<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress.com" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>efendi-2 &amp;laquo; WordPress.com Tag Feed</title>
	<link>http://en.wordpress.com/tag/efendi-2/</link>
	<description>Feed of posts on WordPress.com tagged "efendi-2"</description>
	<pubDate>Wed, 10 Feb 2010 16:23:14 +0000</pubDate>

	<generator>http://en.wordpress.com/tags/</generator>
	<language>en</language>

<item>
<title><![CDATA[One Minute : Obama'ya Çelme Takmak...]]></title>
<link>http://kendihalinde.wordpress.com/2009/02/02/one-minute-obamaya-celme-takmak/</link>
<pubDate>Mon, 02 Feb 2009 17:24:36 +0000</pubDate>
<dc:creator>kendihalinde</dc:creator>
<guid>http://kendihalinde.wordpress.com/2009/02/02/one-minute-obamaya-celme-takmak/</guid>
<description><![CDATA[Başbakan’ın, herkesin ve tabii ki kendisinin de ezberini bozan Davos çıkışı aslında geliyorum diyen ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><span style="font-family:Calibri;font-size:small;"><img class="aligncenter size-medium wp-image-368" title="one-minute1" src="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2009/02/one-minute1.jpg?w=300" alt="one-minute1" width="300" height="201" /></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">Başbakan’ın, herkesin ve tabii ki kendisinin de ezberini bozan Davos çıkışı aslında geliyorum diyen kasırganın Davos’ta patlamasından başka bir şey değildir. Başbakan bunun sinyallerini neredeyse Gazze katliamı başladıktan hemen sonra artan dozda vermeye başlamıştı. Fakat böyle bir tepki verebileceğini kendisine sorsanız evet der miydi<span>  </span>o da başka bir konu elbette.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">Her ne kadar konu Davos olsa bile buraya nasıl gelindi, bu işte bir komplo mu var dı, bunun tartışılması daha hayırlı olacaktır. Bazı iflah olmaz İsrailseverler tarafından dillendirilen teze göre bu bir tiyatro idi ve İsrail’in izni ile gerçekleşti. Yani İsrail Cumhurbaşkanı’nın en ağır sözlerle eleştirilmesi argo tabirle fincanın taşla oyulması dahi bir komplo idi ve zaten Musevi sever iktidar partisinin önünü daha da açmak için yapıldı deniyor. Kullandıkları argümanlara bakınca hani acaba mı dedirten tezlerle karşınıza çıkıyorlar.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">Ama gerçekte kazın ayağı öyle mi?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">Gelin birlikte dilimiz döndüğünce irdelemeye çalışalım. Davos’ta yapılacak Gazze toplantısına kim neden ihtiyaç duymuş olabilir. Gazze toplantısının katılımcıları seçilirken arabuluculuk görevine sözde daha çok yakışan Mısır’dan, Fransa’dan, İngiltere’den temsilciler değilde… Neden Türkiye Başbakanı, İsrail Cumhurbaşkanı, Arap ligi sekreteri ile BM sekreteri’nin katılımları sağlanmıştır.<!--more--></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">Ne amaçlanmıştır ve ne olmuştur. Davos Forum Başkanı’nın başkanlığında olması gereken oturum neden David Ignatius tarafından yönetilmiştir.</span></p>
<p class="MsoListParagraphCxSpFirst" style="text-align:justify;text-indent:-18pt;margin:0 0 0 36pt;"><span><span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">1-</span><span style="font:7pt &#34;">      </span></span></span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">Washington Post yazarı Ignatius bundan kısa süre önce Ahmet Davudoğlu ile görüşerek kendi gazetesinde Davudoğlu’nun Domino Teorisi’ni açıklamış ardından da başka bir yazı ile taşların ters yönde düşmeye başladığını dile getirmiştir.</span></p>
<p class="MsoListParagraphCxSpMiddle" style="text-align:justify;text-indent:-18pt;margin:0 0 0 36pt;"><span><span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">2-</span><span style="font:7pt &#34;">      </span></span></span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">Ignatıus’un yazısı ilk bakışta Türk dış politikasını destekler gibi gözükse de aslında amaç yeni başkan Obama’ya mesaj vermektir. Onun dikkatini bu yöne çekmektir. Keza yine iyibilgi’de de bahsedilen Body Of Lies filminden mealen; “Artık bu politikalarımızı çöpe atmanın zamanı geldi. Eğer böyle gidersek tamamen Ortadoğu’da ki ABD ve Israil egemenliğini kaybetmek üzereyiz” mesajı yeni dünya düzeninde yeni bir sinsilik peşinde olduklarının da göstergesidir.</span></p>
<p class="MsoListParagraphCxSpMiddle" style="text-align:justify;text-indent:-18pt;margin:0 0 0 36pt;"><span><span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">3-</span><span style="font:7pt &#34;">      </span></span></span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">İş bu sinsilik tam da Davos’ta balans ayarı vermek için kullanılmaya çalışılmıştır. Aslında istenen Türkiye’yi ve dolayısıyla İktidar partisini hem ortadoğuda hemde iç kamuoyu nezdinde küçük düşürerek bölgede kukla oyuncu yapmaya çalışma girişiminden başka bir şey değildir.</span></p>
<p class="MsoListParagraphCxSpMiddle" style="text-align:justify;text-indent:-18pt;margin:0 0 0 36pt;"><span><span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">4-</span><span style="font:7pt &#34;">      </span></span></span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">Yeni Başkan Obama ya da biz buna Mançuryalı başkan da diyebiliriz. Gerçekte seçilmiş midir yoksa seçilebilmesi için tüm imkanlar seferber mi edilmiştir. Obama’nın babasının Müslüman olması, kendisinin Afrika kökenli olması gibi cilalı imaj devri edebiyatları ile özelde Ortadoğuda yeni bir Hero yaratma girişimlerinin bir parçası olan Davos’un Gazze Paneli Başbakanın feraseti ya da duygusallığı ile çöpe atılmıştır.</span></p>
<p class="MsoListParagraphCxSpMiddle" style="text-align:justify;text-indent:-18pt;margin:0 0 0 36pt;"><span><span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">5-</span><span style="font:7pt &#34;">      </span></span></span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">Başbakan o çıkışı yapmasaydı içerde muktedirlik elden gidecekti, dışarıda arap-islam aleminde iki paralık olacaktı ve emin olun herkes Obama’dan başka bu işi kimse çözemez demeye başlayacaktı. Elbette Obama bu işe bir çözüm bulacaktı ama bu başta da söylediğimiz gibi ne şiş ne kebap yakan bir tarzda sinsilik dolu olacaktı. </span></p>
<p class="MsoListParagraphCxSpMiddle" style="text-align:justify;text-indent:-18pt;margin:0 0 0 36pt;"><span><span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">6-</span><span style="font:7pt &#34;">      </span></span></span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">Davos çıkışı ABD’nin ve özelde Obama’nın Hero yapılmasına Türkiye tarafından<span>  </span>taş koyulması operasyonu olup, ayrıca Bay Obama’nın 1915 olaylarını aleyhimize gelişecek şekilde dillendirmesini de kendi dönemi içinde kesinlikle rafa kaldıracaktır.</span></p>
<p class="MsoListParagraphCxSpMiddle" style="text-align:justify;text-indent:-18pt;margin:0 0 0 36pt;"><span><span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">7-</span><span style="font:7pt &#34;">      </span></span></span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">David Ignatius’un ısrarla Başbakan’a izin vermemesi, Şimon Peres’e assolist kıvamında son sözün ve en uzun sözün verilmesi bahsettiğimiz Obama planının ve Türkiye’nin ikincil bir faktör yapılmaya çalışılmasının medyatik tezgahıdır. Ki bu tezgah öyle güzel kurgulanmıştır ki canla başla bölge de arabuluculuk için kıvranan Türkiye’ye Bayan Clinton’un temsilcisi şöyle yalandan bir uğrayıp gidecekken… Davos Kasırgası’ndan sonra gelmekten vazgeçmiştir. Bu da gösteriyor ki ABD’nin bir B planı yoktur ve teknik sebepler arkasına sığınarak yeni bir planla karşımıza çıkacakları anlamını taşımaktadır.</span></p>
<p class="MsoListParagraphCxSpMiddle" style="text-align:justify;text-indent:-18pt;margin:0 0 0 36pt;"><span><span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">8-</span><span style="font:7pt &#34;">      </span></span></span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">İsrail’in tüm bu olanları şimdilik kaydı ile sineye çekmesi, Gazze toplantısında bir ton laf yedikten sonra üzüntülerinin bildirilmesi dahi ne derece bir panik içinde olduklarının göstergesidir. Çünkü hiç istemedikleri halde Türkiye ile karşı karşıya gelme riski içine girmişlerdir.</span></p>
<p class="MsoListParagraphCxSpMiddle" style="text-align:justify;text-indent:-18pt;margin:0 0 0 36pt;"><span><span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">9-</span><span style="font:7pt &#34;">      </span></span></span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">Bu planın birde iç politika ayağı vardır. Bu ayakta ise Numan Kurtulmuş’un malum Medya Grubu tarafından poh-pohlanması, İsrail ile yapılan askeri anlaşmaların dillendirilmesi, İktidarın samimiyetsiz olduğunun söylenmesi ile yerel seçimlerde oy yönünden örselenmesi amaçlanmaktadır. Bu amaç bile Obama’ya ve İsrail’e hizmette sınır tanımayan bir anlayışın yaklaşımı olabilir ki Davos’ta<span>  </span>kurgulanmaya çalışılan tezgah beklenmedik çıkış ile şimdilik kaydıyla önlenmiştir.</span></p>
<p class="MsoListParagraphCxSpMiddle" style="text-align:justify;text-indent:-18pt;margin:0 0 0 36pt;"><span><span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">10-</span><span style="font:7pt &#34;">   </span></span></span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">Elbete hadise bununla sınırlı olmayıp işin birde İran boyutu var. Molla’da birdenbire oluşan Erdoğan sevgisinin düzeyi O’nu Nobel barış ödülüne aday gösterebilme çılgınlığının da İran’ın aslında Davos Çıkışı’ndan ne kadar rahatsız olduğunun bir teyidi gibidir. İran bu çıkışla aslında hem Türk iç siyasetine hem de AB-ABD kamuoylarına İsrail gazeteleri ağzı ile aslında Erdoğan’ı överken, dövmeye çalışmaktadır. Bu bağlamda Meşal ise İran’da Ahmedinejad ile buluşmaktadır. Meşal’in İran ziyareti farklı okumalara gebe olsa da bunun yorumunu burada yapmayalım.</span></p>
<p class="MsoListParagraphCxSpLast" style="text-align:justify;text-indent:-18pt;margin:0 0 10pt 36pt;"><span><span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">11-</span><span style="font:7pt &#34;">   </span></span></span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">Davos’ta yapılan Gazze Panelinin Türkiye tarafından istenmesi oyun kurucunun Türkiye olduğunu gösterir. Ancak Ignatıus, Davos Forumu ve Peres oyun içine oyun yerleştirerek, Türk oyununu bozmaya çalışsa da… Erdoğan tarihe geçen “One Minute” repliği ile pişmiş aşa su katılmasına izin vermemiştir. Erdoğan’ın elinde ki kağıtlarda tuttuğu yazılar bile Obama’ya İsrail üzerinden çelme takma operasyonunun şahididir. Oyunu gören karşı taraf bunu kendi lehine çevirmeye çabalarken beklenmedik bir tepki ile şah-mat olmuşlardır.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt 18pt;"><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">Peki bundan sonra ne olur… </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt 18pt;"><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">Kanımca Türk tarafından 2. Hamle için zaman ve zemin aranmaktadır. Aynı yaklaşımı İsrail tarafından da beklemek sanırım yanlış olmaz. Çünkü şu an içinde bulundukları durumdan pusuya yatma vaziteyi almış oldukları görünmektedir. İsrail gazetelerinde yapılan haber ve yorumlar ilk sinyaller olsa da yapacakları şantaj’dan öteye geçemeyecektir. 2. Hamle için en uygun an ise İsrail’de seçimlerden Netanyahu’nun birinci olarak çıkmasının akabinde hükümet kurma kaosu yaşayan İsrail ile boyutlarını kestiremediğim derecede ilişkilerin dondurulması ya da en azından İsrail Jetlerinin bir daha tatbikat için ülkeye sokulmaması gibi yaklaşımlar olabilir. Böyle bir yaklaşım meseleyi daha da büyütmüş olurken zaten parlamış olan Davos yıldızının üzerine bir de ay eklenmiş olacaktır. Hatta İsrail’de hükümet kurma sürecinin dahi sekteye uğraması muhtemeldir. <span> </span>Eğer bu yapılırsa/yapılabilirse emin olun Obama’nın ilk tercihi de mecburen Türkiye olacaktır. Ve 1915 kelimesini dahi ağzına alamayacaktır. Aşırı şahin Netanyahu ise kurulacak yeni hükümet içinde yeralarak kendinden beklenmeyecek derecede barış güvercini yapılacaktır.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt 18pt;"><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">Son söz, haklı olarak Laçiner bir suikastten endişe ediyor. Fakat kendisine tavsiyem Erdoğan’ın Şişhane konuşmasın da bahsi geçen Atatürk’e atfen “Size ölmeyi emrediyorum” sözünün derin anlamını kavraması. Evet bir suikast olabilir ama Başbakan sanırım buna zaten hazırlıklı ve meydan okumaktan da geri durmuyor. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt 18pt;"><span style="font-family:Calibri;font-size:small;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt 18pt;"><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">Bi de şu var: Sakın 6-7 saatlik o uzun GKB toplantısının asıl konusu milli menfaatler doğrultusunda nasıl hareket ederiz olmasın. Bir araştırın isterseniz <img src='http://s.wordpress.com/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':)' class='wp-smiley' /> </span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[İçimde ki İsrail Aşkı Bambaşka]]></title>
<link>http://kendihalinde.wordpress.com/2009/01/01/icimde-ki-israil-aski-bambaska/</link>
<pubDate>Thu, 01 Jan 2009 21:46:45 +0000</pubDate>
<dc:creator>kendihalinde</dc:creator>
<guid>http://kendihalinde.wordpress.com/2009/01/01/icimde-ki-israil-aski-bambaska/</guid>
<description><![CDATA[İşte medyanın sözlüğü Artan Şiddet: Şiddet ile bağlantılı olarak medya aynı zamanda “şiddetin artmas]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><h3><strong><span style="color:#ff0000;"><img class="aligncenter size-full wp-image-363" title="hurriyet" src="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2009/01/hurriyet.jpg" alt="hurriyet" width="320" height="240" /></span></strong></h3>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:normal;background:#f2e2c1;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;"><strong><span style="color:red;">İşte medyanın sözlüğü</span></strong><strong><span style="color:black;"></span></strong></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:140%;background:#f2e2c1;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;"><strong><span style="color:red;">Artan Şiddet:</span></strong><span style="color:black;"> Şiddet ile bağlantılı olarak medya aynı zamanda <strong>“şiddetin artması”</strong> yani <strong>“escalation of violence”</strong> kavramını da kullanmaktadır. Mesela <strong>“Lübnan’da İsrail <span style="text-decoration:underline;">saldırganlığı</span> 300 kişinin canını aldı”</strong> demek yerine <strong>“artan şiddet olayları Lübnan’da 300 kişinin canına mal oldu” </strong>denilmektedir. Filistinlilere <strong>“doğrudan şiddet uygulayan”</strong> Siyonist güç, yaşanan bütün işgali ve hukuksuzluğu böylece oldukça masum bir tarif içine oturtmaktadır.</span></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:140%;background:#f2e2c1;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;"><strong><span style="color:red;">Asimetrik güç kullanımı:</span></strong><span style="color:black;"> <strong>“Orantısız güç kullanımı”</strong> yerine daha askeri bir dil kurgulanırken kullanılmaktadır.<strong> “Assymetric use of power”</strong>ın Türkçesi olan bu kavram da, Siyonist güç ile Filistinliler ya da Lübnan arasındaki güç dengesinde aslında bir simetrinin de olduğu ama İsrail gücünün daha fazla olduğunu intibasını yerleştirmek için kullanılır. Mesela bir hafta içerisinde Lübnan’da 300 kişiyi katletmek <strong>“asimetrik güç kullanma” </strong>gibi gayet masum bir etiketin altında dünya basınına servis edilir.</span></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height:140%;background:#f2e2c1;margin:0 0 10pt;"><strong><span style="color:red;"><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">İsrail Operasyonları:</span></span></strong><span style="color:black;"><span style="font-family:Calibri;font-size:small;"> Operasyon kavramı oldukça masum bir yöneticilik kavramıdır. Mali operasyonlar, şirket operasyonları, kalp operasyonu, kömür madenleri operasyonu, gemi kaptanı operasyonu… Liste uzun…</span><strong><br />
<span style="font-family:Calibri;font-size:small;">“İsrail operasyonları devam ediyor”</span></strong><span style="font-family:Calibri;font-size:small;"> şeklinde başlayan her cümle şunları ifade etmektedir:<br />
<strong>1- </strong>İsrail gayet meşru bir iş yapmaktadır<br />
<strong>2</strong>- Altı üstü bir operasyon yapmaktadır<br />
<strong>3</strong>- Operasyon yaptığı <strong>“şeyler”</strong> kendi nesnesidir, istediğini yapabilir </span><strong><br />
<span style="font-family:Calibri;font-size:small;">4-</span></strong><span style="font-family:Calibri;font-size:small;"> İsrail yapılan işte tek ve ana öznedir </span><strong><br />
<span style="font-family:Calibri;font-size:small;">5-</span></strong><span style="font-family:Calibri;font-size:small;"> Kontrol Siyonist güçtedir </span><strong><br />
<span style="font-family:Calibri;font-size:small;">6</span></strong><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;">- Operasyonu başlatma ve bitirme gücü kendisine aittir<br />
<strong>7-</strong> Bombalama, katliam, sürgün, tutuklama, işkence vs. gibi şeyler bir ameliyat operasyonunda hastanın acıları gibidir, kaçınılmazdır ve dolayısıyla meşrudur.</span></span></span>
</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:140%;background:#f2e2c1;margin:0 0 10pt;"><span style="color:black;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;"><!--more--> </span></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:140%;background:#f2e2c1;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;"><strong><span style="color:red;">Orantısız güç kullanımı:</span></strong><span style="color:black;"> Bu kavram <strong>“disproportionate use of power”</strong>dan gelmektedir. Akılda tutmaya çalıştığı şey her iki tarafında <strong>“gücü”</strong> olduğudur. Bu güçlerin mahiyetini ve cesametini zihinden uzaklaştırmak için kullanılır. Öncelikle bir biriyle kıyas dahi edilemeyecek <strong>“iki güç”</strong> zihinlerde eşitlenir, ardından da <strong>“bu iki eşit güçten”</strong> birisinin daha fazla güç kullandığı söylenir. Böylece nükleer bir güçle, toplam askeri gücü İsrail’in birkaç bin nüfuslu bir kasabasındaki askeri güçle bile kıyaslanmayacak Filistinliler denk hale gelirler. Hiçbir savunma sistemi olmayan insanların üstüne bombalar yağdırmak, katliam, su depolarını bombalamak, köprüleri yıkmak, binlerce çocuğu öldürmek, Filistin’i açık bir hapishaneye dönüştürmek, akıl almaz işkenceler uygulamak, Filistinli liderlere suikast düzenlemek böylece<strong> “orantısız güç kullanma”</strong> parentezine alınarak vahşet bir anda nötrleştirilmiş olur.</span></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:140%;background:#f2e2c1;margin:0 0 10pt;"><span style="color:black;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;"> </span></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:140%;background:#f2e2c1;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;"><strong><span style="color:red;">Şiddet</span></strong><strong><span style="color:blue;">: </span></strong><span style="color:black;">Bu kavram da Siyonist propagandanın gazetecilik ve uluslar arası ilişkiler literatürüne yerleştirdiği başka bir dezenformasyondur. “<strong>Violence</strong>“ın Türkçesi olan şiddet oldukça <strong>nötrleştirici</strong> ve geniş bir kavramdır. Birçok şiddet çeşidinden bahsedilebilir. Mesela medyanın kullandığı dil de şiddete örnektir, yumurta kırmak için uygulanan güç te bir şiddet çeşididir. Gazete ve TV haberlerinde <strong>“İsrail’de şiddet”</strong> ile başlayan cümlelerin hepsi, İsrail saldırganlığı ve katliamlarını genel şiddet kategorisi altına sokmaya yarıyor. <strong>“İsrail’in saldırganlığı arttı”</strong> cümlesiyle ifade edilmesi gereken durum böylece <strong>masum</strong> bir havaya bürünmektedir.</span></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:140%;background:#f2e2c1;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;"><strong><span style="color:red;">Şiddet Sarmalı:</span></strong><span style="color:black;"> Batı medyasında<strong> “cycle of violence”</strong> şeklinde kullanılan şiddet sarmalı kavramı da yaşanan katliamların asıl sebebi olan işgali zihinlerde unutturup yerine “bitmeyen bir şiddet var” imajını yerleştirmektedir. Bu bakış açısına göre asıl sorun şiddetin sürekli devam etmesidir,<strong> “aslında şiddet devam etmezse sorunda kalmayacaktır”</strong> tespiti zihinlere yerleştirilmektedir.</span></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:140%;background:#f2e2c1;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;"><strong><span style="color:red;">Toplu cezalandırma:</span></strong><strong><span style="color:blue;"> </span></strong></span></span><span style="color:black;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;">Bu kavram da, Batı medyasının <strong>“collective punishment”</strong> şeklinde kullandığı sözde eleştirel bir dilin ürünüdür. İsrail saldırganlığının<strong> “toplu cezalandırma” </strong>olduğunu söyleyen bu dil de aslında Siyonist propagandaya hizmet etmektedir. Öncelikle Siyonist işgal ile yaşananlar bir “cezalandırma” kurgusu içerisine sokmak yanlıştır. Kim kimi ne hakla cezalandırıyor? Toplu cezalandırmaya karşı durmak aslında içkin olarak<strong> “bireysel cezalandırma” </strong>hakkını Siyonist güce teslim etmeyi gerektirmektedir. Daha öz bir ifade ile hedefsiz saldırılar yerine <strong>nokta atışı katliamları meşrulaştırmaktadır. </strong><br />
Siyonist gücün yaptığı her saldırganlığı peki ala<strong> “Siyonist gücün saldırıları”</strong> şeklinde isimlendirmek mümkündür. Lakin medyaya hakim olan Siyonist dil, İsrail’in her saldırganlığı başka bir<strong> “kavramsal” </strong>çerçevenin içerisine oturtarak “işgal”in konuşulması engellemektedir.</span></span></span>
</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:140%;background:#f2e2c1;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;"><strong><span style="color:red;">Çatışma:</span></strong><span style="color:black;"> İsrail’in her hangi bir nokta saldırısı için kullanılır. Özellikle seçilmesinden kasıt <strong>“iki tarafın da”</strong> olduğu izlenimi vermektir. İsrail’in saldırılarından canlarını koruma çalışanların can çekişmesi bir taraf, tanklarla, uçaklarla saldırı düzenleyen İsrail ise ikinci taraftır.</span></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:140%;background:#f2e2c1;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;"><strong><span style="color:red;">Düşük Yoğunluklu Çatışma:</span></strong><span style="color:black;"> İşgal kelimesini kullanmamak için icat edilmiştir. Filistin bölgesinden bahsederken<strong> “işgal altındaki topraklar”</strong> dememek için medya tarafından özenle kullanılır.</span></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:140%;background:#f2e2c1;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;"><strong><span style="color:red;">Yüksek Yoğunluklu Çatışma:</span></strong><span style="color:black;"> İsrail saldırdığı zaman kullanılır. Mesela son Lübnan bombalaması için medya bu tanımlamayı kullanmaktadır.</span></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:140%;background:#f2e2c1;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;"><strong><span style="color:red;">Çatışma Sonucunda Ölenler</span></strong><span style="color:black;">: İsrail saldırganlığı sonrası katledilen Filistinliler için kullanılmaktadır.Bombalanan köprünün başında ölenler, sahilde katledilen çocuklar bu kategoriye alınmaktadır.</span></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:140%;background:#f2e2c1;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;"><strong><span style="color:red;">İki Ateş Arasında Kalan: </span></strong><span style="color:black;">Bu şekilde başlayan cümlelerin hepsi İsrail tarafından katledilen Filistinliler için kullanılmaktadır. Özellikle de çocuk ve kadın katliamları için bilinçli olarak bu ifade tercih edilir. Bu şekilde çocukları bir çatışmanın ortasına düştüğü ve ateşten kaçamadıkları için öldükleri havası verilerek katliam sorumluluğunun yarısı da Filistinlilerin üstüne atılmış olur.</span></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:140%;background:#f2e2c1;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;"><strong><span style="color:red;">Terörizm:</span></strong><span style="color:black;"> Her hangi bir Filistin eylemi.</span></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:140%;background:#f2e2c1;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;"><strong><span style="color:red;">Rehine:</span></strong><span style="color:black;"> İsrail askerleri Filistinliler tarafından kaçırılınca kullanılır.</span></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:140%;background:#f2e2c1;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;"><strong><span style="color:red;">Tutuklanma: </span></strong><span style="color:black;">Filistin kabinesi basılıp İsrail askerlerince bakanlar rehine alınınca kullanılır.</span></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:140%;background:#f2e2c1;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;"><strong><span style="color:red;">Saldırı:</span></strong><span style="color:black;"> Her hangi bir Filistin eylemi.</span></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:140%;background:#f2e2c1;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;"><strong><span style="color:red;">Misilleme:</span></strong><span style="color:black;"> Her hangi bir Siyonist saldırganlığı. Nerdeyse bütün medya kuruluşları her hangi bir İsrail saldırganlığını ya açıktan misilleme olduğunu söylerler ya da “daha önce yapılan bombalı eylemin ardından Gazze’ye giren İsrail ordusu…” şeklinde başlamaktadır.</span></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:140%;background:#f2e2c1;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;"><strong><span style="color:red;">Savunma Hakkı:</span></strong><span style="color:black;"> Her hangi bir İsrail saldırısı.</span></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:140%;background:#f2e2c1;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;"><strong><span style="color:red;">Duvar/Tel/Çit:</span></strong><span style="color:black;"> İsrail’in güvenliği sağlamak için inşa ettiği tek taraflı bir hapishane duvarıdır. Batı medyasında 5-6 metrelik bu duvar için tel örgü, çit (fence) denildiği de olur. Filistin’i ırkçı bir uygulama ile açık bir hapishaneye dönüştüren bu duvardan sıradan bir çitmiş gibi bahsedilir.</span></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:140%;background:#f2e2c1;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;"><strong><span style="color:red;">Yerleşimci: </span></strong><span style="color:black;">Siyonist işgal sonrası Filistin topraklarına cebren yerleşenler için söylenir. <strong>“Yerleşimciler”</strong> (settlers) adeta boş bir toprak parçasına gelmişler havasına büründürülmektedir. Yerleşimcilerin hepsi uzun namlulu silahlarla donatılmışlardır. Ayrıca her <strong>“yerleşim bölgesini”</strong> koruyan İsrail askeri gücü bulunmaktadır. Bu zararsız yerleşimciler bugüne kadar binlerce Filistinliyi katletmişlerdir.</span></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:140%;background:#f2e2c1;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;"><strong><span style="color:red;">Komşu Yahudi Mahallesi/Bölgesi:</span></strong><span style="color:black;"> Filistinlilerin eylem yaptıkları mekanı veya bölgeyi tarif için kullanılır. “Komşu kelimesi” (Jewish neighbourhood) özellikle kullanılmaktadır. Böylece Filistinlilerle “komşu” olan sorunsuz ve zararsız bir bölgede Filistinlilerin eylem yaptıkları anlatılmaktadır. Komşu denilen bölge ya da mahalle elbette ki Yahudi işgalciler tarafından işgal edilip inşa edilmiş yerlerdir.</span></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:140%;background:#f2e2c1;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;"><strong><span style="color:red;">Bölgedeki İki Demokrasi: </span></strong><span style="color:black;">Bu tanımlama Türkiye ve İsrail için bilinçli olarak kullanılmaktadır. Ne tarihi kodları ne siyasi kodları hiçbir şekilde birbirine benzemeyen iki ülkenin düzeyleri eşitlenmektedir. Meşru ve Gayri meşru iki devleti aynı terkip içinde kullanarak hem Türkiye’nin ayaklarını bağlarken İsrail’in de işgalci olduğu unutturulmaya çalışılmaktadır. İsrail-Türkiye benzetmelerinin hepsi İsrail’in işgalci, ırkçı ve Siyonist yüzünü gizlmeyi amaçlar.</span></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:140%;background:#f2e2c1;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;"><strong><span style="color:red;">Hamas/PKK: </span></strong><span style="color:black;">Varlık sebepleri bir birinden yüzde yüz farklı olan bu iki yapı da aynı Türkiye/İsrail eşleştirmesinde olduğu gibi İsrail’e meşruiyet, Filistin direnişine de gayri meşru bir maske takma çabasıdır.</span></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:140%;background:#f2e2c1;margin:0 0 10pt;"><span style="color:black;"><a href="http://www.haber10.com/haber/36816/"><span style="color:#5b211a;text-decoration:none;"><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">http://www.haber10.com/haber/36816/</span></span></a></span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Ertuğrul Özkök; Tetikçi Medya Maymunu mu?]]></title>
<link>http://kendihalinde.wordpress.com/2008/12/23/ertugrul-ozkok-tetikci-medya-maymunu-mu/</link>
<pubDate>Tue, 23 Dec 2008 21:46:35 +0000</pubDate>
<dc:creator>kendihalinde</dc:creator>
<guid>http://kendihalinde.wordpress.com/2008/12/23/ertugrul-ozkok-tetikci-medya-maymunu-mu/</guid>
<description><![CDATA[Ertuğrul Özkök; Tetikçi Medya Maymunu musun sen:)   …Kahramanımız Ertuğrul Özkök, Doğan Monkey Cente]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p class="MsoNormal" style="margin:0 0 10pt;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;">Ertuğrul Özkök; Tetikçi Medya Maymunu musun sen:)</span></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin:0 0 10pt;"><span style="font-family:Calibri;font-size:small;"><img class="aligncenter size-full wp-image-354" title="eo" src="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/eo.gif" alt="eo" width="308" height="240" /> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">…Kahramanımız Ertuğrul Özkök, <strong>Doğan Monkey Center’ın</strong> (DMC) kendisine ayrılan odasında can sıkıntısından patlamış halde ayakta bir sağa bir sola yalpalayıp durdu. <span> </span>Oflayıp puflarken cama vuran yağmur damlalarının bıraktığı izleri seyredip yavaş yavaş ağırlaşan göz kapaklarının kapanmaması için <span> </span>uğraş verdi…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">Masasına doğru ağır aksak ilerlerken <strong>“gece şarabı çok kaçırdım yine”</strong> sözleri döküldü mırıltıyla dudaklarından hınzırca bir gülümse kaplarken yüzünü… Daha dün yazmış olduğu <span> </span>“<strong><span style="font-family:&#34;">soyağacımın tepesindeki maymun”</span></strong><strong><span style="font-family:&#34;font-weight:normal;"> yazısına gelebilecek tepkiler gülümsemesini bir kat daha artırdı.</span></strong> On dakika kadar şekerleme yapıp yazı işleri toplantısına <span> </span>öyle katılırım düşüncesiyle koltuğuna oturdu. Kenarda duran gazeteleri elinin ayasıyla hafifçe iteledi. Tepki yazılarını okumayı sona saklamıştı. Gözlerini ufka doğru dikmesinden az sonra yorucu olan gecenin de etkisiyle kendinden geçti… Bir müddet sonra duyduğu sesle irkilerek gözlerini açtı. Birisinin ona seslendiğini fark etti…</span></p>
<p class="MsoListParagraphCxSpFirst" style="text-indent:-18pt;margin:0 0 0 36pt;"><span><span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">-</span><span style="font:7pt &#34;">          </span></span></span><strong><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;">Er-tuğ-ruuuuuuuul</span></span></strong></p>
<p class="MsoListParagraphCxSpMiddle" style="text-indent:-18pt;margin:0 0 0 36pt;"><span><span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">-</span><span style="font:7pt &#34;">          </span></span></span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">!!!</span></p>
<p class="MsoListParagraphCxSpMiddle" style="text-indent:-18pt;margin:0 0 0 36pt;"><span><span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">-</span><span style="font:7pt &#34;">          </span></span></span><strong><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;">Er-tuğ- ruuuuullllllllll</span></span></strong></p>
<p class="MsoListParagraphCxSpMiddle" style="text-indent:-18pt;margin:0 0 0 36pt;"><span><span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">-</span><span style="font:7pt &#34;">          </span></span></span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">Nine? Fatma Nine sen misin?</span></p>
<p class="MsoListParagraphCxSpMiddle" style="text-indent:-18pt;margin:0 0 0 36pt;"><span><span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">-</span><span style="font:7pt &#34;">          </span></span></span><strong><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;">Evet minik maymunum.</span></span></strong></p>
<p class="MsoListParagraphCxSpMiddle" style="text-indent:-18pt;margin:0 0 0 36pt;"><span><span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">-</span><span style="font:7pt &#34;">          </span></span></span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">Ama nine nasıl olur? Sen yaşıyorsun!</span></p>
<p class="MsoListParagraphCxSpLast" style="text-indent:-18pt;margin:0 0 10pt 36pt;"><span><span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">-</span><span style="font:7pt &#34;">          </span></span></span><strong><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;">Evet şempanzem niye şaştın?<!--more--></span></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">Bu imkansızdı. Ertuğrul gözlerini ovuşturup karşısında duran kara çarşaflı kadına bir daha baktı. Evet evet…<span>  </span>Karşısında kapkara çarşafı ile Fatma ninesi duruyordu. Elinde koca bir şişe <strong>Petrus</strong>. Hemen arkasında ise adını hatırlayamadığı ninesinin kardeşi Sıdıka, <strong>“abercrombie”</strong> tshirt ile…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><span style="font-family:Calibri;font-size:small;"><img class="aligncenter size-full wp-image-356" title="eo1" src="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/eo1.gif" alt="eo1" width="320" height="216" /></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">Yok hayır, bu olamaz diye mırıldandı Ertuğrul. Rüya görüyor olmalıydı. Kendine bir çimdik attı… Fakat canı yanmıştı… Demek ki rüya değildi… Kanlı canlı şekilde Ninesi karşısında duruyordu… İyi de DMC’nin kapısından nasıl girmişti, yukarıya onun odasına kadar nasıl gelebilmişti ninesi, hem de kapkara çarşafı ile… Şaşkınlığı bir kat daha arttı… Oysa kesin talimat vardı: “Çarşaf Türban Out”… </span></p>
<p class="MsoListParagraphCxSpFirst" style="text-align:justify;text-indent:-18pt;margin:0 0 0 36pt;"><span><span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">-</span><span style="font:7pt &#34;">          </span></span></span><strong><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;">Ertuğrul senin için geldim. Securityleri aştımda geldim. Benim taklacı orangutanım.</span></span></strong></p>
<p class="MsoListParagraphCxSpMiddle" style="text-align:justify;text-indent:-18pt;margin:0 0 0 36pt;"><span><span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">-</span><span style="font:7pt &#34;">          </span></span></span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">!!!</span></p>
<p class="MsoListParagraphCxSpLast" style="text-align:justify;text-indent:-18pt;margin:0 0 10pt 36pt;"><span><span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">-</span><span style="font:7pt &#34;">          </span></span></span><strong><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;">Bak bu da adını hatırlayamadığın büyük Halan Sıdıka.</span></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">Şaşkınlık, yerini endişeye bırakmaya başlamıştı Ertuğrulda… Mümkünatı yok bunun derken kendi kendine, gözleri ninesinin çarşafına takıldı. Patiskadan simsiyah bir çarşaf ve onun üstünde 6 değil <span> </span>5 tane ok işareti… Okların hemen ardında kirli sakalları ile Engin Cansız’a benzeyen bir adam resmi, beline kravat bağlar halde… Biraz daha dikkatlice bakınca adamı tanıdı. Fenerbahçe’nin bomba transferi Okçu Daniel Guiza değil mi idi. Ya kafayı yedim ya da yiyeceğim diyerek bağırmaya başladı… Hızla Fatma Ninenin üzerine ellerini havada sallayıp boşluğu kovalarcasına yürüdü… Amacı karşısında duran zihninde yarattığını düşündüğü bu hologramı imha etmekti… Fatma nine üzerine gelen Ertuğrulu görünce çarşafının altından 6. oku çıkardı ve seslendi…</span></p>
<p class="MsoListParagraphCxSpFirst" style="text-align:justify;text-indent:-18pt;margin:0 0 0 36pt;"><span><span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">-</span><span style="font:7pt &#34;">          </span></span></span><strong><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;">Bak saplarım 6 ncı <span> </span>oku Terlikli ayaklarına.</span></span></strong></p>
<p class="MsoListParagraphCxSpMiddle" style="text-align:justify;text-indent:-18pt;margin:0 0 0 36pt;"><span><span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">-</span><span style="font:7pt &#34;">          </span></span></span><strong><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;">Ne terliği nine?</span></span></strong></p>
<p class="MsoListParagraphCxSpLast" style="text-align:justify;text-indent:-18pt;margin:0 0 10pt 36pt;"><span><span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">-</span><span style="font:7pt &#34;">          </span></span></span><strong><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;">Sana kaç kere ayakkabılarını çıkartma evde ve işte, demedik mi Ertuş’um Şempanzem.</span></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">Şaşkınlığı giderek büyüyor irkilmesi ürküntü haline geliyordu Ertuğrul’un. Terlikte nereden çıktı derken aklına Terlikli Zirve haberi geldi. Oh my god, shittt dedi. Nasıl bir rüyaydı bu. Rüya mıydı yoksa gerçek mi. Allaaaaaam bitsin bu karabasan demek istedi fakat boğazında kelimeler düğümlenip kaldı. Ağzını açıp kapatıp bir şeyler söylemeye çalışsa da nafile çabalıyor kendi sesini duyamıyordu. Bu esnada Fatma nine elinde ki ok ile Ertuğrul’un pantolon kemerine Malkoçoğlu kıvraklığıyla dokundu. Çözülen kemerden boşalan Pantolon bacaklarından yere doğru düşerken gayri ihtiyari elleri ile testislerini kapama ihtiyacı hissetti. Testislerin sıcaklığını aldığında Uğur Dündar geldi gözlerinin önüne. Acıyla ninesinin yüzüne baktı… </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">Yaşadıkları gerçek olamazdı, olmamalıydı. Ahmet Hakan’a kaç defa bırak şu Pelin Batu’yu dediğini anımsadı. Ninesi gerçekten karşısında mı duruyordu, yoksa Ahmet Hakan, Pelin Batu’dan öğrendiği Ruh Çağırma tekniklerini üzerinde mi deniyordu. Eliyle ceketini kontrol etti. Cep telefonundan Nur Serter’i aramayı düşündü. Ne de olsa hem usta bir Ruhçu hem de ikna kabiliyeti yüksek bir dost idi Nur. Belki Nur Serter gelirse Ninesinin Ruhunu ikna edip geldiği yere yollayabilirdi. Hızla cebinden telefonunu çıkardı. Rehberden Nur’un numarasını bulmaya çalıştı. Ama ne Nur Serter’in ne de bir başkasının kaydı yoktu. Bütün rehber buhar olup uçmuştu sanki. Cep Telefonunun ekranına şaşkın şaşkın bakarken Cem Yılmaz’ı gördü minik ekranda. Cem, iki maymunun arasına yarı çıplak uzanmış, Etruğrul’a sırıtarak <strong>“evde ev, işte iş telefonu”</strong> kullanmalısın <strong>“Çikita”</strong> diyordu. Cem Yılmaz ve iki maymunun hemen ötesinde ise Charlton Heston kılığına girmiş Emin Çölaşan ile göbek büyütmüş Bekir Coşkun fis kos yapıyorlardı. Kulağını biraz daha cep telefonuna yaklaştırıp aralarında ne konuştuklarını duymaya çalıştı. Ancak Emin’in, “Maymunlar Cehenneminden Kovulduk Ey Halkım” isimli bir kitap yazacağını, Bekir’in ise göbeğini kaşıyarak “yaz abi arkandayım senin” dediğini duyabildi…Fakat o da ne&#8230; hemen arkalarında Yalçın Küçük vardı ve ellerini çırparak durduğu yerde hoplayıp zıplıyordu bir maymun gibi&#8230;</span></p>
<p class="MsoListParagraphCxSpFirst" style="text-align:justify;text-indent:-18pt;margin:0 0 0 36pt;"><span><span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">-</span><span style="font:7pt &#34;">          </span></span></span><strong><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;">Ertuğrulllll canımmmm.</span></span></strong></p>
<p class="MsoListParagraphCxSpMiddle" style="text-align:justify;text-indent:-18pt;margin:0 0 0 36pt;"><span><span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">-</span><span style="font:7pt &#34;">          </span></span></span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">!!!!!</span></p>
<p class="MsoListParagraphCxSpMiddle" style="text-align:justify;text-indent:-18pt;margin:0 0 0 36pt;"><span><span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">-</span><span style="font:7pt &#34;">          </span></span></span><strong><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;">Hayatım uyan haydi.</span></span></strong></p>
<p class="MsoListParagraphCxSpMiddle" style="text-align:justify;text-indent:-18pt;margin:0 0 0 36pt;"><span><span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">-</span><span style="font:7pt &#34;">          </span></span></span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">!!!!</span></p>
<p class="MsoListParagraphCxSpLast" style="text-align:justify;text-indent:-18pt;margin:0 0 10pt 36pt;"><span><span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">-</span><span style="font:7pt &#34;">          </span></span></span><strong><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;">Hadi ama bi tanem.</span></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">Ertuğrul bön bön etrafına bakındı. Kendisine seslenen karısı Tansu idi. Evindeydi ve yatağında yatıyordu. Derin bir oh çekti… Hayatım korkunç bir rüya gördüm dedi Tansu… Ben de diye cevapladı Ertuğrul… Tansu, Ertuğrul’u beklemeden anlatmaya başladı&#8230;</span></p>
<p class="MsoListParagraphCxSpFirst" style="text-align:justify;text-indent:-18pt;margin:0 0 0 36pt;"><span><span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">-</span><span style="font:7pt &#34;">          </span></span></span><strong><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;">Hayatım inanılacak gibi değil, şu senin eski elemanın Serdar.</span></span></strong></p>
<p class="MsoListParagraphCxSpMiddle" style="text-align:justify;text-indent:-18pt;margin:0 0 0 36pt;"><span><span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">-</span><span style="font:7pt &#34;">          </span></span></span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">Serdar?</span></p>
<p class="MsoListParagraphCxSpMiddle" style="text-align:justify;text-indent:-18pt;margin:0 0 0 36pt;"><span><span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">-</span><span style="font:7pt &#34;">          </span></span></span><strong><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;">Turgut yahu… Serdar Turgut</span></span></strong></p>
<p class="MsoListParagraphCxSpMiddle" style="text-align:justify;text-indent:-18pt;margin:0 0 0 36pt;"><span><span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">-</span><span style="font:7pt &#34;">          </span></span></span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">Ha…</span></p>
<p class="MsoListParagraphCxSpMiddle" style="text-align:justify;text-indent:-18pt;margin:0 0 0 36pt;"><span><span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">-</span><span style="font:7pt &#34;">          </span></span></span><strong><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;">İşte O… Hani hep dersin ya… Ben bir şey yazarım ardından o da aynı şeyleri yazmaya çalışır dediğin adam… Rüyamda sen maymunlu bir yazı yazmışsın. </span></span></strong></p>
<p class="MsoListParagraphCxSpMiddle" style="text-align:justify;text-indent:-18pt;margin:0 0 0 36pt;"><span><span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">-</span><span style="font:7pt &#34;">          </span></span></span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">Eeee?</span></p>
<p class="MsoListParagraphCxSpLast" style="text-align:justify;text-indent:-18pt;margin:0 0 10pt 36pt;"><span><span><span style="font-family:Calibri;font-size:small;">-</span><span style="font:7pt &#34;">          </span></span></span><strong><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;">O da bizi ziyarete gelmiş ve eğer “benimde soyağacımda bir maymun olsaydı penisim bu kadar kısa olmazdı Tansu” diyor. Ve bana senin penisini soruyordu kendisininkini göstererek…</span></span></strong></p>
<p><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;"></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:11pt;font-family:Calibri;">Ertuğrul hafifçe tebessüm etti. Kafasını yastıktan biraz kaldırıp duvarda ki saate bakacaktı ki tam burnunun dibinde beyazlar içinde sarışın bir kadın gördü. Şaşırmıştı. Hemşire kıyafetleri içinde tepesinde dikilen kadın, elinde büyükçe bir şırınga ile duran Canan Aritman idi. Hastane koridorlarından bildik hareketle parmağını dudaklarının üstüne götürerek Ertuğrul’a “şşşşşttttt” yapıyordu. Ertuğrul daha ne olup bittiğini anlayamadan şırınganın kaba etine battığını hissetti. Ne yapıyorsun sen be kadın cümleleri süzülürken dudaklarından… Canan, iki dudağının üzerinde ki parmağı ile tekrar “şşşşşttttt” diyerek … “Senin için hem kürt hem ibrani deniyor. Görmüyor musun kan aldık DNA testi için deyip” ortadan kayboluverdi.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:11pt;font-family:Calibri;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:11pt;font-family:Calibri;">Ertuğrul olan biteni gördün mü dercesine Tansu’ya doğru döndüğünde onun olaylardan habersizmişçesine kendisine gülümseyerek telsiz telefonu uzattığını gördü… </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:11pt;font-family:Calibri;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent:-18pt;text-align:justify;margin:0 0 0 36pt;"><span style="font-size:11pt;font-family:Calibri;"><span>-<span style="font:7pt &#34;">          </span></span></span><span style="font-size:11pt;font-family:Calibri;">Arayan Güneş Taner . Aman dikkatli ol dinlemesinler sizi…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:11pt;font-family:Calibri;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:11pt;font-family:Calibri;">Deyiverdi…</span></p>
<p class="MsoListParagraphCxSpLast" style="text-align:justify;text-indent:-18pt;margin:0 0 10pt 36pt;"> </p>
<p></span></span></p>
<p class="MsoListParagraphCxSpLast" style="text-align:justify;text-indent:-18pt;margin:0 0 10pt 36pt;"> </p>
<p class="MsoListParagraphCxSpLast" style="text-align:justify;text-indent:-18pt;margin:0 0 10pt 36pt;"><span style="font-size:small;"></span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Atatürk ve Sabetay Sevi Tekkesi]]></title>
<link>http://kendihalinde.wordpress.com/2008/12/14/ataturk-ve-sabetay-sevi-tekkesi/</link>
<pubDate>Sun, 14 Dec 2008 20:45:41 +0000</pubDate>
<dc:creator>kendihalinde</dc:creator>
<guid>http://kendihalinde.wordpress.com/2008/12/14/ataturk-ve-sabetay-sevi-tekkesi/</guid>
<description><![CDATA[Sabataycılık denince akla ilk gelen iki şehir Selanik ve İzmir&#8217;dir. İspanyol Yahudi&#8217;si, ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div><span style="font-family:mceinline;"><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;"><img class="aligncenter size-medium wp-image-348" title="sabetay-sevicilik" src="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/sabetay-sevicilik.jpg?w=264" alt="sabetay-sevicilik" width="264" height="300" /></span></span></div>
<div><span style="font-family:mceinline;"><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Sabataycılık denince akla ilk gelen iki şehir Selanik ve İzmir&#8217;dir.</span></span></div>
<p><span style="font-family:mceinline;"><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">İspanyol Yahudi&#8217;si, Avrupalı kaynaklara göre İzmir Yahudi kaynaklarına göre Edirne doğumlu Sabatay Sevi 1665 /1666&#8242;da İzmir&#8217;in Kemeraltı-Agora semtindeki Portekiz Sinagogu&#8217;nda ikinci kez Yahudi Mesih&#8217;i olduğunu ilan etti. Daha önce 1648&#8242;de 22 yaşındayken de Mesihliğini ilan etmiş fakat yeterli ilgiyi görmemişti. Çok kısa sürede Avrupa, Ortadoğu ve Rusya&#8217;da duyulan bu hadise sadece Osmanlı Türkiye&#8217;sindeki Yahudileri değil, Müslüman Türkleri ve Doğu Avrupa&#8217;daki Hıristiyan tebaayı da derinden etkiledi.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Gelişmeler üzerine tutuklanarak Edirne&#8217;de 11 Eylül 1666&#8242;da Divan&#8217;da sorgulandı. Sorgulamayı kafes arkasından Padişah Avcı Mehmet&#8217;in de takip ettiği Sabatay Sevi, Mesihliğini inkâr etti. Sorgulamada bulunan ve kendisi de bir Yahudi dönmesi olan Hekimbaşı Hayatizade Mustafa Fevzi Efendi&#8217;nin (Moses ben Raffael Abrabanel); &#8220;Müslüman ol kelleni kurtar&#8221; tavsiyesi ile Sevi görünürde Müslüman olup Mehmet Aziz Efendi adını almıştır.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Sabatay Sevi görünürde Müslüman Türk, hakikatte ise kendi Yahudi inançlarına bağlı kalarak ikili (dual) bir hayat sürdürmüştür. Müritlerinin de benzer ikili kimliği benimsemesiyle tarihte ve günümüzde &#8220;dönmelik&#8221; veya &#8220;Sabataycılık&#8221; denen bir tür çift kimlikli &#8220;açık Müslüman-gizli Yahudi&#8221; &#8220;tarikat&#8221; doğmuştur.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Nitekim Rabbi Abraham Danon tarafından Revue des Etudes Juives&#8217;de İbranice metni yayınlanan Sabatay Sevi&#8217;nin 18 maddeden oluşan inanç risalesi, Prof. Abraham Galante tarafından hem orijinal İspanyolca metin hem de Fransızca tercümesi yayımlandı. Sabatay Sevi&#8217;nin 18 emirden oluşan Ladino dilinde yazılmış risalesi ilk kez 1897&#8242;de Paris Şarkiyat Kongresi&#8217;ne sunulan bir tebliğde Journal&#8217;de Selanique&#8217;nin yayın yönetmeni Sadi Levi vasıtasıyla ortaya çıkar.</span></p>
<p></span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Niçin 18 emir?<!--more--></span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Sabatay Sevi Yahudi tarihinde ortaya çıkan 17. Mesih&#8217;ti ve apokalips (kıyamet) Mesih&#8217;inin habercisiydi. 18. Mesih kıyamet gününde ortaya çıkacaktı. İnançlı Sabataycılar 18. mesih&#8217;i bekliyorlar.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">18 maddeden oluşan risalenin 16. Maddesi aynen şöyle: &#8220;Türklerin adetlerine, onların gözlerini örtmek maksadıyla, dikkat edilsin. Ramazan orucunu tutmak için sıkıntı gösterilmesin ve aynı şey kurban için de yapılsın. Gözün gördüğü her şey yerine getirilmelidir.&#8221;</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">1990&#8242;lardan itibaren sık sık gündeme getirilen Sabatay Sevi adı, 2006 yılının son günlerinde Sabatay Sevi adına kurulması düşünülen bir müze tartışmasıyla tekrar basında sık sık yer almaya başladı.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">İnternet sitelerinin dışında Yeni Şafak gazetesi muhabiri Şaban Arslan, araştırmacı yazar Ahmet Almaz&#8217;ın &#8220;Tevrat&#8217;ın Türk Evlatları&#8221; kitabı (Yakamoz Yayınları 0212-222 72 75) ile akademisyen Cengiz Şişman&#8217;ın &#8220;Sabatay Sevi ve Sabataycılar&#8221; adlı çalışmasında Sabatay Sevi müzesi kurulması çalışmasıyla ilgili bilgiler yer almakta. Ayrıca tarafımızın özel kaynaklardan elde ettiği bilgileri de dikkatle değerlendirdiğimizde, İzmir&#8217;de &#8220;müze&#8221; adı altında &#8220;Sabatay Sevi Tekkesi&#8221;nin kurulmak istendiği anlaşılıyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">İzmir Selçuk&#8217;taki Bülbül dağında 100 yıl kadar önce başlatılan &#8220;kutsal Meryem Ana Evi&#8221; çalışması nihayetinde 1967 yılının 26 Temmuz günü bizzat Papa 6. Paul&#8217;un Bülbül dağına gelerek burayı &#8220;kutsaması&#8221; ile Hıristiyanlar için &#8220;hac&#8221; merkezi haline getirildi.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Yöntem bildik ve bayağı. Yörüklerin &#8220;aşağı köyde bir yalan söyledim yukarı köyde kendim de inandım&#8221; cinsinden bir &#8220;kutsallaştırma&#8221; operasyonu.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Bütün ısrarlara rağmen Rahmetli Atatürk&#8217;ün Hıristiyanlara satılmasına izin vermediği Bülbül dağındaki metruk taş yığınını barındıran 29.200 metrekare arazi 1950&#8242;de Bayar-Menderes ikilisi döneminde maalesef Hıristiyan Vakıfları destekli Meryem Ana Derneği&#8217;ne satıldı. Sonra restorasyon adı altında görkemli bir Meryem Ana Evi inşa edildi. Sonra da Papalık tarafından kutsandı. Artık her Papa burayı ziyaret ediyor. Hıristiyanlar burada hacı oluyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">1774 yılında Almanya&#8217;da doğan kötürüm ve histerik rahibe olduğu bilinen Anne Catherine Emmerich&#8217;in &#8220;gördüğü vizyonlar&#8221; (rüyalar) önce kitaplaştırıldı, sonra Emmerich&#8217;in vizyonlarına Fransız Sorbonne Üniversitesi tarih Profesörü Charles Lenormand tarafından &#8220;bilimsel&#8221; kılıf geçirildi. Artık &#8220;tarihi gerçekler&#8221;e göre Meryem Ana&#8217;nın Evi İzmir Selçuk&#8217;taki Bülbül dağındaydı.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Dünyanın 43 farklı yerinde Papalık tarafından &#8220;kutsanmış&#8221; Meryem Ana Evi var, ancak Kudüs ve Bülbül dağındakilerin ayrı bir önemi bulunuyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Şimdi de benzer senaryo İzmir&#8217;de Sabatay Sevi Müzesi (tekkesi) için uygulamaya konuyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">İzmir Ticaret Odası (İZTO) Yönetim Kurulu Başkanı Ekrem Demirtaş ile TOBB-ETU Üniversitesi tarih bölümünde ve ABD&#8217;nin Boston şehrindeki Harvard Üniversitesi&#8217;nde öğretim üyesi olan Yrd. Doç. Dr. Cengiz Şişman &#8220;Sabatay Sevi Müzesi&#8221; çalışmasının önderliğini üstlenmiş görünüyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Boston ve çevresindeki Türk akademisyenlerin iddiasına göre Cengiz Şişman Fethullah Gülen cemaatine oldukça yakın.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Prof. Dr. Yalçın Küçük &#8220;Sabatay Sevi Müzesi fikrini kim önermişse Sabatayist&#8217;tir&#8221; diyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Tarihçi ve biyografi araştırmacısı Mahmut Çetin ise &#8220;görünenlerin arkasına iyi bakmak gerekir, bu uluslararası bir organizasyon işine benziyor. Daha önceki örneği de Meryem Ana Evi&#8221; şeklinde konuştu.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">İzmir&#8217;in Agora semtindeki Portekiz Sinagogu&#8217;nda 370 bin YTL&#8217;ye bir Sabatay Sevi Müzesi kurmak için İZTO&#8217;dan bir grup harekete geçiyor. Ancak İZTO Başkanı Demirtaş, tepkilerden çekinerek, projeyle ilgili teklifi son anda geri çekiyor. (Şaban Arslan-Yeni Şafak 28. 12. 2006)</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">İzmir Ticaret Odası&#8217;nın 65 bin üyesi var ve İZTO yönetimi &#8220;Sabatay Sevi Müzesi&#8221; gibi netameli bir teklifin de yer aldığı 425 sayfalık Yönetim Kurulu Çalışma Programı ve 2007 Bütçesi&#8217;ni sadece 179 meclis üyesine gönderiyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Çalışma Raporu&#8217;nun 378.sayfasındaki Sabatay Sevi Müzesi başlığı altında yer alan şu ifadeleri nasıl yorumlamamız gerekir? &#8220;Sabatay Sevi, Musevilik tarihinde önemli yer tutan bir kişiliktir ve İzmir&#8217;de yaşamıştır. Hatta Sabataycılık Museviliğin bir kolu olarak varlığını sürdürmüştür. İzmir&#8217;in tarihinde önemli bir yeri olan olay ve kişiler, kent belleğinin bir parçasıdır. Bu nedenle Sabatay Sevi&#8217;nin Musevi tarihindeki rolünü ortaya koyabilecek ve çeşitli eski eserlerin de yer alacağı bir müze kurulması, müzenin eski bir sinagog veya eski bir binada yapılması düşünülmektedir.&#8221;</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">İZTO Başkanı Ekrem Demirtaş&#8217;a göre böyle bir müze &#8220;müzeler şehri&#8221; yapmayı düşündükleri İzmir&#8217;e renk katacak. Demirtaş, &#8220;Amacımız tamamen turizme renk getirmek. Bu tür renkli kişilerin de dikkate alınması ferekiyor&#8221; dedi.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">İZTO Meclis Üyesi Necmi Çalışkan İZTO&#8217;nun daha önce de kilise ve sinagogların restorasyonu için karar aldığını belirtiyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Bu beylere sormak gerekmez mi? Siz kaç cami, kaç Türk eseri ve hele hele İzmir tarihinde önemli bir yeri olan Timur için ne kararlar aldınız, neler yaptınız?</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">&#8220;Etnografik değerlerimizi korumamız gerekir. Musevi vatandaşların oluşturduğu kültür İzmir için çok önemlidir&#8221; diye devam eden Bay Necmi Çalışkan ve Bay Ekrem Demirtaş saf olmadıklarına göre ya cahiller ya da kötü niyetli.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Nitekim İZTO Meclis Başkan Vekili Necip Nasır &#8220;300 yıldır gizli olan bir yapılanmanın ticaret odasının gündemine gelmesi yadırganacak bir şeydir. Farklı bir amaçla yapılmış olabilir&#8221; diye konuştu.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Yine İZTO meclis üyelerinden Salih Büyükuğur İZTO yönetiminin geçen yıl da sinangog ve kiliselerin onarımı için 3 milyon YTL para ayırdığını ve bu karara muhalefet şerhi koyduğunu belirterek şunları söylüyor:</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">&#8220;Bu talep Yunanistan Konsolosluğu&#8217;ndan gelmiş. Kapalı kapılar arkasında dolaplar dönüyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">İZTO Başkanı Demirtaş bunun kulisini yapmıştır, meclisten geçirir. Çünkü meclis üyelerinin yüzde 30&#8242;u kurduğu şirketlerin de ortağı.&#8221;</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Bir diğer İZTO meclis üyesi Vasfi Çakıroğlu da Sabatay Sevi Müzesi&#8217;ne karşı olduğunu belirterek şöyle diyor:</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">&#8220;2007 yılında üyelerden, toplanan aidatın 170 YTL&#8217;den 250&#8242;ye çıkarılacağını, toplanan paraların da toplumu dejenere edici, kamplara bölücü konular için harcanacak. Sevi&#8217;ye Yahudiler bile karşı çıkıyor. &#8220;Yahudi dönmesi&#8221; diyorlar.&#8221;</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Son zamanlardaki bazı açıklamalarını ve kitaplarındaki bazı metinleri hayretler içinde kalarak takip ettiğimiz Prof. Dr. İlber Ortaylı, Ahmet Almaz&#8217;ın kitabındaki bilgiye göre Sabatay Sevi Müzesi&#8217;ni destekliyor. Ortaylı&#8217;nın sözleri şöyle: &#8220;Böyle bir müze kurulmasını çok önemli buluyorum, çok iyi olur. Sabatay Sevi, dini bir kişilik olmasının yanı sıra tarihi bir kişiliktir, şehrin tarihine katkısı vardır, taraftarları olan biridir.&#8221;</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Türkiye Yahudi Cemaati Başkanı Silvio Ovadio: &#8220;Yahudi mekânlarında kesinlikle böyle bir müze kurulmayacaktır. Böyle bir müze, başka bir yerde kurulsa bile, Yahudiler için herhangi bir anlam ifade etmeyecektir. Sıradan bir müzedir&#8221; şeklinde konuşuyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Başkan Silvio Ovadio, İZTO ve İzmir Büyükşehir Belediyesi&#8217;nin, yıkık sinagogları restore etmek için kendilerine başvurduğunu da söylüyor. &#8220;Biz Yahudi dinindeniz. Bu din Sabatayistliği Yahudi kabul etmez. Ama tabi ki nefret boyutunda değil&#8221; diye sözlerini sürdürüyor Ovadio.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Prof. Yalçın Küçük&#8217;e göre, Sabatayistler &#8220;Ben Sabataist&#8217;im deme cesaretini gösteremedikleri için müze açma isteklerini başka gerekçelere dayandırıyorlar.&#8221; Küçük Hoca; &#8220;Sabatay Sevi ile ilgili müzeye konacak bir tek fotoğraftan başka bir şey yok&#8221; diyerek hadisenin bir başka boyutuna dikkat çekiyor: &#8220;Bu müze inanç turizmine katkıda bulunmaz. Çünkü Yahudiler Sabataycılardan nefret ederler. Sabataycıları Yahudilerin bir kolu olarak değil, sapkınlık olarak görürler. Bu müzeyi Yahudiler ziyaret etmez. Müslümanlar ve Hıristiyanlar da ziyaret etmeyeceğine göre burayı kim ziyaret edecek ki? Bu müzeyi küçük bir grup, kendi dini liderlerine saygıdan dolayı yapıyorlar.&#8221;</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Müfit Yüksel&#8217;e göre de İzmir Ticaret Odası&#8217;nda Sabataycılar var ve bunlar Sabatayistleri Yahudiliğe eklemlemeye çalışıyorlar. &#8220;Öyle sanıyorum ki İsrail&#8217;deki bazı çevreler müze işine sıcak bakacaklardır. İsrail&#8217;de bazı çevreler ne hikmetse Sabataycı kimliğin açığa çıkmasını ve ilgi uyandırmasını istiyorlar&#8221; diye sürdürüyor sözlerini Müfit Yüksel.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Gazeteci Mustafa Aydın ise Portekiz Sinagogu&#8217;nun Sabatay Sevi Müzesi&#8217;ne dönüştürülmesinin kavgaya sebep olabileceğini ileri sürerken Sevi&#8217;nin &#8220;doğduğu ev&#8221;in müze yapılabileceğini söylüyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Hemen bir bilgi notu ilave edelim. &#8220;İzmir&#8217;in Agora semtinde bulunan Portekiz ve Galata Sinagogları, TÜSİAD eski Başkanı Tuncay Özilhan ve İzmir&#8217;in ölen Belediye Balkanı Ahmet Piriştina tarafından 1999-2000 yıllarında restore ettirdi.&#8221; (Alişan Satılmış, Ortadoğu gazetesi 26 Aralık 2007)</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">TOBB-ETU Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi ve Harvard Üniversitesi&#8217;nden doktoralı Cengiz Şişman &#8220;Sabatay Sevi ve Sabataycılar-Mitler ve Gerçekler&#8221; adlı kitabında İzmir Belediyesi&#8217;nin de, Kültür Bakanlığı&#8217;nın da Sabatay Sevi Evi Müzesi projesinin içinde olduğunu yazıyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Ne derece doğru bilemiyorum. Ancak pek çok internet sitesinde Cengiz Şişman&#8217;ın Harvard Üniversitesi&#8217;nde Türkiye Yahudi Hahambaşılığı&#8217;nın bursu-finansal desteği ile doktora yaptığı iddiası yer alıyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Cengiz Şişman&#8217;a göre Sabatay Sevi Evi tartışması uluslar arası boyutta epey alevlendi.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Sabatay Sevi Evi konusunda Berry Kapanji (Kapani) nin araştırma yaptığını ve bu araştırmalardan faydalanarak Cengiz Şişman&#8217;ın İsrail&#8217;in ünlü gazetesi Haaretz&#8217;de bir makale yazdığını öğreniyoruz. Bu makaleye atıfta bulunan başka makaleler de ABD&#8217;de yayımlanan bazı dergilerde yer alıyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">&#8220;Berrry Kapanji&#8217;nin gayretleriyle bu konu gün yüzüne çıkarıldı ve olay uluslar arası bir tartışma zeminine çekildiğinde bir infial uyandırdı. Ben şimdiye kadar belki onlarca e-posta aldım bu evin kurtarılması konusunda.&#8221; (C. Şişman, a.g.e, s.127)</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Agora semtindeki evin Sabatay Sevi&#8217;nin doğduğu ev olup olmadığını tespit için Cengiz Şişman&#8217;ın da içinde bulunduğu bir grup karbon testi yaparak evin yaşını öğrenmeye çalışıyorlar.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Anladığınız gibi Sabatay Sevi Evi-Müzesi için Berry Kapanji, Cengiz Şişman İZTO yönetimi, İzmir&#8217;in CHP&#8217;li belediye yönetimi, AKP&#8217;li Kültür Bakanlığı, Harvard Üniversitesi, İsrail ve ABD&#8217;deki bazı merkezler, bazı İslami cemaatler ve şimdilik &#8220;yerli&#8221; ve yabancı perdenin arkasındakiler işbirliği yapıyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Tıpkı Meryem Ana Evi tezgâhı gibi.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Cengiz Şişman&#8217;ın yazdığına göre Prof. Marc Bregman 1970&#8242;li yıllara ait bir hatırasında, Agora&#8217;daki Çingeneler New York&#8217;tan gelen bir kadının evin üçüncü katına çıktığını ve ağlayarak dua ettiğini aktarıyor. Yani projenin zihni kökenleri eskiye dayanıyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">1992 yılında Michael Grosman adlı Yahudi&#8217;nin yaptığı &#8220;Sazanikos&#8221; adlı belgeselde, Sabatay Sevi&#8217;nin doğduğu eve ait olduğu iddia edilen görüntülere de yer veriliyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">&#8220;Daha sonra evi kurtarmak için birkaç çabada bulunulmuş. Bunlardan birisi de İsrailli Kabala uzmanı olan Abraham Elqayam&#8217;a ait. Ancak bu çabaların hiçbiri sonuç vermemiş. İşte son zamanlarda bir de benim de içinde olduğum ULUSLAR ARASI BİR GRUP olarak bir şeyler yapmaya çalışıyoruz.&#8221; (C. Şişman, a.g.e, s.130)</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">İşte Sabatay Sevi Müzesi-Evi projesinin tam merkezindeki isimlerden Cengiz şişman Rahmetli Atatürk&#8217;ün babasını Arnavut annesini de Makedonyalı yapıveriyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Cengiz Şişman gibi ben de ABD&#8217;de lisansüstü eğitim gördüm. Amerikalıların pek çok devlet politikalarını, hele hele Evanjelist-Kabalist Yahudi tezgâhı Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ni yerden yere vururum. Ama Amerika&#8217;da da çok sayıda namuslu siyasetçi hele hele üniversitelerde ilmi ahlakına saygı duyulacak binlerce akademisyen var. Bu insanlar tarihi gerçekler konusunda oldukça dürüsttürler. Yani Cengiz Şişman&#8217;ın yaptığı gibi çarpıtma yapmazlar.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Anlaşılıyor ki Mustafa Kemal Atatürk&#8217;e Sabatayist yaftası tutmayınca şimdi de Arnavutluğu tedavüle sürüyor. Türk devletinin kurucusu Gazi, Türk bilinmesinde ne bilinirse bilinsin.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Bir tarafta İslam ve Peygamberimiz Hz. Muhammed üzerine oynanıyor. Öte yandan Cumhuriyet Türkiye&#8217;sinin kurucusu Türk milletinin medarı iftiharı Atatürk üzerine. Ama Türk milleti ahlaki şuurda Muhammed Mustafa&#8217;nın, milli şuurda Mustafa Kemal&#8217;in rehberliğinde yoluna devam edecektir. Bu durum &#8220;travmacılar&#8221;a rağmen değişmeyecektir.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Atatürk Sabataycı mıydı?</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Bu mesnetsiz iddiaların kaynaklarını şöyle sıralayabiliriz:</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">1- Atatürk&#8217;ün uşağı Cemal Granda&#8217;nın hatıralarında naklettiği ve Atatürk&#8217;ün söylediğine dair kendisinden başka şahidin olmadığı!</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">&#8220;Benim için de bazı kimseler, Selanikli olduğumdan Yahudi olduğumu söylemek istiyorlar. Şunu unutmamak lazımdır ki Napolyon da Korsikalı bir İtalyan&#8217;dı. Ama Fransız olarak öldü ve tarihe Fransız olarak geçti. İnsanların içinde bulundukları cemiyete çalışmaları lazımdır&#8221; sözü.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Cemal Granda&#8217;nın Sabataycı olduğuna dair iddiaların olduğunu belirtelim ve geçelim.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">2- ABD&#8217;ye göç eden bir Ermeni asıllı Türk vatandaşının 1923 yılında Amerikan gümrüğünde sorgulanırken söylediği var sayılan &#8220;Atatürk&#8217;ün Sabatayist olduğu&#8221;na dair tevatür.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">3- Yahudi Ansiklopedisi Encylopedia Judaica&#8217;nın &#8220;Atatürk&#8221; maddesinde yer alan bu yöndeki ima.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">4- Mustafa Kemal Atatürk&#8217;ün Selanik&#8217;te Şemsi Efendi Mektebine gitmesi. Bu mektebin sahibi Şemsi Efendi Sabataycı&#8217;dır. Ancak bugün bile gizlenmek, deşifre olmamak için kılı kırk yaran Sabataycıların 1900&#8242;lerde sadece Sabataycıların çocuklarının gittiği bir okul açma cesareti! Kelleyi koltuğa almaktan öte bir şeydir. Bugün de Fevziye Mektepleri ve Işık Üniversitesi&#8217;nin öğrencilerinin büyük çoğunluğu Müslüman Türk ailelerinin çocuklarıdır.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Bir başka husus, Atatürk&#8217;ün gittiği Şemsi Efendi Mektebi, Atatürk&#8217;ün evinin sadece birkaç sokak ilerisindedir.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">5- 1942 yılında Itamar Ben-Zwi adlı İsrailli bir gazetecinin hatıraları yayınlanır. Zwi&#8217;nın ölümünden sonra yayımlanan hatıralarına göre, Atatürk 1911 yılında Trablusgarp&#8217;a giderken Filistin&#8217;e uğrar ve bir otel barında tesadüfen bu gazeteciyle sohbet sırasında kendisinin ilkokuldayken &#8220;Shema Yisrael Adonai Eloheinu ve Adonai Ehad&#8221; (Dinle ey İsrail Rabbimiz olan Tanrı tektir) duasını okuduklarını hatırladığını söyler. İsrailli gazeteci buradan hareketle Atatürk&#8217;ün Sabataycı olabileceğini iddia eder.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">İşte bu hatıralara dayanarak İsrail gazetelerinde defalarca yazı yazan Amerikalı Yahudi Hillel Halkin 1994 yılında Atatürk&#8217;ün Sabataycı olduğunu iddia etti. Halkin&#8217;in yazısına bazı Avrupalı gazete ve dergilerde atıfta bulunuldu.</span></p>
<p><span style="font-size:x-small;"><span style="font-family:Arial;">Hillel Halkin&#8217;in yazısını şu kaynaktan okuyabilirsiniz: <span style="text-decoration:underline;"><span style="color:#0000ff;">&#60;http://www.f16.parsimony.net/forum27628/messages/1517.htm&#62;</span></span></span></span><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;"> FORWARD, A Jewish Newspaper published in New York. January 28, 1994.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Halkin&#8217;in uzunca makalesinin elle tutulur yanı yok. Temel dayanak olarak kullandığı İsrailli gazeteci Itamar Ben-Zwi&#8217;nin hatıralarının ne zaman yazıldığı belli olmadığı gibi 1911 yılında Atatürk sıradan bir Türk subayıdır, tanınmamaktadır.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Sakarya Üniversitesi&#8217;nden tarih doktoru Emin Sezer Hoca&#8217;nın ifadesiyle &#8220;Atatürk&#8217;ün Türk oğlu Türk olduğuna dair yeterince ve sağlam belge mevcuttur.&#8221; İsteyen Türk Tarih Kurumu kaynaklarına başvurabilir. Hala bugün Atatürk&#8217;ün mensup olduğu Türkmen aşireti aileleri Karaman&#8217;da yaşamaktadır.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Maalesef Milli Gazete yazarı Mehmet Şevki Eygi, Sabatayist-İsrail vatandaşı Yahudi Ilgaz Zorlu&#8217;nun Zvi-geyik adlı yayınevinde basılan &#8220;İki Kimlikli, Gizli, Esrarlı ve Çok Güçlü Bir Cemaat Yahudi Türkler Yahut Sabataycılar&#8221; adlı kitabında Amerikan Yahudi&#8217;si Hillel Halkin&#8217;in mesnetsiz makalesine dayanarak şunları yazabilmiştir:</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">&#8220;Türkiye&#8217;yi bugünkü perişan hale çocukluğunda bir Karay Hoca&#8217;dan gizlice Yahudi diniyle ilgili dersler alan ve her gece &#8220;Şema Yisrael&#8221; duasını okumadan yatağa girip uyumayan bir kişi sokmuştur.&#8221; (M.Ş. Eygi, a.g.e, s.112)</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Eygi açıkça Atatürk&#8217;ü Sabatayist olmakla itham etmektedir. Anlaşılıyor ki Eygi&#8217;nin Suudi Arabistanlı yılları onun maddi kazanç yılları olsa da manevi-insaf yönünü törpülemiş.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Eygi&#8217;nin Halkin&#8217;in makalesine dayanarak zikrettiği &#8220;Karay Hoca&#8221; Karaim/Karay Yahudisidir. Atatürk&#8217;e Yahudi duasını öğrettiği iddia edilen Karay Yahudiliği ile Sabataycılık asla bir araya gelmesi mümkün olmayan farklı iki mezheptir.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Dr. Rıza Nur &#8220;Hayat ve Hatıralarım&#8221;da Atatürk&#8217;ü yer yer ağır şekilde tenkit eder. Ancak Atatürk&#8217;ün Sabataycı olduğuna dair en ufak bir imada dahi bulunmaz. Hiç şüpheniz olmasın ki Atatürk&#8217;te böyle bir kan bağı olsaydı Rıza Nur bunu en detaylı şekilde kullanırdı.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Türk Yahudilerinin tarihini yazan değerli araştırmacı Rıfat Bali ile 2007 yılı içinde yaptığımız bir sohbette, benim sorum üzerine &#8220;Atatürk&#8217;ün Sabataylıkla uzak yakın bir alakası yoktur&#8221; dedi ve ve bunu bir makale olarak Ortadoğu gazetesinde yayımladım. Sayın Bali Sarbon Üniversitesi mezunudur. Bazı konularda farklı düşünsek de kendi ifadesiyle bu toprağın evladıdır ve Türk milletinin manevi değerleri konusunda hassasiyetini sürekli dile getirir.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Bir başka husus, Türk tarihinde mason localarını 10 Ekim 1935 yılında bir gecede kapatan ilk ve tek Türk devlet adamı Atatürk&#8217;tür. Hatta bu sebepten dolayı Atatürk&#8217;ün Yahudiler ve Sabatayistler tarafından ağır ağır zehirlendiğine dair çok sayıda kaynakta bilgi mevcuttur. Kaldı ki hepimize ilkokuldan beri adeta maksatlı bir şekilde öğretildiği bugün iyice gün yüzüne çıkan; &#8220;Atatürk çok içki içtiği için buna bağlı sirozdan öldü&#8221; de gerçeği yansıtmamaktadır.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Atatürk&#8217;e biyopsi de otopsi de yapılmamıştır. Atatürk&#8217;ün İstiklal Savaşı yıllarında hiç içki içmediği, daha sonraki yıllarda da kendisinin asla aşırı alkol almadığı daha çok karşısındakilere içirdiği pek çok hatıratta yer almaktadır.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Atatürk&#8217;ün &#8220;salyrgan&#8221;(civalı ilaç) ile tedavi gerekçesiyle aslında ağır ağır zehirlenerek öldürüldüğü artık ortaya çıktı. Bugün mezarından alınacak bir tek saç telinin analizi her şeyin ortaya çıkmasına yeter de artar bile. Öte yandan Atatürk daha önce sıtma geçirmesine rağmen sadece 1937 yılında İstanbul Eczanesi&#8217;nden Atatürk için 43 kutu kinin ilacı alınmıştır. Bu ilaç karaciğer ve dalağı yıpratır. </span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Görüldüğü gibi Türk milli kimliğinin oluşmasında büyük katkısı olan bizi ümmetten ve tebadan millete geçiren Mustafa Kemal Atatürk Türk kimliğinin dışına çıkarılmak isteniyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Değerli tarihçi, akademisyen Dr. Emin Sezer&#8217;in ifade ettiği gibi; &#8220;Türk, Muhammed Mustafa&#8217;sız da Mustafa Kemal&#8217;siz de olmaz.&#8221; &#8220;Sabatayist&#8221; iddiaları ile Mustafa Kemal Türk kimliğinden çıkarılmak istenirken, &#8220;ılımlı İslam&#8221;, &#8220;dinlerarası diyalog&#8221; ve &#8220;Kelime-i Tevhid&#8217;in Muhammedün Resulullah kısmını söylemeye gerek yoktur&#8221; ile Hz. Peygamber İslam&#8217;ın alt basamaklarına itilerek &#8220;İsevi Müslümanlık&#8221; peydahlanmak, İslam, Kabala temelli Yahudi-Hıristiyan inancına monte edilerek Yeni Dünya Düzeni&#8217;nin &#8220;tek dünya dini&#8221;, senkretik dinin içi boşaltılmış bir parçası haline dönüştürülmek planlanıyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">İzmir Selçuk Bülbül dağındaki Meryem Ana Evi ile İzmir&#8217;deki Sabatay Sevi Müzesi-Evi aynı karanlık emellerin kilometre taşlarıdır. Her ne kadar proje tepkiler üzerine biraz &#8220;askıya&#8221; alınmış görünse de.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Ahmet Almaz&#8217;ın sözünü ettiğimiz kitabından bir alıntı yapalım. Bu bilginin esas kaynağı 28 Aralık 2006 tarihli Yeni Şafak gazetesi ve Şaban Aslan&#8217;dır.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">&#8220;Sabatay Sevi&#8217;nin 300 yıl önce görev yaptığı İzmir&#8217;in Agora semtindeki Portekiz Sinagogu&#8217;na Sabatay Sevi Müzesi yapma girişimi, Musevi cemaati tarafından da onaylanmamıştı. Sabatay Sevi&#8217;nin oturduğu mahalle, Havra Sokağı&#8217;nın yanında, tarihi Agora kentinde bulunuyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">İzmir Büyükşehir Belediyesi, Agora kentinin cazibesini artırmak için eskiden çoğu Yahudi yerleşimcilerden oluşan, şimdilerde işyeri olan eski binaları yıkarak yeşil alana dönüştürüyor. Agora kentinin yanında yıkımı durdurulan birkaç binadan biri, Sabatay Sevi&#8217;nin 300 yıl önce yaşadığı tarihi ev. Evin bulunduğu Namazgâh Mahallesi&#8217;nin 15 yıllık muhtarı Erol Ertürkmen &#8220;Tüm mahalleyi yıktılar bir o evi bıraktılar. Orayı neden yıkmadıklarını sordum. &#8216;Burası Sabatay Sevi&#8217;nin evi&#8217; dediler. Bu evde 10 yıl öncesine kadar bir aile oturuyordu. Sanıyorum etrafı temizlenip onarılacak&#8221; dedi.(A. Almaz, a.g.e, s.201)</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Size çok ilginç bir örnekten daha bahsetmek istiyorum.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Evanjelist Hıristiyanlar ve Ortodoks Yahudiler Kudüs&#8217;te bir an önce Süleyman Tapınağı&#8217;nın yeniden yapılmasını istiyorlar. Süleyman Tapınağı&#8217;nın üçüncü kez yapılabilmesi için Mescid-i Aksa ve Kubbetüs Sahra Camilerinin yıkılması gerekiyormuş. </span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Bu &#8220;kutsal idealin&#8221; en önemli isimlerinden biri 1970&#8242;lerden beri Frankist (Hıristiyan Yahudi veya Hıristiyan Sabatayist) âlim-papaz Bellarmino Bagatti ve en büyük destekçisi de İsrailli ünlü mimar Tuvia Sagiv. Bu hususta daha geniş bilgiyi Joel Levy&#8217;nin 2006&#8242;da yayımlanan &#8220;Lost Histories/Exploring the World&#8217;s most Famous Mysteries&#8221; adlı kitabında bulabilirsiniz.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Ruşen Çakır 27 Haziran 2008 tarihli Vatan gazetesindeki köşesinde Cengiz Şişman&#8217;ın kitabını konu alan uzunca bir yazı yayınladı.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Yazının bir bölümü Cengiz Şişman&#8217;la yapılmış mülakattan oluşuyor. Aşağıda okuyacağınız satırlar Çakır&#8217;ın yazısından derlenmiştir.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">&#8220;Hem Yahudilik hem de masonlukla irtibatlı olarak gösterilen Sabataycılar bir de işin içine gizlilik girince iyice hedef tahtasına yerleştirildiler… Yrd. Doç. Cengiz Şişman&#8217;ın &#8220;Sabatay Sevi ve Sabataycılar&#8221; kitabıyla karşılaştığımda önce tereddüt ettim. Fakat &#8220;Mitler ve Gerçekler&#8221; altbaşlığı ve yazarın ABD&#8217;de Harvard Üniversitesi&#8217;nde konuyla ilgili doktora yapmış olduğu bilgisi üzerine okumaya koyuldum… Sonuçta Şişman&#8217;ın kitabı &#8220;düşmanımızı tanıyalım&#8221; diye alanları hayal kırıklığına uğratıyor; Türkiye mozaiğinin bir parçası olan Sabataycılık hakkında serinkanlı, objektif bilgi sahibi olmak isteyenlerin de takdirini kazanıyor.&#8221;</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Ruşen Çakır&#8217;ın yazısında yer alan Cengiz Şişman&#8217;ın sözleri de özetle şöyle:</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">&#8220;Kolay olmayan bir işe kalkıştığım doğru. Yerleşik yanlışları değiştirmek zorlu ve zaman isteyen bir iş… Eleştirilerden daha fazla da takdir alıyorum… Ben bu konu ile yıllardır bilimsel anlamda ilgileniyorum. Çünkü hem Osmanlı tarihçisi hem de dinler tarihçisiyim. Ancak başlangıçtan itibaren bu konudaki yaklaşım tarzları, art niyetler ve cahilane yorumlar beni hep rahatsız ede gelmiştir. Konuya akademik bir disiplin ve hassasiyetle yaklaşıldığında benim vardığım sonuçlar çok şaşırtıcı değil.&#8221;</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Burada kısa bir açıklama yapalım. Cengiz Şişman söz konusu kitabında, dinler tarihi hususunda büyük otorite olan, ilim insanlığına herkesin hürmet ettiği, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Abdurrahman Küçük&#8217;ün &#8220;Dönmeler-Sabatayistler Tarihi&#8221; adlı kitabını (Andaç Yayınları, 0312-384 18 28-29; Faks: 0312-384 38 67) küçümsüyor, beğenmiyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Yine bu hususta Prof. Orhan Türkdoğan ile Mahmut Çetin&#8217;in çok değerli eserleri var ve her objektif düşünceli insanın takdirini kazanıyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Şişman&#8217;dan devam edelim.</span></p>
<div><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">&#8220;Oyunun/güç ilişkilerinin dışında kalan ya da dışında kaldığını hisseden herkesin, kendi yetersizliklerini açıklamakta başvurduğu en kestirme savunma mekanizması bu. En yakın örneklerden biri &#8220;dünyanın efendileri&#8221;nin katıldığı yıllık Bilderberg toplantıları hakkındaki komplolardır mesela. İslamcıların bir zamanlar en çok spekülasyon yaptıkları konu idi. Ama son iki yıldır gündemden düştü. Niye? Çünkü İslamcılar güç ilişkilerinin merkezine yerleşmeye başladılar ve &#8220;komplo kurulan&#8221; değil &#8220;komplo kuran&#8221; bir mevkiye yükseldiler… Sabataycı kökenli insanlar Osmanlı&#8217;nın son dönemlerinde ve çağdaş Türkiye&#8217;nin kurulması aşamasında etkili olmuş insanlardır…</span></div>
<div> </div>
<div><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Bunların birçoğu 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren dini, ırki ya da kabilesel kimliklerinin bırakıp, diğer birçok Türk aydını gibi modernleşmeci, aydınlatmacı ve kısmen de masonik fikirlerin etkisi altında kalmışlardır… Şurası bir gerçektir ki, Sabataycılık ilk başında oldukça yoğun Yahudilik unsurları barındırmış ama zamanla bu azalmış ve yukarıda bahsettiğim gibi özellikle modernite ile tanıştıktan sonra bir kısmı agnostik ya da ateist olmuşlardır.&#8221;</span></div>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Sözün özü…</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Türkiye teostratejik planlamaya dayalı siyasi, iktisadi, psikolojik, etnik tabanlı sosyal ve dini tehditler altında.</span></p>
<p>Kaynak: OrtadoğuGazetesi.net  Ramazan K. Kurt</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Sabatayizm]]></title>
<link>http://kendihalinde.wordpress.com/2008/12/10/sabatayizm/</link>
<pubDate>Wed, 10 Dec 2008 03:45:56 +0000</pubDate>
<dc:creator>kendihalinde</dc:creator>
<guid>http://kendihalinde.wordpress.com/2008/12/10/sabatayizm/</guid>
<description><![CDATA[Sabatayizm Osmanlı imparatorluğunun son 250–300 yıllık tarihinde etkin olmuş tarikatvari bir Yahudi ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:normal;margin:0;"><span style="font-family:&#34;"><span style="font-size:small;"><img class="aligncenter size-thumbnail wp-image-337" title="sabetayizm" src="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/sabetayizm.jpg?w=128" alt="sabetayizm" width="128" height="95" /></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:normal;margin:0;"><span style="font-family:&#34;"><span style="font-size:small;">Sabatayizm Osmanlı imparatorluğunun son 250–300 yıllık tarihinde etkin olmuş tarikatvari bir Yahudi yapılanmasının adıdır. Sabatayizm, Yahudilik ve Dönmelik kavramları ile birlikte anılır. Bunun en önemli sebebi akımın kaynağının Yahudilik olmasıdır. Osmanlı toplumunda İslamiyet’i seçen Yahudiler hep kuşkuyla karşılanmışlardır. İslamiyet’e samimi olarak geçmedikleri düşünülmüştür ki bunda da haklılık payı vardır. Ama hiçbir şey yapılmamıştır. Çünkü İslam ben Müslüman’ım diyen herkesi Müslüman olarak kabul eder. İspanya’da engizisyon mahkemelerinin baskısından kaçan Yahudiler Osmanlı’ya (İzmir, Selanik </span></span><span style="font-family:&#34;"><span style="font-size:small;">Edirne merkezli olmak üzere ) sığınmışlardır. İşte Türklerin hayatında önemli bir etkiye sahip olan Sabatayizm bu ailelerden birisinin oğlu olan Sabatay Sevi tarafından kurulmuştur. Sabatay Sevi İspanya’dan gelen bir Yahudi ailenin çocuğu olarak İzmir’de dünyaya gelir. Okuma merakı onu dini kitaplara yoğunlaştırır. Ailesi tarafından haham olması için okula gönderilir. Dini bilgiler alan Sabatay dini kitaplarda yer alan 1648 yılında Mesih gelecek ve Yahudileri kutsal topraklarına götürecek inancına kapılarak Mesih olduğuna inanır ve Mesihliğini ilan eder. Yahudilerin büyük çoğunluğunu da Mesih olduğuna inandırır. Osmanlıyı 38 krallığa böldüğünü, kendisini de kralların kralı ilan ettiğini söyler. Başarılı olabilmek içinde Osmanlı topraklarında kargaşa çıkarmaya başlar. Olay ciddi bir duruma gelince IV Mehmet Sabatay’ı kendisinin kafes arkasından izlediği bir odada sorguya çektirir. Sabatay’dan Mesih olduğunu ispat etmesini, bunun içinde kendisini soyacaklarını, okçuların kendisine ok atacağını, kendisine bir şey olmazsa Mesihliğini kabul edeceğini ve hatta kendisine tabi olacağını da söyler. Bunun üzerine Sabatay böyle bir şey olmadığını, bunu Yahudilerin çıkardığını, kendisinin basit bir haham olduğunu söyler ve Mesihliğini<!--more--></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:normal;margin:0;"><span style="font-family:&#34;"><span style="font-size:small;">inkâr eder. Bunun üzerine padişah bağışlanması için Müslüman olması gerektiğini söyler o da can korkusu nedeniyle Müslüman olmayı kabul eder ve Mehmet Aziz Efendi ismini alır. Sabatayizmin bizim için önemli olduğu yer işte bu aşamadan sonra başlar. Çünkü o görünüşte </span></span><span style="font-family:&#34;"><span style="font-size:small;">Müslüman’dır ama kalben değildir. Korkudan kabul ettiği Müslümanlığı kılıf olarak kullanarak yine çalışmalarına gizliden gizliye devam eder. Bu olaydan sonra eskisi gibi taraftarı kalmamıştır ama kendisine inananlarda azımsanmayacak kadar vardır. Onlarda onun bu yöntemini benimseyerek Müslümanlığa geçerler. Böylece Osmanlı “Dönmelerle”</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:normal;margin:0;"><span style="font-family:&#34;"><span style="font-size:small;">tanışmış olur. Örs, Sabatay’ın Müslüman olması karşısında cemaatin şu iki yoldan birini seçmek zorunda kaldıklarını belirtiyor: “Yahudi kalmak ve şeriatın bütün hükümlerini harfiyen yerine getirmekle birlikte gizliden gizliye kendi inançlarını sürdürmek yâda</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:normal;margin:0;"><span style="font-family:&#34;"><span style="font-size:small;">üstatlarının olduğu gibi Müslüman olmak; görünüşte bu dinin inançlarını yerine getirmek, ama gizlice ötekini bırakmamak. Sabataycıların büyük çoğunluğu ikinci yolu tuttu.” Dönmelik XVII yüzyıldan itibaren Türkiye’nin muhtelif şehirlerinde bilhassa Selanik’te Müslüman adı ve kıyafetinde yaşayan “Gizli Müslüman-Musevi cemaati” fertlerine Osmanlı Türkleri tarafından Yahudilikten İslam’a döndüklerini belirtmek maksadıyla verilen bir isimdir. (Dönmeler Tarihi, A. KÜÇÜK sf215) Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü’nde şöyle belirtilmektedir: Osmanlı idaresindeki muhtelif şehirlerde hassaten Selanik’te Müslüman adı ve kıyafeti altında yaşayan bir cemaat tabakası hakkında kullanılan bir tabirdir. Muhtelif din sahiplerinden Müslüman olanlara mühtedi denildiği; dönme tabiri yalnız halk tarafından kullanıldığı halde bunlar hakkında mühtedi tabirinin hiçbir</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:normal;margin:0;"><span style="font-family:&#34;"><span style="font-size:small;">yerde ve hiçbir zaman istimal olunmaması ve yüksek tabaka tarafından bir dereceye kadar nezaket maksadıyla avdet denilmesi Musevilikten İslam’a döndüklerini belirtmek maksadından ileri gelmiştir.” Sabatayizmin temellerini atan Sabatay Müslüman</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:normal;margin:0;"><span style="font-family:&#34;"><span style="font-size:small;">olduktan sonra 18 maddelik bir prensip yayınlamıştır. Bu 18 maddelik prensiplerden 2 tanesi</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:normal;margin:0;"><span style="font-family:&#34;"><span style="font-size:small;">var ki bizi en çok ilgilendiren bu iki maddedir. 16. madde Türklerin adetlerine onların gözlerini örtmek maksadıyla dikkat edilsin.17. madde de Müslümanlarla nikâh akdedilmemesidir. Yüzyıllar boyunca bozulmadan varlıklarını devam ettiren dönmeler devamlılıklarını sağlamak maksadıyla ve dışardan gelecek etkilerden korunmak için dışarıdan</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:normal;margin:0;"><span style="font-family:&#34;"><span style="font-size:small;">kız alıp-vermemişlerdir. Ancak bu kural 1. Meşrutiyetten sonra delinmeye başlamıştır.</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:normal;margin:0;"><span style="font-family:&#34;"><span style="font-size:small;">Selanik dönmelerinin lideri olan Yakup tahminen 1683 yılında arkadaşları ile yaptığı istişare toplantısı sonucunda dönmeliğin esaslarını tespit etmiş ve şu yöntemleri benimsemişlerdir: </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:normal;margin:0;"><span style="font-family:&#34;"><span style="font-size:small;">1-<span>         </span>Her kabile reisi öğle ve ikindi namazlarını çarşı ve pazaryerlerinde kalabalıkla kılacak. </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:normal;margin:0;"><span style="font-family:&#34;"><span style="font-size:small;">2-<span>         </span>Hac mevsiminde hali vakti yerinde olan üç-beş kişi hacca gidecek. </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:normal;margin:0;"><span style="font-family:&#34;"><span style="font-size:small;">3-<span>         </span>Mevlit merasimlerinde cami ve tekkeler Mehmet Aziz (Sabatay) Efendi cemaatiyle dolacak. </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:normal;margin:0;"><span style="font-family:&#34;"><span style="font-size:small;">4-<span>         </span>Cenazelerde Selanik caddelerini titreten tekbirler getirilecek. </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:normal;margin:0;"><span style="font-family:&#34;"><span style="font-size:small;">Böylece Müslüman cemaatinin mühtedi taifesi hakkındaki su-i zanları az zamanda çok menfaatle giderilecektir. (Son Saat Gazetesi) (Dönmeler Tarihi, A. KÜÇÜK sf. 351) Fritsch’in kaydettiği gibi “Yalancı fatihler gelip geçiyor. Biz itaat ederiz, ama ayakta kalırız.” Cümlesi gerçek amaçlarını göstermesi bakımından önemlidir. Onların bu bağlılığı samimi değil, göstermeliktir. Fırsatını buldukları anda satmaya hazırdırlar. “ Ele geçirmek için vardığın her ülkede daima bir yabancı gibi kal.”düsturları ne kadar sinsi olduklarını göstermesi bakımından önemlidir. Bu dönmelerin Osmanlı imparatorluğu ve yeni kurulan Türkiye cumhuriyeti üzerindeki etkisi hangi noktalarda olmuştur. Dönmeler azınlıkta olmalarına rağmen ülke siyasetinde önemli etkileri olmuştur. Dönmelerin sosyal ve siyasal alandaki etkilerini Tanzimat döneminden başlayarak araştırmak gerekir. Çünkü “dönmelerin” en etkin oldukları dönem Tanzimat dönemidir. “Avrupa’daki yeni gelişmeleri “modern fikirlerin” Türklere ulaşmasında kanal görevi görenlerin önemli roller üstlenenlerin menşei, meşrebi, inanç ve adetleri itibari ile şaibelidir. Genellikle bunlar; Yahudi, mason, devşirme ve dönmelerdir.” (İttihat ve Terakki İçinde Dönmeler, S. N. TANSU) “Her yönden şaibe altında bulunan bu kimseler tarafından önerilen modeller ihtiyatla karşılanmıştır. Ancak çalışmalar devam etmiş ve fikri plandaki gelişmeler 1908 ihtilali ile fiiliyata dönüşmüş; İttihat ve Terakki sayesinde Osmanlı üzerinde</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:normal;margin:0;"><span style="font-family:&#34;"><span style="font-size:small;">söz sahibi olmayı başarmışlardır.” Böylece koskoca bir imparatorluk bir avuç Dönmenin elinde oyuncak olmuş ve en nihayetinde de yıkılmıştır. Türkiye’de modernleşmenin temellerinin atıldığı Tanzimat yıllarında hâkim olan dönmeler modernleşmeyi yanış temeller üzerine oturttukları içindir ki bugün hala bir sürü problemle karşı karşıyayız. Biz yanlışları düzeltmeye çalışırken dönmelerde boş durmamakta kurdukları bu düzenin devam etmesi için mücadele etmeye devam etmektedirler. Tarih boyunca yaptıkları göz önünde bulundurulursa bu insanların ne kadar sinsi ve tehlikeli oldukları anlaşılacaktır. Şu da bir gerçektir ki Sabatayistler özellikle son yüzyıllık tarih sürecinde toplumun ve devletin önemli katmanlarında söz sahibi olmuşlardır. Ticareti ellerinde bulundurmalarının yanı sıra açtıkları</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:normal;margin:0;"><span style="font-family:&#34;"><span style="font-size:small;">okullarda kendilerini yetiştirmişlerdir. David Borchard “ Yabancı Gözüyle Türkiye’nin Hoşgörüsü” başlıklı yazısında kullandığı şu ifadeler dikkat çekidir: “ Fakat beklide Türklerle Yahudiler arasındaki sıcak ilişkileri açıklamada “Dönmeler” yardımcı olabilir. Türkiye’nin en yetenekli aydınlarının ve gazete sahiplerinin dönme kökenli olduğu bir sır değil. Abdi</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:normal;margin:0;"><span style="font-family:&#34;"><span style="font-size:small;">İpekçi de dâhil olmak üzere bu yüzyılın önde gelen gazetecilerinin hemen hepsi dönme idi.”.</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:normal;margin:0;"><span style="font-family:&#34;"><span style="font-size:small;">Bugün sabatayistler varlıklarını hala devam ettirmekte midir? 300–350 yıllık bir geçmişe sahip bir sabatayizm yok olduğuna, dağıldığına inanmamakla birlikte Sabatayistler kendilerini saklama yöntemlerini geliştirdikleri kanısındayım. Aynı zamanda içinde bulunduğumuz siyasal ve sosyal şartlarda onların saklanmaları için uygun ortamlar oluşturmaktadır. Ve onları tanımamızda mümkün değildir. Ta ki kendileri açıklamazsa. Asimile oldukları yönünde bir düşünce var ki bunu savunanlar çoğunlukla dönmelerin kendileridir. Dönmelerin bu söylemlerine kuşkuyla bakılmalıdır. Ama şunu da iyi bilmeliyiz ki kendilerini iyi gizlemeyi başardıklarıdır. 300–350 yıllık bir tarikatvari yapılanmanın yok olduğuna inanmak safdillik olur kanaatindeyim. Varlıkların bir şekilde devam ettirdikleri düşüncesi kuvvetle muhtemeldir.</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:normal;margin:0;"> </p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:normal;margin:0;"> </p>
<div></div>
<p><span style="font-family:&#34;"></p>
<p class="MsoNormal" style="margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Calibri;"><span class="createdate">02 Aralık 2008 </span><span class="article-category">Hasan Başar </span></span></span></p>
<p> </p>
<p></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:normal;margin:0;"> </p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:normal;margin:0;"> </p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:normal;margin:0;"> </p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:normal;margin:0;"> </p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;line-height:normal;margin:0;"><span style="font-family:&#34;"></span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Ay ve Yıldız'ın Muhteşem Kavuşması: "Ayyıldız Zamanı"]]></title>
<link>http://kendihalinde.wordpress.com/2008/12/01/ay-ve-yildizin-muhtesem-kavusmasi-ayyildiz-zamani/</link>
<pubDate>Mon, 01 Dec 2008 18:16:55 +0000</pubDate>
<dc:creator>kendihalinde</dc:creator>
<guid>http://kendihalinde.wordpress.com/2008/12/01/ay-ve-yildizin-muhtesem-kavusmasi-ayyildiz-zamani/</guid>
<description><![CDATA[Ay ile Yıldız&#8217;ın Muhteşem Kavuşması / 1 Aralık 2008  Tsi-17:20/18:00 much more&#8230; December]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><a href="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-004ssss.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-292" title="resim-004ssss" src="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-004ssss.jpg" alt="resim-004ssss" width="470" height="301" /></a></p>
<p><a href="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-004s.jpg"><img class="alignnone size-medium wp-image-293" title="resim-004s" src="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-004s.jpg?w=300" alt="resim-004s" width="229" height="193" /></a><a href="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-028s.jpg"><img class="alignnone size-medium wp-image-307" title="resim-028s" src="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-028s.jpg?w=300" alt="resim-028s" width="235" height="193" /></a></p>
<p>Ay ile Yıldız&#8217;ın Muhteşem Kavuşması / 1 Aralık 2008  Tsi-17:20/18:00 much more&#8230;</p>
<p><!--more--></p>
<p>December 1, 2008<br />
Venus, Jupiter, Crescent Moon Meet in The Republic of Turkey.<br />
For more pictures:<br />
<a title="http://galeri.sabah.com.tr/?galerisec=3306" href="http://galeri.sabah.com.tr/?galerisec=3306" target="_blank">http://galeri.sabah.com.tr/?galerisec=3306</a></p>
<p><a href="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-007s.jpg"><img class="alignnone size-medium wp-image-294" title="resim-007s" src="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-007s.jpg?w=300" alt="resim-007s" width="300" height="154" /></a></p>
<p><a href="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-008s.jpg"><img class="alignnone size-medium wp-image-295" title="resim-008s" src="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-008s.jpg?w=300" alt="resim-008s" width="300" height="188" /></a></p>
<p><a href="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-025s.jpg"><img class="alignnone size-medium wp-image-296" title="resim-025s" src="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-025s.jpg?w=300" alt="resim-025s" width="300" height="204" /></a></p>
<p><a href="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-009s.jpg"><img class="alignnone size-medium wp-image-297" title="resim-009s" src="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-009s.jpg?w=300" alt="resim-009s" width="300" height="191" /></a></p>
<p><a href="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-013s.jpg"><img class="alignnone size-medium wp-image-298" title="resim-013s" src="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-013s.jpg?w=300" alt="resim-013s" width="300" height="176" /></a></p>
<p><a href="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-014ss.jpg"><img class="alignnone size-medium wp-image-299" title="resim-014ss" src="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-014ss.jpg?w=300" alt="resim-014ss" width="300" height="172" /></a></p>
<p><a href="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-016s.jpg"><img class="alignnone size-medium wp-image-300" title="resim-016s" src="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-016s.jpg?w=300" alt="resim-016s" width="300" height="187" /></a><a href="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-017s.jpg"><img class="alignnone size-medium wp-image-301" title="resim-017s" src="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-017s.jpg?w=300" alt="resim-017s" width="300" height="185" /></a></p>
<p><a href="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-018s.jpg"><img class="alignnone size-medium wp-image-302" title="resim-018s" src="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-018s.jpg?w=300" alt="resim-018s" width="300" height="181" /></a><a href="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-019s.jpg"><img class="alignnone size-medium wp-image-303" title="resim-019s" src="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-019s.jpg?w=300" alt="resim-019s" width="300" height="180" /></a></p>
<p><a href="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-024s.jpg"><img class="alignnone size-medium wp-image-304" title="resim-024s" src="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-024s.jpg?w=300" alt="resim-024s" width="300" height="189" /></a><a href="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-026s.jpg"></a><a href="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-028s1.jpg"><img class="alignnone size-medium wp-image-310" title="resim-028s1" src="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-028s1.jpg?w=300" alt="resim-028s1" width="300" height="227" /></a></p>
<p><a href="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-031s.jpg"><img class="alignnone size-medium wp-image-311" title="resim-031s" src="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-031s.jpg?w=300" alt="resim-031s" width="300" height="172" /></a><a href="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-036s.jpg"><img class="alignnone size-medium wp-image-312" title="resim-036s" src="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-036s.jpg?w=300" alt="resim-036s" width="300" height="193" /></a><a href="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-054ss.jpg"><img class="alignnone size-medium wp-image-313" title="resim-054ss" src="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-054ss.jpg?w=300" alt="resim-054ss" width="300" height="211" /></a><a href="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-048s.jpg"><img class="alignnone size-medium wp-image-314" title="resim-048s" src="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-048s.jpg?w=300" alt="resim-048s" width="300" height="225" /></a><a href="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-048s1.jpg"><img class="alignnone size-medium wp-image-315" title="resim-048s1" src="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-048s1.jpg?w=300" alt="resim-048s1" width="300" height="225" /></a><a href="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-042s.jpg"><img class="alignnone size-medium wp-image-316" title="resim-042s" src="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/resim-042s.jpg?w=300" alt="resim-042s" width="300" height="225" /></a></p>
<p>Çekimler amatör kamera ile Anadolu&#8217;da herhangi bir yerden http://kendihalinde.wordpress.com tarafından yapılmıştır.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Uru Achim; Kasap Havası - Hava Nagila]]></title>
<link>http://kendihalinde.wordpress.com/2008/11/26/uru-achim-kasap-havasi-hava-nagila/</link>
<pubDate>Wed, 26 Nov 2008 12:58:53 +0000</pubDate>
<dc:creator>kendihalinde</dc:creator>
<guid>http://kendihalinde.wordpress.com/2008/11/26/uru-achim-kasap-havasi-hava-nagila/</guid>
<description><![CDATA[Kasap Havası – Havah Nagilah (Hava Nagila) Ayten Alpman’ın milletçe dilimize pelesenk ettiği “Memlek]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:12pt;line-height:115%;font-family:&#34;"><a href="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/11/hava-nagila11.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-288" title="hava-nagila11" src="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/11/hava-nagila11.jpg?w=300" alt="hava-nagila11" width="300" height="296" /></a></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:12pt;line-height:115%;font-family:&#34;">Kasap Havası – Havah Nagilah (Hava Nagila)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:12pt;line-height:115%;font-family:&#34;">Ayten Alpman’ın milletçe dilimize pelesenk ettiği “Memleketim” isimli<span>  </span>parçanın, Yahudi Halk Ezgisi (Rebe Elimelekh) olduğunu herhalde bilmeyeniniz kalmamıştır. Benim öğrenmem ise ilk olarak Fabrika Dergisi’nde Orhan Gökdemir’in konu ile alakalı yazısını 2006 yılında okumamdan sonra<span>  </span>olmuştu. Ne yalan söyleyeyim, bu şarkının Milli Marş kıvamında her resmi bayramda ya da her milliyetçilik duygularımızın kabarmasının istendiği -Kıbrıs Barış Harekatı gibi- dönemlerde radyo ve televizyonlardan vıyaklatılmasının etkisiyle olsa gerek, Musevilerin kahramanlık öykülerini anlatan bir İbrani ezgisi üzerine İlham Gencer tarafından söz yazılıp Alpman tarafından da seslendirilerek damarlarımıza enjekte edilmesi<span>  </span>şokunu… Avrupa Yakası’ndan Selin’in tarzıyla “oha oldum yani” tadında yaşadığımı itiraf etmeliyim… Hatırlarsanız bu parça Tandoğan Mitinglerinin de açılış ve kapanış musikisi yapılıp, önce AB-ABD karşıtlığı gazı verilip, ardından bambaşka mecralara doğru yol aldırılmıştık… Hatta meraklısı Moiz Kohen-Tekin Alp ismini de bu bağlamda Prof.Dr. Google Comtr’dan öğrenebilir… Konumuz bu olmadığı için geçelim…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:12pt;line-height:115%;font-family:&#34;">Memleketim parçasının orijinal ismini öğrenip “Traditional_Jewish_Music” albümünü internetten yasal olmayan yollardan<span>  </span>“24 saat sonra silmemek” kaydıyla indirmem ise biraz gecikmelidir…<span>  </span>Haziran 2006’ya rastlar… Albümde yer alan parçaları dinlemem ise “uleyn bu şarkıda çok tanıdık, aha işte kulağım bunu da bir yerden anımsıyor” diye diye bi çırpıda oluverir. Hava Nagila’yı dinleyip, yok artık bu da mı Yahudi ezgisi dediğim o AN ise… Müzik öğretmenlerinin org başında aynı melodiyi “Kasap Havası” adı altında çalarak, öğrencileri 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramlarına hazırladığı lise anılarına gitmemle dumura uğradığım ANdır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:12pt;line-height:115%;font-family:&#34;">Bu yazıyı yazmak, aradan geçen iki yıl zarfında Kasım 2008’e kadar kaldı ise bu da benim tembelliğim olsun. Televizyonda ya da radyoda “Memleketim” parçasınının ya da “Kasap Havası’nın” sıklıkla denk gelmesi bile beni bu tembellikten alıkoyamadı… Ta ki<span>  </span>e yettiniz gayrı diyene kadar.<!--more--></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:12pt;line-height:115%;font-family:&#34;">Sene 2007, Garanti Bankası reklamları ve fonda çalan müzik Kasap Havası…<span>  </span>Ata Demirer henüz Avrupa Yakası’ndan ayrılmamış, Gülse Birsel’in dizisi rating rekorları kırarken fonda Kasap Havası’yla birlikte halay çeken ev ahalisi&#8230;<span>  </span>Sene 2008, Komedi Dükkanı TV8’den TRT1’e transfer olmuş, rating tavanda…<span>  </span>“Arkadaşım” diyen arkadaş, Tolga Çevik’i<span>  </span>Kasap Havası eşliğinde dans ettirmeye çalışıyor… Cem Yılmaz TurkTelekom reklamlarında Jembey olmuş…<span>  </span>Yeni evlenen çizgi karakter damat ve gelin Jembey’den TT tarifelerini öğreniyor, ortamda müsait düğün müğün falan… Fonda yine Kasap Havası… Daha şu an anımsayamadığım başka reklam cıngılları ve belki seyredemediğim başka programlarda ki Kasap Havaları… Biraz daha gerilere gidince Grup Vitaminden, “Hava Nagila” olmuş <span> </span>“Amman Mualla”…<span>  </span>Beşiktaş taraftarları muhtemelen ezgiyi Kasap Havası niyetine alıp maçlarda “saldır Beşiktaş saldır”<span>  </span>haline getirmişler…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:12pt;line-height:115%;font-family:&#34;">İsmi geçen zatı muhteremlerin sabetay avcısı sitelerde ve forumlarda “The Usual Suspects” olarak tanımlandıklarını da antiparantez belirtelim. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:12pt;line-height:115%;font-family:&#34;">Şimdi… hani müzik evrenseldir ya, hani kültürler arası etkileşimler şahanedir ya, hani ‘beleş dinamit olsun g.tümde patlasın’ da denir, dinamitin kaynağı sorgulanmaz bile ya… İşte bu noktada Prof.Dr. Google Comtr ne demiş biraz da ona bakalım…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:12pt;line-height:115%;font-family:&#34;">Radikal’den Ayşe Karabat: “</span><em><span style="font-size:12pt;line-height:115%;font-family:&#34;">Bizim “Kasap Havası” diye bildiğimiz ‘Hava Nagila’ nameleriyle inledi İsrail sokakları. Devletlerinin 60. kuruluş yıldönümünü gerçek bir coşkuyla kutlayan Yahudiler, ‘hadi neşelenelim’ yani ‘hava nagila’ deyip sokaklarda dans etti.” </span></em><span style="font-size:12pt;line-height:115%;font-family:&#34;"><span> </span>Diyor 10 Mayıs 2008 tarihli gazete nüshasında…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:12pt;line-height:115%;font-family:&#34;">Aslında şaşıracak bir şey yok… Çünkü sokakları “hava nagila” diye inleten o topluluğun dedeleri…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><em><span style="font-size:12pt;line-height:115%;font-family:&#34;">-2 Kasım 1917&#8242;de İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Arthur J. Balfour&#8217;un, Siyonist hareketin önderlerinden Lord Rotschild&#8217;e gönderdiği, Filistin&#8217;de Yahudilere bir &#8220;ulusal yurt&#8221; kurulması çabasının İngiliz hükümetince destekleneceğinin belirtildiği mektuptan sonra-</span></em><span style="font-size:8pt;line-height:115%;font-family:&#34;"><a href="http://ansiklopedi.turkcebilgi.com/Balfour_Bildirisi">http://ansiklopedi.turkcebilgi.com/Balfour_Bildirisi</a></span><em></em></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;">Ve tarihe Balfour Bildirisi olarak geçen bu mektubun akabinde yapılan zafer kutlamalarında da “hava nagila” sesleriyle sokakları inletmişlerdir&#8230; Haydi kesin konuşmayalım muhtemelen inletmişlerdir diyelim… Fakat işin ilginç tarafı hava nagila’yı kimin yazdığıdır. Ritmi Sagidura Hasidim tarafından düzenlenen parça, Letonyadan göç eden ve 1. Dünya Savaşı esnasında Osmanlı Ordusunda Bando Şefliği de yaptıktan sonra Kudüse geri dönen <span>Abraham Zevi Idelsohn tarafından güftelenmiştir (Kimine göre de öğrencisi Moshe Natanson). <span> </span></span></span><span style="font-size:8pt;"><a href="http://www.radiohazak.com/Havahist.html">http://www.radiohazak.com/Havahist.html</a></span></span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Bir başka kaynakta ise şu ifadeler yer alıyor: </span></p>
<p style="text-align:justify;"><em><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Hava Nagila, &#8220;Bizi mutlu kıl.&#8221; anlamına gelen bir İbrani halk şarkısıdır. Genellikle kutlamalarda söylenir. Musevilik ile kalıplaşmış olan bu melodinin kökeni, ilk İbranilere kadar uzanmasına rağmen en genel kullanılan kısmı muhtemelen 1918 yılında, I.Dünya Savaşı&#8217; nda İngiltere&#8217; nin Filistin&#8217; deki zaferini kutlamak için bestelenmiştir. <strong></strong></span></span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:12pt;line-height:115%;font-family:&#34;">Kime karşı zafer? Elbette Osmanlıya karşı…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:12pt;line-height:115%;font-family:&#34;">Ama siz bundan kıllanmayın ve kıllanan adam triplerine girmeyin. Çünküm musiki evrenseldir efendim. Peki ne yapcekmişiz? Dinamiti yerleştirip… Hava nagila eşliğinde&#8230; Rumlarla bu sizin <strong>hasapiko</strong> değil bizim <strong>kasap havamız</strong> deyu İsviçreden gelen <strong>Lozan Masasının</strong> üzerinde mutlu mutlu kavga etcekmişuz. Düğünlerde olmazsa olmaz halay müziğimiz yapcekmişuz… Bol bol reklamlarda kullanıp içselleştirecekmişiz…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:12pt;line-height:115%;font-family:&#34;">Peki yapmış mıyız? Elbette… En alasından hem de. Gelin Tamer Korkmaz’a kulak verelim…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height:normal;text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><em><span style="font-size:12pt;font-family:&#34;">“İsmet Sezgin, </span></em><em><span style="font-size:12pt;font-family:&#34;">Papandreu&#8217;nun zeybek oynamasını yorumlarken karşımıza çıkıyor! Milli Savunma Bakanı iken Rodos&#8217;ta kasap havası çalınınca dayanamamış, o da oynamış. Tüm bakanları da oynatmış&#8230;”</span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:12pt;line-height:115%;font-family:&#34;">Dikkat… Oynamakla kalmamış, hem de deplasmanda <span> </span>hem de Rodos’ta tüm bakanları da oynatmış… Balfour’dan sonra devlet kuranlar da bu habere artık nereleri ile gülmüşlerdir kim bilir… Bu tarihsel ironilere Fabrika dergisinde Orhan Gökdemir, hatırladığım kadarıyla mealen: <em>“ Hadi Memleketim parçası ile herkesi kandırdınız, Yahudi ezgisini kakaladınız… Ama bir tane bile İstanbul’lu Musevi çıkıpta, yahu bu bizim parçamız, size <span> </span>ne oluyor demez mi hiç… “ </em>diyordu.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:12pt;line-height:115%;font-family:&#34;">İroniler konusunda internet deniz derya… </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:12pt;line-height:115%;font-family:&#34;">2004’de Metal Grubu Orphaned Land’den vokalist Kobi Farhi ile Mabool albümü ertesine gelen röportaj esnasında şu soru soruluyor: </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><strong><em><span style="font-size:12pt;line-height:115%;font-family:&#34;">“</span></em></strong><em><span style="font-size:12pt;line-height:115%;font-family:&#34;">Hava Nagila Türkiye’de çok popüler. Bundan bazı bölümleri ileriki kayıtlarda dinlemeyi umabilir miyiz, zira müziğiniz bizi <strong>‘neşelendiriyor ve mutlu ediyor</strong>”</span></em><em></em></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:12pt;line-height:115%;font-family:&#34;">Vokalist efendiye yağcılık mı desek, yoksa musikinin evrenselliği mi? Hava nagila ülkemde çok popülermiş… Evet öyle de… Hangi adla ama?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:12pt;line-height:115%;font-family:&#34;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:12pt;line-height:115%;font-family:&#34;">Bir blog sayfasında okurken beni güldüren bir yazı da şöyle:</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><em><span style="font-size:12pt;line-height:115%;font-family:&#34;">“…Son olarak ta halay çekilirdi Kasap havası ve hava nagila eşliğinde. Bu oyun yavaştan başlar ve gittikçe hızlanır bilmeyenin ayakları birbirine dolanıp yere düşebilir veya çekiştirile, çekiştirile sağa sola savrulur. Sonunda nefesi kesilen pes edip guruptan ayrılır. <br />
Bu hislerle Lime Wire’ı açıp arama ekranına hava nagila yazıp arıyorum. Bir sürü hava nagila sıralanıyor ama Dario Moreno’nun okuduğu yok. Bir şey dikkatimi çekiyor. Bazı Hava Nagilaların yanında Jewish Folk Song yazıyor. Yani Yahudi halk müziği. Şaşırıyorum. Oysaki biz bu müziği <strong>Kazak veya Kafkas ezgisi</strong> olarak biliyorduk ve çok severek dinliyor, oynuyorduk. Birkaç tanesini bilgisayarıma indiriyorum.  Birkaç gün sonra TV de reklâmlardan birinde bu müziği duyuyorum. Serap’a bu melodiyi tanıyıp tanımadığını soruyorum bocalıyor. En çok nerede duymuşsundur bu müziği diyorum bocalama hali sürüyor. Sonra aniden anımsayıp kazak dans müziği diyor. O da benimle aynı yanılgı içinde. Doğrusunu söylüyorum. Demek bize yıllarca sadece Rus salatasını Amerikan salatası diye yutturmamışlar, Yahudi halk şarkısının müziğini de Kazak dans müziği diye yutturmuşlar. Ne kadar garip bir ülkeyiz.” </span></em><span style="font-size:8pt;line-height:115%;font-family:&#34;"><a href="http://orenisi.blogspot.com/2008/07/hava-nagila.html"><strong>http://orenisi.blogspot.com/2008/07/hava-nagila.html</strong></a></span><em></em>
</p>
<p class="ListParagraph" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:12pt;line-height:115%;font-family:&#34;">Yok canım estağfirullah… Kimsenin kimseye bişeycik yutturduğu yok ki… O bizim milletçe avanaklık sporunu benimsemiş/benimsetilmiş olmamızdan kaynaklanan bir TRAVMA demek geçmişti içimden okurken. Eh… Şimdi de yazmış bulundum artık. Affola…</span></p>
<p class="ListParagraph" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:12pt;line-height:115%;font-family:&#34;">Travmalar elbette bununla sınırlı değil… Bir zamanların Türk Filmlerinde bolca kullanılan <strong>Nermin Gökben</strong>’in söylediği Şiribim Şiribom şarkısını da yine farklı bir albümde dinledikten sonra şaşırmıştım… Nakarat kısmı dahi değiştirilmeden Chiribim Chiribom olmuş size Şiribim Şiribom… </span></p>
<p class="ListParagraph" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:12pt;line-height:115%;font-family:&#34;">2001 yılında Radikal gazetesinde <span> </span>bir albüm tanıtımına da konu olmuş bu parça:</span></p>
<p class="ListParagraph" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><em><span style="font-size:12pt;line-height:115%;font-family:&#34;">“Ares etiketiyle Fidan Müzik&#8217;ten Çıkan &#8216;Geleneksel Yahudi Müziği: Hanukka&#8217; isimli albüm, işte bu temayı barındıran şarkılardan oluşuyor. &#8216;Hanukka&#8217;, içinde aslında hepimizin aşina olduğu şarkılarla bezeli bir çalışma. Örnek mi? Bir dönem dilimize pelesenk olmuş ‘Şiribim Şiribom&#8217;&#8230; <strong>Yahudi müziği tıpkı diğer müzikler gibi dinin içinden çıkarak karışıyor hayata</strong>. Yahudilerin <strong>Kitab-ı Mukaddes&#8217;te yer alan kimi ayrıntılara dayanarak beste yaptıklarını</strong> ve müziklerinin temelini attıklarını söylemeye gerek yok. <strong>İlahilerin bestelenmesiyle ortaya çıkan bu müzik sinagoglara oradan gündelik yaşantıya</strong> karışmış.”</span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:12pt;line-height:115%;font-family:&#34;">Ne güzel di mi? Yıllarca Yahudi ilahileriyle göbek atmanın dayanılmaz hafifliğini yaşamışız da farkında değiliz… Biz halay çekip eğlenirken, İstanbullu Musevi vatandaşlarımız da dinsel ritüellerinin tarafımızdan dejenere edilmesine ses etmemişler hiç… Alçak gönüllü oluyor canım şu Yahudiler. Bi de adamların onca günahını alıyor bu kendini bilmez basın… Di mi ama yani?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:12pt;line-height:115%;font-family:&#34;">Neyse… Lafı fazla uzatmadan Hava Nagilanın sözlerini <span> </span>Çağlayan Bingöl’den </span><span style="font-size:8pt;line-height:115%;font-family:&#34;"><span> </span></span><span style="font-size:12pt;line-height:115%;font-family:&#34;">kes-yapıştır yapalım.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:12pt;color:red;line-height:115%;font-family:&#34;">***</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin:0 0 10pt;"><strong><span style="font-size:10pt;line-height:115%;font-family:&#34;">Hava nagila<br />
<span style="color:red;">Mutlu olalım</span><br />
Hava nagila<br />
<span style="color:red;">Mutlu olalım</span><br />
Hava nagila venismechah<br />
<span style="color:red;">Mutlu ve neşeli olalım</span><br />
Hava naranenah<br />
<span style="color:red;">Şarki söyleyelim</span><br />
Hava naranenah<br />
<span style="color:red;">Şarkı söyleyelim</span><br />
Hava naranenah venismechah<br />
<span style="color:red;">Şarkı söyleyip neşeli olalım.</span><br />
Uru, uru achim!!<br />
<span style="color:red;">Uyanın biraderlerim</span><br />
Uru achim b’lev sameach<br />
<span style="color:red;">Uyanın biraderlerim, mutlu bir yürekle</span><br />
Uru achim, uru achim!!<br />
B’lev sameach<br />
<span style="color:red;">Uyanın biraderlerim,<br />
Mutlu bir yürekle<br />
Uyanın!<br />
Mutlu bir yürekle uyanın biraderlerim… </span></span></strong>
</p>
<p class="MsoNormal" style="margin:0 0 10pt;"><strong><span style="font-size:12pt;color:red;line-height:115%;font-family:&#34;">***</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height:normal;text-align:justify;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:12pt;font-family:&#34;">Haa unutmadan eğer fırsat bulursanız “<strong>Hevenu Shalom Aleichem”</strong> parçasını dinleminizi de tavsiye ederim. Ben ilk dinlediğimde sanki Mızıkayı Humayun’dan marşlar dinler gibi hissetmiştim. Paranoya da yapmış olabilirim elbette…Youtube sitesi bu ve benzer parçalar ile kaynıyor… Youtube kapalı biz giremeyiz demeyin sakın… Başbakan bile giriyor… Ayrıca bu blogu merak edip okuyanın youtube gibi bir siteye girememesi söz konusu dahi olamaz dedikten sonra… </span></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height:normal;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:12pt;font-family:&#34;">Son sözümüzü de<span>  </span>yazıp noktayı koyalım…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height:normal;margin:0 0 10pt;"><strong><span style="font-size:12pt;color:red;font-family:&#34;">UYANIN BİRADERLERİM…</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height:normal;margin:0 0 10pt;"><strong><span style="font-size:12pt;color:red;font-family:&#34;">URU ACHİM !!!</span></strong><strong></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin:0 0 10pt;"><strong><span style="font-size:12pt;line-height:115%;font-family:&#34;">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height:normal;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:12pt;font-family:&#34;">Hava Nagila’yı Ladino dilinde dinlemek için:</span><span style="font-size:8pt;font-family:&#34;"></span><a href="http://www.dilandau.com/cgi/play.cgi?id=40cc8246c13d8da3e2e3460db9a83d4a6cf8264c&#38;lang=en" target="_blank"><span style="font-size:12pt;font-family:&#34;">http://www.dilandau.com/cgi/play.cgi?id=40cc8246c13d8da3e2e3460db9a83d4a6cf8264c&#38;lang=en</span></a></p>
<p> </p>
<p class="MsoNormal" style="line-height:normal;margin:0 0 10pt;"><span style="font-size:12pt;font-family:&#34;">Enstrumental için :</span></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height:normal;margin:0 0 10pt;"><a href="http://www.dilandau.com/cgi/play.cgi?id=a2fb0456d721cf10642b315bfde51af0c3fb2c38&#38;lang=en" target="_blank"><span style="font-size:12pt;font-family:&#34;">http://www.dilandau.com/cgi/play.cgi?id=a2fb0456d721cf10642b315bfde51af0c3fb2c38&#38;lang=en</span></a></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kemalism : After the Ottomans]]></title>
<link>http://kendihalinde.wordpress.com/2008/09/08/kemalism-after-the-ottomans/</link>
<pubDate>Mon, 08 Sep 2008 23:40:40 +0000</pubDate>
<dc:creator>kendihalinde</dc:creator>
<guid>http://kendihalinde.wordpress.com/2008/09/08/kemalism-after-the-ottomans/</guid>
<description><![CDATA[Uyarı: Yüce Önder Atatürk hakkında pek hoş şeyler söylenmediğini hemen söyleyelim ve tamamen yorumsu]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:justify;"><a href="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/09/afis1.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-284" title="afis1" src="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/09/afis1.jpg?w=300" alt="" width="300" height="214" /> </a></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;"><span style="color:#ff0000;">Uyarı: </span> Yüce Önder Atatürk hakkında pek hoş şeyler söylenmediğini hemen söyleyelim ve tamamen yorumsuz intihal yaptığımızı belirtelim. Benim vaktim boş diyenler tercüme yaparlarsa, tercümeleri de intihalleriz efendim. </span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#000000;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="color:#ff0000;">Kemalism : After the Ottomans</span><br />
Perry Anderson </span> </span> </span>
</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">‘The greatest single truth to declare itself in the wake of 1989,’ J.G.A. Pocock wrote two years afterwards,</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;"> is that the frontiers of ‘Europe’ towards the east are everywhere open and indeterminate. ‘Europe’, it can now be seen, is not a continent – as in the ancient geographers’ dream – but a subcontinent: a peninsula of the Eurasian landmass, like India in being inhabited by a highly distinctive chain of interacting cultures, but unlike it in lacking a clearly marked geophysical frontier. Instead of Afghanistan and the Himalayas, there are vast level areas through which conventional ‘Europe’ shades into conventional ‘Asia’, and few would recognise the Ural mountains if they ever reached them.<!--more--> </span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">But, he went on, empires – of which in its fashion the European Union must be accounted one – had always needed to determine the space in which they exercised their power, fixing the borders of fear or attraction around them. </span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">A decade and a half later, the matter has assumed a more tangible shape. After the absorption of all the former Comecon states, there remain the untidy odds and ends of the once independent Communisms of Yugoslavia and Albania – the seven small states of the ‘West Balkans’ – yet to be integrated in the EU. But no one doubts that, a pocket still to be mopped up behind borders that already extend to the Black Sea, they will enter it in due course. The great issue facing the Union lies further east, at the point where no vast steppe confounds the eye, but a long tradition has held that a narrow strip of water separates one world from another. No one has ever missed the Bosphorus. ‘Every schoolchild knows that Asia Minor does not form part of Europe,’ Sarkozy told voters en route to the Elysée, promising to keep it so: a pledge to be taken in the spirit of the conjugal reunion on offer in the same campaign. Turkey will not be dealt with in that way. Within the EU the official consensus that it should become a member-state in full standing has for some time now been overwhelming. Such agreement does not exclude arrière-pensées in this or that government – Germany, France and Austria have all at different points entertained them – but against any passage of these to action lies the formidable barrier of a unanimity of media opinion more complete, and more committed to Turkish entry, than that of the Council or Commission itself. There is also the simple fact that no country that has been accepted as a candidate for accession to the EU has ever, once negotiations were opened, been rejected by it.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">The expansion of the EU to the lands of the Warsaw Pact did not require much political defence or illustration. The countries concerned were all indisputably European, however the term was defined, and all had famously suffered under Communism. To bring them into the Union was not just to heal an ancient division of the continent, anchoring them in a common liberal-democratic capitalism, but to compensate the East for its misfortunes after 1945, relieving the West of a bad conscience at the difference in fates between them. They would also, of course, constitute a strategic glacis against any resurgence of Russia, and offer a nearby pool of cheap labour, although this received less public emphasis. The uncontentious logic here is not, on face of it, immediately transferable to Turkey. The country has long been a market economy, held parliamentary elections, constituted a pillar of Nato, and is now situated further from Russia than ever in the past. It would look as if only the last of the motives in Eastern Europe, the economic objective, applies – not unimportant, certainly, but incapable of explaining the priority Turkey’s entry into the EU has acquired in Brussels. </span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">Yet a kind of symmetry with the case for Eastern Europe can be discerned in the principal reasons advanced for Turkish membership in Western capitals. The fall of the Soviet Union may have removed the menace of Communism, but there is now – it is widely believed – a successor danger in Islamism. Rampant in the authoritarian societies of the Middle East, it threatens to stretch into immigrant communities within Western Europe itself. What better prophylactic against it than to embrace a staunch Muslim democracy within the EU, functioning as both beacon of a liberal order to a region in desperate need of a more enlightened political model and sentinel against every kind of terrorism and extremism? This line of thought originated in the US, with its wider range of global responsibilities than the EU, and continues to be uppermost in American pressure for Turkish entry into the Union. Much as Washington set the pace for Brussels during expansion into Eastern Europe, laying down Nato lights on the runway for subsequent descent by the EU, so it championed the cause of Turkey well before Council or Commission came round to it.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">But although the strategic argument, for a geopolitical bulwark against the wrong kinds of Islam, is now standard in European columns and editorials, it does not occupy quite the same position as in America. In part, this is because the prospect of sharing a border with Iraq and Iran is not altogether welcome to many within the EU, however vigilant the Turkish Army might prove. Americans, at a greater distance, find it easier to see the bigger picture. But such reservations are not the only reason why this theme, central though it remains, does not dominate discussion in the EU as completely as in the US. For another argument has more intimate weight. Current European ideology holds the Union to offer the highest moral and institutional order in the world, combining – with all due imperfections – economic prosperity, political liberty and social solidarity in a way no rival can match. But is there not some danger of cultural closure in the very success of this unique creation? Amid all its achievements, might not Europe risk falling – the very word a reproof – into Eurocentrism: too homogeneous and inward-looking an identity, when the advance guard of civilised life is necessarily ever more multicultural?</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">Turkey’s incorporation into the EU, so the case goes, would lay such fears to rest. The greatest single burden, for present generations, of a narrowly traditional conception of Europe is its identification with Christianity, as a historic marker of the continent. The greatest challenge to this heritage long came from Islam. What then could be a more triumphant demonstration of a modern multiculturalism than the peaceful intertwining of the two faiths, at state level and within civil society, in a super-European system stretching, like the Roman Empire, to the Euphrates? That Turkey’s government is for the first time professedly Muslim should not be viewed as a handicap, but as a recommendation for entry, promising just that transvaluation into a multicultural form of life the Union needs for the next step in its constitutional progress. For its part, just as the new-found or restored democracies of the post-Communist East have benefited from the steadying hand of the Commission in their journey to normalcy, so Turkish democracy will be sheltered and strengthened within the Union. If enlargement to Eastern Europe repaired a moral debt to those who lived through Communism, inclusion of Turkey can redeem the moral damage done by a complacent – or arrogant – parochialism. In such dual atonement, Europe has the capacity to become a better place.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">In this self-critical mode, a historical contrast is often drawn. Christian Europe was for centuries disfigured by savage religious intolerance, by every kind of persecution, inquisition, expulsion, pogrom resorted to in the attempt to stamp out other communities of faith, Jewish or Muslim, not to speak of heretics within the faith itself. The Ottoman Empire, on the other hand, tolerated Christians and Jews, without repression or forcible conversion, allowing different communities to live peaceably together under Muslim rule, in a premodern multicultural harmony. Not only was this Islamic order more enlightened than its Christian counterparts, but far from being an external Other of Europe, for centuries it formed an integral part of the European system of powers itself. Turkey is in that sense no newcomer to Europe. Rather its entry into the Union would restore a continuity, of mixtures and contacts, from which we still have much to learn.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">Such, roughly speaking, is the discourse of Turkish entry into the EU that can be heard in chancelleries and chat rooms, learned journals and leading articles, on platforms and talk shows across Europe. One of its great strengths is the absence to date of any non-xenophobic alternative to it. Its weakness lies in the series of images d’Epinal out of which much of it is woven, obscuring the actual stakes in Turkey’s suit to join the Union. Certainly, any consideration of these must begin with the Ottoman Empire. For the first, and most fundamental difference between the Turkish candidature and all those from Eastern Europe is that in this case the Union is dealing with the descendant of an imperial state, for long a far greater power than any kingdom of the West. A prerequisite of grasping that descent is a realistic understanding of the originating form of that empire.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">The Osmanli Sultanate, as it expanded into Europe between the 14th and 16th centuries, was indeed more tolerant – however anachronistic the term – than any Christian realm of the period. It is enough to compare the fate of the Muslims in Catholic Spain with that of the Orthodox in the Balkans under Ottoman rule. Christians and Jews were neither forced to convert nor expelled by the sultanate, but allowed to worship as they wished, in the House of Islam. This was not toleration in a modern sense, nor specifically Ottoman, but a traditional system of Islamic rule dating to the Umayyad Caliphate of the eighth century. Infidels were subject peoples, legally inferior to the ruling people. Semiotically and practically, they were separate communities. Taxed more heavily than believers, they could not bear arms, hold processions, wear certain clothes, have houses over a certain height. Muslims could take infidel wives; infidels could not marry Muslim women.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">The Ottoman state that inherited this system arose in 14th-century Anatolia as one Turkic chieftainry competing with others, expanding to the east and south at the expense of local Muslim rivals and to the west and north at the expense of the remains of Byzantine power. For two hundred years, as its armies conquered most of Eastern Europe, the Middle East and North Africa, the empire it built retained this bidirectionality. But there was never any doubt where its strategic centre of gravity, and primary momentum, lay. From the beginning, Osmanli rulers had drawn their legitimacy from holy war – gaza – on the frontiers of Christendom. The subjugated regions of Europe formed the richest, most populous and politically prized zones of the empire, and the theatre of the overwhelming majority of its military campaigns, as successive sultans set out for the House of War to enlarge the House of Islam. The Ottoman state was founded, as its most recent historian Caroline Finkel writes, on ‘the ideal of continuous warfare’. Recognising no peers, and respecting no pieties of peaceful coexistence, it was designed for the battlefield, without territorial fixture or definition.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">But it was also pragmatic. From the outset, ideological warfare against infidels was combined with instrumental use of them for pursuit of it. From the perspective of the absolutist monarchies that arose in Western Europe somewhat later, each claiming dynastic authority and enforcing religious conformity within its realm, the peculiarity of the empire of Mehmed II and his successors lay in its combination of aims and means. On the one hand, the Ottomans waged unlimited holy war against Christendom. On the other hand, by the 15th century the state relied on a levy – the devshirme – of formerly Christian youths, picked from subject populations in the Balkans themselves not obliged to become Muslims, to compose its military and administrative elite: the kapi kullari or ‘slaves of the sultan’.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">For upwards of two hundred years, the dynamism of this formidable engine of conquest, its range eventually stretching from Aden to Belgrade and the Crimea to the Rif, held Europe in awe. But by the end of the 17th century, after the last siege of Vienna, its momentum had run out. The ‘ruling institution’ of the empire ceased to be recruited from the offspring of unbelievers, reverting to native-born Muslims, and the balance of arms gradually turned against the Porte. After the late 18th century, when Russia inflicted successive crushing defeats on it north of the Black Sea, and revolutionary France took Egypt in a trice, the Ott0man state never won a major war again. In the 19th century its survival depended on the mutual jealousies of the predator powers of Europe more than any inner strength of its own. Time and again, it was rescued from further amputation or destruction only by the intervention of rival foreign capitals – London, Paris, Vienna, in one memorable crisis even St Petersburg – at the expense of each other.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">But though external pressures, ever more ominous as the technological gap between Ottoman and European empires widened, might in principle have continued to neutralise each other long enough to allow for an effective overhaul of state and society to meet the challenge from the West – the example of the Porte’s rebel satrap in Egypt, Mehmet Ali, showed what could be done – the rise of nationalism among the subject Christian peoples of the Balkans undermined any diplomatic equilibrium. Greek independence, reluctantly seconded by Britain and France from fear that Russia would otherwise become its exclusive patron, shocked the sultanate into its first serious efforts at internal reform. In the Tanzimat period (1839-76), modernisation became more systematic. The palace was sidelined by the bureaucracy. Administration was centralised; legal equality of all subjects and security of property were proclaimed; education and science promoted; ideas and mores imported from the West. Under successive pro-British viziers, the Ottoman order took its place within the European state system.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">But the reformers of the time, however secular-minded, could not transform the religious foundations of Ottoman rule. Three inequalities were codified by tradition: between believers and unbelievers, masters and slaves, men and women. Relations between the sexes altered little, though by the end of the century preference for boys had become less frequent among the elite, and slavery was – very gradually – phased out. Politically, the crucial relationship was the first. Ostensibly, discrimination against unbelievers was abolished by the reforms. But disavowed in principle, it persisted in practice, as non-Muslims continued to be subject to a poll tax, now disguised as payment for draft exclusion, from which Muslims were exempt. The army continued to be reserved for believers, and all significant civilian offices in the state remained a monopoly of the faithful. Such protection of the supremacy of Islam was, however, insufficient to appease popular hostility to reforms perceived as a surrender to European pressures and fashions, incompatible with piety or the proper position of believers in the empire. Quite apart from unseemly displays of Western ways of life in the cities, unpopular rural taxes were extended to Muslims, while Christian merchants, not to speak of foreign interests, flourished under the free trade regime conceded by the reformers to the Western powers.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">Neither consistently modern nor robustly traditional, the Tanzimat regimes were also fiscal failures. Tax-farming, officially disavowed, lingered on; rather than increasing, public revenues declined; capitulations – extra-territorial privileges granted to foreigners – persisted. Foreign borrowing ballooned, before finally bursting into state bankruptcy in 1875. Two years later, Ottoman armies were once again thrashed by Russia, and in 1878 – after a brief constitutional episode had fizzled – the empire was forced to accept the independence of Serbia, Montenegro and Romania, and the autonomy of most of Bulgaria. For the next thirty years, power swung back from the bureaucracy to the palace, in the person of Sultan Abdulhamid II, who combined technological and administrative modernisation – railways, post offices, warships – with religious restoration and police repression. With the loss of most of the Balkans, the population of the empire had become more than 70 per cent Muslim. To cement loyalty to his regime, the sultan refurbished the long neglected title of caliph, broadcasting pan-Islamic appeals, and topping up the ranks of his administration with Arabs. But no amount of ideological bluster, or fabrication of tradition in the approved Victorian style, could alter the continued dependence of the empire on a public debt administration run by foreigners, and a European balance of power incapable of damping down the fires of nationalism in the Balkans.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">A broad swathe of Ottoman rule still extended to the Adriatic, in which various insurgent bands – most prominently, the Macedonian secret organisation IMRO – roamed the hills, and the cream of the army was stationed in garrison towns to hold what was left of Rumelia, the rich original core of the empire, its ‘Roman’ part. Here opposition to the sultan’s tyranny had become widespread by the turn of the century among the young of all ethnic groups, not least Turks themselves. In 1908 rumours of an impending Russo-British carve-up of the region triggered a military rising in Monastir and Salonika. The revolt spread rapidly, and within a couple of weeks had become irresistible. Abdulhamid was forced to call elections, in which the organisation behind the uprising, newly revealed to the world as the Committee of Union and Progress, won a resounding majority across the empire. The Young Turks had taken power.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">The Revolution of 1908 was a strange, amphibious affair. In many ways it was premonitory of the upheavals in Persia and China that followed three years later, but with features that set it apart from all subsequent such risings in the 20th century. On the one hand, it was a genuine constitutional movement, arousing popular enthusiasm right across the different nationalities of the empire, and electing an impressively interethnic parliament on a wide suffrage: an authentic expression of the still liberal zeitgeist of the period. On the other hand, it was a military coup mounted by a secret organisation of junior officers and conspirators, which can claim to be the first in a long line of such episodes in the Third World. The two were not disjoined, since the architects of the coup, a small group of plotters, gained empire-wide support virtually overnight in the name of constitutional rule – their party numbering hundreds of thousands within a year. Nor, formally speaking, were the objectives of each distinct: in the vocabulary of the time, the ‘liberty, equality, fraternity and justice’ proclaimed by the first were conceived as conditions of securing the integrity of the empire sought by the second, in a common citizenship shared by all its peoples.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">But that synthesis was not – could never be – stable. The prime mover in the revolution was the core group of officers in the CUP. Their overriding aim was the preservation of the empire, at whatever cost. Constitutional or other niceties were functional or futile to it, as the occasion might be – means, not ends in themselves. They weren’t liberals but nor were they in any sense anti-colonial, in the fashion of later military patriots in the Third World, often authoritarian enough, but resolute enemies of Western imperialism – the Free Officers in Egypt, the Lodges in Argentina, the Thirty Comrades in Burma. The threats to the Ottoman Empire came, as they had long done, from European powers or their regional allies, but the Young Turks did not reject the West culturally or politically: rather, they wanted to enter the ring of its Machtpolitik on equal terms, as one contestant among others. For that, a transformation of the Ottoman state was required, to give it a modern mass base of the kind that had become such a strength of its rivals.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">But here they faced an acute dilemma. What ideological appeal could hold the motley populations – divided by language, religion and ethnic origin – of the Ottoman Empire together? Some unifying patriotism was essential, but the typical contemporary ingredients for one were missing. The nearest equivalent to the Ottoman order was the Habsburg Empire, but even it was considerably more compact, overwhelmingly of one basic faith, and in possession of a still respected traditional ruler. The Young Turks, in charge of lands stretching from the Yemen to the Danube, and peoples long segregated and stratified in a hierarchy of incompatible confessions, had no such advantages. What could it mean to be a citizen of this state, other than simply the contingent subject of a dynasty that the Young Turks themselves treated with scant reverence, unceremoniously ousting Abdulhamid within a year of taking power? The new regime could not escape an underlying legitimacy deficit. An awareness of the fragility of its ideological position was visible from the start. For the Young Turks retained the discredited monarchy against which it had rebelled, installing a feeble brother of Abdulhamid as a figurehead successor in the sultanate, and even trooping out, in farcical piety, behind the bier of Abdulhamid when the old brute, a King Bomba of the Bosphorus, finally expired.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">Such shreds of a faded continuity were naturally not enough to clothe the new collective emperor. The CUP needed the full dress of a modern nationalism. But how was this to be defined? A two-track solution was the answer. For public consumption, it proclaimed a ‘civic’ nationalism, open to any citizen of the state, no matter what their creed or descent: a doctrine with broad appeal, greeted with a tremendous initial outburst of hope and energy among even the hitherto most disaffected groups in the empire, including Armenians. In secret conclave, on the other hand, it prepared for a more confessional or ethnic nationalism, restricted to Muslims or Turks. This was a duality that in its way reflected the peculiar structure of the CUP itself. As a party, it had won a large parliamentary majority in the first free elections the empire had known, and with a brief intermission in 1912-13, directed the policies of the state. But its leadership shunned the front of the stage, taking neither cabinet posts nor top military commands, leaving these to an older generation of soldiers and bureaucrats. Behind a façade of constitutional propriety and deference to seniority, however, actual power was wielded by the party’s Central Committee, a group of 50 zealots controlling a political organisation modelled on the Macedonian and Armenian undergrounds. The term Young Turks was not a misnomer. When it took over, the key leaders of the CUP were in their thirties or late twenties. Numerically, army captains and majors predominated, but civilians also figured at the highest level. The trio who eventually occupied the limelight would be Enver and Cemal, from the officer corps, and Talat, a former functionary in the post office. Behind them, publicly less visible, but hidden drivers of the organisation, were two military doctors, Selânikli Nazim and Bahaettin Sakir. All five top leaders came from the ‘European’ sector of the Empire: the coxcomb Enver from a wealthy family in Istanbul, the mastiff Talat and the clinical Sakir from today’s Bulgaria, Nazim from Salonika, the slightly older Cemal from Mytilene.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">The CUP was soon put to the test of defending the empire it had been set up to defend. In 1911 Italy seized Libya, the last Ottoman province in North Africa, Enver vainly attempting to organise desert resistance. A year later, Serbia, Montenegro, Greece and Bulgaria combined to launch a joint attack on the Ottoman armies in the Balkans, which within a matter of weeks had all but swept them out of Europe. The CUP, which had been briefly dislodged from power in the summer of 1912, escaped the odium of this massive defeat, and when its enemies fell out with each other, was able to regain at least the province of Edirne. But the scale of the imperial catastrophe was traumatic. Rumelia had long been the most advanced region of the empire, the prime recruiting ground of Ottoman elites from the time of the devshirme to the Young Turks themselves, who kept their Central Committee in Salonika, not Istanbul, down to 1912. Its final loss, not even at the hands of a great power, reducing Ottoman domains in Europe to a mere foothold, and expelling some 400,000 Turks from their homes, was the greatest disaster and humiliation in the history of the empire.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">The effect on the CUP was twofold. The empire was now 85 per cent Muslim, lowering any incentive for political appeals to the remaining quotient of unbelievers, and increasing the attraction of playing the Islamic card to rally support for its regime. But though the leaders of the committee, determined to keep hold of the Arab provinces, made ample use of this, they had before them the bitter lesson taught by the Albanians, who had seized the opportunity offered by the Balkan Wars to gain their independence – a defection by fellow Muslims that suggested a common religion might not be enough to prevent a further disintegration of the state they had inherited. The result was to tilt the ideological axis of the CUP, especially its inner circle, in an increasingly ethnic – Turkish, as distinct from Muslim – direction. The shift involved no cost in outlook: virtually to a man, the Young Turks were positivists whose view of matters sacred was thoroughly instrumental.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">Nor were they disposed to accept a diminished station for the empire. Expulsion from Rumelia did not inspire a defensive posture, but an active will to avenge defeats in the Balkans, and recoup imperial losses. ‘Our anger is strengthening: revenge, revenge, revenge; there is no other word,’ Enver wrote to his wife. In a speech he exclaimed:</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;"> How could a person forget the plains, the meadows, watered with the blood of our forefathers; abandon those places where Turkish raiders had hidden their steeds for a full four hundred years, with our mosques, our tombs, our dervish retreats, our bridges and our castles, to leave them to our slaves, to be driven out of Rumelia to Anatolia? This was beyond a person’s endurance. I am prepared gladly to sacrifice the remaining years of my life to take revenge on the Bulgarians, the Greeks and the Montenegrins.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">The lesson the CUP drew from 1912 was that Ottoman power could be upheld only by alliance with at least one of Europe’s Great Powers, who had stood aside as it was rolled up. The Young Turks had no particular preference as to which, trying in turn Britain, Austria-Hungary, Russia and France, only to be rebuffed by each, before finally succeeding with Germany on 2 August 1914, two days before the outbreak of the First World War. By now the CUP occupied the foreground: Enver was minister of war, Talat of the interior, Cemal of the navy. The treaty as such did not commit the empire to declare war on the Entente, and the Young Turks thought to profit from it without much risk. They banked on Germany routing France in short order, whereupon Ottoman armies could join up safely with the Central Powers to knock out Russia, and garner the fruits of victory – regaining a suitable belt of Thrace, the Aegean islands, Cyprus, Libya, all of Arabia, territory ceded to Russia in the Caucasus, and lands stretching to Azerbaijan and Turkestan beyond.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">But when France did not collapse in the west, while Germany pressed for rapid Ottoman entry into the war to weaken Russia in the east, much of the cabinet got cold feet. It was only after weeks of disagreement and indecision that Enver, the most bellicose member of the junta now in control, succeeded in bouncing the government into war in late October 1914, with an unprovoked naval bombardment of Russian coastal positions in the Black Sea. However, the Ottoman navy, even manned by German crews, was in no position to effect landings in the Ukraine. Where then was Young Turk mettle to be displayed? Symbolic forces were eventually sent north to buff out Austro-German lines in Galicia, and half-hearted expeditions dispatched, at the prompting of Berlin, against British lines in Egypt. But these were sideshows. The crack troops of the army, led by Enver in person, were flung across the Russian border in the Caucasus. There, waiting to be recovered, lay the three provinces of Batum, Ardahan and Kars, subtracted from the empire at the Conference of Berlin in 1878. In the snowbound depths of the winter of January 1915, few returned. The Ottoman attack was shattered more completely than any comparable offensive in the Great War – fewer than one out of seven survived the campaign. As they straggled back, frost-bitten and demoralised, their rearguard was left exposed.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">In Istanbul, the CUP reacted swiftly. This was no ordinary retreat into the kind of rear where another Battle of the Marne might be fought. The whole swathe of territory extending across both sides of the frontier was home to Armenians. What place could they have in the conflict that had now been unleashed? Historically the oldest inhabitants of the region, indeed of Anatolia at large, they were Christians whose Church – dating from the third century – could claim priority over that of Rome itself. But by the 19th century, unlike Serbs, Bulgars, Greeks or Albanians, they comprised no compact national majority anywhere in their lands of habitation. In 1914, about a quarter were subjects of the Russian, three-quarters of the Ottoman Empire. Under the tsars, they enjoyed no political rights, but as fellow Christians were not persecuted for their religion, and could rise within the imperial administration. Under the sultans, they had been excluded from the devshirme from the start, but could operate as merchants and acquire land, if not offices; and in the course of the 19th century they generated a significant intellectual stratum – the first Ottoman novels were written by Armenians.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">Inevitably, like their Balkan counterparts, and inspired by them, this intelligentsia developed a nationalist movement. But it was set apart from them in two ways: it was dispersed across a wide and discontinuous expanse of territory, throughout which it was a minority, and it was divided between two rival empires, one of which posed as its protector, while the other figured as its persecutor. Most Armenians were peasants in the three easternmost Ottoman provinces, where they numbered perhaps a quarter of the population. But there were also significant concentrations in Cilicia, bordering on today’s Syria, and vigorous communities in Istanbul and other big cities. State suspicion of a minority with links across a contested border, latent popular hostility to unbelievers, and economic jealousy of alien commercial wealth made a combustible atmosphere around their presence in Anatolia. Abdulhamid’s personal animus had ensured they would suffer under his rule, which saw repeated pogroms against them. In 1894-96, anywhere between 80,000 and 200,000 died in massacres at the hands of special Kurdish regiments he created for ethnic repressions in the east. The ensuing international outcry, leading eventually to the theoretical appointment – it came to nothing – of foreign inspectors to ensure Armenian safety in the worst affected zones, confirmed belief in the disloyalty of the community.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">The CUP’s immediate fear, as it surveyed the rout of its armies in the Caucasus, was that the local Armenian population might rally to the enemy. On 25 February, it ordered that all Armenian conscripts in its forces be disarmed. The telegrams went out on the day Anglo-French forces began to bombard the Dardanelles, threatening Istanbul itself. Towards the end of March, amid great tension in the capital, the Central Committee – Talat was the prime mover – voted that the entire Armenian population in Anatolia be deported to the deserts of Syria, to secure the Ottoman rear. The operation was to be carried out by the Teskilât-i Mahsusa, the ‘Special Organisation’ created for secret tasks by the party in 1913, now some 30,000 strong under the command of Bahaettin Sakir.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">Ethnic cleansing on a massive scale was no novelty in the region. Wholesale expulsion of communities from their homes, typically as refugees from conquering armies, was a fate hundreds of thousands of Turks and Circassians had suffered, as Russia consolidated its grip in the northern Caucasus in the 1860s, and Balkan nations won their independence from Ottoman rule in the next half century. Anatolia was full of such mujahir, with bitter memories of their treatment by Christians. Widespread slaughter was no stranger to the region either: the Armenian massacres of the 1890s had many precedents, on all sides, in the history of the Eastern Question, as elsewhere. Nor was forcible relocation on security grounds confined to one side in the First World War itself: in Russia, at least half a million Jews were rounded up and deported from Poland and the Pale by the tsarist regime.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">The enterprise on which the CUP embarked in the spring of 1915 was, however, new. For ostensible deportation, brutal enough in itself, was to be the cover for extermination – systematic, state-organised murder of an entire community. The killings began in March, still somewhat haphazardly, as Russian forces began to penetrate into Anatolia. On 20 April, in a climate of increasing fear, there was an Armenian uprising in the city of Van. Five days later, Anglo-French forces staged full-scale landings on the Dardanelles, and contingency plans were laid for transferring the government to the interior, should the capital fall to the Entente. In this emergency, the CUP wasted no time. By early June, centrally directed and co-ordinated destruction of the Armenian population was in full swing. As the leading comparative authority on modern ethnic cleansing, Michael Mann, writes, ‘the escalation from the first incidents to genocide occurred within three months, a much more rapid escalation than Hitler’s later attack on the Jews.’ Sakir – probably more than any other conspirator, the original designer of the CUP – toured the target zones, shadowy and deadly, supervising the slaughter. Without even pretexts of security, Armenians in Western Anatolia were wiped out hundreds of miles from the front.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">No reliable figures exist for the number of those who died, or the different ways – with or without bullet or knife; on the spot or marched to death – in which they perished. Mann, who thinks a reasonable guess is 1.2 to 1.4 million, reckons that ‘perhaps two-thirds of the Armenians died’ – ‘the most successful murderous cleansing achieved in the 20th century’, exceeding in its proportions the Shoah. A catastrophe of this order could not be hidden. Germans, present in Anatolia as Ottoman allies in many capacities – consular, military and pastoral among others – witnessed it and reported home, many in horror or anguish. Confronted by the American ambassador, Talat scarcely bothered even to deny it. For its part the Entente, unlike the Allies who kept silent at the Judeocide in the Second World War, denounced the extermination without delay, issuing a solemn declaration on 24 May 1915, promising to punish as criminals those who had organised it.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">Victory in the Dardanelles saved the CUP regime. But this was the only real success, a defensive one, in its war effort. Elsewhere, in Arabia, in Palestine, in Iraq, on the Black Sea, the armies of a still basically agricultural society were beaten by its more industrialised adversaries, with great civilian suffering and huge military casualties, exceeded as a proportion of the population only by Serbia. With the collapse of Bulgaria, the Ottoman lifeline to the Central Powers, at the end of September 1918, the writing was on the wall for the CUP. Talat, passing back through Sofia from a trip to Berlin, saw the game was up, and within a fortnight had resigned as grand vizier. A new cabinet, under ostensibly less compromised leaders, was formed two weeks later, and on 31 October the Porte signed an armistice with the Entente, three days before Austria on 3 November and two weeks before Germany on 11 November. It looked as if dominoes were falling in a row, from weakest to strongest.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">The impression was misleading. In Vienna, the Habsburg monarchy disintegrated overnight. In Berlin, soldiers’ and workers’ councils sprang up as the last Hohenzollern fled into exile. In Sofia, Stamboliski’s Peasant Party, which had staged a rising even before the end of the war, came to power. In each case defeat was incontestable, the old order was utterly discredited by it, and revolutionary forces emerged amid its ruins. In Istanbul there was no such scenario. The Ottoman Empire had entered the war with a gratuitous decision unlike that of any other power, and its exit was unlike that of any other too. For the CUP leaders did not accept that they were beaten. Their handover of the cabinet was a reculer pour mieux sauter. In the fortnight between their resignation from the government and the signature of an armistice, they prepared for resistance against an impending occupation, and a second round in the struggle to assert Turkish might. Enver invoked the Balkan disasters of 1912-13, when redemption had been snatched with his recovery of Edirne, as inspiration for the future. Talat set up a paramilitary underground, Karakol, headed by close associates – they included Enver’s uncle – and equipped with arms caches and funds from the Special Organisation, which was itself hastily dissolved, and the Unionist Party renamed. Archives were removed and incriminating files methodically destroyed.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">When surrender was signed off the island of Lemnos on 31 October, but Allied forces had not yet entered the Straits, the CUP leaders made their final move. Dispositions were now complete, and there was no panic. During the night of 1-2 November, eight top leaders of the regime secretly boarded a German torpedo-boat, the former Schastlivyi captured from the Russians, which sped them to Sebastopol. Germany, still at war with the Entente, controlled the Ukraine. The party included Enver, Talat, Sakir, Nazim and Cemal. From the Crimea, Enver made in the direction of the Caucasus, while the rest of the party were taken by stages in disguise to Berlin, which they reached in January 1919. There they were granted protection under Ebert, the new Social Democratic president of the republic. Unionism was not Nazism, but if an analogy were wanted, it was as if in 1945 Hitler, Himmler, Kaltenbrunner, Goebbels and Goering, after laying careful preparations for Werewolf actions in Germany, had coolly escaped together to Finland, to continue the struggle.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">Ten days later, the Allies entered Istanbul. At the war’s end, the Habsburg Empire had spontaneously disintegrated; the Hohenzollern gave way to a republic that had to yield up Alsace-Lorraine and suffer occupation of the Rhineland, but no real loss of German territorial integrity. The Ottoman Empire was another matter, its fate far more completely at the mercy of the victors. In late 1918, four powers – Britain, France, Italy and Greece – shared the spoils, the first two dividing its Arab provinces between them, the latter competing for gains in south-west Anatolia. It would be another two years before any formal agreement was reached between them on how the empire was finally to be dismembered. Meanwhile, they exercised joint supervision in Istanbul, initially quite loose, over an apparently accommodating cabinet under a new sultan, known for disliking the CUP.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">The postwar misery of a defeated society was much worse than in Germany or Austria, but its resources for resisting any potentially Carthaginian peace were greater. In the capital, Karakol was soon funnelling a flow of agents and arms into the interior, where plans had already been laid during the war to move the centre of power, and there was little foreign presence to monitor what was going on. And, crucially, the October Revolution, by removing Russia from the ranks of the Allies, not only ensured that Eastern Anatolia remained beyond the range of any occupation. It left the Ottoman Ninth Army, which Enver had sent to seize the Caucasus, intact under its Unionist commander, once the Treaty of Brest-Litovsk cleared the path for it to advance all the way to Baku.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">In the spring of 1919, another Unionist officer stepped on stage. Kemal, who also came from Rumelia, was an early member of the CUP, who had risen to prominence in the defence of the Dardanelles, before spending the bulk of the war in Syria. Uneasy relations with Enver had excluded him from the inner core of the party, absolving him from involvement with its Special Organisation. Returning from Damascus in pursuit of a ministry in the postwar cabinet, he was offered instead a military inspectorate in the east. The proposal probably came out of discussions with Karakol, with whom he made contact on getting back. Once arrived on the Black Sea coast, he moved inland and began immediately to co-ordinate political and military resistance – at first covert, soon overt – to Allied controls over Turkey. In what would in time become the War of Independence, he was assisted by four favourable factors.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">The first was simply the degree of preparation for resistance left behind by the CUP leaders, which included not only extensive arms dumps and intelligence agents underground, but also a countrywide network of Societies for the Rights of National Defence as a quasi political party above ground; plus – more by fortune than forethought – a fully equipped regular army, out of Allied reach. The second was the solidarity extended by Russia, where Lenin’s regime, facing multiple Entente interventions to overthrow it in the Civil War, supported Turkish resistance to the common enemy with arms and funds. The third lay in divisions of the Entente itself. Britain was the principal power in Istanbul. But it was unwilling to match its political weight with military force, preferring to rely on Greece as its regional proxy. But the Greek card – this was the fourth essential element in the situation – was a particularly weak one for the victors to play.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">Greece was not only resented as an inferior rival by Italy, and suspected as a British pawn by France. In Turkish eyes a jackal scavenging behind great powers, who were worthy adversaries of the empire, it had made virtually no contribution to the defeat of Ottoman arms, and yet was awarded the largest occupied zones, where substantial numbers of Greeks had already been expelled by the Special Organisation before the war, and ethnic tensions ran high. On top of all this, Greece was a small, internally divided state, of scant significance as a military power. A better target for a campaign of national liberation would have been difficult to imagine. Four days before Kemal arrived on the Black Sea, Greek troops landed in Smyrna and took over the surrounding region, igniting anger across the country, and creating perfect conditions for an enterprise that still looked risky to many Turks.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">Within a year, Kemal had set up a National Assembly in Ankara, in open defiance of the government in Istanbul, and assembled forces capable of checking Greek advances, which had occupied more and more of western Anatolia. Another Greek push was blocked, after initial gains, in the autumn of 1921, and a year later the aggressor, still stationed on the same lines, was routed. Within ten days, Kemal’s army entered Smyrna and burned it to the ground, driving the remaining Greek population into the sea in the most spectacular of the savageries committed on both sides. In Britain, the debacle of his protégé brought the rule of Lloyd George to an end. Philhellene to the last, when he threatened to take the country to war over Turkish successes in October 1922, he was ousted by a revolt in the Carlton Club.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">The following summer Curzon, abandoning earlier Entente schemes for a partition of Anatolia, accepted the basic modern borders of Turkey and the end of all extra-territorial rights for foreigners within it, signing with his French, Italian and Greek counterparts the Treaty of Lausanne that formally ended hostilities with the Ottoman state. Juridically, the main novelty of the treaty was the mutual ethnic cleansing proposed by the Norwegian philanthropist Fridtjof Nansen, who was awarded, the first in a long line of such recipients, the Nobel Peace Prize for his brainwave. The ‘population exchange’ between Turkey and Greece reflected the relative positions of victor and vanquished, driving 900,000 Greeks and 400,000 Turks from their homes in opposite directions.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">Hailed as liberator of his country, Kemal was now master of the political scene. He had risen to power in large measure on the back of the parallel state Unionism had left behind when the Schastlivyi slipped its moorings, and for a time had more the status of primus inter pares among survivors of the CUP regime than of an uncontested chief. As late as the summer of 1921, Enver had hovered across the border on the Black Sea coast, waiting to re-enter the fray and take over leadership from Kemal, should he fail to stem the Greek advance. Military victory made Kemal immune to such a threat, which Talat in Berlin anyway thought ill-advised, instructing his followers to stick with the new leader. But the CUP also represented another kind of danger, as a potential albatross around the legitimacy of his rule. For under the Allied occupation, trials had been held of the key officials responsible for the Armenian genocide by the government in Istanbul, and all eight of the top leaders who had sailed to Sebastopol were condemned to death in absentia.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">The Weimar regime, fearing they might implicate Germany if extradited, had given them cover. In Berlin, they had developed their own ambitious schemes for the recovery of Turkish power, crisscrossing Europe and Asia – Talat to Holland, Sweden, Italy; Cemal to Switzerland, Georgia; Sakir and Enver to Russia; others to Persia and Afghanistan – with differing plans for a comeback. Had they remained at large, they would have been an acute embarrassment to Kemal’s regime, as reminders of what linked them, forcing it to take a public position it wished at all costs to avoid. By a stroke of irony, Kemal was spared this problem by the Central Committee of the Armenian Revolutionary Party, the Dashnaks. Deciding at a meeting in Erevan to execute justice on its own account, the party dispatched operatives to carry out the verdicts of Istanbul. In March 1921, Talat was felled by a revolver outside his residence in the Uhlandstrasse, just off the Kurfürstendamm, in the centre of Berlin; in April 1922, Sakir and Cemal Azmi were shot a few doors down the same street; in July, Cemal was assassinated in Tbilisi; in August, beyond the reach of Dashnak vengeance, Enver was tracked down – supposedly by an Armenian Chekist – and killed fighting the Bolsheviks in Tajikistan. No clean sweep could have been more timely for the new order in Ankara. With the CUP chiefs out of the way, Kemal could proceed to build a Turkey in his image, unencumbered by too notorious memories of the past.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">Three months after Enver was buried, the Ottomans finally followed the Habsburgs, Romanovs and Hohenzollerns, when the sultanate that the CUP had so carefully preserved was abolished. A year later, after tightly controlled elections had been held, Kemal was proclaimed president of a Turkish Republic. The symbolic break with centuries of a dynastic aura to which Unionism had clung was sharp enough, but by then small surprise. No such predictable logic marked what ensued. In the spring of 1924, Kemal scrapped the caliphate, a religious institution still revered across the Muslim world (there was a wave of protest as far away as India), and was soon closing down shrines and suppressing dervishes, banning the fez, changing the calendar, substituting civil law for the sharia, and replacing Arabic with Latin script. The scale and speed of this assault on religious tradition and household custom, embracing faith, time, dress, family, language, remain unique in the Umma to this day. No one could have guessed at such radicalism in advance. Its visionary drive separated Kemal from his predecessors with éclat.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">But systematic though it was, the transformation that now gripped Turkey was a strange one: a cultural revolution without a social revolution, something historically very rare, indeed that might look a priori impossible. The structure of society, the rules of property, the pattern of class relations, remained unaltered. The CUP had repressed any strikes or labour organisation from the start. Kemal followed suit: Communists were killed or jailed, however good diplomatic relations were with Moscow. But if there was no anti-capitalist impulse in Kemalism, nor was there was any significant anti-feudal dimension to it. Ottoman rule, centred on an office-holding state, had never required or permitted a powerful landowning class in the countryside, least of all in Anatolia, where peasant holdings had traditionally prevailed – the only real exception being areas of the Kurdish south-east controlled by tribal chiefs. The scope for agrarian reform was thus anyway much more limited than in Russia, or even parts of the Balkans, and no attempt at it was made.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">Yet the social landscape hit by the cultural revolution was at the same time the opposite of a stable traditional order, in one crucial respect. If no class struggles lay behind the dynamics of Kemalism, ethnic upheavals on a gigantic scale had reshaped Anatolian society. The influx of Turks and Circassians, refugees from Russian or Balkan wars, the extirpation of the Armenians, the expulsion of the Greeks, had produced a vast brassage of populations and properties in a still backward agricultural economy. It was in this shattered setting that a cultural revolution from above could be imposed without violent reaction from below. The extent of deracination, moral and material, at the conclusion of wars that had continued virtually without interruption for more than a decade – twice as long as in Europe – permitted a Kulturkampf that might otherwise have provoked an unmanageable explosion. But by the same token the revolution acquired no active popular impetus: Kemalism remained a vertical affair.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">Though it broke, sharply and abruptly, with Ottoman culture in one fundamental respect by abolishing its script and so at a stroke cutting off new generations from all written connection with the past, in its distance from the masses Kemalism not only inherited an Ottoman tradition, but accentuated it. All premodern ruling groups spoke idioms differing in one way or another, if only in accent or vocabulary, from those they ruled. But the Ottoman elite, for long composed not even principally of Turks, was peculiarly detached from its subjects, as a corps of state servants bonded by command of a sophisticated language that was a mixture of Persian, Arabic and Turkish, with many foreign loan words, incomprehensible to the ruled. Administrative Ottoman was less elaborate than its literary forms, and Turkish remained in household use, but there was nevertheless a huge – linguistically fixed – gulf between high and low cultures in the empire.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">Kemalism set out to do away with this, by creating a modern Turkish that would no longer be the despised patois of Ottoman times, but a language spoken alike by all citizens of the new republic. But while it sought to close the gap between rulers and ruled where it had been widest in the past, at the same it opened up a gap that had never existed to the same extent before, leaving the overall distance between them as great as ever. Language reform might unify; religious reform was bound to divide. The faith of the Ottoman elites had little in common with the forms of popular piety – variegated cults and folk beliefs looked down on by the educated. But at least there was a shared commitment to Islam. This tie was sundered by Kemal. Once the state started to target shrines and brotherhoods, preachers and prayer meetings, it was hitting at traditional objects of reverence and attachment, and the masses resisted it. At this level, the cultural revolution misfired. Rejected by the rural and small-town majority, Kemalist secularism was, however, adopted with aggressive zeal in the cities by modernised descendants of the Ottoman elite – bureaucrats, officers, professionals. In this urban stratum, secularism became over time, as it remains today, in its blinkered intensity, something like an ersatz religion in its own right. But the rigidity of this secularism is a peculiarly brittle one. Not just because it is intellectually thin, or divorced from popular feeling, but more profoundly because of a structural bad faith that has always been inseparable from it.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">There is no reason to suppose that Kemal himself was anything other than a robust atheist, of more or less French Third Republic stamp, throughout his life. In that sense, he is entitled to be remembered as a Turkish Emile Combes, scourge of monkish mystification and superstition. But in his rise to power, he could no more dispense with Islam than Talat or Enver had done. ‘God’s help and protection are with us in the sacred struggle which we have entered upon for our fatherland,’ he declared in 1920. The struggle for independence was a holy war, which he led as Gazi, the Warrior for the Faith of original Ottoman expansion, a title he held onto down to the mid-1930s. ‘God is one, and great is his glory!’ he announced without a blush, in a sermon to the faithful delivered in a mosque in 1923. When the constitution of the Turkish Republic was framed in the following year, Islam was declared the state religion. The spirit in which Kemal made use of Muslim piety in these years was that of Napoleon enthroning himself with the blessing of the pope. But as exercises in cynicism they moved in opposite directions: Napoleon rising to power as a revolutionary, and manipulating religion to stabilise it, Kemal manipulating religion to make a revolution and turning on it once his power was stabilised. After 1926 little more was heard of the deity.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">Tactical and transient, the new regime’s use of Islam, when no longer required, was easily reversed. But at a deeper level, a much tighter knot tied it to the very religion it proceeded on the surface to mortify. For even when at apparent fever pitch, Turkish secularism has never been truly secular. This is in part because, as often noted, Kemalism did not so much separate religion from the state as subordinate it to the state, creating ‘directorates’ that took over the ownership of all mosques, appointment of imams, administration of pious foundations – in effect, turning the faith into a branch of the bureaucracy. A much more profound reason, however, is that religion was never detached from the nation, becoming instead an unspoken definition of it. It was this that allowed Kemalism to become more than just a cult of the elites, leaving a durable imprint on the masses themselves. Secularism failed to take at village level: nationalism sank deeper popular roots. It is possible – such is the argument of Carter Findley in his Turks in World History – that in doing so it drew on a long Turkish cultural tradition, born in Central Asia and predating conversion to Islam, that figured a sacralisation of the state, which has vested its modern signifier, devlet, with an aura of unusual potency. However that may be, the ambiguity of Kemalism was to construct an ideological code in two registers. One was secular and appealed to the elite. The other was crypto-religious and accessible to the masses. Common to both was the integrity of the nation, as supreme political value.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">As Christians, Greeks and Armenians were excluded from the outset. In the first elections to the National Assembly in 1919, only Muslims were entitled to vote, and when populations were ‘exchanged’ in 1923, even Greek communities in Cilicia whose language was Turkish, so thoroughly were they assimilated, were expelled on grounds that they were nevertheless infidels – their ethnicity defined not by culture, but by religion. Such excisions from the nation went virtually without saying. But there remained another large community within the country, most of whom spoke little Turkish, that could not be so dispatched, because it was Muslim. In ethnically cleansed Anatolia, Kurds made up perhaps a quarter of the population. They had played a central role in the Armenian genocide, supplying shock troops for the extermination, and fought alongside Turks in the War of Independence. What was to be their place in the new state?</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">While the struggle for independence was in the balance, Kemal promised them respect for their identity, and autonomy in the regions where they predominated. ‘There are Turks and Kurds,’ Kemal declared in 1920, ‘the nation is not one element. There are various bonded Muslim elements. All the Muslim elements which make this entity are citizens.’ But once victory was assured, Kurdish areas were stocked with Turkish officials, Kurdish place names were changed, and the Kurdish language banned from courts and schools. Then, with the abolition of the caliphate in 1924, Kemal did away with the common symbol of Islam to which he had himself appealed five years earlier, when he had vowed that ‘Turks and Kurds will continue to live together as brothers around the institution of the khilafa.’ The act detonated a major Kurdish revolt under a tribal religious leader, Sheikh Sait, in early 1925. A full half of the Turkish army, more than fifty thousand troops, was mobilised to crush the rebellion. On some reckonings, more of them died in its suppression than in the War of Independence.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">In the south-east, repression was followed by deportations, executions and systematic Turkification. In the country as a whole, it was the signal for the imposition of a dictatorship, with a Law for the Maintenance of Order that closed down opposition parties and press for the rest of the decade. In 1937, in the face of a still more drastic programme of Turkification, Alevi Kurds rose in the Dersim region, and were put down yet more ruthlessly, with more modern weapons of destruction – bombers, gas, heavy artillery. Officially, the Kurds had by now ceased to exist. After 1925 Kemal never again uttered the word ‘Kurd’ in public. The nation was composed of one homogeneous people, and it alone, the Turks – a fiction that was to last another three generations.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">But if Kurds were no different from Turks, whatever their language, customs or sense of themselves, what defined the indivisible identity of the two? Tacitly, it could only be what Kemalism could no longer admit, but with which it could never dispense – religion. There were still tiny Christian and Jewish communities in the country, preserved essentially in Istanbul and its environs, and in due course these would be subjected to treatment that made it clear how fundamental the division between believers and unbelievers continued to be in the Kemalist state. But though Islam delimited the nation, it now did so in a purely negative way: it was the covert identity that was left, after every positive determination had been subtracted, in the name of homogeneity. The result has been that Turkish secularism has always depended on what it repressed.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">The repression, of course, had to be compensated. Once religion could no longer function publicly as common denominator of the nation, the state required a substitute as ideological cement. Kemal attempted to resolve the problem by generating a legendary essence of race and culture shared by all in the Turkish Republic. The materials to hand for this construction posed their own difficulties. The first Turkish tribes had arrived in Anatolia in the 11th century, recent newcomers compared with Greeks or Armenians, who had preceded them by more than a millennium, not to speak of Kurds, often identified with the Medes of antiquity. As even a casual glance at phenotypes in Turkey today suggests, centuries of genetic mixing followed. A purely Turkish culture was an equally doubtful quantity. The Ottoman elite had produced literary and visual riches of which any society could be proud, but this was a cosmopolitan culture, which was not only distinct from, but contemptuous of anything too specifically Turkish – the very term ‘Turk’ signifying a rustic churl well into the 19th century. Reform of the script now rendered most of this heritage inaccessible anyway.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">Undaunted by these limitations, Kemalism fashioned for instruction the most extravagant mythology of any interwar nationalism. By the mid-1930s, the state was propagating an ideology in which the Turks, of whom Hittites and Phoenicians in the Mediterranean were said to be a branch, had spread civilisation from Central Asia to the world, from China to Brazil; and as the drivers of universal history, spoke a language that was the origin of all other tongues, which were derived from the Sun-Language of the first Turks. Such ethnic megalomania reflected the extent of the underlying insecurity and artificiality of the official enterprise: the less there was to be confident of, the more fanfare had to be made out of it.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">Observing Kemalist cultural policies in 1936-37, Erich Auerbach wrote from Istanbul to Walter Benjamin: ‘the process is going fantastically and spookily fast: already there is hardly anyone who knows Arabic or Persian, and even Turkish texts of the past century will quickly become incomprehensible.’ Combining ‘a renunciation of all existing Islamic cultural tradition, a fastening onto a fantasy “ur-Turkey”, technical modernisation in the European sense in order to strike the hated and envied Europe with its own weapons’, it offered ‘nationalism in the superlative with the simultaneous destruction of the historic national character’.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">Seventy years later, a Turkish intellectual would reflect on the deeper logic of this process. In an essay of unsurpassed power, one of the great texts in the world’s literature on nationalism, the sociologist Çaglar Keyder has described the desperate retroactive peopling of Anatolia with ur-Turks in the shape of Hittites and Trojans as a compensation mechanism for the emptying by ethnic cleansing at the origins of the regime. The repression of that memory created a complicity of silence between rulers and ruled, but no popular bond of the kind that a genuine anti-imperialist struggle would have generated, the War of Independence remaining a small-scale affair, compared with the traumatic mass experience of the First World War. Abstract in its imagination of space, hypomanic in its projection of time, the official ideology assumed a peculiarly ‘preceptorial’ character, with all that the word implies. ‘The choice of the particular founding myth referring national heritage to an obviously invented history, the deterritorialisation of “motherland”, and the studious avoidance and repression of what constituted a shared recent experience, rendered Turkish nationalism exceptionally arid.’</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">Such nationalism was a new formation, but the experience that it repressed tied it, intimately, to the nationalism out of which it had grown. The continuities between Kemalism and Unionism, plain enough in the treatment of the Kurds under the Republic, were starker still in other ways. For extermination of the Armenians did not cease in 1916. Determined to prevent the emergence of an Armenian state in the area awarded it – costlessly, on paper – by Woodrow Wilson in 1920, Kemal’s government in Ankara ordered an attack on the Armenian Republic that had been set up on the Russian side of the border in the Caucasus, where most of those who had escaped the killings of 1915-16 had fled. In a secret telegram the foreign minister, later Kemal’s first ambassador to the US, instructed Kazim Karabekir, the commander charged with the invasion, to ‘deceive the Armenians and fool the Europeans’, in carrying out the express order: ‘It is indispensable that Armenia be politically and physically annihilated.’ Soviet historians estimate 200,000 Armenians were slaughtered in the space of five months, before the Red Army intervened.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">This was still, in some fashion, happening in time of war. Once peace came, what was the attitude of the Turkish Republic to the original genocide? To interested foreigners, Kemal would deplore, usually off the record, the killings as the work of a tiny handful of scoundrels. To its domestic audience, the regime went out of its way to honour the perpetrators, dead or alive. Two of the most prominent killers hanged in 1920 for their atrocities by the tribunals in Istanbul were proclaimed ‘national martyrs’ by the Kemalist Assembly, and in 1926 the families of Talat, Enver, Sakir and Cemal were officially granted pensions, properties and lands seized from the Armenians, in recognition of services to the country. Such decisions were not mere sentimental gestures. Kemal’s regime was packed, from top to bottom, with participants in the murders of 1915-16. At one time or another his ministers of foreign affairs and of the interior; of finance, education and defence; and of public works, were all veterans of the genocide; while a minister of justice, suitably enough, had been defence lawyer at the Istanbul trials. It was as if Adenauer’s cabinets had been composed of well-known chiefs of the SS and the Sicherheitsdienst.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">What of Kemal himself? In Gallipoli till the end of 1915, he was posted to Diyarbekir in the south-east in the spring of 1916, after the region had been emptied of Armenians. He certainly knew of the genocide – someone in his position could hardly have been unaware of it – but played no part in it. How he would have acted had he been in the zone at the time is impossible to guess. After the event, it is clear that he regarded it as an accomplished fact that had become a condition of the new Turkey. In this he was like most of his countrymen, for the elimination of the Armenians in Anatolia, who were at least a tenth of the population, unlike that of the Jews in Germany, who were little more than 1 per cent, was of material benefit to large numbers of ordinary citizens, who acquired lands and wealth from those who had been wiped out, as from Greeks who had been expelled, another tenth of the population. Kemal himself was among the recipients of this vast largesse, receiving gratis villas abandoned by Greek owners in Bursa and Trabzon, and the mansion on the hill of Çankaya that became his official residence as head of state in Ankara. Originally the estate of an Armenian family, there the Presidential Palace of the Republic stands today, it too planted on booty from the genocide.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">Yet between taking part in a crime, and gaining from one, there is a difference. Kemal was one of history’s most striking examples of ‘moral luck’, that philosophical oxymoron out of which Bernard Williams made a delphic grace. By accident of military appointments, his hands were clean of the worst that was committed in his time, making him a natural candidate for leadership of the national movement after the war. Personally, he was brave, intelligent and far-sighted. Successful as a military commander, he was formidable as the builder of a state. Bold or prudent as the occasion required, he showed an unswerving realism in the acquisition and exercise of power. Yet he was also moved by genuine ideals of a better life for his people, conceived as entry into a civilised modernity, modelled on the most advanced societies of the day. Whatever became of these in practice, he never turned on them.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">Ends were one thing, means another. Kemal’s regime was a one-party dictatorship, centred on a personality cult of heroic proportions. Equestrian statues of Kemal were being erected as early as 1926, long before monuments to Stalin could be put up in Russia. The speech he gave in 1927 that became the official creed of the nation dwarfed any address by Khrushchev or Castro. Extolling his own achievements, it went on for 36 hours, delivered over six days, eventually composing a tome of 600 pages: a record in the annals of autocracy. Hardened in war, he held life cheap, and without hesitation meted out death to those who stood in his way. Kurds fell by the tens of thousands; though, once forcibly classified as Turks, they were not extirpated. Communists were murdered or jailed, the country’s greatest poet, Nazim Hikmet, spending most of his life in prison or exile. Kemal was capable of sparing old associates. But Unionists who resisted him were executed, trials were rigged, the press was muzzled. The regime was not invasive, by modern standards, but repression was routine.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">It is conventional, and reasonable, to compare Kemal’s rule with the other Mediterranean dictatorships of his day. In that wan light, its relative merits are plain. On the one hand, unlike Salazar, Franco or Metaxas, Kemal was not a traditional conservative, enforcing reactionary moral codes in league with the Church, an enemy of progress as the time understood it. He was a resolute moderniser, who had not come to power as a defender of landlords or bankers. For him, the state was everything, family and religion nothing, beyond discardable backstops. At the same time, unlike Mussolini, who was a modernist too – one from whom he took the penal code under which Turkey still suffers – he was not an expansionist, hoping to build another empire in the region. Recovery of so much more territory than had seemed likely in 1918 was sufficient achievement in itself, even if Turkish borders could still be improved: one of his last acts was to engineer the annexation of Alexandretta (now known as Iskenderun), with the collusion of a weak government in Paris. But the imperial bombast of a New Rome was precluded: he was a seasoned soldier, not an adventurer, and the fate of Enver was too deeply burned into him. Nor did Kemal stage mass rallies, bombard the nation with speeches on radio, go in for spectacular processions or parades. There was no attempt at popular mobilisation – in this Turkey was closer to Portugal or Greece than Italy. None was needed, because there was so little class conflict to contain or suppress.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">But just because his regime could dispense with a mass basis, Kemal was capable of reforms that Mussolini could never contemplate. In 1934 Turkish women were given equal voting rights, a change that did not come in Italy or France till 1945, in Greece the mid-1950s, in Portugal the mid-1970s. Yet here too the limits of his cultural revolution showed: 90 per cent of Turkish women were still illiterate when he died. The country had not been transformed into the modern society of which he had dreamed. It remained poor, agrarian, stifled rather than emancipated in the grip of the Father of the Turks, as he styled himself in the last period of his life.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">By the end Kemal probably knew, at some level, that he had failed. There can be no certainty about his final years, because so much about his life remains a closely guarded secret of state. Only surmises are possible. What is clear is that he had never liked the administrative routines of rule, and from the late 1920s delegated day-to-day affairs of government to a mediocre subordinate, Ismet later called Inönü, who looked after these as premier, freeing Kemal to devote himself to his plans, pleasures and fancies in the salons of Çankaya or the cabarets of the Ankara or Pera Palace Hotels. There he summoned colleagues and cronies for sessions of all-night gambling or rousting, increasingly detached from daylight realities. In these flickering conclaves, Kemal shared a predilection with Stalin and Mao: all three, at the end, nocturnal rulers, as if tyranny requires the secrecy of the dark, and reversal of the order of hours, to bind its instruments to it. Nor did similarities stop there. If Kemal’s style of detachment from government resembled Mao’s – in his case too, it was a distance that did not preclude tight attention to big political operations: the crushing of Dersim or the Anschluss in Alexandretta – the fantastic theories of language that occupied his mind had their counterpart in the linguistic pronouncements of Stalin’s decline. All three, as they withdrew from the day, ended by suspecting those who had to live by it.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">But in the taxonomy of dictators, Kemal stands apart in one unusual respect. When Politburo members assembled at Stalin’s villa, liquor was poured throughout the night; but the general secretary himself was careful to keep control of his consumption, the better to force his entourage to lose theirs, with the chance of revealing themselves in their cups. Kemal’s sessions were more genuine revelry. He had always been a heavy drinker, holding it well in debonair officer fashion. But in his final years, raki took its toll of him. Normally, absolute power is an intoxicant so much stronger than all others that alcohol, not infrequently shunned altogether, is at most only a tiny chaser. But in Kemal, perhaps because some scepticism in him – an underlying boredom with government – kept him from a full addiction to power, continual drinking became alcoholism.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">Once pleasures of the will started to yield to pleasures of the flesh, women were the other obvious consolation. But they were no shield against his solitude; he was at ease only with men. In habits a soldier formed by a career in the barracks, he would have liked to move with grace in mixed society, that symbol of Western civility ever since Lettres Persanes, but was too crude for it. A marriage to the Western-educated daughter of a wealthy merchant lasted a couple of years. Thereafter, random connections and incidents followed, sometimes involving foreigners. A reputation for increasingly reckless behaviour developed. Adoptive daughters, guarded – a less up-to-date touch – by a black eunuch, multiplied. Towards the end, photographs of Kemal have something of the glazed look of a worn roué: a general incongruously reduced to a ravaged lounge lizard, terminal blankness nearby. Stricken with cirrhosis, he died in late 1938, at the age of 57.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">A ruler who took to drink in despair at the ultimate sterility of his rule: that, at any rate, is one conjecture to be heard among critical spirits in Turkey today. Another, not necessarily contradictory of it, would recall Hegel’s description of the autocrats of Rome:</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;"> In the person of the emperor isolated subjectivity has gained a perfectly unlimited realisation. Spirit has renounced its proper nature, inasmuch as limitation of being and of volition has been constituted an unlimited absolute existence . . . Individual subjectivity thus entirely emancipated from control, has no inward life, no prospective nor retrospective emotions, no repentance, nor hope, nor fear – not even thought; for all these involve fixed conditions and aims, while here every condition is purely contingent. The springs of action are no more than desire, lust, passion, fancy – in short, caprice absolutely unfettered. It finds so little limitation in the will of others, that the relation of will to will may be called that of absolute sovereignty to absolute slavery.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">The picture is highly coloured, and no modern ruler has ever quite fitted it, if only because ideology has typically become inseparable from tyranny, where on the whole legitimacy sufficed in classical times. But in its portrait of a kind of accidie of power, it hints at what might, on another reading, have been the inner dusk of Kemal’s dictatorship.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">His successor, whom he had wanted to discard at the end, was another figure altogether. Inönü had served under Kemal as a CUP officer in 1916, collaborated with Karakol in the War Ministry in 1919-20, and held a senior command in the independence struggle. He was dour, pious and conservative, in appearance and outlook not unlike a somewhat less plump Turkish version of Franco. With war in Europe on the horizon by 1938, his regime sought an understanding with Germany, but was rebuffed by Berlin, at that point angling for the favour of Arab states apprehensive of Turkish revanchism. To insure itself against Italian expansion, and the potential implications for Turkey of the Nazi-Soviet Pact, Ankara then signed a defence treaty with Britain and France in the Mediterranean, shortly after the outbreak of war. When Italy attacked France in 1940, however, Inönü’s government reneged on its obligations, and within a year had signed a non-aggression pact with Germany. Four days later, when Hitler invaded Russia, the Turkish leadership was ‘carried away with joy’.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">Enver’s brother Nuri was dispatched posthaste to Berlin to discuss the prospect of arousing Turkic peoples in the USSR to rally to the Nazis, and a pair of Turkish generals, Emir Hüsnü Erkilet and Ali Fuad Erden, were soon touring the front lines of the Wehrmacht in Russia. After briefings from Von Rundstedt in the field, they were flown to Rastenberg to meet the Führer in person. ‘Hitler,’ General Erkilet reported, brimming with enthusiasm,</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;"> received us with an indescribable modesty and simplicity at his headquarters where he commands military operations and dispatches. It is a huge room. The long table in the middle and the walls were covered with maps that showed respective positions at the battle zones. Despite that, they did not hide or cover these maps, a clear sign of trust and respect towards us. I expressed my gratitude for the invitation. Then he half-turned towards the map. At the same time, he was looking into our eyes as if he was searching for something. His dark eyes and forelock were sweeter, livelier and more attractive than in photographs. His southern accent, his formal, perfect German, his distinctive, powerful voice, his sturdy look, are full of character.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">Telling the Turks that they were the first foreigners, other than allies, to be ushered into the Wolfsschanze, and promising them the complete destruction of Russia, ‘the Führer also emphasised that “this war is a continuation of the old one, and those who suffered losses at the end of the last war, would receive compensation for them in this one.”’ Thanking him profusely for ‘these very important and valuable words’, Erkilet and Fuad hastened back to convey them to the ‘National Chief’, as Inönü liked to style himself.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">Their mission was not taken lightly in Moscow. Within a week, Stalin issued a statement denouncing Erkilet’s exchange with Hitler, and soon afterwards embarked on a high-risk operation to try and cut off the prospect of joint compensation for 1918. Determined to stop the Turkish army linking arms with the Wehrmacht in the Caucasus, he sent the top NKVD operative Leonid Eitingon – responsible for the killing of Trotsky two years earlier – to Ankara to assassinate the German ambassador, Von Papen, in the hope of provoking Hitler into a punitive attack on Turkey. The attempt was bungled, and its origin quickly discovered. But Moscow had every reason for its misgivings. In August 1942, the Turkish premier Saraçoglu told Von Papen that as a Turk he ‘passionately desired the obliteration of Russia’. Indeed, it was his view that ‘the problem of Russia can only be solved by Germany on condition at least half the Russians living in Russia are annihilated.’ As late as the summer of 1943, another Turkish military mission was touring not only the Eastern Front but the west wall of Nazi defences in France, before flying once more to an audience in the Wolfsschanze. The war had revived Unionist ambitions: at one time or another, Turkey manoeuvred to regain Western Thrace, the Dodecanese, Syria, the region of Mosul, and protectoral rights over Albania.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">Nor was alignment with the New Order confined to policy abroad. In June 1941, all non-Muslim males of draft age – Jewish, Greek or residual Armenian – were packed off to labour camps in the interior. In November 1942, as the battle for Stalingrad raged, a ‘wealth tax’ was inflicted on Jews and Christians, who had to pay up to ten times the rate for Muslims, amid a barrage of anti-semitic and anti-infidel attacks in the press – Turkish officials themselves becoming liable to investigation for Jewish origins. Those who could not or would not meet the demands of local boards were deported to punishment camps in the mountains. The effect was to destroy the larger part of non-Muslim businesses in Istanbul.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">The operation, unabashedly targeting ethno-religious minorities, was in the lineal tradition of Turkish integral nationalism, passed down from Unionism to Kemalism. ‘Only the Turkish nation is entitled to claim ethnic and national rights in this country. No other element has any such right,’ Inönü had declared a decade earlier. His minister of justice dotted the i’s and crossed the t’s: ‘The Turk must be the only lord, the only master of this country. Those who are not of pure Turkish stock can have only one right in this country, the right to be servants and slaves.’ New in the campaign of 1942-43 was only the extent of its anti-semitism, and the fact that the Inönü regime – hard pressed economically by the costs of a greatly increased military budget – levied any part of its exactions on Muslims at all. Jewish converts to Islam were not included among the faithful for these purposes. Such was the climate in which Hitler returned the compliment by sending Talat’s remains back to Turkey, in a ceremonial train bedecked with swastikas, to be buried with full honours in Istanbul, by the Martyrs’ Monument on Liberty Hill, where patriots can proceed to this day.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">However, once the tide started to turn in Russia, and Germany looked as if it might be defeated, Ankara readjusted its stance. While continuing to supply the Third Reich with the chromite on which the Nazi war machine depended, Turkey now also entertained overtures from Britain and America. But, resisting Anglo-American pressures to come down on the Allied side, Inönü made it clear that his lodestar remained anti-Communism. The USSR was the main enemy, and Turkey expressly opposed any British or American strategy that risked altering Germany&#8217;s position as a bastion against it, hoping London and Washington would make a separate peace with Berlin, for future joint action against Moscow. Dismayed at the prospect of unconditional surrender, Inönü issued a token declaration of war on Germany only after the Allies made it a condition of his getting a seat at the United Nations, a week before the deadline they had set for doing so expired, in late February 1945. No Turkish shot was fired in the fight against Fascism.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">Peace left the regime in a precarious position. Internally, it was now thoroughly detested by the majority of the population, which had suffered from a steep fall in living standards as prices soared, taxes increased and forced labour was extorted in the service of its military build-up. Inflation had affected all classes, sparing not even bureaucrats, and the wealth tax had made even the well-off jumpy. Externally, the regime had been compromised by its affair with Nazism – which post-war Soviet diplomacy was quick to point out – and its refusal to contribute to Allied victory even after it had become certain.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">Aware of his unpopularity, in early 1945 Inönü attempted to redress it with a belated redistribution of land, only to provoke a revolt in the ranks of the ruling party, without gaining credibility in the countryside. Something more was needed. Six months later, he announced that there would be free elections. Turkey, for twenty years a dictatorship, would now become a democracy. Inönü’s move was designed to kill two birds with one stone. Abroad, it would restore his regime to legitimacy, as a respectable partner of the West, taking its place in the comity of free nations led by the United States, and entitled to the benefits of that status. At home, it could neutralise discontent by offering an outlet for opposition without jeopardising the stability of his rule. He had no intention of permitting a true contest.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">In 1946, a flagrantly crooked election returned the ruling Republican People&#8217;s Party with a huge majority over a Democratic Party led by the defectors who had broken with it over the agrarian bill. The fraud was so scandalous that, domestically, rather than repairing the reputation of the regime, it damaged it yet further. Internationally, however, it did the trick. Turkey was duly proclaimed a pillar of the West, the Truman Doctrine picking it out for economic and military assistance to withstand the Soviet threat, and Marshall Aid began to pour in. Economic recovery was rapid, Turkey posting high rates of growth over the next four years.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;">These laurels, however, did not appease the Turkish masses. Inönü, after first appointing the leading pro-Fascist politician in his party – responsible for the worst repression under Kemal – as premier, then attempted to steal the more liberal clothes of the Democrats, with concessions to the market and to religion. It was of no avail. When elections were held in 1950, it was impossible to rig them as before, and by now – so Inönü imagined – unnecessary: the combination of his own prestige and relief from wartime rigours would carry the day for the RPP anyway. He was stunned when voters rejected his regime by a wide margin, putting the Democrats into power with a parliamentary majority, honestly gained, as large as the dishonest one he had engineered for himself four years earlier. The dictatorship Kemal had installed was over</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;"><a href="http://www.lrb.co.uk/">http://www.lrb.co.uk/</a> </span></p>
<p style="text-align:justify;"><span class="darklink"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;"><a title="contents of LRB Vol. 30 No. 17" href="http://anonymouse.org/cgi-bin/anon-www.cgi/http://www.lrb.co.uk/v30/n17/contents.html">Vol. 30 No. 17 · 11 September 2008</a> </span> </span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';color:#000000;"> </span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Sabetaycıların Türkiye Projesi]]></title>
<link>http://kendihalinde.wordpress.com/2008/08/20/sabetaycilarin-turkiye-projesi/</link>
<pubDate>Wed, 20 Aug 2008 15:19:29 +0000</pubDate>
<dc:creator>kendihalinde</dc:creator>
<guid>http://kendihalinde.wordpress.com/2008/08/20/sabetaycilarin-turkiye-projesi/</guid>
<description><![CDATA[Yeni Sabetayizm projesi tutarsa, Sabetaycılar isimleri hiç anılmadan rahatlıkla her türlü işi yapaca]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:justify;"><span style="color:black;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;"><a href="http://kendihalinde.files.wordpress.com/2008/08/sabetay-mask.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-270" src="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/08/sabetay-mask.jpg?w=300" alt="" width="300" height="219" /></a></span></span></span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:black;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Yeni Sabetayizm projesi tutarsa, Sabetaycılar isimleri hiç anılmadan rahatlıkla her türlü işi yapacak. Sabetaycı olarak ortada dolaşanlarla hiçbir alakaları olmayacak. Toplumla aralarına tam bir tampon kitle yerleştirmiş olacaklar.</span></span></span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:black;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Sabetaycılar, haklarında oluşan tüm olumsuzlukları üstlenmeye hevesli kitleler bulma arayışına geçti. Eğer kadro ve sayısal yeterlik açısından inandırıcı olabilecek, kendilerine biçilen rolü de şahane bir ihsan kabul ederek pazarlığa takla atarak koşacak böyle kitle bulurlarsa derine dalış gerçekleşecek.</span></span></span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:black;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Pazarlığa razı olan kitle, Sabetaycı geçmişin deşifre olmuş hadiselerini üstlenme karşılığında isim hakkını almış olacak. Tabelayı duvarına asacak. Kendisine sağlanan avantajların karşılığı olarak da Sabetaycıların yapacağı bundan sonraki faaliyetlerde taşeron olarak çalışıp, muhtemel olumsuzlukları üstlenerek ‘Efendi’lerine tam kamufle imkânı sağlayacak&#8230;</span></span></span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:black;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Eğer bu proje tutarsa, Sabetaycılar isimleri hiç anılmadan rahatlıkla her türlü işi yapacak. Sabetaycı olarak ortada dolaşanlarla hiçbir alakaları olmayacak. Toplumla aralarına tam bir tampon kitle yerleştirmiş olacaklar.</span></span></span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:black;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">“Bu da neren çıktı şimdi?” diyenler, son günlerde İlhan Selçuk’un telefon konuşmalarında geçen ‘Akıllı çocuk’ Oray Eğin’in yazılarına bakabilir. Selçuk, telefonda Eğin ile ilgili çok özel bilgiler de veriyor ama orası bizi ilgilendirmiyor.<!--more--></span></span></span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:black;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Oray, bundan bir süre önce Soner Yalçın’ın ‘Efendi’ kitabına dikkatleri çekmiş, orada Sabetaycıların dindar insanlara muhteşem bir jest yaparak el uzattığını ama dindarların bunu anlamadığını yazmıştı.</span></span></span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:black;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Soner’in kitabının neresinde jest vardı diye düşünüp dururdum bunca zamandır. İlhan Selçuk’un zeki çocuğu Oray ‘Yeni Sabetayizm: Fethullahçılık’ yazısını yazınca jestten ne kastettiğini de anlamış olduk. Soner, kitabında cemaat ve tarikatların önde gelen ve sevilen şahsiyetlerinin cümlesini Sabetaycı göstererek tam bir karıştırma yapmıştı.</span></span></span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:black;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">İşte o zaman tarikat ve cemaat mensupları ya da temayüz ettiği halde her hangi bir cemaat yahut tarikata mensup olmayan kişiler kendilerine ‘lutfedilen’ Sabetaycılık payesini adeta bir şeref madalyası gibi kabul etmeliymiş!.. Ama anlamamışlar. Onların anlayışsızlığını gören zeki çocuk Oray, -hangi saikler etkili olduysa- ‘İstemeseniz de bu külah başınıza geçirilecek.’ edalarıyla başlamış üfürmeye: ‘Yeni Sabetayizm: Fethullahçılık’</span></span></span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:black;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Selçuk’un zeki çocuğu, zekânın bütün inceliklerini sergileyerek başlamış işine (!): Önce Yalçın Küçük ağabeyine methiyeler dizmiş. Onun 1967 Arap-İsrail savaşı sonrası Sabetaycılığı tezine balıklama atlamış. Sonra Sabetaycıların güzelliğinden hoşluğundan dem vurmuş. Sonra bir icatta bulunmuş. ‘Kötü olan Sabetaycılık değil, Sabetaycı lobicilik’ demiş ve başlamış yakınmaya. İşte bu lobicilik sayesinde kabiliyetlerin önü tıkanıyormuş. Hiçbir yeteneği olmayan kişiler büyük işler alıyor, gazetelere yayın yönetmeni oluyormuş. Dindar kişilerden ismi bilinmeyenler on yıl içinde büyük sermayelere sahip oluyormuş&#8230;</span></span></span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:black;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Bunca işi yapanların hepsi yeteneksiz!&#8230;</span></span></span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:black;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Yetenek nerede bulunur derseniz Soner, Yalçın Küçük ve Oray gibilerinin asil kanında denilecektir. Peki bunlar ‘yetenekli kanı’ nereden almışlar? Atalarından mı yoksa ismi bilinmeyen kan merkezlerinden mi?</span></span></span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:black;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Hamdi Yılmazer &#8211; Aksiyon</span></span></span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Soner Yalçın Hikayemiz ile İlhan Selçuk'un Soykütüğü Ve MERNIS'in Kritik Formülasyon Açığı]]></title>
<link>http://kendihalinde.wordpress.com/2008/08/09/soner-yalcin-hikayemiz-ile-ilhan-selcukun-soykutugu-ve-mernisin-kritik-formulasyon-acigi/</link>
<pubDate>Sat, 09 Aug 2008 00:07:13 +0000</pubDate>
<dc:creator>kendihalinde</dc:creator>
<guid>http://kendihalinde.wordpress.com/2008/08/09/soner-yalcin-hikayemiz-ile-ilhan-selcukun-soykutugu-ve-mernisin-kritik-formulasyon-acigi/</guid>
<description><![CDATA[Kimlik Bilgileriniz Güvende Mi Acaba ?   Ara sıra kontrol ettiğim, acaba bugün yine yeni ne yumurtla]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><a href="http://kendihalinde.files.wordpress.com/2008/08/matrixcode.gif"><img class="aligncenter size-medium wp-image-261" src="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/08/matrixcode.gif?w=300" alt="" width="300" height="227" /></a></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Kimlik Bilgileriniz Güvende Mi Acaba ?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"> </p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Ara sıra kontrol ettiğim, acaba bugün yine yeni ne yumurtlamışlar diye baktığım odatv.com’a göz attığımda, sehven Kanadalı Hahambaşı ile ilgili yaptıkları haber ilgimi çekti… Şöyle yalandan bir okuyum dedim. Netekim okudum da…Hay okumaz olaydım düştü mü içime bir kurt…Bak şu köftehorlara dedim fessuuupanallaaaah çeke çeke. Dolamışlar dillerine Hahambaşı’nı yer misin yemez misin dercesine giydiriyorlar. Yok efendim elemanın TC Kimlik No’su şuymuşta, Key ödemelerinden alacağına bakmışlarda, felanca miktar devletten alacağı varmışta, bir koşu fırlayıp havrasından Koşer Koşer (koşa koşa’nın koşercesi), kippa’sını havalimanlarında düşürmeden geliveripte paracıklarına kavuşacayazsın talimatnameli… Felanda feşmekan babında bir dolu lagalugayı okurkene…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Ulan dedim tamam iddianame de sanıkların tanıkların kimlik bilgileri faş edildi…E malum Resmi Gazete marifeti ile de yaklaşık 10 milyon insanın sigorta numaraları ile kimlik numaraları internet ortamına pidiyef pidiyef (çarşaf çarşaf’ın internetcesi) serildi…Görünürde soy sop araştırmacı gastacısı kılıklı Sonerim Yalçın’ım Şili tatilini müteakip, kurtlar vadisiyle birlikte pik yapan reytinglerini paranın rengiyle karıştırıp… Sonrasında “odalarda ışıksızım yalnızım” ve “çiçekten böcekten al haberi” dizilerinin diplerde sürünmesiyle nal toplayıp, kendilerini maddi zarara uğratıp, üçün tekini ellerinde görünce… Cüney-team Embedded Forcegil’den<span>  </span>ile de yolları ayırdı ya…Yeniden araştırmacı araklayıcılık özelliklerini devreye sokup “zulaya dağ mı dayanır” ilkesinden yola çıkaraktan splash’a splash’a, flash fırıldaklıklar<span>  </span>üretme peşinde…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Okuyucu! Okuyucu!.. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Biz böyle dediysek de siz yanlış anlamayın hemen canım…Kendinize gelin yahu…Yakışır bu tip şeyler Konseptim Danışmanıma…<!--more--></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Çünküm bu işin kitabını, kitaplarını yazmış olur kendileri…Hatırlayamadığım bir vakitte de Bilderburger Fehmi Amca’ya “ne işim olur benim Mernis’le” babından cevap döşenmelerini anımsayıverdim…Efendim işin özü sevgili sonerim tonerim “S. Zaim” hakkında bir yazı yazmış, rahmetlinin bolca günahına girmişti… Bunun akabinde, iki bilderburger alana yanında cola ve patates Fehmi amcam ise<span>  </span>mealen, “Uleyn dallama, Mernisten bunları bulup bulup yazıyon sonrada gastacıyım diye şişiniyon”yazıvermişti. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Ama Soner bu… </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Altta kalır mı hiç…Zehir zemberek kalemine sarılmış: “Bak tosuncuk, Mernis seninkilerin elinde… Ben yazdığım herbişeyciği okudumda yazdım…Ahanda, işte okuduğum kitapların listesi” deyivermişti… Gerçi demişti demesine, ama şahsım adına onun bu demeleri benim çay demlemelerime neden olup biber gazı yan etkisi ile gözlerimde yaş, katula katula güldürmüştü… Ulen hırbo biz senin 1000 sayfa sabetay meselesinde kitap yazdım da dediğin kitapların kaynaklarını da bizzat biliriz diyecek biri de olmadığından Fehmi tonton… Zannımca konu sükute ermişti….</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Gel zaman git zaman bu mevzuular unutulmaya yüz tutarken zihnimde… Kanadalı zat-ı muhteremin kimlik numarası, Key alacağı, Sonerimin Mernis babalanmaları ile aklımda dönüp duran tilkiler üç beş sekiz oynayıp birbirlerini piştilemeye başlamışlardı bile…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Key alacakları… listeler… pdf dosyalar… iddianameden nağmeli kimlik bilgileri… soy sop araştırma çalışmaları… Ergenekonun sabetay planlarının gazetelerde haber görünümünde ortaya çıkması falan derken…. Işık yandı… </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Yok yok… Bu ışık ile sabetayistlerin ışığı arasında bir bağ yok… Bu benim beyin kıvrımlarımı aydınlatan acil aydınlatma lambasının ışığı…. Karanlıkta kalma, bir ışıkta sen yak-söndür bidakka türünden<span>  </span>bişiycikte değil… Zaman zaman yanar… Çoğunlukla çalışmaz ama bazen işe yaradığı da olur…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Işık yanmıştı artık, merakta cabası elbette…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Koştum internetin başına harala gürele. Google kazan ben kepçe, aradım taradım key listelerinin pidiefli pidiefli olanlarını… Buldum rapidshare denen paylaşım alanında ücra bir köşede adı “S” ile başlayanların listesini… İnsanın başına gelenler ya meraktan ya da taraktan (okuyucu efendi ol niyeti bozma… tarak yazdık.. bildiğin saç tarağı) gelir derler denir ya… Atın ölümü arpadan olsun misali download ediverdim “S” ile başlayan sıcak, sıcacık misler gibi kokan pideyefleri…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Öyle ya… Bu Soner’de Key kesintileri yapıldığı yıllarda çalışıyor olmalıydı… E o zaman onunda bir alacağı olmalıydı…. E o zaman onun da adı bu listelerde geçmeliydi heyecanı içinde sekiz on tane Soner Yalçın rastgeldi indirdiğim pdf dosyasında…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Amaç belli idi…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><em><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Soy sopa sözde kafayı takmış olan ama kendisiyle nadiren röportaj yapılabilen<span>  </span>ve röportajlarda da <span style="color:#ff0000;">zırnık kendinden bahsetmeyen</span>…Onun hakkında benim gibi sıradan kendihalinde vatandaşların kısıtlı bilgiye sahip olduğu… Sadece internet forumlarında göze çarpan: “Çorumlu olması, bir dönem Çorumda da gazetecilik yapması, gençlik yıllarında aynı şehirde amatör bir futbol takımında oynaması ve tabii oğlunun isminin Aren olması” türünden doğruluğu tartışılır bilgiler haricinde bir done olmaması sebebiyle…</span></span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">“S” ile başlayan listelerden sonerim tonerim hakkında bilgi sahibi olabilmekti…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Bu gazla ne kadar sonerim tonerim varsa bu listelerde bir çırpıda kontrol edildi elbette…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Bir tanesi hariç hepsi karavana çıktı… Sadece bir tanesi ışıl ışıl parlıyordu… Çünkü listedeki SY’nin doğum tarihi 1966 idi…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Bu tarih pek çok yerde bizim Soner’in doğum yılı olarak belirtiliyordu… Bir kaynakta ise 1965’ti…Ve bingo demek için henüz erkendi…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Işıl ışıl parlayan numaranın yanında duran sigorta numarasıyla işe başlamak lazımdı…O sigorta numarasından kişinin çalıştığı yerlerinde belli olması sebebiyle seseka’nın sitede ilgili yere Key’de yazan numara girildi…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Ama o da ne…Numaranızla ilgili bir eşleşme yoktur türünden bir uyarı çıkmaz mı…Bi deneme, bi deneme daha&#8230; Hep aynı…Ula bak sen dedim…Daha iki gün önce Tuncay Güney’in devletten para alma geyiği çıktığında da ortalıkta dolaşan söylenti: “İstihbarat adına çalışanların bilgileri görünmez, onlara kurye ile alacakları ulaştırılır” değil miydi…Doğu Perinçek’in Aydınlık Dergisi de eski kankaları hakkında o kitapları istihbarat yazdırdı diye iddia etmemiş miydi hani… Gerçi sonrasında bakanlık açıklama yapıp Tuncay Güney’in yetim aylığı aldığını söylese de şüphe düşmüştü bir kere…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">1966 doğumlu, isim tutuyor, tc kimlik no’su da var… Ama sigorta numarası olmasına rağmen sigorta kaydı yok… İlginç bir durumdu…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Baltayı taşa vurmuştuk… Merniste tanıdığımız falanda olmadığından açıp soracak kimimiz kimsemizde yoktu… Çorum nüfus idaresini mi aramalıydı yoksa…Arasak ne diyecektik ki…Şirinlik yapıp genç kız taklidi yaparak “ama ama lutfennn memur bey, Soner Yalçın’a hayranım aşığım, onun için ölüyom bitiyom, bukle bukle saçlarının arasında dolaşıp, kirli pis sakalının arasından Kene sökmek hayallerimi süslüyor…Lutfennn bana biraz bilgi” desem devletin memuru yer miydi bu durumu…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">“N’ayır Nalan sesin çok iç gıcıklayıcı fakat veremem” derse, “hassittir len” de denmezdi ki onca şaklabanlıktan sonra kırılan gururumuzla birlikte…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Başka bir yol olmalıydı…Sherlock Holmes gibi düşünmeliydi… Deveye neden boynun eğri dendiğinde devenin cevabı yol göstermeliydi…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Kıçımı kıpırdatmadan, sadece kimlik numarası belli olan bu kişinin gerçek SY olup olmadığını öğrenebilmenin bir metodu olmalıydı… Bu Mernis’in bir algoritması olmalıydı ve ben onu bulmalıydım…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Bundan birkaç sene öncesinde takıldığım forumların yada mail grupların birinde benzer bir yazı görmüştüm… İlk önce o yazıyı aradım ama nafile çabalıyordum… Bulamamıştım… Saksıyı çalıştırmak gerekiyordu…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Amaca giden en kısa yol en kestirme olanıydı… Elimde belki SY’nin nüfus bilgileri yoktu ama kendimin ki kabak gibi duruyordu…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Gayretlerim sonuç vermişti… Evet matematiksel bir algoritma vardı… İşin sırrı bunun nasıl kullanılacağını çözüp, rakamları formülüze ederek kendi TC numaramdan yukarıya aşağıya doğru gidildiğinde aile kütüğünü çıkartabilmekti… Sonuçta başarmıştım (Okuyucu!! heyecanlı de mi… sabret sana da anlatıcam).</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Ama başarmak için epeyce google ile haşır neşir olmam gerekmişti… </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="color:#ff0000;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">İşin sırrı da Atatürk’te idi…</span></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Gaziantep nüfusuna kayıtlı Yüce Önder Atatürk’ün çok özel bir kimlik numarası vardı… Mernis projesi hayata geçirilirken O’nun için bir numara hazırlanmıştı… O bir numaraydı ve bir numara olarakta kayıtlara geçmeliydi… Nitekim öyle de yapılmıştı…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Atatürk’ün kimlik numarası <strong><span style="color:#ff0000;">10000000146 olan </span></strong>11 rakamlı bu sayıydı… İyi de bu nasıl bir numaraydı ki… Sonunda 146 yazıyordu… Gerçek birkaç adım sonra proje hayata geçirilirken anlatılanlardan anlaşılmıştı… Atatürk’ün numarası gerçekte <strong><span style="color:#ff0000;">100 000 001 </span></strong>idi. Yazıyla yazmak gerekirse yüzmilyonbirinci ilk kayıt O’na aitti… Sonda ki <strong>46</strong> rakamı ise emniyet amaçlı atanan bir numaraydı… (Nasıl bir emniyetse artık).</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">İşin özü proje hazırlanırken kayıtları girilen ölü yada diri vatandaşların sayısı yaklaşık 125 milyon kişiydi ve sistem yüzmilyonbir’den başlayıp dokuzyüzdoksandokuzmilyondokuzyüzdoksandokuzbindokuzyüzdoksandokuz kişi ile sınırlıydı.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Peki ya sondaki 2 rakam… Nasıl bir emniyetti ve nasıl kullanılıyordu… Hemen elimdeki Key listelerinden son 2 rakamları kontrol ettim… Numaralar hep çift idi… Hiç tek rakam yoktu… 00’dan başlayarak ikişer ikişer atlamalı 02-04-06-….-96-98’e kadar olan numaralar kullanılmıştı…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Böylece de işin en zor kısmını halletmiş oluyorduk… Son iki hane çift rakamlardan oluşuyordu… Peki ya gerisi nasıldı…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Burada bir es verip soluklanalım ve yine Key listesinde ışıl ışıl parlayan SY’ye dönelim…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Kendimize göre oluşturduğumuz algoritma ile listede ismi geçen SY’nin soy kütüğü çıkarılmıştı… Yaklaşık olarak 25 kişi kayıtlı idi… Fakat entersan bir şey vardı ve bunu o anda fark etmiştim…<span>  </span>Bulduğum Sistem Mernisten öncesi için geçerli idi… Nüfus kütüklerinde soy babadan devam ettiği için evlenip yuvadan uçan kız çocuklar kayıtta gözükmüyordu… Aileye gelen gelinler ise haliyle listede idi… Fakat algoritmam mernisten sonra girilen kayıtlar için işlemiyordu… Ailede yeni doğan çocuklar bambaşka numaralar alıyorlardı ve bir düzen yoktu yada aileye yeni gelen gelinler kendi kimlik numaralarını almış olduklarından en azından halka açık olduğu haliyle internet ortamında görünmüyorlardı… Bu bir handikaptı… Çünkü 99-2000-2001 yıllarından sonrası için algoritmam çuvallamıştı… Bana lazım olan bilgide bu yıllardan sonrası için geçerliydi… </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Aren isimli bir çocuk bulmam gerekiyordu ama bulamamıştım… Evet internette “Aren Soner Yalçın” isminde bir çocuğun kinder çikolatadan promosyon kazandığını görmüştüm ve acaba bu bizim Soner’in oğlu mu diye düşünmüştüm fakat aynı isme çalışmalarımda rastlayamamıştım…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Eh… Sonuçta bir hayal kırıklığı olmadı değil… Olmuştu fakat bambaşka düşünceler içine de girmiştim… Soner Yalçın’ın çokta ilgi çekecek bir soyağacı olmadığını düşünmeye başlamıştım ki… Aklıma başka bir isim üzerinde bu yeni oyuncağı denemek geldi…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Yaşar Kemal’in Yunus Nadi’ye tavsiyesiyle Cumhuriyet gazetesine alınan, Amerika seyahati sonrası Güzel Amerikalı adıyla yazdığı kitapta Amerikalılara övgüler düzdüğü söylenen, 9 Mart’ın aktörleri arasında yer alan, Ziverbey’de “işkence görüyorum” mesajlarını mektuplarına şifreleyerek yazan, Chronicle dergisinde ölen eşi Handan Hanımın ailesinin Yahudi olduğu yazılan, Bektaşi fıkralarını günlük yazılarında bolca kullanan, kendisi hakkında Girit göçmeni sabetayisttir denilen, hatta babasının kendisinin ve aileden birkaç kişinin daha kimlik numaralarının internette faş edildiği, Tehlikenin farkında olabilmemiz için ve buna karşı bizleri teyakkuza geçirmeye çalışan, Eski bir cumhurbaşkanımız ile pek yakın dost olan, bir başsavcımız için davayı açmazsa görür gününü diyebilen, sabaha karşı evinden alınıp sonrasında basında ve medyada onun için küçük kıyametlerin kopartıldığı, bir çok yazarın güne ilk olarak onun gazete yazıları ile başladığı ve pusulalarını ona göre ayarladığı ve tabi ki Hasan Cemal’in ve pek çok tanınmış gazetecinin, İlhan Abisi… </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">İlhan Selçuk’un soykütüğü ilgimi çekmişti bir anda…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Oyuncağıyla yeni tanışan çocuk kıvamında bulduğum algoritma ile zorlu bir deneyimden sonra İlhan Abi’nin Merniste kayıtlı aile dökümünü sırasıyla deneme yanılma metoduyla teker teker bulmuştum…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Sanırım bu anlatılanlara inanmanız için isim isim yazmak gerekiyor. O zaman başlayalım ve başkaları gibi kimlik numarası yazmadan bu işi tercih edelim ve listeyi sunalım… Selçuk ailesinin 1 numarası 1859 doğumlu Musa Kazım… Merniste ki halka açık kayıtta sadece adı var… İlginç olan bir durumda İlhan Selçuk’un rahmetli eşi Handan hanımdan 7 yaş küçük görünmesi kayıtlarda (Demek ki aşkın yaşı o devirlerde de olmuyormuş).</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">1859 Musa Kazım ( Muhtemelen Dede )</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">1892 Mehmet Kasım Selçuk ( İlhan abi’nin babası)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">1893 Ahmet Azmi Selçuk</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">1873 Habibe Selçuk</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">1914 Mehmet Celalettin Selçuk</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">1915 Fatma Zehra ( Soyisim yok)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">1923 İsmet Selçuk</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">1895 Emine Selçuk</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">1900 Hikmet Selçuk ( İlhan abi’nin annesi )</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">1920 Orhan Selçuk</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">1922 Turhan Selçuk ( İlhan abi’nin kardeşi )</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">1914 Celal Selçuk</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">1919 Mustafa Kemal Selçuk</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">1922 Ali İsmet Selçuk</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">1928 Huriye Süzan Selçuk</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">1930 Musa Kazim Selçuk</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">1925 İlhan Selçuk ( İlhan Abi’nin kendisi )</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">1904 Ummahan Selçuk</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">1927 Meryem Selçuk</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">1949 Azmi Selçuk</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">1952 Melehat Selçuk</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">1958 Emir Selçuk</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">1958 Servet Selçuk</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">1918 Handan Selçuk ( İlhan Abi’nin Eşi )</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">1942 Işık Yenersu ( Handan hanım’ın kızkardeşinin çocuğu)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">1958 Hikmet Aslı Selçuk ( Turhan Abi’nin Füruzan Yerdelen ile olan evliliğinden kızı)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">1961 Hülya İmat</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">1963 Sevnur Selçuk</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">1992 Ezgi Selçuk</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">1950 Ruhan Selçuk </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Kayıtlar burada son buluyor… Elbete listede eksik kısımlar var… Bunlar zannımca aileden uçup giden kız çocukları olsa gerek ki bunlardan biri de İlhan Selçuk’un Kızkardeşi Ülfet Nuran Ertel…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Aslında listenin devamında başka bir aileye geçiyor ve onlardan devam ediyor…Aynı listenin başında başka bir aileden sonra Selçuk ailesinin gelmesi gibi…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Yukarda bir es verip soluklanalım demiştik ve size algoritmanın yada başka bir deyişle kendihalinde.wordpress.com’un formülasyonu’nu vereceğimizi söylemiştik… O zaman şimdi sözümüzü tutalım ve anlatmaya başlayalım… Ama anlatmadan önce çok önemli bir noktaya da değinmeden geçmeyelim…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Çünkü bu milletçe hepimizi yakından ilgilendiren bir Mernis açığıdır… Kim ister kimlik bilgilerinin ortaya dökülmesini ve istenmeyen kişilerin elinde dolaşmasını… Hele hele benim gibi biraz meraklı bir vatandaşın bile bulabildiği bu formülü acaba benden daha önceleri kimler fark etti…Ve kimler hangi amaçları doğrultusunda kullandı… Yani kimsenin kimseye sen Mernisten bilgi alıyorsun demesine de , kimsenin hayır ben mernisten bilgi almam komikliğine girmesine de gerek yok…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">İşte mal meydanda…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Ortada bir açık var, belki zahmetli bir yol ama sonuç itibari ile çözüm bulunması gereken bir açık… 10 milyon vatandaşımızın Key Ödemeleri ile açıklanan kimlik numaraları ile hatta o numaralar açıklanmadan dahi rahatça bulunabilecek bir sistem açığı…Ve halka açık, ve internette, ve dünyaya açık…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="color:#ff0000;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Belki de “Mozambik İstihbarat Örgütü” çoktandır aşağıda anlatacağım yöntemle 125 milyon vatandaşımızın kayıtlarını elinde tutuyor… Ya da BND yada MI5 yada Mossad yada FSB ya da CIA yada Sanal Korsanlar, hackerler, lamerler, kredi kartı hırsızları vesaire vesaire….</span></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="color:#ff0000;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="color:#ff0000;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Olamaz mı?</span></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="color:#ff0000;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Düşünülmesi ve tedbir alınması gereken bir konu bu…</span></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Belki bana kızanlarda olucak aranızdan yöntemi yazdığım için… Ama devekuşu misali kafayı kuma gömmeninde bir mantığı yoktur… Bilinsin ki tedbir alınsın… Hepimiz adına ve ivedilikle…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Buyurun formülasyona… Basittir ama biraz sabır gerektiriyor… Eğer bir sistem programcısı yada yazılım uzmanı değilseniz… Ben değilim… Bu yüzden anam babam metodlarla buldum bulacaklarımı… Deneme yanılma ile…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Ne demiştik en başında… Kimlik numaralarımız 11 hane demiştik… Son 2 hane emniyet amaçlı demiştik… Sistem çift rakamlardan son iki haneyi oluşturuyor demiştik…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Geçelim ve numaramızı yazalım… Bu numara rastgele bir numara olup özellikle son 2 hanede tek sayı kullanılmıştır…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">52549678811 ( örnek numara )</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">525496788-<span style="color:#ff0000;">11 <span> </span>( kırmızı ile yazılı hanenin özelliğini anlatmıştık)</span></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="color:#ff0000;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">525 <span style="color:#0000ff;">556</span> <span style="color:#008000;">786</span> -xx</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">525 <span style="color:#0000ff;">526</span> <span style="color:#008000;">787-</span> xx</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">525 <span style="color:#0000ff;">496</span> <span style="color:#008000;">788</span> -11 ( örnek numara )</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">525 <span style="color:#0000ff;">466</span> <span style="color:#008000;">789</span> -xx</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">525 <span style="color:#0000ff;">436</span> <span style="color:#008000;">790</span> -xx</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">525 <span style="color:#0000ff;">416</span> <span style="color:#008000;">791</span> -xx</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Örnek Numaramızı baz alıyoruz ve o numaradan aşağıya ve yukarıya doğru matematiksel artışlar ve azalışlara dikkat ediyoruz…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Yeşil ile yazdığımız rakamlar 788+1 ve 788-1 olarak kayıtta ileri ve geri gidiyor…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Mavi ile yazılı rakamlar ise dikkat edildiği üzere yeşil rakamların tam tersi bir orantı ile hareket ediyor…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Yani örnek numaramızı baz alırsak 788+1= 789 olurken</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">496-30= 466 oluyor</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Tam tersi durumda yine örnek numaramızı baz alırsak 788-1 olurken</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">496+30= 526 oluyor </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Yeşiller bir artarken maviler 30 eksiliyor…azalırkende 30 artıyor…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Ha son bir şey daha….</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="color:#0000ff;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="color:#ff0000;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Son iki hane emniyet numarası demiştik… İşin püf noktasıda bu zaten…</span></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="color:#ff0000;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Deneme yanılma metodunu burada kullanıyoruz ve </span></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="color:#ff0000;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">00’dan başlayıp 02-04-06-08-…-96-98’e kadar deniyoruz…</span></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="color:#ff0000;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="color:#ff0000;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Yani örnek numarayı ele alırsak… Bu sizin numaranız olsun</span></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="color:#ff0000;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">525 <span style="color:#0000ff;">496</span> <span style="color:#008000;">788</span> -11<span>  </span></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Azaltma ve eksiltememizi yapıyoruz <span> </span>ve son iki hanede 00’dan başlayıp 98’e kadar deniyoruz…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;"><span> </span></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="color:#ff0000;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Artık alırsınız elinize kendi kimlik numaranızı, geçersiniz bilgisayarın karşısına ve can sıkıntınızı giderirsiniz…</span></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="color:#ff0000;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="color:#ff0000;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">İyi eğlenceler….</span></span></span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[İhanet ve Beyaz Türkler]]></title>
<link>http://kendihalinde.wordpress.com/2008/06/01/ihanet-ve-beyaz-turkler/</link>
<pubDate>Sun, 01 Jun 2008 09:35:26 +0000</pubDate>
<dc:creator>kendihalinde</dc:creator>
<guid>http://kendihalinde.wordpress.com/2008/06/01/ihanet-ve-beyaz-turkler/</guid>
<description><![CDATA[İhanet ve Beyaz Türkler Geçenlerde dostlarımızla iftar yemeğine gittik. Orada yeni tanıştığımız bir ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div><strong><span style="font-size:x-small;color:#444444;font-family:Tahoma;">İhanet ve Beyaz Türkler</span></strong></div>
<div><img style="vertical-align:middle;" src="http://image.guim.co.uk/Guardian/media/gallery/2007/oct/09/newsinternational.religion/GD4931350@Young-Turks-pose-for--7581.jpg" alt="gh" width="537" height="171" /></div>
<div><strong></strong></div>
<p><strong></strong></p>
<p><span style="font-size:11pt;"><span style="font-family:Times New Roman;">Geçenlerde dostlarımızla iftar yemeğine gittik. Orada yeni tanıştığımız bir dost, bir tarikat şeyhinin vekillerinden bahsederken, “bizim oralıdırlar, dedelerinden de çok Hak dostu, âlim insanlar vardır, ama güvenmem.” dedi. Merak ettik sebebini. “Dedeleri Rum’da onun için.” diye cevapladı. Bunu söyleyen dostumuzda bir karış sakallı bir adamdı… </span></span></p>
<div><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:11pt;"><span style="font-family:Times New Roman;">Gördük ki bir tehdit var. Bu Dönme/Sabatay/Mason vs. kavramları yerine tam oturtulmadığından herkes kafaya göre itham edildiğinden dolayı kafalar iyice karışmış. Meseleyi açmakta fayda var. Resul (S.A.V.) “Fitne uykudadır, uyandırana Allah lanet etsin.” buyuruyor. Evet, bu artık bir fitne halini almış bulunuyor. Yine ayet-i kerimede </span></span><strong><span style="font-size:11pt;font-family:Arial;">fitne;</span></strong><span style="font-size:11pt;"><span style="font-family:Times New Roman;"> </span></span><strong><span style="font-size:11pt;color:#000000;font-family:Arial;">katl (adam öldürme)&#8217;den daha büyük bir cürüm&#8221; olarak kabul edilmiştir.</span></strong><strong><span style="font-weight:normal;font-size:11pt;color:#000000;font-family:Arial;"> (el-Bakara, 2/191 ). </span></strong><!--more--></span></div>
<div><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-family:Arial;">Son yıllarda bir hain mi var? Hemen yapıştır! Dönme O! Ya da Sabatay (Yahudi). Tam tersi de olabiliyor. Birine bir kulp mu takacağız? Kolay! Atılacak en kolay iftira oldu bu dönme lafı. Tüm benzeri psikolojik harekâtın altında şunlar yatıyor.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent:-18pt;line-height:150%;text-align:justify;margin:0 0 0 53.25pt;"><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';"><span>1.<span style="font-family:'Times New Roman';"> </span></span></span><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';">Tıpkı “efendi” kitabında olduğu gibi insanlarda;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent:53.25pt;line-height:150%;text-align:justify;margin:0;"><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';"><span>a.<span style="font-family:'Times New Roman';"> </span></span></span><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';">Korku ve baskı duygusu oluşturmak. Bir bakıyorsunuz herkes dönme, ya da tarihte Türk yok, bizi hep bu dönmeler yönetmiş. En kötüsü de biz direnirsek bunlar bizi yok eder. İnsanlar telefonla bile konuşurken istihbarat personeli gibi davranıyor artık. Ayrıca, en eğitimlisinden en cahiline sürekli komplo teorileri üretmekte toplumumuz ve her yerden saldırı beklemekte. Burada, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur.” sözünü de manidar bulduğumu ifade etmek isterim. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent:53.25pt;line-height:150%;text-align:justify;margin:0;"><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';"><span>b.<span style="font-family:'Times New Roman';"> </span></span></span><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';">Dönmelere karşı nemelazımcılık duygusu oluşturmak. “Şunlarda dönme imiş, ne olacak ki, ne zararları var ki bu insanların.” diyor, akl’ı evvellerimiz. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent:53.25pt;line-height:150%;text-align:justify;margin:0;"><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';"><span>c.<span style="font-family:'Times New Roman';"> </span></span></span><span style="font-family:'Arial','sans-serif';">Milleti acze düşürmek, bunlar her şeyi kontrol ediyor, her şey bunların elinde arkalarında ABD.; İsrail, AB. var. Öyleyse “ne yapılabilir ki!” diyor bir kısım insanlarımız. Gücün gerçek kaynağı ve yaratıcısı hatıra bile getirilmiyor. İnsanlarımızın imanı bile tartışılır duruma düşüyor.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent:53.25pt;line-height:150%;text-align:justify;margin:0;"><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';"><span>d.<span style="font-family:'Times New Roman';"> </span></span></span><span style="font-family:'Arial','sans-serif';">Bilgi kirliliği oluşturmak suretiyle toplumu yanıltmak, insanlarımızın sağduyulu davranmasına engel olmak. Özellikle seçim sürecinde bariz olarak yaşandı.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent:53.25pt;line-height:150%;text-align:justify;margin:0;"><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';"><span>e.<span style="font-family:'Times New Roman';"> </span></span></span><span style="font-family:'Arial','sans-serif';">Toplumun karşı duruş ve direncini; yanlış, toplum ve millet menfaatine muhalif yönlendirerek, millet aleyhinde sonuçlar doğuracak kararlar verilmesini sağlamak,</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent:35.25pt;line-height:150%;text-align:justify;margin:0;"><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';"><span>2.<span style="font-family:'Times New Roman';"> </span></span></span><span style="font-family:'Arial','sans-serif';">İnsanların milletine ve fertlere duyduğu güveni kırmak, daha da kötüsü hükümet, TSK, gibi en önemli kurumları toplum gözünden düşürerek işlemez hale getirmek.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent:35.25pt;line-height:150%;text-align:justify;margin:0;"><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';"><span>3.<span style="font-family:'Times New Roman';"> </span></span></span><span style="font-family:'Arial','sans-serif';">Direnç merkezi oluşturabilecek zeminleri millet nezdinde madara etmek, ötesi kahraman olacak insanları imha etmek. Silahlı Kuvvetler mensuplarına yapılan son istismarlar bunun bir örneği.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent:35.25pt;line-height:150%;text-align:justify;margin:0;"><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';"><span>4.<span style="font-family:'Times New Roman';"> </span></span></span><span style="font-family:'Arial','sans-serif';">İstenen şahısları delil göstermeksizin dedikodu ve ırk mülahazası ile etkisizleştirmek, bir kısmını da gereksiz bağlantılar icad ederek yüceltmek.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent:-18pt;line-height:150%;text-align:justify;margin:0 0 0 53.25pt;"><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';"><span>5.<span style="font-family:'Times New Roman';"> </span></span></span><span style="font-family:'Arial','sans-serif';">Kamuoyu oluşturmak, oluşan yargıyı ve desteği istenen zeminde kullanmak.</span></p>
<p style="margin-top:6pt;text-indent:35.15pt;line-height:17pt;text-align:justify;"><span style="font-family:'Arial','sans-serif';">Gelelim meselenin dini boyutuna; bir insan Kelime-i Tevhidi kabul ettiyse, yani; “Allah’tan başka yaratıcı, emir sahibi, hüküm sahibi yoktur -reddediyorum-, Muhammed (S.A.V) O’nun kulu ve –Resulü- elçisidir.” dediyse, buna kalben inanıp diliyle ikrar ettiyse O insan Mü’mindir ve <span style="color:#000000;">İslâm dininde kardeşlik, bütünüyle akide temeline dayanmaktadır. Allah (c.c), Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de şöyle buyurmaktadır<strong> &#8220;Mü&#8217;minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup-düzeltin ve Allah&#8217;tan korkup sakının umulur ki esirgenirsiniz&#8221; (el-Hucurat 49/10). </strong>Âyet-i kerimeden de açıkça anlaşılacağı üzere, ancak iman bağıyla bir araya gelenler kardeş olarak kabul edilmektedirler. Buna göre yeryüzünün neresinde yaşıyor olurlarsa olsunlar, hangi dili konuşuyor olurlarsa olsunlar, hangi kavme mensup olurlarsa olsunlar veya hangi renge sahip olurlarsa olsunlar bütün mü&#8217;minler kelimenin tam anlamıyla birbirlerinin kardeşleridirler yani birbirlerinin sadık dostlarıdırlar. Bu kardeşler kendi aralarında apayrı bir topluluk oluştururlar. Kendi akidelerine saldıran veya imana karşı küfrü tercih eden kimselere -kendilerine ne kadar yakın olurlarsa olsunlar (tıpkı Bedr, tıpkı Uhud savaşlarında olduğu gibi)- asla sevgi beslemezler; bu anlamda sadece akide kardeşliğini esas tutarlar; Rablerinin şu mealdeki uyarılarını asla unutmazlar: <strong>&#8220;Allah&#8217;a ve ahiret gününe iman eden hiçbir topluluk bulamazsın ki onlar Allah&#8217;a ve Resûlüne karşı başkaldıran kimselerle bir sevgi (ve dostluk) bağı kurmuş olsunlar bunlar ister, babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşiretleri olsun. Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) onların kalplerine imanı yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir&#8221; (el-Mücadele, 58/22); &#8220;Ey iman edenler, eğer imana karşı küfrü sevip tercih ediyorlarsa, babalarınıza ve kardeşlerinizi veliler (dostlar) edinmeyin. Sizden kim onları veli edinirse, işte zulme sapanlar bunlardır&#8221; (et-Tevbe, 9/23). </strong>Ayet-i Kerimelerden ve İslam Tarihindeki uygulamalardan da görüleceği üzere demek ki adam gerçek Mü’minse Yahudi demeyeceğiz, İbrani ırkından bile gelse, Ben’i İsrail bile olsa kardeşimiz.</span></span></p>
<p style="margin-top:6pt;text-indent:35.15pt;line-height:17pt;text-align:justify;"><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';">Milli boyutuna bakarsak eğer, Büyük Cihan Devletleri kurmuş ceddimiz birçok milletle, kavimle kan ve soy olarak ta karışmıştır. Bu şu manaya gelmemelidir. Karmakarışık değil, bünyesinde ve değerler manzumesinde kaybolmuş, milletimizin tüm değerlerini benimsemiş, “Türküm!” demekten utanmamış, topluluklar tarihin her devrinde “ADRİYATİK’TEN ÇİN SEDDİNE” büyük atalarımızın emir-komutasında üç kıt’ada hizmet etmiştir. Ayrıca özellikle Balkanlar’da ve Avrupa’da “TÜRK=MÜSLÜMAN” olarak kabul görmüştür. Unutulmamalıdır ki; 300 milyonluk Türk Dünyasında, -çok az bir grup boy hariç- ırk ve soy olarak Türk olmasına rağmen Müslüman olmayan Türkler, Türklüğü de reddetmektedirler. (Bulgarlar, Macarlar, Fin-Ugur toplulukları) Dolayısı ile gerçektende Türküm diyen insanların tamamına yakını aynı zamanda müslümandır da. Ne demişti S. Ahmed ARVASİ merhum “Türklüğü bedeni, İslamiyeti ruhu bilen nesiller yetiştirmek ideali” Ruh-Beden ilişkisi herkesçe malumdur ki ruhun bedeni terk etmesine ölüm diyoruz, ölüleri de kokmasınlar diye hemen gömüyoruz. Demek ki İslamla şereflenmiş büyük milletimizin Türk kimliği ile mevcudiyet ve hayat-ı idamesinin tek bir sebebi vardır, o da İslam’dır.</span></p>
<p style="margin-top:6pt;text-indent:35.15pt;line-height:17pt;text-align:justify;"><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';">Şimdi sadede geliyorum. En başa ve dostumuzun değerlendirmesine… Kendimi düşündüm.. Dedem, Düzce’nin Çele Köyü’nden Boylu Mustafa, babası Çanakkale’de şehit Halil dede, babası Şakir ağa, babası Hacı Kürt’lerin Mehmed ağası… Ben tarlalarda anacığının türkülerle büyüttüğü, dedesinin namaz sürelerini öğrettiği, yeni doğan bebelere önce Allah demenin öğretildiği, Türk Milletinin bir mensubu olmakla övünen bir köy ortamında, VATAN-MİLLET-DİN-DEVLET SEVGİSİ ile başka bir değer bilmeden büyütülmüş bir millet evladıyım. Ya beşinci göbek dedem Rum ise diye düşündüm. Ne olacak şimdi? Karabasan gibi… </span></p>
<p style="margin-top:6pt;text-indent:35.15pt;line-height:17pt;text-align:justify;"><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';">Öyle olmamalı! Damat Ferit Türk’mü? Türk… Öyleyse? Koca Mimar Sinan’da Türk değilmiş.. Demek ki kopan fırtınada büyük bir husumet, kin ve fitne var. Önleyemediğimiz her ihaneti “dönme bunlar ne yapılabilir ki?” basitliği ile izah edemeyiz. Ya da her başka kavimden gelmiş, ama bu milletle kucaklaşmış insanımızı da ihanet edebilir hezeyanı ile yarı suçlu hale getiremeyiz. </span></p>
<p style="margin-top:6pt;text-indent:35.15pt;line-height:17pt;text-align:justify;"><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';">Peki, ne yapılacak?</span></p>
<p style="text-indent:35.15pt;line-height:17pt;text-align:justify;margin:6pt 0 5pt;"><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';"><span>1.<span style="font-family:'Times New Roman';"> </span></span></span><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';">Önyargısız olunacak. Farklı köklerden gelmiş olabilir insanlar. Lozan’da ne demişiz. Müslümanlar asli unsurdur. Sadece gayri Müslimler azınlıktır ki onlarda Ermeniler, Rumlar ve Yahudiler… Peki, bunlardan hangileri azınlık? Bir daha yineliyorum gayri Müslimler, yani Müslüman olmayanlar. O zaman Yusuf HALAÇOĞLU hoca haksız mı? Hayır! Çok haklı… Çünkü O Müslüman görünüp te Müslüman olmayıp, TİKKO, DEV-SOL, PKK gibi terör örgütlerini kuran hainler ve onları yetiştiren ailelerinden bahsediyor. Yoksa masum insanları hedef almıyor ki.</span></p>
<p style="text-indent:35.15pt;line-height:17pt;text-align:justify;margin:6pt 0 5pt;"><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';"><span>2.<span style="font-family:'Times New Roman';"> </span></span></span><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';">Birileri Türk, yâda bir unsur, yâda Türk değil diye kayrılmayacak, adil olunacak. Bunu kim sağlayacak? Tabi’i ki bu ülkenin asli unsuru olan Müslüman Türk Evladı. Ne diyor Hz. Ömer; “Adalet mülkün temelidir.” Adaletin olmadığı yerde zulm vardır. Ecdada kulak vereceğiz. “Zulm ile abad olanın sonu berbad olur.”</span></p>
<p style="text-indent:35.15pt;line-height:17pt;text-align:justify;margin:6pt 0 5pt;"><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';"><span>3.<span style="font-family:'Times New Roman';"> </span></span></span><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';">Süistimallere fırsat verilmeyecek, yasalar düzgün yapılıp, takip ve kontrol edilecek, geçmişte olduğu gibi azınlık/dönme/sabatay vb. yapıların belli kurumlardaki kadrolaşmalarına fırsat verilmeyecek. Unutulmaması gereken bir ilkeyi hatırlatmak isterim. “İtimat kontrole mani değildir.”</span></p>
<p style="text-indent:35.15pt;line-height:17pt;text-align:justify;margin:6pt 0 5pt;"><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';"><span>4.<span style="font-family:'Times New Roman';"> </span></span></span><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';">Milletimiz aşağılandığı duygulardan arındırılmalı, eğitim sistemi ile Milli Kimliği ve öz güveni yeniden iade edilmeli. Çok kötü bir tanımlamayı da yeri gelmişken hatırlatmak isterim. <strong>Ermeni Kavm-i sadıka</strong> (Sadık –bağlı, itaatkâr- millet (Rum ve Yahudi’de aynı), <strong>Arap Kavm-i Necip </strong>(Asil Kavim)<strong> </strong>(Bunu söyleyenler Veda Hutbesinde (Emirdir bu hütbe), <strong>(Arabın</strong> <strong>Aceme, Acebin Araba üstünlüğü yoktur.</strong>) diye emreden Hz. Peygamberimiz, kâinatın Efendisi (S.A.V)’nden hâşâ daha dindar yâda daha çok biliyorlardı.), <strong>Türk’e de Etrak-ı bi idrak </strong>(</span><span style="font-family:'Arial','sans-serif';">idrakten, yani anlayıştan yoksun Türkler) denmesi… </span></p>
<p style="margin-top:6pt;line-height:17pt;text-align:justify;"><em><span style="font-size:11pt;font-family:'Arial','sans-serif';">(Rabbim, bunu söyleyenlerden, bu şehid evladı gazi milleti, cihangir ve cengâver, dininin sancağını taşıyan i’lay-ı kelimetullah uğrunda dünyanın dört bir yanına koşup şehid düşmüş, beşyüz yıldır da peygamberimizin (S.A.V) halifesi olan bu kahraman milleti aşağılayanlardan, incitenlerden hesap sor inşallah.)</span></em></p>
<p style="text-indent:35.15pt;line-height:17pt;text-align:justify;margin:6pt 0 5pt;"><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';"><span>5.<span style="font-family:'Times New Roman';"> </span></span></span><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';">Gelecek nesillere yetişmelerinde hedef, amaç ve milli mefkûre verilmeli. Bu değerler manzumesi nereden alınacak? (Önem ve öncelik sırasına göre;)</span></p>
<p style="text-indent:-18pt;line-height:17pt;text-align:justify;margin:6pt 0 5pt 67.4pt;"><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';"><span>a.<span style="font-family:'Times New Roman';"> </span></span></span><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';">Dinimizden (Kur’an-Kerim, Sünnet-i Seniyye)</span></p>
<p style="text-indent:49.4pt;line-height:17pt;text-align:justify;margin:6pt 0 5pt;"><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';"><span>b.<span style="font-family:'Times New Roman';"> </span></span></span><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';">Milli tarihimizden damıtılan tecrübe ve sonuçlardan, tarihimizin emrettiği bağlardan, sorumluluklarımızdan,</span></p>
<p style="text-indent:-18pt;line-height:17pt;text-align:justify;margin:6pt 0 5pt 67.4pt;"><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';"><span>c.<span style="font-family:'Times New Roman';"> </span></span></span><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';">Milli kültür ve değerlerimizden, ahlakımızdan, kendi estetiğimizden,</span></p>
<p style="text-indent:49.4pt;line-height:17pt;text-align:justify;margin:6pt 0 5pt;"><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';"><span>d.<span style="font-family:'Times New Roman';"> </span></span></span><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';">Yaşadığımız coğrafya ve çevre faktörlerden, stratejik konumumuzun dayatma ve kolaylıklarından, dünyanın şekillendiği koşullardan,</span></p>
<p style="text-indent:49.4pt;line-height:17pt;text-align:justify;margin:6pt 0 5pt;"><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';"><span>e.<span style="font-family:'Times New Roman';"> </span></span></span><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';">Çağın icabı, ilim ve fennin tekâmülü, teknolojinin kullanımı ve geliştirilmesinden, (İlmin ateşine bigâne kalanlar, o ateşte yanar. M. Kemâl ATATÜRK) </span></p>
<p style="text-indent:49.4pt;line-height:17pt;text-align:justify;margin:6pt 0 5pt;"><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';"><span>f.<span style="font-family:'Times New Roman';"> </span></span></span><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';">Evrensel insanlık değerlerinden, ahlak kurallarından. (Unutmayalım ki, yaratılanı severiz yaratandan ötürü. Çünkü O, yarattığı insana kendinden hususiyetler bahşetmiştir. Bir yerli kabilede bile çok güzel hususiyetler bulabilirsiniz.)</span></p>
<p style="text-indent:-18pt;line-height:17pt;text-align:justify;margin:6pt 0 5pt 67.4pt;"><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';"><span>g.<span style="font-family:'Times New Roman';"> </span></span></span><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';">Gelecekteki milli hedefler ve menfaatlerimizden,</span></p>
<p style="text-indent:49.4pt;line-height:17pt;text-align:justify;margin:6pt 0 5pt;"><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';"><span>h.<span style="font-family:'Times New Roman';"> </span></span></span><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';">Düşmanlarımızın duruş, husumet ve taarruzlarından, bunlara karşı alacağımız tedbirlerden,</span></p>
<p style="margin-top:6pt;text-indent:49.4pt;line-height:17pt;text-align:justify;"><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';">Yukarıdaki maddeler arttırılabilir, sırası kişilere göre değişir. Ancak, mutlaka bunları içermelidir. </span></p>
<p style="margin-top:6pt;text-indent:49.4pt;line-height:17pt;text-align:justify;"><span style="color:#000000;font-family:'Arial','sans-serif';">Sözün özü, Milletimizi paranoyak hale getirmeye, yel değirmenleri ile savaştırmaya gerek yoktur. Bu tuzak gerçek hedeflerden, ulvi gayelerden, ufukların ötesinde ulaşmamız gereken topraklar ve kardeşlerimizden bizi kopartacak ve güdükleştirecektir. Çünkü bu fitne bizim bir kez daha birbirimizi yememize neden olac</span></p>
<p style="margin-top:6pt;text-indent:49.4pt;line-height:17pt;text-align:justify;"><span style="font-family:'Arial','sans-serif';"><strong>(E) Topçu Yarbay Halil MERT </strong></span><strong><span style="font-family:'Arial','sans-serif';">Strateji ve Uluslar arası İlişkiler Uzmanı</span></strong></p>
<p> </p>
<p></span></div>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Oray Eğin Sabetayist Bir Aileden mi?]]></title>
<link>http://kendihalinde.wordpress.com/2006/12/11/oray-egin-sabetayist-bir-aileden-mi/</link>
<pubDate>Mon, 11 Dec 2006 03:01:40 +0000</pubDate>
<dc:creator>kendihalinde</dc:creator>
<guid>http://kendihalinde.wordpress.com/2006/12/11/oray-egin-sabetayist-bir-aileden-mi/</guid>
<description><![CDATA[Bugün sabah Sky-Turk Tv kanalinda, cok muhterem Yalçın Küçük beyleri dinlerken kendisinin ilk defa b]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img style="vertical-align:middle;" src="http://www.habermanset.net/resim/47866436.jpg" alt="oo" width="238" height="181" /></p>
<p>Bugün sabah Sky-Turk Tv kanalinda, cok muhterem Yalçın Küçük beyleri dinlerken kendisinin ilk defa bana bu kadar sevimli geldigini hissettim.</p>
<p>Neden derseniz&#8230;</p>
<p>Efendim hepinizin malumatinda olan bir site vardi&#8230;</p>
<p>Su son gunlerde aktif olmayan, adi orienternet.de olan hani&#8230;</p>
<p>Orada bir isim <strong>Lutfi Özkök</strong> &#8230;<!--more--></p>
<p>Sn. Faruk bey tarafindan sabataist olarak bu isim listeye alinmis ve resmi konulmustu&#8230;</p>
<p>Ama ne yazik site yamuldugu icin gormek isteniz bile goremiyeceksiniz&#8230;</p>
<p>Lutfi Özkök&#8230; Hani su Isvec&#8217;te yasayan&#8230; 1923 dogumlu ve bir isvecli ile evli olan fotograf sanatcimiz&#8230;</p>
<p><img style="width:650px;height:219px;" src="http://img149.imageshack.us/img149/8706/lutfisx4.jpg" alt="" width="650" height="219" align="middle" /><br />
<span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"><a href="http://img149.imageshack.us/img149/8706/lutfisx4.jpg">http://img149.imageshack.us/img149/8706/lutfisx4.jpg</a></span></p>
<p><span style="font-size:xx-small;"><a href="http://www.metacafe.com/watch/335923/yal_n_k_k/"></a></span></p>
<p>Gecelim&#8230;</p>
<p>Ve mevzumuza gelelim&#8230;</p>
<p>Cok saygideger bilim adamimiz Yalcin Kucuk Bey, ilginç bir inci döktü ağzindan&#8230;</p>
<p>Ne mi?</p>
<p>Bu Lutfi Özkök bey, cok saygideger kankagillerden Oray Eğin beylerin buyuk dayisi olurmus&#8230;<br />
Aaaaaaaa demeyin hemen&#8230;</p>
<p>Gurkan beyler, Yalcin Kucuk beylere Oray&#8217;in dayisimi varmis diye sorarken Yalcin Kucuk Beyler&#8217;in kivirtarak mevzu degistirme sahnesini gormenizi isterdim&#8230;</p>
<p>Simdi Bu LUTFI ÖZKÖK&#8230;</p>
<p>Oray&#8217;in Buyuk Dayisi ise, ki Yalcin Kucuk oyle dedi&#8230;</p>
<p>İnanmiyorsaniz buyrun tiklayin ve izleyin neler demis nasil demis&#8230;</p>
<p><span style="font-size:xx-small;"><strong><a href="http://www.dailymotion.com/yalcinkucuk/video/10401195">Video İçin Tıkla</a></strong><br />
</span></p>
<p>Ve bu buyuk dayı&#8217;nın ismi ve resmi orienternet.de sitesinde daha önce sabataist olarak yayinlandiysa&#8230;</p>
<p>Ki bu site oldukça güvenilirse!!!&#8230; Eğer güvenilir olmasa Sn. Soner Yalçın Bey, Beyaz Müslümanları desifre ederken Efendi -2 isimli kitabının 471. sayfasinda bu siteyi ve o siteye bağlı yayın yapan Sabatay Forumunu kaynak diye gösteriyorsa&#8230;</p>
<p><strong>Oray Eğin Beyler acaba NE OLA Kİ ?</strong></p>
<p><strong>Merak işte bizimkisi&#8230;</strong></p>
<p><strong><a href="http://www.dailymotion.com/yalcinkucuk/video/10401195"><span style="color:#ff0000;">Video İçin Tıkla</span></a></strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA['Dönmeler' yahut 'Sabetaycılık' ]]></title>
<link>http://kendihalinde.wordpress.com/2006/12/05/donmeler-yahut-sabetaycilik/</link>
<pubDate>Tue, 05 Dec 2006 06:22:42 +0000</pubDate>
<dc:creator>kendihalinde</dc:creator>
<guid>http://kendihalinde.wordpress.com/2006/12/05/donmeler-yahut-sabetaycilik/</guid>
<description><![CDATA[&#8216;Dönmeler&#8217; yahut &#8216;Sabetaycılık&#8217; tartışmalarına bir katkı denemesi &#8211; I ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">&#8216;Dönmeler&#8217; yahut &#8216;Sabetaycılık&#8217; tartışmalarına bir katkı denemesi &#8211; I </span></strong></p>
<p><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"><img style="width:195px;height:219px;" src="http://www.8sutun.com/files/abdullah_muradoglu111.gif" alt="ddd" width="195" height="219" align="middle" /></span></strong></p>
<p><strong></strong><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span></strong><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Abdullah Muradoğlu</span></strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"><br />
<a href="mailto:amuratoglu@yahoo.com">amuratoglu@yahoo.com</a> </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Soner Yalçın&#8217;ın Doğan Yayıncılık&#8217;tan çıkan &#8220;Efendi: Beyaz Türklerin Büyük Sırrı&#8221; başlıklı kitabı &#8216;Sabetayizm&#8217; tartışmalarını yeniden canlandırdı. Son yılların en spekülatif konularının başında yer alan Sabetaycılık, artık gerçek bağlamı dışında ele alınmaya ve tartışılmaya başlandı. Bu konuda yapılan tartışmalar, ortaya atılan iddialar tehlikeli sularda seyretmeye başladı. Her konuyu olduğu gibi bu konunun da cılkını çıkarmayı başardık. Toplumsal tarihimizin parçası olan ve ancak bu bağlamda tartışılması, araştırılması gereken konu, ne yazık ki siyasal, ideolojik, dini tartışmalara eklemlendi. </span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"><!--more-->&#8216;Sabetaycılık&#8217;, Türkiye&#8217;de sisteme yönelik teorik çözümlemelerin anahtarı gibi algılanmaya başladı. Genelde ilahiyatçıların, din sosyolojisinin, din psikolojisinin ve bir ölçüde tarihçilerin cevaplandırması gereken konu bambaşka mecralara sürüklendi. Sağcısı solcusu, dinlisi dinsizi, laiki antilaiki, herkes bundan bir pay çıkarmaya başladı. İş sonunda geldi, bir soy adı paranoyasına dayandı. Bir kere başlı başına &#8220;Sabetaist&#8221; kelimesinde sakatlık bulunmaktadır. Sabetaist, tıpkı Marksist, Kapitalist, Faşist kelimeleriyle benzeştirilebilir. Birisine Sabetaist dediğimiz zaman Sabetaycılık adı altında belirli inanç, ideoloji ve yaşam tarzına kesin hatlarla bağlı birisini tarif ediyoruz demektir. İşin aslına bakılacak olursa Sabetaycılık-Sabetaizm kavramı Yahudi tarihçi ve araştırmacılar tarafından icat edilmiş bir kavramdır, daha çok da Sabetay Sevi yahut Aziz Mehmet Efendi taraftarlarını küçümsemek, suçlamak amacıyla kullanılmıştır. Zaten Sabetay Sevi&#8217;yi şikayet edenler Yahudi Hahamlar değil midir? Yahudiler Sabetay Sevi ve bağlılarının-görünürde olduğu kabul edilse bile-İslam dinine girmelerini hiç bir zaman affetmediler. Yahudilik içinde sapkın bir kol olarak görülen Sabetay Sevi bağlıları, Yahudiler tarafından aşağılanan, horlanan bir topluluk olmuşlardır. Bu bakış açısına sahip olan Osmanlı Yahudilerinin yer yer &#8216;Dönmeler&#8217; aleyhinde Osmanlı devletine ihbarlarda bulundukları açık bir gerçektir. Sabetay Sevi&#8217;nin aslında Yahudi olduğu, eski inancına devam ettiği, hatta gizlice bu tarikatı yayma çabası içinde olduğuna dair bir ihbar nedeniyle Arnavutluk&#8217;a sürgün edildiği söylenebilir. &#8220;Dönmeler&#8221; aleyhindeki propaganda tarihin pek çok kesitinde yapılagelmiştir. Bugünkü tartışmaların temelinde bu propagandaların etkisi vardır. Örneğin Josepf Nehama adlı Yahudi tarihçi 7 ciltlik &#8220;Selanik Musevileri Tarihi&#8221; adlı Fransızca eserinde  &#8220;Sabetaycılık Azabı&#8221; başlıklı bölümde bu kavram kullanılır. Kitapta Avdetiler&#8217;den Yahudilikten dönen sapkın bir cemaat olarak sözedilir. (Bak: Orhan Koloğlu, Marrano&#8217;dan Sabetay&#8217;a Avdeti&#8217;den Dönme&#8217;ye 350 Yıllık Serüven. Tarih ve Toplum, Temmuz 2002). Nehama&#8217;nın kitabında Sabetay Sevi ve taraftarlarının İslam&#8217;ı kabul edişi şiddetle eleştirilerek, tasasız bir şekilde binlerce yıllık dinlerini inkar ettikleri, düşmanlarının intikam planlarına karşı korunmak için efendileri Osmanlıların inancını benimsedikleri belirtilir. Nehama, dönemin Yahudi Hahambaşılığı tarafından yayımlanan bir serkülerden alıntılar yapar. Alıntılarda bu topluluk hakkında zinalar, ahlaksızlık, sahtekarlık, yolsuzluk gibi akla hayale gelmez iddiaları sıralar. Sadece bu bile Yahudilerin, Avdetilerin -görünürde yahut gerçekten- Müslümanlığı kabul edişlerine nasıl aşağılık bir olay olarak baktıklarını gösterir.  Ünlü Yahudi tarihçi Scholem Gershom da Türkiye Avdetilerinden &#8220;Gizli Yahudi Cemaati&#8221; olarak söz eder. Scholem&#8217;in bu çerçevedeki bir makalesi, 1988&#8242;de Ankara İlahiyat Fakültesi dergisinde, kendisi de &#8216;Dönmelik&#8217; üzerine doktora tezi çalışan Prof. Hasan Küçük&#8217;ün imzasıyla çevirilerek yayınlanır. Aslında Nehama&#8217;nın ağır hakaretler içeren kitabındaki yaklaşımla Scholem&#8217;in &#8220;Gizli Yahudi Cemaati&#8221; yaklaşımı arasındaki farklılık dikkat çekicidir. Birinci yaklaşım Avdetileri aşağılayıp dışlarken, ikinci yaklaşım yaşadıkları varsayılan bir gizlilikten kurtarılıp himaye altına alınmaları gerektiğini ima eder. Bu da son tartışmaların mahiyetine küçük bir ışık tutabilir.</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"> </span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"> </span><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Her fikrin avdetisi var</span></strong></p>
<p><strong></strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Yahudi araştırmacılar-kendi tabirleriyle- &#8220;Sabetaycılık-Sabetaist&#8221; kavramını sıklıkla vurgulamışlardır. Dolayısıyla günümüze kadar sarkan &#8220;Sabetaizm-Sabetaycı&#8221; ithamları Yahudi araştırmacılarının bakış açılarını yansıtıyor. Oysa Osmanlı tarih yazıcıları dönmelere &#8220;Avdeti&#8221; demektedirler. Örneğin, ünlü Osmanlı biyografi yazarı Hüseyin Vassaf, Sefinetün Evliya(Evliyalar Gemisi) adlı önemli eserinde Mevlevi dedelerinden(Halil Bezmen&#8217;in anneannesinin dayısı) Esad Dede&#8217;yi övgüyle anlatırken &#8220;Avdeti&#8221; ibaresini kullanır. Halk arasında ise daha çok &#8216;Dönme&#8217; ibaresi kullanılagelmiştir. Dönme kelimesi daha sonra ansiklopedilere, sözlüklere girerek Yahudilikten ayrılmış bir topluluğu tanımlayan bir kavram niteliği kazandı. Avdeti bir Bektaşi Dedesi müslüman bir Osmanlı biyografisti tarafından evliyalar listesine alınmıştır, bunda hiçbir beis de görülmemiştir. Bu listelere sol dahil, daha başka fikri ve siyasi akımların listelerini de ekleyebiliriz. Örneğin Şefik Hüsnü Deymer, Zeki Baştımar, Reşat Fuat Baraner gibi Selanik kökenli isimlerin önderlik ettiği Türkiye Komünist Partisi&#8217;ni buna ekleyebiliriz. Buradan çıkan sonuç şudur, toplumun pek çok kesiminden olduğu gibi Avdeti ailelerden de ülkedeki siyasi, fikri, dini akımlara katılanlar olmuş, Avdeti bir Komünistle, Avdeti bir Kemalist, Avdeti bir din adamı, Avdeti bir liberal farklı saflarda farklı cephelerde karşı karşıya gelmişlerdir. Öte yandan Avdeti&#8217;ler arasında pek çok ailenin de Sabatay Sevi&#8217;nin din değiştirmesine rağmen eski inançlarını sürdürdükleri biliniyor. Bunu Avdeti kökenlilerin yaptıkları açıklamalardan öğreniyoruz. Örneğin &#8220;Tarih Vakfı Yurt Yayınları&#8221; tarafından yayımlanan &#8220;İstanbul&#8217;da Hatırlamak ve Unutmak: Birey, Bellek ve Aidiyet &#8221; isimli kitapta Leyla Neyzi&#8217;nin Fatma Arığ&#8217;la yaptığı mülakatta da bu belirtiliyor. Neyzi, &#8220;Sabetaycıların Türkiye&#8217;deki diğer azınlıklardan farkı, görünüşte çoğunluktan farksız olmakla birlikte, cemaat içinde farklı bir kimliği sürdürmeleri. Yani kimlikleri gizlilik üzerine kurulu. Onları diğer azınlıklardan ayıran başka bir özellik de, toplumda ekonomik ve politik güç sahibi olmaları&#8221; der. Görüldüğü gibi &#8216;Sabetaist&#8217;, &#8216;Sabetaycı&#8217; kavramı herkes için bir anahtar kavramdır. Neyzi, yazısında Sabetaycıları görünüşte müslüman olan Sabatay Sevi taraftararı olarak da niteler ayrıca. Öte yandan Fatma Arığ da ailesinde Sabetaycı ritüellerin bütün canlılığıyla yaşadığını nakleder. Arığ, büyükbabası ve büyükannesinin ve ondan önceki neslinin de bu kimliğin bütün kural ve vecibelerini yerine getirdiklerini belirterek,&#8221;Şimdi ben bunu nasıl yok varsayabilirim&#8221; demektedir. Arığ ilginç bir tespitte daha bulunarak Sabetaycıların Atatürk&#8217;ün arkasına sığındıklarını, &#8220;laiklik kavramı kendilerini de rahatlatan bir kavram olduğu için, topluma karşı kendilerini &#8216;Selanikli dönme&#8217; değil &#8216;Atatürkçü Laik&#8217; diye tanımlayarak bu külfetten kurtulmaya çalışmışlardır&#8221; sözleriyle anlatıyor. Arığ bu cümleleri, anneannesine neden namaz kılmadığını sorduğunda &#8220;Biz Atatürkçüyüz&#8221; cevabını aldığını belirttikten sonra sıralıyor. Arığ, bu topluluk içinde ağır bir kimlik bunalımı yaşandığını da sözlerine ekler. Kendisinin Sabetaist olmadığını söyleyen Arığ, geçmişi, kökleri reddetmek değil, bundan yeni sentezler üretmek gerektiğini de vurgular. Ünlü Türk komünistleri Zekeriya Sertel, eşi Sabiha Sertel ve kızı Yıldız Sertel de anılarında &#8216;Dönme Cemaati&#8217;nden söz ederler, onların kapalı devre yaşamlarından bahsederler, hatta İstanbul&#8217;daki Selaniklilerin kendi okullarını bile diğer okullardan ayırdıklarını anlatırlar. Siyasi bir cinayete kurban giden Abdi İpekçi de Selaniklerin dışardan kız almalara karşı çıkmalarını şiddetle kınıyordu. Hatta ilk nişanlısı olan Esin Dölen&#8217;in üç Selanikli zümreden birine mensup olduğu için Abdi İpekçi&#8217;nin ailesinin bu evliliğe karşı çıktıklarını Tufan Türenç ve Erhan Akyıldız&#8217;ın yazdığı Gazeteci kitabından öğreniyoruz. Tarih Vakfı Yurt Yayınları&#8217;ndan çıkan &#8220;Doğu Akdenizde Liman Kentleri&#8221; isimli kitabın Selanik bölümünde Basil C. Gounaris, Selanik&#8217;te geleneksel olarak, en zengin müslümanların ticaretle uğraşan tek müslüman kesim olan Dönmeler olduğunu yazar. Joseph Nehama&#8217;nın Historie des İsraelites des Selanique adlı eserinden bol bol yararlanan Gounaris, Dönmelerin refah içinde yaşamalarını ise büyük ölçüde hükümete bağlı vergi mültezimleri olmalarına dayandırır. Dönmelerin üç ayrı soya ayrıldıklarını belirten Gounaris şöyle devam eder:  &#8220;İki tanesi üçüncü soyla evlenmez, üçüncü de kızlarını Osmanlılara vermezdi. Dönmeler ne müslümanlar ne de yahudiler arasında sevilirdi. Müslümanlar dönmelerin yalnızca ismen müslüman olduklarını, gizliden gizliye Yahudi dininin kurallarına uymaya devam ettiklerini ve müslüman olarak konumlarından mali çıkar sağladıklarını düşünürlerdi. Yahudiler içinse, bu dönmeler ticarette en tehlikeli rakipti. Hem yahudiler hem de müslümanlarca hakir görülen dönmeler, cemaatlerinin devamını iç evlilikler ve iyi eğitimle sağlamaya çalışıyorlardı. Daha sonraki yıllarda, muhtemelen siyasal ilişkilerde daha güvenli bir konum elde edebilmek için Jöntürk hareketine mali destek verdikleri ve son derece popüler bir gazete olan Asr&#8217; ı kontrol ettikleri görülüyor.&#8221;</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"> </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Gounaris, Selanik&#8217;in Hıristiyan ve Yahudi tüccarlarının Dönmelerle birlikte Selanik Ticaret Odası&#8217;nı denetlediklerini, çıkarlarını korumak için yabancı konsoloslukların desteğiyle yerel yetkililere, hatta Bab-ı Ali&#8217;ye bile baskı uygulayabildiklerini belirtir. Yanı sıra 1909 ve 1910&#8242;da Girit Sorunu üzerine Yunanistan&#8217;a karşı başlatılan Osmanlı boykotunun  taşıyıcı unsurlarının Yahudi ve Dönme tüccarları olduunu belirterek, &#8220;Boykotun uzması üzerine Yahudi mavnacılar zor duruma düşünce Dönme ve Yahudi tüccarlar İtihat ve Terakki Cemiyeti ile yaptıkları toplantıda boykotun sona ermesini istemişlerdi&#8221; der. </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Balkanların en canlı kentlerinden olan ve çok uluslu çok dinli yapısıyla bilinen Selanik, İttihat ve Terakki&#8217;nin de en önemli merkezlerinden birisidir. Bu nedenle aydın, yarı-aydın Avdeti kökenli tüccarlar, avukatlar, gazeteciler, öğretmenler, subaylar da devleti yeniden biçimlendirmeyi amaçlayan bu yeni akım içerisinde yer almışlardır. </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Fitili tutuşturanlar hep cemaatten </span></strong></p>
<p><strong></strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">İkinci bir husus ise &#8220;Dönmelik&#8221;, &#8220;Sabetaycılık-Sabetaizm&#8221; tartışmaları her ne hikmetse-çoğu kez-yine bu topluluğun içinde yer alan kişilerce başlatılmıştır. Bu olguya değinmek gerekiyor. Sabetaycılık tartışmaları 1919&#8242;da imzasız olarak yayımlanan &#8220;Dönmeler&#8221; isimli imzasız bir broşürde yer alan aleyhtar iddialar nedeniyle başladı. Risalenin adı, &#8220;Dönmeler, Honiyas, Kavayros, Sazan&#8221;dır, İstanbul&#8217;da Şems Matbaası tarafından basılan 16 sayfalık risalede Dönmeler müslüman toplum arasında fesat yayan bir topluluk olarak nitelendiririlir, pek çok kötü olayın sebebi olarak gösterilir. Buna cevap, &#8216;Dönme&#8217; olduğu kuvvetle muhtemel, Binbaşılıktan emekli Sadık Bey tarafından, Ermenilere ait Karabet Matbaası&#8217;nda basılan &#8220;Dönmelerin Hakikati&#8221; adlı risaleyle gelir. Burada bir ayrıntıya yer vermek gereği vardır. 1919&#8242;da &#8220;Dönmelerin Hakikati&#8221; isimli risalenin yazarı Binbaşı Sadık Bey&#8217;in meşhur Miralay Sadık Bey olduğu &#8216;Efendi&#8217;de yer aldı. Yanlıştır. Sadık Bey, 1911&#8242;de miralay olarak ordudan emekli olduğu günden beri Miralay Sadık ismiyle tanınmaktadır. 150&#8242;liklerden Osmanlı Hürriyet ve İtilaf Fırkası kurucularından eski İttihatçı(Manastır İT Cemiyeti Başkanlığı yaptı) Miralay Sadık Bey&#8217;in &#8220;Dönmelerin Hakikati&#8221; isimli bir risalesi bulunmamaktadır. Sadık Bey&#8217;in İttihat ve Terakki içinde muhafazakar bir klik oluşturmaya çalıştığı doğrudur. Miralay Sadık Bey&#8217;in, Sabetay Sevi üzerine latin alfabesiyle yazılmış ilk kitabın yazarı, Atatürk ve İsmet Paşa döneminde CHP&#8217;den mebus seçilen Alaettin Gövsa&#8217;nın amcası olduğu doğrudur. Osmanlı Hürriyet ve İtilaf Fırkası&#8217;nın önce ikinci başkanı(1911), sonra (1919) da reisi İttihatçı Miralay Sadık Bey, İttihat ve Terakki&#8217;de Siyonist etkisine olumsuz vurgu yapan muhafazakar bir siyasi kişiliktir. Soner Yalçın&#8217;ın kitabında &#8220;Dönmelerin Hakikati&#8221; isimli risalenin ise 1919&#8242;da Binbaşı Sadık Bey tarafından yazıldığı doğrudur. Ancak bu Sadık Bey, Miralay Sadık Bey değildir. 1919&#8242;da &#8220;Dönmelerin Hakikati&#8221; isimli risaleyi yazan Binbaşı Sadık, Avdeti-Müslüman bir subaydır. Sözü edilen risaleyi, dönmeler aleyhinde yazılan isimsiz bir risaleye karşı kaleme almıştır. Savaştan dönen yorgun ve yaralı bir subay olduğu belirtilen Binbaşı Sadık Bey risalesinde dönme olarak anılan insanları savunmuştur. Sabatay Sevi&#8217;nin Sultan 4. Mehmet tarafından &#8220;Aziz&#8221; olarak ünvanlandırıldığını ve inanmış bir mümin olduğunu vurgulamış, öteki risalade yer alan ithamları soru haline getirerek makul sayılabilecek ölçülerde bir bir cevaplamıştır. Dolayısıyla risalenin dönmelerin lehinde mi aleyhinde mi olduğu konusunda bir şüphe yok. Miralay Sadık Bey&#8217;in yeğeni İbrahim Alaettin Gövsa&#8217;nın kaleme aldığı Sabatay Sevi üzerine yazdığı kitap ise yakın zamanda sadeleştirilerek Anka Yayınları tarafından yayınlandı. </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Sabetaycı kavramını kim icat etti? </span></strong></p>
<p><strong></strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">1970&#8242;lere kadar Türk literatüründe &#8216;Sabetaycı&#8217; kavramı kullanılmamıştır. Sadece bir kitapta kullanılmış, bu ibare de Yahudi araştırmacıların kitaplarından alıntılanmıştır.  1919&#8242;daki kitaplı, risaleli tartışmanın ardından ikinci önemli tartışma 1924&#8242;de, hem de mübadelenin en canlı döneminde Karakaşzade Rüştü isimli bir Avdeti&#8217;nin TBMM&#8217;ne ve Atatürk&#8217;e yazdığı bir mektupla başlar. Bu mektup da Avdetiler aleyhinde, belki de Avdetilerin bir koluyla ilgili aleyhtar iddialardır. Öte yandan bu itirafların, ithamların gerçekte hangi nedenlerden ötürü yapıldığı esrarengiz kalmıştır. Bu iddialar zamanın basın organlarında yer alarak tartışmalara neden olmuştur. Ahmet Emin Yalman&#8217;ın çıkardığı Vatan gazetesinde bu iddialara cevap verilmiş, ayrıca Sabetay Sevi ve Avdetiler hakkında makaleler yayımlanmıştır. Kendisi de Avdeti bir aileye mensup olan Ahmet Emin Yalman&#8217;ın sahibi olduğu Vatan gazetesinin 11 Ocak 1924 tarihli nüshasında imzasız olarak yayınlanan &#8220;Tarihin Esrarengiz Bir Sahifesi&#8221; başlıklı yazıda Selanikli bazı esrarengiz zümrelerin kendilerini Türk ve müslüman toplumdan ayırdıkları, bu yüzden hafif bir infialle karşılaştıkları belirtilir, başka ülkelerde bu tür durumlarda daha şiddetli infiallerin olacağı vurgulanır. Aynı yazıda, Selanik&#8217;teki Kapancılar, Karakaşlar ve Yakubi olarak bildiğimiz üç Avdeti zümreden ikisinin teşkilat olarak çözüldükleri, diğer kalan zümrede ise enkaz halinde hurufat ve hususiyetler olduğu ifade edilerek, bu meselenin kati surette tasfiye edilmesi tavsiye edilir. Yazıda devamla söz konusu tasfiyenin, &#8220;Bu hükümetle değil, içtimai tazyik ve efkarı umumiyeden gelir&#8221; denilerek,  bu tür durumlarda mertçe ortaya çıkıp gerçek kimliklerini açıklamaları ve ayrı kalmak istediklerimi belirtmeye davet ediliyor, bunun da bir takibata  uğramayacağı vurgulanarak, &#8220;Türk camiası hakiki mahiyeti anlar ve ona göre hareket eder&#8221; deniliyor. Selanik&#8217;te aydın Dönmeler tarafından yayınlanan Gonca-i Edep mecmuası kendi mensup oldukları ailelerin sürdürdükleri adetleri köhnemiş oldukları için terkedilmesini ve Türk toplumuna karışılmasını savunuyordu daha 1900&#8242;lerde. </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span></p>
<p><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Basın kavgasında argüman oldu</span></strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Dönme tartışmaları gün gelmiş, basında bir güç kavgasının, bir siyasal çatışmanın parçası olabilmiştir. Mesala, Cumhuriyet&#8217;in sahibi Yunus Nadi ile Tan gazetesinin sahibi Ahmet Emin Yalman arasında çıkan çatışmada &#8220;dönme&#8221; ithamı en uç yorumlarla yapılabilmiştir. 22 Ekim 1937 tarihli Cumhuriyet&#8217;te Yunus Nadi, Yalman&#8217;ı hedef alarak, &#8220;Haydi, ben derebeyi ailesinden olayım. Ya sen kimsin? Tekirdağ&#8217;da kazığa kakılmaktan kurtulmak için selameti yalancıktan dinini değiştirmekte bulan Yahudi fesatçısı Sabatay Sevi&#8217;nin torunu değil mi?&#8221;  diyebilmiştir. Yunus Nadi, suçlamalarını 23 Ekim tarihli sayıda da sürdürmüş, &#8220;Tan gazetesi etrafında toplanmış olan Ahmet Emin&#8217;ler, Sabiha&#8217;lar Türk değildirler. Onların Türk isimleri altında başka ırklar, başka zihniyetler, başka hüviyetler saklıdır. Bunlar adına &#8220;Dönme&#8221; denilen ve Türklükle alakaları olmak ihtimali bulunmayan bir kavim ve kabilenin okudukları nisbette ifritleşmiş ferdleridir&#8221; diyebilmiştir. Dolayısıyla &#8220;Sabetaycılık&#8221; tartışmaları tek başına İslamcıların sebebiyet verdiği bir tartışma değildir. Ünlü Türkçü Nihal Atsız da pek çok yazısında Dönmeliğe atıflarda bulunur. Mesala Orhun dergisinin 12 Mart 1934 tarihli nüshasında Yunus Nadi&#8217;den aşağı olmamak üzere, &#8220;Yahudi iki türlüdür. Biri asıl Yahudidir, bu dilinden tanınır. Biri de Yahudi dönmesidir. Bu dilinden tanınmaz. Bunu tanımak için yüzünün mütereddit Yahudi hatlarına dikkatle bakmak lazımdır. Yahudiyle Yahudi Dönmesi&#8217;nin hiçbir farkı yoktur, Biri &#8216;biz Yahudiler&#8217; derse öteki de &#8217;siz Türkler&#8217; der&#8221; diyerek noktalar sözlerini. </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Üçüncü önemli tartışma da 1952&#8242;de yine Nazif Özge isimli bir Avdeti&#8217;nin İslamcı &#8220;Büyükdoğu&#8221; gazetesinde &#8220;Ben dönmeyim&#8221; başlıklı ifşaatlarıyla alevlendi. Tartışma Sebilürreşat dergisinde de dönmeler üzerine yazılan tefrika makalelerle devam eder. Bir süre soğumaya bırakılmış olan ve neredeyse unutulmuş bulunan Dördüncü önemli tartışma ise 1990&#8242;ların başında yine Avdeti&#8217;lerden olduğunu öne süren ve Musevi dinine kabul edilmek için hem Türkiye Hahambaşılığı hem de İsrail nezdinde büyük bir mücadeleye girişen Ilgaz Zorlu&#8217;nun 1990&#8242;ların başında başta &#8220;Tarih ve Toplum&#8221;, &#8220;Toplumsal Tarih&#8221; olmak üzere çeşitli dergilerde yazdığı yazılarla yeniden gündeme gelir. Açıkça söylemek gerekirse son yıllardaki Sabetaizm tartışmaları Ilgaz Zorlu&#8217;nun sözkonusu dergilerde kaleme aldığı makalelerle başlamış, bu tartışmalara sağdan soldan pek çok kişi katılmıştır. Zorlu da ilk makalelerinde &#8216;Dönme&#8217; ve &#8216;Dönmelik&#8217; tabirlerini kullanmış, bilahare İsrail&#8217;de Sabetay Sevi üzerine 1 yıl kadar araştırma yapmış, sonraki makalelerinde ise daha çok &#8216;Sabetaycılık&#8217; ve &#8216;Sabetaizm&#8217; kelimelerini kullanmaya başlamıştır. Uzun ve yorucu bir hukuk savaşından sonra Musevi dinine kabul edilen Zorlu&#8217;nun görüşleri, iddiaları, kavramları İslamcı olarak nitelendirilen yazarlar tarafından da kullanılmaya başlamış, buna daha sonra radikal sol kimlikli ünlü isimlerden Yalçın Küçük de büyük bir keyifle dahil olmuştur. Dolayısıyla müslüman çevrelerde &#8220;Avdeti&#8221;, &#8220;Dönme&#8221; olarak telakki edilen Sabetaycılık büyük ölçüde &#8216;gizli şebeke&#8217;, &#8216;örgütlü ideolojik ve ekonomik güç sahibi bir topluluk&#8217; olarak anılmaya anlaşılmaya başlandı. Ben burada Avdeti olarak tanımlanan dönme ailelerinin Cumhuriyet, Batılılılaşma, Laiklik vesaire gibi tartışmalar içindeki yerlerini es geçmek istiyorum. Çünkü bu bambaşka bir yazı konusu. Öte yandan &#8216;Sabetaistlerin Türkiye&#8217;ye aydınlığı getirdikleri&#8217; gibi tezleri çok iddialı buluyor, altının da boş olduğunu düşünüyorum. Türkiye&#8217;nin modernleşme, çağdaşlaşma, Batılılaşma seyri, Osmanlı imparatorluğunun görkemli gücünü yitirmesiyle ilgili bir süreçtir, başka dinamiklerle bağlantılıdır. Bunun aktörleri Osmanlı&#8217;nın her kökenden olmak üzere aydın-bürokrat sınıfıdır. Ki bu Batılılaşmacı, Modernleşmeci, Yenileşmeci aktörlerin içinde tekke mensuplarının sayısı azımsanacak ölçülerde değildir. </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span></p>
<p><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">&#8216;Sızma&#8217;  değil  &#8216;Katılma&#8217;</span></strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Sabetaycılık ya da Osmanlı son döneminde ortaya çıkan Dönmelik, aslında İttihat ve Terakki ile başlayan çok karmaşık bir dönemde yer yer tartışıldı, ama hiçbir  zaman başlı başına bir anti-kampanya haline getirilmedi. &#8220;Dönme&#8221; kavramının İttihat ve Terakki”nin çok taraflı koalisyon yapısı içindeki hizipleşmelerde, iktidar kavgalarında sıradan bir argüman olarak kullanıldığını görmekteyiz. Bu nedenle asıl tartışmalar Osmanlı döneminde değil, tam aksine Cumhuriyetin ilk yıllarında başladı, sonraki yıllarda da devam etti. Dolayısıyla Sabatay Sevi”nin ihtida ettiği, din değiştirdiği 1600”lü yıllardan 1900”lü yılların birinci çeyreğine kadar Dönmelik diye ciddi bir tartışma Osmanlı döneminde sözkonusu olmamıştır. Varolduğu söylenen tartışmalar, çatışmalar ise yine dönme olarak nitelendirilen topluluğun, ailelerin kendi arasında cerayan etmiştir, zaten bu da bir söylentiler dizgesinden ibarettir. İhtida meselesi Osmanlı imparatorluğu döneminde hep olagelen bir şeydir. Pek çok Yahudi müslüman olduğu gibi Polonyalısı, Rum&#8217;u, Macar&#8217;ı, Sırp&#8217;ı da hatta tek tük de olsa Fransız muhtedilerin varlığını biliyoruz, bu kişiler arasında paşa, sadrazam ve vezir olanların sayısı hiç az değil. Öte yandan muhtedilerin müslümanlığı da tartışma konusu edilmemiştir. (Bugün bile Türkiye&#8217;de en çok okunan Kur&#8217;an meallerinden birisi, Yahudi kökenli müslüman bir alim olan Muhammed Esed&#8217;in mealidir). Mevlevi dedelerinden Esad Dede, Müslüman-Türk camiasında itibarlı yerleri olan Mehmet Akif ve Tahir&#8217;ül Mevlevi başta olmak üzere pek çok isme hocalık etmiştir. Bu nedenle Esad Dede Avdeti olmasına rağmen hayırla yad edilen bir alimdir. Elbette bu gibi şahsiyetlerin konumunu, Soner Yalçın&#8217;ın Tempo dergisine verdiği söyleşide olduğu gibi, &#8220;Sabetaycılar İslama da sızdı&#8221; üst başlığıyla verilmesi doğru değildir. Bu sakat bir bakışaçısıdır. &#8220;Sızma&#8221; kelimesi Türkiye Komünist Partisi literatüründe de partiye sızan polis ajanları veya ajan provokatörler için kullanılan, kötü niyetliliği ifade eden bir kavramdır. Bu kavramı insanların inançlarını ve niyetlerini sorgulamaya yönelik olarak kullanmak aşırılıktır. Gerçekten de Avdetilerden müslüman camiada hayırla yadedilenlerin sayısı çok fazladır, bunu bir &#8217;sızma&#8217; olarak değil bir &#8216;katılma&#8217; olarak anlamak gerekir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Osmanlı dini çevrelerinde ilimde derinleşen kişiler, kökenlerine bakılmaksızın baştacı edilmişlerdir. Osmanlı döneminde Avdeti kökenli pek çok insan, Avdeti kökenli olmayan binlerce insan gibi, kendilerine en yakın buldukları tasavvufi yapılara mensup olmuşlardır. Bu bağlamda Bektaşilik, Mevlevilik, bazı Kadiri, Rufai, Rıfai, Celveti gibi diğer tarikatlere kıyasla daha serbest, daha geniş, daha hoşgörülü olduğu düşünülen tarikatler, Avdeti müslümanların ilgi gösterdiği tasavvuf grupları içerisinde yer almışlardır. Bunun bir sızma olduğunu iddia etmek için yorumdan çok güçlü kanıtlara ihtiyaç var. Diğer taraftan Avdetiler içinde, kültürel ve etnik kodlara sahip olmak dışında eski inançlarını şu ya da bu şekilde yaşayanlar varsa bile, bu tartışılması yahut itham edilmesi gereken bir şey değil, hoşgörüyle karşılanması gereken bir şeydir.  Elbette Sabatay Sevi hareketi kitlesel muhtedi olayı olması bakımından farklılık gösterir. Bu muhtediler içinde gerçekten müslümanlığı kabul edenler olduğu gibi görünürde inançlarını gizliden gizliye de olsa sürdürenler çıkacaktır. Bunun tartışmasını dönme din adamları yahut teologlar yapmalılar. </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Sonuçta bu bir inanç meselesidir ve oldukça spekülatif bir konu niteliği taşıyor.</span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span></p>
<p><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Herkes kendi kavgasında kullanıyor</span></strong></p>
<p><strong></strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Ilgaz Zorlu&#8217;nun açtığı Sabetayizm tartışmalarında pek çok gazeteci de yer aldı. Aydınlık gazetesi Cengiz Çandar&#8217;a dönme olarak hitap ederken, Hürriyetten Hadi Uluengin de Coşkun Kırca ile yaptığı bir kalem kavgasında Kırca&#8217;ya dönme hitabında bulundu. Liste bununla sınırlı değildir, Agos&#8217;tan Hırant Dink de 20 Ekim 2000 tarihli Agos&#8217;ta bir yazısında 1915&#8242;deki tehcir olaylarından söz ederken tehcirin arkasında Yahudi parmağı olabileceğine dair değinilerde bulunur. İttihat ve Terakki&#8217;nin kurmayları arasında Nazım Bey gibi Sabatay Sevi kökenli bir çok Yahudinin olduğu, 1915&#8242;deki tehcir kararında bu kişilerin önemli roller oynadığına ilişkin iddiları gündeme getirir. Musevi araştırmacı Rıfat Bali, Dönme ithamının çeşitli gerekçelerle çeşitli siyasi çevreler ve kişiler tarafından gündeme getirildiğini şu sözlerle dile getirir: &#8220;Siyasi tavırlarından ve düşüncelerinden dolayı kişilere yöneltilen eleştirilerde onların dini veya ırki kimliklerine vurgu yapılması, tarihi olayların ırki unsurları önplana çıkaran iddilarla açıklanması ırkçılığın ve ayrımcılığın en belirgin ve bilinen özelliklerinden biridir. Dini veya ırki kimliği bir silah veya tarihte yaşanan olayları açıklamak için bir araç olarak kullananların, kemalist ideolojinin önde gelen gazeteleri olan Cumhuriyet&#8217;in sahibi ve başyazarı Yunus Nadi ile Ulus yazarı Nurettin Artam&#8217;dan Kürt milliyetçilerine, Kürt milliyetçilerinden modernizmin ve kozmopolitizmin şampiyonluğunu elden bırakmayan Hürriyet köşe yazarı Hadi Uluengin&#8217;e, islamcılara bir hukuk profesörüne, bir insan hakları savunucusu ve nihayet bir gayrimislim gazeteciye kadar çok geniş bir yelpazeye yayılması oldukça dikkat çekicidir.&#8221;(Rıfat N. Bali, Musa&#8217;nın Evlatları Cumhuriyetin Yurttaşları, İletişim Yayınları) </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Rıfat Bali bir başka söyleşide bazı Dönme ailelerinin muhafazakar müslüman camianın tepkisini haklı olarak çeken davranışlarından söz eder. Onların aşırı laik uygulamaların müsebbibi olarak görüldüklerini ekler.</span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span></p>
<p><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">İşin içinde başka hesaplar mı var?</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span></strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Yahudi araştırmacıların literatürümüze armağan(!) ettiği Sabetayizm ve bu bağlamda yapılan tartışmalar, acaba, arkaplanında İsrail&#8217;in Musevi nüfusu artırmaya yönelik bir gizli niyetinin ürünü müdür? Artık bir yerde Türkiye toplumuna karışmış-istisnaları olabilir-, erimiş, Yahudi asıllı bir topluluğu çeşitli şekillerde deşifre ederek, onları hedef tahtası haline getirilmesini sağlayarak yeni bir politik tutunum mu edinilmeye çalışılmaktadır? Yoksa bu tartışmaların arkasında daha başka siyasal amaçlar, siyasal-ekonomik çatışmalar, hesaplaşmalar mı bulunmaktadır? Basında, ekonomide, siyasette, acaba bazıları bazılarını, bu tartışmalar üzerinden yıpratmak, tasfiye etmek niyetinde midirler? Acaba, spekülatif tartışmaları yürütenler bir takım çevrelerin değirmenine su mu taşımaktadırlar? Bir diğer husus ise, Müslümanlığı kabul ettikleri için Yahudiler tarafından affedilmeyen Avdetiler cezalandırılmak, rahatsız edilmek, canlarından bezdirilmek mi isteniyorlar. Yahudi fıkhında Musevilikten çıkanlarla ilgili hangi hükümler verilmektedir? Elbette bu sorunun muhatapları ilahiyatçılardır. 1919, 1924, 1952 yıllarında ve sonraki dönemlerde gündeme gelen Sabetaycılık tartışmalarının, acaba, ilk ikisinin Filistin&#8217;e Yahudi muhaceratının çok yoğun yaşandığı dönemlere, 1952 yılının da İsrail devletinin ilk yıllarına denk düşmesinin bir payı olabilir mi? Acaba Avdeti olarak nitelendirilen topluluklara bu ülkeye bağlılıklarının bedeli mi ödettirilmek isteniyor?  Yaşadıları ülkeye bağlılıklarının İsrail devletine bağlılığın üstünde olan Musevilerin cezalandırıldığı iddialarını dikkate alacak olursak, acaba, Musevi dinini terkeden topluluklar da mı aynı iddialara muhataptırlar? Doğrusu bu konuyla ilgilenenlerin bu soruları, bu kuşkuları gözardı etmemeleri gerekir. Neden, şu veya bu nedenle kendi kapalı yaşam tarzlarını sürdürmeyi yeğleyen bir topluluk, sanki mecburlarmış gibi, hem de kendi içlerinden çıkan bazı kişiler eliyle, kendilerini açıklamaya, deklere etmeye çağırılıyor? Türkiye&#8217;de her etnik topluluk bir ölçüde kendi kültürel kodlarını taşır, bazı ritüellerini yaşatır, bundan daha doğal ne olabilir. Önemli olan bu kültürel kodlar nedeniyle başka toplulukların yaşam tarzlarına, inançlarına bir dayatmaya gitmemek, ellerindeki ekonomik- politik güçleri tahakküm aracı haline getirmemektir. Bu noktada solcusu, milliyetçisi, dindarı, faili meçhul Sabetayizm tartışmalarına araştırmadan, irdelemeden, düşünmeden balıklama dalmamaları, birilerinin açtığı kanallardan gözü kapalı yürüyerek toplumda yeni bir düşmanlık ve çatışma dalgasının yayılmasına, amacı belli olmayan bir şekilde katkıda bulunmamaları gerek diye düşünüyorum. Belki de bunu amaçlayanlar, Leyla İpekçi&#8217;nin ifadesiyle yeni bir günah keçisi icat ederek kendi işlerini, kendi iç hesaplaşmalarını, topluma yeni bir düşmanlık ekleyerek yapıyor olabilirler. İşi, &#8220;Bu işi İslamcılara, şunlara bunlara bırakmamak lazım&#8221; gibi ciddiyetsiz, yakışıksız, altı boş tekerlemelere sığınarak, İslamcıların bile haya ettiği ölçüde tartışmaları sürdürmek safdillik değilse, bir art niyet ifadesidir.</span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span></p>
<p><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">&#8216;Sabetaycı&#8217;lığa sınıfsal analizle bakabilir miyiz? </span></strong></p>
<p><strong></strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Avdeti aileler özellikle Osmanlı son döneminden başlamak üzere nüfus ve güç sahibi olmaya, iktidara yakın durmaya, hatta etkilemeye başlamışlardır. Osmanlı yönetici sınıfına dahil binlerce aileye, Cumhuriyet döneminde, ticaret, sinema, sanayii, basın ve başka alanlarda ilerleyerek zenginleşen Avdeti aileleri de katılmıştır. Osmanlı ve Cumhuriyet döneminin en ünlü paşa ailelerinden birine mensup bir kişi, kendi dahil olduğu aileyi anlatırken, &#8220;Osmanlı devletinden kalma bir mutlu azınlığın biyografisi&#8221; ibaresini kullanır. Avdeti kökenli zengin aileler de sınıfsal ve kültürel olarak &#8220;Mutlu azınlığa&#8221; katılmışlar, sözkonusu mutlu azınlığın doğası gereği bütün niteliklerini taşımışlardır. Önceleri pek de devlet görevlerine sıcak bakmamış bulunan Avdeti aileler, İkinci Meşrutiyet döneminden itibaren günümüze kadar burada da yer almışlar, devletin siyasi rejiminin savunucuları olarak yer yer müslüman toplumu rencide eden uygulamaları savunmuşlardır. Ama bu, Avdeti kökenli olmayan radikal laik kişilikten çok da farklı değildir. Yeri gelmişken belirtmek gerek, nasıl ki Osmanlı döneminden kalma yönetici sınıfa dahil aileler, kendi aralarında dayanışma, kayırmacılık, içine girmişseler, elbette zenginleşerek bu azınlığa katılmış Avdeti aileler de kendi aralarında aynı tutumu sergilemişlerdir. Bu her güçlü ailenin yapageldiği bir şeydir. Her güçlü aile diğer güçlü ailelerle -en azından evlilik yoluyla-bağ kurmanın yanı sıra iktidar güçleriyle de ilişki kurma yoluna gider. Osmanlı yönetici sınıfından ayakta kalan zümreler Cumhuriyetle birlikte yeni sürece de kolayca ayak uydurmuş, cumhuriyetin elitleriyle, bürokrasisiyle güçlü bağlar kurabilmişlerdir. Sermaye ve iktidar arasındaki ilişkileri analiz edecek değiliz. Sadece değiniyoruz. Öte yandan yeni cumhuriyet elitleriyle en kolay ilişkiyi de Batılı yaşam tarzına açık olan yapıları gereği elbette dönme aileleri kurabilmiştir. Türk burjuvazisinin devlet eliyle serpildiğini, devletin güçlü kanatları ve zengin imkanlarıyla oluştuğunu, hala da bazı sermaye çevrelerinin devletten beslenmeye devam etmeye çabaladıklarını da biliyoruz. Sanırım Türkiye&#8217;deki en önemli sorun, devlet sınıfları ve zümreleriyle, geniş halk yığınları arasındaki çelişkide temelleniyor. Demokrasi, bir ölçüde devlet olanaklarının halka eşit dağıtılmasını kolaylaştırıyor. Osmanlı&#8217;da reaya adı verilen halk zümreleri çok partili sistemle birlikte iktidara, devlete ve onun bürokrasisine katılıyor, çelişki ve çatışma buradan doğuyor. İşte bu noktada ellerindeki gücü reaya ile paylaşmak istemeyen güçler, demokrasiyi yer yer kesintiye uğratarak bu süreçten daha güçlü çıkmaya çabalıyorlar. Mücadele edilmesi gereken budur.</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Biyografi çalışmalarının handikapları </span></strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Ben Sabataycı araştırmacısı değilim. Siyasi biyografilerle uğraşan bir gazeteciyim. Bu konuda dört kitap yazdım, ilk kitabım Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer&#8217;i konu alan Köşkteki Hakim, ikincisi Kemal Derviş ve 300 yıllık ailesini anlatan Reformun Dervişleri, üçüncüsü işadamı Üzeyir Garih&#8217;i anlatan Öldüren Sır: Sıradışı Bir Musevinin Sıra Dışı Öyküsü&#8221;, son olarak da İsmail Cem&#8217;i ve ailesini anlatan İsmail Cem: Selanikten İstanbula Bir Ailenin Biyografisi&#8221; dir. İpekçilerle ilgili kitabım 2002 Ekim’inde yayınlandı. Bu bağlamda yapılan ilk çalışma sayılabilir. Kitaplarıma konu olan portreler, bir gazetecinin ilgi alanı içerisine doğal olarak giren siyasi kişiliklerdir. Yine doğal olarak İsmail Cem&#8217;i incelerken mensup olduğu aileye ilişkin bilgiler de yer almış, bu bağlamda son yıllarda çokça tartışıldığı için &#8220;Sabetaizm&#8221; konusuna da gerektiği kadar olmak üzere kısaca değinilip geçiştirilmiştir. Bu konuda da zorlama yorumlardan çok, İlber Ortaylı gibi bilim adamları ve Avdeti kökenli bir aileye mensup bir aydın olan Halit Refiğ&#8217;in anlatımlarına yer verdim. Elbette bir siyasi kişiliğin oluşumunda aile bağları, çevresel faktörler, eğitim, son derece önemlidir. Bu doneler konu aldığımız siyasi kişiliğe ayna tutmamıza, onu anlamımıza, kritik etmemize yardımcı olurlar. Bir iki bilgi hatası dışında kitabım belgelere dayalıdır, yorumlara değil. Bu nedenle bazı internet sitelerinde  yer alan sayfalardaki Sabetaycılık araştırmaları çerçevesinde, benim çalışmalarıma bağlamından koparılarak değinilmiş olması, kitapta yer alan kimi bilgilerin spekülatif amaçlı olarak kullanılmasından başka bir şey değildir. Bunun dışında Sabetaycılık tartışması herhangi bir gazeteciyi, bir aydını, bir yurttaşı ne kadar ilgilendiriyorsa beni o kadar ilgilendiriyor. Eğer bir çok araştırmacının iddia ettiği ölçülerde bir &#8220;gizli şebeke&#8221; sözkonusu ise, bu şebeke ülkedeki siyasal sorunlara demokratik mekanizmalar dışında müdahil oluyorlarsa bunun ortaya çıkarılması yargıya düşen bir ödevdir, gazeteciler savcı ve yargıç değillerdir. Sabetaycılık&#8217;ı araştırmak, teologların, kültür ve sosyal tarihçilerinin, din sosyologlarının işidir. Son olarak söylemek gerekirse, Sabetaizm-Sabataycılık tartışmalarını anti-semitik bir akım haline dönüştürmeden, kendi bağlamı içinde, kimseleri rahatsız yahut rencide etmeden sürdürmek gerekiyor. Her cemaat, milliyet, topluluk, aile içinden değerli insanlar da çıkar kötü niyetliler de. Bir kişi yüzünden bir aileyi, bir topluluğu rencide etmek hakkaniyet ilkesine sığmaz.</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"> </span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"> </span></p>
<p><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span></strong><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">&#8216;Dönmeler&#8217; yahut &#8216;Sabetaycılık&#8217; tartışmalarına bir katkı denemesi &#8211; II </span></strong><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"> </span><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Abdullah Muradoğlu</span></strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"><br />
<a href="mailto:amuratoglu@yahoo.com">amuratoglu@yahoo.com</a> </span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"> </span></p>
<p><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Efendi&#8217;de ilk göze çarpan yanlışlar </span></strong></p>
<p><strong></strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Osmanlı ve Cumhuriyet dönemindeki Sabetayizm tartışmalarını özetledikten sonra Soner Yalçın&#8217;ın Efendi kitabını ilk elden rastgeldiğimiz bazı bilgi yanlışlıklarına değinmek istiyorum. Soner Yalçın, 1904-1905 yılları arasında Kudüs mutasarrıfı Ahmet Reşid Rey&#8217;in, Siyonist bir şirketten vilayetin vergi açığını kapatmak için borç aldığı için görevden alındığı söyleniyor. Oysa Ahmed Reşid Rey, bu görevinin akabinde, bir ay kadar sonra valiliğe terfi ediyor. Öte yandan Ahmet Reşit Rey, İttihat ve Terakki”de siyonist etkiye savaş açan Miralay Sadık”ın da yer aldığı Hürriyet ve İtilaf Fırkasının kurucuları arasındadır. Soner Yalçın, Reşit Rey&#8217;in neden Rey soyadı aldığını da irdeliyor. Rey, İspanyolca kral demekmiş, ama başka birşey daha var, Rey, Arapça&#8217;da da içtihat anlamında kullanılıyor. Bu yüzden Hanefi mezhebi &#8216;rey ekolü&#8217; olarak adlandırılır. Bundan ne çıkar.</span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Soner Yalçın, &#8220;Adnan Menderes”in babası aslen Mora&#8217;lıydı. Köklerinin Kerkük Süleymaniyeden geldiği söyleniyor&#8221; dedikten sonra &#8220;İsmail Efendi&#8217;nin Kürt olduğu hemen akla gelebilir&#8221;, diyor, ama Kürt olması önemli değil Soner Yalçın için, çünkü takip eden satırlarda XX yüzyıla kadar Mezepotamya&#8217;da Süleymaniye ve Kerkük başta olmak üzere çok sayıda Kürdistanlı Yahudi olduğuna dair bazı kaynaklara atıfta bulunuyor. Yalçın, Barzaniler&#8217;in Yahudiliği yahut Yahudi Kürtler başlıklı spekülatif iddiaları da bir şekilde Kürt Bedirhaniler&#8217;e ekleyerek aynı kervana katılıyor. Bunu da Menderes&#8217;in Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu&#8217;nun Bedirhani&#8217;lerle hısımlığı konusunu irdelerken yapıyor. Yalçın Küçük&#8217;ün Bedirhanilerin Yahudiliği konusundaki iddiasına atıfta bulunuyor, &#8220;Bedirhanileri Kürt bilirdik&#8221; dedikten sonra da Kuzey Irak&#8217;ta bir zamanlar Yahudilerin bulunduğunu söylemekten kendini alamıyor. Bir zamanlar bir yerlerde Yahudilerin yaşaması, bu yerlerden Türkiye&#8217;ye gelen insanları Yahudi itham etmek için yeterli neden olsa gerek.  Soner Yalçın, Efendi kitabında pek çok isim için de yapıyor. </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Mesela Efendi&#8217;de yer alan şu satırlara bakalım, &#8220;İbrahim Ethem&#8217;in annesi Fitnat hanımın babası Katipzade Mehmet Efendi”nin soy ağacının 1724”e kadar uzandığı , daha ötesinin bilinmediği belirtiliyor. Soy ağacının en başında  el Hac Mehmet Efendi var, İzmire mütesellim, vergi toplama memuru olarak geldiği sanılıyor, ama nereden geldiği bilinmiyor…&#8221; </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Soner Yalçın, İbrahim Ethem&#8217;in kayınpederi Tireli Hacı Ali Paşa&#8217;nın Kırım&#8217;dan Kafkasya&#8217;dan geldiğine ilişkin söylentilere yer verirken bir aşırı yoruma daha girişiyor,  Kırım&#8217;da ve Kafkasya&#8217;da bir zamanlar Yahudilerin yaşadığından söz ediyor . Sonra da &#8220;Hacı Ali Paşa Kafkas Yahudisi olabilir mi? Bu konuda elimizde  yeteri kedar bilgi ve belge yok&#8221; diyor. ? Bununla yetinmiyor Yalçın, Tire&#8217;de de bir dönem Yahudilerin yaşadığını ekliyor. Yahudi bağlantısı kurulsa rahata erilecek sanki. Böyle bir hava hissediyor okur. Yalçın, Kırımlı Ali”nin dağdan inerek dul bir çiftlik sahibi kadınla evlenmesini iyice sorguluyor, &#8220;Dul kadın Türk ve müslüman mıydı yoksa Rum ya da Yahudi miydi? Dul kadının kimliği hep büyük bir sır olarak kaldı&#8221; diyor. Oysa değerli araştırmacı Dr. Sabri Yetkin, Toplumsal Tarih&#8217;te yayınlanan &#8220;Yetim Adnan Menderes Bey!in Arazi Sorunu&#8221; başlıklı bir makalesinde Tireli Hacı Ali Paşa&#8217;nın yaşam öyküsünden söz ederken, &#8220;Hacı Ali Paşa anlatıya göre, silahlı olarak dağlarda dolaşıp, zamanla bazı toprakları ele geçirip, ağa, bey, sonra da padişahın bir fermanıyla sivil paşa olmuştur. Böylesi bir anlatı, Anadolu&#8217;da aniden sivrilen bütün toprak ağalarının hikayelerinden birisidir. Bu tür ağalar, hemen daima geçmişleri pek bilinmeyen kaynaklardan gelirler. Hiç yoktan gelirler. ilk önce şanslarını şu veya bu yolda denerler, hatta biraz dağlarda dolaşırlar. Bunların asıl kabiliyetleri de ondan sonra meydana çıkar. Dağlar, taşlar, ovalar hep onun olur. Yeni bey için her yol meşrudur. Ama bu yayılma sırasında birçok düşmanlar da edinilir. Nihayet bu düşmanlar birgün bir yerde beyin yaşamına son verirler. Ama beyin ardından gelenler, bu toprağı ellerinde tutarlar ve kendileriyle çevre arasında, sürekli çekişmeli bir yaşam, yıllar hatta nesiller boyu sürer.&#8221; der. </span></p>
<p><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Bağlamlar biribirine karışıyor </span></strong></p>
<p><strong></strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Adnan Menderes&#8217;in dedesi Haci Ali Paşa Tire ve yöresinde büyük nüfuz sahibi bir eşraftı. Yöredeki eşkiya çeteleri nedeniyle asayiş sağlamakta güçlük çeken Osmanlı Hükümeti&#8217;nin bu konuda Haci Ali Paşa&#8217;nın nüfuzundan yararlandıkları ve pek çok konuda ondan yardım istediği biliniyor. Öte yandan yöredeki eşkiyaların dağdan düze indirilmesinde de Ali Paşa&#8217;nın aracılığını istedikleri kayıtlarda geçmektedir. Çakırcalı Ahmet Efe&#8217;nin düze indirilmesi Ali Paşa sayesindedir. Uluslararası ticaretin yoğun olduğu Ege bölgesinde eşkiyalık sıradan bir dağa çıkma ve sıradan bir asayiş olayı değildir. Bir iktidar ve rant kavgasının karmaşık yapısı içindedir. Yerel eşraf, tüccarlar, yabancı devlet temsilcilikleri, hatta valiler işin içindedirler. Hacı Ali Paşa&#8217;ya sivil paşa ünvanı verilmesi Doğudaki asayiş olaylarını kontrol altına almak amacıyla Kürt ağalarına nasıl Osmanlı tarafından paşa ünvanı verilmişse Haci Ali Paşa&#8217;ya da aynı gerekçelerle bu ünvan verilmiştir. Bunun bir sürece bağlı olması da gerekmemektedir. İkinci Abdulhamit tahta çıktıktan sonra Hacı Ali Paşa saray ile ilişkisini geliştirmek için Rus harbi sırasında hem bazı önemli eşkiya çetelerini düze indirmiş hem de başta Tire ve Ödemiş olmak üzere yörede gönüllü birlikler oluşturmuş, dağdaki çeteleri de düze indirerek dahil etmiştir. Bu gönüllü birlikler Ruslara karşı savaşmışlardır. Soner Yalçın,  Hacı Ali Paşa&#8217;nın kaç yıl içinde Paşa va Hacı ünvanını aldığını merak ediyor  Cevabı çok basit, Sivil paşalık unvanını Sultan dilediğine, istediği zaman veriyor. Padişahın iki dudağının arasındaki bir iş. Kim engelleyebilir, kim sorgulayabilir. Mesala damatlar otomatikman sivil paşa ünvanı aldıkları gibi, Sarayın aristokrasisine uygun görevlere de tayin ediliyorlar. Hacı&#8217;lık ünvanı almak için ise sadece Hacca gitmek yetiyor. Yedi kez Hacca gidenler El Hac ünvanı alıyorlar. Bu noktada Hacı Ali Paşa&#8217;nın serveti ve gücünün kaynaklarını bu yazının dışında bırakmak gerekiyor. Konu, Osmanlı&#8217;da toprak mülkiyeti içinde yer alır. Yalnız şu söylenebilir, tasarrufu Sultan&#8217;a ait olan araziler keyfi olarak bir kişiye verilebiliyor, geri de alınabiliyor. </span></p>
<p><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Menderes&#8217;in &#8216;tuhaf&#8217; ilişkisi mi yazarların tuhaf yaklaşımı mı? </span></strong></p>
<p><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span></strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Soner Yalçın&#8217;ın Menderes&#8217;in babası İbrahim Ethem”in sertliğiyle bilinen Hacı Ali Paşa&#8217;nın kızı Tevfika&#8217;yı kaçırmasını da pek akla uygun bulmuyor, &#8220;Aşkları ve kaçışları akla uygun değil&#8221; diyor  ve ekliyor, &#8220;Bir sır var.&#8221; Anadolu&#8217;nun pek çok yerinde sıklıkla rastlanabilen basit bir kız kaçırma vakasının bu tarz bir yorum içinde sunulması eşine az rastlanır bir yorum. Soner Yalçın, Adnan Menderes&#8217;in neden Alipaşazade Adnan ismini taşıdığını da sorguluyor. Aslında cevap basit, babasını ve annesini küçük yaşta kaybediyor ve doğal olarak dedesinin, paşa dedesinin adıyla anılıyor, bu kadar abartmaya gerek yok. </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Soner Yalçın,  Atatürk&#8217;ün Tevfik Rüştü Aras”a neden önce Uygur sonra Aras soyadını verdiğini sorarken şöyle der, &#8220;Nedeni ailesinin Kafkas göçmeni olması mıydı yoksa bir sır mı var?&#8221;. Okura verilen mesaj açık. Soner Yalçın devamla  Kafkasya&#8217;da yahudi toplulukları bulunduğunu yazar. Oysa Atatürk&#8217;ün, ulusçuluk yaklaşımı nedeniyle arkadaşlarına, eşine dostuna böyle soyadları verdiği bilinir. </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Yalçın, &#8220;Adnan , neden arkadaşı Ethem Menderes&#8217;in soyadını aldı?&#8221; dedikten sonra Berrin Menderes&#8217;in bu soyadı meselesinden ötürü Ethem Menderes&#8217;i sevmediğini kaydediyor. Ve devam ediyor, “Peki   kişi en sevdiği arkadaşının soyadını aradan iki yıl geçince mi sever? Adnan Menderes ile Ethem Menderes arasındaki ilişkiyi bugüne kadar kimse anlayamamıştır&#8221; diyor. İki yıl sonra 5 yıl sonra, ne çıkar bundan. Ayrıca, Menderes&#8217;in yakın arkadaşı, yoldaşı Ethem Menderes&#8217;in ismi de İbrahim Ethem Menderes&#8217;tir. Bay Yalçın&#8217;ın anlayamadığı ilişki, kendisiyle söyleşi yapan gazeteciler tarafından da sıklıkla gündeme getirildi, Hürriyet&#8217;ten Ayşe Arman(Hürriyet Pazar, 2 Mayıs 2004), &#8220;Adnan Menderes eşcinsel miydi&#8221; sorusunu söyleşinin başlığına taşırken, CNN&#8217;den Cüneyt Özdemir de hem Haftalık dergisinde hem Radikal Kitap&#8217;ta Ethem Menderes ve Adnan Menderes arasındaki, -böyle pek çok örnek bulunmasına rağmen- derin dostluk ilişkisini &#8220;tuhaf bir ilişki&#8221; , Bir &#8216;garip&#8217; ilişki cümleleriyle tırnak içine alma gereği hissetmiş. Ayşe Arman &#8220;Adnan Menderes&#8217;in eşcinsel olduğu kanıtlanabilecek durumda mı?&#8221; derken, Soner Yalçın, &#8220;Ben öyle birşey yazmadım. Eşcinseldir demedim&#8221; demektedir. Ama nedense pek çok gazeteci Yalçın&#8217;ın ben öyle birşey kastetmedim demesine rağmen, ki bu gazeteciler Yalçın&#8217;ın çok çok yakın arkadaşları olmasına ve kitabın yazım sürecinde bulunduklarını açıklamalarına karşın bu ilişkiyi tırnak içine alma gereği hissettiler. Elbette sağduyulu olduklarını yaptıkları programlardan bildiğimiz meslektaşlarımızın yazdıklarından sonra Efendi kitabını didik didik ederek Menderes&#8217;in cinsel yaşamına dair cümleler arayanların haddi hesabı yok. Öte yandan Yalçın, Kurtuluş harbi sırasında 20-22 yaşlarında genç bir delikanlı olan kolej son sınıf öğrencisi Adnan Menderes&#8217;in İstiklal Madalyası almasını da irdeliyor, Menderes&#8217;in önemli hiçbir Kuvvacı teşkilatta yer almadığını, kurucularından olduğu belirtilen Ayyıldız adıyla bir millici çetenin varlığı hakkında da ciddi bir bilgi olmadığını ifade ediyor. Menderes&#8217;in İstiklal Savaşı&#8217;na katılarak madalya almasını naklettikten sonra da, Ankara Hükümeti&#8217;nin savaşa katılmayanların İstiklal Mahkemeleri&#8217;nde yargılanacaklarına dair bir kararı nakletme gereği duyuyor.  Bu karar olmasaydı Adnan Menderes savaşa katılmayacaktı demek istiyor Soner Yalçın. Ve çok zorluyor gazeteciliğinin sınırlarını. Menderes, Kolej son sınıf öğrencisi iken 4 Aralık 1916&#8242;da askere alındı, 15 Aralık 1917&#8242;de Zabit Vekili (Asteğmen) rütbesine yükseltildi, 30 Ekimde terhis oldu. İstiklal Savaşı&#8217;nda 6 Ekim 1920&#8242;de yeniden askere alınarak Aydın Askerlik Şubesinde görevlendirildi. 1 Eylül 1921&#8242;de Şube İnzibat Subaylığına atandı. 1 Mart 1922&#8242;de Menderes Bölgesi Komutan Yaveri oldu. Zaferden sonra 1 Eylül 1922&#8242;de Teğmenliğe yükseltildi. 1&#8242;inci Kolordu II. Şube, İstihbarat Şubesi ve İzmir Sansüründe hizmette bulundu. </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">1 Ağustos 1923&#8242;te terhis edildi. Milli Savunma Bakanlığı&#8217;nın web sayfasında yer alan bilgilerden de anlaşıldığı gibi, Menderes, fonksiyonu ne olursa olsun, 17 yaşında iken askere alınmış, 1918&#8242;de terhis edilmiş. İkinci kez 1920&#8242;de askere alınarak 1923&#8242;de terhis edilmiş. Menderes savaşa katılmak istemeseydi, zengin ailelere mensup pek çok akranı gibi savaş yıllarını yurt dışında bir okulda  geçirebilirdi.</span></p>
<p><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Soyağaçlarının kökü nereye kadar gider? </span></strong></p>
<p><strong></strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Soner Yalçın, &#8220;Evliyazadelerin kızı Naciye Yemişçizade İzzet Efendi ile evlendi. Bu evlilikten Berin Menderes dünyaya geldi&#8221; diyerek, Yemişçizade&#8217;lerin Sabatayist olup olmadıklarını irdeliyor, ama elde delil yok. Evliyazedelerin kendisi hakkında zaten delil yok. Yorum var. Selanik kökenli ailelerle evlilik yoluyla kurulan bağlar nedeniyle Evliyazadelerin, Katipzadelerin, dolayısıyla Adnan Menderes&#8217;in Sabetayist olduğunu söylemek zorlama yorumdur. Yalçın, &#8220;Uşakizadeler de Sabetayist miydi? Bu da bir sır&#8221; diyor. Ne Evliyazadelerin ne Katipzadelerin ne Uşakızadelerin Yahudi asıllı olduklarına ilişkin hiçbir ciddi kanıt yoktur. Ama bu ailelerden Selanik kökenli ailelerle evlilik yapanlar vardır. Soner Yalçın bu aileleri &#8216;Sabetaycılar&#8217;a bağlamak isterken yine aşırı ve keyfi yorumlara başvuruyor. Mesala Uşakizadelerden söz ederken, Uşak&#8217;ta bir zamanlar bir Yahudi topluluğun yaşadığından bahsediyor. Bunu defalarca yapıyor. Konumları gereği yahudiler pek çok ülkede, şehirde, kasabada yaşamışlardır. Evliyazadelerin Katipzadelerin 300-400 yıllık bir aile silsilesine sahip oldukları, ondan ötesinin sır olduğunu ima ediyor. Burada, 1600&#8242;lü yılların sonlarında İzmir&#8217;de Yahudilerin varlığından, yanı sıra Sabatay Sevi taraftarlarının din değiştirdiklerinden söz etmeyi unutmuyor. İma çok açık. Oysa bu çok doğal, bugün pek çok ünlü ailenin bile Cumhuriyet öncesi tarihi yoktur, her biri köylü/çiftçi çocuğudur. Ama aynı ailelerin yüzyıl ya da 200 yıl sonraki kuşakları büyük büyük dedeleri hakkında epey bilgi sahibi olacaklardır. Bugün milyonlarca insan, kendi kökleriyle ilgili olarak bir yüzyıl bile geriye gidememektedir. Eğer Yalçın&#8217;ın kullandığı kıstası kabul edecek olursak, hepimizin geçmişi bir &#8217;sır&#8217; örtüsü altındadır.  Oysa dini literatürde bütün insanlar, eninde sonunda &#8220;Ademin çocukları&#8221;dır. </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Soner Yalçın, İzmir İktisat Kongresi&#8217;ni anlatırken Atatürk&#8217;ün katılanlara, &#8220;Efendiler&#8221; tabiri kullanmasını başka şekilde yorumluyor. &#8220;Efendi, Dönmelere verilen bir ünvandır&#8221; görüşünden yola çıkıyor. Atatürk sözde İzmir&#8217;deki dönme işadamlarına hitap ediyor Oysa bu doğru değil. Osmanlıda Efendi kelimesi daha çok belli statü sahiplerine verilen bir isimdir, zenginlik ve kentliliği ifade eder. Öte yandan Atatürk&#8217;ün ölümüne kadar, Ankara&#8217;da, Konya&#8217;da, Meclis&#8217;te, şurda burda çeşitli kesimlerden insanlara yaptığı konuşmaların neredeyse tamamında &#8220;Efendiler&#8221;, &#8220;Arkadaşlar&#8221; ibaresi sıklıkla kullanılmaktadır. Dolayısıyla &#8220;Efendiler&#8221;den başka anlam çıkmaz. Osmanlı sistemi içinde kul tabir edilen insanlara Cumhuriyetin insan tipini ifade eden, hak ve hukuklar bakımından eşit statü veren &#8220;Efendi&#8221; kullanılmıştır, hepsi bu. </span></p>
<p><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Mareşal Çakmak neden Musevilere yardım etti </span></strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Soner Yalçın kitabında, benim &#8220;Türkeş&#8217;in Gizli Dünyası&#8221; isimli yazı dizimi özetleyerek bazı yargılarda bulunuyor ve dizimi yanlış bir bağlama yerleştiriyor. Yalçın, Mareşal Fevzi Çakmak ve Arusi Şeyhi Ömer Fevzi Mardin&#8217;in ikinci dünya savaşı yıllarında ve Varlık Vergisi döneminde neden Türk Musevilerine yardım eli uzattıklarını sorguluyor, &#8220;Neden Museviler&#8221; diyor. Oysa Mareşal Çakmak kadar pek çok insan Musevileri Ehli Zimmet olarak görür, hak ve hukuklarının garanti ve güvence içinde olmasını destekler. Osmanlı&#8217;dan yana bu böyle gelmiştir. Aynı anlayış farklı biçimler alsa da Cumhuriyet döneminde de devam eder. Ömer Fevzi Mardin de bazı kitaplarında Museviliği ve Musevileri hem ilahi din olması hem de ehli zimmet bağlamı içinde irdeler. Çakmak ve Mardin&#8217;in neden Musevilere yardım ettikleri çok açıktır, gerçekten de varlık vergisinin en ağır bedelini Museviler ödemişlerdir. Doğal olarak ilahi bir dinin mensupları olan Museviler bir başka ilahi din olan İslamın dindarlarına sığınırlar. Dönemin şartlarında sığınılabilecek başka bir sine bulunmamaktadır. Osmanlı Devleti, İspanya&#8217;da engizisyon mahkemeleri tarafından inim inim inletilen Yahudileri hangi nedenlerle ülkesine getirtmişse, Mareşal Çakmak ve Ömer Fevzi Mardin de aynı nedenlerle hareket etmişlerdir. Ayhan Aktar&#8217;ın İletişim Yayınları&#8217;ndan çıkan &#8220;Varlık Vergisi ve Türkleştirme Politikaları&#8221; isimli çalışmasında görüldüğü gibi, o dönemde satılan gayrimenkullerin yüzde 39&#8242;u Musevilere, Yüzde 29&#8242;u Ermeni&#8217;lere, yüzde 12&#8217;si Rum&#8217;lara, yüzde 5&#8242;i yabancılara, yüzde 0.3&#8242;ü diğer azınlıklara(Bulgar ve Rus gibi), yüzde 0.8&#8242;i ise  müslümanlara aittir. Varlık Vergisi döneminde İstanbul Deftardarı olan Faik Ökte&#8217;nin &#8220;Varlık Vergisi Faciası&#8221; adlı kitabında verilen dökümlerde ise varlık vergisi mükelleflerinin yüzde 7&#8217;si müslüman, yüzde 83&#8217;si gayrimüslim ve yüzde 10&#8242;u &#8216;diğer&#8217; olarak yer almıştır. Öte yandan bir diğer husus da, Varlık Vergisinde mükellef Dönmeler (D) cetveli olarak kategorize edilmişlerse de uğradıkları mağduriyet gayrimüslimlere kıyasla hiç mesabesindedir. Aşkale sürgünlerinin listesi incelediğinde Dönmelerin sayısının hiç denecek kadar az olduğu, belki hiç olmadığı görülecektir. Öte yandan İş Bankası gibi büyük bir devlet bankası bazı Dönme işadamlarına krediler açarak bu mağduriyeti ucuz atlatmaları sağlanmıştır. Bu nedenle hem Osmanlı hem dindar kişilikleriyle bilinen Çakmak ve Mardin&#8217;in Varlık Vergisi yüzünden birinci sırada mağdur olan Musevilere yardım elini uzatmaları Türk-Müslüman örf ve adetinin gereği olarak anlamak daha doğru bir yorum gibi geliyor bana. &#8220;Reformun Dervişleri: Halil Hamit Paşa&#8217;dan Kemal Derviş&#8217;e 300 yıllık Bir Ailenin Biyografisi&#8221; isimli kitabımda, Derviş ailesinin neredeyse bütün bağlantılarını vermiş olmamıza rağmen, hala Derviş&#8217;in Sabataistliği iddia ediliyor. Hiçbir ilgisi bulunmamasına rağmen Kemal Derviş ile Sabiha Sertel, Neşet Deriş, Celalettin Deriş(Derviş olarak geçiyor bazı kayıtlarda) arasında akrabalık tesis ediliyor. Ama bu akrabalık bağını gösteren bağlantı verilemiyor. Kemal Derviş&#8217;in  içinde yer aldığı politik bağlama karşı olmak başka şey, Sabataist olduğunu ısrarla savunmak ayrı birşey. Buna rağmen Derviş&#8217;in Sabataist olduğu yazılıp duruyor. Bu mantıkla bakılırsa Derviş soyadı taşıyanlar Sabetaisttir. Bu ne derece bilimsel yaklaşımdır? Bir insanın politik/ekonomik görüşlerinin kötü olduğunu söylemek için Sabetaist olduğunu öne sürmek gerekmez. Bu başka bir bağlamda tartışılmalı. Bir zamanlar sisteme karşı hareketleri nitelemek için &#8220;kökü dışarda&#8221; tabiri kullanılırdı. Şimdilerde bunun yerini &#8220;Sabetayizm&#8221; almış görünüyor.</span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Böylece, konu sol hareket mi kökünü bağlayın Sabetayizme, İslamcılık yahut herhangi bir tarikat mi eklemleyin Sabetayizme, sağcılık mı Sabetayizme bulaştırın olsun bitsin mi denilecek? Bu mantıkla her harekete, yapıya Sabetayizm yaftası vurulabilir. Bu tehlikeli mantığın insanı götüreceği yer örtülü bir &#8216;Mc Carthyizm&#8217;den başka bir yer olamaz</span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[“Sabetay Araştırmaları” Üzerine]]></title>
<link>http://kendihalinde.wordpress.com/2006/11/30/%e2%80%9csabetay-arastirmalari%e2%80%9d-uzerine/</link>
<pubDate>Thu, 30 Nov 2006 13:38:49 +0000</pubDate>
<dc:creator>kendihalinde</dc:creator>
<guid>http://kendihalinde.wordpress.com/2006/11/30/%e2%80%9csabetay-arastirmalari%e2%80%9d-uzerine/</guid>
<description><![CDATA[ “SABETAYİZM ARAŞTIRMALARI” ÜZERİNE Okuyucu bilmeli ki: Bugün “Sabetayizm”, “Sabetay desifresi”, “Kr]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><span style="font-family:Times New Roman;"> <span style="font-size:18pt;font-family:'Times New Roman';">“SABETAYİZM ARAŞTIRMALARI” ÜZERİNE </span></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;">Okuyucu bilmeli ki: </span><span style="font-family:Times New Roman;">Bugün “Sabetayizm”, “Sabetay desifresi”, “Kripto Yahudi”, “Kripto İbraniler” vesaire isimleri altında yapılan çalışmaların, özellikle son yıllarda basılmış olanları ile matbuatdan daha tesirli ve “fısıltı gazetesi”nin somutlaşan hali gibi olan İnternetdeki yayınlar, söylenegeldiği gibi bilimsel çalışma değil POLİTİK TEZGAHTIR! </span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><img style="width:310px;height:242px;" src="http://www.memlekethaber.com/foto295_185/2006/8/17943yalcinkucuk.jpg" alt="kk" width="310" height="242" align="middle" /></span><span style="font-family:Times New Roman;">İsim vermek gerekirse, Yalçın Küçük (ki, ben ona katıldığım tartışma grubları ve forumlarda “Küçükeynlerden Yalçın” diyordum ve bundan sonra da böyle geçecek) ile Soner Yalçın(Küçükeynlerden Soner) ve Halid Özkul ile internet “alemi”nin onlarca takma isim kullanan ismi lüzumsuz üç-beş kisisinin yaptıkları bu meyanda değerlendirilmelidir. <!--more--></span><span style="font-family:Times New Roman;">Evvela şunu söylemek isterim ki, Avdetîler, “3000 AİLE”nin tamamını oluşturmamaktadırlar; bunlar, muhtelif inanca sahip kişilerden oluşan bu topluluğun içindeki –tesirleri şu veya bu kadar olması ayrı bir mesele- grublardan bir grubtur; bu mânâda da söylenmesi gereken, “3000 AİLE”NİN ORGANİZE BİR SUÇ TEŞKİLATI OLDUĞUDUR! </span><span style="font-family:Times New Roman;">İsmine “onomastik-isimbilim” dedikleri nesne ile “Sabetayist-İbrani avı”na çıkan “Küçükeyn taifesi” ve günümüzün “Karakaşzade Rüşdü”su olma sevdalısı tipler, ne kadar “bilimsel faaliyetde bulunuyoruz” deseler de yaptıkları “Büyük Ortadoğu Projesi”nin içinde şu veya bu şekilde varolarak hayatiyetlerini devam ettirmek ve bu mânâda da “Sabetayist şantaj”da bulunmaktır. </span><span style="font-family:Times New Roman;">Okuyucu bilmeli ki, bu işin “bilimsel faaliyet” olmadığının en büyük delili, yine kendilerinin (Küçükeynlerden Soner’in) söyledikleri şu sözdur: </span><span style="font-family:Times New Roman;">“- Bu iş İslâmcılara bırakılmayacak kadar önemlidir!” </span><span style="font-family:Times New Roman;">Sormak gerek bunlara; Avdetîler hakkında gerçekten “bilimsel” sayılabilecek faaliyetleri ilk olarak Müslümanlar yapmadı mi?! </span><span style="font-family:Times New Roman;">İnsanlara Avdetîliği anlatirken, Avdetîlerin sürüklediği solcular, “Moskovacı” ve “Pekinci”“bölünmenin dayanılmaz hafifliği”nde “devrim” hayalleri kurup “Cunta’cılık” olarak oynamıyorlar mıydı?! </span><span style="font-family:Times New Roman;">İşte meselenin “bam teli” de burasıdır! </span><span style="font-family:Times New Roman;">80 senedir Müslümanların, Anadolu insanının ensesinde boza pişiren İslâm düşmanı grub, BOP ile birlikte miadının dolduğunu gördüğünden “avanak Müslüman avı”na çıkmış ve doğrusu ilk başlarda da bir kısmıyle hedefine ermiştir. </span><span style="font-family:Times New Roman;">Müslümanların bir kısmı, gazetelerinde, dergilerinde Küçükeyn taifesinin iddialarına yer vermiş, onların oyunlarına alet olmuşdur. </span><span style="font-family:Times New Roman;">“Sabetay araştırması”nın “İbrani” ve “Yahudi” araştırmasına, ilerleyerek de “İslâmcıların içindeki İbranilere” kıvrılması bu noktadan sonra zor olmamıştır. Müslümanların içine “sistemli” olarak Efgani-Abduh iklisi tarafindan sokulan, “akla uymayan hadis ve ayetleri”, “rasyonel-akılcı” olarak “tevil etme (akılla hapsetme) eyleminin yanına, bütün bu akla uymayanları “İsrailiyat” olarak görme “hastalığının” varlığı, “İslâmda İbrani tesir” bulmaya çalışan Küçükeyn taifesinin de yolunu açmış oldu; tabii ki onlara Müslümanların içinden çıkan “akılcı… demokrat” tipler de eşlik etti! </span><span style="font-family:Times New Roman;">Oysa, okuyucu bilmeli ki, “ilke 1”, eğer böyle bir “sorun” (“İsrailiyat”) varsa bunu Müslümanlar, sadece ve sadece Müslümanlar çözmeli, başkasını işe karıştırmamalı, özellikle “ahmak müslüman avı”na çıkmış olanların ekmeğine yağ sürmemeli&#8230; “İlke 2”, bu işi yapanlara da tavsiyemiz, önce “usûl ilmi”ni öğrenin ve sonra “İsrailiyat avı”na çıkın; “hakikatleri katletmeyin!” </span><span style="font-family:Times New Roman;">“Sabetay araştırması” yaptığını iddia edenler, ırk ve dini mensubiyet kavramlarını karıştırmakta, böylece de eğer bunu bilerek yapıyorlarsa “cehaletlerini” ortaya koymaktadırlar! Çünkü onların nazarında, her “Sabetayci=İbrani”dir. Dikkatinizi çekerim, ırk mânâsına “İbrani”dir diyorlar. Sanki “Sabetaycılık” bulaşıcı bir hastalıkmis gibi hepsini (şu veya bu şekilde kökeni Yahudi olanlarla evlenen herkesi) “İbrani kavmi” içine koymaktadırlar ki, bu da tersinden Siyonizm propagandasıdır! </span><span style="font-family:Times New Roman;">İşte biz, elimizden geldiğince, Avdetîler üzerinden bu milletin “kıymetlerine” ve istikbaline yönelik HAİNCE planlar kuran SOYSUZLAR ÇETESİNİ ve tabiatiyle de “3000 AİLE VE AVDETİLERİ” desifre etmeye gayret edeceğiz… (2 Haziran 2006) </span><span style="font-family:Times New Roman;">AVCI </span><br />
<span style="font-family:Times New Roman;">sasmazavci@mynet.com </span><a href="http://3000aile.blogspot.com/2006/06/sabetayizm-aratirmalari-zerine-1.html" target="_top"><span style="color:#000088;font-family:Times New Roman;">http://3000aile.blogspot.com/2006/06/sabetayizm-aratirmalari-zerine-1.html</span></a></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Oray Eğin Efendi-2'yi Neresiyle Okudu]]></title>
<link>http://kendihalinde.wordpress.com/2006/11/29/oray-egin-efendi-2yi-neresiyle-okudu/</link>
<pubDate>Wed, 29 Nov 2006 13:14:56 +0000</pubDate>
<dc:creator>kendihalinde</dc:creator>
<guid>http://kendihalinde.wordpress.com/2006/11/29/oray-egin-efendi-2yi-neresiyle-okudu/</guid>
<description><![CDATA[Efendim bir yazar bir kitabi neresinden okur onun cevabini bulmaya calismak kadar zor birsey yoktur ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img style="width:324px;height:157px;" src="http://coreacademy.usu.edu/04_Materials/Clip_Art/boy-reading.gif" alt="dddd" width="324" height="157" align="middle" /></p>
<p>Efendim bir yazar bir kitabi neresinden okur onun cevabini bulmaya calismak kadar zor birsey yoktur sanirim. Malumunuz oldugu üzre Oray ile Soner Kankagiller Efendi-2 henüz daha piyasaya cikmadan bir araya gelmis ve Soner Kankagil, Oray Kankagil’e kitabinin ilk kopyesini göstermisti. Oray Kankagil sayesinde de bizler bu kitabin ne kadar sahane, ne kadar muhtesem, ne kadar ezberleri bozan bir abide kitap oldugunu ogrenmistik. Tarihin ne garip tecellisidir ki daha kitabin mürekkepleri kurumadan bu yalakalar imparatorlugunun polemikleriyle ünlü üyesi 21 kasim 2006 tarihli Aksam gazetesinin nüshasinda kendi kendini ele vererek aslinda ne kadar provakatif ve ne kadar <strong>beeep</strong> bir *alanci oldugunu da beyan etti. Belki hala kendi bile farkinda degildir sap yerken saman cikardiginin. Ama ne yazik ki kendisi farkinda olmasa bile arasira, bazen tesadüflerin de yardimiyle bu ve benzer kankagillerin yalan söylemlerinin ne kadar apacik bir sekilde sirittiginin farkinda olan birileri vardir. Simdi bu zat-i sahanenin 21 kasim tarihli yazisindan bölümleri okuyalim: <!--more--><br />
<strong>“Yine de onca korunmacılığa, kapalılığa, engele rağmen bir yerlerden birileri çıktı, hesapsızca, hiçbir kişisel beklenti olmadan tabulara saldırmayı başarabildiler. Bir yandan Roll ve Express, ilk dönem Radikal İki\&#8217;nin yayınları, köşe yazarları arasında Perihan Mağden, Serdar Turgut, Engin Ardıç, Ahmet Kekeç, Kürşat Bumin mesela, kitaplarıyla Soner Yalçın, İnternet\&#8217;te Habertürk, Medyakronik, haysiyet.com derken nefes almanın mümkün olduğu görüldü. Yalanlarla yaşayanlara karşı sığınılacak bir yerler doğdu. </strong><strong>Yeni Şafak\&#8217;ta bir ölüm ilanı</strong><strong>Geçen hafta Yeni Şafak gazetesinde bir ölüm ilanı dikkatimi çekti. Fehmi Koru\&#8217;nun eşi Nebahat Koru\&#8217;nun annesi Zülfiye Karagülle\&#8217;nin vefatını duyuruyordu. İlanda herkesin adı vardı, bir tek Karagülle\&#8217;nin kocasının adı yer almıyordu. Dikkatimi çekti, zira Fehmi Koru\&#8217;nun kayınpederi Süleyman Karagülle İslam cemaati içinde son derece önemli bir isimdi. Daha Fehmi Koru yokken, Süleyman Karagülle İslam entelijansiyasında ortalığı sarsardı. 1967\&#8217;de İzmir\&#8217;de İslami hayat ortamı sağlayacak Akevler Kooperatifi\&#8217;ni kurmuştu, yıllarca Zaman ve Milli Gazete\&#8217;deki yazılarıyla da kanaat önderliği yaptı bu kesime&#8230;</strong><strong> </strong><strong>Etrafa sordum, neden Zülfiye Hanım\&#8217;ın ölüm ilanında kocasının adı yok diye. Meğerse 1928 doğumlu Süleyman Karagülle, geçen sene Kırgızistan\&#8217;da 18 yaşında bir kadınla evlenmiş. Zülfiye Karagülle de son bir yılda bundan dolayı çok acı çekmiş, hatta bu acının onu ölüme sürüklediğini söyleyenler bile var.</strong>Yazar bozuntusu bu zevat Y.Safak gazetesinde cikan bir ölüm ilanina takmis durumda. Neden Süleyman Karagülle ismi yokmus&#8230; Bu dikkatini cekmismis&#8230; Etrafa sormusmus&#8230;Megerse 1928 dogumlu bu S.Karagülle 18 yasinda bir kadinla evli imismis&#8230;<br />
-Bu yazar bozuntusu yalanlar söylerken kendi söyledigi yalani desteklemek okuyucu inandirmak maksadiyla da etrafa sordugundan dem vurup kisa bir arastirma falan yaptigini da dile getiriyor.<br />
-Sözün bittigi yerde de ben kicimla bu yazar bozuntusuna gülüyorum.<br />
Peki yalan nerede?<br />
S. Karagülle’nin kirgiz bir kizla evlendigi vesaire yada F.Koru umurumda bile degil. Meselenin bu boyutu beni zerre kadar ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren kisim bu yazarin etrafa sordum deme aymazligini göstermesinedir.</p>
<p>Haşmet\&#8217;in kayınpederini bırakın da, Fehmi Koru\&#8217;nunkine bakın.”</p>
<p>Oray Kankagil meseleye düz bakacak olursak temelde felsefi olarak güzel bir yazi yazmis. Nefes almanin mümkün oldugu görüldü demis ki gercekten dogru demis. İyi ki internet var ve bizlerde yani sade vatandaslar da kankagilin saydigi isimler kadar bile olmasa dahi sesimizi duyurup yalanlarini yasatmaya calisanlara karsi siginilacak bir yerler olusturmaya calisiyoruz.Yazisi icinde yalanlara karsi sözde dik bir durus sergileyen bu yazar bozuntusu ayni yazinin icinde de kendini yalanlarcasina yalanlarini yasatma ve gelistirme cabasi icine girmektedir.</p>
<p>Nasil mi?</p>
<p> </p>
<p>Yahu birader sen ki Soner’in kankasisin. Efendi-2 nin Hürriyet gazetesinden sonra en büyük propaganda aracisin. Sade vatandastan önce o kitabi görüp bir cirpida okuyansin. Etrafa sormana ne hacet&#8230;</p>
<p>Keske arkadasin Sonerin kitabinin 124. sayfasini acsaydin ve dipnotlara bakiverseydin. Ya da baktigini söyleseydin de bizde seni adam yerine koysaydik. Yoksa sende efendi-2 kitabini can-i gönülden okumadin da okumus gibi hava mi attin etrafa. Etrafa sorana kadar elinin altinda ki basucu kitabina bakiverseydin olmazmiydi.</p>
<p>Ya iste böyle Oray efendi, sen kankan sonerin kitaplarini anlasilan poponla okuyorsun ki böyle sap yeyip saman cikariyorsun.Ya da zaten kaynagin o kitap ama onu bile söylemeyecek kadar düzenbazsin. Sonra da cikip felsefe yapmiyormusunuz iste kicimizla gülüyoruz size bu noktada.</p>
<p>Soner cok üzülecek simdi bu olaya&#8230;. Kankasi Oray onun kitabini övmüs ama yalandan mi övmüs acaba&#8230; Bu duruma aslinda seni ciddiye alip okuyanlar da üzülmeli&#8230; Bu duruma sana köse verip yazarlik yaptiranlar da üzülmeli&#8230;</p>
<p>Ama bir noktada haklisin nefes almanin mümkün oldugu görüldü.</p>
<p>Yasasin bagimsiz internet.<br />
<!-- Ende BeitragsText --></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[TR Forum ( Sabatay Forumu ) Webmasteri Sayin Faruk Bey ile Yalçın Küçük, Soner Yalçın, Istanbul Sevi, TR Forum ve Sabetay Mevzuu Üzerine Yaptığımız Mail Yollu Yazışmalar - 1]]></title>
<link>http://kendihalinde.wordpress.com/2006/11/25/tr-forum-sabatay-forumu-webmasteri-sayin-faruk-bey-ile-yalcin-kucuk-soner-yalcin-istanbul-sevi-tr-forum-ve-sabetay-mevzuu-uzerine-yaptigimiz-mail-yollu-yazismalar-1/</link>
<pubDate>Sat, 25 Nov 2006 12:46:24 +0000</pubDate>
<dc:creator>kendihalinde</dc:creator>
<guid>http://kendihalinde.wordpress.com/2006/11/25/tr-forum-sabatay-forumu-webmasteri-sayin-faruk-bey-ile-yalcin-kucuk-soner-yalcin-istanbul-sevi-tr-forum-ve-sabetay-mevzuu-uzerine-yaptigimiz-mail-yollu-yazismalar-1/</guid>
<description><![CDATA[  Ben, Faruk Bey&#8217;e bu onurlu davranışından ve yaptığımız görüşmeleri internet ortamına taşımam]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><span style="font-size:x-small;font-family:Arial;"><img style="width:453px;height:234px;" src="http://www.donmeh-west.com/images/lionsm.gif" alt="" width="453" height="234" align="middle" /> </span></p>
<p><span style="font-size:x-small;font-family:Arial;">Ben, Faruk Bey&#8217;e bu onurlu davranışından ve yaptığımız görüşmeleri internet ortamına taşımama izin vermesinden ötürü teşekkür ederim. Kendisi hakkinda zaman zaman oldukça olumsuz düşüncelere kapılsamda son dönemde göstermiş oldugu yapıcı tutumlar onun bu işlere gerçekten Allah rızası için girdiğinin bir göstergesi niteliğindedir.Hatasız kul olmaz. O&#8217;nun izin vermesi sayesinde bende Inter-Turk Forumda vermiş oldugum sözü yerine getirmiş oluyorum. Kendisinin bir an evvel sağlığına kavuşması en büyük temennimdir. Tekrardan geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum.</span></p>
<p><span style="font-size:x-small;font-family:Arial;">Nisan 2006 tarihinde TR Forumda başlayan &#8220;kayıkçı kavgamız&#8221; Faruk Bey ile son bulmuştur. Diğerleri ile olan kavga devam edecektir.Meseleye vakıf olmayanlar için aşağıda tr-forumda sorduğum soruları noktasına virgülüne dokunmadan tekrar yazıyorum. gerçi o günden bu yana köprünün altından çok sular akıp çok farklı gelişmeler oldu, hatta yeni yeni sorular da gündeme geldi ama hepsini buraya taşımanın anlamsız olduğunu düşünerek bu kadarla yetinmeyi uygun görüyorum. Önemli olan ve asıl üzerinden düşünülmesi gereken hadise Sabetay meselesinin Ülkemizi hangi mecralara çekme girişimin bir parçası olduğudur. Zaman içinde bende oluşan esas kanaat bunun bir siyonist osmanli projesi oluşturmak yada Ülkemizi bölmek arasinda halkimizin bazi tercihler yapmaya zorlanması yönündeki izlenimlerimdir. <!--more--></span></p>
<p><span style="font-size:x-small;font-family:Arial;">Asagidaki 20 maddede sıralan sorular yaklaşık 8 ay önce tr-forumda ( sabatay forumda) sorulmuştur. </span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:8pt;">1- Bu forum ve buna bagli site hangi amacla kurulmustur.Maksadi nedir, neyi hedeflemektedir?</span></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"></span><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:8pt;">2- Forumda sürekli bir bilgisayar problemi oldugundan dem vurulan sayin Faruk bey’in parsimony icin ödedigi domain ücreti nedir?Kimlerden destek almaktadir.Arkasindaki olusum neyi planlamaktadir.Yoksa vatana millete hizmet icin ferdi mi takilmaktadir.Eger öyleyse kendisini bu konuya ilgi duyduran sebebler nelerdir.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"></span><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:8pt;">3- Faruk beyin hastaligi icin gecmis olsun dileklerimi ve Allahtan acil sifa temennilerimi kendisine iletirken,Bu hasta haliyle kendisini forumun yeniden basina geciren elzem sebebler ve aniden sifreli sisteme gecme nedenleri nedir.<br />
Wap olayinada girmek güzel bir haraket olup bunun ekstradan maddi bir külfeti yokmudur.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"></span><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:8pt;">4- Bu forumda daha önce bana yapilan muamelenin esi ve benzeri baska birini yapilmismidir, Bana yapilan malayanicedir bunlar elestirilerinin ardinda yatan gercek sebeb nedir.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"></span><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:8pt;">5- Döndüm deyip ama dönmedigi söylemlerinden ve eylemlerinden belli olan IS efendinin kabalistik dua ve ritüelleri ( sefirah tifereti cagirmak gibi) forum ortamina aktarmasinin gizemi nedir.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"></span><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:8pt;">6- Faruk bey ile IS arasindaki iliskinin boyutu nedir, Kendisiyle yüzyüze görüsmüsmüdür,sesini duymusmudur, neredeyse 6 yil boyunca gizemli kalan bu zata güveni nereden gelmektedir.Keza “Aksamci”nin bir yazisina karsilik Is efendiyi arkasina aldigi acik ve net belli olan Faruk bey, OL@’nin yazdiklari icin ne diyecektir.( Zannimca hüsni zan olayi coktan asilmis,sadakat baglari kurulmustur)</span></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"></span><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:8pt;">7- Bu forum ve bagli sitede Sabetaylari desifre ediyoruz posetlemesiyle Sabetaylarin yasayislari, dualari, gelecekteki amaclari legal bir cerceveye mi oturtulmaya cabalanmaktadir.reklamin iyisi kötüsü olmaz amacimi güdülmektedir.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"></span><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:8pt;">8-Benim Türkiye icinde AKBABALIK calismasi , Küresel manada AKRABALIK calismasi dedigim calismalar, Yahudilerin genlerle ve DNA calismalari ile ilgili bütünlesme calismalarinin bir yan ürünümüdür.Neden bu calismalarda sadece soyisimler yer almaktadir.<br />
Saf müslümanlar okusun görsün soyadlari varsa bu listede kendi soylarindan endise etsin amacimi güdülmektedir.<br />
Amac teorik bir düsünce KAOS’u yaratmakmidir.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"></span><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:8pt;">9- Sistemli bir sekilde olur olmaz tüm yerli ve yabanci forumlarda sabatay.kimdir HAHAMBASILIK sitesinin reklaminin yapilmasi ve dünya yahudileri ile kaybolmaya ve asimile olmaya baslayan sabetaylarin yeniden dirilis hamlesimidir.Bu forum buna mi öncülük yapmaktadir.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"></span><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:8pt;">10- Lozan mubadilleri derneginin kurulma amaci ( 99 da calismalar baslanmis 2000 de kurulmustur ) ile sabetaylarin bütünlesme calismalari arasinda bir bag varmidir.<br />
Bu forumda IS efendi tarafindan daha önce bu sitenin kuruculari ve amaclari hakkinda müspet veya menfi bir arastirma yapilmismidir. Yapilmadiysa neden yapilmamistir.1000 yil önceki ibrani kökenliler arastirilirken lozancilarin amaclari raki icmek gibi sudan, arpadan sebebler ile aciklanabilir mi.Fellik fellik sabetayci arayanlar bu vakfa neden pek bi hosgörülüdür.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"></span><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:8pt;">11-Lozan mubadil derneginin 500. yil vakfi ile bir baglantisi olup olmadigi arastirilmismidir yoksa buda incelemeye deger bulunmamismidir.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"></span><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:8pt;">12-Asil amaci sabetay ekseninde dönen bu forumda neden bir Allahin kuluda cikip yanik koza ve HAHAMBASILIK sitesindeki kelebek benzerligini sorgulamamisdir.Bu siteye tasimamistir. Nasil Bir Sabetay forumudur burasi. Ölü topragimi örtülüdür herkesin üzerinde.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"></span><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:8pt;">13-Bu kelebekler ile Yalcin Kücügün kelebekleri arasinda bir bag olup olmadigini sorgulamak neden kimsenin aklina gelmemektedir. Ki IS efendi tempo mulakatinda kendi calismalarinin YK tarafindan kullanildigini söylemistir. Bu calismalari kendisimi ona vermistir, Yoksa YK intihal mi yapmistir. Yoksa NEEEE????</span></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"></span><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:8pt;">14-SY/YK/IS ve tayfasi arasinda organik bir bag varmidir, Neden hep ayni grubun dergileri ve yayinlari bu konuya ilgi göstermektedir.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"></span><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:8pt;">15-Sabetaist gercekler neden son 7 yildir türkiyenin gündemini ciddi ciddi isgal etmistir. Burada dikkat edilmesi gereken hususlardan biride Avrupa Birligine giris arefesinde olmamiz ve Lozan antlasmasina hala ABD nin imza atmamis olmasidir.Ne tesadüf ama ??????<br />
Hemen bir kac satir asagida yazili olan AB istedi lozan delindi yazisida dikkate alinmamalimidir.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"></span><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:8pt;">16-Acaba IS efendi ve tayfasi kapsamli bir sekilde sabetaizmi AB’ye giris arefesinde legallestirmeye mi calismaktadir.AB ile bütünlesme asamasinda patrikhane gibi bir baski unsurumu olmak amaclanmaktadir.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:8pt;"> </span></span><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:8pt;">17-Ülkenin batisinda havra acma projesi ile IS efendi neyi aciklamaktadir.malumu aliniz oldugu üzere Tayfasi tarafindan da Orta anadolunun ibrani kökenli müslümanlarina sürekli dem vurulmaktadir. Ha birde Juda-Kürtler vardir.Ha birde Hazar yahudileri ile cerkezleri de isin isine katarsak.<br />
BATIDA SABETAYLAR, ORTADA IBRANI KÖKENLILER hatta kalvinistler, DOGUDA Judaist-KURTLER</span></span><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:8pt;">Zaten heterojen bir yapilanmaya sahip olan ÜLKEMIZDE homojen ODAKLANMALAR pesindemi kosulmaktadir.</span></span><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:8pt;">YADA Hic kimsenin aklina Vaadedilmis Topraklar gelmemektemidir.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"></span><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:8pt;">18-Akademik oldugunu iddia eden Zat-i SAHANE IS efendi, daha saatlar önce bu foruma Oylesinelafet arkadasimiz tarafindan asilan soykütügü arastirmalarinin yüzde kacini bu arastirmalarda referans almistir. ( NOT: bu konulari arastiran birine bundan 2 yil önce bilinmeyen biri tarafindan telefonla YETER artik uyarisinin geldigini bilen biri olarak IS efendi bu haliyle nasil gizli kalabilmistir)</span></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"></span><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:8pt;">19-IS efendi ne zaman sabetay oldugunu ögrenmistir, cocuklugundan berimi bilmektedir, madem babasi sabetay degildir, annesi ile evlendirilme amaci nedir,mason olmayi kabullenmeyen bir baba ile sabetay kökenlerini ön plana cikaran bir ogul arasindaki iliski nasildir.Evde hakim olan görüs nedir.Annenin IS üzerinde sabetaycilik konusunda bir etkisi olmusmudur.Havralardan gizli mabedlere kadar hatta hahambasilarina kadar bildigi TEMPO mulakatindan anlasilan IS nereye kosmaktadir.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"></span><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:8pt;">20-Kimse unutmasin ki Sabetay Zvi de döndüm deyip dönmeyenlerdendi, Ektigi tohumlar bugün bile basimiza bela niteligindedir. Kimse ZWI ile IS arasindaki amac benzerligine neden kafa yormamaktadir.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:8pt;">*21/8/2006 tarihinden itibaren yukarda sorulan sorulara Faruk Bey tarafından aşağıda yer alan cevaplar verilmeye başlanmıştır.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"></span></p>
<p class="MsoBodyText3" style="text-align:justify;margin:0;"><strong><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">TR Forum ( Sabatay Forumu ) Webmasteri Sayin Faruk Bey ile Yalçın Küçük, Soner Yalçın, Istanbul Sevi, TR Forum ve Sabetay Mevzuu Üzerine Yaptığımız Mail Yollu Yazışmalar</span></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<h1><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Mon 08/21/06 09:32 PM</span></h1>
<p><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> Sayın Telekom,</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Bana şu ana kadar demediğin kalmadı. Herşeye rağmen içimde sana karşı husumet beslemedim ve sabrettim, belki haklı olabileceğin noktalar olabileceği ihtimalini göz önüne alarak mail yoluyla haberleşebileceğimiz ümidini taşıdım. Buna niyetlendiğimde, bir yazında çok iyi sır sakladığını ve mezara kadar seninle gittiğini belirtiyordun, ona inanmıştım.  Ama gördüm ki benim maili interde resmiyle yayınlamakla pek sır verilecek adama benzemiyorsun. Aslında herşeyden ve herkesten şüphe eden bir kişi kendisine itimat edilmesini beklememeli. İçimde sana karşı ufak da olsa beslediğim hüsnüniyete sebep, başka bir yazında “sanki biz hasım mıyız” gibi bir ifade geçiyordu ki, aleyhimde yazdıklarının düşmanlık hisleriyle değil de, inanmak istediğim sendeki dini ve milli hassasiyetler olduğunu düşünüyordum. Ama küfürlü olmasa da  bütün yazılarında hakaretamiz ifadeleri pervasızca kullanmışsın. Üst perdeden ve itham edici ve sorgu hakimi edasıyla yaptığın hitaplara cevap vermemi bekleyemezdin, arada olabilecek diyaloğu ilk baştan bloke eden sen oldun. <strong>Bu tartışmaların sonucu nefisleri konuşturmak olurdu ve bütün milletin önünde iki müslümanın kavgasına dönüşürdü ki benim en çok kaçındığım husustur, bundan istifade edecekler İslam düşmanlarıdır</strong>. Yoksa şimdi yazdığım gibi forumlarda yazmak zor bir iş değildi, ne var ki hastalığım sebebiyle fazla strese girmemem gerekiyordu, sinir harbine tahammül edemezdim. Tabii senin için öyle şeyler egal.  Sana cevap vermeyişimdeki öteki sebep, senin inatçılığındır, ne yazarsam yazayım ikna olmamaya ve inanmamaya başından kendini şartlamışsın ve herhalde enaniyet duygusuyla olsa gerek mutlaka haklı çıkmak istiyorsun. O halde niye boşuna kalem oynatayım. Üstelik herşeyi menfi olarak yorumlamaya kendini öyle kaptırmışsın ki, en masumane söz ve davranışlardan olmadık manalar çıkarıyorsun. Bak, sana TR-Forumda, cevap verirken müslümanın anlayacağı dilden kestirmeden “fisebillilah” dedik, bunu diline doladın, yazmaz olaydım, tek parmak yazdığımı söyledim, bunu dilinden düşürmedin. Bunun gibi daha neler. En azından ayıp ettin. Ve eğer bir davanın peşindeysen, bu tür alaycı ifadeler, dalga geçmeler bir dava adamına yakışmaz. Küçük noktalardan büyük neticeler çıkarmak istiyorsun. Hele ilk başta sorduğun sorular öylesine basitti ki, ben onlara cevap vermekten aciz değildim, bir kısmına da bilmiyorum diyecektim, çünkü gerçekten bilmiyordum. Ama dediğim gibi ta başından inanmayacağını ilan ettin, o halde cevap için o kadar ısrar niyeydi? Bir ara cevap verecek oldum, neye, arkadaşın Hüseyin’in 600.000 TL’den benim nemalanacağımı iddia eder tarzdaki yazısına. En çok ağırıma giden o oldu. Ben hayatımda şerefimle ve namusumla yaşadım ve haram lokmadan azami derece kaçındım, ömrümde çalışmamın karşılığı olmayan hiçbir kuruş almadım. Beni aynı klikten göstermek istediğiniz o adamların hiçbirini tanımam, görmedim, görüşmedim, nerde kaldı ki kazanacakları paradan pay alacağım! Bunu yazarken hiç rahatsız olmadınız mı? Böyle bir şey hiç mesnetsiz uluorta söylenir mi? Sana birisi aynı ithamı yapsaydı razı olur muydun? Ama ben sabrımı zorladım, Allah’a havale ettim, sineye çektim. Bir tek forumu dışarıya kapadığım zaman yazdım, okuyan da üç-beş kişiydi. Ha onu da yazayım, senin için de bir forum almıştım ve hediye edecektim. Madem ben müslümanları kandırıyorum (böyle bir hatadan Allah’a sığınırım) bu işi doğru yapmıyorum, o halde bu işin doğrusu nasılsa buyrun siz yapın diyecektim, ardından forumu temelli kapatacaktım. Ama anlaşılan senin meselen sabatayların deşifresi filan değil. Bunu bir yazında kendin yazmışsın. “Benim kimsenin soy-sopuyla, diniyle bir işim yok, bazıları bu meseleyle neden ilgileniyor, onun peşindeyim” mealinde ifaden var. Bunu da okuyunca düşündüklerim akim kaldı. Senin derdin sabataycılarla uğraşanların gerçek niyet ve kimliklerini açığa çıkarmak ve belki de sansasyon yapmak ise, yanlış bir adrestesin. Benim hiçkimseyle gizli bir hesabım, anlaşmam filan yok, bilerek kimsenin maşası falan da olmam. Forumda yazanların bir kısmıyla da sonradan tanıştım, pek çoğunu da hiç tanımadım. Tıpkı seni ve Hüseyin’i tanımadığım gibi. Daha önce kaç rumuzla yazdın, buna niye ihtiyaç duydun, hiç açıkladın mı? Yaptıysan, böyle birşey başta beni kandırmak değil miydi? Eğer gerçekten sabataycılıkla ilgileniyorsan, onların deşifresinin milletin hayrına olacağına inanıyorsan, bu şüphecilikle daha faydalı çalışmalar yapabilirdin. Ortaya yeni bilgiler, fikirler atabilirdin. İstersen bir yandan da -meseleye zarar vermeyecek tarzda- deşifrecileri deşifre etmeye uğraşabilirdin. Sen onun yerine bilhassa da beni yıpratma kampanyası açtın. Sonuç ne olur? En fazla aradan çekilirim, kim yaparsa yapsın der, işime bakarım. Böyle netameli bir işe kafa yormak zevk mi veriyor sanıyorsun? Esas o zaman “bu iş müslümanlara bırakılmayacak kadar ciddi” diyenler kazanır. Soneri yerden yere vuruyorsunuz, iyi de hani müslümanların bu husutaki kitapları? Mesele onların tekeline geçmek üzere. İş yapmayıp sadece tenkitle, hakaretle bir yere varamayız. Var mı Sonerin kitabına bir “Reddiye” yazabilecek babayiğit? Benim bütün çabam, damgalanmadan, etiket yapıştırılmadan bunların incelenmesine yol açabilmek, bir ortam hazırlayabilmekti. Forumdaki pek çok kişiye de, belki içinde küçük bir cevher bulunur, bulduğu ufak bir bilgiyi bizimle paylaşır diye tahammül ettim. İstedim ki bu bilgiler bir araya toplansın, değerlendirmesini yapacak müslüman ilim adamı, yazar çizer bulunur, milleti aydınlatırlar. Ama öyle olmuyor, yeni bilgiler foruma akmıyor, bazıları yazmak için değil yazdırmamak için bekleşiyor, kimileri yazanların üstüne çullanıyor, yazılmış bazı bilgilerden faydalanıp kitap yazanlar başkaları, bize köstek olanlar da bizimkiler. Neyse, şimdilik bu kadar. Bu bir başlangıç oldu, Devamı etmesi, ederse nasıl olacağı sana, uslubuna ve tavrına bağlı.Haydi hayırlı sabahlar.Faruk  </span></p>
<p> </p>
<p><strong><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">2006/8/22</span></strong><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;"> </span></p>
<p style="border-right:medium none;border-top:medium none;border-left:#cccccc 0.75pt solid;border-bottom:medium none;padding:0 0 0 6pt;"><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Sayın Faruk Bey,</span></p>
<p style="border-right:medium none;border-top:medium none;border-left:#cccccc 0.75pt solid;border-bottom:medium none;padding:0 0 0 6pt;"><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Anladigim kadariyla sizi oldukca üzdük. Ama hic kusura bakmayin bunda sizin de katkiniz oldukca buyuk. Oncelikle acik ve net olarak sunu belirtmek isterim ben bir  Müslüman ve Turk milliyetcisiyim. Hic bir yerle ne bir bagim nede baglantim var. Kurdugum blog’un da isminden anlasilacagi üzere kendi halinde biriyim (</span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;"><a href="http://kendihalinde.wordpress.com/" target="_blank"><span style="color:#ff0000;"> http://kendihalinde.wordpress.com</span></a>). Benim rahat hareket etmemi gonlumce yazabilmemi saglayanda bu baglantisizlik. Her ne kadar kimseyi inandiramasakta bu boyle. Hikayeye en basindan baslayalim, bunu daha once size izah etmeme ragmen bu aciklamayi yeniden yapmakta da fayda goruyorum. Evet ben profesyonel bir sabetaist avcisi degilim. Ciddi anlamda da kimsenin soyu sopu beni enterese etmiyor. Kendine Müslüman diyen birinin de insanlarin soyu sopu ile ugrasmasini abesle istigal etmek gibi gorsemde gerek Mehmet Sevket Eygi, gerekse kendisinden cok haz almadigim ama fikirlerine onem verdigim A. Dilipak ve benzeri Müslüman yazarlarin yazdiklari soylediklerinin zihnimde olusturdugu gerceklik payina ve sabetaist bir yapilanmanin olabilecegine inancim dolayisiyle ve tabii ki medya da 2004-2005 yillarinda estirilen sabetaizm konusunun gundemi isgal etmesi neticesiyle her merakli insan gibi konuya ilgi duydugumu soylemek istiyorum. Teknolojinin nimetlerinden faydalanan her insanin ilk basvuru kaynagi olan internet de sizin yapmis oldugunuz sitelere erismemi bu baglamda saglamistir. Sabetaizm konusunda “dogru” veya “yanlis” ne ogrendiysem de bunda sitelerinizin katkisi buyuktur ( sizin sitelerinizdeki yazilardan sonra da konu ile alakali kitaplari maddi imkanlarim olcusunde almaya basladigimi bilmenizi isterim. Elbette daha cok eksigim var). Sitelerinizi incelerken, ki degisik basliklar altinda ve daginik bir sekilde sabetay konusunu isleyen bir kac sitenizden sadece birinde verdiginiz link yardimiyla 2005 yili icinde tr-foruma ulastim. Uzunca bir müddet forumda yazilanlari hayranlikla takip ederek arsivlerde ki yazilari okumaya basladim. Hatta ve hatta yine daha once belirtmeme ragmen sizin nedense inanmak istemediginiz bir konuda İstanbul Sevi’nin <strong>dönüyorum</strong> demesi ve forumda estirilen bayram havasindan bile etkilenerek ona karsi bir sempati bile besledim. Bu hadise bir müddet devam etti ve ben gerek forumun havasindan gerekse foruma yazanlarin Müslüman kimliginden etkilenerek neden ufak capta da olsa katkida bulunmuyorum diyerek bazilarinin copy-pasteci bazilarin aktarmaci demelerine dahi kulak asmadan ne bulabildiysem sizinde belirttiginiz gibi gercek arastirmacilara bir nebze katki olur düsüncesiyle foruma tasidim. Bunlari yaparken ne bir küfre bulastim, nede kimseyle dalastim. Sadece ve sadece bulduklarimi tasimaya gayret ettim ( Ha arada bir kac din düsmani ile bir kac Turk düsmanina farkli nickler altinda laf yetistirdim ama bu nickler asla kalici olmadi). Bu tasima hadisesi ve aktarmacilik  bir müddet devam etti, ta ki yazilanlarda söylenenlerde kendimce tutarsiz noktalar oldugunu  hissedene kadar. Ortada bir danisikli dövüsün olabilecegini düsünmem ile birlikte sizin forumu bir vekile teslim ederek ortadan kaybolmaniz ve forumun seklinin degismesi de bunda etkili oldu. Ama dogruyu soylemek gerekirse Telekom nickinin forumda ciddi manada agresif olarak boy gostermesi Yalcin Kücügün haber10 sitesinde yer alan bir mulakatinin hemen akabinde,   İstanbul Sevi’nin kelebek logosunun, Yalcin Kucugun kelebek ekibi ile alakali olabilecegini düsünmem hareket noktasi ile ve asil amaci sabetayizm olan bir forumda yanik koza ile Sevinin hahambasilik  sitesinde yer alan kelebek benzerliklerinin bahsinin bile gecmemesini garipsemem ve kuskulanmam  neticesindendir. Webmaster vekiliniz ve Doda tarafindan malayinilikle suclanmam ve sorgulanmam sordugumuz masum sorularin silinmesi de kiliclarin cekilmesinin baslangicidir. Siz o dönemde vardiniz yada yoktunuz bunu bilemem ama taniklik ettiklerime benimle birlikte forumunuzu takip edenlerde taniklik etmislerdir.O dönemde de sordum yine soruyum neden bir baskasi degilde Telekom sorgulandi? Tek bir küfür dahi etmedigi halde neden Telekom sifresiz birakildi. Küfre ve porno resimlere hatta din düsmanlarina hatta konu ile alakali tek bir kelime yazmayan laf cambazlarina, hatta Türklügü kücük görenlere ses cikarilmazken onlara musamahali davranilirken İstanbul Sevi’nin hezeyanlarina dayanarak Telekom nicki   dislandi.Burda asla su manayi cikarmayin, ha Telekom dislanmis ha baska biri bu hic onemli degil ben bunun pesinde degilim ama orada sorulan sorularin sizin gözünüzde en ufak bir degeri bile yokmuydu? Dislanan bir nickname degil, sorulan sorulardi. </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;"> </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;"> </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Diyecegim o ki masum sorulara cevap vermemek ile gerek İstanbul Sevi gerekse siz bu isi hicte fisebilillah yapmadiginiz kanaatini bende olusturdunuz. Bilmem farkindamisiniz ama baslarda benim problemim IS efendi iken siz onun sözde avukatligina soyunarak yükü omuzladiniz. Simdi bu durumdan sikayetci olmaniz icin ben bir neden göremiyorum.Ayrica forumu kapatarak belli sahislarin yazmasina izin verdiginiz donem zarfinda da hakkimda soylediklerinizi bende unutmus degilim. Keza üzerine basa basa tekrar ettiginiz İstanbul Sevi’nin kimligini desifre etme amacimiz oldugunu soylemenizde benim tarafimdan hadiseyi baska mecralara kaydirmak niyeti tasidiginizi düsündürdü. İstanbul Sevi’nin Gokyuzu denilen sahisla bulusmasinin Yeni Harman’da Gokyuzu tarafindan aciklanmasi da İstanbul Sevi’nin aslinda bir kimlik problemi olmadiginin farkli bir gostergesi degilmidir. Gokyuzu ile hemde Gokyuzunun bu islerden elini etegini cektigi bir donemde bulusmanin gerceklesmesi ve Gokyuzunun ifadesine gore İstanbul Sevi’nin ona herhangi bir bilgi dahi vermemesi sizce de garip degilmidir. Madem bilgi belge vermeyecektin neden bulustun be adam diye sormamiz yada hani bu kadar saklaniyordun nesine guvendin de bulustun Gokyuzu ile dememiz garipmidir? Keza kendisine kucak acan sizin forumunuz olmasina ragmen eger hafizam beni yaniltmiyorsa sizde Sevi’yi sadece internetten taniyorsunuz. Sizinle gorusmeyen birinin Gokyuzu ile gorusmesini nasil degerlendirmemiz gerekiyordu acaba? </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Elbette gariplikler bununla da sinirli degil, İstanbul Sevi’nin Aksamciyi yeni forum kurduk oraya gel diye cagirmasi da TR-forumun sadece sizin marifetinizle acilmadigina taniklik eder gibi gorunmektedir. Elbette bunlar varsayimlar üzerine cikarilan sonuclardir. Size gore basitce cevabi verilebilecek sorularda varsayimlar neticesindedir.Ama aradan aylar gecmesine ragmen sorulara cevap vermek yerine cevap vermemeyi tercih etmeniz nedeniyle sizinde güvenilirliginiz  sahsim nazarinda sarsilmistir. Uzunca bir donem oylesinelaf ve aradabirci isimleri ile yazan ve ayni kisiler oldugunu düsündügüm sahsin sizin hakkiniz da olumlu söylemleri de üzerinize daha fazla gelmeme engel teskil etmistir. Ki son dönemde yazdigi yazilari ile ve sizin mailinizi ve kendi mailini internet ortamina tasimasi, oylesinelafinda size olan guvenini yitirmeye basladiginin bir gostergesi degilmidir. Ayrica en basindan beri savundugum carsaf carsaf asilan soyisim listelerinin gelecekte forumunuzu okuyacak insanlarin kendilerinden suphelenmesine neden olabilecegi, saf ve masum Müslümanlarin kandirilmasi ile isi cingenelerin sabetayligina kadar vardiran bir anlayisin doguracagi tehlikenin farkinda olmamanizi da yadirgadigimi belirtmek isterim. Akrabalik listesi adi altinda yapilan bu calismalarin genele degil özele hitap etmesinden yana oldugum icin ad-soyad olarak verilmeyen listelerin benim gözümde artniyetli oldugunu AKBABALIK calismalari yapildigini da defalarca dile getirdim. Bu söylediklerimi Yalcin Kücügün son mulakatlari isigi altinda da degerlendirecek olursak Ezici cogunlugu Müslüman olan Türk Milletinin toptan Ibrani kökenli yapilmaya calisildigini görmemek icin   kör olmak gerekmektedir. Birbirlerinin kitaplarini önceden okuyup görenlerin, ey Müslümanlar inandiginiz din sabetaistler tarafindan yozlastirilmis “Sabati bir dindir kitaplarina” ön hazirliklarin yapildigi forumlarin ne kadar iyi niyetli oldugunu düsünmemizi bekleyebilirsiniz. Keza ayni yazar cizer takimi söylemlerinde ve eylemlerinde sözde sabetaylari ortaya cikarirken onlar olmasaydi bu ülke kurulamazdi benzeri soylemlerle bir bakima sabataizm ve Yahudi propagandasi yapmamakta midir.  </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Soner Yalcinin kitabina reddiye yapabilecek bir babayigitin cikmasi temennimdir elbette. Ama ne yazikki bu noktada da mangalda kül birakmayanlar sözde Müslüman oldugunu söyleyenler kitabi eglenceli bulanlar ile yillarca bu konuya kafa yoran sevimli köse yazarlarimiz sadece laga luga ile hadiseyi gecistirmektedirler. Beni derinden üzen   noktalardan biri de budur. </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Digeri ise forumunuzda Müslüman kimligi ile yazan sahislarin biz Inter-Turk’te bangir bangir bagirirken Soner Yalcin kitaplarina methiyeler düzmesi Sevgili Sevi’nizin Yalcin efendiye tesekkürlerini sunmasidir. Size daha öncede söyledigim gibi yaptiginiz is iki ucu keskin bir bicaktir ve bicagin sivri ucu müslümanlarin kalbini yavas yavas hancerlemeye baslamistir bile. </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">  </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Yazdiklariniza ise bire bir cevap vermeyi su an icin uygun görmüyorum. Hadiseyi nefs mücadelesine döndürmek istemiyorum. Ama cevap hakkim bakidir bunu da unutmayin. Bu baslangici görebilmek icin O mail yayinlanmak zorundaydi. Bence bundan gocunmaniz Allah rizasi icin calisan biri icin yersiz. Ben sizin yerinizde olsam daha detay aciklamalari forumunuzda yapardim. Ama sizin tercihiniz boyle ise simdilik buna da sesim cikmaz.   </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">  </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;"> </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">( Sizin tavriniza göre bende beklemedeyim. Mecbur kalirsam mailinizi ve kendi yazdiklarimi da aciklayacagimi size simdiden söylüyorum- Hayir yayinlama derseniz sadece kendimin cevabini foruma tasiyacagim. Huseyin konusuna gelince o benim icin bir internet arkadasidir ve hakkinda iyi niyet beslemekteyim, ama günler ne getirir ne götürür bilemem.Sizi nasil tanimazsam onu da tanimam. Diger herkesi tanimadigim gibi. Eger kötü niyetli olsam isminiz-soyisminiz üzerinden sizi yipratmaya calisirdim bunu da göz ardi etmeyin.Agresif, inatci ve hakaretamiz yazsam da kalleslik yapmadim yapmamda. Bir diger nokta da arsivlerinizde göreceginiz üzre sizin hararetli dediginiz tartismalarin ve hakaretlerin baslangicini sevgili sevi’niz yapmistir, ayni diger forumlarda yildirmayla korkutmayla insanlarin telefon numaralarini acikladigi gibi. Ayrica sabetaizm konusunun gündeme hep sabetaylar tarafindan getirildigini ve bundan kimlerin neye hizmet ettiklerini ,bu adamlarin tasidiklari esas niyeti ve gercegi ogrenmeye calismak sizce onemli degilmidir. Yoksa koyun gibi soyisimler üzerinden ülke insaninin cogunun sabetay kökene sahip oldugu kuskusunu yayanlarin pesine takilmanin hangi müslümana faydasi olacaktir. Inter-Turk arsivini ve olmadiginiz dönemde kendi forum arsivinizi okumanizi tavsiye ederim. Bu dediklerimi de göz önüne almaniz dilegiyle ) </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">  </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Hayirli günler. </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">    </span></p>
<h1></h1>
<h1><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Tue 08/22/06 02:41 PM</span></h1>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Sayın Telekom,<br />
Cevabınız için teşekkür ederim. Benim gibi geciktirmediniz, interdeki uslubunuzu tekrarlamadınız, o da memnuniyet verici. Evet şimdi oldu. Bu seviye ile her zaman her şey konuşulabilir. Bundan “benim kazandığım” gibi bir netice çıkarmayın, hakikatler kazansın.<br />
Şimdi nereden başlamalı? Yazdıklarınız daha önceki  suallerinizin, tereddütlerinizin ve şüphelerinizin hülasası mahiyetinde. Çok uzun cavaplar gerektiriyor (mecburen yazmak durumunundayım) tek parmak yazmak çok zaman istiyor, bu uzun zamanda yazacaklarımın bir kısmını da unutuyorum. Olabildiğince kısa yazmaya gayret edeceğim. Unutmadan şunu belirteyim, ilk mailiniz başkasına yazılıp yanlışlıkla bana gelen bir yazı olsa gerek. Bazı isimler geçiyor. Herhalde benim bunları açıklayacağım zannıyla, interde aradabirci ile aranızın limoni olduğunu peşinen söylüyorsunuz ki, anladığım kadarıyla bir ifşa halinde “ben zaten bunu açıkca yazdım, bunda bir sır yoktu” diyecektiniz. Bunu yazmaktaki maksadım suçlama için değil. Ben hayatta yalan söylemem ve sır ele vermem. Bunların münafıklığın alameti olduğunu iyi bilirim. Ameldeki nakısamıza bir de itikatta eksiklik ilave olsun istemem. Forumda yayınladığım mailler ise şahsi sırlar olmayıp, konuyla alakalı, bazan da aleyhime olacak cinsten.<br />
İsterseniz baştan başlayalım. Bu siteleri  ve forumu açarken, hiç kimseyle beraber çalışmadım, tamamen kendi irademle, müstakil olarak ve maalesef kimseden yardım almadan kör topal işe başladım. ………………………………………….</span><span style="color:#ff0000;"> hepsi o kadar</span>. Dolayısıyla İstanbul Sevi ile beraber açmadık forumu. Onun hemen forum açıldığında yazmaya başlaması, devamlı benim siteyi ve internetteki konuyla ilgili yazıları takip etmesi sebebiyle olmuştur. Onun Akşamcı’ya bizim foruma gel demesi ortak olduğu için değil, rahatça yazabildiği bir ortam saydığından olsa gerek. Üstelik T&#38;D forumda aynı zamanlarda yazılarımız oldu, oradan ismen o beni ben onu tanımış oldum, hatta onun ismini ndan önce ben biliyordum, çünkü konuyla ilgili nette arama yaptığım zamanlar ilk onun adıyla karşılaştım. T&#38;D forumdaki ilk yazımda zaten hemen deşifre oldum, Takıyyeciler sitesini yapan kişi olduğumu başından açıklayıverdiler, haliyle Sevi de bana ilgi gösterdi. Bu zamana kadar birbirimize hiç kırıcı olmadık, benim de ona bazı sorularım oldu, cevap alamadığım oldu, hoş gördüm. Maksadım üzüm yemekti. Siz istihza ediyorsunuz ya Sevgili Sevi deyişime, peki bana hep “abi” diye hitap eden birisine ne demeliyim, bu insani bir davranış değil mi? Benim şahsen hiç sabataycı tanıma şansım olmadı. Onların halet-i ruhiyesini merak ediyorum ama tahmin de edebiliyorum. Siz Türkiye’de bu imkana sahipsiniz, bir sabataycıyla tanışıp psikolojilerini, davranışlarını tetkik ve tahlil edebilirsiniz. Benim Sevi’de gördüğüm tipik bir dönme tavrıdır. Bunu Kadri bey de yazmış. Asırların verdiği çift hüviyetle yaşama mecburiyeti neticesi korkak, ürkek, çekingen, alıngan, şüpheci tedirgin insanlar olmuşlar, ruh sağlıkları da pek mükemmel değil. Bu hallerini elde ettikleri servet, mevki ve şöhretle kapatabiliyorlar. İki dinden olmayı taşıyamayanlar da ateist olmuş, sözde kurtulmuşlar. Meseleye bir de bu yüzünden bakmak gerekmez mi? Sabataycı ol, onların imtiyazından mahrum kal, müslüman ol, kimse inanmasın, kendi cemaatin seni dışlasın, müslümanlar destek vermesin. Böyle bir insanın üzerine gitmek, deşifre edilme korkusu vermek doğru olur mu? Karakaşzade Rüştü’nün sonunun ne olduğunu bilen var mı? Ben öldürüldüğünü biliyorum, tabii Sevi de. Böyle bir insan birkaç nick kullanırsa çok görmemek lazım. Yani onun özel bir durumu var. Peki böyle olmayan insanların her yazıda rumuz değiştirdiğine ne demeli? Sonradan inceledim, hiç sebep yokken durmadan mahlas değiştirenler olmuş.Tabii kendilerince bir sebebi olmalı. Forumda şimdi bile “görevli” olanların bulunduğunu düşünüyorum, elimde bir delil olmadan birşey deyip kimseyi töhmet altında bırakmak istemiyorum. 1 dakkada iki mesaj yazmayı nasıl becermiş, sormadım bilemiyorum, ama bana yazısını sildiğim için darılmadıysa sorarım. Bundan ne çıkar, belki bir başkasıyla iki ayrı computerden yazdığı. Organize çalıştığını zannetmiyorum, o da benim gibi yalnız. Ben o tekniklerden pek anlamam. O zaman ne diye bu işlerle uğraşıyorsun demiyorsunuzdur herhalde. Küçük de olsa bir hizmet için bu eksiklik bir mani teşkil etmez. Bizimki de bu kadar olur. Fıkıhta bir hüküm var; “İctihad eden bir âlim isabet kaydederse iki sevap, yanılırsa bir sevap alır” diye, biz yarım sevaba da razıyız. Yaptığım şeyi pek öyle önemli filan da görmüyorum, ama yine bir şeylerin kıpırdadığını hissediyorum. Yine Sevi’ye dönelim; o kelebek meselesini de ne araştırdım, ne de anlayabildim. Sabataycılıkla ilgili bir siteye yine uygun semboller koymak normal birşey. Yalçın Küçük’le hiç irtibatı olmamıştır diyemem. Bu ilk kimin tarafından istendi, onu da bilmiyorum. Belki Sevi sabataycılıkla ilgilenen, kitap yazan, arkası kuvvetli biriyle tanışıp bilgi vermek veya bilgi almak istemiş olabilir. YK gibi kurnaz bir tilki böyle fırsatı kaçırır mı? Burada yeri geldi, niye onu savunduğum sorusunun bir diğer cevabı olarak yazayım: Sevi yazdıklarından çok daha fazlasını biliyor, yazamıyor, bazan da bilmesi gerekenleri şeyleri bilmiyor, bize soruyor. Belki yazamadıklarını güçlü birisinin yazmasını istiyor. Kendi cemaatinin içinde hâlâ Türk ve İslâm düşmanlığı aşılandığına şahit oluyor. Bazı şeyleri yazarsa (sadece o bildiğinden) yazıyı onun yazdığı anlaşılacak ve rahat çalışamayacak. Ne yaptığını görüyorsunuz, birkaç soyadı yazıp bırakıyor, bunlar sabataycıdır bile diyemiyor. Haddinden fazla çekingen. Bütün bildiklerini yazıncaya kadar bekleyeceğiz. Gökyüzü’yle bile bir defa görüşmüş ve birşey anlatmamış. Ben bunların yani YK, SY, Gökyüzü ve Sevi bir olup organize bir şekilde, dediğiniz şekilde bir hedef güttüklerini zannetmiyorum. Ama yanılıyor da olabilirim. SonerYalçınKüçük için birşey diyemem. Neye ve kime hizmet ediyorlar, (cüzdanlarına ettikleri mâlum) bayağı zor mesele. “Onlar nasıl olsa solcu-komünist, maksatları vatana millete, İslâm’a düşmanlık etmektir” demek kolaycılıktır. Ortaya elle tutulur deliller koyabilmek lâzım, yoksa iddialar kolayca çürütülür, inandırıcı olamazsınız (genel olarak). İşe ideolojik olarak baksaydım, solculuk kokusu aldığım kimseye selâm bile vermezdim, ne de olsa eski ülkücülerdeniz. Ama bu bize bir şey kazandırmıyor. Doğruyu kim söylüyorsa kabul etmek lâzım. “Hikmet müslümanın yitik malıdır, nerede bulursa alır”. Bu şiara herhalde siz de katılırsınız. Ama gerçeği alıp başka emellere kulanacaklara ne siz ne ben fazla birşey yapamayız. Bakınız Soner kitabında forumdan isimler alıp biraz derinlemesine araştırmış, hükümler veriyor. Çaktırmadan kendine yontuyor. Dediğim gibi yazılanlar ilmen çürütümeli, cevaplar verilmeli. “Ey millet bu adam zaten gizli emellere hizmet ediyor, dine düşman, ona inanmayın” demek ancak acziyetin ifadesi olabilir.  Bu devirde kimse kimseyi kolayca kandıramaz. O zaman insanların vicdanı, irfanı, idraki devreye girer. Hele hele müslümanları kandırmaya Allah şahidim- ne niyetim ne kaabiliyetim yoktur.<br />
Ama çok rahat da değilim. İsimler yayınlayarak herkesi kendinden şüphe eder hale getirmek aklımdan geçmez. Buna rağmen bazı mailler alıyorum ki, adımız listede geçiyor, biz sabati miyiz diye soranlar veya adım şu, bana soy kütüğümü çıkarabilir misin diyenler oluyor. Hepsine cevap veremiyorum. Sabataycılığı hiç duymadığı halde bir isim benzerliği yüzünden şüpheye kapılanları ikna etmek mümkün olabiliyor. Zaten o kuralı koyduk, lakin herkese duyuramadık. <strong>“Sabataycılar bu adları taşıyorlar, amma bu isme sahip herkes sabati değildir”</strong>. Bunu hep tekrar edeceğiz. Veya işin daha kolayı var; bütün siteleri ve forumu kapatacaksınız, o takdirde sabataycılar rahat eder, olmayanlar da kendilerinden şüphe duymazlar. Siz hangisini tercih ederdiniz? Klasik bir laf “hamama giren terler”. Biz terliyoruz, ayağımız kayıp düştüğümüz de oluyor. Bu işlerle uğraşıp hata yapmamaya, hadiselerin sizin (kelime aklıma gelmedi) isteğiniz dışında inkişafını önlemeye imkan yok. Ben bu endişeye daha önce kapılıp sitede bir anket açmıştım. “Sizce bu siteyi kimler hazırladı” diye. Maksadım, nasıl anlaşıldığımızı ölçmekti. Bizi sabati sananlar olduğu gibi, çoğunluk “hakikati arayan sade müslüman” şıkkını işaretlemiş. Siz de dahil bazıları bu forumu yönetenlerin sabataycılara hizmet eden bir ekip olduğunu zannediyor. Başka nasıl ifade edilir bilemiyorum: Böyle birşey yok. Bunu illâ ikna olasınız diye yazmıyorum. İnanıp inanmamak size kalmış. Hem bu iddiayı biraz “somutlaştırmak” gerekmez mi? Nasıl, ne şekilde bir ekip olmuşuz? Gökyüzü internetle alakayı kesti, hiçbirşeyi okumuyor, YK ve SY nın okudukları aşikar, bir tek Sevi yazıyor. Bunun haricinde ne oluyor da “ekip çalışması” diye bir yafta yiyoruz? Teklif ve tenkit başka mesele. Öylesinelaf foruma bir arama motoru al diye teklifte bulundu, ben de yaptım. Şimdi OL@ forumun yöneticilerinden mi oldu? Bir sohbet odası açılması Avcı’nın teklifiydi, ta o zaman açtım. Diyebilir miyiz Avcı forumun idareci sınıfından. Şifreyi isteyenlerde başkasıydı, geç de olsa yaptık. Yani teklif ve tenkitler geliyor, karar veren ve uygulayan tek başıma benim. Sizin şifre meselesini sona bırakalım. Ondan önce size bir sorum olacak. Chat odasının ilk açıldığı zaman siz sohbete katılıp Sevi ile görüşme yaptınız mı? Bu sorunun cevabından sonra bazı şeyleri açıklayabilirim.<br />
Evet çok yazdım ve fazla birşey anlatamadım. Aradan saatler geçti ve yorulmuş haldeyim. Şimdilik burada kesiyorum. Devam etmek üzere hayırlı sabahlar.<br />
Faruk<span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">  </span></p>
<p> </p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"> </span><strong><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">2006/8/23</span></strong><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;"> </span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"> </span></p>
<p style="border-right:medium none;border-top:medium none;border-left:#cccccc 0.75pt solid;border-bottom:medium none;padding:0 0 0 6pt;"><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Sayin Faruk,</span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;"> Bitiris cümlenize atifta bulunarak  evet cok yazmissiniz ama daha cok yazmaniz dilegiyle diyorum. Fazla birsey anlatmadiginiz konusunda ise hemfikiriz.Interde ki uslubumu tekrarlamak iyi niyetle bazi konulara aciklik getirmek isteyen birine asla yapilmaz ve yapilmamalidir. Maksadimiz bagci dövmek degil üzüm yemektir.Eger üzüm koruk cikarsa  bagciyi dövmek de her zaman tasarrufumuzda olacaktir. Aradabirci konusu Inter forumu takip eden herkesin bilgisi dahilinde ve herkesin gözü önünde cereyan eden hadiselerdir ki bunun gizlisi ve saklisi yoktur. Interin arsivine bakarsaniz durumu sizinde kavrayacaginizi saniyorum(diger mail konusunda haklisiniz size yanlislikla postalanmistir).  Yazinizi dikkatle okuyup zihnimde karsi cevaplar yada sorular hazirlarken ve ilk mailimde bahsi gecen konularin tam acikliga kavusmadigini düsünürken sizin sorunuzu gördüm. Ama sorunuzu cevaplamadan once hadiselere cok yumusak baktiginiz, bardagin hep dolu kismindan degerlendirmeler yaptiginiz görülüyor dersem sanirim yanilmis olmam.Belki benim tabiatim geregi genellikle negatif degerlendirmeleri ön plana cikarmam da sizi olaylara ve insanlara daha pozitif yaklasimlar sergiler görmeme neden oluyor.Bu baglamda mailinizin belkide satir satir cevaplanarak bardagin bos kismiyla alakalı olan yerlerini söylemem gerekiyor.   Fakat simdilik sadece sizin sordugunuz soruya cevap vermekle yetinecegim. Dogrusunu söylemek gerekirse bazi seyleri aciklamanin bu sorunun cevabi ile ilintilendirilmesi bana ilginc gelse de mutlaka sizin de kendinize has öncelikleriniz olabilecegi kanaati ile sorunuza cevap veriyorum. Ben TR forumda chat odasi acildiktan sonra oraya sadece ve sadece bir kere ugramis ve topu topu maksimum bir dakika kadar kalmisimdir. Hatta ugradigim esnada vlad3, siz, ve sifreliden sonra ortaya cikan yeni bir nickin su an tam hatirlamiyorum ya celal ya kadri oldugunu gordum. Bu bir dakika icinde ne bir yazismaya ne de extrem bir duruma sahit oldum ve ayrildim. Fazla kalmama nedenlerimden biri de IP guvenligimi dusunmem sebebiyledir. O donemlerde vampir arkadasimiz hicte guven telkin etmedigi gibi israrla sifreli foruma gecildikten sonra chat davetleri yaptigi icin bu bende kusku uyandirmisti. Keza sonradan vampir arkadas vampirligini Inter forumda gosterdi. Buna sizde sahitsinizdir. Yani diyecegim  o ki Istanbul Sevi ile asla herhangibir gorusmem olmamistir. Olmasi icin bir nedenimde yoktur. Belki merak edersiniz diye ben sizden önce bir aciklama yapayim kesinlikle sizden baska bir nick adi altinda sifre talebim de olmamistir.  Uzun uzun yazmaniz dilegiyle… Hayirli günler. </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">  </span></p>
<h1><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Wed 08/23/06 08:25 AM</span></h1>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"> </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Sayın Telekom,</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Şimdiki cevap ve açıklamam kısa olacak ve işin mantık yönünü uzatmayacağım. Bahsettiğim chat hadisesi şöyle olmuş: Dediğim gün, benim oturuma ara verdiğim bir zamanda (ismi mahfuz) bir kişi Sevi ile uzunca bir sohbet yapıyor. Önce gayet güzel muhabbet ettikten sonra, birden ağzını bozuyor ve galiz küfürler savuruyor. Arkasından da “Telekom benim” diyor. Bunun üzerine Sevi, böyle bir kişiyle aynı ortamda olamayacağını beyan etti ve ben bir tercih yapmak zorunda kaldım. Neticede tercihimi Sevi’den yana yapmak durumunda kaldım. Şifre meselesi için ben bir formül ararken, siz de biraz aceleci davranıp karşı atağa geçtiniz. Belki bu soruyu o zaman sorabilirdim ama interdeki ilk çıkışların sertliği, benim resmimin asılması filan açık kapı bırakmadı. Size şifre vermezsem olacakları tahmin ettim ama bu dozda ve bu mahiyette olacağını kestiremedim. Sabataycılık meselesini İntere taşıyacağınızı, varsa TR Forumdaki kadronuzu oraya taşıyacağınızı zannetmiştim. Bundan da memnun olurdum. İllâ ben veya TR olması şart değildi, daha iyi yapabilenler yapsın da kim olursa olsun diye düşünmüştüm. Olaylar başka türlü gelişti. Ha, bir de blog açmışşınız, tebrik ederim, onu da dün gördüm. Arşivleri karıştırmak için de çok zaman lazım, hele interinki çok zor, yazıların haddi hesabı yok. İnterde sizin aleyhinizdeki yazı ve resimlerde de benim hiçbir dahlim yoktur, evet yazılanlardan rahatsız olduğumu arkadaşlara bildirdim ama işin uzamaması için onların birşey yazmamasını rica ettim hatta mani olmaya bile çalıştım (WM Gürbüz bey buna şahittir).<br />
Şimdilik ara vereyim ve devam etmek üzere hayırlı günler dileyeyim.<br />
 Faruk</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"> </span></p>
<p> </p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"> </span><strong><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">2006/8/24</span></strong><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;"> </span></p>
<p style="border-right:medium none;border-top:medium none;border-left:#cccccc 0.75pt solid;border-bottom:medium none;padding:0 0 0 6pt;"><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Sayin Faruk, </span></p>
<p style="border-right:medium none;border-top:medium none;border-left:#cccccc 0.75pt solid;border-bottom:medium none;padding:0 0 0 6pt;"><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Istanbul Sevi ile sizin mailiniz de bahsettiginiz sekilde benim bir vukuatim olmamistir. Onunla forumda yer alan yazismalar disinda da bir hadisem yoktur. Elbette Interde yazdiklarimi söylemiyorum.Isin mantik yönünü ben ele alayim, sizin de arasira bahsettiginiz onun az yazmaktan hoslanmasi ile chat ortaminda tanimadigi biri ile fikri bir münazaraya girmesi de hayrete sayan olmakla birlikte bu konuyu fazla da desmiyorum. Ama burada enterasan olan hadiselerden biri de chat ortami yaratildiktan sonra ne zaman tam olarak sifreliye gectiginizi hatirlamama ragmen hararetli tartismalarin ardindan Istanbul Sevinin beni forumdan attiracagi yonunde ki beyani da silinmediyse forumunuz arsivlerinde duruyordur.  Yani chat olayindan once sevgili seviniz bunu zaten kafasina koymustur.Sizin olmadiginiz bir anda cereyan eden bu küfürlesme hadisesinin de kaynagi Istanbul Sevi olunca insan haliyle durup bir düsünüyor. Ayrica  o küfrü edenin ismi mahfuz demekle neyi kastettiginizi de tam olarak anlamis degilim.Gercek ismi mi yoksa forumda yazdigi ismimi bu net ve acik degil.Buradan da su yargiya varmam olasi olabilir mi? Vlad3 ün Inter ortamina tasidigi Jitem kimlikli sahistan mi bahsediyorsunuz acaba..Eger oyleyse o askeri sahis ve ailesi hakkinda yer alan bilgilerin o forum ortamina tasinabilmesi de nasil gerceklesmistir bu da baska bir merak konusudur.Daha fazla detaya girip daha da fazla cikarimlari yapmayi da uygun gormuyorum.Ama baslayacak olursam elbette pek cok teori de uretmek mumkundur. Mailiniz de bahse konu olan duyarli davranis icin tesekkur ederim. Bugün tarihli forumunuza yazi yazanlar hakkinda kisaca bir yaziyi Inter foruma yazdim.Benim merak ettigim konulardan biride bu yeni nicklerin sabahin belli bir saat diliminde yazilar yazmasinin bir tesadüf olup olamayacagidir. Endiselere mahal birakmamak amaciyla art niyetli olduklarini düsündügüm bu kisilerin  kontrollerini yapmaniz eger ayni sahislar ise geregini düsünmez temennisiyle.  Hayirli Günler dilerken kisa kisa degil daha detay ve derinlikli yazilarinizi bekledigimi de tekrar size belirtmek isterim.</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">   </span></p>
<h1><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Thu 08/24/06 09:18 AM</span></h1>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"> </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Sayın Telekom bey,</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Forumdaki yazınızı ve mailinizi okumadan önce ben aynı konuyu yazacaktım. Zira bu durumdan -belki de haklı olarak- şüphe duyacağınızı tahmin etmiştim. Ama ondan önce şu meseleye bir açıklık getireyim: İsmi mahfuz demekten maksadım, Sevi’ye küfür ettiği iddia olununan kişinin adı (tabii nick adı) bende saklı demek istiyorum. Aynı kişiyle ben de sohbet ettim, bende çok iyi bir intiba bıraktı ki, Sevi’ye böyle birşey olamayacağını yazdım. Bana aynen onunla da önce güzelce sohbet edip sonra galiz küfürler ettiğini ısrarla tekrarlayınca inanmak zorunda kaldım. Not olarak yazayım, Sevi’nin sohbetleri de öyle uzun cümlelerden oluşmaz, zaman olarak belki uzayabilir. Siz bu noktalarda yanılıyorsunuz, yani yazıyı kısa yazanın sohbetinin uzun olamayacağını tasavvur ediyorsunuz. Mesela benim konuşma dilim böyle değildir, yazı diliyle konuşacak olsam sıkılırım ve hemen kendi şivemle konuşmaya başlarım. O zaman siz, bu aynı adam değil mi diyeceksiniz? Neyse, şifre meselesinde bir nokta daha var ki onu sonraya bırakıp şu taze meseleye gelelim.  Forumda yeni isimlerin görünmesi benim foruma gelmemle alakalı değil, en azından benden zuhur etmiş bir durum değil. Bu isimler çok önceden şifre almış kimseler. İçinde şifresiz dönemde yazmış olanlar da var, mesela Azra Sevisoy. Şifre aldıkları halde şimdiye kadar neden yazmadıklarını hep merak ettim. Amma tutup da “madem şifre aldınız öyleyse yazın” diyemezdim. Sadece ima yollu yazabiliyordum, “neden bu konuyla ilgili yazı yazılmıyor” filan diye. Şifre alanların sayısının 30′dan fazla olduğunu yazmıştım, kısa bir zaman sonra  müracaat edip alanlarla birlikte 40′ı buldu. Şifresi olup hala hiç yazmamış olanlar da var. (Bunu geleceğe bir yatırım olarak düşünmemeniz için isimler de verebilirim ama bu asla doğru olmaz, önceden açıkladığım için misal olarak Marangoz’u zikredebilirim).  Peki bu şahıslar kim diyeceksiniz? Ben onu bilemem, çünkü tanımıyorum. Belki bir gruptur, belki aynı şahıs. Peki maksatları ne? Onu da ancak yazılarını okuduktan sonra anlayabiliriz. Verdikleri ilk ipucu SonerYalçınKüçük taraftarı oldukları yönünde. Ve bazı verilere dayanarak şahıs veya toplulukları İbrani farzetmeye meyyaller. Bütün bunları ben de görüyor ve anlamaya çalışıyorum. Bazı şeylerin elbette ben de farkındayım. Yalnız sizinle metodta ayrıldığımız nokta, siz aceleci ve hatta kusura bakmayın biraz peşin hükümlüsünüz, ben sabırlıyım. Daha ilk yazısında adlarına bakıp hemen üzerlerine gitmek ve rencide edici ifadeler kullanmak üç şeyi getirir: Ya -eğer art niyetleri varsa- daha temkinli ve dikkatli davranırlar açık vermezler, ya aynı şekilde tepki verip kavgayı nefisler savaşına dönüştürürler veya ortadan kaybolurlar ne olduğunu katiyen öğrenemeyiz. Benim tercihim kimseyi ürkütmeden incitmeden anlayıp dinlemek. Yiğitlik yapılacak zaman ayrı. Maalesef bu işler sabır ve tahammül gerektiriyor. Ayrıca webmasterlik denen iş kolay olmuyor. Adamlar 350 senedir ensemizde boza pişirmişler, kendilerini saklamışlar. Hemen üç-beş senede açığa çıkmak istemezler. Biraz deşifre olmaya başlayınca elbette bazı oyunlar çevirecekler. Faruk gibi saf birini bulduk onu kullanırız diyorlarsa aldanırlar, evelallah mayamız sağlamdır. Belki bir müddet aldatmaları mümkündür ama ben de uyumuyorum.  Tamam, Soner’in kitapta yazdıkları hep forumda işlenmiş konular. Amma kitaplara malzeme olsun diye neden bu forumu kullansınlar? Buna ihtiyaçları mı var? İstedikten sonra onlar her kaynağa ulaşma imkanına sahipler. Ben de onları başka yerlerden topladım. Bana ait orijinal Turco meselesi vardı, Soner onu da aparıvermiş. Üstelik buralarda yazılanları hep YK ve SY mı okuyor? Bizim müslüman yazarlar nerede, onlar da faydalansın kitaplar yazsınlar. Zaten benim istediğim de oydu.Aldığım ilaçlardan mıdır nedir konsentrasyonumda zaaflar var. Unuttuğum şeyler oluyor. Şimdilik bu mailler aramızda kalsın. Tabii bu sefer de kimileri gizli pazarlıklar yapılıyor zehabına kapılırsa bir de onlarla uğraşmak zorunda kalırız. Millete laf anlatmak kolay değildir. Uğraştığımız işler öyle girift ve muamma ki, kimin ne hesabı var bilemiyorsunuz. Çok sabır, dikkat ve çalışma istiyor. İnşallah zamanla bütün gerçekler anlaşılacaktır. Allah utandırmasın diyelim ve bu günlük burada hitam bulsun.  Selam ve hayırlı akşamlar dileğiyle. </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Faruk </span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">  </span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"> </span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"> </span></p>
<p> </p>
<p><strong><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">2006/8/25</span></strong><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;"> </span></p>
<p style="border-right:medium none;border-top:medium none;border-left:#cccccc 0.75pt solid;border-bottom:medium none;padding:0 0 0 6pt;"><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Sayin Faruk Bey, </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Bugün Inter forumda yer alan talihsiz yaziyla benim hicbir alakam bulunmamaktadir. Ne ben yazdim bu yaziyi, ne de yazdirttim baska birine. O yaziyi yazan arkadasin kendi tasarrufunda yazdigi bir yazidir.</span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Bunu bilmenizi istedim. Herkesin bir ailesi colugu cocugu ve sosyal yasami oldugu idraki icinde oldugumu bilmenizi isterim. Benim derdim kisilerle degil hadiselerle.  Sahsim adina hicbir dahlim olmamasina ragmen bu olaydan oturu sizden ozur dilerim. O yaziyi yazan sahsa da durumu buna benzer ifadelerle acikladim. Insaallah bi daha boyle bir sacmalik yapmaz. Bu talihsiz hadisesin tekrarlanmamasi icinde elimden geleni yapacagimi ama sanal ortamda kimsenin amiri yada emir vereni olmadigimi da anlamanizi isterim. Ben bagimsiz girdim bu yola cok gerekirse selami sabahi herkesle keser kendi yoluma kendi halimde devam ederim. Ama sunu da belirtmemde fayda var, daha once ol@ size soylemis, bir kez de ben soyleyim internette kisisel bilgilerinize herkes rahatca ulasabilir. Eger saklanmayi uygun goruyorsaniz gecmiste hazirladiginiz siteleri gozden gecirmenizde fayda var. Kendi karikaturlerinizi forum ortamina tasimamaniz da fayda var. Bilen zaten sizin kim oldugunuzu biliyor. Ama herkesin de bilmesinin geregi yok diye dusunuyorum. Umarim bu hadise sizden gelecek aciklamalarin kesintiye ugramasina neden olmaz. Cunku benim daha size soracagim ve aydinliga kavusmasina ihtiyac olan detaylar var. Saygilarimla</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">   </span></p>
<h1><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Fri 08/25/06 09:56 AM</span></h1>
<p><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Sayın Telekom Bey, </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">O yazıyı ben de görünce, ufak bir şüpheye kapılır gibi oldum, ama kendimi toparlayarak buna sizin ihtiyacınız olmadığını düşündüm, zaten mahlasınızla herşeyi yazıyordunuz. O yazıyı yazan şahıs biraz da gözdağı vermek ister gibi “bak ben seni tanıyorum, gerekirse daha fazlasını da yazarım” demeye getiriyor. Bunu açıkladığınız için teşekkür ederim. Ben dün maili yazdıktan sonra, kısa bir açıklama daha yazmak istiyordum, şimdi yazıyorum; Ben sizinle mailleştiğimi hiç kimseye duyurmuş değilim. MSNi filan kapalı tuttuğum için kimseyle görüşmem olmuyor. Şu olabilir; sizin benim maili interde yayınlamanızdan sonra konu hakkındaki yazılarınıza ara vermeniz, mailleşebileceğimiz ihtimalini akla getirmiş olabilir.<br />
 Hani bir söz vardır “Viran olası hânede evlâd-i iyâl var”. Benim yüzümden hiçbir şeyden habersiz olan çocuklarımın başına bir hâl gelmesini istemem, bunu kimse istemez. Evlâtların feda edileceği değerler çok daha ulvî olanlardır. Bu münasebetle saklanma konusuyla ilgili tavsiyenize teşekkür ederim. Amma zannımca iş işten geçti, her yerde iz bıraktık. Bildiğinizden fazlası var. Neden derseniz (ve kendine yontuyorsun demezseniz), benim sabataycılıkla ilgili site yapmaya karar verirken hiçbir art niyetim yoktu ki. Konuyla ilgilenmeye ve karşıma isimler çıkmaya başlayınca, İslâm düşmanlığının arkasında birebir bu dönmelerin olduğunu gördüm ve tamamen dinî ve millî duygularla “dur şunları internet ortamına taşıyayım da millet tanısın, belki onlar da biraz şenaatlerinden geri dururlar” diye düşündüm. Kitaplar edinmeye, nette durmadan aramaya başladım, ne bulduysam siteye taşıdım. Eğer organize, plânlı, su-i niyetli bir hareket olsaydı, ta başından kendimi de gizlemeyi ihmal etmezdi(k)m. Eğer arkamda gizli bir güç olsaydı bu hatalara asla meydan vermezdi. Siz herhalde bu noktalardan şüphelendiniz ve “bunun arkası kuvvetli olmasa böyle cesurâne iş yapmaz, isminin açığa çıkmasına fırsat vermezdi” şeklinde düşündünüz. Hâkeza “bu siteleri yapmak için birileri maddi destek mi sağlıyor” diye aklınızda oluşan istihfam, bu gizlenme işine gerekli dikkati göstermeyişimden oldu. Şimdi herkes beni adımla, adresimle tanıyor, ben kimseyi tanıyamıyorum, iyi mi? Benim elimi kolumu bağlayan foruma anonimys girilmesi oldu. İlk baştan ona da dikkat etmedim, o zamanlar gerçek IP noları görünüyordu. Herkesi adıyla değil yazdığıyla değerlendirmek taraftarıydım. Ne zaman ki “şu nickle şu nicki kullananlar şu kişidir” gibi iddialar çoğalınca gözüm açıldı. Çok daha sonraları kontrol edip araştırdığımda gördüm ki, çok az insan bir tek rumuzla yazmış, diğerleri çok sayıda mahlas kullanmış. Kimisi de kendi itiraf etti. Size tuhaf gelecek ama Sevi bu husuta en mâsum olanlardan. Ama aynı kişiler zannedilerek (nickler yanyana yazılarak ve = işareti konularak) yapılan tahminlerde isabet hemen hemen hiç yok. Yanımda komputer tekniğinden iyi anlayan birileri olsaydı, ortaya enteresan bilgiler çıkarmak mümkün olurdu. Ne yaparsınız ki ben “mecburen” webmasterim.  Kopuk kopuk da olsa kusura bakmayın, bunun kabahatlisi biraz da çekmecede duran bir tomar fatura. Neyse, aklıma şu gelmişti: Bugünkü İnterde çıkan yazıda sizin de sansürlenmesini istediğiniz kelime neydi? Yoksa ………….mi? O benim soyadım ve “………..” demek, zamanında ağızdan çıktığı gibi yazılmış, hepsi o kadar. Bunda şüphelenilecek ne var? İşte ben bundan rahatsız oluyorum. Böyle şeyleri görünce diğer iddiaların da ciddi olmayacağı kanaatına varıyorum.  O arkadaş madem benim kim olduğumu katiyetle biliyor, onları bir tarafa bırakıp, öz Türkçe ama nadir bulunan bir soyadından (ben de soyismimi sevmem) mı bir mânâ çıkaracak? Bu şuna benziyor, bazı sabataycıların deşifre olmanın verdiği kızgınlıkla muhatabına ”bak ben de seni sabataycı yaparım ha, adın kriterlere uyuyor” demesi gibi. Tabii bu demek değil ki o kişi dönmedir. Böyle kolaycılıklara kaçmak istemem.  TR-Forumda yeni yazanlarla ilgili de şunu söylemek isterim, ben takip ediyorum, siz de izlemeye devam ediniz. Acaba sabataycı olacağı intibaı verecek mahlaslar kullanmalarının sebebi ne? Bir sabati söylerse daha inandırıcı olur diye mi, gerçekten necip ırktan oldukları için mi? Siz bizi deşifre ederseniz işin ucunu ta size kadar çıkarırız tarzı bir gözdağı mı var? Yoksa arkadaş(lar) alenî kavm-i necipten mi? Müslümanmış gibi yazıp, araya sıkıştırsa da âşikâr bir şekilde Yahudilik propagandası yapan, İslâm’ın israiliyyat hurafeleryle dolu bir din olduğu izlenimi verecek ifadeler kullanan yazar da hiç gözümden kaçmadı. Şu an aklıma gelen bunlar. Yalnız efendice yazıyorlar, verilecek cevaplardaki sert çıkışlar bir kısım insanın gözünde onları haklı çıkarabilir. Biraz da onlara mühlet vermek lâzım ki bazı şeylerden emin olabileyim. Bu arada İnteri de unutmamak lazım. Orada da birşeyler dönüyor olabilir.  Şu çok da uzun olmayan yazı epeyce zaman aldı. İnşallah yine yazmaya devam edeceğim. Sizden ricam bazı bilgilerin sizde kalmasıdır.  Bilmukabele saygı ve selamlarımı sunarım. </span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Faruk</span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span></p>
<p> </p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span><strong><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">2006/8/29</span></strong><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;"> </span></p>
<p style="border-right:medium none;border-top:medium none;border-left:#cccccc 0.75pt solid;border-bottom:medium none;padding:0 0 0 6pt;"><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Sayin Faruk Bey, </span></p>
<p style="border-right:medium none;border-top:medium none;border-left:#cccccc 0.75pt solid;border-bottom:medium none;padding:0 0 0 6pt;"><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">En son mailinizden sonra Interde malumunuz olan bir siteden aktarma yapilmasi nedeniyle bir süre sessiz kalmayi tercih ettim. Sonuc itibariyle hadisenin ustune gitmek kimin ne zaman ne yapacagi belli olmayan sanal alemde sizin adiniza tehlike arzedebilir düsüncesiyle konuyu fazla kasimamanin  bir müddet en dogrusu olduguna karar verdim. Fakat buradan cikan bazi gercekleri de yadsiyamayiz. Gerek sizden once bu konunun islendigi forumlar ve siteler ile gerek sizin forumunuzun ve sitelerinizin de gercekten masum olan belki 10 gobek evvellerinde boyle bir hadise(avdetilik) olanlari veya hic olmayanlari sadece soyisimleri ile degerlendiren Istanbul Sevi’nin akrabalik calismalarinin da ne kadar iyiniyetli oldugunun sorgulanmasini gündeme getirir kanaatini tasiyorum.Keza az yazan Istanbul Sevi, Abdullah Salihoglu mahlasi ile yazan sahsa benim yaptigim calismalarin bir benzerini de sabetaycilar yapiyor demistir.Burada onemli olan kimin kimden daha once bu calismalara basladigi degil, bu calismalarin kime ne fayda getirecegidir. Sizin sadece soyisminize bakilarak degerlendirilmeniz ne kadar yanlis ise Istanbul Sevi ve benzerlerinin yaptiklari da bir o kadar yanlis ve tehlikelidir. Ha keza sizin ilk adiniza ve soyisminize bakarak YK’nin isimbilim zirvaligini ve   soylemlerini de yanyana koyarak sizi de rahatlikla formule uydurmak mumkundur.Keza ciktiginiz merkezde zamanin mevlevi tekkeleri ile unludur. Hepsini alt alta koydugunuz zaman suphe  yada iftira ile bu ülkede sabetaist köklere sahip olmayan kimse kalmayacagi da aciktir. Boyle bir giris yapmamda ki maksat takdir edersiniz ki sizin gibi sabetayci kökenlerle   alakasi olmadigini düsündügüm insanlara ne kadar rahat iftira atilabilecegini gormeniz icindir.Meseleyi yine Istanbul Sevinin onlarda benzeri calismalar yapiyor sözüne getirirsek, onlar gizli kapakli bu isleri yaparken Istanbul Sevi aleni olarak yapiyor anlamini cikarmak sanirim yanlis degildir.Peki burada kim kazancli cikmaktadir. Asimile olmaya baslayan Sabetaycilar mi yoksa Istanbul Sevi ve benzerlerinin yaptigi calismalar ve desifrasyon palavrasi ile sosyal bir paranoya yaratmaya calisanlar mi? Dusunulmesi gereken bir diger gercekte acaba Istanbul Sevi de bu gizli oyunun sahte bir oyuncusumudur olmalidir. Siz ve ben avdeti bir aileye mensup oldugumuzu sans eseri ogrensek ama   asimile olmaya baslayan köklerimizi de bilmek istesek, akrabalarimizi bulmaya calissak  yapmamiz gereken ilk is nedir acaba? Internete girip ilk arastirmalari oradan yapmak degilmidir? Karsilasacagimiz ilk site hahambasilik sitesi degilmidir. O siteden sade müslümanlarin ogrenebilecegi ne vardir acaba Faruk bey? Ben size soyleyim sadece endise duyar o siteyi goren müslüman… Israil bayraklari, davud yildizlari, yedi kollu samdanlar, kurulmasi planlanan sabetayci havralar, dualar, ritüeller vesaire. Hani ne söyleyim bir sabetayci icin kendi geleneklerini ogrenmek icin ideal bir basvuru kaynagidir o site.Benim sinirimi bozan noktalardan biri de budur iste. Sitenin varligindan cok, Istanbul Sevinin islami argümanlari kullanarak müslümanlarin kalbine hancer gibi saplanmasi endisesidir.Ki onlari desifre etme hadisesini de kendi ifadeleri ile babasina yapilanlara baglamaktadir ama buda hic inandirici gelmemektedir. Arsiviniz de hala gecmis tartismalar durmaktadir. Bir diger noktada Istanbul Sevi’nin forumda bazi nicklere hemen tesekkur etmesidir. Benim dikkatimi ceken ozelliklerden biri de bu nickler “isim soyisim” olarak yazarak kendilerince degerli olan bilgilerini Sevi ile paylasmislardir. Burada iki ihtimal vardir, ya Istanbul Sevi bu insanlari mail-yada baska yollardan tanimaktadir yada pis bir komplonun aktorleri olan bu sahte isimler arasinda bizim bilemedigimiz sifreli bir haberlesme vardir.Forumunuz da cok daha farkli iddialar ortaya atanlara nedense Istanbul Sevi herhangibir sekilde sicak davranmadigi gibi sadece uzaktan izlemeyi yeglemistir. Benim buradan cikardigim sonuc Istanbul Sevi tanimadiklarina mesafeli durmus olup tanidiklarina ise her türlü sevgi gösterisinde bulunmustur.Oysa herkes sabetayciligi desifre etmiyormuydu? Foruma bilgi veren bu insanlarla Sevi acaba neden kontak kurma gayreti icine girmemistir? Bi de anlamadigim konulardan biri Istanbul Sevi’nin masumlugudur ki ayni Istanbul Sevi   Sandal forumda yada T&#38;D forumda telefon numaralari aciklayarak masumiyetini zaten göstermemismidir.Canli sahitler mesela Oylesinelaf arkadas bunu surekli iddia etmektedir. Ayrica yillarca gizli kalmayi becerebilen Istanbul Sevi’nin gerek T&#38;D ve gerekse diger forumlarda IP korumasi olmadan nasil gizli kalabildigi elbette muammadir. Ibrahim SEVEN ismiyle yazan sahsin iddiasi da Gokyuzunun, Istanbul Sevi oldugu yonundedir ki bu bana nedense uzak bir ihtimal gibi gelmemektedir. Eger siz canli kanli Istanbul Sevi ile yüzyüze tanismadiysaniz elbette. Zannedersem Seviyi tek gorme sansina Gökyüzü erismistir. Ne mutlu ona…Ama ilginc olan nokta bu aciklamanin tamda TRforum’un kan kaybedip Istanbul Sevi’nin guven yitirmeye basladigi esnada yeni harman da yapilmasidir.Ayni dergide YK’da Istanbul Seviye destek cikmistir.Bunlar hep adim adim yapilmistir.Once hahambasilik sitesi ve yanik koza logosu, ardindan Istanbul Sevinin iyi bir arastirmaci oldugu ve YK’nin Sevinin calismalarina güvendigi, ardindan Gokyuzunun Seviyle tanisma fasli. Merak ediyorsaniz hem Interde hem de T&#38;D forumda Gokyuzunun yazisi jpeg dosyasi olarak durmaktadir. Ozellikle T&#38;D forumda o yazida söylenenlerin yalanlamasi da vardir.  Bir diger nokta ise forumlarin bir önhazirlik yeri olamayacagi yanilginizdir. Belki herseye onlar rahatlikla ulasabilirler ama unutmayin ki alistira alistira konularin gündeme tasinmasi bu forumlar sayesinde olmustur. Efendi –2 kitabi elinizdeyse lütfen kaynaklar kismina bakiniz. Internet siteleri kisminda ilginizi cekecek yerler varmi acaba? Ya da yeni harmandan efendi-2 ye ve SY’ye yükselen seslerin amaci ne idi? Dikkatinizi cekerim kitapta yazilanlar degil yazilanlarin kaynaklari hakkinda elestiriler yükseldi.Masum dediginiz Sevi’de Efendi-2 ye methiyeler düzdü. Forumunuzda yazanlarin sizinde farkettiginiz sekilde SYK taraftari olduklari acikken Istanbul Sevi’nin onlardan olmadigini rüyanizda mi gördünüz acaba? Hele hele YK, Seviyi överken, Sevi SY’yi methederken …..Hele hele Sevinin Tempo mulakati kabak gibi dururken ve orada YK benim calismalarimi kullanmistir derken.Ki bununda tartismasini sevi ile trforumda bizzat ben yaptim.Kendisi boyle birsey yok yalanlamasi yaparken tempo mulakati hicte oyle demiyordu.Sizinde gordugunuz gibi genelde bilgi ve belge bulmakta zorlanmayacak sahislar özele indikce forumlara ve orada yazan saflarin bilgilerine ihtiyac duymaktadirlar.Ayrica sefirah tiferet ile ani mispar arba gibi soylemleri foruma tasiyan Sevinin ne yapmaya calistigi ciddi merak konusu olmalidir.Yazacak birseyi olan cikar ve acik acik net bir sekilde yazar.Ne demek istedigini ne soylemek istedigini millette anlamis olur….  *** Peki bizim müslüman milliyetci yazarlar nerede? Bende bu konuyu cok merak ediyorum dogrusu. Neden ortaya cikipta kapsamli bir arastirma ile bu adamlara agzinin payi verilmez. Ya da verilemez mi? Isin suyu cikmadan birilerinin sesini yukseltmesi gerekmektedir. Sapla samani ayirip aciklamasi lazimdir.Ayrica son bir kac gün icinde malum sahislara verdiginiz arastirmaya dayanan cevaplarin devaminin gelmesini temenni ederim. Sizin gibi milliyetci-muhafazakar cizgide olan birinden beklenecek tarzda davranmaniz sahsim adina beni sevindirmektedir.Umarim bu tarz yazilarinizin devami gelir ve kalici olur.Ama forumda yer alipta seyirci kalanlar ile müslüman gözüküp hicbir is yapmayanlari da kiniyorum.Hem interi hemde trforumu takip etme konusunda ise hic endiseniz olmasin, zaten aylardir takip ediyoruz. Takip etmeseydik bu noktaya zaten gelinmezdi.  </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">“Neyse, şifre meselesinde bir nokta daha var ki onu sonraya bırakıp şu taze meseleye gelelim”  diyerek biraktiginiz cümleyi de tamamlamaniz dilegiyle. </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">  Saygilarimla Hayirli Günler.</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">  </span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"> </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">       </span></p>
<h2></h2>
<h2><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Tue 08/29/06 07:36 PM</span></h2>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"> </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Sayın Telekom Bey,</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Bizim forumda yer alan malum yazılara birkaç satır cevap vermek için önce kitaplarda sonra nette saatlerce kaynak aradım. O kadar çok yazı kopya edip okudum ki, yazacaklarımı da unuttum. Tatmin olmadığım bir nokta kaldı. Şahsıma bir hakaret olsaydı cevap kolaydı. İş dinimize, peygamberimize, peygamberlerimize kadar uzayınca, canım o kadar sıkılıyor ki. Kesin, kaynağı sağlam belgeli okkalı bir cevapla susturmak istiyorum. Kendim yetersiz kalıyorum, verilen cevaplar da benim arzu ettiğim nitelikte değil. Valla şu an yorgun ve gergin bir haldeyim. Devam edeceğimi bildirerek size hayırlı sabahlar diliyorum. </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Faruk    </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span></p>
<p> </p>
<p><strong><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">2006/9/2</span></strong><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;"> </span></p>
<p style="border-right:medium none;border-top:medium none;border-left:#cccccc 0.75pt solid;border-bottom:medium none;padding:0 0 0 6pt;"><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Sayin Faruk Bey,</span></p>
<p style="border-right:medium none;border-top:medium none;border-left:#cccccc 0.75pt solid;border-bottom:medium none;padding:0 0 0 6pt;"><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Umarim aradan gecen günler kendinize gelmenizi saglamistir. Gecen mailimde bahsettigim konuyla paralel sagolsun Istanbul Sevi beni mahcup etmiyor. Ona tesekkurlerimi iletirseniz sevinirim. Sayesinde sabetayci zikr nasil olur nasil yapilir sadece ibrani kökenliler ile ibranice bilenlerin okuyabilecegi jpg dosyasi sayesinde ogrendik. Hahambasilik sitesi bahsettigim konularda daha da zengin bir icerik almaya basladi.Ne mutlu biz Müslüman Türklere….Forumunuzda yazan kisilerinde sizin aktardiginiz yazilara refleksleri gayet hos elbette.Ilgiyle takip etmeye devam ediyorum.Ama bilmenizi istedigim bir nokta varki ben sifre olayindan bu yana  Inter Turk forumda  2 nick haricinde nick kullanmadim.</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Biri Telekom’dur digeri de “c.t.”dir.Bunu soylemekten kastim ben diyecegimi derim 50 tane nick arkasina saklanmaya ihtiyacim yoktur.Ve elbette baska birini yonlendirip bu yazilari yazdirmaya da…Bu konularla alakali bir kisi ile maillesiyorum O da son gunlerde kayip…Yani forumunuz ile alakali Interde cikan yazilardan asla mesul degilim. Fakat kim ne maksatla yazarsa yazsin yazilanlarin hepsine katilmadigim anlami da cikmasin. </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Kalbinizde supheye mahal vermemek amaciylada bu aciklamalari üzerine basa basa tekrar ediyorum.Umarim ayni hassasiyeti sizde gösterirsiniz. Devam edeceginizi bildirmenize ragmen sizden de ses seda cikmamasi nedeniyleanlayisiniza siginarak bu maili yazmak zorunda kaldim.  </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;"> Saygilarimla   </span></p>
<h2></h2>
<h2><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Sat 09/02/06 08:27 PM</span></h2>
<p><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Sayın Telekom Bey,</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Geçen günler kendime gelmemde maalesef bir fayda sağlamıyor. Bunun bir kısmı şahsi problemlerimle ilgili. Doktor, avukat, hastahane, resmi daireler vs. arasında bocalayıp duruyoruz. Cevap yazdıkça rahatlayacağımı düşünüyordum, öyle olmadı nedense. Gerek foruma gerek size yazarken zorlanıyorum. Bugün Akşamcı yazmış, bıktım diye, bende de aynısı mı oluyor, şevkim mi kırıldı bilemiyorum. Hayırlısı olsun deyip iki satır daha yazayım. Aslında yazacak çok şeyler birikti, nereden başlayacağımı bilemiyorum. İsterseniz Soner’den bahsedeyim. Kitabı bitirdim sayılır. Tabii yeni baştan ve dikkatlice okumam lazım. Vardığım netice şu; bunlar bizim susmamızı istiyorlar. Sizler bu meseleyi kurcaladıkça, işin ucu size kadar uzar, diye sinyalleri daha önceden vermişler, bunun blöf olmadığını da ikinci kitabıyla gösterdi. Yani meseleyi müslümanların elinden alarak, kendi istedikleri yöne çekmeyi neredeyse başardılar. Mesele ta cumhuriyeti kuranlara kadar uzamasın diye, usta bir biçimde bu tartışmaların önünü kesmekti niyetleri. Kitapta gördüm ki bizim forumda işlenen konuların hepsi yer almış. Bana ait şeyler de var. Bundan şöyle bir netice çıkar mı? Siz bu adamlara malzeme verdiniz. Kendi adıma söyleyeyim ki, benim asla öyle bir niyetim olmadı. Kitaba konu olan yazılar birileri tarafından yazılmış. Mesela Said Nursi, Muhyiddin Arabi hakkında yazılan yazılar var. Ben o yazıları gördükçe hem şaşırdım, hem de karşı çıktım. Forumun arşivinde duruyor o yazılar. Meğer bu konular önceden tasarlanmış, foruma konulup reaksiyonlar ölçülmüş, sonunda resmen kitapta yazılmış. Veya Soner “demek böyle şeylerden bile şüphe duyuluyor, ben biraz daha araştırıp bunları yazayım” diye düşündü. YK neler yazmış, haberim yok, son kitaplarını almadım, o parayı o adama yedirmek istemedim. İzinde korsan bulsaydım alacaktım, olmadı, bizim oralarda böyle kitapları bulamazsınız. Şunu demek istiyorum, <strong>Soner bizden almış, biz ona vermedik, daha doğrusu ben</strong>. <strong>Hatta ÖylesineLaf’ın (yanılmıyorsam) koyduğu Barbaros’un sancağı bile kitapta var</strong>. İyice incelenirse belki sizden bile birşeyler bulabilirsiniz. <strong>İlk benim resmini koyduğum Davud Yıldızlı Osmanlı banknotunu falan yazmış. Bektaşilerdeki geyik-tavşan sembolüyle sabataycılıktaki benzerliği falan ben yazmıştım, hepsini güzelce kendine göre yorumlarla kitabına koymuş. Suudi Arabistan dönmeleri yazısını kitaptan “tek” parmakla ilk ben foruma asmıştım, oradaki dönmeyi “sabetayist” yapıp son sayfaya koymuş, güya kaynak da vermiş. Biz bunları müslümanların bilgilenmesi için, onların kullanması için yaptık, nereden bilirdik ki, evirip çevirip kendilerine malzeme yapacaklarını.</strong> “Ameller niyete göredir” diye İslam’da bir kaide vardır, Allah biliyor ki, benim bütün niyetim bu meselenin müslümanlar tarafından bilinmesi, İslâm düşmanlığının içimizdeki müslüman görünümlü Yahudiler eliyle yapıldığına dikkat çekmek, dönmelere de “yaptıklarınızın farkındayız, vazgeçin” mesajı vermekti. Bunda bir dereceye kadar fayda gördüğümüzü gelen mailler teyid ediyordu. Bir prensibim de şuydu ki, mesele antisemitizm imajı yaratmasın, tek taraflı bir grubun görüşleri gibi görülmesin. Bunun için konuyla ilgilenen her görüşten insan yazsın ki, müslümanlar bir yere toplanıp Yahudi düşmanlığı yapıyor denmesin diye düşünmüştüm. Netice şu ki istediğim gibi olmadı. Hani siz diyorsunuz ya, “bir ekip” çalışması diye, düşünüyorum da keşke bir ekip oluşturabilse idik ve başından planlı olarak ve strateji çizerek meseleyi ele alabilseydik (Avcı teklif etmişti) daha doğru çalışmalar yapılırdı. Biz dalkılıç meydana atıldık, hesapta olmayan hatalar yaptık, biraz da desteksiz kaldık<strong>.  Ben hala şuna kesinlikle inanıyorum ki, sabataycılık tarihimizin en mühim vakalarından birisidir, onu çözmeden yakın tarihimiz anlaşılamaz</strong>. Bunu yapacak adam tabii ki ben değildim, ilk sitenin ilk sayfasında yazdığım gibi, bu konuda araştırma yapacaklara ipucu vermekti maksat. <strong>Orada eksik olan kelime “müslüman araştırmacılar” idi şüphesiz, onu da açıkça yazmadım, anlayacağınız gibi hemen damga yememek için. Kendi ülkemizde en rahat kullanacağımız kelimelerden bile imtina eder olduk, bunları düşününce sebeplerini sorgulamak bizi bu yola itti. Ha, o ipuçları Soner gibilerine yaradı</strong>, şimdi mesulu benmişim gibi bir intiba doğdu.  Gerçi ÖylesineLafın tahminleri oldu ve dile getirdi. Sanki Sonerin kimleri sabataycı yapacağını önceden biliyor gibi yazılar var. Ama o da bu isimlerin dönme olamayacığını kesin delillerle ortaya koyan makaleleri olmadı, şöyle secereli, tarihten misal filan vererek. Bakın şimdi o yapılıyor, Sonerin yanlışları ortaya dökülüyor. İnşallah OL bloğunda iddiaların aksini isbat eder.  Başta bu forumun kaale alınacağını bile düşünmemiştim, doğru dürüst reklamını bile yapmadım, hiç kimseye de gel bizim forumda yaz diye davet etmedim, keşke yapsaymışım. Hem daha çok bilgi, belge edinirdik, hem kaliteli yazılar olurdu, hem de daha az hata yapardık.  Bu yazılar size cevaptan ziyade benim düşüncelerimin samimi ifadesidir. Sorularınızdan aklıma gelen ikisini yazayım. Lozan Mübadilleri Derneği ile 500 yıl Vakfı arasında bir münasebet var mı? diye soruyordunuz. İnanın hiç dikkat etmedim ve bilmiyorum da. Eğer siz bu konuda bilgiler bulabilirseniz ben de öğrenmiş olurum. Ben o derneğin sitesine ilk zamanlar giriyordum, bazı resimler dışında işe yarar birşey bulamamıştım, şimdi ne halde haberim yok. Yine de bakarız. Öbür sorunuz, sabataycılığın konuşulmaya başlamasıyla, AB sürecini girmemiz arasında bir bağ olup olmadığı şeklindeydi. Bir düşünce olarak olmaz diyemem, ama bunu nasıl araştıracaksınız ve kimden öğreneceksiniz? Böyle bir şeyi isbat öyle güç ki. Eğer şuurlu olarak başlatıldıysa, ki perde gerisinde gizli güç olması lazım, kim düğmeye bastı, neden, gerçek maksatları nedir gibi pek çok sualin araştırılıp bulunması gerekir ki, pek kolay iş değil. Zaten siz bu soruyu -her ne kadar bana yöneltmişseniz de- ortaya atınca kimse bir şey yazmadı. Bilinmesi zor (en azından benim için) bir mevzu. Bir de şu var, sabataycılık pek de yeni bir konu değil, önceden biliniyor, bazan yazılıyormuş ama bizim haberimiz yokmuş. Gündeme oturmasının bir değil pek çok yönü olması lazım gelir (siyasi, iktisadi, mali) ve tabii birazcık demokrasinin mesafe katetmesi müessir oldu. İnterneti ve 28 Şubatı da unutmamak gerekir. Benim ve sizin gibilerin ilgisi de milli ve manevi hassasiyet ve kaygılar ve gerçeği öğrenme isteği dolayısiyle. Başkalarının başka türlü hesaplarının olduğunu da en azından tahmin etmek zor değil.  Bugün Sonere cevap yerine size yazmayı tercih ettim. Fırsat bulursam, onun yaptığı gibi küçük noktalardan atış yapacağım. Ben onların silahını kendilerine çevirmek için, müslümanlara uydurdukları Takiyyeci kelimesini siteye isim olarak vermiştim, galiba biraz da tutmuştu, ama onlar bizden yaman olmalı ki yeni taktiklerlerle taarruza geçti. Allah doğruların yardımcısıdır, inşallah hilelerini başlarına çalar. Sabrımı biraz daha zorlayacağım, olmazsa bizim gibi bir gariban gider yerine davayı hakkıyla yürütecek Allah kulları çıkar. Bu temenniyle yazıya burada noktayı koyuyor ve hayırlı sabahlar diliyorum.  </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Bilmukabele saygı ve sevgiler.Faruk  </span></p>
<h1></h1>
<h1><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Mon 09/04/06 03:22 PM</span></h1>
<p><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Sayin Telekom Bey,</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Fazla zamanim olmadigi icin cok sey yazmayacagim, yarin yine hastahane yolcusuyuz. Ilgimi ceken biraz önce okudugum yaziyi sizin foruma asmis olmanizdi. Ben birsey bulamadigim icin orada biraktim. Yalniz birazdan ilk defa bir belgeyi foruma asacagim. Soner herkese sormus cevap alamamis, fazla merakta kalmasin. </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Hayirli geceler.Faruk </span></p>
<h4></h4>
<h4><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Tue 09/05/06 11:33 PM</span></h4>
<p><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Sayin Faruk Bey,</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Fazla bir zamaninizda ve elbette hastane dönüsünde maillerinizin devamini bekledigimi size belirtiyorum. ben yazida birseyler buldum ama elbette direkt olarak efendi-2 ile alakali degildi.Yazinin asilmasini hicte o cemaatten olmamama ragmen gelebilecek dil uzatmalara bir önlem niteligi olarakta algilayabilirsiniz. Sonucta lider kadrolar ne olursa olsun tabanda hepimizin ayni oldugunu düsünüyorum.Ve bu yüzden elimden geldigince birseyler yapmaya calisiyorum.Ayrica astiginiz bilgileri ve resimleri de gördüm.Ciddi anlamda su aralar efendi-2 ile mesgul oldugunuzu düsündügüm icin mail trafiginide hem olani biteni izlemek hemde sizi biraz rahatlatmak adina yavaslattim.Zannimca bazi konulara cevap vermekte endiseleriniz oldugundan bu sorularin cevaplarinin zamanla sizin tarafinizdan verilecegini umuyorum.Sözün özü sanki bekleyip görme ve olaylari daha iyi analiz etme sansini kendinize taniyorsunuz ki buna da hakkiniz elbette vardir.Son yaziniza gelen Aker isimli kisinin tepkisine interden cevap yetistirmeyi de uygun bulmadim bunu size biraktim.Ama sunu söylemek mümkün siz tespitlerinizde haklisiniz.Soner , kitabinda acik ve net bir soru soruyor ama sizin kadar acik ve net bir cevap vermiyor.Siz ay gün yil olarak bu tarihi bizlere bildirdiniz.</span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;"> Yazarin kitabin 385inci sayfasinda “ezanin Türkçe okunmasina karsi cikanlarin Kurani Kerim’in Latin alfabesiyle Türkçe yazilmasindan haberi bile yoktu “ deme aymazligini göstermeside yazara has bir durum olsa gerek.Kimlere sordunda cevap alamadin diye sorarlar adama. Beyaz Hocaya sorduysa, yada Turan Dursun, İlhan Arsel gibilerin kitaplarina basvurduysa elbette cevap alamaz. Ama Soner Efendi bunu kitabinda ilahiyatci arkadaslar bile hemen cevap veremedi diye nitelendiriyor.Breh Breh Breh…Kimler ki bunlar…         Diger bir noktada Latin alfabesi ile yazilan bu Kuran 1 temmuz 1936 tarihlidir.18 temmuz 1932 tarihinde Diyanet Reisliginin ezanin türkçe okunmasi hakkinda bir genelgesi vardir.30 ocak 1932 tarihinde ise ilk türkçe ezan hafiz rifat bey tarafindan fatih camiinden okundu ve bu durum DP iktidara gelene kadar devam etti.Ayrica arastirmaci yazar Soner Efendi 4 Şubat 1933 tarihinde, müftülüklere ezanı Türkce okumalarını, buna uymayanların kati ve siddetli bir sekilde cezalandırılacaklarını bildiren bir tamimden de habersizdir.Tüm bu olup bitenlerden sonra latin alfabesi ile bir Kuran basiliyor ve buna o zamanin alimlerinden karsi gelmesi isteniyor.Sanirim Soner efendi emirin demiri kestigini unutuyor. Bunu istemek icin ya saf olmak yada yazar gibi art niyetli olmak gerekiyor..Yazarin gözden kacirdigi bir noktada ne tesadüftür ki bugün ayasofya müze olarak kalmalidir diyenlere cevabi bir tokat niteligi tasir. 3 Şubat 1932 tarihine denk gelen Kadir Gecesi’nde de, Ayasofya Camii’nde Türkce Kuran, tekbir ve kamet okunmustur. Fakat ne yazikki türkce Kuran, tekbir ve kametin reklaminin yapildigi Ayasofya da 1 Subat 1935 tarihinde <strong>müze</strong> haline getirilmistir. Tarihlere bakacak olursaniz yine Latin alfabeli Kuran’dan öncedir.  Tüm olup bitenleri alt alta koydugunuz zaman yazarin bahsini ettigi ve toplumda infial yaratmasini bekledigi Latin alfabeli Kuran yazimi da zurnanin son deligi oluyor.  Ki bence biraz akli basinda olan sabetay avcisi arastirmaci bir yazar bozuntusu bile Maarif kitaphanesinin sahibinin kim oldugunu bu Kuran’in hangi amacla yazildigini arastirmasi gerekirdi. Sen her tasin altindan sabetayci ararken bu kitaphaneyi ve arkasindakileri görmezden geleceksin. Yok öyle yagma ….Haydi bakalim Soner efendi arastir su maarif kitaphanesinin sahiplerini demek gerekiyor. Elbette burada sunu da unutmamak gerekiyor ilk kitapla ikinci kitap arasinda baglari kuvvetlendirip DP iktidarinin arapca ezana dönüsünü de “aydinlanmanin” baslangicina vurulan sabetaist bir hamle gibi gösterme cabasindan kaynaklaniyor bu söylemler.Elbette konu daha da derin ama benden simdilik bu kadar. Ha bide su var  ben kendi kendime bir blog kurdum 50 kisi 100 kisi haberdar oldu  yazdiklarimi okudu. Gün oldu devran döndü ve insanlar bunu unuttu yada hic ciddiye bile almadi. Bu Latin Alfabeli Kuran meselesi de böyle birsey iste. Ha bide latin alfabeli kurandan bahseden soner efendi ilk türkce incil ile ilk türkce tevrat ne zaman basilmis bunu biliyor mu acaba. Sahsen Ben bilmiyorum.Siz biliyormusunuz? Sagliniza kavusmaniz temennisiyle hayirli günler dilerim.</span></p>
<p> </p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">  </span><strong><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">2006/9/6</span></strong></p>
<p style="border-right:medium none;border-top:medium none;border-left:#cccccc 0.75pt solid;border-bottom:medium none;padding:0 0 0 6pt;"><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Sn Faruk bey<br />
her ne kadar cevabi size biraktım desemde sonra hastaneye gittiginiz aklima geldi bende kendimce bir cevap verip blog’a tasidim. haberiniz olsun saygilarimla   </span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"> </span></p>
<h2></h2>
<h2><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Mon 09/11/06 06:14 PM</span></h2>
<p><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Sayın Telekom Bey</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">,</span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Birkaç satır yazıp bırakacağım. Sorularınız arasında yoktu, ama bir ara İnterde Hüseyin’le yazışmıştınız, nicklere verilen renkler hakkında. Evet kısmen haklısınız, bazı isimlere fikriyatına göre renk vermiştim, nasılsa bir renk kullanmam gerekiyordu, ben de ölçüyü böyle alayım demiştim. Tabii herkesi fikren tam tanımıyordum, bazan da tahminen renklendirme yaptım. Ama görüyorum ki yanıldıklarım da olmuş. Ben de şaştım. Kimileri ne olduklarını sonraya bırakıyor herhalde. Alın şimdi de NFK meselesi ortaya atıldı, biliyorum tatmin edici bir cevap çıkmayacak. Ben çok iyi bilmediğim şey hakkında yazmak istemem. Bu sefer de niye suskun kaldın diyen olacaktır (kastım siz değilsiniz), ama ne yapalım ağzına yüzüne bulaştırmaktansa sukut etmek yeğdir. Bilmukabele selam ve muhabbetlerimle.Faruk</span>
</p>
<p style="border-right:medium none;border-top:medium none;border-left:#cccccc 0.75pt solid;border-bottom:medium none;padding:0 0 0 6pt;"><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;"> <strong> 2006/9/17</strong></span></p>
<p style="border-right:medium none;border-top:medium none;border-left:#cccccc 0.75pt solid;border-bottom:medium none;padding:0 0 0 6pt;"><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Sayin Faruk Bey,</span></p>
<p style="border-right:medium none;border-top:medium none;border-left:#cccccc 0.75pt solid;border-bottom:medium none;padding:0 0 0 6pt;"><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Gördügüm kadariyle müthis bir sabriniz var hadiselere karsi.. Bekleyip zaman icinde degerlendirmeyi uygun goruyorsunuz ki sizin adiniza guzel bir davranis. Ben ne yazik ki sizin kadar sabredemiyorum ve dusunduklerimi de hemen soyluyorum. Son donemde efendi-2 ile ilgili yazdiginiz yazilari ilgi ile takip ediyordum ki sizde ara verdiniz. Elbette bunun bir sebebi vardir diye dusunuyorum fakat bu sebebin ne oldugunu da pek tahmin edemiyorum.Gayet guzel giden calismalariniza ara vermenizi ilginc buluyorum ve acaba bu ara vermede size gelen/gelebilecek bazi tepkilerin yada bazi mesajlarin mi etkisi oldu diye dusunuyorum.   Sunu da yeri gelmisken soylemekte fayda var sanirim..Evet kitap bastan asagiya kadar bir provakasyon kokuyor ama elbette icinde dusunulmesi gereken, arastirilmasi gereken bolumlerde var. Fakat bu is soner gibi yk gibi ne idügü belirsiz adamlarin isi olamaz. Forumunuz da yazanlar konusu ise ayri bir muamma. Ben supheyle yaklastigim nickleri zaten inter forumda acik ve net bir sekilde yaziyorum. Ama benim yazmam pek bir sey ifade etmiyor cunku suyun basini siz tutuyorsunuz. Son donemde yine dozu artan sekilde devam eden nurcu-fetullahcı-ibdaci kavgasinin da alaninda tek olan trforumda olmasi hem müslümanlara zarar veriyor hem sabatay konusunu isleyen forumunuza zarar veriyor. YSB, B.Tahir ve benzeri konulara ise hic girmek dahi istemiyorum.Hatta nors konusuna da girmek istemiyorum zaten cikmaz sokaga girdiler ve orada kaldilar.Forum sizin forumunuz kim neler yaziyor neler yapiyor kim hangi IP numarasini kullaniyor, proxy kullananlar kimler vesaire gibi ayrimlari yaparak ne olup bittigini cozmek elbette sizin isiniz… Istanbul Sevi konusu ise her zaman sizin cevap vermekten kacindiginiz bir konu oldu ben izlemeye devam ediyorum sizde izleyin…Dönme amentüsünü de sayesinde ogrenmis olduk , vatana millete hayirli olsun diyeyim.Sifre konusunda ise aciklayacaginiz  bir husus vardi umarim beni fazla merakta birakmazsiniz .Ayrica forumuzda kendihalinde den bahsetmenize de tesekkur ederim. Fakat belki farkindasinizdir belki degilsinizdir reklama ya da övülmeye ihtiyacim hic bir zaman olmadi.O blog karsi bir durus sergilemek ve konu ile alakali yazilari bir araya toplamak icin kuruldu.Sade bir müslüman,vatansever, türkün tepkisi olarak internette boy gösterdi. Elbette soyleceklerim bunlarla sinirli degil ama bende beklemeyi uygun goruyorum. </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;"> Saygilarimla hayirli günler dilerim.    </span></p>
<h2></h2>
<h2><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Thu 09/21/06 08:05 PM</span></h2>
<p><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">  </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Sayın Telekom Bey,</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Şu papa meselesi beni çok meşgul etti ve yordu. Bu yüzden sabrınızı zorladım. Özür dilerim. Devam edeceğim inşallah. Hayırlı sabahlar ve cumalar.Selam ve saygılar.Faruk</span></p>
<p style="border-right:medium none;border-top:medium none;border-left:#cccccc 0.75pt solid;border-bottom:medium none;padding:0 0 0 6pt;"><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">   </span></p>
<h2><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Sat 09/23/06 11:02 PM</span></h2>
<p><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Sayın Telekom Bey Kardeşim, </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Önce Ramazanı Şerifinizi tebrik ederim. Sakın ola, bazı mazeretler öne sürerek sizi oyaladığım zehabına kapılmayınız. Takip ettiğiniz gibi bizim forumda yazılan malum yazılar beni cidden çok rahatsız ediyor. <strong>Çünkü sinsi, kurnazca yazılmış. Biliyorum bunlara hak ettikleri cevap verilmeyecek. “Sus zındık” demekle bu iş çözülmüyor. Bunu kazara toy bir genç okuyup imanına toz konsa biz mesuluz.</strong> O yüzden akli, ilmi ve mantıki deliller arıyorum. Kendi bilgim kıt, kaynaklarım sınırlı. O gördüğünüz kısa yazıları yazabilmek için saatlerce arama yapıyorum. Eldeki kitaplara bakıyorum, en zoru da kitaptan aktarma. Yazmadığım yazılar için harcadığım mesai de cabası, yani istediğim gibi bulamayınca, foruma koymuyorum, halbuki saatlerce aramıştım. Kimse kaale almasa da ben cevap vermeye çalışacağım. Çünkü önceden yazmışlar, gerekli cevap verilmemiş, bu sefer aynı şeyi tekrar yazıyorlar, biliyorlar ki, cevabını bilen yok. Siz ekip filan diyorsunuz ya, bazan kendimi çok yalnız hissediyorum. Şu ortaya atılan bozuk itikatlı yazıların çoğunu ben ilk defa duyuyorum. Seneler önce şu Yaşar Nurinin bir konferansına gitmiştim, duyduklarım karşısında çok şaşırdım, anlattıklarını evde not edip, soracak adam aradım. Günlerce uykuma mani oldu. Gerçi Allah’a şükür imanımdan bir taş bile oynatamadı ama, akıllı uslu gördüğüm bazı arkadaşların ona inandığına şahit oldum. Bu yazılar da ona benziyor, pek çoğu çok eskiden savunulmuş batıl görüşler olsa da, pekçoğumuz yeni duyduğumuz ve hazırlığımız olmadığı için tereddüde düşebiliriz. Bunu hesaba katarak cevaplar arıyorum, netice ortada, tam tatmin edici değil. Son yazıdaki M. Arabi konusu tamam, ötekiler hala açıkta. XXX’ in</span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">……………………………………ilgili yazısına cevap verilmemiş olması içimde hala bir ukte</span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">. Cevap bekleyen pekçok yazı var. Bunlara tam istediğim gibi cevaplar vermedikçe içim rahat etmeyecek. Buna sizin sorular da dahil tabii. Ama öbürleri cevapsız kalınca kabul görülmüş sayılır. (NFK meselesi de ortada kaldı, 1-0 mağlubuz.) Şimdi sigara içmeden yazmanın zorluğu da var. Ben burada keseyim. Ha, Amentü meselesi de, yeni değil. İ. A. Gövsa’nın ve diğer yazarların kitaplarında, bizim site ve forumda eskiden beri var. Sevi aklına gelip bir daha yazmış. İnterdeki pis yazıyı da gördüm. Zannederim birisi sizi bana karşı tahrik ediyor. Demek ki kavga etmemizden menfaati olanlar var. Sizin blogları da takip ediyorum. Bilmem üçü de sizin mi? Avcı’nınki açılmıyor okuyamıyorum. Ama OLA çok sevdiği bloguna pek birşey yazmıyor. Anlaşılan bir müddet daha ben forumu açık tutacağım. Neyse, beynim şu an durdu. Burada keseyim. Selam ve muhabbetler.Faruk</span></p>
<p style="border-right:medium none;border-top:medium none;border-left:#cccccc 0.75pt solid;border-bottom:medium none;padding:0 0 0 6pt;"><strong></strong></p>
<p style="border-right:medium none;border-top:medium none;border-left:#cccccc 0.75pt solid;border-bottom:medium none;padding:0 0 0 6pt;"><strong><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">2006/9/25</span></strong><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;"> </span></p>
<p style="border-right:medium none;border-top:medium none;border-left:#cccccc 0.75pt solid;border-bottom:medium none;padding:0 0 0 6pt;"><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Sn. Faruk Bey,</span></p>
<p style="border-right:medium none;border-top:medium none;border-left:#cccccc 0.75pt solid;border-bottom:medium none;padding:0 0 0 6pt;"><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Bende sizin ramazanı şerifinizi tebrik ederim. Beni oyalayip oyalamamaniz konusuna ben girmek dahi istemiyorum. Takdir edersiniz ki kac aydan beri vehimlerden yola cikarak bazen sabirla bazende sabirsizlikla tatmin edici cevaplar bekledim.Elbette konuya ilgi duyan diger sahislarda mutlaka bu cevaplari beklemislerdir.Ama son dönem icinde tr-forum’un en azindan webmasterinin iyi niyetli calismalari hem beni sevindiriyor hemde umarim konuya ilgi ve alaka duyan akli selim müslümanlari sevindiriyordur.Yazilan yazilarin sinsi ve kurnazca oldugunda sizinle hemfikiriz. fakat beni üzen noktalardan biri forumunuzu takip edipte yillarca bu sinsi yazilar altinda ezilerek sadece höt lan demekle istigal edenlerin durumudur.Lafa gelince mangalda kül birakmayan sahislar artik nefs mi desem gurur mu desem bu adamlara bilgilerle ve belgelerle cevap vermek yerine bunlarin yazdiklarini ya görmezden gelmislerdir ya da dediginiz gibi höt bre zindik deme yoluna gitmislerdir. Toy bir genc bu yazilari okuyup imanina zarar gelse biz mesuluz diyorsunuz ya iste bu noktada cok haklisiniz . Meseleyi biraz daha acalim isterseniz. Bu SYK denen tayfanin kitaplari binlerle ifade edilecek sayida satmaktadir, genis kitlelere ulasmaktadir ve zamani gelince de ozellikle SY kitaplari internete pdf olarak sürülmektedir.YK ise her sözü olay, her iddiasi manset olan bir adamdir. Bu ikisini topladiginiz zaman bu adamlarin fikir ve görüslerinin ne kadar büyük bir kitleye ulastigini tahmin etmek hicte zor olmaz sanirim. Peki bu adamlar bu isleri yaparken, sinsice sabetayizm üzerinden islama ve onun kutsallarina ve onun degerli sahsiyetlerine pervasizca saldirirken hani lafta müslüman olan dindaslarimiz ne yapmaktadir. Ne kadar genis bir kitleye seslerini duyurmaktadir. hangi iddiaya adam gibi cevap verip bunun kavgasini en azindan inandigi din icin Allah icin Peygamber icin yapmaktadir. Ne yazikki ben pek bir sey göremiyorum. Gördüklerimide ses getirmeyen ciliz cirpinislar olarak adlandiriyorum.Bu adamlar meczup zaten kolayciligi ile bir yere varamayacagimiz gibi sonunda olan dediginiz gibi hatta avci’nin dedigi gibi toylara ve ahmak müslümanlara olacaktir.Bu toyluk ve ahmaklik hadisesinden kendimi de ayirt ettigimi sanmayin sakin. Zaten bu islere inatla girmemde ki sebeblerden biride budur. yani ben nasil kandiysam yada okudugum kitaplardan kalbime süpheler geldiyse -ki ben kendimin özünün saglamligina inanan biriyimdir- baskalarinin ne hale gelecegini varin siz hesap edin. Müslüman birbirini yer, tarikatlar birbirini yer, ayni dine inanipta farkli yollari secenler biz daha iyi müslümaniz derse ortalikta islam ve türk düsmanlarina kalir elbette. Liderler üzerinden yapilacak saldirilarin temelinde islama saldiri vardir.Ben bu hususta müslümanlarin uyanik olmasi, oyuna gelmemesini tercih ederim ama ne yazikki hersey gönlümüze göre olmuyor.Faraza lider yada liderler zirkafir bile olsa yillarca kendi cemaatlerini uyutmus bile olsa bu adamlar ölene kadar beklenip sirf islama zarar gelmesin müslümanlarin kalbine süphe düsmesin insanlar hayal kirikligi yasamasin diye zemzem suyuyla yikanarak  haketmedikleri halde onlar taclandirilabilir.Umarim ne demek istedigimi anlamisinizdir.Baska bir metodda uygulanabilir ama bunu izah etmek epey uzun sürer o yüzden bahsetmeyi uygun görmüyorum. Aslina bakarsaniz bu adamlarin derdi sadece islamda degildir, MK üzerinden de ciddi bir dezonformasyon kampanyasi yürütmektedirler ki genelde buna sagolsunlar hemen müslümanlar atlamaktadir.Ve haliyle ortam da gerilmektedir.Sonra da kendileri ortaya cikip hayir biz oyle birsey demedik diyebilme cesaretini ve aymazligini gösterebilmektedirler ve yine el üstünde tutulan, yine mansetlere cikan, yine kitaplari binlerce satan onlar olmaktadir. saf müslümanlarimiz da meselenin ardinda yatan gerceklerin ne oldugu muhasebesini yapmadan sembollesmis isimler üzerinden kisilerle ugrasmayi yeglemektedirler. Sonucta yine kim zarar görüyor varin bunu da siz hesap edin.  Sunu acik ve net soyleyim her ne kadar aram bozukta olsa dediginiz sahislarla, ben onlardan ciddi bir hamle bekliyordum ki hic bir sey yapmadilar desem yeri var. umarim bu konuda ben yaniliyorumdur ve gelecek yakin zaman icinde birseylerini görürüz. Ben sizinde ifade ettiginiz gibi bilgi ve belge bulma sikintisi cektigim icin ciddi manada zorlaniyorum.Isin boyutlari akademik olarak ele alinip kutuphane kutuphane gezmekle ve belki de gunlerce tugla kalinliginda kitaplar okumakla, ve iddialari cevaplandiracak baglantilari bulmakla belki bir nebze olsun hafifletilebilir. Ama kimsenin yani yazar-cizer hani müslüman olan entellektüel ve dahi akademik zatlarin da bu konuya hic ilgi duymamasi bana enterasan gelmektedir.Ya korkmaktadirlar ya da bizim bilmedigimiz baska sebebleri vardir.Sonuc olarak her halukarda müslüman-türk sessiz kalmayi yeglemektedir ki ben buna fena halde bozuluyorum.Kendihalinde biri sade bir vatandas olarakta benim elimden ancak bu kadari geliyor ne yazik ki.Bu baglamda sizinde sikintilarinizi anlayabiliyorum. Istanbul Sevi benim icin hala muamma, ve soru isareti. Hele hele YK onu overken. O, SY nin kitaba methiye düzerken . Ben de bunlari görüp Seviye iyi niyet besleyecegim ki bu simdilik cok zor bir ihtimaldir.Elbette dahasi da var ama size zaten dahasini daha önce ki maillerde izah etmistim.  </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">İnternette gördügünüz 3 blog + netpano daki blog’u da ben yaptim. İlk iki blog yapildiktan sonra hosuma gitmedigi icin wordpress te daha eli yüzü düzgün bir blog olusturmaya gayret ettim.Diger sahislarin bloglari icin birsey diyemeyecegim. Belki papa ya “gelme seni istemiyoruz” bildirileri yazmaktan firsat bulamadiklari icin sesleri soluklari cikmamaktadir ki NFK hakkinda ki iddialara da asil cevap vermesi gereken onlardir yada NFK fikriyatini benimseyen yayin organlaridir.Üstadlarina olan sevgileri belki de bu kadardir diye elestirsem bilmem siz ne dersiniz. tekrar ediyorum ben onlardan daha ciddi ve kapsamli calismalar bekliyordum ki ne yazik ki dag simdilik fare dogurdu. Yada zaten ortada bir dag falan yoktu. Benim icin elbette tüm bunlar muamma ve zandan öte bir bilgiye sahip degilim. </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;"> Sizinle kavga etmek icin ben simdilik bir neden göremiyorum. Umarim bu durumda bir degisiklik olmaz</span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">. </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Forumun acik-yada kapali kalmasi sizin takdirinizdir.Vebal sizindir. Forum hangi sartlar altinda nasil ilerleyecek yada yasamini sürdürecek buna siz karar vereceksiniz.Fakat bilin ki bicak ters dönmüstür ve müslüman-türkleri hedef almaktadir.Konusunda tek olan forumunuzun nasil bir strateji izleyecegine de siz karar vereceksiniz.ha unutmadan tempo mulakatinda YK grupseks kitabindan once bir kitabi araya sokacagini ifade etmektedir. Dikkatinize derim. Benim basindan takip ettigim kadariyle bu cerkez yahudiler hakkinda olacak.  </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Kusatma tek tarafli degil sayin Faruk bey, bu ülkenin her vatandasinin kaninda ibranilik oldugunu hissettirene kadarda devam edecek gibi gözüküyor.Meczup bunlar demekle bu is kapanmiyor ne yazikki. Gündem de onlar var. Bir adama 40 kere deli derseniz adam kendini deli hisseder ya. Bunlarin ki bu hesap iste. Bu halka yavas yavas ama sinsice sürekli bir propaganda ile yahudisiniz derseniz, islam judaiktir derseniz gelecekte olabilecekleri de sizin takdirinize birakiyorum. </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;"> Saygi ve hürmetle hayirli ramazanlar dilerim</span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">. </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">   </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Not: Aşagidaki mailde sır olarak bahsi gecen konunun ben sırdan cok Istanbul Sevinin bir takiyyesi olabilecegini düsündügüm icin herhangibir sansurlemeye gitmedim. Bu yüzden Faruk beyden özürdilerim. </span></p>
<h3></h3>
<h3><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Sun 09/24/06 07:14 PM</span></h3>
<p><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Sayın Telekom Bey,<br />
Yazınızda mutabık olduğumuz pek çok noktanın olmasından memnuniyet duydum. Hatta Sevi’nin bir muamma olduğu konusunda da hemfikiriz. Onu şahsen tanıma fırsatım olsaydı belki daha sağlıklı tahlil yapmamız mümkün olurdu. Yalnız şundan eminim ki, Sevi bu konuyu kim geniş kitlelere duyuruyorsa, ona destek çıkıyor. Eğer onu müslümanlar kazanırsa, bildiklerinden müslümanlar istifade eder. Ve kanaatim odur ki, bizden bir yazar çıkıp onunla işbirliği etse, konunun mecraı bizim tarafa akabilir. Benim onu savunuyor olmam bu yüzdendi, ama ne çare ki elimizde imkân yok ki kitap filan çıkaralım da sabataycıların din düşmanı taifesinin sırlarını ifşa edelim. Ben onun daha önceden SYK tayfasıyla beraber olduğunu zannetmiyorum, MŞE ile bile temasa geçmek istediğini ama sırf çekindiği için bunu gerçekleştiremediğini biliyorum, bu da bir sır olarak aramızda kalsın. Ki MŞE kimseyle görüşmüyor, ben dahi buna muvaffak olamadım. Ben ne kadar objektif davransam da, asıl hedefim sabataycıların din düşmanı olan grubudur, yoksa çoktan asimile olmuş hatta dine-millete hizmeti geçmiş olanlarla bir işim olmadığı gibi, yeni sabataycı icad etmek gibi de maksadım hiç olmadı. Yazdım mı bilmiyorum, forumda, yalnız Sevi değil, sabataycılıkla ilgili yazan hemen herkese karşı çıkan, alay edenler vardı. Ben bunları hala çözemedim, acaba gocundukları birşey mi var. Hem sabatilerle ilgili hiçbir şey yazmayacaksın, hem yazanlara karşı çıkacaksın. Bundan hep şüphe ettim ve hassasiyet gösterdim. Kimse açık kimliğiyle yazmıyor ki, nereden bileceksin kimin ne olduğunu ve ne maksatla forumda bulunduğunu. Bu yüzden bilhassa sabatileri sayıca çok az ve önemsiz gösterenlerin ne hesapları vardı, bugün bile bilemiyorum. Yâni ifrat-tefrit meselesi. Size de ilk başlarda yazmak istediğim şuydu ki, meseleye bir de ters yönden bakıp, “hiç yoktur” diyemeyenlerin, sayıyı birkaç bine indirmesinin bir sebebi olabilir mi? diye kafa yorsanız, bildiğiniz şeyler varsa, hiç değilse sizde kalmak üzere, konuyu böyle de değerlendirseniz diye. Sabataycıları tasnif etmek yanlış bir fikir değildi, yapılamadı. Sabataycılarla ilgilenenleri de tasnif etmeli diye düşünüyorum. Belki bizim bilmediğimiz daha değişik ve karışık hesaplar var. Şahsen benim bunları çözmeye kapasitem yetmez. Forumda yalnız olduğumu da görüyorum.  <strong>Şu tefrika meselesi de siz gibi benim de en rahatsız olduğum bir konu. Onca düşmanı bırakıp, müslümanların birbiriyle didişmeleri ne kadar hazin</strong>. Çok kere üstü kapalı yazdımsa da anlamak istemiyorlar. Forumu tatil etmeyi düşünmem biraz da bundan. Ben kimsenin borazanı olmak istemiyorum, siyasi bir görüşe filan da angaje değilim, ama ehven-i şer meselesi var. Dini bizden iyi bilenler, ortaya öyle şeyler atıyor ki, hayret ediyor ve üzülüyorum. <strong>Dinen hiçbir meşru kaynağı olmayacak şeyleri savunuyorlar, ya kime zarar verdiklerinin farkında değiller, veya kasten yapıyorlar. Küfür ve hakaretten başka birşey bildikleri yok</strong>. Bakın adamlar çalışmış, İslam aleyhine olacak şeyleri, cevap verilmeyeceğini de bildikleri için cesurane yazıyorlar. Onlara cevap verme yerine, onu şunu tekfir etmekle meşguller. Ve bu arkadaşlar cemaat ve tarikatları da, en azından benden iyi tanıyorlar. Ne forumda, ne SY nın kitabında yazılanlara cevap vermeye tenezzül etmiyorlar. Yazsınlar biz de rahat edelim. Zorla bulabildiğimiz bir kaç delil kafi değil ki. Elde yeterli kitap yok, entelletüel çevremiz yok. İnternetin de yetersiz kaldığı hususlar var. Sadece bu adamlar şöyle-böyle demekle olmuyor. Bakın Mevlâna meselesi hala muallakta. Bende sadece onun mesnevideki hikayelerinin bulunduğu küçük bir kitap var, nasıl cevap verebilirim. Geçen sene yine bir kitaptan alıntı yaparak cevap vermeye çalıştım, kafi değil. Kimse bu iddialara cevap vermemiş mi de, aynı iftiralar tekrar ediliyor, foruma bu cevaplar asılmıyor? Anlamıyorum. Mahir İz’den iktibas ettiğim yazıya da kimse mukabele etmeyecek biliyorum. Halbuki çok önemli, birileri tutup bunu istismar edecek diye endişe ediyorum. <strong>Bizden çıt çıkmayınca, Soner gibiler bunları kitaplarına taşıyıp kullanıyor</strong>. Kendimizde de kabahat aramalıyız. <strong>Dedik ya Soner forumdan çok şey aşırmış diye</strong>. Biz onları SYK için yazmadık ki. Bizimkiler sahip çıkıp değerlendirseydi<strong>. Çok enteresan değil mi, forumda benim ve diğerlerinin yazdığı bazı yazılar hiç kaale alınıp cevap bile verilmemiş, ama Soner’in kitabında görüyorsunuz. Bunları da bir zaman yazacağım inşallah.</strong>  Herhalde konuyu dağıttık. Şimdi müsaadenizle, foruma bir iki şey yazmak için burada noktalayayım. Size hayırlı sahurlar. Birazdan burada da hazırlık başlayacak.Selam ve muhabbetlerimle.Faruk</span></p>
<p style="border-right:medium none;border-top:medium none;border-left:#cccccc 0.75pt solid;border-bottom:medium none;padding:0 0 0 6pt;"> </p>
<p style="border-right:medium none;border-top:medium none;border-left:#cccccc 0.75pt solid;border-bottom:medium none;padding:0 0 0 6pt;"><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;"> </span><strong><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">2006/9/26</span></strong><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;"> </span></p>
<p style="border-right:medium none;border-top:medium none;border-left:#cccccc 0.75pt solid;border-bottom:medium none;padding:0 0 0 6pt;"><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Sayin Faruk Bey,  </span></p>
<p style="border-right:medium none;border-top:medium none;border-left:#cccccc 0.75pt solid;border-bottom:medium none;padding:0 0 0 6pt;"><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Mailinizdeki ilk satirlardan cevaplamaya baslayim hemen. Seviye bu kadar güvenmenizi ben hala anlayabilmis degilim öncelikle bunu belirtiyim.Eger  Sevi bu konuyu daha genis kitlelere kim duyuruyorsa ve onun yaninda oluyorsa ben burada bazi art niyetlerde ararim. Gecmis maillerimde bu konu ile ilgili tereddutlerimi size bildirmistim. Ve hala ayni kanaati tasimaktayim. Cok ilginc bir ifadeniz var ki bu bence üstünde durulmasi hatta sizinde üstünde durmaniz gereken bir konu. Eger Sevi ile tanisabilseydim diyorsunuz ki bunu basaran sadece Gökyüzü. Burada   akla su sorular geliyor Sevi neden Gökyüzü ile bulustu, Sevi neden görüsmek icin Gökyüzünü tercih etti, Sevi neden Gökyüzü elini etegini cektikten sonra böyle bir görüsmeyi uygun gördü, Bu görüsme talebi Seviden mi geldi yoksa Gökyüzünden mi geldi. Sevi kendi güvenligi acisindan yillarca gizli kalmayi uygun görmüsken korkmadan Gökyüzü ile nasil görüsebildi. Sevi ile sizin aranizda abi-kardes iliskisi varken, Sevi yada sizden karsilikli bir görüsme talebi gelmedi mi. Eger sizden yada seviden böyle bir talep geldiyse neden bu görüsme yillardan beri gerceklesmedi. Yoksa böyle bir görüsme talebi ne sizden ne de onun tarafindan yapilmadi mi. Yapilmadi ise neden yapilmadi. Abi-kardes iliskisinde en cok güvenmesi gereken kisilerin basinda kendisine tüm forum imkanlarini taniyan Faruk beyin olmasi gerekmezmiydi. Bu sorular daha da uzayabilir hatta isin icine YK, SY de katilabilir. Hatta efendi-2 baglaminda ele alinirsa aaron kandiyotinin sirlarini ifsaa eden gizemli sahis tr-forum gibi bir forumdan habersiz miydi? Daha önce bu harun hoca konusu neden hic gündeme gelmedi. Oyle ya tr-forum gibi bir maden varken soner yalçını bulup konusmakta neyin nesiydi. Yoksa bu bilgi zaten sürekli vardi ama soner efendi kitabina uygun bir düzmece ile baslayabilmek icin bu bilginin forum ortamina tasinmasina izin mi vermedi. Istanbul sevi bu harun hoca olayina ne kadar vakif? Eger sabetaist bir aileden geliyorsa ve yillarca bu konu üzerine kafa patlatiyorsa bunu bilmesi gerekmez miydi. Ayrica Istanbul sevinin ismini verdigi ender yassitepe isimli sabetaist haham gercek bir sahismidir. Onca curcuna icinde neden bu kisiye kimse ilgi göstermez yada röportaj yapmak icin ugrasmaz. Eger Sevinin dedigi gibi cok önemli bir adamsa bu nerede yasar ne icer varmidir bir cismi? Siz Sevinin SYK taifesi icinde yeralmadigini düsünüyorsunuz ama YK hic oyle düsünmüyor. Ayrica unutmayin ki forumunuzda yazan DD üstü örtülü bir sekilde Sevi efendiyi YK’ya mail yollu sikayet edeceginide belirtmemismiydi. Ayni DD sonra cevir kazi yanmasin yapip mail hadisesini mektup olayina da cevirmemismiydi. O günlerde bunlara cevap dahi vermedim ama bir kenara not ettim. Baska not ettigim ayrintilarda var ama belki zamani gelince aciklarim.   Gelelim Seviyi müslümanlarin kazanmasi hadisesine… Eger Sevi forumlardan kovulup en son adres olarak müslüman-milliyetci bir foruma geliyorsa ve sesini buradan duyurabiliyorsa ve siz onun ifadesi ile Abi oluyorsaniz ve hala müslümanlar onu kazanmali diyorsaniz, Sevinin takiyyeciler forumunda cok usturuplu bir takiyye yaptigindan bahsetmemiz de sanirim pek yanlis olmaz. Eger Sevi kendi sözleri ile Muhammed ahlakini benimsediyse gecmiste yaptiklari ile söylediklerini nasil degerlendirmemiz gerekir ve dahi Efendi-2 kitabi gibi islami ve müslümanlari yerden yere vuran tüm degerlerimizi judaizedir palavrasi ile alasagi etmeye calisan bir kitaba neden övgüler düzer. Neden konunun sözde icerden bir “uzmani” olarak bazi aciklamalar getirmez. Tempo dergisine mülakat verebilen birinin Efendi-2 kitabindaki yanlislarida göstermesi gerekmezmiydi. Ki eger Sevi bunlari yapmiyorsa bu pacavra kitaba sesini cikarmiyorsa hangi Muhammed ahlakindan bahsedebiliriz hangi müslümanliktan bahsedebiliriz. Keza sevinin ha döndüm ha dönücem gibilerinden sözleri ile kandil mandil kutlama yazilarini da takiyyenin en babasi olarak görmekteyim.     Mutabik oldugumuz konular elbette olacaktir. En son bu aksam bekci murtazanin yazisini gördükten sonra ne kadar yalniz kaldiginizi bir kez daha anladim. Ama burada da sorulmasi gereken soru sudur. Neden OLA ve sözde ekibi sizi desteklemek yerine kenara cekilmeyi tercih etmistir bu da benim icin baska bir muaammadir. Ki gördügümüz kadariyla hem istanbula hem üsküdara bilgi-görgü yönünden hakim olan, cemaat cemiyet baglantilari olan hatta pekcok dönmeyi taniyan, özellikle bir dönem dönmelerin ilgi duyduklari hat sanatlarini bu kadar yakindan takip eden ve o camianin icinden sahislari isimcek taniyan   bu zat yada zatlarin size karsi olan tavirlarinin biraz ters olmasidir.Ayrica ilginc olan bir baska konuda ola-abc vesairenin Mali hakkinda pekte iyi seyler düsünmemesine ragmen, ve Malinin Efendi-2 ile ilgili yazisi forumunuzda kabak gibi dururken sizin onla ve Ola’nin kavgali oldugu Kadri ile samimi halleriniz mi size tavir almalarina neden olmustur.Ki ben burada uzaktan bakan biri olarak ne Kadri, nede Maliden ve onlarin yazip-cizdiklerinden cokta haz alamadigim gibi onlarida sebekenin bir parcasi olarak düsünme egilimi icinde oldugumu da size söylüyorum. Eger birileri forumda karsilikli birbirlerine yikama yaglama cekiyorsa ben orada bir durup düsünürüm. MSE konusuna ise hic girmek istemiyorum, MSE ile görüsmek isteyen illa bir yolunu bulur.Unutmayin ki MSE o alemin en ünlü dönmesi Ilgaz Zorlu ile birlikte olmustur. Neden Sevi ile olmasin. Yani söyleminiz bana mantikli gelmemektedir. Ve MSE ‘de gizemli biri degildir. En son gercek hayat dergisi adamin evine kadar gidip mulakat yapip resim cekebiliyorsa , daha gecen sene MSE kanal 7 televizyonunda program yapabiliyorsa ve milligazetede yazilari cikabiliyorsa ona ulasmanin zor oldugu fikri benim pek aklima yatmamaktadir. Hani saka yollu sunu soyleyim size eger inat edersem zorlaya zorlaya MSE ile kontak kurarim. Yani demek istedigim MSE ile kontak kurmak isteyen kurar. Azim olmasi yeterli Faruk Bey.İlla yüz yüze olacak diyede bir kaide yoktur bu konuda telekomünikasyon ne güne duruyor.Ki ben cok iyi hatirlarim MSE bir yazisinda bir bayanin ona telefon acip agzina geleni söyledigini dahi yazmistir ki demek ki bu adam ulasilmaz biri degildir.   Ayrica ben sabataylarin ne cok az ne de cok fazla olduklari kanaatini tasiyorum. Bu konularda arastirma yapan birine “höt lan” yeter artik telefonu geldiginide kendisinden dinleyen biri olarak sayinin kücümsenemeyecek boyutlarda oldugunu onun soylemlerine dayanarak biliyorum. Elbette o kisinin elindeki mevcut bilgilerin kaynagi nedir ve ne kadar güvenilir buda baska bir muammadir.Ama ciddiye alinmasi gerekir ki bizde zaten ciddiye aliyoruz. Ama her zaman soyledim, toptancilik baslamistir, is sulanmistir. Bicak ters dönmüstür. Merhaba Judaize Islam söylemleri artik dozunu coktan asmistir. Tehlike canlari calmaya baslamistir.   Diger yazdiginiz hususlarda ise sizinle hemfikiriz, bende ibretle ve hayretle olani biteni izlemekle mesgulum. Ayrica bu Adonay konusu baskalarinin ilgisini cekmeden cok önce benim ilgimi cekti hatta yazilari alip almama tereddutu icine girdim fakat bu ismin bir müstear oldugu kanisina vararak yazinin asil sahibinin 2023′te yazan biri olabilecegini düsünmeye basladim. Adonay ismini elestirenler önce kendi müstearlarina baksinlar derim ben.Ki Adonay  efendi islami savunurken müslüman olduklarini iddia edenler forumunuzda islama sinsice saldirmaktadir. Fark buradadir iste. </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;"> Saygi ve hürmetlerimle hayirli sahurlar dilerim. </span></p>
<h2></h2>
<h2><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Wed 09/27/06 07:38 PM</span></h2>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Sayın Telekom Bey,</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Bugünkü yazılanlar moralimi epey bozdu, uykularım kaçtı. Bir iki sayfalık yazılar için de yine saatler harcadım. Yazıları hep resimlerle tamamlamak istememden dolayı, bir resim aramak epey zaman alıyor, onu da bulamadım zaten. Sahur vakti de geldiğinden, yarın da doktor randevusu var, kısa kesmeden önce, ve cevaplar baki kalmak üzere, şunu söyleyivereyim: Bu işe<br />
devam edeceksek, bir strateji çizmek gerekiyor. Sizin de fikirlerinizden faydalanmak isterim, tabii uygun görürseniz.Şimdilik hayırlı sabahlar, Selam ve mıhabbetlerimle.Faruk  </span></p>
<h1></h1>
<h1><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Mon 10/02/06 01:57 PM</span></h1>
<p><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;"> Sn Faruk bey</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;"> Öncelikle tekrar gecmis olsun. Insaallah kisa surede tedaviler sonuc verir. Strateji cizme konusunda haklisiniz. Bu konudaki acizane goruslerimi ileriki bir tarihte size detaylica izah edicem.cevaplarinizin baki kalmasi umuduyla hayirli günler dilerim  </span></p>
<p> </p>
<p><strong><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Thu 10/19/06 04:40 PM </span></strong></p>
<p><strong></strong><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Sayin Faruk Bey, </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Uzun zamandir forumda gözükmediginiz icin bende size göndermeyi düsündügüm maili sizin gelisinize kadar bekletmeyi uygun gördüm. Umarim ortalikta gözükmemenizin ciddi saglik problemleri ile bir alakasi yoktur. Ayrica kadir gecenizi de tebrik ederim   Son mailiniz de sordugunuz soru üzerine yogunlasacak olursak sanirim bunun cevabini tam anlamiyle verebilecek henüz pek kimse cikmadi ülkemizde. Büyük bir sirlar yumaginin cözülmesi icin yapilan gayretleri iyi niyetle karsilasam da gözlemledigim kadar bu iste ipin ucunun kacirilmis olmasidir. Sabetaycilari desifre ediyoruz söylemi gelmis bir yere dayanmistir. Bugüne kadar yapilanlar, meselede elbette cok yol katedildiginin göstergesidir. Ama tüm bu yapilanlar yeterlimidir degilmidir iyiniyetlimidir kötüniyetlimidir tartisilmasi gereken hususlardir.   Öncelikle konu baslarda müslüman cevrelerin tekelinde iken YK ve SY sayesinde ipler solcularin eline gecmistir. Konu hakkinda pek cok lehte ve aleyhte yazi yazilmistir. Ucundan kiyisindan sabetay mevzuuna bulasan herkes kendi fikirlerini ve görüslerini ya aciklamistir yada aciklar gibi yapmistir.   </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">1-</span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">       </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Bu desifrasyon calismalari icerden bilgi ve belge olmadan ve devletin arsivleri incelenmeden gercegi yansitmaz. </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">2-</span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">       </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Desifrasyonu yapanlar tarihimiz boyunca hep sabetay kökenliler olmustur ki en önemli hususta budur. Sorulmasi gereken soru Neden onlar olmalidir. </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">3-</span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">       </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Müslüman fikir adamlari gizli yahudiler kavramini ortaya atarken kesin ve net deliller ortaya koymamismidir yoksa koyamamismidir, MSE nin korkak tavirlari bende hep degisik izlenimler birakmistir.</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;"> 4-</span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">       </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Sol mihraklar basta YK ve SY olmak üzere asure corbasi yapar gibi akillarina ne geldiyse dogruluguna yanlisligina bakmadan herkesi sabetayci yapmaya calismaktadir </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">5-</span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">       </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Baslarda YK ve SY ye verilen pirim neticesinde bugün onlara siz bu isi carpitiyorsunuz demek zorlasmistir. </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">6-</span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">       </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Malum bir medya grubundan destek alan SY, ile ayni malum grubun bir gazetesinin YK ya saldirmasi yada saldiriyor gibi gösterilmesi süphe edilmesi gereken bir husustur. Ayrica tüm bunlar yapilirken gerek sabetaizm gerekse siyonizmin zannimca farkli bir sekilde propagandasi yapilmaktadir. Bundan kimin kazancli ciktigi üzerinde de özellikle durmak gerekir. </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">7-</span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">       </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">MSE, IZ, AD ve digerlerinin yakinlasmasi neticesinde gün isigina cikarilan hususlarin devami gelmemistir.Ya da gelememistir. Takip ettigim kadar IZ nin sesi solugu son dönemlerde hic cikmamaktadir.Digerleri de kacak dövüsmektedir.</span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">8-</span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">       </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Konunun güncel aktörleri IZ, MSE, IS, G, SY, YK ve basta sizin forumunuz olmak üzere diger forumlardir.Elbette konu hakkinda yazilan yerli ve yabanci kitaplari bir kenara birakacak olursak.Hatta bu kitap yazarlarindan bugün hayatta olanlar ile olmayanlarin basina neler gelmistir bu da iyi arastirilmalidir. (SY ile YK haric) </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;"> </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;"> Bu kisa ve genel bir özetlemeden sonra peki ne yapilmalidir sorusuna yanit aramak en dogrusu olacaktir. </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">  </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">1-</span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">       </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Sabetayistligi kesin olan sahislar öncelikle desifre edilmelidir. Ama bu desifrasyonda uyulmasi gereken kurallar ne olmalidir iste burasi cok önemlidir. Milliyetci ve muhafazakar kesim ile Ateist Sol kesimin öncelikleri farkli farklidir. Sabetayist desifrasyon yapilirken kisilerin bu vatana olan hizmetleri yada hainlikleri neye ve kime göre iyi veya kötü olacaktir ve desifre edilen sabetaycilar hangi kategoride degerlendirilecektir. Sag kesim bunu din düsmanligi cercevesi icinde ele alirken  sol kesim ise tam tersi bir tutum sergileyerek dindar kesimi hedef almaya baslamistir. Sabetayizm tartismalarinin artik bir tabu olmaktan cikmasi ve konusuluyor olmasi güzel bir gelisme olarak degerlendirilse de belki de asimile olacak bu insanlarin yeni bir bilinclenme ile kuvvet kazanmasi ihtimalide gözardi edilmemelidir.</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"> </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">2-</span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">       </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Bu konunun desilmesinde ince ince irdelenmesinde kar zarar hesabi cok iyi yapilmalidir. Bu isin sonunda kimler karli cikacaktir bunlar teker teker öngörülmelidir. Son 6-7 yildir siddetli bir sekilde üstüne gidilen bu konuda ve yapilan desifrasyonlar neticesinde ne olmustur yada ne olmasi beklenirken konu hangi cizgilere kaymistir bu düsünülmelidir. Konunun sadece vatanimizi ilgilendiren yönü haricinde dis baglantilari da arastirilmalidir.Sabetazim meselesinde hangi ülke yada gizli örgütlerin ekmegine yag sürüldügü ve hangi büyük planlarin kücük parcasi olabilecegi gelecekte ülkeye ne gibi zarar ve fayda getirecegi uzun uzun hesaplanmalidir. </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">3-</span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">       </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Sag cepheden bakacak olursak sadece sabatayist avina cikmakta yetersiz olacaktir. Bunun masonu fasonu dinlisi dinsizi sermayeyi elinde tutup halki kölelestireni ve iletisim araclarini elinde tutanlar da unutulmamalidir. Takdir edersiniz ki YK ile dalga gecilse de belli basli tüm internet siteleri ve medya organlari bu adamin sözlerini mansete cikarmaya dünden heveslilerdir ki bu bile bana ilginc gelmektedir.Yalnizca sabetaizme odaklanmak diger ser gruplarinin isine gelecegi gibi bundan nemalanmalari da yüksek bir ihtimaldir.</span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">4-</span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">       </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Bu konu akademik, tarihsel, sosyolojik boyutta ele alinmalidir ama bunu ele alacak akademisyenler, tarihciler, sosyologlar kimler olmalidir ve kimlerin ipi ile kuyuya inmek lazimdir bu belirlenmelidir. Sabetaizm arastirmalari yapilirken mezarliklar, vefat ilanlari, isimbilim ve atmasyon bilgiler disinda kaynaklar ne olmalidir veya bu kaynaklara nasil ulasilmalidir. </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">5-</span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">       </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Bu kaynaklara ulasabilmenin yolu devletin icinde bu konuya ilgi duyan devlet arsivlerinde, nüfus dairelerinde, tarih kurumunda, hatta genelkurmayda, disislerinde görevli personeller olmalidir ki bu kisilere ulasmak ise oldukca zordur. Konunun bir baska yönüde zaten bu kurumlarin bir kisminda hep onlarin hakimiyeti oldugu yönünde ki söylemlerdir ve bu isi daha da zor kilmaktadir. Elbette konu ile alakali bilgi ve belgeleri güc sahipleri zamaninda yok etmedilerse. Sözün özü devletin gizli belgelerine ulasabilecek saglam truva atlarina ihtiyac oldugudur. Belki varlik vergisi uygulamasinda o sürekli bahsedilen  ‘D’ listelerine ulasabilecek kimselere ulasabilmek hadisenin büyük kismini cözebilecektir.</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;"> </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">6-</span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">       </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Yine cogunlukla devletin kasalarinda saklandigina inandigim mübadele ile ilgili tüm kayitlarin ortaya cikarilmasi, bu noktadan referansla daha sonraki göc hareketlerinin incelenmesi ve tabi nüfüs dairelerindeki kayitlar cok önemlidir. Tüm bunlar ince elenip sIk dokunduktan sonra kim ne yapmis vatana hizmeti neymis, dine katkisi ne olmus, yada  hainlikleri ve soysuzluklari olmus mu degerlendirilmesine gecilmesi gerekir ki iste bunu yapacaklar kimler olacaktir.</span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">7-</span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">       </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Yukarda saydigim hususlardan da anlasilacagi üzere bugüne kadar yapilanlardan millet nasil fayda saglamistir bu belli degildir.Sermayeyi elinde tutan büyük ve zengin ailelerin sabetaist olduklari icin önlerinde bir engel olmadigi görüldügü gibi islerini de hala tikir tikir yürütüp gerek tüsiad gerekse müsiad icinden ülkeye yön vermeye devam etmektedirler. Eger ortada ciddi bir rahatsizlik olsaydi sizce bu kadar yaygara kopmasina ragmen bu adamlar hala koltuklarinda rahat oturabilirlermiydi yada haklarinda yapilan onca anti-proragandaya ragmen sessiz kalmayi yada görmezden gelmeyi tercih ederlermiydi. Ben burada hep IS in sizin forumunuza yazdigi onlarda bu tip arastirmalari yapiyorlar sözünü hatirlarim. Yani bir bakima farkinda olmadan forumlar ve internet siteleri de onlara destek olmaktadirlar. Hatta bundan gocunmadiklari gibi belki de mennun bile olmaktadirlar. </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">  </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Aklima gelen detaylar simdilik bunlar. Sizin görüslerinizi ve diger  cevaplarinizi da istirham ederek Hayirli sahurlar dilerim. </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">   </span></p>
<h1></h1>
<h1><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Tue 10/24/06 11:57 AM</span></h1>
<p><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Sayin Faruk Bey,</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;"> </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;"> </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">Öncelikle hayirli bayramlar dilerim. Bu mailim oldukca kisa ve öz olucak. Latin alfabesi ile ilk Kur’an ile ilgili yazinizda verdiginiz resimler görünmez olmustur. Sizden istirhamim o resimleri yenilemeniz veya elinizde ise bana göndermeniz yada link adreslerini vermenizdir. Yine ayni konu ile alakali olarak buldugum kisa bir yaziyi da sizinle paylasmak istedim umarim bir faydasi olur </span><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;"> </span><strong><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">1924’de çıkan SEBILUR RESAD isimli mecmuanın yazdığına göre; Kuran-ı Kerim’i tercüme etmek moda haline gelmişti. Eli kolu kalem tutan, anlayan anlamayan, dini bilen ve bilmeyen herkes tercüme etmeye kalkışmış ve bunlardan biri olan (Zeki Meganım) isimli Arap asıllı bir Hıristiyan ilk Kuran’ı Türkçe tercüme eden kişi olmuştur. Daha sonrası ise, cihan kütüphanesi sahibi olan Ermeni asıllı Mihran Efendi isimli bir şahıs yapmıştır ve Türkçe Kuran diye dağıtılmıştır.</span></strong><span style="font-size:10pt;color:#ff0000;font-family:Arial;">  Diger bir hususta sizce de mahsuru yoksa görüsmelerimizi ben internet ortamina tasimak istiyorum. Elbette sizi zor durumda birakacak cümleleri sansürlemek kaydiyla. Bu konu da fikrinizi bekliyorum. Benim sahsi görüsüm konuya  sicak bakmaniz yönündedir. Aciklik ve dürüstlükten ödün verilirse gizlenmeye calisan gizli yahudilerin de yaptiklarini hos görmemiz gerekir ki sanirim kimse böyle birsey istemez.   Hayirli bayramlar.   </span></p>
<p><strong><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Thu 11/23/06 04:07 PM</span></strong></p>
<p><strong></strong><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Sayın Telekom Bey,</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"> </span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Aradan epeyce bir zaman geçti, cevap vermekte bu kadar geciktiğim için önce özür dilerim. Bunca zaman ortalıkta görünmeyişimin sebebi duçar olduğum rahatsızlık. Hiçbir hafta yoktur ki, ya doktora ya hastahaneye gitmemiş olayım. Allah’a çok şükür yatalak hasta değilim. Buna rağmen bazı işlerde zorlanıyorum. Son doktor muayenesinde,………………………………………………….tesirinden hemen kurtulamıyorum. Bunlar bir yana, ……………………………………….duydum, haliyle moralim bozuk. Son 6 haftadır ne forumları takip ediyorum, ne mailleri okuyorum. TR Forum’a ise sadece göz atmakla yetiniyorum. Zaten yazılar oldukça azaldı, bibir kısım yazarlar forumdan ayrıldı. En etkili ilacın moral olduğu bu hastalıktan kurtulmak için, biraz geri çekildim, bu arada birkaç kitap okudum, biraz da komputerde resim çalışmaları yaptım. Bu konuyu uzatmam mümkün, zira dertleşmeye ve içimi dökmeye ihtiyacım var, sizi kendi meselemle rahatsız etmemek için bu kadarla iktifa ediyorum.  DD’nin yazısını bugün gördüm ve kısa da olsa cevap vermezsem haksızlık olacağını düşünerek bunları karalıyorum. Son uzun yazınız doğru tesbitlerle dolu. Yapılacak çalışmalarda bunlara dikkat edilmesi gerekir. Bunu sadece ben değil, mevzu ile ilgilenen herkesin yapması gerekir. Belki benim atacağım fişek kalmadı, devam edemeyebilirim. Ne hikmetse, diğer siteler de açılmıyor. Hizmet veren serverin teknik problemleri varmış, inşallah hepten kaybolmaz. Siteleri yeniden yapabilecek enerjiyi kendimde görmüyorum. Her ne kadar bu işleri sırf Allah rızası için, millete bir faydası olur diye yaptı isek de, bu yolda bir çok düşman da kazandık. Hepimiz insanız, içinde bulunduğumuz şartlardan ve menfi tavırlardan mütessir olmamak imkansız. Bir meslek icabı ve maddi karşılık bekleyerek yazmadığımız için, dışarıdan gelen aleyhteki tepkiler çalışmaları olumsuz yönde etkiliyor. Sizin nezaket gösterip sorduğunuz soruya şöyle cevap vereyim; milletin hayrına olacağına inanıyorsanız, yazışmaları internet ortamına taşıyabilirsiniz. Yeter ki özel bilgiler ihtiva etmesin. Bunu da sizin hassasiyet ve dikkatinize bırakıyorum.  Yorgun ve mecalsiz halimle bu kadar yazabildim. İnşallah devamı gelir.<br />
Şimdilik selam ve muhabbetlerimi sunar, hayırlı geceler dilerim. </span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"> </span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Faruk</span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Soner Efendi Üç Korner Bir Penaltı Etmez - 3]]></title>
<link>http://kendihalinde.wordpress.com/2006/10/16/soner-efendi-uc-korner-bir-penalti-etmez-3/</link>
<pubDate>Mon, 16 Oct 2006 17:59:35 +0000</pubDate>
<dc:creator>kendihalinde</dc:creator>
<guid>http://kendihalinde.wordpress.com/2006/10/16/soner-efendi-uc-korner-bir-penalti-etmez-3/</guid>
<description><![CDATA[Türker ADONAY 16.10.2006 Üç bölümlük yazı dizimizin bu son yazısında; araştırmacı-gazeteci-yazar, es]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong>Türker ADONAY</strong><br />
16.10.2006</p>
<p>Üç bölümlük yazı dizimizin bu son yazısında; araştırmacı-gazeteci-yazar, eski Aydınlıkçı, bir zamanların “kudretli uyuşturucu baronu”nun hâtıra tutucusu Soner Yalçın’ın, iyi bildiği “alengirli” işlerle uğraşmak yerine milletin din büyüğü olarak bildiği kişilere saldırmayı tercih etmesinin yanlış olduğunu, bu tür bir teşebbüsün onun “boyunu çok aştığını”, çünkü bunu yapabilmek asgarî düzeyde bir din bilgisinin gerektiğini kısa ama çarpıcı örneklerle göstermeye çalışacağız.</p>
<p><img style="width:400px;height:300px;" src="http://img511.imageshack.us/img511/4036/seviunitedvo9.jpg" alt="" width="400" height="300" align="middle" /><br />
<span style="text-decoration:underline;"><strong>Koyu Cehâlet Örnekleri 1)</strong> </span></p>
<p><span style="text-decoration:underline;"><strong>Kitabının 107. sayfasında</strong> “Süleymancılık olarak bilinen dinî cemaatin kurucusu Silistreli Süleyman Hilmi Tunahan, neden kızına, Türkçe’de bulunmayan İbranîce ‘Yaratılış’ anlamına gelen ‘Beria’ ismini koymuştu?’ diye soran ve bu cümleyle ilgili dipnotta ünlü KGB kasabı Lavrentiy Beria’dan Sabetay Sevi’nin 18 maddelik emirlerinde bu kelimenin sıkça geçmesine kadar bir sürü ilgisiz detayı sıralayan Soner Yalçın, bu kelimenin Arapça karşılığının ne olabileceğini araştırma zahmetine katlansaydı ve Süleyman Hilmi Tunahan’ın Arapça’ya çok iyi vâkıf olduğunu dikkate alsaydı, ne bu kadar kelime israfına girer ne de cehâletini açığa vurmuş olurdu. “Beria” kelimesi Arapça’da “olgunluk ve güzelliğiyle akranlarından üstün olan, bu hasletleriyle dikkat çeken” anlamlarına gelmektedir. Muhtemelen Süleyman Hilmi Tunahan da kelimenin İbranîce karşılığından dolayı değil, Arapça karşılığından dolayı kızına bu ismi koymuştur. Hay Allah sana akıl fikir versin Soner Efendi e mi!</span><span style="text-decoration:underline;"><strong><!--more--> </strong>Aynı sayfada Işıkçılar’dan, Nurcular’ın ışık evleri gibi tanımlamalarından, partilerdeki ışıkla ilgili sembollerden yola çıkarak, İslâm gizemciliğinin adının işrakiye (ışıkçılık) olmasına uzanan ve arada bağ kurmaya çalışan Soner Yalçın’a Kur’an’da “nur” kelimesinin kaç kere geçtiğini araştırmasını tavsiye etmekten başka bir şey elimizden gelmiyor. Eski Yunan’ın felsefecilerinden Budizm’e, Brahmanizm’e,  Zerdüştlüğe, kadim Türk destanlarına, Mezopotamya kültürlerine, Firavunlar dönemi Mısır medeniyetine, Hıristiyanlığa, modern çağ felsefelerine ve New Age akımlarına kadar pek çok yerde pek çok defa kullanılan ve kimi zaman alegori, kimi zaman sembolizm, kimi zaman da doğrudan tasvir yoluyla ortaya çıkan “ışık” olgusunu dar bir çerçeveye hapsetme gayretinin, dünya tarihinde belki de en çok kullanılan (ilk etapta aklımıza Eflâtun’un mağara istiâresi, Dante’nin İlâhî Komedyası’ndaki benzetmeler, Yaradılış Destanı’ndaki tasvirler, Budizm’deki Nirvana’nın târifi geliyor) kavramlardan birine karşı büyük bir haksızlık olduğunu da burada zikretmeliyiz.</span><strong>2) Kitabın 371. sayfasında şu ifâde yer almaktadır:</strong> “Celvetîler’in garip ritüelleri vardı: Pazartesi ve Perşembe günleri oruç tutuyorlardı. Öğleden önce, öğleden sonra ve gece; günde üç kez namaz kılıyorlardı.”</p>
<p> </p>
<p>Kendisine “araştırmacı-gazeteci” gibi sükseli unvanları lâyık gören, ama araştırdığı konunun en temel kavramlarından bîhaber bir insanın yazdıklarını eleştirmek gerçekten güç; zirâ bu araştırmacı-gazeteci bazı konularda üst perdeden atıp tutmadan önce bir câmi imamına danışsaydı, yukarıya alıntıladığımız türden tam anlamıyla bir “fâcia örneği” cümleleri serdetmez ve kendisine güldürmezdi.</p>
<p>Soner Efendi’nin namazla oruçla alâkası olmadığı için bazı şeyleri bilmemesi normaldir, ama gidip bir câmi imamına danışmaması ve bilgisizliklerini kapatmaması normal değildir. Efendim, İslâm peygamberinin hadisiyle sâbittir ki, nâfile oruçlar için en hayırlı/güzel günler olarak Pazartesi ve Perşembe günleri zikredilmiştir. Bu açıdan sâdece Celvetîler değil, İslâm dünyasındaki milyonlarca insan, nâfile oruç için bu günleri (özellikle de Cuma arefesi olan Perşembe’yi) tercih etmeye çaba gösterir. Soner Efendi’nin “garip” bulduğu bu uygulama bir peygamber sünnetidir. Kezâ Celvetîler’in kıldıkları üç vakit namaz, günlük beş vakit namaza ilâveten kılınan ve tarikat öğretisi içinde bir ölçüde “takva sembolü” olarak görülen nâfile namazlardır ki, bunlardan öğleden önce kılınanına “kuşluk”, gece kılınanına “teheccüd” denir. Yine aynı şekilde, yeryüzündeki milyonlarca Müslüman da, zaman zaman kuşluk ve teheccüd namazlarını edâ ederler.<br />
Dolayısıyla farz değil sünnet olan bu ibâdet, bir tarikata mahsus olmayıp asla ve kat’a “garip” falan da değildir. Garip olan, bu kadar basit İslâmî hakikatlerin câhili bir kimsenin boyundan büyük işlere girişmesi ve İslâm hakkında ahkâm kesmesidir.</p>
<p><strong>3) Kitabın 433. sayfasında şu ifâde yer almaktadır:</strong></p>
<p>“1934 yılında soyadı kanunu çıktığında, aile neden ‘Ülgener’ soyadını almıştı?<br />
Sabetay Sevi’nin vefat ettiği Ülgen ile Ülgener ailesinin hiçbir bağı var mıydı acaba?”</p>
<p>Soyadı Kanunu çıktığında insanların, özellikle de okur yazar kesimlerin eski Türk kültürüyle ilgili soyadlar almalarının bizzat Atatürk tarafından teşvik edildiği, hatta bazı kimselere onun tarafından soyadı tavsiye edildiği bilinen bir durumdur. Meselenin bu açıdan incelenmesi, Soner Yalçın’ın zan altında bıraktığı pek çok soyadın aslında “mâsum” olduğunu anlamak için yeterlidir. Nitekim spesifik açıdan Ülgen soyadına baktığımızda (Hilmi Ziya Ülken’e atılan çamur da aynı kapsamdadır), onun büyük ihtimalle eski Türk inanışlarına bir gönderme olduğu düşünülebilir. Bilindiği üzere, Yaratılış Destanı’nda bahsi geçen Tanrı Ülgen, <a title="Türk Mitolojisi" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/TÃ¼rk_Mitolojisi"><span style="color:#000000;">Türk mitolojisinde</span></a> iyilik tanrısıdır. Tek tanrı inancında <a title="Göktanrı" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/GÃ¶ktanrÄ±"><span style="color:#000000;">Göktanrı</span></a>’nın oğlu ve gök âleminin hükümdarı olarak görülmüştür. <em>Bai Ulgan</em>, <em>Ulgan</em> gibi adlarla <a title="Sibirya" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Sibirya"><span style="color:#000000;">Sibirya</span></a> kavimlerince de yaratıcı tanrı olarak anılmaktadır. Görüldüğü üzere, kendi tarihimiz hakkında bilgi sahibi olmak ve herkesten “boş yere şüphelenme hastalığı”ndan kurtulmak, lüzumsuz söz sarfiyatını rahatlıkla önleyecektir.<br />
<strong>4)</strong> <strong>Kitabın 148. sayfasında şu ifâde yer almaktadır:</strong></p>
<p>“En yakın müridi Livornolu Moses Pinherio’ya göre, Sabetay Sevi mektuplarını ‘Turco’ diye imzalıyordu. Gershom Scholem, ‘Turco’ kelimesinin İbranîce yazılışının, Kabalacı bir yorumla ‘Tanrı’nın Dağı’ olarak okunabileceğini belirtiyor. (John Freely, Kayıp Mesih, 2001, s.212).<br />
‘Tanrı Dağı kadar Türk, Hıra Dağı kadar Müslüman’ sloganını Ülkücü gençlere kim öğretti? Bu sloganın ‘mucidi’ kimdi?”<br />
Yazar, Orta Asya’da doğudan batıya uzunluğu 2500 km’yi bulan ve büyük kısmı bugünkü Doğu Türkistan’ın sınırları içerisinde kalan Tanrı Dağları’nın, kuzeyden güneye uzunluğunun da 2700 km’ye ulaştığını, o yüzden geçmişte o bölgede yaşayan Türkler’in; büyüklüğünden, heybetinden, göğe yükselmesinden ve çıkılması imkânsız bir duygu vermesinden dolayı bu dağlara Tanrı Dağları adını verdiklerini, bu görkemli dağ silsilesinin Türk toplulukları tarafından kutsal bir dağ olarak görüldüğünü bilmiyor olabilir. Ama onun “kesif cehâleti”nin bedelini okuyucular ödemek zorunda değildir.<br />
Yazarın sorduğu ikinci sorunun cevabını da biz verelim: Bu sloganın en büyük öğretmeni merhum Alparslan Türkeş’tir. Tanrı Dağları Türkler için, Hira Dağı da Müslümanlar için son derece sembolik ve önemli anlamlara sahiptir. Yazar, Sabetay Sevi’nin inançlarına kafa yorduğu kadar Türk ve İslâm tarihine de kafa yorsaydı, bu tür zihin karışıklıklarıyla biz okuyuculara bu büyük eziyetleri çektirmemiş olurdu!<br />
<strong>5)</strong> <strong>Kitabın 159. sayfasında şu ifâde yer almaktadır:<br />
</strong>“İbn-i Arabî’nin, Hacı Bektaş Veli’nin, Mevlâna’nın, Niyazi Mısrî’nin, Yunus Emre’nin, vb.’nin ehli sünnet olmayla ne ilgisi vardı?”<br />
Bu soruya hiçbir cevap vermeyeceğiz, zirâ iddialı ama maalesef ciddî bir altyapıya dayanmayan bu soruya verilecek cevabın sayfalar tutması gerekecek. Biz, yazarın; Mesnevî’yi, Divân-ı Kebir’i, Fih-i Mâ Fih’i, Yunus Dîvânı’nı, Fütuhât-ı Mekkiye’yi, Fususu’l Hikem’i, Mevâidu’l-İrfan’ı, Makalât’ı okuduktan sonra bu kanâate vardığına inanmak istiyoruz. Eğer öyleyse sayın yazar, bir zahmet biz zavallı okurlara bu şahsiyetlerin nasıl ve ne yolla “ehl-i sünnet dışında” olduklarını da anlatmalıydı. Bu konularda bizden muhakkak ve mutlaka çok daha geniş bilgileri olan herhangi bir ilâhiyatçının Bay Yalçın’a gerekli cevabı vereceğini umarak, sâdece yazarın İslâm konusundaki bilgisinin pek kıt olduğunu söylemekle yetineceğiz.</p>
<p><strong><span style="text-decoration:underline;">Sonuç Yerine: Üç Korner Neden Bir Penaltı Etmiyor?<br />
</span></strong>Yazımızı noktalamadan önce, son bir alıntı yapalım. Kitabın 94. sayfasında yazar şöyle demektedir:<br />
“Karagümrük’teki Nureddin Cerrahî Dergâhı bugün medya, magazin ve sanat dünyasındaki ünlü müritleriyle tanınıyor. Dergâhın ABD/Kaliforniya’da da tekkesi var. Bu tekkenin şeyhi, Yahudi’yken Müslümanlığı seçen, ‘The Institute of Transpersonal Pyschology’ (Ben Ötesi Psikoloji Enstitüsü) Başkanı Prof. Robert Frager; diğer adıyla ‘Şeyh Ragıp Efendi’. Harvard ve UC Berkeley üniversitelerinde psikoloji dersi vermiş Prof. Frager, ‘Şeyh Ragıp Efendi’ye dönüşmesinin nedenini şöyle anlatıyor: ‘Psikoloji üzerine bunca yıldır çalışan insanlar olarak, bugüne kadar bildiklerimizin çok ötesinde şeyler söylüyor sûfîler. Bir de tasavvufun size söylediği çok güzel şeyler var: sevmeyi bilmek. Kendinizden başkasını sevmediğiniz zaman mutsuz olmanız kaçınılmaz.’ Üniversitelerdeki onca yıllık eğitimine-öğretimine yazık olmuş!&#8230;”<br />
Yazar anlatırken biz ilgiyle okuyoruz, ABD’de son derece kaliteli bir bilim adamının sûfî düşüncesinden etkilenerek Müslüman olmasıyla gurur duyuyoruz. Ama Soner Yalçın ne yapıyor? Adamın İslâm’ı seçmesinden duyduğu “iğrenme”yi son cümlede, hem de son derece seviyesiz bir ağızla açığa vuruveriyor. Çünkü yazara göre üniversitelerdeki onca yıllık eğitimine-öğretimine yazık olmaması için Mao’nun görüşlerini savunmak, hani şu bir zamanlar “bilimsel sosyalizm” falan denilen maskaralıklara inanmak lâzım! İslâm’dan bu kadar tiksinen bir kişinin tasavvufun gücünü, her milletten insanı cezbedişini anlamasını beklemek, kuşlardan  uçmamasını istemek gibi bir şeydir. Yâni Soner Yalçın’ın, tasavvuf terbiyesini ve din değiştirerek samimiyetle yeni dinine bağlanmış insanların psikolojisini anlaması imkânsız görünmektedir.<br />
Arkaplânı ve altyapısı tarih yıkıcı bir geleneğe yaslanan Soner Yalçın, Türk milletinin güvenip inandığı siyasî liderlerden sonra, bu kez peşinden gittiği “mânevî önderler”e saldırmaktadır. Dolayısıyla Bay Yalçın, bir “komplo”nun aktif parçası değilse bile (umarız değildir, ama Yalçın Küçük’ün tâbiriyle biz burada “bilim yapıyoruz, yanılmamız olasıdır!”), farkında olmadan bu komploya hizmet eden psikolojik harpçi bir yazar durumuna düşmektedir. Onun, bu yazı dizisinde ancak çok azını (ilgi çekici bulduklarımızı) sergilediğimiz hataları, kendisini ele veren çelişki ve çarpıtmaları, bu kez duvara toslamıştır. Bu kez Türk milleti, basîretli davranmış ve üç kornerin bir penaltı etmediğini, Bay Yalçın’ın kitabına fazla iltifat etmeyerek göstermiştir. Çünkü Türk milleti maçları artık “minyatür kaleler”de değil, olimpiyat stadlarında oynamaya hazırlanmaktadır!</p>
<p>(<a href="http://www.millethaber.com/"><span style="color:#000000;">www.millethaber.com</span></a>)</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Soner Yalçın'ın Kankası 'Oray Eğin ve Üçüncü Kuşak Beyaz Türkler']]></title>
<link>http://kendihalinde.wordpress.com/2006/10/15/soner-yalcinin-kankasi-oray-egin-ve-ucuncu-kusak-beyaz-turkler/</link>
<pubDate>Sun, 15 Oct 2006 00:23:16 +0000</pubDate>
<dc:creator>kendihalinde</dc:creator>
<guid>http://kendihalinde.wordpress.com/2006/10/15/soner-yalcinin-kankasi-oray-egin-ve-ucuncu-kusak-beyaz-turkler/</guid>
<description><![CDATA[&#8216;Oray Eğin ve Üçüncü Kuşak Beyaz Türkler   Türkiye&#8217;de &#8216;Beyaz&#8217; dendiğinde kim]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><h2><span style="font-family:Times New Roman;">&#8216;Oray Eğin ve Üçüncü Kuşak Beyaz Türkler</span></h2>
<p> </p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;">Türkiye&#8217;de &#8216;Beyaz&#8217; dendiğinde kimlerin kast edildiği üç aşağı beş yukarı herkesin malumu iken, &#8216;Siyah&#8217; vasfının (ya da vasıfsızlığının) bahis mevzuuna bağlı olarak değişim göstermesi, örneğin Kürt sorunu söz konusu olduğunda Kürtlerin, başörtüsü sorunu söz konusu olduğunda İslami kesimin akla gelmesi, hakim (ya da resmi) olan otoriteryen yapının niteliği hakkında epey fikir verici mahiyette. Ancak resmi ideolojinin kendi doğruları ekseninde çizdiği sınırların dışında yer alanları yok sayan iki boyutlu tasavvurunun uzun yıllardır Türk siyasi geleneğine damgasını vurmuş olması nedeniyle, özgürlükler (ve dolayısıyla mağduriyetler) konusunda ciddi bir yanılsama yaşanıyor.<!--more--></span><span style="font-family:Times New Roman;">Bu yanılsamanın son örneklerini Akşam gazetesi yazarı Oray Eğin&#8217;in geçtiğimiz günlerde yayınlanan yazılarında gözlemlemek mümkün.</span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;">Not: Yazının devamı aşağıda  linktedir. </span></p>
<p><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';"><span style="text-decoration:underline;"><span style="color:#0000ff;"><a href="http://www.derinsular.com/memorandum/2006/09/oray-egin-ve-ucuncu-kusak-beyaz-turkler.php">http://www.derinsular.com/memorandum/2006/09/oray-egin-ve-ucuncu-kusak-beyaz-turkler.php</a></span></span><a href="http://www.derinsular.com/arsiv/2006/09/oray_egin_ve_ucuncu_kusak_beyaz_turkler.php"></a></span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[İstepan Hilmi Gürdikyan Efendi ve Düşündürdükleri]]></title>
<link>http://kendihalinde.wordpress.com/2006/09/26/istepan-hilmi-gurdikyan-efendi-ve-dusundurdukleri/</link>
<pubDate>Tue, 26 Sep 2006 19:50:36 +0000</pubDate>
<dc:creator>kendihalinde</dc:creator>
<guid>http://kendihalinde.wordpress.com/2006/09/26/istepan-hilmi-gurdikyan-efendi-ve-dusundurdukleri/</guid>
<description><![CDATA[Makale Yazarı: Faruk (İktibas) Tarih, gün ve saat : 24. Eylûl 2006 04:39:32: Evvelce bilmünâsebe adı]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Makale Yazarı: <a href="http://anonymouse.org/cgi-bin/anon-www.cgi/mailto:sabatay.sevi@googlemail.com"><span style="color:#ff0000;">Faruk (İktibas)</span></a> Tarih, gün ve saat : 24. Eylûl 2006 04:39:32:</p>
<p><!-- Anfang BeitragsText -->Evvelce bilmünâsebe adının geçtiğini zannettiğim bu zât ile İbnülemin Mahmud Kemal Bey merhumun konağında tanışmıştım. Meşhur şâir Hüseyin Sîret Bey&#8217;in, Tâhir&#8217;ül-Mevlevî Bey&#8217;in ve diğer kalem erbâbının yakından tanıdıkları bu zât kuvvetli bir Osmanlı şâiri, mutasavvıfı ve mütefekkiri idi. Hazret-i Mevlâna&#8217;yı ve Muhyiddin-i Arabî&#8217;yi iyice tedkîk etmiş ve mutasavvıfâne Türkçe ve Farsça şiirler yazmıştır.</p>
<p>İbnülemin&#8217;i ziyaret ettiğim bir gün kendisi orada idi. Cebinden bir kâğıd çıkarıp Mahmud Kemal Bey&#8217;e verdi. Evvelce va&#8217;dettiği Farsça bir şiiri olduğunu söyledi. Merhum İbnülemin&#8217;in ne kendi okudu, ne bana okuttu. Kitaplarının arasına koydu; çok merak ettim.</p>
<p>İstepan Hilmi Efendi&#8217;nin vefâtından dört beş sene sonra idi; Sen Jozef Kolejinde bulunduğum sıralarda oradaki arkadaşlardan Fransızca hocası Şirinyan Bey&#8217;e Gurdikyan Efendi&#8217;den bahsetmiştim. Amcasının tanıdığını söyleyince metrûkâtından defterlerini istettim. Getirdiler ve oradan şu parçaları istinsah ettim: <!--more--></p>
<p>[Farisî harflerle yazılmış kıt'a]<br />
Meâli: Altının yüzünü görmeyenin tasası yoktur. Parası olanın gamı çoktur. Fakirlerden altının kıymetini sorma. Onu zengine sor ki, nasıl olduğunu anlatsın. Hâli nicedir anlarsın.</p>
<p>[Farisî harflerle yazılmış kıt'a]<br />
Meâli: Eğer mîdeni lebâleb doldurursan, canına kıymış olursun. Yeyip içmekte haddi aşarsan, kendi dişin ile kendi kuyunu kazmış olursun.</p>
<p>Bir de şu tasavvufî beyte rastlamıştım:</p>
<p><em>Bir Kitâbullâh-ı âzâmdır serâser kâinat,<br />
Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar.</em></p>
<p>Defterde boş bir sahifenin ortasında şöyle iki kelime gördüm:</p>
<p>âbidîn=câhidîn [eski harflerle]</p>
<p>Büyük bir sevinçle irkildim. Çünki zihnimi işgal eden mühim bir mesele idi. Zuhruf sûresinin 81 nci âyetinde -estâizübillah-:</p>
<p><strong>قُلْ إِن كَانَ لِلرَّحْمَنِ وَلَدٌ فَأَنَا أَوَّلُ الْعَابِدِينَ</strong>yer alan &#8220;âbidîn&#8221; kelimesini müfessirler güçlükle tevile çalışmışlardır. &#8220;Muhtar&#8217;üs-Sıhah&#8221;da kelimeyi buldum. Kelimenin ezdâd&#8217;dan olduğu sâbit oldu. O zaman mânâ şöyle oluyordu: <strong>&#8220;Yâ muhammed, sana &#8216;Allah&#8217;ın bir oğlu var&#8217; derlerse, &#8216;Onu inkâr eden ilk benim&#8217; de&#8221;*</strong></p>
<p>Bir gün bu hâdiseyi Vakfa gelmiş olan muhterem üstâdımız Prof. Tayyib Okiç Bey&#8217;e arkadaşlar arasında anlatırken, &#8220;müfessirlerin tercüme ve tefsirlerdeki hatâları yüzünden Hristiyanlar bu âyeti kendi lehlerine istihşâd etmektedirler&#8221; demişti.</p>
<p>Daha pek çok emsâli olduğu gibi yalnız bu mesele, kurduğumuz Vakfın lüzum ve ehemmiyetini kat kat meydana çıkarmaktadır. Yukarıda bilmünâsebe tefsîre taalluk eden meseleler de hep böyledir.</p>
<p>*Bu mevzû için bkz.: Lisân&#8217;ül-Arab, &#8220;abide-yabedü&#8221; maddesi: Tefsirü İbni&#8217;l-Kesîr, Cilt 4, sahife 135-136; Şekânî, Feth&#8217;ül&#8217;Kadir, c. 4, sh. 550</p>
<p>(Mâhir İz, Yılların İzi, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1975, s. 394-395) <!-- Ende BeitragsText --><br />
***                            ***                                  ***                                 ***</p>
<p>Ehil olmadığım dinî meselelerde yazmaktan imtinâ ettiğimi daha önce de beyan etmiştim. İnternet ortamında bu konu zannederim ilk defa bu küçük forumda dile getirilmiş oldu. Merhum Mâhir İz&#8217;in kitabında buna benzer başka mevzular da anlatılmaktadır. İnşallah onları da buraya nakletmeye gayret edeceğim. Şimdi bu makaleyi neden çok mühim addettiğimi açıklamaya çalışacağım.</p>
<p>1- Din-i İslâm&#8217;a ihtida edenler arasında bazı zevâtın hem dinimize, hem irfâna hem edebiyata ne büyük hizmet edebileceğine bu İstepan Hilmi Efendi ne güzel bir misâldir. İki kelime ile bir konuyu vuzuha kavuşturmaya vesile olabiliyor.</p>
<p>2- Samimi olarak ihtida eden her insana (SYK&#8217;ün yaptığı gibi, meselâ Osman Reşer için) hemen &#8220;dönme&#8221; diye şüpheli nazarlarla bakmamalıyız. Kaldı ki, Hilmi merhum Yahudilik&#8217;ten dönmemiştir ve dikkat ettiyseniz rahmetli Mâhir İz onun için &#8220;muhtedi&#8221; kelimesini bile kullanmamış. İslâm&#8217;ı gönülden kabul için bu sıfat zaten fuzûlidir.</p>
<p>3- Soner Yalçın&#8217;ın kitabında şaibe altında bırakmak istediği İlim Yayma Cemiyeti, İslami İlimler Araştırma Vakfı gibi müesseselerin nasıl faydalı ve lüzumlu olduğu buradan anlaşılıyor. Bunlar ve mevcut dinî eğitim-öğretim kurumları bile yeterli değildir. Türkiye&#8217;de en yüksek seviyede dinimizin bütün şubeleriyle tedrisi ve tetkiki için çok daha fazla, kaliteli, her imkâna sahip üniversite, fakülte, enstitü, akademi vb. gibi kurumlara ihtiyaç vardır.</p>
<p>4- Herkes Kur&#8217;ân&#8217;ın tercümesini alıp kendine göre hüküm çıkararak amel edebilir diyenler için bu yazıda ibretler vardır. Kur&#8217;ân&#8217;ın aslı bilinmeden sadece tercümesini okuyarak anlamak öyle kolay değildir, yalnızca Arapça bilen bir tercümanın yapacağı çeviri asla tam olarak kitabımızın mânâsını karşılayamaz. Hiç bir meâl mükemmel ve tek başına kâfi değildir. Yâni aradan müfessirleri, fâkihleri, muhaddisleri çıkararak, sadece tercümeyle dinimizi ve kitabımızı öğrenemeyiz.</p>
<p>5- Bugünkü kullandığımız kelimelerle, Kur&#8217;ân&#8217;daki Murad-ı İlâhi&#8217;yi tam olarak ifade etmek mümkün olmadığı gibi, mükemmel Arapça bilmenin de bazı hususlarda kifâyetsiz kaldığı bu yazıda görülmektedir. Mütemâdiyen araştırma yapılması zarûreti ortaya çıkıyor. Ben burada zikredilen âyetin nasıl tercüme edildiğini görmek için meâllere bir göz attım, hepsinde Türkçe&#8217;ye şöyle çevrilmiş:</p>
<p>&#8220;81. De ki : Eger Rahmân&#8217;in bir çocugu olsaydi, elbette ben (ona) kulluk edenlerin ilki olurdum!&#8221; (Diyanet)<br />
&#8220;81 &#8211; Ey Muhammed! de ki: &#8220;Eğer Rahman olan Allah&#8217;ın bir çocuğu olsaydı, ona ibâdet edenlerin birincisi ben olurdum.&#8221; (Elmalı)</p>
<p>&#8220;Şayet onların ileri sürdükleri gibi Allah&#8217;ın bir çocuğu varsa ona gereken saygıyı göstermekte kusur etmez. Oysa Hz. Peygamber -salât ve selâm üzerine olsun- Allah&#8217;tan başkasına kulluk sunmuyor. bu da başlıbaşına, Allah&#8217;ın evladı olduğuna ilişkin iddialarının dayanaksız, asılsız, delilsiz olduğunun kanıtıdır. Hiç kuşkusuz yüce Allah bu saçma iddiadan, bu dayanaksız yakıştırmadan uzaktır.&#8221; (Seyyid Kutub)</p>
<p>Siz de araştırırsanız göreceksiniz ki, bu âyet meâllerde hep aynı şekilde tercüme edilmiş. Halbuki merhum Mâhir İz hoca bunun &#8220;Yâ Muhammed, sana &#8216;Allah&#8217;ın bir oğlu var&#8217; derlerse, &#8216;Onu inkâr eden ilk benim&#8217; de&#8221; şeklinde olması gerektiğini ifâde ediyor. Kur&#8217;ân&#8217;da bu âyetle verilmek istenen esas mesaj ve öz değişmiyor ise de ifade ediş tarzı farklı. Tercümenin bu şekilde yapılmasını Hristiyanların istismar ettikleri de yazıda anlatılmış. Tabii bunu başka türlü istismar edecekler de çıkıp, &#8220;bazı hususların asırlarca anlaşılamadığını, ilk keşfedenlerin kendileri olduğunu&#8221; söyleyerek Kur&#8217;ân&#8217;daki İslâm&#8217;a dönelim diyeceklerdir. Dinin özüne taalluk etmeyen bazı noktalardaki ufak tercüme hataları, onları haklı çıkarmaz, çünkü arada mâhiyet ve niyet farkı var. Kaldı ki, Edip Yüksel, O. N. Öztürk gibiler de yazdıkları meallerde hep aynı ifâdeleri kullanmış. Mâhir hocadaki ilim, dikkat, hassasiyet ve hüsn-i niyet onların mahrum olduğu hasletlerdir. Yapmak istedikleri yumuşak karın, zayıf nokta, boşluk ve eksik arama gibi beyhûde gayretle, kafalara budanmış, &#8220;terbiye edilmiş&#8221;, düzene adapte olmuş yeni bir din anlayışı yerleştirmek. Bu farkların şuurunda olarak bu yazıyı değerlendirelim. Ben yukarıdaki bu noktayı çok önemli gördüm. Sizlerden ricam bu konuyu bilenlere ulaştırıp, görüşlerini alarak buraya aktarmanızdır. Ortada bir hatâ varsa bu tashih edilip, müslümanlar tenvir edilsin, suisti&#8217;mallere de fırsat verilmesin.</p>
<p><a href="http://f27.parsimony.net/forum67623/messages/22299.htm">http://f27.parsimony.net/forum67623/messages/22299.htm</a></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Efendi 2:" Soner Efendi, 3 Korner 1 Penaltı Etmez!-2 "]]></title>
<link>http://kendihalinde.wordpress.com/2006/09/19/efendi-2-soner-efendi-3-korner-1-penalti-etmez-2/</link>
<pubDate>Tue, 19 Sep 2006 07:15:31 +0000</pubDate>
<dc:creator>kendihalinde</dc:creator>
<guid>http://kendihalinde.wordpress.com/2006/09/19/efendi-2-soner-efendi-3-korner-1-penalti-etmez-2/</guid>
<description><![CDATA[Türker ADONAY 18.09.2006 Soner Yalçın’ın “Efendi-2” kitabının ele alındığı yazı dizimizin bu kısmınd]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong>Türker ADONAY<br />
</strong>18.09.2006</p>
<p>Soner Yalçın’ın “Efendi-2” kitabının ele alındığı yazı dizimizin bu kısmında, spesifik ve somut örneklerle kitabın nasıl çelişkiler, tutarsızlıklar, karalamalar, şaşırtmacalar ve çarpıtmalarla dolu olduğunu göstermeye çalışacağız.<br />
<strong><u>Çelişki ve Tutarsızlıklara Örnekler<br />
</u></strong><strong>1)</strong> Kitabın 20. sayfasında  “Kabalacı Moşe Şem Tov de Leon ile ‘Vahdet-i Vücud’un piri Şeyh Muhyiddin Arabî’nin çağdaş olması rastlantı mı?” sorusunu soran yazar, ilgili sayfadan başlayarak genelde vahdet-i vücud düşüncesinin ve özelde Arabî’nin Yahudi mistisizminden etkilendiğini iddia etmekte, bu iddiasını ispat için hepsi birbirinden temelsiz argümanları peşpeşe sıralamaktadır. Yazarın temelsiz argümanlarının tümünün eleştirisini yapmak yerine, Yahudi mistisizminin büyük üstadı olarak sunulan Moşe Şem Tov de Leon’un Muhyiddin Arabî ile çağdaşlığını inceleyelim ve iddiaların daha en başından nasıl “çürük bir zemin”e oturtulduğunu okurlarımıza gösterelim.<br />
Yazara göre Moşe Şem Tov de Leon 1230-1305 yılları arasında yaşamıştır. Buna mukabil, Muhyiddin Arabî’nin doğum tarihi 1165, vefat tarihi 1239’dur. Bu durumda Moşe Şem Tov de Leon doğduğunda Muhyiddin Arabî 65 yaşındadır. Daha fenâsı, Muhyiddin Arabî vefat ettiğinde Moşe Şem Tov de Leon ancak 9 yaşındadır. Eğer ortada bir etkilenme var ise, “birazcık mantık sahibi” bir kişi, Muhyiddin Arabî’nin “etkilenen” değil “etkileyen” pozisyonda olduğunu düşünür. Ama Soner Yalçın bu gerçeği ıskalamakta, çağdaş olmayı aynı yüzyıl içinde yaşam tarihleri kesişmek olarak yansıtmakta, âdeta 3-5 yaşındaki bir çocuğun Muhyiddin Arabî’nin son eserlerini kaleme aldığı sırada onu derinden etkilediğini ileri sürmektedir. Eğer Moşe isimli o zamanlar ufacık olan Yahudi çocuk İslâm bilgeliğinin zirve isimlerinden birini gerçekten Soner Yalçın’ın ileri sürdüğü gibi “derinden” etkilediyse, İslâm’la başının hoş olmadığı belli Soner Yalçın’ı bilmeyiz ama, bizim İslâm’ı bırakıp Yahudiliği seçmeyi düşünmemiz için ortada çok önemli bir “kerâmet” var demektir. Okurlarımızın “hadi leeeen!” dediğini duyar gibiyiz, ama lütfen bu hitabı bize değil bu zırvaları bilimmiş gibi sunan Soner Yalçın’a yapınız.<!--more--><br />
<strong>2)</strong> Kitabın 96. sayfasında şu ifâde yer almaktadır:<br />
“Sanıyorum zamanla değişen ve İslâm’la arasına ne yazık ki büyük mesafeler koyan bizim sol oldu! Sağcıların bile ‘romantik sosyalist’ olduğunu kabul ettiği ırkçılığa karşı çıkan Nurettin Topçu’yu sol niye kucaklamadı? Müslüman gençlerin ‘elkitabı’ Roger Garaudy’nin <em>Sosyalizm ve İslâmiyet</em> kitabını Doğan Avcıoğlu ile Mihri Belli çevirmedi mi? Ana babanızın, yaşadığınız toplumun inancına kayıtsız kalmanın da, ne bileyim küçümsemenin de adı ‘yabancılaşma’dır. İslâm kültürünü bir gericilik kaynağı olarak görmek, kendi tarihî mirasının farkında olmamak demektir.”<br />
Soner Yalçın’ın buraya iktibas ettiğimiz bu paragrafına büyük ölçüde, son cümlesine ise bütünüyle katılıyoruz. Bu paragrafı alıntılamamızın sebebi eleştirmek değil, yazardaki “devâsız kafa karışıklığı”nı gözler önüne sermektir. Yukarıdaki cümleleri söyleyen Soner Yalçın, bakın kitabının başka bir yerinde (s.128) ne inciler döktürmektedir:<br />
“Başbuğ Alparslan Türkeş o yıllarda (1960’ların sonlarında), parti ideolojisinin omurgasını oluşturan eski pagan-Şaman ve Türkçü çizgisini değiştirip, milliyetçiliğin yanına neden İslâm’ı ekleyiverdi?<br />
Türkçülüğün sembolü ‘bozkurt’ ortadan kaldırılıp, yerine İslâm’ın sembolü ‘hilâl’ neden yerleştiriliverdi? Nereden çıktı bu dokuz ışık aşkı?”<br />
Yâni Soner Yalçın diyor ki, “Türk milliyetçileri neden İslâm’la ilgilendiler, söylemlerine İslâmî renkler ve tonlar kattılar?” Hâlbuki aynı Soner Yalçın, daha 32 sayfa önce solcuların İslâm’la ilgilenmemelerini çok güzel bir şekilde eleştiriyordu. Anlaşılan Soner Yalçın’a göre solcular İslâm ile ilgilenmeli, ama Türk milliyetçileri ilgilenmemeliydi. Bu satırları okuyanlar şimdi Soner Yalçın’a “Bu ne yaman çelişki Soner Efendi?” sorusunu sorma hakkına sahip değiller midir?<br />
(İşin bir de bilgi yanlışları kısmı var ki, o kısım tam anlamıyla bir felâket. Bay Yalçın âdeta “Hz. İsa kılıcını vurup Hazar Denizi’ni ortadan ikiye yardı” diyor. Böyle bir cümlenin neresini düzeltirsiniz? Bir kere İsa değil Musa, kılıç değil âsa, Kızıldeniz değil Hazar Denizi! Soner Yalçın’ın işi de o hesap. Bir kere o yıllarda parti ideolojisinin omurgasını şaman-paganlar oluşturmuyordu. İkincisi, Türkçü çizgi değiştirilmemiştir; Türkçülük fikrinin ideolojinin nasıl belkemiği olduğunu, Soner Yalçın zahmet edip “nereden çıktığı”nı sorguladığı <em>Dokuz Işık</em> kitabını okusaydı görürdü. Üçüncüsü, bozkurt hiçbir zaman ortadan kaldırılmamıştır, bugün bile aktif bir semboldür. Parti amblemi üç hilâl olarak benimsenirken, Ülkü Ocakları’nın amblemi “hilâl içindeki bozkurt” olarak belirlenmiştir.)<br />
<strong>3)</strong> Kitabın 111. sayfasında “Kenan Rifaî, 1867 yılında Selânik’te dünyaya geldi. Babası Abdülhalim Efendi aslen Filibeli’ydi’ dedikten sonra, 120. sayfada “Kenan Rifaî gibi Esat Sagay da Selânikli’ydi” cümlesini kuran Soner Yalçın’a sormak lâzımdır: Bir kimsenin nereli olduğuna karar vermede tek etken “doğduğu yer” midir, yoksa atalarının “asıl memleket”i de bu kararın verilmesinde etken midir? Eğer insanın memleketi öncelikle atasının memleketi ise -ki bizim ülkemizde bu genellikle böyledir-, Kenan Rifaî’yi Filibeli saymak gerekmez mi?</p>
<p><strong>4)</strong> Yazarın bazı yerlerde bir söylediği diğerini tutmamaktadır. Kitabın 251. sayfasında bunun çok açık bir örneği vardır. Çelişkinin daha iyi görülebilmesi için, ilgisiz yerleri çıkararak ve önemli yerleri vurgulayarak aşağıya yapacağımız alıntı, Soner Yalçın’ın kitabı nasıl alel acele kaleme aldığının bir göstergesidir:<br />
“İsmet Kür, ablası Halide Nusret’le yanyanaydı ve <em>İsmet Kür’ün boynundaki madalyonu</em>, altı köşeli yıldız ‘Süleyman Mührü’ydü. (…)<br />
Ne yalan söyleyeyim, <em>Halide Nusret’in genç kızlığında boynuna taktığı</em> ‘Süleyman Mührü’ beni bu kadar şaşırtmadı.”<br />
Sevgili okurlar, siz bu cümlelerden kolyeyi boynuna kimin taktığını anlayabildiniz mi? Herhâlde yazar kolyenin abisiyle kız kardeşi arasında “dönüşümlü” olarak boyna takıldığını söylemek istiyor da biz anlayamıyoruz!!!</p>
<p><strong>5)</strong> Kitabın 238. sayfasında şu ifâde yer almaktadır: “Osmanlı pazarına giren yeniçeriler, ilk müslüman-Türk sermaye birikimini oluşturuyordu.”<br />
Sen sayfalar boyunca dininden dönen herkesin samimiyetinden şüphe et, onlara demediği bırakma, ondan sonra ekonomik tezini ispat için devşirmelikleriyle meşhur yeniçerilerin Müslüman inanca bağlılığına kesinkes inan, üstelik her biri gayrı Türk bir ırka mensup olan bu savaşçıları Türk ilân et! İnsanın kafası karışıyor. Elbette ki biz yeniçerilerin Türklüğünden, Müslümanlığından şüphe etmiyoruz, Yeniçeri Ocağı’nın ilgasından önceki son bir asırda onların sergiledikleri başıbozukluklar da bu düşüncemizi sarsmıyor, ama Soner Yalçın’ın tutumunun açık bir çelişki içerdiğini belirtmek durumundayız.</p>
<p><strong><u>Karalama, Şaşırtmaca ve Çarpıtmalara Örnekler<br />
</u></strong><strong>1)</strong> Kitabın 73. sayfasında şu ifâde yer almaktadır:  “Sovyetler Birliği’nde Türkçüler zulüm görüp öldürülmediler mi? Evet, Stalin döneminde bunlar yaşandı. Ancak Türkçü oldukları için yok edilmediler, Troçkist-Zinoyevci oldukları için yok edildiler.”<br />
Bu cümleler “eski ideolojik saplatılar”ın, bir insanın yazarlık kalitesini nasıl çöplük seviyesine indirebileceğinin en güzel örneklerinden birisidir. Dikkat edilirse yazar bu cümleler ile Türkçü katliamının Stalin döneminde yapıldığına vurgu yaparak, ilgili sayfalarda yer alan Lenin dönemi icraatlarını temize çıkarmaya çalışmaktadır, sanki Lenin “sütten çıkmış ak kaşık”mış gibi. Dahası, öldürülen Türkçüler’in kendi dil, din ve milliyetlerini korumak için Troçkist oldukları, Stalinist totaliterliğin ise buna asla izin vermediği, alıntıladığımız bu cümlelerde gündeme bile getirilmemektedir. En acısı ise, bırakınız Türkçü olmayı falan, Sovyetler döneminde kaç milyon Türk öldürülmüştür? Kaç tanesi evinden yurdundan edilmiş, Sibirya’ya sürülmüş, başka topraklarda iskân edilmiştir? “Kızıl süngüler”den kaçmayı başaran kaç tanesi Türkiye’ye ve başka ülkelere sığınmıştır? Bütün bunlara değinmeyen Soner Yalçın, Sovyetler döneminin mezâlimlerini örtbas edebileceğini düşünüyorsa, bir bir açılmakta olan Sovyet arşivlerindeki bilgilerin ve bu zulümlerden her nasılsa sağ kurtulmuş kişilerin hâtıralarının, kendisinin gerçekleri tahrif etmeye yönelik girişimlerine karşı bir “şamar” gibi patlayacağını unutmamak zorundadır!</p>
<p>Zàten yaptığı açıklamaların pek ikna edici olmadığının farkında olan Soner Yalçın, biraz ileride, 74. sayfada şu “çocukça” açıklamayı yapma gereği hissetmiştir:<br />
“Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ermeniler’e nasıl tehcir uyguladıysa, benzerini SSCB de İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Hitler’e sempatiyle bakan Tatarlar’a yaptı. Yoksa Müslümanlar’ın dinine yönelik özel bir politika yoktu.”<br />
Artık yerseniz!&#8230; Bu açıklamaya şerh yazmayı bile gereksiz görüyoruz. Dinsiz bir rejimin, ne İslâm’a ne de başka bir dine sempatiyle bakan bir rejimin, Müslümanlar’ın inançlarıyla problemi olmadığını duymak, Marx’ın “tuğla” gibi kitaplarını canı çıkarak okumuş bizim gibileri biraz zor ikna eder. Hele bir de oralardan ülkemize gelmiş insanların ağzından dinlediğiniz hikâyeler hâlâ bütün canlılığıyla kulağınızda yankılanıyorsa, Soner Yalçın’ın bu cümleleri için yapabileceğiniz tek değerlendirme “zırva” olabilir.<br />
<strong>2) </strong>Kitabın 41. sayfasında şu ifâde yer almaktadır: “Orucunu, namazını hiç eksik etmeyen, oğlu Yusuf Mardin’in yazdığına göre, bırakın alkolü, sigara, gazoz, soda bile içmeyen Ebülula Mardin…”<br />
Yazar bir yandan Sabetaycılar’ın eski dinlerini sürdürdüğünü, Müslüman gibi göründüklerini, ama asla Müslüman olmadıklarını arada bir tekrarlamakta; bir yandan Mardin ailesinin (özellikle de Şeyh Ömer Fevzi Mardin’in) dönme olduğunu ispatlamak için sayfalarca dil döküp ailenin bireylerinin ilişkilerini, çalıştıkları yerleri, evliliklerini vesaireyi mercek altına almakta; diğer yandan ise yukarıdaki cümleyi sarfetmektedir. Demek ki onca “laf kalabalığı”nın arasında Soner Yalçın’ın göremediği, muhtemelen de görmek istemediği için göremediği şey, ailede bir Sabetaycı köken varsa bile aileye mensup en azından bazı bireylerin sonradan samimî şekilde Müslüman olduğudur ki, kitap boyunca aynı hatayı defalarca tekrarlayan Soner Yalçın, Osmanlı tarihinde din değiştirerek Müslümanlığı seçen herkesi şüphe ve zan ile karşılamıştır.<br />
Oysa tarihin somut verileri bize göstermektedir ki, din değiştiren pek çok kişi Osmanlı’nın uzun hükümranlık yıllarında İslâm için canla başla çalışmıştır. Elbette ki din değiştirmiş görünüp eski dinini koruyan Hıristiyanlar, Yahudiler ve Sabetaycılar’ın bir kısmının devlete ve millete verdiği “ağır zararlar” da Osmanlı tarihinin bir parçasıdır; ama din değiştirmiş herkesin eski dinini sürdürdüğünü sanmak ve meseleyi böyle algılamak, bir yanıyla tarih okuyuculuğundaki “sığ seviye”yi ve meseleleri basitleştirme/vulgerleştirme kolaycılığını göstermekte, diğer yanıyla da antropolojik esaslara dayalı bir ırkçılığı çağrıştırmaktadır.<br />
Aydınlıkçı takımının ulusalcığındaki ­ârızaların Soner Yalçın’da “örtülü ırkçılık” olarak tezâhür etmesi, yıllarca ırkçılıktan uzak bir milliyetçiliği savunduklarını söyleyegelmiş Türk milliyetçilerine utanmazca “ırkçı” ithamında bulunan bu çevre açısından ibret verici bir “kader cilvesi” olsa gerektir.<br />
Başa dönerek söylersek, Ebülula Mardin’in “Osmanlı’da İslâmcılık düşüncesinin ilk münevver kadrosu içinde olduğunu” zikreden, onun “dinine çok düşkün olduğu”nun altını çizen yazarın, bütün bunların samimî bir îmandan kaynaklanmış olabileceğini ve bu dindarlığın arkasında bir artniyet aramak için elde doğru dürüst hiçbir delil bulunmadığını görmek yerine, okuyucunun dimağında olmadık şüpheler uyandırma cihetine gitmesi pek mânidârdır.<br />
<strong>3)</strong> Soner Yalçın, Mardin ailesini ve tabiî Arûsî şeyhi Ömer Fevzi Mardin’i karalamak için çıktığı yolculukta, yukarıda zikrettiğimiz hatayı bir kez daha tescil ediyor. Müslüman olmayan birinin Müslüman olmasından sürekli “kıllanmak” için İslâm’ı sevmemenin, en hafif tâbirle küçük görmenin bir itiyat hâline gelmesi zarurîdir. Gerçi yazara sorarsanız bunu “bilimsel şüphecilik” (!) ile açıklayacaktır ama, işin temelinde Marx’ın “afyon” olarak tanımladığı dine (özellikle de İslâm’a) düşmanlık olduğu alenen görülmektedir. Bakın 50. sayfada Soner Yalçın bu kez kime takmış (uzun olma pahasına aynen alıntılıyoruz):<br />
“John Godolphin Bennett, 1897’de İngiltere’de doğdu. Felsefe ve matematik eğitimi gördü. Budist, Hindu ve İslâm tasavvufunu inceledi.<br />
Birçok dil bilen Bennett, ‘Kraliyet mühendisi’ olarak çalışırken, Birinci Dünya Savaşı’nda İngiliz ordusunda istihbarat subayı olarak görev yaptı. 1919’da İstanbul’a geldi. Burada başta Özbekler Tekkesi olmak üzere bazı dergâhlarla, tasavvuf düşüncesini yakından öğrenmek için ilişki kurdu.<br />
Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Samsun’a gitmesine izin veren İngiliz belgesinin altında onun imzası vardı.<br />
Aslında müfettişlik görevi için Anadolu’ya giden Mustafa Kemal’in yanındaki personelin kalabalıklığından ve 35 subayın, çoğunun rütbesinin büyük olmasından şüphelenmişti. Ama Saray ‘vize verilmesini’ istiyordu. Yüzbaşı Bennett de Osmanlı sarayının ‘emrini’ dinlemişti!&#8230;<br />
Yüzbaşı Bennett sıradan bir istihbaratçı değildi; Türk-Yunan heyetleri arasında arabuluculuk görevi yaptı. Lozan’da, Sultan II. Abdülhamid’in Musul’daki petrol hisselerini kurtarmak için çalıştı.<br />
İngiltere’de milletvekili oldu.<br />
İstihbaratçı Bennett’in, yıllar sonra İstanbul’a geldiğinde ziyaret ettiği yerlerden biri, yine Özbekler Tekkesi oldu…”<br />
Bu satırları okuduktan sonra aklınıza ne gelir? Tasavvufa meraklı bir adam, Özbekler Tekkesi ve bazı dergâhlara gidiyor, üstelik Atatürk’ün yola çıkışına izin veriyor, dahası savaş bittikten sonraki görüşmelerde Türkiye lehine (Musul petrolleri konusunda) faaliyette bulunuyor. Bizim aklımıza bu adamın Müslüman olduğu ya da en azından dergâhlarla münâsebetleri sonucunda İslâm’a ve İslâm tasavvufuna sempati beslemeye başladığı düşüncesi geliyor. Ama Soner Yalçın’ın “Marksist öğretilerin etkisinden kurtulamayan” zihnine bu gelmiyor, savaş sonrasındaki Türkiye lehine faaliyetlerinin İngiliz menfaatlerine uymadığı gerçeğini ıskalayarak, yukarıda alıntılanan cümlelerin hemen akabinde şu satırları yazıyor ve son derece garip bir sonuç çıkarmayla Millî Mücâdele’ye gölge düşürmeye çalışıyor:<br />
“Yüzbaşı Bennett’in Özbekler Tekkesi’yle ilişkisi dikkatinizi çekmiştir.<br />
İngiliz istihbarat subayının sık sık ziyarete gittiği Özbekler Tekkesi, nasıl oluyor da, Anadolu’ya insan kaçırılmasında merkez rolü oynuyordu?”<br />
Demek ki insanın zihni “mâkul” ile problemliyse -yâni diyalektik düşünmeye çalışırken “kaosun kara deliği”ne yuvarlanıp gidiyorsa-, beklenen sonuçlara ulaşmak yerine karmaşık “komplo hipotezleri”ne (zirâ bu safsatalara “teori” demek, yazara hak etmediği bir değer vermek anlamına gelecektir!) yönelmek kaçınılmaz bir sonuç olmaktadır.<br />
<strong>4)</strong> Soner Yalçın’ın Şeyh Küçük Hüseyin Efendi’ye “çamur atmak” için başvurduğu yöntemin kalitesi ise, ne erken yaşlarda “diyalektik” tahsil etmiş, ne de bir dolu kitap yazmış birine yakışmaktadır. Kitabın 62. sayfasında Şeyh Küçük Hüseyin Efendi’nin hayatını anlatmaya başlayan yazar “Beş altı yaşına kadar Ankara’da kaldıktan sonra ailesiyle Mihalıççık’a gitti” demektedir. Okurlarımız haklı olarak “Bu cümlede ne var ki?” diyeceklerdir. Fakat yazar bu cümlenin sonuna bir dipnot koymakta, söz konusu dipnotta ise şunları söylemektedir:<br />
“Mihalıççık Osmanlı döneminde ‘dönme’ Mihal Osman tarafından kuruldu. Dönmeliği konusunda ayrıntılı bilgi yok. Diğer yanda, 1492’de İspanya’dan gelen Sefaradlar’ın bir bölümünün Eskişehir’e yerleştiği bilgisine sahibiz.”<br />
Bu cümleler, şüpheciliğin nasıl kolayca “paranoyaklığa” evrilebileceğinin güzel bir kanıtı olmasının ötesinde, “okuyucu zihnini bulandırma” konulu bir seminerde kullanılmaya müsait, dahası Soner Yalçın’ın düşünce tarzını yansıtacak nefis bir örnektir. Bir kere, başka bir dinden İslâm’ a geçmiş ve faaliyetleriyle Osmanlı’ya büyük yararlılıkları dokunmuş bir kişiye (Köse Mihal) zımnen “dönmedi!” denilmektedir. Ama bu açıkça yapılmayarak muhtemel bir tenkidin önü kesilmek istenmektedir. Ardından onun kurmuş olduğu şehir aynı ithama mâruz bırakılmaktadır. Son olarak da bir kısım Yahudi göçmenin Eskişehir’ yerleştirildiği söylenerek “bağ” tamamlanmaktadır. Peki ama Eskişehir’e yerleştirilen Yahudiler’in ne kadarı Mihalıççık’a yerleştirilmiştir veya hiç yerleştirilmiş midir? Yerleştirildi ise, bunların nüfusu ne kadardır, daha mühimi toplam şehir nüfusu içindeki payları ne kadardır? Bu pay (eğer varsa tabiî) Mihalıççık’ı Selânik gibi “şüpheli” (tabiî ki yazar açısından!) bir şehir hâline getirmekte midir? Kaldı ki, Osmanlı’nın son dönemlerindeki ünlü tarihçi Şemsettin Sami, Mihalıççık için “59 köyden oluşan kazanın, tümü Müslüman olmak üzere 18.538 nüfusu vardır” demekteydi.<strong><br />
</strong>En mühimi de, varsayalım ki Hıristiyanlık’tan dönen Köse Mihal’ın kurduğu bu şehirdeki insanlar “gizli Hıristiyan” olarak yaşadılar, bunların üstüne İspanya’dan bir kısım Yahudiler geldi; bütün bunlar, Şeyh Küçük Hüseyin Efendi’nin ailesinin bu şehre gitmesinden şüphe duymak ve onun köklerinde İbranî soyu aramaya kalkışmak için yeterli bir “aklî” delil sunmakta mıdır? Elbette ki hayır! Ama zâten Soner Yalçın’ın amacı aklî deliller sunmak değil, okuyucunun zihnini bulandırmaktır. Yoksa bir şehirden başka bir şehire göç etmenin arkasında bu tür bağları aramanın, sosyal bilimlerin önemli bir kavramı olan göç olgusunun pek çok ekonomik, politik, kültürel sebepleri olabileceğini ihmal etmek demek olduğunu Soner Yalçın da gâyet iyi bilmektedir. Ya da biz bilmesi gerektiğini zannediyoruz, belki de Soner Yalçın’ın “entelektüel birikimi” bizim ona vehmettiğimiz seviyenin pek altındadır!<br />
<strong>5)</strong> Yazar, 82 ve 83. sayfalarda Arusî Şeyhi Mustafa Aziz Çınar’ın damadı ve “Sünnî Kürt hareketinin önde gelen kurmaylarından biri” olan Abdurrahman Zapsu hakkında kısa bilgiler verdikten sonra, Yeni Şafak gazetesinde yer alan bir yazı dizisinden başka bir alıntı yapıyor: “Ömrü boyunca Türkiye’deki Arusî şeyhlere yakınlık duyan ve her zaman istişârelerde bulunan MHP lideri Alparslan Türkeş…” Buraya kadar bir şey yok, Bay Yalçın gazetecilik yapıyor. Fakat bir sonraki sayfada (s.84) yorumu patlatmadan edemiyor ve diyor ki: “Bir yanda Kürt Teali Cemiyeti kurucusu Kürt milliyetçisi damat, diğer yanda MHP’nin efsanevî genel başkanı Türk milliyetçisi mürit! Ne diyebiliriz…”<br />
Birincisi, bir insanın damadı ile kendisinin aynı fikirde ve/veya çizgide olması gerekmez, dahası damada bakılarak kişinin fikrî çizgisi hakkında kanâat edinmek kadar yanlış bir şey olamaz. Bu ülkede kayınpederiyle yüzde yüz zıt ve farklı düşünen milyonlarca insan vardır. İkincisi, damat ile kendisiyle istişarelerde bulunan bir kişiyi aynı düzlemde zikrederek olmayan bir “illiyet bağı” tesis etmeye çalışmak, gazetecilik değil olsa olsa “şarlatanlık”tır. Ne Yeni Şafak gazetesinde çıkan yazı dizisinde, ne de bu diziden yapılan alıntıda, Alparslan Türkeş’in Arusî Şeyhi Mustafa Aziz Çınar’ın müridi olduğuna dair en ufak bir gönderme yoktur. Neşredildiği dönemde yazı dizisini yakından izlemiş ve metnin tümünü kişisel arşivine kaydetmiş biri olarak rahatlıkla söyleyebiliriz ki, dizinin müellifi, Mustafa Çınar ile Alparslan Türkeş’in zaman zaman istişarelerde bulunduklarını belirtmekte, ama asla bir “şeyh-mürid ilişkisi”ne değinmemektedir. Ama kendisini Şark kurnazı milleti de aptal zanneden Soner Yalçın, iki sayfanın içinde hızlı bir “hokus pokus” yaparak köklü bir dostluğu şeyh-mürid ilişkisine tahavvül ettirmeyi başarmıştır. Şimdi Soner Yalçın’a kendi cümleleriyle seslenmenin zamanıdır: Bu köylü kurnazlığı karşısında biz “ne diyebiliriz?&#8230;”<br />
<strong>6)</strong> Kitabın 395. sayfasında şu ifâde yer almaktadır: “İstanbul’un göbeğindeki merkezinde irşat faaliyetlerini sürdüren Gümüşhanevî Tekkesi’ne, İsmail Ağa Dergâhı’na kimse ses çıkarmazken, Adıyaman’daki Menzil Dergâhı hep gözaltında tutulacaktı.”<br />
Bu yoruma ne Gümüşhanevî Tekkesi, ne İsmail Ağa Dergâhı, ne de Menzil Dergâhı mensupları katılacaktır. İlk iki dergâhın mensupları geçmişte sık sık takibata uğramaktan, tâciz ve rahatsız edilmekten şikâyet ederken, Menzil Dergâhı’nın mensupları devlete en derinden bağlı bir organizasyonun içinde olmalarından ötürü “gözaltında tutulma” ile ilgili tespiti şaşkınlıkla karşılayacaklardır. Soner Yalçın’ın Menzil Dergâhı’nın Kürt olduğuna dair iddialarına ilgili dergâhın mensupları gereken cevabı verecektir, ama, bu dergâhın devletçi tutumunu bilmemesi mümkün olmayan Soner Yalçın’ın sırf Kürt/Türk ayrımı konusundaki tezine destek bulabilmek için böyle yorumlara girişmesini fazla “ucuzcu” bulduğumuzu burada  belirtmeden geçemeyeceğiz</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Bilim ve Şarlatanlık]]></title>
<link>http://kendihalinde.wordpress.com/2006/09/18/bilim-ve-sarlatanlik/</link>
<pubDate>Mon, 18 Sep 2006 09:58:21 +0000</pubDate>
<dc:creator>kendihalinde</dc:creator>
<guid>http://kendihalinde.wordpress.com/2006/09/18/bilim-ve-sarlatanlik/</guid>
<description><![CDATA[Yakın çevremdeki bazı arkadaşların “yüksek sesli başarılı tezahüratları” sonucunda; Soner Yalçın’ın ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="margin:0;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">Yakın çevremdeki bazı arkadaşların “yüksek sesli başarılı tezahüratları” sonucunda; Soner Yalçın’ın yeni kitabını satın aldım: “Soner Yalçın; Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı : Efendi-2; Doğan Yayıncılık, Haziran 2006”. Uygun bir zamanda okuyacağım. Ama yeni aldığım her kitapta olduğu gibi, sayfaları şöyle bir karıştırdım. 1-2 sayfa, birkaç paragraf okudum. Önyargılı olmayayayım ama kitabın tahmin ettiğimden de farklı olmadığı kanaati uyandı bende. Kitabı okuduğumda; hâlâ canlı bir konu olmaya devam ederse, düşünce ve izlenimlerimi yazarım.</span></p>
<p style="text-align:justify;margin:0;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;"></span></p>
<p style="text-align:justify;margin:0;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">Bugün; bu kitabı karıştırırken, bana hatırlattığı bir konudan söz etmek istiyorum. Bilimin metodolojisinden… (Metodoloji, karşılığı olarak “yöntem bilimi” ifadesi de kullanılıyor. Metodoloji, felsefe ve bilim alanlarında yöntem / yaklaşım konuları ile ilgilenir; yeni yöntemler yaratmak için ilkeler geliştirir.)<!--more--></span></p>
<p style="text-align:justify;margin:0;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;"></span></p>
<p style="text-align:justify;margin:0;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">Bilimin kullandığı genel yaklaşımlar arasında “veri toplama + analiz, genelleme ve soyutlama” sürecinin özel bir yeri vardır. Bilim; araştırıp topladığı verileri analiz ederek bunlar arasında genel özellikler bulmaya; ardından bunları bir teori (bir bilimsel model) olarak biçimlendirmeye çalışır. Böyle bir yaklaşım ile gezegenlerin hareketi, canlıların evrimi, toplumların davranışları ve benzerleri gibi değişik konular üzerinde teoriler üretilir. Ancak bu teoriler, kalıcı ve değişmez değildir. Zaman içerisinde bilim insanları, çalışmalarını sürdürürler ve daha önce kurulmuş teorik yaklaşımları sınarlar. Bunlar arasında yeterliliği uygun olmayanlar veya hatalı kurgulanmış olanlar varsa, gerekli değişiklik ve düzeltmeler yapılarak (veya tümden kaldırılıp yenisi kurgulanarak) devam edilir.</span></p>
<p style="text-align:justify;margin:0;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;"></span></p>
<p style="text-align:justify;margin:0;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">Psikoloji (ruhbilim) ve sosyoloji (toplumbilim) gibi sosyal temelli bilim dallarında ise kullanılan yaklaşımlardan birisi, üretilen varsayımın (yapılan deneylerle veya elde edilen araştırma sonuçları ile) doğrulanması veya reddedilmesidir. Örneğin uyuşturucunun, canlı bedeni üzerindeki etkilerini gözlemek için laboratuvarlarda değişik deney hayvanları üzerinde “çok sayıda” deney yapılır. Bu deneylerin sonuçları kaydedilir. Kayıtlar üzerinde genelleştirilebilecek “güvenilir” yönelimler / eğilimler bulunmaya çalışılır. (Bu örnekte çift tırnak arasında alarak vurguladığım iki ifadeye dikkat çekmek isterim.)</span></p>
<p style="text-align:justify;margin:0;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;"></span></p>
<p style="text-align:justify;margin:0;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">Sosyal bilimlerin kullandığı yaklaşımlardan bir diğeri, kamuoyu araştırması yapmaktır. Örneğin insanların gelir düzeylerinin konut edinme eğilimlerine nasıl yansıdığını öğrenmek için incelenmek istenen topluluğu “tam olarak” ifade edebileceği düşünülen “yeterli” sayıda kişiye anket uygulanır. Araştırma sonunda her anketin tutarlılığı yanında, elde edilen toplam sonuçların “güvenilirliği” konusunda çalışmalar yapılır. Sonuçlar yeterli bulunursa, ön sürülen varsayımın kabulü veya reddi söz konusu olur.</span></p>
<p style="text-align:justify;margin:0;" class="MsoNormal"><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;"></span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">Yukarıda kısaca özetlemeye çalıştığım türden disiplinli bir bilimsel eğitim almış kişiler tarafından üretilmiş eserler, şu veya bu oranda bilimsel bir öz içerirler. En azından, konunun hangi yaklaşımlarla ele alındığı hakkında bir fikrimiz olur. Buna karşılık kulaktan dolma bilgileri, dedikoduları veya kanıtsız söylentileri, bize “gösterişli gerçekler” olarak sunmaya çalışan bazı kitaplar da vardır. Bunların pek çoğu, tekil olayları, genel yönelim gibi sunarak bizi yanıltmakta ustadırlar. Eğer bu kitaplara “inanma” ihtiyacıyla yaklaşırsak, yanılma ihtimalimiz son derece yüksek olacaktır. Bilimin ve sanatın gerçek anlamda bilimsel, sosyal ve kültürel filtrelerden geçmediği ülke ve toplumlarda sözünü ettiğim türden yanılsamaların haddi hesabı yoktur</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;"></span><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;">Tabii ki; okuduğumuz her kitabın, bir bilimsel eser olmasını bekleyemeyiz. Sosyal söylentileri, dedikoduları veya tekil olayları da birer ipucu olarak kullanılıp gidebileceğimiz yerler vardır. Ama bunların bir bölümünün söylentiden ibaret olduğunu (veya kötü niyetli kişiler tarafından üretilmiş olabileceği gerçeğini) akıldan çıkarmamamız gerekir. Bilimsel kuşku duygusu kaybedildiğinde, çok daha ciddi olumsuzluklara yol açabilir. Bitirirken; kütüphanemden, bu konuları ayrıntılı olarak ele alan bir kitabı &#8211; baskısı var mı, bilmiyorum &#8211; önereyim: “Hüseyin Batuhan; Bilim ve Şarlatanlık; Yapı Kredi Yayınları, 1993”. Abuk subuk iddia ve tezlerle nasıl yanıltıldığımızın bir resmi adeta…</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#585858;font-family:Verdana;">(09.07.2006) </span><span style="font-size:10pt;font-family:Verdana;"><br />
Gürcan Banger</span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>
