<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress.com" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>enstitu &amp;laquo; WordPress.com Tag Feed</title>
	<link>http://en.wordpress.com/tag/enstitu/</link>
	<description>Feed of posts on WordPress.com tagged "enstitu"</description>
	<pubDate>Sun, 29 Nov 2009 08:10:05 +0000</pubDate>

	<generator>http://en.wordpress.com/tags/</generator>
	<language>en</language>

<item>
<title><![CDATA[Fuat Sezgin, Bilim tarihi, İstanbul İslam Bilim Teknoloji Müzesi ]]></title>
<link>http://bilimicat.wordpress.com/2009/09/29/fuat-sezgin-bilim-tarihi-istanbul-islam-bilim-teknoloji-muzesi/</link>
<pubDate>Tue, 29 Sep 2009 21:05:14 +0000</pubDate>
<dc:creator>abdelk</dc:creator>
<guid>http://bilimicat.wordpress.com/2009/09/29/fuat-sezgin-bilim-tarihi-istanbul-islam-bilim-teknoloji-muzesi/</guid>
<description><![CDATA[Hayatı Prof.Dr.Fuat Sezgin 24 Ekim 1924’te Bitlis’te doğdu. 1943-1951 yılları arasında İstanbul Üniv]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><a href="http://bilimicat.wordpress.com/files/2009/09/fuatsezgin_1.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-103" title="fuatsezgin_1" src="http://bilimicat.wordpress.com/files/2009/09/fuatsezgin_1.jpg?w=300" alt="fuatsezgin_1" width="300" height="224" /></a><strong>Hayatı </strong>Prof.Dr.Fuat Sezgin 24 Ekim 1924’te Bitlis’te doğdu. 1943-1951 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Şarkiyat Enstitüsü’nde İslami Bilimler ve Orientalistik alanında öncü bir yere sahip olan Alman orientalist Hellmut Ritter (1892 &#8211; 1971)’in yanında öğrenim gördü. Hocasının, bilimlerin temelinin İslam bilimlerine dayandığını söylemesiyle bu alana yöneldi. 1954&#8242;te Arap Dili ve Edebiyatı bölümünde Buhari’nin Kaynakları adlı doktora tezini tamamladı. <a href="http://bilimicat.wordpress.com/files/2009/09/islam_muze2.jpg"></a>Bu teziyle o, hadis kaynağı olarak İslam kültüründe önemli bir yere sahip olan Buhari (810-870)’nin biraraya getirdiği hadislerde bilinegeldiğinin aksine sözlü kaynaklara değil İslam’ın erken dönemine, hatta 7. yüzyıla kadar geri giden yazılı kaynaklara dayandığı tezini ortaya attı. Bu tez Avrupa merkezli orientalist çevrelerde hala tartışılmaktadır. 1954 yılında İslam Araştırmaları Enstitüsü’nde doçent oldu. Burada Zeki Velidi Togan ile çalıştı(izafet.Com)</p>
<p><a href="http://bilimicat.wordpress.com/files/2009/09/islam_muze4.jpg"><img src="http://bilimicat.wordpress.com/files/2009/09/islam_muze4.jpg?w=150" alt="islam_muze4" title="islam_muze4" width="150" height="97" class="alignleft size-thumbnail wp-image-106" /></a><strong>İslam Bilim Teknoloji Tarihi Müzesi</strong>İstanbul Büyükşehir Belediyesi dünyanın ilk “İslam Bilim Teknoloji Tarihi Müzesi”ni Gülhane Parkı’nda kurdu. Kendi türünde dünyada bir ilk olan İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi, İslam kültür çevresinin bilim dünyasına ve modern bilimin oluşumuna katkıları hakkında genel bir bakış sunacak.<br />
<a href="http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=147322"><strong>hayatı, Avrupada yaşadıkları, bilim tarihindeki düzeltmeleri</strong></a><br />
<!--more--></p>
<p><a href="http://bilimicat.wordpress.com/files/2009/09/islam_muze8.jpg"><img src="http://bilimicat.wordpress.com/files/2009/09/islam_muze8.jpg?w=150" alt="islam_muze8" title="islam_muze8" width="150" height="93" class="alignleft size-thumbnail wp-image-107" /></a>27 Mayıs 1960 askeri darbesi sırasında üniversiteden uzaklaştırılan ve 147’likler diye bilinen akademisyenler arasındaydı. 1961 yılında Almanya’ya giden Fuat Sezgin Frankfurt Üniversitesi&#8217;nde ilkin misafir doçent olarak dersler verdi. 1965 yılında Frankfurt Üniversitesi’nde profesör oldu. Oradaki bilimsel çalışmalarının ağırlık noktası Arap-İslam kültür çevresinde tabii bilimler tarihi alanı olmuştur ve bu alanda 1965 yılında habilitasyon çalışmasını yapmıştır. Henüz İstanbul’da iken başladığı 7./14. yüzyıldan itibaren gelişen Arap-İslam edebiyatı tarihi çalışmasına (Geschichte des arabischen Schrifttums) Almanya’da da devam ederek, orientalistik çalışmaları için kaynak eser haline gelmiş ve hala aşılamamış 13 ciltlik eserinin ilk cildini 1967 son cildini ise 2000 yılında yayınladı. Geschichte des arabischen Schrifttums İslam’ın ilk döneminde uğraşılmış, dini ve tarihi edebiyattan coğrafya ve haritacılığa kadar bütün ana ve yan bilim dallarını konu edinmektedir. Prof. Sezgin Suudi Arabistan Kral Faysal Vakfı’nın İslami bilimler ödülünü 1978 yılında ilk alan kişidir. Bu ve başka desteklerle Sezgin, 1982 yılında J.W.Goethe Üniversitesi’ne bağlı Arap-İslam Bilimleri Tarihi Enstitüsü’nü ve 1983’de buranın müzesini kurdu, buranın halen direktörlüğünü yürütmektedir. Enstitüye bağlı olarak kurduğu müzede Sezgin, İslam kültür çevresinde Müslüman bilginler tarafından yapılmış aletlerin ve bilimsel araç ve gereçlerin yazılı kaynaklara dayanarak yaptırdığı numunelerini sergilemektedir. Müzede bulunan objeleri tanıtmak ve İslam kültür çevresindeki bilimsel gelişmeyi göstermek için hazırladığı Wissenschaft und Technik im Islam isimli kataloğu 2003 yılında yayınladığı. Fransızcası da yayınlanmış olan bu kataloğun Arapça, İngilizce ve Türkçesi yayınlanmak üzeredir.<br />
Ödülleri<br />
Kral Faysal Ödülü (1978)<br />
Frankfurt am Main Goethe Plaketi (1980)<br />
Almanya 1. Derece Federal Hizmet Madalyası (1982)<br />
Almanya Üstün Hizmet Madalyası (2001)<br />
İran İslami Bilimler Kitap Ödülü (2004)</p>
<p>Üyelikleri<br />
Arap Dili Akademisi (Kahire)<br />
Arap Dili Akademisi (Şam)<br />
Fas Kraliyet Akademisi (Rabat)<br />
Arap Dili Akademisi (Bağdat)<br />
TÜBA (Türkiye Bilimler Akademisi) şeref üyeliği<br />
Yayınları<br />
60 yılı aşkın bir süredir bilim tarihi çalışmalarını yürütmekte olan Prof Dr. Fuat Sezgin’in başyapıtı olan Geschichte des Arabischen Schrifttums (GAS) isimli 13 ciltlik eserinin işlediği konular şunlardır:<br />
Cilt 1, Leiden 1967: Kur’an bilimleri, hadis, tarih, fıkıh, kelam ve tasavvuf. (yaklaşık 430/1038 yılına kadar)<br />
Cilt 2, Leiden 1975: Edebiyat / Şiir (yaklaşık 430/1038 yılına kadar)<br />
Cilt 3, Leiden 1970: Tıp, Farmakoloji, Zooloji, Veterinerlik (yaklaşık 430/1038 yılına kadar)<br />
Cilt 4, Leiden 1971: Simya, Kimya, Botanik, Ziraat (yaklaşık 430/1038 yılına kadar)<br />
Cilt 5, Leiden 1974: Matematik (yaklaşık 430/1038 yılına kadar)<br />
Cilt 6, Leiden 1978: Astronomi (yaklaşık 430/1038 yılına kadar)<br />
Cilt 7, Leiden 1979: Astroloji, Meteoroloji ve ilgili bilimler (yaklaşık 430/1038 yılına kadar) Cilt 8, Leiden 1982: Leksikografi (yaklaşık 430/1038 yılına kadar)<br />
Cilt 9, Leiden 1984: Gramer (yaklaşık 430/1038 yılına kadar)<br />
Cilt 10, Frankfurt 2000: İslam’da matematiksel coğrafya ve haritacılık ve bu bilimlerin Avrupa’da devamı<br />
Cilt 11, Frankfurt 2000: İslam’da matematiksel coğrafya ve haritacılık ve bu bilimlerin Avrupa’da devamı<br />
Cilt 12, Frankfurt 2000: İslam’da matematiksel coğrafya ve haritacılık ve bu bilimlerin Avrupa’da devamı, haritalar,<br />
1984 yılından beri yayınlanmakta olan Zeitschrift für Geschichte der arabisch-islamischen Wissenschaften isimli dergi,<br />
Fuat Sezgin’in İslam bilimler tarihinde eşsiz bir yere sahip olan bir diğer çalışması ise Coğrafya, Avrupalı seyyahların Seyahatnameleri, Matematik ve Astronomi, Tıp, Felsefe, Müzik, Nümizmatik, Tarih yazımcılığı ve bilimler tasnifi ve diğer konularda yazılmış orijinal eserlerin tıpkıbasımlarını ve bu konuda araştırmalar yapmış olan batılı bilim adamlarının çalışmalarının yeniden basımlarını içeren seriler halinde 1300 cilt civarındaki yayınları,<br />
Enstitü Müzesi’nin objelerinin tanıtımını ve İslam kültür çevresindeki bilimsel geliştirmeyi göstermek için hazırladığı Wissenschaft und Technik im Islam (İslam’da Bilim ve Teknik) adlı katalog çalışması</p>
<p><strong>İslam Bilim Teknoloji Tarihi Müzesi</strong>İstanbul Büyükşehir Belediyesi dünyanın ilk “İslam Bilim Teknoloji Tarihi Müzesi”ni Gülhane Parkı’nda kurdu. Kendi türünde dünyada bir ilk olan İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi, İslam kültür çevresinin bilim dünyasına ve modern bilimin oluşumuna katkıları hakkında genel bir bakış sunacak.</p>
<p>Önümüzdeki aylarda açılacak müzede Müslüman bilginlerin kurdukları rasathaneler, hastaneler, kimyasal düzenekler ve üniversiteler gibi kurumsal eserler görsel olarak yer alıyor. Ayrıca İslam’ın bilgi ve bilgi teorisi merkezli yaklaşımının, kazanımlarının örnek modelleri müzede en belirgin bir şekilde tanıtılacak. Bütün bu başarılar ve kazanımların yaklaşık bin yıl önce bilim dünyasının hizmetine sokulduğunu bilmek, İslam kültürünün de bilim tarihi yazımında göz önünde bulundurulması gerekliliğini ispatlayacak değerde.<br />
Batı merkezli bilimler tarihi, genel olarak İslam medeniyet ve kültürünün bilimler tarihindeki başarılarını, rolünü ve kazanımlarını göz önünde bulundurmuyor. Bu çalışmalar, 15. ve 16. yüzyılda Avrupa’da gerçekleşen bilimsel başarıların öncüllerini Antik Yunan ve Roma ile ilişkili olarak sunuyor. Geri kalan birkaç istisna çalışmada ise İslam Medeniyeti, Antikçağ ile modern çağ arasında “bir taşıyıcı” olarak tasavvur ediliyor. İşte İstanbul İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi’nin kuruluşunun temelinde tarih boyunca Müslümanların medeniyete yaptığı katkıları açığa çıkarmak ve bunların bilinmesini sağlamak yatıyor.<br />
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın işleteceği müze, TÜBİTAK, TÜBA (Türkiye Bilimler Akademisi), İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile Frankfurt Üniversitesi’nden Prof. Dr. Fuat Sezgin’in katkılarıyla oluşturuldu. Müzede ilk etapta 140 eser sergilenecek ve zaman içerisinde bu eserler 800’ü bulacak. Müzenin içerisinde ayrıca Bilimler Tarihi Kütüphanesi de yer alacak.</p>
<p>İstanbul Büyükşehir Belediyesi Sur–u Sultanî içinde yer alan Has Ahırları’nı müze olarak kullanılmak üzere 10 yıl süreyle Kültür Bakanlığı’nın kullanımına verdi. Gülhane Parkı’nda kurulan “İstanbul İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi” 3 bina içinde 3 bin 550 metrekareyi kapsıyor.<br />
Müze tamamen açıldıktan sonra projenin 2. aşamasında, sergilenen eserlerin TÜBİTAK tarafından çocuklar için interaktif ortamda küçük maketlerinin yapılması planlanıyor. Çalışma çocuklara yönelik motive edici bir girişim olarak ifade ediliyor. Devam eden “Gülhane Parkı Tarihi Yapıların Onarımı ve Restorasyonu ile 1.Etap Çevre Düzenlemesi Tamamlama İnşaatı” çerçevesinde, “İstanbul İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi” binaları da dahil olmak üzere 2007 yılı birim fiyatlarıyla 23 milyon 67 bin 416 YTL harcandı.</p>
<p>Müzenin kurucularından Prof. Dr. Fuat Sezgin hakkında bilgi</p>
<p>50 yılı aşkın bir süredir İslam Bilimleri Tarihi araştırması yapan Prof. Dr. Fuat Sezgin, bilimler tarihi konusunda dünyanın önde gelen otoriteleri arasında. Prof. Dr. Fuat Sezgin, Doğubilimi ve Türkoloji üzerine çalışmalar yapan bilim adamı Carl Brockelmann’ın “GAL, Arap Edebiyatı Tarihi” ve “İslâm Milletleri ve Devletleri Tarihi” gibi çalışmalarındaki eksiklikleri fark etti ve bunları tamamlamak maksadıyla 1954 yılında İslâm Bilim Tarihi ile ilgilenmeye başladı. 1982’de J.W.Goethe Üniversitesi Arap-İslam Tarihi Enstitüsü’nü ve 1983’de buranın müzesini kurdu.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Bilimsel Bir Makale Nasıl Yazılır ve Yayımlanır?]]></title>
<link>http://belgelerim.wordpress.com/2009/09/20/bilimsel-bir-makale-nasil-yazilir-ve-yayimlanir/</link>
<pubDate>Sun, 20 Sep 2009 22:09:45 +0000</pubDate>
<dc:creator>belgelerim</dc:creator>
<guid>http://belgelerim.wordpress.com/2009/09/20/bilimsel-bir-makale-nasil-yazilir-ve-yayimlanir/</guid>
<description><![CDATA[Bilimsel Bir Makale Nasıl Yazılır ve Yayımlanır? ROBERT A. DAY Çeviri Gülay Aşkar Altay &#8220;How t]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><h1><span style="font-family:Book Antiqua;"><span style="color:#000080;"><span style="font-size:x-small;">Bilimsel Bir Makale Nasıl Yazılır ve Yayımlanır?</span></span></span></h1>
<h3><span style="font-family:Book Antiqua;"><span style="color:#000080;"><span>ROBERT A. DAY</span></span></span></h3>
<p><span style="font-family:Book Antiqua;"><span style="color:#000080;"><span>Çeviri</span></span></span><br />
<span style="font-family:Book Antiqua;"><span style="color:#000080;"><span>Gülay Aşkar Altay</span></span></span></p>
<p><span style="font-family:Book Antiqua;"><span style="color:#000080;"><span>&#8220;How to Write and Publish a Scientific Paper&#8221; adlı ISI yayınından çevirilmiştir.</span></span></span><br />
<span style="font-family:Book Antiqua;"><span style="color:#000080;"><span>Copyright: (c) 1979, 1983, 1988, 1994 Robert A. Day</span></span></span><br />
<span style="font-family:Book Antiqua;"><span style="color:#000080;"><span>Copyright: (c) TÜBİTAK 1996</span></span></span></p>
<p><span style="color:#000000;"><span><a href="http://journals.tubitak.gov.tr/kitap/maknasyaz/maknasyaz.pdf">Tüm kitap (772 K)       İNDİR</a></span></span></p>
<h3><span style="color:#000000;"><span>İçindekiler</span></span></h3>
<ul type="none">
<li> <span style="color:#000000;"><span><a href="http://journals.tubitak.gov.tr/kitap/maknasyaz/onsoz.pdf">Önsöz </a></span></span></li>
</ul>
<ol>
<li> <span style="color:#000000;"><span><a href="http://journals.tubitak.gov.tr/kitap/maknasyaz/Bolum1.pdf">Bilimsel Yazım Nedir? </a></span></span></li>
<li> <span style="color:#000000;"><span><a href="http://journals.tubitak.gov.tr/kitap/maknasyaz/Bolum2.pdf">Bilimsel Yazımın Kökeni </a></span></span></li>
<li> <span style="color:#000000;"><span><a href="http://journals.tubitak.gov.tr/kitap/maknasyaz/Bolum3.pdf">Bilimsel Makale Nedir? </a></span></span></li>
<li> <span style="color:#000000;"><span><a href="http://journals.tubitak.gov.tr/kitap/maknasyaz/Bolum4.pdf">Başlık Nasıl Hazırlanır? </a></span></span></li>
<li> <span style="color:#000000;"><span><a href="http://journals.tubitak.gov.tr/kitap/maknasyaz/Bolum5.pdf">Yazarlar ve Adresleri Nasıl Sıralanır? </a></span></span></li>
<li> <span style="color:#000000;"><span><a href="http://journals.tubitak.gov.tr/kitap/maknasyaz/Bolum6.pdf">Kısa Özet Nasıl Hazırlanır? </a></span></span></li>
<li> <span style="color:#000000;"><span><a href="http://journals.tubitak.gov.tr/kitap/maknasyaz/Bolum7.pdf">Giriş Nasıl Yazılır? </a></span></span></li>
<li> <span style="color:#000000;"><span><a href="http://journals.tubitak.gov.tr/kitap/maknasyaz/Bolum8.pdf">Malzeme ve Yöntemler Bölümü Nasıl Yazılır? </a></span></span></li>
<li> <span style="color:#000000;"><span><a href="http://journals.tubitak.gov.tr/kitap/maknasyaz/Bolum9.pdf">Sonuçlar Nasıl Yazılır? </a></span></span></li>
<li> <span style="color:#000000;"><span><a href="http://journals.tubitak.gov.tr/kitap/maknasyaz/Bolum10.pdf">Tartışma Nasıl Yazılır? </a></span></span></li>
<li> <span style="color:#000000;"><span><a href="http://journals.tubitak.gov.tr/kitap/maknasyaz/Bolum11.pdf">Teşekkür Nasıl İfade Edilir? </a></span></span></li>
<li> <span style="color:#000000;"><span><a href="http://journals.tubitak.gov.tr/kitap/maknasyaz/Bolum12.pdf">Kaynaklara Nasıl Atıf Yapılır? </a></span></span></li>
<li> <span style="color:#000000;"><span><a href="http://journals.tubitak.gov.tr/kitap/maknasyaz/Bolum13.pdf">Etkin Bir Tablo Nasıl Tasarlanır? </a></span></span></li>
<li> <span style="color:#000000;"><span><a href="http://journals.tubitak.gov.tr/kitap/maknasyaz/Bolum14.pdf">Etkin Gösterimler Nasıl Hazırlanır? </a></span></span></li>
<li> <span style="color:#000000;"><span><a href="http://journals.tubitak.gov.tr/kitap/maknasyaz/Bolum15.pdf">Metin Daktiloda Nasıl Yazılır? </a></span></span></li>
<li> <span style="color:#000000;"><span><a href="http://journals.tubitak.gov.tr/kitap/maknasyaz/Bolum16.pdf">Yazılı Metin Nereye ve Nasıl Sunulur? </a></span></span></li>
<li> <span style="color:#000000;"><span><a href="http://journals.tubitak.gov.tr/kitap/maknasyaz/Bolum17.pdf">Değerlendirme İşlemi (Editörlerle Nasıl İletişim Kurulur?) </a></span></span></li>
<li> <span style="color:#000000;"><span><a href="http://journals.tubitak.gov.tr/kitap/maknasyaz/Bolum18.pdf">Yayımlama Süreci (Düzeltmelerle Nasıl Başedilir?) </a></span></span></li>
<li> <span style="color:#000000;"><span><a href="http://journals.tubitak.gov.tr/kitap/maknasyaz/Bolum19.pdf">Tekil Kopyalar Nasıl Ismarlanır ve Kullanılır? </a></span></span></li>
<li> <span style="color:#000000;"><span><a href="http://journals.tubitak.gov.tr/kitap/maknasyaz/Bolum20.pdf">Bir Tarama/Değerlendirme Makalesi Nasıl Yazılır? </a></span></span></li>
<li> <span style="color:#000000;"><span><a href="http://journals.tubitak.gov.tr/kitap/maknasyaz/Bolum21.pdf">Bir Konferans Raporu Nasıl Yazılır? </a></span></span></li>
<li> <span style="color:#000000;"><span><a href="http://journals.tubitak.gov.tr/kitap/maknasyaz/Bolum22.pdf">Kitap Değerlendirmesi Nasıl Yazılır? </a></span></span></li>
<li> <span style="color:#000000;"><span><a href="http://journals.tubitak.gov.tr/kitap/maknasyaz/Bolum23.pdf">Tez Nasıl Yazılır? </a></span></span></li>
<li> <span style="color:#000000;"><span><a href="http://journals.tubitak.gov.tr/kitap/maknasyaz/Bolum24.pdf">Bir Makale Sözlü Olarak Nasıl Sunulur? </a></span></span></li>
<li> <span style="color:#000000;"><span><a href="http://journals.tubitak.gov.tr/kitap/maknasyaz/Bolum25.pdf">Poster Nasıl Hazırlanır? </a></span></span></li>
<li> <span style="color:#000000;"><span><a href="http://journals.tubitak.gov.tr/kitap/maknasyaz/Bolum26.pdf">Ahlak, Haklar ve İzinler </a></span></span></li>
<li> <span style="color:#000000;"><span><a href="http://journals.tubitak.gov.tr/kitap/maknasyaz/Bolum27.pdf">İngilizcenin Doğru ve Yanlış Kullanımı </a></span></span></li>
<li> <span style="color:#000000;"><span><a href="http://journals.tubitak.gov.tr/kitap/maknasyaz/Bolum28.pdf">Jargondan Uzak Durmak </a></span></span></li>
<li> <span style="color:#000000;"><span><a href="http://journals.tubitak.gov.tr/kitap/maknasyaz/Bolum29.pdf">Kısaltmalar Nasıl ve Ne Zaman Kullanılır? </a></span></span></li>
<li> <span style="color:#000000;"><span><a href="http://journals.tubitak.gov.tr/kitap/maknasyaz/Bolum30.pdf">Kişisel Bir Özet </a></span></span></li>
</ol>
<ul type="none">
<li> <span style="color:#000000;"><span><a href="http://journals.tubitak.gov.tr/kitap/maknasyaz/ek-ref.pdf">Ekler</a><br />
</span></span></li>
</ul>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kök hücreden sperm üretildi! Artık erkeklere ihtiyaç yok.!!]]></title>
<link>http://bilgiperisi.wordpress.com/2009/07/09/kok-hucreden-sperm-uretildi-artik-erkeklere-ihtiyac-yok/</link>
<pubDate>Thu, 09 Jul 2009 04:26:39 +0000</pubDate>
<dc:creator>byhopesa</dc:creator>
<guid>http://bilgiperisi.wordpress.com/2009/07/09/kok-hucreden-sperm-uretildi-artik-erkeklere-ihtiyac-yok/</guid>
<description><![CDATA[İngiliz bilim adamları embriyodan alınan kök hücreden insan spermi ürettiklerini bildirdiler. Newcas]]></description>
<content:encoded><![CDATA[İngiliz bilim adamları embriyodan alınan kök hücreden insan spermi ürettiklerini bildirdiler. Newcas]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[ZKM - Center for Art and Media]]></title>
<link>http://webbaseart.wordpress.com/2009/05/23/zkm-center-for-art-and-media/</link>
<pubDate>Sat, 23 May 2009 13:43:18 +0000</pubDate>
<dc:creator>webbaseart</dc:creator>
<guid>http://webbaseart.wordpress.com/2009/05/23/zkm-center-for-art-and-media/</guid>
<description><![CDATA[Center for Art and Media (ZKM) Almanca ismi Zentrum für kunst media (ZKM) olan ve 1999 yılından beri]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div id="attachment_32" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><img class="size-thumbnail wp-image-32" title="Center for Art and Media (ZKM)" src="http://webbaseart.wordpress.com/files/2009/05/zkm_aussen_071.jpg?w=150" alt="Center for Art and Media (ZKM)" width="150" height="98" /><p class="wp-caption-text">Center for Art and Media (ZKM)</p></div>
<p>Almanca ismi Zentrum für kunst media (ZKM) olan ve 1999 yılından beri <strong>Peter Wieble</strong> önderliğinde sosyal strüktürler ve bilgi teknolojileri konusunda eğitim veren bir enstitü. Disiplinler-arası projeleri destekleyen enstitü, bunun yanında Karlsruhe Tasarım Akademisi ile ortak projeler geliştirmekte.<br />
Bünyesinde;</p>
<ul>
<li>Çağdaş sanat müzesi</li>
<li>Medya müzesi</li>
<li>Görsel medya enstitüsü</li>
<li>Müzik ve akustik ses enstitüsü</li>
<li>Medya, eğitim ve ekonomi enstitüsü</li>
</ul>
<p>gibi özel yapılar barındırması sonucunda, sadece Almanya içinde değil, global olarak büyük saygınlık kazanmış durumda.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[MATERYALİZME AKADEMİK BAŞKALDIRI]]></title>
<link>http://akillitasarim.wordpress.com/2008/10/01/materyalizme-akademik-baskaldiri/</link>
<pubDate>Tue, 30 Sep 2008 22:43:21 +0000</pubDate>
<dc:creator>Mustafa Ajlan ABUDAK</dc:creator>
<guid>http://akillitasarim.wordpress.com/2008/10/01/materyalizme-akademik-baskaldiri/</guid>
<description><![CDATA[Hayatın karmaşıklığının açıklanması için kullanılan doğal seçilim ve rastlantısal mutasyon mekanizma]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img class="aligncenter" src="http://www.campusaccess.com/images/master-of-science.jpg" alt="" width="424" height="283" /></p>
<p style="text-align:center;">
<p><strong><span style="color:#ff6600;"><span style="font-weight:normal;"> </span></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff6600;"><span style="color:#ff6600;">Hayatın karmaşıklığının açıklanması için kullanılan doğal seçilim ve rastlantısal mutasyon mekanizmalarının yeterlilikleri konusundaki iddialara şüpheyle yaklaşıyoruz. Darwinin teorisi için kanıtların dikkatli bir şekilde incelenmesi desteklenmelidir..</span></span></strong></p>
<p>Geçen birkaç on yıl boyunca, kozmoloji, fizik,  biyoloji , ‘&#8217; yapay zeka araştırmaları ‘&#8217; ve daha birçok farklı bilimsel disiplinden gelen yeni bulgular bilim insanlarını,  Darwinizm&#8217;in merkez ilkesi olan doğal seçilimi ve bu ilkeyi desteklediği düşünülen kanıtları, daha büyük bir dikkatle incelemeye ve sorgulamaya itmiştir.</p>
<p>Bugüne değin TV programları, eğitim politikalarını belirleyen bildiriler ve bilimsel ders kitapları, Darwinin evrim teorisinin hayatın karmaşıklığını tamamıyla açıkladığını ileri sürdüler. Toplum, tüm bilinen kanıtların Darwinizm desteklediği ve aslında dünyadaki tüm bilim insanlarının da bu teoriye inandıkları hakkında ikna edildi.</p>
<p>Bu listedeki bilim insanları, ilk iddiaya karşı çıkmaktadırlar ve ikincisine de canlı bir tanıklıkla itiraz etmektedirler. Discovery Enstitüsü ilk listeyi 2001&#8242; de yayınladığından beri, yüzlerce bilim insanı cesurca bildiriyi imzaladılar.</p>
<p>Liste giderek büyümektedir ve Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi, Rus, Macar, Çek Bilimler Akademisi üyesi bilim insanlarını, Yale, Princeton, Stanford, MIT, UC Berkeley, UCLA ve diğer üniversitelerden bilim insanlarını da içermektedir.</p>
<p><!--more--></p>
<h2 style="text-align:center;"><strong><span style="color:#ff6600;">Darwinizmden Bilimsel Ayrılış Bildirisi</span></strong></h2>
<p style="text-align:center;"><span style="color:#ff6600;"><em>‘&#8217;<strong>Hayatın karmaşıklığının açıklanması için kullanılan doğal seçilim ve rastlantısal mutasyon mekanizmalarının yeterlilikleri konusundaki iddialara şüpheyle yaklaşıyoruz. Darwinin teorisi için kanıtların dikkatli bir şekilde incelenmesi desteklenmelidir&#8230;</strong>&#8221;</em></span></p>
<p style="text-align:center;">
<p><em><span style="font-style:normal;"><a href="http://www.discovery.org/scripts/viewDB/filesDB-download.php?command=download&#38;id=660"><span style="color:#ff6600;">Burayı Tıklayarak</span></a> Darwinizmden Bilimsel Ayrılış Bildirisini indirebilirsiniz.</span></em></p>
<p><a href="http://www.dissentfromdarwin.org/faq.php#3"><span style="color:#ff6600;">Burayı Tıklayarak</span></a> Bildiriye adınızı nasıl dahil edebileceğinizi öğrenebilirsiniz.</p>
<p><strong><span style="color:#ff6600;"> Kimler bu bildiriyi imzalayabilir?</span></strong></p>
<p>Darwinizmden bilimsel ayrılış bildirisini imzalayanların biyoloji, kimya, matematik, mühendislik, bilgisayar bilimleri ya da diğer doğa bilimlerinden herhangi bir daldan Ph. D. sahip olması gerekmektedir; ayrıca M.D olup tıp profesörü olarak hizmet veren kişilerde belgeyi imzalayabilir. İmzalayanlar sayfamızda vermiş olduğumuz  ‘&#8217;Hayatın karmaşıklığının açıklanması için kullanılan doğal seçilim ve rastlantısal mutasyon mekanizmalarının yeterlilikleri konusundaki iddialara şüpheyle yaklaşıyoruz. Darwinin teorisi için kanıtların dikkatli bir şekilde incelenmesi desteklenmelidir.&#8221; metnini kabul etmelilerdir. Eğer yukarıdaki gereklilikleri karşılıyorsanız ve bildiriyi kabul etme fikrindeyseniz, aşağıda istenilen bilgileri lütfen e-mail yoluyla <a href="mailto:contact@Dissentfromdarwin.com"><span style="color:#ff6600;"><strong>contact@Dissentfromdarwin.com</strong></span></a> adresine gönderiniz.</p>
<p><strong><br />
</strong></p>
<ol type="1">
<li><strong>GÖRÜLMESİNİ      İSTEDİĞİNİZ ŞEKİLDE ADINIZI.</strong></li>
<li><strong>ÜNVAN (   ALAN      VE ÜNİVERSİTE dahil edilerek, örneğin Ph. D Moleküler Biyoloji, Pennsylvania      Üniversitesi ).</strong></li>
<li><strong>ŞUAN      Kİ POSİZYONUNUZ  ( Washington      Üniversitesi Astronomi Profesörü, ya da XYZ şirketi araştırma görevlisi      gibi)</strong></li>
<li><strong>YORUMLAR      -  Eğer dilerseniz, birkaç kelime      ile Darwinizmden niçin kuşku duymaktasınız lütfen bize bildirin.</strong></li>
</ol>
<div><strong><span style="color:#ff6600;">Metni çeviren; </span><span style="color:#000000;"><span style="color:#ff6600;"> </span></span><span style="color:#ff6600;">Mustafa Ajlan ABUDAK</span></strong></div>
<p><span style="color:#ff6600;">İngilizce metin;</span> <a href="http://www.dissentfromdarwin.org/about.php">http://www.dissentfromdarwin.org/about.php</a></p>
<p><span style="color:#ff6600;">Türkçe metin  ;</span> <a href="http://www.dissentfromdarwin.org/about_tur.php">http://www.dissentfromdarwin.org/about_tur.php</a></p>
<p><span style="color:#ff6600;"><span style="color:#000000;"> </span></span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Profesyonel Tasarımcılar Yetiştiriyoruz.]]></title>
<link>http://istanbuldesigncenter.wordpress.com/2008/09/14/okulun-tarihcesi/</link>
<pubDate>Sun, 14 Sep 2008 17:51:24 +0000</pubDate>
<dc:creator>istanbuldesigncenter</dc:creator>
<guid>http://istanbuldesigncenter.wordpress.com/2008/09/14/okulun-tarihcesi/</guid>
<description><![CDATA[Meslek Sahibi olmak ve mesleğinde profesyonelleşmek isteyen her kategorideki kişilere uzman eğitim k]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Meslek Sahibi olmak ve mesleğinde profesyonelleşmek isteyen her kategorideki kişilere uzman eğitim kadrosu ile farklı ufuklar ve profesyonel bakış açısıları açıyoruz.</p>
<div></div>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Farede katalizör görevi yapan enzim genlerinden 750’sinin şifreleri çözüldü]]></title>
<link>http://sciencetechno.wordpress.com/2008/07/13/farede-katalizor-gorevi-yapan-enzim-genlerinden-750%e2%80%99sinin-sifreleri-cozuldu/</link>
<pubDate>Sun, 13 Jul 2008 22:18:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>abdelk</dc:creator>
<guid>http://sciencetechno.wordpress.com/2008/07/13/farede-katalizor-gorevi-yapan-enzim-genlerinden-750%e2%80%99sinin-sifreleri-cozuldu/</guid>
<description><![CDATA[Almanya’nın Göttingen Max-Planck Enstitüsü öğretim üyelerinden Prof. Dr. Gregor Eichele gözetiminde ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Almanya’nın Göttingen Max-Planck Enstitüsü öğretim üyelerinden Prof. Dr. Gregor Eichele gözetiminde ]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Enstitülerde mekanik zayıflama]]></title>
<link>http://superzayiflama.wordpress.com/2008/07/13/enstitulerde-mekanik-zayiflama/</link>
<pubDate>Sun, 13 Jul 2008 21:57:09 +0000</pubDate>
<dc:creator>ozelgrafik</dc:creator>
<guid>http://superzayiflama.wordpress.com/2008/07/13/enstitulerde-mekanik-zayiflama/</guid>
<description><![CDATA[Enstitülerin zayıflama programlarına giren mekanik aletler farklı işlevleriyle vücudu sıkılaştırıp b]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Enstitülerin zayıflama programlarına giren mekanik aletler farklı işlevleriyle vücudu sıkılaştırıp biçimlendirmeyi hedefler. Bunu da adaleleri çalıştırıp yağları yakarak, lenfatik drenaj uygulamasıyla toksinleri sürerek, ödemi çözüp vücuttan su atarak, bazıları da birden fazla işlevi aynı zamanda uygulayarak yaparlar. Mekanik yöntemler dengeli beslenmeyle desteklendiğinde istenen sonuca ulaşılır.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[DİE'nin Açılımı]]></title>
<link>http://minikbilgi.wordpress.com/2008/06/08/dienin-acilimi/</link>
<pubDate>Sun, 08 Jun 2008 12:06:27 +0000</pubDate>
<dc:creator>nezihanur</dc:creator>
<guid>http://minikbilgi.wordpress.com/2008/06/08/dienin-acilimi/</guid>
<description><![CDATA[DİE: Devlet İstatistik Enstitüsü]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>DİE: Devlet İstatistik Enstitüsü</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Bomba imha robotu]]></title>
<link>http://sciencetechno.wordpress.com/2008/03/25/izmir-yuksek-teknoloji-enstitusu-bomba-imha-robotu/</link>
<pubDate>Tue, 25 Mar 2008 21:19:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>abdelk</dc:creator>
<guid>http://sciencetechno.wordpress.com/2008/03/25/izmir-yuksek-teknoloji-enstitusu-bomba-imha-robotu/</guid>
<description><![CDATA[İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü’nde (İYTE) başlatılan “Robotik” projesi tamamlandı. Dakikada 25 met]]></description>
<content:encoded><![CDATA[İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü’nde (İYTE) başlatılan “Robotik” projesi tamamlandı. Dakikada 25 met]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Culinary Institute to train Turkey's cooks ]]></title>
<link>http://acturca.wordpress.com/2008/01/23/culinary-institute-to-train-turkeys-cooks/</link>
<pubDate>Wed, 23 Jan 2008 16:45:57 +0000</pubDate>
<dc:creator>acturca</dc:creator>
<guid>http://acturca.wordpress.com/2008/01/23/culinary-institute-to-train-turkeys-cooks/</guid>
<description><![CDATA[Turkish Daily News, 22 January 2008 Müge Akgün, Istanbul The Istanbul Culinary Institution, located ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Turkish Daily News, 22 January 2008</p>
<p>Müge Akgün, Istanbul</p>
<p>The Istanbul Culinary Institution, located in a seven-storey building in the Tepebasi district of Beyoglu, will be a unique educational institution providing a 10-month training program for those who would like to become professional cooks.<!--more--></p>
<p>Turkey now has its own culinary institute, alongside the French Culinary Institute (FCI) and the Culinary Institute of America (CIA).</p>
<p>The Istanbul Culinary Institute (ICI) will be saluting Istanbul residents from its seven-storey building in the Tepebasi district of Beyoglu/Pera.</p>
<p>The creator of the project, Hande Bozdogan, completed her undergraduate education at the Department of Economics at Bogaziçi University, took a Masters program in the United States and began to take classes in restaurant management along with her graduate courses. She went on to attend cake-making classes at the CIA.</p>
<p>After a brief experience working in the banking sector, Bozdogan realized that only a job related to food culture and world cuisines would make her truly happy. She also attended cooking courses in the United Kingdom. In 1996 and back in Turkey, Bozdogan opened a café in Istanbul&#8217;s Suadiye district. There she cooked homemade saucy food and delivered it to work places in the local vicinity. Bozdogan moved on to work as the CEO of Dunkin Donuts in Turkey for three years.</p>
<p><b>Researching Turkey&#8217;s food culture</b></p>
<p>In 2001, Bozdogan thought she still had much to learn about cooking and therefore went to New York to study at the FCI. Since then, together with a photographer friend, Bozdogan has traveled all around Turkey, researching Turkey&#8217;s food culture. In 2004, her book titled “Flavours of the Street, Turkey” won the Gourmand World Cookbook Award.</p>
<p>Following the book, Bozdogan launched the Saros project, a preliminary work that would later contribute to the Istanbul Culinary Institute. Bozdogan grew tomatoes in a summerhouse garden in Saros Bay, an inlet of the northern Aegean Sea located north of the Gallipolis Peninsula in northwestern Turkey, and has since developed the project into a 60 hectare garden providing fresh fruits and vegetables to the ICI.</p>
<p>When it opens its doors, the ICI will be a unique educational institution providing a 10-month training program for those who would like to become professional cooks. Bozdogan said:</p>
<p>“Universally accepted cooking techniques do not actually vary much from country to country. For instance, the pastry of the Turks&#8217; tulumba tatlisi (fried pastry with syrup) is cooked with the same technique as the French éclaire. Our main aim here, at our Institute, is to teach our students all cooking techniques in the world and provide them necessary academic formation that would enable them to adapt all those techniques to their own cuisine.” Hence the ICI has prepared a highly detailed course curriculum and will teach its students in-depth about Turkish cuisine while simultaneously opening windows to world cuisines.</p>
<p>The ICI&#8217;s academic staff includes cooks from Mengen, a district of Bolu province in Turkey famous for its talented cooks, and also young chefs, who hold diplomas from abroad and enough caliber to apply universal cooking techniques. The ICI&#8217;s à la carte chef Gencer Üzümlü is a graduate of a culinary school in Australia and has worked in five star hotels. Ziver Usta, another respected name at the institute, is the Turkish cuisine chef, while Zeynep Moroglu is the pastry chef.</p>
<p>Bozdogan said they decreased proportions of fat and salt during preliminary studies with the cooks before trainings and have even excluded margarines, a sine qua non for some dishes, from their kitchen. They have also revised cooking times for several meals.</p>
<p>Not only food culture but also wine culture</p>
<p>The 10-month program is scheduled into two terms. The first five-month term includes introductory courses on both theory and praxis. In the second term, courses provide more detailed knowledge on a particular cuisine, an absolutely professional à la carte kitchen, which is also the kitchen of the restaurant at the ICI. That restaurant is the place where students will be practicing based on a system of daily shifts as if they really work at a restaurant kitchen.</p>
<p>At the ICI, students, in addition to practicing cooking, will also be experiencing the tempo and stress of working at a busy restaurant. They will also be responsible for the service. Bozdogan said, “though customers do not realize it, the service of ordered meals should be at synchronized times and that is actually the most delicate part of service.”</p>
<p>Three storeys of the seven-storey building are shared by ICI kitchens. The first kitchen floor is sponsored by Gaggenau and also functions as a classroom. There is also a student library on the same floor. Another floor used as kitchen will function during first term and evening courses. The bottom floor has been designed to be the kitchen of the ICI&#8217;s restaurant “Enstitü,” (Institute).</p>
<p>Tea, coffee and pastries in the morning and package service food for lunch at noon will be the services at the basement. The ICI will also offer courses on wine as a part of food culture and research on wine accompaniments to Turkish meals is actively being carried out at the institute. Sponsoring the project is a wine production company called Kayra Saraplari (Kayra Wines), while the institute&#8217;s wine bar will include many Turkish brands.</p>
<p><b>Support for students with scholarship</b></p>
<p>The Istanbul Culinary Institute is sponsored by a number of relatively small companies rather than only one large company. This is because the institute wants to be an independent science center and does not want to be called by a name given to it by a big private sponsor. Bozdogan said having more than one sponsor is also helpful in terms of providing more scholarships to greater number of students. The funding strategy will also enable higher quality education and materials.</p>
<p>With space for 32 students for its yearly program, tuition per student is $12,000. The fee is relatively low when compared with other international culinary schools&#8217; yearly tuition fees at around $30,000 – $40,000.</p>
<p>Ten-week evening classes for amateurs will start in February 2008, and will cost YTL 1,500. Students enrolled on evening classes will be learning cooking and meat cutting techniques as well as how to use different knives, how to serve wines, and many other techniques based on both theory and praxis.</p>
<p>The ICI has also signed a partnership agreement with the FCI – with the FCI&#8217;s bread making program director, Karen Bornarth, preparing the ICI bread and pastry curriculum. The ICI also sells, at the street level entrance, various kinds of specially cooked breads and other gourmet products.</p>
<p>Interestingly, the ICI expect something from their customers in return: feedback. Not only about their satisfaction with the meals and service, the ICI tutors and students also want to hear customers&#8217; criticisms. In the first months following the institute&#8217;s opening, food prepared by kitchen chefs and their assistants will be served in breakfasts and lunches. Food delivery to workplaces around will start soon after. The institute&#8217;s restaurant will be opening next week and the first 10-month course will start in September.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Akıllı Tasarım Hakkında Sıkça Sorulan Sorular]]></title>
<link>http://akillitasarim.wordpress.com/2007/10/27/akilli-tasarim-hakkinda-sikca-sorulan-sorular/</link>
<pubDate>Sat, 27 Oct 2007 10:35:34 +0000</pubDate>
<dc:creator>Mustafa Ajlan ABUDAK</dc:creator>
<guid>http://akillitasarim.wordpress.com/2007/10/27/akilli-tasarim-hakkinda-sikca-sorulan-sorular/</guid>
<description><![CDATA[Yazan: Mark Hartwig ARN Network Akıllı Tasarım nedir (AT) ? Bir şeyin tasarlanıp tasarlanmadığı sonu]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:center;" align="left"><img style="vertical-align:middle;" src="http://www.crystalinks.com/intelligentdesign.jpg" alt="" width="513" height="600" /></p>
<p style="text-align:center;" align="left">
<p align="left"><span style="color:#ff6600;"><strong><em>Yazan: Mark Hartwig</em></strong></span></p>
<p><strong><span style="color:#ff6600;"><a href="http://akillitasarim.wordpress.com/wp-admin/www.arn.org" target="_blank"><span>ARN Network</span></a></span><span style="color:#ff6600;"> </span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff6600;">Akıllı Tasarım nedir (AT) ?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff6600;">Bir şeyin tasarlanıp tasarlanmadığı sonucuna nasıl varabilirsiniz? Çıkarımınız oldukça öznel olmaz mı?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff6600;">Akıllı Tasarımın biyolojiyle ilişkisi nedir?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff6600;">Bilim adamları, biyolojik sistemlerin tamamen yönlendirilmemiş olarak evrimleşip geliştiğini söylemiyor mu?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff6600;">Yönlendirilmemiş Evrimi destekleyen veya tam tersine desteklemeyen bir bulguyu nasıl tespit edersiniz? </span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff6600;">Bunun için kriterleriniz nelerdir?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff6600;">Fosil bulguları yönlendirilmemiş evrimi desteklemiyor mu?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff6600;">Evrimi fiilen gözlemleyemez miyiz?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff6600;">Moleküler bulgular ne diyor?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff6600;">Embriyoloji ne diyor?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff6600;">Homoloji ne diyor?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff6600;">AT doğaüstü bir varlığa mı işaret ediyor?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff6600;">“Akıllı Tasarım”, “Bilimsel Yaratılışçılık” ın diğer adı değil midir?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff6600;">Kaç bilim adamı bu saçmalığı ciddiye alıyor?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff6600;">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff6600;">Akıllı Tasarım nedir (AT)?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff6600;">&#8221;</span><span style="color:#ff6600;">Akıllı Tasarım, ancak akıl ürünü olabilecek, doğadaki modeller üzerindeki çalışmadır..</span><span style="color:#ff6600;">.&#8221;</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff6600;"><a href="http://www.designinference.com/" target="_blank"><span>William A. Dembski</span></a></span></strong></p>
<p>Sadece ‘tasarım’ ya da ‘tasarım tartışması’ olarak ta adlandırılan ‘tasarım teorisi’, doğanın, zaman ve mekânın üzerinde, akıl sahibi bir varlık tarafından tasarlandığının somut delilleri olduğunu ileri süren görüştür. Bu görüş aslında uzun zamandır vardır. Kökeni antik çağa kadar dayanan tasarım teorisinin en bilinen modeli, 1802’de “saatçi” tezini ileri süren teolog William Paley’in çalışmalarında bulunabilir. Paley’in mantığı şudur:</p>
<p>“Bir çalılıktan karşıya geçerken, ayağımı bir taşa doğru attığımı farz edelim. Bana, nasıl olup ta o taşın oraya geldiği ya da orada bulunduğu sorulsaydı, bildiğim her şeyin dışında, muhtemelen bir şekilde önceden beri orada olduğunu söylerdim… Ancak, yerde bir saat bulduğumu farz etseydik bu durumda o saatin nasıl olup ta orada olduğunu sorgular ve neticede daha önceki cevabımı veremezdim. (1)</p>
<p>Aksine, saatin parçalarının birbirleriyle olan uyumu ve bir sistemi oluşturacak şekilde bir araya gelmiş olmaları bize belli bir zamanda, belli bir yerde ve belli bir amaç için bir ya da birden fazla sanatkârın saati tasarlayıp yapmış olduklarını düşündürürdü.” (2)<!--more--></p>
<p>Bu mantıktan yola çıkarak Paley, doğadaki canlı cansız pek çok varlık için de aynı sonuca varılabileceğini ileri sürmüş örnek olarak ta ‘gözü’ göstermiştir. Bu örneğe göre; nasıl ki bir saatin her parçası zamanı göstermek amacıyla bilinçli bir biçimde ayarlanmışsa, gözün de her parçası görmeyi sağlamak amacıyla kusursuzca ayarlanmıştır. Bu örnekle Paley, her iki durumda da bilinçli bir tasarımın izlerini kolaylıkla fark edebileceğimizi göstermek istemiştir.</p>
<p>Paley’in bu oldukça yerinde görüşü on yıllardır pek çok düşünürü etkilemiş olmasına rağmen, doğadaki ince tasarımı açıklayabilmek için yeterli düzeyde değildi. Çünkü böyle bir tasarımın varlığını açıklayabilmek varlıkların var olma amaçlarını kavrayabilmek gibi oldukça güç kriterlere bağlıydı. Bunun yanı sıra, Paley ve diğer ‘doğal teologlar’ doğadaki gerçeklerden yola çıkarak akıl ve merhamet sahibi bir tanrının var olduğunu göstermeyi denemişlerdi.</p>
<p>Tüm bunlar tasarımı, Charles Darwin evrim teorisini ileri sürdüğünde onun için basit bir hedef haline getirdi. Paley, doğada hassas bir ayar olduğunu ve var olan her şeyin iyi bir niyetle bilinçli olarak tasarlandığını ve bu durumun da bir yaratıcıya işaret ettiğini ileri sürerken, Darwin, doğadaki her şeyin kusurlu olduğunu, doğada bir çatışmanın ve vahşiliğin hüküm sürdüğünü ileri sürdü. Aslında Darwin, önceden bir Paley hayranıydı. Ancak, sonradan kendi gözlem ve tecrübeleri; özellikle de, 9 yaşındaki kızı Annie’nin 1850 deki acı ölümü onun bütün inançlarını ve ahlaki değerlerini bir anda yok etti.</p>
<p>Darwin teorisi git gide başarısını ve etkinliğini arttırıp yaygınlaşırken, tasarım teorisi de biyolojiden tümüyle soyutlandı. Bununla birlikte, 1980’lerden beri biyoloji alanındaki gelişmeler günümüz bilim adamlarını, Darwin teorisinin organizmanın büsbütün karmaşık yapısını açıklamakta artık yetersiz kaldığı konusunda ikna etmiştir. Böylece, kimyacılardan, biyologlardan, matematikçilerde, fizikçilerden, filozoflardan vs oluşan büyük bir bilim adamı topluluğu tasarım teorisi üzerinde önemle yeniden durmaya başlamıştır. Bunun üzerine bilim adamları, bir önceki modelinin eksikliklerini artık taşımayan daha kapsamlı yeni bir tasarım teorisi geliştirmişlerdir.</p>
<p>Önceki modellerinden ve özellikle de ‘tasarım’ ifadesinin ‘yönlendirilmemiş’ anlamındaki kullanımından farlı kılmak için Akıllı Tasarım (Intelligent Design-ID) olarak adlandırılan ve bilimin bulgularıyla da önceki modellerine göre çok daha gelişmiş olan bu yeni teori daha açık,  anlaşılır ve nesnel kanıtlar sunmaktadır. Tanrıyı bulmayı denemektense, Akıllı Tasarım teorisi, en genel anlamıyla, canlılığın karmaşık ve üstün bilgiye dayalı yapısının tesadüflerle açıklanamayacağını, ancak belli bir bilinç unsuru olarak ortaya çıktığını ve belli nedenlere dayalı olduğunu, ayrıca canlılığın var olmasının belli bir amaç güttüğünü ileri sürmektedir. Tüm bunları ise ölçülebilir, somut bilimsel deney ve gözlemlerle destekleyebilmektedir. Teoriyi gayet etkin kılan da budur. (3)</p>
<p><strong><span style="color:#ff6600;">ARN Tavsiyeleri</span></strong></p>
<p>Akıllı Tasarımla ilgili daha fazla bilgi için aşağıdaki kaynaklardan yararlanabilirsiniz:</p>
<p>Intelligent Design: The Bridge Between Science and Theology. William A. Dembski</p>
<p>Mere Creation: Science, Faith, &#38; Intelligent Design edited by William A. Dembski</p>
<p>Rhetoric &#38; Public Affairs Special Issue on Intelligent Design. John Angus Cambell, ed.</p>
<p>For those who are interested in the problem of pain and the role it played in Darwin’s life and work, see:</p>
<p>Darwin’s God: Evolution and the Problem of Evil. Cornelius G. Hunter</p>
<p><strong><span style="color:#ff6600;">Kaynakça</span></strong></p>
<p>(1) William Paley, Natural Theology; or, Evidences of the Existence and</p>
<p>Attributes of the Deity, 12th ed. (London: J. Faulder, 1809), p. 1.</p>
<p>(2) Paley, p. 3.</p>
<p>(3) William A. Dembski, Intelligent Design (Downer’s Grove, Ill: InterVarsity, 1999), p. 106.</p>
<p><!--more--></p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong>Bir şeyin tasarlanıp tasarlanmadığı sonucuna nasıl varabilirsiniz? Çıkarımınız oldukça öznel olmaz mı?</strong></span></p>
<p><em> </em></p>
<p>Bir önceki sorumuzu yanıtlarken Akıllı Tasarım modelinin, öncülerine göre çok daha nitelikli, anlaşılır, nesnel ve somut bilimsel delillere dayalı olduğunu özellikle belirtmiştik. Teori, öznel bir yaklaşımla canlılardaki amaç ve mükemmellik gibi saptaması güç özellikleri bulmaya çalışmaktansa, nesnel bir yaklaşımla canlıların özgün ve karmaşık yapıdaki apaçık özelliklerini keşfetmeye çalışmaktadır.</p>
<p>Söylenişi zor görünse de, felsefesi aslında hepimizin kolayca anlayabileceği kadar sadedir. Bunu bir örnekle açıklayalım.</p>
<p>Düşünün ki bir arkadaşınız size, üzerinde Lincoln&#8217;ın Gettysburg hitabesinden kısa bir alıntının yazılı olduğu bir kâğıt veriyor.</p>
<p><span style="color:#ff6600;">FOURSCOREANDSEVENYEARSAGOOURFATHERSBROUGHTFORTHONTHISCONTINENTANEWNATIONCONCEIVEDINLIBERTY&#8230;</span></p>
<p>Arkadaşınız size bu cümleyi, her harfini tombala çeker gibi bir çantadan tesadüfen çekerek oluşturduğunu söylese, ona inanır mıydınız? Muhtemelen hayır. Peki neden?</p>
<p>İlk olarak şöyle bir sebep gösterebiliriz;</p>
<p>Bilirdiniz ki harflerin tesadüfen çekilerek bir araya getirilmeleri ile pek çok anlamsız sonucun ve birbirinden oldukça farklı harf dizilimlerinin ortaya çıkma olasılığı, yukarıdaki gibi anlamlı bir dizilimin ve cümlenin ortaya çıkma olasılığından çok daha yüksektir. Çünkü tesadüfe dayalı bir çekimde her hangi bir anlam içermeyen pek çok harf dizilimi mümkündür. Netice itibarıyla, öyle uzun ve anlamlı bir cümle kurmanın neredeyse imkânsız olduğuna kanaat getirirdiniz.</p>
<p>Ancak arkadaşımız bize aşağıdaki harf dizilimini gösterseydi, bu durumda ona inanabilirdik.</p>
<p><span style="color:#ff6600;">ZOEFFNPBINNGQZAMZQPEGOXSYFMRTEXRNYGRRGNNFVGUMWORNBWIGBBCVHPUZMWLONHATQUGOTFJKZXFHP&#8230;</span></p>
<p>Neden? Çünkü gördüğümüz dizilimden dolayı. İlk dizilim modeli anlaşılabilir bir modeldir; diğer bir deyişle, bir anlam ve mesaj içeren İngilizce bir cümledir. Ancak, ikinci dizilim anlaşılabilir bir harf dizilim modeli değildir çünkü harfler anlamlı bir kelime ve ya bir ifade ve ya bir bütün oluşturacak biçimde değil tesadüfen yan yana gelmişlerdir.</p>
<p>Artık <em>‘özgün ve karmaşık yapı&#8217;</em> tanımlamasını anlayabiliriz. Eğer bir tasarım teorisyen bir harf diziliminin <em>özgün</em> olduğunu söylüyorsa, o harf diziliminin anlaşılabilir bir modele uyduğundan bahsediyordur. Ve bu teorisyen, dizilimin <strong><span style="color:#ff6600;">karmaşık</span> </strong>olduğunu söylüyorsa, o halde nesnenin meydana çıkabileceği ya da sonuçlanabileceği pek çok farklı yol olduğundan ve herhangi özel bir sonuca tesadüfen varılabilme olasılığın da neredeyse imkânsız olduğundan bahsediyordur.</p>
<p>Böylece Gettysburg&#8217;ün cümlesinde bir tasarım olduğunu görmekteyiz. Çünkü bu cümle hem özgündür hem de karmaşıktır. Bununla birlikte, ikinci dizilimde böyle bir tasarım görmüyoruz. Karmaşık olmasına rağmen, anlaşılabilir bilindik bir harf dizimine sahip değildir. Bunun yanı sıra, arkadaşımız bize &#8220;Blue&#8221; ifadesindeki gibi bir harf dizilimi göstermiş olsaydı, o zaman bu ifadenin özgün olduğunu ancak karmaşık olmadığını söyleyecektik. İfade özgündür çünkü belli bir modele uymaktadır. Ancak ifade, harf sayısı çok kısa olduğundan ve böyle kısa bir harf dizilimini tesadüfen elde edebilme olasılığı kısmen de olsa mümkün olduğundan, karmaşık değildir. &#8220;Blue&#8221; ifadesindeki 4 harf bize, Getsyburg cümlesindeki 143 harf kadar çok dizilim olanağı ve çeşitliliği sağlamaz.</p>
<p>Şimdi, başka bir örneği ele alarak biraz daha ayrıntıya inelim.</p>
<p>Şimdi, kubbesi olan bir futbol stadyumunda olduğunuzu hayal edin. Stadyum gayet iyi aydınlatılmış olsun. Ve siz çevreye şöyle bir göz atarken 3 farklı hedef merkezi fark ediyorsunuz, tıpkı bir hedef tahtasının tam ortasındaki hedef merkezi gibi. Bu hedef merkezlerinden biri tepenizdeki kubbenin ortasına çizilmiş olsun. Diğer ikisi ise türbinlerdeki herhangi 2 farklı koltuğa çizilmiş olsun. Biraz daha dikkatle baktığınızda, koltuklardan birine çizili hedefin tam ortasına saplanmış bir ok olduğunu görüyorsunuz.</p>
<p>Siz oka bakarken Kelime oluşturma oyunu (Scrable)arkadaşınız stadyuma giriyor ve selam vererek yanınıza geliyor ve şöyle diyor:</p>
<p>&#8220;<span style="color:#ff6600;"><strong><em>Marifetimi fark ettiğini görüyorum, onu sadece birkaç dakika önce yaptım. Işıklar kapalıyken stadyuma girdim ve birkaç tur etrafımda döndükten sonra elimdeki oku fırlattım. Işıkları açtığımda gördüm ki hedefi tam on ikiden vurmuşum. Doğruyu söylemek gerekirse aynı şekilde birkaç ok daha attım ve her defasında hedefi yine tam on ikiden vurmayı başardım</em></strong></span><em><span style="color:#ff6600;">&#8220;</span>.</em></p>
<p>Arkadaşınızın bu hikâyesi hakkında ne düşünürdünüz? Bir önceki örneğimizde olduğu gibi duruma şüpheyle yaklaşmaz mıydınız? Bilirdiniz ki böyle bir hedefi bu koşullarda (koşullar uygun olsa bile fark etmez) vurma ihtimali neredeyse imkânsızdır. Bırakın art arda birkaç kez vurmayı bir kereye mahsus dahi olsa hedefi tutturmak çok düşük bir ihtimaldir.</p>
<p>Ancak, düşük olasılık bir yana, duruma şüpheci yaklaşmanız için başka sebepler de var. Eğer arkadaşınız oku attığını ancak her hangi bir hedefi tutturamadığını ve okun her defasında başka bir noktaya saplandığını söylemiş olsaydı, bu durumda ona inanabilirdiniz. Peki neden? Çünkü ok, böyle bir durumda, hedef olarak tanımlanabilecek belli bir noktaya saplanmamış, tesadüfen başka bir noktaya saplanmış olacaktı.</p>
<p>Bu örneğimizden sonra artık, özgün karmaşıklığın daha başka örneklerini ve daha geniş tanımlarını verebilecek durumdayız. Özgün karmaşıklık, tesadüfen meydana gelme olasılığı oldukça düşük her hangi bir nesne yahut hadise aracılığıyla tanıtılmıştır ve gayet anlaşılır bir örnekle karşılaştırılmıştır. Günümüz tasarım teorisine göre, doğada veya daha geniş anlamıyla evrende yüksek derecede özgün ve karmaşık yapılara sahip olan varlıklar, bilinç ve akıl sahibi bir tasarlayıcının varlığına işaret etmektedir.</p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong>ARN Tavsiyeleri</strong></span></p>
<p>The Design Inference: Eliminating Chance through Small Probabilities. William A. Dembski</p>
<p>Intelligent Design. William A. Dembski</p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong>Akıllı Tasarım&#8217;ın Biyoloji ile İlişkisi Nedir?</strong></span></p>
<p>Daha önce de gördüğümüz gibi, akıllı tasarım <span style="color:#ff6600;"><strong>(AT)</strong></span> teorisinin en temel iddialarından biri, organizmanın tamamen karmaşık ve bilgiye dayalı yapısının üstün akıl sahibi bir güce ya da varlığa işaret ettiği idi.</p>
<p>O halde, canlılar hakkında ne kadar çok şey öğrenirsek, onların tesadüfe dayalı bir dizi doğal süreç sonucu oluştuğu kanısındansa gerçekte birer tasarım ürünü olduklarını o kadar kolay kavrayabiliriz. Tuhaf ama, akıllı tasarım karşıtlarının çoğu ister istemez bu gerçeği kabul etmektedir. Örneğin; Oxford üniversitesi biyologlarından Richard Dawkins biyolojiyi şöyle tanımlamaktadır; <em>&#8220;</em><span style="color:#ff6600;"><strong><em>Biyoloji, belli bir amaç üzere tasarlanmış izlenimi veren karmaşık yapıdaki canlıların çalışmasıdır</em></strong><em>&#8220;.</em></span> (1)</p>
<p>Benzer şekilde, biyoloji dergisinin son basımında, önde gelen biyologlardan Bruce Alberts ve Ulusal Bilim Akademisi başkanı şöyle yazmıştır:</p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong><em>Hücreyi çoğu zaman ciddiye almadık. &#8230; Aslında hücre, bütün olarak ele alındığında ve yakından incelendiğinde, ciddi teknolojik donanıma ve bölümleri arası karmaşık bir iletişim ağına sahip, büyük protein makinelerinden oluşan bir fabrika izlenimi vermektedir. &#8230; Peki, neden hücrenin temel işlevsel faaliyetlerini oluşturan protein merkezlerini protein makineleri olarak tanımladık? Çünkü onlar tam anlamıyla birer makine gibidir; sanki insanoğlunun mikroskobik dünyayı keşfetmek için yaptığı, işleyen parçaları arasında kusursuz bir uyum olan, çalışan birer makine! &#8230;</em></strong><em> </em></span>(2)</p>
<p>Elbette, Dawskin ve Alberts gibi biyologlar, canlılığı tasarlayan bilinç sahibi bir kaynağın varlığına inanmaktansa, canlıların apaçık tasarımının birer yanılsama olduğuna ve her şeyin tesadüflere dayalı doğal süreçler sonucu ortaya çıktığına inanmayı tercih etmektedirler. Mesela Dawkins, Paley&#8217;in <em>‘<span style="color:#ff6600;"><strong>saatçi</strong>&#8216;</span></em> çıkarımını red etmekte ve saatin aslında bir <em>doğal seleksiyon</em><strong><a name="_ftnref1" href="#_ftn1">(1)</a> </strong>sonucu ortaya çıktığını iddia etmektedir.</p>
<p><em>‘<span style="color:#ff6600;"><strong>Karmaşık özelleşmiş bilgi&#8217;</strong></span> </em>(KÖB) görüşü, bu iddiayı test etmek için bir yol sunmaktadır. Bunun nasıl çalışabileceğini görmek için, gelin insanın görmesiyle ilgili süreçlerden birini kısaca mercek altına bir alalım. (Eğer bu size çok teknik bir konu gibi geliyorsa, temel noktaları kaçırmadan bu kısmı okumayabilirsiniz.)</p>
<p>Işık, retinada bulunan ve görme hücreleri olan koni hücrelerine çarptığında, bu hücreler algıladıkları ışığı hemen elektrik sinyaline çevirerek ilgili sinir hücrelerine iletirler. Bu sinir hücreleri de aldıkları elektrik sinyalini beynin görme merkezine doğrudan doğruya iletirler. Peki, nasıl olup ta ışık elektrik sinyaline çevrilmektedir?</p>
<p>Işık yokken, koni hücreleri her hangi bir elektrik sinyali üretmez, böylece nötr durumda iken sodyum iyonlarının özgürce hücre içine girmelerine ve hücreden çıkmalarına izin vermektedir. (Bir iyon, bir atomun ya da atomlar gurubunun elektrik yüklü halidir).  Koni hücreleri bunu hücre zarında bulunan belli proteinler aracılığıyla başarmaktadır. İyon kanalı olarak adlandırılan proteinler, bir kapı gibi görev yapmakta, böylece sodyum iyonlarının hücre içerisine girişlerini denetlemektedir. Yine, başka bir protein türü de bir pompa gibi çalışmakta ve içeri girmiş sodyum iyonlarını hücreden dışarı çıkarmaktadır.</p>
<p>İyon kanalları, cGMP olarak adlandırılan başka bir biyomoleküle cevaben de açılıp kapanmaktadır. İfadesi kolay olsun diye bu biyomoleküle ‘opener&#8217; diyelim. Opener, iyon kanalının kapısına dayandığında kanal kapısı açılır ve artı yüklü sodyum iyonlarının hücre içine girmesine izin verir. Opener içeri girer girmez kapı hemen kapanır ve böylece diğer iyonların girişini bir süreliğine engeller.</p>
<p>Aslında, iyon kanalı kapısına dayanan daha pek çok opener molekülü vardır. Ancak, bu kapıdan geçecek olan iyonlar özenle seçilerek içeri alınır. Sonuç olarak, kanal sürekli olarak açılıp kapanmakta ve gerekli iyonların girişlerini ve çıkışlarını denetlemektedir.</p>
<p>Ancak, ışık hücreden içeri girdiğinde durum değişmektedir. Işık, bizim tetikleyici (gerçek adı ‘11-cis-retinal&#8217; dir) diye adlandırdığımız bir biyomoleküle çarpar. Bu çarpma ile birlikte tetikleyici, hücrede kademeli bir kimyasal reaksiyon başlatarak biçim değiştirir.</p>
<p>Tüm bu reaksiyonlar sonucu, opener artık engellenir ve hücre içine alınmaz, sodyum iyonları da artık hücreden içeri giremezler. Pompalar da mevcut sodyum iyonlarını hücre dışına çıkarırken bir elektriksel sinyal meydana gelir. Bu sinyal yeterli güce ulaştığında, hücre içinde ani bir elektriksel tepkime patlak verir. Hemen sonra başka bir kademeli reaksiyon, iyon kanallarının işlemesine tekrar müsaade ederek, tetikleyici ve opener moleküllerini asıl hal ve görevlerine geri çevirir.</p>
<p>Şimdi, sizce bu sistem tasarlanmış mıdır, yoksa tamamen doğal süreçler sonucu tesadüfen mi ortaya çıkmıştır?</p>
<p>Darwinistler, bu sistem dâhil diğer bütün biyolojik sistemlerin doğal seleksiyon sonucu aşama aşama ve tesadüfî genetik başkalaşımlar ile oluştuğunu söylerdi. Diğer bir değişle, var olan sistemlerin sadece, kendilerinden önceki sistemlerin zamanla değişikliğe uğrayarak gelişmiş halleri olduklarını ileri sürerlerdi.</p>
<p>Darwinistlerin aksine, tasarım teorisini savunanlar ise sistemin, özelleşmiş karmaşık yapıda olduğunu, bu yüzden doğal seleksiyon sonucu zamanla kendiliğinden ya da tesadüflere dayalı olarak ortaya çıkmış olamayacağını söylerdi.</p>
<p>Peki, hangi taraf haklı? Aslında, her iki taraf ta söz konusu sistemin karmaşık yapıda olduğunu kabul etmektedir. Yani, sistemin belli pek çok parçasının olduğu ve tüm bu parçaların belli bir uyum içinde birlikte çalıştıkları, her iki taraf tarafından da kabul edilmektedir.</p>
<p>O halde, asıl soru şudur: Karmaşıklık bir yana, sitemler nasıl olup ta özelleşmiştir? Özelleşmişlikten kasıt nedir? Sağlıklı bir şekilde işleyen bir sistemin meydana gelebilmesi için ne denli geniş bir donanım gerekmektedir?</p>
<p>Bu soruları cevaplamanın bir yolu, sistemi yakından incelemek ve nasıl çalıştığını görmektir. Bir düşünün, eğer bu sistemden proteinleri ve diğer biyomolekülleri çıkaracak olursanız, sistem ne kadar iyi çalışır? Yahut çıkarmasanız bile, moleküllerin yapısında ve işleyişinde her hangi bir değişiklik yapacak olursanız, sistem orijinal halindeki gibi sağlıklı çalışır mı? Eğer tüm bunlara rağmen sistem hala çalışıyorsa, o halde sanıldığı gibi özelleşmiş değildir ve büyük olasılıkla da, Darwinistlerce iddia edildiği gibi sistem, doğal seleksiyon sonucu, zamanla kendiliğinden oluşmuştur. Ancak, sadece çok küçük değişiklikleri kaldırabiliyorsa, o halde sistem son derece özelleşmiştir ve tesadüf ürünü olması da imkânsızdır.</p>
<p>Bazı sistemler olağanüstü özelleşmiştir, bu yüzden en ufak bir değişikliği ve müdahaleyi bile hiç bir şekilde kabul etmezler. ‘<span style="color:#ff6600;"><strong><em>Bakterilerin dış yüzeylerinde bulunan ve hareket etmek için kullandıkları kamçıları&#8217;</em></strong> </span>böyle bir sisteme örnek olarak gösterilebilir. Bu kamçının oluşabilmesi için 50&#8242;ye yakın protein gerekmektedir. Eğer bu proteinlerden birini bile çıkaracak olursanız kamçı ya oluşturulamaz ya da katiyen çalışmaz. Bu durumda kamçı sadece özelleşmiş karmaşıklığa sahip değildir, aynı zamanda <span style="color:#ff6600;"><strong><em>indirgenemez</em></strong></span> derecede kompleks, yani karmaşıktır.</p>
<p><strong><em>Bilim dergisinde</em></strong> yayınlanan bir çalışma bu durumu daha da büyüleyici kılmaktadır. Bir araştırma gurubu, sıradan bir organizmanın yaşamını sürdürebilmesi ve devamlılığını sağlayabilmesi için kaç genin gerekli olduğu sorusuna yanıt aramış ve bu konuyla ilgili ciddi bir araştırma yapmıştır. Bir organizmanın genlerini onun birer parçası olarak düşünürseniz, bilim adamları bu organizmayı, yaşamını sürdürebilmesi ve devamlılığını sağlayabilmesi koşuluyla, ne kadar küçük parçalara ayırabileceklerini öğrenmek istemiştir.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Bilim adamları bunu kısmen de olsa başarmışlardır. Neticede, Mycoplasma genitalyum diye adlandırılan ve bilinen en basit yapıda olan bir organizma ortaya çıkmıştır (her ne kadar yeni keşfedilen Nanoarchaeum equitans bu kategoride yeni bir bölümü teşkil ediyor olsa da). Organizmanın genetik kodu yaklaşık 580,000 harf uzunluğundadır ve tam tamına 480 protein üreten gene artı 37 RNA türüne sahiptir. Çeşitli protein kodlayıcı genleri çıkardıktan sonra bilim adamları, bu bakterinin 265&#8242;ten 350&#8242;ye kadar olan genlerinin, laboratuar şartlarında olmak koşuluyla, bakterinin yaşayabilmesi ve devamlılığını sağlayabilmesi için temel olduğu sonucuna varmışlardır.</p>
<p>Peki, sizce bu tasarlanmış bir sistem midir? Evet, öyle görünüyor. Ancak, buradaki asıl husus, özelleşmiş karmaşıklığın çalışmalarımızda rehber olmak amacıyla bize, belli bir standart sağlıyor olmasıdır.</p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong>ARN Tavsiyeleri</strong></span></p>
<p>For further study of intelligent design and biology see the following resources:</p>
<p><strong><span style="color:#ff6600;">Darwin&#8217;s </span>Black Box <span style="color:#ff6600;">The Biochemical Challenge to Evolution. Michael J. Behe</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff6600;">İndirgenemez karmaşıklık</span>: </strong>Darwin&#8217;in Teorisine Biyokimyavi bir İtiraz<strong>. <span style="color:#ff6600;">Michael J. Behe</span></strong></p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong> </strong></span></p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong> </strong></span></p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong> </strong></span></p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong>Kaynakça</strong></span></p>
<p>[1] Richard Dawkins, The Blind Watchmaker (New York: W.W. Norton &#38; Company, ), p. 1.</p>
<p>[2] Bruce Alberts, &#8220;The Cell as a Collection of Protein Machines: Preparing the Next</p>
<p>Generation of Molecular Biologists,&#8221; Cell, 92(February 8, 1998): 291.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong>Bilim adamları, biyolojik sistemlerin tamamen yönlendirilmemiş olarak evrimleşip geliştiğini söylemiyor mu?</strong></span></p>
<p>Günümüz evrim teorisinin pek çok güçlü delil tarafından desteklendiğini sık sık duymaktasınız. Ancak, teoriyi desteklediği var sayılan bu delillerin hepsinin de aslında hiç te etkili deliller olmadığını göreceksiniz, tabi eğer evrim teorisi kesinlikle doğrudur gibi bir düşünceniz ya da ön yargınız yoksa.</p>
<p>Yönlendirilmemiş evrimi destekleyenlerin ileri sürdüğü bu delil türlerini daha iyi anlayabilmek için, yukarıda değindiğimiz ‘Özelleşmiş Karmaşıklık Nedir?&#8217; sorusunu temel alarak, daha önce vermiş olduğumuz stadyum örneğine bir geri dönelim.</p>
<p>Arkadaşınızın, attığı okların hedefleri vurmasıyla ilgili açıklamasına itiraz ettiğinizi ve bunu kanıtlamasını istediğinizi varsayın. Bunun üzerine arkadaşınız size şöyle diyor:</p>
<p>&#8220;Madem inanmıyorsun gel öyleyse sana nasıl yaptığımı göstereyim&#8221;.</p>
<p>Eline bir yay alıyor ve &#8220;Bu nedir?&#8221; diye soruyor.</p>
<p>Siz de, &#8220;Yay mı?&#8221; diye karşılık veriyorsunuz.</p>
<p>Arkadaşınız, &#8220;Evet doğru, yay!&#8221; diyor.</p>
<p>Ve sonra sizi tam ortasında okun saplı bulunduğu hedefe götürerek soruyor, &#8220;Şimdi, söyle bakalım bu nedir?</p>
<p>&#8220;Hedef mi?&#8221;</p>
<p>&#8220;Evet! Ok saplanmış bir hedef&#8221; diye karşılık veriyor.</p>
<p>Son olarak sizi ışık düğmelerinin olduğu panele götürüyor ve stadyumun ışıklarını bir açıp bir kapıyor.</p>
<p>Ve şimdi de arkadaşınız tüm bu olanları size şöyle özetliyor: &#8220;Sana önce yayı sonra da hedefe saplanmış olan oku gösterdim. Bunun yanı sıra, sana stadyumun ışıklarını açıp kapayabileceğimi de gösterdim. Bana inanman için daha başka kanıtlara ihtiyacın var mı?</p>
<p>Arkadaşınızın sunduğu kanıtlar anlattığı hikâye ile oldukça tutarlı. Ancak sorun şu ki aynı kanıtlar daha pek çok muhtemel açıklama için de geçerli olabilir. Örneğin, arkadaşınız stadyuma girmiş, ışıkları açmış, hedefe yürümüş ve oku hedefe kendi eliyle tutturmuş olabilir ki bu çok büyük bir olasılıktır.</p>
<p>İşte, yönlendirilmemiş evrimi desteklemek adına ileri sürülen kanıtlar da arkadaşımızın hikâyesi adına ileri sürdüğü bu kanıtlardan daha güçlü ve belirleyici değildir.</p>
<p>Örneğin; 2000 yılının Haziran ayında açıklanan, insanın gen diziliminin çözüldüğüne ilişkin haberi takiben, Nobel ödülü bulunan David Baltimore, New York Times gazetesine şöyle bir demeçte bulunmuştur; &#8220;Bu keşif aslında, zaten beklenen ancak tartışmalı olan bir gerçeği doğrulamaktadır: genlerimiz, şu meyve sineklerininkiler ile, solucanlarınkiler ile ve hatta bitkilerinkiler ile yakın benzerlik göstermektedir. &#8230; Gen dizilimimiz, hepimizin aynı basit kökenden türemekte olduğunu ve diğer canlılarla olan genetik benzerliklerimizi ortaya koymaktadır. Bu durum yaratılışçılık düşüncesinin sonu olmalı, ancak bu olmayacak&#8221;.</p>
<p>Böyle bir kanıt hiç te güçlü ve belirleyici bir kanıt değildir, tabi eğer sizin, meyve sinekleri, solucanlar, insanlar vs gibi organizmalar sadece yönlendirilmemiş sebepler sonucu meydana gelmiştir gibi bir düşünceniz ya da peşin bir hükmünüz yoksa. Ancak, bu tam da sözünü ettiğimiz şeydir.</p>
<p>Aslında, günümüz evrim teorisini çürüten sistematik deliller vardır. <strong><em><span style="color:#ff6600;">Paleontoloji, embriyoloji, mikrobiyoloji, biyokimya ve genetik alanlarıyla ilgili pek çok araştırmacı son yıllarda, yönlendirilmemiş evrim anlayışını temelinden çürütecek pek çok sistematik kanıt bulmuştur.</span> </em></strong></p>
<p>Bu kanıtların bir kısmını gözden geçirmek için kademe kademe gelişecektir. Bu arada, daha fazla bilgi için bu bölümün sonundaki kitaplardan ve videolardan yararlanabilirsiniz.</p>
<p>Ayrıca, eğer teknik bilgi ve birikiminiz varsa, bu kitaplarda bahsi geçen orijinal kaynaklara da bir bakmanız da fayda vardır. <span style="color:#ff6600;"><strong><em>Yazılı bilimsel kaynaklara baktığınızda, yazılı kaynaklarla</em></strong> </span><strong><em><span style="color:#ff6600;">insanlara anlatılanlar arasında büyük bir fark ve uyuşmazlık olduğunu göreceksiniz.</span> </em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff6600;">ARN Tavsiyeleri</span> </strong></p>
<p>Daha detaylı bilgi için aşağıdaki kaynaklardan yararlanabilirsiniz.</p>
<p>Kitaplar</p>
<p>Icons of Evolution: Science or Myth? Jonathan Wells</p>
<p>Evolution: A Theory in Crisis. Michael Denton</p>
<p>Darwin on Trial. Phillip Johnson</p>
<p>Görseller</p>
<p>Icons of Evolution. Cold Water Media, 2002.</p>
<p>A Critique of Darwinist Icons. ARN, 2002.</p>
<p>Unlocking the Mystery of Life. Illustra Media, 2002.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong><em>Yönlendirilmemiş Evrimi destekleyen veya tam tersine desteklemeyen bir bulguyu nasıl tespit edersiniz? Bunun için kriterleriniz nelerdir?</em></strong></span></p>
<p><em> </em></p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong><em>Yönlendirilmemiş evrim ya da teori</em></strong> </span>denildiğinde, canlılık çeşitliliğinin doğal süreçler sonucu kendiliğinden ve tesadüflere dayalı olarak ortaya çıkıp yaygınlaştığı iddiası anlaşılmalıdır. Esasen, biri çıkıp tüm bu çeşitliliğe bazı olası <span style="color:#ff6600;"><strong><em>yönlendirilmemiş</em></strong></span> açıklamalar getirmeye çalışabilir. Bu durumda, böyle olası açıklamaları nasıl değerlendirirsiniz? Açıklamaları değerlendirirken göz önünde tutacağınız kriterleriniz nelerdir?</p>
<p>Aslında, bizim burada ilgili olduğumuz soru, muhtemel ya da akla yatkın olan her yönlendirilmemiş teoriyi ret edebilir miyiz edemez miyiz sorusu değil. Bizim ilgili olduğumuz soru şudur; <span style="color:#ff6600;"><strong><em>Bilim adamları, biyolojik sistemlerin yönlendirilmemiş olarak geliştiğini kanıtlayabiliyor mu kanıtlayamıyor mu?</em></strong> </span>Bu soru, bilim dallarını, delillerle desteklendiği iddia edilen teorilerle sınırlandırmaktadır. Böylece muhtemel, akla yatkın ve ileri sürülebilir görülen teoriler kapsam dışı bırakılmakta, sadece delillerle desteklendiği iddia edilen teoriler kapsama alınmaktadır.</p>
<p>Kanıtlarla iyi desteklendiği zannedilen teori, Darwin&#8217;in evrim teorisidir.</p>
<p>Bu teori, Harvard paleontolojisti ve bilim tarihçisi olan Stephen Jay Gould tarafından ikna edici bir şekilde özetlenmiştir. Gould&#8217;a göre, Darwin teorisi 3 temel gerçeği ve bir sonucu içermektedir. Bahsi geçen gerçekler şunlardır<em>: <strong><span style="color:#ff6600;">&#8220;İ</span><span style="color:#ff6600;">lk olarak, bütün canlılar devamlılığını sürdürebilmek için yeterli olandan daha fazla üremektedirler. İkinci olarak, bir türe özgü bütün canlılar birbirinden farklılık göstermekte, yani kendi içlerinde çeşitlenmektedir. Son olarak, bu çeşitlenme üreme yoluyla nesilden nesile aktarılmaktadır&#8221;.</span></strong><span style="color:#ff6600;"> </span></em>(1)</p>
<p>Bu gerçeklerden, diye devam eder Gould, <span style="color:#ff6600;"><strong><em>doğal seleksiyon</em></strong> </span>süreci çıkarımına kolayca varabiliriz. Diğer bir değişle, en istendik özelliklerini gelecek nesillerine aktarabilen canlılar yaşam çevrelerine daha iyi uyum sağlayacaklardır ve gittikçe gelişip güçleneceklerdir. Ve bu da, bir sonraki gelecek nesillere de yine aynı istendik özelliklerin aktarılması demektir. Böyle nesiller arttıkça, söz konusu istendik özellikler zamanla daha da gelişecektir ve neticede daha istendik, bir öncekinden daha gelişmiş bir nesil ya da tür ortaya çıkacaktır. Bu gelişim, zamanla o türün tamamını kapsayıncaya kadar böyle devam edecektir.</p>
<p>Günmüz Darwinizmi ki ayrıca <em>neo-Darwinizm</em> olarak ta bilinmektedir, Darwin&#8217;in orijinal teorisine, istendik türlerin tesadüflere dayalı genetik mutasyonlardan türediğini de eklemektedir.</p>
<p>Yönlendirilmemiş evrimi desteklediği ileri sürülen bulguları tartışırken, bu FAQ temel olarak neo-Darwinizm üzerinde yoğunlaşacaktır. Tabi yeri geldikçe diğer bazı görüşlere de değinilecektir.</p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong>Kaynakça</strong></span></p>
<p>[1] Stephen Jay Gould, &#8220;Introduction,&#8221; in Carl Zimmer, Evolution: The Triumph</p>
<p>of an Idea (New York: HarperCollins Publishers, 2001), p. xii.</p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong>Fosil bulguları yönlendirilmemiş evrimi desteklemiyor mu?</strong></span></p>
<p>Neo-Darwinizm&#8217;e göre hayat, <span style="color:#ff6600;"><strong><em>kademe kademe</em></strong></span> çeşitlenmektedir. İstendik mutasyonlar doğal seleksiyon sonucu nesilden nesile gelişip biriktikçe, bu durum yeni doku ve organlar ortaya çıkarmaktadır. Bu süreç sonucu zamanla, türler öyle farklılaşır ki birbirlerine ya da bir önceki nesillerine ya da atalarına nerdeyse hiç benzemezler. Bu tür bir değişim sık sık sınıflandırma; diğer bir değişle, soy ağacı olarak tasvir edilmektedir.</p>
<p>Neo-Darwinistler, fosil bulgularının teorilerini desteklediğini ileri sürmektedirler. Örneğin; Ulusal Bilimler Akademisi eğitim dergisi, Evrim Öğretisi ve Bilimin Doğası şunu belirtmektedirler; &#8220;Fosil kayıtlarında bulunan türlerin gelişimi evrim için güçlü deliller sağlamaktadır.&#8221; (1)</p>
<p>Delil olarak ise, fosil bulgularında rastlanan farklı evrimsel geçiş örnekleri olduğunu ileri sürmektedirler. Örneğin; kara memelilerinin zamanla balinalara, maymunların insanlara dönüştüklerinin delilleri olduğunu, ayrıca bu fosillerde yine, sürüngenlerin çene kemiklerinden memelilerin işitme sistemlerinin ortaya çıktığı vs gibi bulguların da olduğunu söylemektedirler. Bununla birlikte, yazılı bilim, fosil bulgularının neo-Darwinizmi katiyen desteklemediğini göstermekte ve her zaman neo-Darwinistlerin açıklayamadığı bir şey olduğunu özellikle belirtmektedir. Fosil bulgularına göre canlılık, asla kademe kademe bir gelişim sergilememiştir. <span style="color:#ff6600;"><strong><em>Tam tersine deliller, canlılığın bir anda ortaya çıktığını ve çıktığı zamandan bu zamana değişmeden hep tutarlı kaldığını göstermektedir</em></strong>:</span> Fosil türleri bir anda, bütün bir yapı ve bütün bir vücut içinde ortaya çıkmışlardır. (2)</p>
<p>Aynı durum türler düzeyinin ötesinde de geçerlidir. Paleontolog Robert L. Carroll şöyle belirtmektedir: &#8221; Büyük ölçekli evrimin en çarpıcı özellikleri, başlangıçlarından yakın zaman sonra, nesillerin hızla birbirlerinden ayrılarak farklılaşmasıdır. Bu durum, uzun vadede canlıların temel vücut yapılarında da görülmüştür. Yaşam yolları ise korunmuştur. Peki, kaybolan nedir? Kaybolan, Darwin tarafından ileri sürülen pek çok ara geçiş formlarıdır, yani nesilleridir&#8230;&#8221; (3)</p>
<p>Bu özellik, Paleontologların 530 milyon yıl önce başladığını belirttikleri bir olaya, &#8220;<span style="color:#ff6600;"><strong>Kambriyen Patlaması</strong></span>&#8221; denilen mutlak bir sonuca ulaşmaktadır.  Sadece 5 &#8211; 10 milyon yıl öncesinde ki bu jeolojik dönemin aniden başladığı dönemdir,  fiilen her hayvan grubu (filum) aniden belirmiştir. Ve belirme kaynağı ise belirsizdir. Yani, bu canlıların nerden ve nasıl geldikleri bilinmemektedir. Bu durum ise Darwin teorisini temelinden çürütecek çok güçlü bir kanıt arz etmektedir. Netice itibarıyla, türlerin ne ara formları ne de bir başlangıç yeri ve noktası vardır.  (4)</p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong>Kaynakça</strong></span></p>
<p>[1] National Academy of Sciences, Teaching about Evolution and the Nature</p>
<p>of Science (Wash., D.C.: National Academy Press, 1998), p. 3.</p>
<p>[2] Stephen Jay Gould, &#8220;Evolution&#8217;s Erratic Pace,&#8221; Natural History, 86 (May 1977): 14.</p>
<p>[3] Robert L. Carroll, &#8220;Towards a new evolutionary synthesis,&#8221; Trends in Ecology and Evolution 15 (2000): 27-32.</p>
<p>[4] Douglas H. Erwin, &#8220;Early introduction of major morphological innovations,&#8221; Acta</p>
<p>Palaeontologica Polonica 38 (1994): 281-294; Douglas Erwin, &#8220;Macroevolution is more than</p>
<p>repeated rounds of microevolution,&#8221; Evolution &#38; Development 2 (2000): 78-84.</p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong>Evrimi fiilen gözlemleyemez miyiz?</strong></span></p>
<p>Neo-Darwinizmin savunucuları evrime fiilen tanıklık edilebilineceğini savunmaktadırlar.</p>
<p>Ulusal Bilimler Akademisi eğitim dergisinde yazarlar şöyle belirtmektedir, &#8220;Yeni bir türün, doğal seleksiyon sonucu, önceki türlerinden meydana gelmesi binlerce yıllık bir zaman gerektirmektedir, bu yüzden bir insanın evrim sürecinin tamamını fiilen gözlemlemesi imkânsızdır, ancak çok küçük bir kısmını gözlemleyebilir. Fiilen görülebilecek bu küçücük gözlem bile bizim, geçmişten günümüze evrim mekanizmalarının işleyişi ile ilgili görüşlerimizi doğrulamaktadır. Örneğin, yakın bir zaman önce, birbiriyle yakından ilişkili pek çok türün evrimsel süreçler sonucu ortak bir atadan geldikleri keşfedilmiştir. Kuzey Amerika&#8217;da yaşayan şeffaf kanatlı 2 böcek türü, Chrysoperla carnea ve Chrysoperla downesi, bu duruma bir örnek olarak gösterilebilir. İlk böcek ailesi, Chrysoperla carnea, geçici ormanlık alanlarda yaşar. Rengi, yazları soluk yeşil olmakla birlikte, kışları kahverengidir. İkinci tür ise, Chrysoperla downesi, her mevsim yeşil kozalaklı ağaçlar arasında yaşamaktadır ve rengi bütün yıl boyunca hep koyu yeşildir. Bu iki tür hem genetik hem de morfolojik olarak çok benzerdir.&#8221; (1)</p>
<p>Günümüz evrim teorisini desteklediği ileri sürülen diğer bazı örnekler şunlardır: Bakterilerde ilaca karşı direnme gücü, HIV ve Plasmodium falciparum (sıtmaya sebep olan bir parazit), sivrisineklerde böcek ilaçlarına karşı direnç, ispinoz gagalarının ortalama büyüklüklerindeki değişmeler ve pulkanatlıların renklerindeki değişmeler.</p>
<p>Bununla birlikte, eleştiriler göstermektedir ki konu, mutasyonun ya da doğal seleksiyonun küçük değişiklikler meydana getirip getiremeyeceği değildir. Konu şudur; evrim mekanizmaları yeni dokular, organlar, sistemler yahut vücut tasarımları oluşturabilir mi?</p>
<p>Oxford Üniversitesinden biyolog Keith Stewart Thomson, şöyle belirtmektedir: &#8220;Hiç kimse tatmin edici bir şekilde sayılamayacak denli küçük bir popülâsyonda bu tür bir mekanizma gösterememiştir&#8230; Küçük değişiklikler büyük değişiklikleri oluşturmak için bir araya gelebilir ki aslında bu çok saçmadır ve imkânsızdır.&#8221; (2)</p>
<p>Thomson&#8217;ın bu sözü akıllara, daha önce de değindiğimiz, <span style="color:#ff6600;"><strong>Kambriyen patlamasını</strong> </span>getirmektedir. Ancak, diğer bir problem de genetik biliminden gelmektedir. Canlıların farklı vücut yapılarının her türlü düzenini meydana getiren ve denetleyen genler, en başından günümüze kadar hiç değişmeden olduğu gibi kalmıştır &#8211; ve bu genler farklı vücut yapılarına ve uzuvlarına sahip pek çok canlı türü tarafından paylaşılmaktadır. (3). Mesela, meyve sineklerinin uzuvlarını meydana getiren ve bunların gelişimini denetleyen genler farelerin, denizkestanelerinin ve dikenli solucanların uzuvlarını denetleyen genlerle büyük benzerlik göstermektedir. Bu benzerliğe rağmen, bu canlıların ve uzuvlarının ortak bir atadan gelmedikleri, bugün çeşitli bilimsel bulgu ve kanıtlarla desteklenmiştir ve bilim dünyasınca da bilinmektedir. Bu durum, evrimi destekleyen biyologlar için çok büyük bir darbe olmuştur.</p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong>Eğer biri çıkar da denetleyici genlerin ortak bir atadan geldiğini ileri sürerse bu, böyle genlerin denetledikleri yapı ve uzuvlardan önce ortaya çıktığı anlamına gelir.</strong> </span>(4)</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong>Kaynakça</strong></span></p>
<p>[1] National Academy of Sciences, Teaching about Evolution and the Nature of</p>
<p>Science (Wash., D.C.: National Academy Press, 1998), pp. 17-18.</p>
<p>[2] Keith Stewart Thomson, &#8220;Macroevolution: The Morphological Problem,&#8221; American Zoologist 32 (1992): 106-112.</p>
<p>See also George L. Gabor Miklos, &#8220;Emergence of organizational complexities during metazoan evolution: perspectives</p>
<p>from molecular biology, palaeontology and neo-Darwinism,&#8221; Mem. Ass. Australas. Palaeontols. 15 (1993): 7-41.</p>
<p>[3] Neil H. Shubin and Charles R. Marshall, &#8220;Fossils, genes, and the origin of</p>
<p>novelty,&#8221; in Deep Time (The Paleontological Society, 2000), p. 325.</p>
<p>[4] One could argue that the genes controlled some unknown feature in</p>
<p>the ancestral organism. But that is sheer speculation.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong>Moleküler bulgular ne diyor?</strong></span></p>
<p>Günümüz evrim teorisini savunanlar şunu iddia etmektedir, <span style="color:#ff6600;">&#8220;<strong><em>moleküler biyolojinin evrim teorisini desteklemek için ileri sürdüğü deliller çok güçlüdür. Bu delillerin sayısı her geçen gün artmaktadır ve gelişmektedir</em></strong><em>.&#8221; (1)</em></span></p>
<p>Bilim ve yaratışçılık adlı derginin yayınında, Ulusal Bilimler Akademisinden yazarlar şöyle demektedir: &#8220;DNA&#8217;yı oluşturan nucleotide&#8217;leri sıralama yetisi gelişmiştir. Ayrıca artık, canlıların evrimsel geçmişini tekrar yapılandırabilmek için genlerin kullanımı da mümkündür. Mutasyon sayesinde, bir geni oluşturan nucleotide&#8217;lerin sırası zamanla aşama aşama değişmektedir. İki organizma birbiriyle ne kadar yakından ilişkili ise onların DNA&#8217;sı arasında o kadar az fark olacaktır. İnsanoğlunda ve diğer canlılarda 10 binlerce gen olduğundan DNA, her bir organizmanın evrimsel geçmişi hakkında muazzam miktarda bilgi içermektedir.&#8221; (2)</p>
<p>Farklı tür moleküler bilgilerden yararlanılarak düzenlenen evrimsel kayıtların, fosillere ve morfolojiye (anatomik yapılara) dayalı kayıtlarla uyuştuğu ve paralellik gösterdiği iddia edilmektedir.</p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong><em>Bu iddia tabi ki gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü bilimsel çevrelerce bilinmektedir ki moleküler kayıtlar fosil kayıtlarıyla büyük bir uyuşmazlık içerisindedir</em></strong>.</span> Doğayla ilgili yazılan bir makalede, dünyanın en tutulan bilimsel dergilerinden birinde, bilim yazarı Trisha Gura, kemiklerin ve moleküllerin gerçekten en doğru evrimsel kayıtları sağlayıp sağlamadıkları üzerinde uzun soluklu bir tartışma yürütmüştür.</p>
<p>Gura şöyle bildirmektedir, &#8220;Moleküller ve morfoloji arasındaki anlaşmazlıklar yaşam boyu sürmüştür. Belki en şiddetli anlaşmazlıklar omurgalı hayvanların sistemleri üzerinde olmuştur ki bu, moleküler biyologların itiraz ettikleri, fosil iskeletleri, kemikler ve canlıların yumuşak dokuları üzerinde yapılan çalışmalara dayalı bir gelenektir. (3)</p>
<p>Moleküler kayıtlar birbirleriyle bile çelişmektedir. Biyolog Michael Lynch şunu gözlemlemiştir, &#8220;Başlıca canlı ve hayvan ırklarıyla ilgili phylogenetik (evrimsel) ilişkiler açıklaması, farklı gen temeline dayanan analizler ve farklı araştırmalara temel olan aynı genler phylogenetic dallanma da oldukça farklı özellikler gösteriler. Bu durum tamamen havada kalan ve somut hiçbir desteği olmayan bir konudur.&#8221; (4)</p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong>Kaynakça</strong></span></p>
<p>[1] National Academy of Sciences, 1999, p. 20.</p>
<p>[2] Ibid., p. 18.</p>
<p>[3] Trisha Gura, &#8220;Bones, molecules&#8230; or both? Nature 406 (2000): 233.</p>
<p>[4] Michael Lynch, &#8220;The Age and Relationships of the Major Animal Phyla,&#8221; Evolution 53 (1999): 323.</p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong>Embriyoloji ne diyor?</strong></span></p>
<p>Darwin, teorisini destekleyen en güçlü delillerin embriyolojiden geldiğini düşünmektedir. (1)</p>
<p>Bu deliller, biyolog Ernst Haeckel tarafından çizilen ve omurgalı hayvanların embriyolojik gelişimini tasvir ettiği ileri sürülen bir dizi çizimle somutlaştırılmaya çalışılmıştır. Bu resimlerde, başlangıçta embriyoların her biri özdeş görünmektedir. Ancak, embriyolar geliştikçe görünümleri de birbirlerinden hızla farklılaşmaktadır ve her bir embriyo git gide kendi sınıfına özgü şekli, görünümü almaktadır.</p>
<p>Darwin&#8217;e göre, ilk safhalardaki embriyolar arası büyük benzerlik onların ortak bir atadan türediklerini göstermektedir. Yeni organlar ve yapılar geliştikçe organizmaya eklenmektedir ve bu durum tüm embriyolojik gelişim süreci boyunca devam etmektedir. Sonuç olarak, her bir embriyonun evrimsel gelişim süreci ve evrimsel geçmişi fiilen gözlenebilmektedir&#8230;</p>
<p>&#8220;Haeckel&#8217;ın çizdiği embriyolar, Darwin&#8217;in teorisi için güçlü deliller sağlıyor gibi görünmektedir. Çünkü bu embriyolardan bazıları, evrimi ele alan hemen her çağdaş kitapta görülebilmektedir. (2)</p>
<p>Örneğin, Hücrenin Moleküler Biyolojisi adlı üniversite kitabının 3. baskısında, kitabın Nobel ödülü almış yazarları ve Ulusal Bilimler Akademisi başkanı şöyle belirtmektedir; &#8220;Farklı türlerin embriyoları gelişimlerinin ilk aşamalarında çoğunlukla birbirlerine benzemektedir, ancak onlar geliştikçe birbirlerinden farklılaşmakta ve bazen de evrim süreçlerinden geçiyor gibi görünmektedir.&#8221; (3)</p>
<p>Ancak, bilinmesi gereken önemli bir nokta vardır; Haeckel&#8217;in çizimleri yanlıştır. Çünkü bilimin gelişmesiyle birlikte <span style="color:#ff6600;"><strong><em>bilim adamları artık şunu çok somut olarak bilmektedir;</em></strong> <strong><em>omurgalıların embriyoları gelişim süreçlerinin ta en başından beri birbirlerinden farklı görünmektedir</em></strong><strong><em>.</em></strong></span> Örneğin, Haeckel insanların, tavukların, kurbağaların, kaplumbağaların ve balıkların embriyolarının, gelişimlerinin ilk safhalarında birbirlerine çok benzer göründüklerine ilişkin çizimler yapmasına rağmen, embriyolog Adam Sedgwick 1894 yılında, tavuklar ve ördekler gibi birbirleriyle akrabalık bağları bulunan türlerin bile embriyoları arasındaki farklılıkları daha gelişlimin ilk aşamasında hatta daha da öncesinde gösterip açıklayabileceğini söylemiştir. (4)</p>
<p>Bilimsel gerçekler açıkça göstermektedir ki farklı türlerin embriyoları daha gelişimin ilk safhalarında birbirlerinden oldukça farklı görünmekte, ilerleyen safhalarda, Haeckel&#8217;in çizdiği kadar olmamakla birlikte, birbirlerine benzerlik göstermektedir ve sonra tekrar farklılaşmaktadırlar.</p>
<p>Maalesef, Haeckel&#8217;in çizimleri sadece yanlış değildir. 1997 yılında, uluslararası bir uzmanlar grubu bu çizimleri embriyoların gerçek fotoğraflarıyla sistematik bir şekilde kıyaslamıştır.(5)</p>
<p>Bu ciddi çalışma sonucu grubun açıklaması şöyledir; &#8220;<span style="color:#ff6600;"><strong><em>Bu çizimlerin, gerçekle hiçbir ilgisi yoktur ve bu çizimler biyolojideki en büyük aldatmacadır</em></strong>.</span>&#8221; (6)</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong>Kaynakça</strong></span></p>
<p>[1] Charles Darwin, letter to Asa Gray, Sept. 10, 1860, in Francis Darwin (editor), The Life and</p>
<p>Letters of Charles Darwin, Vol. II (New York: D. Appleton and Company, 1896), p 131.</p>
<p>[2] Stephen Jay Gould, &#8220;Abscheulich! Atrocious!&#8221; Natural History (March 2000): 42-49.</p>
<p>[3] Bruce Alberts, Dennis Bray, Julian Lewis, Martin Raff, Keith Roberts &#38; James D. Watson,</p>
<p>Molecular Biology of the Cell, Third Edition (NY: Garland Publishing, 1994), p. 33.</p>
<p>[4] Adam Sedgwick, &#8220;On the Law of Development commonly known as von Baer&#8217;s Law; and on the Signifi cance of</p>
<p>Ancestral Rudiments in Embryonic Development,&#8221; Quarterly Journal of Microscopical Science, 36 (1894): 35-52.</p>
<p>[5] M.K Richardson, J. Hanken, M.L. Gooneratne, C. Pieau, A. Raynaud, L. Selwood, and G.M.</p>
<p>Wright, &#8220;There is no highly conserved embryonic stage in the vertebrates: implications for current</p>
<p>theories of evolution and development,&#8221; Anatomy &#38; Embryology 196 (1997): 91-106.</p>
<p>[6] Elizabeth Pennisi, &#8220;Haeckel&#8217;s Embryos: Fraud Rediscovered,&#8221; Science, 277 (Sept. 5, 1997): 1435</p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong>Homoloji ne diyor?</strong></span></p>
<p>Günümüzdeki tanımına göre Homoloji, &#8220;<span style="color:#ff6600;"><strong><em>aile benzerliği</em></strong></span>&#8221; gibi bir şeydir. Homoloji, iki ya da daha fazla organizmanın birbirleriyle yakın ilişki içinde olduğunu gösteren bir benzerliktir, yani bu onların ortak bir atadan geldikleri anlamına gelmektedir.</p>
<p>Bilim ve Yaratılışçılık yazarları, Ulusal Bilimler Akademisi&#8217;nin bir yayınında şöyle bir açıklama yapmıştır: &#8220;Yaşam ortamları ve tarzları farklı olmasına rağmen, insanların, farelerin ve yarasaların kemikleri çarpıcı bir şekilde benzerdir. Bu türler arasındaki benzerlik, kol ve bacaklar da dâhil, vücudun her bir kısmında görülebilmektedir, ancak bir insan yazmakta bir fare ise koşmaktadır ve bir yarasa ise uçmaktadır. Fark sadece bu tür ufak ayrıntılardadır, ancak genel yapı itibarıyla ve birbirleriyle olan bağları açısından bu canlılar büyük ölçüde benzerdir.&#8221; (1)</p>
<p>Tüm bunlardan bilim adamları şöyle bir sonuca varıyor, &#8220;Böyle yapılar ve türler arası bu benzerlik en iyi şekilde ortak bir köken kavramıyla açıklanabilir.&#8221; (2)</p>
<p><strong><em><span style="color:#ff6600;">Ortak bir atadan gelmenin sonucu ortaya çıkan türler arası benzerlikler, ortak bir atadan gelmenin dışında kalan diğer benzerliklerden farklıdır. Nitekim insanların ve ahtapotların gözleri birbirine oldukça benzemektedir, ancak bilim adamları bunların ortak atalarının böyle bir göze sahip olduklarını hiç te düşünmemektedirler. Böyle benzerlikler, adı üzerinde benzerliklerden başka bir şey değildir.</span> </em></strong></p>
<p><em> </em></p>
<p>Ancak, ‘ortak bir ata&#8217; düşüncesini desteklemek adına homolojinin günümüzdeki tanımını kullanmak oldukça havada kalan düz bir mantıktır. İki farklı organizmanın ortak bir atası olduğunu nasıl ve neye dayanarak söylerdiniz? Benzer bazı özelliklere sahip oldukları için böyle bir yaklaşımda bulunmak sizce ne kadar doğru? Peki, ya bu organizmaların yapılarının benzer olduğunu ya da türdeş olduğunu nasıl söyleyebilirdiniz? Çünkü her iki organizma da ortak bir atadan gelmektedir, öylemi?</p>
<p>Böyle dolambaçlı bir yaklaşımı bir kenarı bırakırsak, durumu daha gerçekçi ve somut ele alabiliriz. Eğer ortak bir atadan gelecek şekilde insanları, fareleri ve yarasaları üretebilen bir mekanizma olduğunu gerçekten bilseydik, o halde böyle bir iddia mantıklı olurdu. Tabi, mekanizma da sorgulanması gereken başka bir özel konudur.Böyle bir mekanizmanın yokluğunda, türler arası benzerliklere Darwinist bir açıklama getirilemez. Tüm bunlar bir yana, her gün birbirine benzer pek çok farklı marka araba görmekteyiz; bu durumda, biri diğerinden türemiştir diye bir çıkarımda bulunabilir miyiz?</p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong><em>Buna ek olarak şunu da söylemekte fayda vardır. Darwin teorisi diye bir şey çıkmadan önce biyologlar, homolog benzerlikler hakkında zaten pek çok şey biliyorlardı; ancak, türler arası benzerlikleri ortak bir ataya değil, salt aklın sonucu olabilecek ortak bir tasarıma dayatıyorlardı&#8230; (3)</em></strong></span></p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong><em> </em></strong></span></p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong><em> </em></strong></span></p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong>Kaynakça</strong></span></p>
<p>[1] National Academy of Sciences, Science and Creationism: A View from the National</p>
<p>Academy of Sciences, 2nd ed. (Wash., D.C.: National Academy Press, 1999), p. 14.</p>
<p>[2] Ibid.</p>
<p>[3] Alec L. Panchen, &#8220;Richard Owen and the Concept of Homology,&#8221; pp. 21-62 in</p>
<p>Brian K. Hall (ed.), Homology (San Diego: Academic Press, 1994)</p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong>AT, doğaüstü bir varlığa mı işaret ediyor?</strong></span></p>
<p>AT&#8217;ye göre doğa ile doğaüstü kavramları arasındaki kıyaslama, doğal kanunlar ile doğaüstü olgular yani mucizeler arasındaki kıyaslama değil, yönlendirilmemiş doğal sebeplerle yönlendirilmiş yani bilinçli sebepler arasında bir kıyaslamadır.</p>
<p>Bir matematikçi ve bilim felsefecisi olan William Dembski durumu şu şekilde izah etmektedir: &#8220;Doğa içinde veya dışında (ister doğal ister doğaüstü) bilinçli bir sebebin olup olmadığı, bilinçli bir sebebin çalışıp çalışmadığından ayrı bir sorudur.&#8221;</p>
<p>İnsanoğlunun eylemleri amaç dâhilindedir: &#8220;Akıl sahipleri olarak insanlar eylemde bulundukları her anda mucizeler oluşturmaz, bu yüzden akıl sahibi olarak bir tasarımcının da eylemde bulunması için ortada, doğa kanunlarını çiğnemesi gerektiğini düşünecek bir sebep yoktur.&#8221;</p>
<p>Diğer taraftan, herhangi bir şey mucizevî olarak ortaya çıkmış olsaydı bile hala üzerinde çalışılabilirdi. Örnek olarak gösterebileceğimiz kamçılı bakterinin kamçısıdır. Aslı ne olursa olsun kamçı, kamçıdır. Biz bu organı parçalarına ayırabilir, her bir parçasını inceleyebilir, onu bir şekilde değiştirebilir ve onun nasıl çalıştığını öğrenebiliriz. O, ister çok uzun zaman önce ister 2 saniye önce ortaya çıkmış olsun yine bunları yapabiliriz.</p>
<p>Teknolojide bu, ‘ters mühendislik&#8217; olarak adlandırılmaktadır. Aynı süreç biyolojide de kullanılır.</p>
<p>Idaho üniversitesinde bir mikrobiyolist olan Scott Minnich şöyle der: &#8220;Bu, aslında kürsüdeki herkesin yaptığı bir şeydir. Gerçek anlamda tasarılara sahip değiliz. Pek çok canlının DNA bilgisine sadece montajı açısından sahibiz. DNA&#8217; yı yapısal olarak inceleyebiliriz, onu kısımlarına ayırabilir ve sonra tekrar birleştirmeyi deneyebiliriz, böylece nasıl çalıştığını anlayabiliriz.&#8221;</p>
<p>Bu ayrıca insan geni için de yapılabilecek bir çalışmadır. İnsan geninin keşfi bildirildikten hemen sonra, Ulusal Sağlık Kuruluşları eski başkanı olan Harold Varmus New York Times gazetesine verdiği bir demeçte şöyle demiştir: &#8220;Önemli olan avucunun içinde DNA parçalarına sahip olmaktır ve onları bir şekilde nitelendirip değiştirerek nasıl çalıştıklarını anlayabilmektir. Asıl konu şimdi budur.&#8221;</p>
<p>Aynı şekilde, Varmus&#8217;un kullandığı bu mecaz bir saat için de geçerlidir. &#8220;Saati de parçalarına ayırabilir ve önünüze serebilirsiniz, daha sonra parçalarını tekrar birleştirmeyi deneyerek nasıl çalıştığını anlayabilirsiniz.&#8221;</p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong>ARN Tavsiyeleri</strong></span></p>
<p>For further study on the important distinction between natural laws and naturalism see:</p>
<p>The Wedge of Truth. Phillip E. Johnson</p>
<p>Darwinism: Science or Naturalistic Philosophy. Phillip E. Johnson</p>
<p>Darwinism: Science or Naturalistic Philosophy; Debate at Stanford</p>
<p>University between William B. Provine and Phillip E. Johnson.</p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong>Akıllı Tasarım bilimsel yaratılışçılığın diğer bir adı değil mi?</strong></span></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Amerikan Sivil Özgürlükler Derneği (ACLU),Bilimsel Eğitim Ulusal Merkezi(NCSE) ve diğer kuruluşlar, Akıllı Tasarım teorisini bilimsel yaratılışçılığın bir başka şekli olarak göstermeye çabalamaktadırlar.</p>
<p>Örnek olarak, Burlington, Wash da lise biyoloji öğretmeni olan Roger DeHart, okulda öğrencilerine Akıllı Tasarım ile ilgili şeyler öğretmek istediğinde, ACLU&#8217;nun Washington şubesi onu ‘terkedilmiş ve yasal olmayan yaratılış teorisini sunmakla&#8217; suçlamıştır. Buna benzer olarak, Bu kuruluşlar Akıllı Tasarımı ‘ <span style="color:#ff6600;"><strong>mahkemelerde kaybeden yaratılışçıların sisli yüzü</strong></span>&#8216; olarak isimlendirmektedirler.</p>
<p>Her ne kadar Akıllı Tasarı teorisi yaratılışçı bakış açıları ile bazı açılardan uygunluk gösterse de ki, buna bilimsel yaratılışçılık teorisi de dâhildir, Akıllı Tasarımı oldukça farklı bir teorik durumu söz konusudur. Bu durum teorilerin temel önermeleri üzerinden daha kolaylıkla görülebilinir.</p>
<p>Yasal olarak, <span style="color:#ff6600;"><strong>Bilimsel yaratılışçılık</strong></span> şu 6 temele dayanmaktadır;</p>
<p><strong>.</strong> Evren, enerji ve hayat hiçlikten yaratılmıştır.</p>
<p><strong>. </strong>Mutasyon ve doğal seçilim bugün gördüğümüz canlıların gelişimlerini tek bir organizmadan sağlayabilecek mekanizmalar değillerdir.</p>
<p><strong>. </strong>Bitkilerin ve hayvanların<strong> </strong>‘Yaratılmış türleri&#8217; belirli limitlerde varyasyon gösterebilir.</p>
<p><strong>. </strong>İnsan ve maymunların birbirinden değişik soy ağaçları vardır.</p>
<p><strong>. </strong>Dünya jeolojisi kata tropik etmenlerle yani dünya genelini etkilemiş tufan ile açıklanabilir.</p>
<p><strong>. </strong>Dünya aslında tahminlerden çok daha gençtir, 10.000 yıl kadar bir geçmişi vardır.(1)</p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong>Akıllı Tasarımın</strong></span> ise,  iki temel önermesi vardır;</p>
<p><strong>. </strong>Akıllı bir etmence oluşturulmuş oluşumlar vardır.</p>
<p><strong>. </strong>Bu oluşumlar deneysel olarak ortaya çıkarılabilir.( Özelleşmiş kompleksliğe bakılarak)</p>
<p>Matematikçi ve Filozof William Dembski ‘ Bu son derece makul ve minimalist bir tutumdur.  Yaratıcı ve onun yaratma eylemindeki niyetleri üzerine spekülasyona yer vermez.&#8217;</p>
<p>Bununla birlikte Akıllı Tasarımla bağdaşmayan başlıca iki genel görüş vardır.1) İnsan olmayan bir zekânın doğaya müdahalesi fikrini asla kabul edemeyen radikal natüralizm.2) Geleneksel teistik evrim.</p>
<p>İkinci görüşün, yani teistik evrim anlayışının Akıllı Tasarım ile örtüşmemesi ilk bakışta sürpriz gibi gelebilir, çünkü Teistik evrim Tanrının varlığını kabul eden bir yaklaşımdır. Bizim genelde Teistik evrim anlayışından algıladığımız, Tanrının yaratma faaliyetlerinin deneysel yolla fark edilebileceğini reddeder. Dembski&#8217;nin de vurguladığı gibi;</p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong><em>Teistik evrim anlayışı Darwin&#8217;in biyolojik dünyanın evrim resmini alır ve onu vaftiz eder, onu Tanrının yaratmada kullandığı yol olarak betimler. Bilimsel içeriğini çıkardığınızda, Teistik evrimin ateistik evrimden hiçbir farkı yoktur, her ikisi de yönlendirilmemiş doğal süreçlerin hayatın oluşumunda ve gelişimimde rol oynadığını belirtir.</em></strong></span></p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong><em> </em></strong></span></p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong><em>Teistik evrim anlayışı, teizm ve evrimi oldukça garip bir şekilde birleştirir. Eğer Tanrı yaşamı amaçlarına uygun olarak Darwin&#8217;in kastettiği şekilde biçimlendirdiyse, o zaman Tanrının amacı kendi yaratılış erkini gizlemekten ibaret kalır. Teistik evrimin anlayışında, Tanrı gizli iş ya da eylemlerin efendisi olarak, onu deneysel olarak fark etmemiz için elinden geleni yaparak kaçan etkendir. Evrende bir tasarım olgusu hâlihazırda varsa demek olur ki biz bunu sadece imanın bize sağladığı algılayış sonucu anlayabilmekteyiz, yani Doğada tasarımı deneysel olarak fark edebileceğimiz hiçbir şey yok demektir.</em></strong></span></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Akıllı Tasarımın, bilimsel yaratılışçılık olarak kabul edildiğini ele alırsak, akıllı tasarım karşıtlarının federal mahkemeler davalarında çoğu kez her iki teoriyi de aynı kefeye koydukları görülmüştür.</p>
<p>(  Frelier ve Tangipahoa Parish Okul Yönetimi davası)</p>
<p>Fakat Gonzaga Üniversitesi Hukuk bölümü Profesörü David DeWolf&#8217;a göre, bu bulgu hâkimin kararının teğet geçilmesinden ibarettir. DeWolf şöyle demektedir, davadaki ana konu, akıllı tasarım değil Tangipahoa Parish Okul Yönetimindeki din menşeli yapılanmanın evrimi yadsıyan emirlerinin varlığıdır.</p>
<p>Hâkimde, kabaca yaratılış teorilerinin genel bir portesini çıkararak, akıllı tasarımında kuşkusuz bu görüşün diğer bir adı olduğunu söylemiştir.</p>
<p>Hâkim evrim teorisini yadsıyanları mahkûm etmiş ve kararı temyiz mahkemesinin 5. oturumunda desteklenmiştir. Fakat Temyiz kararının gerekçelendirilmesinde akıllı tasarımın adı geçmemiştir.</p>
<p>DeWolf şöyle demektedir; Burada görülmektedir ki; ‘<strong><span style="color:#ff6600;"><em>İşte</em>! Gördünüz mü? Akıllı tasarım yaratılışçıların diğer yüzü&#8217;</span><em> </em></strong>demeniz için neden olabilecek geçerli bir kararın ortada olmadığıdır. Eğer otoritenizi bir davada tanık olarak gösterme cüreti gösterirseniz, hâkim büyük olasılıkla size deli olur ve onu var olan önermenin karşısında konumlandırmaya çabaladığınızı düşünür. Bu davada olan da budur.</p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong>ARN Tavsiyeleri</strong></span></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Intelligent Design in the Public School Science Curricula: A Legal Guidebook</p>
<p>David K. DeWolf, Stephen C. Meyer, Mark E, DeForrest</p>
<p>Teaching the Origins Controversy: Science, Or Religion, Or Speech? David</p>
<p>K. DeWolf, Stephen C. Meyer, Mark Edward DeForrest.</p>
<p>Law, Darwinism &#38; Public Education: The Establishment Clause and</p>
<p>the Challenge of Intelligent Design Francis J. Beckwith</p>
<p><strong>Notlar</strong></p>
<p>[1] David K. DeWolf, Stephen C. Meyer and Mark Edward DeForrest, &#8220;Teaching the Origins</p>
<p>Controversy: Science, Or Religion, Or Speech?&#8221; Utah Law Review 39(1): 94.</p>
<p><strong>Kaç bilim adamı bu saçmalığı ciddiye alıyor?</strong></p>
<p>Akıllı tasarımı savunanlar bugün hala azınlık durumundadır, ancak gün geçtikçe bu teoriye olan ilgi hızla artmaktadır. Özellikle, AT görüşüne karşı olan pek çok bilim adamı bile teoriyle yakından ilgilenmekte,  teorinin ileri sürdüğü fikirler ve bu fikirleri destekleyen somut kanıtlar ile de ikna edilmektedir.</p>
<p>Örneğin; Elliot Sober, Wisconsin Üniversitesinde seçkin bir bilim filozofudur ve daha kısa zaman önce Amerikan Felsefi İşbirliği Merkez Bölge Başkanı idi. Akıllı tasarım teorisine şüpheyle yaklaşmasın rağmen Elliot, 1999 başkanlık hitabesinin çoğunu bu teoriye ayırmıştır. Bunun yanı sıra Eliot, iki mastır öğrencisi ile birlikte, William Dembski&#8217;nin ‘Tasarım Çıkarımı&#8217; adlı kitabının uzunca bir kritiğini yazabilmek için de ciddi zaman ayırmıştır.</p>
<p>Diğer bilim adamları da AT&#8217;in etkisi altına girmişlerdir. 2000 yılının baharında, yine seçkin düşünürler ve Nobel ödülü almış bazı bilim adamları, Texas&#8217;ın Waco eyaletindeki Baylor Üniversitesinde akıllı tasarımla ilgili bir konferansa katılmak üzere İsviçre ve Fransa gibi uzak ülkelerden yola çıkmışlardır. Hemen hepsi akıllı tasarıma şüpheyle yaklaşıyor olmalarına rağmen, konferanstan sonra, tasarımın çok ciddi şeyler ileri sürdüğünü ve ciddiye <strong><em>alınması</em></strong> gerektiğini düşünmeye başlamışlardır. Bunun yanı sıra, akıllı tasarım teorisyenleriyle de bilgi ve görüş alış verişinde bulunmaktan da büyük zevk almışlardır.</p>
<p>Konferansa katılanlar arsında olan, bir biyolog ve bilim filozofu Paul Nelson şöyle der, &#8220;Konferansa dünyaca ünlü bilim adamları geldiler, karşılıklı diyalog içerisinde çok iyi vakit geçirdiler, doğrusu gayet verimli bir konferanstı.&#8221;</p>
<p>Nelson der ki, &#8220;Kültürdeki ve bilimdeki muhalefete rağmen, akıllı tasarım hareketi hızla büyümeye devam edecektir.&#8221;</p>
<p>Ve Nelson şöyle devam eder, &#8220;AT bir gecede değiştirebileceğiniz türden bir şey değildir. Bu görüş, tutarlı bir şekilde ve emin adımlarla büyümekte ve dünya çapında yaygınlaşmaya devam etmektedir. Her geçen gün ise, farklı geçmiş deneyimlere ve görüşlere sahip pek çok insan bu görüşe riayet etmektedir. Öyle görünüyor ki, akıllı tasarımın küçük fidanı büyüyüp gelişmeye devam edecektir. &#8230;&#8221;</p>
<p align="right"><strong>Çeviren: Tuğrul FİDANLAR</strong></p>
<p align="center"><strong>Orijinal metin ; <a href="http://www.arn.org/idfaq/id_faq.pdf">http://www.arn.org/idfaq/id_faq.pdf</a></strong></p>
<hr size="1" /><a name="_ftn1" href="#_ftnref1">[1]</a> Doğal seleksiyon, en genel anlamıyla, canlı ya da cansız her hangi bir varlığın olumlu yönde değişen en istendik yapısal farklılıklarının zamanla bir araya gelerek karmaşık bir sistem oluşturması, anlamına gelmektedir.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Bilgisayarları ışık hızına çıkartan mucidimiz]]></title>
<link>http://sciencetechno.wordpress.com/2007/10/07/bilgisayarlari-isik-hizina-cikartan-mucidimiz/</link>
<pubDate>Sun, 07 Oct 2007 21:33:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>abdelk</dc:creator>
<guid>http://sciencetechno.wordpress.com/2007/10/07/bilgisayarlari-isik-hizina-cikartan-mucidimiz/</guid>
<description><![CDATA[Yanık, daha 26 yaşında bilgisayarları ışık hızına çıkartacak teknolojiyi icat ederek Türkiye’nin gur]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Yanık, daha 26 yaşında bilgisayarları ışık hızına çıkartacak teknolojiyi icat ederek Türkiye’nin gur]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Moleküler Makineler]]></title>
<link>http://akillitasarim.wordpress.com/2007/10/01/molekuler-makineler/</link>
<pubDate>Mon, 01 Oct 2007 18:53:32 +0000</pubDate>
<dc:creator>Mustafa Ajlan ABUDAK</dc:creator>
<guid>http://akillitasarim.wordpress.com/2007/10/01/molekuler-makineler/</guid>
<description><![CDATA[Akıllı Tasarım-Moleküler Makineler-Tasarım çıkarımı için deneysel kanıtlar Prof. Michael J.Behe: Leh]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p align="center"><strong><span style="color:#ff6600;">Akıllı Tasarım-Moleküler Makineler-Tasarım çıkarımı için deneysel kanıtlar </span></strong></p>
<p align="center"><img style="vertical-align:middle;" src="http://www.technologyassessment.info/images/011a4.jpg" alt="" width="400" height="300" /></p>
<p align="center"><span style="color:#ff6600;">Prof. Michael J.Behe: Lehigh Üniversitesi Moleküler Biyoloji Ana Bilim Dalı</span></p>
<p align="center"><span style="color:#ff6600;">Çeviri-Mustafa Ajlan Abudak</span></p>
<p align="left">Bu makalemiz modern Akıllı Tasarım teorisinin fikir babası sayılan Michale Behe’nin AT için temel argümanları aktardığı önemli bir çalışmasıdır.Çeviri oldukça uzun ve teknik olduğundan rastlayacağınız çeviri hatalarını lütfen belirtin.Bu makalenin AT’nin detaylı şekilde anlanmasına katkıda bulunacağını düşünüyorum.Çevirimi adımı ve orjinal metnin linkini vererek çalışmalarınızda kullanabilirsiniz.</p>
<p align="left"><strong><span style="color:#ff6600;">Gözlerin Yapısı</span></strong></p>
<p>Nasıl görürüz? 19.yüzyılda, dış dünyanın bizlere tam bir resmini sunan gözün hassas yapısı, onlarla haşır neşir olan herkesi hayran bırakıyordu ve gözün anatomisi üzerine detaylı bir bilgiye sahip olunmuştu. 19.yüzyılda bilim insanları, şunu kesinlikle doğru olarak gözlemlemişlerdi;   eğer, bir insan gözünün birçok mekanizmasından herhangi birisini çok talihsizce yitirirse, örneğin bu lensler, iris yâda oraküler kaslardan biri olabilir, kaçınılmaz sonuç, görme yetisinin ciddi bir şekilde kaybı yâda tamamen körlüktür. Böylece gözün sadece bütünüyle eksiksiz olduğunda işlevini gerçekleştirebileceği sonucuna varılmıştır.</p>
<p>Charles Darwin, Türlerin Kökeni adlı kitabında da “karmaşık ve aşırı mükemmel organlar” adlı bölümünde göz problemini ele alarak doğal seçilimle oluşan kendi evrim teorisine gelebilecek olası itirazların farkına varmaktaydı. Şunun da farkına varmıştır ki, göz gibi karmaşık ve mükemmel bir organın parçalarından birisi bile bir nesilde birdenbire ortaya çıksaydı, tamamen mucizeye eşdeğer bir olay olurdu. Bir şekilde Darwinci evrimin ikna edici olabilmesi için, karmaşık organlar hakkında giderek artan bilgileri halkın gözü önünde ortaya konmadan, kaldırılmak zorunda kaldı.</p>
<p>Darwin evrimin gözün oluşturulmasında kullanmış olabileceğini düşündüğü gerçek yolları tanımlayarak teorisini anlatmamıştı. Daha ziyade birçok hayvanın farklı göz yapısına sahip olduğu ve bunların tek hücreli ışığa duyarlı yapılardan karmaşık omurgalı kamera göze değin insan gözünün oluşumda ara formlar olarak yer aldığını önererek, dâhice bir şekilde teorisini savunmada hayranlık uyandırıcı bir şekilde başarılı olmuştu.</p>
<p>Fakat hala sorumuz ortada durmaktadır. Nasıl görürüz ?</p>
<p><!--more--></p>
<p>Her ne kadar Darwin dünyanın genelini, modern gözün tedricen birikimli olarak gelişen basitçe bir yapıdan oluşturulabileceği hususunda ikna etmede başarılı olmuşsa da, bu tek hücreli ışığa duyarlı yapının nasıl olup ta bunu gerçekleştirdiği açıklamaya çalışmamıştır bile.</p>
<p>Konu gözün nihai karmaşık yapısına geldiğinde Darwin bunu düşünmemeyi yeğlemişti. Bir sinirin nasıl olup ta ışığa duyarlı hale geldiği bizi hayatın kendisinin nasıl oluştuğu sorusundan çok daha az ilgilendirmektedir. (1) Darwin’in bu soruya cevap vermeyişinin mükemmel bir nedeni vardı.19.yüzyıl bilimi, konunun vardığı yeri inceleyecek durumda değildi. Gözün nasıl işlediği sorusu-bir fotonun ışık demetinin retinaya düşmesi-en basit olarak o zamanda yanıtlayamazdı. Hayvan kasları nasıl harekete neden olur? Fotosentez nasıl işler? Enerji nasıl yiyeceklerden temin edilir? İnsan bedeni hastalıklara karşı nasıl savaşmaktaydı? O zamanlar kimse bunları bilmiyordu.</p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong>Kalvenizm</strong></span></p>
<p>İnsan zihninin karakteristik yapısı olarak şimdilerde gözükmektedir ki, bir sürecin mekanizmalarının bilgisinden yoksun olunduğunda insan zihni, rahatlıkla, işlemeyen, etkisiz yapı basamaklarının, kusursuzca işleyen yapılara dönüşebileceğini hayal edecektir. Buna en güzel örnek komedi dizisi Kalvin ve Hobbes’tir. Kalvin yakın arkadaşı Hobbes ile beraber küçük bir kutunun içersine atlayarak zamanda yolculuk yapan yâda oyuncak bir silah yardımıyla kendilerini çeşitli hayvan şekillerine dönüştüren yâda bir çoğaltıcı kullanarak kendi kopyalarını üretip dünyasal kuvvetler olan anne ve öğretmenlerinle uğrasan macera tutkunu küçük bir oğlandır. Kalvin gibi küçük bir çocuk çok kolaylıkla bir kutunun bir boeing uçağı gibi uçabileceğini hayal edebilir, çünkü Kalvin’in uçağın nasıl çalıştığı ile ilgili bir bilgisi yoktur.</p>
<p>Kompleks değişikliklerin nesiller içersinde kendiliğinden oluştuğu inancı biyoloji dünyasının Kalvin benzeri bir rüyasıdır. Doğal süreçte karmaşık gelişimlerin kendiliğinden oluştuğunu öne süren evrim teorisinin belli baslı savunucularında biride 19.yüzyıl ortalarına değin Ernest Haeckel olmuştur. Kendisi Darwinin büyük hayranlarından ve teorisinin gönüllü savunucularından biriydi.19.yüzyıl mikroskoplarının sağladığı kısıtlı görüş, Haeckel’i bir insan hücresinin “karbon çorbasından oluşmuş küçük bir lamba” olduğuna inandırmıştı,(2)Yani bir çeşit mikroskobik jel. Böylece Haeckel’e, bu tip basit bir yasamın rahatlıkla cansız materyallerden oluşturulabileceğini mantıklı görmüştü.1859’da, yani Türlerin Kökeni’nin yayın tarihinde, bir deniz kâşifi olan, H.M.S Cyclops, deniz tabanında garip görünümlü az miktarda çamur çıkardı. Sonuç olarak Haeckel çamuru incelemek üzere geldi. Bu çamuru incelediğinde, içersinde bazı hücre yapılarını bulacağını düşünmüştü.</p>
<p>Heyecanla bu çamuru Thomas Henry Huxley dikkatine sundu, Sir Huxley de bizzat Darwinin büyük dostu ve hayranıydı. Huxley’in bizzat kendiside şuna inandı ki, bu çamur Urschleim (bu protoplazmadır) yapısıydı, hayatın kendisinden oluştuğu şeydi ve Huxley bu çamura Bathybius Haeckelii ismini verdi.</p>
<p>Çamur büyümedi! Takip eden yıllarda, gelişen yeni biyokimyasal teknikler ve mikroskoplarla, hücrenin karmaşıklığı açığa çıkarıldı. Bu basit karbon yığınının, binlerce farklı molekül çeşidi, protein ve nükleik asidler, birçok hücre altı yapıya, belirli görevler için özelleşmiş parçalar ve aşırı derecede karmaşık bir mühendisliğe sahip olduğu gözlemlendi. Bizim zamanımızın perspektifinden bakılınca, Bathybius Haeckelii’nin hikâyesi aptalca ve gerçektende can sıkıcı görünür. Ama öyle olmamalı, Haeckel ve Huxley doğal olarak bu hikâyeye inanıyorlardı, tıpkı Kalvin gibi: Hücrenin bu karmaşıklığından haberdar olmadıkları için bu hücrenin zaman içinde basit bir çamurdan oluşabileceği onlara inanması kolay bir hikâye olarak gelmişti.</p>
<p>Darwinizmin tarihi boyunca, buna benzer sayısız örnek vardı. Bu genelde bilimsel bir bulmacanın o zamanın bilimsel yetisi ve bilgisinin üzerinde olmasında kaynaklanır. Bilimde, bir makine, bir yapı yâda sürecin bir eylem yapması fakat bunu gerçekleştiren mekanizmaların bilinmemesinden ötürü “Kara Kutu “adlı garip bir terim vardır. Darwinin zamanında hemen hemen tüm biyoloji bir kara kutuydu, sadece hücre yâda göz değil sindirim ve bağışıklık sistemleri gibi birçok konuda böyleydi Çünkü nihai olarak hiç kimse biyolojik sürecin nasıl oluştuğunu açıklayabilecek durumda değildi.</p>
<p>Yeni Darwinci Hareketin önderlerinden olan ünlü tarihçi ve biyolog Ernst Mayr bu gerçeğe şu şekilde değinmiştir. (3)</p>
<p>‘‘Herhangi bir bilimsel devrim tüm çeşitleriyle Kara Kutuları kabul etmek zorundadır, bunun için eğer birileri tüm kara kutuların açılmasına kadar beklemek zorundaysa, bu kişinin zihinsel gelişmeler göstermesi asla mümkün olamayacaktır.’’</p>
<p>Bu doğrudur. Fakat daha önceki günlerde tüm kara kutular nihayet açıldığında bilim ve bazen de tüm dünya değişmeye başlamıştı. Biyoloji Darwin’in ileri sürdüğü modele kıyasla olağanüstü gelişme gösterdi. Şimdi Darwin’in kabul ettiği Kara Kutular teker teker açıldı ve dünya görüşümüzde temelinden sarsıldı.</p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong>Proteinler</strong></span></p>
<p>Hayatın moleküler temelini anlamak için, protein adı verilen şeylerin nasıl çalıştığını anlamak zorunludur. Her ne kadar çoğu kişi “proteinlerin” yenilecek bir şey olarak düşünse de, proteinler vücuda (hayvan ve bitki proteinleri olarak) değişik amaçlarla hizmet ederler. Proteinler, esasen yaşayan dokuların makineleri olarak gerekli yapıları inşa eder ve hayat için zorunlu olan kimyasal reaksiyonları gerçekleştirirler. Örneğin, şekerin biyolojik olarak kullanılabilecek yapıya dönüştürülebilmesi için gerekli birçok basamak “Hexokinase” adlı bir proteince yapılır. Deri, ‘‘Collagen’’ adı verilen proteinden yüksek miktarda içermektedir. Işık gözünüzde retinaya düştüğünde ‘‘Rhadopsin’’ adlı proteinle ilişkiye geçer. Burada ki kısıtlı sayıdaki örnekte görüldüğü gibi proteinler birçok farklı işlevi gerçekleştirirler. Bununla beraber, genelde yukarıda verilen her bir protein bir yâda birkaç işlevi gerçekleştirebilir: Ama Rhadopsin deri üretmede kullanılamayacağı gibi Collagen de ışık ile ilgili isleri gerçekleştiremez. Bu yüzden tipik bir hücrede binlerce ve binlerce değişik yapıda ve sayıda hayat için gerekli birbirinden farklı birçok görevi yerine getiren protein bulunur. Tıpkı bir marangozun çeşitli marangozluk işleri için kendisine gerekli değişik aletlere sahip olması gibi.</p>
<p>Bu çok yönlü alet edevatın görünümü nasıl? Proteinlerin temel yapısı oldukça basittir. Proteinler, amino asid adı verilen alt yapıların birbirine bağlanmasıyla oluşur. Her ne kadar protein zinciri 50 ile 100 amino asid bağlantısıyla oluşabilse de, her pozisyon yirmi değişik amino grup asitten birini içerebilir. Bu şekilde proteinler kelimeler çok benzer, Kelimeler çeşitli uzunluklara sadece 26 harfin oluşturduğu harfleri kullanarak ulaşabilir. Şimdi bir protein, yumuşak bir zincir gibi yüzemez,  bunun yerine oldukça farklı türdeki proteinler için tamamıyla değişik belirli yapılar oluşturur. İki farklı amino asid dizilimi yani iki farklı proteinden 3–8 inç arası birbirlerinden farklı ve ayrı olarak özelleşmiş zincir şeklinde yapılar oluşabilir. Aynen ev araç gereçleri gibi, eğer proteinlerin şekillerinde belirgin kırılmalar ve bozukluklar olursa, diğerleri de işlevlerini yerine getiremez.</p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong>İnsanın Görme Yeteneği</strong></span></p>
<p>Genelde, moleküler seviyede biyolojik süreç protein ağlarınca gerçekleştirilir. Her bir üye zincirde özel bir görevi yerine getirir.</p>
<p>Tekrar nasıl görürüz? Sorusuna geri dönelim. Her ne kadar Darwinin görme olayı üzerindeki açıklamaları kara kutu olsa da, birçok biyokimyacının hâlihazırdaki görme yeteneği sorusuna cevap bulma çabasındadır.(4) Işık retinaya çarptığında,11-cis-retinal adı verilen organik bir molekül tarafından foton emilir ve saliseler içersinde trans-retinal tarafından düzenlenmesi sağlanır. Retinal güçlerin şeklinin değişimi, rhadopsin proteinini, yapısını değiştirmeye zorlayarak sıkıca bağlanmasını sağlar. Protein başkalaşımlarının sonucu olarak, protein davranışları özel olarak farklılaşır. Değişen protein şimdi transducin adı verilen proteinle ilişkiye girebilir. Rhadopsinle etkileşimden önce transducin, GDP adlı küçük bir organik moleküle sıkıca bağlanır, fakat transducin, rhadopsinle bağlandığı anda GDP kendisini transducinden ayırır. Bu moleküle de GDP ye çok benzeyen GTP adı verilir ama transducinle bağlanan GDP den belirgin biçimde farklıdır.</p>
<p>GDP’nin GTP’ye transducinrhodopsin bileşkesi içinde dönüşümü GTP’nin davranışını değiştirir. GTP-transducinrhodopsin phosohodiesterase adlı bir protein vasıtasıyla hücrenin iç duvarına yerleşip bağlanır. GTP-transducinrhodopsinle bağlanınca, phosohodiesterase cGMP adlı molekül yardımıyla kimyasal bölebilme yeteneği kazanır. Fakat phosohodiesterasemsin etkileşimi cGMp’nin yoğunluğunu azaltır.</p>
<p>Phosohodiesterase proteinin etkileşime girişi suyun seviyesini azaltmak için banyo küvetinin tıpasını çekmeye benzetilebilir. cGMp’le bağlanan ikinci zar proteinine, iyon kanalı adı verilir, hücre içersinde sodyum iyonlarının sayısının düzenlenmesinde görevli özel bir kanaldır. Normal olarak iyon kanalı, sodyum iyonlarını hücre içersine akmasını sağlar, aynı anda başka bir proteinde onları dışarı püskürtür. İyon kanalı içersindeki bu ikili etkileşimin sonucu olarak hücre içersindeki sodyum iyonlarının seviyesi dar bir aralıkta seyreder. cGMp yoğunluğu normal değerinden Phosohodiesterase tarafından parçalanarak düşürüldüğünde, birçok kanal kapanır ve bu artı yüklü sodyum iyonlarının hücresel yoğunluğunun azalmasıyla sonuçlanır. Bu hücre zarı üzerinde, elektriksel yüklerin dengesizliğine yol açarak sonunda retinaya düsen il ışığın optik sinirler vasıtasıyla beyne taşınmasına sebep olu. Beyin de analiz edilen nihai sonuç görüntüdür.</p>
<p>Eğer biyokimyasal görmeyi yukarıdaki gibi kısıtlı reaksiyonlarla özetlersek, hücre 11-cis Retinal ve cGMp depolarını tüketirken aynı zamanda sodyum iyonlarını da tüketmektedir. Böylelikle sistemi için gerekli miktarda sinyalin üretimi ve hücrenin gerekmediğinde ilk haline dönmesi sağlanır. Bunu gerçekleştiren birçok mekanizma vardır. Normal olarak karanlıkta, iyon kanalı, sodyum iyonlarına ek olarak kalsiyum iyonlarının da hücre girmesine izin verir. Kalsiyum dışarıya farklı bir protein yardımıyla atılarak hücresel dengeli bir kalsiyum yoğunluğunun oluşması sağlanır. Bununla birlikte, cGMp seviyesindeki düşüşle iyon kanalının kapanması sonucu sodyum iyonlarının seviyesi azalmadığında, kalsiyum iyonlarının yoğunluğu da azalır. cGMp’yi ortadan kaldıran phosohodiesterase enzimi salınımı düşük kalsiyum yoğunluğunda oldukça yavaşlatılır. Buna ek olarak guanylate cyclase adlı proteinde kalsiyum seviyesi düşmeye başladığında cGMP’yi sentezlemeye başlar. Aynı anda, tüm bunlar devam ederken rhodopsin kinase adlı diğer bir enzim kimyasal olarak metorhodopsin II adlı proteini oluşturur. Bu protein fosfat grubunun yerini alır. İşlenmiş rhodopsin çift arrestin proteinince bağlanır, böylece rhodopsinin traduscinle daha fazla etkileşimde bulunmasını önler. Görüldüğü üzere hücre tek bir foton tarafından tetiklenen güçlendirilmiş sinyali sınırlandıracak mekanizmayı içermektedir.</p>
<p>Trans-retinal neticede rhadopsin molekülünden ayrılmalı ve 11-cis-retianal’e çevrilmelidir. Ve tekrar opsin tarafından bağlanarak diğer bir görme eylemi için rhodopsin yeniden üretilir. Trans-retinal i gerçekleştirmek için ilk olarak transretinol adlı iki ek hidrojen atomu taşıyan bir enzimce güçlendirilir. İkinci enzimde molekülü 11-cis-retinal haline getirir. Son olarak üçüncü bir enzim daha önce eklene iki hidrojen atomunu ayırarak, döngünün tamamlanmasını sağlar.</p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong>Hayatı Açıklamak</strong></span></p>
<p>Her ne kadar görme yetisinin biyokimyasal birçok detayı yukarıda anlatılmasa da, bu kısa özet şunu göstermektedir; bu süreçler görmeyi açıklamamızın ne kadar zor olduğunu anlamamızı sağlar. Biyoloji biliminin vardığı ve hedeflediği açıklama seviyesi de budur. Bir görevin anlaşıldığını söyleyebilmek için, o görevle ilgili her basamağın aydınlatılması gerekir. Bu ilgili basamaklar nihai olarak biyolojik süreç içersinde moleküler seviyede oluşur. Böylece görme, sindirim yâda bağışıklık sistemi gibi biyolojik fenomenleri tatmin edici açıklamaların elde edilebilmesi için moleküler açıklamanın da dâhil edilmesi zorunludur. Yoksa hiçbir zaman yeterli bir açıklama oluşturulamaz, görme yetisinin “Kara Kutusu” artık açılmıştır. Bu yetimizin evrimsel açıklaması, tıpkı 19.yüzyılda Darwinin ve bugün maalesef birçok evrim taraftarının yaptığı gibi, gözün sadece anatomik yapıları çağrıştırır fakat biyolojinin bu seviyesinde anatomi oldukça basit ve güvenilmezdir. Tabi fosil kayıtları da öyledir. Aslında fosil kayıtlarının  Darwinci evrim teorisiyle uyumlu olması günlük tecrübelerimizin ve deneyimlerimizin Newton teorisiyle uyumlu olmasının fiziği ilgilendirmesinden önemli değildir. Fosil kayıtları bize, 11-cis-retinal’in rhodopsinle etkileşiminin nasıl olduğu yâda traducin ve phosohodiesteraseden basamak basamak gelişimi hakkında hiçbir şey söylemez. Ne biyo coğrafyanın şablonları ne popülâsyon genetiği nede evrim teorisi ana organlar yada   ( kambriyen devrindeki) tür bolluğunun kendisi için bir açıklama getiremez. Ama Darwinci patikaları ironik bir biçimde çürütebilir.</p>
<p>Darwin 19.yüzyılda “Bir sinirin ışığa nasıl duyarlı olduğu bizi hayatın nasıl oluştuğundan çok daha az ilgilendirmektedir” demiştir. Her iki fenomende biyokimyanın ilgisini çekmektedir. Hayatın oluşumu üzerine yapılan araştırmaların felç olusunun hikâyesi oldukça ilgi çekicidir. Hayatın oluşunu inceleyen çalışma alanının her biri güvenilmez, ciddi olarak eksik ve diğer sunulan bazı modellere göre boy ölçülemeyecek denli tutarsızlık içinde tartışmalı modeller olması, bu evrimsel çalışmaların çözülmek üzere olduğunu söylemek için yeterli olacaktır.(5)</p>
<p>Bu çalışmanın asıl amacı hayatın kökeni araştırmalarını kapsayan benzeri problemleri ve art niyetli gayretleri göstermek, herhangi bir biyokimyasal karmaşık sistemin gerçektende nasıl var olduğunu ortaya koymaktır. Biyokimya bütün organizmanın seviyelerine uygulanan, Darwinci Teoriyle açıklanmayı reddeden bir moleküler dünyanın kapılarını bizlere açmıştır. Ne Darwin’in Kara Kutuları, ne hayatın oluşumu, ne diğer karmaşık biyolojik sistemler o görevle ilgili her basamağın aydınlatılması gerektiren bir şekilde Darwinin teorisince açıklanabilir.</p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong>İndirgenemez Karmaşıklık</strong></span></p>
<p>Türlerin Kökeninde Darwin;</p>
<p>“Eğer her hangi bir karmaşık bir organın, küçük, başarılı ve sayısız değişiklikle oluşamayacağı gösterilirse, teorim kesinlikle geçersiz olacaktır.”demektedir .(6) Darwin’in kriterini karşılayan şey indirgenemez karmaşıklık sistemidir. İndirgenemez karmaşıklıkla söylemek istediğim birçok etkileşimli parçadan oluşan, temel bir görevi yerine getiren yâda katkıda bulunan tek bir sistemdir. Bu tür bir sistem, tedricen, küçük, başarılı öncü değişikliklerle üretilemez. “Çünkü doğal seçilim işleyen bir görevi seçmeye dayanır. Bir indirgenemez karmaşık sistemin, eğer böyle bir şey varsa, doğal seçilim için tam bir bütün olarak çalışır halde aniden oluşması gereklidir” (7).</p>
<p>Evrensel olarak, Darwinin ön gördüğü tedrici gelişimle böyle ani bir gelişim sıçramasının oluşması arasında uzlaştırılamaz bir boşluk olduğu itiraf edilmiştir. Bu noktada, her ne kadar “indirgenemez karmaşıklık” sadece bir terimse de, asıl gücü kendi tanımlamasından gelmektedir. Artık şunu istemek zorundayız, eğer herhangi bir canlı şey indirgenemez karmaşıklığı içinde barındırıyorsa, o halde bu şeyler indirgenemez karmaşık biyolojik sistemlerdir.</p>
<p>Fare kapanları evimize gelen davetsiz misafirlerle mücadelede kullanılır, birkaç parçadan oluşurlar. Bunlar(1)tahta bir platform,(2)esas görevi farenin isini bitirmek olan metal çekiç,(3)platform üzerinde, kurulunca çekice gerilme kuvveti veren tel yay,(4)üzerine basınç uygulandığında yayı serbest bırakan tutma kolu,(5)tutma koluna bağlı olan ve çekici kaldırarak tuzağın islemesini sağlayan metal boru. Eğer fare kapanının bileşenlerinden (taban, çekiç, yay, tutma kolu, metal boru)herhangi birisi sistemden çıkarılırsa, tuzak görevini yapamaz. Diğer bir değişle, küçük basit fare kapanı üzerinde kendini oluşturan tüm ayrı parçalar sistemli bir şekilde birleştirilmez ise, bu sistemin fare yakalamak için hiçbir yetisi olamayacaktır. Çünkü fare kapanı, birçok parçanın bilinçli birleşimiyle oluşması gereklidir, yani indirgenemez karmaşıklıktadır. Sonuç olarak bu sistemler her yerde vardır.<br />
<span style="color:#ff6600;"><strong>Moleküler Makineler</strong></span></p>
<p>Şimdi şunu ele alalım, herhangi bir biyolojik sistem indirgenemez karmaşıklıkta mıdır? Evet, gözüken birçoğunun indirgenemez karmaşıklık da olduğudur. Daha önce proteinleri inceledik. Birçok biyolojik yapıda proteinler daha büyük moleküler makinelerin basit yapılarıdır.Tıpkı televizyon gibi, kablolar, metal mandallar, vidalar bir televizyonu oluşturması gibi, birçok protein gerçekten tüm bileşenlerin bir arada isler bulunduğunda sadece görev yapan yapıların parçalarıdır. Buna güzel bir örnek ciliumdur.</p>
<p>Cilialar bitki hücreleri ve birçok hayvanın yüzeyinde bulunan, sıvının hücre yüzeyinde taşınmasına yâda teli hücrelerin sıvı yoluyla itilmesinde görevli saç benzerin organ ellerdir. İnsanda, örneğin nefes alma borusu boyunca uzanan epithelial hücrelerin her birin de ortalama 200 cilia eşgüdümlü olarak mukusu gırtlağa doğru, mikropları elemesi için şiddetli bir şekilde itmektedir. Bir cilium fiber kablolar yumağını oluşturan ve adına axomene denen yapılardan oluşur. Bir axomene, iki merkezi tekli microtüb’ün çevrelediği 9 çiftli mikrotübler dizinini içerir. Her dış çift 13 filamentli(ince tel) (subfiberA) dizini,10 filamentli (subfiber B) birleşimi ile kaynaşır. Mikrotüblerin filamentleri alpha ve beta tubulin adı verilen iki proteince oluşturulur. Bir axomene oluşturan 11 mikrotüb, üç farklı birleştirici tarafından tutulur. Alt teller (subfibers) merkezi mikrotüblerle merkezden çıkan tellerce birleştirilir.(radyal spokes);bitişik dış çiftler nexin adlı yüksek esnekliğe sahip proteince oluşturulan bağlar tarafından merkezi birleştirici bir köprü tarafından bağlanır. Son olarak her alt filament(subfiber A),iç ve dış el adlı dyenin içeren iki el meydana getirir.<br />
Fakat cilium nasıl çalışır? Deneyler şunu göstermektedir ki ciliar hareket bir mikrotüb üzerindeki kolların kimyasal “güçle” yürümesi yani bu mikrotübün komşu alt filamenttin (subfiber B)ikinci mikrotübüne bağlanarak, bu şekilde iki mikrotübün birbirlerinin berisine kayması sonucunda oluşur. Bununla beraber, bütün bir cilium içersinde, mikrotüblerin arasındaki çapraz bağlar, küçük bir mesafe dışında, birbirlerini sürgülemesini önler. Bu çapraz bağlar, bundan dolayı dyenin ‘in neden olduğu sürgülü kayma hareketini tam olarak bir axomene (bükme) hareketine dönüştürür.</p>
<p>Şimdi, arkamıza bir yaslanalım, cilium çalışmasını ve bunun ne demek olduğunu bir gözden geçirelim. Cilia en az yarım düzine proteinden oluşur; alpha-tubilin, betatubilin, dyenin, nexin, spokes protein ve bir merkezi köprü proteini. Bunlar bir görevi yani ciliar hareketi yerine getirmek için bir aradadır ve tüm bu proteinlerin her biri ciliar hareketin işlemesi için vazgeçilmezdir. Eğer tubulinler eksik olsa, sürülü kayma hareketi filamentler için olmayacaktı, eğer dyenin olmasaydı, cilium katı ve hareketsiz kalacaktı, eğer nexin olmasaydı diğer birleştirme proteinleri, axomene, filamentler kayarken aniden bütünden kopardı. Cilium’um içinde gördüğümüz sadece komplekslik değil moleküler düzeyde indirgenemez karmaşıklıktır. Hatırlarsanız “indirgenemez karmaşıklıkla’’ söylemek istediğimiz birçok farklı birleşenden oluşarak bir bütünün islemesini sağlayan bir organın yapısıdır. Benim fare kapanım bir platforma, çekice, yay, kaldırma koluna ve tuzağa sahiptir. Hepsi aynı anda birlikte bir görevin yerine getirilmesi için çalışmaktadır. Benzer olarak, cilium oluşturduğu üzere kayma filamentlerin, birleştirme proteinlerin ve motor proteinlerin işlevin sürmesi için bir arada olması gereklidir. Birleşenlerden bir tanesinin bile eksik olması, aleti işlemez hale getirmektedir.</p>
<p>Cilianın birleşenleri tek moleküllerden oluşur. Bunun anlamı, artık cilium içinde başka kara kutular aramanın gereksiz olduğudur, ciliumun karmaşıklığı nihaidir, temeldir. Bilim adamları, hücrenin karmaşıklığını öğrenmeye başladıklarında, bunun okyanus çamurunda ufak değişikliklerle rasgele hayatı oluşturduğunu düşünmenin ne kadar ahmakça olduğunun farkına vardılar. Böylece bizde karmaşık cilium yapısının azar azar giderek artan basamaklarla oluşamayacağının farkındayız. Fakat ciliumun indirgenemez karmaşıklığın anlaşıldığından dolayı, ciliumun işleyen bir önceki evrimsel modeli bulunamayacaktır, böylece bir önceki bir nesle sahip olamayan cilium doğal seçilim mekanizmalarınca oluşturulamaz. Çünkü doğal seçilim adı üzerinde seçmek üzere işleyen bir yapının gelecek nesilde nüfusunu sürdürebilmesi için seçilebilmesine dayanır. Doğal seçilim çalışan bir yapı bulunmadığında hiçbir şey ifade edemez. Daha da açık olursak, eğer cilium doğal seçilimle oluşturulamayacak bir yapıysa,  cilium tasarlanmıştır.</p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong>“Moleküler Evrim” Çalışması</strong></span></p>
<p>İndirgenemez karmaşıklığın moleküler seviyede sayısız örneğinden, mesela protein taşınması, kan yapımı, kapalı dolanımdı D.N.A yapısı, elektron taşınması, bacterium flagell),hücrenin hayatını uzatan telomeres yapıları, fotosentez, kopyalama sistemi ve daha birçokları&#8230;</p>
<p>İndirgenemez karmaşıklığın örnekleri biyokimya ders kitaplarının hepsinde bulunabilir. Fakat bu yapıların hiçbiri Darwinci evrim sürecince açıklanamaz. Peki,  geçen kırk yılda bu fenomeni bilim dünyası nasıl kabul etmişti?</p>
<p>Buna verilebilecek güzel bir cevap Moleküler Evrim Gazetesindedir. JME (Journal of Molecular Evolution). Bu gazetenin temel amacı, Darwinci evrimin moleküler düzeyde nasıl oluştuğunu araştırmaktır. Gazetenin yüksek bir bilim standardı ve bu alanda çok saygın bir yeri vardır. JME’nin bu yazı yazıldığında (1997) yayınladığı son 11 makalede, D.N.A ve protein diziliminin analizleriyle alakalıdır. Makalenin hiçbirinde biyo moleküler yapıların karmaşıklığın gelişimindeki ara formların detaylı modellerine rastlanmamıştır. (doğal olarak).Son on yıl içersinde JME 886 kez yayımlandı. Bunlardan 95’i hayatın oluşumu için zorunlu olduğu düşünülen moleküllerin kimyasal sentezleriyle, 44’ü dizilim analizlerini geliştirmek için ortaya konan matematiksel modellerle, 20’si var olan yapıların evrimsel gönderimleriyle, 719’u polinükloitid dizinlerin yâda protein analizleri ile ilgiliydi. Maalesef karmaşık biyo-moleküler yapıların gelişiminde ara formların detaylı analizleri için hiçbir makale yayımlanmadı. Bu JME’nin bir acayipliği değildir. Bu tür ara formların biyo moleküler yapılardaki durumunu inceleyen herhangi bir makale (makale yayınladığına değin) ne Ulusal Bilim Akademisi, (Natural Academy Of Science) ne Nature nede Science gibi bilim dergilerinde yâda benim bildiğim başka bir yayında yayımlandı.</p>
<p>Moleküler evrim literatüründe dizilim karşılaştırmaları yoğun şekilde yer alır. Fakat dizilim karşılaştırmaları karmaşık biyo kimyasal sistemlerin oluşumunda tıpkı Darwinin basit göz yapılarıyla karmaşık yapıları karşılaştırıp gözün nasıl çalıştığını anlaması gibi herhangi bir rol oynamaz. Bundan dolayı, bilim bu alanda dilsiz gibidir. Bunun anlamı bizim karmaşık biyo kimyasal sistemler tasarlanmış çıkarımını yaptığımızda, bizler ne bir deneysel sonucu yadsımakta nede başka bir teorik çalışmanın açıklamasıyla çelişmekteyiz. Hiçbir deneyin sorgulanmasına da gerek yoktur. Sadece tüm deneylerin tıpkı Newton’un evreninin, maddenin ikiliğinin parçacık boyutunda ortaya çıkarıldığında yeniden yorumlanması gibi tekrar gözden geçirilmeye ihtiyacı vardır.</p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p>Sıkça söylendiği üzere bilim fizikötesine gönderimde bulunmaktan kaçınmak zorundadır. Fakat bu hem kötü bir mantık hem de kötü bir bilim anlayışı gibi geliyor. Bilim keyfi kuralların, hangi açıklamanın yapılması gerektiğine karar vermede kullanılan bir oyun mekanizması değildir. Bunun yerine, fiziksel gerçeklikle ilgili olarak ilgili doğru tanımlamaları yapma çabasıdır. Sadece 60 yıl önce, evrenin genişlemesi gözlemlendi. Bu gerçek doğal olarak başka bir olayı da önermekteydi-uzak bir geçmişte evrenin oldukça küçük bir yapıdan genişlemeye başlamıştı.</p>
<p>Birçokları için bu çıkarım, fizikötesi olayı çağrıştıran yani yaratılısı, evrenin başlangıcı olduğunu gösteren tınılar içermekteydi. Fizikçi A.S Eddiggtton böyle bir betimlemeye karşı duyduğu tiksintiyi bir konuşmasında şöyle dile getirmiştir (8) :</p>
<p>‘‘ Felsefi olarak, doğanın şu anki düzeninin bir patlamayla olduğu düşüncesi bana tiksindirici gelmektedir. Çok uzak bir zaman dilimindeki bu dolambaçlı oluşum yani Tanrı ve onun dünyası arasında gerçek bir ilişki olduğu kanısı, zihin için doyurucu bir kanıt değildir.’’</p>
<p>Nitekim, Büyük Patlama hipotezi bilimce kucaklanmış ve geçen yıllarda evrenin açıklanmasındaki en verimli paradigma olduğunu kanıtlamıştır. Buradaki esas nokta fiziğin, bazılarının düşündüğü modelin dini açılımlara yardım etmesine ve olanak tanımasına karşın, bilgiyi kendisini yönlendirdiği biçimde takip etmesidir. Günümüzde, moleküler biyolojinin müthiş derecede karmaşık moleküler sistemleri açığa çıkarmasıyla ki bu sistemler kendilerinin nasıl oluştuğu sorusunun açıklanması denemelerinin bile cesaretini kıracak kadar mükemmeldir. Öyleyse, bizde biyolog bilim adamları olarak fizik biliminden bir ders almalıyız. Tasarımın kendisi doğal olarak bilgiden kaynaklanır, bundan kaçınmamamız gereklidir. Aksine bu bilgiyle kucaklaşmalı ve onun üzerine yeni açılımlar koymalıyız.</p>
<p>Sonuç olarak şunu fark etmek çok mühimdir. Bizler bilgimiz dâhilinde olanlardan tasarım çıkarımını yapmaktayız. Bizler tasarım çıkarımını kara kutuları açıklamak için değil, aksine açık kutuları izah etmede kullanıyoruz. Otomobili gören ilkel kültürden bir arabanın altında bir antilobun saklanarak ona bu hızı verdiğini düşünebilir, fakat otomobilin kaputunu açıp motoru gördüğünde birden bunun bir tasarım olduğunu kavrar. Aynı şekilde moleküler biyolojide hücreyi açmış ve içersinde neler meydana geldiğini görmüştür, hücre tasarlanmıştır. Doğal seçilim 19.yüzyıl insanları için bir soktu, bilimin yaptığı gözlemler, biyolojik dünyanın birçok konusunun doğal seçilimin düzenli ilkelerine dayandırmaktaydı. 20.yüzyılda bilimin yaptığı gözlemlerden elde edilen gerçekler bizim için soktur. Hayatın temel mekanizmaları doğal seçilime atfedilemez. Bu yüzden bu mekanizmalar tasarlanmıştır</p>
<p>Ama bizler bu şoktan kurtulmalı ve elimizden gelenin en iyisini yaparak katkıda bulunmaya devam etmeliyiz. Yönlendirilmemiş Evrim Teorisi çoktan ölmüştür, fakat bilimin çalışmaları sürmektedir.</p>
<p>Bu çalışma ilk olarak Cambridge Üniversitesi C.S Lewis Vâkıfının 1994 yılındaki toplantısında sunulmuştur.</p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong>Kaynakça</strong></span></p>
<p>Michael J. BEHE</p>
<p>Orijinal metni:<span style="color:#ff6600;"><strong> http://www.arn.org/docs/behe/mb_mm92496.htm</strong></span> bulabilirsiniz.</p>
<p>1.Darwin, Charles (1872)Türlerin Kökeni 6.Basım(1998)sayfa 151,New York Üniversitesi<br />
Yayınları.<br />
2.Farley, John(1979) Operinden Dekarta Kendilerinden Var Olan Nesiller Tartışması,2.Basım sayfa 73 Johns Hopkins Üniversitesi Yayınları, New York<br />
3.Mayr. Ernst(1991)Bir Uzun Tartışma, Sayfa 146,Harward Üniversitesi Yayınları, Cambridge<br />
4.Devlin, Thomas M.(1192)Biyokimyanın Kitabı.sayfa938954,WileyLiss, New York<br />
5.Washington üniversitesi Retorikçisi John Angus Campell “Büyük ve gösterişli fikirler pozitivizm gibi asla gerçekten ölmez. Düşünen insanlar zaman içinde bunları terk eder ve hatta bunları kendi aralarında alay konusu yaparlar, fakat ikna edici yararlı kısımları bilgisizleri korkutmak için daima kullanırlar.”Bilim Retoriği ve Komik Bir Gösteri;<br />
Darwinin Kökenindeki Ahlak ve Epistemoloji” Rhetoric Society Quaterly24,sayfa2750(1994).</p>
<p>Bu kitapta ki eleştiri bilimsel dünyanın hayatın oluşumu ile ilgili takındığı tavra göndermede bulunmakla kalmıyor, Ortodoks bilimin(Evrimi tartışılmayacak denli kesin bir doğru olarak gören skolâstik dogmacı bilim adamları)izlediği yöntemin ne olduğunu açıkça dile getiriyor.</p>
<p>6.Darwin, sayfa 154<br />
7.Voet, D&#38; Voet, J.G.(1990)Biyokimya,sayfa11332139,John Wiley&#38;Sons, New York<br />
8.Stanley L.(1990)Kozmos ve Yaratıcı, sayfa 56,Gateaway Yayınları, Chicago.</p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong>http://www.arn.org/behe/mb_articles.htm</strong></span></p>
<p>diğer tüm makalelerini bulabilirsiniz. Michael J.BEHE-1974’te Kimya dalında Drexel Üniversitesinde bilim adamı unvanı aldı.1978’de Pennsylvania Üniversitesinde Biyokimya dalında Master yaparak, doktora sonrası çalışmalarını New York Üniversitesi Queens Collage’da Kimya dalında yardımcı Profesör olarak sürdürdü, 1985’de Lehigh Üniversitesine Biyolojik Bilimler Bölümü sorumlu  Profesörü olarak çalışmalarına devam etti.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[İndirgenemez Karmaşıklık ve Darwinci Patikalar ]]></title>
<link>http://akillitasarim.wordpress.com/2007/08/30/indirgenemez-karmasikli-ve-darwinci-patikalar/</link>
<pubDate>Thu, 30 Aug 2007 20:15:10 +0000</pubDate>
<dc:creator>Mustafa Ajlan ABUDAK</dc:creator>
<guid>http://akillitasarim.wordpress.com/2007/08/30/indirgenemez-karmasikli-ve-darwinci-patikalar/</guid>
<description><![CDATA[R.H Thornhill ve D.W Ussery’nin Akıllı Tasarım teorisine karşı ileri sürdüğü patikalar Turuncu ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img class="alignright" style="float:right;" src="http://www.dezeen.com/wp-content/uploads/2007/02/cosmic-burst-mac.jpg" alt="" width="250" height="250" /><strong><span style="color:#ff6600;">R.H Thornhill ve D.W Ussery’nin</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff6600;">Akıllı Tasarım teorisine karşı ileri sürdüğü patikalar</span></strong></p>
<p><span style="color:#ff6600;">Turuncu &#8221; </span> parantez <span style="color:#ff6600;">&#8221;</span> içersindeki yerler Sayın Da Vinci&#8217;nin uyarısıyla yeniden ele alınmış ve düzeltilmiştir.Kendisine çok  teşekkür ediyorum.</p>
<p><a href="http://www.thedesignmatrix.com/content/" target="_blank"><span style="color:#ff6600;">Mike Gene</span></a></p>
<p>Fikir artık resmileşmiştir. Behe’nin indirgenemez karmaşıklık (İK) fikri bilimsel literatürde kendine bir yer edinmiştir. İronik olarak bu süreç, indirgenemez karmaşıklığın teolojik olmayan mekanizmasının formüle etmek üzere R.H Tornhill ve D.W Ussery tarafından yazılan iki kısımlı eleştirisel makale “Darwinci Evrimin Olası Sınıflandırma Yolları” ile başladı.</p>
<p>Her şeyden önce, bu makale Behe’nin bilime gerçek bir katkıda bulunduğunu göstermektedir. Thornhill ve Ussery (T&#38;U) yazdığı gibi:</p>
<p>“Bununla birlikte, işlevsel olarak birbirinden ayrılamaz parçalardan oluşan indirgenemez karmaşıklıktaki yapıların Darwinci Evrim tarafından oluşturulabilmesi ile ilgili daha çok teorik sorunun, eğer böyle bir şey olmuşsa, derinlemesine incelenmediğini görmekteyiz.‘‘ Bunu yapmamızı yani incelememizi önleyen nedenlerden biride, böyle bir sınıflandırmayı yapabilmek için elimizde &#8221;<span style="color:#ff6600;">olası yolların sınıflandırmasının yokluğu</span>&#8221;dur.  <span style="color:#ff6600;">&#8221;Aşağıda</span> <span style="color:#ff6600;">önerilen bir sınıflandırma sunulmaktadır &#8221;.-Burda aşağıdan kasıt T&#38;U metnidir&#8230; </span></p>
<p>Her ne kadar birileri bunu tartışsa da, bu söylenenler Behe’nin tezinde ortaya koyduğu indirgenemez karmaşıklıktaki yapıların oluşumu üzerine bilimin herhangi bir açıklama getirmekten yoksun olduğunun, en temel kabullenmelerden biri olarak görülebilir. Bununla birlikte, şurası açıktır ki, Behe’nin kuşkuculuğu bu tip bilim adamlarını daha önce varılmayan bir sınıflandırmayı geliştirmek için dolaylı itici bir güç olarak görev yapmıştır. Böylece, Behe bu tip bir sınıflandırmanın oluşturulması için uyarıcı etki olmuştur.(T&#38;U) daha sonra, terimleri tanımlamışlar fakat garip olarak, Behe’nin kullandığı (İndirgenemez Karmaşıklık-İK) tanımını kullanmamışlardır. Tanımlar şunları içerir:”Bilinçli bir etken yâda etmenlerin müdahalesi olmadan oluşan”.Bir kere daha, bilimin apriori kibrinin nasıl bir teolojik nedeni hariç bırakmak için çalıştığını görmekteyiz.(Bize bir kez daha hatırlatılmaktadır ki bilim teoloji ve teolojik olmayan arasındaki soruna eğilmede bir otorite değildir.T&#38;U daha sonra, Darwinci evrim için 4 olası yolu ortaya koymaktalar:</p>
<p><!--more--></p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong>1.Sıralı ve Doğrusal Darwinci Evrim</strong></span></p>
<p>Bunun anlamı, değişim oldukça uzun bir zaman ekseninde oluşmaktadır. Burada tekrar sonrada yazarlarından not düşerek ortaya koydukları gibi Behe’nin katkısını görmekteyiz.”Her ne kadar sıralı doğrusal evrim mekanizması karmaşık yapılar oluşturabilmekteyse de, bu süreç indirgenemez karmaşık yapılar oluşturamaz”. Böylece, indirgenemez karmaşıklık, kesin evrimsel yolların bunu gerçekleştirmesinin olanaksızlığını görebilmemizde bizlere yardımcı olmaktadır. Bu sıralı doğrusal evrimin en belirgin, ikna edici rast gele mutasyon ve doğal seçilim örneklerinin içersinde de çok belirgindir. Darwin ispinozların geleneksel örnekleri(ve onların gagaları) , zürafanın boynu, fil hortumu, kararan güve kanatları gibi sıralı doğrusal Darwinci Evrimin tüm örneklerinde görülebilmektedir. Bu yüzden burada anlatılmak istenen, bu tip bir evirilmenin kanıtı olarak indirgenemez karmaşık yapıların “Kör saatçi mekanizması” tarafından evriltebileceğine kanıt gösterilemeyeceğidir.</p>
<p><strong><span style="color:#ff6600;"><br />
2.Mekanizma; Paralel ve Doğrusal Darwinci Evrim</span></strong><span style="color:#ff6600;"><br />
</span></p>
<p>Bunun anlamı, birden çok parçada yaklaşık olarak eşzamanlı meydana gelen değişmelerdir, böylece diğer parçalardaki değişiklikler her zaman toplam değişikliğin her hangi bir parçada belirgin hale gelmesinden önce oluştuğudur.</p>
<p>T&#38;U bazı örneklerde vurguladıkları üzere;</p>
<p>“Birçok karmaşık üst moleküler biyolojik yapıların Darwinci evrim tarafından bu tip bir geçerliği vardır, örneklersek yarasa ekolasyonu, örümceklerin ağ yapılandırması, bal arılarının dansları ve orkidelerin böcek yakalaması(Dawkins 1986,1995)bu tip gelişmelerden sayılır. Bazı karmaşık (fakat indirgenemez karmaşık değil) moleküler sistemler örneğin globin proteini gibi(Ptitsyn 1999,Satoh 1999) bu yolla evrilmisş olabilirler.” Fakat aynı zamanda şunu da yazarlar:</p>
<p>“Paralel doğrusal Darwinci Evrim indirgenemez karmaşık yapılar oluşturabilir, fakat işlevsel olarak ayrılamaz parçalardan oluşan indirgenemez karmaşık yapılar oluşturamaz ve bu Behe’nin teşhisinden çıkarılan kesin sonuçtur.”</p>
<p>Böylece bir kez daha görüyoruz ki, indirgenemez karmaşık moleküler makineler ile ilgili kafa yorduğumuzda (ki bunlar işlevsel olarak ayrılamaz parçalardır.)Darwinci evrimin çeşitli açıklamalarının ve özellikle Dawkin’sin açıklamalarının konu ile alakasız olduğu açıkça ortadadır. Behe’nin indirgenemez karmaşıklığın Kör Saatçi gibi bir mekanizmaca evirildiğine dair en ufak bir kanıt bile yoktur.</p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong>3.Farklı bir işlevden uyum sağlayan işleve geçiş mekanizması</strong></span></p>
<p>İronik olarak, bu yoldaki temel sorun bir başka Behe eleştirisinde vurgulanmıştır. H.Ellen Orr’un Boston Review da kaleme aldığı eleştirisinde söyle demektedir:</p>
<p>İlk olarak bazı kimyasal yolların tüm gerekli parçalarının mutasyon yoluyla &#8216;<span style="color:#ff6600;">&#8216;aynı anda</span>&#8221; oluştuğunu düşünmek hiçbir yayar sağlamaz. Her ne kadar bu “çözüm” bizi işleyen bir sistemin bir anda oluştuğu fikrine götürse de, yukarıdaki gibi bir mutasyonu, çok ümitsiz ve olasılık dışı bir fikir olarak hiçbir Darwincinin ciddiye alacağını düşünmüyorum. Behe’nin doğru olarak belirdiği gibi, biz Darwincilerbir &#8221;<span style="color:#ff6600;">Problemin yerine mucize koyarak&#8221; </span>bir şey kazanamayız.  İkinci olarak, indirgenemez karmaşık yapıların bazı parçalarını adım adım başka bir amaç için evirildiğine ve sonra yepyeni bir işlev kazanarak çalıştığı düşünülebilir. Fakat bu olası değildir. Böyle bir şey arabanızın transmisyonunun yarısının birdenbire hava yastığı bölümüne yarım etmesini ummaya benzer. Bu tip değişiklik çok çok seyrek olur fakat kesin olarak bunlar önümüzdeki indirgenemez karmaşıklığa genel bir çözüm getiremez. Bu yan-seçenekli değişimin neden olasılık dışı olduğunu daha iyi kavramak için Behe’nin indirgenemez karmaşıklığa dönelim.</p>
<p>Behe;</p>
<p>İndirgenemez karmaşıklıkla kastettiğim birçok tam uyumlu parçadan oluşan tek bir sistemin-ki bu etkileşimli parçalardan her biri temel bir göreve katkı yapar-içersinden herhangi bir parçanın çıkarılmasıyla sistemin kesin olarak işlevinin durmasıdır.</p>
<p>Bir indirgenemez karmaşık sistem tam uyumlu parçalardan yapılandırıldığından beri, bir parçanın başka bir işlevi yerine getirmek üzere yapılandırılması ve bunun İK sistemler oluşturabilmesi olasılık dışıdır. Aslında, Behe bu çözümü yazarak çok daha önceden haber verir:</p>
<p>Eğer ki, bir sistem indirgenemez karmaşıklıkta ise ve böylece doğrudan oluşturulamayacak denli farklı kademeler içermekteyse. Burada,  kimse dolambaçlı, doğrusal olmayan bir olasılığı açıkça savunamaz. Etkileşimli sistemlerin karmaşıklığı artıkça, böyle bir &#8221;<span style="color:#ff6600;">olasılığı reddedemeyiz, yok sayamayız.&#8221;</span></p>
<p>Bu noktayı resmetmek için, Kamçılı hayvanı ele alalım (Bacterial Flagellum) belkide Akıllı Tasarımın en iyi bilinen örneği, işlevsel olarak bir kamçılı hayvanın yaklaşık olarak 30 tane gen ürününe (parçaya)ihtiyaç duyar. Peki, başka bir işlev kazanma hipotezi neyi bildirmektedir bize? Kamçılı hayvanın oluşmasından önce, bu 30 gen ürünü (ve bunların çiftleri) hep birlikte başka şeyler yerine getirmek için var olmuşlardır. Daha sonra, nasıl olduysa bir kamçılı oluşturmak için şansın yardımıyla gene hep birlikte birleştiler. Ve bundan da sonra, diğer gen ürünlerinin asıl işlevleri de kayboldu. Bu size indirgenemez karmaşıklık için genel bir çözüm gibi mi geliyor</p>
<p>Burada Darwin’in dehası bu tasarım yapılarını alt etmek için &#8221;<span style="color:#ff6600;">şansın rolünü minimize etmektedir</span>.&#8221; Fakat bir kez daha bu yan-seçenek açıklamasına dönelim, burada şans bu yapıların oluşumundaki ana etmen olarak kendini gösterir. Bu öyle bir şans tır ki 30 kadar gen ürününün başka işlevlerden bir anda birleşmesine ve birleşirken de önceki işlevlerini yitirerek yenilerine dönüşmelerini sağlamıştır. Böylece, bu yan-seçenek açıklaması da aynen sansı moleküler makinelerde apaçık gözlemlenen tasarımı oluşturan etken olarak kullanmaktadır. Ne yazık ki bu Darwinciliğin popüler olduğu günlerde bile inandırıcı değildi, bugünde inandırıcı olmaktan çok uzaktır.</p>
<p>Bu problemin basit bir başka şekilde anlatılması için,5 yâda 6 tane alt sistem düşleyin, her birinde 6 yâda 5 gen ürününden oluşsun ve hepsi farklı işlevler yürütsün. Böylece tek düşlememiz gereken 5 yâda 6 alt sistemin tam olarak eşleşmiş bir bütünü oluşturacak şekilde bir araya gelerek yeni bir işlev oluşturmasıdır. Fakat bunun Orr’un Eleştirisindeki gibi bir katkıdan daha fazlasını yapabileceğini düşünmüyorum. Daha kötüsü, şimdi bu durumda, bir &#8221;<span style="color:#ff6600;">Teleologist</span>&#8221; indirgenemez karmaşıklıkla 5 yâda 6 sistemin oluşumunu ve daha sonra bunların niçin kaybolduğunu açıklamak zorundadır.</p>
<p>Tekrar T&#38;U ‘nun makalesine döndüğümüzde, Bu problemin yazarların verdiği ve bizlere indirgenemez sistemlerin nasıl bu yolla oluştuğu hakkında bir fikir vermeyen listenin adaptasyon örneklerinde de açık olarak meydana çıkar. İlk örnekleri, pullardan tüylere geçiştir. Fakat buda Behe’nin kitabının 40–41 sayfalarında değindiği tüm konuyu görmezden gelerek indirgenemez sitemin oluşumu için açık bir örnek olmamaktadır. Burada ki etmen, çeşitli proteinlerin aynı yerleri paylaşabilmeleri başka bir işleve geçişi gerçekten desteklemiyor oluşudur. Burada bir tasarımcının bizleri her parçanın ve sistemin her kısmının gerçekten eşsiz olduğuna ikna etmesini  düşünmemek için bir nedenimiz yoktur. Örneğin, çim biçme makinesi ve otomobilin her ikisinde de bujilere sahip olması bir motorun diğerine zamanla bir işlevi rast gele değişiklikler ve seçilimle kazanarak dönüşmesine örnek teşkil edemez.</p>
<p>Fikrimce, bir işlevden başka bir işleve dönüşme açıklamasına en açık iki örnek şunlardır:</p>
<p>1. Antartika da ki notothenioid balıklarının kanlarındaki antifriz glycoprotein, onların buz denizlerinde hayat da kalmasını sağlar ve işlevsel olarak ilgisi olmayan bir pankreatik trypsinogen-benzeri protease‘dan evirildiği kabul edilir. Kimerik genleri üzerine yapılan en son kesifler (ki bunlar hem protease ve hem antifriz glycoprotein in kod açılımının yaparlar.) bu teoriyi büyük oranda destekler.</p>
<p>2. Crystallinsler (göz lenslerinde ki ışık kırıcı işleve sahip proteinler) göze ait olmayan dokulardaki stres-önleyici proteinlerle benzemektedirler ve çok yakın olarak ilişkilidirler. (Drosophila a-crystallinsler ve ufak ısı-şok proteinleri homologdurlar.)Fakat bu iki duruma da dikkat ederseniz, bu proteinler bir indirgenemez karmaşık sistemin içinde tam bir bütünleşik parçalar olarak işlev görmemektedirler. Bundan ötürü, bazen bir protein birçok eşle etkileşimde olmaya zorlandığından dolayı farklı bir işlev kazanabilir ve indirgenemez karmaşıklıkla bir yapının bu yolla oluşturulabilmesi mümkün değildir.</p>
<p>Farklı bir işlevden uyum sağlayan işleve geçiş ağırlıklı olarak saf şansa dayandığından beri indirgenemez karmaşıklığa genel bir açıklama ve çözüm olmaktan çok uzaktır. Behe’nin gösterdiği gibi, sistem ne kadar karmaşık ise, bu yolun indirgenemez yapı oluşturması o kadar imkânsızdır.</p>
<p>Ama burada uyum sağlamanın açıklanışı ile ilgili başka bir problem vardır. Bunu göstermek üzere 3 parçalı bir chaperone makinesi kullanalım. Bu makine kısmen çözülmemiş durumlarında proteinleri hücre içersinde bir araya toplanmalarını önleme için birbirine kenetleyen protein kompleksidir. Her üç parça farklı görevleri yerine getirir. Dnak proteini diğer proteinleri bağlamak için kıskaç görevini yapar. Dnaj proteini kıskacı yükleyen proteinin adıdır. GrpE kıskacın yükünü indiren proteindir.(mekanizma çok daha karmaşıktır ve ATP hydrolysis ile koordineli hareketleri içeren bir yapıya sahiptir. Ama burada ki tanımlama yeterli olacaktır.)</p>
<p>Uyum sağlama yani adaptasyon açıklamasının öngördüğü şey, indirgenemez karmaşık parçalarına yönelik kalıtsal esnekliktir ve bu öngörünün belirttiği şey, permutasyondur. Buda, indirgenemez karmaşık sistemlerin çok değişkenlik sergilemesi gerektirdiğidir. Görmemiz gereken Dnak ile bazı bakteriler ve diğer iki chaperone parçasıdır.(Dnaj ve GrpE değil) diğerlerine de Dnaj ve diğer iki proteinle(Dnak ne GrpE değil) görmeliyiz. Hatta GprE’li bazı bakterilerde görmemiz gereklidir(Dnak ve GrpEle değil)fakat bunu yapamayız. Örnek olarak, bakteride oluşan bir mutasyonun Dnaj etkisiz bıraktığının farz edin. İndirgenemez karmaşıklık bunun ölümcül olduğunu öngörecekti ve seçilim organizmayı gen havuzunda değişiklikler yapmasını önleyecekti. Ama farklı bir işlevden uyum sağlayan işleve geçiş ortaksa, mutasyon ölümcül olmaya ihtiyaç duymayacak ve yeni bir chaperone makinesi protein çevresinde son parçanın değiş tokuşu ile evirilecekti. Eubakteriye baktığımızda, üç chaperone parçası evrenseldir. Bu yapılar gm+ ve gm bakterilerinde, thermophilerde (Thermotoga ve Aquifex Deinoccus, Campylobacter, Cynobactreia, Neisserio ve hatta Mycoplasma ) de bulunmaktadır.</p>
<p>Tekrar olarak, bu durumda ortaya konduğu üzere chaperone makinesinin indirgenemez karmaşık olduğunu ve diğer proteinlerin farklı bir işlevden uyum sağlayan işleve geçiş yoluyla değiştirilemeyeceğini göstermektedir. Bu teori için son bir problem Behe’nin fikrindeki diğer bir maddeyi görmezden gelmesidir. (sayfa 43–45):</p>
<p>“Bir sistemin indirgenemez karmaşıklıkta ve böylece işlevsel herhangi bir öncüle sahip olmamasının sonucunu tam bir şekilde görmek için, bizlerin fiziksel öncül ile kavramsal öncülü birbirinden ayırmamız gereklidir. Darwinci evrim fiziksel bir öncül gerektirmektedir.”</p>
<p>Böylece, Darwinci evrim bir tarih tanımı olmalıdır. Bu yüzden, Darwinci evrim gerçek hayattaki proteinleri gerçek görevleriyle yeni bir gerçek işlevi yerine getirmek üzere biriktirmek ve bunu yan-işlev mekanizması içinde yapmak zorundadır. Darwinciler bunu atlamak eğilimindedirler ve evrimin kavramsal krallığı içinde kalmayı yeğlerler. Çünkü burada ki proteinleri bir şekilde diğer göreve uyum sağlamış olarak biriken bilinmeyen görevleriyle düşlenir. Burası birçok Darwinci için her şeyin bittiği yerin ta kendisidir. Fakat Behe ‘nin değindiği gibi, bizlerin fiziksel öncüllere ihtiyacımız vardır ve bunun anlamı fiziksel öncüllerinin kendileri olmasa bile kanıtlarına ihtiyacımız var demektir.</p>
<p>Bu sonuçla farklı bir işlevden uyum sağlayan işleve geçiş gerçek bir bilimsel kanıt tarafından desteklenmedikçe, indirgenemez karmaşıklığı açıklamada başarısız olacaktır. Özetle, uyum sağlama kesinlikle bir çözüm olamaz. Buna ek olarak, eğer permutasyonların kanıtının bütün bir indirgenemez karmaşık sistemin içinden çıktığını göremez isek, bu açıklamayı ciddiye almamamız için iyi bir nedenimiz var demektir. Öyleyse şimdi dikkatimizi kalan tek Darwinci yola çevirelim.</p>
<p><span style="color:#ff6600;"><strong>4.İşlevsel &#8221;  fazlalığın&#8221; elenmesi</strong></span></p>
<p>Bu yolla ile ilgili ilginç olan şey kendi yaklaşımının açıklanmasında klasik Darwinci açıklamadan oldukça fazla alıntı yapmasıdır. Richard Dawkins Darwinizmi en ikna edici haliyle sunar:</p>
<p>“Yaşayan şeylerin şans tarafından tasarlanıp oluşturulamayacak kadar büyük güzellikte ve imkânsızlıkta olduğunu görmekteyiz. Peki, öyle ise bunlar nasıl oluştu? Cevap Darwin’in cevabıdır; zamanla en basit başlangıçlardan en basından beri var olan varlıklara değin adım adım değişikliklerle şans tarafından var hale getirildiğidir.”</p>
<p>İşlevsel bozukluğun elenmesi basit başlangıçlar ile başlayan bir açıklama değildir. Aksine gözlemlenilenden çok daha karmaşık bir durumla baslar. Ama eğer basit başlangıçlar şans tarafından var edilmeye ihtiyaç duymaktaysa, karmaşık başlangıçlar bu yolla farz edilir ise beklide şans tarafından var edilmek için çok fazla karmaşık olacaklardır. Bana öyle geliyor ki, bu yol teolojik olmayan mekanizmalar yoluyla var oluşun açıklanmasına sıra geldiğinde, ciddi alınmayacaktır. Örneğin, bir başka Behe eleştirisinde, Clare Stevens, basit başlangıçları(daha doğrusal) indirgenemez karmaşıklığın açıklanmasında kullanır:</p>
<p>“Öyleyse, nasıl olurda tüm süreç, tedricen oluşan evrim tarafından gerek duyulan adım değişikliklerin birikmesi &#8221;mekanizmasıyla&#8221; ortaya çıkar? Kesinlikle inanılması imkânsız olan şey, bu karmaşık takribi süreçlerin hep birlikte birden ortaya çıkmış olmasıdır. Öyleyse farklı bir modele bakmak zorundayız. Bir başlangıç için orada bir basamakta sentezin yapılabildiği, daha doğrudan sürecin hala var olabildiği ve hala incelemekte olduğunu fark etmemiz gerekmektedir.(Adenine durumunda bunu önermiştim).Daha sonra ara basamakların tavsiye edilenler olarak birbirlerini takip ederek yok olduğunu tahmin etmeye devam etmek zorundayız”</p>
<p>Gerçekte, hatta Ussery’nin kendiside web sayfasında kamçılı hayvanın oluşumunun açıklanmasında basit başlangıçları kullanmaktadır:</p>
<p>“Eğer kamçılı hayvana bakacak olursanız, bazılarının gerçektende oldukça karmaşık olduğunu görürüsünüz, fakat diğerleri çok daha basit yapılardadır. Örneğin, basit vücutlu E.coli deki türlerle başka hale dönebilir. Dört halka vardır, Basillus subtilis de iki halka ve Caulabacter Crescentus da 5 halka bulunmaktadır. İlkel bir bakterinin bir halkasının olabileceği bir senaryoyu rahatlıkla düşünebiliyorum ve sonra iki halkalı bir kamçınız olacak, sonra üç ve böyle gidecek. İşte bu Behe’nin fikrinin antitezi idi, tedrici zamanla oluşan adım adım evrim budur.</p>
<p>Şu olasıdır ki, yeni bir bakteriyel genom takip edilmeye devam etmiştir.(ayda bir kez olacak şekilde bir takip olmalı!)organizmalar bütün bir işlevsel kamçılı yapmak için dada da az genin gerektiğini bulacaklardır.” (Çevr. Onlarda ki bu bilincin kaynağı nedir?) Böylece, Dawkins, Steven ve Ussery (ve daha birçokları) hep birlikte “basit başlangıçlara” yani bu yolun farz ettiği başlangıç halinin oldukça zıttı olan duruma geri dönerler. Bununla birlikte, kişisel olarak, işlevsel bozukluğun elenmesi adlı bu Darwinci yolu çok ilginç bulmaktayım, bu yolun önerdiği gibi kökensel olarak tasarlanmış bazı durumlar bugünkü görünenden çok daha karmaşık olmuştur, öyle ki evrim belirli yönlerde evirilmek için zorunlu olarak donatılmıştır.</p>
<p>Bir başka deyişle, bu yol indirgenemez karmaşıklığın arkasında yatan tasarım çıkarımını geçersiz kılamamaktadır. Ama bunun yerine, indirgenemez karmaşıklığın oluşumsal olarak tasarlanmış durumunun doğrudan olmayan bir göstergesi haline gelmiştir. Nitekim ihtiyacımız olan şey, başlangıç durumunun indirgenemez karmaşıklığın kendinden daha karmaşık olduğunun kanıtıdır. Örneğin, Bizler oluşumsal olarak 60 parça içeren kamçılı hayvanın hakkında mı konuşuyoruz? Böyle bir iddianın kanıtı nerede? Bu ilginç bir düşüncedir. Fakat kanıt olmadan, bizler bunu felsefenin krallığının ötesine götüremeyiz.</p>
<p><strong><span style="color:#ff6600;">Sonuçlar</span></strong></p>
<p>Behe ‘nin indirgenemez karmaşıklık fikri bilimsel literatürde kendisine bir yer bulmuş ve bilim adamlarınca oldukça ciddiye alınmıştır. Behe bilime, teolog olmayanları Darwin’in çeşitli yollarını tümden masanın üzerine koymaya zorlayarak katkıda bulunmaktadır. Bu süreç bizlerin elimizdeki verilere bakıp yukarıdaki yollarca, sorgulamada bulunan herhangi bir indirgenemez karmaşık sisteme uygulanabileceğine karar vermektir.</p>
<p>Behe’nin indirgenemez karmaşıklık fikrinin gerçektende bizler için bazı Darwinci yolları etkili bir şekilde geçersiz kılmakta (T&#38;U ‘nun da kabul ettiği gibi) yardım etmekte olduğudur. İndirgenemez karmaşıklık tarafından saf dışı bırakılan yollarla ilgili olan şey bunların en iyi örnek /kanıt tarafından desteklenen yollar olmasıydı. Böylelikle, gene ironik olarak bu örnekler var olan tasarımın açıklanmasında en ikna edici rolü oynadılar. Darwinci evrimin geleneksel örnekleri olan; Darwin ispinozları(ve gagaları) zürafanın boynu, fil hortumu antibiyotik direnci ve güvelerin kararan kanatları bizlere indirgenemez karmaşık sistemlerin rast gele mutasyon ve doğal seçilim mekanizmalarınca oluşturulduğunu düşünmemiz için hiç bir bilimsel dayanak sunmaz. İndirgenemez karmaşıklık için elde kalan açıklamalar “olasılık” dairesi( <span style="color:#ff6600;">çevirenin yorumu-sonsuzda bir misali ve tüm canlı yapılar içinde bu geçerli</span>) içinde olsalar dahi ellerinde destekleyici kanıtlar olmadığından bunları ciddi olarak kabul etmek için nedenimiz yoktur.</p>
<p>Hiçbir Darwinci açıklama, indirgenemez karmaşık yapılar için Akıllı Tasarımdan daha iyi bir çözüm oluşturamamaktadır. Bundan daha fazlası, anlattığımız her iki açıklamanın da ciddi olarak teolojik olmayan yaklaşımı zayıflattığı gerçeğidir. Eğer bu yollar saf sansın, var olan tasarımın oluşumunda ki etki rolüne yeniden hayat vermedikçe yâda hala başlangıç durumlarına dayandıkları müddetçe kendilerini ilahi bir nedene daha da çok yaklaştıracaklardır.</p>
<p><span style="color:#ff6600;"><em>Kaynakça</em></span></p>
<p>Orijinal metin: http:<span style="color:#ff6600;"><strong>//www.arn.org/docs/behe/mb_mg1darwinianpathways.htm</strong></span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Yeni Primat Fosili İnsan Soy Ağacını Salladı. ]]></title>
<link>http://akillitasarim.wordpress.com/2007/08/30/yeni-primat-fosili-insan-soy-agacini-salladi/</link>
<pubDate>Thu, 30 Aug 2007 10:16:03 +0000</pubDate>
<dc:creator>Mustafa Ajlan ABUDAK</dc:creator>
<guid>http://akillitasarim.wordpress.com/2007/08/30/yeni-primat-fosili-insan-soy-agacini-salladi/</guid>
<description><![CDATA[Hiçbir &#8221;yorum&#8221; eklemeden, National Geographic haberinin tercümesini aşağıda veriyorum. P]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img SRC="http://news.nationalgeographic.com/news/bigphotos/images/070822-fossil-ape_big.jpg" BORDER="0" WIDTH="325" HEIGHT="250" ALIGN="right" /><br />
Hiçbir &#8221;yorum&#8221; eklemeden, National Geographic haberinin tercümesini aşağıda veriyorum.</p>
<p>Paleontologlar, Etiyopya da bulunan diş fosilinin Afrika’da daha önce bilinmeyen büyük primatların 10 milyon yıl önce yaşamış olabileceğini gösterdiğini rapor ettiler.</p>
<p>Japon ve Etiyopya takımına göre fosil sadece önemli bir boşluğu doldurmakla kalmıyor, şuanda  &#8221;<font COLOR="#ff6600"><em>işleyen insanın evrimi teorisini yok</em></font><em><font COLOR="#ff6600"> edebilir</font></em>.&#8221;  (kanımca öyledir)</p>
<p>Diş Etiyopya’nın fosil zengini bölgesi Afar’da bulundu. Burası 1974’de ilksel insan atası olarak bilinen Lucy’nin keşfi ile meşhur olmuş bir alandır.</p>
<p>Bilim insanları yıllardır,  modern büyük primatların atası olabilecek 8–14 milyon yıllık maziye sahip doğrudan bir fosil kaydına rastlayamamıştı.</p>
<p>Fakat bu büyük primatların- goriller, şempanzeler, babunlar- aynı döneme ait fosilleri Avrupa ve Asya da oldukça fazla sayıda bulunmuştu.</p>
<p>Uzmanlar tüm primatların ortak atasının Afrika’dan ayrılarak değişik primat türlerinin zaman içinde dallandığı hakkında kurumsal tahminde bulunmuşlardı.</p>
<p>Bundan yedi milyon yıl önce modern primatların ve insanın ortak atasının Afrika’ya tekrar döndüğü hipotezi fosillerin moleküler analizleriyle desteklenmişti.</p>
<p>Son keşif, bununla birlikte, goril benzeri primatların Afrika’da en azından 10 milyon yıl önce bile yaşadığı anlamına geliyor.</p>
<p>Rift Vadisi Araştırma ekibi başkanı Berhane Asfaw&#8217;a göre de bu keşif ortak atadan dallanmanın moleküler bulguların ön gördüğünden çok daha evvel olduğunu anlamına geliyor. Asfaw şöyle bitiriyor ;</p>
<p>‘‘<font COLOR="#ff6600"><em>Bunun anlamı, bildiğimiz her şey yer değiştirmek (değişmek) zorunda&#8230;</em></font>’’</p>
<p>Ayrıca aşağıda bir önceki önemli buluntu Toumai ile ilgili diğer bir çeviriyi veriyorum.Fosiller üzerinde ancak spekülasyon yapılabilecek &#8221;kanıtlar&#8221;dır.<br />
<!--more--></p>
<p><strong><font COLOR="#ff6600">Evrim için nükleer bomba!</font></strong></p>
<p><font COLOR="#ff6600">Darwinciler bulunan kafatasının etkinsinin beklenenden de büyük olduğunu söylüyor.</font></p>
<p><font COLOR="#ff6600">Todd Hertz</font><br />
Yaklaşık olarak 7 milyon yıllık kafatasının keşfi evrim için küçük bir nükleer bomba olarak “yaşayan tarihin en önemli fosil keşfi” ve insanın oluşumunda yeni bir meydan okuma olarak seslendirildi. Time, fosilin ilk yakın akrabamız bile olabileceği söyledi…</p>
<p>Uluslararası bir bilim adamı takımı geçen yaz Chad’ın Djurda çölünde iki çene kemiği parçası ve birkaç dişi neredeyse eskizsiz bir kafatasıyla beraber ortaya çıkardılar.(Adı Toumai olan yerel dilde hayatın umudu anlamına gelen buluntu).Bazı paleoantropologlar Nature Haziran sayısını da duyurulan buluntunun, insan evrim haritasını yeniden yazdığını söylemekteler.</p>
<p>Daha önceki evrim teorilerine göre, yeni tür, Salehanthropus tchonolensis, yaşına göre oldukça ‘‘gelişmiştir’’. O zaman diliminde ki varlığı, savunanların söylediğine göre daha sonradan insan ırkını oluşturan Hominid (insanımsı) adlı Primatların evriminin ‘‘geleneksel’’ gelişim çizgisine uymadığıdır. Bu keşif (daha önceki keşifler ile birlikte) bazı bilim adamlarını insan aile ağacının değişik yaşam tiplerinin farklı türlerden dallanarak türetildiğini gösteren gerçek bir kol bulunduğu ya da bunların ölü noktalar olduğu fikrine götürmektedir.</p>
<p>Toumai’nin Hominid nitelikleri ve maymunsu bileşkeleri ortak olarak kat edilen 10 milyon yıl önceki kaba maymundan ilk hominidlere (insanımsılara) giden 5 milyon yıl sonrasına değin fiziksel bir öngörü sunan zaman çizelgesini belirsizleştirmektedir.</p>
<p>Bilim adamlarına göre, Toumai arkadan şempanze gibi, önden bakıldığında ise insan özellikleri göstermekteydi; düz bir insan yüzü olan maymun. Her ne kadar diğer herhangi bir Hominid den bir milyon yıl yaslıda olsa da,4 milyon yıllık buluntu, Hominid kafataslarından çok daha insan benzeri özelliklere sahiptir. Toumai’nin goril benzeri kalın alın yapısı, bir şempanze benzeri beyin kafesi ve insan benzeri dişleri vardır. Spinal Kort incelemeleri onun iki ayağı üzerinde yürüdüğüne işaret etmektedir. Nature dergisi Antropoloji editörünün Radyo Free Europe’ da ki bilim programında söylediği gibi:</p>
<p>“Bu eğer ‘‘<font COLOR="#ff6600">sağlam</font>’’ bir evrim görüşünüz varsa bulmayı umduğunuz şey kesinlikle değildir. Burada maymun benzerinden daha fazla inceliğe sahip bir şeylerden olduğumuz ve giderek daha modern özellikler kazandığımız gözükmektedir. Buna ‘modern ve antik olanın şok edici karışımı neden olmuştur’ demiştir.</p>
<p>Darwinizm kritikleri ise Salehanthropus’un keşfinin gösterildiği kadar büyük bir etki oluşturmadığını belirtmekteler. Kara kutusu: Evrime Karşı Moleküler Başkaldırı kitabının yazarı Michael J.Behe bir konuşmasında şöyle der;</p>
<p>Sanırım ki bu buluntu sade bir şekilde insanın nereden geldiğini anlamada bilimin zaafını göstermektedir.  ‘‘<font COLOR="#ff6600">Eğer yeni bir dizi kemik keşfi, paleoantropolojistleri ne bildikleri ile ilgili yeniden kapsamlı bir değerlendirme yapmaya zorluyorsa, paleoantropolojistler tüm olanı gerçektende sandıkları kadar bilmiyorlarmış demektir.’’</font><br />
( yorum-Aynı şey yeni bulunan dişler hususunda genetikçiler için söylenebilir.)</p>
<p>Behe buluntunun Darwin’in şans tarafından oluşturulan evrim teorisine meydan okuyan akıllı tasarım tartışmaları için oldukça alakasız bir konu teşkil ettiğini belirtmekte “Herhalde bu her yıl yâda ertesinde ‘‘<font COLOR="#ff6600">senaryolarını</font>’’ değiştirmek herkesi gülümsetiyor olsa gerek.<br />
<font COLOR="#ff6600"><em>‘‘Eğer onlar gibi düşünmeye mahkûm edilmediyseniz, onların parçaları umutsuzca bir araya getirme çabalarını eğlenerek izlersiniz”.</em></font></p>
<p>Gerçekte, Behe, Toumai hakkında akıllı tasarım topluluğunda küçük bir tartışma yaşandığını söyledi. Yorumlar genelde &#8221;işte en son göz alıcı fosil buluntusu&#8221; seklinde olmuştu. Bir başka göz alıcı fosil buluntusu Toumai’den yaklaşık bir hafta önce duyuruldu;1.75 milyon yıl yaşında bir kafatası Georgia’da buluntu, bilim adamlarını şaşırtan yaşının ve konumunun gerektirdiğinden çok daha küçük olmasıydı.</p>
<p>Peki, akıllı tasarım teorisyenleri niçin Toumai’yi bu kadar görmezden gelmekte? Akıllı Tasarım Şempanze-Hominid ayrımını konu almayan birçok biyolojik seviyeyi içerir. (Darwinizm) Evrim ve Akıllı tasarım arasındaki bağlantı noktası, insanın nasıl geliştiği değildir. İnsanın gelişiminde tasarımın yâda şansın rol oynayıp oynamadığıdır.</p>
<p>Darwin’in iddiasının ünü onun organizmaların ‘‘ortak bir atadan evirilmiş’’ olabileceği fikri değildi. Diğer insanlarda bu konuda diğer teorileri ortaya koymuşlar ama her zaman aklın rehberliğini dilemişlerdi. Darwin’in esas dayandığı temel bunun ‘‘<font COLOR="#ff6600">şansla</font>’’ olabileceğidir.<br />
Fakat son 50 yılda bulunan hücresel seviyedeki karmaşıklık, Darwinci evrimin gerektirdiği ufak adımlarla hepsini bir araya getirilebildiğini düşünmek zordur. Bizim fikrimiz şansın kontrolsüz ve bilinç dışı etkisi yerine şunu düşünmenin iyi bir sonuca varma olduğudur, şeylerin görünürde tasarlandığı (yorum-Kör Saatçide umutsuzca içinden çıkılmak istendiği gibi) değil, gerçektende tasarlandığıdır.</p>
<p>Evrimin ikonları’nın yazarı Jonathan Wells, aynı zamanda Discovery enstitüsü görevlisi ve Akıllı Tasarımın beyin takımının da bir üyesidir. Wells paleonatropolojik buluntuların akıllı tasarıma çok az katkıda bulunduğu fikrindedir;</p>
<p>“Fosiller bizlere ilahi bir şekil içinde Yaratıcının bizleri yaratıp yaratmadığında dair bir yol ve yahut diğer alternatif yolu söyleyemezler.”</p>
<p>Buna ek olarak Wells, evrimin kanıtlarının çoğunluğunun kimsenin inkâr etmediği mikro evrimi ( türler içindeki küçük değişiklikler) desteklediğini belirtir. Ne olursa olsun, evrimciler sıklıkla kanıtları onların teorilerini desteklemese bile bunları destekler gibi koz olarak kullanmaktalar.” diyerek bu buluntunun onlar için ne ifade ettiğini özetler.</p>
<p>‘’ Bu Darwinci görüşü kanıtlamak isteyenlerce incelikle yapılan ve benim oldukça eğlendirici bulduğum bir durumdur. Çünkü buluntu görüşlerini kanıtlamaz, en azında buluntunun onlara yaptığı kafalarını daha da karıştırmaktır. En kötüsü buluntunun teoriyle alakasız ve bağlantısız olmasıdır.’’</p>
<p>(yorum-genel evrim sinsilisinde bu bulguların kronolojik olarak yerleştirilebileceği fosil boşluğu yoktur.)</p>
<p>Söylediği Toumai’nin evrimin asla bir kanıtı olmayacağı sadece bilinmeyen bir tür şempanze olabileceğidir. Kimse bu yeni kafatasının insan soyağacında nerede yer alacağına kesin emin değildir. Gerçekte ise şempanzenin kayıtlarının tamamen boş olmasıdır. Buna benzeyen her yeni bir fosil bulunduğunda şempanze soyağacı yerine insan soyağacına oturtulacağı için sonuç olarak ortada şempanze fosili olmayacaktır.</p>
<p>Generation Reseach enstitüsünden Bill Horsch evrimcilerin (Darwincilerin) Toumai’nin atasal soy çizgisini daha da sisli yaparak davalarını yaraladığının farkında olduklarını ve savunmalarının da etraflarında dönüp durup Toumai’den yardım beklemek olduğunu söylemektedir. Horsch evrimcilerin imdat çığlıkları attığını ve bunlara benzer kelimeler kullanmakta olduklarını söylüyor:</p>
<p><font COLOR="#ff6600">“Bu resmi daha karmaşık ve içinden çıkılmaz yapmakta”.</font><br />
Bizler ise bunu gerçek olarak şu şekilde çevirip söylemeliyiz:<br />
<font COLOR="#ff6600"><strong>“Bu buluntu bir pislik…”</strong></font></p>
<p><font COLOR="#ffff00">Kaynak</font><font COLOR="#ff6600"> (tıklayın) ; </font></p>
<p><a HREF="http://news.nationalgeographic.com/news/2007/08/070822-fossil-ape.html" TARGET="_blank"><font COLOR="#ff6600">National Geographic News</font></a></p>
<p><font COLOR="#ff6600">Orijinal metin:   </font><font COLOR="#ff6600">http://www.arn.org/docs2/news/nuclearbombforevolution082002.htm</font><!--more--></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[D.N.A ve ileri düzey bilgisayarlar ]]></title>
<link>http://akillitasarim.wordpress.com/2007/07/28/dna-ve-ileri-duzey-bilgisayarlar/</link>
<pubDate>Sat, 28 Jul 2007 12:47:05 +0000</pubDate>
<dc:creator>Mustafa Ajlan ABUDAK</dc:creator>
<guid>http://akillitasarim.wordpress.com/2007/07/28/dna-ve-ileri-duzey-bilgisayarlar/</guid>
<description><![CDATA[Paul Elias San Francisco-Neredeyse doğru olamayacak kadar inanılmaz geliyor fakat çığ gibi büyümekte]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><span style="color:#ff6600;"><strong>Paul Elias </strong></span><img src="http://www.myoops.org/cocw/mit/NR/rdonlyres/Biology/7-349Spring-2005/2FEF1E30-BA37-42E0-A2AD-A8D2E7CC68EF/0/chp_dnacomp_wrk.jpg" border="0" alt="" width="285" height="293" align="right" /></p>
<p>San Francisco-Neredeyse doğru olamayacak kadar inanılmaz geliyor fakat çığ gibi büyümekte olan araştırmalar D.N.A ‘nın yani hayatın yapıtaşının, şaşırtıcı bir şekilde yeni nesil ileri düzey bilgisayarların temeli oluşturabileceğini desteklemekte. Eğer bu olursa, devrim belkide Güney Kaliforniya Üniversitesi bilim adamı Leonardo Adelman yatağında yatarken James Watson’un “<span style="color:#ff6600;"><strong>Genin Moleküler Biyolojisi</strong></span>” adlı kitabı okuduğu on yıl öncesindeki geceye kadar gidebilir.</p>
<p>“Bu müthiş bir şey “ demişti karısına Adelman ve sonra bulanık bir kanı onun uykusunu kaçırdı. İnsan hücreleri ve bilgisayarlar bilgiyi hemen aynı şekilde işliyor ve saklıyor. Bilgisayarlar bilgiyi 0 ve 1 dizgilerinde saklarken, yaşayan canlılar bilgiyi A,T,C,G ile simgelenen moleküllerde saklıyor. Adelman yatağından fırladığında fark ettiği daha pek çok ilgi çekici benzerlikler vardı. D.N.A bilgisayarlarının temelleri için taslaklar yapmaya başladı. O gecenin geç saatlerinde yapılan karalamalar, bu zor bilime bir yol açmıştı bile, böylece NASA, Pentagon ve diğer federal kurumlardan gelen yardımlarla desteklenen bir alan oluverdi.</p>
<p>Şimdi Dünyanın her yanında birçok araştırmacı ince yaşam-temelli bilgisayarları hayatın kendi güçlerinden yaralanmayı umarak yapıyorlar. Bu bilim adamları yapıtlarına “makineler” ve aletler adını veriyorlar. Gerçektende bu makineler D.N.A dolu su tüplerinden başka bir şey olmasa da, bu sıvı algoritmik verileri kırarak bilgiyi dışarı iletiyor. Bugün D.N.A bilgisayarlarınca çözülmüş olan problemler en temel ve basit olanlarıdır. Çocuklar bir kalem veya kâğıt yoluyla cevapları daha çabuk bulabilirler. Fakat araştırmalar bu incecik bilgisayarların bir gün insanlara enjekte edilerek virüsleri etkisiz kılacağını, kötüye giden iyi hücreleri onaracağını ve bizleri hastalıklara karşı farklı şekilde sağıklı kılmaya yardımcı olacaklarını umut etmekteler. Hatta araştırmacılar genetik materyalin kendini yeniden kopyalayabildiğini ve çok güçlü işlemciler içersinde büyüyebileceği fikrinin peşindeler. Böylece silikon tabanlı bilgisayarın çözebilmesi için çok karmaşık olan problemleri çözebilecekleri düşüncesindeler. Sonuç olarak, bilim adamları, kendilerini idare edebilecek örneğin, derin uzay yolculuklarında mürettebatın sağlığının korunması ve kontrolünde kullan anılabilecek D.N.A bilgisayarları yapma amacındadırlar.</p>
<p><!--more--></p>
<p>Tıpkı 1936’da ilk olarak bilgisayarın öncüsü Alan Turing’in nasıl bir makinenin bilgiyi oklayabildiğinin farkına varması gibi, Adelman yatağından fırlatıp şaşırtantan şey nasıl olup ta yasayan bir enzimin D.N.A’yı neredeyse bilgisayarların okuduğu gibi okumasıdır. “Eğer hücrenin içine bakarsanız, bir sürü harikulade küçük aleti bulursunuz” diyen 1994’te D.N.A temelli ilk hesaplamayı yapmayı gerçekleştiren Adelman şunu da ekler “Hücre bir Define Satranç’ıdır.</p>
<p>Adelman’ın yaptığı bilgisayarları klasik “pazarlamacı” matematik problemini çözmekte kullanmıştır. Bir pazarlamacının nasıl belirlenen şehirlere bir kereden fazla uğramadan her şehri ziyaret edebileceği-bunu da D.N.A’nın nasıl etkileşimleri belirleyebileceğini keşfederek yapar. Adelman her yedi şehre farklı bir D.N.A dizgesi atar, bunların her bir 20 molekül uzunluğundadır.,daha sonra milyonlarca dizgi D.N.A’nın oluşturduğu kazana atar,Bunlar doğal olarak şehirlerle birleşirler. Bu binlerce rasgele patika oluşturur, tıpkı bir kodu kırarken binlerce olasılığı eleyebilmesi gibi.Birleşmiş D.N.A’nın Bu Çetrefilli karışımdan sonunda Adelman tatmin edici çözümü çıkartmıştır.-ilk şehirden son şehre kadar herhangi bir basamağı kaynağına gitmeden <strong><span style="color:#ff6600;">doğrudan yönlendirilmiş bir tel dizgi</span>.</strong> D.N.A bilgi işlemi doğmuştu.</p>
<p>Tüm bu araştırmacıların yapmak istediği şey hayatın kendisini kontrol etmek, belirlemek ve anlamaya çalışmaktır. Böylelikle onların bu makinelerin basit laboratuar sihirlerinden öte bir şey olmasına on yıllarca uzaklıkta olduğumuza şüphe kalmayacaktır. Biyologlar simdi sadece, D.N.A’nın niçin ve nasıl bilgiyi açığa çıkardığı yeniden oluşturduğunu ve bilgiyi alıp-gönderdiğinin esaslarını kavramaya çalışıyorlar. Çünkü D.N.A oldukça kırılgan ve yazma hatalarına karşıda-Dünya kanser oranlarının da kanıtladığı gibi dayanıksızdır. Bu tür algılamalar ve diğerleri D.N.A’nın nihayetinde silikon yongaların yerini alacağına dair başlayan umutları körüklemektedir. Hala bu alandaki araştırmacılar bu bilgi işlem devriminin önünde durduklarına inanıyor.<span style="color:#ff6600;"> </span><strong><span style="color:#ff6600;">Tüm Bunlardan sonra, ortada duran gerçek  D.N.A’nın –yaklaşık olarak yarım inç büyüklüğündeki şeker küpü kadar olan tek bir gramın-Trilyonlarca kompakt disk kadar bilgiyi saklayabilmesidir</span></strong>. Adelman bunun bir şekilde, bir yolla kullanılabileceğini öngörmektedir.”fakat nasıl olacağından emin değilim” demiştir. D.N.A bilgisayarlarını kurmak ve onlardan sonuçları çıkartmak günler, bazen de haftalar alabilmektedir. Belki de daha büyük bir engel doğru hesaplamaları oluşturmak için biyolojik gelişmeleri kontrol etmektedir. D.N.A her zaman beklenildiği şekilde davranmaz. NASA’nın desteklediği Kolombiya Üniversitesi araştırmacısı Prof.Milan Stranoviç insan müdahalesi gerektirmeden işlem yapabilen bir biyolojik temelli makine geliştirmektedir.</p>
<p>NASA bilim adamı Paul Fung “Bizler astronotların sağlığının korunması için bu teknolojiyi kullanmak istiyoruz” demekte ve Stranoviç için Programında 15 milyon dolarlık bütçe ile uzay yolculuklarında kullanmak üzere biyomedikal alıcılar geliştirmektedir. Weizmann Bilimler enstitüsünden Ehud Shapiro medikal bilgili ince moleküleri programlayarak, bunları insanlara enjekte etmektedir. Shapiro 2001 yılında A.B.D den D.N.A‘nın molekülleri ve enzimlerini girdi(input)çıktı (output), yazılım ve donanım (software and hardware) olarak kullanılan bir su damlasının içindeki bir bilgisayar”için patent almıştır.</p>
<p>Bu yıl (2003) laboratuardaki araştırmacılar bu alete bir D.N.A molekülleri ayrıldığında bundan yararlanarak enerji üreten güç kaynağı da eklemişlerdir. Şubatta, Guinness rekorları bu takımın keşfine “<strong><span style="color:#ff6600;">En küçük biyolojik bilgi işlem cihazı</span></strong>” adını vermiştir. Shapiro’ nun genetiğin silikonun yerini alacağına dair kuşkuları vardır fakat bu konuda iyimserdir.“Sanırım her ikisi de (genetik ve silikon) beraber mutlu yaşayabilirler ve farklı uygulamalarda kullanılabilirler.</p>
<p><a href="http://www.arn.org/docs2/news/dnapowercomputing082603.htm" target="_blank"><span style="color:#ff6600;">Orijinal metin</span></a><span style="color:#ff6600;"> </span></p>
<p>Çeviri; <span style="color:#ff6600;">Mustafa Ajlan Abudak</span></p>
<p><span style="color:#ff6600;"> </span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[AKILLI TASARIM KONFERANSLARI II  ]]></title>
<link>http://akillitasarim.wordpress.com/2007/05/19/din-bilim-felsefe-konferanslari-ii-kopernik-devrimini-yeniden-dusunmek/</link>
<pubDate>Sat, 19 May 2007 21:19:28 +0000</pubDate>
<dc:creator>Mustafa Ajlan ABUDAK</dc:creator>
<guid>http://akillitasarim.wordpress.com/2007/05/19/din-bilim-felsefe-konferanslari-ii-kopernik-devrimini-yeniden-dusunmek/</guid>
<description><![CDATA[KOPERNİK DEVRİMİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK&#8230; Mustafa Ajlan ABUDAK İlk bakışta Kopernik, astronomik sis]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img src="http://imagine.gsfc.nasa.gov/Images/people/Copernicus.gif" border="0" alt="" width="330" height="256" align="top" /></p>
<p>KOPERNİK DEVRİMİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK&#8230;</p>
<p><span style="color:#ff6600;">Mustafa Ajlan ABUDAK</span></p>
<p>İlk bakışta<a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Nicolaus_Copernicus" target="_blank"> Kopernik</a>, astronomik sistemi temelden sarsacak bir şey yapmış değildi. Sadece Güneş’i evrenin ortasına yerleştirmişti. Ne var ki, öldüğü yıl basılan eserinde ulaştığı sonuçlar, Ortaçağ inanç ve düşünce sisteminin çöküşünü başlattı.</p>
<p>Kopernik (1473–1543) geçmiş çağlarda birkaç örneği olan, ama bizim karmaşık modern dünyamızda eşine rastlamayı pek ummadığımız evrensel dehalardan biridir. Din adamı, devlet adamı, bilgin, hukukçu, sanatkâr, şair, hekim, ekonomist, matematikçi, astronom -o, bunların hepsiydi; ama onun asıl tutkusu- eğer “tutku” bu denli ılımlı ve ince bir düşünür için yerinde bir sözse- matematiksel astronomiydi. 1473’de Polonya’nın Torun kentinde doğmuştu. Önce Cracow Üniversitesi’nde, daha sonra Bolonya (Bologna) ve Roma’da uzun süren bir öğrenim döneminden sonra, 1506’da 33 yaşındayken Frauenburg Katedrali rahipliğini üstlenmek üzere ülkesine döner; 1543’te ölünceye kadar çeşitli etkinliklerini sürdürür; ama, onu sürekli uğraştıran şey, kafasında oluşturduğu astronomi sistemini yetkinleştirmektir.</p>
<p>Bu sistem neydi? Bilindiği gibi, Kopernik’in yaşadığı dönemde insanlar, yerküreyi, çevresinde yıldız ve gezegenlerin döndüğü, küresel evrenin tam ortasında sabit bir yer sayıyorlardı. Buna göre, göksel cisimler (Güneş, Ay, tüm gezegen ve yıldızlar) kürelerle bağlıydı ve hareketleriyle, dolaylı olarak, kürelerin nasıl hareket ettiğini gösteriyordu. Belli bir gezegenin (Örneğin Mars’ın) hareketindeki düzensizlik, her birinin kendine özgü yarıçapı, ekseni ve dönme hızı olan pek çok kürenin hareketinin sonucuydu. Kürelerin kendileri görünmediğinden onların sayı ve özelliği görünen göksel cisimlerin hareketlerinden çıkartılıyordu. Böylece astronominin başta gelen sorunu, görünen hareketlerin, düzgün hareket eden kürelerin ne tür bir kombinezonundan oluşabileceğini bulmaktı. Gökteki tüm cisimlere ilişkin olan bu sorun, astronomları 1400 yıl boyunca uğraştıran başlıca sorundu.</p>
<p>Şimdi, bu görüş çok kez sanıldığı gibi ne basit bir tahminin, ne de aptalca bir önyargının ürünüydü. Antikçağ’ın ilk döneminde böyle herkesin kabul ettiği bir sistem yoktu; hatta sistemin özünü oluşturan nokta (yerkürenin evrenin merkezinde sabit konumu) bir araştırma ve tartışma konusuydu. Görünüşe bakılırsa, yerkürenin sabit olduğunu kabul etmek gerekiyordu. Ancak kimi düşünürler (en başta MÖ 1. yüzyılda yaşayan Sisamlı Aristarchus) yerkürenin kendi ekseni çevresinde dönmekle kalmadığını, aynı zamanda, Güneş’in etrafında dolaştığını, gökteki hareket görüntülerinin ise yerkürenin bu hareketinin bir sonucu olmaktan başka bir şey olmadığını ileri sürmüşlerdi. Ne var ki, MS 2. yüzyılda İskenderiyeli Batlamyus (Ptolemy) tüm sorunu inceler; özellikle yerkürenin döndüğü olasılığı üzerinde dikkatle durur; ama sonunda, kendisine kesin görünen, o zamanki bilgi düzeyi düşünülürse gerçekten akla yakın gelen birtakım nedenlere dayanarak bu olasılğı reddeder. İşte bundan sonradır ki, yer-merkezli sistem herkesçe kabul edilir. Ancak sistemin göksel cisimlerin hareketlerinde gözlenen düzensizlikleri karşılamak için durmadan eklenen yeni küreler nedeniyle giderek içinden çıkılmaz bir karmaşıklığa büründüğünü görmekteyiz.</p>
<p>Kopernik’in duyarlı matematik kafasını rahatsız eden şey de işte sistemin aldığı bu karmaşıklıktı. 15. yüzyıla gelindiğinde, “görüntüleri karşılamak için” eklenen kürelerin sayısı sekseni aşmıştı; ama gene de gözlenen düzensizliklerin tümünün açıklandığı söylenemezdi. Tüm işlerinde yetkin olan Tanrı’nın böylesine çirkin bir evreni yaratabileceği Kopernik’e son derece aykırı geliyordu. Bu nedenle o, çoktan saygınlığını yitirmiş yerkürenin döndüğü düşüncesine yönelir; bu teorinin gözlenen göksel hareketleri daha iyi açıklayıp açıklamadığını görmek ister. Çok geçmeden bunun olanaklı olduğunu görünce, yaşamının son otuz yılı boyunca daha basit yeni bir sistem oluşturmak için çalışmaya koyulur; bir an durmaksızın notlar alır, düşüncelerini eline geçen kâğıt parçalarına, kitap kenarlarına, hatta duvarlara kaydederek, açıklama gücü Batlamyus (Ptolemy) sisteminden daha yüksek, üstelik küre sayısını otuza indiren daha basit sistemini kurmayı başarır. Çalışmasının tüm öyküsünü Latince kaleme aldığı De Revolutionibus Orbium Caelestium (Göksel Kürelerin Dönüşleri Üzerine) adlı büyük yapıtında veren Kopernik’in kitabının ilk nüshasının yatağında ölümle pençeleştiği son günlerinde eline geçtiği söylenir.</p>
<p><!--more--></p>
<p>Kopernik’in kitabını, engizisyonun kovuşturmasından korktuğu için yayımlamayı geciktirdiği pek çok kez söylenmişse de, bunu kanıtlamak mümkün olmamıştır. Tam tersine, sistemin bir özetini ölümünden yıllarca önce Commentariolus adlı yapıtına koyduğunu, 1540’da öğrencisi Rheticus’a kitabını bastırması için izin de verdiğini biliyoruz. Kaldı ki, yaptığı çalışma hem Papa tarafından, hem de Roma Kilisesi Yüksek Şurası üyelerince yakından bilinmekte ve beğenilmekteydi. Gerçekte Kopernik’i alıkoyan şey, alay konusu olmaktı. O dönemde yerkürenin sabit durduğu o denli açık bir gerçekti ki, tersini savunmak aptallığın da ötesinde gülünç olmak demekti. Kopernik, gülünç olmayı göze alamayacak denli duyarlı bir kişiydi. Bu yüzden sistemini uzun süre yalnızca anlayışına güvendiği dostlarına açmakla yetinmişti.</p>
<p>Peki öyleyse, kurduğu sistem neden ölümünden yüz yıl geçtikten sonra dünyanın tanık olduğu en sert entelektüel çatışmalardan birinin merkezi oldu? Nedenini hemen belirtelim: Görünüde basit ve zararsız olmasına karşın, etkisi yönünden Ortaçağ düşüncesine ölüm darbesi indirmişti getirdiği sistem! Ortaçağ anlayışının bir bütün oluşturduğu olgusunu bilimin değişik ve çok kez birbirinden kopuk sayısız kollara bölündüğü günümüzde anlamak son derece güçtür. Bizim astronomi, fizik, kimya, teoloji, psikoloji, fizyoloji vb. diyebildiğimiz konular o zaman bir tek sistem içinde kaynaşık toplanmıştı. Astronominin en dış küresinin üstünde teolojiye ait küre yer alıyordu. Yıldızlar şimdi bildiğimiz gibi uzak gaz kitleleri değil, insanların kişiliklerini etkileyen, bir ölçüde alınyazılarını belirleyen göksel varlıklardı. Gezegenlerin yerküreye benzer özellikleri vardı. İnsan bedeni küçük ölçekte evreni temsil ediyordu. Örneğin, bizim “madde” dediğimiz her şey Ortaçağ düşünürlerine göre dört elementin (toprak, su, hava ve ateşin) değişen ölçülerde karışımından oluşuyordu. Örneğin, sıvılarda su, katılarda toprak elementi ağır basıyordu. Aynı şekilde insan kişiliği de “hümor” denilen dört şeyin değişik ölçülerde karışımından oluşuyordu. Öyle ki, karışımda ağır basan “hümor”un türüne göre, kişileri duygusuz, huysuz, iyimser ya da üzgün diye dört gruba ayırma olasılığı vardı. Elementler maddesel dünya için ne ise “hümor”lar da ruhsal dünya için oydu. Aradaki koşutluk o derece ileriydi ki, Shakespeare’in bir oyununda Antonius, Brutus’u şöyle niteler: “Elementler onda öylesine karışmıştı ki, doğa ayağa kalkıp tüm dünyaya şöyle seslenebilirdi: ‘İşte bir insan!’” Bu dünyada, ya da daha sonra, insanın başına gelen hiçbir şey yoktu ki, evrensel sisteme bağlı olmasın. Yerleşik astronomik sisteme bir kez dokundunuz mu tüm düşünce sistemini alt üst etmiş olurdunuz. (1)</p>
<p>İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş’nin desteği ile 12 Mayıs Cumartesi günü Cemal Reşit Rey konser salonunda Din-Bilim-Felsefe temalı konferanslarının ikincisi düzenlendi. Konferansın temel noktası içinde yaşadığımız evrenin ne kadar özel bir şekilde inşa edildiğini anlamak için insanlığın Aydınlanma çağından beridir ne yaptığı ve içinde yaşadığı bu harikulade düzeni nasıl açıklamaya çalıştığıydı.</p>
<p>Konferansın konuşmacıları Akıllı Tasarım teorisinin Amerika’daki en büyük iki resmi kuruluşundan biri olan Discovery Enstitüsünden Araştırma Bölümü başkanı <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Bruce_L._Gordon" target="_blank">Prof. Bruce Gordon</a>, aynı enstitünün önemli evren bilimcilerinden Prof. Dr. John A.Bloom, Akıllı Tasarımın Türkiye’deki en önemli sesi olarak gazeteci yazar <a href="http://www.mustafaakyol.org" target="_blank">Mustafa Akyo</a>l, yapımcı ve yazar kimliğiyle Ümit Şimşek ve Zaman Gazetesinin önemli köşe yazarlarından Ali Bulaç beylerdi.</p>
<p><!--more--></p>
<p>Mustafa Akyol ev sahibi olarak açış konuşmasında, Aydınlanma çağının başı olarak nitelendirilen Kopernik Devrimini yeniden düşünülmesinin, çağımızın bir gerekliliği olduğunu belirterek  konferansı başlattı. Akyol, Türk aydınlarının günümüzde geçersizleşmiş bu argümanı (Kopernik devriminin dini dışladığı) hala nasıl salt gerçekliğin bir ifadesi olarak kullanabildiğini, Türk medyasından birkaç örnekle gösterdi. Kopernik’in bulgularının Kilise’nin evren algısını yıkarken bizim evrenin merkezinde değil kıyısında bir yerlerde olduğumuzu ortaya çıkarması ile aslında özel olmadığımızı mı ima etmişti? Yoksa bu bulgu bizim gerçektende çok özel olduğumuzu m göstermekteydi?<br />
İkinci konuşmacı Prof. Bruce Gordon Akyol’un giriş konuşmasında özet olarak bahsettiği büyük patlama teorisini hazırladığı oldukça detaylı bir sunumla açıkladı. Bunu yaparken İslam’ın düşünce okullarında Kelam görüşünün ne olduğundan, nasıl şekillendiğinden, bu görüşe karşı hangi düşünce akımlarının oluştuğundan bahseden çok aydınlatıcı bir giriş konuşması yaptı. Daha sonra Gazali’nin Kelam görüşünün mantıksal olarak evrenin bir başlangıcı olması gerektiği çıkarımının nasıl bilimsel verilerle ispatlandığından bahsetti.</p>
<p>Daha sonra büyük patlamayı destekleyen kanıtları bir bir açıklayarak, <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Big_Bang" target="_blank">büyük patlama</a> teorisine alternatif olarak ileri sürülen sicim evren, çoklu evrenler modellerinin neden çıkmazda olduklarını ve neden büyük patlama karşısında geçersiz kaldıklarını bilimsel veriler ve basit analojilerle dinleyicilere açıkladı. Yaptığı karşılaştırmalar ve özet bilgiler kozmolojinin materyalistleri nasıl zor ve içinden çıkılması güç duruma soktuğunu göstermekteydi. Sonuç olarak, bu veriler ışığında dünyadaki en ünlü materyalist-ateist filozof olan <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Antony_Flew" target="_blank">Antony Flew</a>’in artık evrenin bir yaratıcısı olduğunu kabul etmemenin bilimsel olamayacağını söylemesi ortada apaçık duran tasarım ve gayesel evren gerçeğinin canlı bir örneği olarak karşımızda durmaktadır.</p>
<p>Üçüncü konuşmacı olarak Biola Üniversitesinden Prof Dr. John Bloom özel bir gezegen olarak dünyanın evrendeki konumunu insani ilkeler (Anthropic Principles)  adı verilen değerlerle açıkladı. Konuşmasında 30 kadar çok özel değerin, Dünyada canlığın oluşması için nasıl bir arada olması gerektiğini açıkladı. Evrenin aslında popüler kültürce bilim-kurgu dizi ve filmlerde (Yıldız Savaşları-Uzay yolu vs) gösterildiği gibi canlı dostu bir yapı içermediğini, tam tersine canlılığın bilinen evrende oluşması için çok harikulade koşulların varlığının zorunlu olduğunu, evrenin herhangi bir yerinde basit olarak ta olsa canlılıktan bahsetmek için hangi koşulların gerektiğini aktardı. Bunu yaparken Hubble gibi teleskopların gözlemlediği sistemlerde hangi tip galaksinin içinde kaç adet uygun güneş sisteminin olabileceğinden bunların kaçının uygun kuşakta olabileceğinden, bunların kaçının da gezegene sahip olabileceğinden veriler ışığında bahsetti. Canlılık için bu indirgemelerin bile yeterli olmayacağını, gezegenin doğru kütle- yoğunluk değeri ile ait olduğu sistemin yıldızına da belli bir uzaklıkta olması gerektiğini sunumunda grafiklerle gösterdi.</p>
<p>Dünyaya ait diğer koşulların oluşması ve insan gibi akıllı canlı yapıların var olması için hangi çok özel koşulların hepsinin bir arada olması gerektiğini anlattı. Bunları yaparken içinde insandan başka bir akıllı canlılığın olabileceği başka bir gezegen olmasının bilinen evren içinde olma olasılığını ünlü Oxford’lu teorik fizikçi ve matematikçi <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Roger_Penrose" target="_blank">Prof. Roger Penrose</a>’sun 10 üzeri 123  hesaplamasını temel alarak gösterdi. Bu sayı bile materyalistlerin dayandıkları argümanları temelinden yıkmaya yetecek denli büyük bir gerçeği ifade etmekte olduğunu  açıklamış olmaktadır.</p>
<p>Dördüncü Konuşmacı Yapımcı ve yazar Ümit Şimşek bir fiil yaratmanın ardında gizlenen gerçeği felsefi sorularıyla irdeleyerek açıkladı. Bunu yaparken doğadaki bal arılarının, insanın, timsahın gözlerinin her birindeki yapısal tasarımı örnekledi. Bunlardan daha iyisi olabilir miydi? Yada bunlar olması gerektiği gibiler miydi? Peki, öyle iseler buna karar veren kimdi?</p>
<p>Beşinci konuşmacı olan Ali Bulaç, materyalist paradigmanın yayılmasında en büyük etkiye sahip olan felsefi akım pozitivizmin ve bu düşüncenin ön kabulüyle yapılan bilimin ne olduğunu, nihayetinde de bunların Türk aydını üzerinde oluşturduğu derin etkiyi bir söyleşi tadında dinleyicilere aktardı. Pozitivizmin insanın aklının her şeyi açıklayabileceğini inancının nasıl çağımızda kendi bilimsel taşeronu olan materyalist bilimin verilerince yıkıldığına tanık olduğumuzu açıkladı. İnsan aklını her şeyi açıklayabileceği hurafesi ile geçen Aydınlanmanın aslında insanlığı nasıl ahlaki bir çöküntüye sürüklediğinin ancak günümüzde ortaya çıkmaya başlayan, Batıdaki toplumsal hezeyanlarda görüldüğünü belirti. Bu akım, Türk aydınını da kendine özgü bir şey üretemeyen taklitçi ve statükocu duruma nasıl soktuğunu toplumsal birkaç örnekle açıkladı.</p>
<p>Son olarak, Mustafa Akyol kapanış konuşmasında 1900’lü yıllara kadar hakim paradigma bizlerin evrende salt şansın yardımıyla var olan akıllı canlılar olduğumuzu dikte ettiğini, bizlerin buna yine bilimin verilerinin ön yargısız yorumları ile artık karşı çıktığımızı belirtti. Kopernik devrimini kendince sahiplenen bu anlayışta göre evren sonsuzdan beri vardı ve bizde maddenin içselliğinin zaman içersinde salt şansın müdahalesi sonucu ortaya çıkan yapıtlarıydık. Newton’un mekanik evren anlayışı da bu kanıyı güçlendirmişti sanki. Oysa Einstein’ın bulgularını yorumlayan bir başka papaz Belçikalı LeMaitre evrenin bir başlangıcı olduğunu ileri sürmüştü. O zamanlar Einstein bile buna gülüp geçti hatta kendi görecelik formüllerine kozmolojik sabit adında ek bir formül ekleyerek sonsuzdan beri var olan evren paradigmasına uygun söylemini sürdürdü.(daha sonrada bunu bilimsel hayatındaki en büyük hata olduğunu kabul etti.) Oysa 1929’ların başında Amerikalı Astronom Edwin Hubble yıldızlarda kırmızıya kayma denilen olguyu keşfetti. Bu ne demekti? Evren genişliyordu. Peki, bu da ne demek ti? Evrenin bir başlangıcı olmalıydı…</p>
<p>Akyol daha sonraları Büyük patlama modeli adını alacak bu teorinin, bugünkü materyalistleri nasıl bildiklerini sandıkları hakkında bir kaosa sürüklediğini ve elde edilen bulguların Samanyolulun bir köşesinde olan konumumuzun aslında gerçektende olması gereken yer olduğunun yapılan araştırmalarla kanıtlandığını belirterek, paradigmaların bulunan yeni veriler ışığında sorgulanması ve gerekiyorsa yeniden yapılandırılması gerekliliğini ifade etti. Bunu gerçekleştirmek içinde ön kabulsüz bilim anlayışına ihtiyacımız olduğunun üzerinde ısrarla durdu. Bugünkü bilimin önündeki en büyük engelin materyalist ön kabul olduğunu belirtti. Nasıl Kopernik devrimini materyalistler kendi dünya görüşünü rasyonelleştirmek için kullandıysa ve bugün bunu geçersizliği bilim tarafından açıkça kanıtlandıysa,  artık diğer materyalist paradigmaların da bu sona yaklaştığının ısrarla kabul edilmemesinin altında bilimden çok daha başka nedenler aramak gerektiğini belirterek yaklaşık 4 saat süren ve soluksuz izlenen konferansı bitirdi.</p>
<p>Gelecekteki konferanslarda, Mike Gene, Jean Staune gibi benim için Akıllı Tasarımın asıl ağır toplarının konferanslara katılımını bekliyorum. ar Elbette  <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Michael_Behe" target="_blank">M.Behe</a> bir konferansa katılımı muhteşem ve sansasyonel olur. Bu bilim adamalarının argümanları ilahi direk gönderimler değil sadece var olan Evrim sürecinin en iyi şekilde tasarım argümanına dayanarak açıklanmasıyla ilgili. Zaten Behe ve Gene sonbaharda iki kitap çıkaracaklar ve eminim ki<a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Darwin's_Black_Box" target="_blank"> Darwin’in Kara Kutusu</a>’ndan (Darwin’s Black Box)  çok daha sarsıcı olacak Darwinizm için bu iki kitap.Hiç değilse Gordon, Nelson ve bizzat Mike Gene&#8217;den edindiğim izlenimler bu yönde.Kişisel olarak konferansın bana çok faydası oldu. Linguistic filolojik olarak AT&#8217;nin ciddi çalışmasının olduğunu bilmiyordum. Bay Gordonun rehberliği ve yardımıyla benimle aynı sonuçlara varan Joseph Poulshock gibi bilim adamlarının çalışmalarını öğrenmek ve edinmek benim için muhteşem bir kazanç oldu. İnşallah konferansa katılan herkes kendince benim kadar faydalanmıştır bu güzel konferanstan. Başta buna vesile olan Mustafa Akyol ve Kültür A.Ş yetkililerine minnet borçluyum. İlerde Darwinci bilim adamları ve Jean Staune gibi AT destekçisi bilim adamalarının evrimi tartıştığı, akıl fırtınaları koparan nice konferanslar dileğiyle&#8230;</p>
<p>Kaynakça;</p>
<p>1. http://www.mustafaakyol.org/archives/2007/05/post.php#comments</p>
<p>Sayın Ancazine teşekkürler&#8230;</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>
