<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress.com" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>dogu-bati &amp;laquo; WordPress.com Tag Feed</title>
	<link>http://en.wordpress.com/tag/dogu-bati/</link>
	<description>Feed of posts on WordPress.com tagged "dogu-bati"</description>
	<pubDate>Wed, 06 Jan 2010 18:46:37 +0000</pubDate>

	<generator>http://en.wordpress.com/tags/</generator>
	<language>en</language>

<item>
<title><![CDATA[Yoga Nerede Öğrenilir, Doğu mu Batı mı?]]></title>
<link>http://yolyoga.wordpress.com/2009/11/23/yoga-nerede-ogrenilir-dogu-mu-bati-mi/</link>
<pubDate>Mon, 23 Nov 2009 09:54:27 +0000</pubDate>
<dc:creator>yolyogini</dc:creator>
<guid>http://yolyoga.wordpress.com/2009/11/23/yoga-nerede-ogrenilir-dogu-mu-bati-mi/</guid>
<description><![CDATA[Yoga, kimseye ait değil. O, binlerce yıllık bir geçmişe sahip, herkesin kabulüne ve kullanımına açık]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Yoga, kimseye ait değil. O, binlerce yıllık bir geçmişe sahip, herkesin kabulüne ve kullanımına açık bir yaklaşım, disiplin. Yani kimsenin yogası “daha doğru” değil, sadece bana/sana daha yakın, bana/sana göre ya da bana/sana daha uygun. Yoga zaten sadece bir yol. Farkındalık gelişimine, bütünlük hissine giden yollardan birisi. Zen’in de, Budizm&#8217;in de, meditasyonun da, yoganın da sonunda varacağı yer <em>samadhi</em>, tanrıyla bütünleşme hali. Dolayısıyla herhangi bir yoga ya da spiritüel yaklaşımın diğerinden daha üstün olduğunu söylemek, konuyla ilgili hiç bir şey anlaşılmadığına dalalet eder. Aynı şey, yoganın içindeki değişik okullar için de geçerli. A yaklaşımı B okulundan daha üstündür, ya da C yogası yapmadan yoga anlaşılmış olmaz gibi söylemler doğru değil.</p>
<p>Yoganın doğuda mı batıda mı daha iyi öğrenileceği tartışmasına bu açıdan yaklaşırsak&#8230; Yoga, bütünlük demek. Dualitelerin, yani karşıt ikiliklerin kendi doğalarını koruyarak bütünleşmesi. Yin-yang sembolü gibi. İki karşıt olan siyah ve beyaz bütünleşerek bir bütün daire oluşturuyor, birinden bir parça diğerinde yer alıyor.</p>
<p>İnsan beyni de sağ ve sol olmak üzere ikiye ayrılıyor. Sol beyin mantıklı, analitik ve parçalara bakan düşünceleri yönetirken sağ beyin sentezleyici, bütüne bakan, hissetmeye ilişkin taraftır. İkisi birlikte işler. Biri diğerinden bağımsız çalışamaz, biri diğerinden daha üstün değildir*. Dünyanın iki yarısı gibi.</p>
<p>Batı, beynin sol yarısı gibi mantık, parçalara ayırma ve detayları inceleme yolunu seçmiştir. Dünyayı anlamak için bilimi geliştirmiş, kurallarını metodunu oluşturmuştur. Doğu, makro sistemin mikro sistemde de varolduğu düşüncesi ile evreni bütünüyle anlamak için, onun yansıması olan insana yani zihin-beden organizmasına bakmıştır. Her ikisi de aynı şeyi arar; kimiz, neden burdayız&#8230; İkisinin de yöntemi farklı ve eşit önemdedir. Ancak batı, doğunun her şeyine olduğu gibi bu yaklaşımına da her zaman, evdeki beslemeyle alay eden şimarık konak kızı gibi parmağını göstere göstere gülmüştür. Bunun elbette ki tamamen ekonomik nedenlerini en güzel, <em>Oryantalizm</em> terimiyle Edward Said anlatır. Zengin kaynaklı doğu ülkelerinin kaynaklarını elinden alabilmek için oradaki yaşamı, tarihi, geleneği ve düşünceyi bastırması gerekmiş, bunun için de kendi yaklaşımını, bilimi ve parayı üstün görerek diğerini “zayıf öteki” haline getirmiş, yani beyninin sağ yarısını bastırmaya başlamıştır. Kolonyalist batı düşüncesi, doğunun yaşam tarzından sanatını, ekonomisinden politikasına her şeyini aşağılarken bir yandan da kendinde olmayan kaynakları sömürmüş, semirmiştir. Doğadan kopmuş, onu hırpalayarak kendine yer açmıştır. Bu sanki, güneşin doğuşunu kaçırarak her gün, sadece gün batımını görmeye benziyor. (Hayatımızda kaç kere güneşin doğuşunu izledik? Bunun doğuya bakmakla bir ilgisi olmalı&#8230;) Zamanla kendini iyice beynin sol yarısına kaptıran insanlık, doğal olarak sol yarının önceliklerini daha üstün görmeye başlamış ve hiç bakmayarak körelttiği yanını dövmeye devam etmiştir. Bir sağ beyin aktivitesi olabilecek inancı da kurallar bütünü ve bastırma mekanizması haline getirmiştir. Doğu ise, batı ile farklılığını bilmiş, buna saygı duymuşve ötekini suçlayıp küçümsememiştir. Hatta batının kendine ettiğini bile kabul etmiştir. Örneğin, ayurveda gibi binlerce yıllık bir geçmişe sahip, mucize gibi uygulamaları, tedavi ve koruyucu yöntemleri olan yaşam bilimini bile batı tıbbına üstün görmemiştir. İkisinin de gerekli olduğunu, hastalandıktan sonra batı tıbbının mecbur olduğunu ama bu mecburiyete gerek kalmadan, insanın ayurveda ile korunabileceğini söylüyorlar. Ayurvedayı, hatta yogayı batıda böyle popüler hale getiren de kendileri değil. Değeri anlayan batılılar tarafından taşınıyor, tarihte hep olduğu gibi&#8230; Kimi batılı yogayı gerçekten anlıyor, yaşıyor ve paylaşmak için taşıyor, kimisi satmak için. Bir şekilde taşınıyor ve bu süreç de devam ediyor.</p>
<p>Hayat değişimdir. Her an her şey değişir. Buna direnmek, bir ağacın büyümesini durdurmaya çalışmak gibidir. Hiç bir canlının büyümesini durduramayız, değişimi engelleyemeyiz, Teneke Trompet’in büyümemek için cüce kalan Oskar’ı gibi olamayız. Evrimi durduramayız. Yoga batıya taşındıktan sonra, elbette ki doğuda olduğu gibi kalmamış ve evrilmiş. Sadece spor haline geldiği de, felsefesi ile öne çıktığı da olmuş. Ama beyninin sol yarısı daha güçlü olan batı, sağ yarıyla tanıştıkça mutlaka bir değişim olmuş, daha doğrusu değişim başlamış. Zaten yoganın amacı iki tarafın dengelenmesi, yani <em>samasthiti</em> hali, yani <em>ida</em> ve <em>pingala</em>nın dengeli akması. Bu, batı tarafından da başarılmaya başlandıkça, batı anlayışıyla yetişmiş ama doğu yaklaşımıyla yeniden doğmuş insanlar gelişmeye başlamış. Bu insanlar, adaptasyonda başarılı olarak, özünü korudukları yogaya anatomi bilgisi katmışlar, gündelik hayat deneyimleri koymuşlar, bilimsel yaklaşım ile zenginleştirmişler ve bunu tabi ki, batının yoluyla aktarmaya yani ister istemez reklamını yapmaya başlamışlar. Bu kaçınılmaz evrime karşı durmanın, yoganın batıya taşınmasından haz etmemenin, tarih boyunca batının doğuya yaptığını tekrar etmekten farkı yok. Batıda sadece asana uygulanıyor, yoganın felsefesi yama niyaması her yerde hakkıyla öğretilmiyor olabilir.</p>
<p>Bugün Hindistan’ın en önemli yoga okullarından birini yürüten TKV Desikachar, zamanın en güçlü hocalarından Krishnamacharya’nın oğludur. Babası her gün yüzlerce insana yoga öğretir, yoga terapi ile tedavi ederken o mühendislik okumuş, yogadan uzak durmuştur. Okulunu bitirmiş, Delhi’de iyi bir şirkette iş bulmuş, gitmek üzere harekete geçmiştir ki, bir gün evin önünde otururken bir araba durmuş, içinden batılı bir kadın ağlayarak çıkmış ve koşarak, kapının önüne çıkan Krishnamacharya’nın kollarına atlamıştır. Yarı çıplak gezen babasının kollarında ağlayan bu kadını gören Desikachar, zamana göre gayet absürd olan bu davranış karşısında önce utanmış sonra babasına neler olduğunu sorunca Krishnamacharya, kadının yıllardır uykusuzluk çektiğini, ilk defa bir önceki gece rahatça uyuduğu için kendisine teşekküre geldiğini anlatmıştır. Çok etkilenen Desikachar, Delhi’deki işe gitmekten ve mühendislikten vazgeçer ve babasıyla yoga çalışmaya karar verir ama bir şartı vardır, <em>tanrıdan bahsetmek yok</em>! Krishnamacharya gülümser ve kabul eder. Sadece asana çalışırlar. Desikachar der ki, <em>yıllar süren asana pratiğinden sonraydı, ben tanrı fikrine kavuştum&#8230;</em></p>
<p>Yoga yapmaya başlamak için felsefesini bilmeye gerek yok. Yani zihinden değil, bedenden başlamanın bir sakıncası yok. Tanıdığım çoğu yoga meraklısı pratikle başlayıp bu bilgiyi derinleştirmek isteyen insanlar. Daha sağlıklı sanki&#8230; Çünkü felsefeyi ne kadar bilip uyguladığımızı sansak da, zihinle sınırlı kalmayıp vücuda getirdiğimizde (embodying), her şeyin başka olduğu, zihnin yanılsamaları rahatlıkla görülüyor. Önemli olan sonuçta insanın ne aldığıdır. Yoga sabit değil, bir yaratıdır. Yoga Sutra’da da denir, bu öğretiden herkesin ne alacağı bireyseldir, kendine özgüdür. Bu nedenle, aynı eğitimi alsa da herkesin öğretiş tarzı bir olmaz. Birbirinin kopyası öğretmenler görüyorsak, asıl bundan endişe etmeliyiz.Yoga yerinde sayıyor diye şaşırmalıyız. Eğer yama niyama bilmeden de yoga yapan mutluysa, sağlıklıysa neden karşı duruyoruz? Böyle kalacağını nereden biliyoruz?</p>
<p>Yoganın hala/artık sadece Hindistan’da öğrenileceğini savunmak, yalnız ve yalnızca  Çin’de üretilen ipek istemek gibi geliyor bana. Ya da Hindistan’da mühendislik eğitimi verilmesine karşı durmak gibi&#8230; O zaman biz de yoga öğretmeyelim, Hintli değiliz&#8230;</p>
<p style="text-align:center;"><img class="aligncenter" title="edward_said_throwing_stone" src="http://yolyoga.wordpress.com/files/2009/11/edward_said_throwing_stone.jpg" alt="" width="283" height="212" /><em> Lübnan sınırında İsrail askerlerine taş atan Edward Said. Haklı gerekçeleri var. Ama yoga sözkonusu olunca bu taşı fırlatmaya gerek yok&#8230;</em></p>
<p>(*) Beyninizin hangi yarısının daha güçlü çalıştığını test etmek için linkteki danseden kadına bakın. Saat yönünde dönüyorsa sağ, saat yönünün tersine dönüyorsa sol yarısı daha güçlü çalışıyor demektir. Bu tabi ki sabit değil, yarın baktığınızda farklı görebilirsiniz. <a href="http://www.heraldsun.com.au/news/right-brain-v-left-brain/story-e6frf7jo-1111114603615" target="_blank">http://www.heraldsun.com.au/news/right-brain-v-left-brain/story-e6frf7jo-1111114603615</a></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[MÜSLÜMANLARIN İLİMLER TARİHİNDEKİ YERİ]]></title>
<link>http://makaleler.wordpress.com/2006/09/28/muslumanlarin-ilimler-tarihindeki-yeri/</link>
<pubDate>Thu, 28 Sep 2006 14:59:46 +0000</pubDate>
<dc:creator>mmustafauzun</dc:creator>
<guid>http://makaleler.wordpress.com/2006/09/28/muslumanlarin-ilimler-tarihindeki-yeri/</guid>
<description><![CDATA[Prof. Dr. Fuat SEZGİN         Farklı çevrelerin ilimler tarihindeki ehemmiyetiyle ilgilenen ilim tar]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p align="center" style="text-align:center;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">Prof. Dr. Fuat <strong>SEZGİN</strong></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family:Verdana;">        </span><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">Farklı çevrelerin ilimler tarihindeki ehemmiyetiyle ilgilenen ilim tarihçilerince maruf hakikatin hilâfı­na olarak, bir kaç asırdır hakim olan şu katı tasavvur, genel tarih, kitaplarında hâlâ mevcudiyetini sürdürmektedir: İlimlerin gelişmesi, özellikle Akdeniz Havzasında, başlıca iki merhalede olmuştur. <strong>Kadim Grek aşaması</strong> ve <strong>Renaissance</strong> olarak isimlendirilen hadiseyle başlayan Batı Alemi safhası&#8230;</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">         Beşerî düşüncenin tarihini ortaya koyma hususun­da son asırlarda yapılan araştırmalar, hafife alınmayacak bazı sonuçlar elde etmiştir. Bu sonuçlar ilimler tarihçilerinin ilgisini çekecek ve süregelen mezkûr kanâatte değişiklikler yapabilecek önemdedir.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">         Gerçekte asrımız 1925&#8242;lerden bu yana Danimarkalı âlim Otto Neugebauer tarafından gösterilen ve Greklerin ilimler tarihindeki yerinin tâ başlarda olmayıp, fakat onların kendilerinden önce yaşamış başka nesillerin bilgilerine mirasçı oldukları düşüncesini benimsetmeye yönelen önemli bir çabaya şahit olmuştur. Bu ilim adamı şikâyet ederek, şöyle demek zorunda kalmıştır: &#8220;<em>Greklerin başarılarını, kendilerinden önceki milletlere bağlama yönündeki her türlü teşebbüs şiddetli bir muhalefet ile kar­şılaşmaktadır. Kadîm Yunan çağından evvel -2500-senenin geçtiğini ve bu süre içinde onları ilimler tarihinin başına değil de, ortasına koyacak kadar çeşitli ilmî başarıların bulunduğunu ispat eden bütün araştırmalara rağmen, Greklerin ilimler tarihindeki alışılmış konumunun şeklini tadîl etmeye hiç kimse yanaşmamaktadır</em>.&#8221;(1)</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">         &#8220;<em>Arabların, Kadîm Yunan ile Renaissance devrinin başlatıcıları olan Latinler arasında köprü rolü­nü oynamaktan ibaret bir hizmeti olduğu</em>&#8221; mütevazı itirafını aşmayan ilimler tarihindeki bu yanlış kanâatin sarsılmasında. Arabların ilme olan katkıları hususunda son iki asır boyunca yapılan şarkiyat araştırmalarının tesiri olmuştur.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">         Ben burada, söz konusu mevzuda hakikati gözden geçirip, -halâ sınırlı olmasına rağmen- yeni araş­tırmaların ulaşmış olduğu sonuçların hakîkate ulaşıp onu ortaya koymaya çalıştığını da itiraf ederek, vakıayı özetle ortaya koymak istiyorum. Öte yandan gariptir ki bütün bunlardan sonra, Grek çağı ile Renaissance çağı arasındaki orijinal teşkil (</span><span style="font-size:8pt;font-family:Verdana;">el-İbdâ</span><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">) merhalesini görmezlikten gelen ilim tarihçilerini bulabilmekteyiz.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">         Arabların ilimler tarihinde ortaya çıkışlarıyla ilgili olarak bazı mülâhazalarda bulunmam, bu sunuşumda yerine getirilmesi gereken hususlardandır.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">         1. &#8220;<em>Arablar nezdinde ilimlerin doğuş tarihi&#8221;</em> meselesiyle, &#8220;<em>Bu ilimlerin gösterdiği gelişme merhaleleri&#8221;</em> hususunda öne sürülen fikirler tutarsızlığını sürdürmeye devam etmektedir.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">         Benim bu sahadaki çıkış noktam ise, araştırmacıların çoğununkinden farklıdır. Ben, İslâm&#8217;da ilmî düşüncenin mahsûllerini vermeye, hicrî birinci asırda başladığı kanâatindeyim. Ancak burada ben, sayamayacağım tarihî delillerden sarf-ı nazar ederek, meseleyi derli toplu bir şekilde takdim etmekle yetineceğim.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">         Hicrî birinci asrın ortalarından itibaren çeşitli çevrelerden, muhtelif kültürlerden ve birbirinden ayrı dillerden oluşmaya başlayan İslâm Toplumu, gerçekte daha önceleri birbirinden kopuk ve karşılıklı tesirleri hemen hemen yok denecek kadar olan çeşitli ekol sahiplerinin birbirleriyle irtibat kurduğu ve fikirlerin birbirleriyle aşılandığı bir alan haline geldi. Aradaki ilişkiyi doğuran ve beşeri düşüncenin yeni bir çağının doğmasına vasıta olan İslâm Toplumunun tâ kendisidir. İlk müslüman yöneticilerin, yabancı kültürlerin hamileri tarafından kendilerine yöneltilen etkiler karşısında ilgisiz davranmamış olduklarından asla şüphe etmemekteyiz. Bazılarına bu mülâhazayı kabul etmek zor gelir. Çünkü onlara göre İslâm&#8217;dan önceki Arablar son derece basit bir hayat yaşamaktaydılar; öyle ki karşılaştıkları yeni durumlara uyum dahi sağlayamamaktaydılar. Fakat biz, böyle düşünenlere şöyle itiraz edeceğiz. Bizim görüşümüzde çıkış noktası şudur: Arablar Babilli Aramilerin -</span><span style="font-size:8pt;font-family:Verdana;">en azından coğrafî yönden</span><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">- varisleridirler ve diğer taraftan onlar, medeniyet sahibi komşularından da külliyen ayrı yaşamamışlardır. Ve zaten bu gerçeği düşünmeksizin de Cahili Arab şiirinin üstün edebi gelişmesinin ve göz alıcılığının sırrıyla, hicri ikinci asrın ilk ve ikinci yanlarında nahiv ilminin göstermiş olduğu erken ve geniş çerçeveli gelişmenin sırrını: keza Yunan kitablarının tercüme edilmelerinden ve aynı mevzularda onlardan etkilenmelerden çok önceleri musiki, biyoloji ve botanik gibi bazı ilim dallarının göstermiş olduğu şaşırtıcı gelişmenin sırrını da anlamamız zorlaşacaktır.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">         2. Burada, müslümanların başka milletlerin ilim ve bilgilerini hiç bir sakınca görmeksizin almaları­na büyük ölçüde katkıda bulunan önemli bir sebep vardır. Bu sebep, Franz Rosenthal&#8217;ın. &#8220;<em>Kadîm Grek ilimlerinin İslâm&#8217;da devam etmesi</em>&#8221; (2) adını taşıyan kitabında kısaca belirttiğine göre şu şekilde açıklık kazanır: &#8220;<em>Yabancı kitabların Arabça&#8217;ya çevrilme­lerinde gösterilen geniş gayretlerin açıklamasını ya­pabilmek için, pratik veya nazari olan faydacı sebep yeterli değildir. Daha doğrusu bizatihi İslam dininin ilme karşı tutumunun bilinmesi gerekmektedir. Bu dinin tutumuysa sırf dini yaşantı için değil, ama bütün yönleriyle beşeri hayat için en büyük itici güç olmuştur. İlimlerin peşinden koşmada ve insanlı­ğın ortak malı bilgilere ulaşmak için kapı açmaya en büyük sebep, işte İslâm&#8217;ın bu tutumu olmuştur. Ve şayet İslâm dininin tutumu böyle olmasaydı, ter­cüme faaliyeti sadece pratik hayat için zaruri olan şeylere hasrolunacaktı</em>&#8220;.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><strong><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">            Genel bir ifadeyle tekrarlayalım ki yabancı ilimlerden etkilenme, İslâm&#8217;ın zuhurundan az bir müddet sonra ecnebi kitabların tercüme edilmesi aracılığıyla bu ilimlere kendini veren kimselerin elinden, hicri ilk asırda başlamıştır:</span></strong><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;"> yoksa bir çok araş­tırıcının sandığı gibi Abbasi hilâfetinin başlamasıyla beraber ikinci asrın ortalarından sonra ve Halife el-Me&#8217;mûn&#8217;un kurmuş olduğu <em>&#8216;Beytu&#8217;l-hikme</em>&#8221; nin kurulmasını müteakib ikinci asrın sonlarıyla üçüncü asrın başlarından itibaren değil&#8230; Zaten &#8220;Beytu&#8217;l-hikme&#8221;nin İslâm akliyat tarihindeki ehemmiyeti mübalağa edilmiş ve yeri de tamamen isabetli olmayan bir tarzda anlaşılmıştır.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">         Erken bir devirde başlayan ve şaşırtıcı biçimde alı­nan malzemenin şekillenmesi istikametinde gelişen bu yabancı bilgileri alma hareketi, hicri üçüncü asrın ortalarından itibaren &#8220;<em>orijinal şeyler meydana getirme- ibda</em>&#8221; merhalesinin başlamasına imkân verecektir. Hatta genel karakteri itibariyle &#8220;<em>dışardan almak ve içerde şekillenmek -ahz ve temessul</em>&#8221; adını verdiğimiz bu merhale. İslâm dünyasının bilginlerine Arab şiirinin ölçüsü ilmini (</span><span style="font-size:8pt;font-family:Verdana;">Aruz</span><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">) kurmak, nahiv ve lügat ilimlerini de geliştirmek imkânını sağlamıştır. Ayrıca buna kelâm, felsefe, fıkıh usûlü ve muhtelif kurallar üzerine bina edilmiş olan bizatihi fıkıh ilminin kendine mahsûs ıstılahlarından müteşekkil bir grubu da ilâve edebiliriz. Cebir aritmetiğin bir dalı olarak değil, müstakil bir ilim dalı olarak kabul edilirken, aynı şekilde Arabların, ekvatorun hassas ölçümü için. ağırlıklı olarak Babillilerden alınan ve doğruluk derecesi tesadüfe bağlı olan Eratosthéne&#8217;nin ölçme metodundan farklı bir metod bulmaya gayret ettiklerini de görmekteyiz. Artık bu safhada arab ilim adamları Batlamyusun ölçümlerinin ve gözlemlerinin yanlışlar ihtiva ettiğini ve bunların doğruluk derecesinin gözden geçirilip tashih ve eksiklerinin tamamlanması gerektiğini iyice anlamışlardır.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">         Aynı şekilde onlar Ay&#8217;ın farklı evrelerini ölçmek için, Greklerce bilinmeyen çeşitli ölçüm metodlarını kullanma imkânı bulmuşlardır. Yeryüzü coğrafyası hakkında telifler yapmışlar, bir taraftan Greklerden kendilerine ulaşan coğrafi sonuçları gözden geçirirlerken, diğer taraftan da yerkürenin ölçü sistemini tekrar tekrar kontrol etmişlerdir. Bizzat bu aşamada Arablar kimya ilmini teorik ve pratik bir esas üzerine kurmuşlardır. Hem de, önemli ve kapsamlı bir terkib elde etmelerine imkân verecek hiçbir ilişki ve karşılıklı teessürde bulunmadıkları halde. İslâm&#8217;dan önce çeşitli milletlerin ulaşmış oldukları aynı sonuçlara vararak&#8230; (</span><span style="font-size:8pt;font-family:Verdana;">Burada, kimya il­minin müslümanlar nezdinde, ancak hicri dördüncü asırda, o da &#8220;<em>Ilmu&#8217;s-sınâa</em>&#8221; adıyla kurulabildiğini söyleyen araştırıcıların çoğuna katılmadığımı işaret etmem gerekir</span><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">).</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">         &#8220;Yabancı bilgilerin alınması ve şekillenmesi &#8211; <em>el-Ahz ve&#8217;t-temessul</em>&#8221; sürecinin hicri üçüncü asrın ortalarında &#8220;<em>Orijinal şeyler meydana getirme -el-ibdâ</em>&#8221; safhasına kadar uzandığını söylersek, tarihi ger­çeklere muhalefet etmiş olmayız. Aynı şekilde &#8220;<em>Orijinal şeyler meydana getirme -el-ibdâ&#8221;</em> sürecinin başlamasının, müslüman ilim adamlarının kendilerini ibda&#8217;ya kadir olduklarını hissetmedeki genel karakterini düşünebiliriz. Binaenaleyh onlar, kendilerini Grekler&#8217;in ulaşamadıktan sonuçlara ulaşmaya da kadir görüyorlardı. Bu hisse dair bir örnek vermek istersek, Beni Musa diye şöhret bulmuş olan üç kardeşin durumlarını hatırlayalım. Arşimed ve Eblanius hakkında bir çalışma yapmakta olan bu üç kardeş pi sayısının değerini, Kadim Yunanlıların ulaştıklarından daha hassas bir biçimde tesbit etmeye uğraşıyorlar, ayrıca açının üç eşit kısma bölünmesi problemine yeni bir çözüm getirmeye çalışarak. Eblanius&#8217;un &#8220;<em>el</em>-<em>Mahrütât</em>&#8221; adlı kitabında düşmüş olduğu hataları kendi görüşlerine göre tashih ediyorlardı.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">         Yine matematik sahasında el-Mâhâni&#8217;nin, hicri üçüncü asrın ortalarına doğru, üçüncü dereceden denklemler için basit bir çözüm yolu bulmaya çalıştığını da hatırlayabiliriz. Tıp ve optik sahasında Ebû Bekr er-Razi, &#8220;<em>nesnelerin görünmesi gözden eşyalara doğru bir görme kuvvetinin çıkması ile oluşur&#8221;</em> şeklindeki görüşlerinden dolayı Oklit ve Galinus&#8217;u tenkit ediyordu. Er-Râzi&#8217;ye göre <strong>görme fiili ışığın maddeden göze ulaşmasıyla gerçekleşmekte</strong>, <strong>ve</strong> <strong>aynı zamanda göz bebeği, kendisine giren ışı­ğın miktarına göre de küçülüp büyümekteydi</strong>. Keza el-Kindî&#8217;nin, Aristoteles ve diğer Yunan bilginlerinin Meteoroloji hususunda elde ettikleri bilgilerin büyük kısmından yüz çevirip, bir kısmı modern verilerden hiçte farklı olmayan önemli görüşler getirdiğini görebiliriz.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">         Kanaatimce &#8220;<em>Verme ve orijinal şeyler meydana getirme -el-atâ&#8217; ve&#8217;l-ibdâ</em>&#8221; döneminin şu iki önemli karakteri olmuştur: Bir kere, ilimlerin diğer sahalarında da göz alıcı yeni neticeler elde ettikleri hicri beşinci asrın ortalarına kadar, müslüman alimler kendilerini Kadîm Yunanlıların öğrencileri addederlerken, artık bu tarihten itibaren, başarılarının de­vamından dolayı, kendilerini onların müslüman hocaları saymaya başlamışlardır.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">         1- &#8220;<em>Verme ve orijinal şeyler meydana getirme-el-Atâ ve&#8217;1-ibdâ</em>&#8221; merhalesinin son sınırlarını tayin hususunda araştırmacılara hakim olan görüş şudur: &#8220;<em>İslâmî ilimlerin donuklaşması, hicri altıncı asırda başlamıştır!</em>&#8220;. Kendimin, bu araştırıcıların, donuklukla nitelenen altıncı asırdan sonra yaşamış ilim adamlarının başarılarına dair bir çok araştırmanın ortaya koyduğu gerçeklere mutabık olmayan bu iddiasına katılmadığımı bildirmem gerekmektedir.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">         Arab asıllı ilimlerin, hicri yedinci ve sekizinci asır­da zirveye çıktıklarını isbat etmek için fazla delile gerek yoktur. Misâl olarak İbnu&#8217;n-Nefîs&#8217;in kan dolaşımını keşfini; Lisânuddin ibnu&#8217;l-Hatib&#8217;in hastalığın bulaşmasını gözden geçirmesini; batılılar müstakil bir ilim haline getirilmesini miladî 15. y.y. da yaşamış olan Regiomontanus a nisbet ettikleri trigonometriyi Nasiruddin et-Tûsi&#8217;nin müstakil bir ilim halinde ele aldığını zikredebiliriz. Bütün bunlara sen, Şerefuddin et-Tûsî&#8217;nin dördüncü dereceden denklemler düzenleyip, bunları çözmesini; Gıyâsuddin el-Kâşî&#8217;nin matematik alanındaki birçok önemli buluşlarını: Kutbuddin eş-Şirâzi ve İbnu&#8217;ş-Şâtır&#8217;ın astronomi alanında gösterdikleri üstün gayretleri ve yedinci ve sekizinci asırda sosyo­loji ve tarih felsefesi ilimlerinin temellerinin atılmasını da ilâve edebilirsin.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">         Ben, Arapça ile yazan ilim adamlarının başarılarını sayıp dökme gayretinde değilim. Zaten böyle bir teşebbüste bir çok konferansı gerektirmektedir. Kaldı ki bu alandaki araştırmalar daha yolun başındadır. Benimse gayem, ilimler tarihinde Arablara ait dönemin bazı özelliklerini zikretmektir. Kanaatimce müslüman ilim adamlarının ilimler tarihinde ortaya çıkmaları çok önemli bir olaya sebep oldu. Bu da şu: İçinde, Babillilerden ve Greklerden miras kalan ve İslâm&#8217;dan az önce bir nevi gelişme gösteren ilim merkezleri karşılıklı müteessir olma imkânlarından son derecede yoksun idi. Fakat çok geçmeden bu ilim merkezleri, İslâm toplumunda, kendilerine karşılıklı tesir imkânlarını bahşeden canlandırıcı unsuru bulacaktır.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">         Ayrıca burada şu çok önemli husus ta itibara alınmalıdır: İslâm&#8217;dan az önce bazı ilim adamları kendi telifâtını tanınmış kadîm ilim adamlarına nisbet etmeye yönelmekte ve böylece kendilerini, nisbet ettikleri ilim adamlarının arkasına gizlemekteydiler. Çoğunlukla bu, ya kendilerine olan güvenin azlığından, ya da onları çoğunlukla, kendi kitablarını başkalarına nisbet etmeye sevk eden başka sebeplerden ileri gelmekteydi.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">İşte, zahiren tanınmış Grek müelliflerine nisbet edilmiş olan bu kitablar, ilim merkezlerinde elden ele dolaşmaya ve bundan sonra ilk kaynak olmaya başladılar. Derken, sahte kılığa sokulmalarında veya esas müelliflerinden başkalarına nisbet edilmelerinde hiçbir müdahalesi olmaksızın, tercüme yoluyla müslümanlara geçtiler. Bu sahte kitablar aracılığıyla da Grek ilimlerinin ehemmiyeti şuyû buldu ve insanlar onların kahramanlarının ve müelliflerinin isimlerini tanıdılar.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">         Müslümanlara gelince, tâ baştan beri manevi hiçbir ızdırap veya psikolojik kompleks ya da sıkıntı duymaksızın yabancı ilimleri alırken, seleflerine karşı açık bir tavır takınmışlardır. Bu büyük davranışın kıymeti, onun, kendi Arab üstatlarına karşı Latinler&#8217;inkiyle karşılaştırılınca daha iyi anlaşılacaktır. İlimler tarihine girmiş &#8220;<em>sarahet</em>&#8221; unsuru olarak isimlendirebileceğimiz bu vakıa münasebetiyle, onun çok önemli bir tesirinden bahsetmemiz mümkün olacaktır ki bu da, Arab ilim adamlarının, seleflerini umûmî bir tarz da tenkit metodudur.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">         Hakîkat aşkına diyoruz ki: Müslüman ilim adamları seleflerinden ilim aldılar, onlardan istifade ettiler. Hicri ilk üç asırda onlardan almaya ve faydalanmaya mecbur idiler de. Grek&#8217;ten aldılar, Hint&#8217;ten aldılar ve bu yabancıların kitablarını kendi dillerine çevirdiler. Aynı zamanda onlar kitablarının muhtevasını anlamak için. ilk plânda seleflerinin nesillerinden yardım almava ihtiyaç duyuyorlardı. Çünkü onlar bu orta veya aracı topluluklar ve bilgi sahibi insanlarla aynı cemiyette birlikte yaşıyorlardı. Yabancı üstatlara karşı onların gönüllerinden büyüklenme ukdesini çekip alıp, onları üstatlarına karşı mütevazı yapan ve böylece tenkitlerinde teenni ve itidale çok yakın bir mevkiye koyan sebebi, işte buradan anlayabiliriz.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">         Fakat bu sözden müslümanların, seleflerini mutlak mânada tenkit etmediklerini ve kadîm alimleri yargılama gücüne sahip olmadıklarını anlamamalıyız. Gerçekte durum bu anlayışın tamamen aksinedir: onlar, bu ilimlerle meşgul olmaya başladıkları çok erken tarihlerde seleflerini kritik etmeye başlamışlardır. Ancak onların tenkitleri islâm ilim adamlarına mahsus bir tarzda idi. Bu daha çok ahlâki bir üslupla yapılan tenkit idi ve bunu yapanlar da, ilimlerin gelişme prensibini bilen kimselerdi. Müslüman ilim adamlarının, seleflerinin ilmi gerekçelerini doğru ve açık olarak anlamaya yönelmiş prensipleri pek çok esasa dayanmaktaydı. Bir kere halef (sonraki nesil), bazı yanılma ve hatalara düş­müş olmaları onlar katındaki kadrü kıymetlerini hiç eksiltmeden, selefi sigaya çekebilmekteydi. Burada, çürüğe çıkarma ve yanlışını bulmada aşırı gitmemek şartıyla, selefin hatalarını düzeltmeye mani olacak hiçbir şey yoktu. Müslüman ilim adamlarının inancına göre, ilmî derecesi ne olursa olsun hatadan masun, yanılmalardan münezzeh hiçbir ilim adamı mevcut değildir, işte bu prensipler müslümanlar katında tenkitin ahlâki karakterli esaslarını kovmuş ve kritik etmeyi faydalı ve semereli bir hale dönüştürmüştür. Ne var ki bir çok araştırmacı bu gerçekten habersiz kalmış, vakıayı yanlış anlayışı, onu islâm dünyasının ilim adamlarını tenkit gücü az ve selefe körü körüne bağlılıkla ithama götürmüştür.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">         Bu duruma bir misâl vereceğim. 1957 yılında Bordeauxda yapılan bir kongrede araştırmacılardan birisi İslâmi ilimlerin donukluk sebebi meselesini tartışırken, şöyle bir iddiada bulunmuştur: Müslüman âlimlerin bütün gayretleri üstatlarından öğrendiklerini büyük bir sadakat ve bağlılıkla gelecek nesillere aktarmaya hasrolunmuştu. Yine onun iddiasına göre müslüman ilim adamlarının kendilerine güven duygusu az olduğundan, üstatlarından sonra yeni bir şey yapmaya gayret etmemişlerdir&#8221;(3)</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">         Böyle bir iddia her şeyden önce, muahhar asırlarda, öğrenci durumundaki müslümanların ulaştıkları seviye ile, daha önce üstatlarının bulundukları seviye arasındaki büyük farktan habersiz görünmektedir. Burada ben. onca kısalığına rağmen, ahlâki tenkit esaslarının karakterlerini açık­ça müşahede ettiğimiz el-Birûnî&#8217;nin şu sözünü nakletmekle yetineceğim: <strong>&#8220;Ben de her insan için zaruri olan, kendi dalında kendisinden öncekinin gayretlerini kabul etmek, şayet muttali olunursa hiç kızmadan eksikliklerini gidermek ve kendisinden sonra gelenlere bir öğüt olması bakımından ondaki güzel fikirleri devam ettirmek</strong> <strong> işini yaptım!&#8221;</strong> </span><span style="font-size:8pt;font-family:Verdana;">(el-Kânûn. 1. 4-5).</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">         Bundan sonra İslâmi ilimlerin bir diğer unsuruna, yani nazari ile amelî arasındaki denge ve ahenk prensibine değinmek istiyorum.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">Müslüman ilim adamlarının bu alandaki durumlarını bilmeyen bir çok kimse, pozitif ilimlerde araştırma esası olan tecrübeye dayalı ilmî metodun kurucusu olarak uzun zamandan beri Roger Bacon&#8217;u tanımaktadırlar. Bu bilginin ilkliği hususundaki inanç günümüze kadar süregelmiştir. Fakat bir mantık tarihçisi olan ve İslâmi ilimler sahasında da mütehassıs olmayan C. Prantl. bu düşünce akımına karşı sesini yükseltir ve der ki: (3.</span><span style="font-size:8pt;font-family:Verdana;">1</span><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">)<em> Roger Bacon tabii ilimlerde kendisine nisbet edilen bütün ilmi so­nuçları Arablardan almıştır!&#8221;.</em></span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">         Yine E. Wiedemann (4), M. Schramm gibi mütehassıslar, büyük bir açıklıkla teorik ve pratik ilmin esaslarını kurmada müslümanların yerini ve onların Bacon ve Leonardo da Vinci gibileri üzerinde açık tesirlerini açıklayabilmişlerdir. Münakaşa götürmeyecek tarzda açıkça ortaya çıkmıştır ki, müslüman âlimlerin işi, sadece tecrübeye yönelmemiştir. Gerçekte onlar tecrübeden önce teoriğin mevcut olması gerektiği meselesiyle de ilgilenmişlerdir. İşte bu mânada onlar tecrübeyi, araştırma esnasında sürekli kullanılan bir araç addetmişlerdir. Wiedemann bütün açıklığıyla, &#8220;<em>Arabların bu mevzuda önde bulunduklarını, hatta Bacon&#8217;un elde ettiği bilgilerin kadim Arablarınkinden oldukça az olduğunu söyler</em>&#8220;.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">Bunlara ilâveten Wiedemann, Müslüman âlimlerin araştırma ve tetkik metodlarındaki diğer bir niteliğe dikkat çekerek der ki (5); &#8220;Greklerin elde ettikleri araştırma sonuçlar, klasik üslubuyla&#8221; karşımıza çıkarken, çok istisnai olarak bu ilmi neticelerin başlangıcını araştırma imkânı hasıl olmaktadır. Fakat Arablardaki durum, tamamen bunun aksinedir. Arablar. bu gün de bazı araştırıcıların yaptığı gibi, yapmış oldukları ilmi faaliyeti safha safha açıklamışlardır. Böyle bir izah karşısında bize ancak, onların, ilmi faaliyetlerinin her safhasında güven ve sevinçle dolup taştıklarını tasavvur etmek ve sanat zevkleriyle kullanmış oldukları aletlerin mükemmelliği sayesinde araştırmalarında başarıya ulaştıklarını düşünmek düşmektedir.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-family:Verdana;">        </span><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">Müslüman ilim adamlarının tabiatı gözlemleriyle, astronomik müşahedeleri ve bunları sürdürmeleriyle; titizlik ve kendi buluşları olan araç-gereçleriyle cihanın karşısına, çeşitli ilim dallarında seleflerine nisbetle yeni bir dönemin temsilcileri olarak çıkmış oldukları, çoğu defa araştırmacılara gizli kalmaz.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">         Onların, yeni bazı ilimler tesis etmelerinden veya <em>ilmu&#8217;l-meâni</em> olarak isimlendirdikleri <em>en-nahvul-inşâî,</em> kimya, optik ilmi, müstakil ilim olarak trigonometri, tarih felsefesi, sosyoloji gibi bazı ilimleri yeni esaslar üzerine oturtmuş olmalarından sarf-ı nazar ederek diyebiliriz ki, onlar, hicri ikinci asırdan dokuzuncu asra kadar, birçok kere ilimleri tanıtmaya ve yeni görüşler doğrultusunda bunları yeniden tasnife tâbi tutmaya çalışmışlardır. Bütün bunların yanı sıra bir diğer hakikati açıklamak gerekir. O da, tabiat ilimleri ve felsefenin deyimleri (</span><span style="font-size:8pt;font-family:Verdana;">ıstılâhât</span><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">) tarihinde müslümanların önemli bir yeri olduğu, onların kendilerine ulaşan başkalarına ait malûmatı parlatmakla yetinmeyip, onlardan büyük bir kısmını da kurmuş oldukları gerçeğidir. Müslümanların ilimler tarihindeki yerin­den ve Latin âlemi üzerindeki büyük tesirlerinden söz ederken, bu tesirin sırrı Arabça kitabların latinceye tercüme edilmesiyle veya Haçlı savaşlarının neticesi ve Şarkın Garb ile temasa gelmesi sonucunda oluşmadığını, ama gerçekte bu büyük tesirin miladî dokuzuncu asırda başlayıp birkaç asır devam eden yabancı bilgileri alma ve bunların şekillenmesi (</span><span style="font-size:8pt;font-family:Verdana;">el-ahz ve&#8217;t-temessul</span><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">) faaliyetiyle meydana geldiğini hatırlamak lazımdır. Öte yandan bu büyük tesir şu üç yolla tamamlanıp kemâle ermiştir: İspanya ve Sicilya. İtalya ve Bizans&#8230;</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">         Benim burada, bu olayı tafsilatıyla anlatmaya gücüm yetmez: çünkü gayem bu değildir. Beni ilgilendiren bazı mülâhazalar beyan etmektir. Şöyle: Latinlerin yabancı malzemeyi alıp, şekillendirmesi faaliyeti Arablardaki tarzın dışında başka bir şekilde tamamlanmıştır. Müslümanlar bu malzemeyi İslâm dinine girenlerle, yabancı kültürlerin hamili olan kendi vatandaşları aracılığıyla elde etmişlerdir. Latinlerin durumuysa başka idi. Bir kere onlar bu bilgileri, çeşitli müesseselerin sistemlerini ve üniversitelerin metod ve programlarını siyasi ve dini düşmanları olan kimselerden almak zorunda kal­mışlardı. Kendilerinden ilim almış oldukları müslümanlara karşı düşmanlık ve kin duyuyorlardı. İşte bu da &#8220;<em>bilgi alma</em>&#8221; ameliyesi üzerine psikolojik bir kapalılık olarak yansıdı. Artık bundan sonra Latinlerin, müslümanların başkalarından ilim almalarında esaslı iki unsur olarak kabul ettiğimiz &#8220;<em>vuzuh</em>&#8221; ve &#8220;<em>sarahet</em>&#8221; unsurlarını yitirmeleri tabii olacaktır.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">         Hatta daha da fazlasını görüyoruz. Latinlerin müslümanlardan ilim alma faaliyeti, tamamen kendine mal etme (</span><span style="font-size:8pt;font-family:Verdana;">intihal</span><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">) şekline dönüşmüştür. Bu gerçeği çeşitli sahalarda mütehassıs ilim adamları da açıklamıştır. Bu mütehassıslar Latin ilim adamlarının, müslümanlardan aldıkları araştırmaları veya kendi dillerine tercüme ettikleri kitabları önce kendi telif ve tasnifleri olarak, sonrada Aristoteles, Calinos gibi meşhur Grek bilginlerini aidiyetlerini ortaya koymuşlardır. Ben bu cereyan hususunda fazla misal zikretmek, bunun diğer tezahürlerinden bahsetmek ihtiyacını duymuyorum.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">         Şu var ki, Latinlerin yaptıklarını da küçümsemek, niyetinde olmadığımı da açıklamalıyım. Benim bütün istediğim şunu söylemektir: Latinler, önceki hocaları Arablarınkinden farklı olan sebeblerle, onlardan ilim alma   cihetine  gitmişlerdir.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">         Bu hususları zikretmeye beni davet eden sebepse, müslüman bilginlerin batı alemindeki ilmî merhalenin gelişmesine olan ve bir çoklarınca bilinmeyen tesirine dikkat çekmektir.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">         Burada zikretmemiz gereken bir başka husus daha vardır. Şu: Müslüman âlimlere karşı düşmanlık ve kin duygularıyla muttasıf olan bu Arab asıllı ilimleri alma ve bunların şekillenmesi <em>(el-ahz ve&#8217;t-temessul</em>). daha bu ilimler yarı yolda ve henüz olgunluklarını tamamlamamışlarken meydana gelmiştir. Akla şu soru gelebilir: Nasıl olur da tarihçiler, Arabların garb ilmî merhalesini diriltmedeki tesirlerini asırlardır zikretmezler? Bize göre cevap açıkça, Batıda uzun asırlardır müslümanlar ve onların ilimlerine karşı hakim olan düşmanlık ruhunun boyutlarını anlamada yatmaktadır (6). Hatta bu durum, kendisine nisbet edilen ilmî sonuçları Latinceye çevirilen Arabca kitaplardan iktibas ede Bacon (1219/1290) a kadar uzanır. Mesela M. 1315 yılında ölen Raymundus Lullus, hayatını ve tüm gayretini Arablara ait olan her şeye mukavemete hasrettikten ve bir sürü kimya kitabı telif ettikten sonra, nihayet anlaşılmıştır ki, onun telifatının büyük bir kısmı Arab kaynaklıdır. Yine ayni şekilde birçoklarının, ilimlerin Arabların boyunduruklarından kurtarılması şeklindeki nidasını unutmayalım. </span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">         Öte yandan Arabları savunmaya devam eden bazı ilim adamlarının mevcudiyeti malûmunuzdur. Bunların en tanınmışı, İslami ilimleri takdiri kendisini Şarka göçe sevk edip, otuz yıl Dımışk&#8217;ta ikamet ederek tabiplikle iştigal eden, sonra M. 1515yılında Padua&#8217;ya dönen ve Arabça birçok kitabı Latinceye tercüme eden Andeas Alpagus&#8217;tur. Alpagusun Latince&#8217;ye tercüme ettiği kitaplardan bir tanesi de Michel Servet&#8217;in kendisine nisbet ettiği meşhur İbnu&#8217;n-Nefis&#8217;in kitabıdır. Fakat baskın çıkan, hakim olan ve M. onaltıncı yüzyıla kadar Almanya. Fransa ve İtalya da devam eden düşmanlık cereyanıdır. Bu cereyana kendini vermiş olan tanınmış liderlerden birisi de Tubingen üniversitesinden Leonhart Fuchs&#8217;tur. Arablara karşı mücadele eden ve onların kitablarını kendilerine nisbet edenlerden bir tanesi de, meşhur Paracelsus&#8217;tur.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">         Arab harfleriyle yazılı kitablardan direkt veya indirekt olarak istifade edilmesine rağmen, Arabların fonksiyonu onyedinci ve onsekizinci asırlar boyunca hep unutulur; ilim tarihçileri de tarihe dair eserlerini böyle bir havada telife başlarlar. Bununla birlikte, birçoğunun gayesi İslimi ilimlere hak ettiği mevkii vermek ve onu ilimler tarihindeki yerine oturtmak olan (!) (7) müsteşriklerin ortaya çıkmasıyla 18. yüzyıl islami ilimlerin lehine yeni bir unsur getirdi. Bu sahadaki en mühim ve en başta gelen şahsiyetlerden olmak üzere Jacob Reiske zikredile­bilir. Kendisine Kurt Sprengel, J.W. Geothe ve Alexander von Humboldt gibi ilim tarihçileri yardım etmişlerdir. Fakat onların gayretleri umumî ceyrana karşı pek tesir icra edememiştir. Ve bilhassa ilimler tarihinde şu görüşün hakim olmağa başladığı çağda&#8230; &#8220;M. onbirinci asırdan itibaren gözlenen bütün ilmî sonuçlar Grek ilimlerinin uyanması olmuş, neticede de Renaissance doğmuştur.&#8221;</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">         Buna rağmen muhalif bazı ilim adamlarının bu tavrı genel ilimler tarihinde bu şekilde hakim ol­muş ve tesirini de geniş bir şekilde bu güne kadar sürdürmüştür. Öte yandan bazı müsteşriklerin çabaları, özellikle araştırıcıların önceki asırda çalışmaya başladıkları ilim dallarında olmak üzere, bazı alanlarda hataların düzeltilmesine yönelmiştir. Genel akımdan etkilenmemeleri ve Pozitivist olarak bilinen 19. yüzyıl düşüncesine hakim olan hadiseye boyun eğmemeleri nisbetinde, bu onlar için mümkün olmuştur.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">         Arab asıllı ilimlerin ilimler tarihindeki mevkii me­selesini sunuşun, yakın gelecekte bu günkünden daha doğru ve adil olmasını ümit etmeliyiz. Bu arzunun tahakkuku içinse, îslamî kültüre varis olanların hakikatleri ortaya çıkarma davasına büyük bir payla katılmaları gerekir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family:Verdana;"> &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family:Verdana;"><font size="1">1-Kitab-ı mehricân efram Huneyn, Bağdad, 1974. s.. 447</font></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family:Verdana;"><font size="1">2-Fr. Rosenthal, das Fortleben der Antike im İslâm. Stuttgart, 1965, s.18.</font></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family:Verdana;"><font size="1">3- H. Ritter, &#8220;Hat die religiose Orthodoxie einen Einfluss auf die Dekadenz des İslams ausgeübt?&#8217;. Klassizismus und kulturverfall. 1960. s.. 136.</font></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family:Verdana;"><font size="1">3.1-Geschıcte der Logik. III. Leipzig. 1927, s.. 121.</font></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family:Verdana;"><font size="1">4-Birçok makaleleri ve özellikle, &#8220;Die Natunwissenschaften bei den orientalischen Völkern&#8221;. Eringer Aufsatze aus ernster Zeit. 1917, s.. 42-58</font></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family:Verdana;"><font size="1">5-İbn al Haythams Wegzur Physik&#8221;. Wiesbaden. 1963</font></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family:Verdana;"><font size="1">6-Bu hususta H. Schipperges. &#8220;Ideologie und Historiographie des Arabismus&#8221;. Sudhoffs Arcbiv. 1961.</font></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family:Verdana;"><font size="1">(!) işareti tarafımızdan koyulmuştur (çev).</font></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family:Verdana;"><font size="1">Bu yazı &#8220;<em>Muhadavat fi tarih&#8217;il ulum</em>&#8221; (R,yad, 1399, 1979)&#8217;da 9-23 sayfaları arasında arabça yayınlanmıştır.</font></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;"></span><br />
 </p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[YUNAN MUCİZESİ]]></title>
<link>http://makaleler.wordpress.com/2006/09/28/yunan-muctzesi/</link>
<pubDate>Thu, 28 Sep 2006 14:59:05 +0000</pubDate>
<dc:creator>mmustafauzun</dc:creator>
<guid>http://makaleler.wordpress.com/2006/09/28/yunan-muctzesi/</guid>
<description><![CDATA[Cemil MERİÇ Bütün Kur&#8217;an&#8217;ları yaksak, bütün camileri yıksak, Avrupalının gözünde Osmanlı]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p align="center" style="text-align:center;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">Cemil <strong>MERİÇ</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">Bütün Kur&#8217;an&#8217;ları yaksak, bütün camileri yıksak, Avrupalının gözünde Osmanlıyız; Osmanlı, yani İslâm. Karanlık, tehlikeli, düşman bir yığın!(1)</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">Avrupa, maddeciliğine rağmen Hıristiyandır; sağcısıyla, solcusuyla Hıristiyan. Hıristiyan için tek düşman biziz: Haçlı ordularını bozgundan bozguna uğratan korkunç ve esrarlı kuvvet. Genç cüce, müselsel zilletler sonunda ihtiyar devin zaaflarım keşfeder; ahde vefa, civanmertlik, merhamet&#8230; Aşağıdan alır, hulûs çakar, yaltaklanır ve&#8230; nihayet alteder devi. Cenk meydanlarında değil, yatak odalarında ka­zanılan bir zafer.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">Zavallı Türk aydını&#8230; Batılı dostları alınmasınlar diye hazinelerini gizlemeye çalışır. Sonra unutur hazineleri olduğunu. Düşmanın putlarını takdis eder, hayranlıklarını benimser. Dev, papağanlasır. Avrupalının Yunan-ı Kadim muhabbeti bir kendi kendine perestiş, histeriye varan bir perestiş. Sumner Maine, &#8220;tabi­atın kör kuvvetleri bir yana, kainatta hareket eden ne varsa kaynağı Yunan&#8221; diyor. Asya&#8217;nın bu haramzade mirasçısına &#8220;tek yaratıcı&#8221; payesi ihsan eden Sumner Maine, altı yıl Hint kanunlarıyla uğraşmıştı. Biliyordu ki, beşer düşüncesi en muhteşem meyvalarmı Ganj kıyılarında vermiş ve şiir Ganj kıyılarında kemalin şahikasına erişmişti. Hegelci idi, yani tekâmüle inanıyordu!</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">Her mucizeyi reddeden Renan&#8217;a göre, güneş altında tek mucize vardır: Yunan mucizesi. Yunanistan&#8217;ın tabiî güzellikleriyle mest olan üstat, iklimle izah ediyordu bu mucizeyi. Ama &#8220;Akdeniz havzasının diğer bölgeleri neden böyle bir mazhariyetten uzak kalmışlar? Bu imtiyazlı toprak, medeniyet öncülüğüne neden devam edememiş?&#8221; gibi sorulara cevap vermiyordu Hayat-ı Yesu yazarı.(2)</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">Geçen asrın bütün Türk düşmanları Helenizm bayrağı altında toplanırlar. Yunan yüceltildikçe, Osmanlıya karşı du­yulan husumet de kabarır. Yunancılık bir baştan bir başa sarar Avrupa&#8217;yı. Bu yeni mezhep, İngiliz&#8217;le Rus&#8217;u, Alman&#8217;la Fransız&#8217;ı kaynaştırır. Byron&#8217;m hayatına malolur bu karasev­da, Hugo&#8217;ya neşideler ilham eder.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">İslâmiyet, Eski Yunan&#8217;ın mirasını titiz bir tahlile tâbi tutmuş, değerli bulduğu bilgileri irfan hazinesine katıp, posayı Avrupa&#8217;ya terketmişti. Osmanlı aydını için, sular altında kalan bir kıtaydı Eski Yunan. Olemp Tanrılarının ahlâk dışı maceralarıyla, Pelopones haydutlarının düzme menkıbeleri ne alâkadar ederdi onu?</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">O putperestler ülkesini ilk merak edenler, Abdülaziz devrinin Batı hayranı paşalarıdır. Maarif nazırı Saffet Paşa, &#8220;tercüme odası hulefasından&#8221; Kostantinidi Efendi&#8217;ye bir Yunan-ı</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">Kadim Tarihi ısmarlar.(3) Eserine &#8220;besmele&#8221;yle başlayan bu gaynmüslim Osmanlıya göre, &#8220;milel-i kadim-i meşhureden Eski Yunanlılar&#8230; mebadi-i medeniyete bir hayli emek ve hizmetlerde&#8221; bulunmuş, &#8220;ve içlerinde pekçok hükema-i benam zuhur&#8221; eylemiş, &#8220;<em>zaman-ı hükümetleri ahval-i âlemin tegayyür ve teceddüdünü mucib olan nice nice vukuat-ı cesimeye masdar olmuş</em>&#8221; bir millettir. Ne yazık ki, &#8220;millet-i mezkûre-nin ahval ve âsânna dair lisan-ı türki üzere yazılmış bir tarih&#8221; yoktur. Kostantinidi Efendi, Yunan paganizmini şöyle anlatır: &#8220;Yunanlılar âsâr-ı tabiiyeyi fünun vasıtasıyla anlaya­madıkları için onlara -</span><font size="1"><span style="font-family:Verdana;">hâşâ ki</span></font><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">- uluhiyet isnad edip mesela rüzgâr ve güneş ve ateş ve bahr-ı muhit ve nehirler ve ormanlar Yunanlılar indinde bir ilâh addolunurlar, kezâlik kuvvet ve şecaat ve hüsün ve maharet ve san&#8217;at ve dirayet gibi evsaf dahi&#8221; birer Tanrı sayılırdı. &#8220;<em>Avâm-ı nâsın vehim ve hayali buralarda kalmayıp, mâbudlar için bir iş-i pürâşub dahi terennüm edildiğinden, zuumlarınca zevat-ı ilâhiyenin ahvâl-i acibelerini, görüp geçirdikleri korkunçlu ve tehlikeli vakıaları uzun uzadıya yazarlardı. İşbu efsaneler topluca olarak bir kitapta münderiç ve Yunanlıların itikad-ı diniyesi kavâide merbut olmayıp hemen cümlesi karmakarış ve şâyân-ı taaccüb birtakım hikayat-ı garibeden ibarettir&#8221;</em>.(4)</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">Bu ağırbaşlı kitabın Türk fikir hayatında ne gibi yankılar uyandırdığını bilmiyoruz. Bildiğimiz şu ki -Sadullah Paşa&#8217;nın yarıda kalmış ve basılmamış îlyada tercümesi bir yana- Tarih-i Yunan-ı Kadim&#8217;in neşir tarihi olan 1870&#8242;den ilk Yunan Tarih-i Edebiyatının neşir tarihi olan 1911&#8242;e kadar Yunan&#8217;ın &#8220;enafis-i âsâr&#8221;ından hiçbiri dilimize aktarılmamıştır. Nihayet İkinci Meşrutiyet&#8230; Batılılaşma yolunda dev adımlarıyla ilerleyen ve Fransız edebiyatı ile sermedi bir vuslat halinde yaşayan intelijansiyamızı yeni bir merak sarmıştır: kaynaklara inmek. Batı irfanının Yunan-ı Kadimden başka kaynağı var mı? Resimli Kitab&#8217;m edebiyat tenkitçisi Raif Necdet, arkadaşı Mehmed Rauf&#8217;un Yunan Tarih-i Edebiyatı&#8217;nı büyük bir muhabbetle selamlar: &#8220;<em>mâzi-i edebiyata vukuf peyda edemeyen bir sanat&#8217;kâr, istikbal-i edebiyata nasıl zaferle hükümferma olabilir?&#8230; Artık Fransa&#8217;yı bir müddet ihmal edebiliriz. Çünkü, şimdiye kadar onunla çok meşgul olduk. Edebiyatımızı marîz, asabı, nisvî yapan bu edebiyatla az bir müddet kat&#8217;-ı münâsebat etmeyi ben edebiyatımızın sıhhat ve ciyâdeti için lâzım addediyorum&#8230; Yunan-ı Kadim târih-i edebiyatını tedkik, kurunu ûlâ edebiyatının en mühim ve şâmil bir safhasına nüfuz etmek, yahut başka bir ifade ile edebiyatın menşeini, safâhat-ı teessüs ve teşekkülünü görmek demekdir.&#8221;</em>(5)</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">Mehmed Rauf&#8217;un eserini takdim edişi çok daha şairane: &#8220;<em>Bir kısm-ı mühimmi iklim-i câzibedârımızda doğup büyüyen, icazkâr elleriyle eyvan-ı şiir ve edebiyatın esaslarını kuran ve nihayet şehrah-ı tefekkür ve tahassüste selasil-i âsâr&#8217;a pişva olan Yunan hükema ve şuarasının hayat ve meslekleriyle mahsulat-ı fikriyeleri hakkında az-çok iktisabı malumat iktiza eder</em>.&#8221; Yazarın büyük ızdırabı, Yunanca &#8220;enafis-i âsâr&#8221;ın hâlâ dilimize çevrilmemiş olmasıdır. Filhakika, &#8220;<em>Eski Yunanlıların en hakiki ibdaları edebiyatlarıdır. Hususatı sairede Mısırlılarla milel-i şarkiyeden hayli iktisabatda bulundukları halde edebiyatda hiçbir milleti numune ittihaz etmemişlerdir.&#8221; Bugünkü Batı edebiyatına &#8220;vukuf peyda etmek için&#8221; mutlaka Yunan ve Roma edebiyatını bilmek lâzım. &#8220;Eski Yunanlılar yalnız Yunan edebiyatının değil fakat edebiyatın mübdiidirler&#8221;.(6)</em></span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">Hülasa edelim: 1912&#8242;ye kadar Türk intelijansiyası Yunan-ı Kadime karşı hürmetkar bir tecessüs duymaktadır sadece. Yunan &#8220;hocalarımızın hocası&#8221;dır, edebiyatın kurucusudur; bu itibarla tanınması şarttır. 1912&#8242;de Paris&#8217;ten İstanbul&#8217;a dönen genç bir kabiliyet bu hürmetkar tecessüsü çılgın bir aşk haline getirir. Başka bir tabirle, Yunanlı Papadiamantopulos (</span><span style="font-family:Verdana;"><font size="1">Jean Moreas</font></span><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">) ile Kübalı Heredia&#8217;nın coşkun tilmizi Yahya Kemal, Paris kahvehanelerinde duyduklarım Peyam-ı Sabah okuyucularına şöyle aktarır: &#8220;<em>Tarihte hayy ve muhyî bir insaniyet var: Bahr-ı Sefid havzası. Hayata susayanlar o havzanın sahiline doğru koşuyor. Tarihin bu karn&#8217;ını fena bulan insanlar, Athena Pallas etrafında birleşecek. Renan&#8217;ın altmış sene evvel Suriye&#8217;den dönerken Atina Akropolisi üstünden yükselen münacaatı, beş asr-ı tefekkürün son sözü idi.&#8221; &#8220;Yunan esatiri her kavmindir&#8221; genç şaire göre, &#8220;medenî insanların ebedî kitabıdır</em>&#8220;.(7) Bir başka yazısında büsbütün coşar şair; &#8220;<em>güneş, denizden şarkılarla yükseliyor, şarkılarla batıyor. Hayat, gündüz coşkun, gece seyyah bir musiki halinde. Erkekler üryan kahramanlar, kadınlar da ince tüllerle örtülü uzun sebular gibi&#8230; Zevce ve zevçleri gördüm, kollarını birbirlerinin omuzlarına atmış yürüyorlardı&#8230; Beni bu beldenin saadeti ürküttü&#8230; Burada aşk, din, san&#8217;at; hayat halinde mütecelli. Bu âlem bir sebûtraşın eseridir; bu eseri de eski bir sebudan numune alarak yaptı&#8221;.</em>(8)</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">Paris&#8217;ten gelen şairin sesi, Mısır&#8217;dan gelen genç bir ikbalperestte, (</span><font size="1"><span style="font-family:Verdana;">Yakup Kadri</span></font><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">) tannân akisler buldu. Biraz da onu dinleyelim: &#8220;<em>Bütün kitaplarımı yaktım&#8230; Kaybettiğim zamana ağlıyorum&#8230; nihayet menbaı buldum. Fakat, heyhat, neden sonra&#8230; Şimdi kendimi genç, kavi, yüksek ve geniş buluyorum&#8221;</em>. Sayfalarca sürüp giden bu mensur kaside beklenmedik bir ifşa ile sona erer. Üstat &#8220;cihan-ı bedayiin bütün usaresini sanki bir bardak suda&#8221; içmiş, yani Homeros&#8217;u okumuştur. &#8220;<em>O Homeros ki&#8230; tarihi, tarih-i medeniyeti tek başına yaptı&#8230; Homeros&#8217;tur ki, Atina&#8217;yı, Roma&#8217;yı, Paris&#8217;i doğurdu&#8230; hatta diyebilirim ki, tayyarenin mucidi de Homeros&#8217;tur&#8230; Homeros, yalnız beşeriyeti ibda ile kalmadı, beşeriyete beşeriyet muhabbetini öğretti&#8230;</em>&#8221; (9)</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">Hasan Âli: &#8220;<em>Edebiyatımızda en eski medeniyetlere beşik olmuş Anadolu&#8217;nun eski sakinlerine ilk akrabalık duyan ve duyuran, Yakup Kadri oldu. Şimdi Sabahattin Eyüboğlu&#8217;nda ve onunla beraber pek çok gençlerimizde gördüğümüz Anayurt Anadolu&#8217;yu payen geçmişiyle beraber yaşayarak benimseme fikri, köklerini burda bulur</em>&#8221; diyor.(10)</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">Kısaca: gönülleri çağdışı kalmaya razı olmayan garpperest aydınlarımız Yunan&#8217;dan fazla yunana kesilirler, hocalarına parmak ısırtacak kadar yunancı. Ama, Balkan Savaşı kopmak üzereymiş, Avrupalı dostları hasta adamın mirasını bölüşmek için sabırsızlanıyorlarmış, onlara ne! Dâva: ne pahasına olursa olsun Osmanlıyı yıkmak. Medeniyet bunu icap ettirmiyor mu? Efendileri yalan mı söyleyecek? Kendine yeni cedler arayan kibar intelijansiyamız, elbette ki Yunan&#8217;ı Moğol veya Hun&#8217;a tercih edecekti.(11)</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">İhtiyar bir medeniyet, düşmanlarının tasviyesine uyup intihara hazırlanırken dost bir ses Yunan efsanesini temelinden çatırdatıyor ve uyanın diye haykırıyordu bize. Yunanperestlik, Truva&#8217;ya sokulan at. İlmin sesiydi bu, haysiyetin, şuurun sesiydi. Devleştirilen Yunan-ı Kadim&#8217;i hakiki buutlarına irca ediyor ve bütün bir husumet dünyasına karşı hakkın müdafaasını yapıyordu; hakkın, yani Osmanlının. Her Türk aydınının dikkat, ibret ve hürmetle okuması gereken bu eserin adı: <em>Les Grecs â Toutes les Epoques</em>, 1870&#8242;de üçüncü baskısı yapılmış.(12) Kim yazmış, bilmiyoruz. Kendini &#8220;eski bir diplomat&#8221; olarak tanıtan bir vicdan. Kitabın ayırıcı vasıfları: cihanşümul bir kültür, mutlak bir tarafsızlık&#8230; Mukaddimeyi okuyalım:</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">&#8220;Bir kavim ki, fertleri de, devletleri de çapulculukla palazlanmış. Hor görmüş alın terini. Haklıyla haksızı, iyiyle kötüyü ne yönetenler umursamış, ne yönetilenler. Yalnız kaba kuvvet saygı görmüş o ülkede. Medeniyetin en parlak devrinde ahalisinin kırkı köle biri hür. Genç sefihlerle, kart fahişeler baştâcı. Her yıl, tanrılara insanlar kurban edilmiş; binlerce çocuğun kanına girilmiş her gün. Bir kavim ki, bütün meziyetlere düşman: kabiliyete, asalete, servete&#8230; Kâh paralı asker, kâh haydut&#8230; Amacı tek: yağma. Her hayâsızlığı tanrılaştıran bu kavim üç şeyde birinci: kibirde, yalanda, fuhuşta. Ama bu meziyetlerini (!) öyle ustaca kullanmış, öyle pazarlamış ki, iki bin yıl tarihin baş köşesine oturtulmuş&#8230; İnsanlık, en rezil çocuğuna düşkün çılgın bir anne.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">Roma, bu delice sevginin ilk sorumlusu. Kıyıcılıktan başka hüneri olmayan cahil ve kaba Romalılar, Yunan&#8217;ın ahlâksızlıklarını kemalin son mertebesi sanmışlar. Örnek almışlar Yunanlıları: Messalina Lamia&#8217;yı gölgede bırakmış, Neron Demetrius&#8217;u, Heliogabalus Alkibiyades&#8217;i.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">Yunan-Latin ahlâksızlığı manastırlara sokulur Ortaçağda. Dua ve ibadetten bunalmış ruhların sığındığı bir limandı bu ahlâksızlık. Keşişlerin -</span><font size="1"><span style="font-family:Verdana;">hayalen de olsa</span></font><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">- Pelopones ve Attik haydutları gibi yaşaması ne baş döndürücü tezattı! Kilisede mezamir okuyan üstadın nasıl büyük bir sabırsızlıkla hüc­resine koşup Yunanca yazmaların şerhine koyulduğunu bir düşünün! Bugün, bize sunulan Yunan, o sarihlerin Yunan&#8217;ı. Manastırlarda görülen bir rüya, keşişler hayatının bir vahası. Evet, Yunan&#8217;ı papazlar güzelleştirmiş. Onlar olmasa Yunan bize olduğu gibi görünecekti: sefil, hayâsız, iğrenç&#8230;</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">Çağdaş aydınlardan bazıları korka korka eleştirecek olmuş Eski Yunan&#8217;ı. Hadlerine mi? En köklü inançlarımıza saldırabilirsiniz. Beis yok: kasırgalar, toprağın derinliklerine kök salan ağaçları daha da güçlendirir. Ama tutkunluklarımız yapraklara benzer: en hafif bir rüzgâr altüst edebilir onları. Yunan aleyhinde ilk fısıltılar duyulur duyulmaz, Yunan edebiyatının çürümüş yapraklarını kendilerine paravana yapanlar yaygarayı bastılar: susun nankörler, yediğimiz onların ekmeği; yuvamız, giysimiz, dilimiz onların; siyaseti onlardan öğrendik; kitap, hitabet, şiir, güzel sanatlar, felse­fe, hatta din onların armağanı.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">Gübreden güzel çiçekler fışkırır, doğru! Ama lağımdan çiçek fışkırdığı görülmüş mü?</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">İnsanlık böyle bir bataklığa saplanmış asırlardır, Yunan-Latin bataklığı&#8230; Ve uyuyakalmış. Sonra çalkalanmış durgun sular. Ve zeka coşkun kaynaklar gibi çamurlarından arınmaya başlamış.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">Çağının cahil aydınlarına Yunan&#8217;ın, tahayyül ettikleri Yunan olmadığını ilk haykıranlardan biri Voltaire. II. Katerina&#8217;nın, sahiden her şeyi Yunanlılara mı borçluyuz sualine verdiği cevap şu üstadın:<em> Hayır efendim, Yunanlılar hiçbir şeyi keşfetmemiş. Pek az şeyi ıslah etmişler, hem de çok çok geç.</em></span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">Arkeoloji ile filoloji, Voltaire&#8217;in ne kadar haklı olduğunu isbat ediyor. Evet, çağdaş ilim, Yunan&#8217;ı gerçek hüviyeti ile tanıtmaktadır; ama dağınık bir ışık bu. Kendi araştırma sahalarında son derece kesin hükümler veren ilim adamları buldukları hakikatlerden ürkmüş gibi birtakım ihtirâzî kayıtlara sığınıyorlar. Herkes, Yunan&#8217;ın, kendi sahası dışındaki marifetlerine hayran.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">Felsefeciye göre, Yunan hikmeti daha önceki kavimlerden alınmış, burası muhakkak. Ama ticarette Yunanlıların üstüne yok.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">iktisatçı, Yunanlıların sanayide, ticarette, maliyede ne kadar ehliyetsiz olduklarını isbat ettikten sonra, &#8216;ilmî dehaları&#8217; karşısında yerlere kadar eğiliyor.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">Riyaziyeci, yazık diyor, Yunanlılar cebirden habersiz. Hintlilerden aldıkları hesabı da, Mısırlılardan aldıkları hendeseyi de berbat etmişler. Ama heykelleri harika.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">Arkeologlar hayretler içinde&#8230; bu ne zevksizlik! Bu renkleri bizim oyuncak imalatçıları kullanmaz. Adamlar âbidelerini, sanat eserlerini bu renklerle boyamışlar. Ne var ki, aile hayatlarında, toplum hayatlarında fazilet örneğiler.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">Hukukçular mebhut: hayır hayır, dünyada Yunanlılar kadar ahlâk ve kanun tanımayan başka bir kavim gösterilemez. Ama Yunan şiiri&#8230; ve saire, ve saire. Dikkat buyurulsun! Konuşanlar rastgele insanlar değil, çağdaş ilmin en gü­venilir temsilcileri&#8221;.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">Yazar, &#8220;korkunç ve inandırıcı şehadetlerle dolu dosyasını&#8221;, Avrupa efkâr-ı umumiyesine sunmadan önce, Kadim Yunan&#8217;ı, Kadim Yunan kaynaklarına dayanarak tanıtıyor. Batı&#8217;nın göklere çıkardığı bu kavmin kendi öz evlatları tarafından nasıl anlatıldığını görmek ibret verici gerçekten.</span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><font size="2"><span style="font-family:Verdana;">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</span></font></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-family:Verdana;"><font size="1">1-Bkz. Cemil Meriç, Jurnal, cilt 1, &#8220;Bütün Kur&#8217;anları Yaksak&#8230;&#8221; iletişim Yayınları, 2. baskı, Eylül 1992, s. 383 vd.</font></span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-family:Verdana;"><font size="1">2-Renan Ernest, La Vie dejtsus, Paris 1863. 10</font></span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-family:Verdana;"><font size="1">3-Tarih-i Yunan-ı Kadim, 1870, 340 sayfa.</font></span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-family:Verdana;"><font size="1">4-a-g.e., s. 29.</font></span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-family:Verdana;"><font size="1">5-Raif Necdet, Hayat-ı Edebiye.</font></span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-family:Verdana;"><font size="1">6-Mehmed Rauf, Yunan Tarih-i Edebiyatı, Önsöz.</font></span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-family:Verdana;"><font size="1">7-Hasan Âli Yücel, Edebiyat Tarihimizden, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1957,ciltl,s. 257. </font></span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-family:Verdana;"><font size="1">8-a.g.e., s. 261.</font></span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-family:Verdana;"><font size="1">9-a.g.e., s. 291.</font></span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-family:Verdana;"><font size="1">10-a.g.e., s. 291 vd.</font></span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-family:Verdana;"><font size="1">11-Bkz. Cemil Meriç, Bu Ülke, &#8220;Yunan&#8217;a Kaçış&#8221;, İletişim Yayınlan, 7. baskı, Kasım 1992, s. 143.</font></span></p>
<p style="text-align:justify;" class="MsoNormal"><span style="font-family:Verdana;"><font size="1">12-Dossier â consulter pour la Question d&#8217;Orient. Les Grecs a Toutes les Epoques, de-puis les temps les plus reculCs jusqu&#8217;â l&#8217;affaire de Marathon en 1870, par un anci-en diplomate en Orient (Şark Meselesi için incelenmesi gereken bir dosya: En eski zamanlardan 1870&#8242;deki Marathon olayına kadar Her Devirde Yunanlılar. Yazan: Doğudaki eski bir diplomat), E. Dentu, Paris, 3. baskı, 1870, 436 sayfa.</font></span></p>
<p align="right" style="text-align:right;" class="MsoNormal"><strong><span style="font-size:8pt;font-family:Verdana;">(Umrandan Uygarlığa, 9–17)</span></strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>
