<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress.com" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>hadis-ve-sunnet-meseleleri &amp;laquo; WordPress.com Tag Feed</title>
	<link>http://en.wordpress.com/tag/hadis-ve-sunnet-meseleleri/</link>
	<description>Feed of posts on WordPress.com tagged "hadis-ve-sunnet-meseleleri"</description>
	<pubDate>Mon, 07 Dec 2009 19:48:48 +0000</pubDate>

	<generator>http://en.wordpress.com/tags/</generator>
	<language>en</language>

<item>
<title><![CDATA[Sana Neyi İnfak Edeceklerini Sorarlar - Recep İhsan Eliaçık]]></title>
<link>http://aliaksoy.wordpress.com/2009/10/25/sana-neyi-infak-edeceklerini-sorarlar-recep-ihsan-eliacik/</link>
<pubDate>Sun, 25 Oct 2009 19:17:11 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://aliaksoy.wordpress.com/2009/10/25/sana-neyi-infak-edeceklerini-sorarlar-recep-ihsan-eliacik/</guid>
<description><![CDATA[Günümüzde hidayete eren birisi için “Bir görsen baştan aşağı değişmiş; sakal bırakmış, cübbe ve sarı]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:justify;"><img class="alignnone size-full wp-image-174" title="aclik2" src="http://salihler.wordpress.com/files/2009/10/aclik2.jpg" alt="aclik2" width="432" height="324" /></p>
<p style="text-align:justify;">Günümüzde hidayete eren birisi için “Bir görsen baştan aşağı değişmiş; sakal bırakmış, cübbe ve sarık giymiş, saçının telini göstermiyor, kadınların elini sıkmıyor, haremlik selamlık uyguluyor” vs. dendiğini çok duymuş ve görmüşsünüzdür.</p>
<p>Demek “hiyadet coşkusu” böyle yaşanıyor.</p>
<p>Vatandaş müzikle uğraşıyorsa muziği, sinemayla uğraşıyorsa sinemayı, tiyatroyla uğraşıyorsa tiyatroyu ve dahi her ne şeyle uğraşıyorsa onu bırakıyor. Bunların hepsini “cahiliye dönemim” diyerek kestirip atıyor. İçki, zina, kumar vs.’yi anlarım da bunları niye bırakırlar hala anlayabilmiş değilim. Öteden beri bu işte bir terslik var diye düşünmüşümdür…<!--more--></p>
<p>Hatta okulunu bırakıp bir mollanın önünde emsile bina maksut, avamil (Arapça) öğrenmeyi hayatının gayesi haline getirenler bile oluyor. Onca eğitimini bir çırpıda sıfırlayıp, bir medrese mollasının önünde hayata yeniden başlayanlar oluyor. Tabi “Bizim oğlan bina okur döner döner bir daha okur” hesabı bunun da bir türlü sonu gelmiyor. İlkokul, ortaokul, lise, üniversite yıllarında aldığı eğitimi aşağılamaya başlıyor. Halbuki bu yıllar çok önemli… Aksi halde örneğin “kompozisyon”, “anlatım sanatları”, “alıntı”, “parağraf” vs. nedir bilmeyen bir adamın, bırakın Kur’an’ı, okuduğu herhangi bir metni bile anlaması zordur. O mollaların çoğu bunları bilmez. Döner döner nasara yensuru okurlar. Bunu da bir şey zannederler…</p>
<p>İşin bu tarafına fazla girmeden asıl meseleden gidelim. Zaten bu dini dünyanın sorunları neresinden tutsanız elinizde kalır ya, neyse…</p>
<p>Acaba diyorum neden?</p>
<p>Hidayet coşkusunu neden onlarda buluyorlar?</p>
<p>Oysa açın “hayatu’s-sahabe” kitaplarını okuyun. Orada onlarca sahabenin hidayete eriş hikayesini okuyacaksanız. Oralarda genellikle manzara şudur: “Hidayete erdi malını dağıttı… Hidayete erdi artık bir daha asla yalnız yemek yemedi… Kapı kapı dolaşıp bütün borçlarını ödedi, helallik diledi… Ömrünün sonuna kadar elinden ve dilinden kimsenin zarar gördüğü görülmedi…”</p>
<p>Aradaki farkı fark ediyor musunuz?</p>
<p>Şahsen şu ana kadar onca hidayete eren zengin gördüm fakat hidayet coşkusunu “malını dağıtmada” gören bir tek “muhtedi zengin” görmedim.</p>
<p>Nasıl oluyor?</p>
<p>Bunlar sahabenin girdiği dine girmiyorlar mı?</p>
<p>Sahabenin okuduğu Kur’an’ı okumuyorlar mı?</p>
<p>Yoksa din aynı da din anlayışı mı farklı?</p>
<p>***</p>
<p>Besbelli ki din anlayışı farklı.</p>
<p>İslam, sahabenin ilk önce “eşyaya, varlığa, mala, mülke” bakışını değiştiriyordu. “Lehu’l-mülk” (Mülk Allah’ındır) anlayışına ulaşıyor, kendini mülk karşısında emanetçi olarak görüyor, “Bu benim” demekten haya etmeye başlıyordu. Üzerinde fazla mal ve mülk bulundurmayı “yük” hatta “ateş” olarak görmeye başlıyordu. Bundan bir an önce kurtulması gerektiğini düşünüyor ve ilk iş olarak malını mülkünü dağıtıyordu.</p>
<p>İslam, sahabenin ilk önce “insana” bakışını değiştiriyordu. Tüm insanları erkek olsun kadın olsun kendi hemcinsleri olarak görüyor, aradaki tüm statü farklılıkları gözünde küçülüyordu. “Üstünlük takva iledir” anlayışını benimsiyor ve mala ve mülke dayalı üstünlük kasıntılarından kurtuluyordu. Zihninde altın, gümüş, dinar ve dirhem “değer” olmaktan çıkıyordu. İnsana başka bir pencereden bakmaya başlıyordu.</p>
<p>İlk ve en önce eşyaya, varlığa ve insana yaklaşımı, perspektifi ve felsefesi değişiyordu. Bu farklı bakış derhal amellerine yansıyor ve başka bir insan ortaya çıkıyordu.</p>
<p>Oysa mevcut din anlayışı yüzünden, zamane hidayete ermelerinde, muhtedinin varlığa, insana ve eşyaya bakışında esastan bir değişiklik olmuyor. Şeklen kimlik ve ritüel değiştiriyor. Bir kamptan öbür kampa, bir mahalleden öbür mahalleye geçiyor. Varlığa ve insana özellikle de eşyaya; altına, gümüşe, toprağa, servete, mala, mülke, dinara, dirheme, dolara, euroya, paraya bakışı aynı…</p>
<p>Sahabenin nasıl olup ta öyle olduğunu anlamak istiyorsak, önce Kur’an’ın onları nereden alıp nereye getirdiğine bakmamız lazım.</p>
<p>Bakın, Kur’an 23 yıllık süreç içinde varlığa, eşyaya, mala ve mülke bakışı nasıl değiştirmiş. Nüzul sırasına göre izini sürelim…</p>
<p>***</p>
<p>İlk olarak Mekke’ye hükmeden tefeci bezirganlara zenginlik, mal ve mülk noktasında sarsıcı eleştiriler yöneltildiğini görüyoruz. İlk inen surelerin hepsinde de bu var…</p>
<p>Ebu Cehil’e (karakterine) : “Küstahça azgınlık ediyor. Kendisini dev aynasında görüyor. Zira Rabbinedir dönüş…Kulunu içtenlikle yönelirken engellemeye kalkıyor. Onu alnından tutup sürükleyeceğiz, o ar damarı çatlamış alnından… O zaman çağırsın meclisini, biz de çağıracağız zebanileri…” (Alak; 96/6-19).</p>
<p>Umeyye bin Halef’e (karakterine) : “Çokça yemin eden aşağılık adi, küçük gören, dedikoducu, iyiliği engelleyen, günahkar, zorba, kaba saba asalak…Zenginliğine zenginlik katmış da ne olmuş? (Kalem; 68/10-14).</p>
<p>Velid bin Muğire’ye (karakterine): “Bana bırak doğarken yapayalnız olan o adamı… Zenginliğine zenginlik kattığım, etrafında dolanıp duran oğullarıyla önüne alabildiğine geniş imkânlar serdiğim o adamı… Hala gözü doymuyor; verdiğimden daha fazlasını istiyor….” (Müddesir; 74/11-14).</p>
<p>Kabe Çetesi’ne (rolüne/misyonuna): “Nimet azgını o inkarcıları bana bırak ve onlara biraz mühlet ver. Biz de onlar için hazırlanmış kelepçeler ve ateş var. Boğaza düğümlenecek bir yiyecek var.” (Müzzemmil; 73/11-13)</p>
<p>Ebu Leheb’e (rolüne/misyonuna): “Kahrolsun Ebu Lehep iktidarı; kahrolsun!</p>
<p>Zenginlik ve iktidar onu kurtaramayacak!</p>
<p>O kıpkızıl bir ateşe atılacak!</p>
<p>Çenesi düşük karısı da yanında olacak!</p>
<p>Gerdanında fitillisinden bir de ip olacak!” (Leheb; 111;1-5)</p>
<p>(Karakter/rol/misyon notu koymamın sebebi bunların benzerinin bugünde devam ettiğini, ayetlerin yönünün yaşayan karakter, rol ve misyonlara yönelik olduğunu ihsas ettirmek içindir.)</p>
<p>Alak, Kalem, Müddesir, Müzzemmil ve Leheb gibi ilk inen bu beş surede görüldüğü gibi, hareket, “Kâbe çetesine” ve Mekke’de kurdukları düzene (yedâ) karşı “öfke patlamasıyla” ve “kahrolsun, yıkılsın, kurusun” haykırışlarıyla başlıyor.</p>
<p>Çünkü bunlar Kabe’nin etrafında oligarşi (yeda) oluşturmuşlar, Allah, Kabe ve din istismarı yaparak şehri sömürüyorlardı. Kabe’ye gelen hediyeleri iç ediyorlar, onunla kervanlar kuruyorlar, zenginliklerine zenginlik katıyorlardı. Muhtaç Mekkelilere faizle borç veriyorlar, borçlarını ödeyemeyenlerin erkeklerini köleleştiriyorlar, kadınlarını da açtıkları lüks genelevlerinde çalıştırıyorlardı. Mekkeliler de büyüyünce bunların eline düşmesin diye daha doğar doğmaz kız çocuklarını diri diri toprağa gömüyordu.</p>
<p>Kur’an işe işte buradan başladı. Peygamberimiz yalın kılıç meydana atılarak bu kokuşmuş, iğrenç düzene meydana okudu. Bu ses Mekke’de büyük yankı uyandırdı. Kabilesizler, korumasızlar, kimsesizler, köleler, kadınlar, zayıflar, düşmüşler, özellikle ezilenler bu sesin etrafında hızla toplanmaya başladı.</p>
<p>Bir taraftan da aynı sure içinde Peygamberimize şöyle dendiğini görüyoruz: “Pisliğe (ahlaksızlığa, hırsızlığa, yolsuzluğa, istismara, kokuşmuşluğa) bulaşma! Servet yığma hayallerine kapılma! Daima Rabbinle birlikte ol ve güçlüklere göğüs ger…” (Müddessir; 74/5-7).</p>
<p>Keza Kur’an’ın iniş sırasına göre ilk anlattığı kıssa ne biliyor musunuz? Bahçe sahipleri kıssası… Hani yoksula vermeyelim diye erkenden bahçelerine/bağlarına ürünü toplamak için giden ve fakat geldiklerinde bahçelerinin afetle yerle bir olduğunu gören iki kişinin kıssası (Kalem; 68/17-32)… Peki yine iniş sırasına göre ikinci kıssa ne biliyor musunuz? Salih’in devesi kıssası…Hani herkese (kamuya) ait olmayı ifade eden “Allah’ın devesine” (Nagatallah) dokunmamayı, bunları talan etmemeyi, bunlar üzerinden mal ve servet yığmamayı ifade eden Salih’in devesi kıssası (Şems; 91/11-15)…</p>
<p>Kıssa anlatımında bile ilk bu konuya öncelik verilmiş…</p>
<p>Neden?</p>
<p>Çünkü Kur’an ilk olarak muhataplarının eşyaya, mala, mülke bakışını değiştirmek istiyor!</p>
<p>Çünkü Kur’an Rablik, ilahlık, tanrılık meselesini bunlarla ilişkili görüyor. Bu açıdan Kur’an’ın “Allah” dediği şey sırf teolojik, zihni, soyut, felsefi bir fenomen değildir. Tamamen “praxis” yani pratik, eyleme, amele, hayata, sokağa dönük yüzü vardır. Mü’min insanda hayatın akışı içinde varoluş, oluş, arayış, tavır alış, duruş, cephe açış olarak ifadesini bulur. Bu nedenle içinde tarihin, insanın, hayatın ve tabiatın sesi gelmeyen Allah ve din söylemlerinin içi boş ve koftur.</p>
<p>Çünkü Kur’an Rabbin, tabiatın, yerin, göğün, suyun, toprağın, buralardan rızık çıkaranın, doyuranın, besleyenin, bütün mülkün sahibinin Allah olduğunu ısrarla hatırlatıyor. Kimi insanların kalkıp da bunlardan istif ederek öteki insanlar üzerinde rızık verici konuma gelmelerini, bundan kendilerine pay çıkararak adeta “Rezzâkcık” pozlarına bürünmelerini şiddetle reddediyor. Firavun ne diyordu? “En büyük Rabbiniz benim!” Yani rızık veren, maaş veren, topraklarımda, sulama kanallarımda, her yana yayılmış mülkümde (ülkemde) sizi çalıştıran, doyuran, besleyen benim… İlginçtir nüzul sırasına göre tarihten ilk örnek verilen kişi de yine Firavun (Müddessir; 74/15-16)… Bu noktada “Rabbimiz Allah” demenin ne demeye geldiğini düşünün artık …</p>
<p>***</p>
<p>Yine ilk inen surelerden dördü; Allah (Kabe) namına toplanan yardımları iç edip insanlara vermemek demek olan Maun, şehir demek olan Beled, zenginlik yarışı, biriktirme, çoğaltma demek olan Tekâsür, tanyeri demek olan Fecr sureleridir. Bu surelere “bu açıdan” baktığınızda da adeta çarpılır ve sarsılırsınız.</p>
<p>Maun suresinde “dinin afyon yüzü” deşifre edilir. Gerçek din ile sahte din, gerçek dindarlıkla sahte dindarlık arasındaki farkın ne olduğu açıklanır. Esas ölçünün yine mala mülke bakışta toplandığını görürüz. Buna göre dinin afyon yüzü, birkaç şekli ritüel ile insanları aldatır. Hacılara su vermek, Kabe’nin örtüsünü değiştirmek, namaz (salat) kılmak gibi gösterişlerle halkın malını ve mülkünü alır fakat yetimi, yoksulu gözetmez. Bunları yoksullar ve kimsesizler için değil; kendini zengin etmek için kullanır. İşte bu dinin afyon yüzü olup Ebu Cehil’in veya Yeda Ebu Leheb’in dinidir. Bunların yaptığı, dini yalanlamak yani din ile aldatmak, gösteriş, riya ve sahtekarlıktır. (Maun; 107/1-7) Oysa gerçek hayat dini olan İslam, işte böylesi halkı afyonlayan tapınak dinlerini deşifre etmek için gelmiştir. Onun için söylemi din formundadır. Gerçekte ise o dinlerden bir din hatta öteki dinlere dendiği anlamda bir din değildir…</p>
<p>Beled suresi, insanlara sarp yokuşa çıkmak gibi zor gelen şeylerin ne olduğunu açıklar. Bunların ne olduğuna baktığımızda yine mal ve mülkün ölçü olarak konduğunu görürüz:</p>
<p>“İnsan kendisine hiç kimse güç yetiremez mi sanıyor?</p>
<p>“Sadece harcadıklarım yedi sülâleme yeter” diye böbürleniyor.</p>
<p>Kimsenin kendini görmediğini mi sanıyor?</p>
<p>Biz insana iki göz vermedik mi?</p>
<p>Bir dili ve iki dudağı yok mu onun?</p>
<p>Ona yürüyeceği iki yol gösterdik.</p>
<p>Fakat o zor olana yanaşmadı.</p>
<p>Bilir misin, nedir zor olan?</p>
<p>Bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmak…</p>
<p>Zor zamanda vermek…</p>
<p>Öksüzün başını okşamak…</p>
<p>Düşmüşün elinden tutmak…</p>
<p>İman etmek, göçlüklere göğüs gerip acıları paylaşmak; sevgi ve merhamet yumağı olmak.” (Beled; 90/5-17)…</p>
<p>Tekâsür suresi ise zenginlik yarışı, biriktirme, mal ve mülk hırsının hayatı nasıl bir cehenneme çevireceğini hatırlatır ve çağları aşıp gelen evrensel mesajlar verir. Sanki bugünkü “küresel krizi” haber veriyor sanırsınız. Şifreciler biraz da bunlara kafa yorsalar çok iyi ederler. Dinleyin:</p>
<p>“Bir zenginlik yarışıdır oyalanıp duruyorsunuz.</p>
<p>Mezarlarınıza girinceye kadar süren bir oyun ve oynaş…</p>
<p>Fakat hayır! Yakında bileceksiniz.</p>
<p>Fazla uzak değil; çok yakında bileceksiniz.</p>
<p>Evet, daha derinden bakabilseydiniz,</p>
<p>Ateşe yuvarlanmakta olduğunuzu görürdünüz.</p>
<p>Kendi gözlerinizle onu apaçık göreceksiniz.” (Tekâsür; 1-7)</p>
<p>Yani: 1- Uhrevî açıdan: “Bu aç gözlülüğün, zenginlik yarışının, mal mülk hırsının, sizi ateşe (cahîm) yuvarlamakta olduğunu bizzat içine girerek “ahirette” göreceksiniz…” 2- Dünyevî açıdan: “Bu aç gözlülüğün, zenginlik yarışının, mal mülk hırsının, hayatı çekilmez hale getiren bir ihtiras yarışına, çalma, çırpma, alıp satma dışında hiçbir insani değerin kalmadığı vahşi bir pazara dönüştürdüğünü, kendi ellerinizle yarattığınız bir kaosun, krizin ve ateş çemberinin (cahîm) içine yuvarlanmakta olduğunuzu bizzat yaşayarak “dünyada” göreceksiniz…”</p>
<p>Öyle ya seyirlik değeriniz yoksa, “piyasa” da fiyatınız yoksa, “para” dışında hiçbir geçer akçe kalmamışsa, insanlara zengin olup olmadıklarına göre bakılıyorsa, yegane ölçü bu olmuşsa, bilin ki, eski çağların verimlilik, başarı, altın ve gümüş (sahte) tanrısı “Mammon” geri gelmiş, dünyaya o hakim olmuş demektir. Kapitalizm dediğiniz bundan başka bir şey midir!</p>
<p>“Mammon’dan başta tanrı, paradan başka değer yoktur” diyorsanız kelime-i şehadet getirip bu dine girmişsiniz demektir. Artık her işe onun adıyla başlarsınız. Her şeye “Kaç lira, fiyatı ne?” diye sorarsınız. “Bunun fiyatı yok, bu para ile ölçülmez” derseniz Mammon’u inkar ediyorsunuz demektir. İşte Kur’an önce bunun yapılmasını istiyor. Çünkü satılık meta olmaktan ancak böyle kurtulursunuz. “İnsanlık erdemine” ancak böyle ulaşabilirsiniz. Zira insan diye “satılık olmayana” denir, öyle değil mi?</p>
<p>Fecr suresinde ise eşyaya, mala, mülke bakışı değiştirme yönünde şu uyarıları görürüz:</p>
<p>“İnsanoğlu Rabbi onu ne zaman imtihan edip de kendisine cömertçe verse “Rabbim bana cömertçe verdi ” der.</p>
<p>Fakat ne zaman da sınayıp rızkını daraltsa “Rabbim bana ihanet etti” der.</p>
<p>Hayır! Bilakis asıl siz öksüze vermiyorsunuz.</p>
<p>Birbirinizi yoksulu doyurmaya teşvik etmiyorsunuz.</p>
<p>Her şeye açgözlülükle saldırıyorsunuz.</p>
<p>Mala mülke gözünüz doymuyor; yığdıkça da seviyorsunuz…” (Fecr; 89/15-20)</p>
<p>Yani: “Şu insanoğlu ne kadar garip? Nimet içinde yüzerken “Allah’ın eli geniş, veriyor işte..” diyerek Allah’ı emrine amade bir hazine sanır. Sıkıntıya girince de “Nerede bu Allah? Bu nasıl ilâhî adalet?” diye şikayetlenmeye başlar… iki durumun da zorluklardan geçerek kendini kanıtlama (imtihan) olduğunu anlamaz. İlk durumda şükredip bu nimeti başkalarıyla paylaşmak yerine, Rabbim beni tercih etti diyerek kendini ayrıcalıklı zanneder. Diğer durumda ise sıkıntıyı ve zorluğu ilahi adaletsizliğin kanıtı olarak görür…</p>
<p>Mekke dönemi ayetlerinin ruhunu yansıtan bu tür örnekler çoktur.</p>
<p>Görüldüğü gibi bu tür ayetlerle Mekke dönemi boyunca mal ve mülk konusunda esaslı bir bilinç aşılanıyor, bakış açısı veriliyor, perspektif oluşturuluyor. Hemen her Mekkî surede buna benzer eşyaya, mala ve mülke bakışı değiştirici, bilinç aşılayıcı ayetler var.Tek tek inceledim. Fazla uzamasın, bu örnekler sanırım yeter…</p>
<p>Öte yandan ilk Mekkî surelerden itibaren giderek artan bir vurguyla Mu’minlere vererek arınma (tezkiye/zekat) çağrıları yapılır. Bir taraftan mal ve mülk yığanlar eleştirilir, diğer yandan yeni kurulacak toplumun fertleri olacak olan Mu’minlere sürekli arınma çağrısı yapılır. Yani “Eleştirdiklerinize dönüşmeyin. Siz biriktirmeyeceksiniz, yığmayacaksınız, vererek arınacaksınız. Sizin farkınız budur…” denmek istenir.</p>
<p>Böylece Medine’ye gelinir…</p>
<p>Medine’ye gelince, Mekke’den beri süren “tezkiye/zekat” çağrıları ile birlikte “infak”, bazen “afv” ve ilerleyen yıllarda da “sadaka” kavramının kullanılmaya başlandığını görürüz. Çünkü Mü’minler Medine’de yeni bir şehir kurmuş, artık mala mülke kavuşmaya başlamıştır.</p>
<p>Bu dört kavram birbirinin yerine kullanılıyor gibi görünmekle birlikte, aralarında ne gibi bir fark olduğunu biraz deştiğimizde şunları söylememiz mümkündür.</p>
<p>Tezkiye/zekat Mekke ve Medine dönemlerinin tümüne yayılmış, genel anlamda vererek, elinden çıkararak “arınma çağrısı” olup daha çok ontolojik/metafizik vurgusu baskındır. Namaz (salat) ile beraber sık sık kullanılır. Mü’minler namaz kılarak genel anlamda kirlerinden arındıkları gibi, zekat ile de özellikle mülk konusundaki kirlerinden arınmalıdırlar. Vermek, paylaşmak, bölüşmek yeni kurulacak toplum fertlerinin olmazsa olmaz özelliklerindendir. Bu yüzden Mekke’den Medine’ye sürekli olarak ve dikkat çekici bir ısrarla tezkiye/zekat çağrıları yapılır…</p>
<p>***</p>
<p>Yoğunlukla Medine’de görülmek üzere, bu arınmanın, mal ve mülk kalemindeki vurgusu için “infak” geçmeye başlar: “Mallarından infak ederler, verdiğimiz rızıklardan infak edin…” vb. (Bakara; 2/3, 267).</p>
<p>“İnfak” kavramının “nifak” ile aynı kökten olması nedeniyle, Medine’ye gelindiğinde infak ile münafıkın birlikte kullanılmaya başlanması bu açıdan manidardır.</p>
<p>Sözlükte NFQ kökü mastar olarak “tükenmek, bitmek, kalmamak” demektir. Harcamak, sarf etmek, tüketmek (infâq), çok harcayan, çok tüketen (minfâq), tünel (enfâq), masraf, harcama, gider (nafaqa), Arap tavşanı (jerboa) veya tarlafaresinin yuvasına girip çıkması (münâfega), iki yüzlülük, bir öyle bir böyle görünen (münâfıq) kelimeleri bu köktendir…</p>
<p>Medine döneminin ilk yıllarında nazil olan Ankebut suresi, Kuran’da “münafık” teriminin iniş sırasına göre ilk geçtiği yerdir (10-11 ayet). Kuran bu terimle ele aldığı karakteri Arapların “jerboa” dedikleri tavşana veya tarlafaresine benzetiyor. Bu tarlafaresi kendine iki yuva yapar, birinde tehlikeli bir durum olursa hemen diğerine geçerdi. İşte tarlafaresinin bu davranışını iman konusunda da kimi insanlar yapınca onlara münafık dendi. Bunların da biri içte biri dışta iki yuvaları bulunur. Bakarlar durum hangisinde iyi ise ona girerler. İman yuvası tehlikeye maruz kalır, sıkıntılı olmaya başlarsa hemen orayı terk ederek küfür yuvasına geçiverirler. Duruma göre işlerine hangisi geliyorsa ona giriverirler. Sabit bir yuvada sebat göstermezler. Daima yedekte yuvaları bulunur…</p>
<p>Keza “tükenmek” anlamına gelen infâq ile nifâq aynı kökten olduğu için, biri iki diğeri tek yuvası olanların karakterini betimler. İki yuvası olanlar içten tükenmiş, bitmiş, kof veya zayıf inançlı oldukları için sıkıntıyla karşılaşınca hemen yuvayı terk ederler. Onların bu davranışına nifâq denir. Tek yuvası olanlar ise içten güçlü, kavi, sağlam inanca sahip oldukları için yuva değiştirmezler. Bulundukları yuvalarında sebat eder, güçlüklere göğüs gererler. Böylece güçlü imanları onların direnmelerini, yuvayı terk etmemelerini sağlar. İçten içe tükenmiş olmadıkları için buna gerek duymazlar. Bilakis ellerindekini başkası için harcayarak tüketirler. Buna da infaq denir. Bu harcama aslında maddî veya manevî olarak tükenmiş olanları güçlendireceği için görünüşte malın tükenmesi (infâq ) gibi görünen, gerçekte ise tükenmişliğin (nifâq) ortadan kaldırılmasına dönüşür…</p>
<p>***</p>
<p>Yoğun tezkiye/arınma ve infak çağrılarından sonra artık sahabeler sormaya başlar: “Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: İhtiyaç fazlasını…” (Bakara; 2/219).</p>
<p>Burada da karşımıza “afv” kavramı çıkar. “Fazlalığın silinmesi, ortadan kaybolması, kalmaması, zail olması, bağışlanması” demek olan afv, affetmek ile aynı köktendir. Artık iyice Türkçeleşmiş olan affetmek, muaf tutmak, muafiyet, afiyet, affedersiniz vb. kelimeler bu köktendir. Mesela affetmek; fazlalığı (günahı, hatayı) almak, silmek, afiyet olsun; fazlalığın (hastalığın) ortadan kalksın, muafiyet; fazlalığı (sorumluluğu) ortadan kaldırmak demektir.</p>
<p>Bu durumda “De ki; fazlalığı infak etsinler” demek, kişinin geçimini kolayca sağlayabileceği temel ihtiyaçlarından fazla olanı versinler demektir. Çünkü afv fazlalığı almak ve böylece işi kolaylaştırmak anlamına geldiği için, kolay kılmak, kolaylaştırmak, hafifletmek anlamında da kullanılmıştır (Razi). Bu ise bugün adına “asgari geçim standardı” dediğimiz şeydir.</p>
<p>Demek ki ayette neyi infak edeceğiz diye sorulunca “Zorunlu temel ihtiyaç maddeleri dışında kalanı, asgari geçim sınırını aşan fazlalığı…” denmiş oluyor. Yoksa bugün anlaşıldığı şekliyle “ıskarta”, “işe yaramayan”, “seri sonu” veya “defolu” malı değil…</p>
<p>Asgari Geçim Sınırı’nın (AGS) ne olduğu, Medine’de ve sahabeler döneminde “ihtiyaç fazlası”ndan ne anlaşıldığı ve günümüzde (içinde yaşadığımız toplumda, bizim Medine’mizde) Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verileri baz alınarak nasıl belirleneceğini iyi bilmek ve araştırmak gerekmektedir.</p>
<p>Yaptığım araştırma ve karşılaştırmaya göre 2008 AĞUSTOS ayında 4 kişilik bir ailenin asgari şartlarda geçinebilmesi için harcaması gereken tutar 2.238,52 YTL olarak belirlenmiş. Asgari Geçim Haddi (Yoksulluk Sınırı) gıda, giyim, sağlık, barınma ve eğitim başta olmak üzere, vazgeçilmesi mümkün olmayan 14 zorunlu harcama kalemi esas alınarak tespit edilmiş.</p>
<p>Hz. Ömer ve Hz. Ali’nin görüşüne göre, ihtiyaç fazlası (afv) ortalama asgari ihtiyaç olan yıllık 4 bin dirhemdir. Hesapladığımızda bugün için aşağı yukarı yıllık 55-60 bin YTL oluyor. Biz yıllık değil aylık hesapladığımıza göre bunu aya bölünce aylık 5 bin YTL civarında oluyor. Bunu yukarıdaki asgari geçim sınırı ile kıyasladığımızda demek ki aylık 5 bin YTL’den yukarısı fazlalık oluyor. Bu, normal şartlara, yaşadığınız ülkeye ve kendi halkınızın genel durumuna göredir. Ortalamalar esas alındığında üç aşağı beş yukarı durum budur. Burada amacımın başınıza hesap uzmanı ve ekonomist kesilip kılı kırk yaran hesaplar yapmak değil; Kur’an’da verilmek istenen eşya, mal ve mülke dair bakış açısını günümüze taşıyarak gözler önüne sermek olduğunu lütfen unutmayalım.</p>
<p>Şu halde günümüz şartlarında bir Müslümanın, kendi halkı aylık 2.238,52 YTL sınırına bile ulaşamadan yaşarken, komşusu bunu bile bulamadan sabahlarken ve bu milyonları bulmuşken aylık 5 bin YTL’den fazlasını üzerinde tutması, biriktirmesi fıkıh literatürüyle konuşmayı sevmem ama burada konuşacağım haramdır, vebaldir, yüktür, ateştir!</p>
<p>Eğer Mü’min imanına, içinde şerefimiz olduğu söylenen Kur’an’a inanıyorsak bu böyle olmalı değil midir? Aksi halde “Dışı Müslüman içi kapitalist de yaşarım, yıllık zekatımdan “donmuş” kırkta biri veririm, gördüğüm dilenciye de sadakamı atarım” diyorsanız, Peygamberimizin Abdurahman bin Avf’e dediği gibi “Cennete emekleyerek zor girersiniz…” Bakın bakalım Abdurrahman bin Avf bu sözü duyunca ne yapmış…</p>
<p>Anlı şanlı hocalar “kâr payı” adı altında ihlaslı bankacılık oyunlarına fetva vereceklerine bunlar üzerine kafa yormalıdır. Asgari ücret, asgari geçim haddi, yoksulluk sınırı, gayri safi milli hasıla üzerinden gitmeli, dinamik içtihatlar yapmalıdır. Kırkta bir, onda bir, öşür gibi tarım döneminden kalma oranlarda donup kalmış fıkhı bırakmalı, Akif’in tabiri ile 700 yıllık eserlerle avarelik etmeyi terk etmeli, “yaşayan fıkıh” üretmelidir. Örneğin KDV’ye benzer, anlık, üzerinden yıl geçme şartı olmayan, doğrudan alım satıma dayalı “yaşayan zekat” türleri üzerinde çalışmalıdır. Artık çalışma hayatı, geçim vasıtaları, alım satım ve üretim araçları değişmiştir. Başka bir dünyada yaşıyoruz. Eski fıkıh kitapları bu dünyayı hiç görmemiştir ve bilemezler. Bu nedenle de oranlar değişebilir.</p>
<p>Bunun için “yaşayan müçtehidlere” ihtiyaç vardır. Zaten bana göre ölmüş müçtehid taklit edilemez. Yaşayan müçtehide de taklit için değil; ihtiyaca cevap için soru sorulur. Ve bu soru her defasında bir başkasına yöneltilebilir. Ölmüşün içtihadı bizim için artık sadece bir zenginliktir. Çünkü içtihadı yaşayan yapar. Kur’an der ki “Hiç ölmüşle yaşayan bir olur mu?” (Fâtır; 35/22). Keza yaşayan müçtehid eski görüşlerden yararlanabilir, yararlanmayabilir de. Eski içtihatlar ancak yaşayanın zihninden geçerek yeniden hayata dönebilirler. Sadece müçtehitler yetmez; ekonomist, hukukçu, sosyolog, tarihçi vs. hepsi el ele vermelidir. Gerçi “devlet düzeyinde” yaşanmadan bunları konuşmak biraz boşlukta kalıyor ama yine de işin önemini göstermesi bakımından faydalı olabilir…</p>
<p>Her şeyden önce de mal mülk meselelerine makalenin birinci bölümünde özetini verdiğim Mekke dönemi ayetlerinin ruhunu ve bilincini kuşanarak başlamalıyız. Zira işin kökü orada…</p>
<p>Demek ki nüzul seyrinde vererek arınma (tezkiye) ve maldan mülkten verme (infak) çağrılarından sonra, işin, önce asgari geçim standardının (afv) belirlenip, sonra da bizzat vergi (sadaka) olarak tahakkukuna geldiğini görüyoruz.</p>
<p>***</p>
<p>Burada da karşımıza bugün adına “vergi” dediğimiz “sadaka” kavramı çıkıyor. Sanıldığının aksine ne Türkçe’de kullandığımız “zekat” ne de “sadaka” kavramı Kur’an’da kullanılana pek benzemez. Bugün zekat ve sadaka kavramları anlam kaymasına uğramış ve donmuş vaziyettedir.</p>
<p>Malum, zekat denince kırkta bir, sadaka denince de dilenciler akla gelir. Zekatın sadece zenginlere farz olduğu söylenir. Halbuki Kur’an “zor zamanda ekmeğini aşını bölüşmekten” (Beled;90/14) ve “darlıkta ve bollukta infak etmekten” (Al-i İmran; 3/134). bahsediyor. Kur’an’ın zekat, infak, afv, sadaka kavramlarıyla neyi anlatmaya çalıştığını çok iyi kavramalıyız. Bu kavramlar, yoksul için günü kurtarma, zengin için de ucundan vererek meşrulaştırma aracı değildir. Bu açıdan bakarsak sanıldığının aksine bu ayetlerin hiç birisi nesh olmamıştır. Kur’an’da nesh diye bir şey yoktur.</p>
<p>Dikkat ediniz! “Onda yoksa bendeki ateştir” diyerek komşusu açken yatağında uyuyamayan, kabuslar geçirerek sabahı bir türlü edemeyen, bambaşka bir “insan türü”nden bahsediyoruz.</p>
<p>Bu açıdan kırkta bir, onda bir gibi ölçülerin yıllık ekim ve hasat zamanı gözetilerek belirlenmiş, ağırlıklı olarak tarım toplumunu esas alan oranlar olduğunu ve tarihsel olduklarını bilmek lazımdır. Evrensel olan malı ve mülkü birkaç zengin arasında dolanıp duran bir “devlet” (güç, iktidar, otorite, tahakküm, sınıf) aracı olmaktan çıkarmak ve genele yaymaktır (Haşr; 59/7). Bunun için de arınmak, vermek, “kenz”i (biriktirme, yığma) ateş bilmektir. Aksi halde zekat, infak, sadaka vs. zenginler ve yoksullar arasında oynanan terapik (günü kurtarmaya, rahatlamaya yönelik) bir oyunun adı olmaktan öteye geçemez.</p>
<p>Pek tabi ki bu bir sistem meselesidir.</p>
<p>Böylesi bir sistem zihnimizde olsa bile 14 asır öncesi kurulduğu şekliyle donmuş vaziyette. Bunun için zekat ayrı vergi ayrıdır. Devlet 22 çeşit vergi alır, Müslüman zihin bundan ayrı zekat hesaplar. Toplumsal sistemin mihveri olan vergili yaşam almış başını gitmiş, zekat fıkhı ise 14 asır öncesinin kırkta birinde donmuş kalmıştır. O eski zekat muktesebât, bugün sararmış sayfalarda keneler tarafından yenmeyi beklemektedir.</p>
<p>Halbuki bunların o sararmış sayfalardan çıkarılıp hayatın içine taşınması gerekir. Seyyid Kutup’un tabiri ile bize artık “varakatu’l-fıkıh” yani sayfalarda kalmış, eski kitaplarda gömülü fıkıh değil; “hareketu’l-fıkıh” yani yaşayan, canlı, dinamik, hayatın içinde, hareket halinde olan fıkıh lazımdır.</p>
<p>Hareket halinde olma ise, gerçek anlamda devlet ve onun temel hukuk (maliye, vergi) düzeninde gerçekleşir. Gerçek bir Adalet Devleti’nde bunlar Medine’de Peygamberimizin yaptığı gibi devlet düzeyinde yaşanır ve yaşatılır.</p>
<p>Eski müçtehitlere bakın, içtihatlarının çoğu, bir zamanların devlet ve toplum hayatını şekillendiren temel hukuk mevzuatlarıdır. Sadece Abbasi hukuk düzeninde Ebu Hanife talebesi 800 kadı görev yapmıştır. O içtihatların ve görüşlerin hiçbiri boşlukta oluşmamıştır. Yaşanmış, canlı ve dinamik bir devlet ve toplum hayatının ürünüdür onlar. Fakat asırlar geçtikçe tarihin gerisinde kaldılar ve giderek hayattan çekilerek sararmış sayfalarda mollanın ezber yapıp durduğu “varakatu’l-fıkıha” dönüştüler. Halbuki “hareketu’l-fıkıh” sararmış sayfalarda değil; yaşayan toplum ve devlet hayatında olandır. Böyle bir devlet var mı şu an derseniz, kurumsal anlamda devlet evet var ama düzen bozuk. Düzenin değişmesi için ise eskinin külüne değil; ateşine talip olarak işe başlamalıyız. Bu ayrı bir konu yeri şimdi burası değil…</p>
<p>***</p>
<p>İşte “sadaka”, şimdiki anlamın tam tersi bu “devlet düzeyini” ifade ediyor. Sadaka kavramının Kur’an’da geçtiği 13 yere baktığımızda hepsinin de Medine’de inen ayetler olduğunu görürüz. Bunların çoğu Bakara ve Tövbe surelerindedir.</p>
<p>Bu şu demek oluyor: Artık Medine’de devlet kurulmuş, tekziye, infak ve afv doğrultusunda sürekli vererek arınma (tezkiye) ve maldan verme (infak) çağrıları yapılmış, üstelik verme standardı (afv) da belirlenmiş iş bizzat vermeye, vergilendirmeye gelmiştir. Bunun için sadaka ayetlerinin “otorite katından” konuştuğunu görürüz: “Mallarından sadaka al. Böylece bu kendilerini hem temizlesin, hem de arındırırsın.” (Tövbe; 9/103) “Sadakalar ancak yoksullar, düşkünler, toplayıcılar, kalpleri ısındırılmak istenenler, köleler, borçlular, Allah yolundakiler ve yolu kesilmişler içindir. Allah böyle farz kıldı. Allah bilendir, bilgedir.” (Tövbe; 9/60).</p>
<p>Böylece alınan vergilerin (sadakaların) kamu otoritesince nerelere harcanacağı da beyan edilmiş oluyor. Peki bunlar devlet olmadan olmaz mı? Olur neden olmasın. Arınmanın, paylaşmanın, bölüşmenin, vermenin yeri, zamanı, mekanı olmaz, değil mi? Burada devlete adalet, güvenlik, dirlik ve düzen için gerek vardır. Aksi halde mallar kim vurduya gidebilir. Karşılıklı güven ve sadakat tesis edildikten sonra infak her ortamda tabîki yerini bulur…</p>
<p>***</p>
<p>Mekke’den Medine’ye doğru gelişen süreçte, kanımca Kur’an’ın eşya, mal ve mülk konusunda izlemiş olduğu seyir genel hatlarıyla buydu. Zaten burada niyetim bir model önermekten ziyade bu seyri ortaya koymaktı. Sanırım bu az çok anlaşılmış oldu. Buradan nasıl bir model çıkabileceği ise yine ayrı bir konudur.</p>
<p>Demek ki Kur’an işe mal mülk sahiplerini, biriktirenleri, yığanları eleştirerek başlıyor. Biriktirmeyen, dağıtan, paylaşan ve bölüşen bir toplum istiyor. Bunu “arınma, temizlenme” olarak görüyor.</p>
<p>Bugünkü tabirlerle söylersek Kur’an’ın istediği aslında “orta sınıflaşmış” bir toplum… Böyle bir toplum ekonomi-politik olarak sağlam durur. Krizlere dayanıklıdır. Boyuna kin ve nefret üreten sınıf çelişkilerinden ve derin uçurumlardan arınmıştır. Sermaye biriktirerek dev yatırımlara dönüştürme meselesi eşit hakka sahip emek-sermaye ortaklıkları ile sağlanır. Yani bir adam tek başına bütün köyün ağası veya bütün fabrikanın ebediyen patronu olamaz, olmamalıdır. Emeğin değeri sermayeye eşit olmalıdır. Kâr büsbütün tek bir kişiye akmamalı, hakça bölüşülmelidir. “Adalet Devleti” bunu denetlemeli ve koordine etmelidir. Burada asıl olan özel veya devlet mülkiyeti değil; toplumsal mülkiyettir…</p>
<p>Anlaşılmış olmalı ki şahıs veya devlet kapitalizmi öngörmeyen, çalışanların süreç içinde çalıştıkları yerin ortağı olacağı, malın mülkün zenginler arasında dolanıp duran bir devlet olmaktan çıkacağı bir düzenden bahsediyoruz. Yani olacaksa hepimizde olacak, olana kadar da paylaşılacak, bölüşülecek. Öyle tek başına yığmak, biriktirmek yok. Elinde bir tane ekmeğin olsa, olmayana yarısını bölüp vereceksin. Darlıkta ve bollukta infak bu değilse nedir? Olaya buradan bakamayan Yeşaya’nın tabiri ile “Rabbden zevk alamaz”… Müslümanlığa önce buradan giriş yapacağız. Bütün her şey bundan sonra ve bu “direğin” etrafında kurulacak. Peygamberimizin Medine’ye geldiğinde ilk diktiği direk buydu. Medine’yi bu direğin etrafında kurdu. Yani genel seferberlik ilan eder gibi kardeşlik ilan ettiği, yüzlerce aileyi birbirine kardeş yaparak yeni toplumsal yapıyı bu sosyoloji üzerine kuruduğu o efsane (imkansız/ hayal gibi görüneni bilfiil yaparak gösterme) yıllardan bahsediyorum. (bkz. “Kardeşlik devrimi” başlıklı makale).</p>
<p>Bakanız, Kapitalizm şöyle der: “Hepsi bende olsun…” Komünizm de şöyle: “Hepsi devlette olsun…” Bu bakış da ise bu şöyle olur: “Başkasında yoksa bende de olmasın, olacaksa hepimizde olsun…” Buna Peygamberlerde görülen “fakr” makamı denir ki en büyük insani erdemdir. Sistemi bu felsefe üzerine kurmak lazımdır.</p>
<p>Komunizm sırf ekonomi-politik mekanizma olarak işlediği ve bu alana hapsolup kaldığı için kapitalizme alternatif olamadı. Oysa bu alanın dışına çıkmak ve mal mülk konusunda metafizik gerilim ve ontolojik bilinç yaratmak lazımdır. Bunu sağlayacak olan da dindir. Fakat bu dinin de, içinde ekonomi-politik olmayan yani tarih, hayat, tabiat ve insan emeği bulunmayan tapınak dinleri olmaması gerekir…</p>
<p>Kanımca bu konular üzerinde kafa yorulmalı, esasa ilişkin tartışmalar yapılmalıdır…</p>
<p>***</p>
<p>Sonuç olarak Kur’an, Müslümanın paylaşmasını, bölüşmesini istiyor. “Mülk Allah’ın” (herkesin), zimmetinize yığma (tekâsür) yarışına girmeyin, kasıntıyı bırakın, verin” diyor. “Kul hakkı ile karşıma gelmediğiniz gibi, yığınla malı istif etmiş olarak da karşıma gelmeyin. Zaten bir parça kefenle gelme dışında şansınız da yok. Hele de din ve devlet (kamu) üzerinden yığanların vay haline! O halde o fazlalıklardan kurtulun, hafiflemiş olarak gelin” diyor.</p>
<p>Çünkü fazlalık (afv) ötekinden sana haksız yere geçen şeydir. Oysa insan için çalıştığından (sa’y; emek, alınteri) başkası yoktur (Necm; 53/39). Bu geçen şeyi iade etmedikçe arınmış olamazsınız. Nefis tezkiyesi (kişiliğin pislikten arındırılması) bu demektir. Başkasından sana haksızlıkla geçen şey pislik oluyor. Yoksa pislik “dünyaya bulaşmak” demek değildir. İşte o pislikten, başkasından sana geçmiş olanı dünyada vererek kurtulacaksın; dünyadan el etek çekerek değil… “Nefis tezkiyesi” kavramındaki “tezkiye” ile “zekat”ın neden aynı kökten olduğu anlaşılıyor olmalı…</p>
<p>İşte bunun için olmalı ki ilk sahabeler hidayete erince ilk olarak üzerindeki mal ve mülkten kurtulmak istemişler. Böylece nefislerini “tezkiye” etmişler. İlk hidayet coşkusunu burada bulmuşlar. Demek ki “Müslüman olunca ilk malını dağıttı…” sahneleri her şeyden önce arınma duygusunun, eşyaya yeni bakışın, derin bir bilincin, vicdani uyanışın ve bakış açısı değişiminin sonucu…</p>
<p>Yine bunun için olmalı ki bizim unuttuğumuz, Emevilerden beri nesh (!) olduğunu iddia edip durduğumuz “Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: İhtiyaç fazlasını…” (Bakara; 2/219) ayeti sahabeleri derinden sarsmış, ömürleri boyunca kulaklarında çınlayıp durmuş…</p>
<p>Önce bu sarsıntıyı ve çınlamayı yakalamalıyız.</p>
<p>Sonraki kimi sahabelerin tekrar eski anlayışa dönüp biriktirme yarışına girmelerini ise ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Benim bu konudaki öncülerim en başta tabi Peygamberimiz olmak üzere Ebubekir, Ömer, Ali, Ebuzer, Ammar gibi ilk çekirdek sahabelerdir. Örneğin Ebubekir ve Ömer’in İslam’a girdiklerinde zengin tüccarlar olmasına rağmen öldüklerinde hiçbir şeyleri kalmamıştı.Yani din ve devlet (kamu) üzerinden hiçbir şey biriktirmemiş, yığmamış; “tekâsür” yarışına girmemişlerdi. Keza başta Peygamberimiz ve damadı Ali olmak üzere diğerleri de “ceketi ile gelip ceketi ile giderek” tüm kamu (din ve devlet) davası güdenler için çağlar boyu yankılanacak ölümsüz mesajlar vermişlerdi.</p>
<p>Hepsine selam olsun!</p>
<p>Allah onların yolundan ayırmasın…</p>
<p>Kaynak: ihsaneliacik.wordpress.com</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[1 SMS 5 YTL,  1923'e boş mesaj at, sen de bir fidan dik !]]></title>
<link>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/05/20/1-sms-5-ytl-1923e-bos-mesaj-at-sen-de-bir-fidan-dik/</link>
<pubDate>Tue, 20 May 2008 21:56:28 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/05/20/1-sms-5-ytl-1923e-bos-mesaj-at-sen-de-bir-fidan-dik/</guid>
<description><![CDATA[Yeşil Bir Türkiye İçin Ağaçlandırma Seferberliğine Sen de Katıl.. &nbsp; Ağaçlandırma Seferberliği B]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:center;"><img src="http://www.agaclandirmaseferberligi.gov.tr/img/fdn.jpg" border="0" /></p>
<p><!--img src="./img/as_start.gif" border=0--></p>
<p align="center"><span class="b2s"> Yeşil Bir Türkiye İçin</span><br />
<span class="b2s"> Ağaçlandırma Seferberliğine</span><br />
<span class="b2s"> Sen de Katıl.. </span><br />
<span class="b2s"></span></p>
<p><span class="b2s"><br />
<a href="__doPostBack('LinkButton1','')" id="LinkButton1"></a></span>
</p>
<p style="text-align:center;"><a href="__doPostBack('LinkButton1','')" id="LinkButton1"><img src="http://www.cevreorman.gov.tr/img/hrtr.gif" border="0" /></a></p>
<p style="padding-right:30px;padding-left:30px;">&#160;</p>
<p align="center"> <span class="b2r">   Ağaçlandırma Seferberliği Başladı!..</span><br />
Milli Ağaçlandırma ve Erozyon Kontrolu Seferberliği  yurt genelinde başlatıldı. Eylem planı kapsamında 5 yılda 2 milyon 300 hektarlık alanda erozyon kontrolü, ağaçlandırma ve ormanların iyileştirilmesi çalışmaları (rehabilitasyon) yürütülecektir.
</p>
<p align="justify">&#160;</p>
<p align="center"><strong>Kampanyaya destek verecekler için;</strong><br />
<span class="b2r"> </span></p>
<h2 align="center"><font color="#ff0000"><span class="b2r">SMS: 1923 (Tüm Operatörler için 1 SMS 1 Fidan: 5 YTL)</span></font></h2>
<h3 align="center"><span class="b2r"></span></h3>
</p>
<p align="center"><span class="b2r"> Hesap No: T.C. Ziraat Bankası, 1923</span></p>
<p align="center"><a href="http://www.agaclandirmaseferberligi.gov.tr/" target="_blank">T.C. Çevre ve Orman Bakanlığı</a></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Nelerden sorguya çekileceğiz ?]]></title>
<link>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/nelerden-sorguya-cekilecegiz/</link>
<pubDate>Mon, 28 Apr 2008 18:52:20 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/nelerden-sorguya-cekilecegiz/</guid>
<description><![CDATA[1-İftiralardan,Düzmece İddialardan Bir de kendilerine rızık olarak verdiklerimizden, mahiyetini bilm]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img src="http://www.aliaksoy.net/wp-content/sorgu.png" align="top" height="128" width="128" /></p>
<p><span style="color:#0040ff;">1-İftiralardan,Düzmece İddialardan</span><br />
Bir de kendilerine rızık olarak verdiklerimizden, mahiyetini bilmedikleri şeylere (putlara) pay ayırıyorlar. Allah&#8217;a andolsun ki, iftira etmekte olduğunuz şeylerden mutlaka sorguya çekileceksiniz!<span style="color:#bf0000;">16/Nahl-56</span><br />
Kafirler, hem kendi günah yüklerini ve hem de bu yüklerin yanında başka birçok günah yüklerini taşıyacaklar ve kıyamet günü düzmece iddiaları konusunda kesinlikle sorguya çekileceklerdir.<span style="color:#bf0000;">29/Ankebut-13</span></p>
<p><span style="color:#bf0000;"></span><br />
<span style="font-weight:bold;"></span><span style="color:#0040ff;">2-Yaptıklarımızdan</span><br />
Allah dileseydi hepinizi bir tek ümmet kılardı; fakat O, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Yaptıklarınızdan mutlaka sorumlu tutulacaksınız.<span style="color:#bf0000;">16/Nahl-93</span><br />
O yaptıklarından sorumlu değildir. O’nu sorguya çekecek kimse yoktur, ama insanlar mutlaka sorgulanacaklardır.<span style="color:#bf0000;">21/Enbiya-23</span></p>
<p><span style="color:#bf0000;"></span><br />
<span style="font-weight:bold;"></span><span style="color:#0040ff;">3-Nimetlerden </span><br />
Sonra o gün, size verilmiş olan her nimetten sorguya çekileceksiniz.<span style="color:#bf0000;">102/Tekasür-8</span></p>
<p><span style="color:#bf0000;"></span><br />
<span style="font-weight:bold;"></span><span style="color:#0040ff;">4-Kuran’dan</span><br />
Doğrusu o Kur&#8217;an, senin için de, kavmin için de bir öğüttür ve siz ondan sorguya çekileceksiniz.<span style="color:#bf0000;">43/Zuhruf-44</span></p>
<p><span style="color:#bf0000;"></span><br />
<span style="font-weight:bold;"></span><span style="color:#0040ff;">5-Allah’a Verilen Ahitten</span><br />
Halbuki bundan evvel Allaha ahid vermişlerdi: arkalarını dönmeyeceklerdi, Allah’ın ahdi ise mes&#8217;uliyyetlidir, mutlak sorulur.<span style="color:#bf0000;">33/Ahzab-15</span></p>
<p><a href="http://www.kurannesli.net/forum/viewtopic.php?f=11&#38;t=1289" target="_blank">Kuran Nesli</a></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kuran'a Abdestsiz Dokunmak]]></title>
<link>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/kurana-abdestsiz-dokunmak/</link>
<pubDate>Mon, 28 Apr 2008 18:50:25 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/kurana-abdestsiz-dokunmak/</guid>
<description><![CDATA[Soru: Vakıa Suresi&#8217;nin 79. ayetinde bahsedilen dokunma nasıl bir dokunmadır. Kur&#8217;an]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img src="http://www.aliaksoy.net/wp-content/abdest.jpg" align="texttop" height="240" width="360" /></p>
<p>Soru: Vakıa Suresi&#8217;nin 79. ayetinde bahsedilen dokunma nasıl bir dokunmadır. Kur&#8217;an&#8217;a abdestsiz dokunamazsınız diyenler bu ayeti delil gösteriyorlar. Ezbere ayet okuyabilirmişiz de onun yazılı olduğu kağıda dokunamazmışız. Bu nasıl bir anlayış kağıdı mı kutsuyoruz, ayeti mi ? Bunu gerçekten böyle mi anlamalıyız. ? Bu ayetin çerçevesinde olayı açıklar mısınız.?</p>
<p>Cevap: Vakıa Suresi&#8217;nin 79. ayeti söylendiği gibi Kur&#8217;an&#8217;a dokunmakla veya abdestli olmakla ilgili değildir.</p>
<p>Ayetin ifâde ettiği anlam, vahyi Hz.Muhammed’e kimlerin getirdiği ile ilgilidir.</p>
<p>Bu konuda müşrikler peygamberimizin cinlenmiş biri olduğunu (mecnun) ağzından çıkan bu hikmetli sözleri de ona cinlerin getirdiklerini söylüyorlardı.<br />
Bu nedenle Allah:</p>
<p>&#8220;Biz Kur’an kovulmuş şeytanın sözü olamaz. O halde siz nereye gidiyorsunuz?&#8221; (81/25-26)</p>
<p>&#8220;Yıldızların battığı yerler üzerine yemin ederim ki bilirseniz bu büyük bir yemindir. Şüphesiz bu korunmuş kitapta bulunan şerefli bir Kur’ân dır. Ona ancak günah kirine bulaşmayan (Melekler) erişebilir. (ve Muhammed’e melekler getiriyor.) O alemlerin Rabbi’nden indirilmiştir. Şimdi siz bu sözümü küçümsüyorsunuz?&#8221; (56/75-81)</p>
<p>Cinlerin niçin bu kitaba erişemeyeceğini ise şu ayetler ifade etmektedir:<!--more--></p>
<p>&#8220;Doğrusu biz (cinler) göğü yokladık, fakat onu sert bekçilerle, alev hüzünleriyle doldurulmuş bulduk. Halbuki biz (daha önce) onun bazı kısımlarında (haber) dinlemek için oturacak yerler (bulup) oturduk; fakat şimdi kim dinlemek isterse, kendisini gözetleyen bir alev hüzmesi buluyor. Bilmiyoruz, yeryüzündekilere kötülük mü murad edildi, Rableri onlara bir hayır mı diledi?&#8221; (72/10) Bu ifadeler cinlere aittir ve bu kapı onlara kapatılmıştır.</p>
<p>Vakıa 79. ayetinin abdest veya dokunmayla hiçbir ilgisinin olmadığını birazcık arapça gramer bilenin anlaması zor değildir. Ayette kasdedilen mana şöyle;</p>
<p>&#8220;Günah kirine bulaşmayan, Allah’ın bu iş için tahsis ettiği meleklerden başkası ona dokunmaya güç yetiremezler.&#8221; (56/79)</p>
<p>Ayette geçen Lâ harfi olumsuzluk anlamına kullanılan &#8220;Lâ-i neyih&#8221; değil cinsi hükümden nefyeden &#8220;Lâ-i nafiyedir.&#8221; Bu, &#8220;dokunmayın&#8221; anlamında değil, &#8220;dokunamazsınız&#8221; anlamındadır. Yani isteseniz de o işi yapmaya güç yetiremezsiniz. Bir kimseye yapamayacağı bir işi söylerken &#8220;yapma&#8221; denmez, yapamazsınız denir; &#8220;gök yüzüne dokunamazsın&#8221; örneğinde olduğu gibi&#8230; Bu ifadeyi Kur’an için kullandığımızda &#8220;Bu kitaba dokunamazsınız&#8221; olur ki o zaman bunca abdestli ve abdestsiz insan dokunduğuna göre bu ifade havada kalır. Dokunulamayan Allah katındaki vahiylerdir. Onu cinler alıp getiremez demektir.</p>
<p>Ayetteki &#8220;mutahhar&#8221; kelimesi, su ile yıkanıp temizlenen insan anlamına değil, günâh kirine bulaşmayan yani günâh işlemeyen melekler anlamında kullanılmaktadır. Burada bahşedilen temizlik maddi temizlik değil manevi temizliktir. Aynen Tevbe 28.ayetinde bahsedilen &#8220;müşrikler pisliktir/necistir&#8221; de olduğu gibi. Buradaki necis ifadesi de maddi pislik anlamında değil akidede ki düşüncede ki manevi pislik demektir. Bu açıklamalardan sonra &#8220;La yemessuhu illel mutahharun&#8221; ayetinin açılmış anlamı şöyle olur;</p>
<p>&#8220;Kur’an’a günâha kirine bulaşmayan meleklerden başkası (yani sizin zannınız olan cinler) ona erişemezler ve onu getirmeye meleklerden başkası güç yetiremez.&#8221;</p>
<p>Bu ayetin ifade ettiği gerçek bu iken hiç alakası olmayan &#8220;Kur’an’a abdestli olmayan dokunmasın&#8221; şeklinde ifadelendirmek gerçekle bağdaşmamaktadır. Abdest namaz için gereken bir temizliktir.</p>
<p>&#8220;Ey iman edenler! Namaz için kalktığınızda yüzlerinizi, dirseklere kadar da ellerinizi, başınızı meshedip topuklara kadar ayaklarınızı yıkayınız. Eğer cünüp iseniz temizlenin. Hasta veya yolculukta iseniz yahut biriniz ayak yolundan gelmiş veya kadınlara dokunmuşsanız ve bu halde de su bulamamışsanız temiz toprakla teyemmüm edin de onunla yüzünüzü ve dirseklere kadar ellerinizi meshedin. Allah size güçlük çıkartmak istemez, ancak sizi tertemiz yapmak ve size nimetini tamamlamak ister. Umulur ki şükredersiniz.&#8221; (05/06)</p>
<p>Allah Kur’an okumak için de şu tavsiyede bulunmuştur;</p>
<p>&#8220;Kur’an okuyacağın zaman (Ey Muhammed) kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.&#8221; (16/98) Yani &#8220;Euzu billahimineşşeytanirracim&#8221; de.</p>
<p>Gerçek şu ki şeytanın iman eden ve yalnız Allah’a tevekkül edenler üzerinde hiçbir hakimiyeti yoktur. (16/99)</p>
<p>&#8220;Ben sadece namaz için abdestle emrolundum.&#8221; Maide 6.ayeti gelmezden önce peygamberimizin abdest almadan konuşmaz, selâm vermez, yemek yemez iken bu ayet geldikten sonra rahat hareket ettiğini ve sadece namaz için abdestin gerektiğini beyan etmiştir.</p>
<p>Bu nedenle namaz için abdest, Kur’an okumak için &#8220;Euzu besmele&#8221; gerekmektedir. Abdestli, abdestsiz, ayakta oturarak ve yanları üzere yatarak her halükarda Kur’an okunabilir. Ayrıca Kur’an sadece müslümanlar tarafından okunması istenen bir kitap değildir. Kur’an, kendisini bütün insanların okumasını istemektedir. İnanmayan onu okuyup öğrenmez ise iman etmesi nasıl mümkün olacaktır?</p>
<p>Allah’ın koymadığı bir takım şartları saygı adına koyarak insanları okumaktan, öğrenmekten uzaklaştırmayı nasıl becerdiklerini görüyoruz. Öyle korku verilmiştir ki Kur’an okumak için değil dokunmak için bile bir çok merasim gereklidir. Bu nedenle insanlar Kur’an’ı ellerine alıp okumamış, evlerinde süslü kılıflar içinde yüksek bir yerde koruma altına alıp hayattan uzak tutmuşlardır. Bugüne kadar okumama günahı işlemişler ama abdestsiz okuma günahı işlememişlerdir.</p>
<p>Hastalığımız bununla da sınırlı kalmamış. Merhum Gazali’nin tesbitiyle &#8220;Müslümanlar Kur’anı sadece okumak için öğrenirler. Dinlerini öğrenmek için okumazlar.&#8221;</p>
<p>Halbuki dünyanın her yerinde insanlar öğrenmek için okurlar.</p>
<p>İşte müslüman toplumun hali perişanının altında bu temel yanlış yatmaktadır. Allah kullarına hallerini düzeltmek için kitap gönderiyor. Onlar o kitabı öğrenmek için okuma zahmetine katlanmıyorlar. Bunların içinden kabuğunu çatlatanlara karşı da birileri çamur atma, tekerlerine çomak sokma kampanyası yürütüyor ve &#8220;Kur&#8217;an herkes tarafından anlaşılmaz, el sürülmez, hayata tatbik edilip kirletilemez&#8221; gibi hezeyanlar saçıyorlar. Bu tür sözler, ne Kur’an’a saygılarından ne de İslam’a itaatlarından kaynaklanıyor. Bunlar İslam&#8217;a mani olmanın bir başka yolunu tutmaktadırlar.</p>
<p>Müslümanlar olarak bizler düşmanın sözüne değil dostumuz olan Allah&#8217;ın sözüne kulak verelim. Genç, ihtiyar, kadın, erkek, her yaşta Allah&#8217;ın dinini öğrenmek için Kur&#8217;anı okumaya çalışalım, öğrenelim, öğrendiklerimizi yaşamaya çalışalım. Allah&#8217;ın dinini yüceltenleri elbette Allah yüceltecek ve şereflendirecektir.</p>
<p>Bilesiniz ki bütün şeref Allah&#8217;ın yanındadır.</p>
<p><a href="http://kuranislamicom.h867114.serverkompetenz.net/index.php/Kur-an/Kuran/Kuran-a-Abdestsiz-Dokunmak.html" target="_blank">Kuran İslamı</a></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Balığın Karnında Namaz! - Ahmet Baydar]]></title>
<link>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/baligin-karninda-namaz-ahmet-baydar/</link>
<pubDate>Mon, 28 Apr 2008 18:45:44 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/baligin-karninda-namaz-ahmet-baydar/</guid>
<description><![CDATA[Kur’ân-ı Kerîm, Yunus (a.s) ın kıssasını üç bölümde tamamlar. Özet mahiyetindeki ilk bölüm Sâffât su]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img src="http://www.aliaksoy.net/wp-content/yunus-2.jpg" align="top" height="300" width="400" /></p>
<p>Kur’ân-ı Kerîm, Yunus (a.s) ın kıssasını üç bölümde tamamlar. Özet mahiyetindeki ilk bölüm Sâffât suresindedir. Burada, toplumuyla öfkeleştiği, risaletle görevlendirildiği yeri terk ettiği, kalkmak üzere olan bir gemiye kaçtığı, gemideki yolcuların çok kalabalık olduğu, başları dara düşünce aralarında kura çekildiği, kuranın ona isabet ettiği, ardından denize atıldığı, tam yaptıklarından pişman olduğu sırada tesbih ettiği, bunun üzerine bir balığın onu ağızlayıp sahile çıkardığı anlatılır:</p>
<p>“Eğer tesbih edenlerden olmasaydı, diriliş gününe kadar karnında bekleyecekti.” (Sâffât 37/143-144)</p>
<p>Bir peygamber, hatasından dönüp “tesbihe” sarılınca boğulmaktan kurtuluyor. Acaba müminler de sıkıntılı zamanlarında yaptıkları tesbih sayesinde, kendilerini maddi sıkıntılardan kurtarabilirler mi? (Yunus 10/103) Allah’ı “tesbih” etmekle boğulmaktan kurtulmak arasındaki bu ilişki nasıl izah edilebilir? Kıssadaki bu anlatımın altında acaba simgesel bir derinlik mi vardır? Yoksa elçiler ve müminler, vahye ihanet edecek olurlarsa sıkıntıya düşürülür, pişman olup tesbihe sarıldıklarında da kendi güçlerini aşan, hiç beklemedikleri bir vesile ile kurtarılırlar mı? Hz. Yunus’un başına gelenler, evrensel bir “kader” midir?<!--more--></p>
<p>Düşünmeye değer bir husustur. Fakat şimdi burada aradığımız bu değil, tesbihin mahiyeti ve salâtla ilişkisidir.</p>
<p>Müfessirlerin çoğu buradaki “Tesbih” kelimesine “salât” anlamı verirler. Bir kısmı da balığın çok büyük olduğunu; Hz. Yunus’u yuttuğunu ve günlerce karnında taşıdığını, onun tesbihinin de balığın iç organlarını kaldırarak rükulu secdeli salât ikame etmesi olduğunu söylerler.</p>
<p>Oysa, metindeki balık sözcüğü, Hz. Musa’nın meşhur seferinde azık olarak yanında taşıdığı küçük bir balığı niteleyen sözcükle aynıdır. Ayrıca balığın onu yuttuğu, önceki mukaddes metinlerin aksine, Kur’ân’da, sarih değildir. “Yuttu” şeklinde tercüme edilen kelime de ilk dönem kaynaklarında “ağızladı” ve “rehberlik etti” anlamlarına da gelmektedir.</p>
<p>Kaldı ki birkaç gün balığın karnında kaldığı Kur’ân’da hiç konu edilmemiştir.</p>
<p>“Tesbih” kelimesinin, bazı Müfessirler tarafından, balığın karnında eda edilen rükulu, secdeli bir salât şeklinde yorumlanması ise tam bir faciadır. Yaya olarak da binitli olarak da yerine göre salât edebileceğini konu edinen vahiyden ciddi ve ibret verici bir kopuş örneğidir.</p>
<p>Aslında Hz. Yunus’un tesbihinin ne manaya geldiği, Kur’ân’da, daha sonra nazil olan bölümlerde sarahatle açıklanmıştır. Bu bölümlerde, nedametin daha ileri safhası olan “öfkesini yutma” durumu dile getirilmiş, buna bir de yakarma hâli eklenmiş (Kalem 68/48-50), daha sonra da yutkunurken dilinden dökülen şu sözcükler konu edilmiştir:</p>
<p>“Senden başka tanrı yok! Sübhâneke! Ben zalimlerden oldum!” (Enbiyâ 21/87-88)</p>
<p>“Sübhâneke”, yani “Sen yücesin!” Hz. Yunus’un tesbihi işte budur.</p>
<p>Denizdeki balığın tesbihi, fıtratıyla yüzme yasalarına uymasıdır. Kuşların tesbihi ve salâtı gibi. Hz. Yunusun tesbihi ise, akıl ve iradesiyle Allah’a karşı işlediği hatadan dönerek ve bu yönde duygularını dile getirerek ilahi iradeye katılmasıdır.</p>
<p>Ahmet Baydar</p>
<p>Kaynak: <a href="http://www.fikritakip.com/news.asp?pg=3&#38;yazi=251" target="_blank">Fikri Takip</a></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Salavât getirmek salat etmek midir? - Ahmet Baydar]]></title>
<link>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/salavat-getirmek-salat-etmek-midir-ahmet-baydar/</link>
<pubDate>Mon, 28 Apr 2008 18:38:54 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/salavat-getirmek-salat-etmek-midir-ahmet-baydar/</guid>
<description><![CDATA[İzleyen memur, amirine uymaktadır. İzleyen çocuk annesinden yardım istemektedir. Ama izleyen amir, m]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img src="http://www.aliaksoy.net/wp-content/tesbih-salavat.jpg" align="top" height="280" width="400" /></p>
<p>İzleyen memur, amirine uymaktadır. İzleyen çocuk annesinden yardım istemektedir. Ama izleyen amir, memurunun sorunlarına eğilmekte, izleyen anne ise çocuğunu tehlikeden korumaktadır.</p>
<p>Yani astın üstü izlemesi ile üstün astı izlemesinde anlam, kuvvet ve işteşlik değişir. Fiiller çıkış yerlerine ve yönlerine göre anlam, ağırlık ve işteşlik imkanı kazanır.</p>
<p>Kur’ân’daki “Salat etme” fiili de böyledir. Kuşlar Allah’a, Melekler de Peygambere salat eder. Ancak Allah kuşlara, Peygamber de meleklere salat etmez. Allah, Peygamber ve müminler ise birbirlerine salat ederler:</p>
<p>“Allah ve melekleri Peygambere salât ederler. Ey iman edenler! Ona salat edin.” (Ahzâb 33/56)</p>
<p>Bu ayetteki salât etmek, genelde Peygambere “salavat getirmek” şeklinde anlaşılmış, buna dayanılarak Allah’tan bir hacet isterken Peygambere salavat getirmeyi gerekli görenler olmuştur. Ancak bu, sahabe zamanında örneği bilinmeyen garip bir tevessül türüdür. Bundan daha garip olanı ise yine bu anlamdan doğan şu inançtır: “Hz. Peygambere salât, ibadetlerin en üstünüdür. Çünkü bunu bizzat Allah ve melekleri de üstlenmiştir.” (Nakleden, Kurtubî)</p>
<p>Son zamanlarda, salat sözcüğüne hemen herkes istediği anlamı veriyor. Dilediği yere çekiyor. Bu tür çalışmaların saikleri üzerine  söylenmesi gereken çok şey var. Ancak bu, başka bir yazı dizisinin konusu.<!--more--></p>
<p>Oysa anlam tayini ve kontrolü için daha basit yöntemler de var. İlk surelerde salat etme fiili, zıddıyla birlikte kullanılmıştır. Zıddının, sırtını dönmek, yüz çevirmek, üstlenmemek anlamında olduğunda herkes ittifak hâlindedir. (Tevellâ kelimesi için bkz. Alak 96/10-13, Kıyamet 75/31-32)</p>
<p>Bu durumda salat etmenin, yönelmek, izlemek ve arka çıkmak anlamı açığa çıkmış olur. İlk dönem sözlükleri de bunu doğrular.</p>
<p>Fiilin farklı makam ve yönlerdeki anlam, kuvvet ve işteşlik farkı göz önüne alınırsa, bu, salatın Kur’ân’daki temsili dil sisteminde yerini bulan; “yardım istemek” terimsel anlamıyla da örtüştüğü görülür.</p>
<p>Yani yukardaki ayetteki, Allah’ın elçisine yardım etmesi üstün asta salâtıdır. Allah, Elçisine melekleriyle vahyeder, onun önünü açar. Ama Elçi bu yardımın tahakkukuna kadar geliş yönünün farkında olamaz. Çünkü Allah’ın salatının temelinde beşerin imkanlarını aşan ilahi ilim vardır. Müminlerin Peygambere, yani astın üste salâtı ise, müminlerin onu izlemeleri, ona bağlanmaları ve arka çıkmalarıdır. Nitekim bu ayet, “Tam bir kabulle bağlanın” ifadesiyle son bulmaktadır. (Aynı ifade için bkz. Nisâ 4/65)</p>
<p>İşte Peygamberin müminlere salavatı da bu mana ile anlam kazanır. (Tevbe 9/99) Peygamber, müminleri tanır, onlara yönelir, onlarla ilgilenir, onlar için dua ederse onlara salât etmiş, başka bir pasajda ifade edildiği gibi, kendisini izleyenlere şefkat kanadını indirmiş olur. (Şuarâ 26/215, Hicr 15/88) Kısaca, sözleşmelerini tasdik etmesinden, cenazelerinde onlara dua etmesine kadar bütün yaptıkları salât cümlesindendir. Nitekim ittiba etmeyenlere salât etmesi ve kabirleri başında durması da yasaklanmıştır. (Tevbe 9/84,103)</p>
<p>Allah’ın salavat ve rahmetinin kulların üzerine olması da, elbette onlara “salavat getirmesi” değil, her türlü yardım ve rahmetinin onların üzerine olmasıdır. (Bakara 2/157, Ahzâb 33/41-43)</p>
<p>Evet, Müddesir Suresinin 43. ayetindeki “musallin” kelimesi de “salat etmek” ten özne bir isimdir. “İzleyenler” demektir.</p>
<p>Yani buradaki de, ikame etmek ve muhafaza etmek fiilleriyle, bezen de vakitlerle mukayyet olarak zikredilen es-Salat değildir. “Salat” ile “Vusul” ün aynı kökten olmadığını fark edemeyen modern müçtehit rahat olsun.</p>
<p>Ama es-Salat kesinlikle onun sandığı gibi değildir. Kur’ân’ın sıkı dokunmuş üslubu her türlü şeytanlığa kapalıdır.</p>
<p>Ahmet Baydar</p>
<p>Kaynak: <a href="http://www.fikritakip.com/news.asp?pg=3&#38;yazi=264" target="_blank">Fikritakip</a></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[“Salât”ı zayi etmeyin! - Ahmet Baydar]]></title>
<link>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/%e2%80%9csalat%e2%80%9di-zayi-etmeyin-ahmet-baydar/</link>
<pubDate>Mon, 28 Apr 2008 18:30:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/%e2%80%9csalat%e2%80%9di-zayi-etmeyin-ahmet-baydar/</guid>
<description><![CDATA[İlk müfessirlerden kimileri, vahiy bağlamında zikredilen bazı “salât”ların Kur’ân demek olduğunu açı]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img src="http://www.aliaksoy.net/wp-content/kuran4.jpg" align="top" height="243" width="392" /></p>
<p>İlk müfessirlerden kimileri, vahiy bağlamında zikredilen bazı “salât”ların Kur’ân demek olduğunu açıkça beyan etmişlerdir. (İsrâ 17/107-110, Ankebût 29/45, Bkz. Taberî)</p>
<p>Bu ayetlerde Kur’ân yerine salât denmiş olmasının sebebi ise, izlenmesi gereken özelliğini öne çıkarmaktır. Aslında bu, tıpkı kuşların kevni vahyi izlemelerine salât denmiş olması gibi, nebevi vahyi izlemeye de salât demekten ibarettir.</p>
<p>Meselenin daha iyi anlaşılması için vahyin, Kitab, zikir ve Kur’ân” yakınlaştıran, bunlara bir de salâtı ekleyen ve hatta birini diğerinin yerine kullanan genel üslubunu hatırlamak yeterlidir.</p>
<p>Çünkü dinde izlenmesi gereken elçiler olsa da, onların da izlediği vardır ve bu sadece vahiydir. Zikir, kitap, ilim, hüda, sebil, din ve millet de bu cümledendir. (En’âm 6/50, Mü’minûn 23/71, Kasas 28/49, Bakara 2/38,120, Ra’d 13/37, Gâfir 40/7, Âl-i İmrân 3/73, Nisâ 4/125)<!--more--></p>
<p>Vahiy, belirlemeler yapmasıyla kitap, lakin bilgilerimizi hatırlatmasıyla zikirdir. Tebliğ edilen cihetiyle vahye Kur’ân dense de bilinçlendirmesi yönüyle ilim denir. Sorumluluklar yüklemesiyle din, fakat yol edinilmesiyle sebîl olur. Doğruya götürmesiyle hüdâ fakat izlenmesi gereken özelliği ile de salât olmaktadır.</p>
<p>Tıpkı heva ve hevesini izleyen toplumun Şuayp peygambere itirazlarındaki salât gibi:</p>
<p>“Salâtın mı, atalarımızın taptıklarını terk etmemizi veya mallarımızda dilediğimizi yapmamamızı emrediyor sana?” (Hûd 11/87)</p>
<p>Atalarımızın taptıklarını terk etmemizi veya mallarımızda dilediğimizi yapmamamızı, ardına düştüğün kitabın mı emrediyor sana? Müfessirler kelimenin bununla birlikte din anlamına gelme ihtimaline de işaret ederler. Bu durumda salâtı izlemeyenler heva ve heveslerine uymak zorunda kalacaklar demektir:</p>
<p>“Onların ardından bir güruh halef oldu, salâtı zayi ettiler ve şehvetlerini izlediler.” (Meryem 19/59)</p>
<p>Bu ayetteki salât üzerine de –geleneğe rağmen- düşünmemizi gerektiren birkaç nokta vardır. Bunlardan birisi, ayetin öncesinde vahye, sonrasında da tövbeye yapılan vurgudur. Bu vurgu, zayi etmenin inkar etmek anlamına geldiğine, zayi edilen şeyin de vahiyle ilgilisi olduğuna, ayrıca zayi etmenin ancak iman ve amelle telafi edilebileceğine işaret etmektedir.</p>
<p>Tekfir için kullanılabileceğinden, buradaki salâtı daraltan bir anlam toplumsal sıkıntıları da beraberinde getirecektir. Maalesef böyle de olmuştur.</p>
<p>Ayet üzerinde düşünmemizi gerektiren bir başka husus, genelde olduğu gibi salâta mukabil “zekat verme”nin değil, karşı olarak “şehvet izleme”nin getirilmiş olmasıdır. Bu üslup, salât için, daraltılan bir anlamdan farklı bir arayışı gerektirmektedir.</p>
<p>Bunlara mutlaka eklenmesi gereken bir husus daha vardır. Bu ayetin üslubunun tekrarlandığı başka bir pasajda “Onların ardından halef olan” bu güruhun “kitab”a varis olduklarının açıklanmıştır. (Bkz. A’râf 7/169).</p>
<p>Bütün bu hususlar, “zayi edilen salât”ın, Tevrat olduğunu göstermektedir. Nitekim İsrailoğulları’nın Tevrat’ı zayi ettikleri tarihte meşhur bir vakıadır, rivayetlere tam da ayetteki kelimeyle “ezau’t-Tevrâte” şeklinde girmiştir.</p>
<p>Salât yani izlenmesi gereken kitap ve din. “Şehvet izlemek” deyimi de bu anlamı teyit etmektedir. Yani ayette zayi edilen şey, izlenmesi gereken özelliği ile hatırlatılmaktadır.</p>
<p>Bu durumda ayetin siyak ve sibakı ile tam tevili şu olur: Kitap ehli! Siz Kitabı zayi ettiniz. Heveslerinize uyup küfre düştünüz. Eğer Kur’ân’a  meyleder ve hayatınızı ona göre tanzim ederseniz kurtulursunuz.</p>
<p>Ahmet Baydar</p>
<p>Kaynak: <a href="http://www.fikritakip.com/news.asp?pg=3&#38;yazi=268" target="_blank">Fikritakip</a></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Bir Ayet Bir Yorum veya Kur'an'ı Anlamanın İmkanı]]></title>
<link>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/bir-ayet-bir-yorum-veya-kurani-anlamanin-imkani/</link>
<pubDate>Mon, 28 Apr 2008 16:10:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/bir-ayet-bir-yorum-veya-kurani-anlamanin-imkani/</guid>
<description><![CDATA[Kur&#8217;ân-ı Kerim müslümanlar için hem bilim hem de iman objesi; müslüman olmayanlar için ise bil]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img src="http://www.aliaksoy.net/wp-content/diyanet.gif" align="top" height="316" width="322" /></p>
<p>Kur&#8217;ân-ı Kerim müslümanlar için hem bilim hem de iman objesi; müslüman olmayanlar için ise bilgi objesidir. Kendisini İslâm kimliği içerisinde gören bir ferdin, gerek fizik gerekse metafizik sahaya ilişkin epistomolojisini Kur&#8217;ân’a dayandırmadan oluşturmaya çalışması ancak anakronizm, paradoks veya patoloji gibi ödünç kelimelerle izah edilebilir bir nitelik arzetmektedir. Peki aradan geçen bu kadar asırdan sonra; dil, anlayış, algılayış ve her şeyden daha önemlisi dünya neredeyse tamamen değiştikten sonra; bugün yediden yetmişe bütün müslümanlar olarak bizim, Kur&#8217;ân’ı anlamamız veya Kur&#8217;ân’dan yararlanmamız mümkün müdür?</p>
<p>Bu soruya verilecek hazır cevaplar olduğunu bilmiyorum zannedilmesin. Neredeyse herkes, “Tabîî ki, alimler ilmî seviyelerine göre; halk da alimlerin açıklamalarına göre Kur&#8217;ân’ı anlarlar.” diyecektir. Keşke her şey temennilere göre gerçekleşse ama bu cevabın acele ile olmasa da fazla iyimserlikle verildiğini şu ayeti tahlil ederken hep birlikte göreceğiz. “İnananların hepsi toptan sefere çıkacak değillerdi. Ama her kabileden bir cemaatin dini iyice öğrenmeleri ve dönüp kavimlerine geldiklerinde, sakınmaları umuduyla onları uyarmaları için sefere çıkmaları gerekmez miydi?” Tevbe suresindeki bu ayetle ilgili olarak Süleyman Ateş bakınız neler söylüyor:<!--more--></p>
<p>“Bu ayet, bir milletin savaş zamanında dahi ilmi faaliyetlerini sürdürmesini ve ilimle uğraşacak bir zümrenin görevlendirilip onların sadece bu işe tahsis edilmesini öngörmektedir. Öyle ya savaş yıllarca sürebilir. Bir milletin ayakta durabilmesi için, din adamlarının, ilim adamlarının bilgi, iman ve teknik bakımdan savaşan zümreyi beslemeleri gerekir. Zaruret olmadan yetişmiş elemanların, din ve ilim adamlarının savaş alanına götürülmesi doğru değildir. Onlar cephe gerisinde çalışacaklar, bilgilerini ilerletecekler, milletin çocuklarına iman ve ilim aşılayacaklar, sanat öğretecekler, fabrikalarını çalıştıracaklar, maarifini besleyeceklerdir. Ancak bu suretle o milletin ordusu arkadan güç alır, azimle çarpışır. Bazı kimseler, İslâm’da din adamı olmadığını söylerler. İşte bu ayet onlara da cevaptır. Gerçi İslâm’da Allah ile kul arasında aracı yoktur, ruhbanlık yoktur ama din adamı, yani din işlerinde ihtisas sahibi kimselerin bulunması, bu ayet ile farz kılınmaktadır. Milletten mutlaka bir grubun bu işle görevlendirilmesini bu ayet, kifaye olarak farz kılmıştır. Şayet cemiyet içinde dini görevleri öğretecek ve yönetecek hiç kimse bulunmazsa bütün cemiyet günahkar olur.”</p>
<p>Muhtemelen Ateş, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın yorumundan yararlanmış ve ayeti onun anladığı gibi yorumlamıştır.</p>
<p>Gerek Elmalılı gerekse Ateş’in yorumundan şu sonuçlar çıkmaktadır:</p>
<p>1.Herkes cepheye savaşa gitmek zorunda değildir; bir kısım insanın toplumun ihtiyaçları ve istikbali için cephe gerisinde kalması gerekir.</p>
<p>2.Bu ayet İslâm’da din adamı sınıfı olmadığını söyleyenlere en iyi cevaptır. İslâm’da din işlerini deruhte edecek görevliler olmalıdır.</p>
<p>3.Fıkıh tahsili Allah yolunda cihat gibidir.</p>
<p>Her iki müfessir de bu ayete ideolojik yaklaştıkları için isabet kaydedememişler; çünkü Kur&#8217;ân tefsirinde hayatî derecede mühim olan, ayetlerin indiği ortam ile ayetlerin iniş gayesi arasındaki ilişkiyi kuramamışlardır. Birkaç açıdan konuyu tahlil etmekte yarar bulunmaktadır:</p>
<p>1.Eğer bu ayet savaşa iştirak edecek veya etmeyecek fertleri konu ediniyorsa, ayetin birinci muhatapları olan Hz. Peygamber ve ashabı için hiçbir önem taşımamaktadır. Hz. Peygamber ve onun güzide ashabı düşmanla savaşırken; geride kalanlar kimden ne öğreneceklerdir? Bu konu ile ilgili olarak özellikle Tebük Savaşı’na katılmayan üç büyük sahabinin başına gelen dramın hatırlanması konunun anlaşılması için bir fikir verecektir.</p>
<p>2.Kur&#8217;ân ayetleri içine Fıkıh ilmini sokmanın ne manası var? Kur&#8217;ân’ın indiği dönemde böyle bir ilim var mıydı? Özellikle Elmalılı gibi bir tefsir aliminin “Tefakkuh”tan “Fıkıh” veya “İlm-i Din” çıkarmasını akıl-izân almıyor?</p>
<p>Başka itirazlarda ileri sürülebilir fakat biz bu ayete ilişkin daha tutarlı bir açıklama bulma gayretimizi öne alıyoruz. Yeri gelmişken ifade edelim ki, Mısırlı alim Muhammed Ahmed Halefullah (ö. 1998)’ın açıklamaları bu ayet üzerindeki sis perdesini aralamaktadır . Bizim bu ayete yaklaşımımızda Halefullah’ın önemli bir katkısının olduğunu ifade etmemiz gerekiyor.</p>
<p>1.İslâm dininin Arap yarımadasına hızla yayılması nedeniyle, buralarda dini öğretecek uzman kişilere olan taleplerde patlama meydana gelmiş; gönderilen görevliler nedeniyle Medine’de Hz. Peygamber’in çevresinde bir zafiyet riski ortaya çıkmıştı.</p>
<p>2. Hz. Peygamber’in çevre kabilelere uzman insan göndermesi çok tehlikeliydi. İslâm’a yönelik sempatinin yanında düşmanlık da ivme kazanmıştı. Özellikle Bi’r-i Ma’ûne veya Racî vakıası gibi trajediler Hz. Peygamber ve diğer müslümanların ruh dünyasında kanayan yaralar açmıştı.</p>
<p>3.Müslüman olan kabilelere mensup insanlar gerek münferiden gerekse heyetler halinde Medine’ye akın ediyor; burada geçici de olsa yerleşiyor ve zengin-yoksul bütün gelen gidenleri ağırlamak Hz. Peygamber ve onun yakın çevresine düşüyordu.</p>
<p>4.Medine’ye akın eden insanlar, kendi iş ve uğraşlarını bırakıyorlardı. Bu durum tabîî olarak bölgenin istikrarı ve her alanda güçlenmesi açısından bir zafiyet sebebiolabilirdi.</p>
<p>İnsanların müslüman olması, onlara ekstra bir zahmet getirmişti . Ayet-i Celîle böyle bir ortamda nazil olmuş ve muhtelif kabilelere mensup müslümanların, gerek merak gerekse İslâm’a dair bir şeyler öğrenmek üzere ferdî veya heyetler halinde kendi bölgelerini boşaltıp Medine’ye yığınak yapmalarına veya Hz. Peygamber’in her tarafa uzman öğreticiler göndermesine gerek olmadığını vurgulayarak alternatif bir uygulamayı yürürlüğe koymuştur: Çevre veya uzak kabilelere mensup yeni müslümanlar veya İslâm’a dair bir şeyler öğrenmek isteyen diğer kabileler örgütlü davranacaklar; kendi içlerinden ehliyetli temsilciler seçerek bunları Medine’ye gönderecekler, bunlar Hz. Peygamber’le görüşecekler, İslâm’la ilgili hak ve sorumluluklarını öğrenecekler; zamanı geldiği zaman da kabilelerine dönerek olup biteni ve bildiklerini temsilcisi olduğu insanlara anlatacaklar.</p>
<p>Bu uygulama ile bireyin yerine grup konulmakta ve bu şekilde bireysel değil, toplumsal bir önderlik gerçekleşmektedir. Hiç kimse şüphe edemez ki, özellikle de yeni davetin hareket alanında, toplumsal önderlik bireysel önderlikten çok daha üstündür. Özellikle de içerisinde radyo ve televizyon gibi iletişim araçlarının bulunmadığı bir zaman diliminde, bir grup insana tebliğ edilirken, davetin toplumsal eylem olarak sunulması bireysel bir eylem olarak tebliğ edilmesinden daha kuvvetlidir. Yeni davet yolunda çalışan, bizzat içerisinden geldiği ve onunla yakınlık, akrabalık ve aynı vatanı paylaşma bağlarıyla bağlı olduğu topluluk içerisinde görevini yapan grup, davetin başarıya ulaşmasında, durumu ne olursa olsun tek bireyden daha güçlü ve etkin olur.</p>
<p>Dışarıdan tebliğ için gelen kişi, insanların onunla, onun da bu insanlarla kaynaşması/tanışması ve güven duygusunun oluşması için, uzunca bir zamana ihtiyaç vardır. Bu işler herhangi bir çevrede yetişen, aile ve aşiretinin geçimini düşünmek zorunda kalan bir kişi ile hiçbir zaman gerçekleşemez. Davetçi ile davet edilenler arasındaki bağ, tarih boyunca ortaya çıkan ilahi mesajlardan bahsetmek suretiyle, Kur&#8217;ân&#8217;ın uzunca temas ettiği meselelerdendir. Gönderilen her peygamber içerisinde büyüdüğü ve yetiştiği topluma gönderilmiştir. Muhammed (s)&#8217;den başka hiçbir peygamber bütün insanlara gönderilmiş değildir. Gönderilen her peygamber kendilerine açıklamalarda bulunmak için kendi toplumunun diliyle gönderilmiştir. Bu kuvvetli bağ, peygamberi, kendi kavminin hidayeti için daha itinalı olmaya sevk etmektedir. Yoluna bir takım engeller konulduğunda ve bazı problemlerle mücadele etmek zorunda kaldığında, peygamberin kalbine ümitsizlik girmemekte ve o daveti yayılıp amaçları gerçekleşene dek yoluna devam etmektedir.</p>
<p>Ayet &#8220;onlardan her bir cemaat için bir grubun sefere çıkması gerekmez miydi?&#8221; demektedir. Bundan anlıyoruz ki, istenilen, her bir yerleşim birimi veya insan topluluğu ya da cemaat için, kendilerine mensup fertlerden müteşekkil bir grubun veya topluluğun sefere çıkmasıdır. Bu grup ya kendiliğinden veya seçim için vazedilen bir takım şartlara uygun olarak diğer fertlerin seçimiyle ortaya çıkabilir. Bahsi geçen bu grup dini iyice incelemek/anlamak, yani asli vatana ve liderlik merkezine yeni davet için gitmek üzere yola çıkıyorlardı. Burada dini anlamak (tefakkuh) kesinlikle fıkıh kitaplarını araştırmak anlamına gelmiyor. Çünkü Peygamber devrinde bu tür kitaplar mevcut değildi. Bu kitaplar daha sonra, iki asır sonra sonra ortaya çıkmıştır. Burada anlamak (tefakkuh) eylemi, kendisine nazil olan ve vahyedilen Kur&#8217;ân&#8217;a çağırmasına istinaden, Hz. Muhammed&#8217;in davet ettiği İslâmî sistemle alakalıdır. Anlama sadece, Kur&#8217;ân&#8217;ın kendisine çağırdığı konularda, ince bilgi ve derin anlayış sahibi olmak demektir. Kur&#8217;ân insanlara hidayet için gönderilmiştir. Kur&#8217;ân zararlı her şeye savaş açmış ve faydalı her türlü şeye davet etmiştir.</p>
<p>Bütün bu açıklamalardan sonra, yukarıda Kur&#8217;ân’ı anlamanın imkanıyla ilgili olarak sorduğumuz soruyu hatırlayalım. Tabîî ki, Kur&#8217;ân anlaşılmak için inmiştir ve onun “tenzîl” niteliği, Allah’ın insanlığa “tenezzülü”nü yansıtmaktadır. Kur&#8217;ân bir yandan tenzîl olunurken yani indirilirken, aynı zamanda da idrakimize indirgenmiş bir kitaptır. Ancak, bu teorik tespit bizim yapacağımız çalışmalarda öldürücü ve tembelleştirici bir afyon fonksiyonu icra etmemelidir. Madem ki Kur&#8217;ân, bir müslüman için hem bilgi hem de iman objesidir, o halde hiç olmazsa diğer kitaplar kadar ciddiye alınarak okunmaya değmez mi?</p>
<p>Dipnotlar:</p>
<p>1-Tevbe 9/122</p>
<p>2-Ateş, Süleyman, Kur&#8217;ân-ı Kerim ve Yüce Meâli, İstanbul, ty, s. 205</p>
<p>3-Bkz: Yazır, Muhammed Hamdi, Hak Dini Kur&#8217;ân Dili, İstanbul, 1979, c. 4, s. 2644.</p>
<p>4-Nitekim Elmalılı Mealini sadeleştirenler, müfessirimizin “Fıkıh tahsil etsinler&#8230;” ifadesini, “dinde derinleşsinler&#8230;” şeklinde sadeleştirmişlerdir. Bkz: Yazır, Muhammed Hamdi, Kur&#8217;ân-ı Kerîm ve Yüce Meâli (Sadeleştirenler: M. Sadi Çöğenli ve Nevzah H. Yanık), İstanbul, 1996, s. 205.</p>
<p>5-Bkz: Halefullah, Muhammed Ahmed, el-Kur&#8217;ân v’es-Sevratus-Sekafiyye, Kahire, 1974, s. 57-61.</p>
<p>6-Benzer mütalaalar için bkz: Derveze, Muhammed İzzet, et-Tefsîru’l-Hâdîs, Kahire, 1963, c. 12, s. 239</p>
<p>ŞABAN KARATAŞ &#8211; www.fikriyat.net</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Hadislerin Kuran’a arz edilmesi - Mustafa İslamoğlu]]></title>
<link>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/hadislerin-kuran%e2%80%99a-arz-edilmesi-mustafa-islamoglu/</link>
<pubDate>Mon, 28 Apr 2008 16:05:24 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/hadislerin-kuran%e2%80%99a-arz-edilmesi-mustafa-islamoglu/</guid>
<description><![CDATA[]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><span style='text-align:center; display: block;'><object width='425' height='350'><param name='movie' value='http://www.youtube.com/v/Xth-D6wEeoE&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;showsearch=0&#038;hd=0' /><param name='allowfullscreen' value='true' /><param name='wmode' value='transparent' /><embed src='http://www.youtube.com/v/Xth-D6wEeoE&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;showsearch=0&#038;hd=0' type='application/x-shockwave-flash' allowfullscreen='true' width='425' height='350' wmode='transparent'></embed></object></span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Bütün hadis rivayetleri uydurma mıdır ?]]></title>
<link>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/butun-hadis-rivayetleri-uydurma-midir/</link>
<pubDate>Mon, 28 Apr 2008 16:04:47 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/butun-hadis-rivayetleri-uydurma-midir/</guid>
<description><![CDATA[Bazı kimseler bizlerin hadislerin tümünü toptan ve peşinen İNKAR EDİP, UYDURMA olduğuna inandığımızı]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><img src="http://www.aliaksoy.net/wp-content/soru1.jpg" align="top" height="235" width="181" /></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bazı kimseler bizlerin hadislerin tümünü toptan ve peşinen İNKAR EDİP, UYDURMA olduğuna inandığımızı zannediyorlar. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Hadis kitaplarındaki rivayetlerin tümü uydurmadır diye bir hükmümüz, yargımız, görüşümüz yoktur. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Fakat şöyle bir görüşümüz vardır:</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Hadis kitaplarındaki bir takım çelişkili / Kuran&#8217;a apaçık aykırı rivayetler nedeni ile bütün rivayetler <strong>ŞÜPHELİDİR.</strong> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><u><span style="font-family:Verdana;">Dikkat ediniz ! Hepsi uydurmadır demiyoruz. Hepsi <strong>ŞÜPHELİDİR.</strong> </span></u></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Ne şüphesi ? Bunu gerçekten Peygamberimiz söylemiş de olabilir, şöylememiş te olabilir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Mesela, bir ravi düşünün, bir rivayeti var. Bakıyorsun rivayet ettiği hadis diğer ravilerin rivayetleriyle yahut Kuran&#8217;la apaçık bir çelişki içerisinde&#8230; Şimdi bu raviden rivayet edilen bütün sözler sırf bu rivayeti nedeni ile şüpheli hale gelir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Yine bir hadis bilgininin &#8220;sahih&#8221; diye derlediği kitabında bu türden şeylerle karşılaşılırsa, o ravinin &#8220;sahih&#8221; dediği tüm rivayetler bizim için ŞÜPHELİ hale gelir. Yani sahih olabilir de olmayabilir de&#8230; </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Burada önemli olan husus şudur:</span><!--more--></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Allah dinin şüphesiz ve çelişkisiz bilgi üzerine bina edilmesini emretmektedir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Şu yazıda ben bu hususa değindim. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">http://www.aliaksoy.net/2007/10/04/allahin-emri-celiskisiz-ve-delile-dayali-bilgiye-tabi-olmak/</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Allah şöyle buyurmuştur;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“(Dişi ve erkek olarak) sekiz eş yarattı: Koyundan iki, keçiden iki… De ki: O, bunların erkeklerini mi, dişilerini mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı haram etti? Eğer doğru iseniz bana <strong>ilimle</strong> söyleyin.” (Enam,143)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Deveden de iki, sığırdan da iki (yarattı.) De ki: O bunların erkeklerini mi, dişilerini mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı haram kıldı? <strong>Yoksa Allah’ın size böyle vasiyet ettiğine şahit mi oldunuz?</strong> Bilgisizce insanları saptırmak için Allah’a karşı yalan uydurandan kim daha zalimdir! Şüphesiz Allah o zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.” (Enam,144)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Koyu harfle yazılı kısımlar hadis dinin delilidir diyenler için bir anlam ifade ediyor mu?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bu soru, yani, “Peygamberiniz böyle söylerken sizler şahit mi idiniz ?” sorusu; onların “sahihtir” dediği şeyler için onlara sorulduğunda ne cevap verecekler ?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">İnsan şöyle bir soru sorabilir:</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“İyi ama ben Kuran’ın indirildiğine de şahit olmadım. Peki bu nasıl olacak?”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Buna da Allah cevap vermiştir:</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Eğer kulumuza indirdiklerimizden herhangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sûre getirin, eğer iddianızda doğru iseniz Allah’tan gayri şahitlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın.” (Bakara,23)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bir cevap daha;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Hâla Kur’an üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık bulurlardı.” (Nisa,82)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bu nedenle; din türlü çelişki ve dayanaksız bilgiden arındırılacaktır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Din adına bu gün için &#8220;çelişkisiz ve sağlam dayanaklı&#8221; yegane bilgi kaynağı Kuran-ı Kerim&#8217;dir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Fakat, Resulün sağlığında yaşayanlar için bu böyle değildir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Zira onlar, bir şeyin din adına doğruluğunu yahut yanlışlığını doğrudan doğruya Peygamber&#8217;den / birinci ağızdan <strong>BİZZAT</strong> öğrenme imkanına sahiptir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Yahut BİZZAT öğrenemeseler de, böyle bir olasılık daima mevcuttur. Dolayısıyla, kendilerine din adına erişen bir bilgiyi Resule götürüp götürmemek onların mesuliyetindedir. Tekrarla söyleyelim ki, onlar için böyle bir imkan vardır.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bu gün bizler için böyle bir imkan yoktur. Elimizde “Peygamber dedi” diye önümüze sürülen bir kısım rivayetler var. Bunlar, kişilerin kişilere aktarmasıyla, yani beşerin beşere aktarmasıyla bize erişmiştir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Mustafa İslamoğlu&#8217;nun tanımlamasıyla bu rivayet ırmağına çer, çöp pek çok şey de bulaşmıştır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Şimdi mesele, bu fiili durum nedeni ile bütün rivayetleri reddetmek değildir. Bu haksızlık ve bir bilgi mirasını toptan reddetmek olur. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Doğru kelime, doğru tanım bunların <strong>ŞÜPHELİ</strong> olduğudur. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Peki bu şüphe nasıl giderilir ? İşte bu hususta yegane ölçüt Kuran&#8217;dır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><strong><span style="font-family:Verdana;">Kuran&#8217;a iman etmek, Resule ve Resulün Kuran&#8217;a aykırı bir şey söylemeyeceğine iman etmektir. </span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Gerçek Peygamber sevgisi ancak, onu Kuran&#8217;a aykırı şeyler söylediği iddialarından arındırmak, tenzih etmekle olur. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Hadisenin diğer bir yönü de Resulün her beyanının &#8220;din&#8221; olarak kabul edilip edilmeyeceği meselesidir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Resulün her söylediğini &#8220;din&#8221; kabul eden anlayış, Resulün her sözünün vahiy olduğunu iddia eder. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><strong><span style="font-family:Verdana;">İşte bizim &#8220;gelenek dini&#8221; diye vasıflandırdığımız atalar dininden net bir çizgi ile ayrıldığımız yer burasıdır. </span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Peygamberin her sözünün vahiy ürünü olduğunu, her hareketinin vahiyle</span><span>  </span>belirlendiği söylediğinizde artık o resül, insan bir resul olmaz. </p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">O bir robottur. Bu robotun hareketleri, vahiy adı verilen bir program vasıtası ile Allah tarafından belirlenmekte, tayin edilmektedir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Hal böyle olunca O artık, gaybı bilen, pek çok güce malik bir varlık haline gelmektedir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Halbuki Kuran, Peygamberimizin ve insanlığa gönderilen tüm resullerin en önce &#8220;İNSAN&#8221; , &#8220;BEŞER&#8221; olduğunu vurgular. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">O bir melek değildir. Bizler gibi çarşılarda yürür, yer, içer, uyur,</span><span>  </span>evlenir, sever, öfkelenir, yaşar ve ölür. </p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Halbuki gelenek dinine göre, Resul daha doğumunda mucize getirmiş, çocukluğunda kalbi yarılıp ameliyat edilmiş, insan üstü bir varlıktır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Hatta bu uyduruk din işi öyle bir noktaya getirmiştir ki, yaratılan her şey O&#8217;nun yüzü suyu hürmetine yaratılmıştır. O, Allah’ın sevgilisidir. Bir kerecik de olsa </span><span> </span>Allah O’na Kuran’da “habibim” diye hitap etseydi ya… <span> </span>O, miraçta Cebrail&#8217;den ayrılınca bir şey görüp bayılmıştır. Gördüğü şey Nuru Muhammedi dir. Yani kendisi. </p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">İyice düşününüz, uyduruk din işi nereye götürüyor. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Halbuki Kuran, Peygamberleri hatalı hareketleri sebebiyle uyarmıştır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Şimdi Peygamberler vahiyle hareket ediyor ise, bu Peygamberler sürekli olarak Allah&#8217;tan niye aflarını isterler ?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Örneğin Musa, bir cinayet işleyince neden affını diler ? Halbuki olduysa bu vahiyle olmalıdır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">İbrahim ve Nuh, babası ve oğlu hakkındaki duaları sebebiyle neden uyarılıp ihtar edilir ? Öyle ya, onların duaları da vahiyle oldu ise, Allah kendi kendisinin vahyini neden kabul etmesin ? </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Yunus peygamberin çilesi nedir ? Eğer yaptığı her şey vahiyle ise neden bu muameleye maruz kalmaktadır ? </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Peygamber&#8217;in Abese suresinde aldığı ihtar nedir ?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Peygamber&#8217;in Tahrim suresinde aldığı ihtar nedir ? </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Eğer tüm iş ve söylemleri vahiy ile ise nasıl olur da böyle muamele görür ?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Örnekler çoğaltılabilir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">İşin özü, tüm peygamberlerin vahye tabi olmasıdır. Aynı bizlerin olması gerektiği gibi&#8230; Fakat onlar da aynı bizler gibi beşer oldukları için YANILMALARI, HATA ETMELERİ mümkündür. <strong>HATASIZLIK, KUSURSUZLUK YALNIZ ALLAH&#8217;A MAHSUSTUR.</strong> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Peygamber&#8217;in söylediği sözlerden &#8220;vahiy&#8221; olanlar KURAN&#8217;dır. Peygamberimizin KURAN dışında aldığı hiç bir vahiy yoktur. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kuran, Allah tarafından koruma altına alınmıştır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bu aşamada şuna da değinmeliyiz:</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bazı kendini ve haddini bilmezler bize karşı diyorlar ki; eğer sizler hadisleri rivayet eden ravilere güvenmiyorsanız, onların nakletmesi ile size ulaşan Kuran&#8217;a nasıl güveniyorsunuz ? </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bir defa bunu söyleyenin Kuran&#8217;a imanı SIFIR seviyesindedir. Zira, Kuran bir kısım beşerin rivayeti yoluyla değil, Allah&#8217;ın koruması yoluyla bize erişmiştir. Buna inanmayan Kuran&#8217;a inanmış olmaz. Bu Kuran&#8217;ın APAÇIK hükmüdür. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Peygamberimizin her söylediğinin vahiy olmadığı anlaşıldığında her söylediğinin &#8220;din&#8221; olmadığı da anlaşılmış olur. Zira, Din koyucu yalnız Allah&#8217;tır. Hüküm O&#8217;na mahsustur. Peygamber, O&#8217;nun mesajını iletir ve kendisi de bu mesaja tabi olur. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Peygamber aynı zamanda zamanının lideridir. Bütün müminler, ona itaate mecburdur. O&#8217;nun hüküm verdiği bir sahada onlar O&#8217;na karşı direnemezler. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Keza, Peygamber&#8217;e itaat Allah&#8217;ın emridir. Peygamber&#8217;in sağlığında ona itaat eden kişiler bu itaatleri sebebi ile itaat edilen işte her türlü sorumluluktan kurtulurlar. Üstelik onların Peygamber&#8217;e itaat sırasında, itaat edilecek emrin gerçekten Peygamberimize ait olup olmadığını sorgulama, araştırma imkanları da vardır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Peygamberimizin günün ve vaziyetin şartlarına göre takdir buyurduğu işlerde ona itaat mecburidir. İşin din olan kısmı, Peygamber&#8217;in emrettiği şeyin içeriği değil, içeriği her ne olursa olsun itaat etme zorunluluğudur. O&#8217;na itaat eden, içeriği her ne olursa olsun Allah&#8217;a itaat etmiş olur. Zira, itaat Allah&#8217;ın emridir.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">İşte bu emirlerden bize ulaşan / ulaştığı iddia edilenlerin ne kadarının gerçekten Peygamberimize ait olduğunu bilemiyoruz. Yani bu durum şüpheli. Üstelik Peygamberimiz sağ olmadığı için O&#8217;nu bulup sorma imkanımız da yoktur. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Eğer, Peygamberimizin sözlerinin tamamı dinin bir kısmı olsa idi, Peygamberimiz muhakkak onların korunması için tedbir alır, Kuran&#8217;ın öğrenilmesi için her ne yaptı ise, onlar için de aynısını yapardı. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Şimdi yine bazı kimseler bizim bu sözümüze şöyle diyerek karşı çıkıyorlar;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Peygamberimiz sözlerini yazdırmadı ise de bunun sebebi kendi sözleri ile Kuran&#8217;ın karışmasını engellemek istemesidir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Sırf bu söz bile şöyle ciddiyetle düşünülse ne büyük hakaretler içeriyor. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Sayalım;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">1) Peygamber, Allah&#8217;ın Kuran&#8217;ı koruyacağına inanmıyor mu ki, kendi sözleri ile Kuran&#8217;ın karışacağından endişe etsin. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">2) Eğer sahabeler, Allah&#8217;ın kelamı ile Peygamber&#8217;in sözünü birbirine karıştıracak derecede dini bilgiden ve ferasetten yoksun kimseler ise, siz nasıl olur da onların hadis diye rivayet ettikleri şeyleri din diye benimsersiniz ? </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bakın <u>bir yanlışı aklamak adına</u> ileri sürülen mazeretler insanı nerelere götürüyor.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Peygamberimizin sözleri dinin bir parçası olsa idi muhakkak korunma çareleri düşünülürdü. Veya onları bu dinin sahibi olan Allah korurdu.</span><span>  </span>Bu korumanın olmadığı mevcut literatürde hadis diye rivayet edilen sözlerdeki çelişkili, tutarsız, Kuran&#8217;a açıkça aykırı hususlardan anlaşılıyor. Yani böyle bir koruma söz konusu bile değil. Demek ki, bunlar &#8220;din&#8221; değildir. Bunları &#8220;din&#8221; kabul etmek, Peygamber&#8217;e ve Allah&#8217;a karşı haksız bir itham olur. </p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><strong><span style="font-family:Verdana;">Mezhep</span></strong><span style="font-family:Verdana;"> adı verilen <strong>“dinde fırkalara ayrılma”</strong></span><span>  </span>işi, aynı hususta rivayet edilen farklı hadislerin benimsenmesi yüzünden olmuştur. Yani bir kısım kimseler, rivayetleri baştan sahih kabul edip, bunları da dinin bir parçası olarak gördüklerinde, aynı zamanda müminleri fırkalara ayıran şeyleri yani çelişkili / tutarsız rivayetleri buna sebep yapmakta, bu rivayetlerin SÖZDE sahibini yani Peygamber&#8217;i de ayrışmanın sebebi ilan etmiş olmaktadırlar. Peygamberimiz, böylesi itham ve kabullerden uzaktır. Onu bu yönüyle tenzih ederiz. Hiç bir Peygamber dinde fırkalara bölünmenin sebebi olmamıştır ve olamaz. </p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bu vaziyet içerisinde müminlere düşen iş, her söyleyenin sözüne kulak verip dinlemek ve sözün en güzeline tabi olmaktır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bu iki türlü olur. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><strong><span style="font-family:Verdana;">Birincisi,</span></strong><span style="font-family:Verdana;"> sözün en güzeli Kuran&#8217;dır, Allah kelamıdır. Buna tabi olursunuz. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><strong><span style="font-family:Verdana;">İkincisi;</span></strong><span style="font-family:Verdana;"> Peygamber&#8217;e atfedilen sözleri dinlersiniz, bunu Kuran ölçeğine vurursunuz. Sonuç olarak Kuran&#8217;a uyan, din adına onda bir fazlalık yahut eksiltme oluşturmayan şeyleri benimsersiniz. Böylelikle, yine Kuran&#8217;a, en güzel söze uymuş olursunuz. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bu iki yolun haricindeki tutumlar, dini yalnız Allah&#8217;a has kılma olarak adlandırılamaz. Ve artık bu inanış Kuran&#8217;ın dışında bir inanış haline gelir.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Ali Aksoy, 26.01.2008 </span><span>      </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span>    </span><span> </span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kuran'da "Hadis" kelimesi - Ahmet Mert Erdem]]></title>
<link>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/kuranda-hadis-kelimesi-ahmet-mert-erdem/</link>
<pubDate>Mon, 28 Apr 2008 16:03:10 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/kuranda-hadis-kelimesi-ahmet-mert-erdem/</guid>
<description><![CDATA[1) Yuce Allah hz. Muhammedin (a.s.) uzerine en guzel bir “hadis” (= dini soz) olarak sadece Kurani i]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><img src="http://www.aliaksoy.net/wp-content/kuran1.jpg" align="top" height="267" width="293" /></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">1) Yuce Allah hz. Muhammedin (a.s.) uzerine en guzel bir “hadis” (= dini soz) olarak sadece Kurani indirdigini ve bunun disinda Resulune (a.s.) hicbir “hadis” (= dini soz) indirmedigini su ayetlerde bizlere acikca isaret etmis olmalidir:</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">********************</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">(ey Muhammed), Allah (sana) en guzel “hadisi” (= dini soz) iki yolu gosteren bir Kitap olarak indirdi.. (Zumer 23)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">(ey Muhammed), iste bunlar Allahin ayetleridir, bunlari sana hak olarak okuyoruz.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">o halde, onlar Allah’tan ve Onun (bu) ayetlerinden sonra hangi “hadise” (= dini soz) iman ediyorlar?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">yaziklar olsun butun bu iftiraci gunahkarlara. (Casiye 6-7)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">********************</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">bu ayetlerden acikca anliyor olmaliyiz ki, hz. Muhammedin (a.s.) vefatindan cok sonra tureyen ve Allah Resulune (a.s.) Kuranin yaninda –hasa– bunun bir misli kadar daha “hadis” verildigini beyan eden bazi kimseler yuce Allahin gozunde</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">gercekte adi “iftiraci gunahkarlar” olmalidirlar. (39/23 &#38; 45/6-7) ve Allah Resulune (a.s.) bu Kuranin disinda bunun bir misli kadar daha “hadis” (= dini soz) verildigi sefil yalanini asla kabul etmeyen tum salih muminleri “dinden cikmis olmakla” ve “peygambere ihanet etmis olmakla” itham eden bu tip bazi sarlatanlarin ve suursuzca bunlara uyanlarin dunya ve ahirette karsilasacaklari korkunc akibetlerini yuce Allah daha sonraki ayetlerinde bizlere soylece isaret edip bildirmis olmalidir:</span><!--more--></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">********************</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">(ey Muhammed) iste bunlar Allahin ayetleridir, bunlari sana hak olarak okuyoruz.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">o halde, onlar Allah’tan ve Onun (bu) ayetlerinden sonra hangi “hadise” (= dini soz) iman ediyorlar?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">yaziklar olsun butun (bu) iftiraci gunahkarlara.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Allahin ayetleri (= yuce Allahin mubarek Resulu uzerine sadece Kurani en guzel bir “hadis” olarak indirdigine ve bunun disinda kesinlikle hicbir “hadis” indirmedigine acikca sehadet eden ayetler, 39/23 &#38; 45/6-7) kendisine okundugunda</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">mustekbirce inat eder, sanki o (ayetleri) isitmemis gibi. o halde, (ey Peygamberin gercek eserine uyan salih mumin) sen onu elemli bir azabla mujdele.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">ve o bizim ayetlerimizden (= yuce Allahin mubarek Resulu uzerine sadece Kurani en guzel bir “hadis” olarak indirdigine ve bunun disinda kesinlikle hicbir “hadis” indirmedigine acikca sehadet eden ayetler, 39/23 &#38; 45/6-7) bir sey ogrendigi zaman, onu hafife alma konusu yapmak ister. iste bunlara rezil edici bir azab var olacaktir.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">ve arkalarindan cehennem (gelecektir). ve su an kazandiklari seyler (= mallar ve adamlar vs. 23/55-56) onlara hicbir fayda saglamayacaktir, ve Allahin disinda edindikleri bu rehberler de (= bu adi yalanlari ve duzmece sahte hadisleri Allaha ve Resulune isnad eden sefil sarlatanlar) ve onlar icin buyuk bir azab var olacaktir. (Casiye 6-10)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">********************</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">——————————————————————————</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">onemli not: elbette tum bu gibi “ayetleri” incelerken su kritik hususlari kesinlikle aklimizda bulundurarak degerlendirebilmeliyiz butun bu ayetleri.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">1) yuce Allah gondermis oldugu butun Resullerinin ve elbette hz. Muhammedin (a.s.) oncesinde ve sonrasinda olacak butun hadiseleri ezeli ilmiyle onceden bilen yuce ve alim bir Allah olmalidir. (Hac 75-76)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">2) hz. Muhammed (a.s.) buna binaen kendisinden sonra ummetinin veya diger ummetlerin ortaya koyabilecekleri bazi cok yanlis soz ve davranislari insanlara Kuran “ayetleri” vasitasi ile onceden haber verebilecegine,</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">ve bunlarin vakti geldiginde kendi yolunu (= Kuran Yolu, 7/196) hakkiyla izleyen salih muminler tarafindan acikca taninip-idrak edilebilecegine su ayette</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">soylece isaret etmis olmalidir:</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">ey Muhammed de ki: Ovgu Allah icindir; O size ileride “ayetlerini” (= Kuranin hem gecmisi hem gaybi bildiren bu gibi ayetleri) gosterecek ve siz de onlari taniyip-idrak edeceksiniz; cunki Rabbin sizin “yaptiklarinizdan &#38; yapacaklarinizdan” habersiz degildir. (Neml 93)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">——————————————————————————</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">ve dolayisiyla, yine hz. Muhammed (a.s.) bizlere yukaridaki ayetlerde bir miktar desifre edebildigimiz bu gibi bazi sahte hadis ureticisi munafiklarin gercekte seytan tarafindan yonlendirilmis olacaklarini su ayetlerde isaret edip haber vermis olmalidir:</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">********************</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">(ey Muhammed), iste bunlar Allahin ayetleridir, bunlari sana hak olarak okuyoruz.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">o halde, onlar Allah’tan ve Onun (bu) ayetlerinden sonra hangi “hadise” (= dini soz) iman ediyorlar?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">yaziklar olsun butun (bu) IFTIRACI GUNAHKARLARA. (Casiye 6-7)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">(ey Muhammed de ki) ben size SEYTANLARIN kimlerin uzerine ineceklerini haber vereyim mi?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">onlar butun IFTIRACI GUNAHKARLARIN uzerine ineceklerdir. (Suara 221-222)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">********************</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">ve yine hz. Muhammed (a.s.) kendi sunnetine (= davranis &#38; metod) tam olarak ve hakkiyla uyacak olan salih muminleri –yine Kuran tarafindan rivayet edilen– su saglam hadislerinde bizlere soylece haber vermis olmalidir:</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">********************</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">ey Muhammed de ki: suphesiz ki, benim rehberim Kitabi indiren Allah’tir, ve O (bu Kitabiyla) –bana uyan tum– salih (muminlerin) de rehberligini yapacaktir. (Araf 196) (ayrica bkz. Ali Imran 31 &#38; Enfal 64)–(Enam 50 &#38; Enam 19)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">********************</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">—(az yukaridaki ayetlerde ise Allahin bu essiz Kitabini yetersiz bulup bunun disinda Allah ve Resul adina bos “hadis” (= dini soz) ureten &#38; arayan iftiraci gunahkar kimselerin pesine takilan ve bunlari kendilerine rehber edinenlerin dustukleri &#38; dusecekleri sefil ve asagilik durumu haber veren ayetleri incelemistik beraberce. 39/23 &#38; 45/6-10)—</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">********************</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">(ey Muhammed bil ki) ve O (Allah) “hukmune” hickimseyi ortak etmez. (Kehf 26)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">ey Muhammed de ki: o halde, simdi ben kendime Allahin disinda bir “Hakem” (= hukum ureten otorite) mi arayacak misim, ve O size bu Kitabi detaylica-aciklanmis olarak indirmisken? (Enam 114)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">(ey Muhammed) iste biz sana bu Kitabi bir Hak olarak indirdik,</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">ta ki sen (ve sana hakkiyla uyanlar 7/196) insanlar arasinda Allahin sana (burada) gosterdigi gibi “hukum” veresin. o halde, sakin (Allahin Kitabi disinda senden hukum arayan, 4/60) hainlere arka cikma. (Nisa 105)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">********************</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">—o halde, ne mutlu Allah Resulunun (a.s.) tam izinden gidip sadece Onun Kitabiyla “hukmeden” salih muminlere; fakat yaziklar olsun bunun disinda Ona ve Resulune Kuran disi uydurma “hukumler” isnad etmek ve bunlari Allaha ortak kosmak arzusunda olan hainlere. 6/114 &#38; 4/105 X 18/26 &#38; 4/60)—</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">********************</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">ve sonra biz sana (ey Muhammed) soyle vahyettik: oyleyse sen simdi bir “hanif”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">(= Allahi birleyen) olarak Ibrahimin milletine tabi ol; cunki o (Ibrahim kendisi de bir “hanif” oldugu icin, 6/161) asla ortakcilardan (= Allahin hukmune bunun disindaki uydurma hukumleri –Ona isnad ederek– ortak eden hainler 18/26 &#38; 4/60 &#38; 7/28) olmamisti. (Nahl 123)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">********************</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">—(o halde, ne mutlu atasi hz. Ibrahimin (a.s.) milletine bir “hanif” (= Allahi birleyen) olarak tabi olan ve boylelikle Allaha hukmunde hicbir ortak kilmayan hz. Muhammede (a.s.), ve daha sonra ne mutlu ona ayni bu sekilde hakkiyla tabi olan butun salih ummeti Muhammede; (16/123 &#38; 18/26 &#38; 6/114 &#38; 7/196…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">fakat yine yaziklar olsun Allah ve Resulu (a.s.) adina Kuran disinda isnad edilmis uydurma hukumleri yuce Allaha ortak eden ve boylece “haniflige” (= Allahi birleme) ve bunu en guzel sekilde uygulayan hz. Ibrahim ve hz. Muhammede (alyhm.esslm.) ihanet eden sefil ve cahil hainlere. (18/26 &#38; 16/123 &#38; 4/105 X 4/60 &#38; 6/114-116)—</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">**********</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">hz. Muhammedin (a.s.) vefatindan cok sonra tureyen ve iktidari ele gecirip Allah ve Resul adina “sahte ve duzmece hadis dini” kuran bu tip bazi arap emevi ve abbasi sarlatanlarin ve bunlarla isbirligi icinde hareket etmis olabilecekleri acikca idrak edilen bazi Isaperest sahte hristiyanlarin bu isbirligini ve karanlik icyuzunu Kuran ayetleriyle bir miktar daha aciga cikaran bazi kritik dini yazilari okumak icin ayrica su linke de girebilir dileyen arkadaslar:</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><a href="http://kurandaceliskiyoktur.com/?p=61#comments" target="_blank">http://kurandaceliskiyoktur.com/?p=61#comments</a></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">*********</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">dogrularim Allah’tan, yanlislarim nefsimdendir.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">selam ve saygilarimla.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;">Ahmet Mert Erdem</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Risale-i Nur'da tehlikeli sözler !]]></title>
<link>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/risale-i-nurda-tehlikeli-sozler/</link>
<pubDate>Mon, 28 Apr 2008 15:59:40 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/risale-i-nurda-tehlikeli-sozler/</guid>
<description><![CDATA[Said-i Nursi; 3 aylık kısa bir ilim tahsiliyle nasıl “Allame-i cihan” olup ulaşılmaz bir makama çıkm]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><img src="http://www.aliaksoy.net/wp-content/risale.gif" align="top" height="227" width="250" /></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Said-i Nursi; 3 aylık kısa bir ilim tahsiliyle nasıl “Allame-i cihan” olup ulaşılmaz bir makama çıkmıştır?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Şuâlar, 542, Onbeşinci Şua’da geçen; “Evet o zât (Said Nursî) daha hal-i sabavette iken ve hiç tahsil yapmadan zevahiri kurtarmak üzere üç aylık bir tahsil müddeti içinde ulûm-u evvelîn ve âhîrine ve ledünniyat ve hakaik-ı eşyaya ve esrar-ı kâinata ve hikmet-i İlâhiyeye vâris kılınmıştır ki, şimdiye kadar böyle mazhariyet-i ulyâya kimse nail olmamıştır. ”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kur&#8217;an-ı Kerim’e göre peygamberler bile böyle bir bilgiye ve makama ulaşmamışken, bu iddia için Allah (c.c)’tan korkmak gerekmez mi?</span><span>         </span>;<span>  </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span>     </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Said Nursi; ne olursa olsun her zaman her şeyi bilen birisi midir?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Tarihçe-i Hayat, c. II, s. 2123-2124 de geçen</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span>“.. daha çocukken asrın bilgini olarak tanınmış ve kimseye soru sormamış, ama sorulan bütün sorulara mutlaka cevap vermiştir” </p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">İctimâi Reçeteler I, 11, Tarihçe-i Hayat/Rü&#8217;ya’da geçen</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“ Herhangi ilme sorulan suale bila-tereddüd derhal cevap verirdi.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">İctimâi Reçeteler I, 14, Tarihçe-i Hayat’ta geçen</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Sorulacak suallere cevap vermeye hazır bulunduğu gibi kimseye sual sormayacağını da beyan ederek bu kararda yirmi sene sebat etti.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Her zaman her şeyi bilen sadece Allah değil midir? Böyle bir inanç şirk, küfür değil midir?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Risale-i Nur denen kitaplar kutsal mıdır, değil midir? Ya da Kur&#8217;an-ı Kerim’in taklidi midir?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Şualar, Birinci Şua, c. I, s. 833.de geçen; </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Resailin Nur dahi ne şarkın malûmatından, ulûmundan ve ne de garbın felsefe ve fünunundan gelmiş bir mal ve onlardan iktibas edilmiş bir nur değildir. Belki semavî olan Kur&#8217;an&#8217;ın, şark ve garbın fevkindeki yüksek mertebe-i arşîsinden iktibas edilmiştir.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 92,; “Risale-i Nur müminlere şifa ve rahmettir.”</span><!--more--></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Zülfikar Mecmuası, 436 da geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“EY RİSALE-İ NUR! (&#8230;) Sen, &#8220;Ben, Rabbânî ve Kur&#8217;anîyim. Öyle kuru kavak değilim. Şevkli ve şa’şaalı ve nûrâniyim. Bir Hayy-ı Lâyemût’un eserinden fışkıran, lâyemût san&#8217;atlı ve kerâmetli bir nurum. Cansızlara can ve canlılara taze can üflüyorum. Bin, dertlere derman ve âlemlere rahmet-i Rahmânım. İnat ve ısrarı bırak. Beni oku ve beni dinle. Karanlığa ve hiçe giden, hesapsız ve hedefsiz yolundan seni kurtarıp, kokocaman bir saadet ve sermediyet âlemi kazandırayım.&#8221; diye nidâ ediyorsun”.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 89-90’da geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span>“o semavî<span>  </span>bürhan-ı kudsînin yerde bir bürhanı Resâil-in-Nur’dur</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Sözler, 645-646’da geçen; “Nur Risaleleri de 23 senede tamamlandı.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 199’da geçen;</span><span>       </span>&#38;nbs p;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">&#8220;ve lâ ratbin ve lâ yâbisin illâ fî kitâbin mubînin&#8221; sırrıyla, Kur&#8217;anda elbette bu istikametli tefsirinin istikametine işaret var. Evet var. Kur&#8217;an o tefsirine hususî bakıyor.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">( Söz konusu ayet madem Nur Risaleleri’ne işaret etmektedir, başka risalelere, başka kitaplara&#8230; da işaret etmektedir.İslâm fukahası, söz gelimi beş vakit namazın kaçar rekât olduğunu bile Kur&#8217;an’da bulamamışlarken; Said Nursî kendi adını, doğum tarihini, risalelerinin isim ve yazılış tarihlerini onda bulabilmiştir!&#8230; Demek fakihler aramayı bilememişler!&#8230;)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Zülfikar Mecmuası, 433’de geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“İslâmiyet güneşinin doğuşundan tam öndört asır sonra, senin gibi ulvî ve İlâhî ve arşî bir nurun tekrar ve yeniden, bahusus bu son asırda, hem Türk elinde ve hem de Türk dilinde doğması, acaba kimin hatır ve hayalinden geçerdi? Bu ne büyük bir ni’met bizlere ve bu asır halkı için ne bahtiyarlık Yârabbi!.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Türkçemiz seninle iftihar edip dolmakta, kabarıp şişmekte ve her lisan üstüne bağdaş kurup oturmaktadır.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Şuâlar, 241’de geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“(&#8230;) Risale-i Nur’a hücum edilmez. O doğrudan doğruya Kur&#8217;an’a bağlanmış ve Kur&#8217;an dahi arş-ı a’zamla bağlıdır. Kimin haddi var, elini oraya uzatsın ve o kuvvetli ipleri çözsün.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Müdâfaalar, 104’te geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Risale-i Nur’un arkasında otuzüç âyât-ı Kur&#8217;aniye işârâtı ve Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahu Anh’in üç kerâmât-ı gaybiye ile ihbârâtı ve Gavs-ı A’zâm’ın sarahate yakın şehâdeti var. Ona hücûm, bunlara hücûmdur.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Alıntı yaptığımız bu cümlelerde anlatılmak istenenler düpedüz Kuran-ı kullanarak Risaleleri kutsallaştırmak değil midir? Bu iddia yeni bir din, yeni bir ilahi kitap ve yeni bir peygamber demek değil midir? Bu İslam’a göre küfür değil midir?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kur’an’da Hz.Muhammed’e açıklanmadığı halde Said Nursi’ye açıklanmış gizli gerçekler var mıdır? Risalei Nur; Kur’an’nın gizli gerçeklerinin arştan inen kesin delili midir?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Şualar, Birinci Şua, Yirmi dördüncü Ayette geçen;</span><span>  </span>“Kur’an’ın gizli hakikatleri Risale-i Nur ile birlikte bize iniyor!!&#8230;”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kastamonu Lâhikası, 231, Yirmiyedinci Mektubda geçen; “Risale-i Nur, yüze yakın din tılsımlarını ve hakâik-ı Kur&#8217;aniyenin muammalarını keşfetmiştir ki; her bir tılsımın bilinmemesinden çok insanlar şübehata ve şükûke düşüp, tereddüdlerden kurtulmayıp, bazan îmanını kaybederdi. Şimdi, bütün denizler toplansalar, o tılsımların keşfinden sonra galebe edemezler.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Şualar, Birinci Şua, Yirmi ikinci Ayet ve Ayetler, c. I, s. 841’de geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Resailin Nur denilen otuz üç aded Söz ve otuz üç aded Mektub ve otuz bir aded Lem&#8217;alar, bu zamanda, Kitabı Mübin&#8217;deki âyetlerin âyetleridir”.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bu iddiaları ileri sürenlere göre; Said Nursi yeni bir peygamber, Risaleler ise yeni bir ilahi kitap, Kur’an sırlarla dolu açıklanmamış gizli bir kitap, Risale-i Nur’lar imanı kurtaran kitap, Hz.Muhammed ise Kur’an’ın sırlarından habersiz veya haberi varsa bunları ümmetten saklamış bir peygamber olur ki böyle bir iddia küfürdür.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Risalei Nur denen kitaplar kusursuz, eksiksiz, izaha ihtiyacı olmayan ve mükemmel bir kitap mıdır?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Barla Lahikası, Yirmi Yedinci Mektub ve Zeyilleri, c. II, 1415. de geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Mübarek Sözler şübhesiz Kitabı Mübin&#8217;in nurlu lemeatıdır. İçinde izaha muhtaç yerler eksik olmamakla beraber küll halinde kusursuz ve noksansızdır”. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Barla Lâhikası, 56’da geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Kimin haddidir ki, bu Nurlarda yanlışlık bulsun. (&#8230;) Onun için bir harfe dokunmayı azîm bir günah işliyorum telâkki ediyorum.” </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Barla Lâhikası, 194’de geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Kimin haddi var ki, risâlelerin birisine el uzatsın veyahut bir sahifesine dil uzatsın, veyahut bir cümlesini tenkid etsin, veyahut bir kelimesine, hatta bir harfine ve belki bir noktasına itirazda bulunsun.” (Malumdur ki, Kur&#8217;an’ın bazı harflerinde, hatta kelimelerinde ve vakıf (duraklama) yerlerinde, dolayısıyla noktalamasında çeşitli ihtilâflar vardır. Buna karşın Nur Risaleleri’nin noktasına bile itiraz edilemez, bir harfine bile dokunmak büyük bir günahtır)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Rehberler, 194, Hanımlar Rehberi’inde geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“ Risale-i Nur, yer yüzünde emsaline rastlanmıyan ve bundan sonra dahi rastlanmasına imkân olmıyan bir derya-yı îmân ve bir tevhid hazinesidir.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 199’da geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Ey Risale-i Nur! (&#8230;) Bütün eller ve dillerde kemâl-i iştiha ve iştiyakla dinlenip okunacak ve yazılıp yayılacak en tatlı ve en halâvetli, en câzibedar ve en revnekdar yegâne eser-i metin ve nûr-u mübîn ancak sensin!</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bu iddialar hangi cesaretle söylenmektedir. Kur&#8217;an-ı Kerim’e iman etmiş bir Müslüman için; Kur’an dışında kusursuz, tam ve mükemmel bir kitap olabilir mi? Bu iddia insan eliyle yazılmış bir kitap için fuhşiyat/ aşırı gitmek değil midir? Bu görüşler kişiyi şirke, küfre götürmez mi?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bu devirde; “Urvet-ül vüska”, yani çok sağlam, kopmaz bir zincir ve bir “hablullah” (Allah’ın ipi) olan kitap Kuran mıdır yoksa Risalei Nur mudur?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Şualar, On Birinci Şua, c. I, s. 985.de geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Risale-i Nur bu asırda, bu tarihte bir “urvet-ül vüska”dır. Yani çok sağlam, kopmaz bir zincir ve bir “hablullah” yani Allah’ın ipidir.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Âsâ-yı Mûsa, 82’de geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Buna rağmen bizzat Kur&#8217;an-ı Kerim, Risaletu’n-Nur’un çok muhkem, kopmaz bir zincir ve bir &#8220;Hablullah&#8221; olduğunu &#8220;Ona (Nur Risaleleri’ne) elini atıp yapışanın necat bulacağını&#8221; mana-yı ********yle haber verir.” cümlelerine ne demeli? Yorumu siz yapın!!</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Müslümanların şeriat, dua, ve ibadet kitabı Kuran mıdır, yoksa Risaleler midir?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Emirdağ Lahikası I, c. II, s. 1719. de geçen</span><span>  </span>“Risale-i Nur&#8217;un menşur-u hakikatında tam tecelli ettiğinden, hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı ubudiyet, hem bir kitab-ı emr-ü davet, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem bir kitab-ı hakikat, hem bir kitab-ı tasavvuf, hem bir kitab-ı mantık, hem bir kitab-ı İlmi Kelâm, hem bir kitab-ı İlmi İlahiyat, hem bir kitabı teşviki san&#8217;at, hem bir kitabı belâgat, hem bir kitabı isbat-ı vahdaniyet; muarızlarına bir kitab-ı ilzam ve iskâttır”.<span>  </span>Cümlesi Said Nursi’nin Risalelerini Kur’anlaştırma çabaları değil midir?</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bu devirde Müslümanlar Kurana mı yoksa Risalelere mi muhtaçtır? Müslümanların tekrar tekrar okuması gereken kitap Kuran mı yoksa Risaleler mi?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kastamonu Lâhikası, 73’te geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Risale-i Nur, hakaik-ı İslâmiyeye dair ihtiyaçlara kâfi geliyor, başka eserlere ihtiyaç bırakmıyor. Kat&#8217;î ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, îmanı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkikî yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risale-i Nur’dadır. Evet onbeş sene yerine, onbeş haftada Risale-i Nur o yolu kestirir, îman-ı hakikîye îsal eder. Hem madem ben sizlere kanaat ettim ve ediyorum, başkalara bakmıyorum, meşgul olmuyorum. Siz dahi Risale-i Nur’a kanaat etmeniz lâzımdır, belki bu zamanda elzemdir.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">İctimâi Reçeteler II, 193’te geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Hem şu hakikat zahir ve bahirdir ki: Bir kimse allâme dahi olsa, Risale-i Nur’un ve Müellifinin talebesidir; Risale-i Nur’u okumak zaruret ve ihtiyacındadır. Eğer gaflet ederse kendini aldatan enaniyetine boyun eğip, Risale-i Nur Külliyatını okumazsa büyük bir mahrumiyete düçar olur.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bediüzzaman Said Nursî, 666’da geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Bütün bunlar, Risale-i Nur’un dünya çapında muazzam bir boşluğu doldurmakta olduğunun delil ve emareleri değil midir? Bütün beşeriyet, Kur&#8217;âna ve dolayısiyle asrımızda onun mânevî i’cazını ispat ve beyan eden Risale-i Nur’a muhtaçtır.” Cümlelerinde geçen telkinler Müslümanların, Kur’an’ı suiistimal eden Risalelere muhtaç olduğunu ortaya koymaktadır.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Zamanımızda İmanı kurtarmanın veya kurtuluşun tek yolu</span><span>  </span>Nur cemaatına girip Risaleye mi tabii olmaktır?</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Emirdağ Lâhikası (1),</span><span>  </span>Mektup No: 81, c. II, s.1733. de geçen;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Bu acip ve dehşetli ve hiç misli görülmemiş devirde, hususan ehl-i imanın çok sarsıntılar geçirdiği ve çok dehşetli düşmanlar karşısında bulunduğu ve küfr-ü mutlak ateşinin mahallemizi sardığı bir zamanda, ancak ve ancak, güvenimizin en müstahkem, kavî, yıkılmaz, sarsılmaz tahkimatı olan Risale-i Nur&#8217;un nurânî siperlerine iltica etmekle ve onun daire-i kudsiyesine dehalet etmekle kurtulacak ve imanınızı kurtararak, idam-ı ebedî zannettiğiniz ölümü bir hayat-ı bâkiyeye tebdil edeceksiniz”.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Rehberler, 134, Gençlik Rehberi’nde geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Evet bu asırdaki insanları saadete kavuşturacak eser ancak Risale-i Nur’dur. Bu hüküm Nur Risalelerini okuyanların kat&#8217;i bir hükmüdür. (&#8230;) Nasıl Kur&#8217;an-ı Kerim’e sarılanların dünya ve âhiretleri mamur olursa; O’nun parlak ve yüksek bir tefsiri olan Risale-i Nur’u okuyup amel edenler de hakiki saadete erişeceklerdir.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bediüzzaman Said Nursî, 277, Kastamonu Hayatı’nda geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span>“(&#8230;) işaret ve beşaret-i Kur&#8217;aniyede ifade eder ki: &#8220;Risale-i Nur dâiresi içine girenler, tehlikede olan îmanlarını kurtarıyorlar ve îmanla kabre giriyorlar ve Cennete gidecekler.&#8221; diye müjde verirler.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">s. 312’de geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Evet, Risale-i Nur’un bu dehşetli zamanda kazandırdığı iki netice-i muhakkakası, her şeyin fevkindedir; Başka şeylere ve makamlara ihtiyaç bırakmıyor.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Birinci Neticesi: Sadakat ve kanaatla Risale-i Nur dairesine giren, îmanla kabre gireceğine gayet kuvvetli senetler var.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kastamonu Lâhikası, 47’de geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“fefi’l-cenneti hâlidîne” âyetinin sırrıyle,</span><span>  </span>&#8220;Risale-i Nur talebeleri, îman ile kabre gireceklerdir&#8221; tebşîratının (&#8230;)” Cümlelerde Said Nursi; kurtuluşun, cennetin, gerçek saadetin yolu olarak Risalelere sığınmayı, kutsal cemaatine girmeyi, Kur’an’la yetinilmeyip Risalelere tabi olunması gerektiğini söylemektedir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Risalelerin yolunda çalışmak, hizmet etmek günahlara kefaret midir?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Sikke-i Tasdik-i Gaybî, c. II, s. 2061. de geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Kur&#8217;an lemeatlarına ve dellâlı bulunan Risale-i Nura değil ilişmek, tamamiyle terviç ve neşrine çalışmaları elzemdir ki, geçen dehşetli günahlara keffaret ve gelecek müdhiş belâlara ve anarşistliğe bir sed olabilsin.” Cümlesiyle Said Nursi af olmanın yolu olarak Risale propagandasını ve yazımını göstermektedir.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Risale-i Nur; bela ve musibetleri def edip kendisine itiraz edenlerin başlarına bela veya musibetler getirir mi?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Şuâlar, 308-311, Onüçüncü Şua’da geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“İşte Üstadımız Bediüzzaman Hazretleri uzun senelerdenberi &#8220;zındıklar Risale-i Nura dokunmasınlar ve şakirdlerine ilişmesinler. Eğer dokunurlar ve ilişirlerse, yakından bekliyen felâketler, onları yüz defa pişman edecek,&#8221; diye Risale-i Nur ile haber verdiği yüzler hadisat içinde işte zelzele eliyle doğruluğunu imza ederek gelen dört hakikatlı felâket daha…Bütün arkadaşlar lâ ilâhe illallah zikrine devam ediyorduk. Zelzele bütün şiddetiyle devam etmekteydi. O sırada hatırımıza geldi, Risale-i Nur’u aşkla ve bir saikle üç-beş defa şefaatçi ederek</span><span>  </span>Cenab-ı Hak’tan halâs ettik.(Bu apaçık şirk değil midir?) Elhamdulillah derhal sakin oldu…Zındıka tarafdarları mübarek Üstadımızın ihbarları olan ve Risale-i Nur’un büyük kerametlerinden olup&#8230; zelzele eliyle gelen beliyyelere ehemmiyet vermek istemiyorlardı.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 270’de geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Şimdi tam tahakkuk etti ki; zelzele, Risale-in-Nur ile alâkadardır. …bu şiddetli zelzelenin gelmesi gösteriyor ki; Risale-i Nur, bir vesile-i def&#8217;-i belâdır&#8230; tatile uğradıkça belâ fırsat bulup gelir.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kastamonu Lâhikası, 14’de geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Kardeşlerim, bu zelzele benim itikadımca Şakk-ı Kamer gibi bir mu’cize-i Kur&#8217;an’dır. En mütemerridi dahi tasdike mecbur eden bir vaziyete girdi.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bediüzzaman Said Nursî, 557, Afyon Hayatı’nda geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“ Pek çok tecrübelerle ve hâdiselerle kat&#8217;î kanaat verecek bir tarzda Risale-i Nur’un ağlamasiyle, ya zemin titrer veyahut ağlar. Gözümüzle çok gördüğümüz ve kısmen mahkemelerde dahi isbat ettiğimiz gibi, tahminimce, bu kış, emsalsiz bir tarzda bidayette yaz gibi gülmesi, Risale-i Nur’un perde altında teksir makinesiyle gülmesine ve intişarına tevafuku ve her tarafta taharri ve müsadere endişesiyle tevakkufla ağlamasına, birdenbire kış, dehşetli hiddeti ve ağlamasiyle tetabuku, kuvvetli bir emaredir ki, hakikat-ı Kur&#8217;aniyenin bu asırda parlak bir mu’cize-i kübrasıdır. Zemin ve kâinat onun ile alâkadar.” (Risale için asfalt-yer ağlamış bee!)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 35’te geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Risalet-ün-Nur’un intişarına karşı gelen düşman ve casuslara mukabil bir tek fare çıktı, planlarını zîr ü zeber etti.”(Hayret abartının bu kadarına..Risale farelerin eline kalmış!)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Şuâlar, 361-362, Ondördüncü Şua’da geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Her ihtimal var ki; mübarek soba, benim teessüratımı ve tazarruatımı dinliyen tek ve menfaatli arkadaşım bana haber veriyor ki: &#8220;Bu zindan ve hapishaneden gideceksin, bana ihtiyaç kalmadı&#8230;&#8221; (Said; sobayla konuşup sobadan alıyor haberi!!)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Şuâlar, 413, Ondördüncü Şua’da geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“ Aynı saatte, ağır penceremiz adeta sebepsiz kablarım ve şişelerim ve yemeklerim üzerine düştü. Biz tahmin ettik ki, hem camlar, hem bütün şişe ve bardaklarım kırıldılar ve içlerindeki taamlar zâyi’ oldular. Halbuki, hârika olarak hiçbir kırık ve zâyiat olmadı. Yalnız bana hediye gelen pişirdiğim et döküldü. Fakat Nur’un namzed yeni talebelerine kısmet oldu, benim de hediye kabul etmemek olan kaidemi muhafaza etti ve birinci hâdiseye hârikalığıyle tasdik edip imza bastı.” (Kapların, şişelerin ve yemeklerin dökülmesi Saidin doğruluğuna delil!!)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Lem&#8217;alar, 246, Yirmialtıncı Lem&#8217;a’da geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Risalet-ün-Nur şâkirdlerinin, hüsn-ü hizmetine acele bir mükâfat gördükleri gibi, hizmette kusur edenler dahi tokat yediklerini, Isparta’da olduğu gibi burada dahi gözümüzle gördük. Hacı Osmanla gelince, kapı güya lisan-ı hâl ile ona demiş ki: &#8220;üstadım seni kabul etmeyecek fakat ben sana açılacağım&#8221; diyerek arkasından sürgülenmiş kapı kendi kendine Mustafaya açılmış. Demek üstadımın onun hakkında, &#8220;Mustafa istikbale lâyıktır&#8221; diye söylediği sözü istikbal gösterdiği gibi, kapı da buna şahid olmuştur. Evet Husrevin yazdığı doğrudur, tasdik ediyorum. Kapı bu mübarek Mustafayı benim bedelime hem istikbal etti, hem de kabul etti. Said Nursî” (Kapıları konuşturan bir mucize!! Ve Said bunu tasdik ediyor??)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 39-40’da geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Üstadımız diyor ki: &#8220;Benim de kanaat-ı kat&#8217;iyyem çok tecrübelerle gelmiş ki, ben Risalet-ün-Nur’un tashihatiyle meşgul olduğum zaman, pek zâhir bir tarzda hem rızkımda bereket, hem suhulet görüyordum. Ne vakit çalışmazsam, o hali göremiyordum.&#8221; (Haşa Rezzak Risale olmuş!!)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Şuâlar, 322-323, Onüçüncü Şua’da geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“ Ona &#8220;Meyve&#8221;deki gençlik ve namaz mes&#8217;elelerini okudum ve dedim: Kumar oynama, namaz kıl. Kabûl etti. Fakat haylazlık galebe etti, namaz kılmadı, kumar oynadı. Birden, hiddet tokadını yedi. Üç-dört def&#8217;ada daima mağlûb oldu, fakir hâliyle beraber kırk lira ve sako ve pantolonu kumara verdi, daha aklı başına gelmedi. Bu gibi tokatlar daha var; fakat kâğıt bitti, mâna da bitti. Said Nursî”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Cümlelerde değindiğimiz ve değinemediğimiz onlarca saçma sapan iddialara dinî bir cevap veremiyoruz, söyleyecek söz bulamıyoruz.</span><span>     </span>Sadece şunu soralım Nurculara; Üstadınızın tutuklandığı veya Nurculuğunuz yüzünden size menfi bir şey yapıldığı veyahut üstadınız öldüğü gün güneş veya ay tutulsaydı; siz de üsve-i hasene şanlı Resul (s.a.v.) gibi mertçe &#8220;güneşin veya ayın tutulmasının bu olaylarla bir alâkası yoktur&#8221; diyebilir miydiniz?</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Risalei Nur” darda kalanlara ve günahkârlara yardım eder mi?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Sikke-i Tasdik-i Gaybî</span><span>  </span>s.2102 de geçen bir şiirde: </p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Cürmümüzle külhan gibi pürnârız, Dert elinden hem her gün zâr u zârız. Affet bizi madem sana hep yârız, Ey nur-u rahmet-i âlem Risaletü&#8217;n-Nur! Çevrildi ateşle bu koca dünya, Bir cehennem gibi kaynadı derya. Yetiş imdada ey şâh-ı evliya! Ey bu zamanda rahmet-i âlem Risaletü&#8217;n-Nur!”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bu şiir Kuran’a göre şirktir. Çünkü af istenecek, sığınılacak, yardım istenecek Risale değil Allah’tır; alemlerin rahmet nuru Risaleler değil Kur&#8217;an-ı Kerim’dir.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Risale-i Nur&#8217;un manevî kişiliği (her kimse artık!!), ve talebelerinin manevi kişiliği Gavs-ı Âzam mıdır?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">İslama göre</span><span>  </span>“Gavs” (kendisine sığınanlara yardım eden) sadece Allah ‘tır. Aksi inanç ise şirktir. Fakat Kastamonu Lâhikası<span>  </span>121.Mektup ta geçen cümlede Said-i Nursi<span>  </span>yardım için şöyle diyor:<span>     </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Ben, eskide, Risale-i Nur&#8217;un şahs-ı mânevîsini, o imamlardan birisini zannediyordum. Şimdi anlıyorum ki, Gavs-ı Âzam&#8217;da, kutbiyet ve gavsiyetle beraber, &#8220;Ferdiyet&#8221; dahi bulunduğundan, âhirzamanda, şakirtlerinin bağlandığı Risale-i Nur, o Ferdiyet makamının mazharıdır” (Bu inanç düpedüz şirktir.)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Risaleler itfayeciler gibi yangına engel olabilirler mi?</span><span>   </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Emirdağ Lahikası, Yirmi Yedinci Mektup, c. II, s. 1723. de geçen:</span><span>       </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“ bîçare Ceylan yanıma geldi, dedi: &#8220;Biz yanıyoruz, mahvolduk.&#8221; Ben de iki gün evvel mağazalarında bulunan Âyet-ül Kübra&#8217;nın bir kısım matbu&#8217; nüshalarını yanıma getirmek için söyledim, fakat getirmedi. Demek o ateşi söndürmek için orada kalmıştı. Ben de Risale-i Nur&#8217;u ve Âyet-ül Kübra&#8217;yı şefaatçı yapıp: &#8220;Ya Rabbi kurtar&#8221; dedim. Üç saat o dehşetli yangın hücumunda bütün o büyük daireyi mahvetti. Altında ve bitişiğindeki dükkânları bütün yaktı, yıktırdı. Risale-i Nur&#8217;un ve Âyet-ül Kübra&#8217;nın hıfzında (korumasında) olan mağazaya kat&#8217;iyyen ilişmedi ve altındaki şakirdin dükkânı da müstesna olarak sağlam kaldı.” Sözleriyle Said Nursi Risalelerin yangına engel olduğunu, mağazayı koruduğunu iddia ederek şirk işlemiyor mu?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Risale-i Nur’daki uydurma Hadisler ve Said-i Nursi’nin Hadis Uydurmacılığı</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Yirmisekizinci Lem&#8217;a’da geçen; &#8220;Ben ilmin şehriyim Ali’de onun kapısıdır.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Nur Risaleleri’nde &#8220;Keramet-i Aleviye&#8221; diye sunulan zırvaların temel dayanağı, işte bu hadistir.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Sözler, 269, Yirmiikinci Söz’de geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Büyük bir nur lâmbası, Güneştir ki; arzın şarktan geri dönmesiyle yeniden güneşin görünmesi, kucağında Peygamberin (A.S.M.) yatmasiyle ikindi namazını kılmayan İmam-ı Ali (R.A.) o mu’cizeye binaen ikindi namazını edâen kılmış.” (Dünya tersine dönmüşşşşşşş!)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Mu’cizat-ı Ahmediyye/Onüçüncü İşaret’te geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm namaz kılarken, hırçın bir çocuk, namazını kat&#8217;edip geçtiğinden, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm </span>ﻩﺮﺜﺍ<span style="font-family:Verdana;"> </span>ﻊﻁﻗﺍ<span style="font-family:Verdana;"> </span>ﻢﻬﻟﻟﺍ<span style="font-family:Verdana;"> demiş. Ondan sonra çocuk daha yürümemiş öyle kalmış, hırçınlığının cezasını bulmuş.” (Peygamberimize atılan iftira)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kastamonu Lâhikası, 35, Yirmiyedinci Mektubda geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Ben namaz tesbîhatının âhirinde otuzüç def&#8217;a kelime-i tevhîd zikrederken birden kalbime geldi ki: Hadîs-i Şerîf’te &#8220;Bâzen bir saat tefekkür, bir sene ibadet hükmüne geçer.&#8221; Risalet-ün-Nur’da o saat var, çalış o saati bul, ihtar edildi.” (işi gücü bırak Risale-i Nur’la uğraşşşşş!)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Mektubat, 410, Yirmidokuzuncu Mektup’ta geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">&#8220;Bir rivayette, lisanı ehli cennetten sayılan Farisi lisanı….” (Eyvah Farsça bilmeyenler yandı!)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Mektubat, 381-382, Yirmidokuzuncu Mektub’ta geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“ Hadîsin rivayetlerinde var ki: Cenâb-ı Hak nefse demiş ki: &#8220;Ben neyim, sen nesin?&#8221; Nefis demiş: &#8220;Ben benim, sen sensin&#8221; Azab vermiş, cehenneme atmış, yine sormuş. Yine demiş: &#8220;ENE ENE; ENTE ENTE&#8221;. Hangi nevi azabı vermiş, enâniyetten vazgeçmemiş. Sonra açlık ile azab vermiş. Yâni aç bırakmış. Yine sormuş: &#8220;MEN ENE VEMA ENTE&#8221; Nefis demiş: &#8220;Sen benim Rabb-ı Rahîmimsin, ben senin âciz bir abdinim&#8230;&#8221;( Said-in Allah’a ve peygambere</span><span>  </span>attığı iftira!!)</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Şuâlar, 48, Üçüncü Şua’da geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Kur&#8217;an’dan ve münâcât-ı nebeviye olan Cevşen-ül-Kebîr’den aldığım bu dersimi,..</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">( Said; peygambere ait dediği bu cevşen hakkında maalesef hiçbir kaynak gösterememiştir.)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Şuâlar, 484, Onbeşinci Şua’da geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Binbir Esma-i İlâhiyyeye sarîhan ve işareten bakan ve bir cihetle Kur&#8217;an’dan çıkan bir hârika münâcât olan ve mârifetullahda terakki eden bütün âriflerin münâcâtlarının fevkınde bulunan ve bir gazvede &#8220;Zırhını çıkar onun yerine bu Cevşeni oku&#8221; diye Cebrail vahy getiren &#8220;Cevşen-ül-Kebîr&#8221; münâcâtı içindeki hakikatlar ve tam tamına Rabbine karşı tavsifler,”(Ey Said! nerde bu vahiy dediğin iftiranın kaynağı)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kastamonu Lâhikası, 130, Yirmiyedinci Mektubda’da geçen şu sözdür:</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Birden bu gelen Hadîs-i Şerif ihtar edildi: &#8220;Ahir zamanda, ihtiyâre kadınların samimî dinlerine ve kuvvetli itikadlarına tâbi olunuz.” (Kur’ana değilde ihtiyar kadınların dinlerine!!!)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Mektubat, 165, Ondokuzuncu Mektub’da geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span>“Mi’rac gecesinin sabahında (&#8230;) Hem Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Kureyş’e demiş ki: &#8220;Yolda giderken, sizin bir kafilenizi gördüm; kafileniz yarın filân vakite gelecek. Sonra o vakit kafileye muntazır kaldılar. Kafile bir saat teehhür etmiş. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ihbarı doğru çıkmak için, ehl-i tahkikın tasdikıyla, Güneş bir saat tevakkuf etmiş. Yâni Arz, O’nun sözünü doğru çıkarmak için; vazifesini, seyahatını bir saat tâtil etmiştir ve o tâtili, Güneş’in sükûnetiyle göstermiştir.” (Said attığı iftirayla güneşi durdurduuuu!)</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Lem&#8217;alar, 272, Yirmisekizinci Lem&#8217;a’da geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Said Nursî, Hacc suresinin 73. ayetinin tefsirinde, ayetin metninden sonra şöyle diyor:</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“….Nemrud’u mağlub eden ve Hazret-i Musâ (A.S.) onların ta’cizlerine karşı müştekiyâne: &#8220;Ya Rab, bu muacciz mahlukları ne için bu kadar çoğaltmışsın?&#8221; deyince ilhamen cevap gelmiş ki: Sen bir def&#8217;a sineklere itiraz ettin, bu sinekler çok defa sual ediyorlar ki: &#8220;Ya Rab, bu koca kafalı beşer seni yalnız bir lisan ile zikr ediyor. Bazı da gaflet ediyor. Eğer yalnız kafasından bizleri halk etse idin, binler lisan ile sana zikredecek bizim gibi mahluklar olurlardı,&#8221; diye …” (Bu da Hz. Musa’ya attığı iftira)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Şuâlar, 228, Onbirinci Şua’da geçen şu;</span><span>    </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Hem meselâ küre-i arzın nevileri adedince başlar ve o nevilerin fertleri sayısınca diller ve o ferdlerin âzâ ve yaprak ve meyveleri mikdarınca tesbihatlar yaptığı için elbette o haşmetli ve şuursuz ubûdiyet-i fıtriyeyi bilerek, şuurdarâne temsil edip dergâh-ı ilâhiyeye takdim etmek için kırkbin başlı ve her başı kırkbin dil ile herbir dil ile kırkbin tesbihat yapan bir melek-i müekkeli bulunacak ki, ayn-i hakikat olarak muhbir-i sâdık haber vermiş.” (Said’in</span><span>  </span>Melekler hakkında ki iftirası)</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Hz. Peygambere isnat edilen bütün bu rivayetlerin kaynağı nedir? Bu haberler, hangi hadis kitabında geçmektedir? İşkembeyi kübradan atmak kolay!!</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Sözler, 233, Yirminci Söz’de</span><span>  </span>geçen;<span>   </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">(&#8230;) Nil-i mübârek, Dicle ve Fırat gibi ırmaklar, (&#8230;) hadiste rivayet ediliyor ki: &#8220;O üç nehrin herbirine Cennetten birer katre her vakit damlıyor ve ondan bereketlidirler.&#8221; Hem bir rivayette denilmiş ki: &#8220;Şu üç nehrin menbaları, cennettendir.&#8221;(Sait Dicle’yi hadise eklemiş)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Mektubat, 104, Ondokuzuncu Mektub’da</span><span>  </span>geçen;<span>     </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Sonra ehl-i keşfin tasdikıyla; yetmiş def&#8217;a Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm temessül edip, yakaza hâlinde O’nun sohbetiyle müşerref olan Celâleddin-i Suyutî gibi allâmeler ve muhakkikler ehâdis-i sahîhanın elmaslarını, sair sözlerden ve mevzuattan tefrik ettiler.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">(Keşif yolunu kabul edince</span><span>  </span>, bu durumda; bazı mülhitlerin, fikirsizlerin, hıfzsızların, bilgisizlerin karıştırdıkları uydurma hadisleri o büyük muhaddislerin ayırmalarının ne kıymeti kalır?! Onlar ayırsınlar, siz Resule sorup (!) onların ayırdıklarını tekrar sokuşturun&#8230; Bundan daha kötü ne olabilir ki! )</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Şuâlar, 433; Müdâfaalar’da Peygamberimize şöyle iftira atmaktadır:</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, bazı hâdislerle Ümmet-i Muhammediyenin ömrünün binbeşyüz seneyi pek geçmiyeceğini söylüyor.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><a href="http://www.aliumuc.com/?sf=13" target="_blank">http://www.aliumuc.com/?sf=13</a></span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Neye niyet, neye kısmet ! - Oğuz BAKAR ]]></title>
<link>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/neye-niyet-neye-kismet-oguz-bakar/</link>
<pubDate>Mon, 28 Apr 2008 15:58:50 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/neye-niyet-neye-kismet-oguz-bakar/</guid>
<description><![CDATA[“Rabbim benden nasıl bir kul olmamı istiyor ?” sorusuna cevap bulmak için , Kur’an’ın anlamını okuyo]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><img src="http://www.aliaksoy.net/wp-content/hanif.jpg" align="top" height="300" width="250" /></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Rabbim benden nasıl bir kul olmamı istiyor ?” sorusuna cevap bulmak için , Kur’an’ın anlamını okuyordum ki ; “Hadisler olmadan Kur’an anlaşılmaz” dediler . Yalnızca Kur’an’a bakarak yaşamaya kalkarsam sapıtırmışım ; karanlıklardan aydınlığa çıkaran ve dosdoğru yola ileten âyetlerle hem de …</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Hadisleri okuyordum , “Hadislerin nesh edileni var , zayıfı var , uydurması var ; bunların kullanılış yerlerini öğrenmen için sen en iyisi bir mezheb imamına tâbi ol” dediler.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Her ne kadar , hadis imamı Buhari ; mezheb imamı Ebu Hanife’yi rivâyetçi olarak güvenilir kabul etmese de “İmam-ı Azam’ın 5 eseri“adlı kitabını okuyordum . Çünkü o , çağının zalim melikinin kadılık görev teklifini ,zulme bulaşma endişesinden dolayı reddetmiş ve bu yüzden zindanda şehid edilmişti . Ebu Hanife’nin talebelerinden biri ise kadılık görevini kabul ediyordu . Nasreddin Hoca fıkrası gibi , o da haklıydı.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Sen o yüce şahsın kitabını anlayamazsın , Aliyyul Kâri’nin yaptığı şerhini oku” diyerek bir başka boyuta geçmeye iknâ ediyorlardı bu defa.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Mezheb imamı Şafii , Kur’an âyetlerinin hadisle nasıl iptal edileceğini öğretirken ; diğer bir mezheb imamı Ahmed bin Hanbel de , Kur’an’ın sünnete değil , sünnetin Kur’an’a hâkim olduğundan bahsediyordu . Allah’ın sözlerini kim iptal edebilirdi ki ? “Nâsih mensuh âyetler” diyerek bu ilmî kılıflı zulmü yapanlar , Kur’an’ı terk edilmiş bırakanlardan olmuyor muydu acaba ?</span><!--more--></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Aliyyul Kâri şerhini okuyordum , “sen bir ilm-i hâl oku” , dediler . İlm-i hâl okuyordum ki , kafam iyice karıştı . Guslün farzlarında bile 4 mezheb anlaşamamıştı . ( 3 /5 /2 / 1 )</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Afalladığımı görenler bu defa , “en doğrusu bunu bir hocaefendi eşliğinde oku” dediler . Bir de baktım ki , hocaefendilere tâbi olmuşum . “Ey Rabbimiz ! Biz reislerimize ve büyüklerimize uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar , derler .” ( AHZAB 67 ) âyetini hatırladım birden.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Fırkalaşmamız yetmemiş gibi herkesin farklı bir hocaefendisi ; her hocaefendinin de bir açıklayıcı (!) kitabı vardı … Herkes , kendi yanında bulunan kitaplarla iftihar ediyor , onu öne çıkarıyordu …</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Her geçen gün , Kur’an ile arama duvarlar örüldüğünü fark ettim ki , Elçi’nin şikâyetçi olduğu “Kur’an’ı terk etme”nin bir başka yöntemiydi bu.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bizi dosdoğru yola iletecek olan , kendisinde hiç şüphe olmayan , zayıf /uydurma /çelişki barındırmayan , Rabbimiz tarafından korunmuş , delil olduğu sabit olan ve anlaşılsın diye kolaylaştırılmış , sahihliği Rabbimizden kanıtlı olan Allah’ın Kitabına sıra gelmeyecek miydi bir türlü ?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Yoksa bu Kitap , herkesi değil de , sadece dinî makamları işgal edenleri mi muhatap alıyordu ? Sâhi , bu makamları verenler yine insanlar değil miydi ? Onların dosdoğru yol üzere olduklarına Rabbimizden bir delil ve şahitlik mi vardı ?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Halbuki onların konumu ; Allah’ın dininin yardımcıları olma yolunda birbirimize destek olacağımız , yaşarken olduğu gibi , ölürken bile birlikte olmak için dua ettiğimiz mü’minlerin konumu olmalıydı.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Allah’ın bizi serbest bıraktığı konuları ; birilerinin din adına hükme bağlamasının ve haram , mekruh , helâl isimlerini vererek dini genişletmesinin adı İslâm olmuştu . Peki , İslâm (Allah’a teslim olmak) bu muydu ?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Halbuki “Bakara kıssası” bir ibretti bize : Rabbimiz , “bir sığır kesin” diyor , İsrailoğulları sığırın rengiyle , çift sürmüş olup olmayışıyla ilgili sorular sorarak meseleyi kendilerince içinden çıkılmaz bir hâle sokmaya çalışıyorlardı ya…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Allah’ın , “tek ve hâlis , katışıksız din” dediği din bu muydu ? “Din yalnız Allah’ın” mı oluyordu bu şekilde ?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Hâşâ , Rabbimiz bize anlaşılmayan bir Kitap mı göndermişti ?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Anlaşılmayan bir öğüt vermekten Rabbimizi tenzih etmeli değil miydik ?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Sanki Kur’an , sadece Elçi’yi muhatap almış ve Elçi de bizim anlayamayacağımızı düşünerek hadislere dönüştürmüş , sanki “sakın Kitab’la bağlantı kurmayın , sadece tilâvet edin , hadislerim ne güne duruyor ?” demişti.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Trafo olmazsa , yüksek gerilim adamı çarpar”mış . O zaman , “Kur’an’a ne gerek vardı ? ” diye sorulmaz mı ? Namazlarda ve mezarlıklarda okunmasından başka bir fonksiyonu mu kalıyordu sanki ? Allah’ın bize tenezzül buyurup indirdiği kelâma uymanın yolu bu kadar zor ve dolambaçlı mıydı ?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kur’an’ı hayatımızdan çıkarmak isteyenler , bir de “Kur’an anayasadır” demezler mi ? Şeytanın sağdan yanaşmasının bir misâli de bu olsa gerek .</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kur’an’ın , tafsilatlı kılınmakla zâten yasanın kendisi olduğu gerçeğini , tahtları sarsılacak olanların haykırmasını beklemek saflık olur tabii ki.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bunu öğrenmek için Kur’an’ın anlamına tekrar döndüm ve şöyle bir manzara ile karşılaştım :</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kur’an , tafsilatlı (detaylı) bir şekilde açıklanmış bir Kitaptı :</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">* Böylece suçluların yolu belli olsun diye âyetleri iyice açıklıyoruz . EN’ÂM 55</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">* Bak , anlasınlar diye âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz ! EN’ÂM 65</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">* İşte biz ayetleri çeşitli biçimlerde böyle açıklıyoruz . Öyle ki sana: “Sen ders almışsın” desinler ve biz de bilebilen bir topluluğa onu açıkça göstermiş olalım . EN’ÂM 105</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">* Şimdi de Allah , size kitabı , içinde her şey inceden inceye açıklanmış olarak göndermişken Allah’tan başkasını mı hakem isteyeceğim ? EN’ÂM 114</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">* Bu (din), Rabbinin dosdoğru yoludur . Biz , öğüt alacak bir kavim için âyetleri ayrıntılı olarak açıkladık . EN’ÂM 126</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">* Sana bu kitabı ; her şey için bir açıklama , doğru yolu gösteren bir rehber , bir rahmet ve müslümanlar için bir müjde olarak indirdik . NAHL 89</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">* Andolsun ki , onların kıssalarında akıl sahipleri için ibret vardır . Kur’an, uydurulabilecek bir söz değildir . Fakat kendinden öncekileri tasdik eden , her şeyi ayrı ayrı açıklayan ve inanan bir toplum için de bir yol gösterici ve bir rahmettir. YUSUF 111</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kur’an , apaçık bir Kitaptı :</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">* Elif . Lâm . Râ . Bunlar , apaçık Kitab’ın âyetleridir . YUSUF 1</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">* İman edip sâlih amel işleyenleri, karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size Allah’ın apaçık âyetlerini okuyan bir Elçi göndermiştir . TALÂK 11</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kur’an , kolaylaştırılmış bir Kitaptı ; “ben öğüt alamıyorum” diyenin aklından şüphe etmesi gerekirdi :</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">* Biz Kur’an’ı, sadece, onunla Allah’tan sakınanları müjdeleyesin ve şiddetle karşı çıkan bir topluluğu uyarasın diye senin dilinle (indirilip okutarak) kolaylaştırdık . MERYEM 97</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">* Andolsun biz Kur’an’ı düşünüp öğüt alınsın diye kolaylaştırdık . Öğüt alan yok mu ? KAMER 22</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">* Biz Onu senin dilinle kolaylaştırdık ki , düşünüp öğüt alsınlar . DUHAN 58</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">* Bu , sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır ki , insanlar onun âyetlerini düşünsünler ve temiz akıl sahipleri ibret alsınlar . SÂD 29</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Allah’a yaklaşmak , aracılarla değil , bizzat katışıksız olan Kitap ile olacaktır :</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">* Dikkat et , hâlis din yalnız Allah’ındır . O’nu bırakıp kendilerine bir takım dostlar edinenler : Onlara , bizi sadece Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz , derler . Doğrusu Allah , ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir . Şüphesiz Allah , yalancı ve inkârcı kimseyi doğru yola iletmez . ZÜMER 3</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Oğuz Bakar , 12 Aralık 2007</span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Eğlencenin İslâm'daki yeri]]></title>
<link>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/eglencenin-islamdaki-yeri/</link>
<pubDate>Mon, 28 Apr 2008 15:55:01 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/eglencenin-islamdaki-yeri/</guid>
<description><![CDATA[SORU: Bir TV programında sunucu, dini konuları anlatırken Hz. Muhammed&#8217;in peygamberlik sıfatı ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img src="http://www.gazetevatan.com/pics/yazarlar/31.jpg" align="right" /><font face="Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif" size="2"><strong>SORU:</strong> Bir TV programında sunucu, dini konuları anlatırken Hz. Muhammed&#8217;in peygamberlik sıfatı almadan önce iki kez düğüne gitmek istediğini fakat Allah tarafından yolda giderken uykusunun geldiğini ve düğüne gidemediğini anlattı. Bundan dolayı da düğünün haram olduğunu dile getirmeye çalıştı. Yani düğün yapmak ve eğlenmek haram mı? Bu sunucu peygamberimizin düğüne gitmediğini nereden öğrenmiş olabilir?</font></p>
<p><font face="Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif" size="2"><strong>CEVAP:</strong> Hz. Muhammed&#8217;in peygamberlikten önce yaşadığı rivayet edilen bir olay ne vahye dayanır, ne de dini bir nitelik taşır. Çünkü o zaman kendisi peygamber değildir. Yaptıklarının bağlayıcılığı yoktur. Zaten Şûrâ Suresi&#8217;nde Hz. Muhammed&#8217;in, kendisine vahiy gelmeden önce kitabı ve imanı bilmediği vurgulandığı gibi Duhâ Suresi&#8217;nin 7&#8242;nci ayetinde de Allah&#8217;ın, Hz. Muhammed&#8217;i şaşkın vaziyetteyken doğru yola ilettiği vurgulanmaktadır: &#8220;Seni şaşırmış bulup yola iletmedi mi?&#8221;</font></p>
<p><font face="Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif" size="2"><strong>Rivayetçilerin yorumu</strong></font></p>
<p><font face="Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif" size="2">Kaldı ki Hz. Peygamber&#8217;in, İslâm&#8217;dan önceki hayatı hakkındaki rivayetlerin birçoğunun kesinliği de yoktur. Anlatılanın doğru olup olmadığı belli olmadığı gibi doğru olsa bile bu olayda haram hükmü bildirecek bir kanıt da yoktur. Çünkü düğüne çağrılan Hz. Muhammed&#8217;in, o sırada uyku bastırmasıyla düğüne gidememesi, O&#8217;nun yorgunluğunu belirtir. Bu suretle Peygamber&#8217;in oyun ve eğlenceye gitmesine engel olunduğu şeklindeki yorum, Hz. Muhammed&#8217;in kendi ifadesi değil, rivayetçilerin yorumudur. Bu rivayetten düğünün haram olduğu hükmünü çıkarmak, dinin prensipleriyle bağdaşmaz. Çünkü din vahiyle saptanır. </font><!--more--><br />
<font face="Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif" size="2"><br />
Vahiy de ancak Hz. Muhammed&#8217;in 40 yaşına bastığı sıralarda başlamış. İşte o zaman Hz. Muhammed peygamber olarak görevlendirilmiştir ve dini nitelikteki emirleri de o zamandan itibaren bağlayıcılık kazanmıştır. Düğün ve eğlencenin İslâm&#8217;daki yerine gelince, sanat olarak müzik ve meşru eğlence mubahtır. Hz. Peygamber Medine&#8217;ye hicret ettikleri zaman kadınlar, evlerin bacalarında tef çalıp şarkı söyleyerek kendisini karşılamışlardı. Peygamber&#8217;in mescidinin yanında kılıç kalkan oyunu oynayan taşralı insanları, Hz. Ayşe usanıncaya dek seyretmiş, Peygamber de ona refakat buyurmuştur. </font></p>
<p><font face="Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif" size="2">Erneb el-Medeniyye isimli kadın, Peygamber döneminde şarkıcılardan biriydi. Hz. Ayşe, yakınlarından birini Kuba&#8217;ya gelin edince Peygamber Aleyhisselam ona, &#8220;Gelini gönderdin mi?&#8221; diye sormuş. Ayşe, gönderdiklerini söyleyince Peygamber, &#8220;Ensarlılar şarkıyı severler. Gelinle beraber şarkıcı bir kadın da gönderdin mi?&#8221; demiş. Ayşe, göndermediğini söyleyince Peygamber, &#8220;Hemen Erneb&#8217;i gönder&#8221; buyurmuştur (el-İsâbe: 4/226, A&#8217;lâm: 1/27).</font></p>
<p><font face="Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif" size="2">Bayram günlerinde Mina&#8217;da bulunan Peygamber&#8217;in çadırında kızlar şarkı söylemişler, bunu uygun görmeyen Ebubekir onları men etmeye kalkınca Peygamber, &#8220;Herkesin bir bayramı var. Bu da bizim bayramımızdır. Bırak eğlensinler&#8221; (Buhârî, Menâkıbu&#8217;l-En-sâr: 46; Müslim, İdeyn: 16) demiştir. Düğün, sevinilecek bir olaydır. Onu bir matem havasına büründürmek doğru değildir. Hayat hep sıkıcı, ciddi geçerse insan bunalır. Ruhun müziğe ihtiyacı vardır.</font></p>
<p><font face="Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif" size="2">Evliliği ilan, toplumda evliliğe teşvik olduğundan lüzumlu görülmüş, bu sevinç gününün küçük de olsa bir ziyafetle kutlanmasını Peygamberimiz emretmiş: &#8220;Bir koyun da kesip düğün yemeği ver&#8221; buyurmuştur. Bir hadiste de &#8220;Nikâh ile zina arasındaki fark, tef çalmaktır&#8221; buyurulmuştur. Çünkü tef çalmak, yasal evlenmeyi duyurmak anlamına gelir. Evlilik açıklığı, ilanı gerektirir. Düğünde eğlenmek helaldir. Alkollü içki içmek, edep dışı şeyler söylemek, insanları günaha kışkırtan müzik ve benzeri şeyler haramdır. Sanat eserleri dinlemek ve halkın kültüründen kaynaklanan şarkı ve türküleri söylemek ve meşru ölçüler içinde eğlenmek mubahtır.</font></p>
<p><font face="Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif" size="2">Peygamberimiz şarkı türkü dinlemiş, tef çalıp şarkı söyleyenleri sevdiğini belirtmiştir. Sefere çıktıklarında develeri coşturmak için beraberinde türkücü götürürlerdi. Kuşlar bile Hz. Davud&#8217;un müzikle okuduğu tesbihe katılmışlardır. İmam-ı Gazali, İhya adlı eserinde dağların, taşların, kuşların, develerin etkilendiği müziği haram sayanların, develerden de kaba, duyarsız kimseler olduğunu belirtmektedir. Siz namazınızı muntazam kılınız, müzik sanatınızı da icra ediniz. Ancak içki içmeyiniz, Kurân&#8217;ın yasakladığı şeyleri yapmayınız. Asla bedîi zevke hitap eden güzel sanatlar haram değildir. Kimse kendi kendine haramlar koyup güzel dinimizi daraltamaz.</font></p>
<p><a href="http://www9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=15.07.2007&#38;Newsid=127895&#38;Categoryid=4&#38;wid=31" target="_blank">Süleyman Ateş</a></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Rivayetleri Kurân'ın üstüne çıkaranlar var]]></title>
<link>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/rivayetleri-kuranin-ustune-cikaranlar-var/</link>
<pubDate>Mon, 28 Apr 2008 15:52:11 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/rivayetleri-kuranin-ustune-cikaranlar-var/</guid>
<description><![CDATA[SORU: Televizyona çıkan bir hoca, kadınların özel günlerinde namaz kılmamasını çünkü bu konuda Peyga]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img src="http://www9.gazetevatan.com/pics/yazarlar/31.jpg" align="right" /><font face="Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif" size="2">SORU: Televizyona çıkan bir hoca, kadınların özel günlerinde namaz kılmamasını çünkü bu konuda Peygamberimizin kesin bir hadisi olduğunu söyledi. Ayrıca geçmişte kılınmayan namazlar için mutlaka kaza gerektiğini de ifade etti. Bunların aksini söyleyenlerin ellerinde hiçbir dayanak olmadığını belirtti. İslâmiyet&#8217;te esasın Kurân-ı Kerîm ve Peygamberimizin hadisleri olduğunu biliyoruz. Buna rağmen değişik yorumların ortaya çıkmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?</font></p>
<p><font face="Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif" size="2">CEVAP: Sözünü ettiğiniz o kişi, Peygamberimizin vefatından en az 100 yıl sonra ağızdan ağıza dolaşan rivayetleri Kurân&#8217;ın üstüne çıkarıp din yapmış olan gelenekçi insandır. İleri sürdüğü deliller çürüktür. Ben Kurân&#8217;ı referans veriyorum. Bazı kişiler, Kurân&#8217;ı bırakıp birbiriyle son derece çelişkili, akla mantığa ters rivayetleri esas alıyorlar. Ben &#8220;namaz kılın&#8221; diyorum, onlar &#8220;kılmayın&#8221; diyor. Kadınlar her ay bir hafta namaz kılmasınlar, her yıl bir hafta oruç tutmasınlar. Zaten o rivayetlere göre kadınlar, cehennem halkının çoğunluğunu oluşturur.</font></p>
<p><font face="Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif" size="2">Öyle ise namaz kılmalarına ne gerek var? Yine o kesin denilen hadislere göre Peygamber, ümmetine kadınlardan daha zararlı bir şey bırakmamıştır. Sanki kadınları peygamber yaratmış gibi&#8230; Daha ben ne diyeyim kardeşim? Köpek bulunan eve melek de girmez. İçki içenin kırk gün namazı kabul edilmez. Daha neler neler. Bu mantık dışı sözleri duyan birçok aydın kişi dinden kuşku duyuyor. Nereden bilsin bu sözlerin Peygamber&#8217;e iftira olduğunu, uydurulup Peygamber&#8217;in ağzına konulduğunu? Cenneti annelerin ayakları altına seren o büyük peygamber, bu tür düşünce ve sözlerden uzaktır, yücedir.</font></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kurân'dan başka dayanak yoktur]]></title>
<link>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/kurandan-baska-dayanak-yoktur/</link>
<pubDate>Mon, 28 Apr 2008 15:42:38 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/kurandan-baska-dayanak-yoktur/</guid>
<description><![CDATA[SORU: &#8220;Binbir Soruda İslâm&#8221; adlı eserinizde mehdi ve Hz. İsa gelmeyecek diyorsunuz. Anca]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p> <img src="http://www9.gazetevatan.com/pics/yazarlar/31.jpg" align="right" /><font face="Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif" size="2"><strong>SORU: </strong>&#8220;Binbir Soruda İslâm&#8221; adlı eserinizde mehdi ve Hz. İsa gelmeyecek diyorsunuz. Ancak okuduğum başka kitaplarda bunların geleceği belirtiliyor. Hangisi doğru?</font></p>
<p><font face="Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif" size="2"><strong>CEVAP:</strong> Ben İsa gelmeyecek, mehdi gelmeyecek diyorsam Kurân&#8217;dan deliller gösteriyorum. Akıl var, mantık var. Peygamberimiz son peygamberse nasıl olur da son peygamberden sonra başka bir peygamber gelir? O zaman Peygamberimizin sonluğu nerede kalır? Yok efendim İsa gelecekmiş de Hz. Muhammed&#8217;e ümmet olacakmış. Niçin peygamberken ümmetlik düzeyine insin? O zaman öteki peygamberlerin de gelip Hz. Muhammed&#8217;e ümmet olmaları gerekir. Bunun mantığı var mı? İsa nerede? Hangi gökte? Bir insan binlerce yıl fiziksel olarak yaşar mı?</font></p>
<p><font face="Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif" size="2">Mehdi meselesi de İsa meselesinden adaptedir. Siz mehdi ve İsa&#8217;nın ve Deccal&#8217;in geleceği hakkındaki rivayetleri okuduğunuz zaman bunların ne kadar gülünç, ne kadar tutarsız şeyler olduğunu anlarsınız. Bir rivayete göre Deccal yarı insan, yarı yılan bir mahluk. Bir adada tutukluymuş. Hangi adada bu tutuklu varlık, öyle binlerce yıl yaşıyor? Ama siz ille de &#8220;falan kişi böyle söylüyor, filanca şöyle diyor. Biz onlardan daha mı alimiz&#8221; diyorsanız, andığınız o kişiler sizin için idol olmuş. Ama benim için Peygamberimin getirdiği Kurân&#8217;dan başka kesin kanıt ve dayanak yoktur. Bekleyin. Ama ben beklemiyorum. Mehdimiz elimizde. O da Kurân&#8217;dır.</font></p>
<p><a href="http://www9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=11.10.2007&#38;Newsid=141315&#38;Categoryid=4&#38;wid=31" target="_blank">Süleyman Ateş</a></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Şirk]]></title>
<link>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/sirk/</link>
<pubDate>Mon, 28 Apr 2008 15:38:56 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/sirk/</guid>
<description><![CDATA[- İktibas Dergisi - Sayı 303 Mart 2004 Kur’an’ın en önemli ve aynı zamanda çetrefil anahtar kavramla]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">- İktibas Dergisi -</span><span>  </span>Sayı 303<span>  </span>Mart 2004</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><br />
</span>
</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kur’an’ın en önemli ve aynı zamanda çetrefil anahtar kavramlarından biri de hiç şüphesiz ‘şirk’tir. Çetrefildir, zira şirk daima kendisini tevhidden bir perde ile gizlemesini bilmekte, kendisini olabildiğince ‘hak’ suretinde göstermektedir. Bir başka adlandırmayla şirk koşanlar, bir biçimde dinle ilintili insanlardır. Bunlar ‘dinsiz’ değil, ‘dindar’ insanlardır. Allah’a inanma iddiasında olan ‘dindarlar’ ancak şirk koşmaktadırlar. İşte şirkin çetrefilliği buradan kaynaklanmaktadır. Peygamberlerin, müşrik/kafir kavimlerine tevhîdi anlatmak, şirkle tevhîdin farkını kavratabilmek için verdikleri mücadele, kastettiğimiz bu çetrefilliği yeteri kadar izah etmektedir.</span></p>
<p>Arap dilinde şe-ri-ke fiili bir şeyi paylaşmak, bölüşmek, ortağı olmak, ortaklaşa kullanmak anlamına gelmektedir. Bir kimsenin ortağına, hissedarına ‘şerîk’ denmektedir. Çoğulu ‘şurekâ’dır. Kur’an’da miras hukuku anlatılırken ‘şurekâ’ kelimesi tam olarak ‘ortaklar’ anlamında kullanılır. (4/Nisa, 12). ‘Şâ-re-ke’ fiili, aralarında ortaklık oldu, ortaklaştılar demektir. ‘Eş-ra-ke’, birini kendi işine ortak yaptı, pay/hisse verdi demektir. Kur’an’da bu fiil kullanılır ve şöyle denilir: “Allah kendi hükmünde hiç kimseyi ortak etmez (lâ-yüşrik).” (18/Kehf, 26). ‘İştirak’, bir ortaklığa katılmak, katılım demektir. Bu fiilin emir kipi olan ‘eşrik’, Kur’an’da sözlük anlamında kullanılır: Musa (a.s) Firavun ve kavmine tebliğ göreviyle görevlendirildiğinde Rabbi’nden, bazı taleplerle birlikte kardeşi Harun’u da kendisine yardımcı olarak görevlendirmesini ister ve şöyle der: “Onu işime ortak kıl.” (ve eşrik-hu fî-emrî) (20/Taha, 32).<!--more--></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Şeytan, kulları Allah yolundan saptırmak üzere Allah’dan izin isteyip de kendisine bu izin verildiğinde ona, “…mallarına evlatlarına ortak ol” denilir. (17/İsra, 64). Şirk kökünden türeme ‘müşterek’, ‘ortaklaşa’ demektir. Türkçe’de ‘müşterek yol’, ‘müşterek görüş’ gibi deyimler bir yolun ve fikrin paylaşılmasını ifade eder. Şirket: ortağın payı anlamına geldiği gibi, esas olarak iki payın birleşmesi/katılımı, iki mülkü karıştırmak (haltul milkeyn) anlamına da gelir. Müşrik ismi faili ise basitçe, ‘ortak koşan’ demektir. Yani Allah’a zatında ve sıfatlarında ortaklar izafe eden kimseye müşrik denir.</span></p>
<p>Şirk kavramı Kitap’ta bizzat ‘şirk’ kelimesinin değişik türevleriyle işlendiği gibi, şirk kelimesi hiç kullanılmadan da işlenmiştir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><br />
Şirk kavramı, imanın zıddını oluşturan imansızlığın yegane tanımı değildir. Daha önce işlediğimiz ‘küfür’ belki şirkten daha kapsamlı bir kavram olup, imansızlığı ve Allah’a karşı nankörlüğü tarif eder. Küfürle şirki birbirinden tamamen ayırt etmek mümkün değildir. Kur’an’da küfürle şirk olgusu zaman zaman iç içe girdirilmiştir. Mesela, bir kısım insanların, Allah tek başına anılınca küfre düştükleri, Allah’a ortaklar koşulunca ‘iman ettikleri’ belirtilmektedir. (40/Mü’min, 12). Yine Hristiyanlar’ın, “Allah üçün üçüncüsüdür” diyerek aslında Allah’a (İsa’yı ve Ruhul Kudüs’ü) şerik koştukları halde, kafir oldukları bildirilmektedir. (5/Maide, 73). Bir başka yerde yine, kafirlerin, haklarında Allah’ın hiçbir delil indirmediği birtakım nesneleri Allah’a ortak koştukları söz konusu edilir. (3/Al-i İmran, 151). Bütün bu karinelerden, küfürle şirkin münasebeti bağlamında en azından şu sonucu çıkartabiliriz: her şirk doğal olarak küfürdür; ama her küfür şirk değildir. Çünkü şirk, küfrün biçimlerinden biridir.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><br />
Nasıl küfür nankörlük, kafirler de nankör kimseler ise, şirk de aynı zamanda nankörlük, müşrikler de nankör kimselerdir. Bilinmelidir ki kafirler ayrı bir grup, müşrikler bir başka grup ‘inançsız’ insanlar değildir. Şirk ve küfür, aynı (inançsız) insanların akidelerinin farklı boyutlarına delalet eden kelime ve kavramlardır. Dolayısıyla “kafirler nankördür de, müşrikler değildir” gibi bir hüküm belirtmek mümkün değildir. Kur’an, darda kalan, Allah’dan gelen bir belaya maruz kalan müşriklerin, bu darlığın gitmesi ya da belanın defi için yine Allah’a yalvarma yolunu seçeceklerine, bu gibi durumlarda ortak koştukları şeriklerini unutacaklarına, ama belanın def’inden sonra yine ortak koşmaya devam edeceklerine değinmektedir. (6/En’am, 41, 63-64; 16/Nahl, 53-54). Kur’an insanların bu nankörlüklerine fazlasıyla dikkat çekmektedir. “İnsanlar bir darlığa uğrayınca, Rablerine yönelerek O’na yalvarırlar. Sonra Allah kendi katından onlara bir rahmet tattırınca, bakarsınız ki onlardan bir grup Rableri’ne ortak koşup durmaktadırlar.” (30/Rum, 33). Allah insanlara bir rahmet tattırdığında sevinirler, şayet -kendi hak ettikleri sonucu- başlarına bir fenalık gelirse, ümitsizliğe düşer, yeise kapılır ve Allah’a apaçık bir hasım kesilirler. (30/Rum, 36; 22/Hac, 11; 39/Zümer, 8; 41/Fussilet, 49; 42/Şura, 48; 89/Fecr, 15-16 v.b.). İnsanoğlu, Allah’dan çocuk ister, isteğine kavuşunca da -nankörlüğü gereği- yine şirke düşer. (7/A’raf, 189-190).</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><br />
Kur’an müşriklerin bu çıkarcı, pragmatist nankörlüklerini temsîlî anlatımlarla daha da berraklaştırır: Denizde gemiyle yolculuk yapmakta olan müşrikler, bir aksilik olmadığı, yolculuk iyi gittiği, yani ihtiyaçları olmadığı sürece Allah’ı hatırlarına getirmemektedirler. (Ki buna istiğna denmektedir). Fakat ne zaman ki fırtınalar dev dalgaları harekete geçirip, ölümün soğuk pençesini enselerinde hissederler, o zaman Allah’a yalvarmakta, eğer bu beladan kurtulurlarsa O’na şükreden kullar olacaklarına and içmekte, yani o an için dini yalnız Allah’a has kılmaktadırlar. (Bu detaylar, müşriklerin hiç de iddia edildiği gibi ‘bilmeyenler’ olmadığını gösterir. Çünkü gerektiğinde pekala “dini Allah’a has kılmakta”dırlar). Fakat ne yazık ki, nankör müşrikler, Allah kendilerini beladan kurtarınca verdikleri sözü unutmakta, adeta “nerde kalmıştık?” dercesine, şirk esasına dayalı hayatlarına devam etmektedirler. (10/Yunus, 22; 17/İsra, 67; 29/Ankebut, 65; 31/Lokman, 32).<br />
Şirkin ne olduğunu açıklamaya geçmeden önce, şirkin zıt anlamının ne olduğuna da kısaca değinmek gerekmektedir. Şirk Allah’a ortaklar izafe etmek olduğuna göre, şirkin zıddı tevhîddir. Yani Allah’ı birlemek, Allah’dan başka ilah olmadığına iman etmek ve bunu ikrar etmektir. Pratik hayatta ise bu, Allah’a ibadet etmek olarak tezahür edecektir. Kuran “Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın” buyurmaktadır. (4/36). Namazı ve ibadetleri sırf Allah için yapmak, Allah’a ortak koşmamayı gerektirir. (6/En’am, 162-163; 13/Rad, 36; 18/Kehf,110). Bir ayette “Namazı kılın ki, müşrikler gibi olmayın” (30/Rum, 31) denmesi, namazın tevhîde erdirici, şirkden uzaklaştırıcı bir kulluk biçimi olduğunu gösterir. Namazın bu fonksiyonunu, yani, namaz kılmanın, toplumun tapınageldiği putları terk etmeyi gerekli kıldığını, Şuayb peygamber’in müşrik kavmi idrak etmişti. (11/Hud, 87).</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><br />
Her şeyden önce şirkin tabii bir şey olmadığı gayet açıktır. Şirk, kurallı hayatta kural dışı bir şeydir. Varlıktaki ahengi ve düzeni bozmaktır. Dolayısıyla ‘düzeni bozmak’ yaftası asıl müşrikler için uygundur. Kuralların ilki, Allah’ın her şeyi yaratmış olması gerçeği ise, ikincisi, yaratılmışlar üzerinde O’nun hükümlerinin geçerli olduğudur. Varlık ummânında Allah’ın hükümlerinden başka bir şey geçerli değildir. Ama şirk, Allah’a itaat etmeyip, Şeytan’ın adımlarını takip etmek olarak, hayattaki bütün uyumsuzlukların başlangıcı sayılmaya müstehaktır.<br />
Tarih boyunca ne yazık ki insanların çoğunluğu Allah’a şirk koşarak iman etmişlerdir. (12/Yusuf, 106). Fakat bu insanlar yaptıklarının hep doğru olduğu zannına sahip olmuşlar, şirklerinde haklılık iddia edegelmişlerdir. Allah’ın uluhiyyetini ve rububiyyetini hakkı ile takdir edemeyen insanlar, değişik biçimlerde Allah’a ortaklar koşmuşlar ve müşrik olmuşlardır. Bu hallerini ise yine de dindarlık zannetmişlerdir.</span></p>
<p>Şirkden uzak olmanın en başta gelen şartı mü’mince bir tevazuya sahip olmak, bir kul olarak haddini bilmek ve Allah’ın sınırlarını aşıp, uluhiyyet ve rububiyyet taslamaya kalkışmamaktır. Allah’ın dışında hiç kimse din belirleyemez. Allah’ın şeriat vaz’ ediciliğine rağmen, kendisi şeriat belirlemeye kalkışan kimseler, Allah’a ait bu yetkiyi paylaşmaya kalkıştıkları için, kendilerini Allah’ın şeriki yapmış sayılırlar. (42/Şura, 21). Allah’ın vaz ettiği dinden razı olmayan insanoğlu, Allah’a rağmen yeni birtakım kurallar, yasalar ve anayasal sistemler kurmakta, kısacası kendisi için yeni bir din vaz etmektedir. Çünkü bu insanlar, Allah’ı ve Allah’ın inzal ettiklerini beğenmemektedirler. Bunu elbette gerek kendi benliklerine ve gerekse şeytanî dostlarına karşı açıkça itiraf da etmektedirler. Bu onların ideolojisidir. Fakat kendi sun’î (insan yapımı) şeriatlarına taptırdıkları kitlelere bunu, daha üstü kapalı ve girift bilmecelerle anlatmaktadırlar. Zira, büyüklerini / efendilerini rabler edinen insan sürülerinin, beşer hayatını tanzim etmekte Allah’ın yetersiz, iş bu efendilerin / büyüklerin ise son derece ehîl olduklarına inandırılmaları gerekmektedir.</p>
<p>Allah’ın inzal buyurduğu ed-Din’e alternatif olarak geliştirilen şirk düzenleri, alenen “biz Allah’a inanmıyoruz” demiyorlar; tam tersine Allah’a inandıklarını ileri sürüyorlar ve bunu şu şekilde formüle ediyorlar: Hakimiyet ‘kozmik alem’de (evrenin işleyişinde) Allah’a aittir; fakat yeryüzünde, beşeri hayatın tanziminde halka aittir ve de böyle olmalıdır! ‘İnsan’ denilen özgür, kendi kendine yeten (otonom) varlık, kendi kendini yönetmeli; nasıl yönetileceğine kimse ama hiç kimse değil, insanın sadece ve bizzat kendisi karar vermelidir! Bu formülasyon sonucunda, hüküm koyma yetkisi tamamen Allah’ın yed-i kudretinden alınmış(!), beşere tahsis edilmiştir. Bu formülasyona genel anlamda halk egemenliği (demokrasi) denmektedir. Laiklik, liberalizm, feminizm gibi birtakım alt başlıkları da vardır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span><br />
Halbuki Allah’ın Allah olması (uluhiyyeti) bölünme kabul etmez. Allah, hem yaratmasıyla, hem de hüküm koymasıyla, hem öldürmesiyle, hem de değerleri belirlemesiyle Allah’dır. Allah’ın hüküm koyuculuğunu O’nun yaratıcılığından ayırmak, tıpkı önceki kafir kavimlerin Allah’ı hakkıyla takdir edemeyişleri gibi (39/Zümer, 67), O’nu gereği gibi takdir edememektir, dolayısıyla şirktir, Allah’a ortaklar koşmaktır. Bunu biraz daha açarsak, Allah “Allah’dır, kul da kuldur” diyememektir; Allah hüküm koyucudur, Rabdir, İlah’dır, kul ise itaat edendir, kuldur, terbiye edilendir diyememektir. Ama bilinmelidir ki Allah hükmünde hiç kimseyi ortak kabul etmez. (18/Kehf, 26). Otoritenin tecezzi kabul etmeyeceğini bütün insanlar takdir ederler.</p>
<p>Allah’ı insan hayatına hüküm koymaktan tard etme(!) fikrine sahip olan insanların tanrı tanımaz oldukları zannedilmemelidir. Bilakis bunlar kendilerince ‘dindar’dırlar. Bundan da öte bu tür insanlar ileri derecede din kültürüne sahiptirler, hatta çoğu zaman bu kimseler “din uzmanı”dırlar. Bir anlamda bunlar ruhban sınıfıdır. Beni İsrail’in Hahamlarıyla, Hristiyanların Rahipleri’nin muadilleridir. Zaten en ‘uzmanca’ şirk de, iş bu ‘ruhban sınıfı’nca koşulmaktadır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span><br />
Allah’dan başka kişi ya da kurumlara (Allah’a rağmen) hüküm koyuculuk vasfını vermek, bunları rububiyet ve uluhiyet makamında görmek demektir. Bilindiği üzere Kur’an, Yahudiler’in hahamlarını, Hristiyanlar’ın da rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i Allah’ın dışında rabler edindiklerini belirtir ve bu suretle, tek Allah’a ibadet etmeleri ilkesini ihlal ettiklerini beyan eder. (9/Tevbe, 31). Kur’an aynı bağlamda, Üzeyir’i ve İsa’yı Allah’ın oğlu kabul eden Yahudi ve Hristiyanlar’ı da kafir sayar ve hatta onlara lanet okur. (9/Tevbe, 30). Tevbe suresinin 30. ayetinin tefsirinde rivayet edilen bir habere göre Rasulullah (a.s), Yahudi ve Hristiyanlar’ın, din adamlarının helal saydıklarını helal, haram saydıklarını haram kabul ettikleri için onları rab edinmiş oldukları açıklamasını yapmıştır. Bu durumda Yahudi ve Hristiyanlar, Allah’ın varlığını inkar etmiyorlar, ama O’nun hüküm koyuculuk sıfatını başkalarına da tanıyorlar; bir başka tanımla, kendileri gibi beşer olan ‘din adamlarını’ (din uzmanlarını), Allah’ın hüküm koyuculuk sıfatına ortak kılıyorlar. Allah’a ait olan bir hakkı/yetkiyi tamamen kendi keyiflerince paylaştırıyorlar.</p>
<p>Hüküm koymak, aynı zamanda norm belirlemektir. Allah’ın değil de kendilerinin hüküm koyucu olduklarını iddia edenler, kitlelerin tabi olmasını arzu ettikleri normlar belirleyenlerdir. Kur’an, bir ‘sürü’ mantığıyla ve dinsel bakış açısıyla reislere (sâdât) ve büyüklere (küberâ) uymanın şirkle olduğunu söyler. (33/Ahzap, 67). Çünkü gözle görülmeyen bir Allah’a karşın, elle tutup gözleriyle gördükleri büyüklerini, efendilerini, önderlerini ilah edinmek insanlara daha cazip gelmektedir. Esasında bütün toplumlarda şirkle tevhîdin kesiştiği nokta işte burasıdır. Yani kendimiz gibi insan/lar/ı bir ‘insan’ mı kabul edeceğiz, yoksa “Yüce Efendi” mi sayacağız? Onları, günahıyla sevabıyla sonuçta bir beşer bilip, doğrularını alıp yanlışlarını eleştirecek miyiz, yoksa hata etmez, yanılmaz ve la-yüs’el şerikler mi kabul edeceğiz? Allah’a ait olan, din vaz etme yetkisini sadece Allah’a mı tanıyacağız, yoksa, “bu ulularımızın elbette bir bildiği vardır” mantığıyla, onların sözlerini din mi edineceğiz?</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span><br />
İşte bu minvalde Kur’an, çok önemli bir çağrıyla Ehli Kitabı adeta sarsmakta, ortak bir kelimede buluşmaya davet etmektedir: ı) Allah’dan başkasına kulluk etmeyeceğiz; ıı) Allah’a hiçbir şeyi (ve hiçbir kimseyi) ortak koşmayacağız; ııı) Allah’ı bırakıp da birbirimizi (yani beşer beşeri) rabler edinmeyeceğiz. (3/Al-i İmran, 64). Kur’an bu tür şerik koşmalara farklı kelimelerle atıfta bulunur. Bunlardan biri ilah, diğeri de rab sözcüğüdür. Bu ayette “Allah’ı bırakıp da birbirimizi rabler edinmeyelim” denmesi boş yere değildir. Çünkü Hristiyanlar İsa’yı ve annesi Meryem’i ilah edinmişlerdir. (5/Maide, 116). Kur’an’ın bu çağrısı şunu düşündürmektedir: Demek ki Ehli Kitap, Allah’ın varlığını inkar etmiyor ama, kendilerinden farksız bazı beşerleri Rabler ediniyorlar. Kur’an’ın bu çağrısı, aynı şirki işleyen her ümmet için geçerlidir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><br />
Toplumda ün yapmış ‘büyükler’ ve ‘din uluları’ (sâdât), eğer gerçekten Allah’ın buyruklarına uyan mü’min kullarsa, bunlar zaten yeryüzünde büyüklenme taslamazlar, tam tevazu içindedirler (25/Furkan, 63-65) ve bunlar kendilerini diğer mü’minlerle kardeş bilirler. Yok eğer bunlar, insanların kendilerine perestij etmelerinden hoşlanıyorlarsa, tıpkı Tevbe/31’de tanımlandığı gibi, ortada bir ilah edindirme ve edinme (şirk düzeni) var demektir. Oysa Allah’dan başka İlah yoktur. Göklerde ve yerde olan her şey O’nundur; bu durumda ancak O’na iman edilir, O’na kulluk edilir ve sadece O’ndan korkulur. (16/Nahl, 51), sadece O’ndan yardım istenir. (Fatiha).</span></p>
<p>Şirkin temelinde insanların bir güce boyun eğme eğilimleri yatmaktadır. Bütün putperestler, Allah’ın dışında bir izzet, şeref, nüfuz ve kudret aradıkları için Allah’ın dışında ilahlar ediniyorlar. (19/Meryem, 81). Oysa, Allah’ın dışında izzet, güç ve kudret yoktur. Aslında göklerde bulunanlar, yeryüzündeki canlılar ve melekler, böyle bir sefihliğe düşmemektedirler. Onların hepsi de hiç büyüklük taslamadan Allah’a secde etmektedirler. (16/En’am, Nahl, 49; 21/Enbiya, Enbiya, 19-20). Bu demektir ki, insan dışında bütün varlıklar, izzet ve şerefi tamamen Allah katında bilmektedirler. Sadece insan kendi özünü ve Rabbini unutup, kendisine sanal izzet ve şeref mercileri aramaktadır. Akıllı insanlar, Yaratan Allah’ın dışında bir ilah aramazlar ve başka hiçbir nesneye perestij etmezler. (36/Yasin, 22-23). Kainatın düzeninin sağlamlığının bile Allah’dan başka ilahlar olmadığının delili olduğunu çok iyi bilirler. (21/Enbiya, 22).</p>
<p>Kur’an mütemadiyen müşrikleri şunu kavramaya davet etmektedir: Allah’ın haricinde edindiğiniz bu sanal ilahların ‘yaratma’ kudretleri yoktur, bizzat kendileri yaratılmıştır; bunlar ölümlü varlıklardır. Bunlar kendi nefisleri için bile ne fayda ne de zarar temin edemezler; öldürmeye ve ölenleri yeniden diriltmeye kadir değillerdir. (25/Furkan, 3).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><br />
Kur’an dinine göre insanların koruyup kollayanı, gözetleyeni, dostu, yardımcısı Allah’dır. Buna gerçek anlamda iman edip, hayatını ona göre düzenleyen kullar mü’mindirler. Fakat Allah’ın dışında başka veliler, başka sığınaklar arayanlar Kur’an’a göre müşriktir. Kur’an bu duruma karşı sık sık uyarır insanları ve şöyle der: Gökleri ve yeryüzünü yoktan var eden, yediren, ama kendisi yeme ihtiyacında olmayan Allah’dan başka ilah edinmek, öyle mi?! Hiçbir şeyi yaratamayan, yemek-içmek gibi biyolojik ihtiyaçlarla malül, sizin gibi, yaratılmış varlıkları veliler (evliya) ediniyorsunuz. Böylece Allah’a şirk koşuyor, müşrik oluyorsunuz. (6/En’am, 14).</span></p>
<p>Bilinmelidir ki, müşrikler ulularını, reislerini, din adamlarını son derece iyi niyetlerle(!) evliya edinmektedirler. ‘İyi niyetleri’ şudur: Edindikleri bu veliler (evliya) onları Allah’a yaklaştıracaklar! (39/Zümer, 3). Görüldüğü gibi, son derece dindarca bir tutumla karşı karşıyayız. Kendileri Allah’a yaklaşamadıkları için, Allah katında daha fazla değeri olduğuna inandıkları kendileri gibi insanları evliya ediniyorlar. Fakat Kur’an buna, “dini Allah’a has kılmamak” adını veriyor. (39/Zümer, 2-3). Bu tutum, dini Allah’la insanlar arasında paylaştırmak, bölüştürmek; adeta şunlar Allah’a, şunlar da ilahlarımıza aittir diyen müşriklerin mantığı gibi, “dinin şu şu işleri Allah’a, şu şu işleri de putlarımıza/evliyamıza aittir” demektir. Allah hiç kimseye böyle bir yetki vermemiştir. Hiç kimse Allah’ın vekili değildir. Dolayısıyla bu şirki işleyen müşrikler son derece anlamsız, asılsız, temelsiz bir iddiada bulunmaktadırlar. Bunların iddiası, örümcek evine benzetilmiştir. Evet, Allah’dan başka evliya edinenlerin durumu, örümcek evine benzer, fakat örümcek evi de evlerin en çürüğüdür! (29/Ankebut, 41). Allah’dan başka evliya edinmek, Kur’an’ın şiddetle reddettiği bir şirk olgudur. Zira Allah’dan başka veli (‘evliyâ’) yoktur! (42/Şura, 9). Allah’dan başka evliya ittihaz edinenleri Allah daima gözetlemekte olup (42/Şura, 6), bunları cehenneme sürecektir. (18/Kehf, 102). O günkü pişmanlıkları da fayda vermeyecektir. (25/Furkan, 27-28).</p>
<p>Allah’dan başkalarını evliya edinmek, aslında Şeytan’ı evliya edinmek demektir. Halbuki şeytan sadece insanları kandırır. (4/Nisa, 119-121). Buna rağmen müşrikler, içine düştükleri dalaletin bilincinde olmayıp, iyi işler yaptıklarını zannedebilirler. (7/A’raf, 30). Örümcek evi misali, ‘çürük varlıkları’ kendisine evliya edinen müşriklerden hiçbiri, kendilerine yapılan müslümanca uyarıya aldırış etmemekte, bilakis ikaz edildikçe cahiliyye gurur ve hamiyyeti ile, kendisine rab ve ilah edindiği azizlere/şeyhlere/ululara Allah’a güvenir gibi dayanıp güvenmekte, kendisini uyaranları da, bu işleri hiç bilmeyen zavallı sapıklar olarak görmektedir. Tıpkı, kendilerine Allah’dan başka İlah olmadığını hatırlatan Peygamberlerini, apaçık bir dalalette gören Nuh’un kavmi gibi. (7/A’raf, 59-60). Mekke kafirleri de, Peygamber Muhammed (a.s)ın kendilerini az kalsın ilahlarından saptıracağı kaygısıyla, birbirlerini böyle bir ‘dalalete’ düşmemek için ‘sabır’ ve sebatla tanrılarına sahip çıkmaya davet etmekteydiler. (25/Furkan, 41-42). Nasıl ki Muhammed (a.s), müşrik Mekkeliler’e göre ‘dalalet’te idiyse, bugünkü müşrikler de, Allah’a hiç kimseyi eş koşmayan mü’minleri dalalette görmektedirler.</p>
<p>İslam’ın ‘Din’ olmaktan çıkartılıp, ‘kültürleştirildiği’ dönemlerden beri, Müslüman kavimler beyninde, ‘evliya’ kavramı, Kur’an’daki sahih anlamından kopartılarak, putperestliği ifadeye yarayan bir kült haline gelmiştir. Bu süreç içinde ‘evliya’, eren/ler, ermiş/ler, mürşid-i kamil, ‘Allah’ın veli kulları’ gibi kavramlarla anılır olmuş ve zamanla, başka kültürlerden devşirilen ‘insan-ı kâmil’ kavramına dönüşmüştür. İslam kisvesi giydirilmiş mistisizmdeki ‘insan-ı kâmil’, tıpkı Hristiyanların “Tanrı’nın oğlu Tanrı İsa” dogması gibi bir şeydir, tanrısal niteliklere sahiptir. Tıpkı tanrı gibi ezeli ve ebedi sıfatları vardır. Bu arada mistisizm, üçler-yediler-kırklar gibi ‘ricalül gayb’ adıyla anılan bir gizli/batınî evliya hiyerarşisi icad etmiş, bir bakıma dünyanın gidişatını, tabii hayatın işleyişini ve hini hacette insanlara yardım etme yetkisini bunlara tevdi eylemiştir. Yani Allah’ın kudretini bunlara bölüştürmüştür. Halbuki Allah kendi emrinde ve hükmünde hiç kimseyi ortak edinmemiştir. Hiçbir beşerin de böyle bir ortaklığa liyakat kesbetmesi düşünülemez.</p>
<p>Gayba muttali olan, insanların kalbinden geçeni bilen, gittiği yerlere bereket yağdıran, diriyken veya kabirdeyken veya ahiret günü cehennemin kapısında durup, kendi müritlerini cehenneme girdirmeme gibi birtakım tanrısal yetkilerle donatılan evliya kültü, Kur’an’ın bütün akide ilkelerini alt üst etmektedir. Halbuki Allah ne diriyken ne de ölüyken kimseye böyle bir yetki vermemiştir. Allah, Allah’a ait olan sıfatları hiçbir kuluna vermez. Allah, gönderdiği bütün Rasullere, “Benden başka ilah yoktur, öyle ise sadece bana kulluk edin” diye vahyetmişken (21/Enbiya, 25), sıradan insanlar nasıl bu hükmün dışında olurlar?<br />
Bu bağlamda, Mekke müşriklerinin, Allah’ın dışında tanrı edindikleri ilahlarının Allah’la kendileri arasında şefaatçi olacağını var saymalarına değinmek icab etmektedir. Kur’an müşriklerin, putlarını, Allah’la kendi aralarında şefaatçi olarak tasavvur ettiklerinden açıkça bahseder (10/Yunus, 18; 39/Zümer, 43) ve bunu kesin bir dille reddeder. Zira şefaatin tamamı Allah’a aittir. (39/Zümer, 44). Kur’an bu ayette “Göklerin ve yeryüzünün bütün mülkü Allah’a aittir” derken, “hiç düşünmez misiniz?” demeye getiriyor. Kur’an, müşriklerin şefaatçi sıfatı yükledikleri tanrılarının onlara ne bir fayda ne de bir zarar verebilen, sıradan nesneler olduklarına dikkat çekiyor ve çok ciddi bir uyarı yapıyor: “Siz Allah’a, göklerde ve yerde bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” (10/Yunus, 18). Şimdi şunu düşünmek gerekmiyor mu: Mekke müşriklerinin, birtakım sıradan nesneleri Allah’la kendi aralarında şefaatçi tanrılar zannetmeleri ile, ‘Muhammed ümmeti’ sınıfından bazı kimselerin, filanca şeyh ya da veli hazretlerini şefaatçi bilmeleri arasında ne gibi bir fark vardır? Mekke müşrikleri bu vehimleriyle Allah’a din öğretme gibi bir cüret içine girerken, berikiler farklı bir iş mi yapmaktadırlar? Allah’ın şefaatçiye ihtiyacı var mıdır? Allah hangi fani insanı kendine şefaatçi (yargılamasında ortak) edinir? Allah katında sıradan bir isimlendirmeden başka bir şey olmayan bu sanal tanrılar, nasıl Allah’ın ortağı olabilirler? Kısacası, müşriklerin Allah’a koştukları şeriklerinden kendilerine ahirette hiçbir şefaatçi olmayacaktır ve o şerikler kendilerini orada yüz üstü bırakacaklardır. (30/Rum,13).</p>
<p>Şefaat akidesini kesin bir dille yalanlayan Kur’an, Allah’dan başkasını vekîl edinmemeyi (17/İsra, 2), sadece Allah’ı vekîl tutmayı (73/Müzzemmil, 9) kullara öğütler. Sadece Allah’a dayanıp güvenmeyi emreder. (12/Yusuf, 67).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><br />
Kur’an müşriklerin, Allah’dan başka bazı varlıkları Allah’a denk, Allah benzeri dostlar/tanrılar edindiklerine ve o tanrıları Allah’ı sever gibi sevdiklerine dikkat çeker. Buna karşın mü’minler ise Allah’ı severler. (2/Bakara, 165). Allah’ın dışında, kendileri gibi birtakım insanları şeyh, veli, evliya, ‘hazret’, mürşid-i kamil ve benzeri isimlerle (53/Necm, 23) rab/ilah edinen kimselerin bu ayetleri doğru okuyamadıkları bir gerçektir.</span></p>
<p>Kur’an, Allah’ın dışında ilahlar edinenlerin bu şeriklerine evsân ve sanem kelimeleriyle işaret eder. Rağıb İsfehani’ye göre evsân’ın tekili olan ‘vesen’, müşriklerin tapındıkları taşlar demektir. Yani Lat, Menat, Hubel ve Uzza gibi putlara evsân denmektedir. Sanem ise, aynı müellife göre, müşriklerin Allah’a yakınlaşmak düşüncesiyle gümüşten, bakırdan ya da ağaçtan yaptıkları heykellerdir. Çoğulu ‘esnâm’dır. (Samirî’nin altından bir buzağı heykeli yapmış olması ve denizden geçen İsrailoğulları’nın, Musa’dan kendileri için de böyle ilahlar (putlar=esnâm) yapmasını istemiş olmaları, ‘esnâm’ın gümüş, bakır, altın gibi metalden ya da ağaçtan yapılmış heykeller olduğu anlamını güçlendirmektedir.) Rağıb İsfehani, bazı bilginlerin Allah’ın dışında, kendisine tapılan her şeye sanem dediklerini belirtmekte, hatta, insanları Allah’dan alıkoyan her şeye sanem denir demektedir. Bu manaya göre, evsân ile sanem arasındaki fark, putların imal edildikleri maddeden ibarettir. Rağıb el-İsfehani, İbrahim Peygamber’in, “Rabbim! Beni ve oğullarımı putlara (esnâm) tapmaktan uzak tut!” (14/İbrâhîm, 35) duasını şöyle yorumlamaktadır: İbrahim (a.s) Allah hakkında marifet sahibi idi, hikmetine vakıftı, dolayısıyla müşriklerin tapındığı bu heykellere tapmak gibi bir korku taşıyor olması düşünülemezdi. Şu halde İbrahim (a.s) şöyle demiş olmalıydı: “Rabbim, beni, Sen’den yüz çevirtecek her türlü alıkoyuştan uzak tut!”<br />
İbrahim Peygamber’in kavmi putlara (esnâm) tapıyordu ve İbrahim bu nedenle, babasını, kavmi ile birlikte sapıklıkta gördüğünü açıkça söylemişti. (6/En’am, 74). Hatta bu kadarla da yetinmemiş, müşrik kavminin puthanesine girerek, bütün putları (esnâm) kırmış, sadece en büyüğünü bırakmış ve baltayı da onun boynuna asmıştı. Fakat müşrik toplum İbrahim’i dalalet içinde gördüğü için, tanrılarının şerefini kurtarmak adına onu yakmak istemişlerdi. (14/İbrâhîm, 68).<br />
Kavminin, muhtemelen gümüşten, bakırdan ya da ağaçtan yonttukları bu putlara İbrahim Peygamber ‘temâsîl’ (temsiller= heykeller) (21/Enbiya, 52) ve ‘esnâm’ (putlar) (21/Enbiya, 57) derken, kavminin, ‘ilah’ (ilahlarımız= âlihetunâ) demiş olması (21/Enbiya, 59, 62, 68) dikkate şayandır. Şu halde, değişik malzemelerden yapılan bu heykeller, Peygamber gözüyle heykel ve put, müşrikler gözüyle ise İlah/Tanrı’dır. Gerçi Kur’an’ın başka bir yerinde kendileri de bu ilahlarına ‘esnâm’ adını vermektedirler. (26/Şuarâ, 71). İbrahim peygamber de, bu putlar için ‘evsân’ kelimesini de kullanmaktadır. (29/Ankebut,17, 25). Bu, ‘evsân’ı ilah edinmelerini de, dünya hayatına olan bir muhabbete bağlamaktadır. (29/Ankebut, 25).</p>
<p>Unutmamak gerekir ki, şirk dininin tanrıları olan putlar (sanem veya evsân), asıl tapılan varlıklar değildir. Asıl tapılanlar, bu putların, heykellerin temsil ettiği birtakım değerlerdir. Dolayısıyla gerçek putperestliği, onların şahsında birtakım fikrî disiplinlere ve müesseselere inanmak değil de, bu temsillere perestij etmek olarak algılamak yanıltıcı olacaktır. Buradan hareketle şunu da söyleyebiliriz ki, ‘putperestlik’, ‘şirk’in eş anlamlısı değildir. Şirk putperestlikten daha kapsamlıdır.
</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Putperestlik şirkin bir biçimidir.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><br />
Heykellerden tanrı edinmek hususunda Samirî tipik bir örnektir. Musa (a.s) İsrailoğulları’nı denizden geçirdikten sonra, kırk gün Tur dağına gitmiş ve kavminden uzak kalmıştı. Bu esnada kardeşi Harun’u onlara vekil bırakmıştı. Fakat, Samirî öncülüğündeki müşrik kavim, Musa’nın bu ilahları unuttuğu fikrinde idiler. Samirî onlara altından bir buzağı heykeli yapmıştı. Bunu da, “Musa’nın görmediği şeyi gördüğü” iddiasına dayandırıyordu. (20/Tahâ, 88, 96). Yani Samirî, dinde Musa’dan daha ince düşünmekteydi! Kendisini Musa’dan daha ileri görüşlü, daha parlak fikirli, “dinin özünü daha iyi kavrayan biri” olarak görüyordu. Musa ise işin özünü tam kavramamıştı, çünkü bir tane altından tanrısı bile yoktu!<br />
Günümüzde de şirkin değişik biçimlerini içlerine sindirmiş olan müşrikler, Musa’nın veya İbrâhîm’in okuduğu aynı ayetlerle kendilerini uyaran mü’minlerden kendilerini daha ileri görüşlü, daha parlak fikirli ve dinin özünü daha iyi kavramış olarak görmektedirler. Aynen Samirî ve adamları misali, kendileri için ilah olarak Allah’ı yeterli bulmayan bu insanlar, kendileri için demokrasiden, laiklikten, hümanizmadan, hasılı taştan ve demirden olmayan, ideolojik putları ilahlar edinmektedirler. Hem Allah’a, hem de bu putlara kulluk yapmaktadırlar. Bu anılan çağdaş / muasır medeniyet putlarının, kendilerini Allah’a daha da yaklaştıracağına inanmaktadırlar.</span></p>
<p>Samirî’nin buzağı heykelinin böğürmesi mutlaka ona, toplum nezdinde büyüleyici bir karizma sağlıyordu. Bu noktadan hareketle, “günümüzdeki heykellerin de (putların/esnâmın) böğürmesi gerekmez mi?” diye düşünebilir miyiz? Hayır. Çünkü artık toplum katmanları, böğüren heykellerin sırrını keşfetmiş durumdalar. Bu gün için, bu böğürme, yerini soyut biçimlere terk etmiştir. Bugün kitleleri teshir eden putlar çıkar, makam-mansıp, para ve hükmetme makamı gibi seküler hedeflerdir. İktidar araç-gereçleri Samirî’nin buzağısından daha iyi böğürmektedir.<br />
Tevhîd nasıl ki kendi içinde bütünlüğe sahip bir sistemse, şirk de kendi içinde bütünlüğe sahip bir sistemdir. Müşriklerin gerek akide ve ibadetleri, gerekse günlük hayatları, ahlak anlayışları, gelenek ve görenekleri de müşrikçedir. Mesela müşriklerin cinleri Allah’a ortaklar koşmaları (6/En’am, 100), melekleri Allah’ın kızları (17/İsra, 40) olarak tasavvur etmeleri, Allah’a çocuk isnad etmeleri (6/En’am, 100; 17/İsra, 40) hep bu cümledendir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><br />
Müşriklerin Allah’a çocuk isnad etmeleri belki de işledikleri cürümlerin en büyüğüdür. “Allah çocuk edindi dediler. Haşa! O bundan münezzehtir. Çünkü O bundan müstağnidir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Bu hususta yanınızda herhangi bir delil yoktur. Allah hakkında bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?” (10/Yunus, 68).<br />
“Allah çocuk edindi” diyenlerin ve babalarının hiçbir ilmi delilleri yok. Ağızlarından çıkan bu yalan söz ne kadar da büyük bir cürümdür! (18/Kehf, 4-5).</span></p>
<p>Bu konuda Hristiyanlar da önceki müşriklerin yolunu takip etmişlerdir. Allah onların Allah’ın oğlu olduğunu iddia ettikleri Meryem oğlu İsa’nın gerçek haberini anlatır ve Allah’ın çocuk edinmekten münezzeh olduğunu belirtir. (19/Meryem, 35). Bu öyle kafirce bir iddiadır ki, bu ilhadlarından dolayı Allah’ın gazabı nedeniyle neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar yıkılıp yok olacaktır. (19/Meryem, 88-92).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span><br />
Hristiyanlar İsa’yı sadece Allah’ın oğlu olarak değil, aynı zamanda Allah’ın yeryüzünde bedenlenmiş şekli olarak kabul etmektedirler. Yuhanna İncili İsa’yı şöyle tanımlamaktadır: “Kelam başlangıçta var idi ve Kelam Allah nezdinde idi ve Kelam Allah idi.” İsa’ya Rab veya Allah’ın oğlu demeleri mecazi anlamda değil, gerçek anlamdadır.</p>
<p>Kur’an Hristiyanlar’ın ‘teslis’ akidesine değinir ve hem “Allah Meryem oğlu Mesih’tir” demelerinden, hem de “Allah üçün üçüncüsüdür” inancına sahip olmalarından dolayı onları kafir sayar. (5/Maide, 72-73). Hristiyanlar “Allah üçün üçüncüsüdür” derken, Allah’ı üçe bölmekte, bir başka anlatımla iki varlığı (İsa ve kutsal ruh) Allah’ın Allahlığına ortak kılmaktadırlar. Halbuki Allah’dan başka ilah yoktur, İsa, kendisinden önce gelip geçmiş benzerleri gibi, Allah’ın sadece bir Rasulü’dür. Annesi de dosdoğru iffetli bir kadındır. Her ikisi de her insan gibi, yemek yiyen, İlahi tabiat taşımayan, bizim gibi beşerdirler. (5/Maide, 75). İşte İsa’yı ve annesini böyle bilmeyen Hristiyanlar, tıpkı kendilerine ne fayda ne de bir zarar veremesi mümkün olmayan şeyleri ilah edinen Mekke müşrikleri misali, iki insanı ilah edinmekle müşrik olmuşlardır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><br />
Bu dogma, müşriklerin aynı zamanda dindar insanlar olduğu tezimizi destekleyen çok önemli bir örnektir.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span><br />
Allah’a çocuk isnadı yeterince bir küfür değilmiş gibi, bir de bazı müşrikler, kız çocuklarını Allah’a isnad etmişlerdir. (43/Zuhruf, 16; 53/Necm, 21). Daha doğrusu müşrikler meleklerin Allah’ın kızları olduklarına inanıyorlardı. (17/İsra, 40).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span><br />
Şüphesiz Allah bütün müşriklerin bu çirkin iftiralarından münezzehtir. En güzel isimler O’nundur ve O’nun isimleri arasında “Allah çocuk edinir” gibi bir isim yoktur. (17/İsra, 110-111). Bütün göklerin ve yerin mülkü O’nundur, O mülkünde ortak edinmez, çocuk da edinmez. (25/Furkan, 2).</p>
<p>Şirke dayalı cahiliyye dünya görüşü, hayatın her alanını kirletmektedir. Yargıları daima arızalıdır. Mekke müşrikleri ekinlerinden Allah’a bir pay, putlarına da bir pay ayırmaktaydılar. Fakat tıpkı ruhbanlık misali, bu kurala da dürüstçe(!) uymuyorlardı. İlahları için ayırdıkları hayvanları ve ekinleri kendilerinin dilediğinden başkasına haram sayıyorlardı. Ayrıca hayvanların karınlarında olan yavruyu da kadınlara haram kılmışlar, sadece erkeklere serbest kılmışlardı. Ama eğer yavru ölü doğarsa kadın ve erkek ortak oluyordu. Böylece kendi kafalarından helal ve haram ihdas ediyorlardı. (6/En’am, 136-139). Allah’ın sonsuzca lütufkarlığının eseri olarak yarattığı (hayvanlar türünden) rızkı kadınlara haram kılmak (6/En’am, 140) tam müşrikçe bir tutumdur. Halbuki Allah domuz eti, leş, kan ve putlar adına kesilmiş hayvanın dışında, bütün insanlar için yeryüzünün temiz ve güzel rızıkları helal kılınmıştır. (5/Maide, 3-4; 6/En’am, 145).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><br />
Tıpkı bunun gibi, müşriklerin şerikleri, yani bu şeriklere yükledikleri anlamlar gereğince, kafir dünya görüşleri onlara çocuklarını öldürmeyi öğütlemiş (6/En’am, 137) ve de öldürmüşlerdir. (6/En’am, 140). Müşriklerin dünya görüşlerinde kız çocuğu da, istenen bir evlat değildir. Onlardan birine kızı olduğu müjdelenince öfkeden yüzünün mos mor kesildiğini Kur’an haber vermektedir. (43/Zuhruf 17-18). Modern müşrik toplumlarda da kadına ilişkin bu müşrikçe yaklaşım devam etmektedir. İmajın aksine kadın hala putperest erkeklerin sadece metaıdır. Kadın haklarını savunuyor görünmelerine rağmen, eğlence nesnesi olmaktan öte kadına bir değer biçmemektedirler. Putperest batı medeniyetinin dayattığı ‘Kadın-erkek eşitliği’ tezi de, kadın erkek arasında var olan mesafeyi ortadan kaldırıp, iffet, namus, haya, utanmak gibi bütün ahlaki değerleri yok etmek içindir.</span></p>
<p>Şirk koşmanın elbette birtakım dayanakları vardır. Bunlardan biri, ‘atalar kültü’dür. Bütün Peygamberlerin kendilerini “Allah’ın indirdiklerine” “Rasul’e” (2/Bakara, 170; 31/Rum, 21; 5/Maide, 104) uymaya davet etmelerine karşı müşrikler, “ama biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan başkasına uymayız!” (2/Bakara, 170; 31/Rum, 21); “babalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter” (5/Maide, 104) gerekçeleriyle karşı çıkmışlar, atalarına sığınmışlardır. Hatta bununla da yetinmeyip, hem kendilerinin hem de atalarının Allah’a şirk koşmalarını da Allah’a atfetmiş, gündelik dildeki tabirle, şirklerinin faturasını Allah’a kesmişlerdir. (6/En’am, 148; 16/Nahl, 35). Kendi cürmünü Allah’a fatura etmek, şirkin ne kadar büyük bir cehaletten kaynaklandığını göstermektedir. Burada, zaman zaman yanlış anlaşılan bir hususa dikkat çekmek gerekmektedir. Kur’an’da da, Allah dileseydi müşriklerin şirk koşmaları mümkün olmazdı buyurulur. (6/En’am, 107). Fakat bu, müşriklerin iftiralarından farklı bir şeydir. Murad-ı ilahi odur ki, eğer Allah dileseydi, müşriklere vereceği belalar ve azaplarla işleri bitirilir, bu cürümleri işleyen bütün organları dumura uğratılırdı ve bir taş kütlesinden farksız kılınabilirlerdi. Fakat Allah, bütün insanları imtihan ettiği bu dünya hayatında onlara, bu cürümleri işleyecek fırsatları tanımaktadır. (30/Rum, 34). Yani “dinde zorlama yoktur.” (2/Bakara, 256).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><br />
Allah’ın inzal buyurduğu sapa sağlam, ‘urvetül vüskâ’ ed-Din dururken, atalardan devralınan cahiliyye kültürünü, alternatif bir din gibi muhafaza etmek, kesintisiz devam etmektedir. Günümüz müşrikleri de atalarını, Allah’ı sever gibi, hatta bazen Allah’dan da fazla sevmekte, atalarını Allah’ın önüne geçirmektedirler. Müşriklerin atalarını referans olarak göstermeleri, onları çok sevdiklerindendir denemez. Çünkü mesele, ataları sevmekle ilgili olsaydı, İbrahim de onların atalarıydı. Fakat bütün mesele, şirk kültürünün egemen olduğu bir geleneğin sürdürülmesidir. Atalar, şirk geleneğinin güncelleştirilmesi için bahanedir.</span></p>
<p>Atalar yolundan gitmek, atalara laf söyletmemek, ataları kutsamak, Tevhîd dinine karşı gelmek için en fazla baş vurulun araçlardan biridir. Günümüz ‘müslüman’ toplumlarında atalar kültü, daha çok mezhep imamları, din bilginleri ve şeyh efendiler biçiminde legalleştirilmekte, bu nedenle ilgili kişilerin türbeleri adeta tapınaklara benzetilmektedir. Kuşkusuz bu durum, selef alimlerinin ve mezhep imamlarının salih olanlarını kötü yapmaz. Tıpkı İsa peygamber’in Rabbine söylediği gibi (5/Maide, 116-117), o salih insanlar, ölümlerinden sonra kendilerinin putlaştırılmasından dolayı suçlanamazlar. ‘Mezhep imamı’ veya ‘din bilgini’ namındaki selef alimlerinin mü’minlerine hayır duadan ve bıraktıkları eserlerden (elverdiği ölçüde) istifade etmekten başka bir şey biz Müslümanlara yaraşmaz. Ancak bu, ‘selef-i salihin’i kutsamayı, onları la-yüs’el, ‘la-yuhti’ (hata yapmazlar) kimseler olarak görmeyi, tıpkı tevbe suresinin 31. ayetindeki gibi onları ilahlar ve rabler edinmeyi gerekli kılmaz. Bu gerçeğin pekala farkında olan şirk önderleri, kasıtlı olarak kavram kargaşası yaratmakta, kendilerine rablık tasladıkları halk yığınlarını aldatmaktadırlar.</p>
<p>Din, ataları, mutlak surette yermekte değildir. Böyle olsaydı Kur’an, kendisinden asırlarca önce yaşamış olan bir ‘ata’yı, İbrahim’i Muhammed (a.s)a ve ümmetine örnek/model insan (üsvetün hasene) olarak göstermezdi. Din’in ilkesi, ataları sırf atalar olduğu için doğru kabul etmemek, onların yanlışlarını sürdürmemek ve hiçbir şeyi Allah’ın dini önüne geçirmemektir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><br />
Kur’an’ın bu ilkelerine uyarak, “atalarımızın geleneği eğer İslam değilse, bunu Allah’ın dini önüne geçirmeyelim” diyen mü’minleri müşrikler, geçmişi inkar etmek, atalara küfretmek, geçmiş din büyüklerine dil uzatmak, sahabeye saygı göstermemek gibi yalan, yanlış ve iftiralarla karalamaktadırlar. Mesela Ali b. Ebi Talib ve oğulları Hasan ve Hüseyin belirli bir Müslüman zümre tarafından, olması gerekenden daha fazla sevilip(!) sayılmakta, kendi meşreplerinin sembol isimleri olarak kullanılmaktadır. Şimdi Ali, Hasan ve Hüseyin’i kutsamayın, en azından kendi bâtıl dînî görüşlerinizi bu mü’minlere isnad etmeyin diyen kimseler, söz konusu zümre tarafından bilinçli olarak tahkir edilecek, Ali-Hasan ve Hüseyin düşmanlığı yapıldığını iddia edecektir.</span></p>
<p>Kur’an’ın dinde neyi ifade ettiğini tam olarak anlayamayan, belki de Kur’an’a gereği gibi iman etmemiş kimi kişi ve zümreler, Yahudiler’in Mişna ve Talmud’u benzeri birtakım kitapları kendilerine rehber edinerek, Kur’an yerine bu kitapları aziz bilmektedirler. Gerekçeleri ise basittir: Bu kitapların müellifleri Kur’an’ı en iyi anlamış kimselerdir! Ne bizler o üstatlardan daha iyi Kur’an’ı anlayabiliriz, ne de o üstattan daha iyi anlaşılmasına hacet vardır! Şirkin gürültüsü o dereceye varmış ki, Kur’an’ı eline alıp, dininin kaynağı bir kitabı okuyan mü’minler tekfir bile edilebilmektedirler.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span><br />
Aslında ‘atalar’a sığınmak, köşeye sıkışmış, söyleyecek hiçbir doğru sözü kalmamış bir insanın, kaçışı, topu taca atmasıdır. Bunu Firavun da yapmıştı. Musa’ya, “Peki, önceki kuşakların hükmü nedir?” (20/Tahâ, 51) derken, Musa’nın, onların cehennemlik olduklarını söylemesini bekliyor, böylece toplum nazarında onu, “bütün geçmiş milletleri inkar etmek” gibi bir ‘cürüm’le sıkıştırmak istiyordu. Bugün de, söyleyecek bir hak sözü olmayan müşrikler her başları sıkıştığında, geçmiş kafir önderlerine sığınmakta, ‘onları inkar etmek’ gibi bir suçla ‘suçüstü’ yapmak istemektedirler.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span><br />
Buraya kadar anlatmaya çalıştığımız şirk olgusu, Allah’a yapılan bir iftira, büyük bir günah (4/Nisa, 48) ve pek derin bir dalalettir. (4/Nisa, 116). Şirk bir yalandır, zandır, nefislerin aşağılık arzusudur (10/Yunus, 66; 53/Necm, 23) ve sonuç itibariyle büyük bir zulümdür. (31/Lokman, 13). Böyledir çünkü, şirk, Allah’ın, hakkında hiçbir delil indirmediği (6/En’am, 81; 7/A’raf, 33; 30/Rum,35), hiçbir ‘bilgi’ye dayanmayan (29/Ankebut, 8; 40/Mü’min, 42) bir yanılsamadır. Allah şirke yol açacak hiçbir vesileye izin vermemiştir. Şirk yanılsamadır, çünkü Allah, mülkünde hiç kimseyi kendi tasarrufuna ortak kılmadığını açıkça beyan ediyorken (17/İsra, 111; 18/Kehf, 26; 25/Furkan, 2), insanların aksini iddia etmeleri hiçbir anlam ifade etmemektedir.</p>
<p>Herhangi bir yaratılmışı Allah’a eş koşmak, Allah’a kendi dinini öğretmek, O’na hiç bilmediği bir şeyi bildirmek sayılır. (13/Ra’d, 33). Allah’a ortak kılınan şerikler, ‘adlandırılamaz’ sanal varlıklardır. (13/Ra’d, 33). Müşrikler şeriklerine nasıl bir isim verebilirler? Allah kendisine ‘halik’ diyor, peki şeriklere ne denebilir? Şerik olabilmeleri için ‘yaratıcı’ olabilmeleri gerekmez mi? Peki, kendileri yaratamayan (6/En’am, 14; 7/A’raf, 191; 10/Yunus, 34 v.b.), bilakis yaratılmış nesneler olup, hiç kimseye bir yarar ya da zarar veremeyen (68/Kalem, 41; 7/A’raf, 195), hiç kimseyi hidayete erdiremeyen (10/Yunus, 35) varlıkları Allah’a eş tutmanın ne anlamı olabilir? Nasıl ki “şu dağ altındır” demekle altın olmazsa, “güneş benim malımdır” demekle nasıl öyle olmazsa, bir karıncaya ‘fildir’ demekle fil olmazsa, herhangi bir puta ‘ilahtır’ demekle de ilah olmaz. Müşrikler şeriklerine ‘büyük’, ‘ulu’, ‘yüce’, ‘aziz’ demekle öyle olmazlar. Kur’an’ın, şerikleriniz, sizin taktığınız isimler olmaktan başka bir şey değildir demesinin (7/A’raf, 71; 12/Yusuf, 40; 53/Necm, 23) anlamı budur. Saf insanları dolandırmak için kendine ‘büyük bir zengin’ süsü veren kişi ne kadar gerçekçiyse, putlar da o kadar tanrıdır…</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><br />
Kur’an, ‘doğru söz’den anlamayanlar için bir de, temsîlî anlatımlarla şirkin denâetini tasvir eder: Bir köle düşünün ki, kendi aralarında çekişmeli, nizalı birden fazla efendinin hizmetkarıdır. Diğer birisi de bir tek efendinin kölesidir. (39/Zümer, 29). Bu iki köleden hangisi daha rahat ve huzurludur? Birden fazla efendinin kölesinin huzurlu olması imkansızdır. Muharref İncil’in, tahrif olmaktan kurtulmuş ayetlerinden biri, Kur’an’ın bu örneğinin aynısıdır: Matta İncili’nin 6. babında denmektedir ki: “Hiç kimse iki efendiye kulluk edemez… Siz Allah’a ve mammona (ekmek=zenginlik) kulluk edemezsiniz!”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span><br />
Kur’an’ın ve İncil’in bu temsilleri karşısında denebilecek hiçbir söz bulunmamaktadır. Bir tek Efendi’ye (Allah’a) kul olmayan insanlar (müşrikler), ‘Allah’ gibi bir bağdan(!) kurtulduklarını zannedip, o kadar çok efendiye köle olmaktadırlar ki, hayatları tamamen kararmaktadır. En başta kendi hevâ ve heveslerini ilah edinmektedirler. (25/Furkan, 43). Allah’a iman etmenin lezzetini tadamayan putperestler, hayvanî zevklerin, geçici dünya çıkarlarının, dünyaya ait az bir meta’ın kulu kölesi olmakta, sonsuz olduğu dikte ettirilen ihtiyaçlar, yedi başlı ejderha gibi mezara girinceye kadar peşini bırakmamaktadır.</p>
<p>Şurası açık bir gerçektir ki, şirk Allah’ı gereği gibi takdir edememektir. Kur’an, müşriklerin Allah’ı gereği gibi takdir edemediklerine dikkat çeker. Çünkü eğer bilselerdi bütün kainat Allah’ın mülküdür. Kıyamet günü bütün yeryüzü Allah’ın tasarrufunda olacak, gökler O’nun sağ eliyle dürülecektir. Allah elbette müşriklerin ortak koşmalarından münezzehtir. (39/Zümer, 67). Allah’ı hakkıyla takdir etmek O’na hiçbir şeyi ortak koşmamayı gerektirirdi.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span><br />
Şeytanın, hevâ ve hevesin kulu olan müşrikler kalıcı hiçbir değer üretemezler. Kayda değer, övgüye layık amelleri olamaz. Hayatları hep bir tenakuz içinde, kalpleri sürekli hasret içinde kalır. Müşriklerin Salih amelleri olamaz. Allah için olduğunu iddia ettikleri amelleri tamamen bir hiçtir. Ellerine hiçbir sevap geçmeyecek, hayrını göremeyeceklerdir. Kur’an yine enfes güzellikte ikinci bir temsille onların amellerini şöyle yargılıyor: “Kim Allah’a ortak koşarsa sanki o, gökten düşüp parçalanmış da kendisini kuşlar kapmış; yahut da rüzgarın kendisini uzak bir yere savurduğu bir nesne gibidir.” (22/Hac, 31). Bu mesel, bir hiçliği, dünyada hiçbir hoş sadâ bırakmamayı, hayırla yad edilmemeyi, rüzgarın savurduğu kül gibi (14/İbrahim, 18) tamamen yok olmayı anlatmaktadır.<br />
Kısacası Kur’an, müşriklerin amellerine hiçbir değer atfetmez. Bunu bilhassa mescidlerin imarı bağlamında dile getirmesi (9/Tevbe,17) ilgi çekicidir. Bu ayet büyük ihtimalle müşriklerin Mescid-i Haram’ı imar ettikleri, hac mevsiminde hacılara su vermek gibi dînî hizmetleri yaptıklarını bir dindarlık göstergesi olarak öne sürmeleri üzerine nazil olmuştur. Allah ise, kafir olduklarına kendilerinin de şahitlik ettiği müşriklerin, Allah’ın mescidlerini imar etme gibi iddialarının hiçbir anlam taşımadığını yüzlerine vurmuştur. (9/Tevbe, 17). Çünkü Allah’ın mescidlerini ancak, Allah’a ve ahiret gününe iman eden, namazı ikame eden, zekatı veren ve sadece Allah’dan korkan kimseler imar edebilirler. (9/Tevbe, 18). Ancak mü’minlerin amellerinin Allah katında bir değeri olabilir.</p>
<p>Şu halde müşriklerin işlerine ‘islamî’ denemez. Yeryüzünde Allah’a ve Rasulü’ne harp ilan etmiş müşriklerin, dine ve dindarlara hizmet etmek görüntüsündeki icraatlarına itibar edilmez. Müşrikler bir taraftan yeryüzünü kan gölüne çevirir, masum insanların namuslarını haleldar eder, Allah’ın emir buyurduğu tesettürü yasaklama cüretini gösterir, tıpkı Salih Peygamber’e itiraz eden selefleri gibi, “sizin namazınız bizim düzenimizi ortadan kaldıramaz” derken, dine nasıl hizmet edebilirler? Müşriklerin verdikleri iftar yemekleri, birbirlerine Kur’an-ı Mübin’i hediye etmeleri, kendilerine hizmette kusur etmeyeceklerine söz veren dînî vakıf ve derneklere destek çıkmaları, temel atma törenlerinde besmele çekmeleri, seçim meydanlarında ‘inşaallah’ kelimesini telaffuz etmeleri, arada sırada Cuma namazlarında görünmeleri, halkın kandil gecelerini kutlamaları, fakirlere yardım yapmaları v.d. Tevbe suresinin bu ayetleri mucibince, hiçbir anlam ifade etmemektedir. (6/En’am, 88; 39/Zümer, 65).</p>
<p>Müşriklerle mü’minler aynı ülke içinde yaşayan kimseler olarak, birbirleriyle ilişkileri nasıl olacak? Mü’minler müşriklere nasıl davranacaklar? Bu soruların cevabını Kur’an’dan başka yerde bulmak mümkün değildir. Müşriklerle mü’minlerin aynı cemiyet içinde yaşıyor olmaları, birbiriyle hemhâl olmalarını gerektirmez. Bu iki sınıf insan, akide, zihniyet, dünya görüşü olarak tamamen iki ayrı zümredir. İslam dini, herkesi kucaklayan, “ne olursan ol yine gel” diyen, ‘hoşgörü dini’ değildir. İslam mü’minle kafiri, mü’minle müşriki, mü’minle münafıkı ayrı tutan bir dindir. İslam’ın kitabı Kur’an, müşriklerin ve Yahudiler’in mü’minlerin en şedîd düşmanı olduklarını belirtir (5/Maide, 82) ve müşrikleri necis sayar. Bunun için onların Mescid-i Haram’a yaklaşmalarını bile yasaklar. (9/Tevbe, 28). İman’la şirk arasında; mü’minlerle müşrikler arasında telafisi imkansız bir mufarakat (ayrılık) vardır. Mü’minler Tevhîd dininin, müşrikler ise şirk dininin müntesipleridir. Kur’an çok özenle Allah ve Rasulü’nün müşriklerden beri olduğunu duyurur. Hatta, müşriklerle ilişkileri tanzim eden Tevbe suresinin bir adı da ‘berâe’ suresidir. Bütün peygamberler müşrik kavimlerinin dinlerinden beri olduklarını açıkça duyurmuşlardır. Mağaraya sığınan gençler de kavimlerinin dinlerinden itizal edip, ayrışmışlardı. Kur’an böyle bir ayrışmada, ticari kaygının dinlerinin önüne geçmemesi konusunda mü’minleri uyarmaktadır. (9/Tevbe, 28).</p>
<p>Bu mufarakat (ayrılık) o kadar önemli ki, Allah mü’min kadınlara müşrik erkeklerle, mü’min erkeklere de müşrik kadınlarla evlenmeyi yasaklamıştır. (2/Bakara, 221; 24/Nur, 3). Aynı şekilde, iç içe yaşıyor olmalarına rağmen, mü’minler müşriklerin cenaze namazını kılmaktan, cenaze merasimlerine iştirak etmekten men edilmişler, onlara mağfiret dilemek de mü’minlere yasaklanmıştır. (9/Tevbe, 113). (Burada konu edilen müşriklerin, öldükten sonra kendilerine dinî merasim yapılacak kadar ‘dindar’ bir kimliğe sahip olduklarına, bir kez daha dikkat çekmek isteriz).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span><br />
Mü’minlerin hayrını asla istemeyeceklerine Kur’an’ın tanıklık ettiği (2/Bakara, 105) müşrikleri mü’minler imana davet etmekle yükümlüdürler. Onlara İslam’ı hakkıyla duyurmak mü’minlerin görevidir. Gerektiğinde müşriklerle savaşılmasını emreden (9/Tevbe, 36) Allahu Teala, savaş esnasında bile, aman dileyip teslim olan müşriklere, Allah’ın sözlerini dinleme fırsatı verilmesi, yani tebliğ için eman verilmesini emretmektedir. (9/Tevbe, 6).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><br />
Mü’minler müşriklere itaat edemezler. Eğer müşrik anne – baba çocuklarını Allah’a ortak koşması için zorlarlarsa, anne-baba olmaları, bu hususta itaat edilmelerini gerekli kılmaz. (29/Ankebut, 8; 31/Lokman, 15). Şirki emretmeyen anne-babaya merhametle davranmak ise, mü’min olmanın gereğidir. (17/İsra, 23-24).</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span><br />
Şirkle imanın, müşriklerle mü’minlerin din bakımından bu kadar farklı olmalarına rağmen, kendi siyasi otoritesine kavuşmadığı için İslam’ı bir ‘sivil toplum dini’, kültürel bir etkinlik gibi algılayan bazı çevreler, dinler arası diyalog adı altında, İslam’la şirk düzenlerini uzlaştırma siyaseti gütmektedirler. Halbuki ‘dinler arası diyalog’un bir tane ve olmazsa olmaz şartı vardır, o da, Allah’dan başka İlah/Rab tanımamak; Allah’ı terk edip, birtakım kulları ilah/rab edinmemek (3/Al-i İmran, 64), beşeri ideolojileri İslam’ın önüne geçirmemektir. Tevhîd dini İslam’ın, tahrif edilmiş putperestliğe dönüşmüş bir Yahudilikle ve Hristiyanlıkla uzlaşması, İslam’ı da muharref kılacaktır.</p>
<p>Mü’minler müşriklere karşı asaletlerini korumalı ve cesur olmalıdırlar. Müşrik ideolojilere yaslanan rejimlerin, sahip oldukları iktidar gücüyle bütün insanlığa korku vermekte, tedhiş yapmakta oldukları bir gerçektir. Buna rağmen mü’minler, tıpkı Musa’nın ilahî mesajını fark eden sihirbazların iman etmesi gibi iman etmeli ve firavunların sihrinin bir hiç olduğunu anlayabilmelidirler. Mü’minlere tevhîdî duruşun ve müşriklerden beri olmanın yakıştığı kadar belki hayatta hiçbir şey bir başka şeye yakışmamaktadır. Hani, İbrahim Peygamber biz mü’minler için ‘usvetün hasene’ değil miydi? O, kavmine: “Siz Allah’ın size, haklarında herhangi bir delil göndermediği şeyleri O’na ortak koşmaktan korkmazken, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım?!” (6/En’am, 81) demiyor muydu? İşte yeryüzünde, Hakk’ın gelmesi, bâtılın yok olması için bu cesaret ve bilinç yetmektedir.</p>
<p>Kaldı ki müşrikler bu dünyada nasıl köksüzlerse, ahirette de köksüzdürler. Dünyada şerik edindikleri sanal tanrılar, orada onları terk edecek, cehennemde yüz üstü kalacaklar. (6/En’am, 22; 16/Nahl, 27; 18/Kehf, 42; 34/Sebe, 27; 40/Mü’min, 73; 41/Fussilet, 47 v.b.). Bu dünyada onları en fazla ayartan, benliklerine hitap eden şeytan da o gün onları yardımsız bırakacaktır. (14/İbrahim, 22). Onlara cennet kesinlikle haram kılınmıştır. (5/Maide, 72). Şirk koşulmasını Allah asla bağışlamayacaktır. (4/Nisa, 48, 116).</p>
<p>Şurası kesinlikle unutulmamalıdır: Müşrik egemenlerin iradesi asla Allah’ın iradesi önüne geçici değildir. Allah’ın iradesi her zaman galip gelicidir. Müşriklerin arzuları hilafına, Allah kendi dinini tamamlamış, tevhîdin örnekliğini ikame etmiştir. (9/Tevbe, 33; 61/Saf, 9). Müşrikler istemese de Allah nurunu tamamlamıştır. Mü’minler sünnetullah’a uygun davrandıkları, Allah’ın belirlediği ilkelere sadık kaldıkları sürece Allah’ın yardımı onlara her zaman ulaşacaktır. Allah’ın, şirk düzenlerini muzaffer kılmayı murad ettiğini hiç kimse düşünemez; ama yeryüzünden fitnenin kalkmasını ve Din’in tamamen Allah’a özgü kılınmasını murad ettiğini bütün mü’minler bilirler.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"></span><span> </span><br />
Şirkin dünyada ve ahirette insanı hüsrana uğratan bir dalalet olduğunu bilmeli ve İbrahim peygamber’in duası hayatın hedefi yapmalıdır:<br />
“Rabbim! Bu şehri emniyetli kıl, beni (bizi) ve oğullarımı(zı) putlara tapmaktan uzak tut!” (14/İbrahim, 35).
</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kaynak: <a href="http://www.kuranislami.com/akide/sirk.html" target="_blank">Kuran İslamı</a></span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Hadis ve sünnetler Kurân-ı Kerîm ile eşdeğerde tutulamaz]]></title>
<link>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/hadis-ve-sunnetler-kuran-i-kerim-ile-esdegerde-tutulamaz/</link>
<pubDate>Mon, 28 Apr 2008 15:34:29 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/hadis-ve-sunnetler-kuran-i-kerim-ile-esdegerde-tutulamaz/</guid>
<description><![CDATA[SORU: Çanakkale Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu bir arkadaşımız, İslâm dininin kaynakları açı]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img src="http://www9.gazetevatan.com/pics/yazarlar/31.jpg" align="right" /><font face="Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif" size="2"><strong>SORU: </strong>Çanakkale Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu bir arkadaşımız, İslâm dininin kaynakları açısından bakıldığında Kur&#8217;ân-ı Kerîm ile beraber hadislerin ve sünnetlerin de aynı değerde olduğunu söyledi. Bu açıklama beni tatmin etmedi. Halbuki Kurân-ı Kerîm&#8217;de yüce Allah, &#8220;Biz O&#8217;nda (Kurân&#8217;da) hiçbir şeyi eksik bırakmadık&#8221; buyurmaktadır. Bu ayet birkaç kere tekrar ediliyor. Binlerce hadis ve binlerce sünnet denilen uygulamalar ve inanışlar var. Bazılarının akla, mantığa ve bilime aykırı olduğu biliniyor. Durum böyleyken nasıl oluyor da bir ilahiyat mezunu, Kurân-ı Kerîm ile hadis ve sünneti aynı değerde tutabiliyor? <strong>(Serdar Güler)</strong></font></p>
<p><font face="Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif" size="2"><strong>CEVAP:</strong> İlahiyat mezunu o kişi, klasik bilgileri de hazmedememiş, hadisten haberi olmayan yüzeysel biridir. Çünkü büyük bilginlerin hiçbiri, başta Şafii olmak üzere sünnet ve hadisi Kurân&#8217;la eş değerde tutmamıştır. Bu büyük saygısızlıktır. Kurân vahiydir. Hadisler ise Peygamberimizin sözleridir. İnsan yanılabilir, canı sıkılabilir. Peygamberimiz çok zaman kendi görüşünü bırakıp ashabının görüşünü uygulamıştır. Medine&#8217;de hurmaların aşılanmamasını önermiş, bu kez kalite düşünce, &#8220;Siz dünya işlerinizi benden iyi bilirsiniz&#8221; buyurmuştur.</font><!--more--></p>
<p><font face="Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif" size="2">Ayrıca Hz. Peygamber kesinlikle kendi sünnetinin veya sözlerinin Kurân&#8217;dan ayrı olarak dinin ikinci kaynağı olacağını da söylememiş, &#8220;Ben size Allah&#8217;ın kitabını bırakıyorum, ona sarıldıkça yolunuzu şaşırmazsınız&#8221; buyurmuş ama ondan sonra geleneği üste çıkarmak isteyenler Peygamber&#8217;in bu sözüne sünneti ve hadisleri de katmışlardır.</font></p>
<p><font face="Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif" size="2">Elbette hadisler de kitaptan sonra dinin ikinci kaynağıdır ama hangi hadis? Peygamber&#8217;in söylediğinde asla kuşku bulunmayan hadisler. Bunlar Kurân&#8217;a ters düşmez, onun açıklaması, tamamlayıcısı durumundadır. Bu düzeyde hadisler de ancak mütevatir sayılan hadislerdir ki bunların sayısı çok değildir. Onun için İmamı Azam İbn Haldun 17 hadise güvenmiştir. En iyimser görüşler, &#8220;İmamı Azam&#8217;ın güvendiği hadis sayısı 50&#8242;yi geçmez&#8221; der. Hanefi mezhebinden olduğu anlaşılan bu kişi, nasıl olur da mantığa ters bu sözleri Kurân ile eşdeğerde tutar? Fikirlerde büyük bir yenilenme olmadıkça geleneksel rivayet bataklığında daha çok bocalayıp duracağız. İşimiz zor doğrusu.</font></p>
<p><a href="http://www9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=18.10.2007&#38;Newsid=142493&#38;Categoryid=4&#38;wid=31" target="_blank">Süleyman Ateş</a></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Beraat Gecesi Hakkında - Mustafa İslamoğlu]]></title>
<link>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/beraat-gecesi-hakkinda-mustafa-islamoglu/</link>
<pubDate>Mon, 28 Apr 2008 15:15:04 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/beraat-gecesi-hakkinda-mustafa-islamoglu/</guid>
<description><![CDATA[]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><span style='text-align:center; display: block;'><object width='425' height='350'><param name='movie' value='http://www.youtube.com/v/FwQqWlMM8gk&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;showsearch=0&#038;hd=0' /><param name='allowfullscreen' value='true' /><param name='wmode' value='transparent' /><embed src='http://www.youtube.com/v/FwQqWlMM8gk&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;showsearch=0&#038;hd=0' type='application/x-shockwave-flash' allowfullscreen='true' width='425' height='350' wmode='transparent'></embed></object></span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[GAYBI KİM BİLİR ?]]></title>
<link>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/gaybi-kim-bilir/</link>
<pubDate>Mon, 28 Apr 2008 15:06:33 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/gaybi-kim-bilir/</guid>
<description><![CDATA[A. ALLAH VE GAYB BİLGİSİ 1. Gayb Nedir? Vasıtalı veya vasıtasız, duyu orgarılarımızla ulaşamadığımız]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p class="fr2" style="text-align:justify;"><strong><span style="font-family:Verdana;">A. ALLAH VE GAYB BİLGİSİ</span></strong><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="fr2" style="text-align:justify;"><strong><span style="font-family:Verdana;">1. Gayb Nedir?</span></strong><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoBodyTextIndent" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Vasıtalı veya vasıtasız, duyu orgarılarımızla ulaşamadığımız ve ilmimizle ihata edemediğimiz her şeye &#8220;gayb&#8221; denir. Gayb sahasının zıddı &#8220;müşahede&#8221; sahasıdır.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Gaybı iki kısma ayırabiliriz. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-indent:14pt;"><span style="font-family:Verdana;">a) Mutlak gayb: Beşer imkan ve kabiliyetleriyle -dünyada- hiçbir zaman ihata edilemeyen saha Allah&#8217;ın zatının ve meleklerinin mahiyeti; kıyamet, ahiret, hesap, cennet-cehennem ahvali&#8230; bu tür gayba örnek verilebilir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-indent:14pt;"><span style="font-family:Verdana;">b) İzafî (basit) gayb: Zaman, mekan, imkan ve kabiliyet farklarından dolayı bir kısım insanlar için ulaşılmaz, ihata edilmez iken diğerleri için ulaşılan, ihata edilen saha. Yakın bir geçmişe kadar, huzurda bulunmayan bir kimsenin hareket ve konuşmaları gayb iken, günümüzde, çeşitli imkanlarla (radyo, teyp, TV, video vb.) bunlar -kısmen de olsa- gayb olmaktan çıkarılmışlardır. Bunun gibi, geçmişte gayb olan birçok saha (coğrafya, astronomi vb. dallarda) artık müşahade sahasına sokulmuşlardır. Mesela, bir güneş veya ay tutulmasının zamanının önceden ihbarı artık &#8220;gaybden haber vermek&#8221; değildir.</span><!--more--></p>
<p class="fr2" style="text-align:justify;"><strong><span style="font-family:Verdana;">2. Kur&#8217;an&#8217;da Gayb</span></strong><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kur&#8217;an-ı Kerîm&#8217;de geçen &#8220;gayb&#8221; kelimeleriyle. yukarıda tanımladığımız iki tür gaybın her ikisi birden kasdedildiği gibi. ayrı ayrı , mutlak ve izafî (basit) gayb&#8217;ler de ifade olunmuşlardır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">&#8220;De ki: &#8230;Eğer gaybı bilseydim (daha) çok hayır elde ederdim ve bana kötülük de dokunmazdı&#8230;&#8221;(7/188) Ayette. kıyametin ne zaman kopacağı gibi mutlak gayb&#8217;le beraber, hal ve gelecekteki izafî (basit) gayb, ikisi birden kasdedilmektedir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-indent:14pt;"><span style="font-family:Verdana;">&#8220;&#8230;Ey babamız, oğlun hırsızlık yaptı. (Gerçi) biz ancak bildiğimize şahitlik ettik, gaybı bilenler değildik. (Yani işin içyüzünü bilmiyoruz)&#8221; (12/81) Ayette izafî (basit) gayb kasdedilmiştir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-indent:14pt;"><span style="font-family:Verdana;">&#8221; &#8230;Onlar ki; gaybe iman ederler, namazı ikame ederler, kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler.&#8221;(2/3) Bu ayette imana konu olan gayb, izafî ı basit) gayb değildir. Çünkü basit gayba inanmanın, muttakiler için övgüye sayan bir meziyet olarak, namaz kılmak ve infak etmekle beraber anılmasının mana ve hikmeti olamaz. O halde ayette kasdedilen, Allah&#8217;ın vc meleklerin varlığı, ahiret hayatı, hesap günü. cennet-cehennem&#8230; gibi konular, yani, &#8216;mutlak gayb&#8221; dır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><strong><span style="font-family:Verdana;">3. Gaybı Kim Bilir?</span></strong><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kur&#8217;an-ı Kerîm&#8217;de, genel anlamıyla gayb&#8217;ın ancak Allah tarafından bilineceğini kesin ifadelerle bildiren birçok ayet vardır. </span><span style="font-family:Verdana;">Sadece birkaçını verelim: </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="fr2" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">&#8220;De ki: Göklerde ve yerde Allah&#8217;tan başka kimse gaybı bilmez.. .&#8221;(27/65) &#8220;De ki: Gayb(ı bilmek) Allah&#8217;a mahsustur&#8230;&#8221; (1O/2O) </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">&#8220;Gaybın anahtarları O&#8217;nun yanındadır. Onları. O&#8217;ndan başkası bilmez&#8230;&#8221;(6/59) &#8220;Onlar: &#8230; Bizim bilgimiz yok, derler, gayb&#8217;leri bilen yalnız sensin, sen.&#8221;(5/1O9) </span></p>
<p class="fr2" style="text-align:justify;"><strong><span style="font-family:Verdana;">4. Allah&#8217;ın Gaybı Bildirmesi </span></strong><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="fr2" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">  </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Gaybın mutlak sahibi ve alimi olan Allah&#8217;ın, dilediği takdirde, dilediği kimselere gaybını bildirmesi aklen mümkün ve caizdir. Ancak bunun vuku bulmuş olduğu ve kimlere gaybın bildirildiği veya bildirilebileceği ancak nass&#8217;la bilinebilecek bir konu olduğundan, ilgili gibi görünen iki ayeti inceleyelim: </span></p>
<p class="fr2" style="text-align:justify;text-indent:12pt;"><span style="font-family:Verdana;">Birinci ayet &#8220;&#8230;Allah sizi gaybe vakıf (muttali) kılacak değildir; fakat </span></p>
<p class="fr2" style="text-align:justify;text-indent:12pt;"><span style="font-family:Verdana;">AIlah, resullerinden dilediğini seçer, (onlara gaybı bildirir).&#8221;(3/179) </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-indent:14pt;"><span style="font-family:Verdana;">İkinci ayet: &#8220;O, gaybı bilendir; kimseyi gaybına vakıf (muttali) kılmaz. Ancak razı olduğu resulleri (vakıf kılar).&#8221; (72/26-27) </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-indent:14pt;"><span style="font-family:Verdana;">Bu ayetlerde, Allah&#8217;ın, gaybını ancak peygamberlere bildirebileceği; Peygamberler dışında hiç kimseye bildirmeyeceği hususu gayet sarihtir. Müfessirler bunlara dayanarak her çeşit kehanet iddialarını<strong> batıl</strong> saymışlardır. (Keşşaf tefsiri, 72/27 ayetinin yorumu) </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-indent:14pt;"><span style="font-family:Verdana;">Peygamberlere bildirilen gaybın türü ve bu bildirilmenin ne şekilde olduğu konusunda müfessir Taberî (O.31O H)&#8217;nin verdiği bir yorum aydınlatıcıdır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-indent:14pt;"><span style="font-family:Verdana;">&#8220;Gayb bilgisinden dilediğini nebilere indirir. Resulullah (s,)&#8217;a da Kur&#8217;an gaybı&#8217;nı indirmiştir. Onda (Kur&#8217;an&#8217;da), kıyamet günü vuku bulacak gaybı bize bildirmiştir.&#8221; (Tefsîr, 72/26-27 ayetlerinin yorumunda, Abdurrahman b. Zeyd&#8217;den) Bu tefsirden, yukarıda verilen ayetlerde kasdedilen gaybın, mutlak gayb olduğu ve bu gaybın ancak<strong> tebliğ olunan bir vahiyle</strong> (son peygambere Kur&#8217;an&#8217;la) bildirildiği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bildirilen gayb, peygamberler aracılığıyla bütün muhataplara iletilmek zorundadır. </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Gaybın yegane iletim vasıtasının vahiy olması hikmetine mebni olmalıdır ki, bizzat Kur&#8217;an&#8217;a &#8220;Gayb&#8221; isminin verildiğini ifade eden tefsirlere rastlıyoruz. </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">&#8220;O (Muhammed), Gayb&#8217;den dolayı itham altında tutulamaz.&#8221; Müfessirler, bu ayette geçen &#8220;gayb&#8221;le &#8220;Kur&#8217;an&#8221;ın kasdedildiğini; özellikle müşriklere hitap eden bu ayetle, gaybî ihbarları ihtiva eden Kur&#8217;an&#8217;: </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">tebliğ etmekte olan Hz. Peygamber (s)&#8217;in, yalancı, kahin ve benzeri ithamlarla zan altında bulundurulamayacağını bildirmektedir. </span><span style="font-family:Verdana;">(Taberi ve ibn Kesîr tefsirleri, ilgili ayet) </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="fr2" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">  Bütün bunlardan, her peygambere olduğu gibi, son peygamber Hz. Muhammed (s)&#8217;e de, Kur&#8217;an&#8217;la bazı gayb&#8217;lerin bildirildiği kesinlik kazanmaktadır </span></p>
<p class="fr2" style="margin-left:2pt;text-align:justify;"><strong><span style="font-family:Verdana;">5. Kur&#8217;an&#8217;da Gayb Haberleri</span></strong><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kur&#8217;an, mutlak gaybın yegane kaynağıdır. Kur&#8217;an&#8217;la bildirilen mutlak gaybe (Allah&#8217;a, meleklere, hesap gününe&#8230;) inanmamız kulluğumuzun gereği ve göstergesidir. Buna karşılık, Kur&#8217;an&#8217;ın (vahyin) dışında hiçbir beşer kaynağın mutlak gayb hakkında doğru haberler verebileceğine<strong> inanmamamız</strong> da teslimiyetimizin göstergesidir.Kur&#8217;an&#8217;da mutlak gaybın yanısıra izafi (basit) gayb haberlerinin de bildirildiğine şahit oluyoruz. Mazi(geçmiş), hal (şimdiki zaman) ve istikbal (gelecek) haberleri diye sınıflandırabileceğimiz bu gaybî ihbarlara ömekler verelim. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left:4pt;text-align:justify;"><strong><span style="font-family:Verdana;">a) Mazi&#8217;den gaybî ihbarlar:</span></strong><span style="font-family:Verdana;"> </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="fr2" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> Kur&#8217;an&#8217;da, geçmiş toplumlara ve peygamberlere dair verilen kıssaların büyük bir kısmı muhataplarca biliniyor olmasına rağmen, bu bilgilerinin eksik ve yanlış yönleri de mevcuttu. İşte bu eksik ve yanlış yönler, Kur&#8217;an&#8217;da, Allah tarafından gaybî ihbarlarla tamamlanıp tashih edilmişlerdir. </span></p>
<p class="fr2" style="text-align:justify;text-indent:14pt;"><span style="font-family:Verdana;">&#8220;Bunlar, sana vahyetmekte olduğumuz gayb haberleridir..&#8221; gibi ayetlerle bu tür ihbarlar kasdedilmiştir. (11/49, 12/1O2, 3/44,..) </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left:4pt;text-align:justify;"><strong><span style="font-family:Verdana;">b) Hal&#8217;den gaybî ibbarlar:</span></strong><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Hz. Peygamber (s). vahiy aldığı dönem boyunca, kendi gıyabında ve aleyhinde vuku bulan olayların ve sözlerin bir kısmından Kur&#8217;an&#8217;ın gaybî ihbarlarıyla haberdar edilmiştir. Hasr: 11-12; Muhammed: 16:Ahzab: 1O-2O; Tevbe; 42-52, 64,68, 73, 1O1, 1O7-11O; Munafıkün: 1- ayetleri, hep münafık ve Yahudîlerin, Resulullah (S)&#8217;ın gıyabındaki tutum ve davranışlarını, sözlerini ifşa eden gaybî ihbarlara örnektirler.</span></p>
<p class="fr2" style="margin-left:4pt;text-align:justify;"><strong><span style="font-family:Verdana;">c) İstikbal&#8217;den gaybî ihbarlar:</span></strong><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kur&#8217;an&#8217;da, İslamın ve müslümanların yakın ve uzak geleceğine dair birtakım gaybî haberlerin yanısıra (3/86; 5/13, 54. 24/55; 48/16, 2O. 28; 61/8, 9, 13 gibi) özel müstakbel ihbarlara da rastlanmaktadır: </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Miladî 614 yıllarında; mecüsî İranlılar kitab-ehli olan Bizanslıları Suriye&#8217;de hezimete uğrattıklarında, Cenab-ı Hakk, 4 ila 9 yıl zarfında (arapça kelime bunu ifade ediyor) Bizanslilann galip geleceğini ihbar etmiş (3O/1-2) ve bu ihbar, 622 yılından itibaren gerçekleşmeye başlamıştır. Takip eden yıllarda ise Bizanslıların galibiyeti zirveye ulaşmıştır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left:6pt;text-align:justify;"><strong><span style="font-family:Verdana;">B. HZ. PEYGAMBER VE GAYB BİLGİSİ</span></strong><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin-left:24pt;text-align:justify;text-indent:-0.25in;"><strong><span style="font-family:Verdana;">1.</span><span></span></strong><span style="font-family:Verdana;">      </span><strong>Genel </strong></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Birinci bölümde, her çeşit gaybın ancak Allah tarafından bilinebileceğini ve O&#8217;nun tarafından peygamberlere<strong> vahiy yoluyla bildirilenlerin dışında </strong>hiç bir kimsenin, hiç bir gaybe vakıf olamayacağını ayetlerle işledik. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Acaba bu genel kaideden Hz. Peygamber (S) istisna edilemez mi? Allah dilerse, vahyi vasıta kılmaksızın, Hz. </span><span style="font-family:Verdana;">Peygamber (S)&#8217;e bazı gaybleri bildiremez mi? </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Aklen mümkün ve caiz olan bu durumun &#8220;vuku&#8221; bulduğuna dair, subütu ve delaleti kesin bir nassın olmadığım; yukanda, Cinn: 26-27 ayetlerini tahlil ederek ortaya çıkarmış bulunuyoruz. </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Ayrıca &#8220;De ki: Ben size, Allah&#8217;ın hazineleri yanımdadır, demiyorum. </span><span style="font-family:Verdana;">Ve ben gaybı da bilmem; size, ben bir meleğim de demiyorum. </span><span style="font-family:Verdana;">Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum.&#8221; (6/5O, benzeri: 11/31) gibi ayetler, Hz. Peygamber (S)&#8217;in vahiy yolunun dışında, gaybı bilebileceği ihtimalini tamamen yok ediyor, kanaatındayız. </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Hz. Peygamber (S)&#8217;in hayatından bazı meşhur olayların ve sözlerin Kur&#8217;an ayetleriyle nasıl uyum sağladıklarını örneklemeye geçmeden önce, zihinlerde oluşması muhtemel bir soruyu hatırlatalım.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-indent:12pt;"><span style="font-family:Verdana;">Resülullah (S), Kur&#8217;an-dışı vahiy almamış mıdır? Kur&#8217;an&#8217;da bulunmayan bir çok rivayetlere bize gelen gaybî ihbarlar bu tür bir vahiyle bildirilmiş olamaz mı!</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-indent:12pt;"><span style="font-family:Verdana;">Kur&#8217;an-dışı (gayr-ı metlüv) vahiy iddiası ötedenberi savunulan bir tezdir. Resülullah(S)&#8217;in her söylediğinin veya -en azından- din ile ilgili konuşmalarının vahiy olduğu iddiasına, gerçekte, Kur&#8217;anî bir mesnedin bulunmadığı hususunu başka geniş bir incelemeye bırakarak, şimdilik, bu konuda Buharî&#8217;den birkaç yerde geçen bir rivayeti vermekle yetiniyoruz:</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Şîa&#8217;nın iddiasına göre, güya, Hz. Peygamber (s), Ehl-i Beyt&#8217;e hususî vahiyler tebliğ etmiştir. Sahabeden Ebu Cuhayfe (r), Hz. Ali (r), ye, bu iddiayı kasdederek soruyor: &#8220;Sizin yanınızda Allah&#8217;ın kitabından ve AIlah&#8217;ın her müslümana bahşettiği kavrayıştan ve bir de şu sahîfe&#8217;den başka birşey yoktur.&#8221;(Buharî: K:3.B: 39, K: 56, B: 24, 31 K: 96, B: 5: Fethu&#8217;l-barî, Beyrut Basımı C.l.s.2O4 Aynı hadislerden sözü edilen &#8217;sahîfe&#8221;nin; Hz. Peygamber(s)&#8217;in Medine&#8217;ye hicretinden kısa bir süre sonra yazdırdığı, bütün Medine halkımn hukukunu tanzim eden ve İbn Ishak (ö. 151 H) sîretinde tam metnini bulabildiğimiz &#8220;Medine Anayasası&#8221; olduğunu çıkarabiliriz. </span><span style="font-family:Verdana;">(Ibn Hişam Kahire Basımı C.l-2,s.5O1-5O4) </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><strong><span style="font-family:Verdana;">2. Mazi Bilgisi ve Peygamber </span></strong><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Hz. Peygamber (s), Allah&#8217;ın bildirdiği gayb haberlerinin dışında geçmişe dair vasıtasız hiçbir bilgiye sahip bulunmadığı gibi, bu kabil haberleri bilme sorumluluğu ve konuşma yetkisi de yoktur. </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Ashab-ı Kehfin sayıları hakkında üçtür, beştir.. </span><span style="font-family:Verdana;">gibi &#8220;recmen bi&#8217;l-ğayb&#8221; . (mesnedsiz tahminlerde) makam tayin eden kimselere, Hz. </span><span style="font-family:Verdana;">Peygamber (s)&#8217;in ; </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">şöyle söylemesi emredilmiştir: &#8220;De ki: &#8216;Onların sayısım en iyi bilen Rabbim&#8217;dir&#8221; Onlan pek az kimseden başkası bilmez. Onlarla (bu konuda) tartışırken<strong> </strong></span><strong><span style="font-family:Verdana;">sana</span></strong><strong><span style="font-family:Verdana;"> bildirilenden başka birşeyle</span></strong><span style="font-family:Verdana;"> tartışma ve onlar (Ashab-ı Kehf) hakkında kimseden birşey de sorma.&#8221;(18/22) Ayet mealinde altı çizilen bölüm, Taberî tefsirinde Mücahid&#8217;in yorumu esas alınarak meallendirilmiştir. </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Demek ki Hz. Peygamber (s) geçmişe ait gaybi konuda, ne Allah&#8217;ın bildirdiğinden fazlasını söyleyecek ne de başkasına danışacaktır.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><strong><span style="font-family:Verdana;">3. Hal Bilgisi ve Hz. Peygamber </span></strong><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">&#8220;Risalet hayatı boyunca, çeşitli yerlerde gıyabında cereyan eden sayısız hadiseleri Hz. Peygamber&#8217;in şahsen bilmekte olduğunu iddia etmek, onu beşer hüviyetinden çıkarmak demektir. Muhiti haricindeki hadiseler bir yana, kendi çevresinde fakat gıyabında vukü bulan şeyleri, söylenen sözleri, zihinlerden geçirilenleri vahiy olmadan Hz. Peygamber&#8217;in bildiğine delil olabilecek Kuran-ı Kerîm&#8217;de hiç bir ayet bilmiyoruz.&#8221; (Prof. Dr. M. Said Hatiboğlu-Gaybî Hadisler Mes&#8217;elesi, A.Ü. îlahiyat Fakültesi Ders Notları, s.8) Resulullah (s)&#8217;ın hayatından, hal gaybını da bilmediğini te&#8217;yid eden bir çok olay ve rivayetlerin sadece bir kaçını vermekle yetineceğiz:</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">a) Hz. Peygamber (s)&#8217;in bazı istihbaratçılar istihdam ettiği tarihen bilinen bir gerçektir. Bunlardan bir kaçının ismi zikredilmektedir. (Mesela, Muslim: K:33, hadis:145, Cuheyne&#8217;li ikisi için bkz. îbn Sa&#8217;d, c.2, s.617) Demre&#8217;li Amr.b. Umeyye ise bu işte en başanlı olup müslüman olmadan önce de aynı görevi yapmıştır. (M. Hamidullah-İslam Peygamberi, 3.B..C.1.S.317-322) </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-indent:-4pt;"><span style="font-family:Verdana;"> Daha önce müslüman olmasma rağmen ancak Mekke&#8217;nin fethinde İslamiyetini izhar eden Hz. Abbas (r)&#8217;ın, Mekke&#8217;den müşriklerin durumunu Resulullah (s)&#8217;a rapor ettiği de bildirilmektedir. (El-îstîab, Hz. Abbas maddesi) </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Gaybı bilen bir insanın böylesi beşeri yollara baçvurması gereksiz olurdu. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> b) Resulullah (s), vahiyle ikaz edilmedikçe muhatabının sözlerindeki yalanlara -her zaman- vakıf olamamaktadır. Münafıklann, söyledikleri hilafına olan kötü niyetleri, çoğu durumlarda ayetlerle ifşa edilerek Hz. Peygamber (s) durumdan haberdar edilmiştir. (47/29-3O, 68/8,9/42-43, 64,94) Çünkü Hz. Peygamber (s)&#8217;in, çevresindekilerin içyüzlerini bilmesi münafıkları tanıması -açık deliller mevcut olmadıkça -mümkün olmamaktadır. Allah Tevbe/1O1, ayetinde şöyle buyuruyor: &#8220;Çevrenizdeki bedevilerden ve Medîne halkından nifak üzerinde direnen münafıklar vardır.<strong> Sen onlan bilmezsin, onları biz biliriz&#8230;&#8221;</strong>Görüldüğü üzere Hz. Peygamber (s) huzurundaki ve çevresindeki ikiyüzlüleri tanıyamamaktadır. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">c) Mureysî gazvesi dönüşünde, Resulullah (s)&#8217;ın mubarek zevcesi Hz. Aişe (r)&#8217;ye münafıklarca en iğrenç iftira (ifk) yapılmış ve Medîne kısa zamanda bu azim iftirayla çalkalanmıştır. Hz. Peygamber (s), sevgili zevcesi hakkındaki bu dedikodulan kesinlikle tekzib edememiş çaresizlik içerisinde ashabıyla istişarede bulunmuş, bu arada Hz. Aişe (r)&#8217;yi de babasının evine göndermiştir. Günlerce süren ve hem Resulullah (s) hem de zevcesi için ızdırap veren bu ahval içerisinde, bir gün Hz. </span><span style="font-family:Verdana;">Peygamber (s) hasta yatmakta olan Hz. Aişe (r)&#8217;nin başı ucunda, ona şu sözleri söylemektedir: </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">&#8220;Ey Aişe, senin hakkında bana şöyle şöyle haberler ulaştı. </span><span style="font-family:Verdana;">Eğer</span><span style="font-family:Verdana;"> günahsız isen Allah seni mutlaka temize çıkaracaktır. Yok </span><span style="font-family:Verdana;">eğer</span><span style="font-family:Verdana;"> bir günaha bulaştı isen Allah&#8217;dan mağfıret dile, O&#8217;na tevbe, et&#8230;&#8221; (Birçok kaynak meyanında, Buharî, tefsîr, 24. </span><span style="font-family:Verdana;">Sure. B;)+ K;52. </span><span style="font-family:Verdana;">B;15. K;64, B;34, Muslim; K;49, hadis: </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">56, İbn Hişam, C.1-2,s.3O1 Taberî-Tefsir, 24, 11 ayetinin yorumu) </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-indent:12pt;"><span style="font-family:Verdana;">Şayet Hz. Peygamber (s) gaybı bilseydi, bu hitabından kısa bir süre sonra, Kur&#8217;an&#8217;la masum olduğu kıyamete kadar bütün insanlara ilan edilen Hz. Aişe (r)&#8217;yi ta kalbinden yaralayan ve göz pınarlarındaki yaşları kurutan bu sözleri sarfederler miydi? </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-indent:16pt;"><span style="font-family:Verdana;">Bu tasvir, gaybı bilme istidadında olmayan bir peygamberin hayatından , ızdıraplı bir kesiti sergilemektedir. </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">.   Sonunda bildirilen gayb ise kıyamete kadar okunan Kur&#8217;an olmuştur. ;(24/1O-2O) Bu nokta unutulmamalıdır. </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">d) Hicretin 9 yılında Tebük Seferine çıkılmadan hemen önce, Medîne&#8217;nin Kuba yakınlarındaki bir banliyösünde oturan bazı kimseler, Peygamber Mescidi&#8217;ne gelişin zorlaştığı yağmurlu ve soğuk günlerde namaz kılmak amacıyla bir semt mescidi inşa ettiklerini haber vererek, Resulullah (s)&#8217;tan, gelip ilk namazı kıldırmak suretiyle mescidlerini meşrulaştırmasını rica ederler. Hz. Peygamber (s), teklifi </span><span style="font-family:Verdana;">kabul</span><span style="font-family:Verdana;"> etmekle beraber, sefere çıkmak üzere olduğundan bu küşadı (açılış) sefer dönüşü yapacağına dair onlara söz verir. Oysa sefer dönüşü esnasında Allah Teala, vahiyle, yeni mescidin münafıklarca bir klik oluşturmak, müslümanları zarara, küfre ve tefrikaya düşürmek amacıyla inşa edilmiş olduğunu ihbar ederek Resülune, o mescidde asla namaz kılmaması emrini verir.(9/1O7-1O8) Bunun üzerine Hz. Peygamber (s), birkaç müslüman göndererek sonradan &#8220;Dırar Mescidi&#8221; diye anılacak bu fe sat yuvasını yıktırır. (Ibn Hişam: 1-2/529-3O, Vagıdî, 1O45-49, Taberî-Tefsîr, 9:1O7 ayeti yorumunda da) Bir kere daha, Hz. Peygamber(s)&#8217;in, karşısındaki münafıkların kalblerindekini bilmediğini müşahade etmekteyiz. </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">e) Hz. Peygamber, aynı zamanda &#8220;ulu&#8217;l-emr&#8221;i bulunduğu müslümanlar için ve hatta bütün Medîne ehli için son kaza (yargı) merciidir (4/64, 65, 1O5, 2/213, 5/48) </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Ancak, hüküm vermede Kur&#8217;an&#8217;ı Kerîm&#8217;i esas almasına rağmen, Hz. Peygamber, davacılarca veya şahitlerce verilen ifadelerin doğru veya yanlışlığını nasıl tefrik edebiliyordu? İşte aşağıda verilen ifadeler &#8220;gaybı bilmeyen&#8221; bir peygamberin bu konudaki endişe ve uyarısını dile getiriyor: </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-indent:14pt;"><span style="font-family:Verdana;">&#8220;Ben ancak bir beşerim. Siz bana bazı davalarla geliyorsunuz. Mümkündür ki bazınız (haksız olduğu halde) savunmasını (karşı taraftan) daha iyi yapabilir ve ben de duyduklarıma dayanarak (isabetsiz) bir hüküm verebilirim. Böyle bir durumda, kardeşinin hakkında kendi lehine bir şey hükmettiğim (haksız) bir kimse sakın onu almasın. Çünkü kendi lehine hükmettiğim (gerçekte) ateşten bir parçadır onun için.&#8221; (Muvatta: K:36, B:1; Buhari:K:46, B:16 ve diğer yerler Müslim: K:3O, hadîs:4 ve 5) </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-indent:14pt;"><span style="font-family:Verdana;">Bu bölümü bitirirken, büyük imam ve büyük alim Ebu Hanife (r)&#8217;nin de gayb ile ilgili görüşünü verelim: </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-indent:14pt;"><span style="font-family:Verdana;">&#8220;..Kalblerde olanı ancak Allah ve Allah&#8217;ın kendisine vahyettiği bir peygamberden başka kimse bilemez. Vahiy olmadan, kalblerde bulunanı bildiğini iddia eden, Alemlerin Rabbi&#8217;nin ilmine sahip olduğunu iddia etmiş olur. Kalblerde ve hariçte, Allah&#8217;ın bildiğini kendisinin de bildiği iddiasında bulunan insan büyük bir cürüm işlemiş cehennem ve küfrü hak etmiş olur.&#8221; (İmam-ı Azım&#8217;ın Beş Eseri, Çev. </span><span style="font-family:Verdana;">Mustafa öz, İstanbul, 1981, s.29, Arapça metin., s.24)                                                        </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-indent:14pt;"><strong><span style="font-family:Verdana;">4. İstikbal Bilgisi ve Peygamber</span></strong><span style="font-family:Verdana;"> </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kur&#8217;an-ı Kerîm&#8217;de bütün peygamberlerin, kendilerinden sonraki olaylar hakkında bilgi sahibi olmadıklarına işaret eden ayetler vardır. (5/1O9, 116-117) </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Son Peygamber Hz. Muhammed(s)&#8217;m de bu konuda bir ayrıcalığının olmadığı, yukarıda temas ettiğimiz &#8220;De ki: &#8230;Ve ben gaybı da bilmem&#8230;&#8221; (6/5O) ve &#8220;De ki:&#8230;Eğer gaybı bilseydim (daha) çok hayır elde ederdim..&#8221;(7/188) gibi ayetlerle açıklığa kavuşuyorsa da, ilave olarak iki ayet ve Resulullah (s)ın hayatından bu ayetleri te&#8217;yid eder birkaç olay vererek konuyu biraz daha netleştirmeye çahşacağız. </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><strong><span style="font-family:Verdana;">Birinci ayet : 34</span></strong><span style="font-family:Verdana;"> </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">&#8220;Kıyametin (ne zaman kopacağının) ilmi ancak Allah&#8217;ın katındadır. Yağmuru O yağdırır ve rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez ve hiç kimse nerede öleceğini bilemez. (Her şeyi) bilen ve (her şeyden) haberi olan Allah&#8217;tır.&#8221; </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bu ayetin meali, pek cüz&#8217;i farklarla hadis olarak da rivayet olunmuştur. (Mesela, Buharî: K:65, Tefsir, Luqman Suresi) Hz. Aişe (r)&#8217;den aşağıya alacağımız rivayet ise, ayet mealindeki &#8220;Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez.&#8221; hükmünün şumülü hakkında bize fikir vermektedir. </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-indent:12pt;"><span style="font-family:Verdana;">Hz. Aişe (r)&#8217;den rivayet olunan biraz uzunca hadisin konumuzla ilgili olan bölümü şöyledir:</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-indent:14pt;"><span style="font-family:Verdana;">&#8220;Üç şey var ki, kim bunları iddia ederse Allah&#8217;a en büyük iftirayı yapmış olur. (&#8230;) </span><span style="font-family:Verdana;">Ve kim, O (Hz. Peygamber) yarın ne olacağını haber vermiştir, derse Allah&#8217;a en büyük iftirayı yapmış olur, çünkü Allah &#8220;De ki: Göklerde ve yerde Allah&#8217;tan başka kimse gaybı bilmez.&#8221;(28/65) buyurmuştur.&#8221; </span><span style="font-family:Verdana;">(Müslim: K: 1, hadis: 287)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-indent:14pt;"><strong><span style="font-family:Verdana;">Buharî&#8217;de ise rivayetin son bölümü şöyledir:</span></strong><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">&#8220;&#8230;Ve kim sana, O (Hz. </span><span style="font-family:Verdana;">Peygamber)yarın ne olacağını biliyordu, derse şüphesiz yalan söylemiş olur. Çünkü Allah &#8220;Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez (31/74) buyurmuştur.&#8221; (Buharî:K:65. Tefsir, Necm Suresi, B:1</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Buharî&#8217;den, ilgili bir olay daha: Bir evde toplanan ve def çalarak Bedr&#8217;de şehîd düşen yakınlarına ağıt yakan kadınların yanına Resulullah (s) girince, ağıtçı bir kadın aynı nağme ile &#8220;Ve aramızda yarını bilen bir Nebî var!&#8221;  diye ağız değiştirince Resulullah (s) şöyle buyurur: &#8220;Hayır, böyle söyleme (başka bir yerde &#8216;bırak onu&#8217;) önceki söyledîklerini söyle!&#8221; (Buharî: 64, B:12, K:67. B:48)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Şarih İbn Hacer, bu haberden şu sonucu çıkarmaktadır. &#8220;Hadiste, gayb ilminin yaratılmışlardan bir kimseye nisbet edilemeyeceği hükmü de var.&#8221; </span><span style="font-family:Verdana;">(Fethu&#8217;l Barî, s.7, s.316, hadis: 4OO1) </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="fr1" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">İkinci ayet Ahqaf:</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-indent:14pt;"><span style="font-family:Verdana;">&#8220;De ki: (Diğer) Peygamberlerden benim bir yeniliğim (farkım veya üstünlüğüm) yok. </span><span style="font-family:Verdana;">Bana ve size ne yapılacağını bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyuyorum ve ben ancak apaçık bir uyarıcıyım:&#8221; (Ayetin ilk cümlesini Razî tefsirinde zikredilen bir görüşü tercih ederek meallendirdik) </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-indent:14pt;"><span style="font-family:Verdana;">Bazı müfessirler &#8220;Bana ve size ne yapılacağını bilmem.&#8221; cümlesiyle dünyadaki geleceğin kasdedildiğini belirtirler. (Taberî-Tefsîr, ilgili ayet) Ancak bize göre, ayetin manası, Allah&#8217;ın vahiyle bildiklerinin dışında dünyadaki geleceği de, ahirettekileri de kapsamaktadır. Aşağıda vereceğimiz olay bu kanaatımızı te&#8217;yid edici niteliktedir: </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-indent:14pt;"><span style="font-family:Verdana;">İlk müslümanlardan ve ilk muhacirlerden, ifrat derecede zahidane bir hayata düşkün Hz. Osman b. Maz&#8217;ün (r), Medine&#8217;de Ummu&#8217;l-Ala isminde bir kadının evinde misafirken vefat etmiştir. Resulullah(s) techîz ve tedfininde bulunmak üzere Ummu&#8217;l-Ala&#8217;nın evine vardığında kadın şöyle haykırmaktadır: &#8220;Ey Osman, şehadet ederim ki şu anda Allah sana ikram etmektedir.&#8221; Resulullah (s) hemen müdahale eder: &#8220;Allah&#8217;ın ona ikram ettiğini nereden biliyorsun&#8221; Kadın: &#8220;Anam babam sana feda olsun ya Resulullah, peki Allah (ona etmesin de) kime ikram etsin?&#8221; Resulullah(s) buyurur: &#8220;Bakın, Osman&#8217;a (Allah&#8217;ın takdir ettiği) ölüm ulaşmıştır. Ben-şahsen- onun için hayır ümit etmekteyim. Fakat -Vallahi- ben, peygamber olduğum halde,<strong> bana ve size ne yapılacağını bilmem.&#8221;</strong> </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Ummu&#8217;l-Ala (r) ilave ediyor&#8221; &#8220;Vallahi, bu olaydan sonra hiç kimseyi asla tezkiye etmedim. (Yani ahiretteki durumu hakkında konuşmadım)&#8221; </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bu rivayet Buharî&#8217;de çeşitli yerlerde (mesela, K:91, B:27) olmak üzere birçok kaynakta yer almaktadır. </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bu konuda son olarak İmam Malik (r)&#8217;ın Muvatta&#8217;sından bir rivayet verelim: &#8220;Resulullah (s) Uhud şehitleri için &#8216;Bunların lehinde (Allah katında) şehadet ederim&#8221; deyince, Ebu Bekr(r) &#8216;Ey Allah&#8217;ın Resulu, biz de onların kardeşleri değil miyiz?&#8217; der. Bunun üzerine Resulullah (s) buyurur: &#8216;Doğru, </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-indent:-2pt;"><span style="font-family:Verdana;"> fakat benden sonra neler yapacağınızı bilmiyorum ki&#8221; (Muvatta, K:21, B:14, hadis: 32). </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><strong><span style="font-family:Verdana;">SON SÖZ</span></strong><span style="font-family:Verdana;"> </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kur&#8217;anî veriler ve Resulullah (s)&#8217;ın hayatından bu verileri te&#8217;yid eden olay ve rivayetlerle vardığımız sonuçları şöyle özetleyebiliriz: </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">1) Allah&#8217;tan başka hiçbir kimse gaybı bilemez. </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">2) Allah, her çeşit gayb haberlerinden dilediğini, yalnız peygamberlerine, vahyederek bildirmiştir. </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">3) Son Peygamber (s)&#8217;e bildirilen gayb haberleri, Kur&#8217;an&#8217;da yer almış olanlardan ibarettir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">4) Bunun dışında, &#8220;Allah gaybı, dilediğine -dilerse- bildirir&#8221; formülüyle, peygamberin dışındaki bazı kimselere de gaybın bildirildiği iddiası -nereden gelirse gelsin- batıldır. </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Resulullah (s)&#8217;ın hayatına dair, Kur&#8217;an-ı Kerîm dışında bize intikal etmiş her eser (tefsîr, hadîs, sîret, tarih&#8230;) bu hususlar gözönüne alınarak okunursa ayıklanması gereken birçok rivayetlerin   mevcudiyetinin hemen farkına varılacaktır. </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Geçmişte ve günümüzde, hurafe ve safsatanın menfezi olan bu zihniyetin (gaybın bilinebileceği iddiasının) sahiplerini Kur&#8217;an-ı Kerîm&#8217;i ve Resulullah(s)&#8217;ın sarîh sünnetini -basiret üzere- anlamağa davet ediyoruz.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Hikmet Zeyveli, İktibas Dergisi, Sayı: 122, Şubat 1987</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kaynak: <a href="http://www.kuranislami.com/akide/gaybikim.html" target="_blank">Kuran İslamı</a> </span><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Fatır 109 / Şefaat - Mustafa İslamoğlu]]></title>
<link>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/fatir-109-sefaat-mustafa-islamoglu/</link>
<pubDate>Mon, 28 Apr 2008 15:05:16 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/fatir-109-sefaat-mustafa-islamoglu/</guid>
<description><![CDATA[]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><span style='text-align:center; display: block;'><object width='425' height='350'><param name='movie' value='http://www.youtube.com/v/w8cjBLgKlF4&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;showsearch=0&#038;hd=0' /><param name='allowfullscreen' value='true' /><param name='wmode' value='transparent' /><embed src='http://www.youtube.com/v/w8cjBLgKlF4&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;showsearch=0&#038;hd=0' type='application/x-shockwave-flash' allowfullscreen='true' width='425' height='350' wmode='transparent'></embed></object></span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Hadis Kritiği Üzerine Bir Deneme -Cibril Hadisi Örneği-]]></title>
<link>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/hadis-kritigi-uzerine-bir-deneme-cibril-hadisi-ornegi/</link>
<pubDate>Mon, 28 Apr 2008 13:37:06 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/hadis-kritigi-uzerine-bir-deneme-cibril-hadisi-ornegi/</guid>
<description><![CDATA[İktibas Dergisi, M. Kürşad Atalar, Sayı: 243-244, Mart/Nisan 1999. Bu yazı, bir hadis kritiği çalışm]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>İktibas Dergisi, M. Kürşad Atalar, Sayı: 243-244, Mart/Nisan 1999.</p>
<p>Bu yazı, bir hadis kritiği çalışmasıdır. Burada, meşhur bir &#8216;hadis&#8217;in metin tenkidi yoluyla değerlendiril­mesi yapılacaktır. Ardından rivayet yolu ile derlenmiş hadis külliyatının içerik analizi/metin tenkidi yöntemiy­le yeniden gözden geçirilmesi amacına matuf bir çaba ortaya konulacaktır.</p>
<p>Bu çalışmada, hadis tenkidi konusunda bazı kriter­ler esas alınarak bir değerlendirme yapılmıştır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:</p>
<p>1. Hadislerin rivayet zincirinin tenkidi artık imkan dahilinde değildir; o halde hadis kritiği ancak ve ancak metin tenkidi yoluyla yapılabilir.</p>
<p>2. Hadislerin peygambere aidiyeti, (derecesi değiş­mekle birlikte) kafi değil zannidir; o halde Külliyatın yeniden bir tahlile ihtiyacı vardır.</p>
<p>3. Hadisler, içinde peygambere ait olan sözlerin yer alma ihtimali olan metinlerdir; o halde hadis külliyatı külliyen reddedilemez.</p>
<p>4. Hadisler, tedvin ehlinin gayreti ölçüsünde toparlanabilmişlerdir; o halde hadis metinleri, bir &#8216;ilmi&#8217; gayretin sonucudur ve sahibinin cehdiyle orantılı olarak isabet etme ihtimali olan sözlerdir.</p>
<p>Bu temel kabullerden hareketle, iki alt önermeden daha bahsedilmelidir ki bunlar da;</p>
<p>a) Hadis külliyatında amele tealluk eden hadisler­den ziyade, itikada tealluk eden hadislerin kritiği çok daha titiz bir şekilde yapılmalıdır.</p>
<p>b) Hadis külliyati iman ve amele ilişkin sözler olarak ikiye ayrılabilir; iman konusunda Külliyat değil, sadece Kur&#8217;an bağlayıcıdır; fakat amel konu­sunda Külliyata müracaat edilebilir.1</p>
<p>Bu temel tezlerden hareketle, bilhassa itikada tealluk etmesi yönüyle bizim örnek olarak seçtiğimiz hadis; Buhari ve Müslim tarafından ittifak edilen (sahihun muttefekun aleyh) Cibril Hadisi&#8217;dir.2 Hadis şöyledir:</p>
<p>&#8220;Nebi (SAV) bir gün insanlar içine çıkmış oturu­yordu. Ona bir zat geldi ve iman nedir? dedi. &#8220;İman, Allah&#8217;a, meleklerine, Allah&#8217;a kavuşmaya, peygam­berlerine inanman ve keza son dirilmeye iman etmendir&#8221; buyurdu, İslam nedir? dedi. &#8220;İslam; Allah&#8217;a ibadet etmen ve O&#8217;na hiçbir şeyi ortak yapmaman, namazı ikame ve farz kılınmış olan zekatı eda etmen ve ramazanda oruç tutmandır&#8221; buyurdu, İhsan nedir? dedi. &#8220;Allah&#8217;a sanki O&#8217;nu görüyorsun gibi ibadet etmendir. Şüphe yok ki sen her ne kadar O&#8217;nu görmüyorsan da O, seni muhak­kak görür&#8221; buyurdu. Kıyamet ne zamandır? dedi. Buyurdu ki: &#8220;Bu meselede sorulan sorandan daha alim değildir. Lakin onun alametlerini sana haber vereceğim: cariye efendisini doğurduğu zaman. Kim oldukları bilinmeyen deve çobanları yüksek bina kurmakta birbirleriyle yarışa çıktıkları zaman, (kıyamet vakti) Allah&#8217;tan başka kimsenin bilmediği beş şeyden biridir. Bundan sonra Nebi (SAV): &#8220;O saatin ilmi şüphesiz ki Allah&#8217;ın nezdindedir. Yağmuru O indirir, rahimlerde olanı O bilir. Hiçbir kimse yarın ne kazanacağını bilmez, hiçbir kimse hangi yerde öleceğini bilmez, şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, her şeyden haberdardır&#8221; (Lukman:34) ayeti kerimesini okudu. Sonra o şahıs dönüp gitti. Resulullah (SAV) &#8220;onu çevirin&#8221; diye emrettiyse de izini bulamadılar. Bunun üzerine buyurdu ki: &#8220;işte bu, Cibril (AS) dır. insanlara dinle­rini öğretmek için geldi&#8221;. (Ebu Hureyre Hadisi, Kitabu&#8217;l-iman bahsi).3</p>
<p>Bu hadis, iki bölüm halinde incelenebilir: ilk bölüm, kıyamet ne zamandır? sorusuna kadar olan kısım, ikinci bölüm de hadisin bundan sonraki kısmıdır. Biz burada, ikinci bölümün kritiğini yapmaya çalışacağız.4</p>
<p>Hadiste, Hz. Peygamber, kıyametin zamanı ile ilgili olarak Cibril tarafından kendisine tevdi edilen soruya özetle &#8216;ben bilmediğim gibi, Sen de bilmiyorsun&#8217; tarzın­da açık bir cevap vermekte; ancak ardından birtakım alametler (eşrat) sıralamaktadır. Nihayet kıyamet saati ile ilgili olarak &#8220;O, Allah&#8217;tan başka kimsenin bilmediği beş şeyden biridir (fi hamsin la ya&#8217;lemuhunne illallah)&#8221; demektedir, işte bu ifade bizce bu hadisi kritik ederken üzerinde durulması gereken en önemli ifadedir.</p>
<p>Zira hadisin açık beyanına göre Allah&#8217;tan başka kimse 1)saatin ilmini, 2)yağmurun ne zaman/nereye yağacağı­nı, 3)rahimlerde olanı, 4)yarın ne kazanacağını ve 5)nerede öleceğini bilemez. Buna göre, bu beş husus da aynı derecede ve aynı mahiyette bilinemezler (mutlak gayb) arasındadır. Fakat Lukman: 34. ayet bu hadisi doğrulamamaktadır. Bu ayet dikkatli bir gözle okunduğu zaman, şu hususlar karşımıza çıkmaktadır:</p>
<p>1. Ayette, asla bilinemeyecek olanlar, saatin ilmi, kişinin yarın ne kazanacağı ve nerede öleceğinin bilgisidir. Zira &#8220;saatin ilmi, O&#8217;nun indindedir&#8221; ifadesinden anlaşılan açık mana, bunun kesin olarak gaybi bir bilgi olduğudur ki, hadisin ilk kısmında da zaten bu ifade edilmektedir. &#8220;Kimse yarın ne kazanacağını bilmez&#8221; ve &#8220;kimse, nere­de öleceğini bilmez&#8221; ifadeleri de açıkça bu iki alandaki bilginin de gaybi olduğunu göstermekte­dir. Zira ayet burada &#8216;la tedri&#8217; tabirini kullanmak­tadır ki, bu tabirden, her iki hususun da &#8216;bilinemezler&#8217; cümlesinden olduğu sonucu çıkar.</p>
<p>2. Fakat ayet, hadiste asla bilinemeyecek 5 şey arasında sayılan yağmurun indirilmesi ve rahim­lerde olanın bilgisi konusunda farklı bir ifade kullanmaktadır ve buradaki ifade açıkça bu iki hususun asla bilinemeyecek şeyler arasında olmadığını göstermektedir. Ayetin açık ifadesi şudur: &#8220;yağmuru O indirir (ve yünezzilu&#8217;l-gays). Rahimlerde olanı O bilir (ve ya&#8217;lemu ma fi&#8217;l-erham). &#8220;Yağmuru O indirir&#8221; ifadesinden, asla, yağmurun ne zaman nereye yağacağının (her halükarda=asla) bilinemeyeceği şeklinde bir anlam çıkarılamayacağı gibi, &#8220;rahimlerde olanı O bilir&#8221; ifadesinden de, rahimlerde olanın örneğin kız mı erkek mi, canlı mı ölmüş mü vs. olduğu­nun bilinemeyeceği anlamı da çıkarılamaz.5</p>
<p>İlk ifade bir tespitte bulunmaktadır; ve hayatın kaynağı olan yağmur(su)un6 hayatın varlığı ve devamı için taşı­dığı öneme vurguda bulunulmaktadır. Aynı şekilde rahimlerde olanı O bilir ifadesi de son tahlil de bir tespittir. Her iki ifade de, bu iki alanda insanoğluna hiçbir bilgi verilmemiştir anlamında bir imayı beraberin­de taşımamaktadır.7</p>
<p>3. Denilebilir ki, &#8220;madem öyle, niçin bu iki husus, &#8220;kıyametin saatinin ilmi, O&#8217;nun yanındadır&#8221; gibi, açıkça gaybi bir konunun ardından zikredilmek­tedir?&#8221; Bu yerinde bir sorudur, ancak bizim görü­şümüzü nefyetmez. Zira burada diğer mutlak gayb bildiren ifadelerdeki nefyetme hususu yoktur. Burada bizce ince bir nüans vardır ve doğru bir okuma ile bu nüans fark edilebilir. Fakat tefsir tarihinde bu nüansın aynı açıklıkla görülemediğini de biliyoruz. Bunun nedeni de bizce, görece gayb ile mutlak gayb arasında bu gibi hususlarda, ilk dönem ulemasının bir ayrım yapacak istitaatının olmamasıdır.8 Nitekim, bu nüans görülemediği için, tefsir ve hadis uleması bu beş mutlak gayb olduğuna dair çok söz sarf etmişlerdir.9</p>
<p>Ancak bugün, bilgi birikimimiz, bu iki alanın görece gayb olduğuna dair pekçok veri sunmaktadır ve bu nedenle bizler, bu ayeti doğru bir biçimde yorumlayabilmekteyiz.</p>
<p>Buraya kadar yaptığımız izahlardan açıkça anlaşıl­maktadır ki, Lukman:34. Ayeti, Cibril Hadisi&#8217;nde ifadesi­ni bulan &#8220;bunları Allah&#8217;tan başka kimse bilemez&#8221; tabirini nakzetmektedir. Özetle bu ifade, sorunludur ve üzerin­de düşünülmelidir. Yani bu hadisin hadis usulü açısın­dan kritize edilmesi gerekmektedir. Burada sorulacak soru ise şudur: Ayetin görece gaybi olduğuna işaret etti­ği iki hususta hadis niçin mutlak gayb nitelemesinde bulunmaktadır? İşte burada muhtemel nedenler vardır ve bunlar şöyle sıralanabilir:</p>
<p>1. Bu ifade bizzat Hz. Peygamber&#8217;e aittir ve raviler de ifadeyi olduğu gibi O&#8217;dan aktarmışlardır.</p>
<p>2. İfade, ravilerden Ebu Hureyre&#8217;nin yanlış anlama­sı ve yanlış aktarması nedeniyle bu şekli almış ve diğer ravilerce de olduğu gibi aktarılmıştır.</p>
<p>3. İfade, Hz. Peygamber ve Ebu Hureyre tarafın­dan doğru aktarılmış olmasına rağmen, rivayet zincirindeki bir ravi tarafından yanlış anlaşılmış/ aktarılmış ve nihayet Külliyat da da o hatalı formu ile yer almıştır.</p>
<p>Bu ihtimallerden ilki, mümkin değildir; zira Usul de kabul edilmiştir ki, Hz. Peygamber&#8217;in Kur&#8217;an&#8217;a muhalif bir söz söylemesi söz konusu olamaz.10 Geriye ikinci ve üçüncü ihtimal kalıyor ki, bizce her iki ihtimal de mümkindir.</p>
<p>Zira hadis ilminde bilinmektedir ki, sahabe­nin bir sözü hz. Peygamberden olduğu gibi alması, anlaması, ve aktarması zordur. Nitekim aynı konuyla ilgili, ifadeleri farklı, eksik, fazla birçok rivayet vardır. Bu da göstermektedir ki, sahabeler Hz. Peygamberden dinledikleri şeyi, her zaman mota mot aktaramamışlardır.11</p>
<p>Şu halde, şayet bu hadis uydurma değilse veya hadisin bu bölümü sonradan eklenmemişse, Hz. Peygamber gayb konusunda ashabına bilgi verirken, ya Ebu Hureyre sözü yanlış anlamış veya eksik ve hatalı aktarmıştır; ya da zaman içinde ravilerden birisi hadisi yanlış anlamış veya aktarmıştır.</p>
<p>Sonuç itibarıyla hadiste yer alan bu ifade Kur&#8217;ani/doğru değildir ve itikad&#8217;ta yeri olmamalıdır.</p>
<p>Vallahu a&#8217;lem.</p>
<p>Dipnotlar:</p>
<p>1. Bu önermelerin herbirinin üzerinde ayrıca durulmalıdır. Ancak bu çok kapsamlı bir çalışmanın konusudur; burada sadece çalışmanın altyapısını oluşturan bazı temel ilkeler verilmek istenmiştir. Bu bağlamda yapılacak hadis kritiği çalışmalarında bizce bu önermele­rin kullanılması faydalı olacaktır.</p>
<p>2. Hadis, çok meşhurdur, konusu itikadidir (Sahihlerin, Kitabu&#8217;l-iman bahsinde yer almaktadır) ve bu yüzden bizce öncelikle kritize edil­mesi gerekli hadisler arasında yeralmaktadır.</p>
<p>3. İbn-i Kesir, bu hadisin değerlendirmesini yaparken, hadiste geçen beş hususun &#8216;bilinmezliklerin anahtarı&#8217; olarak kabul gördüğünü ve bunların ilmini Allah&#8217;ın ancak kendi zatına sakladığını söylemekte ve muhtelif kanallardan rivayetin doğrulandığını ifade etmektedir. (Bkz. İbni Kesir Tefsiri, cilt: 12. S.6425-6430).</p>
<p>4. İlk bölüm için şu sorular sorulabilir: Hadisin sonunda Cibril&#8217;in insan­lara dinlerini öğretmek için geldiği söylenmektedir, fakat eğer öyley­se Allah niçin onu insan suretiyle göndermiştir ve bizzat Hz.Peygamberle konuşturmaktadır? Cibril&#8217;in insan suretiyle gönde­rilmesi &#8216;garib&#8217; değil midir? Kur&#8217;an&#8217;ı Hz.Peygamber&#8217;e muhtelif yollarla<br />
indiren Cibril, niçin dinlerini öğretmek söz konusu olduğunda, insan suretinde görünmektedir? Cibril niçin başka peygamberlere insan suretinde görünmemiştir de, Hz.Peygambere görünmüştür?</p>
<p>5. Bilindiği gibi gayb konusunda, mutlak ve görece gayb olmak üzere ayrımlar yapılmaktadır ve buradan sözü edilen iki husus, görece gaybi kategorisine girmektedir; yani zamana bağlı olarak gayb olma hususiyetleri ortadan kalkabilir. Nitekim bugün meteoroloji ilmi, yağmurun nereye, ne zaman ve ne miktarda yağacağını (tam olarak değilse de) büyük bir tutarlılıkla tahmin edebilmektedir. Aynı şekilde tıp ilmi de, rahimlerde olanı, yani çocuğun cinsiyetini, boyu­nu, sakat mı sağlam mı, ölmüş mü olduğunu (önceki nesillerin gaybi konular arasında olduğunu vehmetmelerine rağmen) vs, bile­bilmektedir.</p>
<p>6. &#8220;Her canlı şeyi sudan varettik&#8221; (ve cealna min&#8217;el-mai külli şey&#8217;in hayy) ayetini bu şekilde anlamak lazımdır. Yoksa bu ayetin varlığın sudan yaratıldığı hususuyla alakası yoktur. Bilakis bu ayet, suyun varlık için önemine işaret etmektedir. Yani &#8220;susuz hayat olmaz&#8221;, bu nimetin kadrini bilin denilmek istenmektedir.</p>
<p>7. Nitekim Seyyid Kutup &#8220;yağmuru O indirir&#8221; ayetinin tefsirinde şunları söylemektedir: &#8220;&#8230;insanlar tecrübeler ve aletler vasıtasıyla onun yağacağı zamanı yaklaşık olarak bilebilirler ama yağmur yağdıran, sebepleri yaratacak güce hiçbir zaman için malik olamazlar. Ayeti kerime Allah&#8217;ın yağmuru indirdiğini belirtmekte ve onun kainattaki sebepleri meydana getirerek tanzim ettiğini belirtmektedir. Şu halde yağmurun Allah&#8217;a tahsisi kudret bakımındandır&#8230; Bazı kimseler onun ilmi ilahiye mahsus bilinmezlikler arasında olduğunu sanmış­lardır (Fizilal&#8217;il-Kur&#8217;an, cilt: 11. S. 493). Razi de ayetin muradının gaybi konulan tasnif etmek olmadığını, zira gayba ait meselelerin tamamının burada zikredilenlerden ibaret olmadığını (aynı şeyi Mevdudi de söylemektedir); bilakis ayetin muradının kıyamet saati­nin geleceği konusunda şüphesi olanlara Allah&#8217;ın kudretinin ve bunun karşısında insanın acziyetinin hatırlatılması olduğunu söyle­mektedir (Razi, Tefsir-i Kebir; cilt: 18, s. 185).</p>
<p>8. O dönemlerde, yağmur ve rahimlerde olan konusunda böyle bir ayrım yapmak zordu; zira insanoğlunun elindeki bilgi yekunu, buna imkan vermiyordu. O dönemin müfessirleri, bu iki alanı da mutlak gayb kategorisine sokacakları yerde, yorum yapmasalardı daha iyi olurdu. Fakat insanoğlunun zaafı vardır ve bu, onun hataya düşme­sinin temel nedenlerindendir. Nitekim tefsir ilminin büyük alimlerin­den Fahruddin Razi de, Bakara süresindeki &#8220;yeryüzünü sizin için döşek yaptık&#8221; ifadesinden, yeryüzünün yuvarlak değil, düz olduğu sonucunu çıkarmıştır ki, bizce elinde yeterli alet-edevatı olmayan ustanın yanlış mamul üretmesi gibi, o da yanlış bir sonuca ulaşmış­tır. Razi&#8217;ye düşen de bu konuda susmaktı, fakat o böyle yapmamış, görüş belirtmiş ve yanılmıştı. Bu husus, bugün dahi geçerlidir ve Kur&#8217;an&#8217;ı teknolojinin veya bilimin verilerine göre yorumlamaya çalı­şanlar açısından da bu söylediklerimiz geçerlidir. Kısaca insan bili­yorsa konuşmalı, bilmiyorsa susmalıdır.</p>
<p>9. İbn-i Kesir&#8217;in Katade&#8217;den yaptığı nakil şöyledir-. &#8220;Bunlar Allah Teala&#8217;nın kendi zatı için seçip ayırdığı şeylerdir. Bunlara ne Mukarrabun meleklerden bir meleği ne de resullerden bir peygam­beri muttali kılmıştır&#8230; insanlardan hiç kimse kıyametin ne zaman hangi sene veya hangi ay veya hangi gece veya hangi gündüz kopacağını bilemez&#8230; Yağmurun gece mi, yoksa gündüz mü, ne zaman ineceğini hiç kimse bilemez&#8230; Rahimlerde olanın erkek mi, dişi mi, kırmızı derili mi, yoksa siyah derili mi veya ne oldu­ğunu hiç kimse bilemez..?&#8221; Görüldüğü gibi Katade burada, kısıtlı bilgisiyle &#8220;Yağmuru O indirir&#8221; ve &#8220;Rahimlerde olanı O bilir&#8221; ayetini yorumlamıştır. Yani çağına göre, çağının bilgisiyle yorumlamıştır. Tabii ki sonuçta yanılmıştır. Burada dikkat çekici bir başka husus daha vardır. Hadisin başka kanallardan tahricini sorgulayan İbn-i&#8217; Kesir nakillerinde, bu iki alanın yorumuna çok fazla yer verilmemek­te (Katade&#8217;nin yorumu hariç), daha ziyade diğer üç mutlak gayb alanına giren hususlarda ise açık örnekler verilmektedir. Bu da göstermektedir ki, görece gayb alanına giren hususlarda müfessirler fazla söz söyleyememişlerdir, fakat ayetin açık anlamının ne olduğu sorusuna cevap bulmaya çalışırken, ellerindeki yetersiz bilgiyi kullanmak zorunda kalmışlar ve nihayet yanılmışlardır. Katade örneği bunu kanıtlamaktadır.</p>
<p>10. Bu konuda geniş tartışmalar yapılmıştır. Nitekim Hz.Peygamber&#8217;in kimi hatalı davranışları vahiyle düzeltilmiştir ki bu durum, Hz.Peygamberin bir ilahi denetim altında olduğunu kanıtlamaktadır. Şu halde Kur&#8217;an&#8217;a ters bir söz O&#8217;ndan sadır olmaz. Nitekim bu yönde &#8220;bir sözü Kur&#8217;an&#8217;a vurun, uyuyorsa alın, uymuyorsa atın&#8221; mealinde hadisler vardır. Ancak burada yöntemsel bir öneri olması açısından Ebu Hanife&#8217;nin düşüncelerine yer vermek gerekmektedir. O kendisine ravi zinciri çok kuvvetli olan (yani mütevatir diye getiri­len) bir hadisi, Kur&#8217;an&#8217;a uymuyor diye reddetmiştir. Bu hadis, mümin&#8217;in büyük günahı işlerken iman sahibi olmadığı tezini işlemektedir. Ebu Hanife bu tezi, Kur&#8217;an&#8217;dan bazı ayetlerle reddetmekte ve son olarak şunları söylemektedir: &#8220;bu.söz, Hz.Peygambere ait değil­dir; zira o Kur&#8217;an&#8217;a ters bir şey söylemez.&#8221; (Bkz. İmam-ı Azam&#8217;ın Beş Eseri, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yay.).</p>
<p>11. Her ne kadar, sahabenin hafızasının çok kuvvetli olduğu söylense de, onlar asla bir teyp gibi değillerdi. Dinledikleri ve anladıkları kadar nakilde bulunabiliyorlardı. Nitekim Hz.Aişe&#8217;nin Ebu Hureyre&#8217;yi, ve Hz. Ömer&#8217;in de, Kab&#8217;ul-ahbarı, dinledikleri sözleri yanlış anladıkları ve yanlış aktardıkları için pekçok kez uyardıkları bilinmektedir. Örneğin, Hz.Aişe, kadınların uğursuzluğu konusunda Ebu Hureyre&#8217;nin hadis diye söylediği sözün aslında Mekkeli cahiliye kadınlarının düşüncesi olduğunu ve Ebu Hureyre&#8217;nin lafın başı ile sonunu takip etmediğini belirtmiştir. Zaten bu durum, gayet insani­dir; insan unutur, yanlış anlar, eksik aktarır. Bu hususun bilinmesi hadis kritiğinde son derece önemlidir.</p>
<p>Kaynak: Kuran İslamı</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[MUHAMMED'İ ÖZLEMEK]]></title>
<link>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/muhammedi-ozlemek/</link>
<pubDate>Mon, 28 Apr 2008 13:30:59 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/muhammedi-ozlemek/</guid>
<description><![CDATA[Mehmed Dusrmuş Nedendir, nasıldır bilinmez ama. Muhammed’i özlüyorum&#8230; Yaşlı değil, gülen gözle]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;color:black;">Mehmed Dusrmuş</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;color:black;">Nedendir, nasıldır bilinmez ama. Muhammed’i özlüyorum&#8230; Yaşlı değil, gülen gözlerle; ağlayarak değil, gülerek; kasvetli değil, mütebessim bir çehreyle&#8230; Muhammed’i yetiştiren şartları özlüyorum&#8230;</span></p>
<p>Muhammed’in babasını hiç tanımamasını; anne kucağının sıcaklığını tatmayışını; dünyanın o en güzel şeyi olan annesinin parmak uçlarını saçlarında gezdirmesini neredeyse hiç bilmeyişini özlüyorum&#8230;</p>
<p>Ebu Talib’in koyunları peşinde tabiatı, mavi gökyüzünü yaşayan; ıssız ve kızgın çölde susamayı öğrenen &#8220;yalnız&#8221; Muhammed’i özlüyorum. Diplomasız ama, bakmasını ve görmesini doğrudan kainat okulundan öğrenen/öğretilen Muhammed’i&#8230;</p>
<p>Yetimliğini, öksüzlüğünü özlüyorum onun&#8230; Şımarık, yılışık, bir dediği iki edilmeyen; bir elinde cips, bir elinde kola tutan bir çocuk olarak değil, &#8220;kuru ekmek yiyen bir kadının oğlu olarak büyümesini; hayatın bütün acılarını bizatihi yaşayan olgun bir delikanlı olmasını sağlayan şartları; sırça saraylardan değil kerpiç duvarlar arasından, toprak zemin üstündeki hasırdan, yemeğini yediği, suyunu içtiği toprak kaplardan; giydiği en sıradan giysilerden hayata bakmasını özlüyorum&#8230; <!--more--><br />
<span style="font-family:Verdana;color:black;"><br />
Tabiatla, develerle, koyunlarla, kurtlarla, akreplerle, kelebeklerle yakınlığını; suyun sesini, toprağın kokusunu, çiçeğin rengini, gölgenin halavetini, güneşin yakmasını, yağmurun ıslatmasını hakkal yakin tadan Muhammed’i&#8230;</span></p>
<p>Muhammed’i Muhammed yapan ortamı özlüyorum. Onu olgunlaştıran günleri; yeryüzünde takva temeli üzere kurulan ilk mabed olan, İbrahim’in, oğlu İsmail’le birlikte inşa ettikleri, USA güdümlü Suud betonlarının gölgesinde kalmamış, saflığından, sadeliğinden bir şey yitirmemiş o günün Kabe’sini özlüyorum.</p>
<p>Ve, Muhammed’in can dostu, hayat arkadaşı, sığınağı, dert ortağı, sırdaşı; çok sevdiği eşi, gerçek bir kadın Hatice’yi; Muhammed’in ruhunu yücelten, incelten, olgunlaştıran, tarihin o ünlü kadın simasını; eşine ilk gelen ilahi mesajdan sonra, bütün Mekke’nin şimşeklerini üzerine çekeceğini bile bile hiçbir telaşa kapılmayan, korkmayan, en az eşi kadar metanetini koruyan Ümmü’l-Mü’minin’i arıyorum&#8230;</p>
<p>Ve ve, Muhammed’in Hira’sını&#8230; Kur’an’ın yeryüzüne ilk ulaştığı o kuytu mekan. Loş bir mağara, yani taş ve topraktan örülü ilk nübüvvet mektebi&#8230; Şairin tasvirindeki gibi &#8220;küçük daracık; [ama] dünyaya kapalı Allah’a açık&#8221; o, hacmi dar ufku geniş pencere&#8230;</p>
<p>Nice milenyumlara ışık tutacak ilahi mesajın yeryüzünde şimşek gibi ilk çaktığı; kadir gecesi’nin &#8220;ihya olduğu&#8221; o ilk mütevazi umman&#8230;</p>
<p>Rabbi’nin &#8220;Oku! Yaratan Rabbi’nin adıyla oku!&#8221; hitabının Muhammed’in zihninde çınladığı o küçük mağara. Muhammed’in heyecanlandığı, titrediği, belki biraz da korktuğu, o ilk tefekkürhane! İşte orasını özlüyorum; hergün milyonlarcasında &#8220;iqra&#8221;’ emrinin milyonlarca kez okunduğu, ama hiçbir ruhu diriltmeyen &#8220;muhteşem&#8221; camileri değil&#8230;</p>
<p>Ama özlemlerin en muteberi, Muhammed’in ilk musaddıkı olmak değil midir?! Ona ilk iman eden Hatice olmak; Ebubekir, Ali, Zeyd olmak&#8230; Hatta hatta Ammar olmak&#8230; Yasir ve Sümeyye olmak&#8230; Asıl özlenmesi gereken bu değil midir?! Ümeyye b. Halefin kırbacının sürekli sırtında şakladığı Bilal olmak&#8230;</p>
<p>Yani Bilal gibi, Ammar gibi &#8220;deli&#8221; olmak! Evet onlar galiba birer deliydiler! Çünkü putperest bir aristokrasi içinde, (iman ettikleri Allah’ın dışında) kendilerini kırbaçtan, hançerden, kılıç darbesinden, aç ve susuz bırakılmaktan, kumların üstüne yatırılıp taşların altında işkence görmekten engelleyecek hiç kimseleri yoktu!</p>
<p>Neyine güveniyordu bu insanlar? Bunlar hiç mi politik hesap bilmezlerdi? Ortamın koşullarını nasıl da okuyamamışlardı? Her şeyin bir zamanı bulunduğunu; düşmanın silahıyla silahlanmak gerektiğini hiç mi duymamışlardı?! Bunları onlara Muhammed de mi öğretmemişti? Mekke’nin eşrafının, kabilesi büyük olanların, güçlü-kuvvetli olanların, zenginlerin v.s. iman etmesini; böylece Muhammed’in etrafının kalabalıklaşmasını, kolay yutulur bir lokma olmayacak bir mevkie gelmesini ne diye beklememişlerdi ki?! Öyle ise bu insanlar &#8220;deli&#8221; olmalıydılar; İslam davasının delisi!</p>
<p>İşte o ilk &#8220;delileri&#8221; özlüyorum&#8230; Modern cahiliyyenin ve modern cahiliyyenin eğittiği -sözde dindar- zihniyetin, &#8220;bir hiç uğruna&#8221; dediği bir iman yolunda annesini kaybeden Ammar’ın o anda hala imanla dopdolu olan kalbini&#8230;</p>
<p>Çölde dönemin &#8220;terörle mücadele ekipleri&#8221;nce kırbaçlanan Bilal’in hala &#8220;ahad&#8221; &#8220;ahad&#8221; deyişi çınlıyor kulaklarımda&#8230; İşte o sestir özlediğim&#8230;</p>
<p>Bilal’in bu &#8220;inad&#8221;ını, &#8220;kör radikalizm&#8221;ini nereden aldığını; hangi yayınları okuduğunu; kökünün nerede olduğunu; hangi gizli servis ajanlarınca hangi kamplarda eğitildiğini gerçekten çok merak ediyorum&#8230;</p>
<p>Evet, Bilal ve Ammar bu kadar kısa sürede böyle bir &#8220;radikalizmi&#8221; nasıl yakalamışlardı, bu işin sırrı neydi? İşte onların bu susamışlıklarıdır özlediğim&#8230;</p>
<p>Ve Habeşistan yollarını,.. Uçsuz bucaksız çöl yolculuğunu&#8230; Uçsuz bucaksız çölü sadece &#8220;la ilahe illallah&#8221; cümlesi için kateden yalın ayakları&#8230; Anadan, babadan, yardan, evladdan vazgeçen; tarihin, benzerini kaydetmediği o eşsiz imanı&#8230; &#8220;Bir hiç uğruna&#8221;(!) vatanlarını, her şeylerini terkeden o insanlardaki imanı, şevk ve heyecanı siz özlemiyor musunuz?! Mekke’nin müşrik elçisi Amr ibni As’ın bütün kışkırtıcı talepleri karşısında Necaşi’nin huzurunda, mü’min kardeşleri adına feveran eden Cafer yerinde olmak istemez miydiniz?!</p>
<p>Ve Hamza, Ömer. islam’ın en şanlı kahramanları&#8230; Her ikisi de Kureyş’in korkulu rüyası. Hind’in, ciğerlerini yemekle bile teskin olmadığı Hamza&#8230; Ve İslam’ın adalet anlayışının timsali Ömer&#8230; Hindler özlemez Ömer’i!&#8230;</p>
<p>Muhammed’i o kadar çok yerde özlüyorum ki; örneğin Taif’te düşlüyorum onu. İçimden bir ses, &#8220;neden senin de bir Taifin yok?&#8221; diyor! Taif’li gençlerin taşladığı bir Peygamber! Üstü yara, bere içinde kalmış bir Muhammed! Ayağından kanlar akan bir Peygamber! Çünkü o bir aykırı; o bir &#8220;bölücü&#8221;; terör suçu işlemiş Muhammed. Terörle mücadele suçundan, işte o günün koşullarına göre. Taifin DGM’si denebilecek bir erk tarafından yargılanıyor ve anında cezalandırılıyor&#8230;</p>
<p>Mekke’yi ve Mekke’de muhasara edilen; üç sene boyunca müşrikçe boykota tabi tutulan; aç susuz bırakılan kadınları, çocukları, ihtiyarları özlüyorum. Onlardaki imanı, sebatı, ölümü bir düğün gibi karşılayan sarsılmaz iradeyi; hiçbir şeyle değişilmeyen o imanı özlüyorum&#8230; Kafirlerden merhamet dilenmemeyi; hoşgörü talep etmemeyi; ince mesajlarla &#8220;biz onlardan farklıyız&#8221; şaklabanlıklarına düşmemeyi; var elbette birbirimizden epeyce farkımız diyebilmeyi; &#8220;birlikte yaşayabiliriz ama Allah’ın dediği gibi&#8221; diyebilmeyi; hakimiyet Arafat’ın tepesinde de Allah’a aittir; Mekke sokaklarında. Daru’n-Nedve’de de, toplum kurallarında da, siyasette de diyebilmeyi; &#8220;şu putlarımız içindir, şu da Allah içindir&#8221; diyenler gibi, &#8220;hayatın şuraya kadar olanı Allah’a aittir, şuradan itibaren de diğer ilahlarımızla beraber bize aittir&#8221; demeyen &#8220;siyasal&#8221; islamcıları özlüyorum&#8230;</p>
<p>İslam’ın tepeden tırnağa siyasi olduğunu, siyasetin La ilahe illallahla başladığını kadını-erkeğiyle bütün aleme gösteren Mekke mü’minlerini; imanın kuru bir sözden ibaret olmadığını gösteren o ilk mü’min topluluğu özlüyorum, imanın hayat olduğunu, imanın yaşanırsa iman olduğunu; yaşanmazsa yalan ve sahtelik olduğunu, nifak olduğunu, yük olduğunu somutlaştıran o ilk sadık cemaati&#8230;</p>
<p>Entelektüel gevezelik yerine, her alanında imanın damgası görülen bir hayatı yaşayan: her biri adeta yürüyen Kur’an olan mü’minleri&#8230; Şirkin, zulmün yıpratamadığı, eskitip pörsütemediği, aristokrasinin değiştiremediği; bükemedikleri bileği öpmeyen o iman abidelerini&#8230;</p>
<p>Ve hicret&#8230; Hicreti özlüyorum&#8230; Hicretle gelen kardeşliği; ensarla muhacirinin muahatını&#8230; Temelleri takva üzerine atılan ilk Mescid’i&#8230; Tamamen doğal bir yapı; tamamen dini-siyasi bir kullanım; namazla kılıcın bir arada bulunduğu; Bilal’in ilk müezzini olduğu mescid&#8230;</p>
<p>Canından çok sevdiği Peygamberi ölünce Medine’yi terkederek hüznünü unutmaya çalışan Bilal’in, sıradan değil, gerçek namaz çağrısı&#8230; Hergün tam belirlenmiş dakikasında maaşlı meslek erbabınca okunan, okuyanın da ne dediğini çok iyi bilmediği, laiklerin &#8220;ezan susmaz; bayrak inmez&#8221; yollu ulusçu söylemlerine malzeme teşkil eden &#8220;ezan&#8221; değil: yüzdeyüa doğallıkla yüzdeyüz imani bir hedefle namaz için yapılan bir çağrı&#8230; Böyle bir ezanı arzuluyorum.</p>
<p>Muhammed’in Mekke’si&#8221;ndeki gibi, Kur’an’ın muhteviyatının tamamına düşman bir sistemin; irtica adı altında müslümanları bir numaralı tehdit gören egemenlerin, ezan okutmamasını istiyorum&#8230;</p>
<p>Elgördülük, hiçbir siyasi mesaj içermeyen; ulus-devtetin bir sembolü olmuş bir ezanın okunmaması yeğdir diyorum. Hasılı ben Muhammed’in müezzini Bilal’in ezanını özlüyorum&#8230;</p>
<p>Ve Bedir’i, Uhud’u, Hamza’yı, Tebük’ü. Mute’yi, Hudeybiye’yi, Mekke’nin fethini özlüyorum&#8230; Mekke’ye dünyaya, hayata, mü’minlere veda ettiği Haccı’nı özlüyorum Muhammed’in&#8230;</p>
<p>Onun siyasi basiretini, askeri şecaatini, insan sevgisini, sabrını, azmini, üslubunu, en güzel şekilde mücadele etmesini, eşlerine hürmetini, çocuklarını sevmesini çok ama çok özlüyorum.</p>
<p>Ey Muhammed! Sana salat ve selam olsun. Rabbi’nin rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun. Bak senden şefaat dilemiyorum. Çünkü Rabbani terbiyede böyle bir akidenin olmadığını biliyorum. Ne Rabbin böyle bir umud vadetmişti; ne de sen böyle bir haber getirmiştin&#8230;</p>
<p>Her fani gibi sen de Allah’ın hükmüne tabi oldun. Senin gittiğin yolda bulunmak bizim için en büyük şeref olacaktır. Senin yaptığın gibi izzetin tamamını Rabbimizin katında aramak en önemli bahtiyarlık olacaktır&#8230;</p>
<p>Ve senin bıraktığın Kitap rehberimizdir ey Muhammed&#8230;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;color:black;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><a href="http://www.kimokur.com/DosyaDetay2.aspx?mId=83" target="_blank"><span style="font-family:Verdana;color:black;">Kaynak</span></a><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Allah'ın emri; "Çelişkisiz ve delile dayalı bilgiye tabi olmak"]]></title>
<link>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/allahin-emri-celiskisiz-ve-delile-dayali-bilgiye-tabi-olmak/</link>
<pubDate>Mon, 28 Apr 2008 13:28:10 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/allahin-emri-celiskisiz-ve-delile-dayali-bilgiye-tabi-olmak/</guid>
<description><![CDATA[Allah şöyle buyurmuştur; “(Dişi ve erkek olarak) sekiz eş yarattı: Koyundan iki, keçiden iki… De ki:]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Allah şöyle buyurmuştur;</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“(Dişi ve erkek olarak) sekiz eş yarattı: Koyundan iki, keçiden iki… De ki: O, bunların erkeklerini mi, dişilerini mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı haram etti? Eğer doğru iseniz bana <strong><span style="font-family:Verdana;">ilimle</span></strong> söyleyin.” (Enam,143)</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><br />
“Deveden de iki, sığırdan da iki (yarattı.) De ki: O bunların erkeklerini mi, dişilerini mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı haram kıldı? <strong><span style="font-family:Verdana;">Yoksa Allah’ın size böyle vasiyet ettiğine şahit mi oldunuz?</span></strong> Bilgisizce insanları saptırmak için Allah’a karşı yalan uydurandan kim daha zalimdir! Şüphesiz Allah o zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.” (Enam,144) </span>
</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Koyu harfle yazılı kısımlar hadis dinin delilidir diyenler için bir anlam ifade ediyor mu?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bu soru, yani, “Peygamberiniz böyle söylerken sizler şahit mi idiniz ?” sorusu; onların “sahihtir” dediği şeyler için onlara sorulduğunda ne cevap verecekler ?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">İnsan şöyle bir soru sorabilir:</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“İyi ama ben Kuran’ın indirildiğine de şahit olmadım. Peki bu nasıl olacak?”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Buna da Allah cevap vermiştir:</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><em><span style="font-family:Verdana;">“Eğer kulumuza indirdiklerimizden herhangi bir <u>şüpheye</u> düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sûre getirin, eğer iddianızda doğru iseniz Allah’tan gayri şahitlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın.” (Bakara,23)</span></em><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bir cevap daha;</span></p>
<p style="text-align:justify;"><em><span style="font-family:Verdana;">“Hâla Kur’an üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı onda birçok <u>tutarsızlık</u> bulurlardı.” (Nisa,82)</span></em><span style="font-family:Verdana;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bu nedenle; Haniflik, en kısa tanımı ile her türlü çelişki ve dayanaksız bilgiden arınmaktır.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">İşin özet ve net anlatımı budur.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Bazı vakitlerde namaza sınırlama getiren rivayetler Kuran'a aykırıdır]]></title>
<link>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/bazi-vakitlerde-namaza-sinirlama-getiren-rivayetler-kurana-aykiridir/</link>
<pubDate>Mon, 28 Apr 2008 13:24:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://aliaksoy.wordpress.com/2008/04/28/bazi-vakitlerde-namaza-sinirlama-getiren-rivayetler-kurana-aykiridir/</guid>
<description><![CDATA[Soru: Güneş doğarken namaz kılmak mekruhtur diye biliyoruz. Bununu sebebinin de çok eski çağlarda in]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><strong><span style="font-family:Verdana;"><img src="http://www.aliaksoy.net/wp-content/suleyman_ates.jpg" align="right" height="102" hspace="6" vspace="6" width="102" />Soru:</span></strong><span style="font-family:Verdana;"> Güneş doğarken namaz kılmak mekruhtur diye biliyoruz. Bununu sebebinin de çok eski çağlarda insanların, yaşam üzerindeki olumlu etkisinden dolayı güneşi bir tanrı olarak algılamaları, o zaman bunun bir tabiat olayı olduğu bilinmediği için güneşin her doğuşu esnasında minnet duygularını ifade etmek için insanların güneşe tapınmaları olduğu söyleniyor. Böyle yanlış şeylerin meydana gelmemesi için de güneş doğarken namaz kılmanın mekruh olduğunu duymuştum. Eğer sebep bu ise Allah&#8217;ın birliğine, ahirete, meleklerine ve peygamberlerine inanan ve güneşin doğmasının bir tabiat olayı olduğunun bilincine varan münevver bir Müslüman&#8217;ın tam namaz kılarken güneşin doğması, batması ve buna benzer tabiat olaylarını da yanlış bir şekilde algılamasının mümkün olmayacağını düşünüyorum. Ben sabah namazımı kılarken &#8220;acaba güneş şu an doğmakta mı? Ya namaza durduktan sonra doğmaya başlarsa?&#8221; diye düşünüyorum. Yani bu konuda tereddütlerim oluyor. Bazen sabah namazı güneşin tam doğuşuna denk gelebiliyor. Burada önemli olan niyet mi? İslâmiyet&#8217;te pek çok şeyi bir mantıkla izah etmek mümkün olduğuna göre acaba yanlış mı düşünüyorum? (Erhan Merdioğlu)</span></p>
<p><strong>Abdullah İbn Ömer&#8217;e dayandırılan rivayet</strong><br />
<strong>Cevap:</strong> Sabah namazının ve ikindi namazının farzı kılındıktan sonra yani güneş doğarken, batarken, bir de öğle vakti güneşin tam ufkun ortasına geldiği zaman nafile namaz kılmanın mekruh olduğunu belirten bazı rivayetler vardır. Şeyh Alî Nâsıf, et-Tâ-cu&#8217;l-Câmi&#8217;u li&#8217;l-Usûl fî Ahâdîsi&#8217;r-Resul adlı eserinde bu rivayetleri toplamıştır. Abdullah İbn Abbas&#8217;a dayandırılan bir rivayete göre Hz. Peygamber, sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar, ikindi namazından sonra da güneş batıncaya kadar (nafile) namaz kılmaktan men etmiştir.</p>
<p>Abdullah İbn Ömer&#8217;e dayandırılan bir rivayete göre de Peygamber şöyle demiştir: &#8220;Güneş doğarken, batarken namaz kılmaya çalışmayınız. Çünkü güneş, şeytanın iki boynuzu üzerine doğup batar.&#8221; Bir başka rivayette de &#8220;Güneşin kaşı görününce, güneş yükselinceye dek namazı erteleyin, güneşin kaşı kaybolunca, tam batıncaya kadar namazı erteleyin&#8221; denilmektedir (Seyhan ve Nesâî). Amr ibn Abse ise şöyle demiş: &#8220;Ey Allah&#8217;ın Elçisi, dedim, gecenin hangi vaktinde namaz ve dua daha çok işitilir (kabul edilir)? Buyurdu ki: Gece ortasının sonları. O zaman, dilediğin kadar namaz kıl çünkü o vakitte kılınan namaz meşhuddur, mektuptur (melekler o namaza tanık olurlar, onu yazarlar, o namaz gerçekten kılınacak, kabul edilecek namazdır).<!--more--><br />
<span style="font-family:Verdana;"><br />
<strong>&#8220;Namaz, yapılması gereken bir ibadettir&#8221;</strong><br />
Sabah namazını kılıncaya dek ibadet et. Sabah namazından sonra güneş doğup bir iki mızrak boyu yükselinceye dek kıs (artık namaz kılma). Çünkü güneş şeytanın iki boynuzu arasından doğar. O zamanda kafirler güneşe taparlar. Ondan sonra dilediğin kadar namaz kıl, namaz meşhuddur, mektuptur. Nihayet mızrağın gölgesi kendisine eşit duruma (yani sağa sola sapmadan tam ortaya gelip kendisine yapışır hale) gelince kıs (o zaman namaz kılma). Çünkü o zaman cehennem iyice yakılıp işitilir, en sıcak hale getirilir. Ve kapıları da açılır.</span></p>
<p>Güneş ufkun ortasından (sağa) kayınca yine dilediğin kadar namaz kıl, namaz yapılması gereken bir ibadettir, melekler ona tanık olur. Ta ikindinin farzını kılıncaya dek. Ondan sonra güneş batincaya kadar kılma. Zira güneş, şeytanın iki boynuzu arasına batar ve kafirler güneşe taparlar&#8221; (Müslim ve 4 Sünen). Bir başka rivayette de Hz. Peygamber, cuma günleri hariç diğer günlerde gündüzün tam ortasında namaz kılmaktan hoşlanmazdı. Çünkü o zaman cehennem iyice yakılıp kızdırılırmış. Görüldüğü üzere burada üç rivayet var. Biri Abbas oğlu Abdullah&#8217;a, öteki Ömer oğlu Abdullah&#8217;a, üçüncüsü de Abse oğlu Amr&#8217;a dayandırılmıştır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Abbas oğlu Abdullah&#8217;a, Ömer oğlu Abdullah&#8217;a ve Abse oğlu Amr&#8217;a dayandırılan habere göre Peygamber, belirtilen zamanlarda namaz kılmamayı öğütlediği yahut bu zamanlarda namaz kılmaktan hoşlanmadığı anlatılırken başka bir rivayette ise ibadet için hiçbir zaman sınırlaması bulunmadığı vurgulanmaktadır. Nesai&#8217;nin rivayetine göre Hz. Peygamber, &#8220;Ey Abd-i Menâf Oğulları, hiç kimsenin, gece gündüz, dilediği zaman, Kabe&#8217;yi tavaf etmesine ve namaz kılmasına engel olmayınız&#8221; buyurmaktadır. Bu rivayet, bazı vakitlerde namaza kısıtlama getiren öteki rivayetlere aykırıdır. Ayrıca bu kerahet vakti hakkındaki rivayetler Kuran&#8217;a da aykırı-dır. Çünkü Kuran&#8217;da namaz için bir vakit sınırlaması getirilmemiş, tam tersine güneş doğarken, batarken, namaz kılınması, sabah akşam her zaman secdeye vararak Allah&#8217;ın anılması emredilmiştir.</span></p>
<p>&#8220;Gündüzün iki ucunda (sabah, akşam) namaz kıl&#8221; (Hûd: 114), &#8220;Rabbini, içinden, yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam an, gafillerden olma&#8221; (Araf: 205), &#8220;Göklerde ve yerde olanların hepsi, ister istemez Allah&#8217;a secde ederler. Gölgeleri de sabah akşam (uzanıp kısalarak O&#8217;na secde etmektedirler)&#8221; (Ra&#8217;d: 15), &#8220;(Allah&#8217;ın ışığı) yükseltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin verdiği evlerdedir. Onların içinde sabah akşam O&#8217;nu tespih ederfşanının yüceliğini anar)lar&#8221; (Nur: 36).</p>
<p>Bu ayetlerde güneş doğarken, batarken her zaman Allah&#8217;ın anıldığı belirtilmekte ve Allah&#8217;ı böyle ananlar övülmektedir. Rivayetlerde geçen &#8220;Güneş, şeytanın iki boynuzu arasında doğar, batar&#8221; söylemi bilimsel gerçeklere terstir. Gerçi bunu o zamanlarda şeytana tapıldığı şeklinde mecazi bir söylem olarak yorumlamışlardır ama doğrusu akıl ve gönül Peygamber&#8217;in böyle bir ifade kullandığını kabul etmiyor. Zira güneş ne doğar, ne de batar. Güneşin doğup batması, dünyanın, kendi çevresinde dönmesinden kaynaklanır. Ayrıca güneş, öyle şeytanın boynuzları arasına sığacak kadar küçük değildir.</p>
<p>Anılan ayetlerin gösterdiği üzere Kuran&#8217;da namaz için bir sınırlama konulmaması gerçeğine aykın olduğu gibi ayrıca birbiriyle de çelişkili olan ve bir iki asır, ağızdan ağıza dolaştıktan sonra yazıya geçirilen iki üç kişiye dayandırılmış aktarımlarla din hükmü saptanamaz. Nitekim Hz. Ali, namazgahta, bayram namazından önce namaz kılan bazı kimseleri görünce: &#8220;Ben Allah&#8217;ın Elçisi&#8217;nin böyle yaptığını görmedim&#8221; buyurmuş; &#8220;Öyle ise niçin men etmiyorsun?&#8221; diyenlere, &#8220;Namaz kılmakta olan bir kulu men eden adamı gördün mü? (Alak: 10-11) tehdidi altına girmekten korkarım&#8221; demiştir (Râzî, Mefâtîh: 30/21).</p>
<p>Namaz için kerahet vakti diye bir şey yoktur. Her zaman namaz kılınabilir. Hiç ibadet için kerahet vakti olur mu? &#8220;Falana veya filana benzememek için&#8221; gerekçesi ise anlamsızdır. Dünyada bu kadar din ve ibadet türü var. Pekâlâ Müslümanların kerahet vakti saymadıkları ibadet zamanlarında da ibadet eden başka din mensupları vardır. Öyleyse onlara benzememek için normal ibadetleri de mi bırakacağız? Hem Allah&#8217;a ibadet edenlere benzememek diye bir prensip de yoktur. Çünkü yüce Allah, Hz. Peygamber&#8217;e, kendinden önceki peygamberlerin izinde gitmesini emretmektedir (En&#8217;âm: 90).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kaynak:<a href="http://www7.vatanim.com.tr/root.vatan?exec=yazardetay&#38;Newsid=80306&#38;Categoryid=4&#38;wid=31" target="_blank">Gazete Vatan</a></span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>
