<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress.com" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>evrim &amp;laquo; WordPress.com Tag Feed</title>
	<link>http://en.wordpress.com/tag/evrim/</link>
	<description>Feed of posts on WordPress.com tagged "evrim"</description>
	<pubDate>Thu, 31 Dec 2009 09:09:14 +0000</pubDate>

	<generator>http://en.wordpress.com/tags/</generator>
	<language>en</language>

<item>
<title><![CDATA[What Is Evolution? — Evrim Nedir?]]></title>
<link>http://dencemond.wordpress.com/2009/12/12/what-is-evolution-%e2%80%94-evrim-nedir/</link>
<pubDate>Sat, 12 Dec 2009 14:35:49 +0000</pubDate>
<dc:creator>deniz cem önduygu</dc:creator>
<guid>http://dencemond.wordpress.com/2009/12/12/what-is-evolution-%e2%80%94-evrim-nedir/</guid>
<description><![CDATA[Another project of mine for &#8220;public understanding of science&#8221;. I intended this to be a w]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><a href="http://www.denizcemonduygu.com/index.php?/fresh/what-is-evolution--evrim-nedir/" target="_blank"><img class="alignnone" style="border:0 none;margin:0;" title="What Is Evolution?" src="http://www.denizcemonduygu.com/files/gimgs/26_evowebdencemond.jpg" alt="" width="489" height="173" /></a></p>
<p>Another project of mine for &#8220;public understanding of science&#8221;. I intended this to be a web flyer to inform people about the most important yet the least known feature of evolution: that it is a general substrate-neutral algorithmic process, defined independently from biology and used for problem solving in a variety of areas.</p>
<p>Email me if you want a PDF for high-quality print-out.</p>
<p>See <a href="http://www.cs.ucl.ac.uk/staff/P.Bentley/wc3paper.html" target="_blank">here</a> for details and examples of non-biological evolution.</p>
<p>—</p>
<p>Kanımca evrimin en önemli fakat aynı zamanda en az bilinen yanı, ortamdan ve malzemeden bağımsız, biyolojiden ayrı olarak tanımlanabilen ve bugün birçok alanda problem çözme aracı olarak kullanılan bir algoritma olması. Bu işi de, insanlara bunu anlatmaya çalışan bir web görseli olarak tasarladım. Türk halkının konuyla ilgili özel durumunu göz önüne alarak Türkçesini de yaptım ve bu bloga ilk defa Türkçe yazıyorum ki, iş amacına daha rahat ulaşsın.</p>
<p>Yüksek çözünürlükte çıktı almak için PDF formatında isterseniz bana e-posta ile ulaşabilirsiniz.</p>
<p>Detaylar ve biyolojik olmayan evrim örnekleri için <a href="http://www.cs.ucl.ac.uk/staff/P.Bentley/wc3paper.html" target="_blank">buraya</a> (İngilizce) ve <a href="http://evrimcaliskanlari.org/blog/2009/08/bir-problem-cozum-metodu-olarak-evrim-kurami/" target="_blank">şuraya</a> (Türkçe) göz atabilirsiniz.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Big Bang mi Evrim mi?]]></title>
<link>http://mkmchronicles.wordpress.com/2009/11/29/big-bang-mi-evrim-mi/</link>
<pubDate>Sun, 29 Nov 2009 19:30:24 +0000</pubDate>
<dc:creator>mkemal</dc:creator>
<guid>http://mkmchronicles.wordpress.com/2009/11/29/big-bang-mi-evrim-mi/</guid>
<description><![CDATA[Yakın bir zamanda, kanallar arasında gezinirken bir televizyon kanalında Taşkın Tuna adlı yüksek fiz]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Yakın bir zamanda, kanallar arasında gezinirken bir televizyon kanalında Taşkın Tuna adlı yüksek fizik mühendisiyle olan bir tartışma programını izlemiştim. İslami çevrelerin yakından tanıdığı bu adamı ilk defa bu programda görmüş oldum. 10 üzeri -34&#8242;ün sıfırdan küçük olduğunu zanneden bir sunucuya bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Sonra sunucuya bir email geldi, bir seyirci ailesinin o gün yine aptalca bir diziyi izlemek zorunda olduğunu ve programı sadece aralarda takip edebildiğini söyledi. Sunucu da &#8220;işte ülkemizin geldiği hal&#8221; değerlendirmeleri yaptı. Bu vurucu değerlendirmeler sonucunda izlediğim &#8220;Geniş Aile&#8221; dizisinden biraz feragat edip, bu programı seyrettim.</p>
<p>İslam dünyasında bir gelenek vardır, Allah&#8217;ın varlığına kanıt olarak evrenin mükemmelliği, canlılar ve evren arasındaki ahenk sunulur. Bundan dolayı İslam&#8217;ın bilimle çelişmediği, tam aksine bilimi teşvik eden bir din olduğu hep iddia edilmiştir. Taşkın Tuna da o programda bunu yapıyordu ancak bu varolan davranışın da ötesine geçip, sık sık başkalarının da yaptığı gibi, bilimin İslam&#8217;ı haklı çıkardığını iddia <a href="http://mkmchronicles.wordpress.com/files/2009/11/stephen.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-205" title="stephen" src="http://mkmchronicles.wordpress.com/files/2009/11/stephen.jpg" alt="" width="360" height="360" /></a>ediyordu. Harun Yahya&#8217;nın da birçok kitabında bu vurgulanır. Birçok bilimsel veri için böyle davranışlar sergilense de özellikle Big Bang teorisi, İslamcı bilim fikirlerinin ayyuka çıkmasına neden olmuştur. O kadar ki Harun Yahya&#8217;yı okuyan Stephen Hawking&#8217;i müslüman olmuş biri zannedebilir. Ömer Çelakıl gibi tarihte de ortaya çıkan bazı kişiler ise Kur&#8217;an&#8217;ın içindeki verilerden bilimsel bazı sayılara ulaştıklarını iddia ediyorlar. Bu sayıların ve metodolojilerin yanlışlığı bir tarafa, bu yazının konusu bunlardan ziyade evrim teorisine sırt çeviren islam dünyasının neden Big Bang teorisini sahiplendiğini irdelemektir.</p>
<p>Felsefede evrenin mükemmelliğinden bir tanrı fikrine ulaşmaya kozmolojik kanıt deniyor. Ancak Big Bang&#8217;e kadar kozmolojik kanıt, kuru ve bir tarafı eksik bir söylem olarak islamcıların dilindeydi. Big Bang&#8217;le beraber bu kanıtlar onlar için anlam kazandı. Big Bang adeta İslamcıların ve tüm diğer tek tanrılı dinlerin bilim karşısında kazandığı zafer gibi lanse edilir hale geldi. Bunun nedeni, Big Bang&#8217;den önce materyalistlerin &#8220;Durağan Hal Teorisi-Steady State Theory&#8221; ve &#8220;Evrim Teorisi&#8221; ile dinlerin artık yıkıldığını iddia etmeleri olabilir. Durağan Hal Teorisi, evrenin ve maddenin her zaman varolduğunu, sonradan varolmadığını savunan bir teoridir. Big Bang ise maddenin ve zamanın sonradan varolduğunu, evrenin bir başlangıcının olduğunu iddia eder ve dinler tarafından sahiplenilmesi kaçınılmazdı. Bilim adamlarının Big Bang&#8217;in doğruluğu konusunda ikna eden iki büyük buluş gerçekleşti. Bunlar ölçümlenebilen kanıtlardı. Birincisi evrenin genişlediği olgusudur. Bing Bang teorisine göre evren sonsuz küçüklükte ve yoğun enerjili bir noktanın genişlemesiyle oluşmuştur ve bu genişleme devam etmelidir. Hubble teleskopundan elde edilen veriler, galaksilerin birbirinden uzaklaştığını, evrenin genişlediğini ortaya koymuştur. Bir diğer keşif te patlamadan sonra enerji artığının tüm evrende homojen olarak bulunması gerekliliği fikrinin doğrulanmasıdır. Tüm evrende homojen olarak dağılmış radyasyonun(kozmik arkaplan ışıması) ölçülmesiyle Big Bang&#8217;in temelleri atılmıştır diyebiliriz. Bugün bilim dünyasında azınlık olarak Big Bang karşıtı teoriler görülebilir ancak bilimcilerin genel eğilimi Big Bang&#8217;in tartışmasız olduğu yönündedir. Modern kozmoloji ve modern fizik, maddenin ve kuvvetlerin oluşumunu araştırırken Big Bang&#8217;i artık tartışmaz, olmuş gibi kabul eder. Büyük parçacık hızlandırıcılarındaki deneylerin de amacı, evrenin ilk evrelerinde maddenin ve kuvvetlerin nasıl oluştuğunu ortaya çıkarmaktır.</p>
<p>Big Bang nasıl fizikçiler arasında en kabul edilebilir kuramsa biyologlar arasında da evrim teorisi aynı özellikte bir kuram. Birinin kabul edilip diğerinin kabul edilmemesi sadece Türkiye&#8217;deki üniversitelerde görebileceğimiz bir acayiplik. Diyebilirsiniz ki Amerika&#8217;da da evrim teorisine karşı çıkan büyük bir kitle var. Doğru, ancak bu Amerikan bilim çevreleri için değil Amerikan halkı için doğru bir değerlendirme. Televizyonlarda rastlayabileceğiniz 12 Eylül&#8217;ün hediyesi olan bazı biyoloji profesörleri &#8220;Evrim teorisi yanlıştır, bu da benim düşüncem, her fikre saygılı olmalıyız&#8221; gibi şeyler söyleyebiliyorlar. Söz konusu bilimse yöntem demokrasi ya da fikirlerin özgürce söylenebilmesi değildir kanımca. Bilimde tartışma ve demokrasi elbette vardır ancak kanıtlarınız olduğu sürece. Bilimde kanıtları olmadan yapılan atıp tutmalara karşı asla demokrasi ya da fikir özgürlüğü yoktur, son derece katı bir şekilde reddedilirler. Bilimin ilerlemesi için yegane koşullardan biri olan bu yöntemi de kimsenin &#8220;fikir özgürlüğüne&#8221; indirgeyip tartışmaya hakkı yoktur.</p>
<p>Big Bang kuramı bana kalırsa evrim kadar kesin olmayan bir kuramdır. Elbette teorilerin kesinliğini tartışmak bize düşmez ancak şöyle biraz araştırınca bile bilim dünyasının evrim ve evrim mekanizmaları üzerinde daha çok uzlaşmışken, Big Bang üzerinde daha çok itilafa uğradığını görebiliriz. Bu teknik olarak modern fiziğin kolayca deneylenebilir olmamasından ve oldukça soyut olmasından kaynaklanan bir sonuçtur. Big Bang&#8217;in olmadığını iddia eden fizikçiler de bunu evrim karşıtlarından daha mantıklı dayanaklarla sunarlar ve alanlarında ihtisas sahibi kişilerdir. Öyleki bunlardan Hannes Alfvén, Arno Allan Penzias ve Robert Woodrow Wilson nobel fizik ödülü sahibi kişilerdir. Oysa evrim konusunun popüler ve siyasi tartışmaları da ateşleyebilecek olmasından ötürü, alanında başarısız bilim adamları ve halktan hemen hemen herkes konuya müdahil olmaktadır.</p>
<p>Big Bang gerçekten tek tanrılı dinlerin kanıtı olabilir mi? Öncelikle inancın kozmolojik kanıtlara ve bu gibi maddi dayanaklara bel bağlamasının artık gerilerde kalması gerektiğini düşünüyorum. Bugün bilim inancı ne reddeder ne de kanıtlar. İnanç artık bireylerin kendi felsefi sorunlarının cevabı olması gerekir, bilime bel bağlayan bir inanç, bugün Big Bang&#8217;le sevinirken yarın başka bir kuramı sırf inançları uğruna reddedebilir. Bilim ve dinler belki ortak sorulara cevap arıyorlar ancak metodolojilerinin ve verdikleri cevapların aynı olmadığı kesin. Big Bang teorisi, evrenin yoğun enerjili bir noktanın genişlemesiyle oluştuğunu anlatınca din çevreleri herşeyin yoktan varolduğunun bilimsel olarak kanıtlandığını söylediler. Bilimse yoktan varoluş yerine burada bir enerji dönüşümünden bahseder. Yoğun enerjili nokta kütleli bir evrene dönüşmüştür. Bu noktanın öncesiyle ilgili çeşitli spekülasyonlar var. Döngüsel Big Bang&#8217;lerin ve Big Crunch&#8217;ların(büyük çökme) gerçekleştiği evren, ya da Bing Bang&#8217;lerle oluşan evrenler gibi. Ancak bunlar spekülasyondan öte birşey değil. &#8220;Big Bang tek tanrılı dinlerin kanıtı olabilir mi?&#8221; sorusunun cevabı şudur;dinler için kanıt aramak yanlış bir iştir. Big Bang, insanoğlunun evrenin oluşumuna dair verdiği en deneysel ama spekülatif tarafları da olan bir teoridir. Teori belki kabaca dinleri kanıtlıyor gibi görünür ama detaylara inildikçe aksi sonuçlar çıkabilir. Bu nedenle inanlar bilimsel teorilerden medet ummayı bırakmalıdır.</p>
<p>Geniş Aile&#8217;yi izlemek mi Taşkın Tuna&#8217;yı izlemek mi daha kazançlıydı?Taşkın Tuna tasavvuf ve din konusunda da birşeyler söyledi. Bol bol arapça kelimeler kullandı. Big Bang sonrası fiziğin işi dedi öncesi ise İslamiyet&#8217;in. Stephen Hawking, Steven Weinberg gibi fizikçilerin kitaplarından alıntılar yaptı.Onların yazdıklarını anlattı uzun uzun. Aynı kitapları okumuş olan ben, bir yüksek fizik mühendisinin &#8220;10 üzeri -38 sn ile 10 üzeri -34 saniye arasında elma gibi olan evrenin dünya gibi genişlemesi için ışık hızını geçen bir genişlemeye sahip olması gerekir ki Einstein&#8217;a göre ışık hızını geçemezsiniz&#8221; diyen bir izleyice gayet teknik ve bilgilendirici bir cevap vermesini beklerdim, soruyu geçiştirmesini değil. Keşke Taşkın Tuna gibileri ne kadar samimi olurlarsa olsunlar, kendi alanlarında yeterince uzman olup, kendi alanları dışında bu bilgiyi kullanabilecek seviyeye gelseler. O zaman neden Geniş Aile&#8217;yi bırakıp Taşkın Tuna&#8217;yı izlemeyi seçmeyelim?</p>
<a name="pd_a_2318179"></a><div class="PDS_Poll" id="PDI_container2318179" style="display:inline-block;"></div><script type="text/javascript" language="javascript" charset="utf-8" src="http://static.polldaddy.com/p/2318179.js"></script>
		<noscript>
		<a href="http://answers.polldaddy.com/poll/2318179/">View This Poll</a><br/><span style="font-size:10px;"><a href="http://answers.polldaddy.com">polling</a></span>
		</noscript>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Bitirdin Beni Balik! Bitirdin...]]></title>
<link>http://meraklininguncesi.com/2009/11/29/bitirdin-beni-balik-bitirdin/</link>
<pubDate>Sun, 29 Nov 2009 09:17:39 +0000</pubDate>
<dc:creator>Janos</dc:creator>
<guid>http://meraklininguncesi.com/2009/11/29/bitirdin-beni-balik-bitirdin/</guid>
<description><![CDATA[Darwin 130 yil daha yasasaydi, ustune ustluk bir de Turkce bilse ve Turkiye&#8217;nin Devlet Televiz]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Darwin 130 yil daha yasasaydi, ustune ustluk bir de Turkce bilse ve Turkiye&#8217;nin Devlet Televiz]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kurbanın Kurbanı Olanlar]]></title>
<link>http://realityofevolution.wordpress.com/2009/11/28/kurbanin-kurbani-olanlar/</link>
<pubDate>Sat, 28 Nov 2009 00:28:24 +0000</pubDate>
<dc:creator>God Like</dc:creator>
<guid>http://realityofevolution.wordpress.com/2009/11/28/kurbanin-kurbani-olanlar/</guid>
<description><![CDATA[“Akıllı düşünenler doğruyu bulacaktır” Hemen herkesin sık sık aklına gelen bir soru vardır. Acaba ev]]></description>
<content:encoded><![CDATA[“Akıllı düşünenler doğruyu bulacaktır” Hemen herkesin sık sık aklına gelen bir soru vardır. Acaba ev]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Richard Dawkins'in cevap veremediği soru!!!]]></title>
<link>http://incememed.wordpress.com/2009/11/27/richard-dawkinsin-cevap-veremedigi-soru/</link>
<pubDate>Fri, 27 Nov 2009 15:12:57 +0000</pubDate>
<dc:creator>incememed</dc:creator>
<guid>http://incememed.wordpress.com/2009/11/27/richard-dawkinsin-cevap-veremedigi-soru/</guid>
<description><![CDATA[Youtube&#8217;da uzun zaman önce bir video görmüştüm. Röportaj yapan kişi tarafından, Richard Dawkin]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Youtube&#8217;da uzun zaman önce bir video görmüştüm. Röportaj yapan kişi tarafından, Richard Dawkin]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA["Out" Kampanyası ve Don't Label Me]]></title>
<link>http://realityofevolution.wordpress.com/2009/11/25/out-kampanyasi-ve-dont-label-me/</link>
<pubDate>Tue, 24 Nov 2009 23:40:45 +0000</pubDate>
<dc:creator>God Like</dc:creator>
<guid>http://realityofevolution.wordpress.com/2009/11/25/out-kampanyasi-ve-dont-label-me/</guid>
<description><![CDATA[&nbsp; Lütfen, beni etiketlemeyin!!! Yakında bu konuda daha fazla açıklama yapacağım&#8230; &nbsp;]]></description>
<content:encoded><![CDATA[&nbsp; Lütfen, beni etiketlemeyin!!! Yakında bu konuda daha fazla açıklama yapacağım&#8230; &nbsp;]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Mutlu Yıllar "Türlerin Kökeni"!]]></title>
<link>http://mkoz.wordpress.com/2009/11/25/mutlu-yillar-turlerin-kokeni/</link>
<pubDate>Tue, 24 Nov 2009 22:19:06 +0000</pubDate>
<dc:creator>mkoz</dc:creator>
<guid>http://mkoz.wordpress.com/2009/11/25/mutlu-yillar-turlerin-kokeni/</guid>
<description><![CDATA[&#8220;Çığır açıcı&#8221; sözü sık sık olur olmaz yere kullanılır, ama bazen yerini bulduğu da olur.]]></description>
<content:encoded><![CDATA[&#8220;Çığır açıcı&#8221; sözü sık sık olur olmaz yere kullanılır, ama bazen yerini bulduğu da olur.]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[CRD-AFW (1858): %50...]]></title>
<link>http://solucanlakostebek.wordpress.com/2009/11/24/crd_afw_1858/</link>
<pubDate>Tue, 24 Nov 2009 14:23:20 +0000</pubDate>
<dc:creator>yaşlı köstebek</dc:creator>
<guid>http://solucanlakostebek.wordpress.com/2009/11/24/crd_afw_1858/</guid>
<description><![CDATA[Darwin-Wallace ortak bildirisi&#8217;nin Türkçe çevirisi yakında burada&#8230; &nbsp; Charles Darwin]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><a href="http://linnean.org/index.php?id=380" target="_blank">Darwin-Wallace ortak bildirisi&#8217;nin</a> Türkçe çevirisi yakında burada&#8230;</p>
<table border="0">
<tbody>
<tr>
<td>
<p>&#160;</p>
<p><div class="wp-caption alignnone" style="width: 200px"><a href="http://www.linnean.org/index.php?id=344"><img title="Charles Darwin" src="http://www.linnean.org/uploads/pics/Darwin-Wallace-Medal-2008-Obverse-190_01.gif" alt="Charles Darwin" width="190" height="162" /></a><p class="wp-caption-text">Charles Darwin</p></div></td>
<td>
<p>&#160;</p>
<p><div class="wp-caption alignnone" style="width: 200px"><a href="http://www.linnean.org/index.php?id=344"><img title="Alfred Wallace" src="http://www.linnean.org/uploads/pics/Darwin-Wallace-Medal-2008-Reverse-190_01.gif" alt="Alfred Wallace" width="190" height="180" /></a><p class="wp-caption-text">Alfred Wallace</p></div></td>
</tr>
</tbody>
</table>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Bilim Dinlerin Tanrısının Kanıtı Mıdır?]]></title>
<link>http://kisiselyazin.wordpress.com/2009/11/17/bilim-dinlerin-tanrisinin-kaniti-midir/</link>
<pubDate>Tue, 17 Nov 2009 09:37:44 +0000</pubDate>
<dc:creator>Mustafa Özkan</dc:creator>
<guid>http://kisiselyazin.wordpress.com/2009/11/17/bilim-dinlerin-tanrisinin-kaniti-midir/</guid>
<description><![CDATA[Artık sıklıkla karşılaşılır oldu: &#8220;Bilim tanrının kusursuzluğunu sergilemektedir.&#8221; Bilim]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Artık sıklıkla karşılaşılır oldu: &#8220;Bilim tanrının kusursuzluğunu sergilemektedir.&#8221;<!--more--></p>
<p>Bilim, en başından sonuna kadar, aslında, tanrının varlığı ve yokluğuyla ilgili şeyleri açıklamaya dair bir tutku değil, içinde bulunduğumuz alanı (doğa, evren vs.) tanıma merakıyla hareket etmiştir. Sıklıkla karıştırıldığı gibi C. Darwin &#8220;Öyle bir teori ortaya atayım ki tanrıya gerek kalmasın&#8221; dememiştir; O sadece &#8220;Canlılık nasıl çeşitlendi? Nereden geldi bütün canlılar ve nereye gidiyor?&#8221; diye merak etti. Birçok fizikçi metafiziği bir kenara koymamıza neden olan kavramları bize sunarken kendi ceplerini ve şöhretlerini düşünmedi. Var olmayan ya da varlığı ile yokluğu pratikte işimize yaramayan şeyleri gözardı etmemizi söylerken bilim, bir statü kaygısından çok gerçeği bilme kaygısı içerisindeydi. Gerçeği bilmeye çalışırken, bir takım deney-gözlem sonucu somut veriler ortaya koyarken bilim, pek umursamadığı bir şekilde, dinin güven vermekten yoksun olduğunu ortaya koydu.</p>
<p>Tanrı ile din arasında fark vardır. İlki emin olmadığımız ve bu eminsizlikten kaynaklandığı şekilde üzerinde fazla tartışmaktan kaçındığımız bir kavram. Din ise; emirleri, kuralları ve kendisi adına yapılan olayları eleştirel akıl süzgecinden geçirerek üzerinde konuşulabilecek bir konu. Örneğin <a href="http://suphecimelek.wordpress.com/2009/11/09/insan-haklari-evrensel-bildirgesi-ve-kuran/">bu yazıda</a> Kuran ile İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi arasındaki zıtlıklar irdelenmiş. Her insan bunu yapabilir; gerekli malzemeler bir adet Kuran, bir adet İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve bir adet akıl. Tarihi inceleyerek insanların din adına yaptıkları konuşulabilir. Dinin insanlığa kattıkları ve götürdükleri münazara edilebilir. Dinin ortaya koyduğu kurallarla insanlık bilinci arasındaki farklar gözlenebilir. Sonuç olarak din eleştirilebilir.</p>
<p>Tanrı-din arasındaki ayrımı yaptıktan sonra bilime dönebiliriz. Az önce <a href="http://suphecimelek.wordpress.com/2009/11/17/inancin-guvenilirligi/comment-page-1/#comment-8252">şurada</a> izlediğim bir videoda da bahsedildiği üzere, bilim ilerledikçe dinin tanrısı ulaşılmazlaştırıldı inananları tarafından. Daha öncesinde aynı din aynı tanrı göklerdeyken artık uzay-zamanın ötesinde. Fizikçilerin harıl harıl kafayı yordukları boyutlar arasında şimdilik 5. boyutta. Peki String doğrulanırsa, yani 10-11 boyut, membranlar ve paralel evrenler kabul edilince ne olacak? Bir 12. boyuta mı taşınmak zorunda kalacak dinin tanrısı?</p>
<p>Yazının başındaki cümleye döneyim: &#8220;Bilim tanrının kusursuzluğunu sergilemektedir.&#8221;. Bunun son yıllarda böyle olmasının sebebi, artık bilim alanındaki gelişmeler eskiye oranla öyle ileride ki inananlar dinin tanrısını bilinmeyen bir boyuttaki belirsizliğe gönderirken aynı zamanda bu tarafları da etkiliyor olduğunu göstermek istiyorlar. Evrimi bilmeden onu eleştirmek, henüz fizikçiler arasında bile tam olarak aydınlatılamamış atom-atomaltı parçacıklar konusunda bir kitap makale bile okumadan &#8220;Atom bile tanrımızı kanıtlıyor&#8221; demek olsa olsa kendini kandırmaktır. Dinin tanrısı kusursuzsa, eğer atomları ve canlı vücutlarını çok iyi tasarlayabilecek bir yapıdaysa neden bu yeteneğini kitaplarını gönderirken de kullanmıyor, bu merak konusu. Kendi gönderdiği kitaplar içerisindeki tutarsızlıklar, kitaplarla insanların ortaya koydukları arasındaki çelişkiler iki şeye işaret ediyor: &#8220;bir tanrı var ama edebiyat konusunda pek iyi değil&#8221; ya da &#8220;tanrı ile din ayrı şeyler ve din tanrıyı bir sığınma aracı olarak görüyor&#8221;.</p>
<p>Bilim ilerledikçe ve doğayı daha iyi anlayabildikçe dinin tanrısı da insanlardan o kadar uzaklaşacaktır. Uzaklaşmaktan kasıt, inananlarının onu doğaüstü olarak göstermeye çabaları sonucu ortaya çıkan uzaklaşmadır. Gerçekten bir tanrının olup olmadığı bir tartışma konusu değil, bunu herkes kendi içinde halledebiliyor olmalıdır. Buna karşın dinin tanrısı kusursuzluktan, adaletten ve insanlık bilincine saygıdan uzak görünüyor. İnananları ise bir yandan bilimi kötülerken bir yandan da bilimin ortaya koyduklarını biraz çarpıtarak biraz doğrusuyla dinin tanrısının kanıtı sayıyorlar.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Atalarımız hakkında cevabını bilmediğimiz en ilginç 10 gerçek (ya da soru)]]></title>
<link>http://aklimizvebeynimiz.wordpress.com/2009/11/13/atalarimiz-hakkinda-cevabini-bilmedigimiz-en-ilginc-10-gercek-ya-da-soru/</link>
<pubDate>Fri, 13 Nov 2009 17:53:51 +0000</pubDate>
<dc:creator>Can Ender Gökçe</dc:creator>
<guid>http://aklimizvebeynimiz.wordpress.com/2009/11/13/atalarimiz-hakkinda-cevabini-bilmedigimiz-en-ilginc-10-gercek-ya-da-soru/</guid>
<description><![CDATA[İnsanoğlu, dünya üzerinde eşine rastlanmayan türde bir canlı ve nasıl evrimleştiği ve evriminin nası]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>İnsanoğlu, dünya üzerinde eşine rastlanmayan türde bir canlı ve nasıl evrimleştiği ve evriminin nasıl geliştiği sorusunun cevabı büyük ölçüde hala gizemini koruyor. Önce hangi adımları attık? Neden bu şekilde evrimleştik de başka bir şekilde değil? Neden hala canlı kalabilen insan türü sadece biziz, diğerleri hangi sebeplerle yok oldular? Evrim sırasında geçebileceğimiz farklı evreler başka nasıl şekillerde olabilirdi? Ve bundan sonrası için bizi neler bekliyor? Hepsi bu 10 sorunun cevabının bulunmasında gizli&#8230; İşte o 10 soru:.</p>
<p><strong>1. Nereden geldik, nereye gidiyoruz?</strong></p>
<p><strong><span style="font-weight:normal;">İnsanın evrimine ilişkin en zor sorulardan biri, evrimin nerelerde gerçekleştiğine ilişkin. Herşeyin ve herkesin kaynağının Afrika olduğu teorisi insanın evrimini yakın sayılabilecek bir zamana kadar Afrika&#8217;da tamamladıktan sonra daha sonra dünyanın diğer yerlerine yayıldığını ileri sürüyor ve o ortamlarda yaşayan diğer arkaik insan türlerinin yerini aldığını savunuyor. Buna alternatif olarak geliştirilen bir başka hipotez ise, insanların Afrika yerine dünyanın çok farklı yerlerinde arkaik insan türlerinden evrimleştiğini ve esas olarak o bölgelerdeki arkaik insan tipleriyle çiftleşerek insanın evrimine yol açtıklarını ileri sürüyor. Günümüzde her ne kadar Afrika&#8217;dan çıkmış olduğumuz teorisi daha yaygın olsa da, diğer teorinin savunucuları da görüşlerinin arkasında durmaya devam ediyorlar.</span></strong></p>
<p><strong>2. İlk insansı yaratık kimdi acaba?</strong></p>
<p><strong><span style="font-weight:normal;">Bilim adamları sürekli &#8220;ilk insan&#8221; diye adlandırdıkları antik yaratık çeşitlerinin fosillerini bulmaya devam ediyorlar. Burada, &#8220;ilk insan&#8221; terimini geniş anlamda kullanıyorum, yani buldukları fosilleri insan, insanın doğrudan ataları veya yakın akrabaları olarak tanımlıyor olabilirler &#8211; bunların hepsini dahil ediyorum. İnsanın ortaya çıkışının en erken tarihini bulmak için bir yarış halinde oldukları izlenimine kapılmadan edemiyoruz, ancak elbette bu anlaşılabilir bir istek; zira hangi değişikliklerin bizi bugünkü halimize getirdiği ve bu değişikliklerin hangi sırayla gerçekleştiği ancak bu fosiller yoluyla ortaya çıkarılabilecek.</span></strong></p>
<p><strong>3. Neanderthallerle sevişmiş olabilir miyiz?</strong></p>
<p>Soruları hafif mizahi bir dille yazdığımı anlamışsınızdır, ancak ilk zamanlarda insana benzeyen diğer türlerle çiftleşip çiftleşmediğimiz hala cevabı bulunamamış bir soru. Acaba şu anda taşıdığımız genler, çoktan yok olup gitmiş bazı atalarımızın izlerini taşıyor olabilir mi dersiniz? Örneğin, bazı bilim adamları Neanderthallerin yok olup gitmediklerini, fakat bunun yerine <a href="http://www.livescience.com/health/061030_neanderthal_hybrid.html" target="_blank">insan nesli içinde asimile olduklarını</a> savunuyorlar. Linkte bu konuya ilişkin detaylı bir makale bulabilirsiniz.</p>
<p><strong>4. İlk &#8220;modern insanlar&#8221; neden 50.000 yıl önce Afrika&#8217;dan dışarı çıkmaya karar verdiler?</strong></p>
<p>Yukarıda da belirttiğim gibi, insanın evrimini Afrika&#8217;da tamamlayıp daha sonra diğer kıtalara yayıldığı şu andaki hakim görüş. Yaklaşık elli bin yıl önce, bu insan toplulukları Antartika dışında neredeyse tüm kıtaları işgal etmişlerdi bile, hatta bazı ulaşılması zor Pasifik adalarında bile yaşamaya başlamışlardı. Bir görüşe göre, bu dışa açılımın sebebi insan beyninin geçirdiği <a href="http://www.livescience.com/culture/090604-human-behavior-evolved.html" target="_blank">özel bir mutasyona</a> dayanıyordu. Bu mutasyonun sonucunda insanlar dil yeteneklerini çok daha karmaşık alanlarda kullanabilmeye, daha efektif ve işe yarayabilecek aletler üretebilmeye ve bunun gibi kompleks diğer bazı fonksiyonları yerine getirebilmeye başladılar. Afrika&#8217;dan çıkmalarının sebebi temel olarak buydu.</p>
<p>Diğer bir görüşe göre ise, insan bu yetenekleri Afrika&#8217;dan çıkmadan çok daha önce elde etmişti ve gerekli evrimini zaten tamamlamıştı. Afrika&#8217;dan çıkmasının temel nedeni ise, artık Afrika&#8217;daki insan nüfusunun belirli bir seviyeyi geçmesi oldu, bir anlamda başka yaşanabilecek yerler bulmaya muhtaç kalmıştı.</p>
<p><strong>5. Hobbit nedir (veya hobbit diye birşey var mıdır)?</strong></p>
<p>Hobbit arkeolojide asıl olarak, Endonezya sahillerindeki Flores adasında 2003 yılında bulunan minyatür iskeletlere verilen isimdir. Acaba, bu iskeletler ayrı bir insan türü olarak tanımlanabilecek (&#8220;homo floresiensis&#8221; gibi örneğin) yaratıklar mıydı? Yoksa, tamamen başka bir türe mi aittiler, mesela şempanzeler gibi apayrı bir canlı türü olabilirler mi? <a href="http://www.livescience.com/health/070920_hobbit_bones.html" target="_blank">Bu gizemi</a> çözmek, insan evriminin geçtiği radikal kavşakları anlamamıza yardımcı olacak gibi görünüyor.</p>
<p><strong>6. İnsanın evrimi gitgide hızlanmakta mıdır?</strong></p>
<p>Ortaya sürülen son görüşler ve kanıtlar ortaya koyuyor ki, insanlığın evrimleşmesi devam etmekle kalmıyor, üstelik daha da hızlanıyor, sadece tarım yaptığımız zamanlara göre 100 kat hızlı bir şekilde evrimimizin devam ettiği ortaya konmuştur. Bazı bilim adamları bu olguyu destekleyen kanıtlara şüpheyle yaklaşıyorlar, çünkü onlara göre bazı genlerimizin uyum için geçirdiği değişimler uzun süreli mutasyonlar olmayabilir; dolayısıyla evrime herhangi bir katkıları olmayabilir. Yine de eğer insanın evriminin hızlandığını bir an için kabul edecek olursak, ardından soracağımız soru &#8220;Neden?&#8221; olmalıdır. Belki de son yüzyılda çok hızlı değişen beslenme alışkanlıklarımız ve hastalık çeşitleri bunun sorumlusu olabilir.</p>
<p><strong>7. En yakın akrabalarımız neden yok olup gittiler?</strong></p>
<p>Bundan yaklaşık 24,000 yıl önce bizim türümüz olan &#8220;homo sapiens&#8221; dünya üzerinde bugünkü kadar yalnız değildi. En yakın akrabalarımız olan Neanderthaller (&#8220;<a title="Neanderthaller" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Homo_neanderthalensis" target="_blank">homo neanderthalensis</a>&#8220;) halen hayatta ve etrafımızdaydılar. Yukarıda da bahsettiğim, Endonezya yakınlarında bulunan &#8220;Hobbit&#8221;in de bir tür insan olma olasılığını da göz önüne alırsak (ki bu türün 12,000 yıl öncesine kadar dünya üzerinde bulunduğu anlaşılıyor), tüm bu akrabalarımız neden öldüler, ve belki de daha da önemlisi, neden hayatta kalan biz olduk? Acaba beklenmedik salgınlar, yaşadıkları çevrelerdeki radikal değişikliler mi onların topluca ölmesine sebep oldu? Yoksa, en acayip alternatif olarak, bizim türümüz, onlarla birlikte kardeşçe yaşamaya devam mı etti??? Bunun ne anlama geldiğini üstteki soruları okumuş olanlar anlayacaktır.</p>
<p>Tüm bu teoriler için çeşitli kanıtlar bulunuyor olsa da, henüz üzerinde kesin bir mutabakata varılmış bir teoriye sahip değiliz.</p>
<p><strong>8. Vücut tüylerimiz nereye gitti?</strong></p>
<p>Maymun kuzenlerimizle karşılaştırıldığında, tüm onların arasında gerçekten &#8220;çıplak&#8221; olarak görünen tek türün biz insanoğlu olduğunu söyleyebiliriz. Peki acaba bu tüysüzlük nereden icap etti de evrimin bir sonucu olarak karşımıza çıktı? Bu sorunun cevabı olarak önerilen teorilerden bir tanesi, kuru otların arasında yaşadığımız Afrika çöllerinde kendimizi serin tutabilmek için ilk zamanlarda tüylerimizden kurtulduğumuz şeklinde. Başka bir iddia ise, tüylerimizden kurtulmak bizim parazitlerin doğal yaşam alanı olmamızı engelledi ve böylece onların yaydığı hastalıklardan kurtularak hayatta kalabildik. Daha değişik ve oldukça ilginç bir açıklama ise <a href="http://www.livescience.com/culture/090717-myths-about-mens-bodies-1.html" target="_blank">insanın bu tüysüzlüğünün</a> suyla tanışması ve hayatının bir kısmını su içinde geçirmesi ile ilgili olduğunu iddia eder. Ancak, tamamen denizin içinde yaşayan birçok memelinin bizden çok daha sık ve gür tüylere sahip olduğunu da unutmamak gerek.</p>
<p><strong>9. İki ayak üzerinde nasıl yürüyebiliyoruz?</strong></p>
<p>Atalarımız, dik bir duruşu denemeye, şu andaki büyük beyinlere sahip olmamızdan ya da taştan ilk aletleri yapmadan önce başladılar. O zaman, neden tüm akrabalarımız dört ayak üzerinde yürürken biz bir anda (bir anda lafın gelişi tabii) iki ayak üzerinde dikildik acaba? Bu konudaki bildiğimiz gerçeklerden biri, iki ayak üzerinde yürümenin dört ayak üzerinde yürümekten daha az enerji sarf edilmesine neden olduğu. Ayrıca, bu şekilde kollarımızın ve ellerimizin serbest kalması da atalarımızın daha çok yiyecek taşımasına yardımcı olmuş olabilir. Hatta, ayakta durmak onların vücut sıcaklıklarını daha iyi ayarlamalarını bile sağlamış olabilir, çünkü bu sayede doğrudan güneşe maruz kalan vücut kısımlarını çok daha rahat kontrol edebiliyorlardı.</p>
<p><strong>10. Beyinlerimiz neden bu kadar büyüdü ve genişledi?</strong></p>
<p>Şu koca kafalarımızın içinde taşıdığımız kocaman beynimizin bize hayatta bir sürü avantaj sağladığı son derece açık. Ama yine de insan beyni bir organizma için sahip olunacak en &#8220;pahalı&#8221; organlardan biri; vücudun kütlesinin sadece yüzde ikisini kaplamasına rağmen enerjisinin % 20&#8217;sini tüketiyor ve bundan iki milyon yıl öncesine kadar hiçbir atamızın beyninin büyüklüğünün vücuduna oranı, bugünkü bir maymununkininden farklı değildi.  Dolayısıyla, beyinlerimizin büyümesine sebep olan şey neydi, bunu bilemiyoruz. Elbette bir olasılık, daha gelişmiş bir zeka seviyesinin daha çok işe yarayan aletler yapmaya olanak tanımış olması.  Belki de, büyük beyinlerimiz bize birbirimizle daha rahat iletişim kurma yeteneğini bahşetti. Ya da belki de büyük değişimlerin yaşanmakta olduğu bir doğa içerisinde, bu değişikliklerle mücadele edebilmek için atalarımızın daha büyük beyinlere ihtiyaçları vardı.</p>
<p>Bu soruların cevapları şimdilik bilinmezliklerini koruyorlar, ama her geçen gün yapılan yeni araştırmalar anlayışımıza yeni bir boyut katıyor, kendimizi ve çevremizi daha iyi anlamamızı sağlıyor. Bilim bu yüzden güzel, zaten.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Washington Post: Türkiye'de yaratılışçılık]]></title>
<link>http://mkoz.wordpress.com/2009/11/11/washington-post-turkiyede-yaratiliscilik/</link>
<pubDate>Tue, 10 Nov 2009 23:32:53 +0000</pubDate>
<dc:creator>mkoz</dc:creator>
<guid>http://mkoz.wordpress.com/2009/11/11/washington-post-turkiyede-yaratiliscilik/</guid>
<description><![CDATA[Araştırmaya, öğrenmeye ve bilmeye kıymet verilmeyen yurdumuzun hali tekrar haber oldu. Evrimsel biyo]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Araştırmaya, öğrenmeye ve bilmeye kıymet verilmeyen yurdumuzun hali tekrar haber oldu. Evrimsel biyo]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Evrim Teorisi: Ara Form (arageçiş)]]></title>
<link>http://bilgiyolu.wordpress.com/2009/11/09/evrim-teorisi-ara-form-aragecis/</link>
<pubDate>Mon, 09 Nov 2009 18:17:23 +0000</pubDate>
<dc:creator>bilgiyolu</dc:creator>
<guid>http://bilgiyolu.wordpress.com/2009/11/09/evrim-teorisi-ara-form-aragecis/</guid>
<description><![CDATA[İki canlı arasında ikisinden de ortak özellik taşıyan canlılara verilen isim. Ama aslen gereksiz bir]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>İki canlı arasında ikisinden de ortak özellik taşıyan canlılara verilen isim. Ama aslen gereksiz bir tanım. Zira evrim mantığı sürklilik içerir ve Zenon&#8217;un kendi paradokslarında yaptığı gibi, minicik dilimler kesmek ya da sonsuz bölme işlemi yapmak bakış açısı hatası ya da artniyettir. Çünkü bir canlı zaten diğer iki canlının ara formudur. Hatta güzel bir söz vardı:  &#8221;Hayvanlarla <em>gerçek insan arasındaki kayıp</em> halka çok büyük ihtimalle biziz.&#8221;</p>
<p>Yani defterin ortası vardır ama bunu söylerken ilk ve son sayfayı referans almışsınızdır zaten.  Ama bazı insanlar ara form, arageçiş deyince farklı şeyler anlamaktadır.  &#8221;Arageçiş Açmazı&#8221; adında kitabı da bulunan ünlü yaratılışçı Harun Yahya&#8217;nın söz konusu kitabında yer alan arageçiş örneklerine bakalım.</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-179" title="ara geçiş" src="http://bilgiyolu.wordpress.com/files/2009/11/ara-gecis.jpg" alt="ara geçiş" width="500" height="145" />Bu güzel ama bu daha güzel;</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-180" title="arageçiş_2" src="http://bilgiyolu.wordpress.com/files/2009/11/aragecis_2.jpg" alt="arageçiş_2" width="431" height="101" />Şimdi aldığınız referansa göre, bir canlıya ara form ya da arageçiş etiketi yapıştırabilirsiniz ama onun da bir canlı olduğunu unutmamanız gerekir. Yani ağzı alnında olan ya da yarık gibi tepesinde göz çukuru olan kafataslarına sahip arkadaşlar yaşayamazlar. Hem zaten bu kafatasına gelene kadar, evrim gözlerin nerede olacağına dair uygun bir fikir edinmiştir. Her canlı için, &#8220;Bu gözleri nereye koyayım arayışına girmez/girmesine gerek yoktur. Bir örnek vereyim.</p>
<p>Eskiden joystickler şimdikinden farklıydı.</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-181" title="eski-yeni" src="http://bilgiyolu.wordpress.com/files/2009/11/eski-yeni.jpg" alt="eski-yeni" width="434" height="146" />Ve aralarında buna benzer bir evrim olmadı;</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-182" title="joystick evrimi kopya" src="http://bilgiyolu.wordpress.com/files/2009/11/joystick-evrimi-kopya.jpg" alt="joystick evrimi kopya" width="500" height="101" />Neden olmadı, çünkü aradaki ürünleri çıkarak bir fabrika, bir endüstri mühendisi olmadı. Eğer olsaydı da başarısızlığın sağlam bir kanıtı olacağı için, bir daha olmasına engel olacaktılar. Hatta <a href="http://teknoloji.milliyet.com.tr/GaleriHaber.aspx?aType=GaleriHaberKategori&#38;ArticleID=1127911&#38;PAGE=1">http://teknoloji.milliyet.com.tr/GaleriHaber.aspx?aType=GaleriHaberKategori&#38;ArticleID=1127911&#38;PAGE=1</a></p>
<p>linkinden gelmiş geçmiş en kötü 10 oyun konsolunu görerek, birkaç tekno-garibesini tanıyabilirsiniz.</p>
<p>Joystick üreticileri aynı doğa gibi her seferinde yeniden ergonomi ve elektronik hesapları yapmaz. Zaten bir birikim oluşmuştur. Tuşların ve çubuğun ele en uygun yerde olması ve olabildiğince çok işlev kazanması amaçlanır ve bu bir yerde, bütün joystickleri benzer şekle götürür. Google Görseller&#8217;de joystick araması yaparsanız bunu kendiniz de görürsünüz.</p>
<p>Şimdi joystick evriminde anlaşılması gereken aslen temelde bir hata yapıldığı. Doğru bakış açısıyla,</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-183" title="yeni" src="http://bilgiyolu.wordpress.com/files/2009/11/yeni.jpg" alt="yeni" width="434" height="146" />Arasındaki ilişki analizi daha yerinde olacaktır. Çünkü ancak bu iki joystick tek dal üzerinden evrilebilir. Öbür türlü Joystick evrimi için, birden çok dalı olan ağaç şeması geliştirilmelidir. Ayrıca, eski bir joystick alıp &#8220;A bu süper çalışıyor işte&#8221; demenin evrimini çürütmek adına manası yoktur. Çalışması zaten gereklidir, çalışmayan joysticklerin pazara çıkma olasılıkları çok düşüktür, çıksalar bile elenirler. Benzeri biz canlılar için için de geçerlidir.</p>
<p>Yani arageçiş canlı ve joystick evrimlerinin bir unsurudur, sorunu ya da açmazı olması söz konusu değildir.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[LHC'ye Kaçan Ekmek Kırıntısı]]></title>
<link>http://mkmchronicles.wordpress.com/2009/11/08/lhcye-kacan-ekmek-kirintisi/</link>
<pubDate>Sun, 08 Nov 2009 18:30:44 +0000</pubDate>
<dc:creator>mkemal</dc:creator>
<guid>http://mkmchronicles.wordpress.com/2009/11/08/lhcye-kacan-ekmek-kirintisi/</guid>
<description><![CDATA[Geçen hafta bir haber vardı gazetelerde. Large Hadron Collider olarak bilinen ve CERN&#8217;de ikame]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Geçen hafta bir haber vardı gazetelerde. Large Hadron Collider olarak bilinen ve CERN&#8217;de ikamet eden büyük hadron çarpıştırıcısına ekmek kırıntısı kaçtığı için, deneye ara verilmiş. Bu haber, Emrah Ablak&#8217;ın çizdiği Tubitak çizgi serisini hatırlattı. Bir an, nükleer deney ortamında hacetini gideren Bayram Efendi geldi aklıma. Elbetteki LHC&#8217;nin sorun çıkarmasının arkasında yatan neden bu kadar basit değil ve  bu haber büyük oranda bizim milletimizin magazin severciliğinin bir ürünü. Bilimle haşır neşir olmamız bile magazinel yolla oluyor.</p>
<p>Biz tartışmaya değer olarak sadece evrim teorisini görmeye devam edelim, batıda LHC projesi içerisinde yapılacak olan deneylerle ilgili bir çok tartışma oluyor. Bilmem ne araştırmalarına karşı olan bir takım gruplar gibi LHC de tartışılıyor ve buna da karşı çıkılıyor. LHC&#8217;nin bir benzerine de Amerika Birleşik Devletleri&#8217;ndeki CERN benzeri Fermilab sahip. Tevatron adındaki bu hızlandırıcı da LHC&#8217;nin benzeri projeleri yürütüyor. Her ikisi de evrenin birçok sırrına cevap olacak çözümleri arıyorlar. Bunlardan biri Higgs Bozonu denen bir şey. &#8220;Madde neden kütleye sahiptir?&#8221; sorusuna cevap verecek olan bu Higgs Bozonu, evrenin oluşumunu resmetmekte önemli bir role sahip. Hatta buna &#8220;Tanrı parçacığı&#8221; diyen bile var. Higgs Bozonu&#8217;nun evrenin ilk tarihlerinde oluştuğu, maddeye kütle kazandırdığı ve yok olduğu düşünülüyor. Maddeye kütle kazandırmak ta bizim için,  &#8220;O &#8216;ol&#8217; dedi oldu&#8221; ya da ecnebiler için &#8220;let there be light&#8221; anlamına geliyor. İşte bu yüzden &#8220;tanrı parçacığı-god particle&#8221; diyorlar buna. Fizikçiler, evrenin bing bang anını simule edebilirlerse Higgs Bozonunu gözlemleyebileceklerini söylüyorlar. Atlas Deneyi olarak adlandırılan bu deney, LHC&#8217;de devam eden deneylerden biri.</p>
<p><img class="alignleft size-medium wp-image-127" title="lhc" src="http://mkmchronicles.wordpress.com/files/2009/11/lhc.jpg?w=300" alt="lhc" width="300" height="195" />Birçok insan, bu deney esnasında oluşacak kara deliklerin dünyayı yok edeceğine inanıyor. Buna benzer felaket senaryosu Dan Brown&#8217;un Angels And Demons adlı eserinde geçmişti. Antimaddenin dünyayı yok edeceğine dair bir senaryoydu bu. Ortaçağda baskı altında kalan bilimcilerin kurduğu illuminati-aydınlanma tarikati, bilim sayesinde dinin şekillendirdiği dünyayı yıkmak istiyordu.  Bu amerikan yapımı film/kitap, her ne kadar antimaddeyi &#8220;C4 patlayıcı&#8221; gibi lanse etse de bilimin artık sadece &#8220;nasıl&#8221; sorusunu değil &#8220;neden&#8221; sorusunu da sorduğunu ve hatta buna cevaplar getirebildiğini anlatıyordu.</p>
<p>LHC ve tevatron, esasen dinlerin farklı yollarla cevapladığı sorulara bilim adına yanıt vermek için uğraşıyor. Yıllardan beri var olan bilim ve din rekabeti, evrim teorisiyle iyice ateşlendi. LHC ve tevatron, aslında bu rekabetin geldiği son nokta. &#8220;Nasıl her şey varoldu?&#8221; sorusunun cevabı bu deneylerde saklı. Bence bu deneyler &#8220;bilim ve din birleşebilir&#8221; ya da &#8220;bilim ve din apayrı şeylerdir&#8221; yargılarından hangisinin doğru olduğuna karar verecek. Ancak böyle şeyleri tartışmak bizim için şimdilik lüks. Bize &#8220;evrim teorisinden&#8221; daha çok ekmek çıkacaktır ve böyle konular magazinel olmadıkça ilgimizi çekmeyecektir. Evrim teorisi &#8220;x maymundan geldiğini iddia ediyor&#8221; cümlesiyle bile hala magazinel ve ilgi çekici.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kelebeklerin çiftleşme tercihleri bir türün nasıl iki türe dönüştüğünü gösteriyor]]></title>
<link>http://yabanhayati.wordpress.com/2009/11/08/kelebeklerde-turlesme/</link>
<pubDate>Sun, 08 Nov 2009 05:02:07 +0000</pubDate>
<dc:creator>mavigunluk</dc:creator>
<guid>http://yabanhayati.wordpress.com/2009/11/08/kelebeklerde-turlesme/</guid>
<description><![CDATA[Heliconius kelebeklerinde renk farklılaşması ile eş tercihleri değişip bir çiftleşme bariyeri oluştu]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Heliconius kelebeklerinde renk farklılaşması ile eş tercihleri değişip bir çiftleşme bariyeri oluştu]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Bir Toplumun Evrimi 1923/2009 ...]]></title>
<link>http://diptekosede.wordpress.com/2009/11/03/116/</link>
<pubDate>Tue, 03 Nov 2009 23:21:46 +0000</pubDate>
<dc:creator>metalarena</dc:creator>
<guid>http://diptekosede.wordpress.com/2009/11/03/116/</guid>
<description><![CDATA[Bir Toplumun Evrimi Bu video toplumsal dönüşüm hareketi tarafından hazırlanmıştır. 11 kasım 2007 de ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div id="attachment_123" class="wp-caption aligncenter" style="width: 162px"><img class="size-full wp-image-123" title="bir toplum evrimi" src="http://diptekosede.wordpress.com/files/2009/11/tara.jpg" alt="Bir Toplumun Evrimi" width="152" height="220" /><p class="wp-caption-text">Bir Toplumun Evrimi</p></div>
<p>Bu video toplumsal dönüşüm hareketi tarafından hazırlanmıştır. 11 kasım 2007 de Ankara İMO  konferans salonunda yapılmış olan toplantıda sinevizyon olarak sunulmuştur.</p>
<ul>
<li><em>İzleyin nereden nereye geldiğimizi Türkiye&#8217;nin gerçeklerini görün.Çağdaş bir toplum olmaktan nasıl uzaklaştığımızı görün.Atatürk bize bu vatanı böyle emanet etmedi.Emperyalist ülkelerin oyunlarına gelmeyin. Çağdışı kalmış 3.dünya ülkesi kalıp  emperyalist devletlerin kuklası olmaya bizleri sömürmesine izin vermeyin.Malesef vatanımız bu oyunların parçası olmaya devam etmektedir.Birgün gelicek herkez uyanıcak bu oyun elbet bir yerde son bulucaktır.</em></li>
</ul>
<p style="text-align:center;"><a title="Bir toplum evrimi" href="http://toplumsaldonusumhareketi.blogspot.com/2007/12/bir-toplumun-evrimi-19232007.html" target="_blank"><strong>VİDEO İÇİN TIKLAYIN</strong></a></p>
<p><span style="display:block;width:425px;margin:0 auto;"> </span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[GENOMUN ŞEKLİ]]></title>
<link>http://akillitasarim.wordpress.com/2009/11/03/genomun-sekli/</link>
<pubDate>Tue, 03 Nov 2009 20:31:22 +0000</pubDate>
<dc:creator>Mustafa Ajlan ABUDAK</dc:creator>
<guid>http://akillitasarim.wordpress.com/2009/11/03/genomun-sekli/</guid>
<description><![CDATA[Mike GENE Hücre hakkında ne kadar çok şey öğrenirsek, onun bir o kadar karmaşıklaştığına tanık oluyo]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img class="aligncenter size-full wp-image-501" title="genome" src="http://akillitasarim.wordpress.com/files/2009/11/genome.jpg" alt="genome" width="450" height="229" /></p>
<p><strong><span style="color:#ff6600;">Mike GENE</span></strong></p>
<p>Hücre hakkında ne kadar çok şey öğrenirsek, onun bir o kadar karmaşıklaştığına tanık oluyoruz. Biyokimya ve moleküler biyolojide, uzun zamandır bilindiği üzere, şekil, proteinler ve RNA gibi hücrenin fenotip çekirdeğini oluşturan kısımlar için çok önemli bir özelliktir. <strong><span style="color:#ff6600;"><em>Herhangi bir proteinin ya da RNA’nın şeklinin değiştirilmesi aynı zamanda işlevinin değiştirilmesi demektir</em></span>.</strong> Artık bu anlayışı yeni bir kavrayış düzeyine çıkarmanın zamanıdır.</p>
<p>Konu genom olduğunda, bizler uzun zaman boyunca genoma, onu basit bir nükleotid sırası olarak gören doğrusal koşullar çerçevesinde odaklandık. Fakat bazı olağanüstü araştırmalara müteşekkiriz ki, artık <em><span style="color:#ff6600;">genomun şekli</span></em><strong> </strong>üzerinde de düşünmeye başlamaya ihtiyacımız olduğu açıkça ortaya çıktı.</p>
<p>İnsan genomunu milyonlarca parçaya bölüp, tersine mühendislik uygulayarak yeniden bir araya getirerek, araştırmacılar genomun üç boyutlu yapısının yüksek çözünürlükteki resmini ürettiler.</p>
<p>Resim, bilimin heyecan verici bir zafer örneklerinden biridir ve kullanılan teknik sadece genomun DNA içeriğinin değil, bizzat genomun kendi şeklinin, insan gelişimini ve hastalıkları nasıl etkilediğini araştırmada bilim insanlarına yardımcı olabilecek.</p>
<p><!--more--></p>
<p>Çalışmanın yardımcı yayımcısı, Massachusetts Üniversitesi Tıp Okulu Moleküler Biyologu Job Dekker;</p>
<p>Artık şu açık bir gerçektir ki, kromozomların uzamsal organisazyonu genomun düzenlenmesinde kritik işleve sahiptir. Bu çalışma gen düzenlenmesi (regülasyonu) hususunda daha evvel araştırılmamış yepyeni alanlar açmaktadır. Bu birçok yeni soru ortaya çıkaracaktır.</p>
<p>[…]</p>
<p>Çiftler üzerinde çalışarak, araştırmacılar hangi genlerin orijinal genomda birbirleri ile yan yana olduğunu anlatabilecekler. Gen çiftlerinin genomda bilinen dizilimleri ile çapraz eşleşme yapan bir yazılımın yardımıyla, araştırmacılar genomun dijital bir heykelini bir araya getirdiler. Ve bu ne denli harikulade bir heykeldir.</p>
<p>Çalışmanın yazarlarından Harvard Üniversitesi bilişimsel biyolog Erez Liberman-Aiden;</p>
<p>Hiçbir düğüm yok. Tamamıyla engellenmemiş bir yapı. İnanılmaz derecede yoğun bir yoyo ya benzeyen yün yumağı gibi, fakat tüm yapıyı katiyen bozmadan, bazı ipleri çekmeniz ve tekrar yerlerine koymanız mümkün.</p>
<p>Matematiksel ifadeyle, genomun parçaları Hilbert eğrisine benzer bir şekilde bir araya getiriliyor. <strong><span style="color:#ff6600;"><a href="http://www.itusozluk.com/goster.php/hilbert+e%F0risi">Hilbert eğrisi</a></span></strong>, fraktal bir eğridir. İlginç olan özelliği ise bir alanı hiç boşluk bırakmayacak şekilde kaplayabilmesidir. Diğer bir deyişle sadece çizgileri birleştirerek elde edilen bu eğri aslında iki boyutludur ve işin ilginç yanı bu oyunu 3 boyutlu ortamda da yapabilmesidir. (Çeviride ek açıklama yapılmıştır.)</p>
<p>Evrimin nasıl olupta genomun depolanması sorunsalında bu çözüme ulaştığı bilinmemektedir. Bu özellik,  kromozomların üretildiği DNA ve protein karışımından oluşan kromatinin içkin bir özelliği olabilir. Fakat kökeni ne olursa olsun, bu durum matematiksel olarak zarif olmanın ötesindedir. Araştırmacılar ayrıca kromozomların iki bölgesi olduğunu da buldular, biri etkin genler diğeri ise etkin olmayan genler içindi ve bağlanmamış eğri kıvrımlar, genlerin kolaylıkla hareket etmesine müsaade etmekteydi.</p>
<p>Liberman-Aiden bu şekli, büyük kütüphanelerde bulunan hareketli kitaplıkların sıkıştırılmış sıralarına benzetmektedir. ‘‘  Bunlar büyük yığınlar gibidir, yan yana ve birbirlerinin üzerinde ve aralarında hiçbir boşluk olmadan duran. Ve ne zaman genom genlerden bir grup kullanmak istese, yığını açar. Fakat sadece yığını açmakla kalmaz, onu kütüphanenin yeni bir kısmına taşır.’’</p>
<p>Bu bilgiyi alıp var olan aykırılığı açıklayabilecek bir hipotez ortaya koymakta kullanayım. DNA’yı paketleyen proteinlere histonlar olarak bilinir ve histonlar ökaryotlarda en sıkı şekilde korunmuş proteinler içersindedir. Oysa yıllar önce,<strong> </strong><span style="color:#ff6600;"><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Michael_Behe" target="_blank"><strong>Michael Behe</strong></a> </span> maya içersinde birkaç sıkı şekilde korunmuş  amino asidin, tespit edilmiş herhangi bir olumsuz etki olmadan yerlerinin değiştirilebileceğini gösteren bir çalışma yapmıştı.</p>
<p>Son zamanlarda, bilim insanları da,  kodlanmayan DNA’nın da oldukça sıkı şekilde korunmuş bir yapı olduğunu keşfetmekteler, fakat bunu genomdan çıkardığınızda, hiçbir şey yanlış gitmemektedir.</p>
<p>Bu aykırılıklar son zamanlarda laboratuar ortamındaki hayatta kalmanın vahşi yaşamda da aynı şekilde bir hayatta kalış anlamına gelemeyeceği üzerinde tartışılarak açıklanmaktadır. Bu, mutasyona uğramış bir laboratuar faresi ya da mayanın,  kontrollü bir ortamda ve uygun laboratuarda hayatta kalabilecek iken, dışarıda vahşi doğada bazı koşulların bu mutasyona uğramış canlıları açık bir dezavantaja sürükleyebileceğidir.</p>
<p>Bu açıklama döngüsü doğruyken bile,  açıklama bizlere bu durumun nasıl gerçekleştiğini anlatmaz. Bizlere olası bir mekanizmada sağlamaz. Fakat artık bir tanesine sahibiz. Bunu görmek için, laboratuarda izole edilmiş tanıdık bir mutandı ele alalım- ısıya hassas mutant. Böyle bir mutant elde edebilmek için, bilim insanları protein dizilerini rasgele mutasyona uğratıp ve daha sonra yükseltilmiş sıcaklıkta bu mutantları seçmektedirler. Bilindiği kadarıyla, birçok protein eğer düşük sıcaklıklarda kalınırsa herhangi bir olumsuz etki olmadan mutasyon elde edebilmektedir, fakat yüksek sıcaklığa geçilirse bunlar işlevsiz olmaktadır. Düşünce şudur ki,  protein yapısı düşük sıcaklıklarda zayıflasa da hala tek parça kalabilmektedir. Sadece zaruri kimyasal bağları sağlayan ağ yapısı yüksek sıcaklıklara geçildiğinde kırılmaktadır.</p>
<p>İşte şimdi de hipotezim. Birçok çevresel baskının belirli bir genomun şekli üzerinde potansiyel bir etkisi olduğunu önerebiliriz. Böylelikle, oldukça sıkı şekilde korunmuş histonlar ve kodlanmayan DNA dizimiyle ısıya duyarlı mutantlar arasında da bir paralellik öngörebiliriz.-Bunlar genomun yapısal bütünlüğünü zayıflatır ve çevresel baskılar genom yapısını ve onun düzenleyici ağ yapısını bozar. Zayıflayan sistem çöker.</p>
<p>Bu hipotezin doğruluğu ne olursa olsun, oldukça açık şekilde görülmektedir ki, bir genomun düzenleniş şekli kodlanmamış DNA bölgesini ve onun evrim boyunca yeniden oluşumunu değerlendirirken mutlaka göz önünde bulundurmamız gereken bir şeydir.</p>
<p>Orjinal Makale Metni için ;</p>
<p><strong><a href="http://designmatrix.wordpress.com/2009/10/10/the-shape-of-the-genome/#more-1686" target="_blank"><span style="color:#ff6600;">The Shape of the Genome</span></a></strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Aykut Kence Kimdir?]]></title>
<link>http://realityofevolution.wordpress.com/2009/11/02/aykut-kence-kimdir/</link>
<pubDate>Sun, 01 Nov 2009 22:21:42 +0000</pubDate>
<dc:creator>God Like</dc:creator>
<guid>http://realityofevolution.wordpress.com/2009/11/02/aykut-kence-kimdir/</guid>
<description><![CDATA[Aykut Kence ODTÜ biyoloji bölümü öğretim görevlisidir. Lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi&#8217;]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Aykut Kence ODTÜ biyoloji bölümü öğretim görevlisidir. Lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi&#8217;]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Ali Mehmet Celâl Şengör Kimdir?]]></title>
<link>http://realityofevolution.wordpress.com/2009/11/01/ali-mehmet-celal-sengor-kimdir/</link>
<pubDate>Sun, 01 Nov 2009 02:38:47 +0000</pubDate>
<dc:creator>God Like</dc:creator>
<guid>http://realityofevolution.wordpress.com/2009/11/01/ali-mehmet-celal-sengor-kimdir/</guid>
<description><![CDATA[1973 yılında Robert Academy’yi bitirdi, 1978’de State University of New York at Albany’den jeolog ol]]></description>
<content:encoded><![CDATA[1973 yılında Robert Academy’yi bitirdi, 1978’de State University of New York at Albany’den jeolog ol]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Evrimsel Analiz]]></title>
<link>http://realityofevolution.wordpress.com/2009/11/01/evrimsel-analiz/</link>
<pubDate>Sun, 01 Nov 2009 01:00:21 +0000</pubDate>
<dc:creator>God Like</dc:creator>
<guid>http://realityofevolution.wordpress.com/2009/11/01/evrimsel-analiz/</guid>
<description><![CDATA[Kökleri çok eskiye uzanan evrim görüşü, ilk defa Charles Darwin tarafından kanıtları ile nesnelleşti]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Kökleri çok eskiye uzanan evrim görüşü, ilk defa Charles Darwin tarafından kanıtları ile nesnelleşti]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[EVRİM İNANÇLI İSLAM DÜŞÜNÜRLERİ]]></title>
<link>http://panteidar.wordpress.com/2009/10/28/evrim-inancli-islam-dusunurleri/</link>
<pubDate>Wed, 28 Oct 2009 21:13:16 +0000</pubDate>
<dc:creator>pante</dc:creator>
<guid>http://panteidar.wordpress.com/2009/10/28/evrim-inancli-islam-dusunurleri/</guid>
<description><![CDATA[Evrim Nedir? Kısaca evrimi, varlıkların ve olayların süreç içinde gelişimi ve değişimi olarak tanıml]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><span style="color:#ff0000;"><strong>Evrim Nedir?</strong></span></p>
<p>Kısaca evrimi, varlıkların ve olayların süreç içinde gelişimi ve değişimi olarak tanımlıyabiliriz. Zaman içinde şartların etkisiyle  gelişimin neticesinde niteliksel ve niceliksel olarak değişimler ortaya çıkar. Bir maddenin, bir varlığın, bir olayın ilk durumu ile son durumu arasındaki gelişim ve değişimlerini ortaya koyan evreye evrim denir.<!--more--></p>
<p>Bu değişim kesintili ve kesintisiz olabilir. Biyolojik evrimde ani sıçramalar şeklindeki değişimler kesintilidir.</p>
<p>Evrimi, Dünyanın evrimi, canlıların evrimi, tarihin evrimi, maddenin evrimi, insanın evrimi, teknolojinin evrimi, dinlerin evrimi vs. olarak sınıflandırabiliriz.</p>
<p><span style="color:#ff0000;"><strong>Evrim Teorisi ve Din</strong></span></p>
<p>Biyolojik evrim ise insanı da içeren canlıların evrimini ele alır. Tüm canlıların başlangıçta tek bir canlıdan türeyerek oluştuğu kuramı “Evrim Teorisi ” olarak adlandırılır. Yani, daha kompleks bir varlığın daha basit bir varlıktan meydana geldiği teorisidir. Bu teoriye karşı dinsel olarak “Yaratılış Teorisi “ öne sürülür ki bunlara göre her canlı birbirinden ayrı bağımsız olarak yaratılmıştır. Geçmişte ne ise bugünde aynı özelliklere sahiptir.</p>
<p>Örneğin dinlerde ve kutsal kitaplarda yaratılışın 6 günde tamamlandığı ifade edilir. Bunun karşısında bilim, evrenin ve dünyanın gelişimini milyarlarca yıllık süreçle ortaya koyar.</p>
<p>Bilim ile din arasında her dönem bir çatışma, bir zıtlaşma yaşanır. Din içindeki bağnaz düşünce daima gelişime, yeniliklere, buluşlara karşı çıkmıştır. Din, bir yanıyla ideolojiktir. “Tanrının kanunları ” diyerek kutsal kitaplarda yazılı hükümleri uygulamak ve iktidar olmak ister. İdeolojik oluşunun yanı sıra totaliterdir. Çünkü Tanrının kanunlarının değişmez olduğunu öne sürer. Başka fikir ve düşüncelere, özgür araştırmalara, bilime hoşgörüyle yaklaşmaz, izin vermez.</p>
<p><span style="color:#ff0000;"><strong>Evrim Düşüncesinin Doğuşu</strong></span></p>
<p>Evrim Teorisi denildiğinde Darwin akla gelir ve yaratılışçılar tarafından hep o eleştirilir. Halbuki Evrim düşüncesinin tarihi Darwinden çok eskilere dayanır.</p>
<p>Darwin sadece kendi dönemine kadar olan evrim düşüncesini ve biyolojik alandaki kuramsal gelişmeleri değerlendirerek yeni ve değerli katkılarda bulunmuştu.</p>
<p>Geriye gittiğimizde ne Evrim Teorisinin Darwin’le, ne de yaratılış düşüncesinin kutsal kitaplarla başlamadığını görebiliriz. İnsanın topraktan ya da çamurdan yapıldığına dair eski mitolojilerde Sümer’de, Mısır’da, Roma’da benzer inançlara rastlamaktayız. Buna karşın Hint felsefesinde ve İyonya filozoflarında evrim düşüncelerini görürüz.</p>
<p>M.Ö. 6. yüzyılda Thales, tüm canlıların sudan oluştuğunu yazar. Aynı dönemde Heraklitus canlılar arasındaki sürekli çatışmaya dikkat çekerek ilk doğal seleksiyon kuramından söz etmiş olur..</p>
<p>Aristoteles ise, evrim düşüncesini açıklıkla ortaya koyar. İlk canlılardan insana evrim basamaklarını, canlıların en ilkel düzeyde kendiliğinden oluştuğunu ve doğanın ihtiyaca göre organ oluşumunu sağladığını ve canlılarla evrim sınıflandırması  arasındaki ilişkiyi açıklar.</p>
<p>Biyolojik anlamda evrim düşüncesi  hızla gelişen fen bilimlerinin etkisiyle 18. yüzyılda büyük gelişme gösterir. 1750’lerde Fosil ve diğer kalıntılara dayanarak canlı ve cansız dünyada hemen her şeyin evrim sürecinde oluştuğu görüşünü dile getiren Fransız doğa bilimcisi Buffon’a kilise’den sert tepki ve baskı gelir. Bunun üzerine Buffon geri adım atar.</p>
<p>Ünlü İsveç botanikçisi Linnaeus’da kilisenin baskısı nedeniyle evrimin sadece aynı tür içindeki gelişme olduğunu ortaya koyabiliyordu. Kilisenin baskısının azalmaya başladığı 19. dönemde Darwin’in dedesi Erasmus Darwin’in katkılarından sonra Fransız doğa bilimcisi Lamarc o döneme kadar olan en geniş ve tutarlı evrim kuramını açıklıyordu.</p>
<p>Bilindiği gibi Lamarc’tan sonra ise Evrim Teorisi bayrağı Darwin’e geçmişti.</p>
<p><span style="color:#ff0000;"> <strong>Evrim Düşünceli İslam Düşünürleri</strong></span></p>
<p><strong> </strong><strong><strong>Evrim Teorisi yazının başında da açıklandığı gibi ilk canlının nasıl oluştuğu konusunu içermez. Tüm canlıların ilk canlıdan oluşa geldiğini savunur. Dolayısıyla Tanrı inancıyla Evrim Teorisi tamamen birbirine zıt değildir. Evrim Teorisine ters olan kutsal kitaplardaki yaratılış anlayışıdır. Dolayısıyla Tanrı inancında olanlar da Evrim Teorisini savunabilir. </strong></strong></p>
<p><strong><strong>Şimdi de İslam düşünce tarihinde unutulmuş ya da unutturulmaya çalışılmış büyük düşünür ve  alimlerin , insanın kökenine ilişkin fikirlerini görelim. Yaratıcı tekamül ya da Evrimci Yaratılış diyebileceğimiz bir görüşü savunan bu müslüman düşünürler bugün evrim teorisine inananlara da ışık tutmaktadırlar.</strong></strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong><strong><span style="color:#ff0000;">Cabir bin Hayyan</span> (öl.815) </strong></strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong><strong>“Canlıların kendiliğinden  oluşumu ve suni yolla canlı üretme” fikrini savunmaktaydı. Cabir’e göre Allah ilk önce dört unsuru yani hava, su, ateş ve toprağı yarattı, sonra da onlardan maden, bitki, hayvan ve insan varlıklarının oluşumunu ve üremesini “irade” etti. Temelde ilahi yaratma fikrini kabul eden Cabir, bazı bitki ve hayvan türlerinin, hatta ilk insanın, kendiliğinden vucut bulduğunu kabul etmekten öte, minerallerin, bitkilerin, hayvanların ve insanların suni olarak laboratuarda üretilebileceğini bile iddia etmektedir. Cabir, kendiliğinden oluşu tevlid ve tevellud, suni oluşumu tevalud ve tekvin, ilahi yaratma fikrini de kevn ve halk terimleriyle açıklamaktaydı.</strong></strong></p>
<p><strong><br />
</strong><strong><strong><span style="color:#ff0000;">Nazzam</span> (öl.845)</strong></strong></p>
<p><strong><strong> </strong></strong></p>
<p><strong><strong> Bir şair, düşünür, edebiyatçı, kelamcı ve filozoftu. Birçok eser yazdığının bilinmesine rağmen günümüze hiçbir eseri ulaşmayan Nazzam, kendi döneminde Dehriye, Zerdüştlük, Cebriye, Murcie vb. akımlarla mücadele etmesiyle ve Aristo’yu eleştirmesiyle tanınıyordu. Nazzam bir nevi kozmolojik evrim diyebileceğimiz bir teori savunmaktaydı. Nazzam’ın, Kur’an’daki bazı ayetlere dayanarak kumun, buruz ve tecdid kavramlarıyla izah ettiği kozmolojik yaratıcı tekamül görüşü şöyle özetlenebilir;</strong></strong></p>
<p><strong><strong>“Yaratılış, Allah’ın doğrudan doğruya bütün canlı ve cansız varlık türlerini, kendi içinden çıkaracak şekilde bir anda var etmesidir. Bütün varlıklar bu ilk varlık çekirdeğinde potansiyel kuvvet halinde gizliydi. (kumun). İlk çekirdekte potansiyel kuvvet olarak gizlenen varlığın kozmik özü zamanla açığa çıkmakta, bariz olmaktadır (buruz). Bu açığa çıkış veya bariz oluş, evrenin, birbiri ardı sıra, madde (fizik), yeryüzü (jeoloji), gökyüzü (astronomi), hayat (biyoloji), şuur (psikoloji) hareketleri halinde varlık sahnesine çıkmasıdır. Ortaya çıkan canlı ve cansız türler varlık sahnesine çıkarken aralarında irtibatlar bulunmasına rağmen bağımsız olarak varolmaktadırlar. Her bir tür kumun halindeki bağımsızlığını buruz halinde de korumaktadır. Türler birbirine dönüşmemektedir. Türler ilk kozmik özden zamanla ayrı ayrı çıkmaktadır. İnsan vucudu ilk embriyodan sürekli hücre bölünmeleri halinde birbirinin içinden çakarak oluştuğu gibi, evren  de, kumun halindeki ilk özden sürekli yeni canlı ve cansız türleri çıkartarak oluşmaktadır. Her bir ana tür bir başka ana türe dönüşmemekte, aynı kökden yeni ana türler birbiri ardınca çıkmaktadır. Ortaya çıkan ana türler kaybolmaksızın, özünü ve türlüğünü de kaybetmeksizin, başka bir türe de dönüşmeksizin sürekli yenilenmektedir (tecdid). Bu yenilenmeler atmosfer/çevre şartlarının etkisiyle olmakta, bu sebeple farklı insan ırkları ortaya çıkmaktadır. Allah, varoluş süreçlerini, yaratıcı tekamül halinde böyle irade etmiştir&#8230;” </strong></strong></p>
<p><strong><strong> </strong></strong></p>
<p><strong><strong><span style="color:#ff0000;">Cahiz</span> (öl.869):</strong></strong></p>
<p><strong> <strong>İyi bir kelamcı ve edebiyatçı olmanın yanı sıra ünlü bir zoolog (hayvanbilimci) ve antropologtu (insanbilimci). Cahiz, hocası Nazzam’ın kumun ve buruz teorisi olarak bilinen fikirlerini benimser görünmektedir. O, Nazzam gibi, ilk yaratılışın, Allah’ın hür iradesiyle yarattığı bir çekirdek varlıkla başladığını kabul etmektedir. Fakat çekirdek varlıktan nasıl türediklerinin izahı konusunda hocasından ayrılıyor. Cahiz tüm evrenin bütün olarak nasıl oluştuğunu izahtan ziyade, canlıların oluşumu ve aktüel evrimleri üzerinde durmaktaydı. Cahiz, Kitabu’l-Hayavan adlı kitabında biyolojik evrimi açıkca savunmuştur. Ona göre evrenin yaratılışını başlatan Allah, aynı zamanda onu evrimleşme yoluyla teşekkül edici, hem de türleri devamlı evrimleştirici kılmıştır. Bu bakımdan evrimin gerçek sebebi Allah’tır. O, yaratılışı yaratıcı tekamül süreci olarak irade etmiştir. Türler kendi içlerinde taşıdıkları potansiyel kuvvet sebebiyle evrimleşmektedirler. Bu potansiyel kuvvet onlara Allah tarafından konulmuştur. Türlerin içindeki potansiyel kuvvet,  fiziksel çevre, iklim şartları, hayat mücadelesi ve doğal seçilimin etkisiyle ortaya çıkmakta, yaratıcı tekamül birbiri ardı sıra türleri ortaya çıkarmaktadır&#8230;</strong></strong></p>
<p><strong><br />
<strong><span style="color:#ff0000;">Biruni</span> (öl.1061)</strong></strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong><strong>Biruni ile birlikte İslam düşüncesindeki yaratıcı tekamül veya evrimci yaratılış teorisinin zirveye çıktığını görüyoruz. Biruni jeo-kimyasal evrim diyebileceğimiz bir görüşü savunmaktaydı. Biruni’ye göre evrenin tekevvünü Allah’ın öyle irade etmesi sonucunda jeo-kimyasal bir evrimin sonucudur. Allah’ın ezeli planına göre evren, genel jeo-kimyasal evrimler geçirmektedir. Bu esnada, uygun şartlar oluştuğunda madenler ve canlı türler birbirinden bağımsız olarak ortaya çıkmaktadır. Her bir jeo-kimyasal zaman kendi türlerini ortaya çıkarmaktadır. Biruni’yi göre jeo-kimyasal evrim evrende meydana gelen yeryüzü (jeoloji), gökyüzü (astronomi), fizik (madde), mineraller (kimya), hayat (biyoloji) hareketlerinin (ekoloji)  tümüdür Evrenin yaratılışından bu yana meydana gelen tüm bu ekolojik değişim zamanları her defasında kendi canlı türlerini doğurmuştur.  Türler birbirine dönüşmemiş, ekolojik denge değişikliklerine paralel bir şekilde birbiri ardınca bağımsız olarak tabiatın bağrından çıkmıştır. Bu, Hind-Budist felsefede olduğu gibi (karma) devri daim şeklinde değil, birbirini takip eden bir süreklilik içinde olmuştur, olmaya da davam etmektedir&#8230;</strong></strong></p>
<p><strong><br />
</strong><strong><strong><span style="color:#ff0000;">İbni Miskeveyh</span> (öl.1030):</strong></strong></p>
<p><strong> <strong>O da psikolojik evrim diyebileceğimiz bir görüşü savunmaktaydı. Ona göre varlığın hiyerarşik mertebelenişi, ana hatlarıyla en aşağıdan başlamak üzere inorganik cisimler, bitkiler, hayvanlar, insanlar ve melekler şeklindedir. Dolayısıyla basitten karmaşığa, inorganik olandan organizmaya, fiziki olandan metafizik olana doğru yükselen hiyerarşik bir yapı söz konusudur. Her mertebe ayrıca kendi içinde çok sayıda katmanlara ayrılmaktadır. Mesela hayvanlar mertebesi, kendi içinde en basit türlerden yükselen katmanlar halinde bir hiyararşi oluştururlar. Hayvanların en yüksek katmanı maymunlardır. Maymunlar mertebesinin bittiği yerden itibaren insan katmanı başlar. İnsan katmanının bittiği yerden itibaren de meleklerin katmanı başlar. Ancak insan diğer mertebelerden farklı olarak kendi içinde bir bütünlük arzeden bir küçük alemdir. Bedeni ve ruhi yapısı tıpkı kainatta varolan gibi bir yapı arzeder; bu küçük alemdeki beşeri güçler kozmik mertebeler gibi bitişme ve ilerleme ilişkisi içindedirler. Türler arasındaki sınırları belirleyen ana etken, türlerin birbiri içinden çıkması anlamında değil, ilahi hikmete uygun olarak varlık hiyerarşisinde öyle sıralanmış olmasından kaynaklanan bir evrim sürecidir.</strong></strong></p>
<p><strong><br />
</strong><strong><strong><span style="color:#ff0000;">İbni Tufeyl</span> (öl.1185) ve İbni Nefis’in (öl.1288):</strong></strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong><strong> Aynı adlı romanları Hay bin Yakzan ise insanın menşei hakkında tabiatçı bir teoriyi savumaktaydı. Her iki  romandaki tabiatçı tekamül/evrim düşüncesi İslam düşünce tarihinde fazla rağbet görmemiş, genel olarak İslam dünyasında Yeni-Eflatuncu/Hristiyan etkisiyle cennetten kovulma ve yeryüzüne düşme görüşüne inanılmıştır.</strong></strong></p>
<p><strong><strong>Her iki romanda da tabiatın çoçuğu olarak, annesiz-babasız, toprak ve çamurdan kimyevi tepkimelerle canlı haline gelen Hay bin Yakzan aslında Adem’in yaratılışını anlatmaktadır. Roman diliyle ortaya konan bu görüşlere göre ilk yaratılış şöyle olmuştur; </strong></strong></p>
<p><strong><strong>“Hay b. Yekzan (Adem) Hind Okyanusu’nda ıssız bir adada, annesiz-babasız, toprağın çamur halinde mayalanması neticesinde canlı haline geldi. Bu oluşum kısa sürede değil aradan epey zamanların geçmesiyle gerçekleşti. Yavrusunu kaybetmiş olan bir ceylan Hay’ı büyütüp hayvanlarla rekabet edecek hale gelinceye kadar emzirdi. Hay, her ne kadar hayvanlarla birada yaşasa da kısa sürede derisinin çıplak olduğunu ve hayvanlara mahsus tabii savunma vasıtalarından mahrum bulunduğunu farketti. Yedi yaşına geldiğinde kendisini korumak için vucudunu yapraklarla ve hayvan derileriyle örtmeye başladı. Sonunda onu emziren ceylan ödü. Bu olay Hay’ı çok üzdü ve ölümün sırrı üzerine düşünmeye başladı. Ceylanın cansız bedeni üzerine uzun süre düşündü ve sonunda ölümün sebebinin bedeni terkeden bir güç (ruh) olduğuna karar verdi. Çünkü ceylan’ın bedeni olduğu gibi durmakta fakat canlılığı sağlayan güçten yoksun olduğu için hareket edememekteydi. Böylece Hay hayatı keşfetti&#8230;”</strong></strong></p>
<p><strong><br />
</strong><strong><strong><span style="color:#ff0000;">İbni Haldun</span> (öl.1406):</strong></strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong><strong> İbni Haldun, bir anlık (tafra, mutasyon) için de olsa insanların fiilen melek haline gelebileceklerini göstermek, dolayısıyla nübüvvet ve vahiy meselesini izah etmek için evrim (tekamül, insilah) konusunu girer. İbni Haldun, Mukaddime’de Farabi ve İbni Sina’nın nübüvvet teorisini, Cahiz, İbni Miskeveyh ve İhvan-ı Safa’nın evrim/tekamül düşünceleriyle bağdaştırmıştır. Burada İbni Haldun’un asıl amacı canlılardaki evrimi izah etmekten ziyade peygamberin gaybtan aldığı bilgi türüne açıklık getirerek temellendirmektir. Yani konu asıl itibariyle epistemolojidir ancak antropolojik bir temele oturtulmaya çalışılmıştır. İbni Haldun açıkça “Hurma ve üzüm ağacı sedef ve salyangoza, maymun insana, insan meleğe insilah edebilir”  demektedir. Buradaki “insilah” kelimesi daha iyiye geçme, tekamül, dönüşüm, reform, değişim vb. anlamlara gelmektedir. Öte yandan İbni Haldun “Peygamberler bu haletten ayrılıp beşeriyetlerine döndüğü zaman ilimlerindeki vuzuh ve sarahat onlardan ayrılmaz”  derken bu dönüşümü bir anlık sıçrama (tafra) olarak anlamaktadır. Bu açıdan İbni Haldun’un canlı türlerinin birbirine dönüşerek çoğaldığını mı yoksa aralarındaki yakınlığı anlatmak için mi böyle bir açıklama yaptığı tam anlaşılmıyor. Türler arasındaki yakınlığı ve varlığın kategorik dizilişini anlatmak için değil de, bunun bir çoğalma yasası olduğunu anlatmak istediğini varsayarsak bu takdirde şu anki insanların atasının bir zamanlar maymun, meleklerin de bir zamanlar peygamber olduklarını kabul etmemiz gerekecektir. Yine İbni Haldun da kapalı olan bir diğer hususda meleklerden sonra insılahın nereye varacağıdır. İbni Haldun burada susmaktadır ancak biz mantığı sonucuna götürecek olursak, meleklerden sonraki aşama Allah’la bütünleşme, yani vahdet-i vucud veya fenafillahtır. Oysa İbni Haldun’un vahdet-i vucuda kesin olarak karşı olduğu biliniyor.</strong></strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong><strong><span style="color:#ff0000;">İbn-i Sina</span> (980-1037):</strong></strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong><strong>Aristotelesçi felsefe anlayışını İslam düşüncesine göre yorumlayarak, yaymaya çalışmış, görgücü-usçu bir yöntemin gelişmesine katkıda bulunmuştur.</strong></strong></p>
<p><strong> <strong> </strong><strong>Canlı sorununa, gözleme dayalı bir ruhbilim anlayışıyla çözüm arayan Ibn Sina&#8217;ya göre dirilik bir bileşimdir. Doğal organların, göksel güçler yardımıyla birleşmesinden canlılar ortaya çıkar. Bu olay da, belli aşamalara uygun olarak gerçekleşir. Ilk ortaya çıkan canlı bitkidir. Bitkide tohumla üreme, beslenme ve büyüme güçleri vardır. Ikinci aşamada ortaya çıkan hayvanda ise, kendi kendine devinme ve algı güçleri bulunur. Devinme gücünden isteme ve öfke doğar. Algı gücü de, iç ve dış algı olmak üzere ikiye ayrılır. İnsan özü doğal evrim sürecinde en üst düzeyde gerçekleşmis bir oluşumdur, bu nedenle, öteki varlıklardan ayrılır. İnsanda dış algı duyumlarla, iç algı da , beynin ön boşluğunda bulunan ortak duyu ile saglanır. Duyularla alınan izlenimler bu ortak duyu ile beyne gider. Beynin, ön boşluğunda sonunda, tasarlama yetisi bulunur. Bu yeti duyu izlenimlerini sağlamaya yarar. İnsan için en önemli olan düşünen öz yapıcı ve bilici güçlerle donatılmıştır. Yapıcı güç (us) gerekli ve özel eylemler için gövdeyi uyarır. Bilici güç ise, yapıcı gücü yönlendirir. Özdekten ayrılan tümel biçimlerin izlerini alır. Bu biçimler soyutsa onları kavrar, değilse soyutlayarak kavrar. İnsanda iyiyi kötüden, yararlıyı yararsızdan ayıran yapıcı güçtür, bu nedenle bir istenç niteliğindedir. Us konusunda Ibn Sina ayrı bir düşünce ortaya atmıştır. Ona göre us beş türlüdür. Özdeksel us, bütün insanlarda ortak olup, kavramayı, bilmeyi sağlayan bir yetenektir. Bir yeti olarak işlek us, yalın, açık ve seçik olanı bilir, eyleme yöneliktir, durağan bir güç niteliğinde değildir. Eylemsel us, kazanılmış verileri kavrar ve ikinci aşamada bulunan ustan daha üstündür. Kazanılmiş us, kendisine verilen ve düşünebilen nesneleri bilir. Aşama bakımından usun olgunluk basamağında bulunur. Bu aşamada usun kavrayabileceği konular kendi özünde de vardır. Kutsal us, usun en yüksek aşamasıdır. Bütün varlık türlerinin özünü, kaynağını, onları oluşturan gücü, başka bir aracıya gereksinme duymadan, bir bütünlük içinde kavrar. İnsan, ayrıntıları duyularla algılar, tümelleri usla kavrar. Tümelleri kavrayan yetkin us, nesneleri anlama yeteneği olan etkin usa olanak sağlar. İnsan usunun algıladiği ayrıntılar, kendi varlıkları dolayısıyla değil, nedenleri yüzünden vardır. Us, bu kavranabilir nesneleri kazanabilmek için ilkin duyu verilerinden yararlanır. Sonra duyu verilerini usun genel kurallarına göre işlemden geçirir, yargıları ortaya koymada onları aşar.</strong></strong></p>
<p><strong> <strong>Mevlana Celaleddin-i Rumi, Muhyiddin-i Arabi, Muhammed İkbal vb. vahdet-i vücud felsefesine sahip Tasavvuf alimlerinin tekamül (evrim) düşünce ve inancına sahip olduğu zaten biliniyor. O nedenle bu alim ve düşünürlere burada yer vermeyeceğiz. </strong></strong></p>
<p><strong><strong>Sadece Muhyiddin-i Arabi&#8217;den ilginç bir Mekke anısı sunalım:</strong></strong></p>
<p><strong> <strong>Arabi, Mekke’de kaldığı iki yıl boyunca sık sık Kabe’yi tavaf edermiş. Bir seferinde Kabe’yi tavaf ederken, herkesin gölgesi olduğu halde, çok uzun boylu bir adamın gölgesinin olmadığını farketmiş. Uzun boylu adam tavaf ederken kendisine; </strong></strong></p>
<p><strong><strong>- Bizler de sizler gibi bu beyti tavaf ediyoruz.</strong></strong></p>
<p><strong><strong>Arabi, merakla adama sormuş;<br />
- Kimsiniz, kimlerdensiniz?<br />
- Ben sizin çok eski atalarınızdanım.<br />
- Hangi asırda yaşadınız?<br />
- Kırkbin sene evvel vefat etmiştim.<br />
- İnsanın atası olan Adem’in altıbin sene evvel halkolunduğunu söylerler. Siz nasıl kırk bin sene önce vefat etmiş oluyorsunuz?<br />
- Sen hangi Adem’den bahsediyorsun? Size yakın olandan mı? Yoksa diğerlerinden mi? Bil ki; insanın ilk atası olan Adem’den evvel yüzbin Adem gelip geçmiştir.” dedi.</strong></strong></p>
<p><strong> <strong>Bu yanıt üzerine Arabi, &#8221; O zaman hatırladım ki hadiste &#8216; Allah yüzbin Adem yaratmıştır.&#8217; diye yazardı.&#8221; der.</strong></strong></p>
<p><strong><strong>Bu hadisin doğruluğu şüpheli olmakla beraber, Kur&#8217;an&#8217;daki yaratılış anlatımına ters olduğu açıktır. Ayrıca bu hikayenin gerçek olmadığının düşünülmesi son derece normaldir. Önemli olan bu hikaye ile Muhyiddin-i Arabi&#8217;nin 6000 yıllık Adem masalına inanmadığını anlatmaya ve Adem&#8217;den öncede insanın bir geçmiş evrimi olduğunu ifade etmeye çalışmasıdır.</strong></strong></p>
<p><strong><strong>Sonuç olarak zamanımızın İlahiyatçıları hariç geçmişten bugüne otuzdan fazla İslam alim ve filozofunun evrim görüşünde olduğunu yani evrimci yaratılışa inandıklarını söyleyebiliriz.</strong></strong></p>
<p><strong><strong>HY öncülüğündeki bağnazlar ordusu ise Evrimi bir tarafa, Allah&#8217;ı bir tarafa alarak &#8220;Ya Evrim Ya Allah&#8221; diyorlar. Büyük ölçüde ispatı tamamlanmış olan teori 5-10 yıl sonra tüm dünyanın kabul edeceği şekilde tamamen ispatlandığında bunlar inandıkları Allah&#8217;tan vaz mı geçecekler? </strong></strong></p>
<p><strong> <strong>Yazımızı Mevlana&#8217;nın Ölümüne doğru söylediği şu evrim sözü ile noktalayalım:</strong></strong></p>
<p><strong> <span style="color:#ff0000;">&#8220;Maden idim, bitki oldum; bitki idim, hayvan oldum; hayvan idim, insan oldum; insanım ölüyorum, ölmekle tekamül ediyorum niye üzüleyim&#8221; </span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;"><span style="color:#800080;">Serdar Kaangil</span><br />
</span></strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[DÜŞÜNCE TARİHİ'NDEN]]></title>
<link>http://panteidar.wordpress.com/2009/10/28/dusunce-tarihinden/</link>
<pubDate>Wed, 28 Oct 2009 12:35:08 +0000</pubDate>
<dc:creator>pante</dc:creator>
<guid>http://panteidar.wordpress.com/2009/10/28/dusunce-tarihinden/</guid>
<description><![CDATA[Orhan Hançerlioğlu GÖK BOŞLUĞUNDA BİR DÜNYA Milyonlarca yıl önce, gök boşluğunda sıcak bir gaz bulut]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div><strong>Orhan Hançerlioğlu</strong></div>
<div><strong><br />
</strong></div>
<div><strong>GÖK BOŞLUĞUNDA BİR DÜNYA</strong></div>
<div>
<p>Milyonlarca yıl önce, gök boşluğunda sıcak bir gaz bulutu belirdi. Bu bulut, uzun bir gelişme sonunda dünyamız olacak. Biz insanlar, acı ve tatlı bütün serüvenlerimizi onun üstünde yaşayacağız: Öykümüz, güneşin parlak ışıkları altında renklenen bu bulutla başlıyor. Sıcaklığın bulutumuzdaki hidrojen ve oksijen bireşimini göğe uçurduğunu varsayıyoruz. <!--more-->Yaşamımızın gerçekleşmesi için gereken su kalın bir bulut halinde dünyamızı çevrelemiş olmalı. Yoksa dünyamız soğuyamazdı. Bu, öylesine kalın bir buluttu ki güneş ışınlarının dünyamıza ulaşmasına engel oluyordu. Dünyamız karanlıktı, bundan ötürü de soğuması hızlanmıştı. Soğuma, milyonlarca yıl sürmüştür herhalde. Isı, kaynama derecesinin altına düştüğü zaman, dünyamızı çevreleyen bulut sağanaklar halinde boşanmaya başlamıştır. Böyle olmasaydı suyu nereden bulabilirdik?<br />
Dünyamızdaki boşluklar sularla dolmuştur. Yağmurların tuzsuz olduğunu biliyoruz. Tuz, okyanuslara, uzun jeolojik çağlar boyunca kara parçalarından taşınmıştır: İnsan tohumlarının varlaşabilmesi için tuzlu sular gerekiyordu.</p>
</div>
<p><strong>SUDA BİR HÜCRE</strong></p>
<p>Canlılığın gerçekleşebilmesi için hücre (cellule) yaşamına elverişli bir ortam oluşmalıydı. İşte, canlılığın ilk adımı olan hücre, okyanusların bu tuzlu sularında gerçekleşmiş olmalı. Bilgin Oparin, hidrokarbonların, tuzlu suyun etkisiyle inorganik karbon bileşimlerinden meydana geldiğini tanıtlamış bulunuyor. Okyanuslarda erimiş olarak bulunan hidrokarbonların birbirleriyle birleşerek gittikçe daha gelişmiş bileşikler meydana getirmiş olmaları düşünülebilir. Kimya laboratuarlarında yapılabilen bu bileşiklerin, geniş okyanus laboratuarlarında da yapılabileceği yadsınamaz. Bu bileşiklerin içinde, canlılığın temel özdeği olan proteinler de vardır. Proteinler, amino asitler denilen çok küçük parçacıklardan meydana gelmişlerdir. İçlerinde karbon, hidrojen, oksijen, azot ve kimi durumlarda da fosfor ve kükürtlü elementler bulunur. Canlılığın en gerekli özdeği olan enzimler de proteinlerden başka bir şey değildirler. Canlı hücrenin plazmasının büyük bölümü proteindir. Bütün canlı organizmaların bileşimini meydana getiren bu canlı özdeğe protoplazma denir. En küçüğünden en büyüğüne kadar bütün canlılar, içlerinde protoplazma bulunan hücrelerden dokunmuştur.</p>
<p><strong>YAŞAMAK </strong></p>
<p>Yaşamak, devimlilik (hareketlilik) demek. Taşıyla toprağıyla, göğüyle yıldızıyla tüm evren yaşamakta. Ama biz insanlar bu deyimi, gözlerimizle görebildiğimiz kımıltılar ölçüsünde kullanmışız. Bitkilerle hayvanları canlı, bunların dışındaki tüm nesneleri cansız saymışız. Öyle olsun. Biz de, gerçekte henüz bir başlangıç olduğu halde bizlere pek uzun gelen insanlık serüvenimizde bu yanlış anlamı sürdüreceğiz. Bu anlamda yaşam, protein özdeğinin varlık biçimidir ve bütün gizleri çözümlenmiştir: Yaşam, bir özdeğin (maddenin) başka bir özdekten bir şeyler alması ve başka özdeklere bir şeyler vermesiyle gerçekleşiyor. Canlanma, böylesine bir alışverişle başlamaktadır. Bu alışverişi sağlayan da doğanın yansıma (in&#8217;ikas, reflexion) özelliğidir. Doğada her nesne başka nesneleri yansıtır ve başka nesnelerde yansır. Cansız doğada bu yansıma, örneğin suyun güneşi yansıtması ve güneşin suda yansıması gibi, pasif bir olgudur. Bu pasif yansıma, uzun bir gelişme süreci sonunda, protein özdeğinde aktif bir yansımaya ulaşmıştır. Protein özdeği, artık çevresinin etkilerine aktif tepkiler göstermeye başlıyor ve bunu yaparken de yeniden kazanmak zorunda bulunduğu bir enerji harcıyor. Demek ki bu enerjiyi çevresinden geri alma yeteneğini oluşturmaktan başka çıkar bir yolu yok. Protein özdeğinin çevresiyle bu sürekli özdek alışverişi mayalanma (fermentation) özelliğini oluşturmuştur. Mayalanma da, zorunlu olarak, metabolizma (değiştirme ve dönüştürme) olayını gerçekleştiriyor. Metabolizma çelişkili bir süreçtir, hem özümler hem ayrıştırır. Bir yandan besinsel özdekler canlı dokulara dönüştürülürken, öbür yandan canlı dokular cansız özdeklere dönüştürülür. Soğuyan gaz bulutundaki o güzelim yaşam, böylelikle başlar: Cansız doğadaki yansıma, bu canlı organizmanın oluşumuyla yaşambilimsel (biyolojik) bir yansımaya, uyarılganlığa (tenbih yeteneğine) dönüşmüştür. Canlı organizmanın gelişmesi, zamanla, daha yüksek bir yansıtma biçimi olan duyum (ihsas)&#8217;ları oluşturacaktır. Giderek, çok daha yetkin bir yansıtma aracı olan sinir sistemleri meydana gelecektir. Canlı organizmanın en gelişmiş biçimi olan insandaysa düşünme ve bilgi edinme süreci, çok özelleşmiş bulunan bu sinirler aracılığıyla başlar. İnsanın dışında bulunan tüm nesnel gerçeklik bu sinirler aracılığıyla yansır ve bilgileşir. Ne var ki, kısaca özetlediğimiz bu pek açık ve yalın sonuca varmak için, yüzlerce bilginin bilimsel çabaları ve bulguları gerekmiştir.</p>
<div><strong>YERYÜZÜNDE BİR İNSAN </strong></div>
<div>Taşlardan, topraklardan, madenlerden; bitkilerden, hayvanlardan insana kadar gelen bu süreç, ne türlü bir süreçtir? Bu akıl durdurucu görünümün altında yatan nedir?Şimdi artık bu çok yalın doğa yasasını açık seçik biliyoruz. Milyonlarca yıl süren bu dramatik serüvenin altında yatan, doğanın evrensel evrim yasası&#8217;dır. Ama bu yasayı bilimsel olarak açıklayabilmek için Charles Darwin (1809-1882) gibi bir bilgin gerekiyordu.Öküze, korunması için, boynuz verilmiş. Ya mürekkepbalığı korunmayacak mı? Onun da boyası var. Mürekkepbalığı öylesine boyar ki suyu, saldıranlar ne etseler onu bulamazlar. Boynuzsuz, boyasız tavşan da çevik bacaklarına güvenir. Kuşlar kanatlanıp uçarak kendilerini kurtarırlar. Ya boynuzsuz, boyasız, kanatsız, hantal bacaklı insan? Onu da usu (aklı) koruyacak. İyi ama neden kimine boynuz, kimine boya, kimine çevik bacak, kimine kanat, kimine us? Örneğin bütün varlıklar boynuzlu olamazlar mıydı?</div>
<div>
<p>Bu soruya Darwin&#8217;den çok önce Fransız bilgini Jean Lamarck (1744-1829) karşılık vermişti: Hayır, olamazlardı. Çünkü her varlık; içinde varlaştığı özdeksel koşullara göre oluşuyordu. Ne türlü koşullar içindeyse o türlü olmak zorundaydı. Kuşu varlaştıran koşullar çevik bacakları gerektirmediği gibi öküzü varlaştıran koşullar da usu gerektirmiyordu. Gereksinme organ yaratmaktaydı. Buna karşı, artık gereksenmeyen organlar da köreliyor ve ortadan kalkıyorlardı. Ortamın zorlamasıyla meydana gelen özellikler kalıtımla kuşaklardan kuşaklara geçiyor, geçerken daha da gelişiyorlardı. Örneğin zürafa, önceleri otla beslendiği için normal boyunlu ve normal bacaklı bir hayvandı. Yaşadığı çevre çölleşince başka bir çevreye geçerek yiyeceğini yüksek dallardan sağlamak zorunda kalmıştı. O yüksek dallara erişebilmek için de zorunlu olarak bacakları ve boynu uzamıştı.</p>
<p>Ne var ki bu karşılık evrimi açıklamaya yetmiyordu. Daha başka ve haklı soruları da karşılayabilmek gerekiyordu. Çevresel koşulların etkisiyle varlaşan özellikler nasıl oluyor da kuşaklardan kuşaklara geçebiliyordu? Ortam adı verilen bilinçsiz bir güç bu kadar düzenli ürünler meydana getirebilir miydi?</p>
<p>Darwin&#8217;in büyük önemi, bu soruları bilimsel olarak karşılamasındadır. Darwin bu alana bol sayıda bilimsel kanıtlar getiriyor. Kendinden önce bu alanda çalışan Lamarck, Diderot, Robinet, Charles de Bonnet vb. gibi evrimcilerin kuramsal varsayımlarını düzeltiyor ve bilimsel olarak doğruluyor. Özellikle Lamarck&#8217;ın soyaçekim ve çevreye uyma varsayımlarını yepyeni doğal ayıklama ve yaşama savaşı bulgularıyla güçlendiriyor. Darwin&#8217;e göre yaşam kasırgası içinde ancak yaşama gücü olanlar canlı kalırlar ve türlerini sürdürürler. Bu, bir doğal ayıklanma ya da doğal seçme (selection naturelle)&#8217;dir. Yaşama savaşında ayakta kalanlar belli özellikler gösterenlerdir. Bu özellikler, soyaçekimle yeni kuşaklara geçmektedir, hem de daha gelişerek. Bitki ve hayvan yetiştirenler kuraldışı (müstesna) özellikler gösterenleri birbirlerine aşılaya aşılaya yeni türler elde ederler. İnsanların bile yapabildiği bu aşılamayı doğa daha kolaylıkla ve doğal olarak yapmaktadır.</p>
<p>Gerçekten de, bu seçim, doğumdan önce başlamaktadır. Örneğin bir insan yaratmak için iki yüz yirmi beş milyon erkek tohumu sekiz saat süren bir yarışa girişirler. Kadın yumurtası karanlık bir köşede gizlenmiştir. İki yüz yirmi beş milyon yarışçı arasından hangisi amaca daha önce varır, yumurtayı gizlendiği köşede bulabilirse, doğacak çocuğu o meydana getirecektir. Kazanan, en güçlüdür. Çünkü, en iyi koşucu, en iyi bulucu ve en iyi delici olarak üç sınavda da başarıya ulaşmıştır. En güçlü, en iyi, en uygun böylelikle seçilir ve yenilen iki yüz yirmi dört milyon dokuz yüz doksan dokuz bin dokuz yüz doksan dokuz olanak (imkan), doğal süpürgenin acımak bilmeyen süpürüşü önünde ölüp giderler. Cinsi yaşatan, sürdüren en güçlülerdir (Dr. Fritz Kahn, İnsan ve Hayat, s. 38). Darwin&#8217;e göre böylesine bir evrim sonunda hayvandan insana geçişte son hayvan halkası maymundur. İnsan, çok gelişmiş bir maymun türünün uygun koşullar altında evrimi sonunda meydana gelmiştir.</p>
<p>Bir fille bir kertenkelenin, bir insanla bir solucanın aynı soydan olduklarını hemen kavramak kolay değildir elbet. Prof. Alfred Weber, insanın bir maymun değişimi olduğunu bir türlü anlamak istemeyenlere: Utanmayın, diyor, aslandan ya da gül ağacından geldiğiniz söylenseydi, hiç kuşku yok, hoşunuza gidecekti. Kutsal Kitap size, yüzyıllarca, bir toprak külçesinden var olduğunuzu söyleyip durdu da niçin utanmadınız? (Felsefe Tarihi, s. 345- 346). Gerçekte insanla hayvan arasında, sanıldığı kadar, büyük bir uçurum yoktur. Hayvanın insana oranı, tomurcuğun çiçeğe oranı gibidir.</p>
</div>
<p>Antropoloji bilgini Sir Arthur Keith şöyle diyor: Darwinisme&#8217;i maymundan hemen insana geçivermiş bir evrim zinciri olarak anlamak yanlıştır. Büyük insan familyasının çeşitli gruplara ve bu grupların da çeşitli türlere ayrıldığı bir eski dünya düşünün. Bugün maymunlar nasıl büyüklü küçüklü çeşitli gruplar halinde görünüyorlarsa, o eski dünyanın insanları da öyle görünmekteydiler. İşte bu çeşitli türler girdabı içinde bir tür, yaşama kavgasından artakalarak bugünkü insan türünü meydana getirmiştir (A. Keith, İnsanlığın Eskiliğine Dair).</p>
<p>Darwin kuramı, evrene altı bin yıllık bir yaş biçen, gökle yer arasındaki bütün varlıkların altı gün içinde yaratıldığını bildiren Kutsal Kitapları kökünden çürütmektedir. Ondokuzuncu yüzyılın bütün dincileri, bu yüzden, Darwin&#8217;e geniş çapta tepki göstermişlerdir. Oxford Piskoposu Wilberforce, Darwin&#8217;i savunan Th. Huxley&#8217;e, kendisinin baba yönünden mi, yoksa ana yönünden mi maymundan geldiğini sormaktadır. Huxley, bu kabalığa şu karşılığı veriyor: Bilimsel gerçekleri baltalamak için diller döken bir adamın soyundan gelmektense, alçakgönüllü ve haddini bilen bir maymunun soyundan gelmeyi tercih ederim (A. Adıvar, Tarih Boyunca İlim ve Din, c. II, s. 109). Yurdumuzda da bu kuramı tanıtmaya çalışan Ahmet Mithat Efendi&#8217;nin yazılarına karşı o günün hükümeti şu buyruğu vermiştir: Ahmet Mithat Efendinin maymunlarına dair matbuata zinhar nesne yazdırılmaması&#8230;</p>
<p>Antropoloji alanındaki son bulgular günümüzden 400 milyon yıl önceki Silür döneminde deniz hayvanlarının yaşadığını, 300 milyon yıl önceki Karbon döneminde kara bitkilerinin belirdiğini, 150 milyon yıl önceki Jura döneminde dinozorlarla sürüngenlerin göründüğünü, 60 milyon yıl önceki Eosen döneminde de maymun ve ilerde insanlaşması muhtemel primatların çoğaldığını meydana koymuştur. Bu çağlardan kalma fosil kalıntıları, günümüzden 35 milyon yıl önceki Oligosen döneminde yaşamış olan Aegyptopitehecus Zeuxis&#8217;in insanlaşmayı hazırlayan maymun türlerinden Drvopithecus&#8217;ün atası olabileceği kanısını uyandırmıştır. Dryopithecus Africanus adı verilen bu maymun türüyse, günümüzden 25 milyon yıl önceki Miosen döneminde yaşamıştı. Bu çağda bulunan Ramapitehecus punjabicus ve Kenyapithecus Africanus&#8217;ün insan türünü meydana getirecek olan ilk insanımsılar (Latince: Hominidae) oldukları sanılmaktadır. 12 milyon yıl önceki Pliosen döneminden hiçbir fosil bulunamamışsa da 3 milyon yıl önceki Pleistosen döneminden ilk insanlaşan maymun grubu olduğu sanılan Australopithecus fosilleri bulunmuştur. Çünkü, bunlara gelinceye dek bütün maymun grupları çoğunlukla ağaçlarda yaşarken bu grubun yerde yaşadığı saptanmıştır. Bu maymun-insan fosillerinin ilki 1924 yılında Rodezya&#8217;da bulunmuştu. Daha sonra bu türden düzinelerle fosil meydana çıkarılmıştır. Bu fosillerle birlikte bunlarca yapıldığı sanılan yontulmuş çakıl taşları da bulunmuştur. Pleistosen döneminin üçüncü buz çağından önce insan tüzünün geniş ölçüde yayıldığı sanılmaktadır. Neandertal adamı bu ilk insanlardan biridir ve Homo sapiens Neanderthalensis adıyla anılmaktadır. Bu dönemin dördüncü buz çağı Neandertal adamını hemen tümüyle yok etmiştir. Ama, bu çağ sona ermeden Homo sapiens sapiens adı verilen gerçek insanlar dünya üstünde görünmüşlerdir. Sürüp gitmekte olan soyumuzun ataları bunlardır. Bu insanlar çeşitli ırklar halinde var olmuşlardır. Bu ırkların ilki de Cro-Magnon ırkıdır.</p>
<p>Zaman içindeki bu tarihsel serüveninden de anlaşılacağı gibi, insan, doğanın ürünüdür ve yaşambilimsel evrimin sonucudur. Yaşambilimsel evrimden insansal tarihe geçiş emek&#8217;le başlamıştır. İnsansal emeği hayvansal çaba&#8217;dan ayıran, bu emeğin bilinç&#8217;li oluşudur. Emek ve bilinç, birbirlerinin koşulu olarak, insana özgü bir diyalektik ikileşme&#8217;dir. Yüksek hayvan türlerinde beliren zeka ve onunla sınırlı olarak gelişmiş bulunan çaba, evrim sonucunda insansal bilinç ve bilinçli emeğe dönüşmüştür. Bu gelişme, pek uzun bir evrimin ürünüdür. Hayvansal zeka ve çaba, sadece doğadan yararlanmak&#8217;la kalmış, doğayı yararına uygun olarak değiştirip, ona egemen olmak&#8217;la insanlaşmıştır. İnsan, kendisini meydana getiren doğasal koşulları aşmakla varlaşmıştır ve bundan ötürüdür ki, artık o, doğasal koşullara indirgenemez. Bilinç ve eyleminin birbirlerini karşılıklı olarak etkilemesiyle gerçekleşen uzun bir evrim sonunda alet yapmış ve hayvandan farklı olarak kendi kendini üretmiştir. Hayvan, tek başına bir varlık olduğu halde, insan ancak toplumsal bir varlık&#8217;tır: İnsan, toplumsal ilişkilerinin toplamıdır.</p>
<p>Ama gene de karşılanması gereken bir soru var: İnsan nedir? Madenler, bitkiler ve hayvanlar arasında böylesine başkalaşmak (insanlaşmak) neden?</p>
<div>Hollandalı anatom Louis Bolk&#8217;a göre, bu başkalaşmanın nedeni, bireysel gelişmedeki gecikmedir (Retardation kuramı). İnsana özgü nitelikler, bu gecikmenin sonucudurlar. Hayvan doğduktan birkaç gün, ya da birkaç hafta sonra yürür, insan ancak bir yıl sonra yürümeye başlar. Hayvanın büyümesi birkaç gün ya da birkaç yılda biter, insanın büyümesi on dokuz yıl sürer. Üretme yeteneği hayvanda birkaç ay ya da birkaç yılda, insanda on beş yılda başlar. Hayvanlar tüylü doğarlar, insan on beş yıl sonra tüylenir. Daha pek çok alanlarda da görüleceği gibi insan, pek uzun yıllar, doğuş sırasındaki durumunda (embrional durum) kalır. Bu gecikme, sonunda insanın kılsızlığında görüldüğü gibi büsbütün yok olmaya varacak olan (elimination) bir organ gerilemesini, güçsüzlüğünü doğurur. Her hayvan çevresine uyar, insansa bu güçsüzlüğünden ötürü çevresine uyamaz. Bu yüzden de yaşayabilmek için çevresini kendisine uydurmak zorundadır. Tükenip yok olmamasını da gene bu gecikmeye borçludur. Profesör Bolk&#8217;a göre, gelişmenin gecikmesi, bir iç engelleme yüzündendir. Bu engellemeyi de iç guddelerin ürünleri olan hormonlar sağlamaktadır. İnsan vücudunda engelleyici hormonların çoğalması, beynin büyümesiyle bağlantılıdır. Zekanınsa, beynin bedene göre büyüklüğüyle arttığını biliyoruz. Şu halde, denilebilir ki, insanın gücü güçsüzlüğündedir. İnsan çevresine uyamayacak kadar güçsüzleştiğinden, çevresini kendisine uydurabilmek için akıllanmak zorunda kalmıştır. Beyni büyümüş, zekası artmıştır. Maymun, soğuğa karşı, kıllanarak yaşar. İnsan kıllanamayınca, maymunun derisini yüzüp kendi sırtına geçirerek yaşar. Bu yüzdendir ki, dağ hayvanı dağda, ova hayvanı ovada, deniz hayvanı denizde, sıcak hava hayvanı sıcakta, soğuk hava hayvanı soğukta yaşayabildiği halde insan, dünyanın her köşesinde yaşamaktadır.İsviçreli zoolog Portmann da, insangillerin (hominid) başkalaşmasını erken doğumlarına bağlamaktadır. Bu erken doğuş, kuşaklar boyunca, olağanlaşmıştır. İnsan, doğduktan sonra daha bir yıl ana rahmindeki gibidir, hızlı bir büyüme içindedir. Bir yıl sonra bu büyüme yavaşlar. Maymungiller (anthropoid) yetişme çağına eriştikleri zaman insangiller henüz erginleşmeye başlamışlardır. İnsanın erken doğuşundan ileri gelen bu gecikme, ömrü boyunca sürmektedir. Bu gecikme, insan yavrusunun uzun yıllar ana babasınca beslenmesini gerektirir. Evlilik kurumunun biyolojik temeli budur. Güçsüzlüğün nedeni olan erken doğum, güçsüzlüğün gereği olan beyni zorlamıştır. Portmann&#8217;a göre insan, insanlığını erken doğuşuna borçludur. Görüldüğü gibi, Adolf Portmann&#8217;la Louis Bolk, bu konuda birbirlerini tamamlamaktadırlar.Alman antropologu Profesör Arnold Gehlen, ortak bir atadan gelmiş oldukları halde, insanla hayvan arasında bir nitelik (mahiyet) ayrımı bulunduğu kanısındadır. İnsanda bir hayvanlık vardır ama, insan denilen varlık, bu hayvanlığın sınırını aştıktan sonra başlar (A. Gehlen, Der Mensch, Seine Natur and Seine Stellung in der Welt, 1940). Hayvanın her organı; bir çevreye uymadır. İnsanın hiçbir organı, çevreye uyma değildir. Hayvanın herhangi bir organını ele alarak onun yaşadığı çevreyi, yediği şeyleri, karşılaştığı düşmanları ortaya koyabiliriz. Devekuşu step için, şempanze orman için yapılmıştır. Buna karşı insanın, doğanın hiçbir koşuluna uygun gelen hiçbir organı yoktur. Buz çağı hayvanlarının hepsi tüylüdür. Buz çağı insanı tüylü değildir. İnsan, yaşamasını, hayvan gibi çevreye uymasına değil, kendine özgü bir özellikle çevreyi kendisine uydurmasına borçludur. İşte insan demek, bu özellik demektir. Hayvanlık alanında çevreye göre organların özelleşmesi kavramı (specialisation), insanlık alanında çevrenin özelleştirilmesiyle elde edilmiştir. Hayvan, doğa karşısında tam ve uygun, insansa eksik ve doğaya karşıt bir varlıktır. Hayvanın bütün davranışları doğanın isteğine göre düzenlenmiştir, insanın bütün davranışlarıysa doğaya karşıdır. İnsan varlığı, dik yürüme ve bunun ardından beynin büyümesi ve zekanın ortaya çıkmasıyla başlar. Dik yürüme, insanın ellerini serbest kılmıştır. Ayaklık etmekten kurtulan eller boş kalınca, zekanın güdümüyle, aletleri işlemeye ve kullanmaya başlamıştır. Hayvan, organlarının özelleşmesi yüzünden çevresine bağlıdır. İnsansa, organlarının özelleşmemesi yüzünden çevresine karşı özgürdür. İnsan, özgürlüğünü, beyin-el diyalektiğine borçludur. Bu yüzdendir ki, hayvan uygunsuz koşullar içinde türünü yok ettiği halde, insan her çeşit koşullar içinde türünü sürdürmektedir. Beyin ve el, insanı bütün özel durumlar karşısında özgür kılmıştır. İnsan bu çevre, koşullarını değiştirebilir ya da onlara karşı kendini koruyabilir, doğayla savaşabilir ve doğayı yenebilir. Böylesine bir güç, insandan başka hiçbir canlıda yoktur. Hayvan aletsiz yaşayabildiği halde, insan aletsiz yaşayamaz. Ateş, balta, silah vb. gibi aletlere sahib olmayan insan doğayı yenemez ve tükenip gitmek zorunda kalırdı. Şu halde insan, doğayla değil, kültürle bir bağlantı içindedir. Kültür, zekayla değiştirilen bir doğa, yeniden ve insana göre yapılmış bir doğadır.</div>
<div>Buna karşı, insanla hayvan arasında hiçbir nitelik ayrılığı bulunmadığını; insanın gelişmiş zekalı bir hayvan olduğunu ileri süren kuramlar da vardır. Bu kuramlara göre; insan yetenekleri (kabiliyetleri) hayvan yeteneklerinin yetkinleşmiş (mükemmelleşmiş) bir biçiminden başka bir şey değildir. W. Köhler, zekanın hayvanlarda da bulunduğunu tanıtlamıştır. İnsanda karşılaştığımız töre (ethik), değer ölçüleri, toplumsallığın meydana koyduğu, doğayla hiçbir ilgileri bulunmayan fenomenlerdir. İnsanca bir özellik olarak ileri sürülen dil fonksiyonu da nihayet gelişmiş bir beyin işidir. Dil fonksiyonu, beyinde, silvius yarığı dolaylarına yayılmıştır (bkz. J. Lhermitte, Les MEcanismes da Cerveau). Maymungillerde kendilerine göre bir dil bulunduğu Gerner ve Schwidetzky&#8217;nin gözlemleriyle doğrulanmıştır. Kohts yirmi üç sözcüklü, Blanche W. Learned otuz iki sözcüklü bir maymunca bulunduğunu ileri sürmektedirler (bkz. Jean Rostand, Biyoloji Açısından İnsan, Ender Gürol çevirisi, 1964). İnsanlık yapıyla hayvanlık yapı arasında, temelde, hiçbir ayrılık yoktur. İnsanlık yapıda görülen organ eksiklikleri, bu organların görevlerini beynin yüklenmesi yüzünden meydana gelen doğal gerilemeler, daha açık bir deyişle, gereksiz kılınmalardır. Tüylü bir hayvanın derisini yüzüp sırtına geçirmeyi beceremeseydi, soğuktan donmamak için, insan da tüylenecekti.Bilimsel bulgular, insanı insan edenin emek (iş) olduğunu tanıtlıyor. Hayvan doğada bulduklarıyla yetinir, insansa doğayı emek harcayarak üretir. İnsan, alet yapan bir hayvandır. Ancak alet işi değil, iş aleti doğurmuştur. Elin gelişmesi, insangillerin başkalığında, atılmış en önemli bir adımdır. Kant&#8217;ın da dediği gibi, el, dışarıya doğru uzamış bir beyindir. Tüylü atalarımız dik yürümeyi, bir zorunluk olarak göze almışlarsa, bunun nedeni, ellerin başka türlü işler yapmak zorunda kalmış olmasıdır. Maymunlarda bile eller, tırmanmak için, ayaklardan başka türlü kullanılmaktadır. El, işin bir aleti değil, işin ortaya çıkardığı bir üründür. El, yetkinleşmesini yaptığı işlere borçludur. Elin gelişmesi, insan yapısının bütün bölümlerini doğrudan doğruya etkilemiştir. İşin eli ve karşılıklı olarak elin de işi geliştirmesi insangillerin işbirliğini zorunlu kılmıştır. Bu işbirliği, başka bir deyişle toplumsallık, insanları, birbirlerine söylemeleri gereken bir şeyleri olmak durumuna getirmiştir. Dil, bu zorunluktan doğmuştur.İnsanbilim (antropoloji) alanına büyük katkılarda bulunan, Friedrich Engels, Doğanın Diyalektiği adlı ünlü yapıtında şöyle der: Ekonomi politikçiler iş (emek) bütün zenginliklerin kaynağıdır, derler. Fakat iş, bundan da öte sonsuz bir şeydir. İnsanın tüm varlığı için ilk temel şart odur ve bu ölçüdedir ki bir anlamda insanı iş yaratmıştır, dememiz gerekir. Yüz binlerce yıl önce, jeologların üçüncü zaman dedikleri, henüz kesinlikle saptanamayan dünya tarihi dönemi sırasında, belki de onun sonlarına doğru, dünyanın sıcak bölgesinde muhtemelen şimdi Hind Okyanusunun dibine batmış büyük bir kara parçası üzerinde insan benzeri maymunların son derece gelişmiş bir kuşağı yaşıyordu. Bizim bu ecdadımızı Darwin aşağı yukarı tanımlamıştır. Bunların bedeni tamamen kıllarla örtülüydü, sakalları ve sivri kulakları vardı ve topluluk halinde ağaçların üstünde yaşıyorlardı. Bu maymunlar, belki de özellikle yaşayış biçimleri dolayısıyla ağaçlara tırmanırken ellerine ve ayaklarına farklı fonksiyonlar kazandırarak düz yerde yürürken ellerini kullanma alışkanlığını yavaş yavaş bırakmaya, dik biçimde bir yürüyüş kazanmaya başladılar. Böylece maymundan insana geçiş&#8217;in en önemli adımı atılmış oldu. Bugün bütün insan-benzeri maymunlar ayakta durabilirler ve iki ayak üzerinde hareket edebilirler. Ama bunu yalnız zorunlu hallerde ve pek beceriksizce yaparlar. Doğal yürüyüşleri yarı dik&#8217;tir ve ellerini de kullanırlar: Çoğu ise el kemiklerini yere dayar ve sakat bir kimsenin koltuk değnekleriyle yürüyüşü gibi bükük bacaklarla uzun kolların arasında bedenlerini titretirler. Genel olarak maymunlarda dört ayak üzerinde yürümeden iki ayak üzerinde yürümeye geçişin bütün basamaklarını bugün bile görebiliyoruz. Ama iki ayak üzerinde yürüme onlar için bir son çare olmaktan öte gitmemiştir. Kıllı ecdadımız arasında dik yürüme zamanla bir gereklilik haline geldiyse, bu, arada geçen zamanda eller için gittikçe değişik çalışma şekilleri gelişmesini zorunlu kılmıştır. El ve ayağın<br />
kullanılmasında bazı farkların meydana gelişi maymunlar arasında da görülür. Belirtildiği gibi ağaca tırmanırken el, ayaktan başka türlü kullanılır. Daha aşağı memeli hayvanların ön ayaklarının kullanılışı gibi, el daha çok yiyeceklerin toplanmasına ve tutulmasına yardım eder.Bazı maymunlar ağaçlarda yuvalarını ellerle yapar, hatta şempanze gibi kötü havadan korunmak için dalların arasında çatı meydana getirirler. Düşmanlara karşı korunmak için sopaları ellerle yakalar, ya da meyveleri ve taşları bunlarla fırlatırlar. Yakalandıklarında insanlardan kopya ettikleri birçok basit hareketler için ellerini kullanırlar. Ama insana en çok benzeyen maymunların bile gelişmemiş eli ile binlerce yüzyıllık iş yoluyla son derece gelişmiş insan eli arasındaki farkın ne kadar büyük olduğu burada anlaşılır. Kemiklerin ve kasların sayısı ile genel düzeni ikisinde de aynıdır. Ama en ilkel vahşinin eli, hiçbir maymun elinin taklit edemeyeceği yüzlerce iş yapar. Hiçbir maymun eli taş bıçağın en kabasını bile meydana getirememiştir. Ecdadımızın binlerce yıllık sürede maymundan insana geçiş sırasında yavaş yavaş eli uydurmayı öğrendikleri ilk hareketler başlangıçta herhalde en basitleriydi. En ilkel vahşiler, hatta aynı zamanda fiziksel bir gerileme göstererek daha çok hayvana benzer bir duruma dönüşenler bile, bu geçiş dönemi yaratıklarından çok daha üstündür. İlk çakmak taşı insan eliyle bıçak haline getirilinceye kadar, öyle zaman dönemleri geçmiştir ki, bizce bilinen tarihsel dönem onunla karşılaştırılınca önemsiz kalır. Ama asıl adım atılmıştı, el özgür hale gelmişti ve artık durmadan yeni beceriler kazanabiliyordu. Böylece kazanılan daha büyük esneklik kuşaktan kuşağa geçiyor ve artıyordu. O halde el, iş organı olmakla kalmaz, aynı zamanda bu işin ürünüdür de.Ancak iş, gittikçe yeni hareketlere uyma, bu yoldan geliştirilmiş kasların, bağ organlarının, daha uzun dönemler içinde kemiklerin kalıtsal yoldan geçmesi bu kalıtsal inceliğin yeni, gittikçe daha karmaşık hareketlere gittikçe yenilenen biçimde uygulanması, insan elini Rafael&#8217;in tablolarını, Thorwaldsen&#8217;in heykellerini ve Paganini&#8217;nin müziğini yaratabilecek bir mükemmellik düzeyine kadar getirmiştir. Ama el tek başına değildi. O, son derece karmaşık bir tüm organizmanın ancak tek bir organıydı. Elin yararlandığı şeyden bütün beden de yararlandı, hem de iki yoldan. Önce, Darwin&#8217;in dediği gibi, büyüme korelasyonu yasasından yararlandı. Bu yasaya göre, bir organik varlığın ayrı parçalarının belli biçimleri, görünüşte onlarla bağıntısı olmayan başka parçaların belli biçimleriyle her zaman bağıntılıdır. Böylece, çekirdeksiz kırmızı kan hücrelerine sahip ve kafanın iki eklemle (kondil) kaburganın ilk kemiğine bağlandığı bütün hayvanlarda hiç eksiksiz; yavruları emzirmek için süt bezeleri de vardır. Bunun gibi, memeli hayvanlarda çatal tırnaklar kural olarak geviş getirmek için kırkbayır ile bağıntılıdır. Belli biçimlerdeki değişmeler, aradaki bağıntıyı açıklayabilecek durumda olmamıza rağmen, öteki beden kısımlarının biçiminde de değişmelere sebep olur. Gözleri mavi olan tamamen beyaz kediler her zaman ya da hemen her zaman sağırdır. İnsan elinin gittikçe gelişmesi ve buna paralel olarak ayağın dik yürüyüşe uyması, hiç şüphesiz böyle bir korelasyon yoluyla organizmanın öteki kısımları üzerinde de etkisini göstermiştir. Elin gelişmesinin dolaysız, belirlenebilecek biçimde geri kalan organizmaya yaptığı etki çok daha önemlidir. Daha önce değinildiği üzere, bizim maymun ecdadımız sürü halindeydi, bütün hayvanların en toplumsalı olan insanın, toplumsal olmayan bir önceki ecdattan çıkışını aramanın imkansızlığı açıktır. Elin gelişmesiyle, işle başlayan doğa üzerindeki egemenlik her yeni ilerlemede insanın görüş açısını genişletti. İnsan, doğadaki maddelerde sürekli olarak yeni, o güne kadar bilinmeyen özellikler keşfetti. Öte yandan işin gelişmesi, karşılıklı destekleme, ortaklaşa etkinlik hallerini çoğaltma ve bu ortaklaşa etkinliğin her birey için sağladığı yararın bilincine varma yoluyla toplum üyelerinin birbirine gittikçe yaklaşmasına zorunlu olarak yardım ediyordu. Kısacası, oluşan insanlar, birbirlerine söyleyecek bir şeylerinin bulunduğu noktaya eriştiler. İhtiyaç, kendine bir organ yarattı. Maymunun gelişmemiş gırtlağı, durmadan daha gelişmiş modülasyon elde etmek için yapılan modülasyon yoluyla yavaş, ama sağlam biçimde değişti ve ağız organları yavaş yavaş birbiri ardından ahenkli harfleri söylemesini öğrendi&#8230; Önce iş, sonra onunla birlikte dil, bir maymunun beynini etkileyen en önemli iki dürtü bunlardır ve bu etki altında maymun beyni, bütün benzerliğine rağmen çok daha büyük ve çok daha üstün bir insan beynine doğru gelişmiştir (İbid, Ankara 1970, Arif Gelen çevirisi).Görüldüğü gibi, insan usunun, ne kökeninin ne de özünün, sadece doğal ve yaşambilimsel (tabii ve biyolojik) etkenlerle açıklanamayacağı açıktır. Usun ve bilincin özü, ancak toplumsal (içtimai, sosyal) karakteriyle kavranabilir. İnsan toplumu olmaksızın insan usu, insan bilinci ve insan düşüncesi de olamazdı. A. Spirkin ve O. Yakhot, Diyalektik ve Tarihi Materyalizm adlı yapıtlarında bu konuda şu somut örneği verirler: Hepimiz ormanlarda hayvanlar tarafından yetiştirilen ve sonradan insanlar tarafından bulunan çocukların öykülerini duymuşuzdur. Bu tür olayların en heyecanlısı 1920 yılında Hindistan&#8217;da ortaya çıkanıdır. Öksüzler evinin başkanı olan Mr. Singh, birtakım garip varlıkların kurtlarla birlikte bir mağarada yaşadıklarını duyar. Halk bunların hayalet olduklarını söylemektedir, fakat daha sonra bunların iki küçük kız çocuğu oldukları anlaşılır. Bu çocuklar kurtların elinden alınır ve öteki çocuklarla birlikte yetiştirilmek üzere öksüzler evine getirilir. Ancak kızlar çevreleri için büyük bir dert kaynağı olurlar. Çünkü, bir insandan doğmuş olmalarına rağmen; iki küçük hayvan gibi davranmaktadırlar. Hayvanların arasında geçen yaşamları yalnız davranışlarını değil, aynı zamanda bedensel yapılarını da etkilemiştir. İnsanların önemli özelliklerinden biri olan dik yürüme bu çocuklarca bilinmemektedir.</p>
<p>Ayrıca insan bilincine ve düşünme yeteneğine veya insanca duygulara, heyecanlara sahip oldukları yolunda da hiçbir belirti yoktur. Alacakaranlıkta yaşarlar, gündüzleri uyur, gece olunca hareketlilik gösterirler. Yıllar geçer. Zamanla, büyük çabalar sonucunda, fakat yavaş yavaş, insanca özellikler belirmeye başlar. İlk sözcükler söylenir. Çevrelerinde olup bitenleri kavradıklarını gösteren insanca kavrayışın ilk belirtileri ortaya çıkar. Başlangıç kavramları biçimlenir ve küçük hayvanlar insana dönüşmeye başlarlar. Ne yazık ki büyüyemeden ölürler. Bu gerçekler bize neyi anlatır? İlkin bilincin doğal yaşambilimsel kaynağı kuramının tamamen yanlış olduğunu gösterir. Kaba ya da bilimsel olmayan özdekçiler (maddeciler) insanın, doğanın çocuğu olduğunu ileri sürerlerdi. Bu iddiada, bilincin kaynağının doğaüstü olduğu yolundaki idealist ve teolojik iddialarla çeliştiği ölçüde gerçeklik payı vardı. Fakat, insan bilincinin yalnız doğal temelini vurgulayan metafizik özdekçilik de tümüyle doğru değildir. Bu gerçek, kurtlardan kurtarılan çocuklar olayında hiç kuşku bırakmayacak bir biçimde kanıtlanmıştır. Bilinç, örneğin ellerimiz, kanımız, gözlerimiz ve saçımızda sözkonusu olduğu gibi doğanın basit bir ürünü değildir. Bilincin ortaya çıkabilmesi ve görevini yapabilmesi için, doğal yaşambilimsel temelinin yanısıra, toplumsal koşullar (toplumsal yaşam ve insan toplumu) da gereklidir. İnsan bilinci karakteri itibariyle toplumsaldır. İnsanın toplumsal ilişkilerinden, toplumsal yaşamından ve hareketliliğinden soyutlanmış olarak ortaya çıkamaz. Bir çocuk, ancak bir insan topluluğu içinde yaşayarak, bir insan olabilir (İbid, Bilim Yayınları, Engin Karaoğlu çevirisi, s. 53-5). İnsanın özü, tek başına bir bireye özgü ve soyut bir şey değil, toplumsal ilişkilerinin tümüdür. Bu gerçek, genel olarak insan konusunda herhangi bir akıl yürütmeyi gereksiz ve olanaksız kılar. İnsan, bütün insanlığın gelişmesinin bir ürünüdür (Nasıl ki bir elma da, elma ağacının değil, bütün bir doğanın ürünüdür). İnsan, toplumsal soyunun, yüzbinlerce yıllık deney ve bilgi mirasına sahiptir.</p>
</div>
<div>İnsanbilim (antropoloji), doğal varlıklar içinde insanın özelliklerini içgüdüler, dil ve düşünce, teknik, us ve eylem alanlarında da en ince ayrıntılarına kadar incelemiş ve bilimsel gerçekler ortaya koymuştur.İnsanı insan eden, kendine özgü içgüdüleri midir?.. Bu sorunun karşılığı kesindir: Hayır. Önce, içgüdülerin, şimdiye kadar sanıldığı gibi psişik değil, fizyolojik oldukları anlaşılmıştır. İçgüdü, bir düşünce işi değil, bir beden yapısı işidir. Her hayvan türü için başka olan davranış biçimleri, hayvan fizyolojisini biçimlendirip, soydan soya geçerek içgüdü haline gelmişlerdir. İçgüdüler öğrenilmezler ve deneme yoluyla kazanılmazlar. Dahası var, içgüdüsel davranışlarla öğrenilmiş davranışların gelişmeleri birbirleriyle ters orantılıdır. Öğrenebilen hayvanların içgüdüleri, öğrenebildikleri oranda, azalmaktadır. Bu anlamda, insan denilen varlıkta hiçbir içgüdü bulunmamaktadır. İçgüdü, belli bir olay karşısında belli bir davranıştır. Düşmanını görmek, hayvanı ya bağırtır, ya kaçırtır, ya da düşmanına saldırtır. İnsanınsa ne türlü davranacağı belli değildir, daha doğrusu ne türlü davranacağı o anda içinde bulunduğu sosyal, ethik ve entellektüel koşullara bağlıdır. Bağırmak, kaçmak, saldırmak şöyle dursun, insan eğer o anda işine öyle geliyorsa düşmanını yanaklarından öpebilir. Ama, içinde, gene de hoş olmayan bir duygu kıvranır. İnsanın<br />
içgüdüsü işte bu kadarcıktır ve pek güçsüzdür. Onu fizyolojik bir davranışa sürükleyemez. İnsanın soydan gelen içgüdüsel davranışlarının yerini, zeka ile ilgili plastik (birbirleriyle kaynaşabilen) davranışları almıştır. İnsanın, içgüdüleri değil, içgüdü kalıntıları olan içtepileri (ilcaları, impuls&#8217;leri) vardır. İnsanın özelleşmiş organları olmadığı gibi, özelleşmiş davranışları da yoktur.Buna karşı, dil ve düşünce, insanı insan eden insanca özelliklerin başında geliyor. İnsan, dünyaya açılan ilk canlıdır. İnsanın dünyaya açılmasını dili ve düşüncesi sağlamıştır. Yirmi milyon yıl önce yaşadığı sanılan aynı türden geldikleri halde, çağdaş maymunun bilgisizliğine karşı çağdaş insanın üstün bilgisi, insangillerin ağızlarındaki dili gereği gibi kullanabilmelerinden doğmuştur. Çağdaş maymun, aşağı yukarı, yirmi milyon yıl önceki ortak atamızın deneylerini tekrarlamaktadır. Maymun, pek yavaş gelişen bireysel değerleriyle birlikte göçüp gidiyor. İnsanın bireysel değerleriyse, sözcüklerin gücüyle gittikçe toplumsallaşmaktadır. Maymun, çocuğuna hemen hiçbir bilgi veremeden ölür. İnsan, çocuğuna yirmi milyon yıllık bir bilgi bırakır. Dil, insangillere, kendisini öteki canlılara pek üstün kılan hızlı bir gelişme sağlamıştır. İnsanın dilini kullandığı günden beri yepyeni bir diyalektik gerçekleşmeye başlamıştır. Bu diyalektik, dil düşünce diyalektiğidir. İnsanın özgürlüğü, diliyle gerçekleşmektedir. Düşüncenin dile bağlılığı (identik birliği) tanıtlanmıştır. İlk düşünen ilk konuşandı. Konuşmadan düşünme yetisi, uzun bir süre sonra gelişmiştir. Dil ve düşünce, birbirlerini karşılıklı etkileyerek, genel diyalektiğin içinde, çok hızla gelişen özel bir diyalektiğe başlamış bulunmaktadırlar. İnsan, sözcüklerle özetleyerek dünyanın fizik yükünden kurtulmuştur, bilgi elde edebilmek için harcamak zorunda bulunduğu gücü ve süreyi kazanmıştır. Artık gitmesi, görmesi, dokunması, bulması, işitmesi, araması, koklaması, tatması gerekmez. Düşünmesi yeter. Dil ve düşünce diyalektiği, geçmişle geleceği birleştirmiş, uzaklığı yakına getirmiştir. Hayvan geçmişini bilemez, insan bilir. Hayvan geleceğini tasarlayamaz, insan tasarlar. İnsan, dillenmesi yüzünden, süreyi ve<br />
uzayı (zaman ve mekanı) eline geçirmiştir, başkalarının deneyleriyle eylemde bulunmaktadır. Ralp Waldo Emerson&#8217;un dediği gibi: Eğitilmiş bir köpek, başka bir köpeği eğitemez. Bu başarı, dil düşünce gücüyle, insanca bir başarıdır. De la Mettrie&#8217;nin dediği gibi, ağızdan sözcükler çıkmadan önce neydi insan? Öteki türlere göre daha az içgüdüsü olan kendi türünün hayvanı. Kendini kral görmezdi. Maymun kendine neyse, o da kendine oydu (La Mettrie, L&#8217;Homme-Machine, 1748).İnsanca özelliklerden biri de, tekniktir. İnsan, içgüdülerinin eksikliğini nasıl zekasıyla gideriyorsa, organlarının eksikliğini de teknikle giderir. Uçmak için kanatları olmayan insan uçma makinesi yapar, kanat organının eksikliğini teknikle giderir. Ayrıca insan, birçok organlarının görevlerini de tekniğe yükler. Araba yapıp ayaklarıyla yürümekten kurtulur, asansör yapıp merdivenleri tırmanmaktan kurtulur. Bunlardan başka insan, birçok organlarının görevini de teknikle aşar. Sesini işittiremeyeceği uzaklıklara telefon telleri çeker, yumruğuyla vuracağına bir taşla vurarak işini daha iyi yapar, gözleriyle göremediğini dürbünle görür. Teknik, her gün biraz daha, organik doğayı görev dışı bırakmaktadır. Uygarlığımızda yük taşıyıcı hayvanların yeri her gün biraz daha azalmaktadır. İnsan, dünyayı teknikle değiştirebilen tek canlıdır. Ya kendine organlar yaratır, ya organlarının işgücünü artırır, ya da kendi organlarının işini doğaya gördürür. İnsan, tekniği zekasıyla ortaya koyar. Teknik, doğada yoktur: Örneğin bir mihverin çevresinde dönen tekerlek, insan zekasının ürünüdür, doğada böyle bir şey bulunamaz. İnsanın yarım milyon yıl önce yaptığı bıçak, doğada yoktur. Çividen, düğmeden tutun da buhar makinesine kadar hiçbir teknik aleti doğada bulamazsınız. İnsan, işlerini tekniğe gördürürken, kafa çalışmalarına ayıracağı süreyi de artırmış olmaktadır. Teknik, ayrıca, insanı doğaya bağlılıktan da kurtarmıştır. Artık insan, atın yürüme, ağacın büyüme hızına bağlı değildir. Atın yerine otomobili, ağacın yerine kömürü ve petrolü koyarak bütün kültür süreçlerini hızlandırmıştır. İnsan, yepyeni bir doğa yapabilmek gücünü kazanmaktadır. Örneğin doğada yirmi milyon elektrovoltluk elektrik gerilimleri yoktur. Oysa insan, böyle bir gerilimi teknikle meydana getirerek bu durumda doğanın nasıl davranacağını deneyebilmektedir.Görüldüğü gibi, insanı insan eden emek, iş, tek sözle eylem (action)&#8230; Kafadaki beyni us, ön ayakları el, ağızdaki tad alma organını konuşan dil eden hep o.İnsan türünü meydana getiren hayvanın, öteki hayvanlara baskın çıkan eylemselliği nereden doğmuştur? Soru, karşılığını, insanın atası hayvanın öteki hayvanlara göre daha çok oyunseverliğinde bulmaktadır. Nitekim, insan çocuğunun maymun çocuğundan daha oyuncu olduğu bilinmektedir. İnsan, duyulur izlenimler yığınını oyunla düzenlemiştir. Oynayan çocuk, ilkin, hiçbir ayırma yapmaksızın, bütün duyularıyla birlikte davranır. Eşyayı görür, dokunur, koklar, sesini işitmek için birbirine çarpar, tadını almak için ağzına sokar. Bu oyun, ona duyu niteliklerini ayırt etmeyi öğretir. Çiçeği koklar artık, ağzına sokmaya çalışmaz. Oysa, çiçeğin bir tadı da vardır. Ama çocuk, çiçekte kokunun tattan önemli olduğunu öğrenmiş, kokuyu öteki önemsiz niteliklerden soyutlayabilmiştir. Bu soyutlama, insanlaşmada, çok önemli eylemsel bir başarıdır. Artık şeker yeşil, kırmızı, ya da sarı renkte olabilir. Çocuğun şekerde arayacağı renk değil, tat olacaktır. Çocuk, bu oyun deneyleriyle, eşyanın tepkilerini ve kendi davranışıyla olan ilgilerini de öğrenmektedir. Avuçta sıkılan cam elini kesmektedir, elden bırakılan tabak düşüp kırılmaktadır. Yanmayan sobaya dokunulabilir, yanan sobaya dokunulmaz. Önemli bir sonuç daha meydana çıkar: Göz, ellerin görevini üstüne almış, ellerin yükünü azaltmıştır. Çocuk artık bir şeyin yaş mı kuru mu, ağır mı hafif mi, sert mi yumuşak mı olduğunu görebilir. Bunları anlamak için o şeye elleriyle dokunması gerekmez. Görevleri azalan eller şimdi daha çok eylemde bulunabileceklerdir, el bilgi işinden kurtarılmıştır. Daha sonra göz, oyunun sağladığı duyuların işbirliğinden güçlenerek, öteki duyuların da görevlerini yüklenmektedir. Sessiz bir filmde bir kişinin şarkı söylediğini görebiliriz, önümüze getirilen, bir tabakta tatlı bulunduğunu görebiliriz, bahçemizde bulunan bir karanfilin güzel koktuğunu görebiliriz. Duyuların bu işbirliği, insandan başka hiçbir hayvanda gerçekleşmemiştir. Cisimlerin, öteki duyuların niteliklerini de kapsayan bu optik görünüşleri sembollerdir. İnsan, artık, eylemsel oyunlarıyla edindiği bir semboller dünyasında yaşamaktadır. Optik (görünen) dünya, yükü azaltılmış bir dünyadır. Şu halde, yükü azaltılmış bir dünyaya açılan insan atası hayvan, insanlaşma yolunda, öbür hayvanlara göre, çok daha eylemde bulunmak imkanına kavuşmuştur. Bu geniş eylemsel çalışma, onu, ele, dile ve akla götürmektedir. Daha açık bir deyişle, eylemin dürtüsüyle el-dil-akıl diyalektiği başlamıştır. Buysa, tümüyle, insanlaşma işidir.</p>
</div>
<div><strong>İNSANDA BİR KORKU<br />
</strong><br />
İlk insan, soğumuş lav kayalarının üstüne çıkıp çevresine bakınca, kendisine göre değerlendirdiği iki şey gördü: Kendisinden aşağıda olanlar, kendisinden yukarda olanlar&#8230; Kendisinden aşağıda olanlara aldırmadı ama, kendisinden yukarda olanlardan ölesiye korktu. Uçsuz bucaksız bir doğanın ortasında ne kadar yalnızdı. Gökler gürlüyor, şimşekler çakıyor, yıldırımlar düşüyor, kendisinden pek güçlü hayvanlar saldırıp parçalıyorlardı. Kendisinden yukarda olanların en üstünde gök vardı. Artık, yüzyıllar boyunca korkacaktı bu gökten, saygı duyacaktı bu göğe. Öylesine bir korku, öylesine bir saygıydı ki bu, gelecek kuşakların en akıllıları bile kendilerini bundan kurtaramayacaklardı. Milyonlarca yıl yücelik, tanılık, güçlülük ölçüsünü mavi ellerinde tutacaktı, gök. Gök, ona bağırıyor, parmağını sallıyor; onu boğmak için sağanaklarını, onu yakmak için yıldırımlarını gönderiyordu. Ona yalvarır, tapar, yaltaklanırsa belki kendisini korurdu da.</div>
<div><strong>KORKUDA BİR KAVRAM<br />
</strong><br />
Bir XVIII&#8217;nci yüzyıl düşünürü, Volney (Constantin François, Comte de Chasseboeuf, 1757-1820), gök ölçüsünün hikayesini kendi açısından; şöyle anlatıyor:İlk insanların hiçbir düşünceleri yoktu. Önce kollarını, bacaklarını kullanmasını öğrendiler. Gittikçe; babalarının deneylerinden yararlanarak geliştiler. Yaşama araçlarını sağlama bağladıkça zekaları, ilkel gereksemeler (ihtiyaçlar) zincirinden kurtularak dolayısıyla anlamalara; sonuç çıkarmalara (istidlallere) yöneldi. İnsan zekası, giderek, soyut bilgileri kavramak gücünü de kazandı. Yeryüzünde kendilerinden başka birçok varlıklar kaynaşıyordu, bu varlıkların çoğu karşı gelinmez nitelikte güçlüydüler. Ateş yakıyor, gök gürlemesi ürkütüyor, su boğuyor, yel sürüklüyordu. Uzun yıllar bu etkilerin nedenlerini düşünmeden katlandılar. Bütün bunların neden böyle olduklarını anlamak isteyen ilk insan şaşkına döndü. Sonra, şöyle düşünmeye başladı:Onlar kendisinden güçlü, kendisine üstündüler. Tanrı düşüncesinin temeli budur. Kimileri acı, kimileri tatlı etkiler uyandırmaktadırlar. Acıyla etkileyenlerden korkuyor, onlardan uzaklaşmak istiyordu. Tatlıyla etkileyenlere umut bağlıyor, onlara yaklaşmak istiyordu. İşte korku ve umut, gök ölçüsünün bu ilkeleri, böylece doğdular. Kendisi nasıl bir başkasını itmek isteyince itebiliyorsa onlar da yakmak isteyince yakabiliyorlardı. Şu halde onlarda da kendisininki gibi bir irade, bir zeka olmalıydı. İşte Tanrılık irade, Tanrılık zeka düşüncesi böyle başladı. Kendisine kötülük etmek isteyen bir soydaşının önünde nasıl alçalıyor, ona nasıl yalvarıyorsa, ötekilerinin önünde de alçalabilir, onlara da yalvarabilirdi. İşte ilk yere kapanış, ilk dua. Yoluna engel olan dağa yer değiştirmesi için yalvarırken onu düşüncesinde varlıklaştırdığının, ilk düşünce varlıklarını yaratmaya başladığının farkında bile değildi. Kendisinden güçlü, kendisine üstün olan bu düşünce varlıkları pek çoktular, şu halde evren, sayısız Tanrılarla doluydu (politeisme). Bunların kimisi iyilik ediyordu, kimici kötülük. İyilikle kötülük, iyilikçi ruhlarla kötülükçü Tanrılar böylece doğdular. İşte ilk insanların dini böyle başladı (İlk sistem: Fizik güçlere tapmak).</div>
<div>Yeryüzünde ve insan düşüncesinde başlayan bütün bu ilkeler (üstünlük, korku ve umut, üstün irade ve üstün zeka, güçlünün önünde eğiliş, yalvarış, düşünce varlıkları, bu varlıkların çokluğu, iyilikçi ya da kötülükçü varlıklar) insanların tarım gereksemeleri için göğe yöneldiler. Tarım, toplulukla yaşamaya başlayan insanlar için bir zorunluktu. Tarımı başarmak içinse göğün gözetlenmesi gerekiyordu. Toprağın gökle ilgisi belirmeye başlamıştı. Bir yıldız kümesinin görünmesi, en yüksek yerine varması ve batmasıyla bir bitkinin gövermesi, büyümesi ve kuruması arasındaki ilgi, olanca açıklığıyla insanların gözüne çarpıyordu. Şu halde yeryüzünü yıldızlar, bu gök varlıkları, yönetiyorlardı. On beş bin yıl önce Mısır&#8217;da yaşayanlar yıldızlara tapmaya başladılar. Bunlar, Nil nehrinin yukarı kıyılarında yaşayan zenci ırktan ilkel topluluklardı (İkinci sistem: Yıldızlara tapmak).İnsan bu yıldızlara birer ad takma gereğini duyunca, bunlara yeryüzü adlarını yakıştırmaya başladı. Tebli Habeş, ırmağın taşması sırasında görünen yıldızlara taşma yıldızları, sapan sürme sırasında görünen yıldızlara öküz ya da boğa yıldızları, aslanların susuzluktan çölleri bırakıp ırmak boylarına geldiği sırada görünen yıldızlara aslan yıldızları, kuzuların ya da oğlakların doğduğu zaman görünen yıldızlara kuzu ya da oğlak yıldızları adını veriyordu. Bu benzetmeler sayısızdı. Artık kuzu, kış mevsiminin kötülük eden ecinnisinden gökleri temizliyor, boğa yeryüzüne bereket tohumları saçıyordu. İnsan dili böylelikle mecazlara alışıyor, gittikçe zenginleşiyordu. Artık insan, göğün boğasından (boğa adını verdiği yıldızlardan) beklediği gücü, yeryüzündeki boğadan da bekler olmuştu. Yerden göğe çıkan mecazlar böylelikle. gene yeryüzüne indiler. Birtakım yanlış kıyaslamalar başladı. Öküz, balık ve daha bir sürü şey kutsallaştı (Üçüncü sistem: Putlara tapmak).Kıyaslamalar insanları maddi anlamlardan manevi anlamlara geçirdiler. İyilik getiren tanrılara bilgi, temizlik, erdem melekleri; kötülük getiren tanrılara da cahillik; günah, kabahat zebanileri denilmeye başlandı. Tanrıların özleri birbirlerine uymadığından tapınma ikiye bölündü. İyi tanrılara yapılan sevgi ve sevinç tapınmasıydı, kötü tanrılara yapılan korku ve ıstırap tapınmasıydı (Dördüncü sistem: Karşıt ilkelere tapmak).Yolculuktan dönen Fenike gemicileri, okyanusun öbür ucundaki ölümsüz bahar ülkelerini, kuzey bölgelerinin ölümsüz gecelerini anlata anlata bitiremiyorlardı. İşte cennet ve cehennem düşünceleri bu hikayelerden doğdu. Yüzyıllardan beri öldükten sonra ne olacağını kendi kendine soran insan, bu yerlerde yaşayabilmek düşüncesinden hoşlanıyordu. Böylelikle sevgili ölülerini barındıracak bir yer de bulmuş oluyordu. Sonsuz bahar ülkesi çekiyor, sonsuz karanlık ülkesi korkutuyordu. Şu halde iyiler birinciye, kötüler ikinciye gitmeliydiler. Bundan da tanrı tüzesinin (adaletinin) insanların tüzelerindeki yanlışları düzelttiği düşüncesi doğdu (Beşinci sistem: Mistiklik, büyük yargıca tapmak).İnsanlar giderek üstünde yaşadıkları yeryüzünü tanımaya başladılar. Dünyanın çapı ölçüldü. Bu çap, bir kocaman pergel gibi göklere açılarak göklerin akıllar durdurucu, sonsuz yörüngeleri hesaplandı. Dünyanın evren içindeki küçüklüğü meydana çıktı. Tanrı düşüncesi önce dünyadan, sonra güneşten koparak bütün evrene yayıldı. Evren Tanrı, nedenle sonucu, etkenle edilgeni, güdücü ilkeyle güdülen şeyi kendinde toplayan çok daha büyük, çok daha yaygın bir varlık olmalıydı (Altıncı sistem: Evrene tapmak).Sonraları etkenle edilgeni, nedenle sonucu, güdücüyle güdüleni tek varlıkta birleştirmeyi doğru bulmayarak bunları birbirlerinden ayırdılar. Her türlü kıyaslamaları ancak kendi varlıklarına bakarak yapabildikleri için, evrenin güdücü ilkesine cin, akıl, ruh adını verdiler. Tanrı da, evrenin kocaman gövdesini hareket ettiren, bütün varlıklara dağılmış yaşama ruhu oldu. Her varlık, büyük varlığın bir parçasını taşımaktaydı. Bu parça, ateş ya da tözdü (Yedinci sistem: Evrenin ruhuna tapmak).</p>
<p>Matematik ve fizik gelişiyordu ama, insanların büyük çoğunluğu bilgisizdi. Bu yüzdendir ki bilginin getirdiği bilimsel deyişler, çoğunluğun elinde bayağılaşıveriyordu. Böylelikle evrenin herhangi bir makineden başka bir şey olmadığı ileri sürüldü. Bir makine de kendi kendine yapılamayacağına göre, herhalde bunun bir işçisi olmalıydı (Sekizinci sistem: Büyük işçiye tapmak).</p>
<p>Volney&#8217;e göre, bütün bu basamaklardan eski Mısır&#8217;da çıkılmış, sonraları yeryüzünde tekrarlanmış bütün şeyler eskiden Nil kıyılarında da olmuştur. Volney, gök ölçüsünün, doğum yeri olarak Mısır topraklarını görmektedir. Volney&#8217;e göre, bütün din sistemleri, eski Mısır&#8217;ın güneşe tapmakla başlayan fizik güçlere tapmak sisteminden çıkmıştır. Hintlilerin Chrisna&#8217;sı (Krişna), Hıristiyanların Christos&#8217;u (Hristos) hep eski Mısırlıların güneşe taktıkları koruyucu anlamındaki chris sözcüğünden gelmedir. Ayrıca, eski Mısırlılar güneşe Yes de diyorlardı! ki Latinceleşmiş Yessu ya da Jesus adının kaynağı budur. Eski Yunanlılar bu adı Tanrı Baküs&#8217;e de vermişlerdi. Bilindiği gibi, Tanrı Baküs de, Meryem&#8217;den babasız olarak doğan İsa&#8217;ya örnek olarak Minerva&#8217;dan babasız olarak doğmuştu.</p>
<p>Bir yanda sonsuzdan gelip sonsuza giden sonsuz bir uzay, öteki yanda düşünen yepyeni bir varlık insan&#8230; Bir XX&#8217;nci yüzyıl düşünürü, Felicien Challaye, din duygusunu bu sonlu varlıkla sonsuz varlık arasında kurulan bağda bulmaktadır. Felicien Challaye&#8217;a göre, sonlu ve kutsal olmayan varlık, sonsuz ve kutsal varlıkla karşılaşınca kendinden geçer. Gök ölçüsü, bu kendinden geçiş halinin sonucudur. Challaye gök ölçüsünün hikayesini, kendi açısından, şöyle anlatmaktadır: İlk insanlar, kendi kişiliklerinin dışındaki yaygın gücü (Mana) kavradıkları anda sonsuzu duymuşlardır. Ben varım, varlığa katılıyorum. Ne yalnız anam babam, büyükanamla büyükbabam, atalarım, ne de bütün insanlık ve bütün hayvanlık beni var edemezdi. Evrenin bütün güçleri bende toplanıyor. Bir güneş, bir samanyolu, bir evcen olmasaydı, ben de var olamazdım. Ben, evrensel hayatın ürünüyüm. Varlığımın derinliğinde varlığı buluyorum. Bu varlık, benim dar kişiliğimi her yandan sarmakta ve onu aşmaktadır. Bu varlık sonsuzdan beri benden önce gelmekteydi, sınırsız akışı boyunca sonsuza kadar benden sonra gidecektir. İşte bu, sonsuz varlık&#8217;tır.</p>
<p>Sonlu varlığın, kendisinden çıkmış olduğu sonsuz varlığa bağlılık duyması, onun önünde eğilip ona tapması, onu evlatçı bir sevgiyle sevmesi, onda evrensel hayatın bütün yönlerini bulması akla uygundur. Bu akla uygunluk ve sevgi, gök ölçüsünün temelidir.</p>
</div>
<p><strong>Terzi Hermes &#8211; İdris Peygamber</strong></p>
<p>Günümüzden beş bin yıl önce Mısır&#8217;da bir terzi yaşadı. Bu terzi, yüz bin yıllık bilinç diyalektiğinin oldurduğu bir düşünceydi. Beş bin yıldan beri, gök ve yer ölçüleri içinde parlayan bütün ışıklarda, bu terzinin kıvılcımı vardır.Terzi, Mısır papirüslerinde Hermes Tut adını taşıyor. Yunanlılar ona Ermis ya da üç kez bilgin anlamınaTrismegiste diyorlar. Yahudilere göre adı Honok&#8217;tur. Araplar, Hermes-ül-Heramise adıyla anmaktadırlar. Kur&#8217;an&#8217;a göre o, Adem ve oğlu Şit&#8217;ten sonra gelen, üçüncü peygamber İdris&#8217;tir.Yunan kaynakları onun kırk iki yapıtı bulunduğunu yazmaktadırlar. Hermes&#8217;in bu değerli papirüslerikaybolmuştur. Bugün, onun düşüncelerini, öğrencilerinden gelen Mısır ve Yunan kaynaklarından öğreniyoruz.Tevrat, onu şöyle anlatmaktadır: Ve Yared yüz altmış iki yaşında Hanok&#8217;un babası oldu. Hanok, üç yüz yıl Tanrı&#8217;yla yürüdü ve Hanok&#8217;un bütün günleri üç yüz altmış beş, yıl oldu ve gözden kayboldu. Çünkü, onu Tanrı aldı(Tevrat, Tekvin kitabı, 5. bap, 18-24).Terzi Hermes&#8217;in, kendinden sonraki bütün düşünsel akımlara ışık tutan düşüncesi şudur: İnsanlar ölümlü tanrılar, tanrılar ölümsüz insanlardır.Terzi Hermes, evrensel düşünü şöyle kuruyor: Kocaman boşluğun en altında ölümlülük yeri dünya var, en üstünde de ölümsüzlük yeri Zuhal yıldızı&#8230; Zuhal yıldızı, evrensel aklın bütün esrarını taşımaktadır, yedinci ve son kattır, ölümsüzlüğe orada erişilir. Zuhal, parlak bir ışık içindedir. Ruhlar, oradan koparak, dünyaya doğru düşmeye başlarlar. Bu düşüş bir sinavdır. Düşüş, büyük ışıktan, inildikçe yavaş yavaş koyulaşan karanlığa doğrudur. Işıkruh, karanlık maddedir. Ruh, kısa bir sınama için yeryüzüne inip maddeyle birleşecek, ama maddeye boyun eğmeyecektir. Ruhun maddeye boyun eğmesi, ona yenilmesi demek, sonsuz olarak yok olması demektir. İnsan ruhu, tümel ruhun (Tanrı&#8217;nın) çocuğudur. Sınavı kazanamazsa, o ruhta bulunan tümel ışık (Tanrısal nur) sönecek, ışık yalnız başına çıktığı yere dönerek ruhu karanlıkta bırakacaktır. Ruh da, ışıksız kalınca, karanlığın içinde eriyiptükenecektir. Büyük boşluk, inen çıkan ve arada eriyip tükenen sayısız ruhların kasırgasıyla kavrulmaktadır. Sınavı kazanan ruhlar, yedi kat göğe başarıyla yükselip ölümsüzlüğe kavuşurlar. Salt gerçeği (mutlak hakikat) öğrenirler.Maddeye boyun eğmeyen başarılı ruh, yeryüzündeki kısa sınavını verdikten sonra, ilk basamak olarak ay&#8217;a yükselir.Ay, düşünce dehasıdır, elinde gümüş bir orak tutar, doğumları ve ölümleri düzenler. Ruhları cesetlerden kurtararak büyük ışığa doğru çeker (cezbeder). Göğün ikinci katını yöneten Utarit yıldızıdır. Utarit, soyluluk dehasıdır, sınavını başarıyla vermiş ve birinci katta cesetlerinden ayrılmış ruhlara çıkacakları yolu gösterir. Bu kata çıkan ruhlar, soyluluklarını (asaletlerini) tanıtlamış ruhlardır. Üçüncü katı Zühre yıldızı yönetmektedir. Zühre, aşk dehasıdır, elinde aşk, aynasını tutar, birbirlerini unutan ruhlar aşk aynasında birbirlerini bulurlar. Dördüncü katgök, güneşin egemenliği altındadır. Güneş, güzellik dehasıdır, başarı ışıkları, saçmaktadır, pırıl pırıldır. Başarılı ruhlar, ölümsüzlüğe yükselebilmek için böyle bir tüm güzellikten geçerler. Güneş, onları tatlı ışıklarıyla okşayarak ölümsüzlüğe hazırlar. Beşinci katı Merih yıldızı yönetir. Merih, tüzenin (adaletin) dehasıdır, elinde tüzenin keskin kılıcını tutmaktadır. Altıncı katı yöneten Müşteri yıldızıdır. Müşteri, bilimin dehasıdır, elinde büyük gücün asasını tutmaktadır. Yedinci ve son katsa, ölümsüzlüğe kavuşulan büyük aydınlık, tümel aklın tüm sırrını saklayan Zuhal yıldızının katıdır.Ruhları ölümsüzlüğe götüren, dünya sınavında, iradelerini kullanarak, güçlerine dayanarak, acı çekerek elde ettikleri aydınlık bilinç&#8217;tir. Bu bilince (şuura) kavuşabilmek için, yükselmeyi istemek yeter. Yükselen ruh, aydınlık bilincine dayanarak, tüm güzellik, tüm güç, tüm akıl olacaktır. Buysa ölümsüzlüktür.</p>
<div>Terzi Hennes&#8217;in bu öğretisi, eski Mısır&#8217;ın Tep ve Memphis tapınaklarının büyük ve kutsal sırrıdır. Bu yüzden de hiçbir papirüste yazılmamıştır. Sadece yeraltında gizlenmiş bir mağaranın duvarlarına sembolik işaretlerle kazılmıştır. Yüzyıllar boyunca, tapınaklar başkanları birbirlerine ağızdan anlatmaktadırlar. Böylelikle sır, ona layık olandan başka, kimsenin eline geçmez. Tep ve Memphis tapınaklarına bağlanarak yıllarca sınav geçirip çile çektikten sonra bu sırra kavuşanlar, onu, en dayanılmaz işkenceler altında bile açıklamazlar.Dinler, hemen hepsi, kendilerine en büyük kıvılcımı yollayan üçüncü peygamber İdris&#8217;i birkaç satırla geçiştirmişlerdir. Bunun nedeni de kolaylıkla anlaşılmaktadır.Hermes&#8217;in öğrencilerinden Asklepios, büyük ustasının şu sözlerini de açıklamaktadır: İnsanlar, ölümlü tanrılardır, tanrılar da ölümsüz insanlar&#8230; Eşyanın dışı, içi gibidir. İçle dış arasında hiçbir ayrılık yoktur. Küçük büyük gibidir. Küçükle büyük, arasında hiçbir ayrılık yoktur. Evrende hiçbir şey ne iç, ne dış, ne küçük, ne büyüktür. Bir tek yasa ve o yasanın gördüğü bir tek iş vardır. Bu sözlerin anlamını anlayan, gerçeği görür. Kimi insanlar, bu anlayışları,<br />
olağanüstü çabaları ve yetkinlikleriyle öteki insanların görmediklerini görebilirler. Oysa nedenler nedeni daima gizlidir. Çünkü sonsuzluk, pek kısa bir son olan zaman ve gene pek kısa bir son olan mekan içinde anlaşılamaz ve anlatılamaz. Bizler, ancak, öldükten sonra onu anlayabilir ve anlatabiliriz. Çünkü, yaşarken zaman ve mekanla sınırlıyız. Sınırsızlık, sınırlılık içinde kavranamaz.İşte, dinleri ve felsefeleriyle, elli yüzyılı kaplamış bulunan ışık karanlık diyalektiği buralardan gelmektedir.Hermes&#8217;in büyük sırrını öğrenebilmek için geçirilecek sınavlar pek güçlüdür. Aklı ve iradesi güçsüz olan istekliler, ya yolun dönülebilecek parçasından tersyüz edip geriye dönerler, ya korkudan çıldırırlar, ya da bin bir ürkütücü görünüş içinde yürekleri durur, bir uçuruma yuvarlanır, ölür giderler. Sınavı başarıyla geçiren pek az kişi vardır.</div>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Təkamül FAQ]]></title>
<link>http://ateistadam.wordpress.com/2009/10/26/t%c9%99kamul-faq/</link>
<pubDate>Mon, 26 Oct 2009 12:27:24 +0000</pubDate>
<dc:creator>Ateist adam</dc:creator>
<guid>http://ateistadam.wordpress.com/2009/10/26/t%c9%99kamul-faq/</guid>
<description><![CDATA[Taxta niyə pişiyə dönmür? Niyə dönsün ki? Taxta kimi öz yerində durur da, pişik olub neynəyəcəkdi? T]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong>Taxta niyə pişiyə dönmür?</strong></p>
<p>Niyə dönsün ki? Taxta kimi öz yerində durur da, pişik olub neynəyəcəkdi? Tupoy suallar vermə.</p>
<p><strong>Bəs ilk hüceyrə necə əmələ gəlib?</strong></p>
<p>İlk canlı organizmin, hüceyrənin necə əmələ gəlməsi Təkamülün çərçivəsi xaricindədir. Bunun üçün Abiogenesis ilə maraqlanmaq lazımdır, kifayət qədər əsaslı teoriyalar var.</p>
<p><strong>Meymunlar bizim atamızdı?</strong></p>
<p>Xeyr. Meymunlarla insanlar kuzendirlər, həmçinin suitilər və digər heyvanlar da insanla kuzendir.</p>
<p><strong>Əgər meymundan əmələ gəlmişiksə niyə hələ də meymunlar yaşayır?</strong></p>
<p>Biz meymundan əmələ gəlməmişik, sadəcə meymunlarla ortaq atamız var, eyni kökdən gəlirik. Ona görə də həmən kökdən gələn digər heyvanlar necə qalıbsa eləcə də meymunlar da qalıb. Təkamüldə hər canlı təkamül keçirəcək, hər canlı insan olmağa can atacaq kimi qanunlar yoxdur. Sadəcə ətraf-mühitə uyğunlaşmaq və sağ qalmaq üçün canlılar təkamül keçirir. Meymunların bir çox növü var, hərəsi də bir cür təkamül keçirib. İnsanlar, meymunlar və digər heyvanlar təkamül ağacının budaqlarıdır. Təkamül xətti proses deyil.<br />
<img src="http://evolution.berkeley.edu/evosite/evo101/images/patterns_intro.gif" alt="evolution tree" /></p>
<p><strong>Təkamül sadəcə nəzəriyyədir, isbat olunmayıb!?!?</strong></p>
<p>Təkamül teoriyadır. Hansı ki müşahidə və eksperimentlərlə təsdiqlənib. Təkamül ingiliscə “Theory of Evolution”dur. Necə ki “The Big Bang Theory”, “Theory of Gravitation”, “Cell Theory”. Əgər hüceyrəni qəbul etmirsinizsə buyurun Təkamülü də qəbul eləməyin. İkisi də elm dünyasında eyni dərəcədədir. Təkamül dərs olaraq dünyanın demək olar ki bütün universitetlərində oxudulur və araşdırmalar aparılır.</p>
<p><strong>Niyə mən Təkamülü görmürəm? Göstər mən də inanım.</strong></p>
<p>Təkamül prosesi milyon illərlə davam eləyən prosesdir. Bir gün yatıb durub niyə balığım insan olmadı demək mallıqdır. Amma yenə də sənin canlı olaraq Təkamül prosesini izləmək şansın var. Məsələn: <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/E._coli_long-term_evolution_experiment">E coli bakteriyalarındakı təkamül</a>.<br />
Heç bu lazım deyil, sadə olaraq virusları götür, onlarda bir zamandan sonra bəzi antiviruslara qarşı immunitet yaranır. Və ya tarakanlar, 50 il bundan qabaq istifadə olunan kimyəvi maddələrə qarşı onlar daha dözümlüdürlər. Bir çox belə nümunə tapmaq olar, internet əlinin altındadır.</p>
<p><strong>Onda mənə keçid (ara) formu göstər!!!</strong></p>
<p>Ala: <a href="http://www.talkorigins.org/faqs/faq-transitional.html">http://www.talkorigins.org/faqs/faq-transitional.html</a><br />
Son olaraq tapılan 2 fossili də əlavə edərsən, xəbərlərdə çıxmışdı. Nə qədər ara form göstərilsə də deyiləcək ki bəs bu yeni ara form ilə digəri arasındakını göstər. Yəni hər ara form dindar manqurtlar üçün əlavə iki ara form tələbi əmələ gətirəcək.</p>
<p><a href="http://www.youtube.com/watch?v=vss1VKN2rf8">Bu da</a> əlavə olaraq 10 dəqiqəlik çox maraqlı video. Baxmalısınız. İngiliscədir.</p>
<p>Başqa suallar varsa yazın cavab verək.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[BİR ‘GELECEK’ TAHMİNİ]]></title>
<link>http://boragorgun.wordpress.com/2009/10/21/bir-%e2%80%98gelecek%e2%80%99-tahmini/</link>
<pubDate>Wed, 21 Oct 2009 16:41:20 +0000</pubDate>
<dc:creator>boragorgun</dc:creator>
<guid>http://boragorgun.wordpress.com/2009/10/21/bir-%e2%80%98gelecek%e2%80%99-tahmini/</guid>
<description><![CDATA[İnsanda evrim süreci devam ediyor’ diyen uzmanlar, geleceğin kadınını açıkladı: Daha kısa, daha kilo]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img class="aligncenter size-full wp-image-141" title="picCAXMI0QL" src="http://boragorgun.wordpress.com/files/2009/10/piccaxmi0ql.jpg" alt="picCAXMI0QL" width="200" height="153" />İnsanda evrim süreci devam ediyor’ diyen uzmanlar, geleceğin kadınını açıkladı: Daha kısa, daha kilolu ve doğurgan Yale Üniversitesi’nde yürütülen bir araştırma, kadınların gelecekte biraz daha kısa boylu, daha kilolu ve doğurgan olacağı sonucuna vardı. Uzmanlara göre elde edilen veriler insanın evriminin hala sürdüğünü kanıtlıyor.<br />
Evrim biyologu Prof. Stephen Stearns yönetiminde yürütülen geniş çaplı araştırma çerçevesinde menopoz dönemini geçmiş 2 bin 238 kadının sağlık verileri karşılaştırıldı. Sonuçta daha kısa ve ağır olanlar, ilk çocuğunu daha erken doğuranlar ve daha geç menapoza girenlerin diğerlerine göre daha çok çocuk sahibi olduğu ve bu kalıtımsal özelliklerini kızlarına da geçirdiği belirlendi.<br />
Araştırma ekibi, Massachusetts’teki Framingham kasabasında yaşayanların 1948 yılından beri tutulan sağlık kayıtlarını kullandı. 14 bin kişinin arasından doğurganlık dönemi sona ermiş 2 bin 238 kadın seçildi ve bunlara ait boy, kilo, tansiyon, kolesterol gibi verilerle doğurdukları çocuk sayısı arasındaki bağlantı incelendi.<br />
Elde edilen sonuçlar, ortalamaya göre daha kısa boylu ve daha kilolu kadınların daha uzun ve zayıf olanlara kıyasla daha çok çocuk sahibi olduğunu gösterdi. Aynı şekilde, tansiyonu ve kolesterolü ortalamadan düşük olan, ilk çocuğunu daha erken yaşlarda doğuran ve menopoza geç giren kadınların da ortalama çocuk sayısı daha yüksek çıktı. Stephen Stearns’e göre bu doğurganlık özellikleriyle 2409 yılında, yani yaklaşık 10 nesil sonra, kadınların ortalama ağırlıkları 1 gr daha fazla, boyları 2 cm kısa, ilk hamilelikleri 5 ay daha erken ve menopoza girmeleri 10 ay daha geç olacak.<br />
Verileri değerlendirirken sosyal ve kültürel faktörlerin etkilerini hesaplardan arındırdıklarını söyleyen Stearns, böylece insanlarda evrimin sürdüğü sonucuna vardıklarını belirtti.</p>
<p>BİRGÜN</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Onbeş - Maymunoğlu mehmet efendigillerdeniz]]></title>
<link>http://birsorusor.wordpress.com/2009/10/19/onbes/</link>
<pubDate>Mon, 19 Oct 2009 16:09:24 +0000</pubDate>
<dc:creator>illumihaughty</dc:creator>
<guid>http://birsorusor.wordpress.com/2009/10/19/onbes/</guid>
<description><![CDATA[Soru15:  m*n(hr) ,  15.10.09 yumurtlayan memeli(ornitorenk) ve keseli memelilerin (kanguru, koala) a]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><span style="text-decoration:underline;">Soru15</span>:  <em>m*n(hr) ,  15.10.09<img class="alignright size-thumbnail wp-image-255" title="ornitorenk" src="http://birsorusor.wordpress.com/files/2009/10/ornitorenk.png?w=150" alt="ornitorenk" width="150" height="150" /></em></p>
<p><em> </em></p>
<p>yumurtlayan memeli(ornitorenk) ve keseli memelilerin (kanguru, koala) avustralya kıtasında olması, memelilerin avustralya kıtasından yayıldığını göstermez mi?</p>
<p>_______________________________________________________________________<!--more--></p>
<p><em> </em></p>
<p>Dünyada 4,5×10<sup>3</sup><sub> </sub>memeli türü ve 6×10<sup>6</sup><sub> </sub>insan varken, özellikle bu tüylü dostlarımıza olan ilginizi anlayamamakla beraber, “mantıksız soru değil, mantıksız cevap vardır” atasözünü vurgulayarak ve ayrıca bu sorunuzdan dolayı, evrim teorisine inandığınızı varsayarak, öncelikle yüce Marvin adına sizi kutsuyoruz ve saygıyla selamlıyoruz.</p>
<p>İlk olarak katılımcılarımızı kısaca bir tanıyalım. Ornitorenk (<em>Ornithorhynchus anatinus</em>) veya platipus, Türkçemizde “gagalı memeli” olarak isimlendirilip işin içinden çıkılan, bir yarı-deniz memelisidir. Ancak Şekil.1’de de görüldüğü üzere, Türkçe isminde olduğu gibi basit bir yapısı yoktur, gaganın yanı sıra perdeli ayakları, samur gibi kuyruğu, ayı gibi postu vardır ve evet, bir de yumurtlayan bir yavrucaktır. Yavrucak diyorum, çünkü hep küçük görülmüş, karaktersiz, ne olduğu belirsiz bir canlı olarak aşağılanmıştır. Hatta Winston Churchill, 1943’te Avustralya başbakanından, kendisini eğlendirmesi için canlı bir ornitorenk göndermesini istemiştir.</p>
<div id="attachment_250" class="wp-caption aligncenter" style="width: 310px"><img class="size-medium wp-image-250" title="ornitorenk" src="http://birsorusor.wordpress.com/files/2009/10/ornitorenk.jpg?w=300" alt="Şekil 1. Ornitorenk" width="300" height="157" /><p class="wp-caption-text">Şekil 1. Ornitorenk</p></div>
<p>Bazı kişilere göre ise evrimin bir şakasıdır. Bize sorarsanız, Sayın Kavun Kâhya’nın var olmadığını savunduğu ara geçiş formlarından biridir. Ara geçiş formunun ne demek olduğunu merak ediyorsanız Şekil 2.’yi inceleyebilirsiniz. Sayın Karun Kâhya’nın denizyıldızının balığa evrilemeyeceğini, evrilirken oluşması beklenen ara geçiş formlarının fosillerine rastlanmadığını anlattığı eserinden yola çıkarak sorarız, peki, doktor bu ne?</p>
<p style="text-align:center;">
<div id="attachment_252" class="wp-caption aligncenter" style="width: 264px"><img class="size-full wp-image-252" title="balık-denizyıldızı" src="http://birsorusor.wordpress.com/files/2009/10/balik-denizyildizi.jpg" alt="Şekil 2. Balığa çıkan denizyıldızı." width="254" height="142" /><p class="wp-caption-text">Şekil 2. Balığa çıkan denizyıldızı.</p></div>
<p>Ornitorenk, kanguru ve koala ile beraber Avustralya kıtasının sembollerindendir. Avustralya kıtasında yaşayan memeliler sadece keseli memeliler ve yumurtlayan memelilerdir, yani memelilerin bir alt sınıfı olan plasentalı memeliler (insanlar, maymunlar, vs.) bu kıtada doğal olarak bulunmamaktadır. Bu kısmı aklınızda tutunuz, bu konuya döneceğiz.</p>
<p>Kanguru (<em>Macropodidae</em>), keseli memelilerdendir. Kanguruların da insan gözüyle ornitorenkten pek bir farkı yoktur, Kaptan Cook 1770 yılında kanguru için şöyle demiştir, “Rengi biraz fareye benziyor, boyutları ise tam olarak tazı kadar… Başta kurt ya da vahşi köpek sandım ama yürüyüşü ya da koşması kepçe kulaklı tavşana ya da geyiğe benziyordu, çünkü tıpkı onlar gibi sıçrıyordu”. Onlara sorsak bizim için ne derlerdi acaba. “Çıplak, cıbıl cıbıllar, köse olabilirler, memesi büyük olanların poposu da büyük oluyor, duruşları yarı sürikat yarı maymun” gibi bir şey olurdu sanırım…</p>
<p>Koala (<em>Phascolarctos cinereus</em>) da, kangurular gibi keseli memelilerdendir. Biz onlara 20 saat uyuyan tembel yaratıklar deriz. Okaliptüs gibi besin değeri düşük bir bitkiyle beslenen bir canlının uyumaktan başka bir çaresi yoktur herhalde, bir de oransal olarak memeliler arasında en küçük beyne sahip olduklarını da düşünürsek, üstlerine gitmenin pek bir anlamı olduğunu sanmıyoruz.</p>
<p>Dostlarımızı tanıdıktan sonra şimdi sorunuzun cevabına gelebiliriz. Jura devrinde, yani bundan 160 milyon yıl kadar önce, gerçek memeli hayvanlar yaşıyormuş efendim ve 100 milyon yıl kadar önce de keseliler evresine geçmişler. Bu çağda kıtaların tek bir parça olduğu düşünülüyor. Büyük toprak parçaları birbirinden ayrılmaya başlayınca ilk ayrılan kıta Avustralya kıtası olmuş. Bu kıta berabe­rinde ilkel keseli memeli hayvanların bir kısmını da götürmüş. 100 milyon yıl kadar bu keseli memeliler Avustralya’da kendi başlarına kalmışlar ve çeşit türlü keseli memeli türemiş. Bu arada, diğer kıtalarda eteneli (plasentalı) memeliler gelişmiş. Ancak, Güney Amerika da, diğer kıtalardan uzun süre ayrı kalmış olduğundan dolayı, orada da değişik keseli memeliler türemiştir.</p>
<p>Avustralya’da ilkel denebilecek memeliler yaşamaya devam ederken, yukarıda da bahsettiğimiz üzere, plasentalı memeliler oluşmamıştır ve diğer memeliler dünyaya Avustralya’dan yayılmamıştır. Avustralya ile hiçbir kan bağımız yoktur, öyle gagalı, uzun kuyruklu, küçük beyinli memelilerle de… Varsa yoksa maymun diyoruz…</p>
<p>Nitekim formların serüvenine ve hangi canlının nerede var olup, nereye gittiğine, daha çok fosil kayıtları ile karar verebilmekteyiz de zaten. Hal böyleyken ilkel memeli türleri hep Avustralya’da diye böyle bir çıkarım yapabilmeniz bizi hayretlere bin kere daha düşürmedi değil. Akabinde yaşadığımız bu sendroma  da has*k(tir) ismini vermiş bulunmaktayız.</p>
<p>Sayın adını sesli telaffuz edemediğimiz meraklımız, siz oradan kendinize bir talip buldunuz ve soy araştırması yapıyorsunuz gibi geliyor bize, içiniz rahat olsun kardeş, akraba olamazsınız.</p>
<p>Mutluluklar diler, bize fotoğraf göndermenizi dileriz.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://birsorusor.wordpress.com/onbes/" target="_blank"> <img src="http://icons.mysitemyway.com/wp-content/gallery/yellow-road-sign-icons-social-media-logos/thumbs/thumbs_102791-yellow-road-sign-icon-social-media-logos-facebook-logo-square.png" border="0" alt="" /></a><a href="http://www.stumbleupon.com/submit?url=http://birsorusor.wordpress.com/onbes/" target="_blank"> <img src="http://icons.mysitemyway.com/wp-content/gallery/yellow-road-sign-icons-social-media-logos/thumbs/thumbs_102852-yellow-road-sign-icon-social-media-logos-stumbleupon.png" border="0" alt="" /></a><a href="http://twitter.com/home?source=ichc&#38;status=http://birsorusor.wordpress.com/onbes/" target="_blank"> <img src="http://icons.mysitemyway.com/wp-content/gallery/yellow-road-sign-icons-social-media-logos/thumbs/thumbs_102860-yellow-road-sign-icon-social-media-logos-twitter-bird2.png" border="0" alt="" /></a><a href="http://digg.com/submit?url=http://birsorusor.wordpress.com/onbes/" target="_blank"> <img src="http://icons.mysitemyway.com/wp-content/gallery/yellow-road-sign-icons-social-media-logos/thumbs/thumbs_102781-yellow-road-sign-icon-social-media-logos-digg.png" border="0" alt="" /></a><a href="http://friendfeed.com/share?url=http://birsorusor.wordpress.com/onbes/" target="_blank"> <img src="http://icons.mysitemyway.com/wp-content/gallery/yellow-road-sign-icons-social-media-logos/thumbs/thumbs_102801-yellow-road-sign-icon-social-media-logos-friendfeed-logo-square2.png" border="0" alt="" /></a></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>
