<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress.com" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>edeb &amp;laquo; WordPress.com Tag Feed</title>
	<link>http://en.wordpress.com/tag/edeb/</link>
	<description>Feed of posts on WordPress.com tagged "edeb"</description>
	<pubDate>Fri, 01 Jan 2010 00:12:57 +0000</pubDate>

	<generator>http://en.wordpress.com/tags/</generator>
	<language>en</language>

<item>
<title><![CDATA[Hangi Islam: Edep dışı Hadisler (4)]]></title>
<link>http://elbab.wordpress.com/2009/11/28/hangi-islam-edep-disi-hadisler-4/</link>
<pubDate>Sat, 28 Nov 2009 16:03:13 +0000</pubDate>
<dc:creator>muhabbetci</dc:creator>
<guid>http://elbab.wordpress.com/2009/11/28/hangi-islam-edep-disi-hadisler-4/</guid>
<description><![CDATA[Önce ki yazılarım da uydurulan hadislere birçok kez değindim. Islamiyet altında bu tür saçma hadis u]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><h4><span style="font-size:small;"> <img src="http://blog.milliyet.com.tr/Images/Blog/190/21/215792.jpg" alt="" align="right" /> Önce ki yazılarım da uydurulan hadislere birçok kez değindim. Islamiyet altında bu tür saçma hadis uyduranlar ne kadar ALLAH´a iman ettiklerini varın siz düşünün artık. Anlatacaklarım daha bitmedi, tam tersine aslında daha işin başlangıcındayız. Başlığı bu sefer &#8220;Edep dışı hadisler&#8221; diye seçtim.<br />
Hadisleri seçerken bir kısım hadisi bilerek almadım buraya, dileyen hadis kitaplarını bu konuda karıştırır, kendi araştırır bulur. Niçin almadığıma gelince, açıkcası utandım!</p>
<p>Zaten aldığım hadislerde edep dışı rivayetlerdir (affinıza sığınarak alıyorum, bu kardeşinizi inşallah hoş görürsünüz). Tabi ki sadece hadisde kalmayıp bazı son zamanda fetva diye ortaya attıkları saçmalıklardan´da bir demet aldım. Maksat düşündürmek!</p>
<p>Şimdi gelelim affınıza sığınaraktan derlediğim hadislere.<span><!--more--></span></p>
<p><strong>1) Peygamberin Cariyesi zina etmişmiş:</strong></p>
<blockquote><p>Hz. Ali hutbede şöyle buyurdu: “Ey insanlar, kölelerinize –ister muhsan olsunlar, ister olmasınlar- hadleri tatbik edin. Zira Hz. Peygamber As.’ın bir cariyesi zina yapmıştı, ona celde tatbik etmemi emretti. Dövmek üzere yanına geldim. Yeni nifas olmuştu. Döversem öldürürüm diye korktum. Durumu Rasülüllah’a arzettim. Bana:<br />
“_ İyi yapmışsın,  iyileşinceye kadar ona dokunma” dedi.”<br />
<em>(Müslim,  Tirmizi,  Ebu Davut) KÜTÜB-i SİTTE; 1593,  5/168,  169</em></p></blockquote>
<blockquote><p>Hz. Enes anlatıyor:<br />
Bir adam, Rasülüllah’ın ümmü veledine temas etmekle itham edilmişti. Rasülüllah, Hz. Ali’ye “Git boynunu vur” diye emretti. Hz. Ali, adama geldiği vakit, onu bir kuyunun içinde yıkanıp serinliyor buldu.<br />
“Çık dışarı” diyerek elinden tutup kuyunun dışına çıkardı. Hz. Ali adamın “burulmuş” hadım edilmiş ve erkeklik organından mahrum olduğunu gördü. artık ona dokunmayıp, durumu Hz. Peygamber’e haber verdi. Rasülüllah, onu, davranışı sebebiyle takdir etti.” <em>(Müslim,  Tevbe 59,  2771) KÜTÜB-i SİTTE; 1602,  5/176,  177 (1)</em></p></blockquote>
<p>Bu iki rivayeti iyice anlamanız için tekrar tekrar okumanızı istirham ediyorum. Rivayetde ki edepsizlik bütün hadleri aşmıştır.</p>
<p>Birinci rivayette, peygamberimiz Muhammed Mustafa´nın (salatü selam olsun ona), ona çocuk vermiş olan cariyesinin zina yaptığını, zina neticesinde hamile kaldığını ve bu çocuğu doğurduğunu anlatmaktalar.</p>
<p>Bu rivayetde çirkin iftiraya maruz kalan cariye, MARIYE anamızdır! Yani Peygamberimize küçük yaşta ölmüş olan Ibrahimi veren anamızdır! Bu tür rivayetleri uyduran melunlar, peygambere nasıl sataşacaklarını<br />
bilemediklerinden,  onun ölümünden sonra böyle edepsiz rivayet uydurmuşlardır.<br />
Şimdi biz bu edepsizlikleri red edince, bizlere &#8216;Dinsiz&#8217; gözüyle bakıyorlar. Buyrun bakalım hangi müslüman bu hadisleri kabul edebilecek? Siz kabul edebilecek misiniz?</p>
<p><strong>2) Cariyenin avreti namus değil anlaşılan:</strong></p>
<blockquote><p>493- Abdullah İbnu Amr İbni’l-As (radıyallahu anhümâ) anlatıyor:<br />
“Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ” buyurdular ki: “Sizden biri cariyesini veya kölesini veya ücretlisini evlendirdi mi, artık onun avretine bakmasın.”<br />
<em>(K.S. 2680 C.8 S.522 Akçağ,  alıntısı: Ebû Dâvud,  Libâs 37,  (4113, 4114) .)</em></p></blockquote>
<p>Bu rivayet nerde geçiyor dikkat ettiniz mi? KÜTÜB-İ SİTTE´de. Yani en güvenilir diye bize yutturulan kitaplar´da. Yani bu hadis SAHIH! Şimdi anlaşıldı şeriatçılar ne diye &#8216;cariye isteriz&#8217; diye bağırdıkları. Ne diyor rivayet anlayalım. Cariye evlenirse artık avret yerlerine bakmayacakmışız! (insan buna sahih diye nitelendirmeye utanır yahu!).</p>
<p>Şimdi bu tür saçmalığı, peygamberimizin söyleyebileceğine nasıl inanabilir insan? Bir taraftan diyeceksin ki (kur´an diyor) &#8220;üstün ahlak sahibi peygamberdir&#8221; öte yandan kalkacaksın &#8220;Peygamber dedi ki&#8221; diyeceksin &#8220;Avretlerine evlendikten sonra bakmayacaksınız!&#8221;.</p>
<p>ALLAH ıslah etsin ne diyeyim.</p>
<p><strong>3) Peygamberin eşine uydurulan çirkinlik:</strong></p>
<blockquote><p>501- Enes b. Mâlik’ten rivayet: “Uhud harbinde, Yemin olsun ki, Âişe binti Ebi Bekir ile Ümmü Süleym’i paçalarını sıvamış halde gördüm. Baldırlarının bileziklerini görüyordum. Su tulumlarını taşıyor, sonra gâzilerin ağızlarına boşaltıyorlardı. <em>(Müslim,  C.8 H.136/655 Sönmez Neşriyat.)</em></p></blockquote>
<p>Bu rivayet apaçık Ayşe ve Ümmü Süleym´ye yapılan bir iftira değildirde nedir? Kaldı ki farz edelim gerçekten Peygamberin eşi bu şekilde su taşıdı ve yardımcı oldu, peki bu adam bacaklarını anlatma gereğini niye duymuş acaba? Yani övüyormu sövüyormu belli değil.</p>
<p>Kendi hamımlarını çarşafa sokup, &#8220;tek bir saç teli görünse yetmiş yıl cehennemde yanacak&#8221; diyenler, peygamberin hanımına gelince &#8220;bu hadisler Sahihtir&#8221; diyorsa, bu ikiyüzlülük değildirde nedir?</p>
<p><strong>4) Terbiyesizliğin daniskası! :</strong></p>
<blockquote><p>519-&#8230;. Câbir b. Abdullah (r.a.) ’den; demiştir ki:Resûlullah (s.a.)<br />
“- Biriniz bir kadına dünürlük yaptığı zaman kendisini o kadınla evlenmeye sevk eden organlara bakmaya imkân buluyorsa, bunu yapsın-”<br />
(Câbir) dedi ki: “ben bir câriyeyle evlenmek istedim, bunun üzerine (onun haberi olmadan görebilmek için) onu gizli gizli gözetlemeye başladım. Nihayet beni kendisiyle evlenmeye sevk eden (organlar) ını gördüm de onunla evlendim.<br />
<em>(Ebû Dâvud,  K.en-Nikâh (12) ,  Bâb 17-18 C.8 S.148 Şamil Yayınları.)</em></p></blockquote>
<p>Hani birşeyler yazacağım ama harbiden bu saçma sapan hadisi sizlerin vicdanına bırakıyorum.</p>
<p>Açıklamaya ne gerek var,  işte yazıyor! Anlayan anlamıştır zaten ne anlama geldiğini. Bize susmak düşer!</p>
<p><strong>5) Peygamberimize çok çirkin bir iftira! :</strong></p>
<blockquote><p>520-&#8230;&#8230;&#8230;.. Câbir (r.a.) ’den rivâyet olunduğuna göre, Peygamber (s.a.) (ansızın) bir kadın görmüş, bunun üzerine Zeyneb bint Cahş’ın yanına girip onunla ihtiyacını gidermiş, sonra ashabının yanına çıkıp onlara; “Kadın, şeytan kılığında (bir erkeğin) karşısına çıkabilir kim böyle bir şeyle karşılaşırsa, hemen ailesine gelsin (ve onunla cinsi münâsebette bulunsun) çünkü bu (şekilde hareket, kadınlara yönelik) içindeki(his) leri zayıflatır.” buyurmuş..<br />
<em>(Ebû Dâvud,  K.en-Nikâh (12) ,  Bâb 42-43 Şamil Yayınları,  ayrıca: Müslim,  nikâh 9; Tirmizi,  redâ’ 9.)</em></p></blockquote>
<p>Şimdi bunu açıklayarak okuyalım. Peygamberimiz yolda bir kadın görüyor ve anlaşılan o ki; (haşa) kadını çok (cinsellik manada) çekici buluyor. Bunun için gidiyor Zeynep anamız ile cinsi münasebette bulunuyor!</p>
<p>Birde utanmadan geliyor (güya) bunu ashabına anlatıyor! Şimdi bunu hangi akıla uyarak izah edebileceksiniz? Böyle bir peygamber olurmu hiç?</p>
<p>Hiç o üstün ahlak sahibi insan bunu yapmış olabilirmi? Bu ne rezalet! ! ! !</p>
<p>Kalem Suresi 4 <strong>Ve gerçekten sen,  çok büyük bir ahlak üzerindesin.</strong></p>
<p><strong>6) Cariyenin Avreti:</strong></p>
<p>Şimdi su Fetva kitapların da olan alıntıyı dikkatlice okuyun:</p>
<blockquote><p>&#8220;Yabancı kadın hür değil de cariye ise bazı alimler &#8216;Onun avreti göbekle diz arasıdır&#8217; demiştir.&#8221;</p></blockquote>
<blockquote><p>&#8220;Bazıları da &#8216;Cariyenin avreti yaptığı iş sırasında açılmasına ihtiyaç olmayan kısımlardır&#8217; demiştir. Buna göre, câriyenin başı, kolları, bacakları, boynu, göğsü avret sayılmaz. Sırtı, karnı, kollarının yukarısı avret mi değil mi münâkaşa edilmiştir.&#8221;</p></blockquote>
<blockquote><p>&#8220;Ne erkeğin kadına, ne de kadının erkeğe dokunması hiçbir surette caiz değildir. Hacâmat, sürme veya bir başka sebep dokunmayı caiz kılmaz. Zira dokunmak, şeriat nazarında bakmaktan daha beterdir. Zira, dokunmak suretiyle inzâl vaki olursa orucu bozduğu halde bakmak suretiyle vâki olan inzâl orucu bozmaz. Ebu Hanife merhum: &#8216;Erkeğe, cariyenin bakılması helâl olan yerlerine dokunması da câizdir&#8217; demiştir.&#8221;</p></blockquote>
<blockquote><p>&#8220;Yine Ebu Hanife merhum: &#8216;Kadın, erkeğin nesb, raza (emme) veya sıhriyyet sebebiyle mahremi olduğu takdirde, ona karşı kadının avreti göbekle diz arasıdır, tıpkı erkeğin erkeğe avreti gibi&#8217; demiştir.&#8221;</p>
<p>&#8220;Diğerleri ise: &#8216;İş sırasında açılmayan yerleridir&#8217; demiştir.&#8221;</p></blockquote>
<blockquote><p>&#8220;MÜSTEMTİA (denen zevce, cariye gibi istifraşı helâl olan kadının) avretine gelince, erkeğin, bütün uzuvlarına bakması caizdir. Hatta fercine bile bakabilir, ancak ferce bakmak mekruhtur. Kişinin kendi fercine bakması da mekruhtur. Zira, ferce bakmanın bir nevi körlüğe sebep olacağı rivayetlerde gelmiştir. Kadının fercine bakmanın caiz olmadığı da söylenmiştir. Kadının kendine ayırdığı cariye veya müdebbere (ölümünden sonra hür olacak câriye) veya ümmü veled (efendisine çocuk doğurarak yarı hür hâle gelen, satılamayan cariye) veya merhune (rehinelenmiş câriye) olması farketmez. Cariye Mecusi veya mürted veya puta tapan, veya kendisiyle bir başkası arasında müşterek veya evli veya mukatebe anlaşması yapmış ise, bu durumda câriye yabancı kadın gibidir. Amr İbnu Şuayb babası, dedesi tarikiyle Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) &#8216;den şu hadisi rivayet eder: &#8216;Sizden biri cariyesini kölesiyle veya işçisiyle evlendirirse, artık göbekten aşağı ve dizden yukarısına bakmasın.&#8217;(2)&#8221;</p></blockquote>
<blockquote><p>&#8220;&#8216;Cariyenin avret yeri erkeğinki gibidir. Sesi de avret değildir. Hür kadınların sesi de avrettir, saçları kolları da avrettir. (Hadika, Berika) ]<br />
(Mehmet Ali Demirbas,  Dinimizislam) &#8216;(3)&#8221;</p></blockquote>
<p>Ilginç olan bu rivayetler´de. Cariye olan müslüman kadına başörtüsü yok, göğüsler açık olabilir (cariyenin avreti erkeğin´ki gibi imiş) , hatta efendisi (yani erkek) cariye´ye dilediği gibi bakabilir. Şimdi bu hangi ilahi kitaba uyacak acaba? Hangi ayete uyduracaklar bunu? Kur´an bunu hiç kabul edermi? Şahsi görüşüm odur ki bunu Ebu Hanife dememiştir, bizce sonradan onun adına uydurulmuştur. Hadis ise Resülü ekreme ait değildir, sonradan uydurulmuştur.<br />
Hani duyuyorsunuz bazen,  bir kısım yobaz &#8220;Cariyelik isteriz&#8221; diyorlar ya,  ee şimdi anladınız ne istediklerini işte.</p>
<p><strong>7) Çocuk ile cinsel temasda bulunana had yoktur! :</strong></p>
<blockquote><p>
6- Zina edilen kadının ergin veya kendisine cinsel istek duyulan bir yaşta olması gerekir. <strong>Küçük kız çocuğu ile zina edilmesi halinde zina eden erkeğe de kıza da had cezası gerekmez. Ergin olmayan çocukla cinsel temasta bulunan kadına da had uygulanmaz.</strong> (4)</p></blockquote>
<p>Evet doğru okudunuz, Şamil Islam Ansiklopedisin de, Zina bölümünde aynen bu satırlar yer almaktadır. Ne diyor bu satırlar, anlayalım bir daha.</p>
<p><strong>a</strong>) Küçük kız çocuğu ile cinsel temasda bulunan (yani zina eden) erkeğe had cezası uygulanmaz!<br />
<strong>b</strong>) Küçük erkek çocuğu ile cinsel temasda bulunan (yani zina eden) kadına da had cezası uygulanmaz!</p>
<p>Aklı başında kadın ve erkek yapınca had cezası uygulanıyor, çocuğun ırzına geçene (çocuk herhalde cinsel istekde buluncak yaşta değil, ergin olmadığına göre) had cezası yok! Şimdi bu rezaleti okumak istiyorsanız, online şamil islam ansiklopedisini açın zina bölümünde okuyun!</p>
<p><strong> <img src='http://s.wordpress.com/wp-includes/images/smilies/icon_cool.gif' alt='8)' class='wp-smiley' /> Rivayetler bu ise,  hoca da böyle olur:</strong></p>
<p>Cübbeli Ahmet hoca</p>
<blockquote><p>’Cüppeli Ahmet Hoca’ lakaplı Ahmet Ünlü, bir fetvayla cemaatinin ’İslami oyuncak bebek’ standardını belirledi. Ünlü oyuncak bebeklerle ilgili şunları söylüyor: &#8216;Öyle bebekler yapıyorlar ki, saçlarını tarıyorlar, uzun bacaklı falan, bunlara izin verilmiyor. Çünkü normal insanı tahrik edecek gibi. Tıpatıp bebekler, tıpa tıp benzetim var, sanki resim gibi, üstelik çıplak gibi.&#8217; (5)</p></blockquote>
<p>Gözü dönmüş Hocanın galiba,  oyuncak bebekten tahrik oluyor ise.</p>
<p><strong>9) 1 Yaşında ki bebek ile evlenilir! :</strong></p>
<blockquote><p>
Dr. Ahmad Al-Mub&#8217;i'nin insanın kanını donduran fetvaları şöyle: &#8216;Evlilik iki şeyden ibarettir: İlki aralarında kontrat olması. Bu evliliğin ilk şartıdır. İkincisi ise karınızla seks yapmanızdır. Evliliğe girmek için minimum bir yaş yoktur.<strong> Bir yaşındaki bir kızla bile evliliğe girebilirsin. 7-8-9 yaşındaki kızlardan bahsemetmeye bile gerek yok. </strong>Bu bir rıza anlaşmasıdır. Veli genelde baba olmalıdır. Çünkü baba kararı zorunludur. Böylelikle kız, kadın olmuş olur. Ama kız seks için hazır mıdır, ilk seferinde ilişkiye girmenin doğru yaşı nedir? Bu çevre ve geleneklere bağlı olmak üzere değişir. Yemen&#8217;deki kızlar 9-10-11 yada 13 yaşında evlenirken diğer ülkelerde 16 olabilmektedir. Bazı ülkerde kızların 18 yaşına gelmeden ilişkiye girmeleri kanunla yasaklanmıştır.&#8217; (6)</p></blockquote>
<p>Bırak ALLAHIN vahyini, insan olan hiç bir aklı selim bile bu terbiyesizliği yapmaz! Adama bakarmısınız, birde Doktor ünvanını taşıyor. Bir yaşında´ki kız çocuğu ile evlenilir diyor edebden yoksun! Hangi insan bir yaşında´ki çocuğunu evlendirir yahu? Kaldı ki evlendirse bile hangi insan alır? Normal insan yaparmı bunu? Bu satırları yazarken kanım kaynıyor, yani elimden gelse yumacam gözümü açacam ağzımı. Kendimi zor tutuyorum vallaha!</p>
<p>Dedik ya,  rivayetler böyle olur ise,  hocalarıda bu şekilde fetva verir işte!</p>
<p><strong>10) Mârifetname edepiszligi:</strong></p>
<p>İbrahim Hakkı Erzurumlu, bundan aşağı yukarı 300 yıl önce, 18yy Marifet adli bir kitap yazıyor. Bu kitapta Cinsel öğütlerde mevcut. Bakalım şu öğütlere ne imiş. Ben kısaltarak alıyorum çünkü yukarda da dediğim gibi utanıyorum. Dileyen bunu arayıp bulup kendi okur.</p>
<blockquote><p><em><strong>Görelim şimdi neler imiş şu öğütler:</strong></em></p>
<p>Cimada öpüşenin çocuğu sağır doğar</p>
<p>Erkek,  iç gömleğinden başka bütün elbiselerini soyacak.</p>
<p>Kadın da aynı şekilde soyunacak.</p>
<p>Cima esnasında öpüşme ve konuşma olmayacak. Çünkü bunlar,  çocuğun sağır ve dilsiz olmasına sebep olabilir.</p>
<p>Cima çocuk ve hayvan yanında yapılmamalıdır.</p>
<p>Yabancı kadınlarla yalnız kalmamalıdır. Çünkü hem haram hem de sonu fenadır. Bir şair şöyle diyor: Kadınlar, bizim için şeytan olarak yaratılmışlardır. Şeytanların şerrinden ise Allah&#8217;a sığınırım.</p>
<p>Öğleden sonra yapılan çocuk şaşı gözlü olur</p>
<p>Yeni ayın ilk günü cima yapılırsa çocuk güzel olur.</p>
<p>Öğleden evvel cima yapılırsa çocuk hakim ve kerim olur.</p>
<p>Pazartesi gecesi cima yapılırsa çocuk Kur&#8217;an hafızı olur.</p>
<p>Salı gecesi cima yapılırsa çocuk cömert ve merhametli olur.</p>
<p>Perşembe gecesi cima yapılırsa çocuk alim ve amil olur.</p>
<p>Cuma gecesi cima yapılırsa çocuk ábid ve arif olur.</p>
<p>Cuma namazından evvel cima yapılırsa çocuk mutlu ve ölümünde şehid olur.</p>
<p>Kadının rızası dışında cima yapılırsa çocuk ahmak olur.</p>
<p>Yeni ayın ilk gecesi veya onbeşinci veyahut da son gecesi cima yapılırsa çocuk deli olur.</p>
<p>Pazar gecesi cima yapılırsa çocuk yol kesici olur.</p>
<p>Çarşamba gecesi cima yapılırsa doğacak çocuk öldürmeye eğilimli olur.</p>
<p>Gündüz öğleden sonra cima yapılırsa doğan çocuk şaşı gözlü olur.</p>
<p>Ramazan bayramı gecesi cima yapılırsa doğan çocuk serkeş,  inatçı olur.</p>
<p>Kurban bayramı gecesi cima yapılırsa doğan çocuk altı veya dört parmaklı olur.</p>
<p>Cima ayakta yapılırsa doğan çocuk uykuda yatağına işer.</p>
<p>Erkek,  yanılır da baldızıyla sevişir ve cima yaparsa doğan çocuk hünsa (kendisinde hem erkek hem de dişi alameti olan) olur.</p>
<p>Cima meyve ağacının altında yapılırsa çocuk zalim olur.</p>
<p>Kadının sesi kocadan fazla çıkmayacak</p>
<p>Kocası kapıdan içeri girince hemen ayağa kalkıp karşılamak.</p>
<p>Karı kocasına merhaba efendim,  hoş geldiniz demeli.</p>
<p>Karı kocasının her emrine itaatli olmalıdır.</p>
<p>Karı kocasının cinsi arzu ve isteklerine karşı gelmemek,  nefsini teslim etmekte gecikmemek şeklinde hareket etmelidir.</p>
<p>Kadın sesini kocasının sesinden fazla yükseltmeyecek.</p>
<p>Kadın kocası için bazı zararsız maddeler sürünüp süslenecektir.</p>
<p>Kadının hainliğinden sakınmak lazımdır</p>
<p>Erkek eşine rıfk ile muamele edecek, iyilikle idare edecek. Çünkü kadın eğri kaburga kemiğinden yaradılmıştır, aklı ve dini eksiktir, kocasına sığınmıştır. Güleryüzle sohbet için alınmıştır.</p>
<p>Erkek, karısının öfkesi karşısında susmalıdır. Ta ki kadın pişmanlık duyup kocasından özür dileyinceye kadar. Çünkü kadın ruhen zayıftır. Susma onu yener.</p>
<p>Kadının hainliğinden, aldatma ve tuzaklarından sakınmak lazım. Çünkü Hz. Adem, eşi Havva anamızın aldatmasıyla Allah&#8217;a asi olmuştur.(7)</p></blockquote>
<p>Yunus Suresi 69 <span style="font-size:medium;">De ki: &#8216;Allah hakkında yalan düzüp iftira edenler iflah etmeyeceklerdir! &#8216;</span></p>
<p><strong>11) Ne kadar Şair varsa Şeytan imiş:</strong></p>
<p>Bu hadislerde hediyemiz olsun. Bu hadislere göre hepimiz (ben dahil) şeytanız! Ne diyeyim kardeşler, ALLAH yalancının belasını verecektir.<br />
Benim peygamberim bu sözleri söylememiştir!</p>
<blockquote><p>491- Ebû Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ” buyurdular ki: “Sizden birinin içine onu bozacak irin dolması, şiir dolmasından hayırlıdır.” <em>(K.S. 2305 C.8 S.183 Akçağ, alıntıları:Buhâri, Edeb 92; Müslim, Şiir 7, (2257) : Ebû Dâvud, Edeb 95, (5009) : Tirmizi, Edeb 71, (2855) .)</em></p>
<p>El-Hudri’den Müslim’in kaydettiği bir diğer rivayette şöyle denmiştir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ” yürümekte iken karşısına şiir inşad eden bir şâir çıktı. Efendimiz: “Şeytanı tutun” veya “Şeytanı yakalayın” diye emretti.<br />
<em>(K.S. 2305,  yukarıdaki rivayetin ikinci paragrafı)</em></p></blockquote>
<blockquote><p>492-&#8230;&#8230;&#8230;. Bize Hanzala Sâlim’den; o da İbn Umer (R) ’den haber verdi ki, Peygamber (S) : “Birinizin içinin irinle dolması, muhakkak ki şiirle dolmasından hayırlıdır” buyurmuştur.<br />
<em>(Buhâri,  Kitâbu’l-Edeb H.178 C.13 S.6118 Ötüken.)</em></p></blockquote>
<p><strong>Dr. Hidayet Tuksal:</strong></p>
<blockquote><p>&#8216;Hadislere baktığınız zaman <strong>iki tür peygamberle </strong>karşılaşıyoruz. Bir tarafta <strong>kadınlara karşı son derece nazik ve kibar; diğer tarafta ise şiddet dolu,  ayrımcı,  aşağılayan bir peygamber. </strong>Ben, kadınlara yönelik şiddeti savunan ve onları aşağılayan bir peygamberin olamayacağına inanıyorum. Bu nedenle malum hadislere itibar edilmemesini savunuyorum. <strong>Bu hadislerin de uydurma,  yanlış olduğu bilimsel metotlarla ispatlandı.</strong> Bu noktada Diyanet’in çalışması çok yaralı olacaktır.&#8217;</p></blockquote>
<p><strong>12) Son söz Kur´anın! :</strong></p>
<p>A&#8217;raf 28</p>
<blockquote><p>Bir iğrençlik yaptıklarında şöyle derler: &#8216;Atalarımızı bu hal üzere bulmuştuk. Yani Allah emretti bize bunu.&#8217;<strong> De ki: &#8216;Allah,  edepsizliği/iğrençliği emretmez. Allah hakkında,  bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz? &#8216;</strong></p></blockquote>
<p>Nur 19</p>
<blockquote><p>İman edenler içinde edepsizliğin yayılmasını arzu edenler var ya, onlar için dünyada da âhirette de korkunç bir azap öngörülmüştür. Allah bilir ama siz bilmezsiniz.</p></blockquote>
<p>17/41</p>
<blockquote><p>Biz, and olsun ki öğüt almaları için bu Kur´an&#8217;da bunları türlü türlü açıkladık. Fakat bu açıklamalar ancak onların nefretini artırmıştır.</p></blockquote>
<p>17/89</p>
<blockquote><p>And olsun ki, biz Kur´an&#8217;da insanlara türlü türlü misal gösterip açıkladık. Öyleyken insanların çoğu nankör olmakta direndiler.</p></blockquote>
<p>18/54</p>
<blockquote><p>And olsun ki,  Biz bu Kur´an&#8217;da insanlara türlü türlü misali gösterip açıkladık. İnsanın en çok yaptığı iş tartışmadır.</p></blockquote>
<p>54/22</p>
<blockquote><p>And olsun ki,  Kur´an&#8217;ı öğüt olsun diye kolaylaştırdık; öğüt alan yok mudur?</p></blockquote>
<p>39/27</p>
<blockquote><p>Yemin ederim ki bu Kur&#8217;anda insanlar için her türlüsünden temsil getirdik,  gerek ki iyi düşünsünler</p></blockquote>
<p>54/17</p>
<blockquote><p>And olsun ki Kuran&#8217;ı,  öğüt olsun diye kolaylaştırdık; öğüt alan yok mudur?</p></blockquote>
<p>17/41</p>
<blockquote><p>Biz, and olsun ki öğüt almaları için bu Kuran&#8217;da bunları türlü türlü açıkladık. Fakat bu açıklamalar ancak onların nefretini artırmıştır.</p></blockquote>
<p>SaygılarımlaMustafa Çelebi</p>
<p>Devamı gelecek isteniyorsa.</p>
<p>Kaynaklar:</p>
<p>1 Ferec Hüdür<br />
2 İbrahim Canan,  Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi,  Akçağ Yayınları: 4/139-140.&#8217;<br />
3 Dinimizislam.com Musiki bölümü<br />
4 Samil Islam Ansiklopedisi,  Zina bölümü<br />
5 Nethaber<br />
6 Ensonhaber<br />
7 Hürriyet Pazar Gazetesi,  28.05.2000 (Marifetname Ibrahim Hakkı)</p>
<p></span></h4>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Hangi Islam: "Hadis sorunu!"(3)]]></title>
<link>http://elbab.wordpress.com/2009/11/20/hangi-islam-hadis-sorunu3/</link>
<pubDate>Fri, 20 Nov 2009 17:16:14 +0000</pubDate>
<dc:creator>muhabbetci</dc:creator>
<guid>http://elbab.wordpress.com/2009/11/20/hangi-islam-hadis-sorunu3/</guid>
<description><![CDATA[Bir önce ki bölümde (kadın bölümü) gördük´ki kadınlar hakkında bir kısım hadisler ve sözler uydurulm]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><h4><img src="http://blog.milliyet.com.tr/Images/Blog/190/21/214555.jpg" alt="" width="235" height="186" align="right" /> Bir önce ki bölümde (<em>kadın bölümü</em>) gördük´ki kadınlar hakkında bir kısım hadisler ve sözler uydurulmuş. Kur´an ile apaçık çelişen uydurmalar öne sürülmüş ve böylece kadına zulüm yapılmıştır. Şimdi gelelim genel olarak hadis konusuna.
<p>&#160;</p>
<p>Hadis kelimesi sözlükte “<strong>söz,  haber</strong>” manasına geldiğini görüyoruz. Sünnet <strong>“izlenen yol,  adet”</strong> manasına gelir. Halk arasında yaygın olarak kullanımına göre Peygamber’in söylediği iddia edilen sözlere <strong>“hadis”</strong>,  Peygamber’in davranış biçimleri,  hareket tarzları olduğu iddia edilen davranışlara ise <strong>“sünnet”</strong> denir.<!--more--></h4>
<h4>Kur´an kendisi için <strong>&#8220;ahsen-el hadis&#8221;</strong> yani &#8220;SÖZLERİN EN GÜZELİ&#8221; der! İman konusunda Allah kelamı dışında hiçbir söz lekesiz/hatasız omadığı gibi itibar da edilmemelidir. Bu dinin sahibi Allah ise, sahibinin sözü dışındaki sözlere itibar edilmez. Bunun yanı süre doğru söz kimden çıkarsa çıksın Kur´an bunu red etmez. Misal Yahudiler yahut hıristiyanlar 2+2 = 4 eder dedi diye biz bunu redmi edeceğiz? Tabiki hayır!
<p>&#160;</p>
<p>Velhasıl konu iman olunca tek söz sahibi ALLAH´tır,  dolaysı ile Kur´anı kerim´dir.</p>
<p>Peygambere atfedilen uydurma hadislere bakarsak, ayetlerin ne demek istediğini daha iyi anlarız. Nitekim bir avuç Peygambere ait olan hadisin/sözün yanı süre, milyonlarca hadis/söz uydurulmuştur. Öyle bir hal almıştır ki, ulema bile artık işin içinden çıkamaz olmuştur! Misal vermek gerekiyorsa şu ayetlere bakalım.</p>
<p>Nisa Suresi 87 Allah&#8217;tır O, ilah yoktur O&#8217;ndan başka. Hakkında hiçbir kuşku bulunmayan kıyamet gününde, hepinizi muhakkak bir araya toplayacaktır. <strong>hadis/söz bakımından,  Allah&#8217;tan daha sadık kim olabilir?</strong></p>
<p>A&#8217;raf Suresi 185 Göklerin ve yerin melekutuna, Allah&#8217;ın yarattığı herhangi birşeye bakmadılar mı; ecellerinin gerçekten yaklaşmış olabileceğini düşünmediler mi? <strong>Peki,  bu Kur&#8217;an&#8217;dan sonra hangi hadise/söze iman ediyorlar?</strong></p>
<p>Yusuf Suresi 111 Yemin olsun ki,  resullerin hikâyelerinde,  aklını ve gönlünü çalıştıranlar için bir ibret vardır. <strong>Bu Kur&#8217;an,  uydurulacak bir hadis/bir söz değildir; </strong>aksine o,  önündekini tasdikleyici,  her şeyi ayrıntılı kılıcıdır. İnanan bir topluluk için de bir kılavuz ve bir rahmettir.</p>
<p>Lokman Suresi 6 <strong>İnsanlardan öylesi vardır ki,  Allah yolundan bilgisizce saptırmak için hadis/laf eğlencesi satın alır </strong>ve onu alay konusu edinir. İşte böylelerine rezil edici bir azap vardır.</p>
<p>Casiye Suresi 6 İşte bunlar,  Allah&#8217;ın ayetleridir ki,  onları sana hak olarak okuyoruz. <strong>Hal böyle iken Allah&#8217;tan ve onun ayetlerinden sonra hangi hadise/söze inanıyorlar? !</strong></p>
<p>Tur Suresi 34 <strong>Eğer doğru sözlü iseler,  onun benzeri bir hadis/söz getirsinler.</strong></p>
<p>Mürselat Suresi 50 <strong>Artık bundan sonra hangi hadise/söze iman edecekler?</strong></p>
<p><em>Hadis Kur´anda hadis ve ahadis kipleriyle 28 yerde geçmektedir. (4:42, 78, 87, 140; 6:68; 7:185; 12:6, 111; 18:6; 20:9; 23:44; 31:6; 33:53; 39:29; 45:6; 51:24; 52:34; 53:39; 56:81; 66:3; 68:44; 77:50; 79:15; 85:17; 88:1)</em></p>
<p>Bir aşağıda Peygamberimiz Muhammed Mustafa´nın <em>(salatü selam olsun ona</em>) hadis yazılmasının yasakladığını,  dört halifenin de hadis yazılmasının red ettiğini göreceksiniz.</p>
<p>Sakın kimse beni yanlış anlamasın. Peygamberimin ağzından çıkan her söz başımın tacıdır. Birçok hadis vardır ki muhteşemdir, birçok sünnet vardır çok güzeldir, doğrudur, ama bir o kadar da uydurma vardır. Peki nasıl bileceğiz neyin uydurma olup olmadığını?</p>
<p>Mihenk taşınız var, Kur´an süzgecinden geçireceksiniz. Kur´an süzgecinden geçiyor ise eyvallah, geçmiyor ise zaten Resulullah onu söylemiş olamaz.</p>
<p>Bakın HAKKA suresinde ne diyor Rabbimiz:</p>
<p><strong>44. Eğer bazı lafları bizim sözlerimiz diye ortaya sürseydi,<br />
45. Yemin olsun,  ondan sağ elini koparırdık.<br />
46. Sonra ondan can damarını mutlaka keserdik.<br />
47. Sizin hiçbiriniz ona siper de olamazdınız.</strong></p>
<p>Şimdi bu ayetlerin hitabı olan Abdullah oğlu Muhammed (sav) nasıl olur da kendi hevesine uyarak, Kur´an ile çelişen hadisler söyleyebilir?</p>
<p>Demek ki ya hadisler uydurmadır, yada Peygamber (haşa) yalan söylemiştir. Lakin yalan söylemesi mümkün değil, nitekim yukarıda ki ayetde<br />
&#8220;Uydursa idi hemen can damarını keserdik&#8221; buyuruyor.</p>
<p>Demek ki Kur´an süzgecinden geçmeyen hadisler peygamberin değil de, daha çok sonra ki devirlerde uydurulmuş olan sözlerdir. Bunlara en çok karşı çıkanlardan bir tanesi Imamı Azam idi. Işkenceler altında can veren bu zat, birçok hadisi red etmiştir. Bunu yaptığı için kendisini zındıklıkla suçlamışlar, zindanlara atmışlar ve nihayet öldürmüşlerdir.</p>
<p>&#8220;Tarihçi Ebu Nuaym el-Isfahanî (ölm. 430/1038) , Hilyetü’l-Evliya adlı ünlü eserinde bize bildiriyor ki, saltanat dincileri içinde, İmamı Âzam’ın ölüm haberi üzerine verdikleri demeçlerde şunu söyleme hayasızlığını gösterenler bile vardı:<br />
<strong>“Ebu Hanife’nin vücuduyla toprağın altını kirleten Allah’ı tespih ederiz.”<br />
</strong><br />
Sebeplerin başında,  İmamı Âzam’ın şu dört tavrı gelmektedir:</p>
<p><strong>1.</strong> İmamı Azam İslam’da akılcı akımın öncülerinden biridir. Akılcılığı öne çıkarmak, her devirde saltanat dincileri tarafından &#8220;en büyük günah&#8221; olarak görülmüştür.</p>
<p><strong>2.</strong> İmamı Âzam,  Hz. Muhammed dışında eleştirilmez kişi,  Kur’an dışında eleştirilmez kitap kabul etmiyordu,</p>
<p><strong>3.</strong> Hadis diye nakledilen sözlerin Kur’an’a aykırı olanlarına Peygamberimizin sözü olarak itibar etmiyordu. Ona göre, tartışmasız biçimde ve her kelimesiyle Hz. Peygamber’in sözü olan hadislerin (mütevâtır hadislerin) sayısı onyedi tanedir. Ötekilerin tümü az veya çok, şu veya bu yönden tartışmaya açıktır.</p>
<p><strong>4.</strong> Dine sonradan sokulan kabullere (bid’atlara) şiddetle karşı çıkmıştır.&#8221;1</p>
<p>“İmam Âzam Ebu Hanife şu ölümsüz tespiti yapıyor:</p>
<p>“Kur’an’ın onaylamayacağı bir hadis rivayet eden kişiye yaptığım ret; Peygamberimize yapılmış bir ret ve O’nu tekzip değildir. O, ancak bâtıl bir haberi Peygamber’e isnat edene yapılmış bir reddir. İtham, Peygamberimize için değil, onun için söz konusudur. Hz. Peygamber’in söylediği her şeyin başımızın ve gözümüzün üstünde yeri vardır.” 2</p>
<p>Buharî,  et-Târîhu’l-Kebîr adlı eserinde,  İmamı Âzam’ı, <strong> &#8220;İslam’a zarar veren sapık mezheplerden birinin mensubu&#8221;</strong> olarak nitelemektedir.3</p>
<p>Bunu bilen ilahiyatçılar, tarikatçılar, şeyhler vs vs vs sizin okuyup araştırmanızı istemezler.Araştıran beyin, sorgular! Sorgulayan beyin kanmaz! Kanmayan beyin dinde ve siyasetde yalanları aldığı gibi duvara çarpar!</p>
<p>Dini istismar eden,  çıkarı için dini kullanan şahsiyetler hiç böyle bir beyin istermi sizce? Tabi ki istemeyeceklerdir.</p>
<p>Şimdi gelelim bazı gerçeklere.</p>
<p><strong>1) </strong><strong>Peygamberimizin hadisler konusunda söyledikleri:</strong></p>
<p>Ebu Said El Hudri demiştir ki; &#8220;Ben ALLAH&#8217;ın elçisinden sözlerini yazmak için izin istedim.Ama o, benim bu talebimi redderek buna izin vermedi.&#8221;<br />
<em>(Takyid El İlim)</em></p>
<p>“Benden Kur´an dışında hiçbir şey yazmayın. Kim benden Kur´an dışında bir şey yazmışsa imha etsin.”</p>
<p><em>(Müslim,  Sahihi Müslim Kitab-ı Zühd,  Hanbel,  Müsned 3/12,  21,  33)</em></p>
<p>Darimi’deki hadis ise şöyledir: “Sahabe Allah’ın elçisinden sözlerini yazmak için izin istediler. Ancak onlara izin verilmedi.”<br />
<em>(Darimi,  es-Sünen)</em></p>
<p>İbni Hanbel Müsned isimli kitabında Abdullah İbni Ömer&#8217;den bir hadis nakleder:<br />
Birgün ALLAH&#8217;ın elçisi geldi ve sanki yakında bizi terkedecekmiş gibi; &#8220;Ben aranızdan ayrıldığımda (ölümümden sonra) , ALLAH&#8217;ın kitabına sarılın. O neyi yasaklamışsa ondan kaçının ve o neyi helal etmişse onu helal kabul edin.”dedi.</p>
<p>Ebu Hureyre dedi ki; ALLAH&#8217;ın elçisine bazılarımızın hadis yazdığını haber vermişler.O da bizi mescidin avlusunda topladı ve &#8221; Sizin yazdığınızı duyduğum şu kitaplar da nedir? Ben sadece bir insanım.Her kimde böyle bir yazı varsa, buraya getirsin.&#8221; Ebu Hureyre; “Biz de onları topladık ve ateşte yaktık&#8217;demiştir.<br />
<em>(&#8216;Takyid El İlim&#8217; isimli meşhur kitaptan)</em></p>
<p>Hadis İlmi&#8217;isimli meşhur eserinde İbni El Salah,  Ebu Hüreyre&#8217;den bir hadis nakleder:Ebu Hüreyre demiştir ki;</p>
<p>&#8220;Birgün biz Peygamberin hadislerini yazarken o çıkageldi ve &#8220;ne yapıyorsunuz? &#8221; diye sordu.” &#8216;Senden duyduğumuz hadisler, ey ALLAH&#8217;ın elçisi&#8217;dedik.O da, &#8220;ALLAH&#8217;ın kitabından başka bir kitap mı? &#8220;dedi&#8230; Biz, &#8220;Senden bahsetmeyelim mi? &#8220;deyince O; &#8220;benden bahsedin.Ama yalan söyleyen cehenneme gider&#8221; dedi. Ebu Hureyre dedi ki; &#8220;Biz de yazmış olduğumuz hadisleri topladık ve ateşte yaktık&#8221;</p>
<p>Tirmizi’den de bunu öğrenebiliriz: “Allah elçisinden sözlerini yazmak için izin istedik,  bize izin vermedi.”<br />
<em>(Tirmizi,  es-Sünen,  K. İlm,  sayfa 11)</em></p>
<p>İbni Hanbel&#8217;den:<br />
Peygamberin en yakın vahiy katibi olan Zeyd, onun vefatından 30 yıl sonra Halife Muaviye&#8217;yi ziyaret eder ve ona Peygamber hakkında bir olay anlatır.Muaviye bu hikayeden hoşlanır ve Zeyd&#8217;e onu yazmasını emreder.Fakat Zeyd der ki:&#8221;ALLAH&#8217;ın elçisi kendi sözlerini (hadis) asla yazmamamızı emretti.&#8221;</p>
<p>İbni Said El Hudri ALLAH&#8217;ın elçisinden bildirmiştir ki;<br />
&#8220;Benden Kur&#8217;an dışında bir şey yazmayın.Kim Kur&#8217;an dışında birşey yazdıysa onu yoketsin.&#8221;</p>
<p>Helal, Allahın, Kitabında helal kıldıklarıdır. Haram da Onun, Kitabında haram kıldıklarıdır. Hakkında bir şey söylemeyip sustuğu şeyler de affettiklerindendir.<br />
<em>(Tirmizi,  Libas: 6,  İbn-i Mace,  Atime: 60)</em></p>
<p>Görüldüğü gibi bu hadislerde, rivayetlerde Resülullah kendi hadislerinin/sözlerinin yazılmasını yasaklamıştır. Şimdi şu soru geliyor akıllara &#8221; Madem Peygamber bu rivayetlerde yasaklamıştır, peki o zaman bu kadar hadisi nasıl olduda yazdılar? &#8220;. Diyelim ki bu hadisler uydurmadır, o zaman en sahih kabul edilen kitaplar da bulunan hadislere ne kadar güven kalır, nitekim bu hadisler en sahih yerlerde yer almıştır. Yahut diyelim´ki bunlar sahihtir (ki öyledir) o zaman öteki yazılan hadisler peygamberin emri dışında yapılmış olmaz mı? Yani Peygamberin sünnetini red ediyor diye bizleri kafirlikle suçlayan kesim, bu hadislere göre Peygamberin en büyük sünnetinden en önemlisini izlememiş olurlar.</p>
<p>Yukarda ALLAHIN ne dediğini yazdık, bir aşağısında Resülü ekremin sözlerini gösterdik. Şimdi de Halifeler ne yapmış ona bakalım mı?<br />
Haydi bakalım</p>
<p><strong><br />
2) Halifelerin hadis karşısında gösterdikleri tavır:</strong></p>
<p><em><strong>a) Halife Ebubekr:</strong></em><br />
Ebubekir, Peygamberimiz’in vefatından sonra halkı toplamış ve onlara şöyle demiştir: “Sizler Allah’ın elçisinden farklı hadisler naklediyorsunuz. Bu durumda sizden sonrakiler daha büyük anlaşmazlıklara düşecektir. Allah’ın elçisinden hiçbir hadis nakletmeyin. Sizden hadis nakletmenizi isteyenlere deyiniz ki: İşte Allah’ın Kitabı, aranızda onun helalini helal kılın, haramını haram görün.”<br />
<em>Zehebi,  Tezkiratul Huffaz 1/3,  Buhari 1.cilt</em></p>
<p>Görüldüğü gibi Halife Ebubekir aynen Resülü Ekremin izlediği yolu izliyor, hadis yazılmasını red ediyor, daha doğrusu yasaklıyor. Şu sözleri de çok önemlidir bu hususta &#8220;ALLAHIN kitabı aranızda, onun helalı helal, haramı haram! &#8220;. Bu söz tam Kur´an ile uyuşum içindedir. Bakın şu ayete:</p>
<p>Yunus Suresi 59 De ki: <strong>&#8216;Ne oldu size de Allah&#8217;ın size rızık olarak indirdiği şeylerden bir haram yaptınız bir de helal? </strong>&#8220;De ki: &#8216;Allah mı size izin verdi,  yoksa Allah&#8217;a iftira mı ediyorsunuz? &#8220;</p>
<p>devam edelim.</p>
<p><em><strong>b) Halife Ömer</strong></em><br />
Ebu Hüreyre&#8217;nin çok hadis rivayet etmesi Ömer b. Hattâb (r) &#8216;ı endişeye düşürmüş,  elindeki çubuğuyla ona vurarak şunu demiştir:<br />
&#8220;Ey Ebâ Hüreyre, fazla hadis rivayet ediyorsun. Rasul (s) &#8216;e yalan isnat etmenden korkuyorum.&#8221; Ömer (r) bunu söyledikten bir müddet sonra hadis rivayetine son vermezse kendisini Devs yurduna sürgün edeceğini vaadetmiştir.</p>
<p>İbn Asâkir,  Sâib b. Yezîd&#8217;den şunu nakletmiştir:<br />
&#8220;Allah Rasulü&#8217;nden hadis naklini muhakkak bırakacaksın. Yoksa seni Devs&#8217;e sürerim! &#8220;</p>
<p>Hz. Ömer diğer şehirlerdeki sahabelere de mektuplar yazarak ellerinde yazılı bulunan hadis mecmualarını yok etmelerini istedi.<br />
<em>İbni Abdil Berr,  Camiul Beyanil İlm ve Fazluhu 1/64-65</em></p>
<p>Büyük muhaddis Reşîd Rıza da bu hususta şöyle demiştir: “Eğer Ömer (r) ’in ömrü Ebu Hüreyre’nin ölümüne kadar olsaydı bize bu kadar çok hadis ulaşmazdı.” 6</p>
<p>Hadisler Ömer döneminde çoğalmıştı. Ömer halktan beraberlerinde bulunan hadis sayfalarını getirmelerini istedi. Sonra bunların yakılmasını emrederek şunu söyledi: &#8220;Kitap Ehli’nin Mişna’sı gibi Müslümanların Mişna’sıdır bunlar.&#8221;<br />
<em>İbni Sad/Tabakat 5/140</em></p>
<p>Hz. Ömer Irak’a yolculuğa giden arkadaşlarına şöyle demiştir: “Siz öyle bir ülkeye gidiyorsunuz ki halkı arı uğultusu gibi Kur´an okur. Hadislerle onları meşgul etmeyiniz ve yollarını saptırmayınız.”<br />
<em>Ahmed İbni Hanbel,  Kitabul Ilel 1/62-63</em></p>
<p>Hz. Ömer şöyle der: “Ancak sizden önceki kavimleri hatırladım, onlar da kitaplar yazmışlar ve Allah’ın Kitabı’nı bırakarak onlara sarılmışlardı. Allah’ın Kitabı’na hiçbir şeyi karıştırmam.”<br />
diğer bir rivayette<br />
“Allah’ın Kitabı’nı asla başka bir şeyle değiştirmem.”<br />
başka bir rivayette<br />
“Ben yemin ederim ki Allah’ın Kitabı’nı hiçbir şeyle gölgelemem.”<br />
<em>El Hatip,  Takyıdul İlm Sayfa 50; İbni Sad,  Tabakat,  3/206</em></p>
<p>Ebu Cafer el-İskâfî der ki: &#8220;Ebu Hüreyre&#8217;ye gelince: O, rivayetinden pek hoşlanılmayan şeyhlerimizden olup, Ömer (r) kendisini tartaklamış ve şöyle demiştir: &#8220;Çok fazla hadis rivayet ediyorsun. Seni, Allah Rasulü&#8217;ne yalan isnad edip etmediğini anlamak için sınayacağım.&#8221;</p>
<p>Bu yüzden Ömer (r) &#8216;in vefatından sonra Ebu Hüreyre menşeeli hadisler artmıştır. Ömer (r) &#8216;in sopası da olmadıktan sonra Ebu Hüreyre için korkulacak bir şey kalmamıştır. Kendisi de bunu ifade etmiştir: &#8220;Size rivayet ettiğim şu hadisleri Ömer (r) zamanında rivayet etseydim deyneğiyle beni döverdi.&#8221;</p>
<p>Halife Ömer aynen Resülü Ekremin söylediğine uyarak hadis yazılmasını yasaklamıştır. Yani şöyle bir durum ile karşı karşıyayız şimdi. Peygamber yasaklamış, Ebubekr yasaklamış, Ömer yasaklamış. Bizim hocalar yasaklamamış.</p>
<p>Devam edelim biz,  bakalım Halife Osman ne yapmış.</p>
<p><em><strong>c) Halife Osman:</strong></em><br />
Hz. Osman çok hadis nakletmelerinden dolayı Ebu Hureyre’yi Devş dağlarına göndermekle, Kab’ı Kırede dağlarına sürgün etmekle tehdit etmiştir.<br />
<em>Tahzırul Havas 10b.</em></p>
<p>Bu konuda daha çok araştırma yapılınca görülecektir ki, halife Osman da aynen önceki halifelerin ve Peygamberin metodunu izlemiştir. Yani hadis yazdırtmamıştır.</p>
<p>Şimdi gelelim Imam Ali´ye. Peygamberin &#8220;Ben ilim şehriyim Ali´de kapısıdır. Şehri arzulayan kapıya gelsin&#8221; dediği şahıs. Yani Islamı Peygamberimiz den sonra en iyi bilen, Kur´anı en iyi tanıyan insan. Bakalım o ne yapmış yahut ne demiş.</p>
<p><em><strong>ç) Halife Ali bin EbuTalip:</strong></em></p>
<p>Hz. Ali minberden şu hutbeyi veriyordu: “Yanında hadis sayfaları bulunanlar gidip onları yoketsinler. Zira halkı helak eden olay, alimlerin naklettikleri hadislere uyarak Kur´an’ı terk etmeleridir.”</p>
<p><em>İbn Abdülberr,  Camiul Beyanil İlm</em></p>
<p>Ali (r) de onun (Ebu Hureyre) hakkında iyi düşünmezdi. Bir defasında şöyle demişti: &#8220;Dikkat edin, o insanların en yalancısıdır.&#8221;</p>
<p>Başka bir rivayette Ali (r) &#8216;nin sözü: &#8220;Yaşayanlar arasında Allah Rasulü (s) &#8216;ne en fazla yalan isnad eden Ebu Hüreyre&#8217;dir.&#8221; şeklindedir.</p>
<p>Ali (r) , onun &#8220;Sevgili dostum bana haber verdi ki&#8230;&#8221; dediğini duyunca kendisine: &#8220;Rasul (s) ne zaman senin sevgili dostun oldu?&#8221; demiştir.</p>
<p>Birgün Hz. Ali’ye gelirler ve “Halk hadislere dalmış.” derler. Hz. Ali sorar: “Gerçekten öyle mi? ” “Evet” derler. Peygamber’den işittim ki gelecekte vuku bulabilecek bir fitneden söz ediyordu. “O fitneden kurtuluş nedir, nasıldır? ” diye sordum. Resullullah dedi ki:</p>
<p>“Kurtuluş Kur´an’dadır. çünkü sizden öncekilerin haberleri de, sizden sonrakilerin haberleri de, aranızdakilerin hükmü de ondadır. O gerçek ile yalanı birbirinden ayıran kesin bir hükümdür, şaka ve boş söz değildir. O’nu terkeden her zorbanın Allah boynunu kırar. Hidayeti, doğru yolu O’ndan başkasında arayanı Allah sapkınlığa düşürür.</p>
<p>O, Allah’ın en sağlam urganıdır. O, hikmetle dolu Kur´an’dır. O en doğru yoldur. O, boş arzuların haktan saptıramayacağı, dillerin, karıştırıp belirsiz edemeyeceği, ilim adamlarının doyamayacağı, çok tekrarlanılmasından bıkılmayan, ilginç özellikleri bitip tükenmeyen bir kitaptır.”</p>
<p><em>Sünen-i Tırmizi/Darimi</em></p>
<p>Ebu Cafer el-İskâfî der ki: “Muâviye, Sahabe ve Tâbiûn’dan bir topluluğu Ali (r) ’nin şerefini lekeleyecek biçimde çirkin hadisler uydurmakla görevlendirmiş ve onlara bunun karşılığında çok şeyler vaadetmiştir. Onlar da Muaviye’yi hoşnut edecek tarzda rivayetlerde bulunmuşlardır. Ebu Hüreyre, Amr b. el-Âs, el-Muğire b. Şu’be ve Tabiûn’dan Urve b. ez-Zübeyr bunlardandır.” A’meş şunu rivayet etmiştir: “H. 41 yılında Ebu Hüreyre Muâviye’yle birlikte Irak’a gidince önce Küfe mescidine uğradı. Halkın büyük bir kalabalık halinde dizlerine kapandığını görünce dazlak kafasına defalarca vurduktan sonra şöyle dedi: “Ey Iraklılar! Siz benim Allah ve Rasulü hakkında yalan söylediğimi mi sanıyorsunuz? Ben mi kendimi ateşle yakmak istiyorum? Allah’a yemin ederim ki Allah Rasulü’nü şunu derken duydum:”Her Nebî’nin bir haremi -dokunulmaz bölgesi- vardır. Benim de haremim Ayr ve Sevr dağları hududunca Medine’dir. Kim burada bir kötülük yaparsa Allah’ın, meleklerin ve tüm insanların laneti onun üzerine olsun! ” ve ben Allah’ı şahit koşarım ki, Ali (r) orada kötülük yapmıştır.”7, 8</p>
<p>Ebu Hüreyre&#8217;yi yalancılıkla itham edenlerin başında Ömer (r) ,  Osman ve Ali (r) gelir.</p>
<p>Hz Ali´nin ne yaptığını görüyorsunuz. Ebu Hureyreyi tenkit ediyor ve hadis yazılmasını yasaklıyor. Şimdi şöyle bir tablo karşımızda:</p>
<p>Resülü ekrem bu dünyadan göçmüştür, dört halife hadis yazılmasına karşı çıkmıştır. Peki bu dört Halife acaba Peygamber düşmanımıydı´da hadis yazılmasını engellemeye çalıştılar? Tabi ki hayır, onlar Peygamberin asıl sözlerine riayet eden ve Kur´an islamı için çaba verenler idi.</p>
<p>Bir daha düşünelim, dört halife Hadis yazdırtmıyor! Peygamber hadis yazdırtmıyor! Ama bizim hocalar, şeyhler &#8220;hadis olmazsa din anlaşılmaz&#8221; diyor. Onlara göre haşa din eksiktir, yani Kur´an tek başına yetmiyor dini anlatmak için. Aslında demek istedikleri şu &#8220;biz Kur´anı yeterli görmüyoruz, siz Kur´ana göre yaşarsanız bizim kursağımıza ekmek girmez, onun için siz bizden din öğrenin! &#8220;. Kur´an bunlara Maun Suresinde gereken cevabı vermiştir. Okuyalım beraber Maun suresini (bu arada en sevdiğim surelerden bir tanesidir)</p>
<p><strong>Rahman ve Rahim Allah&#8217;ın adıyla&#8230;</strong></p>
<p><strong>1. Gördün mü o,  dini yalan sayanı?</strong></p>
<p><strong>2. İşte odur yetimi itip kakan;</strong></p>
<p><strong>3. Yoksulu doyurmayı özendirmez o.</strong></p>
<p><strong>4. Vay haline o namaz kılanların ki,</strong></p>
<p><strong>5. Namazlarından gaflet içindedir onlar!</strong></p>
<p><strong>6. Riyaya sapandır onlar/gösteriş yaparlar.</strong></p>
<p><strong>7. Ve onlar,  kamu hakkına/yardıma/zekâta/iyiliğe engel olurlar. </strong><em>(Maun Suresi)</em></p>
<p>Işte bu kadar!</p>
<p>Şimdi bir demet de sahabelerden,  bir demet de Peygamberin eşinden alalım. Bakalım onlar ne yapmış hadis konusunda:</p>
<p><em><strong>d) Sahabeler:</strong></em></p>
<p>Şeddad, İbni Abbas’a “Hz. Peygamber bir şey bıraktı mı? ” diye sordu. O da “Sadece Kur´an’ın iki kapağı arasında olanları bıraktı.” cevabını verdi.<br />
<em>Buhari K. Fezailul Kur´an 16;<br />
Müslim K. Fezailus Sahabe 30, 31<br />
Ebu Davud K. Fiten 1,<br />
Tırmizi K. Fiten 43</em></p>
<p>İbni Abbas hadis yazmayı yasaklar ve şöyle derdi: “Sizden önceki ümmetlerin sapmaları bu şekilde kitaplar vücuda getirmek yüzünden olmuştur.”<br />
<em>İbn Abdül Berr,  Camiul Beyanil ilm 1/63-68</em></p>
<p>Zübeyr (r) onun (Ebu Hureyrenin) hadislerini duydukça; &#8220;Doğru söylemiş veya yalan söylemiş&#8221; derdi.</p>
<p>Abdullah bin Mesud elinde bir hadis sayfasıyla geldi. Sonra su isteyerek yazıları sildi, sayfanın yakılmasını emretti ve şunu söyledi: “Allah kime bir hadis sayfasının yerini bildirirse ve o da beni bundan haberdar ederse Allah’a yemin ederim ki, Hindistan’da dahi olsa o hadisi arar bulur ve yok ederdim.<br />
<em>Ebu Reyye,  Muhammedi Sünnetinin Aydınlatılması s. 27</em></p>
<p>Sahabeler de aynen Peygamberin ve Halifelerin yolunu izlemiş. Hadis yazmamışlar, yasaklamışlar. Bu arada Ebu Zerr Gaffariyi okuyup araştırmanızı kesinlikle tavsiye ederim. Sahabeler içerisinde en çok savaş verenlerden bir taneside odur çünkü.<br />
Gelelim Peygamberin eşine.</p>
<p><em><strong>e) Ayşe binti Ebubekir:</strong></em></p>
<p>&#8220;Uğursuzluk üç şeydedir. Evde, kadında ve atta (binek) .&#8221; Bunun ravisi Ebu Hureyre. İnsanlar Ayşe&#8217;ye bu rivayeti sordukların da. Ayşe buna çok sert tepki veriyor. Ve şöyle diyor. Ebül Kasım&#8217;ı yani Hz. Muhammed&#8217;i (SAV) Kur´an&#8217;la gönderen Allah&#8217;a yemin ederim ki, Hz. Muhammed (SAV) böyle söylememiştir. Ebu Hureyre yalan söylüyor. Olayın aslı şudur: Peygamberimiz bir gün şöyle buyurmuştu: İslam&#8217;dan önce cahiliye Arapları zannederlerdi ki üç şeyde uğursuzluk vardır. Bunlar; ev, kadın ve binek hayvanıdır..&#8217;<br />
<em>(Ez-Zerkesi,  el-İsabe,  s.114-116)</em></p>
<p>Hz. Aişe’nin Rasulullah’ın sünnetiyle tashih ettiği bu hadislere bir diğer örnek de şudur: İbn Amr’ın, kadınlarına guslettiklerinde saç örgülerini çözmelerini emretmekte olduğu Hz. Aişe’ye ulaşınca şöyle demiştir: “Ibn Amr’a hayret doğrusu. Bari bir de başlarını traş ettirmeyi emretseydi. Biz Rasulullah ile birlikte aynı kaptaki suyla yıkanıyorduk da ben başıma üç defa su dökmekten fazla bir şey yapmıyordum.”4</p>
<p>Ebu Said el Hudri’den gelen “Rasulullah yanında mahremi olmaksızın kadınının yolculuk yapmasını yasakladı.” şeklindeki rivayete karşı Hz. Aişe’nin “Hepimizin mahremi yok ki! ” dediği rivayet edilir.5</p>
<p>Ebu Hüreyre, &#8220;Sizden bir uykusundan kalkınca, kaba sokmadan önce elini yıkasın. Zira elinin nerde gecelediğini bilmez.&#8221; Hadisini rivayet ettiğinde Aişe (r.a) bunu kabullenmeyerek şöyle demiştir: &#8220;Peki, &#8216;mihras&#8217; varsa ne yapacağız? &#8220;<br />
İbn Kuteybe şöyle der: &#8216;Sahabe&#8217;den hiçbirinin, benzerini rivayet edemediği sayıda yüklü hadis rivayet eden Ebu Hüreyre, bu yüzden ithama uğramış ve bazılarınca yadırganmıştır. Onlar kendisine şunu sorarlardı: &#8220;Bunu nasıl yalnız sen duyuyorsun? Seninle bunu duyan kimdir? &#8221; İkisinin de ömrünün uzun olması itibarıyla Ebu Hüreyrenin bu bol sayıda rivayetini en fazla kınayan Aişe (r.a) olmuştur.</p>
<p>Büyük İslam düşünürü Mustafa Sadık er-Râfiî de &#8220;İslam&#8217;da itham edilen ilk Ravi&#8221; başlığı altında şunları kaydetmiştir.</p>
<p>Aişe (r.a) kendisine: &#8220;Sen Rasul (s) &#8216;den duymadığım hadisleri rivayet ediyorsun! &#8221; dediğinde ona, edep ve hayadan uzak bir cevap vermiştir: &#8220;Ayna ve sürme seni Rasul (s) &#8216;le ilgilenmekten uzak tuttu.&#8221; Farklı bir rivayette; &#8220;Sürme ve boya beni Rasul(s) &#8216;le beraberlikten alıkoymuyordu. Ama bunların senin daimi işin olduğunu görüyorum.&#8221;</p>
<p>Ne var ki çok geçmeden Aişe (r.a) &#8216;nin kendinden daha güçlü bir anlayışa ve bilgiye sahip olduğunu, ayna ve sürmenin onu pek de meşgul etmediğini itiraf eder. Ebu Hüreyre&#8217;yi bu itirafa zorlayan üstte gördüğümüz &#8220;Kim cünüp olarak sabahlarsa&#8230;&#8221; rivayeti hakkındaki tartışmadır. O, bu hadisi rivayet edince, Aişe (r.a) onun bu hadisini inkâr ederek şöyle dedi: &#8220;Allah Rasulü (s) -ihtilam olmaksızın- cünüp olarak sabahlardı da, gusledip orucunu tutardı.&#8221; Aişe (r.a) bir haberci göndererek Ebu Hüreyre&#8217;den söz konusu hadisi rivayet etmemesini istemiş, o da buna uymaktan başka çıkar yol göremeyerek: &#8220;O, benden daha bilgilidir. Hem ben bu hadisi, Rasul (s) &#8216;den değil el-Fazl b. el-Abbas&#8217;tan duymuştum.&#8221; demiştir. O günlerde hayatta olmayan el-Fazl&#8217;ı şahid göstererek, Rasul (s) &#8216;den duymadığını ondan duymuşçasına rivayet ederek insanları kandırmaya çalışmıştır.&#8221;</p>
<p>Ebu Hassân el-A&#8217;rac&#8217;tan rivayet edilir ki: &#8216;İki adam Aişe (r.a) &#8216;ye giderek şöyle dediler: &#8220;Ebu Hüreyre Rasul (s) &#8216;ün &#8216;Uğursuzluk ancak, kadın, binek ve evdedir.&#8221; buyurduğunu rivayet ediyor.&#8217; Aişe (r.a) korkuyla sıçradı ve dedi ki: &#8220;Kur&#8217;an&#8217;ı Ebu&#8217;l-Kasım&#8217;a indirenin hakkı için, bu hadisi aktaran yalan söylemiş. Rasul (s) ancak şunu dedi: &#8220;Cahiliyye ehli şöyle derlerdi: &#8220;Uğursuzluk; binek, kadın ve evdedir.&#8217;Aişe (r.a) daha sonra şu ayeti okudu: &#8216;Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana gelen hiçbir musîbet yoktur ki biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılı olmasın.&#8221;</p>
<p>Daha söze gerek var mı acaba? Işte böyle böyle islamı yozlaştırmaya kalkıştılar. Bu yozlaşmanın en büyük kurbanı da malesef kadın olmuştur. Peygamber efendimiz kadınları yüceltmesinden rahatsız olan zihniyet, peygamber bu dünyadan göçünce hemen hadis uydurmalarına başlamıştır.</p>
<p>Birde o zamanın ulemasını dinleyelim, sonra da Ebu Hanifeyi nasıl tenkit ettiklerini görelim. Ebu Hanife yukarda gösterdiğim gibi 17 hadis dışında tartışılmaz hadis kabul etmiyordu! Bakın bu çok önemlidir!</p>
<p>Bana kimse kalkıpta demesin ki &#8220;Sen hadisleri kabul etmiyormusun&#8221;. Ben Kur´ana uyan, Kur´an süzgecinden geçen her sözü alır başıma tac yaparım. Kur´an süzgecinden geçmeyen her hadisi red ederim. Bunu bana öğreten öncelikle Kur´anı kerim, sonra Resülullah sonrada halifeler!</p>
<p><em><strong>f) Ulema</strong></em></p>
<p>Ebu Yusuf ise şunu rivayet eder: &#8220;Ebu Hanife&#8217;ye şöyle dedim: &#8220;Bize Rasul (s) &#8216;ün hadisi geliyor ve kıyasımızla çelişiyor. Bunu ne yaparız? &#8221; dedi ki: &#8220;Eğer o hadisi sika (güvenilir) raviler aktarmışsa onu alır, re&#8217;yi terkederiz.&#8221; Dedim ki: &#8216;Ebu Bekir (r) ve Ömer (r) &#8216;in rivayeti hakkında ne dersin? &#8216; Dedi ki: &#8220;O ikisinden iyisini nerden bulacaksın! &#8221; Dedim ki: &#8216;Peki Ali (r) ve Osman (r) ? &#8216; Dedi ki: &#8220;Aynı şekilde.&#8221; Bütün Sahabe&#8217;yi saymaya başladığımı görünce şöyle dedi: &#8220;Bazı adamların dışında, Sahabe&#8217;nin tümü adildir.&#8221; İstisnalardan olarak, Ebu Hüreyre ve Enes b. Malik&#8217;i zikretti.&#8217;</p>
<p>Ebu Şâme, A&#8217;meş&#8217;ten şunu nakleder: &#8216;İbrâhim, hadis musahhiydi. Bir hadis duyduğumda ona gider ve hadisi arzederdim. Bir gün Ebu Sâlih&#8217;in Ebu Hüreyre kanalıyla rivayet ettiği hadislerden birini kendisine arzettim. Bana şöyle dedi: &#8220;Ebu Hüreyre&#8217;yi bırak! Alimler onun bir çok hadisini terkederdi.&#8221;</p>
<p>İbrahim en-Neha&#8217;i'den şu söz aktarılmıştır: &#8220;Arkadaşlarımız Ebu Hüreyre&#8217;nin bazı hadislerini terkederdi.&#8221; A&#8217;meş, en-Neha&#8217;i'de şunu nakletmiştir: &#8220;Ebu Hüreyre&#8217;nin her hadisiyle amel etmezlerdi.&#8221;</p>
<p>İbn Mesûd da onun; &#8220;Ölü yıkayan ve taşıyan kişi abdest alsın! &#8221; sözünü kabul etmeyerek, hakkında ağır sözler söylemiş ve sonra şöyle demiştir: &#8220;Ey insanlar, ölülerinizden dolayı necasete bulaşmazsınız.&#8221;</p>
<p>Muhammed b. Hasan, Ebu Hanife&#8217;nin şu sözünü rivayet eder: &#8220;Sahabe&#8217;den Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali ve Abadile&#8217;den üçü gibi fetva ehlini taklid ederim. Bunların dışındakilerden üç kişi hariç kavillerine reyimle karşı çıkmayı caiz görmem.&#8221;</p>
<p>Bir başka rivayette ise bu söz &#8220;Sahabe&#8217;nin hepsini taklid eder, üç kişi dışında reyimle onlara muhalefet etmeyi caiz görmem. O üçü, Ebu Hüreyre, Enes b. Malik ve Semra b. Cündeb&#8217;tir.&#8221; Bu hususta kendisine sorulunca şöyle dedi: &#8220;Enes&#8217;e gelince: O, ömrünün sonlarında haberleri karıştırmaya başlamış, kendisine fetva sorulunca, kendi aklından fetva verir olmuştur. Bu durumda ben onun aklını taklid etmem. Ebu Hüreyre&#8217;ye gelince; o, duyduğu her şeyi -manası üzerinde kafa yormadan- rivayet etmiş nasih-mensuhu bilmeyen biridir.&#8221;</p>
<p><em><strong>g) Ehl-i hadis ekolünün Ebu Hanife’ye yönelttiği bazı eleştiriler şunlardır:</strong></em></p>
<p>İmam Ahmed’in: “Allah bu zatı hadis için yaratmıştır.”diyerek hadis ilmindeki ehliyetini takdir ettiği meşhur muhaddislerden Ahmet b. Mehdi: “Ebu Hanife, ilim nedir, bilmezdi. Dalalete düşürdüğü insanların vebali yarın kıyamet günü sırtına sarılacaktır. Hak bile olsa müslümanların tutundukları dini bağları, teker teker söküp atan Ebu Hanife’nin re’yini ve görüşlerini kabul etmeyiniz.</p>
<p>Evzai: “…onu itham etmemizin sebebi,  kendisine hadis getirildiği halde,  onu bırakıp başka türlü hüküm vermesidir.9</p>
<p>İbn Teymiyye’nin kaynakları ara sında önemli bir yere sahip olan İmam Buhari, Ehl-i Reyin reisi olan Ebu Hanife’yi zayıf bir hadis ravisi olarak görüyor, kendisini metruk sayıyor. Ve “halktan biridir”diyordu. Ne Buhari, ne de Müslim’de Ebu Hanife’den tek bir hadis rivayet edilmemiş olması bile ehl-i hadis ile ehl-i rey arasındaki geçimsizliğin ve uyuşmazlığın derecesi hakkında bize fikir verebilir.’10</p>
<p>Hadis ve Hicaz fıkıh hareketinin başında bulunan İmam Malik şöyle demiştir: &#8220;Ebu Hanife fitnesi, İblis fitnesinden daha zararlıdır.&#8221; 11</p>
<p>İmam Ahmet: “Ebu Hanife’nin re’yi de hadisi de zayıftır.’ 12</p>
<p>Süfyan es-Sevri, Ebu Hanife’nin vefat haberini alınca, derin bir memnuniyet duymuş ve: ” Elhamdülillah, Allah’a şükürler olsun. Birçok insanın belaya düşmesine sebep olan kişiden bizi afiyette kıldı.”13</p>
<p>Bu gerçekleri size anlatan oldumu? Anlatmazlar tabi, çünkü bunu anlatsalar siz Ebu Hanifenin metodunu izleyip dini Kur´andan öğrenceksiniz.<br />
ee siz Kur´andan öğrenince bunları kim doyurcak? Öyle ya, hele bir imamların maaşlarını kesin, hocaların maaşlarını kesin bakalım, acaba camide kaç gönüllü kalıyor görelim..</p>
<p>Saygılarımla<br />
Mustafa Çelebi</p>
<p>devamı gelecek</h4>
<h5>Kaynaklar:</h5>
<h5><em>1. Yasar Nuri Öztürk 3 Kasım 2008 Hürriyet</em></h5>
<h5><em>2. Muvaffak el-Mekkî; Menâkıbu Ebî Hanife,  87-88</em></h5>
<h5><em>3.Yasar Nuri Öztürk (Saltanat dincilerinin İmamı Âzam&#8217;a zulümleri)</em></h5>
<h5><em>4.Hz. Âişe’nin Sahabeye Yönelttiği Eleştiriler – Bedruddin Ez Zerkeşi</em></h5>
<h5><em>5.Hz. Âişe’nin Sahabeye Yönelttiği Eleştiriler – Bedruddin Ez Zerkeşi</em></h5>
<h5><em>6.Mahmut Ebu REYYE (Ebu Hureyre Rivayetlerinin Çokluğu,  Gerekçesi ve Tedlis)</em></h5>
<h5><em>7.Mahmut Ebu REYYE (Ebu Hureyre ve Ali (r) Aleyhindeki Hadisler)</em></h5>
<h5><em>8.Mahmut Ebu REYYE (Ebu Hureyre ve Ali (r) Aleyhindeki Hadisler)</em></h5>
<h5><em>9. Ibn Kuteybe,  Hadis Müdafaası,  s. 125,  Kayıhan Yay.,  İsl.71989. 2,  Baskı.</em></h5>
<h5><em>10. Uludağ,  a. g. o.,  s. 58.</em></h5>
<h5><em>11. A. g. e.,  s. 99.</em></h5>
<h5><em>12. A. g. e.,  s. 99.</em></h5>
<h5><em>13. A. g. e.,  s. 99.</em></h5>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Love for one's Guide - The Sahaba (ra)]]></title>
<link>http://higherstations.wordpress.com/2009/11/17/love-for-ones-guide-the-sahaba-ra/</link>
<pubDate>Tue, 17 Nov 2009 16:57:37 +0000</pubDate>
<dc:creator>higherstations</dc:creator>
<guid>http://higherstations.wordpress.com/2009/11/17/love-for-ones-guide-the-sahaba-ra/</guid>
<description><![CDATA[“O people, by Allâh I have visited kings. I went to Caesar, Chosroes and the Negus, but by Allâh I n]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:center;"><img class="aligncenter size-thumbnail wp-image-73" title="Bismillahir Rahmanir Raheem" src="http://higherstations.wordpress.com/files/2008/09/bismillah.jpg?w=150" alt="" width="150" height="119" /></p>
<p>“O people, by Allâh I have visited kings. I went to Caesar, Chosroes and the Negus, but by Allâh I never saw a king whose companions venerated him as much as the companions of Muhammad venerated Muhammad (peace and blessings of Allâh be upon him). <strong>By Allâh, whenever he spat it never fell on the ground, it fell into into the hand of one his companions, then they wiped their faces and skins with it.</strong> If he instructed them to do something, they would hasten to do as he commanded. <strong>When he did wudû’, they would almost fight over his water.</strong> When he spoke they would lower their voices in his presence; and they did not stare at him out of respect for him.”</p>
<p>-al-Bukhârî, 3/178, no. 2731, 2732; al-Fath, 5/388.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA["MAYA"sız Marduk]]></title>
<link>http://elbab.wordpress.com/2009/11/17/mayasiz-marduk/</link>
<pubDate>Tue, 17 Nov 2009 04:43:29 +0000</pubDate>
<dc:creator>muhabbetci</dc:creator>
<guid>http://elbab.wordpress.com/2009/11/17/mayasiz-marduk/</guid>
<description><![CDATA[Nihayet başardık! Gözünüz aydın, Dünya batıyor. Sonumuz geldi. Tarihi´de belli &#8230; 2012 diyorlar]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><h4>Nihayet başardık! Gözünüz aydın, Dünya batıyor. Sonumuz geldi. Tarihi´de belli &#8230;</h4>
<h4>2012 diyorlar..Günüde 12 aralık.</h4>
<h4>Yani dünya 12 aralık, sene 2012 de bitiyor, yani batıyor, yani yok oluyor, birnevi kayboluyor, yani ne karın ağrısı olacaksa o oluyor. Kahin felanda değil bunu diyenler ha.., yaşı başı yerinde bilim adamları. Ne yani, şimdi bilim adamı yalanmı söyleyecek Bu bilim adamlarının tanımlamasını da hep karıştırım gerçi&#8230;, hani bir Astronomlar var birde bu işin bilimsel kahinleri astrologlar var. Marduklara bakıp bakıp gelecekten bahs ediyorlar. 12 gezegen var ya, bu 12 gezegenden artik işine geldiği gibi oku babam oku. Kısmetine ne çıkarsa &#8230;<!--more--><a href="http://elbab.wordpress.com/files/2009/11/maya2.gif"><img class="alignright size-medium wp-image-63" title="maya2" src="http://elbab.wordpress.com/files/2009/11/maya2.gif?w=216" alt="" width="216" height="300" /></a></h4>
<h4>Yani diyeceğim Marduk geliyor, Maya´lar bir takvim yapmış bundan bilmem kac bin yıl önce, Adamlar takvimin sonunu getirmesini unutmuşlar. 3600 yıl kadar sayabilmişler, gerisini unutmuşlarmı yoksa art niyetlerindenmi hesap etmemişler orasını kestiremiyorum. Iste bu Maya´lılar var ya, bu mayalılar, başımıza bir kıyamet senaryosu bıraktılar. Şahsi düşüncem, iki kafadan kontak Mayalı bilim adamı oturmuştur, biri</h4>
<h4>- Yahu Hocam, takvim 3600 yıl oldu daha hesaplimmi?? &#8230;deyince, öteki:</h4>
<h4>- Yok usta yeter, o kadar yıl zaten kim yaşayacak ..Gerisinide mayasızlar tamamlasın&#8230;.!</h4>
<h4>demiştir.</h4>
<h4>Haklı adam, ben olsam bende hesaplamazdım. Bana ne 3600 yıl sonra ne olacağından, değilmi ama.</h4>
<h4>Işin kötü tarafı Maya´lı halkı yok oldu gitti, yani kendilerini mayasızlardan kurtaramadılar. Onlar kendi kıyametlerini yaşadılar. Kendi dünyalarını yok ettiler, yetmedi şimdi birde bizim başımıza musallat oldular. Art niyet ben buna derim arkadaş. Yahu kendi dünyanı yok ettin, benim dünyamdan ne istiyorsun mayasız Maya´lı!&#8230;</h4>
<h4>Gerçi alıştık kıyamet senaryolarına. Aklım yetti yeteli her birkaç yılda bir kıyamet oldu olacak diye bekliyoruz. Kuyruklu yıldızı hatırlarmısınız? 1986 mıydı neydi. Hani gelince dünya batacak dedilerdi. Yıldız geldi, şöyle bir tur attı dünya etrafında. Baktı ki sistem tıkırında, sessiz sedasız çekti geri gitti. Yani dünya batmadı!</h4>
<h4>Sene 2000 dediler, bekledik &#8230;Eee batmadı soyha&#8230;</h4>
<h4>Boş dururlarmı? Hemen yeni tarih belirlendi, çarçabuk 2001 dediler. Oda geldi geçti, dünya mıh gibi mübarekö gene batmadı&#8230; Ardından bir Yahudi çıktı, oda:</h4>
<h4>- Herkes bir tarih belirliyor bende belirlimmi la?&#8230;dedi</h4>
<h4>Evet demeye kalmadı oda 2006 senesini seçti&#8230;Bekledik, bekledik, bekledik dünya gene batmadı. Tabi bilim adamları boş dururlarmı, onlarda bir Maya takvimi buldu, hemen hesaplara başladılar. Bir bilim adamı çıktı:</h4>
<h4>- Hesap ettim sene 2012de, büyük güneş patlamalarından dolayı dünya yok olacak!..dedi</h4>
<h4>Bir başka bilim adamı bunu duyunca beğenmedi:</h4>
<h4>- Yok la, güneş müneş patlaması değül, gökten taş yağacak başımıza. Marduk taşlarını sen duymadınmıydı hiç ..! deyiverip kitledi.</h4>
<h4>Bu kadar bilim adamı konuşurda kahinler susarmı, içlerinden bir akıllı çıktı:</h4>
<h4>- Melekler, cinlerle görüştüm ..Ufolar gelecek bizi uzaya götürecek..dedi (nereye götüreceklerse artık&#8230; inşallah Mayalılar nerdeyse oraya götürürler)</h4>
<h4>Hemen hocalarımız, ilahiyatçılarımız kızarak :</h4>
<h4>- Mehdi gelmeden olmaz, olmaaaaz..Önce Isa´yı getirecüh sonra Mehdi´yi. Öyle mayalı mayasız işlerle olmaz bu iş!..diye bağırdılar.</h4>
<h4>Elin gavuru naptı? Sustu adam paşa paşa, oturdu senaryo çizdi, film yaptı. Dün baktım, bakıncada çoştum, hayretler içinde</h4>
<h4>- Vay anasını, kıyamet böyle olacak hemi&#8230;dedim</h4>
<h4>Şimdi para verip kiyametin yalancığıni seyredeceğiz hep beraber Sinemalar´da. Kazanan kim olacak? Senaryoyu yazan kişiler. Hayır yani şunu düşünüyorum. Madem biliyorsun 2012 bu dünya yok olacak, ne diye daha film yapıyorsun be adam.</h4>
<h4>Peki 2012de kıyamet kopmazsa napacağız? Hiç birsey yapmayacağız, hayat devam ediyor diye, bir daha ki kıyameti bekleyeceğiz. Nasıl olsa bizim takvimin Mayalılar da olduğu gibi bir sonu yok. Ebediyete kadar yolu var soyhanın. Artık her üç beş senede bir film çıkarır çıkarır baktırırlar bizlere.</h4>
<h4>Işin ne, otur evinde Kıyamet senaryosu seyret.</h4>
<h4>Uzun lafın kısası; Paralar şahane, bizim Maya bahane&#8230;</h4>
<p>Mustafa Çelebi</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Hangi Islam :  Kadın (2)]]></title>
<link>http://elbab.wordpress.com/2009/11/15/hangi-islam-kadin-2/</link>
<pubDate>Sun, 15 Nov 2009 18:03:53 +0000</pubDate>
<dc:creator>muhabbetci</dc:creator>
<guid>http://elbab.wordpress.com/2009/11/15/hangi-islam-kadin-2/</guid>
<description><![CDATA[Bu bölümü Kadınlara ayırmak istiyorum, nitekim hem kadını yüceltmek amaçlı, hemde kadınların, din ad]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><h3>
Bu bölümü Kadınlara ayırmak istiyorum, nitekim hem kadını yüceltmek amaçlı, hemde kadınların, din adı altında maruz kaldıkları saçmalıkları anlatmak için.<br />
Kuransız islam da en büyük cefayı çekmiş olan hep kadın olmuştur. Bir taraftan &#8216; Cennet anaların ayağı altındadır&#8217; hadisi ile kadını yüceltirken, öte taraftan kadını köpek ve domuz ile aynı kefeye koyabilecek kadar edepsizce yaklaşımlara maruz bırakmışlardır. Bunu yaparken utanmadan peygamberin ağzından hadis uydurmuşlar, kadının yatak odasına kadar karışmışlardır. Buyurun neleri yozlaştırdılar görelim hep beraber.</p>
<p>1) Kuranda ki Kadın</p>
<p>Kuranı kerim kadın erkek eşitliğini savunur, asla ve asla erkek yahut kadın yücedir yahut daha aşağıdır diye birşeyler kullanmaz. Buna rağmen dini yozlaştıran kesim (ulemalar, şeyhler, hocalar, ruhbanlar, hahamlar vs vs vs) kadını adeta erkeğin kölesi haline getirmişlerdir. Bunlara örnekler çoktur. Önce biz Kuran kadın ve erkek eşitliği adına neler diyor ona bakalım.<!--more--></h3>
<blockquote>
<h3>Nisa Suresi 124 Erkek veya kadın, inanmış olarak hayra ve barışa yönelik işler yapanlar cennete gireceklerdir. Ve zerre kadar zulme uğratılmayacaklardır.</h3>
<h3>
Tevbe Suresi 71 Mümin erkeklerle mümin kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyilik ve güzelliği belirlenene özendirirler, kötülük ve çirkinliği belirlenenden sakındırırlar. Namazı kılarlar, zekâtı verirler. Allah&#8217;a ve resulüne itaat ederler. Allah bunlara rahmet edecektir. Allah Azîz&#8217;dir, Hakîm&#8217;dir.</h3>
<h3>72 Allah, mümin erkeklerle mümin kadınlara, altından ırmaklar akan cennetler vaat etmiştir. Sürekli kalacaklardır orada. Adn cennetlerinde de tertemiz barınaklar vaat etmiştir. Allah&#8217;ın bir hoşnutluğu ise hepsinden büyüktür. İşte budur o büyük başarı/o büyük kurtuluş.</h3>
<h3>
Nahl Suresi 97 Erkek yahut kadın, her kim inanmış olarak hayra ve barışa yönelik bir iş yaparsa, onu tertemiz bir hayatla yaşatırız. Ve böylelerinin ücretlerini, işleyip ürettiklerinin en güzelleriyle karşılarız.</h3>
<h3>
Ahzab Suresi 35 Allah şu kişiler için bir affediş ve büyük bir ödül hazırlamıştır: Müslüman erkekler, Müslüman kadınlar, mümin erkekler, mümin kadınlar, itaat eden erkekler, itaat eden kadınlar, özü-sözü doğru erkekler, özü-sözü doğru kadınlar, sabreden erkekler, sabreden kadınlar, Allah korkusuyla ürperen erkekler, Allah korkusuyla ürperen kadınlar, sadaka veren erkekler, sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler, oruç tutan kadınlar, ırz ve iffetlerini koruyan erkekler, ırz ve iffetlerini koruyan kadınlar, Allah&#8217;ı çok anan erkekler, Allah&#8217;ı çok anan kadınlar.</h3>
<h3>
Fetih Suresi 5 İnanmış erkekleri ve inanmış kadınları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokması içindir bu. Sürekli kalıcıdırlar orada. Ve onların çirkin davranışlarını örtüp gizlemesi içindir. İşte bu, Allah katında çok büyük bir kurtuluş ve eriştir.</h3>
</blockquote>
<h3></h3>
<h3>Evet gördüğümüz gibi Kuranı kerim kadın erkek arasında hiç bir fark gözetmemekte. Buna rağmen nasıl oluyor da, kadınları köle gibi göstere biliyorlar? Acaba bu ruhban sınıfı kuran okumamışmıdır? Yoksa okudularda, bile bile yalanmı söylüyorlar? Bu soruların cevabını sizin vicdanınıza bırakıyorum.</h3>
<h3>Kadını yüceltmeyen bir toplum daima kaybetmeye mecbur kalan toplumdur, ki şu an islam ülkeleri ne halde olduğunu görüyoruz. Yüce ALLAHIN o güzel peygamberi kadınlara değer vermesine rağmen, sonradan gelen sahtekar ulemalar dini bu hale getirip, arap geleneğini dine sokmaya çalışmış ve başarmışlardır.</h3>
<h3>
2) Uydurma Hadislerde Kadın</h3>
<h3>
Bilindiği gibi en büyük baskıyı, uydurma bir takım hadisler ile kadınlara bunları dayatarak yapmaktalar. Peygamber şöyle demiş, Peygamber böyle demiş. Acaba demişmi?</h3>
<h3>Ya bu hadisler uydurma ise? Ya bu hadisleri egemen güç olan erkekler uydurdu ise? Diyanet bile artık bunun farkına varmış olacak ki, hadis elemesine başlamışlardır. Malesef çok geç başladıklarını ve samimi olmadıklarını düşünmekteyim, çünkü aynı diyanet halen ilmihallerinde bu (güya) eledikleri hadisleri basıyorlar. Şu soruyu zihninizde kendinize sorun. &#8220;Peygamber acaba kuran dışı birşey yapmışmıdır? &#8220;.Bitabi birçoğunuz hayır diyecektir, bu durumda Peygamber yaşayan kuranmıdır? Illaki!</h3>
<h3>Peygamber peki nasıl oluyor da, kuranda eşit olan kadın ve erkeği kendi hadislerinde (haşa o yapmadı bunu) değiştiriyor? Çünkü onu yapan Peygamber değil Ebu Hureyre (Islam´ın Pavlusu) ve yandaşlarıdır!</h3>
<h3>
Şimdi en tanınmışlarını bir gözden geçirelim:</h3>
<h3>
a)</h3>
<blockquote>
<h3>Eğer bir kimsenin bir kimseye secde etmesini emretseydim, erkeklerin kadınlar üzerinde olan haklarından dolayı kadınların erkeklere secde etmelerini emrederdim.</h3>
<h3>Tirmizi, Rada, 10/1159; Ebu Davud, Nikah 40/2140</h3>
<h3>Ahmed b. Hanbel, Müsned VI, 76; İbn Mace, Nikah 4/1852</h3>
</blockquote>
<h3></h3>
<blockquote>
<h3>Ey kadınlar! Eğer kocalarınızın size olan haklarını bilseydiniz, ayaklarının tozunu yüzlerinizle silerdiniz.</h3>
<h3>Hafız Zehebi-Büyük Günahlar- Sayfa 187</h3>
</blockquote>
<h3>
Yukarıda ayetleri verdik. Bunları peygamber sözü diye iddia eden vicdansızlara soruyorum:&#8221; Erkeğin kadın üzerinde ki hakkını bana bir gösterin bakalım ne imiş bu hak? Biz bulamadık kuranda, siz bulabilirseniz buyurun.&#8221;</h3>
<h3>Utanmadan birde Kuran da geçen bazı ayetlerin meallendirmesinde çarpıtmalar yaparlar. Böyle terbiyesizlikleri birkaç meal karşılaştırması yaparsanız kolayca görürsünüz zaten. Yukarıda ki hadis diye bize satılan boş sözler, kuranı kerim ile apaçık çelişki içindedir. Böyle birşeyi ALLAHIN peygamberi olan Abdullah oğlu Muhammed´in nasıl dediğine inanırsınız? Bu apaçık Resülü Ekreme karşı bir iftiradir!</h3>
<h3>
b)</h3>
<blockquote>
<h3>Kocanın vücudu irin ile kaplı dahi olsa ve karısı onu yalayarak temizlese yine de kocasının hakkını ödemiş olmaz.</h3>
<h3>İbni Hacer El Heytemi 2/121</h3>
<h3>Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 239</h3>
</blockquote>
<h3></h3>
<h3>Buyrun kabul edin bakalım nasıl edecekseniz. Ederken yalnız şunuda unutmayın, bu analara da geçerli, onlar da kadın değilmidir?</h3>
<h3>Tabi ki bu hadis uydurmadır. Bu tür hadisleri takvim yapraklarında, ilmihal kitaplarında basarak kadınları halen bu tür saçmalıklara maruz bırakmalarından dolayı açıkca kınıyorum ulemayı! Bildikleri halde ALLAH hakkında yalan söylüyorlar.</h3>
<h3>
c)</h3>
<blockquote>
<h3>Çok lanet ediyor ve kocalarınıza karşı nankörlük ediyorsunuz. Aklı başında bir erkeğin aklını sizin kadar çelebilen aklı ve dini eksik başka bir varlık görmedim.</h3>
<h3>Müslim, İman, 34/132</h3>
<h3>İbn Mace, Fiten 19/4003</h3>
</blockquote>
<h3></h3>
<h3>Daha sonra Peygamberin eşi Ayşe bu tür safsatalara nasıl karşı çıktığını, ama bir türlü sözünü dinletemediğini göstereceğim. Bu hadis hem peygamberimize hem kurana, hemde akıl ve mantığa iftiradır!</h3>
<h3>
ç) Yine bu zihniyet, Muhammed Mustafa´yı (salatü selam olsun ona) kullanarak kadınların çoğunu cehennemlik ilan etmişlerdir. Böyle korkunç hadisleri uyduran bir zihniyet, peygambere ne kadar iman ettiklerini sizin vicdanınıza bırakıyorum.</h3>
<h3></h3>
<blockquote>
<h3>Ey kadınlar topluluğu! Sadaka veriniz ve çok istiğfar ediniz. Çünkü ben Cehennem halkının çoğunun sizler olduğunu gördüm.</h3>
<h3>Müslim, İman, 34/132</h3>
<h3>İbn Mace, Fiten 19/4003</h3>
</blockquote>
<h3></h3>
<h3>Peki şu ayet ile bu sözü nasıl bağdaştıracağız acaba?</h3>
<h3></h3>
<blockquote>
<h3>Müslüman erkekler, Müslüman kadınlar, mümin erkekler, mümin kadınlar, itaat eden erkekler, itaat eden kadınlar, özü-sözü doğru erkekler, özü-sözü doğru kadınlar, sabreden erkekler, sabreden kadınlar, korunup sakınan erkekler, korunup sakınan kadınlar, sadaka veren erkekler, sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler, oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve ırzlarını koruyan kadınlar, Allah’ı çokça hatırlayan erkekler ve Allah’ı çokça hatırlayan kadınlar; bunlar için Allah bir bağışlanma ve büyük bir ödül hazırlamıştır.</h3>
<h3>Ahzab Suresi 35</h3>
</blockquote>
<h3></h3>
<h3>d) Yukarda da dediğim gibi yatak odasına girmekten bile çekinmemişler, adeta kadını (affınıza sığınarak diyorum) seks kölesi yapmışlardır!</h3>
<h3>Bakın şu terbiyesizliğe:</h3>
<h3></h3>
<blockquote>
<h3>Kişi kadınını yatağa davet eder de kadın kaçarak eşi sinirli bir şekilde gecelerse, melekler o kadına sabaha kadar lanet eder.</h3>
<h3>Sahihi Buhari 9/36</h3>
</blockquote>
<h3></h3>
<h3>Bu külliyen yalandır, böyle birşey için Kuranı kerimde tek bir ayet dahi bulamazsınız. Kuran da olmadığı gibi bu tür rivayetler kadını küçük düşürme, hor görme, ve kadını köle yerine koyma için uydurulan sözlerdir. Malesef halen bunlar ilmihal kitapların da mevcutdur.</h3>
<h3></h3>
<h3>e)</h3>
<blockquote>
<h3>Bir kadın kocasından boşanırsa o kadına cennet kokusu haram olunur.</h3>
<h3>Kadınlara Dîni Bilgiler sayfa 61</h3>
</blockquote>
<h3></h3>
<h3>ALLAHIN laneti yalancıların üzerinedir der Kuran. Bu sözü yazan yarın cehennem ateşinden acaba kendini nasıl kurtaracak?</h3>
<h3>Bakın boşanma ile alakalı kuran ne diyor!</h3>
<blockquote>
<h3>
Bakara Suresi 227 Eğer boşanmaya kesin karar vermişlerse, şüphesiz Allah çok iyi işiten çok iyi bilendir.</h3>
</blockquote>
<h3></h3>
<h3>Burda kadın boşanamaz diye birşey görüyormusunuz siz? Kuran da bu konu Bakara suresinde ayrıntılı bir şekilde anlatılır. Dileyen orda mealden okuyabilir.</h3>
<h3>Boşanmak her insanın, yani erkek ve kadının hakkıdır. Kimse bunu engelleyemez. Tabi ki barışmak ve yuvayı ayakta tutmak daha güzel ve daha iyi birşeydir, ama kocada hayır yoksa kadını o kocaya bağlamakta zulümdür! !</h3>
<h3></h3>
<h3>f)</h3>
<blockquote>
<h3>Dövme yapan ve yaptırana, yüzdeki tüyleri aldıran ve estetik için dişlerini seyrelttiren kadınlara Allah lanet etsin.</h3>
<h3>Sahihi Buhari</h3>
<h3>
Takma saç takan, taktıran, kaşları incelten, kaşlarını incelttiren, dövme yapan ve dövme yaptıran lanetlenmiştir.</h3>
<h3>Ebu Davud, Tereccul, 5</h3>
</blockquote>
<h3></h3>
<blockquote>
<h3>Eğer bir kadın peruk takarsa, eğer kol ve yüzüne dövme ya da ben yaparsa, yüzünden ve kaşlarından cımbızla kıl aldırırsa, yüzüne güzellik vermek için şekil değiştirirse lanetlenmiştir.</h3>
<h3>İmam Şarani – Uhudul Kubra – Sayfa 313, 867, 889</h3>
</blockquote>
<h3></h3>
<h3>Bu yukarda ki alıntıya göre, türkiyede ki kadınlarımızın yüzde doksanı lanetlidir! Analarımız, teyzelerimiz, halalarımız, bacılarımız, eşlerimiz hepsi cehennemliktir. Kaşını aldırmayan birini siz tanıyormusunuz? Peki bu hadis sahihmidir? Yobazlara göre Sahih, bize göre değil!</h3>
<h3></h3>
<h3>g)</h3>
<blockquote>
<h3>Bir hadise göre Ashabı Kiram karılarının pencere ve kapı aralıklarından dışarıyı seyretmelerini ve erkek görmelerini önlemek üzere evlerinin pencerelerini sıkı sıkıya kapatırlar, dışarıya bakanlara dayak atarlardı.</h3>
<h3>İmamı Gazali-İhyayı Ulumuddin 2/122</h3>
</blockquote>
<h3></h3>
<h3>Imam Gazaliyi ALLAH affetsin, nitekim böyle birşey ne tarihte nede rivayetlerde mevcutdur.Tam tersine tarihi okuyanlar bilir ki, kadınlar mescide giriyor, çıkıyor, ortalarda serbestce gezebiliyorlardı.</h3>
<h3></h3>
<h3>ğ)</h3>
<blockquote>
<h3>Kadınları zarar vermeyecek miktarda aç, aşırı gitmeyecek kadar da kıyafetsiz bırakınız. Çünkü kadınlar iyice doyar, güzelce giyinirlerse onlar için dışarı çıkıp gezmekten daha sevimli bir şey yoktur. Fakat onlar biraz aç, biraz da çıplak kalırlarsa onlar için evde oturmaktan hayırlı bir şey yoktur.</h3>
<h3>İbnül Cevzi, Mevzuat, II/282-283; Suyuti, Leali, II/154</h3>
<h3>İbn Arrak, Tenzihü’ş-Şeria, II/212-213</h3>
</blockquote>
<h3></h3>
<blockquote>
<h3>Kadınlarınıza evlerinin kapısında oturmamaları için yeni elbise yaptırmayın, çünkü elbiseleri güzel ve yeni olursa kalplerine dışarı çıkmak arzusu gelir.</h3>
<h3>İmamı Gazali-Kimyayı Saadet sayfa:178</h3>
<h3>İbn Ebi Şeybe, Musannaf, IV/II, 420</h3>
</blockquote>
<h3></h3>
<h3>Şimdi bu safsatayı kadınlarımıza uygulayacak olursak şöyle bir tablo çıkar karşımıza.</h3>
<h3>1) Kadınları biraz aç bırakmak gerek</h3>
<h3>2) Kadınları kıyafetsiz bırakmak gerek</h3>
<h3>3) Kadınların en sevdiği şey erkeklerle her yerde cilveleşmek.</h3>
<h3>4) Ikinci en sevdikleri şey ha bire gezmek!</h3>
<h3>Peki bu analaramız içinde geçerlimi? Öyle ya onlar kadın değilmi? Hanginiz anasını yarı çıplak yarı aç yatmasına gönlü el verecek? Acaba bu safsatayı uyduranlar bunu yapmışlarmıdır?</h3>
<h3></h3>
<h3>h) Yorumsuz kadınlarımızın bilgisine sunacağım şu dizeleride, lütfen sindire sindire okuyun. Okuyun ki din adına neler uydurulmuş göresiniz ve anlayasınız. Gazali Gazali diye övüp bitiremedikleri alimden bir demet hizmetinize sunuyorum. Buyurun&#8230;.</h3>
<h3></h3>
<blockquote>
<h3>&#8220;Dışarı çıkması kesin gereken kadın ise kocasından izin aldıktan sonra dışarı çıkacak ve şu kurallara kesin uyacaktır:</h3>
<h3>
1-Sıkı sıkıya örtünüp kötü giysilere bürüne,</h3>
<h3>
2-Hiç çıkmamış gibi davrana,</h3>
<h3>
3-Başını öne eğip kimsenin yüzüne bakmaya,</h3>
<h3>
4-Kalabalığa karışmaya,</h3>
<h3>
5-Erkeklerin bulunduğu yerlere yanaşmaya,</h3>
<h3>
6-Herkesin dolaştığı sokaklardan uzak dura,</h3>
<h3>
7-İşini bir an önce bitirip evine döne,</h3>
<h3>
İmamı Gazali – İhyayı Ulumuddin – 2/290 &#8220;</h3>
</blockquote>
<h3></h3>
<h3></h3>
<blockquote>
<h3>&#8216;Kadın sekiz sıfatlıdır:</h3>
<h3>
1-Giyim kuşam hevesinden maymun.</h3>
<h3>
2-Fakir düşmeye razı olmadığından köpek.</h3>
<h3>
3-Kocasına ve diğer insanlara kibrinden yılan.</h3>
<h3>
4-Gece gündüz koğuculuk yaptığından akrep.</h3>
<h3>
5-Evden eşya sattığından fare.</h3>
<h3>
6-Erkeklere hile kurduğundan tilki.</h3>
<h3>
7-Kocasına itaat ettiğinden dolayı koyundur.</h3>
<h3>
İmamı Gazali- İhyayı Ulumuddin &#8216;</h3>
</blockquote>
<h3></h3>
<h3>Şimdi bu kadınları övmekmidir, yoksa küfretmekmidir. Şeriat diye bağıranların getireceği rejimin bu olacağından emin olun! Hatta Gazalinin sözlerini kabul etmeyenleri kafirlik ve dinsizlik ile suçladıklarınıda hatırlatayım. Yani siz şimdi bu sözlere katılmayınca, siz dinden çıkmış oluyorsunuz. Siz bunları eleştirince siz kafir oluyorsunuz.</h3>
<h3>Bunları savunan yobaz kesime soruyorum &#8220;Hangi ayete bağlıyorsunuz bunu siz? ! &#8220;. Kuran böyle birşey diyormu? Yok!</h3>
<h3>Kuran demiyor ise siz kim oluyorsunuz da ALLAH adına böyle safsatalar uyduruyorsunuz? !</h3>
<h3></h3>
<blockquote>
<h3>Nisa Suresi 32 Allah&#8217;ın, bir kısmınıza bir kısmınızdan farklı olarak lütfettiği şeyleri isteyip durmayın. Erkeklere kendi kazandıklarından bir pay var; kadınlara da kendi kazandıklarından bir pay var. Allah&#8217;tan, O&#8217;nun lütfunu isteyin! Allah, herşeyi iyice bilmektedir.</h3>
</blockquote>
<h3></h3>
<h3>Bu ayet ile yukarı da ki verdiklerimizi nasil bağdaştırıyorsunuz?</h3>
<h3>
Ve şu alimlerinde sözlerini bir dinleyelim, ne demişler Imam Gazali ile ilgili. Bunuda halktan saklarlar bu sahtekarlar!</h3>
<h3></h3>
<blockquote>
<h3>Iyaz b. Musa ebu’l Fazl el Yahsubi es Sebti el Maliki, meşhur ismiyle Kadı Iyaz, 1083’te Septe’de doğmuş ve özellikle fıkıh, hadis sahasında tanınmış bir İslam alimidir. Maliki mezhebine müntesiptir.</h3>
<h3>Kadi Iyaz Gazali icin söyle demisdir</h3>
<h3>Şeyh ebu Hamid el-Gazali kendisi hakkında çok kötü haberler olan ve korkunç kötü kitapları olan biridir. Sufilikde çok ileri gitmiş, sufiliğin savunucusu ve davetçisi olmuş ve bu hususta meşhur kitaplar kaleme almıştır.</h3>
<h3>Kitaplarındaki bazı bölümler, kendi aleyhinde değerlendirilmiş ve ümmet onun kötü biri olduğuna hükmetmiştir. Allah onun gerçek durumunu bilendir.</h3>
<h3>Sultanın emri ve batıdaki ulemanın fetvası onun kitaplarının yakılması ve bu kitaplardan uzak durulmasıdır. Bu emir ve fetvaların gereği yapılmıştır.</h3>
<h3>Siyer en-nubela 19/327</h3>
</blockquote>
<h3></h3>
<blockquote>
<h3>Nevevi</h3>
<h3>Nevevi, Receb ayının ilk cuma günü kılınan Regaib namazı hakkında sünnetten midir, yapılması hoş olan bir amel midir yoksa bidat midir diye sorulduğunda şu şekilde cevap vermiştir:</h3>
<h3>Bu şeytani bir ameldir ve çok şiddetli biçimde eleştirilmiş bir bidattir.</h3>
<h3>Sonra şöyle devam etmiştir:</h3>
<h3>Birçok ülkede çok sayıda kişi tarafından bu namazın kılınıyor olması yahut Kutul Kulub veya İhyaı Ulumuddin gibi kitaplarda bahsi geçiyor olması seni aldatmasın. Bu hiçbir temeli olmayan bir bidattir.</h3>
<h3>el-Miyarul Magrib 1/300</h3>
</blockquote>
<h3></h3>
<blockquote>
<h3>Ibnü&#8217;l-Cevzi</h3>
<h3>el-Muntazam isimli eserinde şunları söylemektedir:</h3>
<h3>&#8221;Gazali İhyayı yazmaya Kudüsde başlamış ve Şam&#8217;da tamamlamıştır ancak, eserini sufilerin metodu ile yazarak fıkıh kurallarına riayet etmemiştir.&#8221;</h3>
</blockquote>
<h3></h3>
<blockquote>
<h3>Sultan Ali ibni Yusuf ibni Taşfin</h3>
<h3>Dönemin sultanıdır ve İhya&#8217;nın yakılmasını emretmiş ve yaktırmıştır. Zehebi onun hakkında şöyle der:</h3>
<h3>&#8221;Cesur, mücadeleci, adil, dinine düşkün, takvalı, erdemli, alimlere saygılı ve alimlerle iştişare eden biriydi.&#8221;</h3>
<h3>Siyer Alemun Nubela, (20/124) .</h3>
</blockquote>
<h3></h3>
<blockquote>
<h3>&#8221;Ali İbni Yusuf İhya&#8217;yı yaktırdı ve bu kararı döneminin alimlerinin icmasına dayanmaktaydı&#8221;</h3>
<h3>El-Miyar El-Mureb (12/185)</h3>
</blockquote>
<h3></h3>
<h3>i)</h3>
<blockquote>
<h3>Hanefilerden bazıları kadının sesinin de avret olduğu görüşündedirler;</h3>
<h3>Fıkhus Siyre sayfa:400</h3>
</blockquote>
<h3></h3>
<h3>Kuran da kadın sesi ile hiç birşey geçmez. Kadın sesi avret felan değildir. Bunu iddia eden herkes din adına yalan söylüyor. Ebu hanefi böyle birşey ne söylemiştir nede istemiştir. Bu tür saçmalıklar sonradan onların adına uydurmadır. Peki soruyorum ey ulema, eve telefon gelince nasıl olacak bu iş? Yahut süpermarketde, bakkalda, iş yerinde nasıl uygulayacağız biz bunu? Yani size göre kadın zaten ne yapsa cehennemlik oluyor, zavallı kadın başka çaresi yoktur, hangi adımı atsa size göre haram/günah. Kadın konuşsa haram, sussa haram, yürüse haram, dimdik dursa haram.</h3>
<h3>
Oysa Şaafi mezhebine göre kadının sesi avret değildir. Yani şöyle bir tablo çıkıyor şimdi karşımıza. Hanefi mezhebinden olan kadın konuşursa haram işliyor, Şaafi mezhebinde olan kadın konuşursa haram işlemiyor. Yani Hanefiye göre büyük günah ve hatta bazılarına göre zina! Şaafiye göre gayet doğal.</h3>
<h3>Buyrun Şaafilerin görüşü.</h3>
<h3></h3>
<blockquote>
<h3>Şâfiî mezhebi âlimleri ve diğer müçtehidler şöyle derler: “Kadının sesi avret değildir. Çünkü kadın alış veriş yapar, mahkemede şahitlikte bulunur. Bunun için sesini yükselterek konuşmak zorunda kalır.(Tefsîrü Âyâti’l-Ahkâm, 2: 167.)</h3>
</blockquote>
<h3></h3>
<h3>Ve Hanefi fıkıhının bu görüşüne göre Resülü ekrem efendimiz günah işlemiş oluyor! Niyemi? Şu hadise bakarmısınız lütfen:</h3>
<h3></h3>
<blockquote>
<h3>Amr bin Şuayb rivayet ediyor:</h3>
<h3>Bir kadın yanında kızı ile birlikte Resulullaha (a.s.m.) geldi. Kızın kolunda iki altın bilezik vardı. Resulullah (a.s.m.) kadına sordu: “Bu bileziklerin zekâtını veriyor musun? ”</h3>
<h3>Kadın, “Hayır, vermiyorum” diye cevap verdi.</h3>
<h3>Bunun üzerine Resulullah (a.s.m.) tekrar sordu:</h3>
<h3>“Peki, kıyamette bu iki bilezik yerine Allah’ın sana ateşten iki bilezik taktırması hoşuna gider mi? ”</h3>
<h3>Kadın iki bileziği hemen çıkarıp Resulullaha (a.s.m.) uzattı ve “Bunlar artık Allah ve Resulüne aittir” dedi.(Tirmizî, Zekât: 12.)</h3>
</blockquote>
<h3></h3>
<h3>Şimdi bu kadın hanefi ise yandı, ama Şaafi ise işi kurtardı. aa unuttumdu o zamanlarda mezhepler yokturdu. Peki bu kadın ile konuşan Resülü ekrem hangi kitaba uyduda konuşmakta bir beis görmedi?</h3>
<h3>Tabi ki kuranı kerime uydu. Peki bize ne oluyor da kurana uyacağımız yerde bir takım uyduruk sözlere uyuyorsunuz?</h3>
<h3>Cevabı sizin vicdanınıza bırakıyorum!</h3>
<h3></h3>
<h3>
ı)</h3>
<blockquote>
<h3>Kadınlara yazıyı öğretmeyin. Dikişi ve Nur Suresini öğretin.</h3>
<h3>İbnü’l Cevzi, Mevzuat II, 269</h3>
</blockquote>
<h3></h3>
<h3>Kızlarınızı okutmuyormusunuz? Okutmayalım´mı yani? Ulema sözünde asla yalan olmaz, hepsi hakikat konuşur diyenler. Ulemanız bu görüşte, kabul etmiyorsanız sizde en az benim kadar dinden çıkmış oluyorsunuz onların gözünde. Yok kabul ederseniz, çocuklarınızı hemen okullardan alın!</h3>
<h3>(Merak ediyorum acaba gerçekten kız çocuğunu okutmayanlar varmı daha)</h3>
<h3></h3>
<h3>j)</h3>
<blockquote>
<h3>Bir kadın kocasından boşanırsa o kadına cennet kokusu haram olunur.</h3>
<h3>Kadınlara Dîni Bilgiler sayfa 61</h3>
</blockquote>
<h3></h3>
<h3>Peki şimdi şu soruyu soracağım, Hz Zeyd hanımını boşamıştır, bu durumda Hz Zeynep anamız cehennemlikmidir? Hemde bildiğiniz gibi de değil. Zeynep anamız kendisi boşanmak istemiştir!</h3>
<h3></h3>
<h3>k)</h3>
<blockquote>
<h3>Kadının yeri soğumadıkça erkek, kadının oturduğu yere oturmamalıdır.</h3>
<h3>Kadınlara Dîni Bilgiler sayfa 24</h3>
</blockquote>
<h3></h3>
<h3>Sadece şu soruyu soruyorum. Siz sapıkmısınız? Öyle ya, demek ki siz kadının kalktığı yere oturunca onun sıcaklığını hissetiğiniz için yahut kokusunu aldığınız için aklınız edepsizliğe gidiyor. Gidiyor ki böyle birşeyi uydurabiliyorsunuz. Şimdi bunu savunan bir insanı ben nasıl evime alacağım? Bu adamla nasıl aile ortamında oturacağım? Bu sapıklık değildirde nedir acaba?</h3>
<h3></h3>
<blockquote>
<h3>Nisa Suresi 120 Şeytan, onlara söz verir, ümit verip hayal kurdurur, hurafeye/anlamını bilmeden okumaya iter. Ama o, onlara bir aldanıştan başka hiçbir şey vaat etmez.</h3>
</blockquote>
<h3></h3>
<h3>Evet gördüğünüz gibi kadınlar üzerine uydurulan hadisler, ulema görüşleri, sözler, fıkıh vesaire hepsi kuran ile apaçık çelişki içindedir. 1300 yıldır din adına kadınlara zulüm yapılmıştır, şeriat adına en çok çile çeken hep kadın olmuştur! Şimdi daha halen şeriat diye bağıran bacılara şu soruyu sormak istiyorum.</h3>
<h3>Şeriata göre kocanız dört kadınla evlenme hakkı vardır, siz kuma gitmeye razımısınız? Yahut üstünüze kuma getirilmesine razımısınız? .</h3>
<h3>Sanıyorum ki hayır değilsiniz.</h3>
<h3>Kadınlar bizim ile eşitdir, onlar çocuklarımızın anneleri, düştüğümüz yerde bizi ayağa kaldıran melekler, aç olduğumuzda bizi doyuran analar, sussuz olunca hemen su yetiştiren Hızır sıfatlılar, hayatımızda arkadaşlık yapan dostlar, bizim huysuzluğumuza katlanan derviş sabırlılar, hastalandığımızda bizi iyileştiren hemşireler, yatağımızda bizim üşüdüğümüzü fark ettiklerinde bağırlarına basan güzeller&#8230;.</h3>
<h3>Kadını nasıl olurda siz domuz ve köpek ile eş tutarsınız? Böyle düşünen zihniyete bir büyük YUH benden!</h3>
<h3></h3>
<blockquote>
<h3>“üç şey namazı bozar: köpek, eşek ve kadın…” mealinde rivayet edilen sözü duyan Aişe, bunu rivayet eden Ebu Hüreyre’ye:</h3>
<h3>“yazıklar olsun, bizi köpeklerle ve eşeklerle mi bir tutuyorsunuz” diyor.</h3>
<h3>Ama Aişe’nin bu reddiyesine rağmen bu söz asırlardır Peygamberin sözü diye rivayet edilebiliyor.</h3>
</blockquote>
<h3></h3>
<h3>
Devamı gelecek</h3>
<h3></h3>
<h3>Mustafa Çelebi</h3>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Hangi Islam? (1)]]></title>
<link>http://elbab.wordpress.com/2009/11/12/hangi-islam-1/</link>
<pubDate>Thu, 12 Nov 2009 10:59:12 +0000</pubDate>
<dc:creator>muhabbetci</dc:creator>
<guid>http://elbab.wordpress.com/2009/11/12/hangi-islam-1/</guid>
<description><![CDATA[Hangi Islam diye sorduğum için beni kınamayın. Gerçekten birçok islam anlayışı var olduğundan, bu ba]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><span style="font-size:small;"><a href="http://elbab.wordpress.com/files/2009/11/kuran.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-69" title="kuran" src="http://elbab.wordpress.com/files/2009/11/kuran.jpg?w=300" alt="teosophy.com" width="300" height="193" /></a>Hangi Islam diye sorduğum için beni kınamayın. Gerçekten birçok islam anlayışı var olduğundan, bu başlığı seçmeye mecbur kaldım. Soruyorum size &#8220;hangi islami yaşıyorsunuz? &#8220;. Şimdi şaşkın şaşkın bana bakıp &#8221; kaç islam var ki &#8221; diyenleri duyuyor gibiyim.<br />
Açıklayayım efendim. Üç Islam var<br />
<strong><em> </em></strong></span></p>
<blockquote><p><strong><em>1) Kuran´da ki Islam<br />
2) Kültürel Islam<br />
3) Ilımlı Islam</em></strong></p></blockquote>
<p><strong><em> </em></strong><br />
&#8230;<br />
Tek tek bunları ele alacak olursak, o zaman sizde göreceksiniz ki gerçekten üç ayrı islam anlayışı var imiş. Aslında suç insanlarımızda değil, suç başlarında olan sahtekar hocalarda, daha doğrusu Ruhban sınıfında! <!--more-->Bu arada ruhban sınıfı dememe sakın kızmayın, bilakis ALLAH kendisi bu sözleri kullanıyor. Misal bakın şu ayete:</p>
<p><em> </em></p>
<blockquote><p><em>Tevbe Suresi 31 <strong>Allah&#8217;ın yanında hahamlarını ve ruhbanlarını da rabler edindiler.</strong> Meryem oğlu Mesih&#8217;i de öyle. Oysa kendilerine, tek olan Allah&#8217;tan başkasına ibadet/kulluk etmemeleri emredilmişti. İlah yok o tek Allah&#8217;tan başka. Onların ortak koştuklarından arınmıştır O.</em></p></blockquote>
<p><em> </em></p>
<p>Bu ayeti Peygamberimiz öyle muhteşem şekilde açıklıyor ki, okuyunca gözünüzden perde açılır gibi anlıyorsunuz olayı:<br />
Bakın Resulullah ne buyurmakta bu ayet ile ilgili:</p>
<blockquote><p><strong>Önceleri bir hristiyan olan Adiy b. Hâtim, İslâm&#8217;ı kavrayıp anlamak niyetiyle, şüphelerini gidermek için Hz. Peygamber&#8217;e birkaç soru sorar. Sorulardan biri &#8220;Bu ayet bizi, âlimlerimizi ve râhiplerimizi rabler edinmekle suçluyor. Bunun gerçek manası nedir? Zira biz onları kendimize rabler edinmeyiz&#8221; der. Hz. Peygamber cevaben: &#8220;Siz onların gayr-i meşru ilân ettiklerini haram, meşru dediklerini (helâl) sayıp öylece kabul etmiyor muydunuz? &#8221; Adiy, &#8220;evet böyledir&#8221; diye tasdik eder. Hz. Peygamber, &#8220;İşte bu sizin onları kendinize rabler edinmenizdir&#8221; buyurur.</strong><br />
(Mevdudi, Tefhim, (Türk. Çev.) II, 209) .</p></blockquote>
<p>Bu hadis kendilerinde Haram ve Helal etme yetkisinin var olduğunu sananları ne ile suçladığını görüyorsunuz. Kendilerini rabler ediniyorlar! Yani halk bunlara tapıyor. Misal verelim, sorsak ipek giyinmek erkeğe harammıdır? Kesinlikle yüzde yetmişi evet diyecektir.<br />
Kuran peki ne diyor bu konuda? Hiç birşey, kurana göre haram felan değildir. Peki haramı ve helalı ALLAH belirlediğine göre, nasıl oluyorda Kuran da bu konu ile hiç birşey yazılı olmadığı halde haram oluyor?<br />
Demek ki, kendisini rabler edinenler bazi işine gelen uyduruk hadisi alıp, onunla haram ve helal belirlemeye kalkışıyorlar. Aynı ruhban sınıfı dokuz yaşında çocukla evlenmeyi de helal sayanlar değilmidir? Oysa Tarih diyor ki &#8220;Ayşe minimum 17 yaşında idi&#8221;. Şimdi benim gibi kara cahil bunu tarihten çıkarıyor, öğreniyor da, bu ruhban sınıfımı bunu göremiyor?</p>
<p>Daha da ötesine gidelim, düne kadar Kefir içmek haramdır diyenler, acaba hangi ayete dayanıyorlardı? Yahut sigara için haram diyen neye dayanıyor? Adam kalkmış diyor ki &#8220;Sigara sağlığa zararlıdır, bunun için haramdır! &#8220;. Hani bir güzel şiir vardır:</p>
<p>Biliyorsan konuş deyyüs<br />
Konuşta feyz alsınlar<br />
Bilmiyorsan tut dilini<br />
seni bir adam saysınlar! &#8216;.</p>
<p>Aynen sigara için haram diyen ruhbanlara iade ediyorum bu sözü. Sağlığa zararlı diye haram olacaksa, o zaman araba kullanmak niye haram değildir? Öyle ya, arabanın içinden çıkan gaz sigaradan daha zararlı, yahut fabrikaları niye haram etmiyoruz? Ya peki çok tuzlu yemek? Yahut meyveleri ilaçlamak? vs vs vs..Bu liste uzarda uzar. Demek ki, sigara haram olmadığı halde (<em>kuran hiç bir şekilde haram demez</em>) bu insanlar işine geldiği gibi haram ve helal üretme derdinde. Ellerinde bir sihirli değnek, işlerine geldiği gibi &#8220;Aha şu haram, bu haram değül! Şunu helal edek, bunu helal etmiyek&#8221; diye bağırıp duruyorlar. Kuran bunlara ne der biliyormusunuz?</p>
<p><strong>Buyrun kurandan dinleyin:</strong></p>
<blockquote><p>Yunus Suresi 59 <strong>De ki: &#8216;Ne oldu size de Allah&#8217;ın size rızık olarak indirdiği şeylerden bir haram yaptınız bir de helal?</strong> &#8216; De ki: &#8216;Allah mı size izin verdi, yoksa Allah&#8217;a iftira mı ediyorsunuz? &#8216;</p>
<p>A&#8217;raf Suresi 32 <strong>De ki: &#8216;Allah&#8217;ın, kulları için çıkardığı süsü, güzel ve tatlı rızıkları kim haram etmiş? &#8216;</strong> De ki: &#8216;Dünya hayatında inananlar için de var. Kıyamet gününde ise yalnız inananlar içindirler.&#8217; Bilgiden nasipli bir topluluk için biz, ayetleri böyle ayrıntılı kılıyor.</p>
<p>&#8216;Maide Suresi 87 Ey iman sahipleri! <strong>Allah&#8217;ın size helal kıldığı şeylerin temiz ve güzel olanlarını haramlaştırmayın</strong>; azıp sınırı aşmayın; Allah azıp sınırı aşanları sevmez.</p>
<p>En&#8217;am Suresi 119 Size ne oluyor da üzerine Allah&#8217;ın adı anılmış olanlardan yemiyorsunuz? <strong>Zorda kalışınız dışında üzerinize haram kıldığını bizzat kendisi size ayrıntılı olarak açıklamıştır.</strong> Birçokları ilimsiz bir biçimde kendi keyiflerine uyarak halkı şaşırtıyorlar. Hiç kuşkusuz, seni Rabbin sınır tanımaz azgınları çok iyi bilmektedir.</p>
<p>En&#8217;am Suresi 140 Şu bir gerçek ki, ilimsizlik yüzünden öz evlatlarını beyinsizce katledenlerle Allah&#8217;ın kendilerine verdiği rızıkları, <strong>Allah&#8217;a iftira ederek haramlaştıranlar gerçekten hüsrana uğramışlardır.</strong> İnan olsun, sapıtmışlardır onlar; hiçbir zaman doğruyu ve güzeli bulamazlar.</p>
<p>Maide Suresi 63 Ruhbanları ve hahamları onları, günah oluşturan sözlerinden, <strong>haram yemekten alıkoysalardı olmaz mıydı?</strong> Ne kötüdür onların sınaat/teknoloji olarak üretmekte oldukları.</p></blockquote>
<p>***<br />
Evet Yunus Suresi 59 da ne diyor Rabbimiz bize? Daha doğrusu nasıl fırça çekiyor?<strong> </strong></p>
<blockquote><p><strong>&#8220;Ne olduda size, birini haram birini helal ettiniz &#8220;</strong></p></blockquote>
<p>diye sesleniyor? Evet söyleyin bakalım ey hocalar, tarikat şeyhleri, Nurcular, Fethullahçılar ve diğer yeni islam üretme çabasında olanlar.</p>
<blockquote><p><strong>&#8220;ALLAH size izinmi verdi? Yoksa iftiramı ediyorsunuz ALLAHA&#8221;.</strong></p></blockquote>
<p>Bunu ben sormuyorum, ALLAH soruyor!</p>
<p>Şimdi bazı akıllı çıkacak diyecek ki &#8220;Efendim Peygamberimiz haram etmiştir&#8221;. Sus yalan söyleme, kuran bu söylenen sözünde önünü kesmiştir. Tahrim Suresi birinci ayet var. Peygamberimiz hayatında bir kez birşeyi haram etmeye kalkışmıştır, hemen ALLAH karşı çıkmıştır. Bakın şu ayete:</p>
<blockquote><p>Tahrim Suresi 1 <strong><em>Ey Peygamber! Allah&#8217;ın sana helal kıldığı şeyi, eşlerinin hoşnutluğunu isteyerek neden haramlaştırıyorsun? Allah Gafûr&#8217;dur, Rahîm&#8217;dir.&#8217;</em></strong></p></blockquote>
<p>Tatlı bir dil ile peygamberini eleştiriyor ALLAH. Hangi hakla haramlaştırıyorsun diye soruyor. Kendi nefsi işin, daha doğrusu kendi ailesine bile haram kılamayan peygamber acaba başkasının nefsine nasıl birşeyleri haram kılacak? Yani siz bu ayeti görmezdenmi geleceksiniz? Görmedinizmi bu ayeti ey ilahiyatçılar? Yukarda ki ayetleri okumadınızmı?</p>
<p>Birde Mekruh çıkardılar başımıza.. Neymiş efendim &#8220;Üç mekruh bir haram imiş&#8221;. Ben böyle bir sözden ALLAHA sığınırım.. Külli yalan! !<br />
Mekruh hiç bir şekilde kuranı kerimde haram diye geçmez. Haram kelimesi zaten arapça. ALLAH mekruh kelimesini kullanmak istese idi kullanırdı. Kullanmadığına göre, nasıl oluyor da bu ruhban sınıfı bunu uydurabiliyor utanmadan? !<br />
Gösterin bana ey ilahiyatçılar, Mekruh kuranda ne için kullanılmış. Gösterinde bizde aydınlanalım. Biliyorum ki gösteremiyeceksiniz. Madem böyle birşey yoktur kuranda, hangi hakla peki insanlara bunu dayatıyorsunuz?</p>
<p>Utanmadan hülle diye birde saçmalık çıkarıyorlar, neymiş efendim kuranı kerimde öyle yazıyormuş. Mert olan çıksın hangi ayetler imiş göstersin! Bu konuyu başdan sona kadar böyle olmadığını ispatlarıyla serebilirim önünüze. Hülle diye birşey yoktur kuranda.</p>
<p>Bir başka uydurmada &#8220;üç kez boş ol deyince kadın boşanılırmış&#8221;. ALLAH yalancının belasını verecektir.<br />
Külli yalan, kuran da böyle birşey yazmaz! Sen yolda gördüğün bir kadına üç kez &#8220;Benimle evlen, benimle evlen, benimle evlen&#8221; diye evlenebiliyormusun ki, üç kez &#8220;boş ol&#8221; demekle boşanabilesin? Bu ne lahana turşusu böyle yahu?!<br />
Size din diye dayattıkları, Kuranı kerim´de ki islam değil,, Hocaların, ruhban sınıfının, şeyhlerin uydurduğu, kendi menfaatları için sizi kandırma aracı olarak kullandıkları bir din. Bakın ALLAH kuranda din adamı diye bir kavram tanımaz. Kuran müftü, hoca, şeyh felan kabul etmez. Herkes alimdir, herkes birşey öğretebilir. Sen bunu bilirsin, ben başka birşey bilirim. Sen benden, ben senden öğrenirim.<br />
Alim demek eşitdir Evliya demekte değildir. Bu arada evliya demişken kuranda ki şu ayetleride asayım ben. Bakın ALLAH evliya için ne diyor. Bunuda insanlardan saklarlar bu sahtekarlar.<br />
Öncelikle şunu açıklayarak asayım ayetleri. Arapçada &#8216;VELI&#8217; tekil &#8216;EVLIYA &#8216; çoğuldur. Ve manası destekçi, dost, koruyucudur..Şimdi gelelim ayetlere, şaşıracaksınız&#8230;</p>
<p><span style="font-size:small;"><strong>Kuranda Veli ve Evliya geçen ayetler.</strong></span></p>
<blockquote><p>A&#8217;raf Suresi 3 Rabbinizden size indirilene uyun; <strong>O&#8217;nun berisinden bir takım velilerin ardına düşmeyin!</strong> Siz ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!</p>
<p>Bakara Suresi 107 Bilmedi mi ki göklerin de yerin de mülk ve saltanatı yalnız Allah&#8217; ındır.<strong>Sizin için Allah&#8217;tan başka ne bir veli vardır ne de bir Nasır/yardımcı.</strong></p>
<p>Ankebut Suresi 41 <strong>Allah&#8217;ın berisinden veliler edinenlerin durumu, bir ev edinen dişi örümceğin durumuna benzer.</strong> Ve evlerin en güvensizi/en zayıfı elbette ki dişi örümceğin evidir. Keşke bilselerdi!</p>
<p>Zümer Suresi 3 Gözünüzü açıp kendinize gelin! <strong>Arı-duru din yalnız ve yalnız Allah&#8217;ındır! O&#8217;ndan başkasını veliler edinerek, &#8216;biz onlara, bizi Allah&#8217;a yaklaştırmaları dışında bir şey için kulluk etmiyoruz.&#8217; diyenlere gelince,</strong> hiç kuşkusuz Allah onlar arasında, tartışıp durdukları konuyla ilgili hükmü verecektir. Şu bir gerçek ki, Allah, yalancı ve nankör kişiyi iyiye ve güzele kılavuzlamaz.</p>
<p>Şura Suresi 6 <strong>O&#8217;nun berisinden veliler edinenlere gelince, onlar üzerine gözcü de Allah&#8217;tır.</strong> Sen değilsin onlara vekil.</p>
<p>Şura Suresi 9 <strong>Yoksa O&#8217;ndan başka veliler mi edindiler? </strong>Allah! O&#8217;dur gerçek dost. Ölüleri O diriltir. O herşeye güç yetirir.</p>
<p>Şura Suresi 46 <strong>Onların Allah&#8217;tan başka kendilerine yardım edecek velileri yoktur. </strong>Allah&#8217;ın saptırdığı kimse için artık hiçbir yol yoktur.</p>
<p>Casiye Suresi 10 Arkalarından cehennem! Kazanmış oldukları da <strong>Allah dışında edindikleri veliler de onlara hiçbir yarar sağlamayacaktır.</strong> Çok büyük bir azap vardır onlar için.</p>
<p>Kehf Suresi 102 Küfre sapanlar, <strong>beni bırakıp da kullarımı veliler edineceklerini mi sandılar. </strong>Biz cehennemi bir konuk evi olrak inkârcılar için hazırladık.</p>
<p>A&#8217;raf Suresi 196 <strong>&#8216;Benim veli&#8217;m, o Kitap&#8217;ı indiren Allah&#8217;tır.</strong> O, hayır ve barış seven kulları koruyup gözetir.&#8217;</p>
<p>Rad Suresi 16 De ki: &#8216;Göklerin ve yerin Rabbi kim? &#8216; De ki: &#8216;Allah.&#8217; <strong>De ki: &#8216;O&#8217;nun yanında başka Evliya mı/destekçiler mi edindiniz? Bunlar kendilerine bile yarar sağlayıp zarar verme gücünde değiller.&#8217; </strong>De ki: &#8216;Körle gören yahut karanlıklarla ışık bir olur mu? Yoksa Allah&#8217;a, tıpkı O&#8217;nun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da yaratış/yaratılanlar kendileri için benzeşir hale mi geldi? &#8216; De ki: &#8216;Allah&#8217;tır her şeyi yaratan, O&#8217;dur Vâhid ve Kahhâr olan.&#8217;</p>
<p>Ahkaf Suresi 32 Allah&#8217;ın davetçisine uymayan, yeryüzünde hiç kimseyle yarışamaz/hiç kimseyi âciz bırakamaz. Böylesinin, <strong>Allah dışında/Allah&#8217;ın davetçisi dışında Evliyası da olmaz. </strong>Böyleleri apaçık bir sapıklık içindedir.</p>
<p>En&#8217;am Suresi 121 Üzerine Allah&#8217;ın adı anılmayanlardan yemeyin. Böyle bir şey tam bir yoldan çıkıştır. <strong>Şeytanlar kendi Evliyasına/dost ve destekçilerine sizinle mücadele etmeleri için elbetteki vahiy gönderirler.</strong> O şeytan Evliyasına boyun eğerseniz kesinlikle müşrikler oldunuz demektir.</p></blockquote>
<p>***</p>
<p><span style="font-size:small;">Evet ne diyor rabbimiz?</span></p>
<blockquote><p>A&#8217;raf Suresi 3 <strong><em>Rabbinizden size indirilene uyun; O&#8217;nun berisinden bir takım velilerin ardına düşmeyin! Siz ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!</em></strong></p></blockquote>
<p><span style="font-size:small;"><br />
Bir takım Velilerin ardına düşmeyin diyor. Madem ALLAH böyle diyor, şu an tarikat şeyhlerini nasıl bağdaştıracaz bu ayet ile?<br />
<strong>Kuranı kerime göre her Mümin ALLAHIN velisidir.</strong> Peki nasıl olduda bize veli kavramı ve Evliya kavramı başka manalar da satıldı?<br />
Çok basit, bizi kuran okumaktan men ettiler, halen cami köşelerinde şu vaazı duymuyormuyuz? &#8220;Siz kuran okumayın, anlamazsınız&#8221;.<br />
ALLAH bunu bir çırpıda kuran´da yalanlar. Hatta lanet okur. Kafir türkçe manası nedir biliyormusunuz?<br />
Kafir = Gerçeği örten/ gizleyen</span></p>
<blockquote><p>Ali İmran Suresi 78 <em><strong>Onlardan bir zümre vardır, aslında kitap’tan olmayan birşeyi siz kitap’tan sanasınız diye, dillerini kitap’la eğip bükerler.<span style="color:red;"><span style="text-decoration:underline;">O, Allah katından olmadığı halde “Bu, Allah katındandır.” derler.</span></span>Bilip durdukları halde, Allah hakkında yalan söylerler.</strong></em></p></blockquote>
<p>Evet bunlar napıyormuş? ALLAH katından olmadığı halde bizlere &#8220;bu ALLAHTANDIR&#8221; diye yalan söylüyorlarmış. Ne kadar ilahiyatçı varsa bu ayetleri bilir, ne kadar Hoca varsa bunu bilir, ne kadar şakirt varsa bunu bilir ama size anlatmazlar. Çünkü anlattığı an siz uyanırsınız ve uyandığınızda o cemaatden kesinlikle ayrılırsınız.</p>
<p>Artık uyanmanın vakti gelmedimi?</p>
<blockquote><p>Ya-sin Suresi 11<em><strong> Sen ancak o zikire/Kur&#8217;an&#8217;a uyan ve görmediği halde Rahman&#8217;dan korkan kimseyi uyarırsın. Böylesini, bir bağışlanma ve seçkin bir ödülle müjdele!</strong></em></p></blockquote>
<p>devamı gelecek&#8230;</p>
<p>En doğrusunu bilen ALLAH´tır<br />
Hatasız olan sadece odur.<br />
Saygılarımla</p>
<p>Mustafa Çelebi</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Gözünüz aydın Müslümanlığınız kalmadı artık! ! ]]></title>
<link>http://elbab.wordpress.com/2009/11/10/gozunuz-aydin-muslumanliginiz-kalmadi-artik/</link>
<pubDate>Tue, 10 Nov 2009 08:43:13 +0000</pubDate>
<dc:creator>muhabbetci</dc:creator>
<guid>http://elbab.wordpress.com/2009/11/10/gozunuz-aydin-muslumanliginiz-kalmadi-artik/</guid>
<description><![CDATA[Bu işi yapanlar alınlarını secdeye nasıl koyabiliyor çok merak ediyoruz.. Önceden beri bildiğimiz, f]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div><a href="http://www.sohbetim.com/Muhabbetci"></a></div>
<p><span style="font-size:small;">Bu işi yapanlar alınlarını secdeye nasıl koyabiliyor çok merak ediyoruz.. Önceden beri bildiğimiz, fakat elimizde belge olmaması sebebiyle haber yapmadığımız bir olayı elimize belge geçtiği için artık açıklıyoruz.</p>
<p>2002 yılında Milli Eğitim Bakanlığı komisyonu tarafından çıkarılan ilkokul 5. sınıf Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitabında Kelime-i Tevhid’in sonu yok!</p>
<p>Nasıl olur demeyin, aynen şöyle yazıyor: <strong>“la ilahe illallah “</strong> bu kadar.. Gerisi yok.. Oysa tamamı nasıldır: “la ilahe illallah muhammeden resulullah”</p>
<p>Attıkları kısım <strong>‘ Muhammed Allah’ın elçisidir”</strong> kısmı&#8230;</p>
<p><!--more--><br />
Diyeceksiniz ki ne var bunda? Çok şey var.. Hz. Muhammed’i peygamber olarak görmeyenler kimler? Hıristiyan ve Yahudiler.. Peki Fethullah Gülen Hocaefendi’nin başı çektiği <em><strong>“Dinlerarası Diyalog”</strong></em> projesinde kimlerle masaya oturuyoruz? Hıristiyan ve Yahudilerle.. Hoşgörü çerçevesinde dinimizde Hıristiyan ve Yahudileri kızdıracak bazı bölümlerin söylenmemesinin daha iyi olacağını köşesinde yazan kimdi? Gülen Cemaati’nin yayın organı Zaman Gazetesi’nin yazarı Ali Bulaç.. Kitabın basıldığı 2002 yılında kim iktidara geldi? Akp&#8230;</p>
<p>Hadi şimdi taşları siz yerine koyun..</p>
<p>Kitapta değiştirilen kısımlar sadece bu kadar değil.. Birkaç örnek daha verelim:</p>
<p><strong><br />
İbrahim Suresi 41. </strong>Ayet ‘te geçen <strong>“müminler”</strong> kısmı <em>(yani iman edenler, yani Müslümanlar)</em> değiştirilerek “Dinler Arası Diyalog projesi kapsamında <strong>“inananlar”</strong> olarak (<strong>yani her dinden olursa olsun yeter ki inanan olsun</strong>) değiştirilmiştir.</p>
<p>Aynı ayetin <strong>“ yarabbi, kafirlere karşı bize yardım et”</strong> kısmı da çıkartılıyor.. Çünkü kafir ve zalim çağımızda da değişmiş değildir. Dinlerarası Diyalog masasındaki diğer taraftakilerdir bunlar&#8230;</p>
<p>Ayrıca Prof.Dr Mehmet Bayraktar’ın açıkladığına göre de komisyona ayetlerin normal hallerinin ‘Dinlerarası Diyalog” projesine karşı olduğu gerekçesiyle teklif verilmiş ve kabul edilmiştir.</p>
<p>Aynı yıllarda A.B.D’nin Ankara Büyükelçisi Nick Edelman’ın da Cuma hutbelerindeki bazı ayetlerin Irak’taki direnişe destek verici tarafları bulunduğu için değiştirilmesini teklif ettiği de belgede yazılıdır&#8230;</p>
<p><span style="font-size:x-small;">(Kaynak: Prof.Dr.Mehmet Bayraktar &#8211; İslami Araştırmalar Dergisi cilt 20 sayı 3)</span></p>
<p>Yıllardır biz her köşede, her yerde bağırdık. Dedik ki Gülen Cemaati dini değiştiriyor, bunlar misyonerlerin kuklalığını yapıyor, dinlemetedik!<br />
Şimdi buyrun bakalım, çocuklarınız yarın <strong>&#8216;MUHAMMED RESÜLULLAH&#8217;</strong> demicektir/diyemicektir!<br />
Neden?<br />
Çünkü ilkokulda Islam dininden sadece<strong>&#8216; La ilahe illallah&#8217;</strong> kısmını alıp,<strong> &#8216;Muhammed Resülullah&#8217;</strong> kısmını atıyorlar, bunu ne için yaptıklarını açıklamama sanırım gerek yok.</p>
<p>Biz şurada uydurma iki hadisi düzeltelim diye iki kelime edince, ne kafirliğimiz ne de insanlığımız kalıyor.Elin misyoner kurumu ve cemaati kalkıyor, Muhammed Resülullah kısmını kaldırıp, kelimeyi tevhidi kaldırıyor ve buna kimsenin gıkı çıkmıyor.<br />
Nasıl Müslümansınız siz?<br />
Nasıl oluyorda siz bu sapkınlığa alet olabiliyorsunuz?<br />
Nasıl oluyorda <strong>&#8216;Ilımlı islam&#8217;</strong> diye ortaya saçma kavram atanlara sözünüzü yükseltemiyorsunuz?<br />
Ne zamandan beri bu Müslümanlık hıristiyan ve yahudi misyonerlerin elinde kukla haline geldi?</p>
<p>Utanın!<br />
Gülen cemaati ve onun yandaşları kalkıyor, Ibrahim suresindeki ayeti tahrif ediyor, tüm dünya bunu biliyor ve siz susuyorsunuz.</p>
<p>Ve yine yazıklar olsun bizlere ki, böyle maske bile takmadan apaçık Islam dinini tahrif edenlere göz yumduk ve bu hale getirilmesine engel olamadık.</p>
<p>Sözüm Gülen Cemaatine, bana bundan sonra gelipte, biz islami savunuyoruz demeyin!<br />
Daha kelimeyi tevhide sahip çıkamayıp, birkaç ayeti <em><strong>&#8216; Diyalog adına&#8217; satanlarla is birliği yapan sizler, hangi yüzle gelipte bana Islami savunacaksınız?</strong></em></p>
<p>Yazıklar olsun bizlere ki meydanı sizin üstadlarınıza bıraktık&#8230;</p>
<p>Gözünüz aydin, Müslümanlığı yıkmayı becerdiniz&#8230;</p>
<p>Ama buraya kadarmış..Artık maskeniz düştü&#8230;</p>
<p>Sizlerin inadina tüm Kuran Erlerini çağırıyorum..Hep beraber kelimeyi tevhiti, bir müslümana yakışır şekilde zikredelim!</p>
<p><strong>LA ILAHE ILLALLAH, MUHAMMEDDEN RESÜLULLAH</strong></p>
<p>Mustafa Çelebi</span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Özgürlük?]]></title>
<link>http://elbab.wordpress.com/2009/11/06/ozgurluk/</link>
<pubDate>Fri, 06 Nov 2009 11:27:33 +0000</pubDate>
<dc:creator>muhabbetci</dc:creator>
<guid>http://elbab.wordpress.com/2009/11/06/ozgurluk/</guid>
<description><![CDATA[Bir insan başka bir insan ile bir birliktelik düşünüyorsa, bunun için öncelikle ne yapması gerekir a]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><h4>Bir insan başka bir insan ile bir birliktelik düşünüyorsa, bunun için öncelikle ne yapması gerekir acaba? Önce kendi bildiği <img class="alignright size-medium wp-image-44" title="gelllon4" src="http://elbab.wordpress.com/files/2009/11/gelllon4.jpg?w=300" alt="gelllon4" width="300" height="225" />doğruları, karşısındakinin doğrulari ile karşılaştırıp, ortak noktalarda buluşması gerekmezmi? Karşısındakinin sevmediği hareketleri terbiye edip, sevdiği kişininde kendisinin sevmediği konularda terbiye etmesini beklemezmi? Tabi ki bekler ve beklemekte haklıdır da.<br />
Peki karşıda ki insan egosuna kapılmış ve sadece kendi doğru bildiği özgürlükleri yaşıyorsa? Klasik olayları biliriz, kadın mini etek giyinmek ister, sevgilisi karşı çıkar, çünkü bir erkek için onur kırıcıdır bu. Bayan şimdi buna rağmen, her zaman giyinme özgürlüğünü savunupta, giyiniyorsa ne olur bu işin sonu? Yine buna benzer klasik bir olay, erkek hep kahveye gider, kadın bunu bitabi istemez. Erkek ise kadını dinlemez ve devam eder. Bu hayatın sonu, bu birlikteliğin sonu nereye kadar gider? Bir evlilikte, daha doğrusu bir beraberlikte, en başta ki görev, kendi özgürlüklerini. karşında ki insanın sınırları içinde yaşaması değilmidir? Her iki tarafta sevdiği insanın sınırları içinde yaşarsa sorun çıkarmı? Tabi ki çıkmaz. Bir insanın kıymeti ve değeri yaşadığı özgürlükler kadar değildir, onun kıymeti ve değeri yaşayabileceği halde, sevgilisine karşı olan saygısından ve sevgisinden yaşamadığı özgürlüğü kadardır. Verilen emekler karşısında kıymet biçilir, verilmeyen emeğe kimse kıymet biçmez. Gökyüzünden hergün altın yağsa idi, altının değeri olurmuydu? Altının değeri az olmasındandır, ona emek verilip koca kayaların arasından bin zorluklarla çıkarılmasındandır. Eğer yağmur yerine ekmek yağsa idi, ekmeğin kıymetimi olurdu? Bakın Hz Musa halkına, çölde, gökten rızk yağdı, yemek yağdı, bildircin eti ve daha neler neler. Ne yaptı israil evlatları? Gökten yağan yemeği, bir zaman sonra beğenmediler, kıymetini sıfır saydılar. Insanda böyledir işte, belki de kuranı kerim bunu bize anlatmak istemiştir bu güzel olay ile.<br />
Bir insan verdiği emek kadar kıymetlidir. Bir bayan verebildiği fedakarlıklar ile değer kazanır, bir erkek ailesine karşı yaptığı fedakarlıklar ile değer kazanır, kıymeti olur.<br />
&#8216;BENIM ÖZGÜRLÜĞÜM&#8217; diye bağıran insanlar aslında anlamamıştır özgürlüğü. Özgürlük herşeyi dilediğim gibi yapabilmek değildir, özgürlük yapabilme hakkına sahip olduğun halde, bazı şeyleri karşısındakine duyulan saygıdan dolayı yapmamaktır. Karşınızda ki insan sizin bazı yaptığınız şeylerden rahatsızlık duyuyorsa, sizde bunu hiç takmayıp halen yapıyorsanız bu çok büyük bir saygısızlıktır. Saygısızlık ise özgürlük değil, özgürlüğün kısıtlanmasıdır! Özgür olan insan başkaların sınırlarını koruyan insandir! Kendi özgürlük düşüncesini saygısızca başkasına dayatana &#8216; Zalim &#8216; derler! Kuranı kerim dinde bile bu özgürlüğü tanımıştır.&#8217; Dinde zorlama yoktur&#8217; diyor ayetinde. Din gibi kutsal olan bir güzellikte bile zorlama girince, o güzellik kaybolduğunu kuran bize öğretiyor. Kimse kimseye zorlukla hükmedemez! Kimse kimseye kendi özgürlük düşüncesini yamalayamaz. Bazı insanlar var, diyorlar ki &#8216; Ben istediğimi yaparım,kimse bana karışamaz&#8217;!<br />
Böylelerine demek gerekir ki &#8216; Dilediğini yap, dilediğin şekilde yaşa ama benimle bu şekilde yaşayamazsın! ! &#8216;. Kabul ederse ne ala, etmezse başkasına kendi dayatmasını yaşatmaya hakkı yoktur. Bu özgürlük değildir! Özgür olabilmek için öncelikle sevdiklerine köle olmak gerekir. Bakın bir bebek özgürdür, ama annesinede muhtaçtır, tabiri caizse köledir! Annesi onu ortada bıraksa, açlıktan ölür heder olur gider. Buna rağmen o bebek, o çocuk özgür değilmidir acaba? Kesinlikle özgürdür ama özgürlüğü başkasına muhtaç olmaktan geçiyor. Niye bunu anlayamıyoruz? Niçin özgürlük diye başkalarını üzüyoruz? Özgürlük saygısızca başkasına kendi şartlanmalarını dayatmakmıdır?Bu özgürlük değildir, bu apaçık saygısızlıktır!<br />
Saygısızlık yapan insan ise, sevgiden yoksun kalmaya kendini mahkum bıraktığını, farkında bile olmadan yaşayacaktır! !</p>
<p>Beled Suresi 12 &#8211; 13<br />
Sarp yokuşun ne olduğunu sana bildiren nedir?<br />
Özgürlüğü zincirlenenin bağını çözmektir o.</h4>
<h4>Mustafa Çelebi</h4>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[AYETI KIM YASAKLADI?!?]]></title>
<link>http://elbab.wordpress.com/2009/11/01/ayeti-kim-yasakladi/</link>
<pubDate>Sun, 01 Nov 2009 15:26:25 +0000</pubDate>
<dc:creator>muhabbetci</dc:creator>
<guid>http://elbab.wordpress.com/2009/11/01/ayeti-kim-yasakladi/</guid>
<description><![CDATA[AB ve ABD cuma hutbelerine karışıyor! Cuma hutbelerinde Ali Imran Suresinin 19uncu ayeti okunuyordu,]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><h3></h3>
<h3>AB ve ABD cuma hutbelerine karışıyor! Cuma hutbelerinde Ali Imran Suresinin 19uncu ayeti okunuyordu, şimdi okunmuyor! AB ve ABD bu ayetden rahatsız olmuşlar ve dolaysı ile Diyanetin bunu yasaklamasını istemişlerdir. Bizim Diyanet´de, Dinler arası Diyalog adına yasaklamıştır! Yani AB ve ABD cuma hutbelerinize kadar girmişler, siz ise bunu dinler arası diyalog adına hoş karşılamaya mecbur tutulmuşsunuzdur. Bazı cesur hocalar bu ayeti devam okuyorlar ise de, resmi olarak bu ayeti hutbede okumak yasak! !</p>
<p>Ayetin tamamı şöyle:</h3>
<blockquote>
<h3>Ali İmran Suresi 19 allah katında din İslam’dır.Kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki azgınlık/haset/hak tanımazlık yüzünden ihtilafa düştüler&#8230;Kim allah’ın ayetlerine nankörlük ederse, allah hesabı çabucak görecektir.</h3>
</blockquote>
<h3>
<!--more--><br />
Bitabi Hıristiyan olan bir ülke, yani AB ve ABD bundan rahatsız olacaktır. Bu ayetden onların rahatsız olup olmamaları pekte umrumda değil. Velhasıl beni sinir eden ve beni çileden çıkaran asıl husus, buna alet olan insanların &#8216; MÜSLÜMANIM&#8217; diye ortada gezmeleridir! Utanmadan birde bunu &#8216; Dinler arası Hoşgörü&#8217; için yapıyoruz demezlermi? ! Gelde çileden çıkma arkadaş.</p>
<p>Buyrun kısa bir özet olarak şunları vereyim öncelikle:</h3>
<blockquote>
<h3>- &#8216;&#8230;AB ve ABD istedi… ABD Büyükelçisi Edelman bu ayeti okumayın diye Hükümete mektup yazdı. Ve her Cuma camilerde okunan “Allah Katında Din İslam’dır” ayeti hutbelerden çıkarıldı. Skandal düzenleme Din İşleri Yüksek Kurulu’nun hazırladığı yeni “Hutbe Değerlendirme Kılavuzu” ile ortaya çıktı. Bugüne kadar her Cuma namazında okunan Ali İmran suresi 19. Ayeti, “Allah Katında Din İslam’dır” ayetine yer verilmedi. Kılavuza göre bu ayetin yerine artık “Tövbe eden hiç günah işlememiş gibidir” Hadis-i Şerif’i okunacak.</h3>
</blockquote>
<h3></h3>
<blockquote>
<h3>&#8230;Hazırlanan yeni Hutbe Kılavuzu’nda, Âl-i İmran Suresi’nin “Allah Katında Din İslam’dır” mealindeki 19. ayetinin bulunmadığını doğrulayan Diyanet yetkilileri, düzenlemenin AB ve ABD eleştirileriyle alakasının olmadığını iddia etti. Bir Diyanet yetkilisi, “Bu ayetin hutbenin sonunda okunması gibi bir şart zaten yoktu” diyerek düzenlemeyi savunmaya çalıştı. Ancak söz konusu düzenlemenin AB ve ABD’li yetkililerin baskısı nedeniyle gerçekleştirildiği belirtiliyor. 1&#8242;</h3>
</blockquote>
<h3>
<p>Bizler Dinler arası Diyalog için safsata derken, bize dinsiz ve din düşmanı gözüyle bakanların yaptıklarını görünce, anlıyoruz ki neden bizim &#8216;Safsata&#8217; dememizden rahatsız olduklarını. Tabi rahatsız olacak bizlerden bu tür sahtekarlar. Tekerine çomak sokuyoruz, işine gelmiyor tabi!<br />
Soruyorum şimdi, türban diye, yollara dökülenlere. Neredesiniz hanı? Cuma hutbesinden elin hıristiyani Yahudisi ayeti çıkarıyor ama sizden tın yok! Ne biçim Müslümansınız siz? Açıkca Diyanete mektuplar yazarak şikayetinizi bildirsenize! Diyanetin telefonlarını durdurmayıp, üstlerine gitsenize! Niçin susuyorsunuz? Yollara dökülüp protesto düzenlesenize! Niye yapmıyorsunuz bunları? &#8230;Türban dinin emri diye, türkiye de protesto eylemleri düzenlediniz, buyrun adamlar cuma hutbelerinden Ayeti kaldırıyor, hanı tepkiniz?</p>
<p>Yetmiş Milyon Müslümana Ceviz Kabuğunda aynen şunu diyen bir insanla nasıl diyalog kuracagım ben?</h3>
<blockquote>
<h3>- “Ben sizi tanımıyorum. Ve ben seni Hıristiyanlaştırmak gibi kutsal bire görevi yerine getiriyorum”</h3>
</blockquote>
<h3>(St. Antuan Kilisesi Cemaati Sorumlusu Konstantino Çedolini)</p>
<p>Bayraktar hocada benimle aynı görüşte olacak ki, şöyle yanıt vermiştir</h3>
<blockquote>
<h3>- &#8216;Bayraktar Hoca Çedolini’ye;</h3>
<h3>“Ben Hz İsa’ya inanıyorum. Sen Hz. Muhammed’e inanmıyorsun. Ondan sonra dinler arası diyalogdan bahsedeceksin. Böyle şey olmaz. Benim seninle konuşacak senin de yatacak yerin yok. Bu diyalog bitmiştir”dedi.</h3>
</blockquote>
<h3>
<p>Hulki Cevizoğlu;</h3>
<blockquote>
<h3>“Dinler arası diyalog nasıl yapılacak hala anlamış değilim. Sen Hz. Muhammed’i son peygamber olarak kabul etmeyeceksin İslam dinini hak din olarak kabul etmeyeceksin. Sonra da dinler arası diyalogdan bahsedeceksin. Böyle şey olmaz. İşte Avrupa’nın gerçek yüzü. Aslında onlara teşekkür ediyorum. Gerçekleri bu kadar açık söylüyorlar.” diyerek kendilerini dinleyen kitlelerin yüreklerine su serptiler.&#8217;2</h3>
</blockquote>
<h3>
<p>Bakın Papa diyor ki;</h3>
<blockquote>
<h3>- &#8216;Birinci bin yılda Avrupa ikinci bin yılda Amerika ve Afrika Hıristiyanlaştırıldı. Şimdi Üçüncü bin yılda ise Asya&#8217;yı Hıristiyanlaştıracağız.&#8217;2</h3>
</blockquote>
<h3>
<p>Dinler arası Diyalog bu ise vay babam vay&#8230;.</p>
<p>Saygılarımla<br />
Mustafa Çelebi</p>
<p>Kaynaklar:<br />
1) Prof. Dr. Mehmet Bayraktar<br />
MUSTAFA YILMAZ /Milli Gazete<br />
Fuat Ermiş<br />
Ertuğrul ÖZKÖK<br />
Haber7<br />
Milliyet</p>
<p>2) Ceviz Kabuğu programı<br />
Prof. Dr. Mehmet Bayraktar<br />
Dr.Tahir Tamer Kumkale</h3>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA['Risale dedikleri! ']]></title>
<link>http://elbab.wordpress.com/2009/11/01/risale-dedikleri/</link>
<pubDate>Sun, 01 Nov 2009 14:59:46 +0000</pubDate>
<dc:creator>muhabbetci</dc:creator>
<guid>http://elbab.wordpress.com/2009/11/01/risale-dedikleri/</guid>
<description><![CDATA[1) SAİD NURSİ 3 AYDA ALIM OLUYOR! (duyda inanma) Şualar, 15. Şua; “Evet o zât (Said Nursî) daha hal-]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div><span style="font-size:medium;"><strong>1) SAİD NURSİ 3 AYDA ALIM OLUYOR! (duyda inanma)</strong></span></p>
<h4><span style="font-size:medium;"><strong><em>Şualar, 15. Şua;</em></strong><br />
</span></p>
<blockquote><p><span style="font-size:medium;">“Evet 	o zât (Said Nursî) daha hal-i sabavette iken ve hiç tahsil yapmadan 	zevahiri kurtarmak üzere üç aylık bir tahsil müddeti içinde ulûm-u 	evvelîn ve âhîrine ve ledünniyat ve hakaik-ı eşyaya ve esrar-ı kâinata 	ve hikmet-i İlâhiyeye vâris kılınmıştır ki, şimdiye kadar böyle 	mazhariyet-i ulyâya kimse nail olmamıştır. ”</span></p></blockquote>
<p><span style="font-size:medium;"><br />
<em>(Çocukken 3 aylık kısa bir ilimden sonra başka hiçbir tahsil yapmadan, şimdiye kadar hiçbir kimsenin ulaşamadığı yüce bir seviyeye ulaşmış yani ilimlerin öncesi ve sonrasına, manevi ilimlere; eşyanın hakikatine, kâinatın sırrına ve ilahi bilgilere varis kılınmıştır.)</em></span></h4>
<h4><span style="font-size:medium;">Şimdiye kadar hiç bir peygamberin yapamadığını Said Nursi yapmış!<br />
Yine hiç bir evliya, yahut veliyullah dediğimiz kişiler bunu yapamamıştır ama Said Nursi yapmış!<br />
Bazıları diyecek ki ‘ efendim ALLAHIN kerameti idi’! Başka da çareleri yoktur zaten, tabi ki keramet diyecek, yoksa hangi akıl kabul eder üç ay içinde birinin alim olmasını! Dikkat bu arada kimsenin bu mevkiye eremediğini ben değil kendi diyor,bakın şuraya ‘şimdiye kadar böyle mazhariyet-i ulyâya kimse nail olmamıştır.’<br />
Said Nursi üç ay içinde Peygamberlerin dahi erişemediği bir makama erişmişmiş!<br />
Duyda inanma!<!--more--></span></h4>
<h4><span style="font-size:medium;">Üç ay içinde arapçaya tam hakimiyle acaba nasıl layık olmuş? Kuranın tefsirini üç ay içinde nasıl öğrenmiş? Hadis ilmi, fıkıh, tefsir, mana, tasavvuf vs vs vs vs, nasıl öğrenmiş üç ay içinde bunları?</span></h4>
<h4><span style="font-size:medium;">Osmanlı Şeyhulislamlardan Mustafa Sabri’nin “Kürd Said’in Mezhebi Hakkında Reddiye Armağanı” adlı kitabında, çağdaşı ve bir süre birlikte çalıştığı Said-i Nursi hakkında pek çok şeyler söyler. Bu kitapta geçen bazı ilginç bölümlerini hiçbir yoruma tabi tutmadan aynen aktarıyoruz.</span></h4>
<blockquote>
<h4><span style="font-size:medium;">“Bismillah, 	Hamdele, Salvele.. Saidi Kürdi meselesini tetkik ederken başlıca iki 	nokta üzerinde durmak icabeder. Birincisi; Müridlerinin SAİDİ i’zam 	edeceğiz diye küfre kadar varan sözleridir. İkincisi ise; SAİD’in 	izharı keramet etmesi ve sureyi Nurun asıl muhatabının kendisi olduğu 	hakkındaki zu’mu batılı.. Belki de bu sözleri iğfalatı şeytaniyeyi, 	ilhamatı hakikiye zannedecek kadar ihtiyar ve mağşuş olmasındandır.<br />
Müritlerinin 	sözleri mücmelen şunlardır: Sait layuhitidir, hatasızdır, yanılmaz ve 	günah işlemez. Resulü Ekremden sonra Alemi İslamda böyle büyük bir adam 	gelmemiştir.. Sözleri aynen Kur’andır.. Beşeriyeti, Risaleyi Nur ve 	Sait kurtaracaktır.. Dünyada iki milyon kadar nurcu vardır. Bu insanlar 	dünyanın hakiki<br />
Müslümanları ve Müslümanlığı yegane anlayan 	insanlardır.. Bu zata dil uzatanlar kafirler ve masonlardır. Sait’in 	kitabını bir dinsiz okusa itiraz edemez.. vesaire.. Sait ise 	müritlerinin hilafına kendisi için iki şahsiyet tanır.<br />
Birincisi: Eski Sait’tir. Kürtçülük meselesiyle uğraşmış ve siyasete dalmış Saiti<br />
Muhti’dir. 	(Yani günahkar Sait’tir.) Diğeri de Lahuyti, (günahsız) , ikinci veya 	yeni Sait’tir. Kendisine göre sureyi Nurdaki manalar bu asra göre ve 	kendisi için nazil olmuştur. Keramet ehli, siyasetle meşgul olmıyan ve 	bu Asra zamanın kutbu olarak bakan bir insandır. Sureyi Nur’daki bu 	meseleyi ebced hesabı ile Mısır (?) uleması bulup Said’e haber 	vermişler.. Yani Said’in Cebraili ebcedci alimler oluyor. (Asayı Musa 	ve Zülfikar adlı kitaplara bakılsın..) Şu iki kısaltmada görüldüğü gibi 	Saidi kürdi, Müritlerinden daha<br />
insaflıdır. Hiç değilse yaşadığı 	ömrün bir kısmı için hata kabul ediyor.. Müritleri ise onun 	tırnaklarını ve saçını saklayarak her şeyine bir kudsiyet izafe 	ediyorlar. Malumatı diniyyeye, esasatı şeriyyeye vakıf olmayan bu 	insanlar çok büyük hatalara düşüyorlar. Biz hem onları, hem de sair 	Müslümanları fıkhı müdevven haricinde (dinin belirli hükümleri dışında) 	teşekkül etmiş veya etmek istidadında bulunan bilumum nevpeyde (yeni 	çıkan) mezhep ve cereyanlara karşı müteyakkız (uyanık) bulunmaları için 	bu satırları yazdık. Bu kadar büyütülen Saidi Kürdi kimdir: Sait, kürt 	cemaatından, şafii mezhepli, nakşi tarikatlı, okur fakat yazmaz, imla 	bilmez, seksen sene içinde yaşadığı millet olan Türk’ün lisanına 	hakkıyla vakıf olamamış, felaketten felakete sürüklenmiş, bir 	hapishaneden diğerine sürülmüş ve bugün seksen yaşını geçmiş ihtiyar 	bir adamdır.<br />
Devletin büyük makamlarını uzun bir zaman ellerinde 	tutan bir zümre, bu adamcağızı lüzumsuz yere mahkemeden mahkemeye ve 	hapisten hapise sürükleyerek kahramanlaştırdılar ve zamanın müçtehidi 	mübeşşiri haline getirdiler. Halbuki Deli Said’in ilim ve diyanetle ne 	alakası var? Halk, üzerinde bu kadar ısrarla durulan bu şahısta bir 	şeyler var zannile büyüttükçe büyütmüş ve bu güne kadar gelmiştir. İşte 	bu idare zümresinin milletin başına sardığı belalardan birisi de budur. 	İ’zam etmeyi bu gençlik<br />
onlardan öğrendi. Bu da antitez olarak böylece doğdu. Hayatı ömrünün üçte birini hapishanelerde, polis ve jandarma nezaretinde<br />
geçiren 	bu şahsın akibetini, Sultan Abdulhamit Han’a dil uzatan insanların 	çektiği ve düçar olduğu azap ve felaket muvacehesinde görüyoruz. 	Elmalılı Hamdi ve benzerleri gibi selahiyetli din adamlarının 	nedametleri Mason Cemiyetinin reisi olan Rıza Tevfik’i bile intibaha 	getirmiş ve nedametini izhar etmiştir. Sait’te buna ait bir satır 	yazıya rastlamak hala mümkün olamamıştır. Hatta, baştan başa Sultan 	Abdulhamit Han’a hücum eden “İki mektebi musibetin Şehadetnamesi” 	isimli kitabı yeniden basılmış ve<br />
mahkemede hürriyet aşıkı ve 	kahramanı olduğuna delil gösterilmek istenilmiştir. Sait, Kürdistan 	Azmi Kavi Cemiyetinin arzusu üzerine mahalli Kürt kıyafeti ile, 	boynunda dürbün, belinde tabanca ve kama, ayağında lapçin ve başında 	poşu olduğu halde İstanbul’a gelmiş ve büyük bir cüretle Cuma 	selamlığında Padişaha cemiyetin “Sait” imzası altında yazdığı ve esası 	kürtçe tedrisat yapacak mektepler açmaya dayanan arizayı takdim etti. 	Memleketin ve milleti islamiyenin ittihadını bozmak gayesine matuf olan 	bu hareketi canianesinden dolayı haklı olarak tımarhaneyi boyladı. 	Sonra affolup memleketine yollandı.</span></h4>
<h4><span style="font-size:medium;">Kürtçülük uğrunda kendi 	padişahına sövecek kadar akıl ve iymandan bi behre (nasipsiz) Sait, 	bugün sahneye müçtehidi mübeşşir veya kutbu azam olarak çıkmış 	görünüyor ve cehelei nas da bu delinin etrafında haleleniyor. Kendini 	Kuranı aziymmüşşanın müdafii gibi gösteren Sait bizzat kendisi Kuranı<br />
aziymüşşana 	muhalefet etmektedir. Gaybı yalnız Allah’ın bileceğini, Kuranı Keriymin 	kaç kere tekrar etmiş olmasına rağmen Sait, Hazreti Ali’nin<br />
Celcelutiyye 	kasidesinde risalei Nur ve Siracünnur’un geçtiğini, bunu keşfettiğine 	bizi inandırmak ister (İkinci Şua, Sahife 53) .<br />
İnsanın aklına öyle 	geliyor ki; “Acaba ben de Risalei Nur adlı bir kitap yazsam o zaman 	kasidedeki siracünnur kastı acaba hangimizin kitabı olur? ” 	diyorum.Risalelerin yazılışı da pek acayiptir. Bilmem kaçıncı Lem’anın 	kaçıncı şuasının şu meyvesi zühre yıldızından gelmiş beşinci noktası 	olarak yazılıyor. Sonra bunlar birleşerek Kuran cüzlerine imtisal 	derecesine, Lemaat, Şuaat, Mektubat vs. Olacakmış.. Sözleri de “Sözcat” 	olmasa bari. İşbu reddiyeyi, hasreti ile yandığım vatanıma ve uğrunda 	bir ömür çürüttüğüm dinime ihaneti düşünen gerillacı asi Said’e son 	ihtar olarak yazdım.<br />
Damarında bir damla Türk kanı olan her Müslümana, bu adamın Mason ve Komünist kadar tehlikeli olduğunu ehemmiyetle hatırlatırım.<br />
Ve selamü aleyküm ve Rahmetullahi ve Berekatühü.<br />
Mustafa Sabri</span></h4>
</blockquote>
<h4><span style="font-size:medium;"><br />
(Tuhfetür Reddiye Ala Mezhebi Saiydil Kürdiyye, Mustafa Sabri, s. 3-14.)</span></h4>
<h4><span style="font-size:medium;">Şimdi nurcular kalkmış diyor ki’ Efendim bu kitap düzmecedir’. Tabi öyle diyecekler, hiç kabul ederlermi. Fethullah Gülen, kendi Websitesine yazmış ki’ Bunu o yazmamıştır’.<br />
Demesine dersinizde, lakin ispat edemezsiniz, ispatınız nerde? Yok.<br />
O yazmadı ise kim yazdı bu kitabi? Bize göre Mustafa Sabri kendi, Nurculara göre bilinmiyor kimin yazdığı.</span></h4>
<h4><span style="font-size:medium;"><strong>2) MÜSLÜMAN ISEVILER NEDIR ACEP?</strong></span></h4>
<h4><span style="font-size:medium;">Yirmi Dokuzuncu Mektup – s.558 </span></p>
<blockquote><p><span style="font-size:medium;">Hazret-i 	Mehdînin cemiyet-i nuraniyesi, Süfyan komitesinin tahribatçı rejim-i 	bid’akârânesini tamir edecek, Sünnet-i Seniyyeyi ihyâ edecek, yani 	âlem-i İslâmiyette risalet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) inkâr niyetiyle 	şeriat-ı Ahmediyeyi (a.s.m.) tahribe çalışan Süfyan komitesi, Hazret-i 	Mehdî cemiyetinin mucizekâr mânevî kılıcıyla öldürülecek ve dağıtılacak.<br />
Hem 	âlem-i insaniyette inkâr-ı ulûhiyet niyetiyle medeniyet ve mukaddesât-ı 	beşeriyeyi zîrüzeber eden Deccal komitesini, Hazret-i İsâ 	Aleyhisselâmın din-i hakikîsini İslâmiyetin hakikatiyle birleştirmeye 	çalışan hamiyetkâr ve fedakâr bir İsevî cemaati namı altında ve 	‘Müslüman İsevîleri’ ünvanına lâyık bir cemiyet, o Deccal komitesini, 	Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın riyaseti altında öldürecek ve dağıtacak, 	beşeri inkâr-ı ulûhiyetten kurtaracak.<br />
Şu mühim sır pek uzundur. Başka yerlerde bir nebze bahsettiğimizden, burada bu kısa işaretle iktifâ ediyoruz.</span></p></blockquote>
</h4>
<h4><span style="font-size:medium;">Biz kuranı kerimde böyle birşeye rastlamadık! Nedir bu Müslüman Iseviler?<br />
Daha iyi anlamanIz için açıktan söyleyelim ‘ Müslüman Hiristiyanlar! ‘ diyor Said Nursi! Kuran ne diyor peki?</span></h4>
<h4><span style="font-size:medium;"><strong>Maide Suresi 51</strong><em></p>
<blockquote><p>Ey 	iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları gönül dostları edinmeyin. 	Onlar birbirlerinin gönül dostlarıdır. Sizden kim onları gönül dostu 	edinirse o, onlardandır. Allah, zalimler toplumunu doğruya ve güzele 	kılavuzlamaz.</p></blockquote>
<p></em></span></h4>
<h4><span style="font-size:medium;"><strong>Tevbe Suresi 30</strong><em></p>
<blockquote><p>Yahudiler: 	‘Uzeyr, Allah’ın oğludur.’ dediler; hıristiyanlar da: ‘Mesih, Allah’ın 	oğludur.’ dediler. Kendi ağızlarının sözüdür bu. Kendilerinden önce 	inkâr edenlerine sözlerine benzetme yapıyorlar. Allah onları kahretsin! 	Nasıl da yüz geri çevriliyorlar!</p></blockquote>
<p></em></span></h4>
<h4><span style="font-size:medium;">Yukarıda ki söz ile bu ayetleri nasıl birleştireceksiniz şaşıyorum doğrusu? !</span></h4>
<h4><span style="font-size:medium;"><strong>3) SAİD NURSİ’NİN BİLGİ KAYNAKLARI!</strong></span></h4>
<h4><span style="font-size:medium;"><em><strong>Emirdağ Lahikası,</strong></em><br />
</span></p>
<blockquote><p><span style="font-size:medium;">“Yeni 	Said’in hususî üstadı olan İmamı Rabbanî, Gavsı Azam ve İmamı Gazalî, 	Zeynelâbidîn (R.A.) hususan Cevşenül Kebir münacatını bu iki imamdan 	ders almışım ve Hazreti Hüseyin ve İmamı Ali’den (Kerremallahü Vechehu) 	aldığım ders, otuz seneden beri, hususan Cevşenül Kebir’le daima 	onlarla manevî irtibatımda, geçmiş hakikatı ve şimdiki Risale-i Nur’dan 	bize gelen meşrebi almışım.”</span></p></blockquote>
</h4>
<h4><span style="font-size:medium;">Kimlerden ders almış? Ben galiba anlamada kıt bir akıla sahibim! Imami Rabbani, Gavsı Azam, Imami Gazali, Zeynelabidin, Hazreti Hüseyin, Imamı Ali!<br />
Peki nerden almış? Onlarla görüşmüşmü? Kitaplarınımı okumuş? Rüyadamı görmüş? Lütfen bunu nurcu arkadaşlar bize bir açıklayı versin!<br />
Biz cahil insanlarız, okuduğumuzu yorumlamak bize zor geliyor, yorumlayınca zaten onlarda kabul etmiyor. En iyisimi siz yorumlayın biz okuyalım bu sözleri!<br />
Birebir görüştü deseniz bu zaten mümkün değil, deseniz ki kitaplarını okumuş o zaman Risaleyi Nur çalıntı olmuş olur çünkü Said Nursiye göre’ Hiç bir kitaptan derlenmedi, öğrenilmedi, alıntı yapılmadı’. Deseniz ki rüyada görüştü, rüya ispat olmaz, rüya delil sayılmaz!<br />
Peki o zaman, bu adam nerde görüştü ders aldı bunlardan? Kitaplarını okumak ders almak ise (ki büyük ihtimal öyle diyeceksiniz)<br />
O zaman soruyorum Hz Hüseyinin kitabı nerdedir? Bende okumak isterim! Biz öyle bir kitabın varlığından duymadık, yahut Zeynelabidinin kitabı nerdedir?<br />
Çevşene gelince Ehli Şianin değilmidir o..Tarihi araştıranlar bunu pek iyi bilir, Çevşen sonradan çıkmış bir bidat olduğunu!<br />
Ama anlaşılan o ki Said Nursi bunuda bilmiyor!</span></h4>
<h4><span style="font-size:medium;">Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayınlanan Nurculuk Hakkında adlı eserde Said-i Nursi’nin şu ifadelerle tenkit edilmiştir:</span></h4>
<h4>
<blockquote><p><span style="font-size:medium;">“ 	Ayet-i kerimelerin tefsirinde, mananın tahammül edemeyeceği tarzda 	batni ve indi manalar verilmeye çalışıldığı, ebcet hesabı ve 	Tevafuklarla manalar verildiği, bunların müslümanlık esaslarına göre 	dini ve ilmi kıymeti olmadığı ”</span></p></blockquote>
</h4>
<h4>
<blockquote><p><span style="font-size:medium;">“ 	Kur’an-ı Kerim’in harflerinden birtakım manalar istihracına kalkılmak 	gibi ulemanın ekseriyetince benimsenmeyen bir yol tutulduğu, Asayi Musa 	adlı eserinde ayet ve kelamı indi olarak tevil ederek bunların risalei 	nuru tebşir ve tebliğ ettiğinin iddia edildiği (2)</span></p></blockquote>
</h4>
<h4><span style="font-size:medium;">Biz söyleyince hemen bize ‘ Sen dahamı iyi bileceksin, diyanet var’ diyenler acaba Diyanetin bu sözlerini görmezlermi? Anlaşılan o ki diyanet dahi Risaleyi anlamamış olacak ki, onlar bile tenkit ediyorlar.<br />
Hz Ali´nin çok güzel bir sözü vardır o geldi aklıma ‘ Ilim bir nokta idi, cahiller onu çoğaltı verdi! ‘.<br />
Bizde diyoruz ki, kuran var iken başka kitapları kutsal saymak apaçık ‘ŞIRKTIR’!</span></h4>
<h4><span style="font-size:medium;"><strong>Ali İmran Suresi 78</strong></span></p>
<blockquote><p><span style="font-size:medium;"><strong> </strong><em>Onlardan bir zümre vardır, aslında kitap’tan olmayan birşeyi siz kitap’tan sanasınız diye, dillerini kitap’la eğip bükerler.O, Allah katından olmadığı halde “Bu, Allah katındandır.” derler.Bilip durdukları halde, Allah hakkında yalan söylerler.</em></span></p></blockquote>
<p><span style="font-size:medium;"><em> </em></span></h4>
<h4><span style="font-size:medium;"><strong>4) KUR’ANI’IN İSTİSMARI VE RİSALELERİN KUR’ANLAŞTIRILMASI!</strong></span></h4>
<h4><span style="font-size:medium;"><em><strong>Şualar, 1. Şua;</strong></em><br />
</span></p>
<blockquote><p><span style="font-size:medium;">“Resailin 	Nur dahi ne şarkın malûmatından, ulûmundan ve ne de garbın felsefe ve 	fünunundan gelmiş bir mal ve onlardan iktibas edilmiş bir nur değildir. 	Belki semavî olan Kur’an’ın, şark ve garbın fevkindeki yüksek mertebe-i 	arşîsinden iktibas edilmiştir.”</span></p></blockquote>
</h4>
<h4><span style="font-size:medium;"><em><strong>Zülfikar Mecmuası;</strong></em><br />
</span></p>
<blockquote><p><span style="font-size:medium;">“EY 	RİSALE-İ NUR! (…) Sen, Ben, Rabbânî ve Kur’anîyim. Öyle kuru kavak 	değilim. Şevkli ve şa’şaalı ve nûrâniyim. Bir Hayy-ı Lâyemût’un 	eserinden fışkıran, lâyemût sanatlı ve kerâmetli bir nurum. Cansızlara 	can ve canlılara taze can üflüyorum. Bin, dertlere derman ve âlemlere 	rahmet-i Rahmânım. İnat ve ısrarı bırak. Beni oku ve beni dinle. 	Karanlığa ve hiçe giden, hesapsız ve hedefsiz yolundan seni kurtarıp, 	koskocaman bir saadet ve sermediyet âlemi kazandırayım.’ diye nida 	ediyorsun”.</span></p></blockquote>
</h4>
<h4><span style="font-size:medium;"><em><strong>Sikke-i Tasdik-ı Gaybî, 1. Şua;</strong></em><br />
</span></p>
<blockquote><p><span style="font-size:medium;">“Risale-i Nur müminlere şifa ve rahmettir.”</span></p></blockquote>
<p><span style="font-size:medium;"> (Yunus 57.ayete göre bu özellikler Kur’an’a aittir.)</span></h4>
<h4><span style="font-size:medium;">(a.g.e.):<br />
</span></p>
<blockquote><p><span style="font-size:medium;">“o semavî bürhan-ı kudsînin yerde bir bürhanı Resâil-in-Nur’dur.”</span></p></blockquote>
<p><span style="font-size:medium;"><br />
(Nisa 174. ayete göre bu özellikler Kur’an’a aittir.)</span></h4>
<h4><span style="font-size:medium;">Şimdi elinizi vicdanınıza koyun ve şu soruyu cevaplandırın! Risaleyi nur Kutsalmıdır?<br />
Kutsal derseniz ‘ ALLAHTAN ‘ geldiğini kabul etmiş olursunuz ki bu ŞIRKTIR!<br />
Kutsal değil diyorsaniz, o zaman yukarıda ki söz batıldır, nitekim Said Kürdi, onun hakktan geldiğini iddia etmekte! !</span></h4>
<h4><span style="font-size:medium;"><strong>5) NE DOĞMUS ANLAMADIM?</strong></span></h4>
<h4><span style="font-size:medium;"><strong>Zülfikar Mecmuası;</strong><br />
</span></p>
<blockquote><p><span style="font-size:medium;">“İslâmiyet 	güneşinin doğuşundan tam öndört asır sonra, senin gibi ulvî ve İlâhî ve 	arşî bir nurun tekrar ve yeniden, bahusus bu son asırda, hem Türk 	elinde ve hem de Türk dilinde doğması, acaba kimin hatır ve hayalinden 	geçerdi? Bu ne büyük bir nimet bizlere ve bu asır halkı için ne 	bahtiyarlık Yâ rabbi! Türkçemiz seninle iftihar edip dolmakta, kabarıp 	şişmekte ve her lisan üstüne bağdaş kurup oturmaktadır.”</span></p></blockquote>
</h4>
<h4><span style="font-size:medium;">Ben anlamadım bunu, ne doğmus diyor? Yeni bir din? Kitap? Benim hatırladığım kadarı ile Kuranı kerim son kitap ve ondan sonra daha başka kitap gelmeyecek, peki burda doğan ne? Aslında okuyunca neyin doğduğunu anlıyoruz nitekim su sözü çok dikkat çekici değilmidir:<br />
‘İslâmiyet güneşinin doğuşundan tam öndört asır sonra, senin gibi ulvî ve İlâhî ve arşî bir nurun tekrar ve yeniden….doğması’</span></h4>
<h4><span style="font-size:medium;">Açıklayın desem şimdi kimse yanaşmayacak buna, biz açıklamasını getirince de ‘ Sen anlamazsın,Sen Islami bozansın, Sen Zındıksın’ diye itham edileceğiz.<br />
Bende açıklamayacağım, bırakalımda bu edepsizliği bu kitaba inananlar temizlesin.</span></h4>
<h4><span style="font-size:medium;"><strong>Hud Suresi 51 </strong></span></p>
<blockquote><p><span style="font-size:medium;"><em>‘Ey 	toplumum! Bu tebliğime karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim 	ücretim, beni yaratandan başkasına düşmez. Hâlâ aklınızı 	çalıştırmayacak mısınız? ‘</em></span></p></blockquote>
</h4>
<h4><span style="font-size:medium;"><strong>Nahl Suresi 82</strong><em></p>
<blockquote><p>Yine de yüz çevirirlerse artık sana düşen, açık bir tebliğden başka şey değildir.</p></blockquote>
<p></em></span></h4>
<h4><span style="font-size:medium;"><strong>Ahzab Suresi 39</strong><em></p>
<blockquote><p>Onlar 	ki Allah’ın mesajlarını tebliğ edip O’ndan korkarlar, Allah’tan gayrı 	hiç kimseden korkmazlar. Hesap sorucu olarak Allah yeter.</p></blockquote>
<p></em></span></h4>
<h4><span style="font-size:medium;"><strong>Âsâ-yı Mûsa;</strong><br />
</span></p>
<blockquote><p><span style="font-size:medium;">“Buna 	rağmen bizzat Kur’an-ı Kerim, Risaletu’n-Nur’un çok muhkem, kopmaz bir 	zincir ve bir ‘Hablullah’ olduğunu ‘Ona (Nur Risaleleri’ne) elini atıp 	yapışanın necat bulacağını’ mana-yı remziyle haber verir.”</span></p></blockquote>
<p><span style="font-size:medium;"><br />
(Bakara 256 ve Ali İmrân 103’te bu özellikler Kur’an’a aittir.)</span></h4>
<h4><span style="font-size:medium;"><strong>Şuâlar, 534-535, Birinci Şua:</strong><br />
</span></p>
<blockquote><p><span style="font-size:medium;">…benim 	gibi yarım ümmi ve kimsesiz bir adam, Risale-i Nur’a sahip değildir; ve 	o eser, onun hüneri olamaz, onunla iftihar edemez. Belki doğrudan 	doğruya Kur’an-ı Hakîmin bu zamanda bir nevi mu’cize-i mâneviyyesi 	olarak, rahmet-i İlâhiyye tarafından ihsan edilmiştir. O adam, binler 	arkadaşiyle beraber, o hediye-i Kur’aniyeye el atmışlar. Her nasılsa 	birinci tercümanlık vazifesi, ona düşmüş. Onun fikri ve ilmi ve 	zekâsının eseri olmadığına delil, Risale-i Nur’da öyle parçalar var ki; 	bazısı altı saatte, bazı iki saatte, bazı on dakikada yazılan risaleler 	var. Ben yemin ile te’min ediyorum ki: Eski Said’in (R.A.) kuvve-i 	hâfızası da beraber olmak şartıyle, o on dakika işi, on saatte fikrim 	ile yapamıyorum; o bir saatlik risaleyi, iki gün istidadımla, zihnimle 	yapamıyorum, ve o bir günde altı saatlik risale olan ‘Otuzuncu Söz’ü ne 	ben ve ne de en müdakkik, dindar feylesoflar, altı günde o tahkikatı 	yapamazlar ve hâkezâ…</span></p></blockquote>
</h4>
<h4><span style="font-size:medium;">Ne dediğini iyi okuyun, risalenin kendi eseri olmadığını, ALLAHTAN ilham yoluyla geldiğini yani tabiri caizse VAHY aldığını iddia ediyor. Şimdi bazı kişiler kalkıp bitabi bunu ‘ Efendim herkes ilham alır ‘diye hafifletmeye kalkışacaktır. Evet doüru herkes ilham alir, bizde öiir yazarken yahut biröeyler yazarken ilham aldığımızdan yazıyoruz velakin aklı başında hiç bir insan kalkıpta ‘ Bu yazdıklarım ALLAHTANDIR’ demez! Derse Kafir olur!<br />
Kuranı kerim biriciktir, başka kitaplara kutsiyet tanımak, şirk olur!</span></h4>
<h4><span style="font-size:medium;"><strong>Nisa Suresi 48</strong><em></p>
<blockquote><p>Şu 	bir gerçek ki, Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez, bunun dışında 	kalanı/bundan az olanı dilediği kişi için affeder. Allah’a şirk koşan, 	gerçekten büyük bir günah işlemiştir.</p></blockquote>
<p></em></span></h4>
<h4><span style="font-size:medium;"><strong>En’am Suresi 148</strong><em></p>
<blockquote><p>şirke 	batanlar şöyle diyecekler: ‘Allah dileseydi, ne biz şirke sapardık ne 	de atalarımız. Hiçbir şeyi haram da yapmazdık.’ Onlardan öncekiler de 	azabımızı tadıncaya kadar bu şekilde yalanlamışlardı. De ki: 	‘Yanınızda, önümüze çıkaracağınız bir ilminiz var mı? Zandan başka bir 	şeye uymuyorsunuz. Sadece saçmalıyorsunuz siz.’</p></blockquote>
<p></em></span></h4>
<h4><span style="font-size:medium;"><strong>5.1) Şualar, 1. Şua;</strong><br />
</span></p>
<blockquote><p><span style="font-size:medium;">“Kur’an’ın 	gizli hakikatleri Risale-i Nur ile birlikte bize iniyor! ! 	Tenzil’ül-Kitab cümlesinin sarih bir manası asrısaadette vahiy 	suretiyle Kitab-ı Mübîn’in nüzulü olduğu gibi, manayı işarîsiyle de, 	her asırda o Kitabı Mübin’in mertebe-i arşiyesinden ve mu’cize-i 	maneviyesinden feyz ve ilham tarîkıyla onun gizli hakikatları ve 	hakikatlarının bürhanları iniyor, nüzul ediyor…”</span></p></blockquote>
</h4>
<h4><span style="font-size:medium;"><strong>5.2) Kastamonu Lâhikası;</strong><br />
</span></p>
<blockquote><p><span style="font-size:medium;">“Risale-i 	Nur, yüze yakın din tılsımlarını ve hakâik-ı Kur’aniyenin muammalarını 	keşfetmiştir ki; her bir tılsımın bilinmemesinden çok insanlar şübehata 	ve şükûke düşüp, tereddüdlerden kurtulmayıp, bazan imanını kaybederdi. 	Şimdi, bütün denizler toplansalar, o tılsımların keşfinden sonra galebe 	edemezler.”</span></p></blockquote>
</h4>
<h4><span style="font-size:medium;"><strong>5.3) Şualar, 1. Şua;</strong><br />
</span></p>
<blockquote><p><span style="font-size:medium;">“Resailin 	Nur denilen otuz üç aded Söz ve otuz üç aded Mektub ve otuz bir aded 	Lem’alar, bu zamanda, Kitabı Mübin’deki âyetlerin âyetleridir. Yani, 	hakaikının alâmetleridir ve hak ve hakikat olduğunun bürhanlarıdır. Ve 	o ayetlerdeki hakaiki imaniyenin gayet kuvvetli hüccetleridir”.</span></p></blockquote>
</h4>
<h4><span style="font-size:medium;">Bu sözler Kur’an-ı Kerim’e iftiradır. Zira dinin, imanın, ayet ve hadislerin müşkülü olabilir, ama bunlar gizli, sırlı değildir. Dinimiz, kitabımız apaçıktır. Allah Tealâ, onu insanlar için anlaşılır biçimde indirmiştir. (Ali İmran 138) Uydurmalardan arınmış Resulün Sünneti de ayaktadır. O hâlde, dinimiz esrar perdesiyle örtülü değildir. Esrarengiz bir dinle Allah’a nasıl kulluk edilebilir ki?<br />
Nur Risaleleri dinin, imanın, ayet ve hadislerin hangi müşkülünü çözmüş? Hangi muammayı keşfedip halletmiş? Said Nursî, birçok ayet ve hadisi ebcet ve Cifr hesaplarına tâbi tutarak daha da anlaşılmaz yapmış, kendisi ve risalelerine çeşitli paylar çıkarmıştır.<br />
Bu iddialara göre, Kur’an sırlarla dolu ve Said Nursi’ye kadar açıklanmamış gizli bir kitap, Hz. Muhammed Kur’an’ın sırlarından habersiz veya haberi varsa bile bunları ümmetten saklamış bir peygamber olur ki böyle bir iddianın altından kalkılamaz.(3)</span></h4>
<h4><span style="font-size:medium;"><strong>6) BU NE KITAPMIŞ YAHU!</strong></span></h4>
<h4><span style="font-size:medium;"><em><strong>Emirdağ Lahikası;</strong></em><br />
</span></p>
<blockquote><p><span style="font-size:medium;">“Risale-i 	Nur’un menşur-u hakikatında tam tecelli ettiğinden, hem bir kitab-ı 	şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı 	ubudiyet, hem bir kitab-ı emr-ü davet, hem bir kitab-ı zikir, hem bir 	kitab-ı fikir, hem bir kitab-ı hakikat, hem bir kitab-ı tasavvuf, hem 	bir kitab-ı mantık, hem bir kitab-ı İlmi Kelâm, hem bir kitab-ı İlmi 	İlahiyat, hem bir kitabı teşviki san’at, hem bir kitabı belâgat, hem 	bir kitabı isbat-ı vahdaniyet; muarızlarına bir kitab-ı ilzam ve 	iskâttır”.</span></p></blockquote>
</h4>
<h4><span style="font-size:medium;"><em><strong>Şuâlar;</strong></em><br />
</span></p>
<blockquote><p><span style="font-size:medium;">“Ey 	Risale-i Nur! Senin, hakkın dili, hakkın ilhamı olup O’nun izni ile 	yazıldığına şüphe yok. ‘Ben, kimsenin malı değilim. Ben hiçbir kitabdan 	alınmadım, hiçbir eserden çalınmadım. Ben Rabbanî ve Kur’ânîyim. Bir 	lâyemut’un eserinden fışkıran kerametli bir Nur’um.’</span></p></blockquote>
</h4>
<h4><span style="font-size:medium;"><em><strong>Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî;</strong></em><br />
</span></p>
<blockquote><p><span style="font-size:medium;">“(…) 	Hem mütedeyyin bir kadın, yine hâdiseden sonra görüyor ki: Semâvattan 	mübarek kâğıtlar yağıyor. Soruyorlar: ‘Bu nedir? ‘ Rüyada demişler: 	‘Risale-i Nur’un sahifeleridir.’ Yâni, tâbirce Risale-i Nur, Kur’anın 	tefsiri olduğu cihetle, vahyi semavî olan Kur’anın semavî ve İlhamî bir 	tefsiridir.”</span></p></blockquote>
</h4>
<h4><span style="font-size:medium;">Bu sözler kuranın şu ayetleri ile apaçık çelişmekte:</span></h4>
<blockquote>
<h4><span style="font-size:medium;"><strong>16/102</strong> De 	ki: ‘İman edenleri güçlendirip kökleştirmek için ve Müslümanlara bir 	müjde ve kılavuz olarak, Ruhulkudüs onu, senin Rabbinden indirdi.</span></h4>
<h4><span style="font-size:medium;"><strong>17/9</strong>, Şüpheniz 	olmasın ki bu Kur’an en kalıcı, en doğru olana kılavuzlar ve müminlere 	şu yolda müjde verir: Hayra ve barışa yönelik işler yapanlar için büyük 	bir ödül vardır.</span></h4>
<h4><span style="font-size:medium;"><strong>21/106</strong>, Kuşkusuz, bunda, kulluk eden bir topluluk için kesin bir tebliğ vardır.</span></h4>
<h4><span style="font-size:medium;"><strong>36/2</strong>,Yemin olsun o hikmetlerle dolu Kur’an’a ki,</span></h4>
<h4><span style="font-size:medium;"><strong>38/1,</strong> Sâd. Zikir/öğüt/uyarı dolu Kur’an’a yemin olsun ki,</span></h4>
<h4><span style="font-size:medium;"><strong>43/44.</strong> Gerçek 	şu: Bu Kur’an sana ve toplumuna elbetteki bir hatırlatıcı/bir 	düşündürücü/bir şeref/bir öğüttür. Bundan sorumlu tutulacaksınız.</span></h4>
</blockquote>
<h4><span style="font-size:medium;">‘Kur’an-ı Kerim’in düşmanları yıllardır Müslümanların elinden Kur’an-ı Kerim’in alınması için değişik oyunlar oynamaktadırlar. Son yüzyılda Said Nursi’nin çıkıp böyle şeyler söylemesi ve şakirtlerinde bu sözleri kutsallaştırıp Müslümanlara sunmaları, Kur’an-ı Kerim’in önüne ciltler dolusu, anlaşılmayan Risaleleri koymaları – bilinçli veya bilinçsiz- bu oyunun bir parçası haline geldiklerini gösteriyor.<br />
Said Nursî, Risaleleri’nin Kur’an altında sineceğinin farkında olduğundan risalelerini, müstakil bir ‘Kitap’ olarak takdim edememiştir. Nebilerden bazılarına, resulün kitabına tâbi ’suhuf’ indirildiği gibi, Said Nursî de kendisine, Kur’an’a bağlı Nur Risalelerinin indirildiğine inanmaktadır. Risalelerde, Kur’an-ı Mecid’in hemen her özelliğine bir ‘nazire’ yapılmış ve bu özellikleri Risale-i Nur’un da taşıdığı ima edilmiştir. Bu nazirelerin istisnası sayılıdır. İşte bu istisnaların belki de en önemlisi, Kur’an’ın içinde tutarsızlığın bulunmamasıdır. Nur Risaleleri’nin Allah katından ve onun ilhamı olmadığının, bilakis bu iddiaların Allah’a iftira ve mariz bir aklın ürünü olduğunun delillerinden biri de, Nur Risaleleri’ndeki çelişki yığınıdır. ‘ (4)</span></h4>
<p><span style="font-size:medium;">Devamı Gelecek</span></p>
<p><span style="font-size:medium;"><strong>Kaynak:</strong></span></p>
<pre><span style="font-size:medium;">1) Manaz, Abdullah. Dünyada ve Türkiye'de Siyasal İslamcılık.
2) Nurculuk Hakkında. Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı.Milli Kütüphane 1965 AD 95 yer numarasıyla kayıtlı
3) Hilmi Polat, Nurun Nuruyla
4) Hilmi Polat, Nurun Nuruyla</span>
</pre>
<p><span style="font-size:medium;">Mustafa Çelebi</span></p>
</div>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Canda göçer Canan göçer]]></title>
<link>http://elbab.wordpress.com/2009/11/01/canda-gocer-canan-gocer/</link>
<pubDate>Sun, 01 Nov 2009 03:17:40 +0000</pubDate>
<dc:creator>muhabbetci</dc:creator>
<guid>http://elbab.wordpress.com/2009/11/01/canda-gocer-canan-gocer/</guid>
<description><![CDATA[Dünya derler bunun adı Gelen göçer giden göçer Gör bak nasıldır pazarı Alan göçer satan göçer Şu nas]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><h4>Dünya derler bunun adı<br />
Gelen göçer giden göçer<br />
Gör bak nasıldır pazarı<br />
Alan göçer satan göçer</p>
<p>Şu nasıl pazardır öyle<br />
Hem tüccar hem müşteri böyle<br />
Üstadım nedenini söyle<br />
Cahil göçer Alim göçer</p>
<p>Aşığım deyü övünme<br />
Mecnun gezmiştir çöllerde<br />
Alıp Leylasını şöyle<br />
Saran göçer kollar göçer</p>
<p>Bir mana ki ol Eliftir<br />
Her kim bunu biliptir<br />
Ademden beri geliptir<br />
Nebi göçer Veli göçer</p>
<p>Doğurmuştur bak gör Ana<br />
Bir evlat, kıyamaz ona<br />
Kuzum deyü ardı sıra<br />
Kuzu göçer Koyun göçer</p>
<p>Mestü harabız biz amma<br />
Zahit ne anlar muamma<br />
Canlar okuyor kuran da<br />
Tahtı göçer putu göçer</p>
<p>Çelebi Dünyayı gezeydin<br />
Ecel şerbetin içeydin<br />
Gezipte şunu bileydin<br />
Canda göçer Canan göçer</p>
<p>Mustafa Çelebi</h4>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Dikensiz Gül!]]></title>
<link>http://elbab.wordpress.com/2009/11/01/dikensiz-gul/</link>
<pubDate>Sun, 01 Nov 2009 02:17:36 +0000</pubDate>
<dc:creator>muhabbetci</dc:creator>
<guid>http://elbab.wordpress.com/2009/11/01/dikensiz-gul/</guid>
<description><![CDATA[Dikensiz gül arayanlar, ne tuhaf bir işe koyulmuşlar değilmi? Dikensiz bir gül ha? Gülü buldu da bir]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><h3><span style="color:#c0c0c0;">Dikensiz gül arayanlar, ne tuhaf bir işe koyulmuşlar değilmi? Dikensiz bir gül ha? Gülü buldu da birde dikensizi olsun istiyor. Bahçeye girmiş, sağdan sola koşturuyor. Rengarenk güller durur iken, O, dikensizini arıyor. Tabi diken batınca acıtıyor, can yanıyor. Dikensiz gülü almak demek, canın acımayacağı demektir. Demek ki gülün dikensizi, kendi nefsinin işine geliyor. Peki dikensiz gül varmıdır ki? Yoktur tabi ki. Boş hayali bir emekten başka hiç birşey değil!<br />
Niçin her birimiz güllerin dikensizini aramaktayız? Ne tuhaf insanlarız değilmi?<!--more-->
<p>&#160;</p>
<p>&#160;</p>
<p></span><span style="color:#c0c0c0;"><img src="http://img21.imageshack.us/img21/9585/garipbulbulsz9.jpg" alt="" width="300" height="454" align="left" /></span><span style="color:#c0c0c0;">Evleniyorsun, eşinden beklentilerin var. Yatakta sevgili olsun, her zaman yanı başında olsun, hep seni anlasın, hep seninle ilgilensin, hep (dikkat) senin doğrultuların şeklinde şekillensin&#8230;.<br />
Yani sen kendine eş değil, kendi nefsine uygun bir varlık yaratma çabasındasın..Oysa eşinde ki gördüğün dikenleri bıraksan, sana daha bir güzel eş görüncek! Ama dedik ya, dikensiz gül arıyorlar. Dikensiz gül arayanlar da, yanı başın da duran gülde ki dikenleri kabullenemediklerinden, bu arayışın içine giriyorlar. Çokmu kötü olur diken eline batsa, canını acıtsa? Sevdiğin sana bir gül uzatmış, şimdi sen kalkıpta &#8216; Ben dikenli gül istemem&#8217; dersen bu nasıl bir karakter ortaya sergiler? Nefsine düşkün bir karakter değilmidir? Oysa sevmek demek, bile bile yangınlara kendini atmaktır. Bir ibrahim misali korkmadan ateşin icine girmektir. Ibrahim gibi ateşe girersen, o ateş sana gülistan bağı olurö ama Nemrud gibi ateşi uzaktan seyretmeye kalkışırsan, sonun hüsran olur. Ateş Ibrahime gül bahçesi iken, Nemruda cehennem ateşi oldu! Dikensiz gülü arzulamakta aynen böyledir. Dikenleri kabullenirsen, yaşadığın hayat gül bahçesi olur. Yok illada dikensizi olsun diyorsan, hayatı kendine cehennem edersin! Hem kendini yakarsın, hem sevdiğini yakarsın.
<p>&#160;</p>
<p>Bülbül olmadan güle hayranlık nasıl olsun? Bülbülü hatırlayalım, güle aşık olduğundan ve gülün soluyuşunu fark ettiğinden, dikeni alıp minnacik kalbine saplıyor. Gül, bülbülün kanını içsin de, geri canlansın diye. Dikensiz güle, bu garip bülbül acaba nasıl kan verecek? Dikeni yoktur ki kalbine saplasın da, solan güle can versin! Dikensiz gül arayanlar, bir damla suyu çöle döküp sonra da &#8216; acaba bu damla su neden hemen kurudu&#8217; diyenler gibidir. Aşka hiç değinmeyeyim, aşka değinirsem bu yazının sonu asla gelmez..Aşkın sonu yoktur ki, sonunu anlatabileyim.</p>
<p>Asıl hikmet, gülü dikenleri ile koynuna almaktır! Canını acıtır, kanlarını damla damla içer ama asla başkasının olmaz. Boşuna atalarımız dememiş &#8216; Gülü seven dikenine katlanır &#8216;diye. Büyüklerimiz her işin çözümlemesini bulmuşlar, getirmişler ama yeni nesil eskilerin sözlerinde cahillik aradıklarından, o sözlerin derinliğini anlamaktan mahrum kalmışlar.<br />
Dikensiz gül aramak ha? Bu aynen şuna benziyor, bir insan kendine eş arıyor ama kafasına uygun birini bulamadığı için kalkıyor mezardan bir ölü seçiyor. Ölü ile ne kadar yaşanılır ise, dikensiz gülde ancak o kadar sevilir.</p>
<p>Hep kendi beklentilerimiz doğrultusun da eş arıyoruz. Hiç sormuyoruz kendimize &#8216; Yahu eşim olacak insan acaba benden ne bekleyebilir, ben ona onun beklentilerini verebilecekmiyim! &#8216;. Ne ilginç değilmi, karşımda ki beni anlasın isteriz, ama kendimiz için aynı düşünceyi kullanmayız. Oysa aslında şöyle olması gerekmezmi:<br />
Önce sen sevdiğinin beklentilerine cevap vereceksin ki, oda senin beklentilerini cevaplasın..<br />
Bu şuna benzer, siz bir arkadaşınıza telefon açıyorsunuz ve karşıda ki soruyor &#8216; Alo kimsiniz&#8217;! Ve siz susuyorsunuz..Beklentiniz, karşınız da ki, siz konuşmadan sizi anlaması. Çok beklersiniz. Karşıda ki yüzünüze telefonu kapatırsa hiç şaşmayın, çünkü aslında o kapatmadı siz kapattınız!</p>
<p>Önce ekeceksin, sonra biçeceksin.. Dikensiz gül ararsan, tüm ömrünü boşa geçirip, birgün birde bakarsın ki senden gayrıları her biri bir dikenli gül almış, bahçede tek bir gül kalmamış. Sende oturur bu sefer keşkelere dalar gidersin. Ama hiç bir gözyaşı, dikenli gülü geri getirmez.</p>
<p>Ya gülü dikeni ile sevip alakacaksın koynuna, yada tüm hayatı kendi egon ve beklentilerin ile yapayalnız, tek başına, bir köşede, herkesten uzak yaşamaya mahkum kalacaksın!<br />
Siz hangisini seçmek istersiniz?</p>
<p>Mustafa Çelebi</p>
<p></span></h3>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Leyla taklidi yapanlar...]]></title>
<link>http://elbab.wordpress.com/2009/11/01/leyla-taklidi-yapanlar/</link>
<pubDate>Sun, 01 Nov 2009 02:12:58 +0000</pubDate>
<dc:creator>muhabbetci</dc:creator>
<guid>http://elbab.wordpress.com/2009/11/01/leyla-taklidi-yapanlar/</guid>
<description><![CDATA[Nice Leyla`lar vardır, onlar Leylalığı taklit eder.. Sahtedir onlar; aldatır, yoldan alıkoyar insanı]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><h3><span style="color:#c0c0c0;">Nice Leyla`lar vardır,<br />
onlar Leylalığı taklit eder..<br />
Sahtedir onlar;<br />
aldatır,<br />
yoldan alıkoyar insanı!</p>
<p>Nice´de Leyla vardır,<br />
dürüstdür, efendidir<br />
ama yinede Mecnuna yaranamaz&#8230;<br />
Dedik ya, aynanı kesin bulursun,<br />
ama tanırsın,<br />
ama tanımazsın&#8230;!<!--more--></p>
<p></span><span style="color:#c0c0c0;"><img src="http://img504.imageshack.us/img504/6937/keremileaslgzinmutlusk7.jpg" alt="" width="259" height="371" align="left" /></span><span style="color:#c0c0c0;">Şimdi gündüz vakti mumu yakıpta aleme:<br />
&#8216; ben Leylamı arıyorum, onun icin bu mumu yaktım, belki daha iyi görürüm &#8216; demek<br />
pek akıl karı iş değildir!</p>
<p>Mum gece olunca yakılır,<br />
yoksa mum anlamsız kalır&#8230;<br />
Onun için gündüz vakti mumu yakarsan,<br />
alem sana deli der!<br />
Ama Mecnun olanlar hem gündüz hem gece o mumu yakıyor&#8230;<br />
Söndürmekten korkarlar,<br />
çünki sönerse belki bir daha yanmaz korkusunu çekerler&#8230;</p>
<p>Madem leylalik iddian yoktur, ne diye Mecnuna ben &#8216;Leylayım&#8217; diyorsun?<br />
Yok Leylalık yapacaksın, ne diye Mecnunu kabullenmiyorsun?</p>
<p>Leylaya yakışan odur ki, tek bir Mecnun tarafından sevilsin&#8230;<br />
Çok Mecnunlar olunca, birinden birinin kellesi bu yolda kesilir&#8230;<br />
Leylalık taklidini birakmak gerek, yoksa Mecnun nasıl tanısın leylasını?<br />
Leylalar çoktur&#8230;<br />
Herkes bir Leyla taklidini yapmakta..<br />
Sen ise olduğun gibi görün ki, Mecnun görünce,<br />
&#8216; bu ötekiler gibi değil, bunun özü sözü bir&#8217; diyebilsin.</p>
<p>Madem Leyla değilsin,<br />
o zaman Leyla taklidi´de yapma!<br />
Yok Leylayım diyorsun,<br />
o zaman Mecnuna yakışır şekilde Leylalık yap!</p>
<p>Aşk ile başa çıkamayacaksan,<br />
bırak aşkı aşıklar yaşasın!</p>
<p>Leyla olmadan aşkı istemek,<br />
tuzu şeker yerine satmak gibidir&#8230;</p>
<p>Ya şekerligini bil,<br />
Ya da tuz ol!</p>
<p>Ikisini birbirine karıştırırsan,<br />
ne tuzun tuzluğu kalır,<br />
ne de şekerliğin tatlılığı&#8230;.</p>
<p>Mustafa Çelebi</span></h3>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Para"Z"itler...!]]></title>
<link>http://elbab.wordpress.com/2009/11/01/parazitler/</link>
<pubDate>Sun, 01 Nov 2009 02:08:31 +0000</pubDate>
<dc:creator>muhabbetci</dc:creator>
<guid>http://elbab.wordpress.com/2009/11/01/parazitler/</guid>
<description><![CDATA[Bazı parazitler biz bağırsakta, bağırmasakta yaşamaya devam edecektir. Öyle parazitler vardır ki, si]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><h3><span style="color:#ffffff;">Bazı parazitler biz bağırsakta, bağırmasakta yaşamaya devam edecektir. Öyle parazitler vardır ki, sizin koynunuza girerde, fark bile etmezsiniz. Kan emerler, hemde çok emerler. Parazitlere bağırsanız, duymazlar. Öldürmeye kalkışsanız kendi canınız acır.<br />
Parazitlere bağırmakla birşey elinize geçmez. Tatlı söz ilede yerinden oynatamazsınız. Öyle parazitler vardır ki, insan feriştahi olmuşlardır, gördükleri insanın kanı ne kadar tatlı, ne kadar acı; bir bakışta anlayı verirler. Sahte parazitlerde vardır ama sahtelerden pek zarar görmezsiniz. Bizim bugünkü dersimiz &#8216; Parazitler nedir? &#8216; olacaktır.<br />
Efendim öncelikle parazitlerimizi tanıyalım. Misal olarak birkaç tanesini saymaktan yanay<!--more-->ım şahsen.<br />
</span><span style="color:#ffffff;"><img src="http://photos-d.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-snc1/hs023.snc3/11052_167690187351_166572097351_3294393_1810929_n.jpg" alt="" width="250" height="358" align="left" /><br />
</span><br />
<span style="color:#ffffff;"><strong>1) Oksiyürler</strong><br />
Bu parazitlerin boyu 1,50 ile 1,80 arasıdır. Insanın bağırsağını deşerler, oraya bir girdiklerinde dahada çıkmazlar. Bağırsak sapığıdır bunlar. En sevdikleri öpüşmektir. Öpüştükçe yumurtalarını bagırsağa yerleştirir ve sonra doğrar atarlar insanı. Bundan dolayı kaşıntı olur, çok kaşınırsınız. Bu tür Parazitlere bolca kaşıntı olduğunuzdan, nereye gitseniz kaşıntınız görünür. Peşinizi birakmaz, sülük gibidirler. Bir yapıştı ya, daha da ayrılmaz.<span style="color:#ff0000;">Tedavisi:</span> Tüm aile üyelerine aynı ilacı içirerek, bağırmadan, cığırmadan, tatli söz etmeden, vurmak gerekir. Silahiniz yoksa, bıçak ilede doğranabilir. Bu tür parazitden başka kurtuluş yolu olmaz.</p>
<p>Korunma:<br />
<span style="color:#ff0000;">Bayanlar:</span> Tırnaklara oje sürmeyiniz, süslenmeyiniz, mini etek dekolte açmayınız. En iyisi kara çarşafa bürürünüz.<br />
<span style="color:#ff0000;">Erkekler:</span> Barlarda oturup kafayı çekmeyiniz, evli olmayınız, bekar iseniz çok parazitler ile bağırsak oyunu yapmayınız. Beğenilcem diye maskaralık yapmayınız. Fakirliğiniz ile övününüz.<br />
<span style="color:#ff0000;">Genel:</span> Iç çamaşırlarınızı en çirkin şekilde giyininiz. Bu tür parazit iç çamaşırı hastasıdır, görünce, bağırsağa yakın olduğundan, iç çamaşırlarınızı sever. Halk dilinde SAPIK ta diyebiliriz.</p>
<p><strong>2) Askarisler</strong><br />
Oksiyürlerden daha tehlikeli parazitlerdir. Boyları 1,80 ile 2,20 arasıdır. Yakışıklı, sportif, zengin, züppe, dolandırıcı, kendini bilmez, manyak, tacizci, eşşeksıpası gibi tiplerdir. Cazibelerine kimse dayanamaz. Dişi ve eril olabilirler, bazıları da hem dişi hem eril olabiliyor (Tipik örnek Bülent Ersoy) .Halk dilinde bunlara &#8216; Bağırsak solucanları&#8217; da denilir. Çiğ olarak yenilen her yemekte bulunurlar. Şişko insanlara pek bulaşmazlar. En sevdikleri insan tipi &#8216; Ince, selvi boylu, güçlü, yakışıklı&#8217; tiplerdir. Yumurtaları, larva olduktan sonra bağırsak duvarını deler ve kanınızı emmeye başlarlar. Bankanızda ne kadar hesap var, hesap yok silip süpürüp,iliğinizi, kemiğinizi alırlar. Beş parasız kalırsınız.</p>
<p><span style="color:#ff0000;">DIKKAT:</span> Askarisler dönüp dolaşıp yine aynı yere gelirler. Yüzsüzdürler. Bağırsanızda çağırsanız da, &#8216; Senin kanını çok seviyorum&#8217; diye ayrılmazlar. Evinizin her tarafına köpek gibi işaret koyarlar. Asla ayrılmazlar. Bir bulaştı ise artık şansınız yoktur.Halk dilinde &#8216; Hapı yuttun &#8216; derler bu tür vakalara. Ama parazit bunuda dinlemez. Sapıktan daha da sapıktır ama çok kültürlü bir parazit olduğundan, sapıklığı pek anlaşılmaz.</p>
<p><span style="color:#ff0000;">Tedavi:</span> Ilaçlarla yapılabilinir. Özel ilaç yaptırmaktan başka çareniz olmaz. Malzeme olarak: Altı kurşun, bir silah (susturmalısı tavsiye edilir) bir asker bıçağı, ve suç ortağı. Vurup öldürmekten başka çareniz yoktur. Yalnız dikkat, öldürürken yumurtasını bağırsaklarınıza yerleştirmiş olmasın. Önce bir doktora gidilmesi tavsiye edilir.</p>
<p><span style="color:#ff0000;">Korunma: </span>Oldukça şişman olmaya bakmak, güzel giyinmemek, parasız olduğunu aleme duyurmak. Zenginliğe gönül vermemek. Yakışıklığa aldanmamak. Var gücüyle sarımsak, soğan yemek. Bu tür Parazitler sarımsak soğan kokandan nefret ederler.</p>
<p><strong>3) Çengelli Kurtlar</strong><br />
Bu parazitler sarıdan beyaza giden ten rengine sahiptirler. Boylari 1,20 başlar 2,50 kadar gidebilir. Yumurtaları pis sularda gelişir (halk dilinde &#8216; sütü bozuk&#8217; diyede bilinir) , dolaysı ile pis sulardan içilmemesi tavsiye edilir. Pis suların olduğu yerlerden uzak durulması da, korunmak amacından yararlı olduğu görülmüştür. Genelde Tarikat, Cami, Kürsülerde, meclislerde bulunur bu şekil parazitler. Kendilerini masum gösterip, kurt olduklarını saklamaya çalışırlar. Ismide ordan gelmededir. Insanın kanını emerler. En çok kan emen bunlardır. Kanınız ile beslenip doyduktan sonra sizde halsızlık, güçsüzlük, yoksulluk, depresyon gibi hastalıklar bırakırlar. Sinir siteminizi alt üst ederler.</p>
<p><span style="color:#ff0000;">Tedavi:</span> Dini Kurandan öğrenmek, mezhebi görüşlerden uzak durmak, bunları sorgulamak.</p>
<p><span style="color:#ff0000;">Korunma:</span> Tarikat, cami, vaaz verilen yerlerden uzak durmak. Cübbelilerden, sakallılardan, cinci kılıklılardan uzak durmak, hatta görünce kaçmak ve asla eve almamak. Eve bir dadandılarsa artık kurtuluş yolu pek bulunmaz. Kendinize bir kuran eri bulun, kurtulmak için tek çaredir.</p>
<p><span style="color:#ff0000;">DIKKAT: </span>Bazi Çengelli Kurtlar moderncilik abası altında iş görüyor olabilir.</p>
<p>Unutmayın, bağırsanızda bağırmasanızda parazitler yaşamaya devam eder.</p>
<p>ALLAH hepinizi parazitlerden koruması dileği ile hoşçakalın</p>
<p>Mustafa Çelebi</p>
<p>&#160;</p>
<p></span></h3>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Cince Gülmek!]]></title>
<link>http://elbab.wordpress.com/2009/11/01/cince-gulmek/</link>
<pubDate>Sun, 01 Nov 2009 01:31:30 +0000</pubDate>
<dc:creator>muhabbetci</dc:creator>
<guid>http://elbab.wordpress.com/2009/11/01/cince-gulmek/</guid>
<description><![CDATA[Medyumlara, cinci hocalara hic gittinizmiydi? Ben gittim, gördüm, konuştum&#8230;. Ilginçtir onların]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><h3><span style="font-family:times new roman,times;font-size:medium;"> Medyumlara, cinci hocalara hic gittinizmiydi?<br />
Ben gittim, gördüm, konuştum&#8230;.<br />
Ilginçtir onların görüşleri, gerçekden ilginç. Her tarafları cin doludur.</span></h3>
<h3>Şimdi gülüyorsunuz&#8230;.Sende cin var diyorlar!<br />
Ağlıyorsunuz..Cin ağlattı!<br />
Ciddi duruyorsunuz..Cin var!<br />
Konuşuyorsunuz&#8230;Cin konuşturuyor!<br />
Susuyorsunuz&#8230;Cinler konuşturtmuyor!<br />
Ayağa kalkacaksınız..Cinler kaldırtıyor!<br />
Oturacaksınız&#8230;Cinler ayakta oturmana mani oluyorlar!<br />
Eleştiriyorsunuz..Cinler şeytanlar söyletiyor!<br />
Övüyorsunuz&#8230;.Yok bu sefer cinler değil..</h3>
<h3><span style="font-family:times new roman,times;font-size:medium;"><br />
Herşeyide cinlerden bilmeyin canım&#8230;Överseniz siz övdünüz&#8230;</span></h3>
<h3><span style="font-family:times new roman,times;font-size:medium;">&#8216;Estafurullah efem, teveccühünüz&#8217; derler&#8230;<br />
Zaten hep derler..<br />
<!--more--><br />
Ilginçdir gerçekden medyumcular, cinci hocalar, cinci bacılar..Onlar hep derler&#8230;<br />
Soruyorsunuz:&#8217; Bana cin gösterebilirmisiniz, hiç görmedimde! &#8216;..<br />
- Haşa! Çarpar seni cin!<br />
- iyide seni ama çarpmıyor&#8230;<br />
- Ben eğitimini aldımda ondan!<br />
- Bende eğitim alayım? Olmazmı?<br />
- Olmaz eğitimi cinler verir!<br />
- Eee nasil yani? Hem cinleri göremezsin hemde eğitimi onlar veriyor! ? ! ..anlayamadım&#8230;<br />
- Sus! Vallahülazim çarparlar seni&#8230;Bu keşf yoludur, Ledün ilmidir..Sen anlayamazsın&#8230;</span></h3>
<h3>Hep böyledir, biz anlayamayız..<br />
Zaten anlaşılcak birşeyde değil işin gerçegini isterseniz&#8230;</h3>
<h3>Bir başkasına gidiyorsunuz, soruyorsunuz:<br />
- Efendim siz cinlerle görüşebiliyormusşsunuz doğrumudur?<br />
- Tabiki efendim, tabiki, nasil yardımcı olabilirim size?<br />
- Bende cin görmek istiyorum..<br />
- Siz göremezsiniz!<br />
- Niye?<br />
- ALLAH seçdikleri kullarına gösterir! &#8230;</h3>
<h3>Buda Sahte peygamber kılıklı cinci hocalardır&#8230;Onlari ALLAH seçmiş&#8230;<br />
Yani aslında onlar peygamber, siz bilememişsiniz&#8230;<br />
Bilmiyorsunuzya, cin vardır içinizde, yoksa bilirdiniz&#8230;</h3>
<h3>Yüzlerce tehdit yedim, Cinleri musallat edeceklerdi, büyü yapacaklardı, astral seyahat edip geleceklerdi&#8230;</h3>
<h3>Adresimi verdim, astralcılar gelmedi&#8230;.!</h3>
<h3>Büyü dediler, hic bir değişiklik görmedim&#8230;!</h3>
<h3>Cinleri musallat edecez dediler, hiç bir cin gelmedi görmedim&#8230;!<br />
Görsem bilirdim&#8230;!</h3>
<h3>Ve ben bunu söyleyince bana bir Cinci hoca şöyle dedi<br />
&#8216; Sen cinlenmişsin, cinler senin içine girmişler onun için sana görünmezler! &#8216;..</h3>
<h3>Yahu meğer ben cinliymişimde haberim yokmuş&#8230;<br />
Yukarda demişdik ya, ne deseniz şansınız yokdur&#8230;Başdan beri belli &#8216; Siz cinlisiniz! &#8216;..</h3>
<h3>Simdi siz bu mantığı anlayamıyorsaniz, boşuna ugraşmayın&#8230;<br />
Sizde cinlisiniz&#8230;<br />
Ve bir miktar para karşılığında bu cinlerden kurtulursunuz&#8230;.<br />
(paranızdan kurtulmak onların dilinde cinden kurtulmak)</h3>
<h3>Dahada ilginç soruyorsunuz:<br />
- Kuran okusam cinler çıkmazmı benden?<br />
- Sizin okumaniz birşey ifade etmez!<br />
- Neden?<br />
- Sizi cinler dinlemezler!<br />
- Peki ALLAHA güvensem? Acaba Rabbim yardım etmezmi?<br />
- Etmez, çünki ALLAH cinlere karışmaz! ..</h3>
<h3>Simdi bu size şaka gibi geliyor olabilir ama aldığım cevaplar böyle! ! !<br />
ALLAH cinlere, büyülere karışmaz imiş (haşa&#8230;!) &#8230;</h3>
<h3>Simdi siz bunları eleştirirseniz, sizin ardınızdan &#8216; Kafir, Zındık&#8217; derler..<br />
zaten hep derler&#8230;</h3>
<h3>Bu kadar ciddiyetin üzerine birde komik bir anımı anlatayım&#8230;<br />
Soruyorum Medyumcuya:<br />
- Kuran ALLAHDAN başka kimse gaybi bilmez diyor, sizin cinler nasıl biliyor?<br />
El cevap: Benim cinler müslüman değilki? !</h3>
<h3>Ve ben kahkaha ile gülünce verdigi karşılık &#8216; Sen gülüyorsun seni çarparlar, gülme! &#8216;&#8230;.<br />
ama ben güldüm, hep güldüm..Halende gülüyorum&#8230;<br />
Çarpılmadım!<br />
Belki ben gülmesini bilememişimdir&#8230;Cince gülmek gerekiyordur belki..<br />
Bizim gibi cahiller ne bilsin cince gülmesini&#8230;.</h3>
<h3>Mustafa Çelebi</h3>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Hayat-ı Şerifleri]]></title>
<link>http://sadrettinkonevi.wordpress.com/2009/08/06/hayat-i-serifleri/</link>
<pubDate>Thu, 06 Aug 2009 14:46:10 +0000</pubDate>
<dc:creator>alisettar</dc:creator>
<guid>http://sadrettinkonevi.wordpress.com/2009/08/06/hayat-i-serifleri/</guid>
<description><![CDATA[Konya&#8217;nın büyük velîlerinden. İsmi Muhammed bin İshâk, künyesi Ebü&#8217;l-Meâlî, lakabı Sadre]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Konya&#8217;nın büyük velîlerinden. İsmi Muhammed bin İshâk, künyesi Ebü&#8217;l-Meâlî, lakabı Sadreddîn&#8217;dir. 1210 (H.606) târihindeMalatya&#8217;da doğdu. 1274 (H.673) târihinde Konya&#8217;da vefât etti.Kabr-i şerîfi Konya&#8217;da kendi adı ile anılan câminin bahçesindedir.</p>
<p>Sadreddîn-i Konevî&#8217;nin babası İshâk Efendi, Anadolu Selçukluları nezdinde îtibârlı, yüksek mevkı sâhibi biriydi. Küçük yaşta babası İshâk Efendi vefât etti.Üvey babası Muhyiddîn-i Arabî, Sadreddîn-i Konevî&#8217;nin terbiyesi ve yetişmesiyle meşgûl oldu. Çok iyi bir tahsîl gördü. Kelâm ve tasavvuf ilimlerine âit birçok kıymetli eserler yazdı.</p>
<p>Muhyiddîn-i Arabî hazretleri, Sadreddîn-i Konevî&#8217;nin terbiyesi ile çok yakından meşgûl oldu. Yetişmesine husûsî ihtimâm gösterdi. Muhyiddîn-i Arabî&#8217;den Konya&#8217;da ilim ve feyz alan ve çok istifâde eden Sadreddîn-i Konevî, hocası ileHalep ve Şam&#8217;a gitti.</p>
<p>Muhyiddîn-i Arabî hazretleri Sadreddîn-i Konevî&#8217;ye nefsini terbiye yollarını öğretti. Sadreddîn Konevî günlerini riyâzet ve mücâhede ile nefsiyle uğraşmakla geçirdi. Nefsiyle uğraşması öyle bir dereceye ulaştı ki, uyumamak için Muhyiddîn-i Arabî hazretleri onu alır, yüksek bir yere çıkarır, o da düşme korkusuyla uyumaz tefekkürle meşgûl olurdu.</p>
<p>Bir günannesine birkaç hanım gelip; &#8220;Sen zengin, îtibârlı bir kişinin hanımı iken şimdi bir pîr-i Mağribî&#8217;ye vardın. Hâlin nasıl, hayâtından memnun musun?&#8221; dediler. O da; &#8220;Hâlimden memnunum. Geçimim de iyidir. Lâkin gözümün nûru oğlum büyük sıkıntılar içindedir. Gecesi de gündüzü de yoktur. Efendim Muhyiddîn-iArabî kendisi kuş eti yer, ballı şerbetler içer, lâkin ciğerpâreme bir arpa ekmeği dahi vermez. Yimemek ve içmemekten bir deri bir kemik kaldı. Üstelik onu da göremez olduk. Onu kimseye göstermez. Uykusu gitsin diye zenbile koyup bir yere asar.&#8221; dedi. O akşam Muhyiddîn-i Arabî hazretleri hanımından yine kızarmış bir tavuk istedi. Yemekten sonraMuhyiddîn-iArabî hazretleri hanımına; &#8220;Tavuğun kemiklerini bir yere topla.&#8221; buyurdu. Kadıncağız kemikleri bir araya topladı. O zaman Muhyiddîn hazretleri; &#8220;Bismillah! Kalk git ey tavuk!&#8221; buyurdu. Allahü teâlânın izniyle hayvan et ve kemiğe büründü ve kanatlanarak uçtu. Bunun üzerine Muhyiddîn hazretleri; &#8220;Hanım! Oğlun böyle olduğunda ancak tavuk etini yiyecek.&#8221; buyurdu. O zaman kadıncağız Muhyiddîn hazretlerinin ellerine kapanıp özür diledi ve cân-u gönülden istiğfâr etti. Sonra oğlu Sadreddîn-i Konevî mânevî dereceleri geçip büyük velîler arasına girdi.</p>
<p>Sadreddîn-i Konevî hazretleri anlatır: &#8220;Hocam Muhyiddîn-i Arabî hayatta iken, benim yüksek makamlara kavuşmam için çok uğraştı. Lâkin hepsi mümkün olmadı. Vefâtından sonra bir gün, kabrini ziyâret edip dönüyordum. Birden kendimi geniş bir ovada buldum. O anda Allahü teâlânın muhabbeti beni kapladı. BirdenMuhyiddîn-i Arabî&#8217;nin rûhunu çok güzel bir sûrette gördüm. Tıpkı sâf bir nûrdu. Bir anda kendimi kaybettim. Kendime geldiğimde onun yanında olduğumu gördüm. Bana selâm verdi. Hasretle boynuma sarıldı ve; &#8220;Allahü teâlâya hamd olsun ki, perde aradan kalktı ve sevgililer kavuştu, niyet ve gayret boşa gitmedi. Sağlığımda kavuşamadığın makamlara, vefâtımdan sonra kavuşmuş oldun.&#8221; buyurdu.</p>
<p>Yine kendisi anlatır: 1255 senesi Şevvâl ayının on yedisine rastlayan Cumartesi gecesi, rüyâmda hocam Muhyiddîn-iArabî hazretlerini gördüm. Aramızdaki uzun konuşmalardan sonra, ona, cenâb-ı Hakk&#8217;ın Esmâ-i Hüsnâsı ile ilgili kalbime doğan bilgileri arz ettim. O da; &#8220;Çok doğru, pek güzel!&#8221; deyince, ona; &#8220;Efendim! Hakîkatte güzel olan sizsiniz. Çünkü bu ilimleri bana siz öğrettiniz. Siz olmasaydınız, bu ilimleri bana kim öğretirdi?&#8221; dedim. Mübârek ellerini öptüm ve; &#8220;Efendim! Bütün mahlûkâtı, her şeyi unutup Allahü teâlâyı dâimî olarak hatırımda tutabilmem için bu fakîre duâ ve himmetlerinizi istirhâm ediyorum.&#8221; diye yalvardım. O da, benim bu arzuma kavuşacağımı müjdeledi ve uyandım.&#8221;</p>
<p>Sadreddîn-i Konevî hazretleri, bundan sonra çok büyük mânevî derecelere yükseldiğini, mânevî âlemlerin kendisine seyrettirildiğini, hiçbir zaman Allahü teâlâyı hatırından çıkarmadığını, bir an bile unutmadığını <strong>Nefehât </strong>isimli eserinde bildirdi.</p>
<p>Sadreddîn-i Konevî hazretleri hocası Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin vefâtından sonra evliyânın büyüklerindenEvhadüddîn-i Kirmânî hazretlerinin sohbetlerine kavuştu. Ondan da yüksek mânevî bilgiler tahsîl etti. Sonra hac dönüşüKonya&#8217;ya gelip yerleşti. Orada güzel halleri ve kerâmetleriyle çok meşhûr oldu.</p>
<p>Sadreddîn-i Konevî hazretleri Konya&#8217;ya geldiğinde, Çeşme Kapısı içindeki bir mescidde imâmlık yapmaya başladı. O günlerde kendisini kimse tanımaz ve îtibâr etmezdi. O da tanınmayı istemezdi. Bir gün Selçuklu SultanıAlâeddîn&#8217;e, şahdan kıymetli bir cevher hediye geldi. Sultan, kuyumcubaşısını çağırıp cevheri süslemesini emretti. Kuyumcubaşı, cevheri alıp giderken düşürdü. SultanAlâeddîn cevherin düştüğünü görünce, veziri Sâhib-i Atâ&#8217;yı gönderip onu aldırdı ve bir yerde muhâfaza etmesini söyledi.</p>
<p>Kuyumcubaşı dükkanına gelince, yolda cevherin düştüğünü anladığında korkudan rengi sarardı ve feryâd edip; &#8220;Mahvoldum.&#8221; dedi. Aklı başına geldiğinde, büyük bir üzüntü içinde bu hâlini yakınındaki câmide bulunan Sadreddîn-i Konevî&#8217;yearz etmek istedi. Sadreddîn hazretleri onun hâlini öğrenince; &#8220;Ey kuyumcubaşı! Eğer sır aramızda kalır da kimseye söylemezsen, cevheri bulmamız kolay olur.&#8221; buyurdu. Kuyumcu buna sevinip söz verdi. O zaman Sadreddîn-i Konevî hazretleri bir mikdâr toprak getirtip cevherin büyüklüğünü sordu. Kuyumcubaşı da; &#8220;Yumurta kadar.&#8221; deyince, Sadreddîn hazretleri mübârek ağzının suyundan bir mikdâr katıp çamuru güneşte kuruttu. Çok geçmeden o toprak parçası misli bulunmayan bir cevher hâline dönüverdi. Sadreddîn hazretleri cevheri kuyumcuya verdi. Kuyumcu çok sevinip hemen onu Sultan Alâeddîn&#8217;e götürdü. Sultan cevheri görünce, hayretler içinde kaldı. Vezîri Sâhib-i Atâ&#8217;ya emredip önceki cevheri getirtti. Vezir cevheri getirip Sultanın huzûruna koydu. Kuyumcudan bu işin sırrını açıklamasını istediler. Kuyumcu çâresiz kalıp başından geçenleri tek tek Sultana anlatıp, Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin kerâmetini haber verdi. Sultan derhal hazırlanıp, Sadreddîn-i Konevî hazretlerini ziyâret için onun mescidine koştu.</p>
<p>Sultanın, Sadreddîn-i Konevî hazretlerini ziyâret ettiği mevsim, narların olgunlaştığı sonbahar mevsimi idi. Sadreddîn-i Konevî hazretleri ona bir tas içinde nar hediye etti ve bunları götürmesini söyledi. Sultan bu narları alıp sarayına döndü. Kaptaki narlara baktığında her birinin mücevher hâline döndüğünü gördü. Bunun bir kerâmet olduğunu anladı ve Sadreddîn-i Konevî&#8217;ye karşı sevgisi daha da fazlalaştı. Sonradan bu mücevherlerle Konya iç kalesini yaptırdığı rivâyet edilmektedir.</p>
<p>Sadreddîn-i Konevî hazretleri Konya&#8217;da binlerce talebeye ders verdi. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Sa&#8217;îdeddîn-i Fergânî gibi birçok hikmet ve tasavvuf ehli kimseler yetiştirdi. Zamânının en büyük âlimlerindendi. Kelâm ilmindeki yeri eşsizdi. Bu ilimde birçok ince meseleleri açıklığa kavuşturdu. Muhyiddîn-iArabî&#8217;nin &#8220;Vahdet-i vücûd&#8221; hakkında söylediklerini ve yazdıklarını dîne ve akla uygun olarak îzâh etti.</p>
<p>Nasîruddîn-i Tûsî ile hikmete âit bâzı meselelerde mektuplaşmaları oldu ve aralarındaki uzun süren münâzaralardan sonra, Nasîruddîn-i Tûsî aczini îtirâf ederek, onun üstünlüğünü kabûl etti.Sadreddîn-i Konevî&#8217;nin hayâtı, zühd ve takvâ içerisinde geçti. Haramlardan çok sakınır, şüpheli korkusuyla mübahların fazlasından kaçardı. Hiç kimsenin kalbini kırmaz, dünyâ malına aslâ meyletmezdi.</p>
<p>Sultan Alâeddîn zamânında HâceCihân adında Konya&#8217;da çok zengin biri vardı. Malının hesâbı bilinmezdi. Bu zenginin oğlu Sara hastalığına tutuldu. Derdine çâre bulunamadı. Zenginin ona çâre için başvurmadığı tabîb kalmadı. Bunun için çok para sarfetti. Lâkin hiçbir çâre bulamadı. HâceCihân&#8217;ın yolu bir gün Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin dergâhına uğradı. Derdini ona açıp; &#8220;Şu dünyâda bir oğlum vardı. O da sara hastalığına tutuldu. Ne olur bu çâresize bir derman olun.&#8221; dedi. Bunun üzerine Sadreddîn-i Konevî hazretleri ona oğlunun adını sordu. HâceCihân; &#8220;İsmiAlican, vâlidesinin ismi de Hân&#8217;dır.&#8221; dedi.Sadreddîn hazretleri hizmetçiden kâğıt kalem istedi ve Eûzü besmele okuyup; &#8220;Bismillahillezî lâ yedurru maasmihî şey&#8217;ün fil erdı velâ fis semâî ve hüvessemîul alîm. Eûzü bi kelimâtillah-it-tâmmâti küllihâ min nefsihî ve ikâbihî ve şerri ibâdihî ve min hemezât-iş şeyâtîn.&#8221; yazdı ve duâlar etti. Hâce Cihân eve gittiğinde oğlunun sara illetinden tamâmen kurtulmuş olduğunu gördü. Allahü teâlâya şükürler etti ve bunun kerâmet olduğunu anlayıp, Sadreddîn-i Konevî hazretlerine karşı sevgisi arttı.</p>
<p>Horasan&#8217;dan bir derviş birçok yerler dolaşarak Şam&#8217;a gelmiş ve orada Sadreddîn-i Konevî&#8217;nin yüksek hal ve kerâmet sâhibi birisi olduğunu işitmişti. Bunun üzerine görmeden ona âşık oldu ve Konya&#8217;ya geldi.Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin dergâhına uğradı. Derviş dergâhta misâfir edilip, kendisine her gün nefis yiyecekler ve içecekler ikrâm edildi. Derviş, Konevî hazretlerinin sofrasının böyle zengin olmasına hayret etti. Oraya kim gelirse, sofra hazır olur ve istediği yiyecekler önüne gelirdi. Herkes ihtiyâcı kadar yedikten sonra giderdi. Bu yiyecek ve içeceklerin eksik olduğu bir gün görmedi.</p>
<p>Acem diyârından bir derviş birçok yerler dolaşıp birçok kimseler görüp Konya&#8217;ya gelmiş ve Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin dergâhına misâfir olmuştu. Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin mal ve mülkünü, hizmetçilerinin çokluğunu görünce, içinden; &#8220;Keşke bu kişinin bu malları kendisine ayak bağı olmasaydı da hak yolda bulunaydı. KeşkeAcem diyârına bir gidip de oradaki evliyâ ile münâsebeti olsaydı. Kendisi için bu ne iyi olurdu.&#8221; diye geçirdi. Bir zaman sonra bu düşüncesini Sadreddîn-i Konevî hazretlerine açtı ve; &#8220;Ey Efendi! Siz bir Acem diyârına gitseniz oradaki âlim ve velîlerle görüşseniz bu dünyâya bağlılığı terk edip cenâb-ı Hakk&#8217;a kavuşursunuz.&#8221; dedi. Sadreddîn-i Konevî hazretleri dervişin bu sözleri üzerine; &#8220;Ey derviş! Pekâlâ, bu dediklerini kabûl ettim. Gel gidelim.&#8221; buyurdu ve birlikte Acem diyârına doğru yola çıktılar. On beş gün kadar yol gittikten sonra derviş, hırkasını Konya&#8217;da unuttuğunu hatırlayıp, aklı başından gitti ve yüzü üzerine yere düştü.Sadreddîn-i Konevî hazretleri dervişin yüzüne su serpip ayılttı. Derviş; &#8220;Ey arkadaşım! Ben dergâhınızda abdest almak için hırkamı çıkarmıştım. Onu unutmuşum. Şimdi hatırıma geldi de ondan fenâlaştım.&#8221; dedi. Bunun üzerine Sadreddîn-i Konevî hazretleri ona tebessüm edip; &#8220;Ey Acem dervişi! Dünyâ sevgisi bütün günâhların başıdır. Biz bunca mal ve mülkü hizmetçileri geride bıraktık. Lâkin birisi hatırımıza gelmedi. Sen ise iki paralık hırkanı terk ettiğinde aklın başından gitti.&#8221; buyurdu. Sonra o dervişi yolda bırakıp Konya&#8217;ya döndüler.</p>
<p>Sadreddîn-i Konevî hazretleri bir gün, Allahü teâlâya yalvarıp; &#8220;Yâ Rabbî! Sana lâyıkı ile ibâdet, kulluk yapamadım ve seni hakkıyla tanıyamadım. Senin lutf ve ihsânına güveniyorum. Cennet&#8217;teki makâmımı görmek arzu ediyorum.&#8221; dedi. O gece bir rüyâ gördü. Rüyâsında kıyâmet kopmuş ve insanlar kabirlerinden kalkıyordu. Bu durumu kendisi şöyle anlatır:</p>
<p>&#8220;Beni de Rabbimin huzûruna götürdüler. Allahü teâlâ meleklere emredip; &#8220;Alın Cennet&#8217;e götürün.&#8221; buyurdu. Beni alıp Cennet&#8217;e götürdüler. Orada türlü türlü köşkler ve bahçeler vardı. Onları seyrettim. Bir bahçe vardı ki, onun meyvesi miskti. O esnâda bir elma mikdârı misk almak istedim ve aldım. İşte o esnâda rüyâdan uyandım. Uyandığımda sağ elimde bir avuç misk duruyordu. O miskin kokusu da her tarafı kaplamıştı. Bu miskin kokusu hocam Şeyh Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin bana hediye ettiği hırka-i şerîfe sirâyet etti.&#8221; buyurdu. Sadreddîn-i Konevî hazretleri vefât ettiklerinde kefenine bu miskten konulmuştur.</p>
<p>Bir zaman Sadreddîn-i Konevî, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ve KâdıSirâcüddîn ve başka âlim ve sâlih zâtlar Konya&#8217;nın Meram Bağlarına gittiler. Mevlânâ hazretleri oradaki bir değirmene girdi ve uzun bir süre kaldı. Kâdı Sirâcüddîn değirmene girdi. Sonra da Sadreddîn-i Konevî hazretleri geldi. Değirmen taşını dinlediler. Sadreddîn-i Konevî hazretleri; &#8220;Ben de bu taşın Allahü teâlâyı zikrettiğini, Sübbûhun Kuddûsün, dediğini işittim.&#8221; buyurdular.</p>
<p>Şems-i Tebrizî hazretleriKonya&#8217;ya gelince, Mevlânâ hazretleri devamlı bununla sohbet edip, hiç dışarı çıkmaz oldu. Konya&#8217;nın ileri gelen diğer âlimleri buna üzülüp, hep birden şehri terk ederek Denizli&#8217;ye gittiler. Bunu duyan Selçuklu Sultânı çok üzüldü. Çünkü âlimleri seven, onları koruyan biriydi. Bir Cumâ günü Sadreddîn-i Konevî hazretlerinden ricâda bulunup; &#8220;Ben âlimler arasındaki şeylere karışamam. Bu iş, pâdişâhların karışacağı bir iş değildir. Ancak Cumâ namazında âlimlerin bulunmaması şânımıza noksanlık verir. Lütfen bunları bulup getirin!&#8221; dedi. Sadreddîn-i Konevî hazretleri hemen katırına binerek yola çıktı. Bir anda kendisini Denizli&#8217;de buldu. Orada âlimleri bulup; &#8220;Cumâ namazı vakti geçmeden Konya&#8217;ya dönmemiz lâzımdır. Sultânın kalbini kırmayınız; pâdişâhlar, Allahü teâlânın emrini îfâya memur kişilerdir. Onlara karşı gelmek, onları üzmek hiç uygun değildir. SonraAllahü teâlânın gazâbına uğrarsınız.&#8221; buyurdu. Daha buna benzer birçok iknâ edici sözler söyledi. Yanında evliyâdan Ahî Evren de vardı. Âlimler iknâ olur gibi oldular. Dediler ki: &#8220;Biz teklifinizi kabûl edip gelecek bile olsak, Cumâ vakti Konya&#8217;da bulunmamız imkânsızdır.&#8221; Sadreddîn-i Konevî de; &#8220;Siz kabûl edin, Allahü teâlâ müslümanları sevindirenleri mahcûb etmez.&#8221; buyurdu. &#8220;Âlimler teklifi kabûl edip, hemen yola çıktılar. Birkaç günlük yolu bir anda kat edip, Cumâ vaktinden evvel Konya&#8217;ya vardılar. Sultan Alâeddîn buna çok memnun oldu. Sadreddîn-i Konevî hazretlerine olan sevgi ve muhabbeti daha da arttı. İslâm âlimlerine dâimâ yardımcı oldu.</p>
<p>Sadreddîn-i Konevî hazretleri anlatır: &#8220;Rüyâmda Fahr-i kâinât efendimizi gördüm. YanlarındaEshâb-ı kirâm olduğu halde medreseyi teşrif etmişlerdi. Sofanın ortasına oturdular. Bu sırada Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî de oraya gelip, uygun bir yere oturdu. Peygamber efendimiz Mevlânâ&#8217;ya çok iltifât ettiler ve hazret-i Ebû Bekr&#8217;e dönerek; &#8220;Yâ Ebâ Bekr! Ben, Celâleddîn ile, diğer peygamberlerin arasında öğünürüm. Çünkü onun öğrendiği ilim, işlediği amelin feyz ve nûru ile, ümmetimin gözleri aydın olur. O benim oğlumdur.&#8221; buyurdular. Mevlânâ&#8217;yı sağ tarafına oturttular. Peygamber efendimiz bu rüyâ ile talebelerinden Mevlânâ&#8217;nın derecesinin yüksekliğine işâret buyurdular. Bu durumu diğer talebelere anlattım ki, onun hatırını gözetip ilminin yüksekliğini anlasınlar.&#8221;</p>
<p>Bir gün büyük bir ilim meclisi kurulmuş ve Konya&#8217;nın büyükleri orada toplanmışlardı. Sadreddîn-i Konevî hazretleri de orada bir seccâde üzerinde oturuyordu. Mevlânâ içeri girince seccâdeye oturmasını teklif etti. Bunun üzerine Mevlânâ; &#8220;Sizin seccâdenize oturursam, kıyâmette bunun hesâbını nasıl verebilirim?&#8221; dedi. Sadreddîn-i Konevî hazretleri de; &#8220;Senin oturmada fayda görmediğin seccâde bize de yaramaz.&#8221; deyip, seccâdeyi oradan kaldırdı. Mevlânâ, Sadreddîn-iKonevî hazretlerinden önce vefât etti. Vasiyeti üzerine, cenâze namazını Sadreddîn-i Konevî hazretleri kıldırdı.</p>
<p>Ömrünü Allahü teâlânın kullarına hizmet etmekle, ilim ve edep öğretmekle geçiren Sadreddîn-i Konevî hazretleri duâlarında:</p>
<p>&#8220;Yâ Rabbî! Kalbimizi senden başka şeye yönelmekten ve senden başkasıyla meşgûl olmaktan temizle. Bizi bizden al, bizim yerimize bizi kendinle doldur. Bizi başkalarına ve şeytana oyuncak yapma. Bize nûr bahşet. Duâlarımızı çabucak, kendi istediğin şekilde kabûl buyur. Sen işitensin. Sen bize yakınsın. Sen duâlara icâbet edensin.&#8221; buyururdu.</p>
<p>Sadreddîn-i Konevî hazretleri vefât ettiğinde cenâze namazı büyük bir kalabalık tarafından kılındı. Vasiyetine uyularak kabri üzeri kapatılmayıp, açık bırakıldı.</p>
<p>Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin kabrini ziyâret edenler, onun feyzlerinden istifâde ederler. Onu vesîle ederek yapılan duâlar, bi-iznillah kabûl olur. Sıkıntıda kalanlar ondan yardım isteseler, Allahü teâlânın izniyle rûhâniyetleri imdâda yetişir.</p>
<p>1899 senesinde Sultan İkinci Abdülhamîd Hân, şahsî parasıyla, Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin câmiini ve türbesini îmâr ve ihyâ edip canlandırdı.</p>
<p>Türbesine hizmet edenlerden biri rivâyet etti: &#8220;Zamânın devlet erkânından yüksek rütbeli bir subay türbeyi ziyârete geldi.Câmide namazı kıldıktan sonra, Sadreddîn-i Konevî&#8217;nin nefsini terbiye etmek için yaptırdığı çilehânesini ziyâret etmek istedi. Kapısını açtık. Yalnız bir kişinin namaz kılabileceği büyüklükteki, feyz, bereket, huzûr ve saâdet mekânı olan çilehâneye girdi. Uzun bir secdeden sonra cenâb-ı Hakk&#8217;a yalvarmaya başladı. Daha sonra kabr-i şerîfin yanına Sadreddîn-iKonevî&#8217;nin huzûruna gelip, Allahü teâlâya, onu vesîle ederek uzun bir duâ etti.Biz de âmin dedik. Duâ bitince bize dönerek; &#8220;Bizler, ellerimizdeki silâhlar ve diğer askerî güçlerimizle, memleketimizin görünürdeki bekçileriyiz. Fakat huzûrunda bulunduğumuz Sadreddîn-iKonevî ve onun emsâli olan büyükler, bu memleketin hakîkî kumandanlarıdır. Allahü teâlânın yardımı ve bunların mânevî destekleri olmadıkça, bizim görünürdeki güç ve kuvvetimizin hiçbir tesiri olamaz. Onun için biz, bir memlekete vardığımız zaman, önce o memleketin mânevî kumandanlarını ziyâret ederiz.&#8221; dedi.</p>
<p>Konevî Câmiine devamlı gelenlerden biri anlatır: &#8220;Sadreddîn-i Konevî&#8217;yi iki defâ rüyâmda gördüm. İlk gördüğüm gecenin gündüzünde, bir iş yüzünden birçok kimsenin kalblerini kırmış, onları çok üzmüştüm. Rüyâmda heybetli bir şekilde görünüp bana buyurdu ki: &#8220;Kimseyi üzme, kimsenin kalbini kırma, kalb kırmaktan çok sakın.&#8221; Bu ihtar bana çok tesir etti. Bundan sonra kimsenin kalbini kırmamaya, herkesle iyi geçinmeye çalıştım.</p>
<p>İkinci rüyâm da şöyle oldu: İlk rüyâmdan sonra artık devamlı onun kabrinin bulunduğu câmiye gitmeye başladım. Câminin ve türbenin tâmiratı, bakımı ve temizliği ile uğraşıyordum. Bir gece rüyâmda bana güler yüzle görünüp; &#8220;Hizmetlerinden memnunum. Allahü teâlâ bu hizmetlerini karşılıksız bırakmaz.&#8221; buyurdu. Bu ikinci rüyâdan sonra Sadreddîn-i Konevî&#8217;ye karşı sevgi ve muhabbetim daha da arttı. Bütün günümü, câmi ve türbenin işleriyle geçirmeye başladım.</p>
<p>Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin <strong>Nüsûs, Hukûk, En-Nefehât-ül-İlâhiyye, Mefâtîh-ül-Gayb, Fâtiha Tefsîri, Şerhu Ehâdîs-i Erbaîn </strong>gibi eserleri vardır.</p>
<p>FAKR NEDİR?</p>
<p>Bir defâsında Mevlânâ hazretleri Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin dergâhına gitmişti. Karşılıklı durmuşlar, hiç konuşmuyorlardı. Bu sırada Sadreddîn Konevî&#8217;nin hizmetini gören dervişlerden olan Hacı Mâruf Kâşifî içeri girdi. Bu hizmetçi defâlarca yaya olarak hacca gitmişti. Pekçok velînin sohbetinde bulunmuştu. İçeri girince, Mevlânâ hazretlerine; &#8220;Fakr nedir?&#8221; diye bir suâl sordu. Fakat hiç cevap vermedi.Bunun üzerine tekrar; &#8220;Fakr nedir?&#8221; diye sordu. Yine cevap vermedi. Tekrar tekrar sorunca, Mevlânâ hazretleri kalkıp gitti. Bunun üzerine Sadreddîn-i Konevî huzursuz olup; &#8220;Ey pîr-i ham! Neden vakitsiz suâl sorarsın? Sordun cevap verdiler. Tekrar neden sordun?&#8221; deyince, derviş; &#8220;Ne cevap verdiler?&#8221; dedi. &#8220;Fakrın târifini yaptı. O; <strong>&#8220;Allahü teâlâyı tanıyınca, dil tutulur.&#8221; </strong>hadîs-i şerîfi gereğince cevab verdi. Şimdi lâyık olan şudur ki, derviş, şeyhi huzûrunda tam bir teslimiyetle bulunmalıdır&#8230;&#8221;</p>
<p>SON VASİYET</p>
<p>Sadreddîn-i Konevî hazretleri ömrünün sonlarına doğru şöyle vasiyette bulundu:</p>
<p>&#8220;Rabbime hamd eder, Resûlullah efendimize salât ü selâm ederim.</p>
<p>Ben yakînen inanıyorum ki, Cennet ve Cehennem haktır. Amellerin tartılacağı mîzân haktır, doğrudur. Ben bu inançla yaşadım ve bu îmânla vefât ediyorum.</p>
<p>Sevdiklerim ve talebelerim vefâtımın ilk gecesinde Allahü teâlânın beni her türlü azâbdan bağışlaması ve kabûl etmesi niyetiyle, yetmiş bin kelîme-i tevhîd yâni Lâ ilâhe illallah diyerek tevhîd okusunlar.</p>
<p>Defnedildiğim gün kadın, erkek, fakir, kimsesiz ve düşkünlere kör ve kötürüm olanlara bin dirhem sadaka dağıtılmasını vasiyet ediyorum.</p>
<p>Bekâr olanlarınız Şam&#8217;a hicret etmeye çalışsın. Çünkü yakında buralarda bir takım fitneler zuhûr edecek ve çoğunuzun rahatı kaçacak ve size söylediğimi hatırlayacaksınız. Ben işimi cenâb-ı Hakk&#8217;a havâle ediyor ve O&#8217;na bırakıyorum. Dostlarım duâlarında beni hatırlasın ve bana her türlü haklarını helâl etsinler. Benim bıraktığım bilgiler de onlara helâl olsun.</p>
<p>Allahü teâlâdan kendim ve sizin için mağfiret diliyorum. Yâ Rabbî bana mağfiret et. Şüphesiz sen merhâmet edicisin.&#8221;</p>
<p>(Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin; &#8220;Yakında öyle bir fitne kopacak ki, çok kimseler bu zulümden kurtulamayacaktır. Onun için, evlenmeyen kimseler bundan sonra Şam&#8217;a gidebilirler.&#8221; sözleriyle, Moğolların Selçuklu Devletini yıkacaklarını ve çok zulüm edeceklerini işâret etmişlerdir.)</p>
<p>MÂNEVÎ KUMANDAN</p>
<p>Mevlânâ hazretleri, Sadreddîn Konevî&#8217;den,<br />
Önce göç etmiş idi, bu dünyâ âleminden.</p>
<p>Cenâze namazını, vasiyet gereğince,<br />
Sadreddîn-i Konevî, kıldırmak isteyince,</p>
<p>Birden bire ağlayıp, kendinden geçti, fakat,<br />
Bu hâlinden hiçbir şey, anlamadı cemâat.</p>
<p>Kendine geldiğinde, kıldırdı namazını,<br />
Sonra suâl ettiler, ona, ağlamasını.</p>
<p>Buyurdu: &#8220;Namaz için, geçtiğimde ileri,<br />
Gördüm saf saf dizilen, binlerce melekleri.</p>
<p>Peygamber efendimiz, îmâm olmuş onlara,<br />
Cenâze namazını, kılarlardı o ara.&#8221;</p>
<p>Sadreddîn Konevî&#8217;ydi, ona hoca ve üstad,<br />
Mevlânâ&#8217;dan sonra da, o etti Hakk&#8217;a vuslat.</p>
<p>Onu vesîle edip, duâ etse bir kişi,<br />
Allah&#8217;ın izni ile, hâsıl olur her işi.</p>
<p>O zamanlar orduda, yüksek rütbeli bir zât,<br />
Sadreddîn Konevî&#8217;nin, kabrine geldi bizzat.</p>
<p>Ziyâret eyliyerek, duâ etti bir nice,<br />
Sonra da cemâate, hitab etti şöylece:</p>
<p>&#8220;Her ne kadar orduda, kumandan isek de biz,<br />
Memleketin zâhirde, olan bekçileriyiz.</p>
<p>Ve lâkin Sadreddîn-i Konevî gibi zevât,<br />
Bu devletin hakîkî, bekçileridir bizzât.</p>
<p>Biz böyle velîlerin, mânevî desteğiyle,<br />
Kuvvetli oluyoruz, Allah&#8217;ın izni ile.</p>
<p>Bunun için ilk defâ, bir yere gelince biz,<br />
Önce bu velîleri, ziyârete gideriz,</p>
<p>Her ne kadar kumandan, isek de günümüzde,<br />
Mânevî kumandanlar, onlardır önümüzde.&#8221;</p>
<p>Bir mümin de bu zâtın, kabrine sık giderdi,<br />
Onun feyz ve nûrundan, istifâde ederdi.</p>
<p>Bir gün haksız olarak, bâzı müslümanları,<br />
İncitip üzmüş idi, bir sebepten onları.</p>
<p>Gördü gece rüyâda, Sadreddîn Konevî&#8217;yi,<br />
Buyurdu ki: &#8220;Evlâdım, incitme hiç kimseyi.</p>
<p>Bu, Kâbe&#8217;yi yıkmaktan, günahtır daha fazla,<br />
Onun için kimsenin, kalbini kırma aslâ.&#8221;</p>
<p>Öyle tesir etti ki, ona bu bir nasîhat,<br />
İncitmedi kimseyi, ömrü boyunca bu zât.</p>
<p>İstanbul&#8217;dan Konya&#8217;ya, gitmiş idi biri de,<br />
Lâkin bir sıkıntısı, var idi o günlerde.</p>
<p>Konya&#8217;daki dostuna, anlatınca derdini,<br />
Dedi ki: &#8220;Ziyâret et,Konevî&#8217;nin kabrini.</p>
<p>Onun vesîlesiyle, duâ eyle Rabbine,<br />
Hallolur bu sıkıntın, o zâtın hürmetine.&#8221;</p>
<p>O da, bu mübâreğin, türbesine giderek,<br />
Duâ etti bu zâtı, vesîle eyleyerek.</p>
<p>Sonra da İstanbul&#8217;a, Konya&#8217;dan çıktı yola,<br />
Lâkin kısa bir müddet, Bursa&#8217;da verdi mola.</p>
<p>Henüz vâsıl olmadan, İstanbul&#8217;a bu kişi,<br />
Bursa&#8217;dayken bir gece, hâlledildi o işi.</p>
<p>İşin çabukluğuna, kendi de hayret etti,<br />
Dedi ki:&#8221;Hakîkaten, serî imiş himmeti.&#8221;</p>
<p>O, Kur&#8217;ân-ı kerîmden, okusa her ne zaman,<br />
Onun dahi rûhuna, gönderir muntazaman.</p>
<p>Sadreddîn-i Konevî, hürmetine İlâhî,<br />
Cümle sıkıntılardan berî kıl bizi dahi.</p>
<p><em>1) Nefehât-ül-Üns; s.632</em><br />
<em>2) El-A&#8217;lâm; c.6, s.30</em><br />
<em>3) Miftâh-üs-Se&#8217;âde; c.1, s.451, c.2, s.121, 212, 451, 452</em><br />
<em>4) Tabakât-üş-Şâfiîyye; c.8, s.45</em><br />
<em>5) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.133</em><br />
<em>6) Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.203</em><br />
<em>7) Esmâ-ül-Müellifîn; c.2, s.130</em><br />
<em> <img src='http://s.wordpress.com/wp-includes/images/smilies/icon_cool.gif' alt='8)' class='wp-smiley' /> Tezkiret-ül-Huffâz; c.4, s.1491</em><br />
<em>9) Mu&#8217;cem-ül-Müellifîn; c.9, s.43</em><br />
<em>10) Kâmûs-ül-A&#8217;lâm; c.4, s.2944</em><br />
<em>11) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1137</em><br />
<em>12) Regâib-ul-Menâkıb, Süleymâniye Kütüphânesi,Hacı Mahmûd Kısmı, No: 4618</em><br />
<em>13) Sefînet-ül-Evliyâ; s.68</em><br />
<em>14) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.9, s.247</em></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Hayat-ı Şerifleri]]></title>
<link>http://esrefoglurumi.wordpress.com/2009/08/06/hayat-i-serifleri/</link>
<pubDate>Thu, 06 Aug 2009 14:27:39 +0000</pubDate>
<dc:creator>alisettar</dc:creator>
<guid>http://esrefoglurumi.wordpress.com/2009/08/06/hayat-i-serifleri/</guid>
<description><![CDATA[Anadolu&#8217;da yaşayan büyük velîlerden, şâir. İsmi Abdullah olup, babasınınki Eşref&#8217;dir. Ba]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Anadolu&#8217;da yaşayan büyük velîlerden, şâir. İsmi Abdullah olup, babasınınki Eşref&#8217;dir. Babasının ismi ile şöhret buldu. Babası, Mısır&#8217;dan İznik&#8217;e göç etti. Eşrefoğlu Rûmî İznik&#8217;te doğdu. Doğum târihi belli değildir. 1484 (H. 889)&#8217;da İznik&#8217;te vefât etti. Türbesi İznik&#8217;tedir. Eşrefzâde-i Rûmî diye de bilinir.</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Babasının terbiyesi altında büyüyen Eşrefoğlu Rûmî, önce İznik&#8217;te bulunan medreselerde çeşitli âlimlerden ders aldı. Zamânın zâhirî ilimlerinde üstün başarılar elde etti. Sonra Bursa&#8217;ya giderek Pâdişâh Çelebi Mehmed&#8217;in medresesine girdi. Burada tefsîr, hadîs ve fıkıh ilimleri üzerinde söz sâhibi olan âlimler derecesine yükseldi. Buradan mezun olunca, Bursa&#8217;da müderrislik yapan hocası büyük âlim Alâeddîn Ali hazretlerinin yardımcısı oldu. Çelebi Mehmed Han Medresesinde bir müddet ders veren Eşrefoğlu Rûmî bir sabah vakti medrese civârında dolaşırken, zamânın velîlerinden olan Ebdal Mehmed&#8217;e rastladı. Kalbinden; &#8220;Tasavvuf yolundan bana nasîb var ise bâzı alâmetler görünsün.&#8221; diye geçirerek ona yaklaştı. Ebdal Mehmed kendisine bakarak; &#8220;Ey medreseli! Bize köfteli çorba getir.&#8221; dedi. Bu söz üzerine çarşıya gidip, köfteli çorba aradı. Fakat bulamadı ve eli boş dönmemek için köftesiz çorba aldı. Ebdal Mehmed&#8217;e gelirken yoldaki çamurdan bir parça alarak, birkaç yuvarlak köfte hâline getirip, çorbanın içine attı. Ebdal Mehmed çorbayı karıştırıp köfte bulamayınca Eşrefzâde&#8217;ye; &#8220;Hani bunun köftesi?&#8221; diye sordu. Daha sonra çorbayı iyice karıştırdı ve Eşrefoğlu&#8217;na uzatarak; &#8220;Ye bunu!&#8221; dedi. Eşrefoğlu büyük bir teslimiyet ile tereddüd etmeden çorbayı yedi. Çorbanın içine atılan çamur parçaları köfteye dönmüştü. Bunun üzerine o zât; &#8220;Ya sen olmayıp da kim olsa gerek.&#8221; şeklinde bir söz söyleyip oradan uzaklaştı. Eşrefoğlu bu sözlerden bir mânâ çıkaramamasına rağmen, tasavvuf yoluna girmesi hususunda bir işâret olduğuna inandı.</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Nefsini terbiye etmek, kalp aynasını cilâlamak için kendi kendine uğraşmaya başladı. Bu yolda bir hoca bulmanın şart olduğunu düşünerek, kitaplarını dağıttı ve Bursa&#8217;da bulunan Emîr Sultan&#8217;ın huzûruna gitti. Talebesi olup, hizmetiyle şereflenmek istediğini bildirdi. Emîr Sultan, Abdullah&#8217;ın tasavvuf yolunun aşkıyla yandığını görünce, onu evliyânın büyüğü Ankara&#8217;daki Hacı Bayrâm-ı Velî&#8217;ye gönderdi. Sonra, Ankara&#8217;ya gidip, yeni hocasına tam teslim oldu.</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Hacı Bayrâm-ı Velî hazretleri, Abdullah&#8217;daki kâbiliyeti keşfederek ona nefsini terbiye edecek vazîfeler verdi. Yaşı kırkın üzerinde ve büyük bir âlim olduğu halde, hocasının emîrlerine &#8220;Bâşüstüne&#8221; diyerek sarıldı. Kendisine verilen helâ temizleme vazîfesini, bütün gayretiyle yapmaya başladı. Nefsinin isteklerini terkedip, istemediklerini yapmak için büyük çaba sarfetti. Bu şekilde riyâzet ve mücâhedeye devâm etti. Hocası Hacı Bayrâm-ı Velî&#8217;ye on bir sene hizmet etmekle şereflendi. Bu kadar zaman zarfında hocasının; &#8220;Üstâdın huzûrunda lüzumsuz konuşmak edebe aykırıdır.&#8221; sözü üzerine, yanında bir kelime bile konuşmadı. Sadece sorulan suâllere kısa ve öz olarak cevap verir, edebe, ziyâde dikkat ederdi. Eşrefoğlu Abdullah, on bir sene içinde pekçok imtihandan geçti. Yaptığı güç işlerden hiç şikâyette bulunmadı. Bu sabrı ve hocasına karşı muhabbeti ve hürmeti üzerine, Hacı Bayrâm-ı Velî kızı Hayrünnisâ&#8217;yı ona nikâh ederek zevceliğe verdi. Bir müddet daha hizmete devâm eden Eşrefoğlu Abdullah, hocasından izin alarak Allahü teâlânın emîr ve yasaklarını bildirmek üzere İznik&#8217;e gitti. Orada kendi iç âlemiyle başbaşa kaldı. Hocasından ayrılığı onu yaktı, hasretine fazla dayanamadı ve tekrar Ankara&#8217;ya döndü. Hacı Bayrâm-ı Velî, dâmâdını, tasavvuf yolunda derecelerinin ilerlemesi için tekrar İznik&#8217;e gönderdi. Orada kırk gün nefsini terbiye etmesi için halvete girmesini, sonra Ankara&#8217;ya gelmesini emretti. İznik&#8217;e gidip geldikten sonra, hocasının; &#8220;Hama şehrinde Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin torunlarından Şeyh Hüseyin Hamevî&#8217;nin huzûruna gidip, Kâdirî yolunu öğreniniz.&#8221; buyurdu. Bu emri yerine getirmek üzere hazırlığa başladı. Hanımını ve biricik kızı Züleyhâ&#8217;yı bir merkebe bindirerek, Hacı Bayrâm-ı Velî ile vedâlaştı. Günlerce zahmetli ve yorucu yolculuktan sonra, Hama&#8217;ya yeni hocasının huzûruna vardı.</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">O gün hacdan dönen Hüseyin Hamevî, ilâhî bir ilhâm ile Eşrefzâde&#8217;nin gelmekte olduğunu anlayarak, talebelerine; &#8220;Bugün Anadolu&#8217;dan bir er geliyor. Gidip karşılayınız.&#8221; buyurdu. Karşılamaya çıkan talebeler zahmetli ve zorlu yolculuktan dolayı elbiseleri eskimiş olduğu için Eşrefoğlu Rûmî yanlarından geçtiği halde, hocalarının söylediği zâtın o olduğunu anlayamadılar. Dergâhın kapısına varan Eşrefzâde Rûmî, Hüseyin Hamevî tarafından îtibârla içeri alındı. Hanımı ve çocuğu ise Hüseyin Hamevî&#8217;nin hanımı tarafından kendilerine ayrılan odaya götürüldü.</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Hüseyin Hamevî, bu yeni talebesinin önce nefsini terbiye etmek üzere kırk gün halvet için bir hücreye koydu. Eşrefoğlu Abdullah, Hama&#8217;da da sıkı bir riyâzet ve mücâhedeye tâbi tutuldu. Kırk gün içinde Hüseyin Hamevî, Abdullah&#8217;a ziyâde teveccühlerde bulundu. Bir gün bir hizmetçi hücresine yemek götürdü. Eşrefoğlu&#8217;nu hareketsiz görünce, öldü zannedip, telaşlandı ve durumu hocasına bildirdi. Fakat kırk gün dolmadığı için Hüseyin Hamevî bu duruma aldırış etmedi. Abdullah kırkıncı günü hücreden çıkartıldığında, büyük bir vecd hâli içinde kendinden geçmiş, gözleri kapalı ve hareketsiz bir halde görüldü. Kendisini melekler âlemini seyretmenin lezzetinden ayırdıklarında; &#8220;Sultanım bize kıydınız.&#8221; diyerek gözlerini açtı. Bu kırk günlük imtihânı başarıyla veren Abdullah, tasavvufta pek yüce mertebelere çıkmış olarak icâzetnâme aldı. Hüseyin Hamevî&#8217;nin halîfesi olarak Anadolu&#8217;da Kâdirî yolunu yaymak üzere vazîfelendirildi.</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">&#8220;Halk senin zâhirine de bakar. Onun için kıyâfetini biraz düzeltmen lâzımdır. Şu hırkayı ve pabuçları al, giy.&#8221; buyurunca, Eşrefoğlu hırkayı giydi, pabuçları da başına geçirerek; &#8220;Hocamın verdiği pabuç ayağıma değil, başıma olsa gerektir.&#8221; dedi.</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Hocasının emri üzerine yola çıkmak üzere hazırlık yaptığı sırada, Hüseyin Hamevî&#8217;nin eski talebeleri aralarında; &#8220;Biz bu kadar zamandan beri hocamızın hizmetindeyiz. Bize himmet verilmedi. Bu Rûmî denilen ve Anadolu&#8217;dan gelen kimseye kırk günde hem himmet, hem de icâzet verildi. Bu nasıl iştir?&#8221; diye konuşuyorlardı. Hüseyin Hamevî, Allahü teâlânın izniyle bu duruma vâkıf oldu. Talebelerini toplayıp bir konuşma sırasında; &#8220;Yâ Rûmî! Bu kadar misâfirimiz oldun. Sana bir ziyâfet veremedik. Bir ziyâfette bulunalım. İnşâallah ondan sonra gidersin.&#8221; dedi. Yemekler hazırlanıp, talebeleri ile yeşillik bir yere gittiler. Hüseyin Hamevî suyu bulunmayan bir yerde oturulmasını emretti. Talebeleri; &#8220;Sultanım, burada su yoktur, namaz zamânı abdest almak îcâb ettiğinde sıkıntı çekeriz.&#8221; demelerine rağmen Hüseyin Hamevî oturulmasını istedi. Talebeler hocalarının emri üzerine oturdular. Namaz vakti girince abdest almak îcâb etti. Hüseyin Hamevî, Eşrefoğlu hâriç bütün talebelerine su aramalarını söyledi. Talebelerin; &#8220;Sultanım burada su yoktur.&#8221; demelerine rağmen; &#8220;Hele siz bir arayın belki vardır.&#8221; buyurdu. Talebeler aramalarına rağmen bulamadılar. Bunun üzerine Hüseyin Hamevî; &#8220;Rûmî! Gerçi sen misâfirsin. Misâfire hizmet ettirmek doğru değildir. Bir de sen ara. Belki su bulursun.&#8221; deyince, Eşrefoğlu; &#8220;Emriniz başım üstüne.&#8221; diyerek hemen aramaya başladı. Bir ağacın yanına gidip, teyemmüm etti ve secdeye varıp Allahü teâlâya şöyle yalvardı: &#8220;Yâ Rabbî! Hocam su istiyor. Lutfet, su ihsân eyle.&#8221; Daha sonra başını secdeden kaldırdı. Secde ettiği yerden bir pınarın kaynadığını gördü. Hemen tası doldurup hocasına götürdü. Hüseyin Hamevî talebelerine dönerek; &#8220;Su olmadığını iddiâ ediyordunuz. Bakın Rûmî nasıl bulmuş!&#8221; dedi. Talebeler hemen suyun bulunduğu yere gittiler. Suyun daha yeni çıkıp akmaya başladığını görünce, hocalarının Eşrefoğlu&#8217;na himmet etmesinin sebebini anladılar.</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Hüseyin Hamevî, Abdullah&#8217;ı Anadolu&#8217;ya uğurladıktan bir müddet sonra, arkasından baktı ve; &#8220;Abdullah-ı Rûmî koca bir deniz imiş. Bizde bulunan her şeyi çekip sînesine aldı.&#8221; buyurdu. Çocukları ile birlikte Ankara&#8217;ya giden Abdullah-ı Rûmî, kayınpederi Hacı Bayrâm-ı Velî&#8217;nin yanında bir müddet daha kaldıktan sonra İznik&#8217;e gitti.</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">İznik&#8217;te önceleri münzevî, yalnız bir hayat yaşayan Eşrefoğlu, şan ve şöhretten hiç hoşlanmazdı. Kimsenin dikkatini çekmeden fakirâne bir hayat yaşadı ve insanlardan uzak kalmaya çalıştı. İznik&#8217;e Hama&#8217;dan bir zâtın gelmesi ile durum değişti. O zât herkese Eşrefoğlu&#8217;nun menkıbelerini anlatmaya başlayınca, İznik halkı kendisine hürmet ve îtibâr göstermeye başladı. Bundan rahatsız olan Eşrefoğlu Rûmî dağlara çekildi, tekrar uzlet hayâtına başladı. Dağlarda dolaşırken bir köylü onu gördü ve suçlu sanarak yakaladı. Gâyesi onu teslim edip mükâfât almaktı. Fakat onun şöhretini duyan köylünün annesi, kendisini tanıyınca mesele anlaşıldı, köylü ve annesi de Eşrefoğlu&#8217;na talebe oldu. Bunun üzerine İznik&#8217;e dönen Eşrefoğlu asıl vazîfesi olan insanlara doğru yolu anlatmaya başladı. İlk talebesi olan ve kendisini yakalayan köylü onun için Pınarbaşı denilen yerde bir dergâh yaptırdı. Eşrefoğlu Rûmî burada talebelerine ders vermeye, Kâdirî yolunu yaymak için çalışmalara başladı. Talebelerinin nefsini terbiye etmek için, riyâzet ve mücâhedeler yaptırmaya, gurur, kibir, ucb gibi kalp hastalıklarından kurtarmaya büyük gayret gösterdi.</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Bir gece Eşrefoğlu Rûmî dergâhında ibâdet ediyordu. Bu sırada bir ışık peydâ oldu. O ışıktan şöyle bir hitap duyuldu: &#8220;Ey kul!Dile benden ne dilersen. Bütün haram olan şeyleri sana helâl kıldım.&#8221; Eşrefoğlu bir anda Allahü teâlânın izni ile sesin sâhibi olan şeytanı yakaladı. Avucunun içinde sıkmaya başladı. O anda şeytan; &#8220;Yâ şeyh! Ne yapıyorsun? Allah bana kıyâmete kadar mühlet vermiştir. Sen ise beni öldürmek istiyorsun.&#8221; deyince, Eşrefoğlu; &#8220;Ey mel&#8217;ûn! Sen benim talebelerimin ve dostlarımın îmânlarına kasdetmeyeceğine dâir söz verirsen, salarım.&#8221; dedi. Şeytan da; &#8220;Onların îmânlarına kasdetmeyeceğime söz veriyorum.&#8221; dedi. Bunun üzerine Eşrefoğlu Rûmî; &#8220;Ey mel&#8217;ûn! Allahü teâlâ ile olan ahdine vefâ etmedin. Benimle olan ahdine mi vefâ edeceksin. Bildiğin şeyden geri kalma.&#8221; dedi ve saldı. Talebeleri; &#8220;Onun şeytan olduğunu nereden anladınız?&#8221; diye sorunca; &#8220;Bütün haramları sana helâl kıldım, deyince anladım. Çünkü Allahü teâlânın haram ettiği şeyler zâta mahsus değildir. Kıyâmete kadar bâkidir.&#8221; buyurdu.</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Eşrefoğlu&#8217;nun gayretli çalışmaları ve büyüklüğü çevreden işitilmeye başlandı. Bursa&#8217;dan, İstanbul&#8217;dan ve diğer vilâyetlerden akın akın gelip talebesi olmakla şereflenmek isteyenler çoğaldı. Hattâ Sadrâzam Mahmûd Paşa, onun talebesi olmak isteğinde bulundu. Onun yoluna girdi. Abdullah-ı Rûmî hazretleri, talebeleri arasında en ileri olan Abdürrahîm-i Tırsî&#8217;yi yerine halîfe, vekil bıraktı ve kızı Züleyhâ ile nikahladı. Abdürrahîm-i Tırsî, hocası ve kayınpederi Abdullah-ı Rûmî&#8217;ye çok bağlı idi.</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Abdullah-ı Rûmî, Fâtih Sultan Mehmed Hanın İstanbul&#8217;u fethinden önce <strong>Müzekkin-Nüfûs </strong>isimli bir kitap yazdı. Bu kitabını okuyan herkes çok beğendi. Bundan ayrı olarak <strong>Tarîkatnâme, Delâlil-ün-Nübüvve, Fütüvvetnâme, İbretnâme, Mâzeretnâme, Elestnâme, Nasîhatnâme, Hayretnâme, Münâcaatnâme, Cinân-ül-Cenân, Tâcnâme, Esrâr-ut-Tâlibîn </strong>gibi eserleri vardır. Dîvânında pek güzel şiirler, kasîdeler bulunmaktadır. Yûnus Emre&#8217;nin şiirleri tipinde şiirler söylemiştir. Şiirlerinde, &#8220;Eşrefoğlu Rûmî&#8221; mahlasını kullanan Abdullah-ı Rûmî daha çok öğüt tarafındadır. Halk arasında en çok söylenen ve en meşhur şiiri tövbeye geldir.</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;"><a style="text-decoration:none;" name="rumi"></a>Abdullah-ı Rûmî, bir sohbetinde Ebülleys-i Semerkandî&#8217;den naklen şöyle anlattı:</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Bir târihte Bağdât&#8217;ta, zenginler hacca gidiyorlardı. Peygamber efendimizin aşkıyla yanan bir fakîr de, o sene hacca gitmeye niyet etti ve hac kâfilesiyle yola çıktı. Kâfile hareket etmeden önce, herkes eşi-dostu ile helâllaştı.<br />
Şehir dışına çıkıldığında, zenginlerden biri bir fakîrin de hacca gittiğini görünce;<br />
&#8220;Bineğin yok, azığın yok. Sen hacca nasıl gideceksin? Bâri cebinde birkaç bin altının var mıdır?&#8221; diye alay etti.<br />
Fakîr, bu zenginin alaylı sorusuna çok üzüldü ve;<br />
&#8220;Allahü teâlâ ne güzel vekîldir. Mahlûkâtın rızkını o vermektedir. Hepimiz O&#8217;nun verdiklerini yiyoruz.&#8221; diyerek, zenginin bulunduğu yerden mahzûn bir şekilde ayrıldı. Hac vazîfelerini yapana kadar da o zengine hiç görünmedi. Herkes Mekke-i mükerremeden, Medîne-i münevvereye yola çıktıkları zaman, o zengin, fakîri sağ sâlim tekrar karşısında görünce hayret etti ve;<br />
&#8220;Komşu, sen de buraya kadar gelip hac vazîfeni yapabildin mi?&#8221; diye sormaktan kendini alamadı.<br />
Fakîr de;<br />
&#8220;Allahü teâlâya sonsuz hamdü senâlar olsun. Yüzümüzün karasına bakmayıp, bu mübârek makâmı ziyâret etmeyi nasîb etti. Geldim, Beyt-i şerîfi tavaf ettim. Sağ sâlim dönüyorum.&#8221; dedi.<br />
Zengin;<br />
&#8220;Hacı efendi! Acabâ sana da berât verdiler mi?&#8221; diye sordu.<br />
Fakîr; &#8220;Bu ne berâtıdır ki?&#8221; dedi.<br />
Zengin;<br />
&#8220;Beyt-i şerîfi ziyâret edenlere, Cehennem&#8217;den âzâd olduğuna dâir berât kâğıdı verilir.&#8221; diyerek, koynundan herhangi bir kağıt çıkarıp fakîri aldattı.<br />
Fakîr, berât kâğıdının kendisine verilmediğine çok üzüldü. Derhal geriye dönüp Harem-i şerîfe geldi. İki gözü iki çeşme hâlinde, kanlı yaşlar akıtarak çok inledi. Allahü teâlâya kırık bir gönülle duâlar etmeye, yalvarmaya başladı:<br />
&#8220;Ey âlemleri yaratan yüce Rabbim! Sen herşeye kâdirsin, ganî bir pâdişâhsın. İhsânların bütün kullarına her ân yağmaktadır. Cehennem&#8217;den âzâd olup orada incinmemeleri için kullarının bâzısına berat vermişsin. Bu fakîr kuluna berât verilmedi. Yoksa bu garîb kulun âzâd olmadı mı?&#8221; deyip bayıldı. Baygın hâlde iken, mânâ âleminden yanına bir kimse gelip;<br />
&#8220;Ey fakîr! Başını kaldır ve şu berâtını alıp arkadaşlarına yetiş!&#8221; diyerek elindekini ona verdi. O ânda fakîr kendine gelerek ayıldı. Elinde, dünyâ kâğıtlarına hiç benzemeyen, yeşil renkli nûrdan yazıları olan ve misk gibi kokan bir berât kâğıdı vardı. Kâğıdı defâlarca öpüp başına koyan fakîrin sevincinden neredeyse aklı gidecekti. Şükür secdesine kapandı. Ömründe hiç görmediği o berâtı, yüzüne ve gözüne sürdü, bağrına bastı ve koynuna sokarak arkadaşlarına yetişmek için hızlı adımlarla yürümeğe başladı. Arkadaşları, geriden fakîrin geldiğini görünce gülüşmeğe başladılar. Yanlarına soluk soluğa gelen fakîre alayla;<br />
&#8220;Cehennem&#8217;den âzâd olma berâtını alabildin mi?&#8221; diye sordular.<br />
Fakîr de koynundan berâtını çıkararak;<br />
&#8220;İşte! Rabbimizin ihsânı olan berâtım!&#8221; diyerek, misk kokulu berâtını zengine sunuverdi. Herkes yerinde donakalmıştı. Berâtı alan zengin, nûrdan yazılarla fakîrin Cehennem&#8217;den âzâd olduğunu okuyunca, aklı başından gidip, atından düştü. Bir süre yerde baygın yatan zengini zor ayılttılar. Kendine gelen zengin, kâğıdı öpmeye, misk kokusunu koklamağa başladı. Kendi kendine de; &#8220;Vâh, vâh benim boşa geçen ömrüme! Keşke ben de bu fakîr gibi sâdık bir fakîr olsa idim. Onun kavuştuğu bu saâdete ben de kavuşsaydım. Bu fakîr, sadâkati sebebiyle bu mertebelere ulaştı. Ben ise zenginliğim sebebiyle gurûra kapıldım ve bundan mahrûm oldum. Bütün malımı versem, bu kâğıttakilerin bir noktasını alamam&#8221; diyerek âh eyledi. Gözlerinden kanlı yaşlar döktü.<br />
Fakîr;<br />
&#8220;Hacı efendi! Berâtım sende kalsın. Sakla. Ben öldüğüm zaman kefenimin arasına koyun da kabrimde suâl meleklerine onu göstereyim.&#8221; dedi.<br />
Hacı efendi berâtı büyük bir îtinâ ile koynuna koydu. Uzun yolculuktan sonra evlerine ulaştılar. Zengin olan hacı, berâtı sandığına koydu. Aradan günler geçti. Zengin, ticâret için başka memlekete gittiğinde, fakir vefât etti. Yıkayıp kefenlediler, fakat berâtını bulup kefenin içine koyamadılar. Fakîrin cenâzesini kabre defnettiler. Ancak birkaç ay geçtikten sonra, zengin ticâretinden döndü. Fakîri sorduğunda; &#8220;Sizlere ömür! Sen gittikten sonra vefât etti.&#8221; dediler. </span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Zenginin sanki dünyâsı başına yıkıldı. Çok ağladı ve;<br />
&#8220;O zavallının bende pek kıymetli bir emâneti vardı. Onu yerine getiremedim. Böylece vasiyetini yapamamış oldum. O âhirete göçtü, berâtı ise bende kaldı. Berâtını yanına koyamadım.&#8221; dedi. Hemen sandığın yanına varıp ağzını açtı. Fakat berâtı koyduğu yerde bulamadı. Tekrar tekrar aramasına rağmen yine bulamadı. &#8220;Kabrine gidip bakayım. Belki, birisi beratı alıp ona vermiştir.&#8221; dedi. </span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Kazma kürek alarak kabre gitti. Mezarını açmak istedi. O anda;<br />
&#8220;Kabri açma! Biz ona o berâtı verdik, dışarıda bırakmadık!&#8221; diyen bir ses işitti. Nereden geldiği belli olmayan bu ses karşısında zengin, düşüp bayıldı. Mânâ âleminde fakîri gördü.<br />
Fakîr;<br />
&#8220;Ey hacı efendi! Allahü teâlâ sana selâmet versin. O berât bana verildi. Hamdolsun. Münker ve Nekîr meleklerine gösterdim. Onu görünce sorgu suâl bile etmediler. Bu berâtı almama hacdan dönerken sen sebeb olmuştun. Cenâb-ı Hak senden râzı olsun.&#8221; deyip kayboldu. Zengin ayıldığında, doğru evine gidip, fakir için hatimler okuttu. Yemekler pişirtip, yetimleri, fakirleri doyurdu.&#8221; </span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">TESBİH EDEN MENEKŞELER</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Vakit ilk bahar olduğu için çiçekler yeni açmıştı. Abdest alıp namaz kıldıktan bir süre sonra Hüseyin Hamevî talebelerine; &#8220;Biraz menekşe toplayıp, getirin.&#8221; buyurdu. Talebelerin herbiri bir tarafa dağıldı. Demet demet menekşe toplayıp, hocalarına getirdiler, Eşrefoğlu ise hocasının huzûruna elindeki bir menekşe ile vardı. Hüseyin Hamevî; &#8220;Rûmî, misâfir olduğun için menekşenin yerini bulamadın herhalde.&#8221; deyince, o; &#8220;Sultanım hangi menekşeyi koparmak istedimse; &#8220;Allah rızâsı için beni koparma, zikir ve ibâdetimden ayırma.&#8221; diye söyledi. Ben de dolaştım. Bir yerde ibâdeti bitmiş bir menekşe gördüm. Onu koparıp getirdim.&#8221; dedi. Bu sözleri işiten diğer talebeler onun üstünlüğünü bir kere daha anlamış oldular ve düşüncelerinden tövbe ettiler.</span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;"><br />
</span></p>
<hr /><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;"><span style="font-weight:bold;"><a style="text-decoration:none;" name="tovbe"></a>TÖVBEYE GEL</span></span></p>
<hr />
<table style="width:764px;text-align:left;" border="0" cellspacing="2" cellpadding="2">
<tbody>
<tr>
<td style="vertical-align:top;font-weight:bold;"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">1<br />
Ey hevâsına tapan,</span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Tövbeye gel, tövbeye,</span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Hakka tap, Haktan utan,</span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Tövbeye gel, tövbeye.<br />
</span></td>
<td style="vertical-align:top;font-weight:bold;"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">2<br />
Nice nefse uyasın,</span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Nice dünyâ kovasın,</span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Vakt ola usanasın,</span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Tövbeye gel, tövbeye.</span></td>
<td style="vertical-align:top;font-weight:bold;"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">3<br />
Nice beslersin teni,</span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Yılan çıyan yer anı,</span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Ko teni, besle cânı,</span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Tövbeye gel, tövbeye.</span></td>
<td style="vertical-align:top;font-weight:bold;"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">4<br />
Sen dünyâ-perest oldun,</span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Nefsin ile dost oldun,</span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Sanma dirisin, öldün,</span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Tövbeye gel, tövbeye.</span></td>
</tr>
<tr>
<td style="vertical-align:top;font-weight:bold;"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">5<br />
Sen teni, sandın seni,</span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Bilmedin senden teni,</span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Odlara yaktın cânı,</span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Tövbeye gel, tövbeye.</span></td>
<td style="vertical-align:top;font-weight:bold;"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">6<br />
Gör bu müvekkelleri,</span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Yazarlar hayrı, şerri,</span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Günâhtan gel sen beri,</span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Tövbeye gel, tövbeye.</span></td>
<td style="vertical-align:top;font-weight:bold;"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">7<br />
Ey miskin Âdemoğlu,</span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Usan tutma âlemi,</span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Esmeden ölüm yeli,</span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Tövbeye gel, tövbeye</span></td>
<td style="vertical-align:top;font-weight:bold;"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">8<br />
Ölüm gelecek nâçar,</span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Dilin tadını şeşer,</span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Erken işini başar,</span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Tövbeye gel, tövbeye.</span></td>
</tr>
<tr>
<td style="vertical-align:top;font-weight:bold;"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">9<br />
Göçer bu dünyâ kalmaz.</span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Ömür pâyidâr olmaz,</span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Son pişman, assı kılmaz</span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Tövbeye gel, tövbeye.</span></td>
<td style="vertical-align:top;font-weight:bold;"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">10<br />
Tövbe suyuyla arın,</span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Deme gel bugün yârın,</span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Göresin Hak dîdârın,</span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Tövbeye gel, tövbeye.</span></td>
<td style="vertical-align:top;font-weight:bold;"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">11<br />
Eşrefoğlu Rûmî sen,</span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Tövbe kıl erken uyan,</span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Olma yolunda yayan,</span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Tövbeye gel, tövbeye.</span></td>
<td style="vertical-align:top;font-weight:bold;"></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<hr /><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">DÜNYÂ DEDİKLERİ</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Eşrefzâde Rûmî bir vâzında şöyle buyurdu: Ey müslümanlar! Dünyâ dedikleri bir hiçten ibârettir. Hiç olduğu şuradan anlaşılıyor ki, sonucu hiçtir. Hiç olan dünyâya gönül veren, yolunda ömrünü çürüten ve hiç olan şeyi isteyenler de bir hiçten ibâret kalacaklardır. Amma hiçi hiç sayan âriftir.</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Azîzim! Sen o sultanları gözünün önüne getir ki, onlar dünyâya geldiler. Lâkin dünyâya îtibâr etmediler. Dünyânın arkasına düşüp hırsla dünyâlık toplamaya çalışmadılar. Âhiret amelleriyle meşgûl oldular. Onlar, bu dünyânın âhiret yolunun üzerinde bir yol uğrağı olduğunu anladılar. Buna aldanmak olur mu? Yol tedârikinde bulunup kâfileden ayrılmadılar. Bu dünyâya gönül verip aldanmadılar.</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Azîz kardeşim! Temiz ve pak erler ile aziz canları gör. Onlar bu dünyâya aldanmadılar. Allahü teâlâ kendilerine ne verdi ise nefislerinden kestiler. Kendi nefislerine vermeyip fakirlere dağıttılar. Açları doyurup, çıplakları giydirdiler. Muhtaçları arayıp buldular. Kapılarına gelenleri mahrum etmediler. Darda kalanların gönüllerini ferahlattılar, işlerini gördüler. Şu hadîs-i şerîfi kendilerine düstûr edindiler: &#8220;Bir kimse, din kardeşinin bir işine yardım etse, Allahü teâlâ da onun işini kolaylaştırır. Bir kimse, bir müslümanın sıkıntısını giderir, onu sevindirirse, kıyâmet gününün en sıkıntılı zamanlarında Allahü teâlâ onu sıkıntıdan kurtarır.&#8221;</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Akıllılar bu dünyâda şu üç şey ile meşgul olurlar. Böylece onlar herkesin üzüldüğü gün, bayram ederler: 1) Dünyâ seni terk etmeden sen dünyâyı terk edesin. 2) Her şeyden kurtulasın. 3) Rabbinle buluşmadan, Rabbin senden râzı olsun. Bunlara riâyet eden kimse, Allahü teâlâ ile görüşüp kabrine öyle gider.</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;"><em>1) Osmanlı Müellifleri; c.1, s.17</em></span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;"><em>2) Müzekkin Nüfûs</em></span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;"><em>3) Menâkıb-il-Eşrefiye</em></span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;"><em>4) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye (49. Baskı); s.1074</em></span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;"><em>5) Tâc-üt-Tevârih; c.5, s.179</em></span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;"><em>6) Güldeste-i Riyâz-i İrfan; s.180, 182, 317</em></span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;"><em>7) Sefînet-ül-Evliyâ; c.1, s.98</em></span><br />
<span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;"><em> <img src='http://s.wordpress.com/wp-includes/images/smilies/icon_cool.gif' alt='8)' class='wp-smiley' /> İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.11, s.374</em></span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Hayat-ı Şerifleri]]></title>
<link>http://muhammedbakibillah.wordpress.com/2009/08/05/hayat-i-serifleri/</link>
<pubDate>Wed, 05 Aug 2009 01:56:31 +0000</pubDate>
<dc:creator>alisettar</dc:creator>
<guid>http://muhammedbakibillah.wordpress.com/2009/08/05/hayat-i-serifleri/</guid>
<description><![CDATA[Evliyânın büyüklerinden. İnsanları Hakk&#8217;a dâvet eden, doğru yolu göstererek saâdete kavuşturan]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Evliyânın büyüklerinden. İnsanları Hakk&#8217;a dâvet eden, doğru yolu göstererek saâdete kavuşturan ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin yirmi ikincisidir. İkinci bin yılının müceddidi ve İslâm âlimlerinin gözbebeği olan İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî Serhendî hazretlerinin hocasıdır. Babasının ismi Abdüsselâm olup, fazîletli bir zâttı. Annesi ise hazret-i Hüseyin&#8217;in soyundan olup, seyyide ve mübârek bir hanımdı. Muhammed Bâkî-billah hazretleri 1563 (H.971) senesinde Kâbil şehrinde doğdu.</p>
<p>Muhammed Bâkî-billah&#8217;ın büyüklük hâli daha çocukluk zamanlarında simâsından belli olurdu.Yüksek bir zât olacağının işâretleri ve büyük faydalara sebep olacağının alâmetleri, işlerinden, çalışmalarından ve gayretinden anlaşılırdı. Daha çocukluk zamanlarında, bâzan bütün gün odanın bir köşesinde başını önüne eğip sessizce oturur, tefekküre dalardı. Gençliğinde, ilim tahsîli için Kâbil&#8217;denSemerkand&#8217;a gidip, zâhirî ve aklî ilimleri, zamânının en büyük âlimlerinden olan Mevlânâ Sâdık-ı Hulvânî&#8217;den öğrendi. Yüksek yaradılışı ve kâbiliyeti ile kısa zamanda, hocasının talebeleri arasında en yüksek seviyeye ulaştı.</p>
<p>Zâhirî ilimleri öğrenip bitirmeden tasavvufa yönelip, bâtınî ilimleri öğrenmek için, bu yolun büyük âlimlerinin sohbetlerine ve derslerine gitti.Yaratılışındaki zekâsının ve kâbiliyetinin üstünlüğü ile, ilimlerde yüksek bir dereceye ulaştı.</p>
<p>Hâce Muhammed Bâkî-billah, aklî ilimleri bırakıp, tasavvufa yöneldiği ilk zamanlarda, büyük zâtlardan birinin huzûruna gitmişti. O zât, Hâce Muhammed Bâkî-billah&#8217;a; &#8220;Eğer hazret-i Hâcemiz birkaç gün daha ilim mütâlaası ile meşgûl olup, kemâl ve ikmâl sâhibi olsalardı ne güzel olurdu!&#8221; diyerek, MuhammedBâkî-billah&#8217;ın, bir müddet daha zâhirî ilimleri tahsîl etmiş olmasını temennî ettiğine işâret etmişti.Bunun üzerine MuhammedBâkî-billah hazretleri şöyle dedi: &#8220;Kemâl sâhibi olmaktan maksat, zâhirî ilimlerde uzun ve zor kitapları, yerli yerince mütâlaa ve îzâh etmek ise, iddiasız, keskin görüşlü âlimlerin anlayabileceği hangi kitabı bize getirseler, getirenlerin hepsi tatmin olur ve tam bir fayda elde ederler diyebilirim.&#8221;</p>
<p>Muhammed Bâkî-billah&#8217;ın zâhirî ilimlerde hocası olanMevlânâ Sâdık-ı Hulvânî&#8217;nin talebelerinden fazîletli bir zât, Muhammed Hâşimî Keşmî&#8217;ye şöyle anlatmıştır: Hâce Muhammed Bâkî-billah, zâhirî ilmi bırakıp tasavvufa rağbet ettiğini işittiğimizde, hep birden; &#8220;Bu gençte öyle bir fıtrat ve öyle bir himmet, gayret gördük ki, imkânı yok bir işe başlasın da onu bitirmesin. Başladığı işi mutlaka bitirir.&#8221; dedik. Nihâyet düşündüğümüz gibi her ne kadar zâhirî ilimleri bırakmışsa da, bu ilimlerde kemâle ulaşmıştır.</p>
<p>Muhammed Bâkî-billah&#8217;ın, zâhirî ilimleri tahsîl ettiği gençlik yıllarında,Nakşibendiyye yoluna karşı büyük bir muhabbeti vardı. Kendisini bu yolda yetiştirecek bir büyüğü arıyor, onun derslerinden ve sohbetlerinden feyz almak, faydalanmak istiyordu. Bu büyüklerin bulunduğu Mâverâünnehr&#8217;e giderek bir çoğu ile görüşüp tanıştı. Sohbetlerinde bulunarak feyz aldı.</p>
<p>Bundan sonra tekrar Hindistan&#8217;a gitti. Bâzı arkadaşları ona, askerliği seçip, bu yoldan zengin olmasını tavsiye ettiler. Fakat Muhammed Bâkî-billah hazretleri, bütün bağlantılardan kurtulup, tasavvufta yükselmeyi istiyor ve bu hususta şevkle çalışıyordu. Onu seven ve sohbetinde bulunan bir zât şöyle anlatmıştır: &#8220;Bu yolda olan büyükleri öyle bir arzu ile arıyordu ve öyle bir gayret gösteriyordu ki, bundan fazlasına insan gücü yetmezdi. Lâhor şehrinin sokaklarında çamur ve kil çok olduğundan, bu sokaklarda yürümek güç idi. Muhammed Bâkî-billah bir gönül sâhibine rastlamak için, birçok sokak geçer, harâbeler, kabristanlar ve bahçeler dolaşır ve hiç yorulmazdı. Bir gün ona arkadaşlık edip onunla berâber gideyim dedim. Her ne kadar mâni olduysa geri kalmak istemedim. Peşlerinden gidip birkaç sokak yürüdüm. Sokaklardaki çamur ve kilin çokluğundan âciz kaldım ve ayaklarım yoruldu. Hayâ ve edebimden bu hâlimi kendisine arz edemedim. Vaziyeti anlayıp, beni geri çevirdi. Nihâyet, onun başka bir kuvvet ile yürüdüğünü anladım.&#8221;</p>
<p>Muhammed Bâkî-billah hazretleri şöyle anlatmıştır. &#8220;Büyüklerin kitaplarından bir kitabı okurken, o büyükler bana göründüler, beni benden aldılar. Bahâeddîn-i Nakşibend&#8217;in mübârek rûhâniyetleri, bana zikr telkin edip, cezbe ile taltif eyledi.&#8221;</p>
<p>&#8220;Bir köyde bir meczûb vardı. Yüksek hâller sâhibiydi. Muhammed Bâkî-billah o meczûbun hâlini anlamıştı. Yanından ayrılmak istemiyordu. Her ne zaman yanına yaklaşmak istese, mâni olmak için sert sözler söyler, taş atardı. Bâzan da başka tarafa giderdi. Muhammed Bâkî-billah, bütün bunlara rağmen ondan vazgeçmedi. Bir gün o meczûb, Muhammed Bâkî-billah&#8217;ı yanına çağırdı ve murâdının hâsıl olması için teveccüh gösterip çok duâ etti. O meczûb zâtın teveccühlerinden pekçok faydalara kavuştu.&#8221; Muhammed Bâkî-billah hazretleri bu hâdiseye temasla şöyle demiştir: &#8220;Gerçi biz, önceki velîler gibi çetin riyâzetler çekmedik ama, intizârlar (bekleyiş) ve büyük ızdıraplar gördük. Bunlar arasında riyâzetler ve çok sert muâmeleler vardı.&#8221;</p>
<p>Muhammed Bâkî-billah, sâlihleri ve meczûbları aramakta çok gayret gösterir, birçok memleketi dolaşır ve temiz kalblileri bulur, onlardan nasîbini alırdı. Bu seyahatleri sırasında Silsile-i aliyye-i Nakşibendiyye büyüklerinden birinin sohbetine kavuştu. Ona talebe olmak ve tam bağlanmak istedi. Bunun için istihâre yaptı.Rüyâsında Muhammed Pârisâ hazretlerini gördü. Muhammed Pârisâ rüyâsında ona buyurdu ki: &#8220;Tasavvuf yolunda ilerlemek en iyi ahlâk ile ahlâklanmaktır. Bu büyük nîmet ve saâdet ele geçince, bu yolda elde edilecek fayda, elde edilmiş demektir.&#8221; MuhammedBâkî-billah, başlangıçta ilk istifâdesini şöyle anlatmıştır: &#8220;İlk defâ günahlardan tövbe, Hâce Übeyd hazretlerinin huzûrunda oldu. Benim için Fâtiha okumasını istedim. SonraSemerkand&#8217;da bulunan ve Ahmed Yesevî&#8217;nin yolunda olan İftihâr-ı Şeyh&#8217;e talebe olmak arzusu ile tekrar tövbe ettim. Her ne kadar &#8220;Siz gençsiniz, siz bu işe katlanamazsınız.&#8221; dediyse de, arzumun çokluğunu görünce; &#8220;Bir Fâtiha okuyalım. Allahü teâlâ istikâmet versin, Büyüklerin maksadına uygun azîmet nasîb eylesin, kalbinde büyük değişmeler ve nefsinde haraplıklar ve düzelmeler vâkî olsun.&#8221; dedi. Bir başka zaman Emîr Abdullah Belhî&#8217;nin huzûrunda tövbemi yeniledim. Elimi müsâfehaya yakın bir şekilde tuttu.Ümîd edilir ki, bunun bereketi kıyâmete kadar devâm eder.&#8221;</p>
<p>Bundan sonra bir müddet daha dolaştım. Nihâyet rüyâda, Behâeddîn Buhârî Nakşibend hazretlerinin huzûrunda tam bir tövbe yaptım. Bundan sonra bende tasavvuf yoluna girmek arzusu âşikâr oldu. Bu yola girmek için her çâreye başvurdum. Nihâyet mübârek zâtlardan biri bana; &#8220;Peygamber efendimizden gelen zikr, neticeye kavuşturur.&#8221; dedi. Bütün gayretimle bu sözü söyleyen zâttan zikri ve murâkabeyi almak için uğraştım. İki sene o zâtın silsilesindeki zikre, murâkabeye ve tesbihlere devâm ettim&#8230; Her ne kadar bu sırada gizli işâretler, diğer bir yola girmeyi gösterdiyse de, ayaklarımı yerden kaldıramadım. Böylece nefsi yenip gönül bahçeme, Allahü teâlânın izni ile büyüklerin kerem tohumunu ektim. İnşâallah o tohumu, ikrâm ve ihsân edip, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği nehirlerle beslerler. Bundan sonra Keşmîr&#8217;e gittim ve Bâbâ Vâli&#8217;nin sohbetine devâm edip, bereketli nazar ve teveccühlerine kavuştum. Cenâb-ı Hakk&#8217;a hamd ve senâlar olsun ki, o teveccühler ile kabûl kapısı aralandı. Onun vefâtından sonra da velîlerin ruhlarından feyz aldım.</p>
<p>Muhammed Bâkî-billah hazretleri, Mâverâünnehr şehirlerinden birine giderken, Mevlânâ Hâcegî İmkenegî hazretleri; &#8220;Ey oğul, senin yolunu gözlüyordum!&#8221; buyurmasıyla, onun huzûruna kavuşup, çok yardım ve ihsânlar gördü. Hocası onun yüksek hâllerini dinledikten sonra, üç gün üç gece onunla birlikte yalnız bir odada sohbet etti. Hâcegî İmkenegî hazretlerinin sohbetlerinde bulunmakla ve Behâeddîn Nakşibend&#8217;in ve halîfelerinin yüksek rûhâniyetlerinin imdâdı ile, bu büyükler silsilesine dâhil olup, Hâcegî İmkenegî&#8217;nin halîfesi olup makâmına geçti.&#8221;</p>
<p>Hacegî İmkenegî hazretleri, MuhammedBâkî-billah&#8217;ı kısa zamanda tasavvufta yetiştirip, yüksek derecelere kavuşturduktan sonra ona şöyle buyurdu: &#8220;Sizin işiniz, Allahü teâlânın yardımı ve bu yolun büyüklerinin rûhlarının terbiyesi ile tamam oldu. Tekrar Hindistan&#8217;a gidiniz. Çünkü bu silsile-i aliyyenin sizin sâyenizde parlayacağını görüyorum. Bereket ve terbiyenizle orada, sizden çok istifâde edip, büyük işler yapanlar gelecek.&#8221; Böylece ikinci bin yılının müceddidi İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin orada yetişeceğini müjdeliyordu.</p>
<p>Hâcegî İmkenegî hazretlerinin, Muhammed Bâkî-billah&#8217;a hilâfet ve tam bir icâzet verip, Hindistan&#8217;a gönderdiğini duyan talebelerinden bâzıları gayrete gelip, aralarında bir huzursuzluk hâsıl oldu.Kendileri uzun müddet orada oldukları için yeni gelen bir gencin kısa zamanda tam bir icâzetle dönmesi onları düşündürmüştü. Hâcegî İmkenegî hazretleri bu durumu duyunca şöyle buyurmuştur: &#8220;Dostlarım bilsinler ki, bu gencin işini tamamlayıp buraya bizim yanımıza gönderdiler. Yanımıza hâllerinin doğru olup olmadığını kontrol için geldi.Şüphesiz öyle gelen böyle gider.&#8221;</p>
<p>Muhammed Bâkî-billah hazretleri hocasının emriyle Hindistan&#8217;a gidip, bir sene Lâhor&#8217;da kaldı. Oradaki âlimler ve fâdıllar onun sohbetine gelip, istifâde ettiler. Sonra Delhi&#8217;ye gidip, vefâtına kadar orada kalıp, insanlara doğru yolu anlattı. İki-üç sene gibi kısa bir müddet irşâd makâmında bulunmasına rağmen, pekçok âlim ve velî yetiştirdi. Onun yetiştirdiği büyüklerin başında, kendisinden sonra halîfesi olan, hicrî ikinci bin yılının müceddidi, İslâm âlimlerinin gözbebeği İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendî gelir. İmâm-ı Rabbânî hazretleri yetişip kemâle gelince, Muhammed Bâkî-billah bütün talebesinin yetiştirilmesini ona bıraktı. Hâce Ubeydullah ve Hâce Muhammed Abdullah adında iki oğlu vardı.Bunların da yetiştirilmesini İmâm-ı Rabbânî hazretlerine bıraktı. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin <strong>Mektûbât&#8217;</strong>ında bunlara yazılmış mektupları vardır. Oğulları tasavvufta yetişmiş kıymetli zâtlardandı.</p>
<p>Muhammed Bâkî-billah&#8217;ın annesi, evinde kendisine hizmet eden kadın hizmetçileri olduğu hâlde, dergâhın hizmetini kendisi görürdü. Hattâ tandıra bile ekmeği kendisi kor, pişirirdi. Yemekleri pişirip hazırlardı.Tâze ekmeği dergâhta bulunanlar için verir, kendisi kuru ekmek yerdi. Çoğu zaman bir kuru hasır üzerinde yatardı. Bir gün Muhammed Bâkî-billah, annesini güçsüz ve tâkatsiz bir hâlde görerek, dergâhın yemek pişirme işini bir başkasının yapmasını söyledi. Fakat annesi böyle bir hizmetten mahrûm kaldım diye ağlayarak; &#8220;Bilmiyorum, ne kabahatim oldu da, Allahü teâlâ beni bu hizmetten mahrûm eyledi.Yaptığım en iyi iş, o fazîletli oğlum Muhammed Bâkî-billah&#8217;a ve talebelerine ekmek ve yemek pişirmek idi. Onu da benden aldılar.&#8221; dedi. Tevâzuunun, inkisârının, kırıklığının ve edebinin çokluğundan, bu durumu oğlu Muhammed Bâkî-billah hazretlerine açıklamadı. Annesinin bu ızdırâbı, Muhammed Bâkî-billah hazretlerine bildirilince, bir nîmet olan bu hizmeti tekrar annesine verdi.&#8221;</p>
<p>Muhammed Bâkî-billah hazretleri, dâimâ hâllerini gizlerdi. Çok tevâzu sahibiydi. Suâl soranlara zarûret miktârınca, kısa cevap verirdi. Bununla berâber, tasavvuf yolunda karşılaşılan derin mânâların halli için sorulan suâlleri, soranın tamâmen anlayabileceği şekilde, açık şekilde îzâh ederdi.Belki yanlış anlar ve yanlış yola gider düşüncesiyle, bu hususta çok dikkatli davranırdı. Dâimâ hüzünlü ve üzüntülü olduğu hâlde, huzûruna gelenlerle neşeli ve tebessüm ederek konuşurdu. Müslümanlara çok yardım eder, iyi işlerinde onlara faydalı olmaktan aslâ kaçınmazdı. Âlimlere ve büyüklere, aşırı hürmetleri vardı.</p>
<p>Ramazân-ı şerîf ayında bir gece, İmâm-ı Rabbânî hazretleri, hizmetçilerinden birisi ile yüksek üstâdına yoğurt göndermişti. Getiren şahıs hizmetçilerine değil de, doğruca Muhammed Bâkî-billah&#8217;ın kapısına gitti. Kapıyı çaldı. Muhammed Bâkî-billah bir başkasını uyandırmayıp kendisi kalktı.Yoğurt kabını elinden alıp: &#8220;İsmin nedir, nereden geliyorsun?&#8221; buyurdu. &#8220;İsmim Bâbâ&#8217;dır. ŞeyhAhmed&#8217;in (İmâm-ı Rabbânî&#8217;nin) hizmetçisiyim.&#8221; dedi. Bunun üzerine; &#8220;Mâdem ki bizim Şeyh Ahmed&#8217;in hizmetçisisin, bizimle berâbersin.&#8221; buyurdu. Bu kadarcık bir görüşmeden, hizmetçide bir sekr, kendinden geçme hâli hâsıl oldu. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin huzûruna gitti. İmâm-ı Rabbânî hazretleri: &#8220;Hâlin nedir? Sana ne oldu?&#8221; dedi. Kendinden habersiz, mest olmuş bir vaziyette; &#8220;Her yerde, taşlarda, ağaçlarda, yerde, gökte, anlatılamayan, vasfedilmeyen, nihâyetsiz bir nûr görüyorum. Nasıl anlatayım, ifâdeye, beyâna sığmaz.&#8221; dedi. İmâm-ı Rabbânî hocası Muhammed Bâkî-billah&#8217;ı kasdederek; &#8220;Muhakkak o mübârekler, bu biçârenin karşısında durup, karşılarında duran bu zerre üzerine bu güneşten bir şuâ aksetti.&#8221; buyurdu.</p>
<p>Mîr Muhammed Nûmân buyurdu ki: Bir gün kızımı hocamın huzûruna gönderdim. Hocam MuhammedBâkî-billah, daha meme emmekte olan bu çocuğu mübârek kucaklarına alıp, şefkât ve merhamet gösterdi. Çocuk, elini mübârek sakalına götürüp çekerken, bir kıl elinde kaldı. Buyurdular ki: &#8220;Mîr, senin çocuğun, bizden bir yâdigâr aldı.&#8221; O günlerde vefât etti ve o mübârek sakalından bir kıl, teberrüken ve yâdigâr olarak bizde kaldı.</p>
<p>Beyt:</p>
<p><strong>Saçlarından bir tel beni mest eder,<br />
Hattâ çok söyledim, kokusu yeter.</strong></p>
<p>Muhammed Bâkî-billah&#8217;ın kalplere teveccüh ederek, kalpleri, Allah, Allah diye zikrettirmesi inâyeti umûmî idi. Bir gün İmâm-ı Rabbânî buyurdu ki: &#8220;Bu nîmetin şumüllü ve umûmî olması, yâni kalbin zikretmesi ve bu yolun daha başlangıcında cezbe hâsıl olması, hocamız Muhammed Bâkî-billah&#8217;ın bu yolda lâzım olan bereketli bir ilâvesidir.&#8221; Muhammed Hâşim-i Keşmî, İmâm-ı Rabbânî hazretlerine; &#8220;Daha evvel bu yoldaki büyüklerde bu yok mu idi?&#8221; diye sorunca, buyurdu ki: &#8220;Vardı, ama başlangıçta bu kadar umûmî değildi.&#8221; Ve yine buyurdu ki: &#8220;Bu şumûlün ve bu umûmiliğin sırrını, Muhammed Bâkî-billah&#8217;tan sorduğum zaman, buyurdu ki: &#8220;O zamandan bu zamâna kadar isteyenlerin, talebelerin arzu ve himmetleri azaldı ve karıştı; talebelerin anlama ve gayretleri de azaldı. Şefkatin çokluğu sebebiyle onlar mücâhede etmeksizin, uğraşmaksızın, büyük gayret sarf etmeksizin bu yola alınıyorlar. Böylece arzu ve istek sahrasında yaya yürüyenler, bineğe kavuşuyorlar ve soğuklukları sıcağa dönüyor.&#8221; Muhammed Hâşim-i Keşmî demiştir ki: İmâm-ı Rabbânî bu sözleri anlatıp bitirince, bir âh çekti ve şöyle duâ etti: &#8220;Allahü teâlâ ona, talebeleri tarafından, büyük ve hayırlı karşılıklar versin!&#8221;</p>
<p>Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin şefkati ve merhameti o kadar çoktu ki, bir defâsındaLâhor şehrinde kıtlık vâki olup, yaşamak güçleşmişti. O günlerde o da, Lâhor&#8217;da bulunuyordu. Hattâ birkaç gün yemek bile yemedi. Her ne zaman huzurlarına yemek getirseler; &#8220;İnsanlar, sokaklarda açlıktan can verirken, bizim yememiz insafa sığmaz.&#8221; derdi. Getirilen yemeklerin hepsini açlara dağıtırdı. Lâhor&#8217;dan Delhi&#8217;ye giderken çok defâ, yaya yürüyen bir zavallıyı görür, hayvandan inip, onu bindirir, kendisi yaya yürürdü. Hattâ tanıdıklarından biri bu yaptığını görerek: &#8220;Kendisi yaya gidiyor.&#8221; denmesin diye, tevâzuundan sarığını başına iyice geçirerek kendisini belli etmezdi. Şehre yaklaşınca hâllerini gizlemek niyetiyle, tekrar hayvana binerdi.</p>
<p>Şefkati ve acıması da çoktu. Bir gece teheccüde kalkmıştı. Bir kedi gelip yorganının üzerinde uyumuştu. Sabaha kadar sıkıntı ve mihnetlere katlanıp kediyi uyandırmadı. Eğer kendisinden bir hârika, bir kerâmet zuhûr etseydi, Allahü teâlânın mahlûkâtına olan aşırı şefkatinden, acımasından dolayı olurdu.</p>
<p>Delhi şehrindeki fazîletli zâtlardan biri, evliyâlık hâllerinin hâsıl olması için ne yapmak lâzımsa hepsini göze almıştı. Bunun için her tarafa başvurdu. Senelerce dolaştı, fakat kalb gözü açılmadı.Maksadına ulaşması için edilen duâlardan bir tesir görmedi. Arayış içinde olan bu fazîletli zât, Muhammed Bâkî-billah&#8217;ın hâlini ve kemâlini, tasavvuftaki üstün derecesini duymuştu. Bir gün hâlini ona arz etmeye karar verip, Muhammed Bâkî-billah at üzerinde giderken yanına yaklaştı. Atının dizginlerini tutup, büyük ve içli bir yalvarma ile vaziyetini arz etti ve meşakkatinin son bulmasını istedi. Muhammed Bâkî-billah ona merhamet ederek atından indi ve onu şefkatle kucakladı. Kuvvetlice boynuna sarılıp sıktı. &#8220;Allahü teâlâ senin kalb gözünü açsın.&#8221; dedi. O anda teveccüh için yalvaran kimse kalb gözünün açıldığını müşâhede etti. Muhammed Bâkî-billah&#8217;ın teveccühü ile kalb gözü açıldı.</p>
<p>Üç dört yaşlarında küçük bir çocuk, Kale&#8217;nin on beş yirmi metre yüksekliğindeki duvarından, zemini taş olan yere düşmüş ve kulaklarından kan gelip nefesi kesilmişti. Çocuğun annesi bu hâdise karşısında çocuğunu kucaklayıp, çâresizlikler içerisinde ağlayıp inleyerek, doğruca büyük bir velî bildiği Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin huzûruna gitti. Derin bir üzüntü ve içli bir yalvarışla çocuğunun kurtulması için himmet ve duâ istedi. Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin âdeti şöyleydi ki; teveccüh ve tasarruflarını, mânevî yardımlarını, sebebler altında gizlerdi. Bu durum karşısında da himmetini gizleyip bir tıb kitabı istedi. Kitabı alıp; &#8220;Öyle anlıyorum ki bu çocuk ölmeyecek!&#8221; buyurdu. Orada bulunanlar hayretler içerisinde kaldılar. Muhammed Bâkî-billah hazretleri bundan sonra bir müddet sessizce durup çocuğa himmet ve duâda bulundu. Sonra çocuk eski hâline gelip sapa sağlam oldu. Bu hâdiseye şâhid olanların şaşkınlığı bir kat daha arttı.</p>
<p>Doğruluktan ve mürüvvetten uzak bir asker, Muhammed Bâkî-billah&#8217;ın komşularından birine eziyet ediyordu. Muhammed Bâkî-billah hazretleri, bu zulmü görerek, rahat edemeyip, askere nasîhat etti. Fakat o zâlim asker nasîhatlerini kabûl etmedi. Bâkî-billah, mazluma merhametinin çokluğundan, o zâlime şöyle dedi: &#8220;Merhameti gibi gayreti de çok olan büyük velîlerin komşularına yaptığınız bu iş sizi helâk eder. Haberiniz olsun!&#8221; İki, üç gün sonra o zâlim askeri açıkça hırsızlık yapma suçundan yakaladılar ve öldürdüler.</p>
<p>Muhammed Bâkî-billah hazretleri çok tevâzu gösterir ve inkisar, kırıklık içinde hâllerini hep kusurlu görürdü. Bu hâl kendisini o kadar kaplamıştı ki, eğer talebesinden biri bir kusur etse ve bunu işitse; &#8220;Bunlar bizim fenâ sıfatlarımızın akisleridir. Biz fenâ olunca onlara da akseder onlar ne yapabilirler, ellerinden ne gelir?&#8221; buyurarak yüksek bir tevâzu gösterirdi.</p>
<p>Emr-i mârûf ve nehy-i münker yapıp, iyilikleri bildirip, kötülüklerden sakındırırken, şiddet ve sertlik göstermezdi. Bir kimse dîne uygun olmayan bir iş yapsa veya söz söylese, yumuşaklıkla, kinâye ve îmâ ile sakındırır, kalb kırmak istemezdi. Emr-i mârûf yaparken, kendini diğer insanlardan ayırmamak ve üstün görmemek için çok gayret sarf ederdi. Hiçbir zaman dilinde, meclisinde ve sohbetlerinde hiçbir müslüman kötülenmezdi. Huzûrunda bulunanlardan birinin kalbinden bir müslüman hakkında kötü bir düşünce veya hafife alma düşüncesi geçse, Muhammed Bâkî-billah hazretleri derhal hakkında kötü düşünülen kimseyi medhedici sözler söyleyerek konuşmaya başlardı.</p>
<p>Muhammed Hâşim-i Keşmî şöyle anlatmıştır: Bir gün câmilerden birinin yanında talebelere ayrılmış bir odada oturuyordum. Bir talebe diğer bir talebe ile evliyânın hâlleri üzerinde konuşuyordu. Bir ara bu talebelerden biri, Muhammed Bâkî-billah&#8217;dan bahsedip: &#8220;Bu güne kadar çok yerler gezdim. Bu zamanda onun gibi nefsini terk etmiş, cefâlar çekmiş, kimse yoktur.&#8221; diyerek şöyle anlattı:</p>
<p>Hâce Kutbüddîn hazretlerinin mübârek mezârlarının başındaydım. Âniden: &#8220;Muhammed Bâkî-billah hazretleri geliyor.&#8221; dediler. Mezâra hizmet eden hizmetçi, mezâra yakın bir yere onlar için bir iskemle ve üzerine minder ve örtü koydu. Muhammed Bâkî-billah hazretleri için hazırladı. Muhammed Bâkî-billah daha teşrîf etmeden önce, kendinden habersiz biri içeriye girdi. Gözü iskemleyi ve üzerindeki örtüyü görünce: &#8220;Bu nedir ve kimin içindir?&#8221; dedi. Hizmetçi; Muhammed Bâkî-billah&#8217;ı göstererek; &#8220;Gelen şu azîz içindir.&#8221; dedi. O kendinden habersiz adam kızarak, kötü söyleyerek, Muhammed Bâkî-billah için bağırmaya, sövüp saymaya başladı. Bu sırada Hazret-i Hâce Bâkî-billah içeri girdi. Söven kimse, onu görünce huzûrunda, yüzüne karşı daha kötü sözler söyledi ve; &#8220;Ey filân! Sen buna lâyık mısın ki, senin için buraya minder koysunlar?&#8221; dedi. Adam bağırıp çağırmaktan ter içinde kalmıştı. Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin orada bulunan talebelerinden bir çoğu, onu îkâz etmek istediler. Muhammed Bâkî-billah hepsini göz işâreti ile bu işten vazgeçirip kendisi kötü sözler söyleyen o kızgın adamın yanına gidip, yumuşak ve tatlı bir ifâde ile, &#8220;Evet, senin dediğin gibidir, ben öyleyim, ben ona nasıl lâyık olurum, benim haberim olmadan bu işi yaptılar. Affediniz efendim ve kalbinizi, bana karşı kötü düşünceden boşaltınız.&#8221; deyip, kaftanlarının kolu ile o bağıran adamın alnının terlerini sildi. Sonra ona birkaç altın verdi. Böylece adamın öfkesi yatıştı. Bu hâdiseyi nakleden kimse sonra şöyle dedi: &#8220;Ben o adamın bağırıp çağırmaları karşısında Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin hâlinde ve konuşmasında en ufak bir değişme görmedim. İşte o zaman yeryüzünde, melek sıfatlı bir kimsenin bulunduğunu yakînen anladım.</p>
<p>Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin zamânında kendisini seven vâliler kendisi ve fakirlere dağıtması için, altın ve gümüş paralar gönderirlerdi. Muhammed Bâkî-billah hazretleri bu paraları fakirlere dağıtırdı. Maksaddan ve hakîkatten uzak bâzı zavallılar onu kendileri gibi zannedip dil uzatırlardı.Talebeleri böyle hâdiselere mâni olmak, müdâhale etmek istedikleri zaman, buna mâni olur yumuşaklık, tatlılık ve güzel vasıflar ile sıfatlanmalarını sağlardı. Talebelerine, sözle, hareketle, kendilerini kusurlu ve küçük görme hâlini ve yapılan cefâlara katlanmayı dâimâ gösterir ve buna; &#8220;Maksada kavuşturucu bir delîl ve irfân yolunun rehberi.&#8221; derdi.Talebelerinden buna uymayan bir şey meydana gelseydi, kırılarak çok nasîhat ederdi.</p>
<p>Hân-ı Hânân ismiyle meşhûr Abdürrahîm Hân onu sevenlerden olup, tam bir muhabbetle bağlıydı. Bâkî-billah hazretlerinin hacca gideceklerini duyunca, yüz bin rubiyye (o zamânın parası) kendisinin ve talebelerinin yemek ve yol parası olarak gönderdi. &#8220;Bu hediyemi, merhamet ederek kabûl etsinler.&#8221; dedi. MuhammedBâkî-billah hazretleri bunu duyunca durup: &#8220;Bizim gibilerin hacca gitmesi müslümanların altın ve gümüşlerini kendimize sarf etmenin karşılığı olmaz!&#8221; deyip, kabûl etmedi ve geri döndü.</p>
<p>Giymede, yemede, oturmada hiçbir şeye özenmez ve heves etmezdi. Sevmediği ve tabiatının arzu etmediği bir yemeği birkaç gün üst-üste önüne getirseler; &#8220;Bir başka yemek getirin.&#8221; demezdi. Bunun gibi, bir elbise uzun bir zaman üzerinde kalsaydı, &#8220;Bir başkasını getirin giyeyim.&#8221; demezdi.</p>
<p>Bedenen zayıf olup, dâimâ abdestli olmaya, daha çok ibâdet ve tâat yapmaya uğraşırdı.Yatsı namazından sonra odasına döner bir mikdâr murâkabe ile meşgûl olur, âzâlarının zayıflığı galebe gösterince, kalkar abdest alır, iki rekat namaz kılar, yeniden otururdu. Bedeninde hâlsizlik ve yorgunluk vâki olunca, tekrar abdest alır, gecenin çoğu böyle geçerdi.</p>
<p>Yemek yemede ihtiyâtı o kadar çoktu ki, bir hediye gelse, onu; <strong>&#8220;Biz hediyeyi geri çevirmeyiz&#8221; </strong>hadîs-i şerîfine göre geri çevirmez, ama husûsî işlerine de sarf etmezdi. Daha temiz ve daha iyi yerden borç alır ve fıkıhta bildirildiği şekilde &#8220;Bu daha helâldir ve daha iyidir.&#8221; hükmü ile hareket eder ve hediyeyi oraya verirdi. Yemek pişirenin abdestli, hattâ huzur ve safâ sâhiplerinden olmasını, yemek pişirirken çarşı, pazar ve dünyâ kelâmı söylenmemesini iyice tenbih ederdi. &#8220;Huzur ve ihtiyât sâhibi olmayanın yemeklerinden, bir duman çıkar feyz kapısını kapatır ve feyzin gelmesine engel olur, feyze vesîle olan temiz rûhlar, kalb aynasının karşılarında durmazlar&#8221; derdi. Bütün talebelerini bu husûsa riayete teşvik eder, az bile olsa, riâyet etmeyenlerin hâllerinden bunu anlardı.</p>
<p>Bir gün hâl ve keşf sâhibi dostlarından biri gelip; &#8220;Hâlimde bir bağlanma, bir kapanma, kalbimde bir karartı görüyorum ve hissediyorum, ne kabahat işlediğimi bilemiyorum.&#8221; deyince, Hâce hazretleri; &#8220;Yemeklerde ihtiyâtsızlık vâki oldu.&#8221; buyurdu. &#8220;Yemekler, her günkü yemeklerdi.&#8221; deyince, Muhammed Bâkî-billah hazretleri: &#8220;İyi düşününüz, iyi düşününüz ki, bundan başkası olmasa gerek. Muhakkak ufak bir ihtiyâtsızlık bu hâle sebeb olmuştur.&#8221; dedi. İyice düşününce; &#8220;Yemek pişerken, ihtiyâtlı olmayan, helâl olduğu şüpheli iki üç odunun da yemek pişirmek için yakıldığını hatırladım.&#8221; dedi.Bunun gibi, şüphelilerden sakındığı gibi, mübâhların fazlasından da sakınır, mübâhları zarûret mikdârı kullanırdı.</p>
<p>Yemek husûsundaki bu ihtiyâtı, onların mübârek yollarının ve hâllerinin letâfet ve temizliği sebebiyleydi. Temiz bir aynaya, bir nefesin bile tesir edeceği kadar, saf ve temizdi. Bu sebepten, talebeleri toplanınca, etraflarında en temiz ve en muhlis olanları oturturlardı. Aralarında bir yabancı olsa, hemen onun gafleti, noksanlığı, düşünceleri mübârek kalb aynasına aksederdi.</p>
<p>Bir gün dervişlerden birinin bir yorgana ihtiyâcı oldu.Hatırından, ondan bir yorgan istemeyi geçirdi. Muhammed Bâkî-billah hazretlerine bu düşüncesi, zâhir olup, namazdan sonra; &#8220;Filân dervişe ve yorgan ihtiyâcı olanlara, yorgan veriniz.&#8221; buyurdu. O derviş; &#8220;O günden beri Muhammed Bâkî-billah hazretlerini üzecek bir düşüncenin kalbimden geçeceğinden korktum.&#8221; demiştir.</p>
<p>Bir gün, azîzlerden biri, onun muhlis talebelerinden birine, arzu ve istek dolu bir mektup gönderdi. Bu mektup Muhammed Bâkî-billah hazretlerine takdim edildi. Yüksek bir tevâzu ile mektubun arkasına şöyle yazdı: &#8220;Maalesef bu âcizde iş yapacak kuvvet kalmadı.Allahü teâlâ, bu geride kalmış günlerinin mâtemini tutana birkaç gün ömür verirse, en büyük gayretle maksadı ararım, hayâtımı bu yolda veririm. Allahü teâlâ bu miskine, her iki cihândaki işini, kudret-i ilâhiyyeye bırakmasını ve bütün tutulmalardan kurtulmasını ihsân eylesin. Âmin. Yâ Rabb-el-âlemîn&#8230; O kardeşime ricâ ederim ki, bu arzunun husûlü için, yüzünüzü yerlere sürünüz. Ve fakîrin bu arzusuna kavuşması için Allahü teâlâya duâ ediniz. Zîrâ arkadan, gıyâben yapılan duâları, Allahü teâlâ hemen kabûl eder. Duâlar ederim efendim.&#8221;</p>
<p>Muhammed Hâşim-i Keşmî, Şeyh Tâceddîn&#8217;den şöyle nakletmiştir: Birgün Muhammed Bâkî-billah hazretleri, nehre doğru gidiyordu. Muzdarip, garip, çok üzüntülü olduğu anlaşılıyordu. Ben de arkasından gidiyordum. Biraz sonra, arkasından geldiğimi anladı, âh ederek, içli bir sesle; &#8220;Ey Tâceddîn, vâridât, feyzler, nûrlar, hâller ve esrârı o kadar üzerime yağdırıyorlar ki, bu nehir mürekkeb olsa, onları yazamadan biter. Amma benim için bunlardan ne çıkar. Benim aradığım görülemez, bilinemez, istek anlatılamaz, istenen vasfedilemez.&#8221; buyurdu.</p>
<p>Beyt:</p>
<p><strong>Ne taleb dile gelir, ne matlûb anlatılır,<br />
Ne onun bir benzeri, ne bunun misli vardır.</strong></p>
<p>Muhammed Bâkî-billah hazretleri, tasavvuf hâlleri içinde kendinden geçmiş bir durumda olmasına rağmen, iki sene talebelerini yetiştirmekle meşgûl oldu. Talebelerinin en büyüğü ve en üstünü olan İmâm-ı Rabbânî hazretleri tasavvufta yetişip kemâle ulaşınca, kendini sohbetten tâlim ve telkinden çekip, dostlarını ve talebelerinin yetiştirilmesini ona havâle etti. Kendini bu işten çekip, yalnızlığı tercih etti. Âhirete âit büyük bir elem ve üzüntü ile yalnız kaldı. Sâdece cemâatle namaz kılmak için dışarı çıkardı.</p>
<p>Muhammed Bâkî-billah hazretlerini kim görse; <strong>&#8220;Yeryüzünde yürüyen bir meyyite kim bakmak isterse, Ebû Kuhâfe&#8217;nin oğluna, yâni Ebû Bekr-i Sıddîk&#8217;a baksın.&#8221;</strong>hadîs-i şerîfini hatırlardı. Bununla berâber, nazarlarının heybet ve tesiri duvarlara işlerdi. Gafiller, kendisini görünce; <strong>&#8220;Onları görenler Allah&#8217;ı hatırlarlar.&#8221; </strong>hadîs-i şerîfini akıllarına getirirlerdi. Hattâ öyle ki; bir gün Hindûların tarlalarının bulunduğu bir köyden geçiyordu. Orada bulunanların gözleri Muhammed Bâkî-billah hazretlerine takılınca, birbirlerine: &#8220;Bu nasıl bir insandır ki, onu görünce Allah hâtırımıza geldi.&#8221; dediler.</p>
<p>Bir zât şöyle anlatmıştır: &#8220;Bir gün, gelip namaza yetiştim ve Muhammed Bâkî-billah&#8217;ın da bulunduğu cemâate dâhil oldum. Her taraf doluydu. Yalnız Muhammed Bâkî-billah&#8217;ın yanı boştu. Ben, Muhammed Bâkî-billah&#8217;ı yakînen tanımıyordum. O boşluğa oturdum. Biraz sonra Muhammed Bâkî-billah&#8217;ın heybet ve azâmetleri kalbime hücûm etti. Hattâ ondan bir hayli uzaklaştığım hâlde sükûnet bulamadım. Elimde olmayarak, biraz daha arkaya çekildim. Böylece, öyle bir yere geldim ki, ayağımı biraz daha arkaya götürsem sofadan düşecektim. Bu hâl bana çok tesir etti o günden sonra, o âriflerin büyüğünün muhlislerinden, sevenlerinden oldum.&#8221;</p>
<p>Bütün bu heybetiyle berâber, ızdırabının coşması ve şöhretten kaçarak kendini halkın gözünden düşürmek arzusu ile, yalnız başına sokaklarda ve pazarda dolaşır ve bir duvarın gölgesinde toprağın üstünde otururdu. Bu kendinden geçme ve hayret zamanlarında, dinden kıl ucu kadar ayrılmaz, azîmetle olan amellerinde bir gevşeklik olmazdı.</p>
<p>Eğer talebelerinden birinin bir edebi terk ettiğini bilse, zâhirde kızmaz, dile almaz ama yakın oldukları hâlde, bâtınlarını ondan çekerler, ayırırlardı. Bâzan rüyâda îkâz eden emirler verirdi. Hatâ ve eksikliklerini talebelerine bu yollarla bildirirdi.</p>
<p>Mertebesinin yüksekliğine en büyük delîl şudur: İki üç sene irşâd makâmında kaldı. Bu kısa zamanda, nice insanlar onun şerefli sofrasından nasîb aldılar. Hindistan memleketi, onların bereket ve ihsânları ile doldu ve bu diyarda garib olan, bilinmeyen Ahrâriyye yolu büyük revâç görüp, bu yoldan çok büyüklerin yetişmeleri, onların sâyesinde mümkün oldu.</p>
<p>Muhammed Bâkî-billah hazretleri, insanların olgunluk yaşı olup, mânevî kemâllerin de yaşı olan kırk yaşına gelince, bu sıkıntılarla dolu cihânın darlığından kurtulmak istedi. Bu günlerde birinin vefât haberini işitip baştan başa dertli olan kalbinden içli bir âh sesi duyuldu. Ve; &#8220;Çok iyi oldu, kurtuldu&#8221; buyurdu. Bundan maksadı, mevhûm olan varlık libâsından kurtulmaktır. Zîrâ dünyâda olanlar, yalnız matlûbu duymakla kalırlar. Şöyle ki, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî vefâtı zamanında, bu esrârı terennüm eyledi.</p>
<p>Beyt:</p>
<p><strong>Ben tenden kurtulurum, o hayâlden kurtulur,<br />
Gideyim, kavuşmanın sonu böyle bulunur.</strong></p>
<p>Vefâtı yaklaştığı son günlerde hanımına; &#8220;Ben kırk yaşına gelince, büyük bir hâdise önüme gelir.&#8221; buyurdu. Mübârek ellerini açtı ve; &#8220;Elimde olan çizgi, sana söylediğim sözün nişânıdır.&#8221; dedi. Yine bu günlerden bir gün, eline bir ayna alıp, hanımını çağırdı ve; &#8220;Gel berâber bu aynaya bakalım.&#8221; dedi. O afîfe hâtun şöyle demiştir; &#8220;Aynada, onu tamâmen beyaz sakallı gördüm ve korktum. Bana böyle görünmeyiniz, bakmaya gücüm yetmiyor.&#8221; dedim. Tebessüm etti ve kendini asıl şeklinde gösterdi.</p>
<p>Kendi keşflerini, bir rüyâ görmüş gibi anlatmaları âdeti olduğundan, &#8220;Evliyâullahtan birine, bu yakınlarda Nakşibendî silsilesinin büyüklerinden biri âhirete intikâl edecektir. Delhî şehrinin kenârında bir yere gömülsün ve insanlara karışmaktan kurtulsun diye bildirildi.&#8221; dedi. Bu zâtın kim olduğu husûsunda, bâzı talebeleri istihâre eylediler, izin verilmediğini anlayınca, istihâreden vaz geçtiler.</p>
<p>Bir gün kendisi için; &#8220;Bana şöyle bildirdiler ki; Senin dünyâya gelmekten maksadın, tamam oldu.Dünyâda işin kalmadı, artık sefere çıkmak îcâb ediyor.&#8221; buyurdu.</p>
<p>Muhammed Bâkî-billah hazretleri 1603 (H.1012) senesinde bir hastalığa tutuldu ve şöyle buyurdu: Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr&#8217;ı rüyâda gördüm ve bana; &#8220;Gömlek giyiniz.&#8221; buyurdu. Bu rüyâyı anlattıktan sonra, tebessüm etti ve; &#8220;Eğer yaşarsam öyle yaparım, yaşamazsam, gömleğim kefenimdir.&#8221; buyurdu.</p>
<p>Bu günlerde sefere çıkmak isteyen muhlis talebelerinden birine de; &#8220;Birkaç gün bir yere gitmeyiniz, son günlerimi yaşıyorum.&#8221; dedi. Sâdık talebelerinden birçokları gelmişlerdi. Zâfiyetinin, hastalığının çok olduğu zamanlar, derin ilimler beyân eyleyip, çok yüksek hakîkatlerden bahsetti. Bir gece, hastalık ve zâfiyet o hâle geldi ki, gören can vermekte olduğunu sanırdı. Bir müddet sonra kendine gelip; &#8220;Eğer ölmek bu ise, ne büyük bir nîmettir. Bu hâlden kurtulmak istemiyorum.&#8221; buyurdu. Cemâzilâhir ayının yirmi beşindeCumartesi günü, hazırlık ve ayrılık eserleri görünmeğe başladı. Bütün dostlarına bakışları ile vedâ ederken, talebeleri, eshâbı ve dostları ağlamağa başladılar. Muhammed Bâkî-billah ise tebessüm buyurup hayretle bakıyor ve sanki: &#8220;Siz nasıl dervişlersiniz, kazâya rızâ dâiresinden çıkıp ağlarsınız.&#8221; diye söylemek istiyordu. Bu sırada talebelerinden biri: &#8220;Yâ İlâh-el-âlemîn&#8221; mübârek kelimesini söyledi. Süratle onun tarafına bakıp, mübârek yüzünü onun tarafına çevirdi. Orada olanlardan biri &#8220;Onların bu hareket ve teveccühü hakîkî mahbûbun ismini duyma şevkindendir.&#8221; buyurunca, bu sözün tesiri ile mübârek gözleri yaş ile doldu. İkindi vakti yaklaşmıştı. Sesli olarak Allahü teâlânın ismini zikretmekle meşgûl olup böylece; &#8220;Allah, Allah&#8230;&#8221; diye rûhunu teslim eyledi.</p>
<p>Vefâtından sonra, en sâdık talebeleri, karar verdikleri bir yere mezârlarını kazdılar. Fakat tâbutu oraya götüremediler. Telâşla bir başka yere götürdüler. Tâbutu yere indirdikten sonra, ne görsünler! Orası bir defâsında Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin talebeleri ile geldikleri bir yerdi. Beğendiği bu yerde abdest alıp, iki rekat namaz kılmıştı. O temiz yerden bir mikdâr toprak eteğine yapışmıştı ve; &#8220;Bu yerin toprağı bizim eteğimizi tuttu.&#8221; buyurmuştu. Ana caddeye yakın olan bu yerde kabrini kazdılar. Bu irşâd memleketinin pâdişâhını, içli üzüntülerle mezâra indirdiler. Hâce Hüsâmeddîn hazretlerinin gayretleri ile, mezârın etrafına; ağaçlar, meyveler, çiçekler dikip, orasını gâyet güzel bir bahçe yaptılar. Kabr-i şerîfini ziyâret edenler bereket ve şifâ bulurlar.</p>
<p>Beyt:</p>
<p><strong>Magfiret nûru parlasın, mezârında mum yerine,<br />
Kapına gelenin kalbi gark olsun nûr denizine.</strong></p>
<p>Fazîletli zâtlar ve ârifler vefât târihi için mersiyeler yazdılar. Bu şiirlerden birinin son mısraında geçen &#8220;Bahr-ı ma&#8217;rifet&#8221; ifâdesi, ebced hesâbına göre, Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin vefât tarihi olan hicrî &#8220;1012&#8243; senesini göstermektedir. Bu şiirin tercümesi şöyledir:</p>
<p><strong>Bir zât ki mahbûbu ile bâki oldu,<br />
Ve sıfatlarından hep fâni oldu.</strong></p>
<p><strong>Hâlıkına âşık, tam bir aşk ile,<br />
Mahlûkâta çok merhametli oldu.</strong></p>
<p><strong>Onun vasl senesi susuz dilime,<br />
Bak ne güzel &#8220;Bahr-i ma&#8217;rifet&#8221; oldu.</strong></p>
<p>Mîr Muhammed Nûmân şöyle anlatmıştır: &#8220;Horasanlı bir genci, Akra&#8217;da hastahânede hasta yatar gördüm. Hastalığını sorduğumda; &#8220;Ben sağlam bir insandım. Dekken&#8217;de Hazret-i Hâce Bâkî&#8217;yi rüyâda gördüm. Onların aşkı ile buraya kadar geldim. Vefâtı haberlerini duyunca, çok üzüldüm ve şimdi hastayım. Bu hastalığım ve harâb hâlim, o büyüğe olan muhabbetimdendir.&#8221; diyerek hüngür hüngür ağladı.</p>
<p>Muhammed Bâkî-billah&#8217;ın eserleri şunlardır:</p>
<p><strong>1) Külliyât-ı Bâkî-billah: </strong>Bir kitapta toplanmıştır. <strong>2) Mektupları, 3) Rubâiyyât: </strong>Bu eserini İmâm-ı Rabbânî hazretleri <strong>Şerhu Rubâiyyât </strong>adıyla şerh etmiştir.</p>
<p>Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin mektuplarından kırk bir tânesi, <strong>Zübdet-ül-Makâmât </strong>kitabında ayrı bir bölüm olarak yazılmıştır. Mektuplarından bir tânesi:</p>
<p><strong>6&#8242;ncı Mektup </strong>(Bu mektup, Şeyh Tâceddîn&#8217;e gönderilmiştir.):</p>
<p>&#8220;Devamlı abdestli bulunmak, helâl yemek yemeye dikkat etmek, bütün günahlardan, gıybetten, söz taşıyıcılıktan, mümini aşağılamaktan, müslümana düşman olmaktan, kin tutmaktan, eli altında olanlara kızmaktan ve sert davranmaktan sakınmak lâzımdır. Bizim yolumuzun esâsı budur. Bunlarsız iş sağlam olmaz. Ama bu sayılanlarda arada bir gevşeklik olursa, bu işi, yâni büyüklerin verdiği vazifeleri ve o yolun îcâblarını terk etmemeli, aksine tövbe ve istigfâr etmeli, aldığı ve yapmakta olduğu vazifelere daha sıkı sarılmalıdır. Meâlen: <strong>&#8220;Muhakkak ki sevâplar, günahları götürür.&#8221; </strong>âyetinin sırrı ortaya çıksın. Doğru yolda bulunanlara selâm olsun!&#8221;</p>
<p>Muhammed Bâkî-billah hazretleri buyurdular ki:</p>
<p>&#8220;Kalbinde mârifet-i ilâhî isteği olmayanla sohbet etme, arkadaşlırk yapma. İlmini: mevkî, makam ve övünmek için vesîle eden âlimlerden, aslandan kaçar gibi kaçınız.&#8221;</p>
<p>&#8220;Câhil tarîkatçılarla berâber bulunmaktan sakınınız.&#8221;</p>
<p><strong>&#8220;Mârifetin kısım ve mertebeleri çoktur. İşin esâsı, dînimizin esâsı üzere olmaktır.&#8221;</strong></p>
<p>&#8220;Oruç tutmak, Allahü teâlânın sıfatıyla sıfatlanmaktır. Zîrâ Allahü teâlâ yemekten ve içmekten münezzehtir.&#8221;</p>
<p>&#8220;Bu yolun büyükleri son derece gayretli ve nâziktirler. Onların yolu, hiç eksiksiz Resûlullah&#8217;ın yoludur.&#8221;</p>
<p>&#8220;Rızâ sâhiblerine, belâlar musîbet değildir. Onlar belâları beğenmemezlik etmezler. Çünkü, belâları veren yine Allahü teâladır.&#8221;</p>
<p>&#8220;Resûlullah&#8217;a tâbi olmak, Ehl-i sünnet vel-cemâat îtikâdında bulunmak ve bu büyüklerin nisbetini (bağlılık ve muhabbetlerini) kalbinde saklamak, dünyânın her nîmetinden iyidir.&#8221;</p>
<p>&#8220;Sâdıklar ve hakîkate erenler sözbirliği ile diyoruz ki: &#8220;Sırât-ı müstakîm, yâni şaşmayan doğru yol, Ehl-i sünnet vel-cemâatin yoludur.&#8221;</p>
<p><strong>&#8220;Müslümanlık; yapmak, yaşamak, ahkâm-ı ilâhîyeyi yerine getirmek demektir.&#8221;</strong></p>
<p>&#8220;Sözün özü şudur ki: Gönül dostla olmalı, beden de işte bulunmalıdır.&#8221;</p>
<p>&#8220;Sakın helâl ve haramdan her bulduğunu korkusuzca yiyenlerden olma!&#8221;</p>
<p><strong>&#8220;Haram ve şüpheli bir lokma yememek için, çok gayret ve dikkat etmelidir.&#8221;</strong></p>
<p>&#8220;Ümîd ipinin ucunu hiçbir zaman elden bırakmamalıdır.&#8221;</p>
<p>ANA DUÂSI</p>
<p>Yine ilk günlerine temasla şöyle anlatmıştır: &#8220;O günlerde muhterem annem; kararsızlığımın, kudretsizliğimin ve zayıflığımın çokluğunu görünce, kırık ve mahzûn bir kalb ile ihtiyâç ve acz içinde ağlayarak Allahü teâlâya yalvarıp, şöyle duâ etti: &#8220;Ey benim ve seni istemekte her şeyden vaz geçmiş ve gençliğin lezzet ve arzularından el çekmiş olan oğlumun Rabbî! Ya onu maksadına kavuştur veya beni daha yaşatma ki, oğlumun maksadına kavuşmamasına ve elemine dayanamıyorum.&#8221;Annem çok defâ gece yarıları sahralara çıkar, Allahü teâlâya böyle münâcât ve duâ ederdi. O duâ ve yalvarmaları sebebiyle,Allahü teâlâ benim kalb gözümü açtı. Allahü teâlâ bizim tarafımızdan ona en iyi karşılıklar versin.&#8221;</p>
<p>BEN DEĞİLİM</p>
<p>Horasanlı bir genç, bir müddet, Hâce Kutbüddîn-i Bahtiyârî Üveysî&#8217;nin feyz ve nûr saçan mezârına gider. Bu mübârek zâtın rûhâniyetinden, hayatta olan bir mürşid-i kâmilin kendisine bildirilmesini ister. Muhammed Bâkî-billah Delhi&#8217;ye geldiği gece, bu genç rüyâda, Nakşibendî büyüklerinden birinin geldiğini görür. Emre uyarak, Muhammed Bâkî-billah&#8217;ın huzûruna gelip, rüyâda gördüklerini arz eder ve kabûl edilmesi için yalvarır. Fakat cevâbında; &#8220;Bu miskîn kendimi bu işe lâyık göremiyorum, herhâlde başkası olsa gerek.&#8221; buyurur. Çok fazla tevâzu gösterdiği ve çeşit çeşit özürler dilediği için, genç tekrar kaldığı yere döner. Ertesi gece rüyâda kendisine; &#8220;O büyük, huzûruna çıktığın ve sana inkisârını beyân eyleyen zâttır.&#8221; buyururlar. Sabahleyin tekrar huzûruna gelir, fakat bir daha geri çevrilmez. İhtimâmla kabûl edilip, her ne gördüyse orada görür.</p>
<p>SEN ÖYLE SANIRSIN</p>
<p>Muhammed Bâkî-billah&#8217;ın komşularından bir genç içki içer ve her çeşit kötülüğü yapardı. Bunu duyar ve ıslâhı için bekleyip tahammül ederdi. Bir gün HâceHüsâmeddîn&#8217;in haber vermesiyle, görevliler o genci yakaladılar ve hapse attılar. Muhammed Bâkî-billah bunu duyunca, Hâce Hüsâmeddîn&#8217;i çağırıp darıldı. Hâce Hüsâmeddîn: &#8220;Öyle fâsık, öyle kötü bir kimsedir ki, kötülükleri sayısız ve başkalarına zarar verir hâldedir.&#8221; deyince, üzüntülü bir şekilde, derin bir âh çekip buyurdu ki: &#8220;Sen kendini sâlih, temiz ve hayırlı gördüğünden senin nazarında o, fâsık, kötü ve şerîr görünüyor. Fakat biz ki, hiçbir şekilde kendimizi ondan farklı görmüyoruz. Nasıl olur da onun zararına bir söz söyleriz?&#8221; Sonra o genci, araya girerek hapisten çıkardılar. O genç, komşusu Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin yakın alâkası ve şefkati karşısında son derece memnun olup, günahlarına tövbe etti. Kötü işlerden vaz geçti ve sâlihlerden oldu.</p>
<p>ANA DUÂSI</p>
<p>Muhammed Bâkî-billâh, kerâmet hazînesi,<br />
Velîler zincirinin, yirmi sekizincisi,</p>
<p>İmâm-ı Rabbânî’yi, yetiştiren büyük zât,<br />
Kırk yaşına gelince, eyledi Hakk’a vuslat.</p>
<p>Çocuk yaşta başladı, din ilmini tahsîle,<br />
Zâhirî ilimleri, öğrendi tamâmiyle.</p>
<p>Tasavvufa girmeye, pek çoktu muhabbeti,<br />
Herkesi şaşırtırdı, bu yoldaki gayreti.</p>
<p>Feyz alacak bir velî, bir büyük arıyordu,<br />
Her nerede işitse, o yere varıyordu.</p>
<p>Öyle çok arardı ki, böyle kâmil bir zâtı,<br />
Yetmezdi fazlasına, bir insanın tâkatı.</p>
<p>Hattâ Lâhor şehrinin, killi olup toprağı,<br />
Çok çamurlu olurdu, yollarıyla sokağı.</p>
<p>Bu çamurlu yollarda, bir miktar yol yürümek,<br />
Çok meşakkatli olup, insanı yorardı pek.</p>
<p>Lâkin o, hiç aldırış, etmezdi zerre bile,<br />
Bir gönül sâhibini, arıyordu şevk ile.</p>
<p>Bir üstad bulmak için, çırpınıp duruyordu.<br />
Annesi bu hâline, hiç dayanamıyordu.</p>
<p>Gece yarılarında çıkarak sahralara,<br />
Oğluna duâ için, yalvarırdı Allaha:</p>
<p>“Yâ Rabbî, evlâdımın, murâdı neyse şâyet,<br />
Sevdiğin kullarının, hürmetine ihsân et!</p>
<p>Ya kavuştur oğlumu, ne ise, murâdına,<br />
Ya beni yaşatma ki, tâkatim yoktur buna.”</p>
<p>Böyle duâ ederdi, göz yaşları dökerek,<br />
Dergâhta her hizmeti, o yapardı severek.</p>
<p>Hem dahî birden fazla, hizmetçiler var iken,<br />
O yapardı her işi, yaşlı hâline rağmen.</p>
<p>Tâze pişen ekmeği, verip talebelere,<br />
Kendisi kuru ekmek yer idi pek çok kere.</p>
<p>Zevk ile yapıyordu, bilumum hizmetleri,<br />
Bir hasır üzerinde, yatıyordu ekseri.</p>
<p>Oğlu bunu görerek, çok acıdı hâline,<br />
Yemek yapma işini, verdi başka birine.</p>
<p>Ve lâkin vâlidesi, öğrendi bu haberi,<br />
Çok üzülüp ağladı, fazlalaştı kederi.</p>
<p>Dedi: “Ne kabahatim, oldu ki, bilmiyorum,<br />
Bu kıymetli hizmetten, mahrum ediliyorum.</p>
<p>Ömrümün sonlarında, şu mübârek dergâha,<br />
Hem dahî fazîletli, oğlum Bâkî-billâh’a,</p>
<p>Hizmet etmekten gayri, yok idi bir sermâyem,<br />
Bu idi bu dünyâda, yaşamaktan tek gâyem.</p>
<p>Âhirette kurtuluş, ümîdim bu hizmeti,<br />
Ne yazık ki, kaçırdım, elimden o da gitti.”</p>
<p>O, böyle söyleyerek, ağlardı kederinden,<br />
Lâkin söyleyemezdi, oğluna, edebinden.</p>
<p>Onun bu üzüntülü, hâlini öğrendiler,<br />
Gelip Bâkî-billâh’a, bunu haber verdiler:</p>
<p>“Efendim olsun şundan, mâlûmatı âlîniz,<br />
Hizmetten oldum diye, çok ağlıyor anneniz.”</p>
<p>Buyurdu ki: “Ben ona, merhamet ettiğimden,<br />
Yemek hizmetlerini, almış idim kendinden,</p>
<p>Mâdemki üzülüyor, hizmetin gittiğine,<br />
Eski hizmetlerini, verin yine kendine.”</p>
<p>Vâlidesi sevinip, şükreyledi Allah&#8217;a,<br />
Ve teşekkür eyledi, oğlu Bâkî-billâh’a,</p>
<p>Ganîmet biliyordu, o yaşta bu hizmeti,<br />
Kuvveti az olsa da, pek fazlaydı gayreti.</p>
<p>İlâhî, bu anneyle, oğlunun hürmetine,<br />
Dâhil et bizleri de, Cennet ve cemâline.</p>
<p>HAKÎKÎ TEVEKKÜL</p>
<p>Muhammed Bâkî-billah hazretleri buyurdu ki: &#8220;Tevekkül, sebebe yapışmayıp, tembel oturmak değildir. Çünkü böyle olmak, Allahü teâlâya karşı edepsizlik olur. Müslümanın meşrû olan bir sebebe yapışması lâzımdır. Sebebe yapıştıktan ve çalışmaya başladıktan sonra tevekkül edilir. Yâni istenilen şey, bunun hâsıl olmasına sebeb olan şeyden beklenilmez. Çünkü Allahü teâlâ sebebi, istenilen şeye kavuşmak için, bir kapı gibi yaratmıştır. Bir şeyin hâsıl olmasına sebeb olan işi yapmayıp da, sebepsiz olarak gelmesini beklemek, kapıyı kapayıp pencereden atılmasını istemeye benzer ki, edebsizlik olur. Allahü teâlâ ihtiyâçlarımıza kavuşmak için kapıyı yaratmış ve açık bırakmıştır. Onu kapamamız doğru değildir. Bizim vazifemiz kapıya gidip beklemektir. Sonrasını O bilir. Çok zaman kapıdan gönderir. Dilediği zaman da pencereden atarak verir.&#8221;</p>
<p><em>1) Mektûbât-ı İmâm-ıRabbânî</em><br />
<em>2) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1115</em><br />
<em>3) Mebde&#8217; ve Me&#8217;âd Risâlesi; s.59</em><br />
<em>4) Mükâşefât-ı Gaybiyye; s.241</em><br />
<em>5) Eshâb-ı Kirâm; (6. Baskı) s.314</em><br />
<em>6) Zübdet-ül-Makâmât; s.5</em><br />
<em>7) Umdet-ül-Makâmât; s.84</em><br />
<em> <img src='http://s.wordpress.com/wp-includes/images/smilies/icon_cool.gif' alt='8)' class='wp-smiley' /> Hadarât-ül-Kuds; s.34</em><br />
<em>9) Hadâik-ül-Verdiyye; s.178</em><br />
<em>10) İrgâm-ül-Merîd; s.68</em><br />
<em>11) Behçet-üs-Seniyye; s.77</em><br />
<em>12) Hadîkat-ül-Evliyâ; c.1, s.92</em><br />
<em>13) Külliyât-ı Bâkî-billah</em><br />
<em>14) İrfâniyyât-ı Bâkî; s.7, 8, 9, 10</em><br />
<em>15) Hulâsât-ül-Eser; c.4, s.288</em><br />
<em>16) Rehber Ansiklopedisi; c.12, s.287</em><br />
<em>17) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.16, s.66</em></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Hayat-ı Şerifleri]]></title>
<link>http://hacegimuhammedimkenegi.wordpress.com/2009/08/05/hayat-i-serifleri/</link>
<pubDate>Wed, 05 Aug 2009 01:50:25 +0000</pubDate>
<dc:creator>alisettar</dc:creator>
<guid>http://hacegimuhammedimkenegi.wordpress.com/2009/08/05/hayat-i-serifleri/</guid>
<description><![CDATA[Evliyânın büyüklerinden. İnsanları Hakka dâvet eden; doğru yolu göstererek, saâdete kavuşturan ve ke]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><span style="font-family:verdana, geneva;margin:0;padding:0;">Evliyânın büyüklerinden. İnsanları Hakka dâvet eden; doğru yolu göstererek, saâdete kavuşturan ve kendilerine &#8220;Silsile-i aliyye&#8221; denilen büyük âlim ve velîlerin yirmi birincisidir. 1512 (H.918) senesinde Buhârâ&#8217;nın İmkene kasabasında doğdu. 1599 (H.1008) senesinde İmkene&#8217;de vefât etti. Evliyânın büyüklerinden Derviş Muhammed hazretlerinin oğlu ve Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin hocasıdır. Zâhirî ve bâtınî ilimleri babasından öğrendi. Babasından feyz alarak tasavvufta yetişip kemâle erdi. Tasavvuf ilminin ve hallerinin mütehassısıydı. Bütün ömrü; İslâmiyete hizmetle ve Peygamber efendimizin güzel ahlâkını insanlara duyurmakla ve öğretmekle geçti. Çok velî yetiştirdi.<br style="margin:0;padding:0;" /><br style="margin:0;padding:0;" />Yetiştirdiği velîlerin en başta geleni talebesi ve kendisinden sonra halîfesi olan Muhammed Bâkî-billah&#8217;tır. Muhammed Bâkî-billah bir gece rüyâsında Hâcegî Muhammed İmkenegî hazretlerini gördü. Hocası ona; &#8220;Ey oğul! Senin yolunu gözlüyorum.&#8221; buyurdu.Bâkî-billah hazretleri buna çok sevindi. Hemen huzûruna gitti. Huzûruna varınca ona çok iltifât gösterip, yüksek hâllerini dinledi.Sonra üç gün üç gece birlikte bir odada başbaşa kalıp, sohbet ettiler. Hâcegî hazretleri ona feyz verip, yüksek faydalara kavuşturdu. Sonra Bâkî-billah hazretlerine; &#8220;Sizin işiniz, Allahü teâlânın yardımı ve bu yüksek yolun büyüklerinin rûhlarının terbiyeleriyle tamâm oldu.Tekrar Hindistan&#8217;a gitmeniz lâzım. Çünkü bu silsile-i aliyyenin, orada sizin sâyenizde parlıyacağını görüyorum. Bereket ve terbiyenizden çok istifâde edip, büyük işler yapacak kimseler gelecek.&#8221; buyurdu.<br style="margin:0;padding:0;" /><br style="margin:0;padding:0;" />Hâce Bâkî-billah kendilerini bu işe lâyık görmediğinden, özür dilediyse de, Hacegî İmkenegî, ona istihâre yapmasını emretti. Rüyâlarını İmkenegî hazretlerine anlattığı zaman, şu karşılığı aldılar: &#8220;Derhâl Hindistan&#8217;a gidiniz. Orada sizin bereketli nefeslerinizden bir azîz meydana gelecek, bütün dünyâ onun nûruyla dolacak. Hattâ, siz de ondan nasîbinizi alacaksınız.&#8221;<br style="margin:0;padding:0;" /><br style="margin:0;padding:0;" />Hâce Bâkî-billah hazretleri Hindistan&#8217;da Serhend şehrine geldiği zama, kendisine; &#8220;Kutbun etrâfına geldin.&#8221; diye ilhâm olundu. Bu kutb, İmâm-ı Rabbânî hazretleriydi. Demek ki, bu kıymetli tohum, Semerkand ve Buhârâ&#8217;dan getirilmiş, Hindistan toprağına ekilmiş oluyordu.<br style="margin:0;padding:0;" /><br style="margin:0;padding:0;" />Hâcegî Muhammed İmkenegî hazretleri, ömrünün sonlarına doğru şu şiiri çok okurlardı:<br style="margin:0;padding:0;" /><br style="margin:0;padding:0;" /></span><span style="font-family:verdana, geneva;margin:0;padding:0;"><strong>&#8220;Zaman zaman ölümü hatırlarım,<br style="margin:0;padding:0;" />Bugün ne olacak ben de bilemem.<br style="margin:0;padding:0;" />İsteğim Rabbime yakın olmaktır<br style="margin:0;padding:0;" />Başka ne olursa ona râzıyım.&#8221;</strong><br style="margin:0;padding:0;" /><br style="margin:0;padding:0;" />Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri bir mektûbunda Hâcegî Emkenegî hazretlerinden bahisle şöyle buyurmuştur: &#8220;Hâcegî Emkenegî kuddise sirruh Hak âşıklarını hakîkî mahbûba kavuşturmak için sıkıntılara katlanarak ve zâhiren kırıklık içerisinde senelerce rehberlik yaptı. Bir gün talebelerinin bir kısmı ile dikenlik bir yerden geçiyorlardı. Bir talebesinin ayakları yalın idi. Hemen her adımda bir diken batıyordu. İçinden gizlice âh çekiyor ve ayağını da hocasının İzinden ayırmıyor, tâkib ediyordu. Hocası Emkenegî hazretleri onun bu hâli üzerine iltifât edip; &#8220;Kardeşim ayağa elem dikeni batmadıkça, murâd gülü açılmaz.&#8221; buyurdu. Bu söz üzerine talebenin gönlü pek ziyâde hoşnûd oldu&#8230;&#8221;<br style="margin:0;padding:0;" /><br style="margin:0;padding:0;" /><em>1) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1079</em><br style="margin:0;padding:0;" /><em>2) Umdet-ül-Makâmât; s.83</em><br style="margin:0;padding:0;" /><em>3) Hadâik-ül-Verdiyye; s.177</em><br style="margin:0;padding:0;" /><em>4) Reşehât Zeyli; s.6</em><br style="margin:0;padding:0;" /><em>5) Zübdet-ül-Makâmât; s.14</em><br style="margin:0;padding:0;" /><em>6) Tezkar-i Hâlid; s.7</em><br style="margin:0;padding:0;" /><em>7) İslâm ÂlimleriAnsiklopedisi; c.15, s.246</em><br style="margin:0;padding:0;" /><em> <img src='http://s.wordpress.com/wp-includes/images/smilies/icon_cool.gif' alt='8)' class='wp-smiley' /> İslâm Târihi Ansiklopedisi; c.5, s.63</em></span> <br style="margin:0;padding:0;" /><ins><ins></ins></ins></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Hayat-ı Şerifleri]]></title>
<link>http://dervismuhammedsemerkandi.wordpress.com/2009/08/05/hayat-i-serifleri/</link>
<pubDate>Wed, 05 Aug 2009 01:40:52 +0000</pubDate>
<dc:creator>alisettar</dc:creator>
<guid>http://dervismuhammedsemerkandi.wordpress.com/2009/08/05/hayat-i-serifleri/</guid>
<description><![CDATA[Orta boylu, güzel yüzlü, buğday tenli, aksakallıydı. Azaları düzgün yapılı ve mütenasipti. Zahir ve ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Orta boylu, güzel yüzlü, buğday tenli, aksakallıydı. Azaları düzgün yapılı ve mütenasipti. Zahir ve batın ilimlerini bilen bir veliyi-kamil idi. Herkesin anlayacağı dilden konuşma özelliğine sahipti. Kabiliyet ve yetenekleri ortaya çıkarıp geliştirmede mahirdi. Cezbe ve istiğrakı sahi ve temkînine galip, isimsizliğe talip bir gönül eriydi. Bu yüzden &#8220;Derviş Muhammed&#8221; diye anılırdı.</p>
<p>Altın Silslle&#8217;nin 21. halkası Derviş Muhammed, Semerkantlı. Kadı Muhammed Zahid hazretlerinin kız kardeşinin oğlu. Emaneti ondan aldı. İlim ve irfanı ondan okudu. Onun gönül tezgahında muhabbet dokudu ve erenler kervanına katıldı.</p>
<p>Dayısına intisap etmeden önceki gençlik yıllarında tam on beş yıl züht, riyazet ve mücahide ile geçirdi. Barınağı viraneler, azığı açlık, işi zikir ve fikir olmuştu. Bir gün açlıktan iyice mecalsiz düşmüştü. Basını semaya kaldırıp acizliğini itiraf ile &#8220;Allah ( C.C)ım&#8221; diye yakardı. Hak Teala hemen karşısına Hızır&#8217;ı hazır etti. Hızır ona:</p>
<p>- Sabır ve kanaat sahibi bir kul olmak istiyorsan dayın Kadı Muhammed Zahid&#8217;e git. Gireceğin mana yolunu o, sana öğretir, dedi.</p>
<p>Derviş Muhammed bunun üzerine Muhammed Zahid&#8217;in dergahına koştu. Teslim oldu. Onun himmeti altında hizmete başladı. Derslerinde yetişti, sohbetinde pişti. Halkı Hakka çağırabilecek bir kemale erişince şeyhi ona hilafet hırkası giydirdi. Şeyhinin vefatından sonra da postuna oturdu ve 970/1562 yılında vefat edinceye kadar bu hizmeti sürdürdü. Kabri Semerkant civarında Büster kasabasının Dasferar köyündedir.</p>
<p>Şeyhliği sırasında Semerkant bölgesinde dalalet ve bidatlerle mücadele etti. İnsanlara tebliğ ve irşad hizmeti götürmek için azimle çalıştı. Pek çok mürit ve müntesip yetiştirdi. Fakat, belki bilinmezliği ihtiyar ettiğinden, belki de Ubeydullah Ahrar ve Kadı Muhammed Zahid gibi, eserleri ve halifeleri İslam dünyasının her taratma yayılmış gönül sultanlarından hemen sonra gelmesinden, biraz gölgede kaldı. Bu yüzden gerek kendisi ve gerekse kendisinden hemen sonra emaneti devralan Hacegî Muhammed İmkenegî hakkında kaynakların verdiği bilgiler, yok denecek kadar azdır.</p>
<p>Derviş Muhammed&#8217;in yaşadığı yıllarda Osmanlı ülkesinin basında Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman gibi güçlü sultanlar bulunmaktaydı. îlmî, edebî ve tasavvufi hayat oldukça canlıydı. Merkez Efendi ve Sünbül Efendi gibi Halveti şeyhleri sultanların yakın çevresini tesirleri altına almış ve onların gönül dünyalarını aydınlatmaya çalışmaktaydı.</p>
<p>Nakşibendiyye&#8217;nin Ahrariyye kolu şeyhleri, daha Ubeydullah Ahrar&#8217;ın sağlığında tesirlerini sultan Fatih&#8217;e kadar duyurmuşlardı. Fatih Sultan Mehmed&#8217;in büyük bir saygı duyduğu ve duasını talep için elçiler gönderdiği Ubeydullah Ahrar&#8217;ın halifeleri daha bu yıllarda Anadolu&#8217;ya ve hemen ardından İstanbul&#8217;a ulaştılar. Simavlı Abdullah İlahî, bunların ilkidir. Abdullah îlahînin yetiştirdiklerinden Fatih&#8217;te medfün Emir Buharı ve Nefehatü&#8217;1üns mütercimi Bursalı Lamii Çelebi, Ahrariyye&#8217;nin önemli temsilcilerinden olmuşlardır. Kaynaklar, ilk Nakşibendi erenlerinden bazılarının Timur ordusu içinde Anadolu&#8217;ya geldiğini yazmaktadır. Timurlularla ilişkisi bulunan Nakşiler, önceleri Osmanlılara yaklaşmakta tereddüt etmişlerse de Fatih döneminde Ubeydullah Ahrar ve Molla Cami ile bu yol açılmış oldu. Ubeydullah Ahrar&#8217;ın halifeleriyle başlayan bu çığır, Osmanlı ülkesinde uzun, süre etkili olamadı.</p>
<p>Nakşibendiyenin Osmanlı ülkesinde en etkili olduğu dönem, Mevlana Halid el-Bağdadî&#8217;den sonraki dönemdir. İmam-ı Rabbanînin Müceddidiyye&#8217;si ile başlayan bu ikinci tanışma, Mevlana Halid ile zirveye ulaştı ve XIX. asırda Nakşilik İstanbul, Anadolu ve Balkanlar&#8217;da en yaygın tarikat konumuna geldi.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Hayat-ı Şerifleri]]></title>
<link>http://ubeydullahahrar.wordpress.com/2009/08/05/hayat-i-serifleri/</link>
<pubDate>Wed, 05 Aug 2009 01:25:42 +0000</pubDate>
<dc:creator>alisettar</dc:creator>
<guid>http://ubeydullahahrar.wordpress.com/2009/08/05/hayat-i-serifleri/</guid>
<description><![CDATA[Türkistan&#8217;ın büyük velîlerinden. Kendilerine &#8220;Silsile-i aliyye&#8221; adı verilen ve ins]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Türkistan&#8217;ın büyük velîlerinden. Kendilerine &#8220;Silsile-i aliyye&#8221; adı verilen ve insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatarak dünyâ ve âhirette seâdete kavuşmalarına vesîle olan büyük âlim ve velîlerin on sekizincisidir. İsmi, Ubeydullah bin Mahmûd bin Şihâbüddîn&#8217;dir. Babası Mahmûd Şâşî, devrinin âlimlerinden velî bir zât idi. Annesi, hazret-i Ömer&#8217;in soyundandır. Ahrâr lakabıyla ve Taşkendî nisbesiyle tanınmıştır. 1403 (H.806) senesinde Taşkent&#8217;te doğdu. 1490 (H.895) senesinde Semerkant&#8217;ta vefât etti. Kabri oradadır.</p>
<p>Doğumundan îtibâren üstün halleri görülen Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri annesi nifastan (lohusalık hâli) temizlendikten sonra emmeye başlamıştır. Yüzünde öyle bir nûr parlardı ki, görenler hayrân kalıp, ona duâ ederlerdi. Dilinden Allahü teâlânın ismi hiç düşmez, devamlı zikr ile meşgûl olurdu. Dedesi Hâce Şihâbüddîn, âlim ve velî bir zât idi. Vefât edeceği sırada, torunlarını son olarak görüp vedâlaşmak istedi ve onlarla tek tek vedâlaştı. Torunu Ubeydullah-ı Ahrâr&#8217;ı da görmek isteyip, babasına onu getirmesini söyledi. Yanına getirdiklerinde o zaman çok küçüktü. Getirilince, beni yatağımdan kaldırın deyip, yatağı üzerinde oturarak, Ubeydullah-ı Ahrâr&#8217;ı kucağına aldı.Sarılarak ağladı ve şöyle dedi: &#8220;Benim istediğim çocuk budur. Ben, bunun büyük bir zât olduğu zaman hayatta olmam. Bunun âlemdeki tasarrufunu ve yaptığı hizmetleri göremem. Bu çocuğun şânı âlemi tutacak, İslâmiyete hizmet edecektir. Cihân pâdişâhları bunun emrine itâat edecekler. Bundan zuhûr edecek işler, önceki âlimlerden zuhûr etmemiştir.&#8221; Daha birçok müjdeler verdikten sonra, tekrar bağrına basıp sarılarak, Ubeydullah-ı Ahrâr&#8217;ın babası Mahmûd Şâşî&#8217;ye; &#8220;Benim bu oğlumu iyi gözet, gerektiği gibi yetiştirip terbiye et.&#8221; vasiyetinde bulundu.</p>
<p>Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri daha çocuk iken, üstün hâllere kavuşmuş olup, kerâmetleri görülüyordu. Kendisi şöyle anlatmıştır:</p>
<p>&#8220;Mektebe gider, gelirdim. Gönlüm dâimâ Allahü teâlâ ile idi. Bir ân O&#8217;nu unutmaz, bir ân O&#8217;ndan gâfil olmazdım. Soğuk bir kış günü, kırlık bir yerden geçerken ayağım çamura battı. Kurtulmaya çalışırken ayakkabım düştü. O sırada bir gaflet ârız oldu. Bu işle uğraşırken, Allahü teâlâyı anmaktan uzaklaştım hissine kapıldım. Karşıda köylü bir genç, çift sürüyordu; &#8220;Bak, şu genç bunca eziyyet içinde Allah&#8217;ı düşünüyor da, sen, ayağını çamurdan kurtarmak gibi küçük bir uğraşma yüzünden O&#8217;nu nasıl unutursun?&#8221; diyerek, hüngür hüngür ağlamaya başladım. O zaman, herkesi kendim gibi her ân Allahü teâlâyı anar sanırdım. Bülûğ yaşına erişinceye kadar, Allahü teâlâdan gâfil olanlar bulunduğunu anlıyamamıştım. Allahü teâlânın, herkesi, kendisini düşünmek, hatırlamak, unutmamak için yarattığını sanırdım. Sonradan anladım ki, Allahü teâlâdan gâfil olmamak, yalnız bâzı kullara mahsus ilâhî bir inâyet imiş. Ancak riyâzet ve nefs mücâdelesiyle elde edilebilir, hattâ bâzılarınca bununla bile elde edilemez bir keyfiyet imiş.&#8221;</p>
<p>Amcasının oğlu Hâce İshak da şöyle anlatmıştır: &#8220;Ben ve öbür çocuklar oyun oynarken, aramıza katılması için ne kadar ricâ etsek, ona kabûl ettiremezdik. Oynar gibi görünüp, bir kenarda durur ve kendi hâllerinde olurdu.&#8221;</p>
<p>Kendisi şöyle anlatır: Hâlimin başlangıcında, rüyâda Resûlullah&#8217;ı (sallallahü aleyhi ve sellem) gördüm. Gâyet yüksek bir dağın eteğinde, Eshâbı ile topluluk hâlinde idiler. Beni görünce, elleri ile benim yaklaşmamı işâret edip; &#8220;Beni bu dağın başına çıkar!&#8221; buyurdu.Ben de kendilerini omuzlarıma alıp, dağın tepesine çıkardım. &#8220;Ben sende böyle bir kuvvet bulunduğunu biliyordum. Fakat, başkaları da görsün ve bilsin diye sana bu işi yaptırdım.&#8221; buyurdular.</p>
<p>Yine ilk zamanlarda, rüyâda Hâce Şâh-ıNakşibend Behâeddîn Buhârî hazretlerini gördüm. Bâtınıma, kalbime öyle tasarruf etti ki, ayaklarımda mecâl kalmadı. Ondan sonra dönüp yürüyüverdiler. Ben de son gücümü sarfederek, arkalarından koştum ve yetiştim. Geriye dönüp, &#8220;Mübârek olsun!&#8221; buyurdular.&#8221;</p>
<p>Küçük yaştan îtibâren memleketi olan Taşkent&#8217;te ilim tahsîl eden Ubeydullah-ıAhrâr, ilim tahsîlinden artan zamanda Allahü teâlâya ibâdet etmek ve O&#8217;nun ismini anmakla geçirdi. Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için gayret etti.</p>
<p>Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri çocukluğundaki hâlini şöyle anlattı: &#8220;Küçüklüğümde, bende kuvvetli bir vâhime, hayâlgücü vardı. Şöyle ki; yalnızbaşıma evden dışarı çıkamazdım. Bir gece bana öyle bir hâl oldu ki, kalbim Ebû Bekr Şâşî&#8217;nin kabrini ziyâret etme şevki ile doldu. Hemen evden çıktım, kabri başına varıp, kabre karşı oturdum. Kalbime hiçbir korku gelmedi. Bir saat kadar böyle kaldım. Oradan Şeyh Hâvend Tâhûr&#8217;un kabrine gittim. Yine içimde bir vehm ve korku yoktu. Oradan Şeyh İbrâhim Kimyager&#8217;in kabrine, Şeyh Zeynüddîn Kûy-i Ârifan&#8217;ın kabrine gittim. İçimde hiçbir korku yoktu. Bundan sonra artık bende, kabirlerde ve korkulu yerlerde, büyüklerin rûhâniyyetinin bereketiyle hiçbir korku hâli kalmadı. Bundan sonra hiç korkmadım. Taşkent&#8217;in bütün mezarlarını dolaşmayı âdet edindim. Mezarlar birbirinden uzak yerlerde idi. Bir gecede hepsini dolaştığım oluyordu. Bu sıralarda yeni kendime gelmiştim. Ev halkı benim geceleri böyle dolaşmamdan telâşa düşmüş olacaklar ki, peşimden süt kardeşimi göndermişler. Benim ne yaptığımı öğrenmek istemişler. Bir gece Şeyh Hâvend Tâhûr&#8217;un kabri şerîfinin yanında idim. Süt kardeşim çıkageldi. Yanıma gelir gelmez, elini üzerime koyup titremeye başladı. &#8220;Sana ne oldu?&#8221; dedim. &#8220;Gözüme garip şeyler görünüyor, az kaldı helâk olacaktım.&#8221; dedi. Onu alıp, eve götürüp bıraktım. Ev halkına demiş ki: &#8220;Artık ondan şüphelenmeyiniz. Ondan dolayı hoşnud olunuz. Biliniz ki o, bizden bambaşka bir hâle düşmüş. Karanlık gecede, on kişinin bir grup hâlinde sokulamayacağı mezarlar başında kimsesiz, sabaha kadar kalmaktadır.&#8221; Ev halkı bunu öğrendikten sonra, benim bambaşka bir hâle tutulduğumu anlayıp, hakkımda başka ihtimâller düşünmediler.&#8221;</p>
<p>Yine şöyle anlatmıştır: &#8220;İlk zamanlarımda, bir gece Şeyh Ebû Bekr Kaffâl&#8217;ın mezarının başına gidip, oturmuştum. Bu mezar o kadar heybetli ve korku vericiydi ki, gündüzleri bile yanına yaklaşmaktan korkarlardı. Taşkend&#8217;de bir adam vardı. Bize karşı inâd ve muârız idi. Bize bir zarar yapmak için fırsat kollardı. Meğer o gece beni gözetleyip, tâkib etmiş. Ben mezarın başına varıp oturdum<br />
Başımı eğip murâkabeye dalınca, beni korkutup dehşete düşürmek için, birdenbire bir nâra atarak üzerime doğru gelmeye başladı. Hiç aldırmadım, murâkabe ve oturuşumu da bozmadım. O kişi, benim bu hâlimi görünce utandı. Ağlayarak önüme gelip, yüzüstü düştü. Benden özür diledi. Sonra bizim dostlarımızdan oldu.&#8221;</p>
<p>Ubeydullah-ı Ahrâr&#8217;ın yetiştirilmesinde özel bir gayreti olan dayısı Hâce İbrâhim onu ilim tahsîli için Taşkent&#8217;ten Semerkant&#8217;a gönderdi. İki yıl müddetle Mâverâünnehr&#8217;deki büyük âlim ve velîlerin ilim meclislerinde ve sohbetlerinde bulundu. Buhârâ&#8217;ya ve Herat&#8217;a da giden Ubeydullah-ı Ahrâr, buralarda ve diğer yerlerde Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî hazretlerinin talebelerinin büyüklerinden bir kısmıyla ve onların da meşhûr talebelerinden bir kısmıyla görüşüp, sohbetlerinde bulundu. Hâcegân yolunun diğer tabakasının büyüklerinden pekçok zâtla da görüşüp, sohbet etti. Horasan&#8217;a gitmeden önce, Seyyid Kâsım Tebrîzî hazretlerinin sohbetinde bulundu. Horasan&#8217;a gittikten sonra, bir defâ daha Seyyid Kâsım Tebrîzî&#8217;nin sohbetine gitti. Bundan başka Herat&#8217;ta bulunan evliyâ ve meşhûr zâtların da sohbetlerinde bulundu.</p>
<p>Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri, hocalarından Seyyid Kâsım Tebrîzî&#8217;nin sohbetinde bulunmasını şöyle anlatmıştır: &#8220;Ömrümde, Seyyid Kâsım Tebrîzî&#8217;den büyük zât görmedim. Zamânın şeyhlerinden hangisine gitsem, bana bir nisbet hâsıl oluyordu. Fakat bu nisbetler bir müddet sonra geçiyordu. Seyyid Kâsım Tebrîzî&#8217;nin sohbetlerinde öyle bir tesir ve keyfiyet hâsıl oldu ki, elden bırakmak mümkün değildi. Huzûruna her gidişimde, bütün kâinâtı, dâirenin merkezi misâli onun etrâfında dönüyor ve onda yokluğa kavuşuyor gördüm. SeyyidKâsım Tebrîzî, Hâce Behâeddîn Nakşibend hazretlerinin sohbetinde bulunmuş ve nisbetlerini o yoldan almış. Anlaşıldığına göre, &#8220;Hâcegân&#8221; yolunda idi. Bir kapıcısı vardı. Kimse ondan izinsiz huzûruna giremezdi. Kapıcıya; &#8220;Buraya ne zaman Türkistanlı bir genç gelirse, ona mâni olma! Bırak istediği zaman benim yanıma girsin.&#8221; diye tenbihte bulunmuştu. Her gün kapısına varırdım, izin verilmiş olduğu hâlde huzûruna iki-üç günde bir girerdim. Talebeleri, bana izin verildiği hâlde huzûrlarına niçin her gün çıkmadığıma hayret ederlerdi. Seyyid Kâsım hazretlerinin sohbetleri çok tatlı ve o kadar hoş idi ki, gelenler ayrılmak istemezdi. Sohbetin sonuna gelince talebelerine verdiği bir işâretle dağılmalarını bildirirdi. Beni hiçbir vakit huzûrundan kaldırmamıştı. Yakınlarına &#8220;Bâbu&#8221; diye hitâb ederdi. Bana; &#8220;Bâbu senin adın nedir?&#8221; diye sordu. Ubeydullah (yâni Allah&#8217;ın kulu) dedim. &#8220;İsminin mânâsını gerçekleştir&#8221; buyurdu.</p>
<p>Mevlânâ Fethullah Tebrîzî şöyle anlatmıştır: &#8220;SeyyidKâsım&#8217;ın sohbetine çok devâm ederdim. Tasavvufa öyle merak salmıştım ki, tasavvufa dâir ince meselelerin konuşulduğu bu mecliste sabahlardım. Gözüme uyku girmezdi. Bir defâsında Seyyid Kâsım&#8217;ın sohbetindeyken, içeriye Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr girdi. Seyyid Kâsım, onu büyük bir alâka ile karşıladıktan sonra, garîb, meârif ve acâib hikmetler konuşmaya başladılar. Dikkat ettim, Ubeydullah-ı Ahrâr&#8217;ın her ziyârete gelişinde, SeyyidKâsım gayr-i ihtiyârî en ince meseleleri ve sır bahislerini açardı. O zaman öyle hâller olurdu ki, başka zaman o şekilde olmazdı. Bir gün Ubeydullah-ı Ahrâr, Seyyid Kâsım&#8217;ın meclisinden kalkıp gittikten sonra, Seyyid Kâsım bana; &#8220;Mevlânâ Fethullah! Bu kâfilenin dili, sözleri gâyet tatlıdır. Ama yalnız dinlemekle iş bitmez. Eğer himmet sâhiplerinin temenni ettiği saâdete kavuşmak istersen, bu Türkistanlı gencin eteğini bırakma! O, zamânın bir hârikası, devrânının bir tânesidir. Ondan çok büyük işler, tecellîler zuhûr edecek ve dünyâ onun velâyet nûruyla dolacaktır.&#8221; Seyyid Kâsım&#8217;ın bu sözlerinden, içime Ubeydullah-ı Ahrâr&#8217;ın kemâl ve olgunluk zamânına ulaşma arzusu düştü. Sultan Ebû Saîd zamânında, Ubeydullah-ı Ahrâr Taşkent&#8217;ten Semerkand&#8217;a geldi. Hizmetine girdim. Kısa zamanda Seyyid Kâsım&#8217;ın işâret ettiği üstünlükleri onda görüp anladım.&#8221;</p>
<p>Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri şöyle anlatmıştır: &#8220;Bir gün SeyyidKâsım hazretleri bana; &#8220;Bâbu! Zamânımızda hikmet ve hârika niçin az zâhir oluyor, bilir misin? Çünkü bu zamanda bâtının tasfiyesi, kalbin temizlenmesi pek az insanda kalmıştır. Olgunluğa ulaşmak, bâtının, gönlün, kalbin tasfiyesi iledir. Bâtının tasfiyesi, kalbin temizlenmesi, helâl lokma yemekle mümkündür. Bu zamanda helâl lokma yiyen pek azdır. Bâtınını tasfiye etmiş insan da yok gibidir ki ondan ilâhî esrâr nasıl tecellî etsin?&#8221; dedikten sonra kendisi ile ilgili olarak da; &#8220;Elim tuttuğu zaman, takye diker onun parası ile geçinirdim. Felç geçirip elim tutmaz olduktan sonra, babamdan kalan kütüphâneyi satarak, ticâret sermâyesi yaptım ve onunla geçinmeye başladım&#8221; dedi.</p>
<p>Ubeydullah-ı Ahrâr&#8217;ın sohbetinde bulunduğu zâtlardan biri de,Behâeddîn Ömer hazretleridir. Bu hocası hakkında buyurdu ki: &#8220;Bana Horasan şeyhlerinden Behâeddîn Ömer&#8217;in tavırları gâyet hoş gelirdi.Ekseriyetle oturup sohbet ederler, gelenlerin hâline münâsib muâmele eder, hiçbir sûretle kendini halktan üstün tutmazdı.&#8221;</p>
<p>Ubeydullah-ı Ahrâr, dört sene bu hocasının yanında kalıp, sohbetlerine devâm etti. Bundan sonra, en başta gelen hocası Yâkûb-i Çerhî hazretlerine talebe oldu ve onun sohbetinde kemâle ulaştı. Bu hocası ile tanışmasını şöyle anlatmıştır:</p>
<p>Herat&#8217;a gittiğim zaman, güzel yüzlü ve hoş kılıklı bir tüccar ile tanıştım. Hâcegân yolunda olduğu anlaşılıyordu. Bu yolu kimden aldığını sordum. Yâkûb-i Çerhî&#8217;den aldığını söyledi. Bana Yâkûb-i Çerhî&#8217;nin büyüklüğünü ve üstün hâllerini anlattı.Bunun üzerineYâkûb-i Çerhî&#8217;nin sohbetine kavuşmak için, ikâmet ettiği yer olan Helfetû&#8217;ya gitmek üzere yola çıktım. Çiganiyân&#8217;a varınca hastalandım. Yirmi gün orada kaldım. Bu sırada Yâkûb-i Çerhî hakkında menfî sözler işittim. Seyahatime devâm edip etmeme husûsunda tereddüde düştüm. Fakat bu kadar yol aldıktan sonra, geri dönülmeyeceğini düşünerek yola devâm ettim. Yâkûb-i Çerhî hazretlerinin huzûruna kavuşunca, bana büyük iltifât gösterdi. Bundan sonra bir başka gün tekrar ziyâretine gittiğimde, bu sefer sert ve haşmetli davrandı. Bunun sebebini; yolda iken aleyhinde bulunanların sözlerine bakarak huzûruna gidip gitmemek husûsunda tereddüde düşmüş olmamdan dolayıdır, diye düşündüm. Aradan bir saat geçmeden, bana tekrar çok lütuf ve iltifatta bulundu. Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî hazretleri ile buluşmasını, sohbetine kavuşmasını ve münâsebetlerini anlattı. Sonra bana elini uzatıp; &#8220;Gel bîat eyle, talebem ol!&#8221; buyurdu. O anda yüzüne baktım yüzünde cüzzam lekesine benzer bir beyazlık gördüm. Bu sebeple hemen bîat edemedim. Bunu anlayıp, hemen elini geri çekti. Baktım, yüzü birden bire değişip, öyle güzel bir hâl aldı ki sîmâsının güzelliğine hayran kaldım. Kalbimde hâsıl olan muhabbet sebebiyle, kucaklayıp sarılmamak için kendimi zor tuttum. Bu defâ elini yeniden uzatıp;</p>
<p>&#8220;Şâh-ıNakşibend Behâeddîn Buhârî hazretleri bu elleri tutup; senin elin, benim elimdir. Her kim senin elini tutarsa, benim elimi tutmuş olur.&#8221; buyurdu. Sonra sesini yükselterek; &#8220;Bu el, Behâeddîn Buhârî&#8217;nin elidir, tutun!&#8221; buyurdu. Hemen mübârek ellerini tuttum. Bana, vukûf-ı adedi (tek sayı) üzere nefy ve isbât (Lâ ilâhe illallah) zikrini tâlim etti. Sonra: &#8220;Bize hocamızdan gelen usûl budur. Eğer siz, tâlibleri cezbe yoluyla terbiye etmek isterseniz, edebilirsiniz.&#8221; buyurdu.</p>
<p>Ubeydullah-ı Ahrâr, Yâkûb-i Çerhî hazretlerinin sohbetinde üç ay kaldı.Ondan feyz alıp, tasavvuf hâllerinde yükseldi. Ondan icâzet (diploma) aldı. İnsanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmak üzere vedâlaşıp ayrılırken, hocası ona, râbıta şartını anlattı ve; &#8220;Bu yolu tâlim ederken dehşet hissi vermemeye dikkat et! Emâneti isteklilere ve istidâtlılara ulaştır!&#8221; buyurdu.</p>
<p>Yâkûb-i Çerhî, talebesi Ubeydullah-ı Ahrâr hakkında şöyle buyurmuştur: &#8220;Bir talebe, bir büyüğün huzûruna gelince, Hâce Ubeydullah gibi gelmelidir. Kandili takmış, fitili ve yağını hazırlamış, onun yanması için sâdece bir ateş tutmak gerekecek.&#8221;</p>
<p>Ubeydullah-ıAhrâr hazretleri yirmi dokuz yaşında iken, ilim tahsîlini tamamlayıp, tasavvufta yüksek derecelere kavuşmuştur. Yirmi dokuz yaşından sonra memleketine dönüp, helâl kazanmak için zirâatle ve insanlara doğru yolu göstermekle meşgûl olmaya başladı. Kısa zamanda mahsûlleri o kadar bereketli oldu ki idâresi için vekil tâyin etti. 1300&#8242;den fazla çiftliği vardı. Herbirinde üç bin amele çalışırdı. Allahü teâlâ onun mahsûlüne öyle bir bereket verdi ki, her sene sekiz yüz bin batman zâhire uşr verirdi. Anbarlarına konulan mahsûl, her çıkardıklarında, koyduklarından fazla geliyordu. Bu hâli görenler, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerine hayrân kalıp, daha çok bağlanıyorlardı. Kendisi bu husûsta; &#8220;Bizim malımız, fakîrler içindir. Bunca malın hassası işte bu noktadadır&#8221; buyurmuştur.</p>
<p>Ubeydullah-ı Ahrâr, tenhâda olsun, kalabalıkta olsun, zâhirî ve bâtınî edeblere çok dikkat ederdi. Sabaha kadar hep iki diz üstü oturduğu çok olurdu. Hizmetinde olanlara ve herkese, ihsânları, lütufları çoktu. Meşakkati, zorluğu kendisi yüklenip, başkalarının rahatını, kendi istirahatine tercih ederdi. Ömrü boyunca kimseden bir şey almamış, verilen şeyleri kabûl etmemiştir. Büyüklerden bir zât, kendi eliyle beyaz kuzu yününden bir kaftan dikip, ona gönderirdi. Bu hediyenin helâl maldan olmasına çok dikkat etmişti. Kaftan kendisine verildiğinde; &#8220;Bu kaftanı giymek câizdir. Fakat ben, ömrüm boyunca kimseden hediye kabûl etmedim. Bunu gönderen zâttan özür dileyin ve bu defâ bu kaftanı, bizim hediyemiz olarak kendisine takdim edin.&#8221; demiştir.</p>
<p>Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri, bir defâsında talebeleri ve sevenleriyle birlikte, büyük bir kalabalık hâlinde, şehre çok uzak olan bir arâziden geçiyorlardı. Hava çok sıcaktı. Uzakta kara çadırlardan bir oba görünmüştü. Bu obadan üç kişi, hediye takdim etmek üzere yanlarına yaklaştı. Birisinin omuzunda semiz bir keçi, birinin de kucağında, tahtadan büyük bir çanak içinde yoğurt vardı. Bu üç kişiden oba reisi olan kimse, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerine yaklaşıp, getirdiklerini hediye olarak takdim etmek istediklerini bildirerek; &#8220;Bu keçi helâl maldır ve size vermek üzere ayrılmıştır. Yoğurt da temizdir. Kabûl buyurmanızı istirhâm ederim.&#8221; dedi. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri; &#8220;Ben kimsenin hediyesini kabûl etmedim. Keçiyi yine sürüye kat. Yoğurda gelince, parasını verip alabiliriz&#8221; dedi. Oba reisi yoğurdun buralarda kıymeti olmaz, boldur. Kimse para ile yoğurt almaz. Lütfen kabûl buyurunuz.&#8221; dedi. &#8220;Kabûl etmeyiz.&#8221; buyurup, hizmetçilerinden birine işâret edip, yoğurdu bir Şahrûh altınına satın aldırdı. Önce kendisi yedi. Sonra yanında bulunanların hepsine ikrâm ettiler.</p>
<p>Ubeydullah-ı Ahrâr&#8217;ın, bütün ömrü boyunca tanıdıklarına ve tanımadıklarına, dost-düşman herkese yardım ve şefkati pekçok idi. Hiç kimseyi ayırd etmeden yaptığı iyilik ve hizmetler dillere destan idi. &#8220;Ben bu yolu, tasavvuf kitaplarından değil, halka hizmetten elde ettim. Herkesi bir yoldan götürürler. Bizi hizmet yolundan götürdüler. Hayır umduğum herkese hizmet ederim.&#8221; buyurmuştur.</p>
<p>Kendisi şöyle anlatmıştır: &#8220;Semerkand&#8217;daMevlânâ Kutbüddîn Medresesinde, iki-üç hastanın hizmetini üzerime almıştım. Hastalıkları arttığından, yataklarını kirletirlerdi. Ben onları elimle yıkayıp, çamaşırlarını giydirirdim. Devamlı hizmet ettiğim için, hastalıkları bana da geçti ve yatağa düştüm. Bu hâlimle bile, birkaç testi su getirip, hastaların kirlerini yine ben yıkamaya devâm ettim.&#8221;</p>
<p><strong>Reşehât </strong>kitabının müellifi şöyle anlatmıştır: &#8220;Bu fakîr, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin gece-gündüz hizmetinde iken, hiç esnediklerini görmedim. Öksürük veya benzeri sebeblerle ağızlarından bir şey çıkardığına şâhid olmadım. Sümkürdüklerini de görmedim. İnsanlar arasında veya yalnızken, bir defâ bile bağdaş kurarak oturduklarını görmedim.&#8221;</p>
<p>Otuz beş yıl hizmetinde bulunan Mevlânâ Ebû Saîd de şöyle anlatmıştır: &#8220;Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin üzüm, elma, ayva ve benzeri meyveleri yerken kabuklarını ağzından çıkardığını hiç görmedim. Sümkürdüklerine ve tükürdüklerine de şâhid olmadım. Bâzan nezle ve grip olurdu. Bu hâllerinde bile tiksinti verecek bir davranışta bulunmazdı. Hiçbir uzvunda uygunsuz bir hâl, görenlere tiksinti ve rahatsızlık verecek bir davranışı görülmemiştir. Yalnız iken de, başkaları ile bir arada iken de, dâimâ edeb ve güzel muâmele ile hareket ederdi.&#8221;</p>
<p>Seyyid Abdülkâdir Meşhedî, Sultan Ebû Saîd Mirzâ zamânında, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin sohbetinde bulunmak üzere Semerkand&#8217;a gitti ve onun sohbetiyle şereflendi. Şöyle anlatmıştır: &#8220;Yatsı namazını kıldıktan sonra, bana; &#8220;Seyyid Abdülkâdir bizim misâfirimizdir. Bu geceyi bizimle birlikte ihyâ etmeyi istiyor. Biz bâzı dostlarla oturmak isteriz. Sen gençsin, istirahat et.&#8221; buyurdu. Bunun üzerine; &#8220;Eğer izin verirseniz, sizinle berâber olayım.&#8221; dedim. Sonra; &#8220;Eğer kendinde oturmağa güç bulursan olur&#8221; buyurdu. Ben de üç kişi ile birlikte o sohbet meclisinde bulundum. O gece sabaha kadar, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin hâllerini gördüm. Devamlı iki diz üstünde, tevâzu ile oturdu. Dizlerini hiç değiştirmedi.Hep hareketsiz oturdu, hiçbir uzvunu oynatmadı.Teheccüde kalktı, namazdan sonra yine aynı şekilde sabah namazı vaktine kadar vekar ile oturdu. Hiç hareket etmedi. Ben genç olmama rağmen, her saatte bir dizimi değiştirdim. Uyumamak için kendimi zor tuttum. Sonra sabah namazını kılmak üzere kalktılar, yatsı namazı abdesti ile sabah namazını kıldılar.&#8221;</p>
<p>Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin kerem ve lütfu o kadar çoktu ki, talebelerinin ve sevenlerinin rahatını düşünür, bunun için kendisi mihnet ve meşakkat çekerdi. Mîr Abdülevvel hazretleri şöyle yazmıştır: &#8220;Ubeydullah-ı Ahrâr, talebeleri ile birlikte bir bahar mevsimi başında,Keş&#8217;e gitmek üzere yola çıkmışlardı. Bir gece yolda, bir dağ eteğinde gecelemeleri gerekti. Talebeleri hemen bir çadır kurdular. Akşam namazından sonra şiddetli bir yağmur başladı. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri biraz sonra dışarı çıktı. Talebelerin ve hizmetçilerin çadıra girmesini söyledi. Bu emri üzerine hepsi çadıra girdiler. Başka bir çadır da yoktu. O gece sabaha kadar yağmur yağdı, seller aktı. Sabah namazını kıldıktan sonra, talebelerine ve diğer dostlarına; &#8220;Siz yağmur altında iken, ben çadırda durmayı tercih etmedim.&#8221; buyurdu. Bunun üzerine, talebeleri kendisinin çadırda bulunması sebebiyle, edebinden yanına girip de geceleyemeyecek olan talebelerinin yağmur altında kalmalarını istemediğini anladılar. Kendisi çadırdan uzaklaşıp, geceyi çadırın dışında bir yerde geçirmişti.&#8221;</p>
<p>Bir defâsında da, bir yaz mevsiminde talebeleri ile birlikte tarlalarından birine gitmişlerdi. O gün şiddetli bir sıcak vardı. Tarlada sâdece bekçinin küçük bir kulübesi bulunuyordu. Talebeleri, onunla birlikte bu kulübeye girip gölgelenmekten hayâ ettiler. Edeblerinden girmediler. Başka gölgelenecek bir yer de yoktu. Sıcak iyice şiddetlenince, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri atını istedi. &#8220;Zirâat için sürülen yerleri görmek istiyorum.&#8221; diyerek, atına binip oradan uzaklaştı. Güneşin yakıcı sıcağı dayanılmaz hâle gelince, bir derede başını gölgeleyecek kadar bir yerde, hava serinleyinceye kadar istirahat edip, sonra talebelerinin yanına döndü. Talebeleri sonradan, hocalarının oradan uzaklaşıp, kendilerinin gölgelenmelerini istediğini anladılar.</p>
<p>Talebelerinden Şeyh İyân şöyle anlatmıştır:</p>
<p>Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleriyle, bir bahar mevsiminde yola çıkmıştık. Yolumuz, sel sularıyla dolup taşarak akan bir dereye rastladı. Karşıya geçmemiz îcâb etti. Talebeler karşıya geçmek üzere saz ve kamışlardan sal yapıp, sudan geçtiler. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri de karşıya geçmek için sallardan birine bindi. Beni de yanına aldı. Hareketten biraz sonra, derenin ortasında suyun büyük bir hızla aktığı noktaya gelmiştik. Bindiğimiz salın kamışları çözülmeye başladı. Sular, bağlar gevşediğinden kamışları ve sazları sökerek salı dağıtıyordu. Ben çok korktum. Karşı sâhile bir ok atımı mesâfe vardı. Suyun şiddetle aktığı yeri aşıp karşıya ulaşmamız mümkün değildi. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri bu hâle hiç aldırmadan oturuyordu. Kamışlar git gide biraz daha çözülüp dağılıyor, ben ise korkudan eriyordum. Hocamın yanında, onun rûhâniyyetine, tasarrufuna sığınıp, tevekkülle bekledim. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri bu durum karşısında birdenbire &#8220;Allah!&#8221; diye bağırdı. Derin bir ürperti geçirerek, neticeyi bekledim. Bindiğimiz sal, suyun en şiddetli aktığı noktayı geçti. Sazlardan ve kamışlardan hiçbiri çözülmeden, sal karşı kıyıya ulaştı. Kıyıya gelince, hocam bana;&#8221;Kalk!&#8221; buyurdu. Kalkıp, sal üzerinden kıyıya atladım. Kendisi de indi. Mübârek ayaklarını yere basar basmaz, sal birdenbire bir çöp yığını hâline gelip, su üzerinde dağılıverdi.&#8221;</p>
<p>Mevlânâzâde Nizâmeddîn anlatır: &#8220;Kış zamanıydı. Günlerin en kısa olduğu bir mevsimde, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleriyle bir köyden bir köye gidiyorduk. İkindi namazını yolda kıldık. Güneş solmaya başlamış ve ufuk çizgisine yaklaşmıştı. Menzilimiz gâyet uzaktı ve bu vaziyette oraya gecenin geç saatlerinden evvel varmak ihtimâli yoktu. Etrafta ise barınılacak hiçbir yer bulunmuyordu. Her taraf bozkırdı. Kendi kendime; &#8220;Menzil ırak, vakit akşam, yol korkunç, hava soğuk, sığınılacak yer yok; hâlimiz ne olacak?&#8221; diye düşünmeye başladım. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri, atını hızla sürüp gidiyor ve hiçbir telâş eseri göstermiyordu. İçimden bu düşünceler geçince, başlarını bana döndürdüler ve; &#8220;Yoksa korkuyor musun?&#8221; diye sordular. Sükût ettim. &#8220;Atını sıkı sürüp yol almaya bak! Belki güneş batmadan menzilimize ulaşırız&#8221; buyurdu. Böylece atlarımızı sıkı sürerek yol almaya başladık. Bir hayli gittikten sonra, güneşin yerinde durduğunu gördüm. Ufka yakın bir noktada ve göğe çivilenmiş gibiydi. Köye girer girmez, sanki güneş söndürülmüş gibi, birdenbire zifirî karanlık içinde kaldık.&#8221;</p>
<p>Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin talebelerinden ticâret işlerine bakan Mevlânâ Necmeddîn şöyle anlatmıştır: Bir defâsında büyük bir kervan hâlinde, develerimiz ticâret eşyâsı yüklü olarak dönerken, eşkıyâ yolumuzu kesti. Kervanda bulunanlar, eşkıyâyı görünce büyük bir dehşete kapıldı. Mallarını gitmiş, kendilerini de esir edilmiş düşündüler. Ben içimden dedim ki; Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin bana emânet edilmiş mallarını, cenk etmeden eşkıyâya teslim etmek talebelik şânına uymaz. Böyle bir hareket mertlik ve insanlıktan uzaktır. En iyisi, hocamın mallarını muhâfaza etmek yolunda şehîd olmaktır. Böyle düşünerek, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin rûhâniyyetinden yardım isteyerek kılıcımı çektim. O ânda kendimi, hocam Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri şeklinde gördüm ve eşkıyâ üzerine at sürerek, kılıç sallamaya başladım. Sonunda eşkıyânın kervanı bırakıp kaçtığını gördüm. Hâlbuki eşkıyâ bizden fazla idi. Benim maksadım şehîd olmaktı. Kervandakiler, bu hâle benden daha çok hayret etti. Kaldı ki, ömrümde cenk etmiş ve çarpışma nedir bilen bir insan da değildim. Bu işin Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin tasarrufu ile olduğunu anladım. Huzûruna gittiğimde, hâdiseyi bütün teferruatıyla anlattım. Buyurdu ki: &#8220;Zayıflar, kuvvetli düşmanla karşılaştıkları zaman, kendi kuvvetlerinden geçerler ve büyüklerin rûhâniyyetinden yardım isterlerse, Allahü teâlâ onlara öyle bir kuvvet verir ki, onunla düşmanlarını yenerler.&#8221;</p>
<p>Ubeydullah-ı Ahrâr zamânında, Taşkend&#8217;de şeyhlik iddiâsında bulunup, irşâd makâmına kurulup oturan pek çok kimse vardı. Bunlar, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerine karşı kıskançlık ve ayrılık gösterirlerdi. Neticede, hepsi tek tek silinip gittiler. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri, Bagistan&#8217;dan Taşkend&#8217;e gelip, tâlibleri irşâd ile meşgûl olduğu zaman orada bir âlim vardı. Etrâfında çok talebe toplanmıştı. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin tasarrufunu ve üstünlüğünü görünce, hasedinden çatlayacak hâle geldi. Bir gün meclisine gidip, tasarrufu ile Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerini tesir altında bırakıp, müflis göstermek istedi. Gözlerini Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerine dikip, tesir altında bırakmak için bütün gayretini topladı. Altından kalkılmaz bir yük havâle etmek istiyordu. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri de, onun tesirini defetmeye koyuldu. Böylece bir saat geçti. Nihâyet Ubeydullah-ı Ahrâr ayağa kalkıp, o kişiye yaklaşıp yanında duran havluyu çekti ve yüzüne çarparak; &#8220;Aklı bozulmuş bir divâne ile ne uğraşıyorum!&#8221; dedi ve oradan uzaklaştı. Bu karşılık üzerine kendinden geçip yere yuvarlanan âlim, aklını bozdu ve bütün bilgisini kaybetti. Pazarlarda çırıl çıplak gezmeye kalkışacak kadar aklî dengesini kaybedip, perişân hâle düştü.</p>
<p>Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin yakınlarından biri, bir defâsında haram bir işi yapmak üzere iken, Ubeydullah-ı Ahrâr birdenbire; &#8220;Ne yapıyorsun?&#8221; diye seslenip, îkâz etti. O kimse yerinden fırlayıp, kendine geldi ve haram işlemekten vaz geçti. Biraz sonra Ubeydullah-ı Ahrâr evine gelip; &#8220;Allahü teâlânın yardımı olmasaydı, şeytana kapılmış gitmiştin!&#8221; buyurdu. Yine aynı kişi, bir gece şarap içmek istedi. Bir yakınını, gece karanlığında kendisine şarap alıp getirmesi için gönderdi. Gönderdiği kimse şarabı alıp gelince, onun bulunduğu evin önünde durup, şarap testisini yukarıdan sarkıttığı bir sepete koydu. O da sepeti yukarı çekmeğe başladı. Çekerken, sepet duvara çarpıp ipi koptu, yere düştü ve şarap testisi kırıldı. Şarap isteyen kimse, bilinmesinden korkarak, sabahleyin erkenden kalkıp kırılan şarap testisinin parçalarını topladı. Bundan hemen sonra, Ubeydullah-ı Ahrâr o kimsenin evine geldi. &#8220;Gece yukarı çektiğin testinin sesi kulağıma geldi. Eğer o testi kırılmasaydı, benim kalbim kırılacaktı ve bir daha seninle buluşmama imkân kalmayacaktı&#8221; buyurdu.</p>
<p>Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri buyurdu ki: &#8220;Muhammed aleyhisselâmın ümmetinden &#8220;Mesh&#8221; yâni sûretinin değiştirilmesi, hayvan sûretine döndürülmesi kaldırılmıştır. Fakat bâtından, mânen sûretin değişmesi kaldırılmamıştır. Bâtından sûretin hayvan sûretine çevrilmiş olmanın alâmeti, büyük günah işleyen kimsenin bu günahları işlemekten, bâtının, kalbinin elem duymaması, işlediği haramlar sebebiyle müteessir olmaması, fısk ve isyân olan işlerde ısrâr etmesidir. Bu öyle bir dereceye ulaşır ve işlediği büyük günahlardan dolayı kalbi o kadar kararır ki, artık tenbih ve nasîhat da yapılsa gafletten uyanmaz.&#8221;</p>
<p>Mevlânâ Gilân Ziyâretgâhî hazretlerinin oğlu Mevlânâ Burhâneddîn Muhammed şöyle anlatmıştır: &#8220;Ubeydullah-ıAhrâr hazretleri, Şeyh Şâhin&#8217;in evinden çıktığı sırada, büyük biraderlerimMevlânâ Abdürrahmân ve Mevlânâ Ebü&#8217;l-Mekârim önüne geçip, herbiri evine dâvet etti.Teşrif etmesi için istirhâm ettiler. Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr bana; &#8220;Sen niçin dâvet etmezsin?&#8221; buyurdu. &#8220;Bu arzu, gönlümde haddinden fazladır. Fakat ağabeylerimin yanında küstahlık etmedim&#8221; dedim. Bana, iki batman un ile çorba pişirmemi söyledi. &#8220;Bundan fazla bir şey yapma!&#8221; buyurdu. Emrini yerine getirdim. Köyün âlimleri, sâlihleri ve fakirleri, Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin teşrifini duyar duymaz, grup grup evime gelmeye başladı. İki büyük sofa, gelenlerle doldu. İki sofa arasındaki mâbeyn de doldu. Yine gelenleri almadı. Bir kısmı da, dam saçağının altına ve evin dışına oturdu. Ben bu kalabalığı görünce, hatırımdan; &#8220;Bu kadar kimse geldi&#8221; diye geçti. Hâce Ubeydullah hazretleri bana tekrar; &#8220;İki batman undan başka bir şey pişirme!&#8221; buyurdu. Bir türlü, biraz daha pişireyim diyemedim. Son derece telâşlanıp, tereddüdde kaldım. Bu hâlde iken, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri başını kaldırıp; &#8220;Söyleyeceğimi söyledim. Söylediğim gibi yap, fazla pişirme!&#8221; buyurdu. Bu emri üzerine, çorba pişirip, büyük bir kaba doldurdum. O kabdan da, kâselere ve tabaklara doldurarak, iki sofada ve mâbeynde oturan misâfirlere dağıttım. Komşulardan emânet tabak toplatıp, onlarla da dışarıdaki topluluğa çorba dağıttım. Herkese yetip, arttı. Emânet aldığım tabaklara da doldurup, sâhiblerine gönderdim. Orada bulunanlar da, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin kerâmetiyle yemeğin herkese yetip arttığını görerek, hayret ettiler. Böylece onu daha çok sevip, bağlılıkları arttı.&#8221;</p>
<p>Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri, zamânının sultanları üzerinde büyük bir tesire sâhipti. Sultanlara sözü geçer, müslümanların rahatı için onlara nasîhat ederdi. Kendisi şöyle anlatmıştır: &#8220;Eğer biz şeyhlik yapsaydık, zamânımızda hiçbir şeyh kendisine talebe bulamazdı. Fakat bize başka iş emredildi. Bizim işimiz, müslümanları zâlimlerin şerrinden korumaktır. Bu sebeple, pâdişâhlar ile görüşmek ve onların gönlünü avlamak, dilediğimiz istikâmete çevirmek bize vazife olmuştur. Allahü teâlâ bize öyle bir kuvvet verdi ki, eğer isteseydim, ilâhlık dâvâsında bulunan Çin pâdişâhını bir mektubla öylesine tesir altında bırakırdım ki, sultanlığı terkedip, yalın ayak koşarak kapıma gelirdi. Bununla berâber biz, Allahü teâlânın bu husustaki takdîrini beklemekteyiz. Bizim makâmımızda edebli olmak lâzımdır. Bu edeb de, kulun kendi irâdesini bırakıp, Rabbinin irâdesine teslim olmasıdır.&#8221;</p>
<p><strong>Reşehât </strong>kitabının müellifi şöyle anlatmıştır: &#8220;Bir gün Sultan Ahmed Mirzâ, Hâce Ubeydullah-ıAhrâr hazretlerini Mâtürîd köyünde ziyârete geldi. Huzûruna girince, geride iki dizi üzerine edeble oturdu. Ubeydullah-ı Ahrâr, ona çok iltifât etti. Buna rağmen Sultan Ahmed Mirzâ, onun heybeti karşısında tir tir titriyor, alnından ter damlaları dökülüyordu.&#8221;</p>
<p>Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerine bir gün rüyâsında şöyle denildi: &#8220;İslâmiyet, senin hizmetinle, mededinle kuvvet bulacak.&#8221; Bunun üzerine bu iş, sultanları ve emîrleri vâsıta etmeden yerine gelmez diyerek, zamânın sultânı ile görüşmek üzere Semerkand&#8217;a gitti. Bu yolculuğunda Mevlânâ Nâsıruddîn Etrârî de yanında bulunuyordu. O, şöyle anlattı: &#8220;O zaman Semerkand&#8217;da Mirzâ Abdullah sultan idi. Semerkand&#8217;a vardığımız zaman, Mirzâ Abdullah&#8217;ın beylerinden biri, HâceUbeydullah hazretlerini karşıladı. Hâce hazretleri ona dedi ki: &#8220;Bizim buralara kadar gelmekten maksadımız, sizin Mirzâ&#8217;nız ile görüşmektir.&#8221; Karşılamaya gelen bey, edebsizce şöyle cevap verdi: &#8220;Bizim Mirzâ&#8217;mız, pervâsız bir gençtir. Onunla görüşmek kolayca kabûl edilir bir iş değildir. Hem dervişlerin bu sultanla görüşmekte ne maksadları olabilir?&#8221; Ubeydullah-ıAhrâr hazretleri bu sözden gadaba gelip; &#8220;Bize Sultan ile görüşmek emredilmiştir. Ben buraya kendi kendime gelmedim. SizinMirzâ&#8217;nız eğer pervâsız ise, onu değiştirip yerine pervâlı olan birini getirirler!&#8221; buyurdu. Bunun üzerine karşılamaya gelen o bey ayrılıp gitti. O gidince Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri onun ismini mürekkeple duvara yazdı. Sonra parmağını ağzında ıslatarak sildi. &#8220;Bizim işimiz, o sultandan ve onun kumandanlarından beklenemez, gidelim!&#8221; dedi. O gün Taşkend&#8217;e döndüler. Bir hafta sonra, o karşılayan ve edebsizlik eden bey vefât etti. Bir ay sonra da, Türkistan&#8217;daMirzâ Ebû Saîd zuhûr edip, Mirzâ Abdullah&#8217;ı öldürüp, mülküne el koydu. Yerine sultan oldu.&#8221;</p>
<p>Talebelerinin ileri gelenlerinden biri şöyle anlatmıştır: &#8220;Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri ile Firket denilen yerde idik. Bir gün kâğıt ve kalem istedi. Kâğıt üzerine birkaç isim yazdı.Bu sırada &#8220;SultanEbû Saîd Mirzâ&#8221; diye bir isim yazıp, cebine koydu. O sırada Ebû Saîd Mirzâ&#8217;nın hiçbir yerde nâmı ve nişânı yoktu. Yakınlarından biri sormaya cesâret gösterip; &#8220;Bir takım isimler yazdıktan sonra, Ebû Saîd Mirzâ ismine alâka gösterip, onu cebinize koydunuz. Bu isim kime âittir?&#8221; dedi. Buyurdu ki: &#8220;Bu o kimsedir ki; siz, biz, Semerkand, Taşkend ve Horasan, yakında onun tebeası olsa gerektir.&#8221; Pek kısa bir zaman sonra, Türkistan&#8217;dan Mirzâ Ebû Saîd&#8217;in sesi yükseldi. Meğer Mirzâ Ebû Saîd, rüyâsında Ahmed Yesevî hazretlerini görmüş. Rüyâda Ahmed Yesevî hazretleri, Ubeydullah-ıAhrâr hazretlerine Mirzâ Ebû Saîd için Fâtiha okumasını işâret etmiş, o da okumuştur. Yine bu rüyâsında, SultanEbû Saîd Mirzâ, Ahmed Yesevî hazretlerinden kendisine Fâtiha okuyan zâtın ismini sormuş ve sîmâsını zihninde tutmuş. Uyanır uyanmaz, Ubeydullah-ı Ahrâr&#8217;ın kim olduğunu sorup araştırdığında; &#8220;Evet, Taşkend&#8217;de buyurduğunuz gibi bir azîz vardır.&#8221; dediler. Hemen atına binip, maiyeti ile Taşkend&#8217;e doğru yola çıktı. Bu sırada Ubeydullah-ı Ahrâr Firket&#8217;e doğru yola çıkmıştı. Sultan onun Firket&#8217;e gittiğini duyunca, atını oraya doğru sürdü. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri, Sultan&#8217;ı,Firket yakınlarında karşıladı.SultanEbû Saîd Mirzâ, Ubeydullah-ıAhrâr hazretlerini uzaktan görünce; &#8220;İşte rüyâda gördüğüm azîz!&#8221; diyerek, atından inip ayaklarına kapandı. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri de Sultân&#8217;a alâka gösterip, sohbet etti. Sultan, bu sohbetin câzibesi ile, Ubeydullah-ı Ahrâr&#8217;dan kendisi için Fâtiha okumasını istedi. &#8220;Fâtiha bir kere okunur.&#8221; buyurarak, Sultân&#8217;ın gördüğü rüyâya işâret etti.</p>
<p>Bu görüşmesinden sonra, Sultan Ebû Saîd Mirzâ&#8217;nın etrâfında çok asker toplandı. Bunun üzerine Semerkand&#8217;ı almak istedi. Durumunu Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerine arzetmek üzere huzûruna tekrar geldi.Maksadını anlatıp, himmet istedi. &#8220;Ne niyet ile fethetmeyi istiyorsun? Eğer İslâmiyeti kuvvetlendirmek ve tebeaya şefkat göstermek niyeti ile giderseniz, zafer sizindir&#8221; buyurdu. Sultan bu şartı kabûl edip, İslâmiyete hizmet edeceğine ve tebeaya merhamet ve şefkat edeceğine söz verdi. Bunun üzerine; &#8220;İslâmiyete hizmet etmek şartıyla gidin, başarı sizindir&#8221; buyurdu.</p>
<p><strong>Reşehât </strong>müellifi, bu hâdisenin devâmını şöyle anlatmıştır: &#8220;Ubeydullah-ı Ahrâr, Ebû Saîd Mirzâ&#8217;ya; &#8220;Düşmanla karşılaştığınız zaman, ardınızdan bir karga sürüsü gelinceye kadar hücûm etmeyiniz! Karga sürüsü gelir gelmez hücûm ediniz!&#8221; buyurdu. Ebû Saîd Mirzâ&#8217;nın ordusu, Mirzâ Abdullah&#8217;ın ordusu ile karşı karşıya gelince, ilk hücûm karşı tarafdan geldi.Ebû Saîd Mirzâ&#8217;nın ordusunun sol tarafını çökerttiler. Sağ taraftan da aynı şekilde hücûm etmek üzere hazırlandıkları sırada, Ebû Saîd Mirzâ&#8217;nın ordusunun arkasından bir karga sürüsü göründü. Düşman üzerine doğru uçtu. Sultan ve askerleri, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin; &#8220;Arkanızdan bir karga sürüsü gelmeyince hücûm etmeyiniz&#8221; buyurduğunu hatırlayıp, kerâmetini görünce, kalbleri kuvvet ve cesâretle doldu. Hep birden düşman üzerine hücûma geçtiler. İlk hamlede düşman saflarını yarıp, dağıttılar. Mirzâ Abdullah da atından düşüp, çamura battı. Atların ayakları altında ezildi.Sonra da başı kesilerek öldürüldü.&#8221;</p>
<p>Bu zaferden sonra Sultan Ebû Saîd, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinden Semerkand&#8217;ı teşrif etmesini istirhâm etti. Sultânın istirhâmını kabûl edip, Taşkent&#8217;ten Semerkand&#8217;a gitti. Bu sırada öldürülen Mirzâ Abdullah&#8217;ın akrabâsından Mirzâ Bâbür&#8217;ün, büyük bir ordu ile Semerkand&#8217;a hareket ettiği haberi geldi. Sultan Ebû Saîd telâş ve ızdırâba düşüp, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerine hâlini arzedip; &#8220;Benim bu orduya karşı koymam imkânsızdır. Ne yapayım?&#8221; dedi. O da, Sultânı teskin ve tesellî edip, sükûnet içinde bulunduğu yerde düşmanı beklemesini tavsiye etti. Bu sırada Sultan Ebû Saîd&#8217;in yakınları, onu Türkistan&#8217;a kaçırmak ve orada saklamak üzere hazırlığa başlayıp, eşyâlarını develere yüklemişlerdi. Ubeydullah-ıAhrâr hazretleri durumu öğrenince celâllenip, yükleri develerden indirtti. Sultan Ebû Saîd&#8217;e; &#8220;Nereye gidiyorsunuz? Kaçıyor musunuz? Buna ihtiyaç yok! Müşkülünüzü burada hallederiz. Buna kefilim! Gönlünüzü hoş tutun. Bâbür&#8217;ü durdurmak bizim vazifemizdir.&#8221; buyurdu. Bu sözleri işitenlerden bâzıları; &#8220;Hâce hazretleri bizi topyekûn kurban etmek istiyor.&#8221; diye söylendiler. SultanEbû Saîd, Ubeydullah-ıAhrâr hazretlerine bağlılığı ve güveninden dolayı onlar gibi düşünmedi ve Semerkand&#8217;da kalmaya karar verdi. Beyleri; &#8220;Biz bu kadar askerle koca bir orduya nasıl karşı koyabiliriz?&#8221; dedilerse de, Ebû Saîd&#8217;i iknâ edemediler.</p>
<p>Sultan Ebû Saîd, Ubeydullah-ı Ahrâr&#8217;ın tavsiyesi üzerine, kalenin zayıf ve yıkık yerlerini hemen tâmir ettirdi ve düşmanı bekledi. Nihâyet Mirzâ Bâbür&#8217;ün ordusundan Halîl Hindu isimli bir kimsenin kumanda ettiği bir öncü kuvvet geldi. Bu küçük kuvvet, büyük kuvvetten uzak olduğu için, şehirden üzerine hücûma geçilip, perişân edildi. Yaklaşan Mirzâ Bâbür, Sultan Ebû Saîd&#8217;in iç kaleye çekilip, orada sıkı bir muhâfaza altında olduğunu öğrenince, eski hisarda konakladı. Birdenbire hücûma geçmekten çekiniyordu. Aradan günler geçti, asker yiyecek sıkıntısı çekmeye başladı. Etrâfa yiyecek temini için gönderdiği askerlerin bâzılarını Semerkandlılar yakaladılar. Bir taraftan açlık bir taraftan hastalık, Mirzâ Bâbür&#8217;ün ordusunu perişân ediyordu. O sırada bir de hayvan vebâsı hastalığı çıktı. Mirzâ Bâbür&#8217;ün ordusundaki bütün atlar bu hastalıktan öldü. Öyle oldu ki, at leşinin kokusundan o civarda barınılamaz oldu. Nihâyet Mirzâ Bâbür, Sultan Ebû Saîd ile anlaşma yapmaya râzı oldu. Bu iş için maiyetindenMevlânâ Mehmed Muammâî adlı birini gönderdi. Bu elçi, Ubeydullah-ı Ahrâr ile uzun bir görüşme yaptı. Elçi; &#8220;Bizim Mirzâ&#8217;mız çok gayretli ve yüksek himmetli bir zâttır. Ne tarafa gitse, o tarafı almadan dönmez.&#8221; dedi. Bunun üzerine Ubeydullah-ıAhrâr hazretleri şöyle dedi: &#8220;Eğer Mirzâ Bâbür&#8217;ün dedesi Mirzâ Şahrûh&#8217;un kalbimizdeki sevgisi ve üzerimizdeki hakları olmasaydı, neticeyi görürdünüz! Ben, dedesi zamânındaHerat&#8217;ta idim. Onun zamânında çok iyilikler ve himâyeler gördük. Hakkını çiğnemeyiz!&#8221; Nihâyet elçi, anlaşma yapmak istediklerini bildirdi ve bunun için Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerini Mirzâ Bâbür&#8217;ün yanına, anlaşmaya dâvet etti. Sultan Ebû Saîd, anlaşma için Ubeydullah-ı Ahrâr&#8217;ın bizzat gitmemesini istirhâm yoluyla bildirdi. Yapılan istişâreden sonra, Mevlânâ Kâsım&#8217;ı anlaşma yapmak üzere gönderdiler. Böylece anlaşma sağlandı.</p>
<p>Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin en meşhûr talebesi Mevlânâ Muhammed Kâdı, <strong>Silsilet-ül-Ârifîn </strong>adlı eserinde şöyle bildirmiştir: &#8220;Bir gün Şeyh Mirzâ Ömer&#8217;in, Kıpçak Çölü sultanlarından SultanMahmûd&#8217;dan da yardım alarak, büyük bir orduyla Semerkand üzerine yürüdüğü haberi geldi.Bunun üzerine Semerkand sultânı Sultan Ahmed Mirzâ, savaş hazırlıklarını tamamlayıp, karşı koymak üzere büyük bir orduyla yola çıktı. Ubeydullah-ı Ahrâr&#8217;a da yanlarında gelmesini ricâ etti. Ubeydullah-i Ahrâr da orduyla berâber gitti. Halk, Sultânın onu, sulh yapmak için yanında götürdüğünü zannetmişti. Ubeydullah-ı Ahrâr, kırk gün Sultan Ahmed&#8217;in ordusunda kaldı. Ordu, &#8220;Akkurgân&#8221; denilen yerde konaklamıştı. SultanAhmed, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerine karşı askerlerden bir edebsizlik olmasın diye, orduyu geniş bir yerde topladı. Böylece orduyu Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin bulunduğu yerden biraz uzakta tutmuştu. Birkaç gün bu şekilde hareketsiz beklediler.</p>
<p>Bir gün Ubeydullah-ı Ahrâr gadablanarak, SultanAhmed Mirzâ&#8217;ya; &#8220;Beni buraya niçin getirdin? Eğer savaş yapmak istiyorsanız, ben sipâhi değilim. Anlaşma yapmak istiyorsanız, neden geciktiriyorsunuz? Benim artık burada asker arasında durmaya mecâlim kalmadı.&#8221; dedi. Sultan Ahmed Mirzâ; &#8220;Benim bir kararım yok. Her şeyi sizin doğru olan reyinize bıraktım. Siz ne emrederseniz, biz ona uyarız.&#8221; dedi. Bunun üzerine Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri bir ata binip, yanına da yakınlarından bir cemâat alarak, karşı tarafta bulunan Şeyh Ömer Mirzâ&#8217;nın ve SultanMahmûd&#8217;un bulunduğu yere doğru hareket etti. Bunu haber alan her iki sultan da karşılamaya çıktılar. Yolun yarısında karşıladılar. Sonra Şahrûh&#8217;a gittiler. Ubeydullah-ı Ahrâr, SultanMahmûd&#8217;a çok iltifât gösterdi. Konuşma sırasında hep ona bakarak konuştu. Bundan sonra, üç sultânın savaşmaktan vazgeçip, sulh yapmaları kararlaştırıldı. Anlaşma şartları da tesbit edildi. İki tarafın askerlerinin saf bağlaması, aralarına büyük bir çadır kurulması ve üç sultânın bu çadırda toplanarak Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin idâresi altında anlaşma şekli kararlaştırılacaktı.</p>
<p>Bu şekilde anlaşma yapılması karara bağlanınca, Ubeydullah-ı Ahrâr, Sultan AhmedMirzâ&#8217;nın yanına dönüp durumu bildirdi. Ertesi gün sabah vakti, Sultan Ahmed Mirzâ&#8217;nın askerleri, zırh giyinmeden, fakat silâhlarını kuşanmış olarak kararlaştırılan yere geldi. Saf hâlinde durdular. Ubeydullah-ı Ahrâr, diğer iki sultânı getirmek üzere Şahrûh&#8217;a gitti. Mirzâ Mahmûd&#8217;un, bu işden memnûniyeti yüzünden okunuyordu. Fakat Sultan Şeyh Ömer Mirzâ&#8217;nın hâlinde, garib bir tutukluk ve ihtiyat vardı. Nitekim Ubeydullah-ı Ahrâr onları çağırdığında, Sultan Mahmûd şevkle dışarı çıktığı hâlde, Sultan Şeyh Ömer Mirzâ hesaplı ve tedbirli bir tavır takınmış gözüküyordu. Onun bu tavrı üzerine, Ubeydullah-ı Ahrâr, Sultan Mahmûd&#8217;u îkâz edip, herhangi bir hîleye karşı tedbirli olmasını söyledi. Peygamberimizin; <strong>&#8220;Deveni bağla, sonra tevekkül et.&#8221; </strong>buyurduğunu bildirdi. Sonra karşı tarafın askerlerinde olduğu gibi, bunların askerlerini de zırhsız, fakat silâhlı olarak anlaşma yapılacak yere götürdüler. Böylece, üç pâdişâhın askerleri birbirleri karşısında da saf tutup durdular. İçinde üç sultânın anlaşma yapacağı çadır da orta yere kurulacağı sırada, çadır bize uzak, size yakın gibi bir anlaşmazlık çıktı. Münâzara uzadı. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri, öğle namazı için abdestini, karşılıklı saflar hâlinde duran iki ordu arasında aldı. Sonra Sultan Ahmed Mirzâ&#8217;ya haber gönderip; &#8220;Ben tek kişiyim ve ihtiyarlık zaafı içindeyim. Sizin bu kadar meşakkatli yolunuza dayanmaya çalışmam, birbirinize girmemeniz içindir. Kuvvet, ancak bu kadar olur. Artık tâkatim kalmadı. Eğer bana îtimâdınız varsa, çekişmeyi bırakınız! Çadırı nereye kurarlarsa kursunlar.&#8221; dedi.</p>
<p>Bunun üzerine Sultan Ahmed Mirzâ emir verip; &#8220;Mâni olmayın! Çadırı nerede isterlerse orada kursunlar. Benim îtimâdım Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinedir.&#8221; dedi. Nihâyet çadır kuruldu. Sultan Ahmed Mirzâ, maiyeti ile geldi. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri de, Sultan Mahmûd Mirzâ&#8217;yı veSultan Şeyh Ömer Mirzâ&#8217;yı getirdi. Sultan Ahmed Mirzâ onları karşıladı ve Ubeydullah-ı Ahrâr&#8217;ın işâretiyle Sultan Mahmûd Mirzâ ile kucaklaştı. Bundan sonra Ubeydullah-ı Ahrâr, Sultan Şeyh Ömer Mirzâ&#8217;yı, ağabeyi Sultan Ahmed Mirzâ&#8217;nın yanına götürdü. Sultan Şeyh Ömer Mirzâ, ağabeyi Sultan Ahmed Mirzâ&#8217;nın elini öpüp, yüzüne gözüne sürerek ağladı. Bu manzarayı görenler de gözyaşlarını tutamadılar. Bundan sonra çadıra girdiler. Heybetli bir toplantı oldu. Her üç sultan da, bütün meselelerde anlaştılar. Artık birbirlerine kılıç çekmeyeceklerine ahdettiler. Ahidnâme yazılınca üçü de imzâladı. Bu anlaşma gereğince Taşkend, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri vâsıtasıyla, Sultan Ahmed Mirzâ&#8217;dan Sultan Mahmûd Mirzâ&#8217;ya geçti. Bundan sonra Fâtiha okundu.Sultanlar birbirlerine vedâ edip ayrıldılar.</p>
<p>Anlaşmanın yapıldığı gün, halk, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin tasarrufundan ve tesirinden hayret ve dehşet içinde kaldı. Onun tasavvufta yükselmiş büyük bir velî ve mürşid-i kâmil olduğunu anlamışlardı. O gün anlaşma sağlanıp kan dökülmesi önlendikten sonra, Ubeydullah-ı Ahrâr, SultanMahmûd Mirzâ&#8217;ya; &#8220;Siz Taşkend&#8217;e gidin. Ben de başka bir yoldan gelir size ulaşırım.&#8221; buyurdu ve talebeleri ile Taşkend&#8217;e dönmek üzere yola çıktılar. Yolda Mevlânâ Muhammed Kâdı&#8217;ya; &#8220;Bu işlere ne dersin?Bu vak&#8217;a, kitaba yazılacak şeylerdendir!&#8221; buyurdu.</p>
<p>Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri zamânının en büyük velîsi idi. İnsanların dünyâ ve âhirette saâdete, kurtuluşa ermeleri için gayret eder, onlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatırdı. Bir sohbeti sırasında buyurdu ki: &#8220;İkindi namazından sonra öyle bir vakit vardır ki, o vakitte amellerin en iyisiyle meşgûl olmak lâzımdır. Bâzıları demişlerdir ki: &#8220;O saatte amelin en iyisi muhâsebe, insanın kendini hesâba çekmesidir. Öyle ki, gece ve gündüz geçirdiği saatler içinde yaptığı işleri gözden geçirip, ne kadar zamânı tâat, ne kadar zamânı günâh işlemekle geçirmiş hesâb etmeli. Tâat ile geçirdiği zamânı için şükretmeli. Günâh ile geçen zamânı için de istigfâr etmelidir.&#8221; Bâzıları da şöyle demişlerdir: &#8220;Amellerin en iyisi, bir büyük zâtın sohbetine kavuşmak için gayret göstermek ve o zâtın sohbetinde, gönlünü Allahü teâlâdan başka her şeyden çevirmesidir.&#8221; demişlerdir ki, en iyi amel, Allahü teâlâdan başka her şeyden yüz çevirip, Allahü teâlâya dönmektir.&#8221;</p>
<p>Allah adamlarıyla ve akıllılarla berâber bulunmayı, gâfil ve câhil kimselerden de uzak durmayı tavsiye ederek buyurdu ki:</p>
<p>&#8220;Bir gün Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerine, sohbet sırasında bir fütur, dağınıklık hâli gelmişti. Bunun üzerine; &#8220;Meclisimize bir bîgâne, gâfil girmiştir. Bu hâl ondan dolayıdır. Onu arayıp bulunuz.&#8221; buyurdu. Talebeleri iyice aradıktan sonra, böyle birinin bulunmadığını söyleyince; &#8220;Bastonların bulunduğu yere bakınız.&#8221; dedi. Talebeleri oraya bakınca, bir bîgânenin asâsını bırakmış olduğunu anladılar, o asâyı oradan çıkarıp attılar.&#8221;</p>
<p>Bir gün Ubeydullah-ı Ahrâr&#8217;ın talebelerinden biri, gâfil bir kimsenin elbisesini giyip sohbetine gelmişti. Oturduktan bir müddet sonra, hocası; &#8220;Bu mecliste bir gâfilin kokusu geliyor.&#8221; dedikten sonra, o talebeye dönüp; &#8220;Bu koku senden geliyor, yoksa bir gâfilin elbisesini mi giydin?&#8221; dedi. O talebe hemen dışarı çıkıp, o elbiseyi değiştirip geldi.</p>
<p>Ubeydullah-ıAhrâr hazretleri kendisi sâlih ameller işlediği gibi, talebelerine ve sevenlerine de sâlih ameller işlemelerini tavsiye ederdi. Hattâ insanın yaptığı iyi veya kötü işlerin cansızlara bile tesir edeceğini bildirerek buyurdu ki: &#8220;İnsanların amelleri, işleri ve ahlâkı, cansız şeylere de tesir eder. Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin bu hususta çok keşfi vardır. Bu bakımdan, kötü işlerin işlendiği bir yerde yapılan ibâdet ile iyi işlerin işlendiği yerde yapılan ibâdet birbirinden kıymetçe farklıdır. Bunun içindir ki, Kâbe&#8217;de kılınan iki rekat, başka yerlerde kılınan namazın bin rekatına bedeldir.&#8221;</p>
<p>Tasavvuf yolunda bulunan kimsenin vasıflarını anlatırken buyurdu ki:</p>
<p>&#8220;Şeyh Ebû Saîd Ebü&#8217;l-Hayr, tasavvufu şöyle târif etmiştir: &#8220;Şimdiye kadar evliyâdan yedi yüz zât tasavvufun târifi husûsunda çeşitli sözler söylemişlerdir. Bütün bu sözlerin özü şu noktada toplanır:<strong> Tasavvuf; vakti, en değerli olan şeye sarfetmektir.</strong>&#8220;</p>
<p>&#8220;İnsanın kıymeti; idrâkinin, zekâsının, bu yolun büyüklerinin hakikatlerini anladığı kadardır.&#8221;</p>
<p>&#8220;Şeyh Ebû Tâlib-i Mekkî buyurdu ki: &#8220;Allahü teâlâdan başka hiçbir murâdın kalmayıncaya kadar gayret göster. Bu murâdın hâsıl olunca, işin tamamdır. İsterse senden kerâmetler, haller ve tecellîler hâsıl olmasın, gam değildir.&#8221;</p>
<p><strong>&#8220;Tasavvuf, herkesin yükünü çekmek ve kimseye kendi yükünü çektirmemektir.&#8221; </strong></p>
<p>&#8220;Allahü teâlâdan gelen belâlara sabırlı, hattâ şükredici olmak lâzımdır. Zîrâ, Allahü teâlânın birbirinden acı belâları çoktur.&#8221;</p>
<p>&#8220;Bir gün Mevlânâ Hâmûş hazretlerinin huzûruna gitmiştim. Yanında bulunanlarla ilmî meseleleri konuşuyordu. Ben de bir yere oturmuş, hiç konuşmuyordum. Bana dönüp; &#8220;Ne dersin, konuşmak mı daha iyi, susmak mı daha iyi?&#8221; dedi. Sonra da; &#8220;Bir kimse kendi varlığının kaydından (nefsinden) kurtulmuşsa, ne yapsa iyidir. Kurtulmamışsa, ne yapsa kötü.&#8221; Ben, Mevlânâ Nizâmeddîn Hâmûş&#8217;tan bundan daha iyi bir söz işitmedim.&#8221;</p>
<p>&#8220;Zikir bir kazma gibidir ki, onunla gönülden yabancı duygu dikenleri temizlenir.&#8221;</p>
<p>&#8220;İbâdet; emirlere uyup, amel etmek, nehyedilen şeylerden sakınmaktan ibârettir. Ubûdiyyet, kulluk da bu şekilde Allahü teâlâya yönelmektir.&#8221;</p>
<p>&#8220;İnsanın yaratılmasından murâd, kulluk yapmasıdır. Kulluğun özü de, her hâlükârda Allahü teâlâyı unutmamaktır.&#8221;</p>
<p>Asıl ve kıymetli olan ilmin, ilm-i ledünnî olduğunu bildirerek buyurdu ki:</p>
<p>&#8220;İlim iki çeşittir: Biri verâset ilmi, biri de ledün ilmidir. Verâset ilmi çalışarak elde edilir. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem); <strong>&#8220;Kim bildikleriyle amel ederse, Allahü teâlâ ona bilmediklerini öğretir.&#8221; </strong>buyurdu. İlm-i ledün ise, Allahü teâlânın ihsânıdır. Çalışmadan elde edilir. İlâhî bir mevhibedir. Kullarından dilediğine verir.&#8221;</p>
<p>İnsanlara hizmet etmenin ibâdet ve tasavvufun esâsı olduğunu bildiren Ubeydullah-ıAhrâr hazretleri buyurdu ki:</p>
<p>&#8220;Biz bu yolu, tasavvuf kitaplarından değil, halka hizmetten elde ettik. Herkesi bir yola götürürler. Bizi de hizmet yoluna götürdüler.&#8221;</p>
<p>&#8220;Tasavvuf bilgilerinden maksad, kendini zorlamadan, uğraşmadan, her ân Allahü teâlâya teveccüh ve ikbâldir. Yâni, her ân Allahü teâlâyı hatırlamaktır.&#8221;</p>
<p>Ehl-i sünnet îtikâdı üzere bulunmayı medhederek buyurdu ki: &#8220;Bütün halleri ve buluşları bize verseler, fakat Ehl-i sünnet ve cemâat îtikâdını kalbimize yerleştirmeseler, hâlimi harâb, istikbâlimi karanlık bilirim. Eğer bütün harablıkları, çirkinlikleri verseler ve kalbimizi Ehl-i sünnet îtikâdı ile süsleseler, hiç üzülmem.&#8221;</p>
<p>Yerinde ve zamânında konuşmanın önemini belirterek buyurdu ki:</p>
<p>&#8220;Söz, yüce bir şeydir. Zamânında ve yerinde olmalıdır.&#8221;</p>
<p>&#8220;Söz söylemek, dilin gönülle, gönlün de Hak ile olduğu zaman makbûldür.&#8221;</p>
<p>Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleriPeygamber efendimizin neslinden gelen seyyid ve şerîflere çok hürmet gösterirdi. Hattâ bir defâsında buyurdu ki:</p>
<p>&#8220;Seyyidlerin bulunduğu bir memlekette ben oturamam. Zîrâ, Resûlullah&#8217;a (sallallahü aleyhi ve sellem) bağlı bir nesebten gelmenin şerefini taşıyanlara, lâyık oldukları tâzimi gösterememekten korkuyorum.&#8221;</p>
<p>Helâl kazanç elde etmenin önemini belirterek buyurdu ki: &#8220;Bizim yolumuzda, el helâl kârda, gönül ise hakîkî yârdadır.&#8221;</p>
<p>Ubeydullah-ı Ahrâr; bir kimsenin neyi maksad edinirse, ona kavuşacağını bildirerek buyurdu ki:</p>
<p>&#8220;Himmet etmek; Allahü teâlânın isimleri ile münâsebeti olan bir zâtın, kalbinde yalnız bir işin yapılmasını bulundurması demektir. Bu şeye teveccüh eder. Kalbine bundan başka hiçbir şey getirmez. Yalnız, o işin yapılmasını ister. Allahü teâlâ da o işi yaratır. Allahü teâlânın âdeti böyledir. Kâfirlerin himmet ettikleri şeylerin de hâsıl oldukları görülmüştür. Allahü teâlâ, bana bu kuvveti ihsân etmiştir. Fakat, bu makâmda edep lâzımdır. Edep de, kulun kendisini Hak teâlânın irâdesine tâbi etmesidir. Kendi irâdesine tâbi olmamak, Hak teâlânın fermânını beklemek lâzımdır.&#8221;</p>
<p>Talebelerine şöyle buyurmuştur: &#8220;Sizden hanginizin yirmi kere, belki daha fazla tasarruf edildiği ve nisbet sâhibi kılındığı hâlde, her dışarı çıktığında kaybetmemiş olsun? Size verilen veriliyor. Fakat siz onu muhâfaza edemiyorsunuz. Eline bir nûr teslim edilen kişi, onu en kıymetli şeyi bilsin. Fânî varlığını tasfiye etsin, o nûr ile kendini karanlıkta aydınlatsın.&#8221;</p>
<p>Yine şöyle buyurmuştur: &#8220;Benim birkaç günlük hayâtımı fırsat bilip Allahü teâlâya bağlanmayan sizler, ya benden sonra ne yapacaksınız? Bu fırsatı ganîmet bilin, bu nîmet elden giderse pişmân olursunuz. Son pişmânlığın faydası olmaz.&#8221;</p>
<p>&#8220;Ubeydullah-ıAhrâr hazretleri zamânındaki tasavvuf ehli geçinenlerin durumunu bildirerek buyurdu ki: &#8220;Zamânımızda ehl-i irâdet, mürîd, talebe olma kâbiliyetine sâhib olanlar azdır. Bir âlim, büyüklerden birine haber gönderip; &#8220;Burada mürîd olacak vasıflı insan azdır; sizin orada bu vasfı taşıyan kimseler varsa bize gönderiniz!&#8221; demiştir. Bu haberi alan büyük zât, bir mektup yazarak şöyle cevap vermiştir: &#8220;Bahsettiğiniz vasıfta insanlar bizim burada yoktur. Eğer şeyh isterseniz, istediğiniz kadar gönderelim!&#8221;</p>
<p>Bir sohbeti sırasında büyüklerin hallerinden anlatarak şöyle buyurdu:</p>
<p>&#8220;Evliyânın meşhûrlarından olan Şiblî hazretleri, tasavvuf büyüklerinin yoluna girdiği sırada, babası Vâsıt şehrinin hâkimi, vâlisi idi. Önce Muhammed Hayr&#8217;ın huzûrunda tövbe etti. Sonra Muhammed Hayr hazretleri onu Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerine gönderdi. Göndermesindeki sebep; Şiblî hazretlerinin, Cüneyd-i Bağdâdî&#8217;nin akrabâsı olmasıydı. Böylece edebe riâyet etmiş oldu.</p>
<p>Şiblî, Cüneyd-i Bağdâdî&#8217;ye talebe olunca; önce ona yedi sene ticâret yapmasını ve bu ticâretten elde ettiği kazancını, o zamâna kadar olan günahlarının affı için sadaka olarak dağıtmasını emretti. Bunu yaptıktan sonra da, yedi sene de helâ temizliği yapmasını emretti. Bunu da yaptı. Bu on dört seneden sonra onu tasavvufta yetiştirip, yüksek derecelere kavuşturdu.&#8221;</p>
<p>&#8220;Sehl bin Abdullah Tüsterî hazretleri, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için öyle riyâzet yapıp, zikre dalmıştı ki, bir gün ağzından ve burnundan kan geldi. Yere düşen her damla kanı &#8220;Allah&#8221; yazıyordu. Bundan sonra hocası ona, tasavvufta her ân Allahü teâlâyı hatırlamak ve kendisini gördüğünü düşünmek gibi mânâlara gelen &#8220;Yâd-ı daşt&#8221; makâmı üzere olmasını emretti.&#8221;</p>
<p>Ömrünü İslâm dîninin emir ve yasaklarını öğrenmek, öğretmek, vâz ve nasîhatlarıyla insanların kurtuluşuna vesîle olmakla geçiren Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri 1490 (H.895) senesi Muharrem ayının başında hastalandı. Hastalığı seksen dokuz gün sürdü. Vefâtından on iki gün önce; &#8220;Eğer sağ kalırsak, beş ay sonra seksen dokuz yaşım tamam olup, doksana girerim. Bâzı büyükler, ömrünün yıl sayısı ile hasta yattığı gün sayısı arasındaki uygunluğu; <strong>&#8220;Bir günlük hastalık </strong>(humma), <strong>bir senenin keffâretidir.&#8221; </strong>hadîs-i şerîfinde buyrulan husûsa ugun olduğunu söylemişlerdir.&#8221; buyurdu.</p>
<p>1490 (H.895) senesi Rebîu&#8217;l-evvel ayının sonunda, bir Cumâ günü hastalığı ağırlaştı ve sekerât-ı mevt hâli Cumâ günü öğle vaktinde başlamıştı. Tam o sırada, Semerkand&#8217;da büyük bir zelzele oldu.</p>
<p>Vefât ettiği gün, akşam vakti hastalığı pek şiddetlenmişti. &#8220;Akşam namazının vakti girdi mi?&#8221; diye sordu. &#8220;Evet girdi.&#8221; dediler. Akşam namazını îmâ ile kıldı. Yatsı vakti girdiği sıralarda, son nefeslerini veriyordu. Vefâtı sırasında huzûrunda bulunan talebelerinden Hâce Muhammed Yahyâ şöyle anlatmıştır: &#8220;Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin mübârek nefeslerinin kesilmesi yaklaştığı sırada, akşam ile yatsı arasında bir vakitde idik. Bulunduğu odada birkaç lâmba yaktılar. Ev son derece aydınlık olmuştu. Bu sırada Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin iki kaşı arasından, birdenbire şimşek gibi bir nûr çıkıp öyle parladı ki, evde yanmakta olan lâmbalar, o nûr arasında sönük kaldı. Herkes bu nûru gördü. Bu nûr parladıktan sonra, Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri son nefesini verip vefât etti. Vefât ettiği sırada da şiddetli bir zelzele oldu.</p>
<p>Sultan Ahmed Mirzâ, Ubeydullah-ıAhrâr hazretlerinin hastalığının şiddetlendiğini duyunca, Cumâ sabahı bütün devlet erkânı ile Ubeydullah-ıAhrâr hazretlerinin bulunduğu Kemânkerân köyüne gitmek üzere yola çıktı. Akşam namazından sonra ulaşıp, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerini son defâ gördü. Vefât ettiği bu gecenin sabahı olan Cumartesi sabahı, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin cenâzesini Semerkand&#8217;a getirtti. Öğle namazı vaktinde Kefşir mahallelerine getirilip, cenâzesi orada yıkandı, techiz ve tekfin edildi. Cenâze namazı kılınıp, defnedildi.</p>
<p>Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin oğulları, kabri üzerine bir kubbe ve yanına bir imârethâne yaptırdılar.</p>
<p><strong>Talebeleri: </strong>Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin en başta gelen talebesi, Mevlânâ Kâdı Muhammed Zâhid Bedahşî&#8217;dir. Halîfesidir. Bu talebesi, evliyânın büyüklerinden olan Yâkûb-iÇerhî hazretlerinin kızının oğlu olup, torunudur. Hocası Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin kıymetli sözlerini <strong>Mesmûât-ı Mevlânâ Kâdı Muhammed Zâhid </strong>adlı bir kitap yazarak toplamıştır.</p>
<p>Oğlu Muhammed, zâhirî ilimde yüksek derecede âlim idi. İlk oğlu olup, tasavvuf ilmini babasından öğrenip kemâle ulaşmıştır. Bu oğlu, Hâcegân lakabı ile tanınmıştır.</p>
<p>Hâce Muhammed Yahyâ; küçük oğlu olup, zâhirî ve bâtınî ilimlerde yüksek derecede idi. Babasından feyz alarak tasavvufta yükseldi. Babası, hayâtının son günlerinde onu yerine vekil bıraktı.</p>
<p>Mevlânâ Seyyid Hasan; meşhûr talebelerinden olup, babası onu küçük yaşında iken Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin sohbetine getirmiştir. Geldikleri sırada, Ubeydullah-ı Ahrâr&#8217;ın yanında bir tabak içinde bal görüp, hemen yemeye başlamıştı. Ubeydullah-ı Ahrâr ona; &#8220;Senin ismin nedir?&#8221; diye sorunca, balın tadına öylesine dalmıştı ki; &#8220;Adım Bal&#8217;dır.&#8221; cevâbını verdi. Ubeydullah-ı Ahrâr tebessüm ederek buyurdu ki: &#8220;Bu çocukta tam bir kâbiliyet var. Kendi ismini balın tadından dolayı unutup, balın lezzetine o kadar daldı ki, ismim Bal&#8217;dır dedi.&#8221; Onu kucaklayıp babasından aldı. Önce Kur&#8217;ân-ı kerîmi, ilk tahsîl için gereken bilgileri öğretti. Sonra Ubeydullah-ı Ahrâr, ona yüksek ilimleri öğrenmesini emretti. Bundan sonra da onu tasavvufda yetiştirip, yüksek derecelere kavuşturdu.</p>
<p>Mevlânâ Kâsım; en meşhûr ve çok sevdiği talebelerindendir. Hocasına tâbi olması tam idi. Bu hususta örnek teşkil eden bir talebesi idi.</p>
<p>Mevlânâ Mîr Abdülevvel; talebelerinin meşhûrlarından olup, hocasına dâmâd olmakla şereflenmiştir. Tasavvufta yüksek derecelere kavuşmuştur.</p>
<p>Mevlânâ Câfer; tasavvuf hâllerine gark olmuş bir talebesi olup, âlim ve fâdıl bir zât idi.</p>
<p>Mevlânâ Burhâneddîn Hatelânî; bu talebesi, Semerkant&#8217;ta parmakla gösterilen âlimlerden idi.</p>
<p>Mevlânâ Lütfullah Hatelânî; meşhûr talebelerinden olup, diğer talebesi Burhâneddîn Hatelânî&#8217;nin kızkardeşinin oğludur. Din ilimlerinde âlim idi.</p>
<p>Mevlânâ Şeyh; talebelerinin ileri gelenlerinden olup, senelerce hocasının ev ve dergâh işlerini görüp, hizmet etmiştir.</p>
<p>Mevlânâ Sultan Ahmed; meşhûr talebelerinden olup, zâhirî ve bâtınî ilimlerde derin âlimdi.</p>
<p>Mevlânâ Ebû Saîd Evbehî, Mevlânâ Hâce Ali Taşkendî, Mevlânâ Nûreddîn Taşkendî, Mevlânâzâde Etrârî, Mevlânâ Nasîruddîn Etrârî ve Mevlânâ İsmâil Firketî de talebelerinin meşhûrlarındandır.</p>
<p>Ubeydullah-ı Ahrâr&#8217;ın talebelerinden biri de, Abdullah-i İlâhî&#8217;dir. Simavlıdır. İlim edindikten sonra, Semerkand ve Buhârâ&#8217;ya giderek feyz aldı. İcâzetle şereflenip, Ubeydullah-ı Ahrâr&#8217;a intisâbı bulunan Emîr Ahmed-i Buhârî ile İstanbul&#8217;a geldi.</p>
<p>Ubeydullah-ıAhrâr&#8217;ın bir talebesi de Abdullah-ı Semerkandî&#8217;dir. Önce, Yâkûb-i Çerhî&#8217;ye talebe olmuş ve Nizâmeddîn-i Hâmûş&#8217;tan da feyz almıştır. Uluğ Bey Medresesinde müderristi.</p>
<p>Ubeydullah-ı Ahrâr&#8217;ın bir talebesi de HaydarBaba&#8217;dır. Kırk sene devamlı İstanbul Eyyûb Câmiinde îtikâf etti. Kânûnî SultanSüleymân bu zâtın üstün hâllerini işitince, Eyyûb Nişâncası ile Haliç arasında,Cezerî Kâsım PaşaCâmiine inen yol üzerinde &#8220;Haydar Baba Mescidi&#8221;ni yaptırdı. Haydar Baba, 1550 (H. 957)de vefât etti. Kabri, mescide girerken solda, sed üstündedir.</p>
<p><strong>Eserleri: </strong></p>
<p><strong>Enîs-üs-Sâlikîn fit-Tasavuf, El-Urvet-ül-Vüskâ li Erbâb-il-İrtikâ, Rukaât, Fıkarât Risâlesi, Vâlidiyye Risâlesi.</strong></p>
<p>HER GÖRDÜĞÜNÜ HIZIR, HER GECEYİ KADİR BİL</p>
<p>Bir gün annesi tarladan kaldırdığı buğdayları, biriyle Ubeydullah-ı Ahrâr&#8217;a gönderdi. Ubeydullah-ı Ahrâr buğdayları ambara koymakla meşgûlken, buğdayları getiren kimse, boş çuvallarını alıp gitti. Nereye gittiği ve hangi yoldan gittiği belli değildi. Ubeydullah-ı Ahrâr o anda neden bu zavallı ve garib kimseden duâ almadığına üzüldü. İçine garib bir ızdırap çöktü. Buğdayı olduğu gibi bırakıp koşarak o kimsenin peşine düştü. Yanına vararak tevâzu ile kendisine duâ etmesini istedi ve; &#8220;Beni gönlünüze alın. Hâlime biraz inâyet nazarıyla bakın. Belki duânız ve himmetiniz bereketiyle Allahü teâlâ beni bağışlar, merhâmet eder de yolum açılır.&#8221; dedi. Onun yüzüne şaşkın ve hayret dolu ifâdelerle bakan zât; &#8220;Zannediyorum ki Türk şeyhlerinin söyledikleri; &#8220;Her geleni Hızır bil, her geceyi Kadir bil&#8221; sözüne göre hareket ediyorsun. Fakat ben hiçbir özelliği olmayan kendi hâline yaşayan bir kimseyim. Elimi yüzümü bile lâyıkı ile yıkamayı bilmem. Senin istediğin şeyden ben haberdâr değilim. O bende yoktur.&#8221; dedi. Ubeydullah-ıAhrâr duâ etmesi için yalvarmaya devâm etti. O kimse, Ubeydullah-ı Ahrâr&#8217;ın yalvarışına dayanamayarak ellerini kaldırdı ve; &#8220;Allahü teâlâ senin kalb gözünü açsın.&#8221; diye duâ etti. Bu duâ bereketiyle Ubeydullah-ı Ahrâr&#8217;ın kalbinde açılmalar oldu.</p>
<p>ONU NİÇİN KABÛL ETMEDİ?</p>
<p>Ubeydullah-ı Ahrâr zamânında, bir kâdı devamlı kapısına gelip, talebe olmak, onun yoluna girmek istiyordu. Fakat Ubeydullah-ı Ahrâr ona iltifât etmediğinden gâyet melûl ve mahzûn bir hâlde gelip gidiyordu. Birgün Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin neşeli bir ânında, yakın bir talebesi, o kâdıdan bahsedip, talebe olmak istediğini arzetti. &#8220;Kâdı, boynu bükük, inâyetinizi bekliyor ve mahrum kalmaktan çok üzülüyor.&#8221; dedi. Ubeydullah-ı Ahrâr; &#8220;Ben, kimin içinde büyüklük ve üstünlük arzusundan bir şey sezsem, hattâ o üstünlük ve büyüklük arzusuna on yıl sonra bile kavuşacak olsa, ona Hâcegân yolundan (büyüklerin yolundan) bahsedemem.&#8221; dedi. Talebelerinden bâzıları, bu sözü söylediği günün târihini yazdılar. Aradan on yıl geçti. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri de vefât etmişti. O kâdı, on yıl sonra memleketinde hâkim ve reis makâmına çıktı. Bu hâlinden çok memnun idi ve kalbinde büyüklerin yoluna girmeye dâir hiçbir istek ve arzu kalmamıştı. O zaman Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin talebeleri, hocalarının onu neden kabûl etmediğinin hikmetini anladılar.</p>
<p>SELE KAPILANLAR</p>
<p>Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri, bir ilkbahar mevsiminde, Herat&#8217;dan Taşkend&#8217;e gitmek üzere yola çıkmıştı. Akşam olunca, yolda bir talebesinin bulunduğu yere ulaşmış ve o gece orada misâfir olmuştu. Bu talebesi şöyle anlatmıştır: &#8220;Gece yatacağımız zaman bana; &#8220;Sen benim yattığım odada yat!&#8221; dedi. Bunun üzerine onun yattığı odada, ondan uzak bir köşeye çekilip, orada geceledim. Geceyarısı ismimi söyleyip; &#8220;Uyuyor musun! Uyanık mısın?&#8221; dedi. Ben de; &#8220;Uyumuyorum efendim.&#8221; dedim. &#8220;Hemen kalk, kıymetli eşyâlarını topla ve derhâl dışarı çık!&#8221; buyurdu ve kendisi de süratle dışarı çıktı. Bu çevrede olanları da uyandır. Kıymetli eşyâlarını toplayıp hayvanlara yüklesinler. Beni tâkib edip peşimden geliniz?&#8221; dedi. Süratle uzak bir tepeye doğru yürüdü, biz de hemen toparlanıp onu tâkib ettik. Tepeye çıkıp, üzerinde durdu. Biz de yanında durduk. Bizimle gelenler, bu duruma şaşırarak; &#8220;Sebeb nedir ki, geceyarısı uykumuzu bölüp buraya geldik.&#8221; diyorlardı.Bir kısmı da ihmâl gösterip, gelmemişti. Biz tepe üzerinde iken, birdenbire korkunç bir sel geldi. Önüne gelen ağaç, kaya, duvar, ev ve ne varsa süpürüp götürüyordu. Ayrıldığımız ev de sel suları içinde kalmış, gelmeyenler de sele kapılmıştı. Kendilerini, selle uzun bir mücâdeleden sonra zor kurtardılar. Pekçok yeri harab eden bu selin, o beldede bir benzeri görülmemişti. Sele kapılmaktan kurtulanlar, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin bu kerâmetini görerek, onun büyük bir velî olduğunu anladılar. Ona daha çok bağlanıp, sevdiler.&#8221;<strong> </strong></p>
<p>OĞLUM HORASAN&#8217;A GİT!</p>
<p>Bir talebesi vardı, Ubeydullah Ahrâr&#8217;ın,<br />
Yıllarca sohbetinde, bulunmuştu bu zâtın.</p>
<p>Horasan&#8217;dan gelerek, girmişti hizmetine,<br />
Kavuşmuştu böylece, yüksek himmetlerine.</p>
<p>Yanına çağırarak, bir gün bu talebeyi,<br />
Sordu: &#8220;Düşünmez misin, memlekete gitmeği?&#8221;</p>
<p>Arz etti ki: &#8220;Efendim, bir mecbûriyet hâriç,<br />
Yanınızdan ayrılıp, gitmeği istemem hiç.&#8221;</p>
<p>Buyurdu ki:&#8221;Evlâdım, Horasan&#8217;a git hemen,<br />
Sıkıntı veriyorlar bana, baban ve annen.&#8221;</p>
<p>Peki efendim deyip, gitti o Horasan&#8217;a,<br />
Söyledi bunu aynen, anne ve babasına.</p>
<p>Onlar bunu duyunca, ağladılar bir nice,<br />
Zîrâ hatâlarını, anladılar iyice.</p>
<p>Dediler: &#8220;Biz beş vakit, namazı müteâkip,<br />
Ubeydullah Ahrâr&#8217;a, biraz teveccüh edip,</p>
<p>Ve duâ ederdik ki, peşinden Rabbimize,<br />
Artık izin versin de, göndersin seni bize.&#8221;</p>
<p>O dahî çok ağlayıp, gitmeğe aldı izin,<br />
Kavuştu üstâdına, bir daha dönmeksizin.</p>
<p>Ubeydullah Ahrâr&#8217;ı, sevenlerden birinin,<br />
Bir hizmetçi kölesi, var idi gâyet emîn.</p>
<p>Bir gün nasıl olduysa, kaybetti kölesini,<br />
Aradı Semerkand&#8217;ın, her ücrâ köşesini.</p>
<p>Lâkin bulamayınca, oldu çok müteessir,<br />
Bunun ızdırâbiyle, dünyâsı oldu zehir.</p>
<p>Çünkü her bir işini, yapardı o hizmetçi,<br />
Bunun üzüntüsüyle, kavrulup yandı içi.</p>
<p>Gezerken yine onu, aramak gâyesiyle,<br />
Ubeydullah Ahrâr&#8217;ı, gördü talebesiyle.</p>
<p>Atının dizginini, tutarak gidip derhâl,<br />
Ağlayıp arz etti ki, &#8220;Böyledir işte ahvâl.</p>
<p>O benim her şeyimdi, artık siz bilirsiniz,<br />
Bu derdimi ancak siz, hâlledebilirsiniz.&#8221;</p>
<p>O, eliyle gösterip, köylerden birisini,<br />
Buyurdu: &#8220;Aradın mı, şu köyde kendisini.&#8221;</p>
<p>Dedi: Evet aradım, lâkin hepsi nâfile.<br />
Buyurdu: &#8220;Yine ara, ordadır belki köle.&#8221;</p>
<p>&#8220;Peki&#8221; deyip doğruca, o köye vardı hemen,<br />
Ve buldu kölesini, o köyde hakîkaten.</p>
<p>Su dolu bir testiyle, şaşkın oturuyordu,<br />
Yaklaşıp, neredeydin?, diyerek ona sordu.</p>
<p>Dedi: &#8220;Evden dışarı, çıkmıştım ki bir ara,<br />
Bir atlı beni tutup, kaçırdı uzaklara.</p>
<p>Sonra da Köle diye, birine sattı beni,<br />
Günlerdir görüyordum, o zâtın hizmetini.</p>
<p>Bu gün de göndermişti, ırmaktan su almağa,<br />
Şu testiyi alarak, gitmiştim o ırmağa.</p>
<p>Doldurup tam geriye, dönecektim ki, birden,<br />
Kendimi burda buldum, şaşırdım hayretimden.</p>
<p>&#8220;Rüyâ mı görüyorum, uyanık mıyım&#8221; diye,<br />
Hayret içerisinde, dalmıştım düşünceye.</p>
<p>İşte bu şaşkınlıkla, bu yerde otururken,<br />
Sizin geldiğinizi, farkettim tâ ilerden.&#8221;</p>
<p>O kişi öğrenince, işin hakîkatini,<br />
Anladı o velînin, büyük kerâmetini.</p>
<p>BAL İSTEDİM ŞARAP MI GETİRDİN</p>
<p>Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri, Taşkend&#8217;den Semerkand&#8217;a göçmeden önce, hizmetkârlarından birine, Semerkand&#8217;a gidip, kendisine birkaç kutu saf bal almasını emretmişti. Hizmetkâr gidip, emredildiği gibi balı satın aldı. Kutuları da gâyet güzel bir şekilde sarıp, dönmeye hazırlandı. Tam döneceği sırada, tanıdığı bir esnafın dükkanına gidip, biraz konuşmak üzere oturdu. Bal kutularını da önüne koydu. Onlar konuşurken, güzel bir kadın içeri girdi. Hizmetkâr, tanıdığı esnaf ile konuşurken, birkaç kere kadına şehvet nazarı ile baktı. Sonra da oradan kalkıp yola çıktı. Taşkend&#8217;e gelince, balları Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerine götürdü. Kutuları koyunca, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri kaşlarını çatıp; &#8220;Ey saâdetten mahrum kimse, ben sana bal ısmarlamıştım! Sen bana şarap mı getiriyorsun?&#8221; dedi. Hizmetkâr; &#8220;Aman efendim, ben size emriniz üzere saf bal getirdim!&#8221; dedi. Bunun üzerine kutuları açınca hepsinin şarap olduğunu gördüler. Hizmetkâr, bu işin kadına bakması sebebiyle olduğunu düşünerek, hatâsını anladı ve tövbe etti.</p>
<p>BÜYÜKLERE DANIŞIN</p>
<p>Ubeydullah-ı Ahrâr, Hak âşığı bir velî,<br />
Sohbeti, insanlara, olurdu fâideli.</p>
<p>Şefkat ve merhameti, pekçoktu yârânına,<br />
Her kimin derdi olsa, koşup gelirdi ona.</p>
<p>Kim düşse sıkıntıya, dünyâ ve âhiretlik,<br />
O işin hâlli için, ona gelirlerdi ilk.</p>
<p>Yanına giren herkes, kederli olsa da pek,<br />
Çıkıyordu mutlaka, neş&#8217;eli ve gülerek.</p>
<p>Öyle emir almıştı, çünkü o, üstâdından,<br />
Girenler, sevinç ile, çıkıyordu yanından.</p>
<p>Buyurdu: &#8220;İnsanların, rızkını cenâb-ı Hak,<br />
Kullarının eliyle, verir âdet olarak.</p>
<p>Her kim bol bol verirse muhtâçlara malını,<br />
Çoğaltır Rabbimiz de, ona ihsânlarını.</p>
<p>O kısarsa, Allah da, ona kısar şüphesiz,<br />
Yâni ihsân edene, ihsân eder Rabbimiz.&#8221;</p>
<p>Bir gün de buyurdu ki: &#8220;Allah adamlarının,<br />
Yalnız zâhirlerine, bakmayın aman, sakın!</p>
<p>Aldanır büyüklerin, dış hâline bakanlar,<br />
İstifâde yerine, görürler büyük zarar.</p>
<p>Zîrâ cenâb-ı Allah, &#8220;İnsanlık sıfatları&#8221;,<br />
Altında gizlemiştir, dünyâda bu zâtları.</p>
<p>Kureyş kâfirleri de, Allah&#8217;ın Resûlünün,<br />
Zâhirine bakarak, aldanmışlardı o gün.</p>
<p>Derlerdi ki: &#8220;Bu nasıl peygamberdir, şaşılır,<br />
Bizim gibi yer içer, sokaklarda dolaşır.&#8221;</p>
<p>Lâkin îmân edenler, O&#8217;na, peygamber diye,<br />
Bakarak kavuştular, rızâ-i İlâhîye.&#8221;</p>
<p>Buyurdu ki: &#8220;Îmânın, sûret ve aslı vardır,<br />
Bu bâbda, bir büyük zât, şöyle buyurmuşlardır:</p>
<p>&#8220;Senelerdir îmânı, anlattım zaman zaman,<br />
Ve lâkin üçü beşi, geçmedi tam anlayan.&#8221;</p>
<p>Bu sözün hikmetini, hocamdan suâl ettim:<br />
&#8220;İmânı tam anlamak, niçin zordur efendim?</p>
<p>Âmentü&#8217;nün îzâhı, var din kitaplarında,<br />
Onu da her müslüman, ezber eder ânında.&#8221;</p>
<p>Buyurdu: &#8220;Âmentü&#8217;yü, bilip ezberlemekle,<br />
Îmânın hakîkati, kolayca geçmez ele.</p>
<p>Asıl îmân şudur ki, Allah&#8217;tan korkusundan,<br />
Bir küçük günah bile, geçirmez hâtırından.</p>
<p>Meselâ kul hakkını, düşündüğünde o zât,<br />
Ayağını uzatıp, yatamaz rahat rahat.&#8221;</p>
<p>Bir gün de buyurdu ki: &#8220;Kardeşim aman sakın,<br />
Büyüklere sormadan, bir işe kalkışmayın!</p>
<p>Yanılır ekseriyâ, çünkü sizin aklınız,<br />
Sonu pişmanlık olur, sormadan yaparsanız.</p>
<p>Hâlbuki akl-ı selîm, sâhibidir büyükler,<br />
Her kararda, doğruyu, isâbet ettirirler.</p>
<p>Kendi aklını atıp, kim uysa bu zâtlara,<br />
Dünyâ ve âhirette, uğramaz bir zarara.</p>
<p>Her kim de beğenirse, yalnız kendi aklını,<br />
Kabûllenmiş demektir, o kendi zararını.</p>
<p>Hâlbuki bir müslüman, bir iş yapmadan önce,<br />
Bir Allah adamına, danışırsa güzelce,</p>
<p>Hayırsız olsa bile, netîcesi o işin,<br />
Hayra tebdîl olunur, ona sorduğu için.&#8221;</p>
<p>ANNEN VE BABAN RAHATIMI BOZUYOR</p>
<p><strong>Reşehât </strong>kitabının müellifi şöyle anlatmıştır: &#8220;Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr&#8217;ın huzûruna ilk gelişimde, Mevlânâ Sa&#8217;deddîn Kaşgârî hazretlerinin oğlu Mevlânâ Hâce Külân ile berâberdim. Senelerce sohbet ve hizmetinde bulunmakla şereflendim. Bâzan sohbet sırasında bana; &#8220;Niçin Horasan&#8217;a dönmüyorsun? Dön! Annen ve baban benim rahatımı bozuyor&#8221; buyururdu. Ben, başkaları arasında bu sözü işitince çok utanırdım. Nihâyet berâber geldiğim Hâce Külân, Horasan&#8217;a dönmek üzere izin istemişti. Ona izin verip, bana da; &#8220;Sen de bununla birlikte süratle Horasan&#8217;a anne ve babanın hizmetine dön! Benim rahatımı bozuyorlar&#8221; buyurdu. Bunun üzerine onunla berâber Horasan&#8217;a döndüm. Annemin ve babamın yanına ulaşınca, hocam Ubeydullah-ı Ahrâr&#8217;ın kendileri hakkında buyurduğu sözü söyledim. İkisi birden ağlaşmaya başladılar ve; &#8220;Biz her namazdan sonra, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerine teveccüh edip, seni göndermesi için ağlayıp, duâ ediyorduk&#8221; dediler. Bir müddet annemin ve babamın yanında kaldım. Sonra tekrar hocamın yanına dönmem için ağlayarak, yalvararak müsâade etmelerini isteyince izin verdiler. İkinci defâ hocamın sohbetiyle şereflendim. Sonra bir daha, Horasan&#8217;a git buyurmadı.</p>
<p>KÖPEK YAVRUSU</p>
<p>Bir defâsında, Ubeydullah-ı Ahrâr&#8217;ın huzûruna Horasan&#8217;dan fâsık biri gelmişti. Bu kimse şarap içen, haram işleyen, sapık îtikâdlı biriydi. O zamana kadar hiç gelmemişti. Gelip oturur oturmaz, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri onu azarlayıp, huzûrundan kovdu. Bu sırada orada bulunan talebesi Mîr Abdülevvel&#8217;in kalbinde; &#8220;Uzaktan garîb bir adam, ihlâs ve niyazla gelmiş, acabâ onu neden hoşnud etmedi?&#8221; düşüncesi geçti. Ubeydullah-ı Ahrâr, hemen bu talebesinin kalbinden geçen düşünceyi anlayıp; &#8220;Bu kimseyi köpek yavrusu sûretinde gördüm ve bu sebeple kovdum. Köpek yavrusuna bundan iyi muâmele yapılmaz.&#8221; buyurdu. Bunun üzerine talebesi Abdülevvel, gelen adamın hâlini araştırıp, öğrendi. Adam fâsık, haramlara dalmış, içki içen, haramlara aldırmayan birisiymiş. O zaman hocasının o kimseyi, günahlara dalmasından dolayı köpek sûretinde gördüğünü ve kovmasının hikmetini anladı.</p>
<p>İSTANBUL&#8217;UN MÂNEVÎ FÂTİHİ</p>
<p>Ubeydullah-ı Ahrâr&#8217;ın torunu Hâce Muhammed Kâsım&#8217;dan şöyle nakledilmiştir: &#8220;Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri, bir gün öğleden sonra, âniden atının hazırlanmasını istedi. Atı hazırlanınca, binip Semerkant&#8217;tan süratle çıktı. Talebelerinden bir kısmı da ona tâbi olup, tâkib ettiler. Biraz yol aldıktan sonra Semerkant&#8217;ın dışında bir yerde talebelerine; &#8220;Siz burada durunuz!&#8221; buyurdu.Sonra atını Abbâs Sahrâsı denilen sahrâya doğru sürdü. Talebeleri arasındaMevlânâ Şeyh adıyla tanınmış bir talebesi, bir müddet daha peşinden gidip tâkib etmişti. Bu talebesi şöyle anlattı: &#8220;Hâce Ubeydullah-ıAhrâr hazretleri ile sahrâya vardığımızda, atını sağa sola sürmeye başladı. Sonra birdenbire gözden kayboldu.&#8221;</p>
<p>Ubeydullah-ı Ahrâr daha sonra evine döndüğünde, talebeleri nereye ve niçin gittiğini sorduklarında; &#8220;Türk Sultânı Sultan Muhammed Hân (Fâtih), kâfirlerle harbediyordu. Benden yardım istedi. Ona yardım etmeye gittim. Allahü teâlânın izniyle gâlib geldi. Zafer kazanıldı&#8221; buyurdu.</p>
<p>Bu hâdiseyi nakleden ve Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin torunu olan Hâce Muhammed Kâsım, babası Hâce Abdülhâdî&#8217;nin şöyle anlattığını nakletmiştir: &#8220;Bilâd-ı Rûm&#8217;a (Anadolu&#8217;ya) gittiğimde, Sultan Muhammed Fâtih Hânın oğlu Sultan Bâyezîd Hân, bana, babam Ubeydullah-ıAhrâr&#8217;ın şeklini ve şemâilini târif etti ve; &#8220;O zâtın beyaz bir atı var mıydı?&#8221; diye sordu. Ben de târif ettiği bu zâtın, babam Ubeydullah-ı Ahrâr olduğunu ve beyâz bir atının olup, bâzan ona bindiğini söyledim. Bunun üzerine SultanBâyezîd Hân, bana şöyle anlattı: Babam Sultan Muhammed Fâtih Hân bana şunları dedi: &#8220;İstanbul&#8217;u fethetmek üzere savaştığım sırada, harbin en şiddetli bir ânında, Şeyh Ubeydullah-ı Ahrâr Semerkandî&#8217;nin imdâdıma yetişmesini istedim. Şekil ve şemâilini târif ederek şu vasıfta ve şu şekilde ve beyaz bir at üzerinde bir zât yanıma geldi; &#8220;Korkma!&#8221; buyurdu. Ben de; &#8220;Nasıl endişelenmeyeyim, küffâr çok.&#8221; dedim. Ben böyle söyleyince, elbisesinin yeninden bakmamı söyledi. Baktım, büyük bir ordu gördüm. &#8220;İşte bu ordu ile sana yardıma geldim. Şimdi sen falan tepenin üzerine çık, üç defâ kös vur ve orduna hücûm emri ver.&#8221; buyurdu. Emirlerini aynen yerine getirdim. O da bana gösterdiği ordusuyla hücûma geçti. Böylece düşman hezîmete uğradı. İstanbul&#8217;un fetih işi gerçekleşti.&#8221;</p>
<p>ÖLÜ KALBLERİ DİRİLTMEK</p>
<p>Ubeydullah-ı Ahrâr şöyle anlatmıştır: &#8220;Çocukluğumda rüyâda kendimi Şeyh Ebû Bekr-i Şâşî&#8217;nin mezarı yanında gördüm. Mezarın eşiğinde Îsâ aleyhisselâm vardı. Hemen ayaklarına kapandım. Elleri ile başımı kaldırıp; &#8220;Gam çekme! Seni ben terbiye edeceğim!&#8221; buyurdu. Rüyâyı anlattığım zâtlar, tıb ilmi ile tâbir ettiler. Yâni tıb ilminden nasîbim olacağını söylediler. Ben bu tâbire râzı değildim. Tâbirim şuydu: Îsâ aleyhisselâm, ölüleri dirilten bir Peygamberdir. Evliyâdan ihyâ sıfatına mazhâr büyüklere de &#8220;Îsevî meşreb&#8221; denirdi. Mâdem ki, Îsâ aleyhisselâm bu fakîrin terbiyesini üzerine aldılar, demek bana ölü kalbleri ihyâ sıfatı verilecek. Nitekim kısa bir zaman sonra, Allahü teâlâ bana öyle bir hâl ve kuvvet bahşetti ki, bende o mânâ, kemâliyle meydana geldi. Vâsıtamızla nice ölü kalbler, gaflet karanlığından şühûd ve huzûr ışığına çıktılar.&#8221;</p>
<p><em>1) Reşahât; s.229</em><br />
<em>2) Nefehâtü&#8217;l-Üns; s.441</em><br />
<em>3) Mektûbât-ı İmâm-ıRabbânî; c.1, 193. mektûb</em><br />
<em>4) Şakâyık-ı Nu&#8217;mâniyye Tercümesi (Mecdi Efendi); s.269</em><br />
<em>5) Câmiu Kerâmâti&#8217;l-Evliyâ; c.2, s.139</em><br />
<em>6) Silsiletü&#8217;l-Ârifîn (Süleymâniye Kütüphânesi, Hacı Mahmûd Bölümü, No: 2830, varak 28b, 157b, 178)</em><br />
<em>7) Mesmûât (Süleymâniye Kütüphânesi, Esad Efendi Bölümü, No: 1715, varak, 5a, 24a, 29a)</em><br />
<em> <img src='http://s.wordpress.com/wp-includes/images/smilies/icon_cool.gif' alt='8)' class='wp-smiley' /> Tam İlmihâl Seâdet-iEbediyye; (49. Baskı) s.1156</em><br />
<em>9) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.13, s.107</em><br />
<em>10) Havârık-ı Âdât-ı Ahrâr; Bâyezid Kütüphânesi; No. 3624</em></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Hayat-ı Şerifleri]]></title>
<link>http://yakubcerhi.wordpress.com/2009/08/05/hayat-i-serifleri/</link>
<pubDate>Wed, 05 Aug 2009 01:19:22 +0000</pubDate>
<dc:creator>alisettar</dc:creator>
<guid>http://yakubcerhi.wordpress.com/2009/08/05/hayat-i-serifleri/</guid>
<description><![CDATA[Evliyânın büyüklerinden. İnsanların îtikâd, amel, ibâdet ve ahlâk husûsunda doğruyu öğrenip yapmalar]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Evliyânın büyüklerinden. İnsanların îtikâd, amel, ibâdet ve ahlâk husûsunda doğruyu öğrenip yapmalarını sağlayan ve Allahü teâlânın rızâsına kavuşturmak için rehberlik eden ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen İslâm âlimlerinin on yedincisidir. İsmi, Ya’kûb bin Osman bin Mahmûd’dur. Kâbil yolu üzerinde Gazne yakınlarında Çerh köyünde doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1447 (H.851) senesinde Hılfetû’da vefât etti. Burası, Hisâr Şâdmân’a yakın sınır köylerinden bir köy olup, kabri oradadır. Derin âlim ve veli-yi kâmil idi.</p>
<p>Ya’kûb-i Çerhî, önce Herat’a gidip, bir müddet ilim tahsîli yaptı. Sonra yine ilim tahsîli için Mısır’a gitti. Orada Zeynüddîn-i Hâfî ile birlikte, zamânının büyük âlimi Mevlânâ Şihâbüddîn Şirvânî’den ve diğer âlimlerden aklî ve naklî ilimleri öğrendi. Sonra Buhârâ’ya gitti. Orada da âlimlerden ilim öğrenip, icâzet aldı. Zâhirî ilimlerde yetişdikten sonra tasavvuf ilmine yöneldi. Tasavvuf ilminde ve hâllerinde önce Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn-i Buhârî’nin, sonra da onun halîfesi Alâüddîn-i Attâr’ın sohbetinde yetişti.</p>
<p>Kendisi şöyle anlatmıştır: “Buhârâ’nın âlimlerinden ilim tahsîl edip icâzet aldıktan sonra memleketime dönmek üzere idim. İçimde Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin yanına gitmek arzusu hâsıl oldu. Huzûruna varıp; “Beni hatırdan çıkarmayınız.” diye yalvardım. “Tam gideceğin sırada mı bana geliyorsun?” buyurdu. “Gönlüm iştiyâkınızla dolu, sizi seviyorum.&#8221; dedim. “Bu arzu ne sebepten geliyor?” dedi. “Büyük bir zâtsınız ve herkesin makbûlüsünüz.” dedim. Bunun üzerine; “Bu sebep kâfi değil, daha makbûl bir şey bulman lâzımdır. Halkın beni kabûlü şeytânî olabilir.” buyurdu. Bunun üzerine; “Sahîh bir hadîs-i şerîfte; <strong>“Allahü teâlâ bir kulunu severse, onun sevgisini kullarının kalblerine düşürür. İnsanlar onu severler.”</strong> buyrulmuştur.” dedim.</p>
<p>Sözünü bitirince tebessüm etti ve; “Biz azîzânız (azîzlerdeniz). Bu söz üzerine kendimden geçer gibi oldum. Çünkü bu görüşmeden bir ay kadar önce, bir rüyâ görmüştüm. Rüyâmda bana; “Azîzân’ın mürîdi, talebesi ol!” demişlerdi. Rüyâyı unutmuştum. Behâeddîn-i Buhârî hazretleri; “Biz azîzânız.” buyurunca hatırladım. Tekrar; “Bana teveccüh ediniz, hatırınızdan çıkarmayınız.” diye yalvardım. Buyurdu ki: “Bir gün Azîzân’dan (Ali Râmitenî&#8217;den) böyle bir istekde bulunmuşlar. O da, bir şeyin hatırda kalması için bir vâsıtaya ihtiyaç olduğunu söylemiş ve hatırlamaya vesîle olacak bir şey istemişler.” Bunu söyledikten sonra, bana mübârek takkesini hediye etti ve buyurdu ki: “Senin bana verecek bir şeyin yok, şu takkeyi al, onu her gördüğünde bizi hatırla ve yanında bul.”</p>
<p>Bundan sonra ayrıca tenbih edip; “Bu yolculukta Mevlânâ Tâcüddîn Deştgûlegî’yi bulmaya gayret et. Çünkü o, Allahü teâlânın velîlerindendir.” buyurdu. Yola çıktıktan sonra, içime önce Belh şehrine, oradan da memleketime dönme arzusu düştü. Belh ile Deştgûlek arası çok uzaktı. Yolculukta öyle vesîleler oldu ki, birden kendimi Deştgûlek yakınlarında buldum. Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin tenbihi hatırıma geldi. İşâretlerinden dolayı şaşırıp, hayran kaldım. Deştgûlek’e gidip, hemen Mevlânâ Tâcüddîn&#8217;in sohbetine can attım. Onun sohbetinde bulunduktan sonra Behâeddîn-i Buhârî’ye geri dönüp ona teslim olmak arzusu beni sardı. Buhârâ’da bir meczub vardı. Onu bir yolda oturur gördüm. Ona dedim ki; “Ben gidiyorum!” Bana; “Hiç durma, çabuk git!” dedi. Oturduğu yerde toprak üzerine çizgiler çizdi. Kendi kendime, bu çizgileri sayayım, eğer tek çıkarsa gitmem gerektiğine işâret sayayım diye düşündüm. Saydım tek çıktı. Behâeddîn-i Buhârî hazretlerine tekrar gitmeye karar verip, yola çıktım. Nihâyet Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin huzûruna kavuştum. Hâlimi arzettim. Bana zikretmemi ve zikirde teke riâyet etmemi bildirip; “Elinden geldiği kadar zikirde tek sayıya riâyet et.” buyurdu ve böylece yolda karşılaştığım meczub zâtın yer üzerine çizdiği çizgilerin tek oluşuna işâret etti.”</p>
<p>Ya’kûb-i Çerhî hazretleri, bir eserinde şöyle anlatmıştır: “Allahü teâlânın inâyetiyle bu fakirde erenler yoluna girmek arzusu doğup da fazl-ı ilâhiye Allahü teâlânın yardımına kavuşunca, Buhâra’da Hâce Behâeddîn-i Buhârî hazretlerine kavuşmak nasîb oldu. Onun kerem ve iltifâtları beni saâdete garketti. Gördüm ki, mürşidim kâmil ve mükemmildir ve evliyânın en üst tabakasındandır. Çeşitli vakalar ve gaybî işâretlerden sonra, Kur’ân-ı kerîmi açıp bir âyeti işâret tutmak istedim; meâlen; <strong>“O peygamberler Allah’ın hidâyetine eriştirdiği kimselerdir, sen de onların gittiği yoldan yürü&#8230;”</strong> (En’âm sûresi: 90) buyrulan âyet-i kerîme çıktı, bağlılığım kat kat arttı. Tereddüt içinde bulunduğum günlerden bir gündü. Evimin bulunduğu Fethâbâd’da, Şeyh Seyfüddîn’in kabrine doğru oturmuştum. İçimde öyle bir fırtına koptu ki, hemen Hâce Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin huzûruna kavuşmak için Kasr-ı Ârifân’a doğru yola çıktım. Kasr-ı Ârifân’a varıp, Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin evlerine yaklaştığım zaman, yola çıkmış, beni beklemekte olduğunu gördüm. Bana ihsânda bulundular, yanına oturttular. Namaz kıldıktan sonra sohbete başladılar. Heybeti beni öyle sarmıştı ki, konuşmaya mecâlim kalmadı. Bu sohbet sırasında buyurdu ki: “İlim iki kısımdır. Biri kalb ilmi; bu ilim, en faydalı olan ilimdir. Bu ilmi nebîler ve resûller öğretir. Diğeri lisan ilmidir. Bu ilim de Allahü teâlânın insanoğluna huccetidir. Bâtın ilminden sana bir pay erişmesini ümid ederim. Yine nakledildi ki; “Sadâkat ehliyle oturduğunuz zaman, sıdk, doğruluk üzere bulununuz. Çünkü onlar, kalb câsuslarıdır. Kalblerinize girerler ve himmetinize bakarlar. Biz, kendi kararımızla kimseyi kabûl edemeyiz. Böyle memuruz. Bakalım bu gece bize ne işâret buyrulur. Eğer seni kabûl ederlerse, biz de kabûl ederiz.” buyurdu.</p>
<p>Ömrümde o gece kadar çetin ve zor bir gece geçirmedim. Saâdet kapısının açılmasını umarken, bu kapının yüzüme kapanmasından korktum. Sabah namazını Behâeddîn-i Buhârî hazretleri ile berâber kıldım. Namazdan sonra; “Sana müjdeler olsun, kabûl işâreti geldi. Biz insanları az kabûl ederiz. Kabûl ettiğimiz zaman da geç kabûl ederiz. Tâ ki gelenlerin nasıl geldiği ve zamânının gelmiş olduğu belli olsun.” buyurdu. Bundan sonra Şâh-ı Nakşibend hazretleri, silsilelerini Abdülhâlık Goncdüvânî’ye kadar gösterdi.</p>
<p>Bundan sonra nice zaman Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin hizmetinde ve sohbetinde bulundum. İcâzet verdikleri güne kadar yanlarından ayrılmadım. Yanlarından ayrılıp, yola çıkacağım zaman; “Sana tarîkat edebi ve hakîkat sırrı olarak bizden ne erişmişse, Allahü teâlânın kullarına ulaştır, götür. Bu, senin saâdete kavuşmana sebeb olur.” buyurdu. Ayrıca halîfesi Alâüddîn-i Attâr ile sohbet etmemizi emretti. Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin vefâtından sonra, ben uzun müddet Bedehşan’da kaldım. Alâeddîn-i Attâr ise Çigâniyân’da bulunuyordu. Bana bir mektup yazarak, Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin emrini hatırlattılar. Bundan sonra hemen Alâüddîn-i Attâr hazretlerinin yanına gittim ve vefâtına kadar sohbetlerinde kaldım. Vefâtlarından sonra memleketime döndüm.”</p>
<p>Ya’kûb-i Çerhî, önce Behâeddîn-i Buhârî’nin, sonra onun seçkin talebesi ve halîfesi olan Alâüddîn-i Attâr’ın sohbetinde yetişip kemâle geldi. Hocası Alâüddîn-i Attâr’ın halîfesi olup, insanlara doğru yolu gösterdi. Onun en başta gelen talebesi ve halîfesi de Ubeydullah-i Ahrâr’dır. Ya’kûb-i Çerhî hazretlerinin yazdığı, Fâtiha, Tebâreke ve Amme cüzleri tefsîri ve Fârisî <strong>Risâle-i Ünsiyye</strong> adlı eserleri vardır. Bu eserleri Hindistan’da basılmıştır. (Bombay, 1297, 1326)</p>
<p>Ya’kûb-i Çerhî hazretleri, Şâh-ı Nakşibend Muhammed Buhârî hazretlerinin sohbetine kavuşmasını ve o büyük rehberden duyduklarının bir kısmını Farsça bir risâle hâlinde yazmış, bu risâlesinde o büyükler yolunun edeb ve dîne bağlılıklarını hâlisâne bildirmiştir.</p>
<p>YA&#8217;KÛB-İ ÇERHÎ</p>
<p>Allah adamlarından, çok büyük bir evliyâ,<br />
Gazne&#8217;nin Çerh köyünde, teşrif etti dünyâya</p>
<p>İlim tahsil etmeye, Herat&#8217;a gitti ilkin,<br />
Mısır ve Buhârâ&#8217;da bulundu tahsil için.</p>
<p>Çeşitli âlimlerden, okuyup en nihâyet,<br />
Zâhirî ilimlerde, aldı mutlak icâzet.</p>
<p>Dönmek üzereydi ki, sonra memleketine,<br />
Behâeddîn Buhârî&#8217;nin, tutuldu sevgisine.</p>
<p>Onu görmek arzusu, öyle kuvvetlendi ki,<br />
Görünmez bir bağ ile, çekildi ona sanki.</p>
<p>Tehir etti dönmeyi, bir hikmet vardır diye,<br />
Gitti büyük şevk ile, Behâeddîn Buhârî&#8217;ye.</p>
<p>İçeriye girince, buyurdu ki bâhusus:<br />
&#8220;Tam dönecek zaman mı, bize geliyorsunuz?&#8221;</p>
<p>Dedi ki: &#8220;Ey efendim, seviyorum sizi ben,<br />
Ve çok büyük zâtsınız, biliyorum yakînen.&#8221;</p>
<p>Buyurdu ki: &#8220;Yanılma, olabilir teşhiste,&#8221;<br />
Dedi ki:&#8221;Resûlullah, buyurdu ki hadîste:</p>
<p><strong>&#8220;Hak teâlâ sever ve seçerse birisini,<br />
Kulların kalbine de, düşürür sevgisini.&#8221;</strong></p>
<p>Behâeddîn Buhârî, tebessüm eyledi ve,<br />
Sonra &#8220;Biz azîzânız&#8221; buyurdu kendisine.</p>
<p>Bu Azîzân sözünü, işitince o zâttan,<br />
Gördüğü bir rüyâyı, hatırladı o zaman.</p>
<p>Şöyle ki rüyâsında, denilmişti ki ona:<br />
&#8220;Ey Ya&#8217;kûb, sen de gidip, tâbi ol Azîzân&#8217;a.&#8221;</p>
<p>Ona karşı sevgisi, oldu daha ziyâde,<br />
Sonra da gitmek için, istedi müsâade.</p>
<p>Dedi ki: &#8220;Ey efendim, gidiyorum ve lâkin,<br />
Çâre nedir, sizleri, çok hatırlamam için?&#8221;</p>
<p>Çıkarıp verdi ona mübârek takkesini,<br />
Buyurdu: &#8220;Kullandıkça hatırlarsın hep beni.&#8221;</p>
<p>Ellerini öperek, ayrıldı huzurundan,<br />
Lâkin memleketine, henüz vâsıl olmadan.</p>
<p>O zâtın muhabbeti, set oldu gitmesine,<br />
Yarı yoldan dönerek, huzura geldi yine.</p>
<p>Dedi: &#8220;Yoldan çevirdi, beni muhabbetiniz,<br />
Lütfen kabul edin de, olayım talebeniz.&#8221;</p>
<p>Buyurdu ki: &#8220;Bu işe, büyükler verir karar,<br />
Bakalım ki bu gece, bize ne buyururlar?</p>
<p>Onlar kalb câsusudur, girerler kalbinize,<br />
Bakıp vâkıf olurlar, sizin himmetinize.</p>
<p>Eğer kabul ederse, sizi büyüklerimiz,<br />
Bu gece belli olur, biz de kabul ederiz.&#8221;</p>
<p>Ya&#8217;kûb-i Çerhî der ki: &#8220;Çıktım başım önümde,<br />
Böyle çetin bir gece geçirmedim ömrümde.</p>
<p>&#8220;Kabul edecekler mi, acep bu bîçâreyi?&#8221;<br />
Diye düşünerekten, zor geçirdim geceyi.</p>
<p>O sabah namazını, kılar kılmaz beraber,<br />
Buyurdu ki: &#8220;Ey Ya&#8217;kûb, müjde, kabul ettiler.&#8221;</p>
<p>Böylece hizmetine girdim bu büyük zâtın,<br />
Çıkardı zirvesine, beni her kemâlâtın.&#8221;</p>
<p>E’ÛZÜ</p>
<p>Ya’kûb-i Çerhî buyurdu ki: E’ûzü okumak, “E’ûzü billâhi mineşşeytânirracîm” demektir. Besmele okumak, “Bismillâhirrahmânirrahîm” demektir. Abdullah ibni Abbâs diyor ki, Resûlullah buyurdu ki: <strong>“Kur’ân-ı kerîme saygı göstermek, E’ûzü okuyarak başlamakla olur.”</strong> ve <strong>“Kur’ân-ı kerîmin anahtarı, Besmeledir.”</strong> Bu ikisini okuyan kimse sözünü, okumasını bu iki zînet ile süslemiş ve bu iki hazînede, dostlar için toplanmış olan faydalara kavuşmuş olur. Allahü teâlâya yaklaşmak isteyenler, E’ûzü’ye yapışmakta, O&#8217;ndan korkanlar da, E’ûzü’ye sarılmaktadır. Günâhı çok olanlar E’ûzü’ye sığınmıştır. Allahü teâlâ, Nahl sûresinin doksan yedinci âyetinde meâlen, Peygamberine (sallallahü aleyhi ve sellem); <strong>“Kur’ân-ı kerîm okuyacağın zamân E’ûzü&#8230; söyle.”</strong> buyurmuştur. Bu emir, “Allah’ın rahmetinden uzak olan ve gazabına uğrayarak dünyâda ve âhirette helâk olan şeytândan, Allahü teâlâya sığınırım, korunurum, yardım beklerim. Ona haykırır, feryâd ederim de!” demektir.</p>
<p>Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: <strong>“Hoca çocuğa, Besmele okur, çocuk da söyleyince, Allahü teâlâ, çocuğun ve anasının ve babasının ve hocasının Cehennem&#8217;e girmemesi için sened yazdırır.”</strong> Abdullah ibni Mes’ûd diyor ki: “Cehennem&#8217;de azâb yapan on dokuz melekten kurtulmak isteyen, Besmele okusun! Besmele, on dokuz harfdir.” Levh-i mahfûzda, ilk yazılan, Besmeledir. Âdem’e (aleyhisselâm) ilk gelen, Besmeledir. Müminler, Besmele yardımı ile, Sırâttan geçer. Cennet dâvetiyesinin imzâsı Besmeledir.</p>
<p>Besmelenin mânâsı; “Her var olana, onu yaratmakla iyilik etmiş ve varlıkta durdurmakla, yok olmaktan korumakla iyilik etmiş olan Allahü teâlânın yardımı ile, başlıyorum. Ârifler, O&#8217;nu ilâh olarak tanıdı. Âlemler, O&#8217;nun merhâmeti ile rızık buldu. Günâh işleyenler, O&#8217;nun rahmeti ile Cehennem&#8217;den kurtuldu” demekdir. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîme bu üç isim ile yâni Allah, Rahman ve Rahîm isimleri ile başladı. Çünkü, insanın üç hâli vardır. Dünyâ, kabir ve âhiret hâlleri. İnsan, Allahü teâlâya ibâdet ederse, dünyâda işlerini kolaylaştırır. Kabirde ona acır, âhirette günâhlarını affeder.</p>
<p><em>1) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (50. Baskı) s.1162</em><br />
<em>2) Hadâik-ül-Verdiyye; s.154</em><br />
<em>3) Nefehât-ül-Üns; s.436</em><br />
<em>4) Reşehât; s.58</em><br />
<em>5) İrgâm-ül-Merîd; s.63</em><br />
<em>6) Hadîkat-ül-Evliyâ; s.73</em><br />
<em>7) Rehber Ansiklopedisi; c.18, s.93</em><br />
<em> <img src='http://s.wordpress.com/wp-includes/images/smilies/icon_cool.gif' alt='8)' class='wp-smiley' /> Esmâ-ül-Müellifîn; c.2, s.546</em><br />
<em>9) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.13, s.141</em><br />
<em>10) Sefînet-ül-Evliyâ; s.80</em><br />
<em>11) Hazînet-ül-Asfiyâ; c.1, s.566</em><br />
<em>12) Persian Literature; c.1, s.9</em></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Hayat-ı Şerifleri]]></title>
<link>http://muhammedbabasimmasi.wordpress.com/2009/08/05/hayat-i-serifleri/</link>
<pubDate>Wed, 05 Aug 2009 00:58:45 +0000</pubDate>
<dc:creator>alisettar</dc:creator>
<guid>http://muhammedbabasimmasi.wordpress.com/2009/08/05/hayat-i-serifleri/</guid>
<description><![CDATA[Muhammed Baba Semmasi hazretleri, Hace Ali Ramiteni hazretlerinin yetiştirdiği büyük velilerdendir. ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Muhammed Baba Semmasi hazretleri, Hace Ali Ramiteni hazretlerinin yetiştirdiği büyük velilerdendir. Silsile-i aliyyenin on üçüncüsüdür. Buhara&#8217;ya bağlı Semmas köyünde doğdu.</p>
<p>Tasavvuf ilmini büyük âlim Ali Ramiteni hazretlerinden öğrendi. Onun derslerinde ve sohbetlerinde yetişip, tasavvufta yüksek dereceye ulaştı. Hocası, kendisinden sonra yerine, Muhammed Baba Semmasi&#8217;yi vekil bıraktı. Diğer talebelerine de, ona tâbi olmalarını vasiyet etti.</p>
<p>Hocasının vefatından sonra onun yerine geçen Muhammed Baba Semmasi, çok talebe yetiştirdi ve içlerinden bir kısmını tasavvufta yüksek makamlara kavuşturdu.</p>
<p>Bu talebelerinin başında, kendisinden sonra yerine geçen ve ilim deryasında sedef olan Seyyid Emir Gilal hazretleri gelmektedir. Bir talebesi de, Behaeddin-i Buhari hazretleridir. Henüz o doğmadan önce, hocası Muhammed Baba Semmasi onun doğduğu yerden geçerken; &#8220;Bu yerden büyük bir zatın kokusu geliyor. Pek yakında burası, Kasr-ı ârifân [arifler sarayı] olur&#8221; buyurdu.</p>
<p>Bir gün yine oradan geçiyordu. &#8220;Şimdi o güzel koku daha çok geliyor. Ümit ederim ki, o büyük zat dünyaya gelmiştir&#8221; buyurdu. Böyle buyurduğu zaman, Behaeddin-i Buhari hazretleri doğalı üç gün olmuştu. Dedesi, çocuğun göğsünün üzerine hediye koyup, Muhammed Baba Semmasi&#8217;ye getirince; &#8220;Bu bizim oğlumuzdur. Biz bunu kabul eyledik&#8221; buyurup, talebelerine de; &#8220;Kokusunu aldığım işte bu çocuktur. Zamanının rehberi ve bir tanesi olacaktır&#8221; buyurdu. Sonra halifesi Emir Gilal hazretlerine, bu çocuğun iyi yetiştirilmesini tembih etti.</p>
<p>Behaeddin-i Buhari hazretleri anlatır:<br />
&#8220;Evlenmek istediğim zaman, dedem beni Muhammed Baba Semmasi hazretlerine gönderdi. Ona gideceğim günün gecesi, içimde gözyaşı ve dua isteği kabardı. Onun mescidine gidip iki rekat namaz kıldım ve Allahü teâlâya şöyle dua ettim: &#8220;Ya rabbi, bana, belalarına tahammül için kuvvet ver!&#8221;<br />
Sabahleyin hocamın huzuruna varınca; &#8220;Bir daha dua ederken<strong>, &#8220;Ya Rabbi, senin rızan nerede ise, bu kulunu orada bulundur!&#8221;</strong> <strong>diye dua et! Eğer Allah, dostuna bela gönderirse, yine inayeti ile o belaya sabır ve tahammülü de ihsan eder. Fakat, Allahtan ne geleceğini bilmeden, bela ister gibi dua etmek doğru değildir&#8221;</strong>buyurdu. Bir gece önceki hâlimi keşfetmekteki kerametini anladım ve ona tam bağlandım.&#8221;</p>
<p>Yetiştirdiği, tasavvufta yüksek derecelere kavuşmalarına vesile olduğu yüzlerce veliden dördünü kendisine halife seçmiştir. Bunlardan birincisi Hâce Sufi Suhâri, ikincisi kendi oğlu Hâce Muhammed Semmasi, üçüncüsü Mevlana Danişmend Ali, dördüncüsü ise Seyyid Emir Gilal hazretleridir.</p>
<p>Behaeddin-i Buhari hazretleri anlatır:<br />
Hocam Muhammed Baba Semmasi ile yemek yiyorduk. Yemek bitince, bana bir ekmek uzatıp; &#8220;Al, bunu sakla, belki lazım olur&#8221; buyurdu. Yemek yediğimiz halde, bana bu ekmeği vermesinin hikmetini düşünmeye başlamıştım. Ben düşünürken, &#8220;Faydasız düşüncelerden kalbi muhafaza etmek gerekir” buyurdu. Sonra yolculuğa çıktık ve bir tanıdığımın evinde misafir olduk. Misafir olduğumuz evin sahibinin sıkıntılı bir halde olduğu görülüyordu. Hocam ona; niçin üzgün olduğunu sordu. O da; &#8220;Bir kâse sütüm var, fakat, sütün yanında yemek için ekmeğim yok. Ona üzülüyorum&#8221; dedi. Hocam bana dönüp; &#8220;Acaba bu ekmek ne olacak düşünüp duruyordun. Ekmeği sahibine ver&#8221; buyurdu.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Ne havaya ne suya gönle düşen cemreyiz]]></title>
<link>http://umutrehberi.wordpress.com/2009/03/30/ne-havaya-ne-suya-gonle-dusen-cemreyiz/</link>
<pubDate>Mon, 30 Mar 2009 05:44:21 +0000</pubDate>
<dc:creator>umutrehberi</dc:creator>
<guid>http://umutrehberi.wordpress.com/2009/03/30/ne-havaya-ne-suya-gonle-dusen-cemreyiz/</guid>
<description><![CDATA[Kâinat kitabının okuyucusuna, Bütün kitaplar, tek bir kitabın daha iyi anlaşılması için okunur Elest]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Kâinat kitabının okuyucusuna, Bütün kitaplar, tek bir kitabın daha iyi anlaşılması için okunur Elest]]></content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>
