written about in the local newspapers of the Niagara region. He also appeared on T.V. in both Canada and the U.S .His growing reputation as a speaker and seminar leader led to his teaching mind body seminars to the Niagara regional teacher&#8217;s association.</p>
<p>From 1973 onwards, Jonn studied and lived the ideals of a healthy lifestyle and taught these concepts in the form of evening seminars, daily exercise programs and weekend retreats. He also began to travel internationally to Spain, Switzerland and the U.S. to further his studies. In 1977, Jonn traveled to Mill Valley, California, to work as vice president under Dr. Scott Treadway for the new whole food supplements company Golden Epoch. After moving to Vancouver, BC in 1978, Jonn worked for Barry Carlsen, for the emerging wellness product company Quest Vitamins.</p>
<p>He had hoped to import whole food supplements from the U.S. but he was told by Health Canada that these products would never be approved.</p>
<p>1979, Jonn was inspired enough to start his own company and within a year, his son Kryshan was born, in 1980. After months of research, Jonn recognized that the science of aromatherapy had not yet been introduced to health food stores in Canada, so he began importing and distributing essential oils. As the oils were for external use, Health Canada did not seem to mind. Jonn also studied the use of aromatherapy, and began to use the relevant oils in his own wellness lifestyle. He uses these oils today in his skin care treatments, and has advised many companies on their essential oil needs.</p>
<p>Jonn started his business with no capital or family support. His experience in the wellness industry had mostly been in teaching and studying holistic health concepts. Despite these limitations, he believed in the power of thought, belief, action and prayer and courageously set out to start a business, family and buy a house all in one year. Looking back, Jonn thinks it was a miracle he was able to do this.</p>
<p>The 1980&#8217;s were a time of study and experience of creating innovative natural products. His creation of the amino acid formulas in 1983 led Jonn to take nutritional science courses with Dr. John Black in Vancouver to futher his knowledge of the emerging nutraceutical product market. During these years Jonn travelled throughout the USA, to seek out the best health supplement companies. He began to import from both Source Naturals and Country Life, now two of the most successful companies in North America. He helped the CEO of Country Life, Harold Drexler, obtain many difficult to get DINS (Drug Identification Numbers). He still helps with Source Naturals exports into Canada today. Solgar, another successful U.S company also benefited from Jonn&#8217;s consulting abilities.</p>
<p>In 1983, Jonn became the first person in Canada to import free-form amino acids. His first product was a combination of amino acid proteins, arginine, ornithine, and lycine, a precursor to growth hormone release from the pituitary gland, which helps the body to be trimmer and healthier. One of Jonn&#8217;s specialties is the formulation of hormonal support products.</p>
<p>Jonn&#8217;s company was first to import many nutraceuticles into Canada. These include Co-enzyme Q-10, a complete array of freeform amino acids including l-tryptophan, melatonin, chlorella, Klamath blue green algae, shark cartilage, fish oils, gamma oryzonal, octacosinol, greenlipped muzzle extract, jojoba oil etc.</p>
<p>Another mentor came from an unexpected source. Eginoff Bohm was head of the approval process for natural products for western Canada. He was very helpful. Jonn became an expert at achieving Canadian government approvals and came out with a full line of free form amino acid products from Japan. After approving and allowing the sale of these safe beneficial protein supplements, the Canadian government, without any warning, banned their sale in 1983, which was a business setback. Because there is no reason to ban such beneficial supplements they allowed their sale many years later. This was the beginning of the governments allowing, banning, allowing policy which made it difficult to be innovative and stay in business in Canada.</p>
<p>In 1984, after the restriction of amino acids, Jonn began to import homeopathy. The government banned the sale of most of these products about a year later. Homeopathy has always been allowed in Canada; however the government would not allow companies to make any claims or say what the products did, which made selling them impractical. Jonn met and worked with a prominent homeopathic formulator Gary Parker. Over the next few years, they discussed making more effective homeopathic natural medicines with unique ingredients such as amino acids and flower extracts that were not being used in homeopathic formulas anywhere in North America at the time. Jonn completed over thirty formulas in this category alone and obtained many government approvals for these products.</p>
<p>In the mid eighties, Jonn spent years refining his knowledge of sublingual absorption nutrients which included homeopathy, flower extracts and trace elements such as ayurvedic gold and silver. Dr. Tom Glu from Vancouver met with Jonn about a dozen times to father his knowledge about the best remedies in this interesting category of sublingual, fast absorption remedies. Jonn also worked with Dr. Ian White, a well known author form Australia who is a specialist in flower extracts. Both Jonn and Ian were asked to speak at the international conference on vibration medicine in Victoria, B.C., Canada with Dr. Gerber and molecular medicine experts from around the world. Although it was very difficult, Jonn did obtain Canadian drug identification numbers (DIN&#8217;S), on many of his formations such as thymus, adrenal and pituitary remedies.</p>
<p>During the same period Jonn completed 23 ayurvedic formulas during his studies with several world health experts. None of these remedies were approved by the Canadian government. However, Jonn uses the principles of ayurvedic balancing in all his formulas. Jonn imported ayurvedic triphala (a balancing cleansing herb), by the ton, from India to supply Planitary Formulas (a division of Source Naturals); Jonn studied with Dr. Trivedi, one of the world&#8217;s finest avurvedic physicians who were trained in both modern medical science and the ancient art of ayurveda. Dr. Trivedi introduced Jonn to Dr. Ladd, a well known author and founder of a New Mexico ayurvedic clinic. In addition, Jonn spent a lot of time with Dr. Robert Svoboda who was the only Westerner, at that time, to complete the six-year study of ayurveda in India.</p>
<p>In 1985 Jonn&#8217;s daughter Alyse was born. He raised both his children with a very healthy lifestyle.</p>
<p>There was no white sugar, white flour or TV in the house. They had goats milk and a little yogurt instead of regular cow&#8217;s milk. His children went to bed early after Jonn spent time reading and praying with them. On weekends, Jonn would take them to parks to be in nature, twelve months of the year. He never bought them any soft drinks or fed them the cheap white sugar white flour cereals so popular today. At Halloween they were allowed three candies. When they came home from school they were fed healthy snacks such as fruit in season or apples and almond butter or tahini for calcium. He read them Bible stories at night and never allowed them to have any vaccinations. He paid the extra fees of a Montassori school and often had to drive them there.</p>
<p>Jonn gave his children probiotics, garlic and other supplements in their yogurt so that they would have strong immune systems and not get the unnecessary flues and colds that most children get. He took them to his favorite TCM (Traditional Chinese Medicine) doctor as opposed to western medical doctors. Jonn&#8217;s children rarely saw regular MD&#8217;s and to this day turn to wellness solutions as opposed to drugs which Jonn believes are a main cause of declining health. Kryshan and Alyse follow their Dad&#8217;s philosophy of going after your dreams with a balanced wellness lifestyle which includes emotional, mental and spiritual health. Jonn considers his children his best friends and would like to write a book on the subject. He is appalled at how children are being raised today.</p>
<p>In 1990, Jonn teamed up with several Canadian natural health experts, including one of his first clients Dr. Croft Woodruff, president of the Canadian Health Food Association. Together, with Jack Crisp (CHFA business director), and other industry leaders such as Bill Renolds, Jonn created a position paper representing the wellness industry for the federal government, about the different categories of natural medicines. Jonn also set up an industry meeting with the western director of Health Canada, Dennis Shelly, to discuss issues such as the banning of safe natural health supplements. Almost every supplement banned by the government, such as melatonin and germanium, were later allowed because there was no reason to ban them in the first place. Jonn lost half his business four times over these changing regulations but managed in each to overcome these setbacks.</p>
<p>In 1992 Jonn completed two tropical rainforest herbal tonics, for both men and women, with the well known Canadian herbalist and author, Dr Terry Willard.</p>
<p>Jonn has received many Canadian Drug Identification Numbers (DINS), and is an expert consultant in this area. As a result of his expertise, he was asked by Hal Drexller, the CEO of Country Life Vitamins in New York to obtain DINS for their products. He also set out to get DINS for his homeopathic products. He was very successful in obtaining many DIN approvals for both Country Life and his own formulas.</p>
<p>Many importers and distributors of fine natural products in Canada were fed up with the inconsistent, unnecessarily complex and constantly changing government regulations. Their hope was that the federal government would allow the claims published in internationally recognized reference books. This would lead to Canadian companies being allowed to sell products with reasonable claims, without the constant threat of the Canadian government stopping the sale of safe natural products. As a result of industry feedback, of which Jonn was very proactive, it was hoped that the political climate of the federal government towards natural medicines would improve. Today some claims are allowed, mainly on simple products. More creative products are very difficult to get approved.</p>
<p>In 1993 he was asked by the BC government to speak to speak to five hundred entrepreneurs on how to start a business and maintain its success. He since has developed and taught a three seminar series on how to achieve success in life. He would like to do more teaching and writing in this area of balanced success in life.</p>
<p>In 1994, Jonn co-chaired a task force for the regional Vancouver board. The goal was to produce a statistically correct report, based on an extensive survey of individuals, to determine their preferences for health care. He asked John Smith, MA who had extensive experience at the B.C. cancer agency to help , along with Dr. Jackson Chang any many others. Dr. Chang became Jonn&#8217;s main mentor in Chinese medicine. With the help of over thirty volunteers, the health report was completed.</p>
<p>He continued his study about essential oils and aromatherapy in 1995 with Dr. Brian Miller and his wife Light Millar. He deepened his understanding of the effects of light and the power of belief systems with Dr. Jacob Lieberman, author of Light Medicine of the Future. In addition he studied biokinesiology expert practitioner Steve Ariss in order to improve his sublingual formulas.</p>
<p>Jonn has developed and taught a course on ayurveda and marriage and believes emotional health to be one of the four pillars of total wellness along with mental, and physical and spiritual health. He has learnt a lot from his own personal life. In 1995, Jonn&#8217;s first wife, and mother of his two children, decided to pursue her interest of painting in her own live in art studio away from the family. This led to a separation and divorse in 1997. This happened when his son Kryshan was seventeen, and his daughter Alyse was twelve. From that time, Jonn raised the children without her. This led Jonn to deeply study relationships and the importance of emotional health on wellness. Jonn married Michelle Chen in 2005, and is now a grandfather, as his daughter Alyse has a son. Jonn&#8217;s son Kryshan, is a successful director and film maker, and designed, filmed and produced Jonn&#8217;s product DVD. Michelle helps with graphic design and printing and helps Jonn oversee the skin care manufacturing. Michelle and Jonn enjoy working closely together.</p>
<p>In 1996, Jonn spent an entire year formulating essential oil combinations with one of the top aromatherapists in the world, Sylla Sheppard Hangar of the Atlantic Institute of Aromatherapy. Hangar is a world-class formulator who co-authored the Aromatherapy Practitioners Manual with Martin Watt from England, which is considered a desk reference for aromatherapists worldwide. Hangar enabled Jonn to finalize the formulas for an all-natural perfume line, as well as essential oil combinations. Sylla came to visit Jonn in Vancouver along with Martin Watt. These two world renowned essential oil experts greatly helped him perfect his aroma therapy blends, many of which he uses in his skin care treatments today.</p>
<p>In 1997, Jonn was asked by the BC government along with other industry leaders, such as Dr Ma, to help write a report on BC botanicals. The government paid for the expenses of Jonn and the other contributing experts to complete a botanical report.</p>
<p>In 1998, Jonn was asked to provide Dr David Wang and Carsten Hagen, with a formulation HGH (human growth hormone) /IGF) insulin growth hormone) sublingual homeopathic spray. Dr. Bori Shushan (PhD chemistry), helped with this exciting project. Jonn had previously obtained a DIN (drug identification number), for a homeopathic pituitary gland sublingual spray. The pituitary gland is responsible for the production of HGH so Jonn was off to a good start. Jonn asked Dr Shushan, a specialist in mass spectrometer testing to help with this project. Dr. Shushan was chosen by SCIEX, a world leader in mass spectrometer testing, to work with a US FDA team to develop protocols, for testing the size and shape of the HGH molecule. With this experience, Dr Shushan was able to advise Jonn on the best direction to achieve the maximum results for his IGF/HGH sublingual spray. This was Jonn&#8217;s second product that encourages the pituitary gland to produce healthy amounts of HGH (human growth hormone).</p>
<p>More assignments followed. In 1999 Michael Beresford of the Vancouver skin care distribution company Moor Spa, asked Jonn to formulate some spa products, including a facial cream, using Austrian moor mud. Jonn completed these spa products and then created a healing pain relief cream for a US mail-order company in Oregon called Blue Mountain Herbs. This all natural chemical free cream continues to him an enormous success, relieving the pain of many suffering people. Jonn began to distribute this cream in Canada, and later modified the ingredients to create a similarly effective facial cream. This face, skin and joint cream is now distributed to over two hundred pharmacies and health food stores in Washington, Oregon and Canada.</p>
<p>Jonn has been privileged to spend time with Dr. Tomas Barnard M.D., one of the few board certified anti-aging doctors in Canada. Dr. Barnard had heard of Jonn&#8217;s work and asked to meet him in Italy to discuss formulations. As a result, they co-formulated a one a day tablet.</p>
<p>By 2000, Jonn had studied and tested the effects of high potency retinol (vitamin A) in facial care. His retinol formulations were based on Dr. Klingan&#8217;s research from the University of Chicago. He then perfected a facial spa rejuvenating anti-aging cream and serum by combining retinol with Co Q-10, MSM (plant sulfur) and therapeutic grade aromatherapy. He also has created masks, body wraps and a plant mineral facial spray for the spa industry.</p>
<p>In 2001, Jonn worked with Hollywood&#8217;s top skin care formulator Peter Lammas, who encouraged him to develop a serum with Alpha Lipoic Acid. Lammas was one of Jonn&#8217;s most accomplished mentors. His stellar resume included beauty consultant work for such superstars as Sophia Loren, Grace Kelly and Barbara Walters; and the makeup teams for Victoria Secret and James Cameron&#8217;s Titanic. Lammas was and still is an enormous fan of Jonn&#8217;s work, praising his products above and beyond many of his other clients including Estee Lauder.</p>
<p>In 2002, Jonn began to study the use of organic plant extracts for their anti-fungal properties and their ability to reduce facial fine lines. He quickly realized a special blend of organic plant acids that he created play a key role in nature, to help regulate fungi, bacteria and viruses. By 2003, he was able to use this blend to preserve all his natural skin care products. At first, his interest in the blend of plant acids was focused on skin care to extend shelf life and help reduce wrinkles. However, it was not long before he realized that they had many other uses.</p>
<p>In 2003 he used this proprietary blend of plant acids to develop a series of internal products. These internal products included Detox Body Cleanse, a GI (Gastro Intestinal) cleanse to rid the body of excess negative aerobic bacteria. Based on his extensive study of aryuvedic and body balancing, his concept is to gently allow the intestinal tract to regain homeostasis without over-cleansing.</p>
<p>At this time, Jonn began his research into plant minerals for rejuvenation, and fulvic acid for cellular detox. Jonn recommends daily use of these products.</p>
<p>By 2004, Jonn completed a three-step flu kit, which included nasal spray (excellent for sinus relief), a throat spray (to help eliminate flu viruses), and stomach drops (very effective for food poisoning). This liquid organic plant acid combination has the ability to cleanse the G.I. tract, preventing illness, and even improving the health of animals.</p>
<p>Jonn further studied antibacterial and antifungal qualities of organic plant acids in 2007 with Dr. Ed Smith, an ex-NASA scientist. His lab has done testing for the FDA, EPA (Environmental Protection Agency) and the US army. In 2008, Dr. Smith made his lab available to Jonn to test this blend of organic plant acids (which he now called Beyond OPA) against oregano oil. The test results, which are available in both Jonn&#8217;s product summary and product manual, indicate that Beyond OPA is three times more effective than Oregano oil in killing bacteria and fungi.</p>
<p>In 2007, Jonn did some formulation work with the well known Canadian facial cosmetic specialist and trainer, Dr. Martin Braun, who specializes in facial cosmetic treatments. Jonn had already been working with two hormonal specialists, Dr. Rob Mclintock and Dr. Allison Novens. Novens and Jonn had already collaborated on a hormonal cream for ladies using estriol, so it was natural for Jonn to develop an E 3 (Estriol) cream and serum for Dr. Braun&#8217;s successful Vancouver practice. In fact Dr. Braun&#8217;s practice is the most successful of its kind for Botox treatments in Canada. Braun&#8217;s clients loved the products Jonn developed for him. In July of that year Dr. Braun invited Jonn to attend the World Congress Esthetics Medicine 2009.</p>
<p>Jonn&#8217;s journey to become a wellness expert has been a long and satisfying one. Jonn has achieved many of his dreams: meeting with world health experts, creating many successful products and formulas; and raising a family that is achieving their own entrepreneurial successes. Jonn&#8217;s Christian philosophy is that God has a plan for all of us, and we do not need to live a life of fear. By obeying ancient and modern wellness principles, we are can live a healthy life and fulfil our dreams.</p>
<p>For more information visit our website <a href="http://www.DrinkBeyondH2O.com">http://www.DrinkBeyondH2O.com</a></p>
<p>&#160;</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Hangi Islam: "Hadis sorunu!"(3)]]></title>
<link>http://elbab.wordpress.com/2009/11/20/hangi-islam-hadis-sorunu3/</link>
<pubDate>Fri, 20 Nov 2009 17:16:14 +0000</pubDate>
<dc:creator>muhabbetci</dc:creator>
<guid>http://elbab.wordpress.com/2009/11/20/hangi-islam-hadis-sorunu3/</guid>
<description><![CDATA[Bir önce ki bölümde (kadın bölümü) gördük´ki kadınlar hakkında bir kısım hadisler ve sözler uydurulm]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><h4><img src="http://blog.milliyet.com.tr/Images/Blog/190/21/214555.jpg" alt="" width="235" height="186" align="right" /> Bir önce ki bölümde (<em>kadın bölümü</em>) gördük´ki kadınlar hakkında bir kısım hadisler ve sözler uydurulmuş. Kur´an ile apaçık çelişen uydurmalar öne sürülmüş ve böylece kadına zulüm yapılmıştır. Şimdi gelelim genel olarak hadis konusuna.
<p>&#160;</p>
<p>Hadis kelimesi sözlükte “<strong>söz,  haber</strong>” manasına geldiğini görüyoruz. Sünnet <strong>“izlenen yol,  adet”</strong> manasına gelir. Halk arasında yaygın olarak kullanımına göre Peygamber’in söylediği iddia edilen sözlere <strong>“hadis”</strong>,  Peygamber’in davranış biçimleri,  hareket tarzları olduğu iddia edilen davranışlara ise <strong>“sünnet”</strong> denir.<!--more--></h4>
<h4>Kur´an kendisi için <strong>&#8220;ahsen-el hadis&#8221;</strong> yani &#8220;SÖZLERİN EN GÜZELİ&#8221; der! İman konusunda Allah kelamı dışında hiçbir söz lekesiz/hatasız omadığı gibi itibar da edilmemelidir. Bu dinin sahibi Allah ise, sahibinin sözü dışındaki sözlere itibar edilmez. Bunun yanı süre doğru söz kimden çıkarsa çıksın Kur´an bunu red etmez. Misal Yahudiler yahut hıristiyanlar 2+2 = 4 eder dedi diye biz bunu redmi edeceğiz? Tabiki hayır!
<p>&#160;</p>
<p>Velhasıl konu iman olunca tek söz sahibi ALLAH´tır,  dolaysı ile Kur´anı kerim´dir.</p>
<p>Peygambere atfedilen uydurma hadislere bakarsak, ayetlerin ne demek istediğini daha iyi anlarız. Nitekim bir avuç Peygambere ait olan hadisin/sözün yanı süre, milyonlarca hadis/söz uydurulmuştur. Öyle bir hal almıştır ki, ulema bile artık işin içinden çıkamaz olmuştur! Misal vermek gerekiyorsa şu ayetlere bakalım.</p>
<p>Nisa Suresi 87 Allah&#8217;tır O, ilah yoktur O&#8217;ndan başka. Hakkında hiçbir kuşku bulunmayan kıyamet gününde, hepinizi muhakkak bir araya toplayacaktır. <strong>hadis/söz bakımından,  Allah&#8217;tan daha sadık kim olabilir?</strong></p>
<p>A&#8217;raf Suresi 185 Göklerin ve yerin melekutuna, Allah&#8217;ın yarattığı herhangi birşeye bakmadılar mı; ecellerinin gerçekten yaklaşmış olabileceğini düşünmediler mi? <strong>Peki,  bu Kur&#8217;an&#8217;dan sonra hangi hadise/söze iman ediyorlar?</strong></p>
<p>Yusuf Suresi 111 Yemin olsun ki,  resullerin hikâyelerinde,  aklını ve gönlünü çalıştıranlar için bir ibret vardır. <strong>Bu Kur&#8217;an,  uydurulacak bir hadis/bir söz değildir; </strong>aksine o,  önündekini tasdikleyici,  her şeyi ayrıntılı kılıcıdır. İnanan bir topluluk için de bir kılavuz ve bir rahmettir.</p>
<p>Lokman Suresi 6 <strong>İnsanlardan öylesi vardır ki,  Allah yolundan bilgisizce saptırmak için hadis/laf eğlencesi satın alır </strong>ve onu alay konusu edinir. İşte böylelerine rezil edici bir azap vardır.</p>
<p>Casiye Suresi 6 İşte bunlar,  Allah&#8217;ın ayetleridir ki,  onları sana hak olarak okuyoruz. <strong>Hal böyle iken Allah&#8217;tan ve onun ayetlerinden sonra hangi hadise/söze inanıyorlar? !</strong></p>
<p>Tur Suresi 34 <strong>Eğer doğru sözlü iseler,  onun benzeri bir hadis/söz getirsinler.</strong></p>
<p>Mürselat Suresi 50 <strong>Artık bundan sonra hangi hadise/söze iman edecekler?</strong></p>
<p><em>Hadis Kur´anda hadis ve ahadis kipleriyle 28 yerde geçmektedir. (4:42, 78, 87, 140; 6:68; 7:185; 12:6, 111; 18:6; 20:9; 23:44; 31:6; 33:53; 39:29; 45:6; 51:24; 52:34; 53:39; 56:81; 66:3; 68:44; 77:50; 79:15; 85:17; 88:1)</em></p>
<p>Bir aşağıda Peygamberimiz Muhammed Mustafa´nın <em>(salatü selam olsun ona</em>) hadis yazılmasının yasakladığını,  dört halifenin de hadis yazılmasının red ettiğini göreceksiniz.</p>
<p>Sakın kimse beni yanlış anlamasın. Peygamberimin ağzından çıkan her söz başımın tacıdır. Birçok hadis vardır ki muhteşemdir, birçok sünnet vardır çok güzeldir, doğrudur, ama bir o kadar da uydurma vardır. Peki nasıl bileceğiz neyin uydurma olup olmadığını?</p>
<p>Mihenk taşınız var, Kur´an süzgecinden geçireceksiniz. Kur´an süzgecinden geçiyor ise eyvallah, geçmiyor ise zaten Resulullah onu söylemiş olamaz.</p>
<p>Bakın HAKKA suresinde ne diyor Rabbimiz:</p>
<p><strong>44. Eğer bazı lafları bizim sözlerimiz diye ortaya sürseydi,<br />
45. Yemin olsun,  ondan sağ elini koparırdık.<br />
46. Sonra ondan can damarını mutlaka keserdik.<br />
47. Sizin hiçbiriniz ona siper de olamazdınız.</strong></p>
<p>Şimdi bu ayetlerin hitabı olan Abdullah oğlu Muhammed (sav) nasıl olur da kendi hevesine uyarak, Kur´an ile çelişen hadisler söyleyebilir?</p>
<p>Demek ki ya hadisler uydurmadır, yada Peygamber (haşa) yalan söylemiştir. Lakin yalan söylemesi mümkün değil, nitekim yukarıda ki ayetde<br />
&#8220;Uydursa idi hemen can damarını keserdik&#8221; buyuruyor.</p>
<p>Demek ki Kur´an süzgecinden geçmeyen hadisler peygamberin değil de, daha çok sonra ki devirlerde uydurulmuş olan sözlerdir. Bunlara en çok karşı çıkanlardan bir tanesi Imamı Azam idi. Işkenceler altında can veren bu zat, birçok hadisi red etmiştir. Bunu yaptığı için kendisini zındıklıkla suçlamışlar, zindanlara atmışlar ve nihayet öldürmüşlerdir.</p>
<p>&#8220;Tarihçi Ebu Nuaym el-Isfahanî (ölm. 430/1038) , Hilyetü’l-Evliya adlı ünlü eserinde bize bildiriyor ki, saltanat dincileri içinde, İmamı Âzam’ın ölüm haberi üzerine verdikleri demeçlerde şunu söyleme hayasızlığını gösterenler bile vardı:<br />
<strong>“Ebu Hanife’nin vücuduyla toprağın altını kirleten Allah’ı tespih ederiz.”<br />
</strong><br />
Sebeplerin başında,  İmamı Âzam’ın şu dört tavrı gelmektedir:</p>
<p><strong>1.</strong> İmamı Azam İslam’da akılcı akımın öncülerinden biridir. Akılcılığı öne çıkarmak, her devirde saltanat dincileri tarafından &#8220;en büyük günah&#8221; olarak görülmüştür.</p>
<p><strong>2.</strong> İmamı Âzam,  Hz. Muhammed dışında eleştirilmez kişi,  Kur’an dışında eleştirilmez kitap kabul etmiyordu,</p>
<p><strong>3.</strong> Hadis diye nakledilen sözlerin Kur’an’a aykırı olanlarına Peygamberimizin sözü olarak itibar etmiyordu. Ona göre, tartışmasız biçimde ve her kelimesiyle Hz. Peygamber’in sözü olan hadislerin (mütevâtır hadislerin) sayısı onyedi tanedir. Ötekilerin tümü az veya çok, şu veya bu yönden tartışmaya açıktır.</p>
<p><strong>4.</strong> Dine sonradan sokulan kabullere (bid’atlara) şiddetle karşı çıkmıştır.&#8221;1</p>
<p>“İmam Âzam Ebu Hanife şu ölümsüz tespiti yapıyor:</p>
<p>“Kur’an’ın onaylamayacağı bir hadis rivayet eden kişiye yaptığım ret; Peygamberimize yapılmış bir ret ve O’nu tekzip değildir. O, ancak bâtıl bir haberi Peygamber’e isnat edene yapılmış bir reddir. İtham, Peygamberimize için değil, onun için söz konusudur. Hz. Peygamber’in söylediği her şeyin başımızın ve gözümüzün üstünde yeri vardır.” 2</p>
<p>Buharî,  et-Târîhu’l-Kebîr adlı eserinde,  İmamı Âzam’ı, <strong> &#8220;İslam’a zarar veren sapık mezheplerden birinin mensubu&#8221;</strong> olarak nitelemektedir.3</p>
<p>Bunu bilen ilahiyatçılar, tarikatçılar, şeyhler vs vs vs sizin okuyup araştırmanızı istemezler.Araştıran beyin, sorgular! Sorgulayan beyin kanmaz! Kanmayan beyin dinde ve siyasetde yalanları aldığı gibi duvara çarpar!</p>
<p>Dini istismar eden,  çıkarı için dini kullanan şahsiyetler hiç böyle bir beyin istermi sizce? Tabi ki istemeyeceklerdir.</p>
<p>Şimdi gelelim bazı gerçeklere.</p>
<p><strong>1) </strong><strong>Peygamberimizin hadisler konusunda söyledikleri:</strong></p>
<p>Ebu Said El Hudri demiştir ki; &#8220;Ben ALLAH&#8217;ın elçisinden sözlerini yazmak için izin istedim.Ama o, benim bu talebimi redderek buna izin vermedi.&#8221;<br />
<em>(Takyid El İlim)</em></p>
<p>“Benden Kur´an dışında hiçbir şey yazmayın. Kim benden Kur´an dışında bir şey yazmışsa imha etsin.”</p>
<p><em>(Müslim,  Sahihi Müslim Kitab-ı Zühd,  Hanbel,  Müsned 3/12,  21,  33)</em></p>
<p>Darimi’deki hadis ise şöyledir: “Sahabe Allah’ın elçisinden sözlerini yazmak için izin istediler. Ancak onlara izin verilmedi.”<br />
<em>(Darimi,  es-Sünen)</em></p>
<p>İbni Hanbel Müsned isimli kitabında Abdullah İbni Ömer&#8217;den bir hadis nakleder:<br />
Birgün ALLAH&#8217;ın elçisi geldi ve sanki yakında bizi terkedecekmiş gibi; &#8220;Ben aranızdan ayrıldığımda (ölümümden sonra) , ALLAH&#8217;ın kitabına sarılın. O neyi yasaklamışsa ondan kaçının ve o neyi helal etmişse onu helal kabul edin.”dedi.</p>
<p>Ebu Hureyre dedi ki; ALLAH&#8217;ın elçisine bazılarımızın hadis yazdığını haber vermişler.O da bizi mescidin avlusunda topladı ve &#8221; Sizin yazdığınızı duyduğum şu kitaplar da nedir? Ben sadece bir insanım.Her kimde böyle bir yazı varsa, buraya getirsin.&#8221; Ebu Hureyre; “Biz de onları topladık ve ateşte yaktık&#8217;demiştir.<br />
<em>(&#8216;Takyid El İlim&#8217; isimli meşhur kitaptan)</em></p>
<p>Hadis İlmi&#8217;isimli meşhur eserinde İbni El Salah,  Ebu Hüreyre&#8217;den bir hadis nakleder:Ebu Hüreyre demiştir ki;</p>
<p>&#8220;Birgün biz Peygamberin hadislerini yazarken o çıkageldi ve &#8220;ne yapıyorsunuz? &#8221; diye sordu.” &#8216;Senden duyduğumuz hadisler, ey ALLAH&#8217;ın elçisi&#8217;dedik.O da, &#8220;ALLAH&#8217;ın kitabından başka bir kitap mı? &#8220;dedi&#8230; Biz, &#8220;Senden bahsetmeyelim mi? &#8220;deyince O; &#8220;benden bahsedin.Ama yalan söyleyen cehenneme gider&#8221; dedi. Ebu Hureyre dedi ki; &#8220;Biz de yazmış olduğumuz hadisleri topladık ve ateşte yaktık&#8221;</p>
<p>Tirmizi’den de bunu öğrenebiliriz: “Allah elçisinden sözlerini yazmak için izin istedik,  bize izin vermedi.”<br />
<em>(Tirmizi,  es-Sünen,  K. İlm,  sayfa 11)</em></p>
<p>İbni Hanbel&#8217;den:<br />
Peygamberin en yakın vahiy katibi olan Zeyd, onun vefatından 30 yıl sonra Halife Muaviye&#8217;yi ziyaret eder ve ona Peygamber hakkında bir olay anlatır.Muaviye bu hikayeden hoşlanır ve Zeyd&#8217;e onu yazmasını emreder.Fakat Zeyd der ki:&#8221;ALLAH&#8217;ın elçisi kendi sözlerini (hadis) asla yazmamamızı emretti.&#8221;</p>
<p>İbni Said El Hudri ALLAH&#8217;ın elçisinden bildirmiştir ki;<br />
&#8220;Benden Kur&#8217;an dışında bir şey yazmayın.Kim Kur&#8217;an dışında birşey yazdıysa onu yoketsin.&#8221;</p>
<p>Helal, Allahın, Kitabında helal kıldıklarıdır. Haram da Onun, Kitabında haram kıldıklarıdır. Hakkında bir şey söylemeyip sustuğu şeyler de affettiklerindendir.<br />
<em>(Tirmizi,  Libas: 6,  İbn-i Mace,  Atime: 60)</em></p>
<p>Görüldüğü gibi bu hadislerde, rivayetlerde Resülullah kendi hadislerinin/sözlerinin yazılmasını yasaklamıştır. Şimdi şu soru geliyor akıllara &#8221; Madem Peygamber bu rivayetlerde yasaklamıştır, peki o zaman bu kadar hadisi nasıl olduda yazdılar? &#8220;. Diyelim ki bu hadisler uydurmadır, o zaman en sahih kabul edilen kitaplar da bulunan hadislere ne kadar güven kalır, nitekim bu hadisler en sahih yerlerde yer almıştır. Yahut diyelim´ki bunlar sahihtir (ki öyledir) o zaman öteki yazılan hadisler peygamberin emri dışında yapılmış olmaz mı? Yani Peygamberin sünnetini red ediyor diye bizleri kafirlikle suçlayan kesim, bu hadislere göre Peygamberin en büyük sünnetinden en önemlisini izlememiş olurlar.</p>
<p>Yukarda ALLAHIN ne dediğini yazdık, bir aşağısında Resülü ekremin sözlerini gösterdik. Şimdi de Halifeler ne yapmış ona bakalım mı?<br />
Haydi bakalım</p>
<p><strong><br />
2) Halifelerin hadis karşısında gösterdikleri tavır:</strong></p>
<p><em><strong>a) Halife Ebubekr:</strong></em><br />
Ebubekir, Peygamberimiz’in vefatından sonra halkı toplamış ve onlara şöyle demiştir: “Sizler Allah’ın elçisinden farklı hadisler naklediyorsunuz. Bu durumda sizden sonrakiler daha büyük anlaşmazlıklara düşecektir. Allah’ın elçisinden hiçbir hadis nakletmeyin. Sizden hadis nakletmenizi isteyenlere deyiniz ki: İşte Allah’ın Kitabı, aranızda onun helalini helal kılın, haramını haram görün.”<br />
<em>Zehebi,  Tezkiratul Huffaz 1/3,  Buhari 1.cilt</em></p>
<p>Görüldüğü gibi Halife Ebubekir aynen Resülü Ekremin izlediği yolu izliyor, hadis yazılmasını red ediyor, daha doğrusu yasaklıyor. Şu sözleri de çok önemlidir bu hususta &#8220;ALLAHIN kitabı aranızda, onun helalı helal, haramı haram! &#8220;. Bu söz tam Kur´an ile uyuşum içindedir. Bakın şu ayete:</p>
<p>Yunus Suresi 59 De ki: <strong>&#8216;Ne oldu size de Allah&#8217;ın size rızık olarak indirdiği şeylerden bir haram yaptınız bir de helal? </strong>&#8220;De ki: &#8216;Allah mı size izin verdi,  yoksa Allah&#8217;a iftira mı ediyorsunuz? &#8220;</p>
<p>devam edelim.</p>
<p><em><strong>b) Halife Ömer</strong></em><br />
Ebu Hüreyre&#8217;nin çok hadis rivayet etmesi Ömer b. Hattâb (r) &#8216;ı endişeye düşürmüş,  elindeki çubuğuyla ona vurarak şunu demiştir:<br />
&#8220;Ey Ebâ Hüreyre, fazla hadis rivayet ediyorsun. Rasul (s) &#8216;e yalan isnat etmenden korkuyorum.&#8221; Ömer (r) bunu söyledikten bir müddet sonra hadis rivayetine son vermezse kendisini Devs yurduna sürgün edeceğini vaadetmiştir.</p>
<p>İbn Asâkir,  Sâib b. Yezîd&#8217;den şunu nakletmiştir:<br />
&#8220;Allah Rasulü&#8217;nden hadis naklini muhakkak bırakacaksın. Yoksa seni Devs&#8217;e sürerim! &#8220;</p>
<p>Hz. Ömer diğer şehirlerdeki sahabelere de mektuplar yazarak ellerinde yazılı bulunan hadis mecmualarını yok etmelerini istedi.<br />
<em>İbni Abdil Berr,  Camiul Beyanil İlm ve Fazluhu 1/64-65</em></p>
<p>Büyük muhaddis Reşîd Rıza da bu hususta şöyle demiştir: “Eğer Ömer (r) ’in ömrü Ebu Hüreyre’nin ölümüne kadar olsaydı bize bu kadar çok hadis ulaşmazdı.” 6</p>
<p>Hadisler Ömer döneminde çoğalmıştı. Ömer halktan beraberlerinde bulunan hadis sayfalarını getirmelerini istedi. Sonra bunların yakılmasını emrederek şunu söyledi: &#8220;Kitap Ehli’nin Mişna’sı gibi Müslümanların Mişna’sıdır bunlar.&#8221;<br />
<em>İbni Sad/Tabakat 5/140</em></p>
<p>Hz. Ömer Irak’a yolculuğa giden arkadaşlarına şöyle demiştir: “Siz öyle bir ülkeye gidiyorsunuz ki halkı arı uğultusu gibi Kur´an okur. Hadislerle onları meşgul etmeyiniz ve yollarını saptırmayınız.”<br />
<em>Ahmed İbni Hanbel,  Kitabul Ilel 1/62-63</em></p>
<p>Hz. Ömer şöyle der: “Ancak sizden önceki kavimleri hatırladım, onlar da kitaplar yazmışlar ve Allah’ın Kitabı’nı bırakarak onlara sarılmışlardı. Allah’ın Kitabı’na hiçbir şeyi karıştırmam.”<br />
diğer bir rivayette<br />
“Allah’ın Kitabı’nı asla başka bir şeyle değiştirmem.”<br />
başka bir rivayette<br />
“Ben yemin ederim ki Allah’ın Kitabı’nı hiçbir şeyle gölgelemem.”<br />
<em>El Hatip,  Takyıdul İlm Sayfa 50; İbni Sad,  Tabakat,  3/206</em></p>
<p>Ebu Cafer el-İskâfî der ki: &#8220;Ebu Hüreyre&#8217;ye gelince: O, rivayetinden pek hoşlanılmayan şeyhlerimizden olup, Ömer (r) kendisini tartaklamış ve şöyle demiştir: &#8220;Çok fazla hadis rivayet ediyorsun. Seni, Allah Rasulü&#8217;ne yalan isnad edip etmediğini anlamak için sınayacağım.&#8221;</p>
<p>Bu yüzden Ömer (r) &#8216;in vefatından sonra Ebu Hüreyre menşeeli hadisler artmıştır. Ömer (r) &#8216;in sopası da olmadıktan sonra Ebu Hüreyre için korkulacak bir şey kalmamıştır. Kendisi de bunu ifade etmiştir: &#8220;Size rivayet ettiğim şu hadisleri Ömer (r) zamanında rivayet etseydim deyneğiyle beni döverdi.&#8221;</p>
<p>Halife Ömer aynen Resülü Ekremin söylediğine uyarak hadis yazılmasını yasaklamıştır. Yani şöyle bir durum ile karşı karşıyayız şimdi. Peygamber yasaklamış, Ebubekr yasaklamış, Ömer yasaklamış. Bizim hocalar yasaklamamış.</p>
<p>Devam edelim biz,  bakalım Halife Osman ne yapmış.</p>
<p><em><strong>c) Halife Osman:</strong></em><br />
Hz. Osman çok hadis nakletmelerinden dolayı Ebu Hureyre’yi Devş dağlarına göndermekle, Kab’ı Kırede dağlarına sürgün etmekle tehdit etmiştir.<br />
<em>Tahzırul Havas 10b.</em></p>
<p>Bu konuda daha çok araştırma yapılınca görülecektir ki, halife Osman da aynen önceki halifelerin ve Peygamberin metodunu izlemiştir. Yani hadis yazdırtmamıştır.</p>
<p>Şimdi gelelim Imam Ali´ye. Peygamberin &#8220;Ben ilim şehriyim Ali´de kapısıdır. Şehri arzulayan kapıya gelsin&#8221; dediği şahıs. Yani Islamı Peygamberimiz den sonra en iyi bilen, Kur´anı en iyi tanıyan insan. Bakalım o ne yapmış yahut ne demiş.</p>
<p><em><strong>ç) Halife Ali bin EbuTalip:</strong></em></p>
<p>Hz. Ali minberden şu hutbeyi veriyordu: “Yanında hadis sayfaları bulunanlar gidip onları yoketsinler. Zira halkı helak eden olay, alimlerin naklettikleri hadislere uyarak Kur´an’ı terk etmeleridir.”</p>
<p><em>İbn Abdülberr,  Camiul Beyanil İlm</em></p>
<p>Ali (r) de onun (Ebu Hureyre) hakkında iyi düşünmezdi. Bir defasında şöyle demişti: &#8220;Dikkat edin, o insanların en yalancısıdır.&#8221;</p>
<p>Başka bir rivayette Ali (r) &#8216;nin sözü: &#8220;Yaşayanlar arasında Allah Rasulü (s) &#8216;ne en fazla yalan isnad eden Ebu Hüreyre&#8217;dir.&#8221; şeklindedir.</p>
<p>Ali (r) , onun &#8220;Sevgili dostum bana haber verdi ki&#8230;&#8221; dediğini duyunca kendisine: &#8220;Rasul (s) ne zaman senin sevgili dostun oldu?&#8221; demiştir.</p>
<p>Birgün Hz. Ali’ye gelirler ve “Halk hadislere dalmış.” derler. Hz. Ali sorar: “Gerçekten öyle mi? ” “Evet” derler. Peygamber’den işittim ki gelecekte vuku bulabilecek bir fitneden söz ediyordu. “O fitneden kurtuluş nedir, nasıldır? ” diye sordum. Resullullah dedi ki:</p>
<p>“Kurtuluş Kur´an’dadır. çünkü sizden öncekilerin haberleri de, sizden sonrakilerin haberleri de, aranızdakilerin hükmü de ondadır. O gerçek ile yalanı birbirinden ayıran kesin bir hükümdür, şaka ve boş söz değildir. O’nu terkeden her zorbanın Allah boynunu kırar. Hidayeti, doğru yolu O’ndan başkasında arayanı Allah sapkınlığa düşürür.</p>
<p>O, Allah’ın en sağlam urganıdır. O, hikmetle dolu Kur´an’dır. O en doğru yoldur. O, boş arzuların haktan saptıramayacağı, dillerin, karıştırıp belirsiz edemeyeceği, ilim adamlarının doyamayacağı, çok tekrarlanılmasından bıkılmayan, ilginç özellikleri bitip tükenmeyen bir kitaptır.”</p>
<p><em>Sünen-i Tırmizi/Darimi</em></p>
<p>Ebu Cafer el-İskâfî der ki: “Muâviye, Sahabe ve Tâbiûn’dan bir topluluğu Ali (r) ’nin şerefini lekeleyecek biçimde çirkin hadisler uydurmakla görevlendirmiş ve onlara bunun karşılığında çok şeyler vaadetmiştir. Onlar da Muaviye’yi hoşnut edecek tarzda rivayetlerde bulunmuşlardır. Ebu Hüreyre, Amr b. el-Âs, el-Muğire b. Şu’be ve Tabiûn’dan Urve b. ez-Zübeyr bunlardandır.” A’meş şunu rivayet etmiştir: “H. 41 yılında Ebu Hüreyre Muâviye’yle birlikte Irak’a gidince önce Küfe mescidine uğradı. Halkın büyük bir kalabalık halinde dizlerine kapandığını görünce dazlak kafasına defalarca vurduktan sonra şöyle dedi: “Ey Iraklılar! Siz benim Allah ve Rasulü hakkında yalan söylediğimi mi sanıyorsunuz? Ben mi kendimi ateşle yakmak istiyorum? Allah’a yemin ederim ki Allah Rasulü’nü şunu derken duydum:”Her Nebî’nin bir haremi -dokunulmaz bölgesi- vardır. Benim de haremim Ayr ve Sevr dağları hududunca Medine’dir. Kim burada bir kötülük yaparsa Allah’ın, meleklerin ve tüm insanların laneti onun üzerine olsun! ” ve ben Allah’ı şahit koşarım ki, Ali (r) orada kötülük yapmıştır.”7, 8</p>
<p>Ebu Hüreyre&#8217;yi yalancılıkla itham edenlerin başında Ömer (r) ,  Osman ve Ali (r) gelir.</p>
<p>Hz Ali´nin ne yaptığını görüyorsunuz. Ebu Hureyreyi tenkit ediyor ve hadis yazılmasını yasaklıyor. Şimdi şöyle bir tablo karşımızda:</p>
<p>Resülü ekrem bu dünyadan göçmüştür, dört halife hadis yazılmasına karşı çıkmıştır. Peki bu dört Halife acaba Peygamber düşmanımıydı´da hadis yazılmasını engellemeye çalıştılar? Tabi ki hayır, onlar Peygamberin asıl sözlerine riayet eden ve Kur´an islamı için çaba verenler idi.</p>
<p>Bir daha düşünelim, dört halife Hadis yazdırtmıyor! Peygamber hadis yazdırtmıyor! Ama bizim hocalar, şeyhler &#8220;hadis olmazsa din anlaşılmaz&#8221; diyor. Onlara göre haşa din eksiktir, yani Kur´an tek başına yetmiyor dini anlatmak için. Aslında demek istedikleri şu &#8220;biz Kur´anı yeterli görmüyoruz, siz Kur´ana göre yaşarsanız bizim kursağımıza ekmek girmez, onun için siz bizden din öğrenin! &#8220;. Kur´an bunlara Maun Suresinde gereken cevabı vermiştir. Okuyalım beraber Maun suresini (bu arada en sevdiğim surelerden bir tanesidir)</p>
<p><strong>Rahman ve Rahim Allah&#8217;ın adıyla&#8230;</strong></p>
<p><strong>1. Gördün mü o,  dini yalan sayanı?</strong></p>
<p><strong>2. İşte odur yetimi itip kakan;</strong></p>
<p><strong>3. Yoksulu doyurmayı özendirmez o.</strong></p>
<p><strong>4. Vay haline o namaz kılanların ki,</strong></p>
<p><strong>5. Namazlarından gaflet içindedir onlar!</strong></p>
<p><strong>6. Riyaya sapandır onlar/gösteriş yaparlar.</strong></p>
<p><strong>7. Ve onlar,  kamu hakkına/yardıma/zekâta/iyiliğe engel olurlar. </strong><em>(Maun Suresi)</em></p>
<p>Işte bu kadar!</p>
<p>Şimdi bir demet de sahabelerden,  bir demet de Peygamberin eşinden alalım. Bakalım onlar ne yapmış hadis konusunda:</p>
<p><em><strong>d) Sahabeler:</strong></em></p>
<p>Şeddad, İbni Abbas’a “Hz. Peygamber bir şey bıraktı mı? ” diye sordu. O da “Sadece Kur´an’ın iki kapağı arasında olanları bıraktı.” cevabını verdi.<br />
<em>Buhari K. Fezailul Kur´an 16;<br />
Müslim K. Fezailus Sahabe 30, 31<br />
Ebu Davud K. Fiten 1,<br />
Tırmizi K. Fiten 43</em></p>
<p>İbni Abbas hadis yazmayı yasaklar ve şöyle derdi: “Sizden önceki ümmetlerin sapmaları bu şekilde kitaplar vücuda getirmek yüzünden olmuştur.”<br />
<em>İbn Abdül Berr,  Camiul Beyanil ilm 1/63-68</em></p>
<p>Zübeyr (r) onun (Ebu Hureyrenin) hadislerini duydukça; &#8220;Doğru söylemiş veya yalan söylemiş&#8221; derdi.</p>
<p>Abdullah bin Mesud elinde bir hadis sayfasıyla geldi. Sonra su isteyerek yazıları sildi, sayfanın yakılmasını emretti ve şunu söyledi: “Allah kime bir hadis sayfasının yerini bildirirse ve o da beni bundan haberdar ederse Allah’a yemin ederim ki, Hindistan’da dahi olsa o hadisi arar bulur ve yok ederdim.<br />
<em>Ebu Reyye,  Muhammedi Sünnetinin Aydınlatılması s. 27</em></p>
<p>Sahabeler de aynen Peygamberin ve Halifelerin yolunu izlemiş. Hadis yazmamışlar, yasaklamışlar. Bu arada Ebu Zerr Gaffariyi okuyup araştırmanızı kesinlikle tavsiye ederim. Sahabeler içerisinde en çok savaş verenlerden bir taneside odur çünkü.<br />
Gelelim Peygamberin eşine.</p>
<p><em><strong>e) Ayşe binti Ebubekir:</strong></em></p>
<p>&#8220;Uğursuzluk üç şeydedir. Evde, kadında ve atta (binek) .&#8221; Bunun ravisi Ebu Hureyre. İnsanlar Ayşe&#8217;ye bu rivayeti sordukların da. Ayşe buna çok sert tepki veriyor. Ve şöyle diyor. Ebül Kasım&#8217;ı yani Hz. Muhammed&#8217;i (SAV) Kur´an&#8217;la gönderen Allah&#8217;a yemin ederim ki, Hz. Muhammed (SAV) böyle söylememiştir. Ebu Hureyre yalan söylüyor. Olayın aslı şudur: Peygamberimiz bir gün şöyle buyurmuştu: İslam&#8217;dan önce cahiliye Arapları zannederlerdi ki üç şeyde uğursuzluk vardır. Bunlar; ev, kadın ve binek hayvanıdır..&#8217;<br />
<em>(Ez-Zerkesi,  el-İsabe,  s.114-116)</em></p>
<p>Hz. Aişe’nin Rasulullah’ın sünnetiyle tashih ettiği bu hadislere bir diğer örnek de şudur: İbn Amr’ın, kadınlarına guslettiklerinde saç örgülerini çözmelerini emretmekte olduğu Hz. Aişe’ye ulaşınca şöyle demiştir: “Ibn Amr’a hayret doğrusu. Bari bir de başlarını traş ettirmeyi emretseydi. Biz Rasulullah ile birlikte aynı kaptaki suyla yıkanıyorduk da ben başıma üç defa su dökmekten fazla bir şey yapmıyordum.”4</p>
<p>Ebu Said el Hudri’den gelen “Rasulullah yanında mahremi olmaksızın kadınının yolculuk yapmasını yasakladı.” şeklindeki rivayete karşı Hz. Aişe’nin “Hepimizin mahremi yok ki! ” dediği rivayet edilir.5</p>
<p>Ebu Hüreyre, &#8220;Sizden bir uykusundan kalkınca, kaba sokmadan önce elini yıkasın. Zira elinin nerde gecelediğini bilmez.&#8221; Hadisini rivayet ettiğinde Aişe (r.a) bunu kabullenmeyerek şöyle demiştir: &#8220;Peki, &#8216;mihras&#8217; varsa ne yapacağız? &#8220;<br />
İbn Kuteybe şöyle der: &#8216;Sahabe&#8217;den hiçbirinin, benzerini rivayet edemediği sayıda yüklü hadis rivayet eden Ebu Hüreyre, bu yüzden ithama uğramış ve bazılarınca yadırganmıştır. Onlar kendisine şunu sorarlardı: &#8220;Bunu nasıl yalnız sen duyuyorsun? Seninle bunu duyan kimdir? &#8221; İkisinin de ömrünün uzun olması itibarıyla Ebu Hüreyrenin bu bol sayıda rivayetini en fazla kınayan Aişe (r.a) olmuştur.</p>
<p>Büyük İslam düşünürü Mustafa Sadık er-Râfiî de &#8220;İslam&#8217;da itham edilen ilk Ravi&#8221; başlığı altında şunları kaydetmiştir.</p>
<p>Aişe (r.a) kendisine: &#8220;Sen Rasul (s) &#8216;den duymadığım hadisleri rivayet ediyorsun! &#8221; dediğinde ona, edep ve hayadan uzak bir cevap vermiştir: &#8220;Ayna ve sürme seni Rasul (s) &#8216;le ilgilenmekten uzak tuttu.&#8221; Farklı bir rivayette; &#8220;Sürme ve boya beni Rasul(s) &#8216;le beraberlikten alıkoymuyordu. Ama bunların senin daimi işin olduğunu görüyorum.&#8221;</p>
<p>Ne var ki çok geçmeden Aişe (r.a) &#8216;nin kendinden daha güçlü bir anlayışa ve bilgiye sahip olduğunu, ayna ve sürmenin onu pek de meşgul etmediğini itiraf eder. Ebu Hüreyre&#8217;yi bu itirafa zorlayan üstte gördüğümüz &#8220;Kim cünüp olarak sabahlarsa&#8230;&#8221; rivayeti hakkındaki tartışmadır. O, bu hadisi rivayet edince, Aişe (r.a) onun bu hadisini inkâr ederek şöyle dedi: &#8220;Allah Rasulü (s) -ihtilam olmaksızın- cünüp olarak sabahlardı da, gusledip orucunu tutardı.&#8221; Aişe (r.a) bir haberci göndererek Ebu Hüreyre&#8217;den söz konusu hadisi rivayet etmemesini istemiş, o da buna uymaktan başka çıkar yol göremeyerek: &#8220;O, benden daha bilgilidir. Hem ben bu hadisi, Rasul (s) &#8216;den değil el-Fazl b. el-Abbas&#8217;tan duymuştum.&#8221; demiştir. O günlerde hayatta olmayan el-Fazl&#8217;ı şahid göstererek, Rasul (s) &#8216;den duymadığını ondan duymuşçasına rivayet ederek insanları kandırmaya çalışmıştır.&#8221;</p>
<p>Ebu Hassân el-A&#8217;rac&#8217;tan rivayet edilir ki: &#8216;İki adam Aişe (r.a) &#8216;ye giderek şöyle dediler: &#8220;Ebu Hüreyre Rasul (s) &#8216;ün &#8216;Uğursuzluk ancak, kadın, binek ve evdedir.&#8221; buyurduğunu rivayet ediyor.&#8217; Aişe (r.a) korkuyla sıçradı ve dedi ki: &#8220;Kur&#8217;an&#8217;ı Ebu&#8217;l-Kasım&#8217;a indirenin hakkı için, bu hadisi aktaran yalan söylemiş. Rasul (s) ancak şunu dedi: &#8220;Cahiliyye ehli şöyle derlerdi: &#8220;Uğursuzluk; binek, kadın ve evdedir.&#8217;Aişe (r.a) daha sonra şu ayeti okudu: &#8216;Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana gelen hiçbir musîbet yoktur ki biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılı olmasın.&#8221;</p>
<p>Daha söze gerek var mı acaba? Işte böyle böyle islamı yozlaştırmaya kalkıştılar. Bu yozlaşmanın en büyük kurbanı da malesef kadın olmuştur. Peygamber efendimiz kadınları yüceltmesinden rahatsız olan zihniyet, peygamber bu dünyadan göçünce hemen hadis uydurmalarına başlamıştır.</p>
<p>Birde o zamanın ulemasını dinleyelim, sonra da Ebu Hanifeyi nasıl tenkit ettiklerini görelim. Ebu Hanife yukarda gösterdiğim gibi 17 hadis dışında tartışılmaz hadis kabul etmiyordu! Bakın bu çok önemlidir!</p>
<p>Bana kimse kalkıpta demesin ki &#8220;Sen hadisleri kabul etmiyormusun&#8221;. Ben Kur´ana uyan, Kur´an süzgecinden geçen her sözü alır başıma tac yaparım. Kur´an süzgecinden geçmeyen her hadisi red ederim. Bunu bana öğreten öncelikle Kur´anı kerim, sonra Resülullah sonrada halifeler!</p>
<p><em><strong>f) Ulema</strong></em></p>
<p>Ebu Yusuf ise şunu rivayet eder: &#8220;Ebu Hanife&#8217;ye şöyle dedim: &#8220;Bize Rasul (s) &#8216;ün hadisi geliyor ve kıyasımızla çelişiyor. Bunu ne yaparız? &#8221; dedi ki: &#8220;Eğer o hadisi sika (güvenilir) raviler aktarmışsa onu alır, re&#8217;yi terkederiz.&#8221; Dedim ki: &#8216;Ebu Bekir (r) ve Ömer (r) &#8216;in rivayeti hakkında ne dersin? &#8216; Dedi ki: &#8220;O ikisinden iyisini nerden bulacaksın! &#8221; Dedim ki: &#8216;Peki Ali (r) ve Osman (r) ? &#8216; Dedi ki: &#8220;Aynı şekilde.&#8221; Bütün Sahabe&#8217;yi saymaya başladığımı görünce şöyle dedi: &#8220;Bazı adamların dışında, Sahabe&#8217;nin tümü adildir.&#8221; İstisnalardan olarak, Ebu Hüreyre ve Enes b. Malik&#8217;i zikretti.&#8217;</p>
<p>Ebu Şâme, A&#8217;meş&#8217;ten şunu nakleder: &#8216;İbrâhim, hadis musahhiydi. Bir hadis duyduğumda ona gider ve hadisi arzederdim. Bir gün Ebu Sâlih&#8217;in Ebu Hüreyre kanalıyla rivayet ettiği hadislerden birini kendisine arzettim. Bana şöyle dedi: &#8220;Ebu Hüreyre&#8217;yi bırak! Alimler onun bir çok hadisini terkederdi.&#8221;</p>
<p>İbrahim en-Neha&#8217;i'den şu söz aktarılmıştır: &#8220;Arkadaşlarımız Ebu Hüreyre&#8217;nin bazı hadislerini terkederdi.&#8221; A&#8217;meş, en-Neha&#8217;i'de şunu nakletmiştir: &#8220;Ebu Hüreyre&#8217;nin her hadisiyle amel etmezlerdi.&#8221;</p>
<p>İbn Mesûd da onun; &#8220;Ölü yıkayan ve taşıyan kişi abdest alsın! &#8221; sözünü kabul etmeyerek, hakkında ağır sözler söylemiş ve sonra şöyle demiştir: &#8220;Ey insanlar, ölülerinizden dolayı necasete bulaşmazsınız.&#8221;</p>
<p>Muhammed b. Hasan, Ebu Hanife&#8217;nin şu sözünü rivayet eder: &#8220;Sahabe&#8217;den Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali ve Abadile&#8217;den üçü gibi fetva ehlini taklid ederim. Bunların dışındakilerden üç kişi hariç kavillerine reyimle karşı çıkmayı caiz görmem.&#8221;</p>
<p>Bir başka rivayette ise bu söz &#8220;Sahabe&#8217;nin hepsini taklid eder, üç kişi dışında reyimle onlara muhalefet etmeyi caiz görmem. O üçü, Ebu Hüreyre, Enes b. Malik ve Semra b. Cündeb&#8217;tir.&#8221; Bu hususta kendisine sorulunca şöyle dedi: &#8220;Enes&#8217;e gelince: O, ömrünün sonlarında haberleri karıştırmaya başlamış, kendisine fetva sorulunca, kendi aklından fetva verir olmuştur. Bu durumda ben onun aklını taklid etmem. Ebu Hüreyre&#8217;ye gelince; o, duyduğu her şeyi -manası üzerinde kafa yormadan- rivayet etmiş nasih-mensuhu bilmeyen biridir.&#8221;</p>
<p><em><strong>g) Ehl-i hadis ekolünün Ebu Hanife’ye yönelttiği bazı eleştiriler şunlardır:</strong></em></p>
<p>İmam Ahmed’in: “Allah bu zatı hadis için yaratmıştır.”diyerek hadis ilmindeki ehliyetini takdir ettiği meşhur muhaddislerden Ahmet b. Mehdi: “Ebu Hanife, ilim nedir, bilmezdi. Dalalete düşürdüğü insanların vebali yarın kıyamet günü sırtına sarılacaktır. Hak bile olsa müslümanların tutundukları dini bağları, teker teker söküp atan Ebu Hanife’nin re’yini ve görüşlerini kabul etmeyiniz.</p>
<p>Evzai: “…onu itham etmemizin sebebi,  kendisine hadis getirildiği halde,  onu bırakıp başka türlü hüküm vermesidir.9</p>
<p>İbn Teymiyye’nin kaynakları ara sında önemli bir yere sahip olan İmam Buhari, Ehl-i Reyin reisi olan Ebu Hanife’yi zayıf bir hadis ravisi olarak görüyor, kendisini metruk sayıyor. Ve “halktan biridir”diyordu. Ne Buhari, ne de Müslim’de Ebu Hanife’den tek bir hadis rivayet edilmemiş olması bile ehl-i hadis ile ehl-i rey arasındaki geçimsizliğin ve uyuşmazlığın derecesi hakkında bize fikir verebilir.’10</p>
<p>Hadis ve Hicaz fıkıh hareketinin başında bulunan İmam Malik şöyle demiştir: &#8220;Ebu Hanife fitnesi, İblis fitnesinden daha zararlıdır.&#8221; 11</p>
<p>İmam Ahmet: “Ebu Hanife’nin re’yi de hadisi de zayıftır.’ 12</p>
<p>Süfyan es-Sevri, Ebu Hanife’nin vefat haberini alınca, derin bir memnuniyet duymuş ve: ” Elhamdülillah, Allah’a şükürler olsun. Birçok insanın belaya düşmesine sebep olan kişiden bizi afiyette kıldı.”13</p>
<p>Bu gerçekleri size anlatan oldumu? Anlatmazlar tabi, çünkü bunu anlatsalar siz Ebu Hanifenin metodunu izleyip dini Kur´andan öğrenceksiniz.<br />
ee siz Kur´andan öğrenince bunları kim doyurcak? Öyle ya, hele bir imamların maaşlarını kesin, hocaların maaşlarını kesin bakalım, acaba camide kaç gönüllü kalıyor görelim..</p>
<p>Saygılarımla<br />
Mustafa Çelebi</p>
<p>devamı gelecek</h4>
<h5>Kaynaklar:</h5>
<h5><em>1. Yasar Nuri Öztürk 3 Kasım 2008 Hürriyet</em></h5>
<h5><em>2. Muvaffak el-Mekkî; Menâkıbu Ebî Hanife,  87-88</em></h5>
<h5><em>3.Yasar Nuri Öztürk (Saltanat dincilerinin İmamı Âzam&#8217;a zulümleri)</em></h5>
<h5><em>4.Hz. Âişe’nin Sahabeye Yönelttiği Eleştiriler – Bedruddin Ez Zerkeşi</em></h5>
<h5><em>5.Hz. Âişe’nin Sahabeye Yönelttiği Eleştiriler – Bedruddin Ez Zerkeşi</em></h5>
<h5><em>6.Mahmut Ebu REYYE (Ebu Hureyre Rivayetlerinin Çokluğu,  Gerekçesi ve Tedlis)</em></h5>
<h5><em>7.Mahmut Ebu REYYE (Ebu Hureyre ve Ali (r) Aleyhindeki Hadisler)</em></h5>
<h5><em>8.Mahmut Ebu REYYE (Ebu Hureyre ve Ali (r) Aleyhindeki Hadisler)</em></h5>
<h5><em>9. Ibn Kuteybe,  Hadis Müdafaası,  s. 125,  Kayıhan Yay.,  İsl.71989. 2,  Baskı.</em></h5>
<h5><em>10. Uludağ,  a. g. o.,  s. 58.</em></h5>
<h5><em>11. A. g. e.,  s. 99.</em></h5>
<h5><em>12. A. g. e.,  s. 99.</em></h5>
<h5><em>13. A. g. e.,  s. 99.</em></h5>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[TOPLUMLARIN ÇÖKÜŞÜNÜ BİLMEK KEHANET DEĞİLDİR]]></title>
<link>http://ismailhakkialtuntas.com/2009/11/20/toplumlarin-cokusu-bilmek-kehanet-degildir/</link>
<pubDate>Fri, 20 Nov 2009 07:59:35 +0000</pubDate>
<dc:creator>ismailhakkialtuntas</dc:creator>
<guid>http://ismailhakkialtuntas.com/2009/11/20/toplumlarin-cokusu-bilmek-kehanet-degildir/</guid>
<description><![CDATA[Hayatın ve insanlığın değersizleştiği dönemlerin gelişi ile kaos ortamlarının her yeri kaplaması ve ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:justify;">Hayatın ve insanlığın değersizleştiği dönemlerin gelişi ile kaos ortamlarının her yeri kaplaması ve fesadın yayıldığı gelecekte toplumların çöküşüdür..</p>
<p style="text-align:justify;">[<strong><em>Toplum,</em></strong> insanın muhafaza ve gelişmesine yönelik belli amaçları, sosyal güçler yardımı ile uygun zaman ve zeminde gerçekleştiren, kendi kendine yeterli grup ve kurumların bir bütünüdür. Daha açık bir ifadeyle toplum, belirli bir coğrafyada yaşayan, sosyal ihtiyaçlarını karşılamak için etkileşen ve ortak bir kültürü paylaşan çok sayıdaki insanın oluşturduğu birlikteliğin adı olarak tanımlanmaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;">Toplum hayatı, insanların belirli bir amaç etrafında birleşmelerinin sonucudur. Şekilsiz ve düzensiz bir toplum hiçbir zaman var olmamıştır. Dolayısıyla toplum bir <strong><em>“sürü”</em></strong> değildir. En küçük toplumlardan en geniş toplumlara kadar her toplumun kendine göre kuralları, sosyal, ekonomik ve dini normları, bunları idare edecek yönetim mekanizması ve teşkilatları vardır. Toplum, bir yandan insan davranışlarını sınırlandırırken öte yandan da hürriyete kavuşturma fonksiyonu icra eder. Devamlı değişme halinde olan toplum, böylece dinamik bir karaktere de sahiptir.</p>
<p style="text-align:justify;">Şüphesiz toplumları oluşturan insanlar bir anda bir halden başka bir hale dönüşüp farklılaşmamaktadır. Ancak aile, okul, arkadaş, çevre ve millet faktörlerinin etkisiyle bir süreç sonucunda zamanla değişime uğrarlar. Birçok insanın birlikteliğinden oluşan toplumların ise değişimi ve yok oluşu için de aynı şekilde bir süreç gereklidir.</p>
<p style="text-align:justify;">İçtimâi çöküşü öncelikle değişim ve değişim ile olan sürecini incelemek gerekmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>1-İÇTİMÂİ ÇÖZÜLME</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Bugün yeryüzü toplumlarının karşı karşıya kaldığı sorunlar içerisinde başta olanın daha çok sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel alanlarda yoğunlaştığı bilinmektedir. Çünkü bu sorunlar beraberinde toplumların kendi içlerinde kırılmalar yaşanmasına, hatta birey-toplum ilişkilerinde uzaklaşma ve kopma diye nitelendirebilecek olumsuz yaşam biçimlerinin artış göstermesine; giderek derinleşen ve kaygı verici bir seviye kazanan bireysel/içtimâi sorunların çözümlenmelerinin de güçleşmesine sebep olmaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;">Çözülme veya sosyal çözülme problemi kendi içtimâi varlığımız için göz ardı edilemeyecek bir önemi arz etmektedir. Çözülme, makro olarak ve toplum seviyesinde, bir toplum düzeninin bütün boyutlarıyla işlerliğini kaybetmesi ve tıkanıklıklara yol açması olarak tanımlanmaktadır. Bu anlamda çözülme, içtimâi parçalanma ve çöküşün ilk basamağı olarak görülmektedir. Yaşanılan gerçekliğin en belirgin özelliği olarak içtimâi yapı ve hayatta değerler bütünlüğünün korunamaması gösterilmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Sosyal çözülme sürecinde toplum, bir canlı gibi yine ayakta, yürümekte, görevlerini yapmaya çalışmakta, ancak, o eski sağlıklı, bütüncül özelliğini kaybetmiş bulunmaktadır. Bireyler arasındaki sosyal ilişkilerde zayıflama ve güvensizliğin olmasıyla, ekonomi, din, siyaset, eğitim, aile gibi sosyal kurumlarla bireylerin kurduğu ilişkiler gevşemektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;"><strong>2- İÇTİMÂİ DEĞİŞİM</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Değişme, bir halden başka bir hale geçiş ya da önceki durum veya davranıştan uzaklaşma biçimi olarak tanımlanır. İçtimâi değişme ise bir toplumun sosyal sistemi içerisindeki kurumların, sosyal rol kalıplarının ve insanlar arasındaki ilişkiler ağının değişmesi anlamına gelmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Dinamik bir yapıya sahip olan toplum, değişim özelliğine sahiptir. Dolayısıyla toplum, sürekli bir oluş ve hareket içindedir. Ancak bu değişim, toplumdan topluma fark eder. Her toplumda değişim aynı ölçüde olmayabilir.</p>
<p style="text-align:justify;">İçtimâi değişimden maksat sosyal sistemi oluşturan katmanların değişimidir. Gündelik değişiklikler değildir. Dolayısıyla sosyal değişim toplumun tamamını veya önemli bir bölümünü etkileyen bir değişmedir. Örneğin gelir dağılımındaki adaletsizlik nedeniyle sınıfların oluşması toplumda meydana gelen köklü değişimlerdendir.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>3- ÇÖKÜŞ</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Çöküş, içtimâi değişim ve peşinden gelen içtimâi çözülmeden sonra ortaya çıkan kaçınılmaz bir durumdur. Başlayan ve dönüşü olmayan bu durumlarda gelecek hüsrandır.</p>
<p style="text-align:justify;">[Çöküş denince her insanın zihninde farklı çağrışımlar yapar. Kimilerine göre gerilemek anlamına gelirken, kimilerine göre dini ve ahlaki değerlerden uzaklaşmak anlamına gelebilir. Bazıları için ekonomik çöküntü akla gelirken, bazıları için siyasi çöküntü akla gelebilir. Nihayet bazılarınca toplumun batması, yok olması ve hayat sahnesinden silinmesi anlamına gelebilir.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>Toplumların çöküşü, bazı filozof ve sosyologların dediği gibi hârici veya dâhili dış faktörler ya da bir takım evrimci modeller değil, bizzat insanın kendisidir.</em></strong></p>
<p style="text-align:justify;">Nitekim çöküşün en önemli tetikleyicisi, insanın hür irade ve isteğiyle seçmiş olduğu batıl inançlarıdır. Bunların başında da Allah Teâlâ’ya isyan gelmektedir. Çünkü isyan toplumdaki sosyal dengeden ekonomik dengelere kadar her şeyi altüst ederek bozar ve toplumların sağlıklı işleyişine engel olur. Bu durum da toplumları çöküşe götürür. Bu çöküşün neticesinde iyi ile kötünün ayırt edilmemesi toplumun birbirleri hakkında sorumlu tutulmalarıdır.]<a href="#_ftn1">[1]</a></p>
<p style="text-align:justify;">[Hepimiz tarihe gömülen toplumların romantik esrarıyla zaman zaman ilgilenmişizdir: <strong><em>Klasik Maya</em></strong> ve <strong><em>Yucatan kültürleri</em></strong>, <strong><em>Paskalya Adası'nın yerlileri</em></strong>, <strong><em>Anasazi</em></strong>, <strong><em>Bereketli Hilal toplumları</em></strong>, <strong><em>Angkor Wat</em></strong>, <strong><em>Büyük Zimbabwe</em></strong> vb.</p>
<p style="text-align:justify;">Son on yirmi yıl içinde de arkeologlar, bu yıkılışların birçoğunun arkasında, çevresel sorunların olduğunu ortaya çıkardılar. Öte yandan, dünyanın birçok yerinde de toplumlar bin yıllardır yok oluş belirtisi göstermeden gelişmelerini sürdürmektedir: <strong><em>Japonya, Java, Tonga </em></strong>ve <strong><em>Tikopea</em></strong>.</p>
<p style="text-align:justify;">Şu halde, öyle görünüyor ki, bazı bölgelerdeki toplumlar diğerlerinden daha kırılgan. Bazı toplumların neden diğerlerinden daha kırılgan olduklarını nasıl anlarız? Bu soru, açık bir şekilde günümüzü de ilgilendirir, çünkü bugün, henüz yeni çöküşe uğramış toplumlar görüyoruz: <strong><em>Somali, Ruanda</em></strong> ve <strong><em>Eski Yugaslavya</em></strong>.</p>
<p style="text-align:justify;">Ayrıca çöküşün eşiğinde olabilecek toplumlar da vardır: <strong><em>Nepal, Endonezya </em></strong>ve<strong><em> Kolombiya</em></strong>. Peki ya kendimiz?</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>Toplumumuzun, geçmiş zaman toplumları gibi çökmesini engellemek için öğrenebileceğimiz hangi dersler vardır?</em></strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;">Kuşkusuz, bu sorunun cevabı sadece bir faktör olmayacaktır. Eğer birisi size toplumların çöküşlerini açıklayan tek bir faktör olduğunu söylerse, onun aptal olduğunu hemen anlarsınız. Bu karmaşık bir konudur. Ama bu konunun karmaşıklığının içinden nasıl çıkarız?</p>
<p style="text-align:justify;">Toplumsal çöküşleri incelerken, beş maddelik bir çerçeve sayabiliriz. Çöküşleri anlamama yardımcı olmak için beş maddelik bir liste sayılabilir. Bu listeyi, <strong>İskandinav Grönland</strong> toplumunun yok oluşu açıklayarak olursak. Burası, yazılı kaynakları olan Avrupalı bir toplumdu, dolayısıyla bu insanları ve amaçlarını büyük ölçüde M.S 984'te İskandinavlar Grönland'a gidip yerleştiler ve 1450'de yok oldular.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em><span style="text-decoration:underline;">Toplumları çöktü ve toplumlarının içindeki her bir birey de helak oldu. Niye sonunda hepsi helak oldu?</span></em></strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;">Bunu beş madde ile açıklayabiliriz.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em><span style="text-decoration:underline;">1-İnsanların, çevrelerine yaptıkları etki:</span></em></strong> İnsanların dikkatsizce bağımlı oldukları kaynakları tüketmeleri. İskandinavya Vikingleri de dikkatsizce humuslu toprağın erozyonuna ve ormansızlaşmasına yol açtılar. Bu onlar için ciddi bir sorundu; çünkü ormanı kullanarak kömür, kömürü kullanarak da demir yapıyorlardı. Dolayısıyla, demirsiz kalmış bir Avrupalı Demir Çağı toplumuna dönüştüler.</p>
<p style="text-align:justify;">Allah Teâlâ buyurdu ki;<strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“Yanından ayrılınca yeryüzünde fesat çıkarmaya, ekinleri, zürriyetleri helâk etmeğe çalışır. Allah Teâlâ ise fesadı sevmez.”</em></strong><a href="#_ftn2"><strong><strong>[2]</strong></strong></a><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em> “İnsanların ellerinin kazandığı şey sebebiyle karada ve denizde fesat zuhûra gelir. Allah da onlara yaptıkları şeylerin bazısını tattırır. Gerek ki, onlar dönüverirler.” </em></strong><a href="#_ftn3">[3]</a><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;"><strong><em><span style="text-decoration:underline;">2-İklim değişikliği:</span></em></strong></p>
<p style="text-align:justify;">İklimler ılıyabilir, soğuyabilir, kuruyabilir veya nemlenebilir. Grönland&#8217;daki Vikingler&#8217;e bakarsak, 1300&#8242;lü yıllarda ve özellikle 1400&#8242;lerde iklimlerinin soğuduğunu görürüz. Soğuk bir iklim illâ ölümcül olmak zorunda değil, çünkü bu soğuyan iklim, Grönland Eskimoları&#8217;na köstek olmaktansa destek oldu. Peki neden Grönland İskandinavları&#8217;nın işine yaramadı?</p>
<p style="text-align:justify;">Allah Teâlâ buyurdu ki;<strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“ Artık Biz de onların üzerlerine uğursuz günlerde pek ziyâde soğuk bir rüzgâr gönderdik ki, onlara dünya hayatında bir zillet azabını tattıralım, ve elbette ki, ahiret azabı daha ziyâde zilletlidir ve onlar yardım da olunmazlar.” </em></strong><a href="#_ftn4">[4]</a><strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“ Ve Allah bir beldeyi bir örnek irâd eder ki, emin ve sükunet içinde idi, ona rızkı da her yerden bol bol gelirdi. Sonra Allah&#8217;ın nîmetlerine nankörlükte bulundular. Artık Allah da onlara işledikleri şeylerden dolayı açlık ve korku libasını tattırdı.” </em></strong><a href="#_ftn5">[5]</a><strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“ Fakat nefislerine zulmedenler, sözü kendilerine söylenilenden başkasına tebdîl ettiler. Biz de zulmeden kimseler üzerine yaptıkları fısklar sebebiyle gökten korkunç bir azap indirdik.” </em></strong><a href="#_ftn6">[6]</a> <strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“ Artık Semûd (kavmi) hadden aşırı bir hadise ile helâk edildiler. Âd (kavmi) ise onlar da son derece kuvvetli bir rüzgar ile helâk edildiler. (Cenâb-ı Hak) Onu (o rüzgarı) yedi gece ve sekiz gün ardı ardına onların üzerlerine musallat etti. Artık o kavmi görürsün ki, onlar sanki içleri bomboş hurma kökleriymiş gibi yere yıkılmışlardır.” </em></strong><a href="#_ftn7">[7]</a> <strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em><span style="text-decoration:underline;">3-Komşu dost toplumların desteği:</span></em></strong> Eğer bu destek ortadan kalkarsa, bu toplumu çöküşe yaklaştırabilir. Grönland İskandinavları anavatanları Norveç ile ticaret yapıyorlardı. Ancak bu ticaret hem Norveç&#8217;in zayıflamasıyla, hem de Grönland ve Norveç arasındaki denizin buzlanmasıyla giderek azaldı.</p>
<p style="text-align:justify;">Allah Teâlâ buyurdu ki;<strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“Sonra fırkalar kendi aralarında ihtilâfa düştüler. Artık görülecek günün en şiddetli azabı, kâfir olan kimseler içindir. Bize gelecekleri gün neler işitecekler ve neler göreceklerdir. Fakat o zalimler bugün pek açık bir sapıklık içindedirler.”<a href="#_ftn8"><strong>[8]</strong></a></em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em> “Hâlbuki bir nice zulmeden beldeyi helâk ettik ve onlardan sonra başka başka birer kavim vücuda getirdik.” </em></strong><a href="#_ftn9">[9]</a> <strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em><span style="text-decoration:underline;"> </span></em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em><span style="text-decoration:underline;">4-Hasım toplumlarla ilişkiler:</span></em></strong> Grönland İskandinavları&#8217;nın hasımları Grönland&#8217;ı İskandinavlar&#8217;la paylaşan Eskimolardı. İlişkileri kötüydü ve İskandinavlar&#8217;ı öldürürlerdi. daha da önemlisi, İskandinavyalılar&#8217;ın fok balığı avlamak için yılın belli bir zamanında gitmeye mecbur oldukları dış körfezlere ulaşımlarını engellemiş olabilirler.</p>
<p style="text-align:justify;">Allah Teâlâ buyurdu ki;<strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong> <em>“ Şüphe yok ki, Allah Teâlâ imân eden kimselerden kâfirlerin eziyetlerini def&#8217;eder. Muhakkak ki, Allah Teâlâ herhangi bir haini, nankörü sevmez.”</em></strong> <a href="#_ftn10">[10]</a><strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“ Andolsun ki, Biz sizden evvelki nice nesilleri, zulmettikleri zaman helâk ettik. Halbuki, onlara rasülleri açık delillerle ile gelmişlerdi. Onlar ise imân eder olmadılar. İşte günahkârlar olan kavmi Biz böyle cezalandırırız.” </em></strong><a href="#_ftn11">[11]</a> <strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em><span style="text-decoration:underline;"> </span></em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em><span style="text-decoration:underline;">5-Toplumun politik, ekonomik, sosyal ve kültürel faktörlere göre çevresel sorunlarını fark edip bu sorunları çözebilme ihtimalinin artması veya azalması:</span></em></strong> Grönland İskandinavları&#8217; nın Hıristiyan olup da katedral inşaasına büyük yatırım yapmaları, şeflerin birbirleriyle rekabet etmeleri ve Eskimoları aşağılık bulup onlardan ders almayı reddetmeleri, çevresel sorunlarını çözmelerini zorlaştıran kültürel faktörlerdi.</p>
<p style="text-align:justify;">Allah Teâlâ buyurdu ki;<strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“ Yeryüzünde müfsitler olarak fesat çıkarmayınız.”</em></strong><strong> <a href="#_ftn12"><strong>[12]</strong></a></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“ Ve Biz bir beldeyi helâk etmek murad edince onun devlet sahiplerine (hakka itaat etmelerini) emrederiz. Onlar ise orada fısk (ve fücurda) bulunmuş olurlar. Artık o beldenin üzerine söz (helâkları hakkındaki hüküm) hak olmuş olur. İmdi onu (o beldeyi) tamamen helâk ile helâk etmiş oluruz.” </em></strong><a href="#_ftn13">[13]</a> <strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;">İşte, beş maddelik çerçeve, Grönland İskandinavları&#8217;nın çöküşü ve nihai yok oluşlarını böyle açıklanabilir. Birçok geçmiş toplumu ve günümüz toplumunu, bu çöküş nedenlerine göre incelenince, ortaya genel sonuçlar çıkıyor mu? Tolstoy&#8217;un, her mutsuz evliliğin farklı olduğunu söylediği gibi, her çökmüş veya tehlikedeki toplum farklı hepsinin ayrıntıları değişiktir. Fakat  yine de, geçmiş ve bugünkü toplumların çöküşe uğrayanlarını ve hayatta kalanlarını karşılaştırınca, belirli ortak ipuçlarına ulaşılabilir. <em><span style="text-decoration:underline;">İlginç bir ortak ipucu, toplum bir kere zirvesine çıktıktan sonra çöküşün ne kadar hızlı geldiğiyle ilgilidir</span></em>.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“ Ve o kimseler ki, Bizim âyetlerimizi yalanladılar, işte onları bilmez oldukları cihetten yavaş yavaş helâke yaklaştıracağız.” </em></strong><a href="#_ftn14">[14]</a><strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;">Birçok toplum yavaş yavaş ortadan kalkmadı. <span style="text-decoration:underline;">Daha ziyade, toplumlarını inşaa ettiler, zenginleştiler ve güçlendiler, sonra kısa bir zaman içinde, zirveye erişmelerinden yirmi otuz yıl içinde çöktüler. </span>Örnek olarak, Yucatan yarımadasındaki klasik ova Maya kültürü, erken 800&#8242;lerde çökmeye başladı. Bu Mayalar&#8217;ın en büyük eserlerini yaratmalarından ve nüfuslarının zirve yapmasından sonraki otuz kırk yıl içinde gerçekleşti.</p>
<p style="text-align:justify;">Bir örnek daha vermek gerekirse, <span style="text-decoration:underline;">Sovyetler Birliği&#8217;nin çöküşü, gücünün zirvesine ulaşmasından sonraki yirmi otuz, hatta belki de on yıl içinde gerçekleşti.</span> Bunu deney kabındaki bakterilere benzetebiliriz. Eldeki kaynaklar ve bu kaynakların tüketimi veya ekonomik gelir gider arasında bir dengesizlik olduğunda bu ani çöküşlerin gerçekleşme ihtimali artıyor.</p>
<p style="text-align:justify;">Deney kabında bakteriler çoğalır. Her kuşakta sayılarının ikiye katlandığını farz edelim: Sonlarının gelmesinden beş kuşak önce deney kabının 16&#8242;da 15&#8242;i boştur, sonraki kuşakta 4&#8242;te 3&#8242;ü boştur, sonraki kuşakta da yarısı boştur. Yarısı boş olduktan bir kuşak sonra kap doludur. Artık yiyecek kalmamıştır ve bakteriler çöküş yaşar. Dolayısıyla, toplumların güçlerinin zirvelerine ulaştıktan çok kısa süre sonra çöküş yaşamaları, tekrarlanan bir durumdur. Bunu matematiksel olarak açıklamak istersek, eğer bugünkü toplumlardan birini incelemek isterseniz, matematiksel fonksiyonun bugünkü değerine, yani zenginliğe değil, fonksiyonun birinci ve ikinci türevlerine bakmanız gerekir. Bu genel kurallardan biridir. İkinci bir genel kural da, toplumları diğerlerinden daha kırılgan yapan, çoğunlukla ilk bakışta görünmeyen çevresel faktörler olduğu ve bu faktörlerin çoğunun henüz iyi anlaşılmadığıdır.</p>
<p style="text-align:justify;">Örnek olarak, neden Pasifik&#8217;teki yüzlerce Pasifik adasının arasında Paskalya Adası en tahrip edici, ormansızlaşmayı yaşadı? Öyle anlaşılıyor ki, Paskalya Adası yerlilerinin aleyhinde çalışan yanardağ püskürtüsü, enlem ve yağışla ilgili dokuz değişik çevresel faktör bulunuyordu; bunların bazıları da kolay fark edilemeyecek türdendi. En zor görünenlerinden biri de, Orta Asya&#8217;dan gelen kıta tozunun, adanın humuslu toprağının verimine katkıda bulunup, Pasifik adalarındaki doğal hayatı koruyor olmasıydı. Bütün Pasifik Adaları arasında, Asya&#8217;dan gelen bereketli tozun en azı Paskalya Adası&#8217;na ulaşır. Bu durum ancak farkına 1999 yılında anlaşılmıştır. Dolayısıyla, bazı toplumlar, ilk bakışta gözlemlenemeyen çevresel sebeplerden dolayı, diğerlerinden daha kırılgan oluyor.</p>
<p style="text-align:justify;">Son olarak bir genel kural daha vardır. Bu da toplumların başlarına geleni fark edememeleridir.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“ Ve hiçbir ülke yoktur ki, illâ onu Kıyamet gününden evvel Biz ya helâk ederiz veya onu şiddetli bir azap ile cezalandırırız. Bu, kitapta yazılmış bulunmaktadır.” </em></strong><a href="#_ftn15">[15]</a><strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;">Nasıl oldu da Paskalya Adalılar yaşadıkları ortamı ormansızlaştırabildi?</p>
<p style="text-align:justify;">En son palmiye ağacını keserken ne düşündüler?</p>
<p style="text-align:justify;">Yaptıklarını fark etmediler mi? Bu toplumlar nasıl olup da çevrelerine verdikleri etkileri görüp vaktinde durmadılar?</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“ Allah&#8217;ın nîmetini küfre değiştirenleri ve kavimlerini helâk yurduna sevkeyleyenleri görmedin mi?”<a href="#_ftn16"><strong>[16]</strong></a> </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;">Eğer insan medeniyeti varlığını sürdürürse, gelecek yüzyılda insanların şu soruyu sormalarıdır:</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“2003 senesinde yaşayan insanlar nasıl olup da yaptıkları bariz yanlışları görüp de önlem almadılar?”</em></strong></p>
<p style="text-align:justify;">Geçmiştekilerin yaptıkları inanılmaz görünüyor. Gelecektekilere de bizim bugün yaptıklarımız inanılmaz görünecek. Toplumların neden sorunlarını çözemediklerine dair hiyerarşik bir sebepler listesi geliştirmek gerekiyor.</p>
<p style="text-align:justify;">Neden sorunlarını fark edemiyorlar veya eğer fark ederlerse, neden üzerinde duramıyorlar?</p>
<p style="text-align:justify;">Veya üzerinde durdularsa, neden çözmekte başarılı olamıyorlar?</p>
<p style="text-align:justify;">Bu konuda sadece iki tane genel kuraldan bahsedilebilir.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>Felakete davetiye çıkarıp çöküşü yaklaştıran bir reçete, karar verici yöneticilerin kısa vadeli çıkarları ile toplumun uzun vadeli çıkarları arasında bir çatışma olmasıdır.</em></strong> <strong><em>Özellikle, söz konusu yöneticiler kendilerini hareketlerinin sonuçlarından soyutlayabildikleri zaman bu sorun vahimleşiyor. Kısa vadede yöneticilerin çıkarına olan şeyler uzun vadede topluma zarar verdiğinde, yöneticilerin toplumun uzun vadede düşüşüne yol açacak işler yapmaları çok muhtemeldir.</em></strong></p>
<p style="text-align:justify;">Örnek olarak, Grönland İskandinavları&#8217;nın rekabetçi şefleri, daha fazla kul, daha fazla koyun ve daha fazla kaynak edinip, rekabette komşu şeflerin önüne geçmek istiyorlardı. Bu istekleri yüzünden, topraklarını aşırı zorlayıp harcadılar: toprağı aşırı kullanarak yerel çiftçileri bağımlı kıldılar. Bu, şeflerin kısa vadede güçlenmelerine yol açtı, ancak uzun vadede toplumun çöküşünü getirdi. Bunun gibi çıkar çatışmaları, günümüzde Amerika Birleşik Devletler&#8217;de de ciddi bir sorundur. Özellikle de Birleşik Devletler&#8217;in karar vericileri, yüksek duvarlı yapılarda yaşayıp, şişelenmiş su içerek verdiklerin kararların sonuçlarından kendilerini soyutlamaktadır. Son birkaç sene içinde de iş hayatındaki yüksek kademedeki yöneticiler, toplum için uzun vadede zararlı olup da kısa vadede kendileri için faydalı olan bir takım hareketleri yaparak, kendi çıkarlarına hizmet edebileceklerini keşfettiler: Enron ve benzeri şirketlerden bir kaç milyar doların hortumlanması gibi. Bu keşifleri doğruydu: gerçekten de bu hareket kısa vadede kendileri için faydalı, ama toplum için uzun vadede zararlı. Bu da, toplumların nasıl yanlış kararlar verdikleriyle ilgili bir genel kural: çıkar çatışmaları. Bahsetmek istediğim ikinci genel kural da şu: hararetle savunulan, çoğu koşulda faydalı ama bazı şartlarda zararlı olan değer yargıları çelişki yarattığında, doğru kararın verilmesi çok zorlaşıyor. Örnek olarak, Grönland İskandinavları bu zorlu çevre şartlarında, dört buçuk yüzyıl boyunca dine ortak bir bağlılık ve güçlü bir toplumsal dayanışma ile beraberce ayakta kalabildiler. Ancak bu iki şey ‐ yani dine bağlılık ve toplumsal dayanışma ‐ sona yaklaştıklarında değişim geçirerek Eskimo yerlilerinden ders alıp öğrenmeyi onlar için zorlaştırdı.</p>
<p style="text-align:justify;">Bugünün Avusturalya&#8217;sı da başka bir örnek olabilir. Avusturalya&#8217;nın, Avrupa medeniyetinin bu uzak karakolunda 250 sene boyunca var olabilmesini sağlayan şey, Britanyalı kimliğiydi. Ama bugün, Britanyalı kimliğine olan bu bağlılık, Asya&#8217;daki konumlarına adapte olmaları gerektiğinde Avusturalyalıların işine yaramıyor. Dolayısıyla, başımıza gelen dertlerin sebepleri, aynı zamanda gücümüzün de kaynağı olduğunda, rota değiştirmek zor oluyor. Günümüzdeki sorunların sonuçları ne olacak? Günümüzde, geri sayıma devam eden bir düzine saatli bomba olduğunu düşünebiliriz. Bu bombaların bazılarının fitilleri 20 ‐ 30 yıllık fitiller, hiçbirininki de 50 yıldan fazla değil. Bu bombaların herhangi biri sonumuz olabilir. Bunlar, su, humuslu toprak, iklim değişikliği, mütecavüz türler, fotosentetik tavan, nüfus problemleri, zehirli atıklar, vs&#8230;, vs&#8230;toplamda yaklaşık bir düzine. Bunların hiç birinin fitili 50 seneyi geçmese de, çoğunun fitili sadece 20 ‐ 30 senelik, bazı bölgelerde de fitil çok daha kısadır. Bugünkü hızla, Filipinler&#8217;deki ulaşılabilir odunluk ağaçları beş yıl içinde kaybedeceğiz. Solomon Adaları&#8217;ndaysa odun ağaçlarının bitmesine sadece bir yıl kaldı, üstelik bu Solomonlar&#8217;ın en büyük ihraç ürünüdür. Bu durum Solomon Adaları&#8217;nın ekonomisi için muhteşem olacaktır.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“O memleketleri ki, zulmeder oldukları vakit onları helâk ettik. Ve onların helâkleri için bir muayyen vakit tayin etmiş idik.” </em></strong><a href="#_ftn17">[17]</a> <strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;">İnsanlar soruyorlar;<strong><em> </em></strong><em>dünyanın çevresel sorunlarını çözmek için yapmamız gereken en önemli şey nedir?</em>.</p>
<p style="text-align:justify;">Bunun cevabı, <em>yapmamız gereken en önemli şeyin, yapmamız gereken en önemli tek bir şey olduğunu unutmak olduğudur</em>.</p>
<p style="text-align:justify;">Daha ziyade, herhangi biri bizim sonumuzu giderebilecek bir düzine sorun vardır. Bunların hepsini çözmeliyiz; çünkü on birini çözüp de on ikincisinde tıkanırsak, başımız dertte demektir. Örnek olarak, su, humuslu toprak ve nüfus sorunlarımızı çözüp de zehirli atık problemlerimizi çözmezsek, başımız derttedir. İşin aslı şu ki, bugünkü gidişatımız, sürdürülebilir bir gidişat değil, yani bu şekilde devam etmemiz imkânsızdır. Bu sorunlar, yirmi otuz sene içinde çözülecektir. Bu şu anlama geliyor: Bu odada 50 ‐ 60 yaşından genç olanlar, bu paradoksların nasıl çözüldüğünü görecekler, 60 yaşından büyükler ise görmeyebilirler, ama çocukları ve torunları kesinlikle görecektir. Bu çözümler, iki şekilde tezahür edebilir: bu sürdürülemeyen fitillere acilen müdahale ederek kendimize uygun, bizim seçtiğimiz, hoş çözümler buluruz veya bu problemler, bizim seçimimiz dışında, tatsız şekillerde çözüme ulaşır: Savaş, salgın hastalık ve kıtlıkla. Ancak kesin olan, bu sürdürülemez gidişatın şu ya da bu şekilde yirmi otuz sene içinde çözülecek olmasıdır.</p>
<p style="text-align:justify;">Günümüzde karşılaştığımız büyük sorunlar, bizim kontrolümüz dışında olaylar değildir. Ancak <strong>unutturuluyoruz.</strong> En ciddi tehdit, bizi çaresiz bırakacak, bize çarpmak üzere olan bir asteroid değildir. Aksine, karşılaştığımız bütün ciddi tehditler, kendi yarattığımız sorunlardır. Bu sorunları biz yarattığımıza göre, bunları çözmemiz de mümkündür. Demek ki, bu sorunları ortadan kaldırmaya kudretimiz yetiyor. Özellikle, her birimiz ne yapabiliriz? Bu seçimlerle ilgilenenlerimiz için yapılabilecek birçok şey vardır. Anlamadığımız ve anlamamız gereken çok şey vardır. Öte yandan, anladığımız ancak yapmadığımız, ama yapmaya başlamamız gereken birçok şey de vardır.] <a href="#_ftn18">[18]</a></p>
<p style="text-align:justify;">Buradan çıkarmamız gereken iyi bir değerlendirme yaparak ülkemizin çöküş tarihini bulmak çok kolay olacaktır. Eğer tarih olarak 2000 yılını esas alarak <strong><em><span style="text-decoration:underline;">politik, ekonomik, sosyal ve kültürel faktörlere göre çevresel sorunların sonuçlarına</span></em></strong> göre bir yorum yapılırsa 50 yılı görmeden yurdumuzda çok büyük ihtimallere gebe olduğu görülmektedir. Uzun vadeli fedakâr düşüncelerin kaybolduğu zihniyet ve siyasetlerin toplum desteğiyle kuvvetlenmediğinde fazla bir şey beklemek hatalı olmaktadır. Toplum neyin nereye ve niçinlerine cevap bulmadığı zamanlar ve etik değerlerini kaybettikçe fazla bir umutlu olmak aptallık gibi görünüyor. Kopuk, kaçık, kültürden yoksun nesiller için değer yargıları olmadığı için içtimai çöküş hızlanmıştır. Bunun neticesi ise emperyalist güçlere köle olmak kaçınılmaz sonuç olabilir. Bu nedenle Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem de çöküş konusunda ümmetini uyarmıştır. <strong><em>“İnsanlar zalimi görür de elinden tutup zulmüne mani olmazlarsa Allah onların hepsini en kısa zamanda cezalandırır.”</em></strong> <a href="#_ftn19">[19]</a></p>
<p style="text-align:justify;">Bir başka hadisinde de şöyle buyurur:</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“Bir toplumda günahlar islenir, (salih olan insanlar) güçleri yettiği halde bu kötülükleri değiştirmeye çaba sarf etmezlerse Allah Teâlâ en yakın zamanda hepsini cezalandırır.”<a href="#_ftn20"><strong>[20]</strong></a></em></strong></p>
<p style="text-align:justify;">Toplumların yok oluşu veya çöküşü, zorunlu, kaçınılmaz değildir. Çöküş insanlığın tabiatında yer alan tedavisi mümkün olmayan bir hastalıktan değil, irâdi ihmaller ve ahlak bozukluklarından ileri gelmektedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de bu olguya şu şekilde işaret etmektedir:</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“</em></strong><strong><em>Fakat, Ne yazık ki, (yok ettiğimiz) sizden önceki kuşaklar arasında, yeryüzünde yozlaşmaya karşı çıkan (doğru yolu izledikleri için) kendilerini kurtardığımız küçük topluluklar dışında- akıl, iz&#8217;an ve erdem sahibi kimseler çıkmalı ve zulme eğilim gösteren çoğunluk yalnızca kendilerini yozlaştıran hazların peşine düşüp günaha gömülüp gittiler.”<a href="#_ftn21"><strong>[21]</strong></a></em></strong></p>
<p style="text-align:justify;">Bu konuya dikkat çeken Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemde <strong><em>“Eğer onlar, aralarında kötü amellerin yaygınlaştığını gördükleri halde onları önlemeye ve ortadan kaldırmaya çalışmazlarsa, Allah Teâlâ’nın onlara genel bir azap göndereceğinden (korkulur)”<a href="#_ftn22"><strong>[22]</strong></a></em></strong> buyurmuştur. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hanımlarından Hz. Zeyneb radiyallâhü anha anlatıyor</p>
<p style="text-align:justify;">“Bir gün Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem  korku ve endişe içerisinde yanıma geldi&#8230;Dedim ki</p>
<p style="text-align:justify;"><em>“Ey Allah&#8217;ın Resulü içimizde salihler olduğu halde yok olur muyuz?”</em> O da</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“Evet; kötülükler çoğaldığında”</em></strong> diye cevap verdi.<a href="#_ftn23">[23]</a></p>
<p style="text-align:right;"><strong>İhramcızade İsmail Hakkı</strong></p>
<hr size="1" /><a href="#_ftnref1">[1]</a> <strong>YAZICI Mahmut</strong> Hadislerde Toplumların Çöküşü. - İstanbul : Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İlahiyat Anabilim Dalı Hadis Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi 209165, 2007.</p>
<p>&#160;</p>
<p><a href="#_ftnref2">[2]</a> Bakara,205</p>
<p><a href="#_ftnref3">[3]</a> Rum, 41</p>
<p><a href="#_ftnref4">[4]</a> Fussilet, 16</p>
<p><a href="#_ftnref5">[5]</a> Nahl, 112</p>
<p><a href="#_ftnref6">[6]</a> Bakara, 59</p>
<p><a href="#_ftnref7">[7]</a> Hakka, 5-7</p>
<p><a href="#_ftnref8">[8]</a> Meryem, 37-38</p>
<p><a href="#_ftnref9">[9]</a> Enbiya, 11</p>
<p><a href="#_ftnref10">[10]</a> Hac, 38</p>
<p><a href="#_ftnref11">[11]</a> Yunus, 13</p>
<p><a href="#_ftnref12">[12]</a> Ankebut, 36</p>
<p><a href="#_ftnref13">[13]</a> İsra, 16</p>
<p><a href="#_ftnref14">[14]</a> Â’raf, 182</p>
<p><a href="#_ftnref15">[15]</a> İsra, 58</p>
<p><a href="#_ftnref16">[16]</a> İbrahim, 28</p>
<p><a href="#_ftnref17">[17]</a> Kehf, 59</p>
<p><a href="#_ftnref18">[18]</a><strong>Jared Diamond</strong>:Toplumların Çöküşü Üzerine;http://www.ted.com,  TED Open Translation Project. Erişim: 27 Temmuz 2009</p>
<p><a href="#_ftnref19">[19]</a> Tirmizî, Fiten, 8.</p>
<p><a href="#_ftnref20">[20]</a> Ebu Davud, Melahim, 17.</p>
<p><a href="#_ftnref21">[21]</a> Hud, 116</p>
<p><a href="#_ftnref22">[22]</a> Tirmizî, Fiten, 8.</p>
<p><a href="#_ftnref23">[23]</a> Buharî, Fiten, 4, 38; Enbiya, 10.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Ders – 10 Dini Bazı Prensiplerin Kabaladaki Anlamları]]></title>
<link>http://kabalaokulu.wordpress.com/2009/11/19/7/</link>
<pubDate>Thu, 19 Nov 2009 14:12:51 +0000</pubDate>
<dc:creator>kabalaokulu</dc:creator>
<guid>http://kabalaokulu.wordpress.com/2009/11/19/7/</guid>
<description><![CDATA[Bu derste biraz kutsal kitaplarda yazan bazı şeyleri gözden geçirip kabalistlerin aslında bunları ya]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Bu derste biraz kutsal kitaplarda yazan bazı şeyleri gözden geçirip kabalistlerin aslında bunları yazarken ne demek istediklerini göreceğiz. </p>
<p>Kutsal kitaplarda anlatılanlar insanın iç ruhani halini açıklamaktadır.</p>
<p>Kutsal kitaplarda anlatılan tüm hikâyeler insanın içindeki ruhani uyanışları ve hisleri anlatmaktadır. Mısır&#8217;dan göçün hikâyesi çok özeldir. Çünkü ruhani gelişimdeki en önemli basamakları anlatır. </p>
<p>Firavun iç bir haldir, bu halin içinde insanın egoistliğinin temel doğası tümüyle açığa çıkar. İnsan egoistliğini düzeltmeli ki Mısır&#8217;da ki köleliğinden, kendi doğasının zindanından çıkabilsin ki böylelikle ruhani dünyaya girebilsin. Firavun, insanın en büyük arzusudur, Yaratan&#8217;ın kendisine hizmet etmesini arzular ve der ki: &#8220;Yaratan kim ki O&#8217;na itaat edeyim?&#8221; veya &#8220;Kendi üzerinize aldığınız bu gayret nedir ki?&#8221; Demek istiyor ki; Yaratan&#8217;ın arzusu için çaba sarfetmek istemiyor. Veya O&#8217;nun sözünü dinlemek istemiyor. Hatta tam tersine Yaratan&#8217;a yönelmiş olan arzuların (İsrail) kendi menfaati adına olmasını istiyor.</p>
<p>İlk başta Mısır&#8217;da kendilerini iyi hissediyorlardı, insanın egoistliği sanki sağlıklı ve iyi bir şeydi. Ta ki Mısır&#8217;ın tahtına yeni bir Firavun oturana kadar, insanın içinde tokluk bilmeyen ve doldurulamayan bir arzu çıktı. Bu yeni arzu insanı kölesi haline getirir. İnsan bu arzuyu doldurmak için sürekli arayış içerisinde bir yerden bir yere koşar. Bu hale Mısır&#8217;da olmak hissi denir, insan kendisini dar ve sınırlı, kötü bir yerde hisseder.</p>
<p>Haggadah kitabında Pesah (Geçiş/Aşmak) insanı ruhani hislere, ruhani dünyaya nasıl geçtiğini anlatır. Başlangıçta insan çaba sarfeder, yani arzulamak duygusuna boyun eğer. Zamanla içinde ki bu egoistliğin kendisini rahatsız etmeye başladığını görür. Ve ruhaniliği edinmesinde bir engel olarak görür. Egoistliği O&#8217;na sadece ızdırap getirir, bu sürece &#8220;Mısır&#8217;a iniş&#8221; denir. Mısır kelimesinin kökü iki kelimeden oluşur Mitz (özü) ve Raim (kötülük) Mitzraim = Mısır. İnsan kendi içerisinde ki kötülüğün ağırlığını hisseder ve ruhani gelişiminin önündeki engelin kendisi olduğunu anlamaya başlar. Tahta oturan &#8220;Yeni Firavun&#8221; bu ağırlığın sembolüdür. Aslında insan tüm materyal arzuların ve ruhaniliğe sırtını dönmesini ona zarar verdiğini farkeder. Bu hal zamanla gelişir ve dayanılmaz bir hal alır, ta ki insan ruhani arzularının farkına varmaya başlayana kadar ve Yaratan ile olan bağına. Ruhaniliğe olan bu arzuya &#8220;Musa&#8221; denir, Limşot (dışarı çekmek) kelimesinden gelir.  İnsanı Mısır&#8217;dan Musa denilen bu arzu çıkartır,  egoizmin köleliğinden &#8211; bütünlük ve sonsuzluk hissinin önünde olan tek engelden. </p>
<p>&#8220;Firavun&#8221; aslında hepimizin içinde, ama bu durum insanın kendi içerisinde bu hali tanıyabilmesine bağlı. Dolayısıyla hepimiz Mısır&#8217;da olduğumuzu hissedince üzerimizde &#8220;10 musibet&#8221;i hissederiz, ta ki kendi doğamızı aşana kadar. İnsan esasta kendi doğasının tüm ağırlığını hissetmeli ki kölelik olan bu halinden kaçması gerektiğini anlasın.</p>
<p>İnsan tüm bu safhalardan geçtikçe kendi içinde bir dua yapılandırır, haykırışları çabalarından kaynaklandı denir. Bu noktada yukardan yardım alır ve hemen Mısır&#8217;dan çıkar. Mısır&#8217;dan göç &#8211; insanın doğal eğilimlerinden, birden olur, eklenmeksizin gecenin zifiri karanlığında, hiç bir hazırlığı olmadan.</p>
<p>İnsanı Mısır&#8217;dan çıkartan bu üst güç insana bir mucize gibi gelir, bu gücü daha önce gerçek olarak hiç görmemiştir. Bu mantık insan için çok şaşırtıcıdır. Denizin yarılıp ortasından geçmeleri bir önceki halinden yeni haline geçmesini sembolize eder, yeni bir ruhani gerçeğe girer &#8211; artık çöle gelmiştir, ruhani çöl. Çöl hiç bir hayatın olmadığı bir yerdir, arzuların mutluluk bulamadıkları yer. Zira çölde de ruhani hiç bir mutsuzluk alamamaktadır. İnsan çöldeyken Har Sinai (Sina Dağı) denilen safhaya gelir, Har Hirhurim (düşünceler) kelimesinden gelir- Sinai Dağı, Sinai (nefret) kelimesinden gelir. Gerçekte insan kendi içerisinde bir önceki haline nefret beslemeye başlar ve Yaratan ile ilgili tereddütlerini aştıktan sonra kendisini yükselten ışığı üzerine alır ve ışıkla dolar. Buna kitabı almak denir. </p>
<p>Almaya hazırlanmak dağın dibinde olmak durumudur ve Dağın tepesinde olan Yaratanı almak ihtiyacını hissetmektir. Aslında bu dağ insanın içinde oluşan tüm düşüncelerdir. İnsan bu düşüncelerin hepsine aşabilecek güçte olursa ve Yaratan&#8217;ın Ona verdiği tüm tereddütleri aşabilirse o zaman bu dağ kitabı (ışığı) almak için bir araç olur.  </p>
<p>Kitap (ışık) düşüncelerimizin, tereddütlerimizin ve umutsuzluklarımızın içerisinde yansır. Bir tarafta Yaratan var, insana sürekli kasten kuşku gönderen ve öteki tarafta Dağın dibinde olan insan. İnsan bu durumda tüm düşüncelerin kendisinin üzerinde olduğunu görür ve Yaratan&#8217;ın da bunların daha üzerinde olduğunu görür.</p>
<p>Kitabın alınması insan bu düşüncelerinden bir araç yarattığı zaman olur. Bu aracın içerisinde İlahiliği görür, ancak Yaratan insana gelen tüm düşüncelerin üzerinde olduğu zaman Yaratan&#8217;ı açığa çıkartır. Yani özgecilliğin gücünü edinmiş olur, bütünlüğün ve sonsuzluğun hissini edinir.</p>
<p>İnsan kendini yücelttiği zaman, sadece kalbindeki o nokta olan Musa değil ama tüm ruhunu ve toplumunu kitabı almaya hazırlar.</p>
<p>Ve görüyoruz ki kitabı almak birçok hazırlık gerekiyor. Peki, kitabı içimize almak ve onun hazırlığı ne demektir? Her insanın farklı düşünceleri, kuşkuları, tedirginlikleri, çaresizlikleri ve ilgisizliği vardır. Tüm bu düşüncelerin hislerinin üstesinden gelmenin farklı yolları vardır. Bu yüzden insan etrafında bir destek mekanizması kurar: Toplumu, kitapları, günlük programı, ailesi v.s. Tüm bu mekanizma kitabı almanın, yeni ruhaniliği edinmeye hazırlık safhasıdır. Tüm bunların sonunda en önemli olan şey insanın tecrübe ettiği düşünceleri aşabilmesidir. Bir çok kişi çalışmaya gelir, gelir gelmez onlara verilen arzular geri alınır ve cevap aradıkları sorular cevaplanınca kendilerinde devam edecek arzuyu bulamazlar ve giderler. Bir insana bu olduğu zaman (ruhanilik) hala yeterince ihtiyaç duymadığı görülür, hala bu dünyanın materyal doyumlarıyla (para, şehvet, bilgi, seks, yemek, futbol vs.) tatmin olduğu görülür – ama bu da hazırlık safhası olarak kabul edilir. Hazırlık safhasından başka bir safha yoktur. </p>
<p>Ruhanilik bir bütünlüktür. Bütünlük nedir? Bütünlük tam bir arzudur. Eğer insan arzusu sadece ruhaniliği edinmek ise, ışığın ortaya çıkması ve kutsallığı hissetmekse o zaman ruhaniliği elde eder. Bu durum böyle değilse kendisini hazırlamamış demektir.</p>
<p>İnsanın ruhaniliği edinmesi her an olabilir, ancak insan hazır olduğu zaman. İnsan kendisine şu soruyu sorabilir; Mısırdan kaçışın ve kitabı almanın arasındaki fark nedir? Mısırdan kaçış Kli&#8217;nin hazırlanma safhasıdır. İnsan Klilerini (kab) Mısır’lılardan alır, istemek arzusundan ve kalbinin ruhanilik arzusuna karşı gelmesi içindeki kötülüğü yüzeye çıkarır. İnsanın geçirdiği tüm safhalar firavunun egemenliğinden geçebilmek durumuna Sina Dağına gelmek denir. </p>
<p>Mısırdan kaçış olmadan kitabı almaktan bahsedemeyiz. Mısırdan çıktıktan sonra Sina Dağının eteğinde kitabı almasıyla Keter – Musa kitabı edinir ve Malkut şekillenir. Bu uzun bir süreçtir, çünkü kitabı edinmek iki safhada olur. Bu iki safha birbirini şöyle izler. 1-) Klilerin düzeltilmesi, 2-) Klilerin doldurulması. Ruhaniliğin edinilmesi sadece insanın kendi içerisinde algılayıp keşfetmesidir, kendisinin nerede olduğu ve içinde ne olduğundan ibarettir. Bilinçsiz bir insanın yavaş uyanmasına benzer, ta ki sonunda nerede olduğunu anlayana kadar. Hiçbir şey değişmez, sadece bilinç artar, insanın hisleri artar.</p>
<p>İnsanın Klisinde ki hassasiyetin artması, bilincin yükselmesi, insanın uyanışına “Mısırdan kaçış”, “Sina Dağı” ve “Kitabın alınması” denir. Bunlar insanın kat ettiği aşamalardır. Değişim sadece içimizdedir, iç Klilerimizde, dışımızda hiçbir şey değişmez ama kendi içimizde her şey değişir.</p>
<p> Düzeltilme safhasında bilincin keskinleşmesi; uyanış safhasında insan iki safhadan geçer: gerçeğin fark edilmesi ve insanın gerçeğin içerisindeki yeri. </p>
<p>İlk safhada insan gerçeğin kanunlarını öğrenir. Yaratan ve yaratılanın özelliklerini kendi açısından algılar. Bu insanın gerçeğin bilgisiyle anlaşılmasından, inançla anlaşılmasına doğru değiştirir ve fonksiyonunu almaktan vermeye değiştirir.</p>
<p><a href="http://kabalaokulu.wordpress.com/files/2009/11/ders10d01.jpg"><img class="alignnone size-medium wp-image-17" title="ders10d01" src="http://kabalaokulu.wordpress.com/files/2009/11/ders10d01.jpg?w=300" alt="" width="300" height="179" /></a></p>
<p>Bilgiye olan arzuya Yunanlılar denir. Dünyamızda da bunu bu şekilde görüyoruz. Ve Yunanlılar her zaman Rasyonelliği, mantığı ve insanın aklını ön plana koyarlar. İnancı olan arzulara ise Yahudi, İsrail denir. Aklın üzerine yükselmek ve erdemliğin daha üst derecesine yükselebilmektir. İkisinin arasında ki savaş gerçeğe olan ve hayata olan yaklaşımdır. Aslında İnsanın arzusu olan bilgi ve mutluluğun tersine Yahudilerin kazanmasına mucize denir. Bu mucize 8 gün sürdü ve Bina&#8217;nın özelliği olan özgecilik 8 Sefirot&#8217;u kapsayarak Malkut&#8217;a kadar sardı. Ve yaratılanda Özgecilliği oluşturdu.</p>
<p>Şarkılarda da söylendiği gibi Bnei Bina Yamei Shmonah Bina&#8217;nın oğulları 8 gündür. İnsan gerçekle olan ilişkisini düzeltebilmek için arzulamak niteliğini kullanır, bunun hiçbir katkısı yoktur. Ancak özgecillik niyetiyle doğru kullanıldığında İnsan üzerine ışığı çeker, Yaratan&#8217;ın hissi.</p>
<p>Üzerine ışığı çeken insan yeni bir safhaya girer ve gerçeğin içinde aktif olarak böyle olur. Bu Purim denilen düzeltilmiş hale kadar devam eder. Bu noktada Yaratan&#8217;a olan hislerinde insanın hiçbir sınırlaması olmaz. </p>
<p>Gerçeğimiz bütün, sonsuz, mutlaktır, zaman ve yer kavramının üzerindedir. Bize farklı bir his verilmesinin hepimizin gerçekle olan ilişkimizi düzeltmektir. Bunu kendimiz bağımsız olarak yapmalıyız,  ancak böyle bütünlük ve dengeli bir yaşam seviyesine yükselebiliriz, Olam Ayin Sof (Sonsuzluk).</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Reenkarnasyon Sorular Yanıtlar]]></title>
<link>http://bpakman.wordpress.com/2009/11/18/reenkarnasyon-sorular-yanitlar/</link>
<pubDate>Wed, 18 Nov 2009 14:18:28 +0000</pubDate>
<dc:creator>bpakman</dc:creator>
<guid>http://bpakman.wordpress.com/2009/11/18/reenkarnasyon-sorular-yanitlar/</guid>
<description><![CDATA[Sorular ve yanıtlar. 1. Reenkarnasyon nedir, böyle bir şey varmıdır, ispat edilmişmidir? Kelime anla]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><h3>Sorular ve yanıtlar.</h3>
<h3>1. Reenkarnasyon nedir, böyle bir şey varmıdır, ispat edilmişmidir?<strong> </strong></h3>
<h3><strong><span style="color:#ff0000;">Kelime anlamı tekrar doğuştur, bence kesinlikle vardır, ve bence araştırmalarda  kanıtlanmıştır Bkz:</span> <a rel="nofollow" href="../dininanc/reenkarnasyon/dininan/reenkarnasyon/">http://bpakman.wordpress.com/dininanc/reenkarnasyon/</a></strong></h3>
<h3>2. Tüm canlılar bu re-enkarnasyona tabii olurlar mı, yani bir kez kedi sonra kuş veya insan veya başka bir şey olarak gelinir mi?</h3>
<div>
<h3><span style="color:#ff0000;"><strong>Evet ama</strong><strong> tabi olma</strong><strong> tekamül içerisinde sürer. Yani insan hayvan olarak, hayvan bitki olarak re-enkarne olamaz.</strong></span></h3>
</div>
<div>
<h3>3. O zaman bir düzenli yaşayıp ölmeyen ruh mu var ve devamlı dünyaya gelip yaşamdaki sınavlarla tekamül ediyor.</h3>
</div>
<div>
<h3><strong>Evet ruh denilen, bizim şu anda sahip olduğumuz gibi bir maddi bedene sahip olmayan varlık tekamül eder. Tasavvufta fenafillah/vahdet-i vücut ve doğu felsefesinde Nirvana benzeri mertebeye kadar ve/veya daha ileri başka planlara boyutlara transfer oluncaya kadar.<br />
</strong></h3>
</div>
<div>
<h3>4. Bu gelişmeyi kim ölçüyor, önce insan sonra hayvan veya bitki mi olunuyor vey tam tersi mi?</h3>
</div>
<div>
<h3><span style="color:#ff0000;"><strong>Ölçüm ve yönlendirmeyi İlahi Yönetim Mekanizması planlıyor ama<strong> bir zaman sonra</strong> varlık kendisi de ölçebiliyor, yani  o kadar tekamül edebildikten sonra. Sırayı soruyorsanız atom, bitki, hayvan, insan.</strong></span></h3>
</div>
<h3>5. Bu ruhun replasmanı nasıl ve hangi anda olur? <strong> </strong></h3>
<h3><span style="color:#ff0000;"><strong>Öteki alem dediğimiz madde ötesi ortamda, zamanı geldiğinde, görevlendirmelerde, madde ötesi alemde de yapılması gereken işler, görevler bittiğinde, bazen hemen ölümden sonra birilerinin cinsel ilişkisi sırasında, bazen yıllar sonra.</strong></span></h3>
<h3>6. Seçim ve yerleşme nasıl gerçekleşiyor? <strong> </strong></h3>
<h3><span style="color:#ff0000;"><strong>Yerleşme döllenme sırasında oluyor, yani spermin yumurtaya girişiyle, rehber varlıklar gerekirse seçim ve yerleşime yardımcı olabiliyorlar, ama ölümden sonra dünya yaşamının cazibesinden kurtulamayanlar hemen tekrar dönmek isteyip bunu kendi kendilerine de gerçekleştirebilirler. Tibetliler eserlerinde uyarıyor yeni ölenleri, sakın cinsel ilişkilerin çekimine kapılmayın diye.</strong></span></h3>
<h3>7. Farkındalık olur mu, yani eskiye gidiş ve önceki hayatı hatırlama?</h3>
<h3><strong>F</strong><strong>arkındalık bazı durumlarda olabilir, özellikle Güney Anadolu’daki Nusayriler re-enkarnasyona inandıkları için genelde çocuklarının ilk konuşmalarına (böyle konuşma olursa tabii) kulak verirler bkz</strong> <strong><a rel="nofollow" href="../dininanc/reenkarnasyon/dininanc/reenkarnasyon/nusayrilerde-reenkarnasyon/">http://bpakman.wordpress.com/dininanc/reenkarnasyon/nusayrilerde-reenkarnasyon/</a> <span style="color:#ff0000;">en azından deja-vu olabilir, bana Sicilya’nin Cefalu kasabasında olduğu gibi. Bunu bilmeyen toplumlarda ise çocuğun konuşmalarına inanılmaz, susturulur ya da çocuk aldıran olmayınca kendisi susar ve unutur. Ancak olması gereken geçmiş hayatı hatırlamamadır. Yoksa yeni bir sayfa hiç bir zaman açılamaz.</span></strong></h3>
<h3><span style="color:#ff0000;">Dr. Bedir Hatem “Sevgi ve Umut” adlı kitabında bunu şöyle açıklıyor: ”Sebebi: geçmiş yaşantılarımızı hatırlasaydık bu yaşantımızda geçmişin intikamlarını almaya kalkar dolayısıyla bu yeni yaşam eskisinin devamı olurdu ve kısır döngülerle girerdik yeni yaşamlar bulamadan eski yaşamların bunalımlarını yaşamak zorunda kalırdık. Yani aynı filin devamı arkası yarın dizilerine dönerdi. Oysa insan bir aktör gibi enkarnelerinde yaşamı boyunca devamlı olarak farklı ve değişik senaryoları olan filmle (yaşamlar) çevirmek için vardır.Örnek katilini tanıyan bir maktul isek ve katili hatırlayıp görürsek onu öldürmeye çalışırsak. Eşini aldatan bir kadın kocası tarafından tanınırsa intikam alabilir. Dolayısıyla dizi gibi enkarneler olurdu o zaman yaratılışın amacı olan evrimler sonucunda tekamül felsefesi işlemez olurdu.”(Hatem,2007;11)</span></h3>
<h3>8. Bu durumda önceki hayatında kedi olup sahibinden dayak yiyen bir ruh 2. kez geldiğinde sahibinin ne kılıkta olduğunu takip edip intikam alır mı?</h3>
<h3><span style="color:#ff0000;"><strong>Özellikle Nusayrilerde geçmişte kim olduğunu hatırlayıp eski ailesini, komşularını arayanlar gibi vakalar olmuştur.  Web sayfalarımda bununla ilgili bazı vakalar var. </strong></span></h3>
<h3><a href="http://bpakman.wordpress.com/dininanc/reenkarnasyon/ornekler-2/" target="_blank">http://bpakman.wordpress.com/dininanc/reenkarnasyon/ornekler-2/</a></h3>
<h3>9. Bu gelişmeye ters amma neticede 3. sınıf bir canlı yani, itilip kakılmış,</h3>
<h3><span style="color:#ff0000;"><strong>Daha çok cinayetten ya da kazayla ölenler böyle arayışlar yapmışlardır. İtilip kakılmışsa bu onun karmasında olduğu içindir. Karma sebep-sonuç ilişkisine verilen addır. Yani ne ekersen onu biçersin, birine eziyet edene bir dahaki hayatında eziyet eden olacaktır ki eziyetin ne olduğunu anlasın. Hani deriz ya bu neden benim başıma geldi. Why me?</strong></span></h3>
<h3>10. Son gelişimde mezuniyet diploması var mı, yani tamam sen öldün arkadaş şimdi başka bir boyuta görevlendirildin şeklinde bir durum olabilir mi?<strong> </strong></h3>
<h3><span style="color:#ff0000;"><strong>İnsan ameliyle yani yaptıklarıyla kendi kaderini kendisi belirler. Dünyaya gelirken kaderi bellidir zira bunu kendi tayin etmiştir. Kendisine gösterilir o da kabul eder, etmezse istediğine yakın bir şekilde gelir ama tekamülünü geciktirir. İstedigine yakın derken her istediği verilmez. Yani zengin olacak, güzel olacak, mutlu olacak, tahsilli olacak, sağlıklı olacak, uzun ömürlü olacak vb. hepsini alması imkansızdır tekamül açısından. İnsanı acılar, başına gelenler tekamül ettirir. Yine why me? &#8211; neden benim başıma geldi? olayı.</strong> </span><strong><span style="color:#ff0000;">Dağ başında tek başına yaşayarak nereye kadar tekamül edilebilir? Madde ötesi alemde elbette komünükasyon yoğundur. Yani görevlendirmeler, başka boyuta tranferler rehberler tarafından anlatılır. Bizim anlayışımıza göre sırası geldiğinde diploma benzeri taltifler de söz konusudur. yani “sen sana öğretilenleri yaptın, başardın” gibi.</span><br />
</strong></h3>
<h3>11. İlk homosapiens’ten itibaren hep 30-40.000 yıllık bir geçmiş konuşuyoruz, o zamanki nüfus ile şimdiki nüfus arasında dağlar kadar fark var, yani eskiden belki de 10 milyon olan dünya nüfusu şimdi 6-7 milyarı buldu, bu kadar gelişecek ruh nereden ve neden geliyor?</h3>
<h3><strong>Evren, galaksiler genişliyorsa ki herkes öyle diyor, bu gayet normaldir. Bakın Samanyolu Galaksisine 9 Ocak 2006 da<strong> Virgo Stellar Stream adı verilen cüce bir galaksi</strong> katılımı olduğu gözlemlenmiş. Bu belki de genişlemedir. <a href="http://www.absoluteastronomy.com/topics/Milky_Way" target="_blank">KAYNAK</a></strong></h3>
<h3><strong>İ<span style="color:#ff0000;">çinde bulunduğumuz plan ve boyutun kapsamını bilemiyoruz. Sadece Güneş sistemi midir, tüm Samanyolu dahil midir? Ezoterik bilgilerde merkezin Sirius olduğu belirtiliyor <a href="../dininanc/sirius/" target="_blank">BKZ</a>. Kuran’da adı geçen tek yıldız Şira yani Sirius’un olması ve şuurun merkezi olarak nitelendirilmesi bu savı güçlendiriyor. Böyle geniş bir sistemde nüfus artıyor, azalıyor demek göreceli olarak fazla bir önem taşımaz. Varlıkların sirkülasyonu hakkında farklı görüşler var. Tasavvufta da böyle olmuştur. Yani varlıkların geldikleri enerji kaynağına dönüşleri orada birleşme mi yoksa o  enerji merkezinden tekrar  maddeye ve anti maddeye dönüşme şeklinde mi olacak? Bu ezelden beri tartışılıyor. Evren genişliyorsa belki de sirkülasyon olmuyor. Bu konuda bir zaman akıl yürütmekten başka çaremiz yok.</span><br />
</strong></h3>
<h3>12. Bu dünya bu işlere çok mu uygun?</h3>
<h3><span style="color:#ff0000;"><strong>Evet aynen bu dünya tekamüle çok uygun örneğin kötülük olmasa iyiliğin ne olduğunu anlayamayız, o da, yani kötülükler, yalan, dolan bu dünyada bolca var, hastalık olmasa sağlığın kıymetini anlayamayız vb</strong></span></h3>
<h3>13. Ta o zamanlardan beri gelip giden ve bir türlü tekamülü tamamlayamayanlar var mıdır,</h3>
<h3><span style="color:#ff0000;"><strong>Uzun yıllardır madde dünyasından, kendi mekanlarından ayrılamayanlar bile vardır, bunlara hayalet deniliyor. Dediğim gibi herkes kendi kaderini kendi belirliyor, bu da uzun sürebilir.</strong></span></h3>
<h3>14. Bunlar özel bir seri midir, örneğin politikacı sınıfı buna örnek olabilir mi?</h3>
<h3><strong><span style="color:#ff0000;">Genelde seri olmamalıdır, ama ille de her seferinde aynı seriden örnegin sürekli ben zengin olarak gelmek istiyorum diyen olursa ona da izin verilir ta ki parasal değil gönül zenginliğinin gerçek zenginlik olduğunu anlayana kadar. İkinci Dünya Savaşının efsanevi Amerikalı komutanı Patton daha önceki yaşamında da kıdemli bir subay olduğuna, Kartaca savaşına katıldığına ve İkinci Dünya Savaşı için özellikle görevli olarak gönderildiğine inanırdı.</span><br />
</strong></h3>
<h3>15. Aklıma ilk on dakikada geliveren soruları saydım kusura bakma.</h3>
<h3><span style="color:#ff0000;"><strong>Rica ederim, sorularınız çok düzeyli, ben de eski günlere geri gittim. Bir zamanlar inkarcıydım, zira doğumdan hemen sonra ölen bir bebek günahsız olduğu için cennete gidecek, 70 yıl yaşayan birisi ister istemez tonla günah işlediği için cehenneme. Allah’ın adaleti böyleyse, haşa, ben Allah’a dine falan inanmıyorum derdim. Bunun yanıtını bana ailem veremedi, Allah ne isterse o olur dediler, hiçbir softa da veremedi, softaların eserleri de. İnsanın ölüp kıyamete kadar berzah denilen bir yerde bekleyeceği, kıyamette mezarından kalkacağı da bana akıl dışı geldi. Düşünün yüz yıllarca kemik toz olmuş, zerresi kalmamışsa? Elime tesadüfen (elbette ki tesadüf değil, lafın gelişi tesadüf deriz, tesadüf yoktur) geçen normalde kıçıkırık denebilecek bir dergiyi okurken dünyam değişti. Bu konuda ne bulduysam okudum ve aradığım, sordugum çok şeyin mantıklı yanıtlarını böyle kendi kendime akıl yürüterek buldum. Ondan sonrası çorap söküğü gibi geldi. Anlamadan ezberle değil, mantıkla, akılla. Şimdi çok şükür Allah inancım tam hem de aydın bir düşünceye sahip olarak. Re-enkarnasyon inancı softa olmanıza zaten izin vermiyor. Düşünün bugün müslümanım, ama geçmişte belki yahudiydim ya da bir baska sefer yahudi olarak geleceğim. Bu durumda gel de erkeksen anti-semitist ol. Bunu bilmeyen anlayamayan hariçten gazel okur.</strong></span></h3>
<h3>16. Madem her seferinde farklı dinlerle gelebiliyoruz. O zaman hangisine göre yargılanacağız öbür tarafta?</h3>
<h3><span style="color:#ff0000;">Yanıtı Kuran’da:<em><br />
Şu bir gerçektir ki, iman edenler, Yahudiler,  Sabiiler ve Hıristiyanlardan Allah’a ve ahiret gününe inanıp hayra ve barışa yönelik iş yapanlar için korku yoktur. Tasalanmayacaklardır onlar.</em> (Maide 69)<br />
Madde dünyasından ayrılıp bedenini madde dünyasında bırakanlar, yani ölüp geldikleri aleme geri dönenler,  hangi dinden, hangi inançdan olursa olsun, isterse inançsız olsun artık kendi vicdanlarıyla karşı karşıya kalacaklardır.  Onun geçmiş yasam muhasebesini önce kendisi sonra Allah’ın iradesiyle İlahi Yönetim Mekanizma görevlileri yürütecektir. Gerekirse dediğiniz gibi yargılanacak ya da güler yüzlerle karşılanacaktır. Orada artık din yoktur, sadece amel vardır. Yani oraya madde dünyasında yaptıklarımızı götürürüz, iyiliklerimizi, kötülüklerimizi, bunlar geleceğimizi belirler.<br />
Bu arada cennet-cehennem sembolik kavramlardır. Oraya kötülüklerini götürenleri gerçekten cehennem gibi bir ortam, iyiliklerini götürenleri de cennet gibi bir boyut beklemektedir. Varlıklar kendi tekamül düzeyleri neyse onun ileri boyutlarına geçemezler. Geçmek istiyorlarsa okula yani bedenlenmeye bıraktıkları yerden devam etmek zorundadırlar.<br />
Bu arada örneğin dünyada “namaz kılmayan ne olacak?” diye sorabilirsiniz. Namaz ibadetttir. Yani madde dünyasında Allah’a şükretmek elbette ki gereklidir. Ama öteki alemde ille de iyi bir boyutta olmak icin şart degildir. Yoksa bütün gayri müslimler ve ibadet etmeyen müslümanlar cehenneme gider dememiz gerekir ki madde ötesi alemde böyle birşey söz konusu değildir. Madde dünyasında yapılan ibadet iyi bir insan olmamıza, tekamül etmemize yardımcı olmuşsa, ki olması gerekir amacı odur,  madde ötesi alemde zaten işimize cok yarayacaktır. Yukarıdaki ayet de buna işaret etmektedir.</span></h3>
<h3>17. O yanıt dünyanın tümünü kapsamıyor, dünyanın yarısı <em>iman edenler, Yahudiler,  Sabiiler ve Hiristiyanlardan Allah’a ve ahiret gününe inanıp hayra ve barışa yönelik iş yapanlar </em>dışındaki insanlardan oluşuyor. “Tesadüfen” cehenneme gitmek ihtimali çok kuvvetli. Yaklaşık yüzde elli gibi bir oranla tanım dışında bir yerlerde dünyaya dönebiliriz.</h3>
<h3><span style="color:#ff0000;"><strong>Hayır tümünü kapsıyor. İman edenler yani kısaca iyi insanlar dine inanmasına inanmamasına bakılmaksızın kötülerden ayrılıyor. </strong></span></h3>
<h3><span style="color:#ff0000;"><strong>Bundan başka Kuran’da tümünü kapsayan daha belirgin açıklama da var:<br />
“<em>İman edenler, Yahudiler, Sabiiler, Hıristiyanlar, Mecusiler ve şirke sapanlar arasında Allah, kıyamet günü ayrım yapacaktır. Allah, her sey üzerine Şehid’dir, tanıktır.</em>” (Hacc 17).</strong><strong> </strong></span></h3>
<h3><span style="color:#ff0000;"><strong>İnsanların din ve inanışları hatta inanmayışları bir ölçü değildir, bu ayette aralarında ayrım yapılmadan hepsi birlikte verilmiştir, buna göre hiç kimse kimin ne olduğu, nereye gideceği hakkında hüküm veremez, kimin nereye gideceğini Allah bilir, bu konuda Allah karar verir. Böylece İslamda peşin hüküm olmaması ve Allah’la kul arasına kimsenin girmemesi gerekirdi ama kim dinliyor? Şirk = Allah’a eş koşma, Sabiiler = Eski bir din mensupları, günümüzde bunu ve ayette diğer adı geçenleri örnegin Bahailer, Moon tarikatı, Mormonlar, Budistler, Hindular gibi farklı inanışlar ve hatta ateistler gibi inanmayanlar olarak da nitelendirebiliriz. Ayette adı geçen kıyamet kavramı göreceli olabilir. Yani içinde bulunduğumuz boyutun son bulması hali ya da basit ölümden sonraki hali de kapsıyor olabilir<br />
</strong></span></h3>
<h3><span style="color:#ff0000;"><strong>Bu Ayeti okuyunca hep rahmetli Neyzen aklıma gelir. Padişahın verdiği bir kese altını saraydan çıkınca meydanda açıkta perişan halde yatan Balkan göçmenlerine tereddütsüz dağıtan insan bence doğrudan cennete gitmiştir, ben onu hep gerçek iman sahibi olarak örnek alırım. Hani derler ya “parayla imanın kimde olduğu belli olmaz” diye.</strong></span></h3>
<h3>18. Bu  konuyu din diye nitelemek ne kadar doğru olur, Bülent hocaya bunu da soralım.</h3>
<h3><strong><span style="color:#ff0000;">Elbette ki din değil, mezhep, tarikat bile olamaz.Bir olgudur sadece. Aklınız kabul eder ya da etmez.</span> </strong></h3>
<h3>19. Bu dinler ötesi bir yaklaşım herhalde,</h3>
<h3><span style="color:#ff0000;"><strong>Evet aynen öyle,</strong> <strong>akıl ve mantık ürünü. Dinle hiçbir ilgisi yok.</strong></span></h3>
<h3>20. Tabii bu şekilde inanmanın getirdiği faydaları ve zararları hesaplamak lazım,</h3>
<h3><strong>Tamamen kişisel bir kabuldur. Yani ben nereden geldim, niçin geldim, nereye gideceğim sorularını kendi kendine soranların bu sorularına bulduğu yanıtları içerir.</strong> <strong>Faydası, bunları  yanıtlayarak  kişinin rahatlatmasını sağlaması  ve daha ileri (further) arayışlarına, sorgularına, kuşkularına son vermesi, hayat felsefesini kökten değiştirmesidir. Örneğin buna inanan anti-semitist, ırkçı, bağnaz, softa/yobaz olamaz, ölümden korkmaz vb. Zarar diyorsanız ben zararını görmedim. </strong></h3>
<p><span style="color:#ff0000;"><strong>Allah’a inanmayan birisi de reankarnasyonu kabul edebilir. Nasıl mı? Sadece madde ve anti madde bağlantısı üzerinde akıl yürüterek. <a href="../dininanc/antimadde/" target="_blank">BKZ</a> Bunların var olduğunu ancak tesadüflerle sirküle etmekte olduğunu düşünebilir.<br />
</strong></span></p>
<h3>21. Bir de astral seviye buna uygun mu değil mi (nasıl ama, bu terminolojiyi duymamış olanlarınız da olabilir)</h3>
<h3><span style="color:#ff0000;"><strong>Astral seviye lokal olarak farklılık gösterir. Örneğin Tibetli rahiplerin astral seviyeleri çok yüksektir, orada herkes buna inanır, İslam dünyasının astral düzeyi çok düşük olduğundan oralarda bu inanç yaygın değildir.</strong></span></h3>
<h3>22. İnsana  durgunluk ve miskinlik getirmeyen, çalışmaya üretmeye engel olmayan her türlü barışçı yaklaşım welcome, baskıcı olmamak kaydıyla.  not 1. müslümanlık reenkarnasyonu kabul etmiyor o zaman ne olacak….</h3>
<h3><span style="color:#ff0000;"><strong>Reenkarnasyon inancı baskıcı düşüncelerle taban tabana zıttır. Zorla empoze ettği hiçbir şey yoktur. </strong></span></h3>
<h3><span style="color:#ff0000;"><strong>Müslümanlık deyince biraz duralım. Müslümanlığın özünde Vatikan benzeri Allah ile kul arasında bir örgütlenme öngörülmemiş, temsil Hz. Muhammet’in ölümüyle sona ermiştir. Müslümanlıkta olmaması gereken bir Diyanet makamı ile Adnan hoca örneği gerici takımı öyle diyor diye biz de öyle mi kabul edeceğiz? Bakın Aleviler diyor ki Diyanet bizi temsil etmiyor. Ben de sünni olduğum halde diyorum ki Diyanet veya hacı-hoca Allahla aramıza giremez. Bu durumda kendimiz karar vereceğiz, aklımıza ve mantığımıza göre reenkarnasyon olur mu olmaz mı. Daha önce Sicilya’daki Cefalu kasabasında yaşadığımın kanıtlarını bulduğuma inanıyorsam Diyanet yok dese bunu değiştirebilir mi?</strong> <strong>Ayrıca diğer sayfalarımda var diyanetçiler Süleyman Ateş ve Yaşar Nuri Öztürk reenkarnasyon var diyorlar.</strong></span> <a rel="nofollow" href="../dininanc/reenkarnasyon/dininanc/reenkarnasyon/suleyman-atese-gore-reenkarnasyon/">http://bpakman.wordpress.com/dininanc/reenkarnasyon/suleyman-atese-gore-reenkarnasyon/</a> <span style="color:#ff0000;"><strong>ve</strong></span> <a rel="nofollow" href="../dininanc/reenkarnasyon/dininanc/reenkarnasyon/yasar-nuri-ozturke-gore-reenkarnasyon/">http://bpakman.wordpress.com/dininanc/reenkarnasyon/yasar-nuri-ozturke-gore-reenkarnasyon/</a></h3>
<h3>23. not 2. bu inacta aracılar varmı acaba yani seviye belirleyen, aydınlanmaya yön veren,ve bütünleşme esnasında uygulanacak yöntemleri yenilere aktaran yol gösteren</h3>
<h3><span style="color:#ff0000;"><strong>Evet var, İlahi Yönetim Mekanizması ve onun görevlileri yardım sağlarlar, yön verirler hem madde dünyasındakilere hem de  madde dışı alemdekilere.</strong> <strong>Bunların en tanınmışı Cebrail olarak bilinir. Düzen o kadar mükemmeldir ki varlıklar zaten </strong><strong>tekamül düzeylerine göre boyuttaki yerlerini alırlar, daha üst düzeylere geçme güçleri yoksa geçemeyeceklerinden onlara engel olan falan yoktur.</strong> <strong>Varsa, çekecekleri azabı alt/ilkel boyutlarda kendi vicdanlarıyla başbaşa kalarak çekerler. Üstün varlıklar ise alt kademelere inebildiklerinden ihtiyacı olanlara yardımcı olurlar, aynı şekilde madde dünyasındakilere de eterik yollarla yani bizim elektro manyetik diyebileceğimiz dalgalarla yardım edebilirler. Hani büyük bir kazayı ucuz atlatınca “Allah beni korudu”, “sanki bir el beni aldı şöyle yaptı” deriz ya.</strong></span></h3>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[zilhicce]]></title>
<link>http://duranbayar.wordpress.com/2009/11/18/zilhicce/</link>
<pubDate>Wed, 18 Nov 2009 13:11:05 +0000</pubDate>
<dc:creator>duranbayar</dc:creator>
<guid>http://duranbayar.wordpress.com/2009/11/18/zilhicce/</guid>
<description><![CDATA[Kur&#8217;ân-i Kerim&#8217;de Fecr sûresinde &#8220;Ve on geceye yemin olsun.&#8221; ifadesinde kast]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Kur&#8217;ân-i Kerim&#8217;de Fecr sûresinde &#8220;Ve on geceye yemin olsun.&#8221; ifadesinde kastedilen on gece bazi kaynaklara göre Ramazan ayinin son on günü veya Muharrem&#8217;in ilk on günü olarak belirtilse de genel görüs, bu mübarek on günün Zilhicce ayinin ilk on günü oldugudur.<br />
  Kamerî aylarin onikincisi olan Zilhicce ayi, Islâm&#8217;in bes esasindan olan hac ibadetinin yerine getirildigi aydir. Bu mübarek ayin 1&#8242;inden 10&#8242;una kadar olan zaman dilimi &#8220;leyali-i asere&#8221;, yani on mübarek gecedir. 10&#8242;uncu gün ise Kurban Bayraminin ilk günüdür. Peygamber Efendimiz (sav) bugünlerin önemini söyle ifade ediyor:<br />
  &#8221;Salih amellerin Allah&#8217;a en ziyade sevgili oldugu günler bu on gündür! Ondaki her bir günün orucu bir yillik oruca (sevapça) esittir. Ondaki bir gece kiyami (ibadetle ihya edilmesi) Kadir gecesinin kiyamina (ihyasina) esittir.<br />
  Peygamber Efendimizin zevcesi Hafsa (r.a) diyor ki:<br />
  &#8221;Resulullah (sav) dört seyi terk etmezdi: Asure günü orucu, Zilhicce&#8217;nin on günü orucu, her ay üç gün orucu ve sabahin iki rekât sünneti.&#8221;<br />
  Ebu&#8217;d-Derda (r.a) Zilhicce ayinin önemini söyle anlatiyor: &#8220;Zilhiccenin ilk 9 günü oruç tutmali, çok sadaka vermeli, çok dua ve istigfar etmelidir. Çünkü Resulullah (sav):<br />
  &#8221;Bu on günün hayir ve bereketinden mahrum kalana yaziklar olsun&#8221; buyurdu.<br />
  Zilhicce&#8217;nin ilk dokuz günü oruç tutanin, ömrü bereketli olur, mali çogalir, çocugu belâlardan korunur, günahlari affedilir, iyiliklerine kat kat sevab verilir, ölüm aninda ruhunu kolay teslim eder, kabri aydinlanir, Mizan&#8217;da sevabi agir basar ve cennette yüksek derecelere kavusur.&#8221; (Sir&#8217;a)<br />
  Allah indinde Zilhiccenin ilk on gününde yapilan amellerden daha kiymetlisi yoktur. Bugünlerde tesbihi (Sübhanallah), tahmidi (Elhamdülillah), tehlili (La ilahe illallah) ve tekbiri (Allahu ekber) çok söyleyin! (Abd b. Humeyd, Müsned, 1-257)<br />
  Allahu Teâlâ&#8217;nin bereketli kildigi, Kur&#8217;ân-i Kerim&#8217;de üzerine yemin edilen, Zilhicce&#8217;nin ilk on gecesinde yapilan amellere 700 misli sevab verilecegini Peygamber Efendimiz (sav) müjdeliyor. Bugünler bizlere tevbe etme ve kisa zaman dilimlerinde tekrar çok semere elde etme firsatinin verildigi günlerdir. Biz de Peygamber Efendimize tabi olarak, gündüzleri oruçla geçirmeli, sadaka vermeli, Allahu Teâlâyi zikretmeliyiz.<br />
  <strong>Arefe Günü</strong><br />
  Arefe, Kurban Bayramindan bir önceki gün, hicrî takvime göre Zilhicce ayinin 9. günüdür. Baska güne arefe denmez. Ülkemizde Ramazan Bayraminin bir önceki gününe de arefe denmistir. Resulullahin (sav) bildirdigine göre:<br />
  &#8221;Günlerin en faziletlisi arefe günüdür. Faziletçe cumaya benzer. O, cuma günü disinda yapilan yetmis hacdan faziletlidir. Dualarin en faziletlisi de arefe günü yapilan duadir. Benim ve benden önceki peygamberlerin söyledigi en faziletli söz de: Lailahe illallah vahdehu la serike lehu. (Allah birdir, ondan baska ilah yoktur, O&#8217;nun ortagi da yoktur) sözüdür.&#8221; (Muvatta, Hacc 246)<br />
  Hazreti Aise (ra) anlatiyor:<br />
  &#8221;Allah, hiçbir günde, arefe günündeki kadar bir kulu atesten çok azat etmez. Allah mahlukata rahmetiyle yaklasir ve onlarla meleklere karsi iftihar eder ve:<br />
  &#8221;Bunlar ne istiyorlar?&#8221; der.&#8221; (Müslim, Hacc 436)<br />
  Resulullah(sav):<br />
  &#8221;Arefe gününe hürmet edin! Arefe, Allah&#8217;in kiymet verdigi bir gündür.&#8221; diyerek Allahu Teâlâ&#8217;nm kiymet verdigi günü hürmet ederek bilinçli bir sekilde yasamaya gayret etmemizi istemistir. Hürmet, verilen nimeti idrak etmekle ve verileni bilmekle, görebilmekle baslar. Arefe gününü günahlara girmeden oruçla, duayla, istigfarla geçirmek kullarini arefe gününde bagislayacagini müjdeleyen Allahu Teâlâ&#8217;ya hürmetin ve sükrün bir ifadesidir. (Deylemi)<br />
  Hazreti Ömer (r. a) ile Yahudi arasinda geçen konusmada arefe gününün önemini göstermektedir:<br />
  Hazreti Ömer&#8217;in halifeligi zamaninda Yahudilerden birisi: &#8220;Ey Ömer, siz bir âyet okuyorsunuz ki, o âyet bize inseydi o günü bayram olarak kutlardik.&#8221; dedi.<br />
  O âyet, Maide sûresinin üçüncü âyetiydi. Cenab-i Hak söyle buyurmustu:<br />
  &#8221;Bugün, sizin dininizi kemale erdirdim ve size nimetimi tamamladim.&#8221;<br />
  Bu âyet, hicri onuncu yilda, Veda Hacci&#8217;nda, arefe günü olan cuma günü ikindiden sonra, Peygamber Efendimiz Arafat&#8217;ta &#8220;Adba&#8221; adindaki devesinin üzerinde vakfede iken nazil olmustu. Deve vahyin agirligina dayanamayarak yere çökmüstü.<br />
  Hz. Ömer&#8217;e Yahudiden hangi âyet oldugunu ögrenince söyle dedi:<br />
  &#8221;Biz o günü ve o gün bu âyetin Hz. Peygambere (sav) nail oldugu yeri biliriz. Cuma günü arefede bulunuyordu.&#8221; demis ve o günün bayramimiz olduguna isaret ederek arefe gününün önemini belirtmistir.<br />
  Arefe günü, Hazreti Âdem (as) ile Hazreti Havva&#8217;nin Arafat&#8217;ta bulustuklari gündür.<br />
  Tevriye, arefe gününden bir önceki güne denir. Peygamber Efendimiz (sav) söyle, buyurmustur:<br />
  &#8221;Tevriye günü oruç tutan ve günah söz söylemeyen Müslüman cennete girer.&#8221;<br />
  Bugün tutulan oruç, bin gün nafile oruca bedeldir. Aynca geçmis ve gelecek yilda yapilan tövbelerin kabul olmasina da sebep olur. Arefe günü oruç tutmak da çok sevaptir. Resulullah (sav) söyle buyurmustur:<br />
  &#8221;Arefe günü oruç tutana, Âdem aleyhisselâmdan, Sûr&#8217;a üfürülünceye kadar yasamis bütün insanlarin sayisinin iki kati kadar sevap yazilir.&#8221;<br />
  &#8221;Arefe günü tutulan oruç, bin günlük nafile oruca bedeldir.&#8221;<br />
  &#8221;Asure günü orucu bir yillik, arefe günü orucu da, iki yillik nafile oruca bedeldir.&#8221;<br />
  Arefede tutulan oruç, iki bin köle azat etmeye, iki bin deve kurban kesmeye ve Allah yolunda cihâd için verilen iki bin ata bedeldir.&#8221;<br />
  &#8221;Arefe günü tutulan oruç, biri geçmis, biri de gelecek yilin günahlarina kefaret olur.&#8221;<br />
  Arefe günü özellikle bin adet Ihlas okumak büyük zatlar tarafindan tavsiye edilmistir. Hadis-i seriflerde Ihlas sûresini okumanin kul borcu hariç diger günahlarin affedilmesine vesile olacagi söylenmistir.<br />
  &#8221;Arefe günü Besmele ile bin Ihlas okuyanin günahlari affedilir ve duasi kabul olur.&#8221;<br />
  &#8221;Peygamber (sav) arefe aksami ümmetinin affedilmesi için dua etti. Duasina, &#8216;Muhakkak ki ben zalimden baskasini magfiret ettim.&#8217; diye cevap verildi. &#8216;Zalimden ise mazlumun hakkini alirim.&#8217; buyruldu. Resul-i Ekrem:<br />
  &#8217;Ey Rabbim, dilersen mazluma cennette mükafatini verir zalime de magfiret edersin.&#8217; diye dua etti ise de Arafat&#8217;ta bu duasina Allahu Teâlâ&#8217;dan kabul gelmedi. Sabah vakti Müzdelife&#8217;de ayni duayi tekrarladi. Bu defa duasi kabul edildi. Resulullah memnuniyetinden ve sevincini belli ederek güldü. Bunun üzerine Ebu Bekir ve Ömer (ra):<br />
  &#8217;Anam babam size feda olsun, bu saatte siz gülmezdiniz, sizi güldüren nedir?&#8217; diye sordu. Resulullah(sav):<br />
  &#8217;Allah&#8217;in düsmani Iblîs, Allahu Teâlâ&#8217;nin duami kabul ederek ümmetimi affettigini anlayinca topragi alip basina çalmaya ve vay sana helak oldun diye feryada basladi. Iste Seytan&#8217;in görmüs oldugum bu feryadi beni güldürdü, buyurdu.&#8221;<br />
  Arefe gününe saygili olmali, o gün hacilar Arafat&#8217;ta vakfe yapip dua ederken manen onlarin yaninda oldugumuzu hissederek dualarina istirak edilmelidir. Böyle bir günde bizi günaha sokabilecek her seyden uzak kalmak gerekmektedir. &#8220;Günümüzde arefe, bayramin bir önceki günü oldugu için dünyalik telaslarin en yogun oldugu bir gün olarak yasanmaktadir. Oysa ki arefe insana verilen en kiymetli vakitlerden biridir. Bugünler ibadet ve affedilme günleridir. Hacilarin Arafat&#8217;ta &#8220;Lebbeyk (Buyur Rabbim)&#8221; diyerek dil, irk, ten ayirimi yapilmaksizin bir araya geldigi mahser gününü hatirlatan, kullugun Allahu Teâlâ&#8217;ya dualarla, telbiyelerle arz edildigi en kiymetli zaman dilimidir. Resulullah (sav) söyle buyurmustur:<br />
  &#8221;Duanin faziletlisi, arefe günü yapilanidir.&#8221; (Beyheki) &#8220;Allahu Teâlâ, arefe günü kullarina nazar eder. Zerre kadar imani olani affeder.&#8221;<br />
  Allahu Teâlâ bazi geceler dualarin reddedilmeyecegini Peygamber Efendimize (sav) bildirmistir. Rahmet kapilarinin açildigi dört mübarek gece sunlardir:<br />
1- Fitr (Ramazan) Bayrami gecesi,<br />
2- Kurban Bayrami gecesi,<br />
3- Terviye gecesi (Zilhicce ayinin 8. gecesi),<br />
4- Arefe gecesi, (Isfehani)<br />
  Arefe gününü ve gecesini ibadetle geçirmek çok faziletlidir. Saadet-i Ebediyye&#8217;de arefe gecesini ibadetle geçirenin cehennemden azat olacagi söylenmistir.<br />
  Arefe günü günahlardan uzak kalanin da bagislanacagi Resulullah (sav) tarafindan müjdelenmistir.<br />
  &#8221;Arefe günü Resulullahin (sav) yaninda bulunan bir genç, kadinlari düsünüyor ve onlara bakiyordu. Resulullah (sav) eliyle birkaç defa gencin yüzünü kadinlardan çevirdi. Genç yine onlari düsünmeye basladi. Resulullah (sav):<br />
  - Kardesimin oglu, bugün öyle bir gündür ki, bugünde herkesin kulagina, gözüne ve diline sahip olursa günahlari bagislanir, buyurdu.&#8221; (Müsned)<br />
  Arefe Günü Yapilmasi Tavsiye Edilenler:<br />
  1- Arefe gününün sabah namazinin farzindan sonra tesrik tekbirleri getirilmeye baslanmalidir.<br />
  2- Arefe günü oruç tutulmalidir.<br />
  3- Arefe gününe hürmet edilmeli, günaha girmemeye dikkat edilmelidir.<br />
  4- Arefe günü çok dua ve istigfar edilmelidir.<br />
  5- Arefe günü 1000 âdet Ihlas-i serif okunmalidir.<br />
  <strong>Baska Bir Sey Bilmiyorum</strong><br />
  Mevlânâ&#8217;nin talebelerinden biri, hac vazifesini yapmak üzere Hicaz&#8217;a gitti. O Hicaz&#8217;da iken, evinde hanimi, arefe gecesi bir tepsi helva yapip, Mevlânâ&#8217;nin talebelerine gönderdi. Mevlânâ, helvayi kabul edip, orada bulunan bütün talebelerine bizzat kendi eliyle taksîm etti. Herkes hissesine düseni aldigi halde, tepsiden hiçbir sey eksilmedi. Alanlar tekrar aldilar, doyuncaya kadar yediler, yine eksilmedi. Bunun üzerine helva dolu tepsiyi Mevlânâ mübarek eline alip; &#8220;Bu tepsiyi sahibine göndereyim.&#8221; diyerek disari çikti. Içeri girdiginde, elinde tepsi yoktu. Ertesi gün helvayi getiren hanim, tepsisini medresenin mutfaginda aratti, ancak bulamadi. Mevlânâ&#8217;yi da bunun için rahatsiz etmedi.<br />
  Aradan günler geçti, hacca gidenler dönmeye basladilar. Bu hanimin da beyi Kabe&#8217;den dönüp Konya&#8217;ya geldiginde, o tepsi esyalarinin arasindan çikti. Kadin tepsiyi görür görmez taniyip, hayretinden dona kaldi. Beyine; &#8220;Ben arefe gecesi bu tepsi ile helva yapip Mevlânâ&#8217;nin talebelerinin yemesi için göndermistim. Tepsiyi ertesi günü arattigim halde bulamadim. Nasil oldu da bu tepsi senin eline geçti?&#8221; deyince, sasirma sirasi haciya geldi. O da; &#8220;Arefe gecesi haci arkadaslarimla oturup sohbet ediyorduk. Bir ara çadirin kapisindan bir el bu tepsiyi uzatti. Biz de tepsiyi aldik, elin sahibini arastirmak da aklimiza gelmedi. Helvayi yedikten sonra tepsiyi tanidim. Kimseye vermeyip esyalarin arasina koydum. Baska bir sey bilmiyorum.&#8221; dedi. Bunun Mevlânâ&#8217;nin bir kerameti oldugunu anlayinca, ona olan bagliliklari daha da artti.<br />
  <strong>Kurban</strong><br />
  &#8221;Rabbin için namaz kil ve kurban kes.&#8221; (Kevser Sûresi: 2)<br />
  &#8221;Biz her ümmet için bir kurban kesme ibadeti koyduk ki, kendilerine Allah&#8217;in rizik verdigi hayvanlari kurban ederek üzerlerine O&#8217;nun adini ansinlar. Rabbiniz tek bir ilahtir. Yalniz O&#8217;na teslim Olun.&#8221; (Hacc Sûresi: 34)<br />
  &#8221;Biz kurbanlik develeri de size Allah&#8217;in (dininin) isaretlerinden yaptik. Onlarda sizin için hayir vardir. Onlar ön ayaklarini sira halinde yere basmis durumda iken üzerlerine Allah&#8217;in ismini anin (da kesin). Yanlari yere düsüp canlari çikinca da onlardan yeyin, kanaat eden (fakir)e de, isteyen (fakir)e de yedirin. Allah onlari size boyun egdirdi ki, sükredesiniz.&#8221; (Hacc:36)<br />
  &#8221;Onlarin ne etleri, ne de kanlari Allah&#8217;a ulasir, fakat O&#8217;na sadece sizin takvaniz ulasir. Sizi hidâyete erdirdiginden dolayi Allah&#8217;i büyük taniyasaniz diye o, bu hayvanlari böylece sizin istifadenize verdi. (Ey Muhammed!) Güzel davrananlari müjdele!&#8221; (Hacc: 37)<br />
  Kurban, kelime olarak kurb kökünden mastardir, yaklasmak mânâsina gelir. Dini istilah olarak; Allahu Teâlâ&#8217;nin rizasini ümit edip yakinligini kazanmak için kesilen hayvana kurban denir.<br />
  Peygamber Efendimiz hicretin ikinci senesinde, Sevik Gazvesi&#8217;nden dönerek Medine&#8217;ye geldiginin ertesi günü, (Zilhicce&#8217;nin onuncu günü) Müslümanlarla birlikte namazgaha çikti. Ezansiz ve kametsiz iki rekât namaz kildirdiktan sonra hutbe okudu. Bu hutbelerinde kurban kesmelerini Müslümanlara emretti. Kendileri de iki kurban kesti.<br />
  Cabir (ra) diyor ki: &#8220;Peygamber Efendimiz (sav) kurban kesme gününde boynuzlu, semiz ve burulmus iki koç kesti. Onlari kesmek için yöneldigi zaman &#8220;Ben yüzümü gökleri ve yeri yaratana dogru çevirdim, Ben Allah&#8217;a sirk kosanlardan degilim; namazim, öteki hak ibadetlerim, sagligim ve ölümüm bütün âlemlerin Rabbi olan Allah&#8217;indir. O&#8217;nun ortagi yoktur. Ve ben Müslümanlardanim. Ya Rabbi bu kurban sendendir, senin içindir, Muhammed&#8217;in ve ümmetinin adina &#8220;Bismillahi Allahu Ekber&#8221; dedi ve kurbani kesti.&#8221; (et-Tac. m, 207)<br />
  Hz. Aise (r.a) rivayet ediyor ki: &#8220;Peygamber Efendimiz (sav) buyurdu: Âdemoglu, Kurban Bayrami gününde kan akitmaktan (kurban kesmekten) daha sevimli bir is ile yüce Allah&#8217;a yaklasmis degildir. Kanini akittigi hayvan kiyamet günü, boynuzlari, ayaklari ve killariyla gelecektir. Akan kan, yere düsmeden önce Allah katinda yüksek bir makama erisir. Onun için gönül hoslugu ile kurbaninizi kesiniz.&#8221;<br />
  Kurban, kendilerini Allah&#8217;a yaklastiracak, kurtulusa vesile olabilecek firsatlari kovalayan ve Hakk&#8217;in rizasini talep edenler için, Allahu Teâlâ&#8217;ya götüren bir kurbiyet helezonu ve kanatlanma bayramidir. Kurban Bayrami, Hz. Ibrahim ve Ismail&#8217;den günümüze kadar, hep bir kahramanlik, fedakârlik, hasbilik ve teslimiyet sembolü olagelmistir. Hz. Mevlana teslimiyet anlayisini kurban kelimesiyle ayni anlamda kullanir: &#8220;Akli Mustafa&#8217;ya kurban et.&#8221; diyerek bizi yakinlasmak için sünnet-i seniyye yoluna çagirir.<br />
  Kurban Rabbimizin bize verdigi emanetleri O&#8217;nun her seyin sahibi oldugunu bilerek gönül hosnutluguyla sadece rizasini umarak hakiki sahibine teslim edebilmektir. Rahim, Hakim oldugundan süphe etmeden, Hz. Ibrahim ve Ismail misali&#8230;<br />
  Hz. Ibrahim Mekke&#8217;deydi. Rüyasinda bir ses: &#8220;Ey Ibrahim! Allah, oglun Ismail&#8217;i kurban etmeni emrediyor.&#8221; diyordu. Bu rüya Allah&#8217;tan mi, yoksa seytandan mi bilemedi. Zilhicce ayinin sekizinci günüydü. Ertesi gün, ayni vakitte ayni rüyayi görünce, rüyanin Allah&#8217;tan oldugunu anladi. Bu bir dostluk imtihaniydi. Allahu Teâlâ&#8217;nin dostluguyla sereflenen Hz. Ibrahim&#8217;den en sevgili varligini kurban etmesi isteniyordu. En sevgilinin adi Ismail oldugu için, kurban Ismail&#8217;in adiydi.<br />
  Zilhicce&#8217;nin onuncu günüydü. Hz. Ibrahim o sabah Ismail&#8217;e, ip ve biçak almasini, oduna gideceklerini söyledi. Ismail hiç süphelenmedi. Mina mevkiine gelince Hz. Ibrahim rüyayi yavas yavas ogluna anlatmaya basladi. Hayati veren ve alan Allah degil miydi? Allahu Teâlâ simdi ondan emanet ettigi hayati geri istiyordu. Bu çok serefli bir alisveristi. Ismail, babasina teslimiyet ve tevekkülle su cevabi verdi:<br />
  &#8221;Babacigim, ne ile emrolunduysan o isi yap. Beni Insaallah sabredenlerden bulacaksin.&#8221;<br />
  Hz. Ibrahim uzun yillar sahip olamadigi ve yillar yili yaptigi dualarin kabulü olarak kendisine verilen oglunu Rabbine takdim ediyordu. Ismail&#8217;in son sözleri su oldu:<br />
  &#8221;Babacigim ellerimi, ayaklarimi bagla ki fazla çirpinmayayim. Elbiseni topla ki, kan siçrayip kirletmesin. Annem görür ve üzülür. Biçagi siddetle çal ki ölüm kolay olsun. Beni yüzümün üzerine yatir, yüzüme bakarsan bana acirsin. Ayrica ben de biçagi görmeyeyim, korkuveririm. Annemin yanina vardiginda selâmimi söyle. (Kurtubi, 15-104)<br />
  Hz. Ibrahim oglunu sag tarafina yatirdi, gözlerini bagladi. Biçagi oglunun boynuna olanca gücüyle sürerken &#8220;Bismillah&#8221; dedi, fakat biçak kesmedi. Biçaga bakti, keskindi. Ikinci, üçüncü defa denedi, biçak yine kesmedi. Hz. Ibrahim yillar evvel kendisini atesin yakmadigini hatirladi. Demek ki bu defa da Cenab-i Hak, biçaga &#8220;Kesme!&#8221; emrini vermisti, kesmiyordu.<br />
  Bir ses duydu. &#8220;Allahu Ekber! Allahu Ekber!&#8221; diyordu. Basini kaldirdi: Cibril-i Emin yaninda semiz bir koç oldugu halde inmekteydi. Hamd ve sükür duygulari içinde &#8220;La ilahe illallahu vallahu ekber&#8221; dedi. Durumu fark eden Hz. Ismail, Cenab-i Hakk&#8217;a minnet ve sükranlarini dile getirerek &#8220;Allahu Ekber ve lillahil hamd&#8221; dedi.<br />
  Aradan asirlar geçmesine ragmen, bütün mü&#8217;minler Hz. Ibrahim, Hz. Ismail gibi Rabbinin rizasini umarak Zilhicce ayinin arefe günü, sabah namazindan baslayip bayramin dördüncü günü ikindi namazina kadar &#8220;ALLAHU EKBER ALLAHU EKBER LA ILAHE ILLALLAHU VALLAHU EKBER ALLAHU EKBER VELILLAHI&#8217;L HAMD&#8221; diyerek minnet ve sükranlarini Rabblerine sunarlar. Bu tekbire &#8220;tesrik tekbiri&#8221; denilir ve vaciptir.<br />
  <strong>Tesrik Tekbirleri Ile Ilgili Fikhi Hükümler</strong><br />
  Tekbirlerin yirmi üç vakit okunmasi, Ebû Yusuf ile Imam Muhammed&#8217;e göredir. Fetva da buna göre verilmistir. Ebû Hanîfe&#8217;ye göre, tesrik tekbirleri arefe günü sabah vaktinden bayramin ilk günü ikindi vaktine kadar olan sekiz vakit farz namazlarinin arkasindan getirilir. Tesrik tekbirleri birçok fâkihe göre vaciptir. Bazilarina göre ise sünnettir.<br />
  Ebû Yusuf ile Imam Muhammed&#8217;e göre farz namazlarim kilmakla yükümlü olanlara bu tekbirler vaciptir. Bu konuda tek basina kilanla imama uyan, yolcu ile mukim, köylü ile sehirli, erkekle kadin esittir. Böyle tesrik tekbirleri cemaatle de, yalniz basina da eda edilir. Kaza da edilebilir. Erkekler tekbiri açiktan, kadinlar ise gizlice getirir. Vitir namazi ile bayram namazlari sonunda tekbir getirilmez.<br />
  Ebû Hanîfe&#8217;ye göre, tesrik tekbirlerinin vacip olmasi için yükümlünün hür, mukîm ve erkek olmasi ve farz namazin cemaatle kilinmis bulunmasi sarttir. Bu yüzden yolcu, köle, kadin ve tek basina namaz kilana bu tekbirler vacip olmaz. Ancak bu sayilanlar imama uyarlarsa, cemaatle birlikte tekbir alirlar. Cuma ve bayram namazi kilinmayan küçük yerlesim merkezlerinde de tesrik tekbiri getirilmez ve cuma günü ögle namazini cemaatle kilan özürlü kimselere de vacip olmaz. Bir yilin tesrik günlerinde kazaya kalan bir namaz, yine o yilin tesrik günlerinden birinde kaza edilse, sonunda tesrik tekbiri alinir, fakat baska günlerde veya baska yilin tesrik günlerinde kaza edilse, tesrîk tekbiri alinmaz. Bir namazda sehiv secdesi, tesrîk tekbiri ve telbiye bir araya gelse, önce sehiv secdesi yapilir, sonra tekbir alinir, daha sonra da telbiyede bulunulur.<br />
  <strong>Kimler Kurban Keser?</strong><br />
  Zaruri ihtiyaci disinda 85 gram altin ya da bu bedelde mali olan, hür ve mukim yani yolcu olmayan her Müslüman&#8217;in kurban kesmesi vaciptir. Daha önce fakirken, Kurban Bayrami günlerinde aniden kazanç saglayan kisiye kurban vacip olur. Daha evvel zengin olup da kurban günleri aniden yoksul düsen kisiye ise vacip olmaz. Zekat gibi kazanilmis paranin üzerinden bir yil geçmesi gerekmez.<br />
  Bir kisi ancak bir tane vacip kurban kesebilir. Isterse nafile kurban niyetiyle bu sayiyi arttirabilir.<br />
  Kurban kesemeyen kimse bayram için hazirlanir, temizlenir, namaza giderse, kurban kesme sevabini elde eder. Peygamber Efendimiz (sav): &#8220;Kurban gününü bayram olarak kutlamakla emrolundum. Onu bu ümmet için Allah bayram kilmistir.&#8221; buyurmustu. Bir adam kendisine: &#8220;Ey Allah&#8217;in Resulü! Emanet olarak verilmis bir hayvandan baska bir seye sahip degilsem, onu kesebilir miyim?&#8221; diye sordu. Resulullah (sav): &#8220;Hayir, ancak saçini, tirnaklarini kisaltir, biyiklarindan alir, etek tirasini olursun. Bu da sana Allah yaninda bir kurban yerine geçer.&#8221; dedi.<br />
  <strong>Kurbat Etini Kesen Yiyebilir mi?</strong><br />
  Vacip kurbanin sahibi zengin olsun olmasin kestigi kurbandan yiyebilir, ailesine yedirebilir. Bununla birlikte isteyen veya istemeyen fakirlere yedirmek de farzdir. Dagitilan kisim kurbanin hiç olmazsa üçte biri olmalidir. Kisinin, nafakasini temin etmekle sorumlu oldugu kisiler çok olursa, kurbanin etini onlar için vermeyebilir. Kurbanin etini veya postunu satip parasini almak mekruhtur. Böyle bir sey yapilirsa kiymetini tasadduk etmek gerekir. Kurban derisi kasap ücreti olarak da verilemez. En güzeli Allah&#8217;a yaklasmak için kesilen kurbanin derisini sadaka niyetiyle vermektir.<br />
  <strong>Kurbanda Vekalet Olur mu?</strong><br />
  Bir kimse kendi adina kurban kesmesi için baskasini vekil tayin edebilir. Vekalet bizzat verilebilecegi gibi mektup, telefon, faks gibi vasitalarla da verilebilir.<br />
  Bir hisse kurbani sadaka olarak veren en önce tasadduk ettigi kurbani sevindirir. Sonra tasadduk ettigi kisiyi sevindirir. O yuvada yasayan yavrulari sevindirir. Umulur ki bu kadar kisiyi sevindiren insani da Allah sevindirir. Bir beldede kesilen kurban o yer üzerine gelecek belâ ve musibetlere kalkan olur. Cenab-i Allah Ismail&#8217;ler ile kurban olacak hayvanlar arasinda insanoglunu serbest birakmistir. Hayvanlarini kurban edenler Ismail&#8217;lerini kurtarmistir.<br />
  Bir kurban kesilmesinin sevabindan kestiren kadar kesen de hissedar olur. Kurbanlik hayvani besleyen, alan, satan hissedar olur. Etini pisiren, pisirileni yiyen de hissedar olur. Yemekten sonra söylenen Elhamdülillah bütün hissedarlarin hanesine yazilir.<br />
  <strong>Kurbanin Vakti</strong><br />
  Kurban, eyyâm-i nahr (Kurban kesme günleri) denilen Zilhicce ayinin onuncu, on birinci ve on ikinci günleri kesilir. Onuncu gün kesmek daha faziletlidir. Zilhicce&#8217;nin onuncu günü ikinci fecir dogmadan önce kurban kesmek caiz degildir, ikinci fecirden sonra Zilhicce&#8217;nin on ikinci günü günes batincaya kadar geçen zaman içinde gece ve gündüz kurban kesilebilir. Ancak geceleri kesmek mekruhtur. Bayram namazi kilinan yerlerde, imam bayram namazinda iken veya tesehhüd miktari oturmadan önce kurban kesilmesi caiz degildir, selâm verdikten sonra ise kurban kesilebilir. Bayram namazi kilinmayan yerlerde ikinci fecrin dogumundan sonra kurban kesilebilir. (el-Fetâva&#8217;l-Hindiyye, V, 295-296)<br />
  <strong>Kurban Nasil Kesilir?</strong><br />
  Kurban kesmek için biçak önceden bilenip hazirlanir ve hayvanin göremeyecegi bir yere konulur. Sonra hayvan ayaklari ve yüzü kibleye gelecek sekilde sol tarafina yatirilir. Hayvanin sag arka ayagi serbest kalmak sartiyla diger ayaklari baglanir. Bundan sonra tekbir ve tehlîl getirilir. Arkasindan &#8220;Bismillâhi Allâhu ekber&#8221; denilerek, hayvanin boynuna biçak vurulur. Nefes ve yemek borulari ile sahdamari denilen iki ana damari kesilir. Hayvan sogumaya birakilir, kaninin akmasi beklenir ve sonra derisi yüzülür. Hayvani elinden gelirse, kurban sahibinin kendisinin kesmesi edeptendir. Kendisi kesemezse bir Müslüman&#8217;a kestirir. (Mehmed Mevkufâtî, Mevkûfât, sadelestiren: Ahmed Davudoglu, Istanbul 1980, II, 331-332)</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[İSLAM’DA ÖRTÜNME VE AHZAP SURESİ 59. AYET]]></title>
<link>http://istavrit.wordpress.com/2009/11/18/177/</link>
<pubDate>Wed, 18 Nov 2009 01:18:35 +0000</pubDate>
<dc:creator>istavrit</dc:creator>
<guid>http://istavrit.wordpress.com/2009/11/18/177/</guid>
<description><![CDATA[1.5 milyarlık İslam dünyası aynı kitabı okuyor, farklı anlamlar çıkarıyor…Bu anlamsızlığı da “mezhep]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div id="post-157">
<div>
<div>
<p>1.5 milyarlık İslam dünyası aynı kitabı okuyor, farklı anlamlar çıkarıyor…Bu anlamsızlığı da “mezhep” adı altında kutsuyor.. Aynı kitabı okuyup birbirlerini öldürmeleri de  muhammedin ölümünden günümüze kadar geleneksel olarak devam ediyor…</p>
<p>Kuran’da ki Allah,muhammede gönderdiğini iddia ettiği kitabında, 18 ayette “Apaçık”, 13 ayette ise “detaylı” diyerek kendini paralıyor..müslümanlar anlamamakta direniyor.1.5 milyarlık müslüman nüfusun tamamının anlama özürlü olabileceğini düşünmek olası değil…Allahın bütün alimleriniz toplansa bir kelimesini yazamazsınız dediği 6236 ayette kendini ifade edemediği daha akla uygun.. (tabi ki burada kendisini ifade edemeyen muhammed’tir)</p>
<p>Türkiyede toplumsal ve siyasal olarak ciddi bir kamplaşma yaşanıyor.Bu durum ülkemizi gelecekte parçalayıp, hatta iç savaşa sürükleyecek kadar ciddidir..Bunun temelinde yatan nedenlerden birisi de islamın en tehlikeli sembol’ü başörtüsü veya türbandir..Bir avrupa ülkesinde gezerken kimin katolik, kimin protestan, kimin musevi olduğunu anlayamazsınız…bu ayrışmaya neden olacak  sembolleri yoktur.Oysa bir müslümanı dünyanın her yerinde tanıyabilirsiniz..Kadını lahana gibi sarılıp sarmalanmış,erkeği sakallı, en moderni badem bıyıklı…aynı müslümanların  hangi ülkeye ait olduğunu da   anlayabilirsiniz..Arap peçe takar,iranlı kara bir başörtüsü,Afganistanlısı kıyafetin hapishane şeklinde olanı burka&#8230;.yurdum müslümanı armutu çağrıştıran kafasına ismi armani’den devşirilen allı güllü Armine türban&#8230; Müslüman ülkemizin deniz kıyıları da  farklı değidir..normal mayolusu, bikinilisi, günlük kıyafetleri ile gireni, haşeması ve burkinisi&#8230;hepsi allah birdir,muhammed onun peygamberidir der, kendilerini müslüman olarak tanımlarlar..hepside kıyafetlerinden dolayı birbirlerini eleştirir..</p>
<p>cüppeli hoca ahmet efendi hazretleri bile malta’da üstsüzlerin oldugu plajda denize girmesini “islama göre yanlış yoktu, takvada hata yaptım”diyerek izah etmiş ve sizde bu masalı kuzu sessizliğinde dinlemiştiniz…öyle olmasaydı hoca efendi yüzme havuzlu villasında saz çalmaya devam edebilirmiydi? kusuru kızında değil, kadı’da görüyoruz..aşağıdaki resimde cenneti bu dünyada yaşayan hoca efendiyi, malta plajlarında huşu içinde hurileri pardon üstsüzleri rontgenlerken görebilirsiniz&#8230;<a href="http://istavrit.wordpress.com/files/2009/11/cuppeli-karisi-ile-denizde1.jpeg"><img class="aligncenter size-full wp-image-182" title="cuppeli karisi ile denizde" src="http://istavrit.wordpress.com/files/2009/11/cuppeli-karisi-ile-denizde1.jpeg" alt="" width="423" height="318" /></a>Kadınlar göğüslerini saklarken hoca efendi sarkmış gögüslerini neden saklama gereği duymuyor..Size sapıkça gelsede bazı kadınlar erkek memesinden veya kıllı erkek vucudundan tahrik olabilirler&#8230;(delikli boncuk görese tahrik olan erkeğin sapıklıklarına girmek istemiyorum..konuyu dağıtırız) Bu durumda hoca efendi ağda veya epilasyon yaptırıp bikininin üstünü giymeliydi!</p>
<p>Bir süpermarket dini olan kuranda, ayetler birbirleri ile çelişirler…Hatta aynı ayet içinde bile çelişkiler görülür..Neden herkes islamı farklı anlar ve yaşar.? “Bir kelimesi değişmez” denilen ayetlerin  anlamları nasıl değişebilir?Aynı kitabı okuyup bu örtünme çeşitliliğin sebebini merak ederiz..Ben ederimde müslümanların etmediği kesin.İslam beyin kıvrımlarını zedelemiştir, düşünme yetilerinin kaybolmasına neden olmuştur..</p>
<p>Aşagıda düşünme yetisini kaybetmiş  altı erotik, üstü takva olan müslüman bir kadınımız..</p>
<p><a href="http://istavrit.files.wordpress.com/2009/11/tesetturlu-erotizm.jpg"><img title="tesetturlu erotizm..allahı yok kendi var..bu hepten yanlış anlamış!!!" src="http://istavrit.files.wordpress.com/2009/11/tesetturlu-erotizm.jpg?w=263&#038;h=605#38;h=605" alt="" width="263" height="605" /></a></p>
<p>Yerli malı müslümanların “en doğru islam türkiye’de yaşanır” gibi bir savları vardır…Peki kuranı kendi dilinde okuyup uygulayan arap yanlış mı yapmaktadır.? Bakmayın siz bikimkilerin komiklik yaptıklarına, haşema , burkini veya günlük giysiler ile denize girip Bo Derek gibi olacaklar sonrada gidip  afgan ve suudi kadınına “şekerim vallahi biz en doğru islamı yaşıyoruz, haşema ve burkini ile denize giriyoruz” diyecekler&#8230;üstelik  dış örtülerinizi almadan sokağa bile çıkmayın diyen ayete nazire yaparcasına..</p>
<p><a href="http://istavrit.files.wordpress.com/2009/11/modern-ve-testturlu-deniz.jpg"><img title="bikini giyenide ve haşemalısıda aynı kuranı okuyor, aynı denize giriyor" src="http://istavrit.files.wordpress.com/2009/11/modern-ve-testturlu-deniz.jpg?w=400&#038;h=248#38;h=248" alt="" width="400" height="248" /></a></p>
<p>islam kadının güzelliklerini gizlemeye çalışırken, yurdum müslümanları islami moda haftaları ve defileleri düzenlemeye devam etsinler..Onlar da bizimkilerin yaşadığı islam ile dalga geçsinler&#8230;Bir iranlının, bir suudi arabistanlının veya bir afganlılının &#8220;biz yanlış islamı yaşıyoruz, en dogru islam türkiyede yaşanıyor,afferim türklere&#8221; dediğini mi düşünüyorsunuz..?.Tabi ki değil..Herkes bir yol tutturmuş olmayan şol cennetlere doğru kürek çekmekte…</p>
<p><a href="http://istavrit.files.wordpress.com/2009/11/musluman-kadin-kiyafetleri.png"><img title="bu bayanlarda aynı kuranı okuyup bu tür kapananlardan" src="http://istavrit.files.wordpress.com/2009/11/musluman-kadin-kiyafetleri.png?w=424&#038;h=556#38;h=556" alt="" width="424" height="556" /></a></p>
<p>En doğru islam nerede yaşanıyor sorusu görecelidir. Her ülkeye, her müslümana, her mezhebe, her tarikate göre farklılıklar göstermektedirler. Müslümanlar arasında en temel konularda bile derin bir görüş ayrılığı vardır. Görüş ayrılığı yaşamadıkları tek payda cennet ve nimetleridir..gelecekte biraz daha bilinçlenecek olan müsluman kadın “size huri var da bize niye yok” derse sus payı olarak 3-5 nuri sözü verileceği kesindir..hafif yumuşaklıktan zarar gelmez…</p>
<p><a href="http://istavrit.files.wordpress.com/2009/11/en-guzel-resimmm.jpg"><img title="bu kızımızda kuranı okuduğunda anladığı bu olmuş" src="http://istavrit.files.wordpress.com/2009/11/en-guzel-resimmm.jpg?w=450&#038;h=600#38;h=600" alt="" width="450" height="600" /></a></p>
<p>İslamın en doğru nerede yaşandığını söylemem zor olmasına karşın örtünmenin en dogru Afganistanda uygulandığını söyleyebilirim.Burka islama göre en doğru örtüdür.üst resimdeki bayanı alt resimdeki bayanların ülkesine gönderin bakalım, müslüman kardeşimiz mi gelmisş diyecekler, yoksa recm mi edecekler..iki ülkede ve her iki resimdekilerde müslüman..</p>
<p><a href="http://istavrit.files.wordpress.com/2009/11/burka-afganistan.jpg"><img title="burka afganistan" src="http://istavrit.files.wordpress.com/2009/11/burka-afganistan.jpg?w=450&#038;h=250#38;h=250" alt="" width="450" height="250" /></a></p>
<p>Kuran’da, Rahman suresi 55.sırada olup 78 ayetten oluşmaktadır.Bu ayetlerden 31 tanesi aynı nakarattan ibarettir. “İmdi Rabbinizin nimetlerinin hangisini yalanlıyorsunuz? Allah yarattığı kulunun anlamayacağını düşünüp 31 kere tekrar etme gereği duymuş olmalı.Bu basit cümleyi 31 kez tekrar eden allah islamın en önemli konularının başında gelen örtünme konusunda aynı hassasiyeti göstermeyip bir tek ayette bile örtünmeyi net bir şekilde ortaya koymamıştır. Mükemmel olduğu iddia edilen kuran örtünmenin şeklini yeterli şekilde izah edemediği için günümüzde yaşanan kaos ortaya çıkmıştır.</p>
<p>örtünmenin konu edildiği 3 ayet var ve bunları aşağıda inceliyeceğiz.. Bu ayetlere bir göz atalım.</p>
<p><span style="color:#ff0000;">Nûr Suresi, ayet 31:</span></p>
<p><span style="color:#ff0000;">“Mümin kadınlara söyle: Gözlerini korusunlar, namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini yakalarının üstüne örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları ellerinin altında bulunan, erkeklerden kadına ihtiyacı kalmamış hizmetçiler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına ziynetlerini göstermesinler. Gizlemekte olduklan ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar.”</span></p>
<p>Nur suresi 31 Örtünme konusunda ki en belirgin ayetir..muslumanlar bu ayeti referans kabul eder.Oysa ayette nasıl ve nerelerin örtüleceği çok belirgin değidir.böyle olsa idi bütün müslumanlar tek tip örtünüyor olurlardı.Baş örtüsü takmayan kadında, türban takanda,yemeni bağlayanda, peçe veya burkaya girenide müsluman..herkes kendine göre yorumluyor ayeti.. (esasında ayetleri kadınlar yorumla(ya)mıyor..böyle bir şansları yok..Her şeyde olduğu gibi nasıl örtüneceklerinide erkekler belirliyor)</p>
<p>Dünya nüfusunun sadece % 20 si müslumandır..Adem ile havva gibi dolaşan insan, ilkel kabilelerde bile neredeyse kalmamıştır.Çıplak gezmeyi emreden veya öneren bir din,  felsefe veya ideoloji de yoktur.Kıyafet ve vucudun belirgin yerlerini örtemek,  insanlığın ürettiği ortak bir değeridir.</p>
<p>Bu ayeti dilediği gibi yorumlayıp dilediği gibi örtünen müslüman kadınlar namuslu ve iffetli, hoşgörü dini islam’a göre örtünmeyenler ise namussuz ve iffetsizdir!!</p>
<p>Ayette <span style="color:#ff0000;"> “ ZİYNETLERİNİ TEŞHİR ETMESİNLER” </span>diye geçiyor..ziynet nedir?  Sözlüklerde değerli eşya, süs eşyası, takı olarak geçsede kuran’da ziynetten kastedilen kadın vucudunun bir kısmıdır.. bunu ben değil islam mollaları söylüyor..o zamanlar ziynet sahibi olmak prestij nedeni olabilir.kolundaki bilezigi belli etmek icin ayaklarini yere vurmak gerekmez, elini, kolunu sallaması yeterliydi..ayet de Elini kolunu sallama derdi..hikmetinden sual olunmaz emme, koskoca allah ziynetten korksaydı her şeyi yasakladığı gibi onuda yasaklardı…bunu düşünmemiş olamaz..Zinhar saçlarda teşhir edilmediğine göre ziynet katagorisine dahildir..kadının kılı, tüyü ziynet oluyorda erkeğin ki neden olmuyor..? Neden erkekler suratlarındaki kıl kümesini sıvazlayarak hoyratça teşhir ediyorlar..?</p>
<p><span style="color:#ff0000;">GİZLEMEKTE OLDUKLARI ZİYNETLERİ ANLAŞILSIN DİYE AYAKLARINI YERE VURMASINLAR..</span></p>
<p>Burada açık konuşalım..ayaklar yere vurulduğunda sallanabilen kadın uzvu nedir? Bunu göğüsler ve belki birazda popo olarak izah edebiliriz…ayaklar yere vurulmazsa bu organlar yok mu sayılır? Atletizim müsabakalarında veya diğer kadın sporlarında statyuma giden erkek tahrik mi olmaktadır? Bayanların spor müsabakasını TV’den izleyen erkek Genelevden naklen yayın var diye mi düşünür.? Siz ayağını yere vurarak erkeğini baştan çıkarabilen bir kadın duydunuz mu?!!</p>
<p>Peki, Türkiye’deki tesettür anlayışı bunları gizlemeye yeter mi?  Saçının tek telini göstermeyen müslüman kadınlarımızın çoğunluğu, ayaklarını yere vurmasada vucudunun bütün hatlarını sergilemezler mi? Aşağıda ki resimdekiler en bi müslüman kadınlarımızdır..ben göğüslerini ve vucut kıvrımlarını görüyorum..ya siz takva yaşayan müslümanlar?</p>
<p><a href="http://istavrit.wordpress.com/files/2009/11/gogusleri-belli-eden-muslumanlar.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-189" title="gogusleri belli eden muslumanlar" src="http://istavrit.wordpress.com/files/2009/11/gogusleri-belli-eden-muslumanlar.jpg" alt="" width="450" height="330" /></a></p>
<p>Müslüman olmayan dünya kadınları ayaklarını yere vurarak mı gezerler..? Ayağını yere vursalar o anda sallanan göğüs gören batılı erkekler erekte mi olurlar.?</p>
<p>Nasıl bir  komedi bu?</p>
<p>O zaman şöyle söyleyebiliriz… erkeğın kılı kadını tahrik etmiyor fakat kadının kılı erkeği tahrik ediyor.. erkegin vucudu kadını tahrik etmez, kadının eder!!Müslüman olmayan, yani kadının başının örtülmediği, çagdaş kıyafetlerle gezilen toplumlarda ise her an kadın saçı gören erkek  zeus vaziyetini alır!!!!</p>
<p>Bu anlayıştan yola çıkarak 10 yaşından sonra kız çocuklarının  vucutlarını ve saçlarını sarıp sarmalayıp, bütün erkekleri potansiyel sapık yerine koyuyorlar..müslüman erkekte kendisindeki potansiyelin keşfedilmesinden  gurur duyuyor..</p>
<p>kadını lahana moduna sokan erkek egemen islamın erkegi neden yarı çıplak gezer..göz görür gönül çeker diyorsanız, kadının da nefsi duyguları oldugunu düşünüyorsanız erkeğide tesettüre sokup, türban taktırın&#8230;daha radikal bir önerim var, kadınların sokağa çıkması tamamen yasaklayın!!!</p>
<p>ahanda size ziynetlerini sergileyen müslüman erkek..bu müslüman arkadaş cüppelinin yanında tesettürlü kalır..cüppeli gibi sarkmış memeleri göstermiyor..Kadınlar gözlerini sakınsınlarda.. olmaz ki, böylede tavaf edilmez ki?..</p>
<p><a href="http://istavrit.wordpress.com/files/2009/11/ortunmeyen-erkek.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-190" title="ortunmeyen erkek" src="http://istavrit.wordpress.com/files/2009/11/ortunmeyen-erkek.jpg" alt="" width="280" height="173" /></a></p>
<p>tecavüz coşkun’un bile kıl’dan tüy’den sebeplerle bir kadına icra-i sanat eylediğini duymadık.</p>
<p>Cinselliği saça kadar indirgeyen islam,barbi bebekten bile tahrik olabilen Cüppeli hoca’’lar yetiştiren kocaman bir bataklığa dönmüştür…</p>
<p>Aynı ayette <span style="color:#ff0000;">GÖZLERİNİ KORUSUNLAR</span> ibaresine dikkatinizi çekmek istiyorum.Biraz sonra tekrar bu konuya değineceğim..</p>
<p><span style="color:#ff0000;">Nûr Suresi, ayet 60:</span></p>
<p><span style="color:#ff0000;">“Bir nikâh ümidi beslemeyen, çocuktan kesilmiş kadınların ziynetlerini göstermeksizin, dış elbiselerini çıkarmalarında kendilerine bir vebal yoktur. Yine de iffetli olmaları kendileri için daha hayırlıdır.”</span></p>
<p>Ayet içinde geçen <span style="color:#ff0000;">“ÇOCUKTAN KESİLMİŞ KADINLARIN”</span>söylemi var, başı sonu belli değil..kadın kısır..henuz genc yaşında olmasına rağmen cocuğu olmuyor…veya kadın 40 yaşında cocuktan kesildi…Burada biyolojık bir durum söz konusu…hiç çocuğu olmayanda,40 yaşında çocuktan kesilende, 65 yaşında doğuranda var.. ülkemizde cocuktan kesildikten sonra dış örtümü kullanmayabilirim diyen yurdum kadını olmamıştır..Benim anladığım dış örtü vucut hatlarını belli etmeyendir…özellikle genç nesil türbanlı müslümanlar vucut hatlarını alabildiğine sergileyecek kıyafetler giymekte,  ilerleyen yaşlarında ise daha çok kapanmaktadırlar..aşağı resimde ki genc bayan yaşlandığında yanında ki gibi olacaktır, muhtemel yanında ki gençliğinde onun gibiydi..</p>
<p><a href="http://istavrit.wordpress.com/files/2009/11/4723_88363989291_658219291_1732463_2307461_n.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-191" title="ana kız ayrı telden " src="http://istavrit.wordpress.com/files/2009/11/4723_88363989291_658219291_1732463_2307461_n.jpg" alt="" width="450" height="583" /></a></p>
<p>Yukarıda ki  iki ayette  başların nasıl örtülmesi gerektiği net bir şekilde açıklamamaktadır.. çunki iffetli olmanın kriteri kurana göre  şekli belli olmasada örtünmektir…Örtünme çeşitliliğinin nedeni ise örtünde, nasıl örtünürsen örtündür..yeter ki iffetsiz olma!!!</p>
<p><span style="color:#ff0000;">Ahzâb Suresi, ayet 59:</span></p>
<p><span style="color:#ff0000;">“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına örtülerini üzerlerine almalarını söyle. Onların TANINMAMASI ve inciltilmemesi için en elverişli olan budur.”</span></p>
<p><a href="http://www.kuranmeali.com/ayetkarsilastirma.asp?sure=33&#38;ayet=59">www.kuranmeali.com/ayetkarsilastirma.asp?sure=33&#38;ayet=59</a> linkine tıkladığınızda  bütün mealcilerin kuran’ına ulaşabilirsiniz…Altı çizilecek cümle <span style="color:#ff0000;">&#8220;TANINMAMASI</span>&#8220;dır..</p>
<p>Burada kıvıracak bir argümana sahip değisiniz…Afganlı kadınlar kıvırmadan BURKA’nın içine girerek iffetlerini koruyorlar! (sıkıysa burka’nın içine girmesin)</p>
<p>Başına çorap veya maske geçirip bankaya dalan adamı “hidayete ermiş” olmakla  yorumlamıyorsanız bunun tanımmamak için bir önlem olduğunu anlayabilirsiniz.</p>
<p>Burka hariç hiçbir örtünme ve tesettür şekli<span style="color:#ff0000;"> TANINMAMAK</span> için yeterli değilidir..</p>
<p>Peçe bile tanınmayı engelleyecek bir örtünme şekli değildir..Zira gözünüzün rengi, birinin kör oluşu, şehla oluşu,kaşlarınız,kirpikleriniz, derinizin rengi, alın çizgileriniz  tanınmaya yeterli olabilir…Tanınınca ne olur sorusuna girersek işin içinden çıkamayız…Bütün erkeklerin müslüman olduğu bir ülkede tanınmak tehlikeli bir durum ise, burada mülüman erkekleri cezalandırmak gerekir, kadını değil..fatura her durumda kadına kesiliyor, sonrada islam kadına değer verir deniliyor.</p>
<p>Nur suresi 31 ayette <span style="color:#ff0000;">GÖZLERİNİ KORUSUNLAR </span>demiyormuydu…? sizce neden gözlük takıyor aşağıda ki bayan..veya neden burkaya giriyor afganlı&#8230;neden tamamen kara örtüler içinde suudi kadını!!!</p>
<p><a href="http://istavrit.files.wordpress.com/2009/11/gozluklu-musluman.jpg"><img title="islamı farklı anlamda yorumlayan bir musluman" src="http://istavrit.files.wordpress.com/2009/11/gozluklu-musluman.jpg?w=250&#038;h=250#38;h=250" alt="" width="250" height="250" /></a></p>
<p>Şimdi bu iki ayeti yorumladığımızda hem <span style="color:#ff0000;">TANINMAMAK </span>hemde <span style="color:#ff0000;">GÖZLERİ KORUMAK </span>için en doğru örtünme şeklinin BURKA olduğunu düşünmek, sanıyorum yanlış olmaz..</p>
<p>Hayır yanılıyorsun diyorsanız, yanılan ben değil asr-ı saadet dönemini yaşamak için canlarını veren Afgan halkıdır…Kutsal dediğiniz topraklarda yaşayıp islamı anlamayan suudi müslümanlardır.</p>
<p>Bindiğiniz dolmuş sizi cennete götürmez..Yarından tezi yok ya BURKA’larınızı sipariş ediniz, ya da o  dolmuştan ininiz..Müslümanım diyen hatun kısmına duyurulur..</p>
<p>(haaaa..müsluman erkeklerede duyurulur..kadınlarınızdan siz sorumlusunuz)</p>
<p>Bu dinsiz imansız vatandaşın da kıyağını  unutmayın..dua falanda istemez hani.!!!</p>
<p>Not: Bu yazımı bütün müslüman Türk kadınına ve islamda başörtüsü yoktur diyen Sayın Özdemir İnce’ye ithaf ediyorum..</p>
<p>“Apaçık” kelimesinin geçtiği ayetler;  43/2 – 12/1 – 2/99 – 22/16 – 27/1 – 36/69 – 58/5 – 10/15 -15/1 – 19/73 – 22/72 – 24/1 – 28/1-2</p>
<p>Ayrıntılı ve ayrı ayrı açıklandığını öne süren ayetler ; 7/32 – 6/97 – 12/111 – 6/154 – 6/119 – 13/2 – 30/28 – 70/52 – 10/37 – 6/126 – 24/34 – 24/46 – 11/1-2</p>
</div>
</div>
</div>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[İnancın Güvenilirliği]]></title>
<link>http://realityofevolution.wordpress.com/2009/11/17/inancin-guvenilirligi/</link>
<pubDate>Tue, 17 Nov 2009 14:24:03 +0000</pubDate>
<dc:creator>God Like</dc:creator>
<guid>http://realityofevolution.wordpress.com/2009/11/17/inancin-guvenilirligi/</guid>
<description><![CDATA[]]></description>
<content:encoded><![CDATA[]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[ZİLHİCCE AYININ FAZİLETİ]]></title>
<link>http://clpvid.wordpress.com/2009/11/17/zilhicce-ayinin-fazileti/</link>
<pubDate>Tue, 17 Nov 2009 14:13:58 +0000</pubDate>
<dc:creator>clpvid</dc:creator>
<guid>http://clpvid.wordpress.com/2009/11/17/zilhicce-ayinin-fazileti/</guid>
<description><![CDATA[Zilhicce ayının fazileti Sual: Zilhicce ayının fazileti nedir? CEVAP Kurban bayramının bulunduğu aya]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><span style="color:#008000;">Zilhicce ayının fazileti Sual: Zilhicce ayının fazileti nedir? CEVAP Kurban bayramının bulunduğu aya Zilhicce denir. Zilhicce ayının ilk on gününde yapılan ibadetlerin kıymeti çoktur. Bu husustaki hadis-i şeriflerden birkaçı şöyledir: (Zilhiccenin ilk günlerinde tutulan oruç bir yıl oruç tutmaya, bir gecesini ihya etmek de Kadir gecesini ihya etmeye bedeldir.) [İbni Mace] (Zilhiccenin ilk on gecesinde yapılan amel için, 700 misli sevab verilir.) [Beyheki] (Terviye günü oruç tutup günah söz söylemeyen Müslüman, Cennete girer.) [Ramuz] (Zilhiccenin ilk 9 günü oruç tutan, her günü için yüz köle azat etmiş veya cihad edenlere yüz at vermiş yahut Kâbe’ye kurban için yüz deve göndermiş gibi sevab alır.) [R. Nasıhin] (Bu on günün hayrından mahrum olana yazıklar olsun! Bilhassa dokuzuncu [Arefe] günü oruçla geçirmelidir! Onda o kadar çok hayır vardır ki, saymakla bitmez.) [T. Gafilin] (Zilhiccenin ilk 9 günü oruç tutana, her günü için bir yıllık oruç sevabı verilir.) [Ebul Berekat] (Zilhiccenin ilk on günü fazilette bin güne, Arefe günüyse on bin güne eşittir.) [Beyheki] (Zilhiccenin ilk on gününde yapılan amellerden daha kıymetlisi yoktur.) [Taberani] Allah indinde zilhiccenin ilk on gününde yapılan amellerden daha kıymetlisi yoktur. Bugünlerde tesbihi, tahmidi, tehlili ve tekbiri çok söyleyin!) [Taberani] Tesbih: Sübhanallah, Tahmid: Elhamdülillah, Tehlil: Lâ ilâhe illallah, Tekbir: Allahü ekber, demektir. Peygamber efendimiz, Zilhiccenin ilk on gününde yapılan amellerin, diğer aylarda yapılan amellerden daha kıymetli olduğunu bildirince, Eshab-ı kiram, (Ya Resulallah, bu ayın ilk günleri yapılan ameller, Allah yolundaki cihaddan da mı daha kıymetlidir?) dediklerinde, (Evet, cihaddan da kıymetlidir; ancak canını, malını esirgemeden harbe gidip şehid olanın cihadı daha kıymetlidir) buyurdu. (Buhari) Hazret-i Ebüdderda buyurdu ki: Zilhiccenin ilk dokuz günü oruç tutmalı, çok sadaka vermeli, çok dua ve istiğfar etmelidir; çünkü Resulullah, (Bu on günün hayır ve bereketinden mahrum kalana yazıklar olsun) buyurdu. Zilhiccenin ilk dokuz günü oruç tutanın ömrü bereketli olur, malı çoğalır, çoluk çocuğu belalardan muhafaza olur, günahları affolur, iyiliklerine kat kat sevab verilir, ölürken kolay can verir, kabri aydınlanır. Cennette yüksek derecelere kavuşur. (Şir’a) Her hafta saç, sakal, tırnak kesmek sünnettir. İbni Âbidin hazretleri, (Zilhicce ayının ilk on günü, bu sünnetleri geciktirmemeli. (Kurban kesecek kimse, Zilhicce ayı girince, saçını ve tırnağını kesmesin) hadis-i şerifi, emir değildir. Bunları, kurban kesinceye kadar geciktirmek müstehabdır) buyurmaktadır. Kurban kesecek kimsenin, Zilhicce ayının ilk gününden, kurban kesinceye kadar, saçını, sakalını, bıyığını ve tırnağını kesmemesi müstehabdır; fakat vacib değildir. Bunları kesmesi günah olmaz ve kurban sevabı azalmaz. Bu on gün içinde bir hasta ziyaret eden, Hak teâlânın dostları olan kulların hatırını sormuş ve ziyaret etmiş gibi olur. Bu on gün içinde Ehl-i sünnete uygun bir kitap okumak çok sevabdır. Din ilmini, Ehl-i sünnet itikadını öğrenmek kadın erkek herkese farzdır. Çocuklara öğretmek, birinci görevdir.</span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[BMW M3 GTS gata de start pe sosele si circuit]]></title>
<link>http://testcar.wordpress.com/2009/11/17/bmw-m3-gts-gata-de-start-pe-sosele-si-circuit/</link>
<pubDate>Tue, 17 Nov 2009 13:08:17 +0000</pubDate>
<dc:creator>testcar</dc:creator>
<guid>http://testcar.wordpress.com/2009/11/17/bmw-m3-gts-gata-de-start-pe-sosele-si-circuit/</guid>
<description><![CDATA[BMW M GmbH prezintă un nou performer cu adevărat remarcabil, ideal şi pentru evenimentele Clubsport ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong><a href="http://www.testcar.ro/" target="_blank"><img class="alignright size-medium wp-image-199" title="bmw_m3_gts_medium_1600x1067" src="http://testcar.wordpress.com/files/2009/11/bmw_m3_gts_medium_1600x10671.jpg?w=300" alt="" width="221" height="147" /></a>BMW M GmbH</strong> prezintă un nou performer cu adevărat remarcabil, ideal şi pentru evenimentele Clubsport Racing. <strong>BMW M3 GTS</strong> este dezvoltat pe baza modelului <strong>BMW M3 Coupé</strong>, construit manual printr-un pachet de modificări realizate individual de specialiştii <strong>M</strong> GmbH. Cu accent clar spre motorsport, modificările privesc atât sistemul de transmisie, suspensia şi caroseria, cât şi interiorul.Lansarea pe piaţă a viitorului BMW M3 GTS va avea loc în primăvara anului 2010 &#8230; (<a href="http://www.testcar.ro/noutati/stiri/d261/bmw-m3-gts-gata-de-start-pe-sosele-si-circuit" target="_blank">mai mult</a>)</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>
