<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress.com" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>hicicin &amp;laquo; WordPress.com Tag Feed</title>
	<link>http://en.wordpress.com/tag/hicicin/</link>
	<description>Feed of posts on WordPress.com tagged "hicicin"</description>
	<pubDate>Sun, 06 Dec 2009 06:56:36 +0000</pubDate>

	<generator>http://en.wordpress.com/tags/</generator>
	<language>en</language>

<item>
<title><![CDATA[kenarda]]></title>
<link>http://mutlaktoz.wordpress.com/2009/11/18/kenarda/</link>
<pubDate>Wed, 18 Nov 2009 08:22:16 +0000</pubDate>
<dc:creator>kacakkova</dc:creator>
<guid>http://mutlaktoz.wordpress.com/2009/11/18/kenarda/</guid>
<description><![CDATA[André Kertèsz, 1954 &#8220;(&#8230;)Kapıya doğru gidiyor, o anda geride yüzler arasında, günlerdir u]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div id="attachment_2301" class="wp-caption alignleft" style="width: 220px"><a href="http://mutlaktoz.wordpress.com/files/2009/11/kenardafoto.jpg"><img class="size-full wp-image-2301 " title="kenardafoto" src="http://mutlaktoz.wordpress.com/files/2009/11/kenardafoto.jpg" alt="" width="210" height="251" /></a><p class="wp-caption-text">André Kertèsz, 1954</p></div>
<p>&#8220;(&#8230;)Kapıya doğru gidiyor, o anda geride yüzler arasında, günlerdir uyumuyormuş gibi gözbebekleri içinde dönüp duran gözlerle solgun, sarı, ceset gibi bir yüzü görüyordu. Başına belli aralıklarla çekiç darbeleri iniyormuş gibi başı zonklayarak inen kalabalıkla birlikte iniyor, dipte yoğun, belirsiz bir sis içinde yiten uçurumun kenarına adımını atıyor, kendi kenarı üstüne yığılmış, içine çöküp kapanmak üzere olan boşluğun kenarından yürüyordu. Bu o değildi, ne de bir başkasıydı. Ne gövdesi içinde ne de dışındaydı. Gövdesi kurumuş bir yara kabuğu gibiydi, birazdan dağılacak, rüzgara karışıp yitip gidecekti. İçine çekilecek ne bir iç vardı, ne de kacılacak bir dış. Bir başlangıç yoktu ama henüz hiçbir şey başlamamıştı da. Başlangıç olmadığı gibi bir son da yoktu. Daha çok son başlangıçsız ve bitimsiz bir şimdi gibi kendini egemen kılmıştı, öyle ki her an şiddetli bir darbeyle bir son gerçekleşiyor ama bitmiyor, dipsiz bir son kuyusunda sonlar üst üste yığılıyordu. Ama hiç bir şey başlamadığı için hiçbir şey sonlanmamıştı da. Olup biten iki kere oluyor gibiydi. Biri burada bir dünya varmış, herkes kendi eyliyormuş, bu eylemlerin sahibiymiş gibi bir başlangıç ile bir sona sahip olarak, bir de orada kendini yutan karmaşanın içinde silinerek, varolur olmaz yok olarak, ancak yok olarak olarak, vardansa bir yok gibi var olarak, olmayarak, olmayarak oldukça da burayı silerek. Bir yanda olayların olup durduğu yüzey, diğer yanda bu yüzeyi parçalayan, olayları silenin, olmayanın, gerçekleşmeyenin kıpırtısız, derin boşluğu vardı. Bir yanda bu yüzeyde olup bitenler, yaşantılar, diğer yanda bu olayları, yaşantıları silen (bellek denen derin karanlığın içinde silinen), olayların içinde onları yok ederek devinen olmayanın kesintisiz, dolu yaşantısı vardı. Böylece kara kuyu, dipsiz uçurum, kör karmaşa emiyor, yutuyor, içine çekiyor, siliyordu. Zamanı parçalıyor, parçaları rüzgarda dağıtıyordu&#8230;<br />
(&#8230;..)&#8221;</p>
<p><strong>[</strong><em>Kenarda</em>, <strong>Ayhan Geçkin</strong>, sf.108-109, Metis Yayınları, İlk Basım:Eylül 2003<strong>]</strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA['karanlık bir işaret olan varlığımın hepsi']]></title>
<link>http://mutlaktoz.wordpress.com/2009/11/15/karanlik-bir-isaret-olan-varligimin-hepsi/</link>
<pubDate>Sun, 15 Nov 2009 12:02:45 +0000</pubDate>
<dc:creator>kacakkova</dc:creator>
<guid>http://mutlaktoz.wordpress.com/2009/11/15/karanlik-bir-isaret-olan-varligimin-hepsi/</guid>
<description><![CDATA[&#8220;tüm varlığım benim, karanlık bir ayettir seni, kendinde tekrarlayarak çiçeklenmenin ve yeşerm]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>&#8220;tüm varlığım benim, karanlık bir ayettir<br />
seni, kendinde tekrarlayarak<br />
çiçeklenmenin ve yeşermenin sonsuz seherine götürecek&#8221; </p>
<p> (Füruğ Ferruzad) </p>
<p><span style='text-align:center; display: block;'><object width='425' height='350'><param name='movie' value='http://www.youtube.com/v/AFJRKfDlfD0&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;showsearch=0&#038;hd=0' /><param name='allowfullscreen' value='true' /><param name='wmode' value='transparent' /><embed src='http://www.youtube.com/v/AFJRKfDlfD0&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;showsearch=0&#038;hd=0' type='application/x-shockwave-flash' allowfullscreen='true' width='425' height='350' wmode='transparent'></embed></object></span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA["göz açıp kapayıncaya kadar"]]></title>
<link>http://mutlaktoz.wordpress.com/2009/06/07/goz-acip-kapayincaya-kadar/</link>
<pubDate>Sun, 07 Jun 2009 19:54:22 +0000</pubDate>
<dc:creator>kacakkova</dc:creator>
<guid>http://mutlaktoz.wordpress.com/2009/06/07/goz-acip-kapayincaya-kadar/</guid>
<description><![CDATA[&#8220;Uykusuz gece: İşte en kısa formülü, içi boş  zamanın geçişini unutmaya çalışır ve tan ağartıs]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>&#8220;Uykusuz gece: İşte en kısa formülü, içi boş  zamanın geçişini unutmaya çalışır ve tan ağartısını boşuna beklerken hiç sonu gelmeyecekmiş gibi uzayan azap dolu saatlerin. Ama uykusuz gecelerin asıl korkunç olanlarında, zaman sanki büzüşüp ufalmıştır ve avuçlarımızın arasından verimsizce kayıp gidiyordur. Uzun ve şifali bir dinlenme umuduyla lambayı söndürürüz. Ama zihnimizde düşünceler karmakarışık  uçuşurken gecenin sağaltım haznesi harcanıp gider ve yorgun göz kapaklarımızın altından son görüntüyüde kovduğumuzda biliriz ki çok geçtir artık, az sonra sabahın hoyrat sarsıntısını hissedeceğizdir. Ölüm mahkumu da son anlarının böyle kullanılmamış halde kayıp gidişini seyretmiş olmalıdır. Ama saatlerin bu büzüşmesinin açığa çıkardığı şey, vaadini yerine getirmiş zamanın tersidir. Eğer ikincisinde deneyimin gücü sürenin efsûnunu çözerek geçmişi ve geleceği şimdide topluyorsa, telaşlı uykusuz gecede katlanılmaz bir korku demektir süre. Kişinin yaşamı tek bir anâ indirgenir, ama sürenin askıya alınmasıyla değil, yaşamın hiçliğe kayması ve zamanın kötü ebediliği karşısında kendi beyhudeliğini fark etmesiyle olur bu. Saatin fazla tiz tıkırtısında, ışık yıllarının ömür süremizle alay eden sesini de işitiriz. İç duyumuz daha onları kaybetmeden saniyede uçup giden ve bu iç duyuyu da kendi akıntılarında sürükleyip götüren saatler, her türlü bellek gibi  iç deneyimimizin de kozmik gecede unutulmaya mahkum olduğunu ilan eder. Bugün insanların kafalarına kakılan bir zorunluluktur bu. Mutlak güçsüzlük konumundaki birey, yaşayacağı süreyi kısacık bir mühlet olarak algılıyordur. Ömrünün sonuna kadar yaşayabileceğini ummamaktadır. Herkes için geçerli olan vahşice öldürülme ve işkence olasılığı, günlerin sayılı ve kişinin kendi ömrünün uzunluğunun da bir istatistik değişkenden ibaret olduğu düşüncesinde, yaşlanmanın ortalamaya karşı haksızca elde edilmiş bir avantaj haline geldiği sezgisinde yankılanıyordur. Belkide toplum tarafından verilmiş o geri alınabilir ömür süresi şimdiden dolmuştur. Beden bu korkuyu saatlerin uçup gidişiyle kaydeder. Zaman kaçıyordur.&#8221;</p>
<p>[ Minima Moralia, "105.Göz açıp kapayıncaya kadar", Theodor Adorno]</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[daim yusuf orti]]></title>
<link>http://mutlaktoz.wordpress.com/2009/05/06/daim-yusuf-orti/</link>
<pubDate>Wed, 06 May 2009 09:12:38 +0000</pubDate>
<dc:creator>kacakkova</dc:creator>
<guid>http://mutlaktoz.wordpress.com/2009/05/06/daim-yusuf-orti/</guid>
<description><![CDATA[&#8220;biliyormusun, sen şimdiki zamanda yaşamıyor sanki, rus romanlarından kaçmış gibisin&#8221; ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>&#8220;biliyormusun, sen şimdiki zamanda yaşamıyor sanki, rus romanlarından kaçmış gibisin&#8221;</p>
<p><span style='text-align:center; display: block;'><object width='425' height='350'><param name='movie' value='http://www.youtube.com/v/nUBq-qE0-bk&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;showsearch=0&#038;hd=0' /><param name='allowfullscreen' value='true' /><param name='wmode' value='transparent' /><embed src='http://www.youtube.com/v/nUBq-qE0-bk&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;showsearch=0&#038;hd=0' type='application/x-shockwave-flash' allowfullscreen='true' width='425' height='350' wmode='transparent'></embed></object></span></p>
<p>&#8220;yusuf, ne düşünüyorum biliyor musun, keşke her şeyi geride bırakıp uzun bir yolculuga çıkabilseydik seninle&#8221;</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[kendi kendine sokratik diyalog]]></title>
<link>http://mutlaktoz.wordpress.com/2009/02/20/kendi-kendine-sokratik-diyalog/</link>
<pubDate>Fri, 20 Feb 2009 15:51:55 +0000</pubDate>
<dc:creator>kacakkova</dc:creator>
<guid>http://mutlaktoz.wordpress.com/2009/02/20/kendi-kendine-sokratik-diyalog/</guid>
<description><![CDATA[kendi kendine psikanaliz oluyor da, sokratik diyalog niye olmasın&#8230;bugün, nedense böyle tuhaf d]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>kendi kendine psikanaliz oluyor da, sokratik diyalog niye olmasın&#8230;bugün, nedense böyle tuhaf diyaloglar kurdum günboyu&#8230;.sorular ve cevaplar durmadan yer değiştirip durdu, çoğunu unuttum konuştuklarımızın&#8230;yağmur karla karışmış yağıyordu&#8230;düşler ve anılar gibi&#8230;.en son sokrates&#8217;e  itiraz ettim, sorgulana(bile)n bir yaşam yaşanmaya değmez, diye&#8230;.kapıyı yüzüme çarpıp çıktı&#8230;.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[makas değiştirme]]></title>
<link>http://mutlaktoz.wordpress.com/2009/01/25/makas-degistirme/</link>
<pubDate>Sun, 25 Jan 2009 21:09:28 +0000</pubDate>
<dc:creator>kacakkova</dc:creator>
<guid>http://mutlaktoz.wordpress.com/2009/01/25/makas-degistirme/</guid>
<description><![CDATA[(&#8230;..) gün&#8230;kara bir defter gibi durgun ben durgunluğun mor atına binerim bu sözlerde gizl]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><a href="http://mutlaktoz.wordpress.com/files/2009/01/img_0007.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-1425" title="img_0007" src="http://mutlaktoz.wordpress.com/files/2009/01/img_0007.jpg" alt="img_0007" width="450" height="268" /></a></p>
<p>(&#8230;..)<br />
gün&#8230;kara bir defter gibi durgun<br />
ben durgunluğun mor atına binerim<br />
bu sözlerde gizli bir sapkınlık olsa gerek<br />
ben yoksa neden kendimi kudurdum<br />
uludum böğürdüm hayata imrenerek</p>
<p>hayat bana kendini dayattı<br />
ceplerim cüret dolu<br />
ben neden hurdaladım<br />
neden gölgem kalkmadı yerden<br />
park güvertesini gözetleyen heykel<br />
ışık taşı, güvercinlerden silkelenen mavilik<br />
ve sır dolu su<br />
ve ısırgan çorbası<br />
hatırlar beni muhakkak</p>
<p>ama gidecek yer yok yön yok<br />
kırçıl duygularımı buğulu şehre daldırdım<br />
barut yok bulut yok kan var ruh yok<br />
ben ki şehrin horluğunu kaldırmak derdindeydim<br />
şehir&#8230;<br />
ustaca kaldırdı beni kendimden<br />
(&#8230;&#8230;)</p>
<p>[ "Madde Kara", Hüseyin Kıran, "<em>Sözcüklere Uyarı</em>" şiirinden ]</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA["bir tek dileğim var mutlu ol yeter"]]></title>
<link>http://mutlaktoz.wordpress.com/2009/01/09/bir-tek-dilegim-var-mutlu-ol-yeter/</link>
<pubDate>Fri, 09 Jan 2009 09:28:26 +0000</pubDate>
<dc:creator>kacakkova</dc:creator>
<guid>http://mutlaktoz.wordpress.com/2009/01/09/bir-tek-dilegim-var-mutlu-ol-yeter/</guid>
<description><![CDATA[[...yeni yıl vesilesiyle vesvese....] &#8220;Zaman Üzerine&#8221; konuşmanın hem epistemolojik hem d]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:center;">[<em>...yeni yıl  vesilesiyle vesvese....</em>]</p>
<p style="text-align:center;">
<p><a href="http://www.flickr.com/photos/kaakkova/3181581801/"><img class="alignnone size-full wp-image-1337" title="weinactsmarkt" src="http://mutlaktoz.wordpress.com/files/2009/01/dsc_1251.jpg" alt="weinactsmarkt" width="450" height="299" /></a></p>
<p>&#8220;<a href="http://lidya.hacettepe.edu.tr/~b0152631/zaman.htm">Zaman Üzerine</a>&#8221; konuşmanın hem epistemolojik hem de sosyolojik ciddi zorlukları var; gerçek zaman ve kavram olarak zaman arasındaki  ontolojik bölünmeden kaynaklanan bir sorun. Ama yine de vesveseye zamandan başlamaya çalışacağım.</p>
<p>Saat ve takvimler, &#8220;gercek zaman&#8221;dan ontolojik bir yarılmayla oluşan <em>insani</em> zamanın soyut tasarımlarıdır; insan, böylece, yılları sayabilir  olmuş,  zamanı belirli aralıklar içinde düzenekleştirmiştir.  Zamandan bu radikal kopuşun nasıl ve ne şekilde gerçekleştiğini kesin olarak belirlemek zor, tıpkı dilin ortaya çıkışı gibi. Ancak, dile girişle &#8216;gerçek zaman&#8217;ın bütünselliğinden kopuş arasında bir ilişki olduğu açık. Gerçek&#8217;le gerçeklik arasındaki bölünme nihai anlamda Yasa&#8217;dan kaynaklanır; gerçek zamandan (belirlenemez bir sınırla) ayrılarak zamanın algılanabilir bir kendiliğe dönüştürülmesini sağlayan da budur.</p>
<p>Saat ve takvimler böylece algılanabilir olan zamana formal bir düzenlilik getirizorlar:  Zamanın <em>insani-bir-gerçeklik</em> olarak düzenlenmesi.  Böylece gece saat onikiyi vurduğunda, eski bir yıldan yeni bir yıla geçtiğimizi düşünmekte bir sorun görmeyiz. Bu yanıyla <em>zaman</em>, insanın kendisini içine hapsettiği yapma gerçeklik düzeyinin bir göstergesidir; elbette bu, yaşanan zamanın bir gerçek olmasını değiştirmez. Zamanın bu kültürel düzenlemelerinin şekillenişinde, doğal hareketin gözlemlenmelerinden esinlenlenildiğini, giderek bu somut çıkarsamaların yerini belirli birimlerle olayların başının ve sonunun, öncenin ve sonranın belirlendiği işaretlerin aldığını, bu birimlerin soyutlandığını ve buna kimi tarihsel olayların eklenmesiyle  zamanın tarihsel-toplumsal bir fenomene dönüştürüldüğünüğü kabaca belirtmek mümkün. İnsan kendi gerçekliğini söylencelerle çerçeveleyerek ya da örgüleyerek bir bilinç durumuna dönüştürüyor, &#8216;zaman&#8217; da bu gerçekliklerden birisi.</p>
<p>Ancak zamanın bu ele geçirilişi, beraberinde insanın yeniden biçimlendirilmesinde rol oynamak üzere <em>zamanın kurumsallaştırılması</em> anlamina da geliyor. Sabah işe kaçta gideceğimizden doğum günü kutlamalarımıza, pesinde kostugumuz boş zamandan yılbaşı coşkunluğumuza olanak sağlayan bu kurumsallaşmış zaman düzenekleridir. Başka bir kültürel durum içinde kişiye yaşı sorulduğunda cevap veremeyeceği başka türden zaman düzeneklerinin olduğu biliniyor; yukarıda değindiğim zaman algılaması ise bugün gelişmiş addedilen toplumlara ait.</p>
<p>Doğadan olduğu gibi zamandan da kopuşun <em>bir tür yabancılaşma durumu</em> olduğu açık olsa gerek bu  haliyle. Açık olmayan bu yabancılaşmanın hangi <em>tarihsel an</em>&#8216;dan itibaren kabul edilemez hale geldiğini ortaya koyabilmektir. İlk yabancılaşma, ya da sonradan bu yabancılaşmanın yeni yabancılaşmalarla dönüşmesi sirasinda. Bir zamanlar insanlar doğa olaylarını gözlemleyerek zamanı ölçmeye ve bu ölçümden yararlanmaya çalışıyorlardı. Sözkonusu ölçümün yaşamsal bağları açıktı, doğrudan olaylarla ilintiliydi ve yaşamsal bir yararlılığı sözkonusuydu.</p>
<p>Günümüzdeki gelişmiş sayılan toplumlarda ise, &#8220;zaman&#8221; dediğimiz şey, birey-insanın belirli bir andan itibaren biçinlendirilmesine, disipline edilmesine ve bu disiplinin içselleştirilmesine yarayan bir <em>kurumsal makinedir</em>.  Belirli bir yaştan itibaren her şeyin belli bir zamanı olduğunu, her şeyin zamanında yapılması gerektiğini, zaman diye oluşturulmuş düzene uymak gerektiğini öğreniyoruz. Zamana itaat etmeyen kişilerin toplumsal yaşamda yer alması olanaklı değildir artik.<br />
Yabancılaşmanın hangi andan itibaren ve hangi dönüşümlerden sonra kabul edilemez olduğunu, olumlu olan ve olmayan yabancılaşmanın ne şekilde birbirinden ayrımlaştırılacağını belirlemenin kolay olmadığını söyleyebiliriz -Marks&#8217;ın yabancılaşma teorisi içinde düşüncügü sıralarda yaptığı türde özellikle, &#8220;birincil yabancılaşma(olumlu)-ikincil yabancılaşma(olumsuz) tasnifi&#8221;, benzerleri gibi mantıksal tutarlılığı ve kuramsal yararlılığı oranında belirsiz bir ayrım koymaktadır bu konuda, sorun daha çok ikincinin birinciyle olan bağlarını anlamaktır belkide.<br />
Bu soruna rağmen, eleştirel düşüncede yaygın bir mutabakatla,  &#8220;modern zamanlar&#8221;daki yabancılaşmanın kabul edilemez oluşu konusunda belirli bir anlaşma var gibidir. Eleştirel düşünce, koro halinde nasıl büyük bir yabancılaşmayı yaşadığımızı anlatır.  İster nostaljik ister ütopik düşünce biçiminden gelsin, <em>yabancılaşmaya</em> karşı eleştirilerin sivriltilerek dile getirildiği zamanlar da yine bu modern zamanlardır.<br />
Diğer dönememlere kıyasla modern zamanların bir <a href="http://www.eskidenberi.com/index.php?option=com_content&#38;task=view&#38;id=58&#38;Itemid=84" target="_self">yabancılaşma ve bir yabancılık</a> olarak eleştirisinin açık ve anlasilir boyutlari sözkonusu. Nihayetinde yabancilasma elestirisinin kendisi de bizzat modern zamanlarin tezahürlerinden birisidir.<br />
Cünkü nesneleştirmenin ve şeyleşmenin aldığı boyut açıkca görülür ve analiz edilebilir durumdadir. İnsanın doğaya, diğer insanlara ve en sonunda kendine yabancılaştığı süreç, bir cok yönüyle bu süreci sorunsallastiran bir bilinci de mümkün kilacaktir.<br />
Modern zamanlar, en nihayetinde ve dahasında, tarihselleşmiş <em>zamanın bir tüketim nesnesine dönüştürüldüğü</em> bir kesit olacaktır. Bu çağ içinde her şeyi nesneleştiren  &#8220;fetişist mantık&#8221; egemendir düşünceye ve varoluşa. Öyle ki elbette,  &#8220;zaman&#8221; da nesneleştirilerek bu fetişist mantığa dahil edilmiştir sonunda.</p>
<p>Geçtiğimiz yüzyılın ortalarında, Adorno,  &#8220;kültür endüstiri&#8221;sinden söz ettiğinde bu <em>fetişist mantığın</em> ipuçlarını segilemişti çoktan. Kültür endüstirisi bir kitle kültürü yaratarak yaşamı koşulluyor ve biçimlendiriryordu. Bu endüstirinin  sekillendirdigi toplum tipini ise, Baudrillard işaret edecektir daha sonra:  &#8220;tüketim toplumu&#8221;. Gösteriyle bağlantılı olarak toplum gerçekliğini kaybecek, ürettiği imgeselliğin içine hapsolarak simülark bir yapıya dönüşecektir.  Burada artık nesneleri, kültürü, zamanı, hazzı ve arzuyu içine alan bir fetişit mantik devreye girmektedir. Metanın fetişistik karakteri tolumu ele geçirdikçe fetişist mantık her şeyi bir tüketim konusuna dönüştürür.</p>
<p><a href="http://proetcontra.wordpress.com/2007/07/03/ekranda-hipergerceklik/" target="_self">Baudrillard</a>, tüketim toplumunun ve dolayısıyla kültürünün fetişist mantığında, insanların tükettikleri her nesnede arzusunu gidermeye yöneldiğini ve dahası arzusunu bu yönelimle giderdiğine inandığını belirtir. Nesneleri kültürelleştirirken, kültürü de nesneleştiren bu süreçte, insanın zamanla ilişkisi de bu <em>fetişist mantığa</em> dahil olmuştur. Tüketim toplumu, nihayetinde zamanıda tüketmeyi fetişist mantığa dahil eder. Böylece insan, kendi eğlemliliği ve kendi varoluşu dahilinde kendi gerçekliğiyle avutulur. Hem <em>zaman</em> hem de <em>arzu</em>, bu avuntunun simulasyonunda yalnızca &#8220;tüketilmişlik&#8221; olarak kalır; “<em>‚kullanılabilir’ her dakikada olduğu gibi, sahiplenilen her nesnede, yaşanan her doyumda arzu artık yoktur, zorunlu olarak yoktur. Arzudan geriye arzunun “tüketilmişliği” kalır.</em>” Bu „tüketilmişlik“, farkında olunsun olunmasın herkesin payına düşen mutsuzluğun/doygunsuzluğun yapısal koşullarını işaret eder.</p>
<p>Bir tüketim nesnesi olarak zaman konusunda da yine,  Adorno&#8217;nun kültür endüstirisi dolayımda açıkladığı iki kavramı, &#8220;boş zaman&#8221;  ve  &#8220;eğlence&#8221; kavramlarını  hatırlamak yerinde olacaktır. Kültür endüstirisi, „boş zaman“i işin bir uzantısı, ona bağlı  bir <em>eklenti</em> durumuna getirdigi gibi,  „eğlence“yi de <em>eblehlige</em> çevirir. Ne boş zamanın artık bireye aitliğinden söz edilebilir, ne de eğlencenin arzunun doyumuyla bir ilgisi olduğundan. <em>Bir zamanlar</em> yapılan işin, kalan boş zamanın ve eğlencenin varoluşa sunduğu imkan neydi ne değildi (üzerinde durulması gereken) başka bir sorun, ancak <em>artık</em> bunların varoluşun tüketildiği bir maddi sistem içinde yer aldıkları belirtilmelidir. Bu nedenle &#8220;boş zaman&#8221;ın pesinde koşup  &#8220;eğlence&#8221; hayaliyle yanıp tutuştuğumuz da değil yalnızca, tam da bunlara ulaştığımızda &#8220;tüketilmişlik&#8221; tuzagına düşmüş durumdayızdır.</p>
<p>İster bireysel, ister yakınlarıyla birlikte isterse bir gruba dahil olunarak olsun, eğlence, yılbaşı gibi kitlesel eğlence ayinlerinde daha açık görülecegi üzere katarsisin, bizi toplumsala dahil eden ve toplumsalı ayakta tutan arınmanın bir unsurudur.  &#8220;Eğlence&#8221; çoktan bir sektör olmasının da ötesinde,  bu siyasal görevini üstlenmistir. Herkes mutluluğun peşinde koşmakla kalmamakta, gerek kitlesel ritüeller gerekse özel alandaki mutluluk ayinleriyle ona ulaştığını da düşünebilmektedir. Kişiyi duygulanımlarından, en baştada neşesinden teslim alan bir sistem.</p>
<p><a href="http://www.anarkotopya.com/yazi/gilles-deleuze." target="_self">Deleuz</a> bir yerde, despotun amacına ulaşabilmek için &#8220;ruhların kederlenmesine&#8221; ihtiyacı olduğunu söylerken haklı bir noktaya işaret eder. Ancak mesele bundan ibaret değildir. Tüketim kültürünün egemen olduğu &#8220;<a href="http://www.anarkotopya.com/yazi/disiplin-toplumu-weberden-foucaultya---john-oneili" target="_self">disiplin toplumları</a>&#8220;nda despot artık hiç de <em>despotik nitelikli</em> olmak zorunda olmadığı gibi, (neredeyse) sahipsizleşmiş sistemin ayakta kalması için artık daha çok ruhların <em>neşelenmesine</em> de ihtiyacı var gibidir. Zizek&#8217;in yanılgısı, bu durumu spinozacı bir dünyanın gerçekleşmesi olarak anlamasıdır; oysa aksine, olsa olsa burada sözkonusu olan şeyin  &#8220;keder&#8221; ve neşe&#8221;nin hiç de Spinozacı kavramlar olmadıkları söylenebilir. Postmodern tüketim kültürü, duygulanımlar aracılığıyla insanı teslim alırken, o duygulanımları da fetişist mantığın unsurları haline getirir.</p>
<p>Baudrillard, bu nedenle olsa gerek, tüketim ideolojisinin ardındaki „fetişist mantığa“ işaret ederken, sadece nesnelerin nesne olarak tüketilmesinden söz etmez, hem <em>bedensel</em> hem de <em>kültürel</em> olanın da nesneleştirildiğinden söz eder, ki &#8220;yabancılaşma&#8221;nın bambaşka bir boyutudur bu; yani artık &#8220;<em>bedenimi teslim alabilirsin ama ruhumu asla</em>&#8221; denilebilecek bir konum da kalmamıştır. Bu duruma genel anlamda, <a href="http://www.ilknokta.com/urun/44954/--Mike-Featherstone.html" target="_self">postmodern kültür</a> demek yanlış olmayacaktır, zira &#8220;farklılık&#8221; üzerinden hayatlarımızı &#8220;değerli&#8221; kılmayı vaazeden ve çoktan sistemin zorunluluklarına yedeklenmiş &#8220;zevk iksirleri&#8221;yle &#8220;mutlu&#8221; olmayı toplumsal bilincin koşulu haline getiren &#8220;gündelik yaşamın estetikleştirilmesi&#8221;, tam da postmodern kültürün alameti farikalarından biridir -buradan modern kültüre, ya da ne bileyim geleneksel daha eski başka bir kültüre geri dönmekle kurtuluş umanların boşa acele etmemesi gerek.</p>
<p>Yabancılaşmanın kökensel derinliği ve hatta kökensiz mevcudiyeti, yabancılaşma eleştirisini belirli bir döneme indirgemekle sınırlanadırılan çıkış arayışlarını sorunlaştırmaktadır.Hem &#8220;beden&#8221; hem de &#8220;ruh&#8221; böylece fetiş mantığın en gözde nesneleleri olarak, bireyi en özel anında ve özel alanda, eğlenirken, neşe içindeyken ve zevkten dört köşe olduğunda tüketilmişlik halinde bırakır. Burada yanlış hatırlamıyorsam Rolle May&#8217;in, artık “ <em>bireyin kendisini yitik hissetmekle kalmadığı, gerçekten yittiğ</em>i&#8221; dediği bir dünya durumuyla karşı karşıyayız;  doğadan, öteki insanlardan ve sonunda kendisinden de yabancılaştığı bir dünyanın gerçekliği. Adorno&#8217;nun &#8220;yaşam yaşamıyor&#8221; atfını da buraya eklemeliyiz yine. Baudrillard&#8217;ın karamsarlığının bu nedenle hiç de abartılmış ve kişisel bir şey olmadığını söyleyebilirim artık bitirmeden.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Uykudan İlk Kalkışta: Yeni Bir Renk]]></title>
<link>http://mutlaktoz.wordpress.com/2008/12/13/uykudan-ilk-kalkista-yeni-bir-renk/</link>
<pubDate>Sat, 13 Dec 2008 19:41:49 +0000</pubDate>
<dc:creator>monokl</dc:creator>
<guid>http://mutlaktoz.wordpress.com/2008/12/13/uykudan-ilk-kalkista-yeni-bir-renk/</guid>
<description><![CDATA[1- 21 Şubat 1911 (Kafka-Günlükler) Bu dünyadaki hayatım öyle ki, adeta ikinci bir hayat yaşayacağımd]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong>1- 21 Şubat 1911 (Kafka-Günlükler)</strong></p>
<p>Bu dünyadaki hayatım öyle ki, adeta ikinci bir hayat yaşayacağımdam eminim. Örneğin, başarısız kalan Paris gezisinin acısını çok geçmeden yine oraya gitmek isteyeceğimi düşünerek sineye çekmiştim&#8230;</p>
<p><strong>2- 27 Temmuz 1957 (Ece Ayhan-Galata Kantosu)</strong></p>
<p>&#8230;<br />
geceleri Galata&#8217;da gülerken bacaklarımız uzamış alıştık artık<br />
ölüme<br />
diyeceğim şu İvan Milinski: ölüm için ayırdık geceleri gülerken<br />
Galata&#8217;da.</p>
<p><strong>3- Temmuz 2008 (Cem Kurtuluş-Turuncu ama Devlet/Monokl Hegel Sayısı)</strong></p>
<p>&#8230;<br />
korkup yine<br />
kaçmış olacağız yanına devletin<br />
ah, önce öp<br />
sonra yık beni!<br />
yok oluşun bütün izlerine<br />
susamış rengim.</p>
<p>1- Üzerine düşünme yazgısını üstümde hissetmediğim tek bir gün bilmiyorum. Ne zaman ki yaşamın gidişatına atsam kendimi, hemen suya batar gibi dibe batıyorum: yaşam değil ama içim boğuyor beni. İçim, algım yaşamla dolaysız bir dünya kurmayı hazmedemiyor. Hem bu dünyada yaşamak, yaşamaya, hayatta kalmaya zorlanmak,,, hem de onu değiştirmek, onu kabul etmemek, ondan tiksinmek halleri arasında gidip gelmekten ne yaşamasını ne de yaşama karşı radikal bir eylemler halini, yani kendimizin arzusuna doğru olan dünyayı etkinleştiremiyoruz. Ortada bir yerlerde, neredeyse çok azını başardığımız isteklerimizle, tam bir yaşama haline geçememiş bir sıkışıklıkta duruyoruz: sanki sahip oldukları zaman zinciri yalnızca güneşin aydınlattıklarını görebilen köleler gibi. Halimiz nice: biraz sağa kayarsak güneş yakıyor yaşamak bilmeyen bedenimizi, biraz sola ya da aşağıya kayarak bu sefer de bir hayal dünyasında hiçbir zaman gerçeğe dökemediğimiz sayısız plan ile, o planların salt gölgeleri ile nefes almaya zorlanıyoruz. Hem nefes almak hem de güneşe alternatif bir ışık zerresi olmanın zorluğuna ne kadar dayanabilir insan!..</p>
<p>İmgeselimin bu denli güçlü olmasından çok fazla sıkıldığım zamanlar oluyor ama bunu kendimden başkasına anlatamadım hiçbir zaman. Kendi imgeselim kendisini avutacak başka bir imgesel düzlemi açtığından olabilir başkasını ben ile ilişkiye sokamamam. Fight Club&#8217;un asi çocuğu Tyler Durden gibi &#8220;Bırak olsun&#8221; diyemiyorum, rahat olamıyorum. Yaşamı her zaman yaşayabileceğim, her zaman onu elde edebileceğim gibi bir his var içimde,,, ve bu yaşamı elde etmenin kolaylığından o denli çekiniyorum ki onu zorlaştırmak için bir gerekler düzlemi içinde bana bahşedilmiş yetenekleri açığa çıkarmak istiyorum: Yaşama müdahale etme isteği diyebilirim buna. Hiçbir zaman yeterli gelmeyen bir şey oluveriyor yaşam benim karşımda. Olduğu haliyle onu kabullenemediğim, ona kendimi bırakamadığım yani onu kendi karşımda o denli zayıf gördüğüm bir varlık olarak duyumsuyorum. Bu yüzden Kafka&#8217;dan daha zor bir yerdeyim belki de, o kendisini ikinci bir hayat yaşayacağı koruması ise doldurarak yaşamla bir sürekli bağ inşa etmiş oluyordu. Aslında belki de o da benzer bir şey yaşıyordu: çünkü ilkin dışındaki bütün yaşamları toplasanız bir ikincisi ancak eder&#8230;</p>
<p>Ya peki bizim çağımızın Kafka&#8217;ları için çözüm nedir? Karşımızda sonsuza kadar ertelenen bir yaşam durumu dikiliyor, bunu biz yapıyoruz çoğunlukla ama bununla karşılaşmayı, onun üstesinden gelmeyi istediğimiz halde neden bunda başarılı olamıyoruz: Sonsuz ya da ikinci bir yaşamımız olduğu yanılması içerisindeyiz. Bağımlılıklarımız, rahatlıklarımız var vazgeçemeyeceğimiz ve bunlar bizi yaşama bağlamaya çalışan şeyler ama o denli acımızı artıran şeyler. Hem yaşamı kolay görüyor, onun bizi tatmin edemesinden, onunla yaşayamamaktan şikayet ediyoruz hem de el altından onun nimetlerinden faydalanmaktan geri durmuyoruz: Çok uyku, rahat bir ev, teknolojik imkanlar, bol para isteği, toplumsal kabul edilmişlik, konum ve kariyer&#8230; Bunları da istiyorum örneğin ben. Peki ne yapmak gerek o zaman! Hala bir gerekle soruyu sorduktan sonra yaşamın bize yön göstereceği bir cevabın izini aramaktan başka yapacak ne kalır ki geriye!</p>
<p>2- Geceleri seviyorum, nedeni belki de depresyon hormonunun o saatlerde doğal bir artış içine girmesi olabilir. Ya da gerçekten de gündüzü yaşamakla eşitlemişimdir ve geceyi de o yaşamı reddetmekle. Aslında yaşamadan, onu reddetmemeyeceğimiz gerçeğini yaşamsal reddin bile bir yaşama biçimiyle ilişkili olduğunu kavradığımızda açıklıkla anlıyoruz. Ben şu an yazarken de yaşamla sıkı sıkıya bağlıyım esasında. Tek bir farkla ayrılıyorum gündüz yaşamından,,, her yazım bilinçli, her eylemimde düşüncenin en ince tasarımları mevcut. Bilinçli bir yaşam haline geçmiş gibi hissediyorum kendimi. Aslında gece midir tek gerçeğimiz diyen Rilke&#8217;ye bir adım yaklaştım. Ya da yazı ile aynızamanlıkta var ve yok olan, yani yaşamı aşan, içinde olduğu yazma edimi ile yaşamdan yok olan bir Blanchot sevdası düştü içime. Hegel ve Nietzsche&#8217;yi unutmayalım bence. Aslında yaşamım ikisi arasında, Hegel ile yaşamla diyalektik bir bağı yapıcı bir şekilde düşüncenin rehberliğinde inşa etmeye çalışırken, Nietzsche ile bu bağın imkansızlığı ve karanlığı kafamı meşgul ediyor. Bu yaşamı kökten olumsuzlayan bir tavra dönüşüyor. Düşüncelerimle Hegel&#8217;i onaylarken, yaşamımla her seferinde Nietzsche&#8217;yi kendime rehber alıyorum. Duyguların, tutkuların ve aklın dışında olan hangi süprizler varsa onların ardından olmanın heyecanı ile kendime saklanacak bir başka dünya buluyorum. Ölüm var bu dünya ile o başka dünya arasında ve sanırım Ece Ayhan&#8217;ın dizeleri benim için başka bir anlama bürünüyor: gece, bu dünya ile o dünyanın ayırıcısı ve İvan Milinski sana söylüyorum: bu da bana ciddi bir mutluluk veriyor,,, ve güzel kahkahalar!</p>
<p>3- Cem Kurtuluş, değerli arkadaşım benim. Bana ithaf edilen bir şiir&#8217;den bana dönen mükemmel bir dize yukarda alıntıladığım. Korkup yine kaçmış olacağım gecenin yanına, ah önce sarmala içine al beni gece, yazıda ve kitaplar arasındaki varoluşun ve yokoluşun aynızamanlığında yeni bir renk ver bana: o renk kendimi ve fikirlerimi biraz daha gerçekleştirmeye doğru giden ve yeni bir günün, yaşamın başlangıcı içinde olabilen bir anlar çokluğunu döşesin: sabah 6.30 ile 9 arasında her gün yaşamı kendi istediğin şekilde, roman tasarıları, felsefi taslaklar ve kurgulamalar arasında geçirmeyi isteyen bir rengin betimlelemeleri olsun bunlar: devrimsel bir rengin ilk yaşamı: uykudan ilk kalkışta!..</p>
<p>v.ç.<br />
2008 aralık</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[empodokles'e mektup]]></title>
<link>http://mutlaktoz.wordpress.com/2008/11/14/empodoklese-mektup/</link>
<pubDate>Fri, 14 Nov 2008 18:39:52 +0000</pubDate>
<dc:creator>kacakkova</dc:creator>
<guid>http://mutlaktoz.wordpress.com/2008/11/14/empodoklese-mektup/</guid>
<description><![CDATA[&#8220;Eğer metni yazan, &#8216;öznenin&#8217; öldüğünü düşünüyorsa, şu halde &#8216;metin&#8217; ne]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>&#8220;Eğer metni yazan, &#8216;öznenin&#8217; öldüğünü düşünüyorsa, şu halde &#8216;metin&#8217; nesneleşecek ve okuyucu ise özneleşecektir. Enerjinin soldan sağa yayıldığı ve okuyucuyu kuramsal açıdan şişmanlatan bu süreç, senin metninde ise sağdan sola, yani okuyucudan özne olan metne ve kendisini metnin yerine koyan yazara doğru akmakta. Bu durumda cereyanın hezeyanına kapılan kişi, kendi metniyle mastürbasyon yapan &#8216;yazarın&#8217; kendisi oluyor. Yani kadının, ancak &#8217;sevilmiş olan kendisini&#8217; sevebileceği gibi, yazar da ancak &#8216;okunmuş&#8217; olan kendisini seviyor. Aramızdaki fark sanırım tam da bu Emp(o)dokles. Çünkü ben, sadece &#8216;anlaşılmış&#8217; olan beni seviyorum. İşte bu yüzden de metinlerim uzun, ilişkilerim kısa sürüyor&#8230;&#8221;</p>
<p>[Empodokles olmadığını kanıtlamak isteyen André Breton'dan, <a href="http://surrealismus.blogspot.com/2008/11/emp-o-doklese-mektup-yapbozumun.html">Emp(o)dokles'e Mektup (Yapıbozumun Psikanalizi)</a> ]</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA["Burada kadınlarda delik yok"]]></title>
<link>http://mutlaktoz.wordpress.com/2008/08/07/burada-kadinlarda-delik-yok/</link>
<pubDate>Thu, 07 Aug 2008 01:15:07 +0000</pubDate>
<dc:creator>togliatti</dc:creator>
<guid>http://mutlaktoz.wordpress.com/2008/08/07/burada-kadinlarda-delik-yok/</guid>
<description><![CDATA[Bugün burada İranlı bir dost, nasıl olduğunu sorduğumda, şöyle ilginç bir cevap verdi: “Another shit]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p class="MsoNormal" style="text-align:left;"><span lang="TR">Bugün burada İranlı bir dost, nasıl olduğunu sorduğumda, şöyle ilginç bir cevap verdi: “<em>Another shitty day in <span> </span>paradise.</em>” Cennette boktan bir gün daha işte. ABD’de geçen standard günleri anlatabilecek daha iyi bir cümle olamazdı herhalde. ( Sonradan arkadaşım bu cümleyi Kaliforniya’da bir t-shirt’ün üzerinde yazılı olarak gördüğünü söyledi.) Buradan hemen Hegelci ters çevirme sapkınlığımın da etkisiyle ben de şöyle karşılık verdim : “Türkiye’ye de sırf şunu demek için dönersem döneceğim zaten: <em>Another good day in hell</em>” Cehennemde iyi bir gün daha işte! İran da pek tabii Türkiye gibi cehennemlik olduğundan bunun üzerine epey gülüştük tabii.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:left;"><span lang="TR">Cennet ve cehennem diyince bazen ikincisini yeğleme eğiliminin nedeni nedir gerçekten? Cenneti ölümsüzlükle özdeşleştirirsek, Zizek’in ağzından düşürmediği ölüm itkisi’ni de işin içine katabiliriz. Zizek’in Kant’a dayanarak ölüm itkisini tabiri kısaca şöyle: <em>Ölen</em>’i doğrudan yadsırsak <em>yaşayan</em>’ı elde ederiz; ama bir de başka bir yadsımayla “<em>ölmeyen</em>”i. İşte ölmeyene, yani ne yaparsak yapalım ölemeyene denk düşen; sürekli ölmekle yaşamak arasında sıkışıp kalmışlıkla ilişkilendireceğimiz itkidir “ölüm itkisi”. Yani </span><span lang="TR">ölümü</span><span lang="TR">n karşısına </span><span lang="TR"> yaşamı </span><span lang="TR">almaya değil, tam tersine <em>sonluyu sonsuzca yaşamaya</em> karşılık düşüyor ölmeyen. (Zizek’in zombi örneği ya da Stephen King’in Hayvan Mezarlığı’ndaki ölen ama sonra mezarlıkta gömüldükten sonra canlanan, ama “yaşayan”<span> </span>olarak değil “ölemeyen” olarak hayvanlar ve insanlar gibi.) </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:left;"><span lang="TR">Cennet’i ölmeyenlerin toplandığı mekan olarak, yani sonsuzluğun laneti olarak algılarsak eğer, ne kadar tekinsiz bir şey olduğu da meydana çıkar. Bununla ilgili sevgili eski danışmanlarımdan birinin okulda söylediği fıkralardan biri şöyle:</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:left;"><a href="http://mutlaktoz.files.wordpress.com/2008/08/paradise.jpg"><img class="size-medium wp-image-869 alignleft" src="http://mutlaktoz.wordpress.com/files/2008/08/paradise.jpg?w=300" alt="" width="300" height="225" /></a><span lang="TR">Tanrının her türlü emrine uyup, dini gerekleri yerine getiren adamın biri cennete gider ve tabii günahkar arkadaşı da cehenneme. Cennette pırıl pırıl bir hava, ırmaklar, ağaçlar, yemekler vardır ama kahramanımızın doğal olarak canı sıkılmıştır bu durumdan. Sonra sıkıntıdan cehenneme, bir arkadaşına ziyarete gitmeye karar verir. (Bir nevi Amerika’dan İran’a turistik ziyaret olarak düşünün siz bunu.) Bir de cehennemde ne görsün? Güzel kadınlar, ellerde şarap şişeleri. Adam çıldırır doğal olarak, arkadaşının yanına gider hemen:<br />
“Yahu bu ne iş? Ben o kadar iyilik yaptım, asıl güzel olanı sen yaşıyorsun.”<br />
“Yok arkadaş, sen görünene aldanma. Buradaki tüm şarap şişelerinin altı delik ve tüm kadınlarda da hiç delik yok!”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:left;"><span lang="TR">“Güzel” olan günahkar olansa, neden aynı günah dinlerde vaat edilir? <em>Jouissance</em>’ı kıskaç altına almanın daha iyi bir yolu olamazdı da ondandır, herhalde. Psikanalizde kastrasyonun tanımı da bu değil mi zaten? Önce maternal ensestik nesne yasaklanır ama “sembolik”e girişle birlikte ileride bir gün “elde edilebileceği” sözü de verilerek&#8230; Sorun sözü verilen maternal Şey’in aslında hiç olmamasıdır, kurgusallığıdır, baştan beri semboliğe girişi destekleyen Gerçek’in bir <em>hiç</em> etrafında cisimlenişidir. Yani zaten maternal Şey ancak ve ancak biz onu söze (aptal kelimeye) döktüğümüz anda fantazi mekanını yaratma şansına sahip.Baba yoktur ama biz o varmış gibi yaparak <em>jouissance</em>’dan kaçıp, arzu’da çoğalırız. Tam da bu yüzden Lacan için arzu, öznenin kendini savunma aracından başka şey değil zaten. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:left;"><span lang="TR">Gerçekten böyle bir cennette ölememek kadar kötü bir şey başa gelebilir mi? Denilebilir ki, dinler, örneğin İslam bir de “kadınlar” da vaat ediyor, iyi de ölemediğin cennette “seksüel farklılık” yaratılamaz ki&#8230;Sonuç itibariyle “fark”ı barındırdığımız cinsellik ve diğer “zevk”ler, sadece cinselliğin ta kendisi <em>cinsel</em> olduğu sürece var. Örneğin kebap, rakı, şarap ancak bildiğimiz çıplak et, alkolik içecek olarak varolmadığında, (ya da kadın vücuda indirgenemediğinde) ama başka tanımlamayacak <em>şey</em>i de içinde barındırdığında cazip olabilir ya da daha doğru bir deyişle arzu nesnesi olabilir. Öyleyse eğer, Tanrı yeteri kadar akıllıysa entrikalarla, yani ancak “boşluk”un kendisiyle, ben’i ben’den ayıracak boşlukla, eksikle şekillendirdiği bir mekanla ancak gerçek cennet’i kurabilir. Ama o zaman cennetin dünyadan ne farkı kaldı, değil mi?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:left;"><span lang="TR">Eh, Karacoğlan boşuna dememiş: </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:left;"><span lang="TR">“Kimi cennet ister kimi cehennem<br />
Cennetten beri yol’da neler var”</span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[köpeksi]]></title>
<link>http://mutlaktoz.wordpress.com/2008/02/26/kopeksi/</link>
<pubDate>Tue, 26 Feb 2008 12:07:28 +0000</pubDate>
<dc:creator>kacakkova</dc:creator>
<guid>http://mutlaktoz.wordpress.com/2008/02/26/kopeksi/</guid>
<description><![CDATA[iktidara verilebilecek gelmiş geçmiş en sağlam cevabı, bence köpeksilerin piri diyojen dile getirmiş]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>iktidara verilebilecek gelmiş geçmiş en sağlam cevabı, bence köpeksilerin piri <a href="http://felsefesliheraclitus.blogspot.com/2008/02/gece-yars-rahatszlklar_3279.html">diyojen</a> dile getirmiştir: <i>gölge etme başka ihsan istemez</i>.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[jenseits]]></title>
<link>http://mutlaktoz.wordpress.com/2008/02/15/jenseits/</link>
<pubDate>Fri, 15 Feb 2008 18:23:02 +0000</pubDate>
<dc:creator>kacakkova</dc:creator>
<guid>http://mutlaktoz.wordpress.com/2008/02/15/jenseits/</guid>
<description><![CDATA[“Birey, kendi kavramıyla ölçüldüğünde, gerçektende Hegel&#8217;in felsefesinin öngördüğü kadar boş v]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><title></title> 	 	 	 	 	 	 	 	<!-- 		@page { size: 21cm 29.7cm; margin: 2cm } 		P { margin-bottom: 0.21cm } 	--></p>
<p align="left">“<i>Birey, kendi kavramıyla ölçüldüğünde, gerçektende Hegel&#8217;in felsefesinin öngördüğü kadar boş ve geçersiz bir konuma düşmüştür; ama bireyin kendi açısından bakıldığında özsel olan da görünüşte anormal bir durum gibi yaşamasına izin verilen o mutlak olumsallıktır. Dünya sistematikleştirilmiş dehşettir; ama bu yüzden dünyayı bütünüyle bir sistem olarak düşünmek de ona fazla değer biçmek olur; çünkü birleştirici ilkesi nifaktır ve genelde tikelin uzlaşmazlığını olduğu gibi koruyarak sağlıyordur uzlaşmayı. Canavarlıktır dünyanın özü; ama görünüşü, sürüp gitmesini sağlayan yalan, bugün için hakikatin vekilidir</i>”</p>
<p align="left"><i>                                                                      Minima Moralia</i>, 116, <b>Thedor Adorno</b></p>
<p align="left">tren istasyonuna çıkan merdivenlerin altında uyurken ya da otururken görüyordum onu çoğunluk&#8230;.işe, okula, alışverişe, bir randevuya, herhangi bir amaç ya da gereksinimle bir yerlere koşuşturan, hareket eden kalabalıklar arasında&#8230;..karton kutular ve tahta kasalardan oluşan bir <i>mekan</i>ı vardı&#8230;.aşklarköpekler&#8217;deki o eski gerillayı getiriyordu aklıma&#8230;..yalnız etrafında köpekler yoktu ve pejmürdeliği sınırsızdı&#8230;..onun eski bir gerilla olduğunu varsaymam oysa romantik zırvalıkların bir parçası, bunu artık daha iyi anlıyorum&#8230;.saçı sakalı birbirine karışmış, asla münzevilik barındırmayan bir yalnızlığa gömülmüştü&#8230;.resmi anlamda herhangi bir kağıda sahip değildi, ne de herhangi bir toplumsal ilişkiye&#8230;..konuştuğuna hiç tanık olmamıştım&#8230;..yaşamıyla ilgili bir çok farklı hikayeler anlatılıyordu&#8230;..kendini dil&#8217;den de sürmüştü belkide&#8230;..bir çok kez alıp götürmüşler, temiz giysiler, yemek yiyebileceği ve barınabileceği sıcak bir yer vermişler, her seferinde aynı şekilde her şeyi bırakıp <i>dışarıya</i> gitmiş&#8230;..ya da kaçmış demek gerek belki de&#8230;&#8230;bakışlarında saydam ve geçirgen olmayan bir ifadesizlik vardı, kelimenin tam anlamıyla <i>karanlığın yüreğin</i>e(joseph conrad) yerleşmişti belkide&#8230;.kuntz&#8217;un &#8220;dehşet! dehşet!&#8221; diye haykırdığı o son ana&#8230;&#8230;o bakışları düşündükce dışarı dediğim şeyin tasavvur edebileceğimiz zamansal ve mekansal düzenlemelerle ve algılamalarla anlaşılamayacağını görüyorum&#8230;insanı delip geçen, herhangi bir anlam kırıntısına, ilişkiye ve tercümeye olanak vermeyen  bir <i>dehşet</i> bakıştı onunkisi&#8230;.yanından her geçişimde duyduğum bir dehşet&#8230;&#8230;ulaşabilmek olanaksızdı&#8230;.onu görmüyoruz diye düşünmüştüm ilk seferinde&#8230;..sonra aslında onun da bizi görmediğini düşündüm&#8230;<i>şimdi-ve-burada</i>, fakat bambaşka bir boyutta yaşıyor&#8230;.bildiğimiz anlamda <i>zamanın ve mekanın düzeni</i>ni  iptal etmiş, bizimle yaşamıyor asla, ve dahası sürdürdüğümüz hayatı varlığıyla bizzat sorunsallaştırıyordu&#8230;..yargılamadan, herhagi bir şekilde sorgulamadan, soru sormadan, sırf varlığıyla&#8230;..bu yüzden sürekli alınıp götürülüyor ve kapatılmaya çalışıyor olsa gerek&#8230;&#8230;bunları düşünürken, onunla her karşılaşmanın sonrasında olmuş olduğum herşeyden yeniden ve yeniden tiksindim&#8230;..onun orada olmaklığıyla kendini kapattığı dehşet, içinde kendi hayatımız diye ahkam kestiğimiz<i> büyük kapatılma</i>&#8216;nın dehşetini apaçık kılıyordu yalnızca&#8230;..öyle ya da böyle, ona lanetler yağdırırken bile bir dolu anlamlar yüklediğimiz dünya sefilleşiyordu&#8230;&#8230;her tür <i>anlamı</i> iptal eden bakışlarındaki saydamsızlık, benim dünyaya getirebileceğim bütün inceltilmiş eleştirilerin, bütün etkileyici itirazların, okuyan çoğu insanın da hoşuna gidecek karşı çıkışların hepsini katlanılmaz bir sefilliğe dönüştürüyordu daha dile gelmeden&#8230;..<i>sefaletin eleştirisi ve eleştirinin sefaleti</i>&#8230;..zamanın ve mekanın düzenine nasıl ait olduğumuzu, onu nasıl yeniden ürettiğimizi, karşı olma konumlarında bile onu nasıl süreklileştiridiğimizi dehşetli bir şekilde duyuyorum o bakışları hatırladıkça&#8230;..bildiğimiz anlamda zamanın ve mekanın dışındaydı&#8230;..kacımız gercekten <i>kendine ait</i> olduğunu söylebileceğimiz bir zamana sahip diye soruyorum sık sık&#8230;..zamanın ve mekanın düzeninde kendimiz dediğimiz şey kendimiz değiliz asla&#8230;&#8230;.bunu belki çoktan biliyoruz&#8230;..ama bilmek neyi değiştirir&#8230;..kişi zamanı kendisine ait kılmamalıdır, aksine zamanı kendiyle birlikte parçalamalıdır&#8230;.nasıl peki?&#8230;tam bir çıkışsızlık&#8230;.her halükarda &#8220;<i>zamanin ve mekanin düzeni</i>&#8220;ne yenik durumdayız&#8230;..üretimin ve tüketimin bütün carklarından geriye cekilmek, her tür insani <i>ihtiyacın</i> ve <i>gerekliliğin</i> dışınana çıkmak, ancak insanin kisisel olmayan bir felaketi kişi olarak üstlenmesiyle mümkün&#8230;..oraya bilgiyle gidilemeyeceği çok açık&#8230;.her tür hamle, dile getirilen her tür inceltilmiş eleştiri, her tür bilgi kırıntısı, her tür kendilik, çoktandır yaşamın yaşamadığı gerçeğini gizleyen bir ideolojiye hizmet etmek olacaktır&#8230;..</p>
<p style="margin-bottom:0;">o kayıp ruhun, her türden özne konumunu yadsıyarak üstlendiği <i>dehşet</i> bu hizmetin reddidir&#8230;.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[niçe'nin imzası]]></title>
<link>http://mutlaktoz.wordpress.com/2008/01/20/nicenin-imzasi/</link>
<pubDate>Sun, 20 Jan 2008 10:38:42 +0000</pubDate>
<dc:creator>kacakkova</dc:creator>
<guid>http://mutlaktoz.wordpress.com/2008/01/20/nicenin-imzasi/</guid>
<description><![CDATA[&#8220;Şemsiyemi unutmuşum&#8221; Friedrich Nietsche]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>&#8220;Şemsiyemi unutmuşum&#8221;</p>
<p><b>Friedrich Nietsche</b></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[gelecek uzun sürer]]></title>
<link>http://mutlaktoz.wordpress.com/2008/01/10/gelecek-uzun-surer/</link>
<pubDate>Thu, 10 Jan 2008 12:27:47 +0000</pubDate>
<dc:creator>kacakkova</dc:creator>
<guid>http://mutlaktoz.wordpress.com/2008/01/10/gelecek-uzun-surer/</guid>
<description><![CDATA[Gelecek Uzun Sürer, gerçekten&#8230;..her zaman olması gerektiğinden ya da olabileceğinden daha uzun]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><i><a href="http://www.pandora.com.tr/urun.asp?id=27216">Gelecek Uzun Sürer</a></i>, gerçekten&#8230;..her zaman olması gerektiğinden ya da olabileceğinden daha uzun&#8230;.sadece çoğunluk bunun farkında değilizdir&#8230;.bizi kendi cehennemimizden habersiz kılan bu farkındalık yoksunluğudur&#8230;.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>
