<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress.com" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>hz-peygamber-sav &amp;laquo; WordPress.com Tag Feed</title>
	<link>http://en.wordpress.com/tag/hz-peygamber-sav/</link>
	<description>Feed of posts on WordPress.com tagged "hz-peygamber-sav"</description>
	<pubDate>Fri, 04 Dec 2009 21:15:55 +0000</pubDate>

	<generator>http://en.wordpress.com/tags/</generator>
	<language>en</language>

<item>
<title><![CDATA[Tutun ki düşmesin ruhumuz]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/2009/09/23/tutun-ki-dusmesin-ruhumuz/</link>
<pubDate>Wed, 23 Sep 2009 17:41:04 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minikkelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/2009/09/23/tutun-ki-dusmesin-ruhumuz/</guid>
<description><![CDATA[  Sizi rüyada dahi göremeyenlerdenim. Sizi bir kere dahi hayalinde canlandıramayanlardan. Ne takatim]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:center;"><img class="aligncenter size-full wp-image-6528" title="Tutun ki düsmesin ruhumuz" src="http://minikkelebek.wordpress.com/files/2009/09/tutun-ki-dusmesin-ruhumuz.jpg" alt="Tutun ki düsmesin ruhumuz" width="380" height="286" /> </p>
<p>Sizi rüyada dahi göremeyenlerdenim. Sizi bir kere dahi hayalinde canlandıramayanlardan. Ne takatim vardı buna, ne de becerim. Biz rüyaların insanları değildik. Zor zamanların çocuklarıydık. Rüyaları dahi elinden alınan.</p>
<p>Ama biliyor musunuz? Bunu hiç dert etmedim. Etmek istemedim. Çünkü her yerde sizin izinizi gördüm. Sizin her varlığa düşen nurunuzun ışıltısıyla evrenin dili çözüldü. Dilsizlikten kurtulup O’nu anlatan sözcüklere dönüştü. O’nu anlatan bir şarkı gibi seslendi evren. Her varlık parçası suskunluğunu bozdu, en tatlı sözcüklerle O’nu anlattı. Evrenin dilinin sözcükleri sizinle kalbimize taşındı. Kalbimiz sizinle kederlerini teselli etti.</p>
<p>Siz bize kederin bile içindeki sevinci gösterdiniz. Kederlerimizi, sıkıntılarımızı, dertlerimizi bile sevdirdiniz. En güzel bir sabırla sabretmeyi, sıkıntılara göğüs germeyi tam tamına ancak bir tek siz başardınız. Siz bir sır çözücüsüydünüz. Sırlar sizin önünüzde çözüldü, sırlar önünüzde diz çöktü. Sözcükleriniz ne tatlı, ne kadar sahiciydi. Nereden öğrendiniz bunları?</p>
<p>Siz hep buradasınız. Yanı başımızda.</p>
<p>Bir rüyada bile yüzünüzü görmedim. Biliyor musunuz, bunu hiç dert etmedim. Çünkü sizi hep burada hissetim. Her iyiliğin, güzelliğin, hayrın içinde sizi buldum.</p>
<p>Her kasvetli yaşantıda aklımızı ışıttınız. Olaylara bakışınız, yüzünüzdeki bakış gibi imdadımıza yetişti. Sözcükleriniz en kalın kasvetlere yetti.</p>
<p>Ay ve siz. Siz ve ay. Dağlar ve siz. Siz ve dağlar. Siz ve arkadaşlarınız. Arkadaşlarınız ve siz. Kuşlar ve siz. Siz ve kuşlar. Çöller ve siz. Siz ve çöller. Siz ve eşleriniz. Eşleriniz ve siz. Siz ve tüm insanlık halleri. Tüm insanlık halleri ve siz.</p>
<p>Ne kadar çok şey yaşadınız. Yaşamadığınız bir hüzün kaldı mı sahi? Nasıl dayandınız tüm bunlara? Babanızın siz doğmadan öldüğünü ne zaman öğrendiniz? Öğrendiğinizde neler yaşadınız? Annesiz büyümek nasıl bir mahrumiyetti? Akranlarınızla oynarken onların “Anne, baba” diye seslenmelerini duyduğunuzda gizli gizli ağlar mıydınız, boynunuz bükük hisseder miydiniz kendinizi? Amcalarınızın yanında büyümek nasıl bir kırıklıktı? Eşiniz öldüğünde nasıl dayandınız buna? Ne olur söyleyin. Yalvarırım söyleyin. Özleminizi nasıl giderdiniz? Sevgili amcanız öldüğünde kalbiniz duracak gibi oldu mu? Hayat başınıza yıkıldı mı? Çocuklarınız öldüğünde hangi sözcüklerin bağrına yaslandınız? Ayrılık acısının sızısını ne ile dindirdiniz?</p>
<p>En anlamlı mucizelerinize dahi “Bu bir sihirdir” dendiğinde içinizde bir fırtına koptu mu? Kırıldınız mı? Kırıldığınızda kalbinizden geçen ilk cümle neydi? Size yüz çevrildiğinde O, sizden ne demenizi istedi ve siz ne dediniz? Taif’ten dönüşünüzde nasıl yakardınız Rabbinize?</p>
<p>Bu soruların yanıtları ruhumuzu üşümekten kurtardı. Ruhumuzu tuttu, düşmekten kurtardı. Sizin yanıtlarınızın dışında her cümle, gökteki yıldızlarla ısınmak kadar sahte ve yalancıydı. Yalan tek bir sözcük çıkmadı dudaklarınızdan. Sözcükleriniz heva ve hevesin semtine uğramadı hiç.</p>
<p>Ne kadar sahiciydiniz ve ne kadar güçlü.</p>
<p>Kederden kedere geçtiniz. Karanlıktan karanlığa geçirdi sizi Rabbiniz. Ama siz, her karanlıkta bir nur buldunuz. Sizin tecrübeleriniz olmasaydı biz sahici bir yaşamı nasıl bulacaktık? Siz bize hayatı sundunuz. En gerçeğinden. Bize hayatlarımızı sundunuz. Aydınlık ve karanlığı ile. Siz karanlığı dağıtan nur idiniz.</p>
<p>Biz ancak sizinle tahammül edebiliyoruz hayata, inanın. Sizin sözcüklerinizle. Sizin kalbinize ne iyi geldiyse, bizim kalbimize de ancak o iyi gelebiliyor. Sözcükleriniz ne kadar güçlü? Kalbiniz. O sonsuz derinlikli kalbiniz. Ne kadar güzel sevdi O’nu. Tüm davranışlarınız O’nun içindi, O’nu sevindirmek için.</p>
<p>Ayı neden çok seviyoruz biliyor musunuz? Siz sevmeseydiniz, biz ayı nasıl sevebilirdik? Gece vakti gözlerinizi dikip “Seni Yaratanla beni Yaratan aynı” demeniz aklımıza geliyor. Biz de sizin gibi seslenmeye çalışıyoruz aya. Ayı ne kadar güzel sevdiniz. Ay sizi ne kadar çok sevdi. Ayı her seyredişimizde gördüğümüz nur, sizin nurunuzun tecellisi oldu. Ve nurunuzla şimdi de buradasınız. Yoksa ayı seyretmenin bir anlamı olur muydu? Ya da aydaki anlamı biz başka nasıl bulurduk?</p>
<p>Sağ eliyle yemek yiyorsa bir insan ve bunu siz yaptığınız için yapıyorsa, bu eylemin içinde siz varsınız. Bir çiçeği incitmeyen bir insan, davranışındaki bu nezihliği sizden başka kimden öğrenmiştir ki? Ne kadar nezihsiniz. Ne kadar kibar, ne kadar ince.</p>
<p>Siz buradasınız. Yemeğe başlarken “Bismillah” diyorsak, bunu sizden öğrenmişizdir. Namaza başlama biçimimiz, namazdan sonra ettiğimiz dualar sizin dualarınız değil mi? Yoksa, biz nereden bilirdik en anlamlı duaları?</p>
<p>Belki bir rüyada bile göremedik sizi. Ama hayatımızın her halinde silinmez izlerinizi gördük. Kılıcınızın üzerinde “Gelmeyene gideceksin” yazıyordu. Biz size gelemedik. Siz bize geldiniz. Hoş geldiniz. Ne güzel geldiniz. Siz hep güzel gelirdiniz.</p>
<p>Evimize girerken sağ ayağımızı attık önce. Bunu sadece sizin için yaptık. Sizi hatırladık. Ağzımızdan nazik sözcüklerin çıkmasında sizi bulduk. İhtiyacı olan birinin ihtiyacını gidermemiz, sizin kalbinizdeki merhametin bir sonucu değil mi? Eğer hayat yolunda zerre kadar doğruluğun içindeysek bu doğrulukta siz varsınız. Biz doğru nedir ancak sizinle bildik.<br />
Hayatımızdaki her iyiliğin sizin nurunuzdan çıktığının farkındayız ve bu, kalbimizi kalbinize bağlıyor.</p>
<p>Eğer bir insan bizden korku değil emniyet, düşmanlık değil kardeşlik ve dostluk görüyorsa bu, sizin burada olmanızdandır. Siz kâinatın en emniyet duyulacak insanısınız. Biz de sizin yolunuzda düşe kalka yol almaya çalışan yolcular.</p>
<p>Sizi özlüyoruz. Size duyduğumuz özlemi sizin gibi yaşamaya çalışmakla, sizin gibi teselli aramakla, sizin gibi sabretmeyi öğrenmekle gidermeye çalışıyoruz. Siz bize, size nasıl ulaşacağımızı bile öğrettiniz. “Ben size en güzel rehber değil miyim?” dediniz. Ne güzel dediniz. Bize hayatı öğrettiniz. Yaşamak ancak sizinle kolaylaştı. Siz “güzel ahlak” idiniz. Güzel ahlakı hallerimize kattıkça o hallerin içinde sizi buluyoruz.</p>
<p>İstersek sizi birçok şeyle hatırlarız. Hayata bakışınızla, çocuğunuzu sevme biçiminizle, ayı seyrederken ağzınızdan dökülen sözlerle, Rabbinize tanıklık etme biçiminizle, giyiminizle, dişlerinizi günde birden çok kere temizlemenizle. Ne kadar çok buradasınız. Siz her varlığın ve her zamanın kalbindesiniz.</p>
<p>Her davranışınız O’na bir yakarıştı. Kâinat sessizce konuşuyordu. Kâinatın sessizce konuşan en anlamlı diliydiniz. Sizin gibi yaşamaya çalışmamız da her daim bizi O’na götürüyor, bize O’nu hatırlatıyor. Siz ne güzel bir hatırlatıcısınız. Siz en güzel müjdeleyensiniz. Siz en anlamlı varlıksınız. Çünkü O’nu anlatan en güzel sözcük siz oldunuz. En güzel sözcükler de sizden çıktı. Sizin hayatta O’nu unuttuğunuz bir an bile olmadı. Bu sizin en büyük onurunuzdu. Ne kadar onurluydunuz. Biz de sizi hayatımıza katmakla onurlanıyoruz. Siz bizim için en büyük onur oldunuz.</p>
<p>Bize ne umut veriyor, biliyor musunuz? Biz de sizin dünyanızda çok önemli olduk. Üzerimize o kadar titrediniz ki. Dualarınızdaydık. Hüzünlerinizde, acılarınızda, şefkatinizde, merhametinizdeydik. Size sonsuz karşılık vermek isteriz ancak bunu yapacak takatte değiliz. Ama Rabbimizin size sonsuz karşılık vermesi için duadayız.</p>
<p>Sizi elimizden geldiğince hayatımıza katmaya çalışıyoruz. Daha çoğunu yapmak isterdik. Bu niyete sahibiz.</p>
<p>Biz ancak size tutunabiliyoruz, ancak size güven duyabiliyoruz. Sizin gibi yaşamak için elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz.</p>
<p>Nasıl bu dünyada nasıl tuttuysanız ruhlarımızı, ölünce de teslim etmeyin azap meleklerine. İnsan olarak sizden başka hiçbir güvencemiz yok. Sizin kalbinizden başka güvenli bir kalp yok.</p>
<p>Biz zor zamanların çocuklarıyız. Bizden gözlerinizi ayırmayın lütfen. Yaşam tarzınızı yaşam tarzımız kılma gayretiyle size tutunmaya çabalıyoruz. Tüm hoyrat ellere rağmen. Biz size tutundukça sizin de bizi tutacağınızı biliyoruz.</p>
<p>Tutun ki düşmesin ruhumuz. Hiçliğin, yokluğun, karanlığın ellerine düşmesin ve yanmasın ruhumuz.</p>
<p><strong>Mustafa Ulusoy</strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Nihat Hatipoğlu Mirac Kandili 10.08.2007 1/2 ]]></title>
<link>http://nefsininefendisiol.wordpress.com/2009/07/18/nihat-hatipoglu-mirac-kandili-10-08-2007-12/</link>
<pubDate>Sat, 18 Jul 2009 12:30:36 +0000</pubDate>
<dc:creator>nefsininefendisiol</dc:creator>
<guid>http://nefsininefendisiol.wordpress.com/2009/07/18/nihat-hatipoglu-mirac-kandili-10-08-2007-12/</guid>
<description><![CDATA[]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><span style='text-align:center;display:block;'><object width='400' height='330' type='application/x-shockwave-flash' data='http://video.google.com/googleplayer.swf?docId=-3241715761887133834'><param name='allowScriptAccess' value='never' /><param name='movie' value='http://video.google.com/googleplayer.swf?docId=-3241715761887133834'/><param name='quality' value='best'/><param name='bgcolor' value='#ffffff' /><param name='scale' value='noScale' /><param name='wmode' value='window'/></object></span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Ezelden ebede salât ve selâm ]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/2009/05/18/ezelden-ebede-salat-ve-selam/</link>
<pubDate>Mon, 18 May 2009 11:43:59 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minikkelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/2009/05/18/ezelden-ebede-salat-ve-selam/</guid>
<description><![CDATA[Namaz tesbihatında dikkatimi çekti, Efendimize (asm), salâtü selâm edilirken, “elfu elfi&#8230;” (bi]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:center;"><img class="alignnone size-full wp-image-5334" title="1942641cb673bde0947bc74xx1" src="http://minikkelebek.wordpress.com/files/2009/06/1942641cb673bde0947bc74xx1.jpg" alt="1942641cb673bde0947bc74xx1" width="510" height="365" /></p>
<p>Namaz tesbihatında dikkatimi çekti, Efendimize (asm), salâtü selâm edilirken, “elfu elfi&#8230;” (bin çarpı bin, yani milyon kere) ifadesinden sonra, ağaçların yaprakları adedince, denizlerin dalgaları sayısınca, yağmurların damlaları adedince salâtü selâm ediyoruz. Bir, üç, beş değil de böyle hadsiz, hesapsız sayılarda söylenmesi beni düşündürdü. Bu bir sevginin ifadesi olacaksa birkaç kereden ibaret kalmamalıydı elbette.</p>
<p>Bir iyiliği dokunanı ömür boyu unutmayan insana, sevdiği her şeyinin varolma sebebi olan bir zâta minneti, sevgisi hesaba gelir mi? Böyle sevgili bir peygambere gönül dolusu sevgiler rakamların sayılarına sığar mı? Hele bu sevgi Allah’ın Sevgilisi Peygamberimiz içinse kayda gelir mi? Onu tanıdıkça o sevgi artıp, bu sevgiden çıkan kelimeler de nihayetsizliği dillendirmez mi?</p>
<p>O Sevgili ki, “Levlake levlak” sırrıyla kâinatın Onun hürmetine yaratıldığı, Onun hürmetine maddî ve manevî nimetlerin lütfedildiği bir zâttır. Bütün âlemin kendisi ile şeref bulduğu, iftihar ettiği bir zâttır. Rahmeten lil-âlemîn’dir; çünkü bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Nefes alabiliyorsak, çiçekleri koklayabiliyorsak, güneşle içimizi ısıtıyorsak, yağmurlarla serinliyorsak Onun sayesindedir.</p>
<p>Hem günahkârların da şefaatçisidir O (asm). Dünyada da mahşerde de elimizi O tutar, O bırakmaz.</p>
<p>Mesnevi-i Nuriye’de denildiği gibi: “<em>O Zât-ı Nurâni olmasa idi; kâinat da, insan da, her şey de adem hükmünde kalır; ne kıymeti olur ve ne ehemmiyeti kalırdı. Binaenaleyh bu kadar garib, acib, güzel kâinat için böyle târifat ve teşrifatçı bir Mürşid-i Harika lâzımdır! “Eğer bu Zât (asm) olmasa idi kâinat da olmazdı” meâlinde olan Hadis-i Kudsî şu hakikati tenvir ediyor.</em>”</p>
<p>İmanın olgunluğunu gösteren ölçünün Sevgili Peygamberimizi (asm) her şeyden çok sevmek olması ne kadar anlamlı. O büyük sahabelerin Efendimize hitaben; “Anam, babam, canım.. sana feda olsun yâ Resulallah!” demeleri dünyaları da aşan ne büyük bir söz. Böyle bir zâta karşı dilden değil, elbette gönülden gelir sözler, selâmlar. Gönül dili karşısında sayılar, rakamlar aciz kalır. Çünkü O zât, kendisine tâbi olup, getirdiği hakikatleri tasdik ve iman eden insanların, büyük nimetlere ve rahatlara mazhar olmalarına sebeptir.</p>
<p>İnsanlara en büyük selâmeti ve rahatı bahşeden Resül-i Ekrem’in (asm) getirdiği İlâhî hakikatler, insanlığı dünya ve ahiret mutluluğuna ulaştırır ve en büyük rahata kavuşturur. Buna edilecek teşekkürün de en büyük olması gerekmez mi? Bütün sevdiklerimizi sevebiliyorsak Onun sebebiyle, görüyorsak, geziyorsak, yaşıyorsak, Onun sebebine&#8230; böyleyken bu minnet, bu teşekkür, bu muhabbet, bu aşk, sayıya mı gelir?</p>
<p>O zât ki; “<em>&#8230; pek büyük bir emirden haber veriyor. Hilkat-ı âlemin acip muammasını açıyor. Kâinatın sırr-ı hikmetine dâir tılsımı açıyor. Felsefe ve fenn-i hikmetin, nev-i beşere: “Siz kimlersiniz? Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz?” diye irâd ettiği, akılları acz ve hayrette bırakan üç suâle cevap veriyor&#8230;</em>” (Mesnevi-i Nuriye) İnsanın en çok değer verdiği hayatını ve dünyasını, getirdiği hakikatlerle anlamlı kılan O en mükemmel öğretmene kuru bir teşekkür insanı tatmin edebilir mi?</p>
<p>Elbette binler, milyonlar teşekkür az gelir. Bunun içindir ki, Âlemlerin Rabbinin Sevgilisi olan Habibullah Efendimizi (asm) tanıyan zâtlar, yıldızların sayısını, ağaçların yapraklarını, yağmurların tanelerini, mahlukatın nefeslerinin adetlerini salât ve selâmlarına vesile yapmışlar. ‘Salât’larıyla, yani dualarıyla, Allah’ın dergâhında elçimiz olan Efendimize dua ve Onun dualarına amin demişler. ‘Selâm’larıyla da, bize Allah’ın (cc) elçisi olarak gelen Peygamberimizin getirdiği hakikatleri kabul ve onlara itaat sözü vermişler.</p>
<p>Bediüzzaman Hazretleri de 19. Söz’ünde Efendiler Efendisi’ne (asm) böyle salâtü selâm ediyor:</p>
<p>“<em>&#8230;Efendimiz Muhammed’e, ümmetinin hasenatı adedince milyonlar salât ve milyonlar selâm olsun. Risaleti, Tevrat, İncil ve Zebur’da müjdelenen; nübüvveti irhâsâtla, cinlerin hâtifleriyle, insanlık âleminin evliyalarıyla, beşerin kâhinleriyle müjdelenen; bir işaretiyle ay parçalanan Efendimiz Muhammed’e, ümmetinin hasenâtı adedince milyonlar salât ve selâm olsun. Davetine ağaçların koşup geldiği, duâsıyla yağmurun hemen iniverdiği, sıcaktan korumak için bulutların ona gölge yaptığı, bir ölçek taamıyla yüzlerce insanın doyduğu, parmaklarının arasından üç defa kevser gibi suların çağladığı, onun hürmetine Allah’ın, kertenkeleyi, ceylânı, ağaç kütüğünü, zehirli keçinin kolunu, deveyi, dağı, taşı ve toprağı konuşturduğu, Miracın sahibi ve gözünün asla şaşmadığı o mucize-i kübrâda rüyetullaha mazhar olan Efendimiz ve Şefîimiz Muhammed’e, Kur’ân’ın bidâyet-i nüzulünden zamanın nihayetine kadar onu okuyan her bir okuyucunun okuduğu her bir kelimenin temevvücât-ı havâiye aynalarında Rahmân’ın izniyle temessül eden bütün kelimelerinin bütün harfleri adedince, milyonlar salât ve selâm olsun. Bütün bu salâvatlardan her biri hürmetine bizi mağfiret et, ey İlâhımız, bize merhamet et. Âmin.</em>”</p>
<p>Anlatılır ki, bir derviş Rabbinin nimetlerini, eserlerini düşünüp, oturmuş tesbih çekip hamd ediyormuş. O böyle meşgulken, önünden geçen bir dostunun entarisine bir şeyler koymuş olarak gittiğini görünce meraklanıp sormuş: “Ne götürüyorsun?” diye. Dostu da “sevdiğime meyve götürüyorum” diye cevaplamış. Derviş, “kaç tane var orada?” diye tekrar sorunca, dostundan şu harika cevabı almış: “İnsan sevdiğine götürürken sayar mı?”</p>
<p>Bu cevap dervişi çok etkilemiş. Durmuş ve elindeki tesbihi atmış. Her daim hamd eden, tesbih eden, şükreden bir insan olmaya azmetmiş. Sevgi sayıya gelmez. Sayılar sevgiyi bilmez çünkü..</p>
<p>İnsanın duygu dünyasının sınırları yok. Bedenimiz bir koltuğa sığarken, ruhumuz âlemlere sığamıyor. Midemize bir kap yemek yeterken, isteklerimizin sonu gelmiyor. Zihnimiz ancak bir şeye odaklanırken, merakımız her şeye el atıyor. Gözümüz dünyayı zor görürken, kalbimiz cennetlerin de ötesine meyletmiş. İnsan böyle maddeyle mânâ arasında, sınırlıyla sonsuz arasında, karanlıkla nur arasında gide gele olgunlaşıyor, kendini ve Rabbini tanıyor.</p>
<p>Kalıplar, ölçüler, sınırlar vs. hayatın yaşanır olması için gerekli iken, iş ruh tarafına gelince, sınırlar, kayıtlar bitiyor, coşkular hayatımıza ayrı bir anlam ve derinlik katıyor. Maddî dünyanın kalıplarından, katılıklarından, his dünyasının şevkiyle kurtulmamızı sağlıyor. İnsanı insan yapan da belki bu maddî sınırların ötesindeki duygu dünyası.</p>
<p>Kalbimde bu duygularla, Efendimize (asm) salâtü selâm getirirken, kalbime bir vesvese geldi. Ağaçların yaprakları adedince salâtü selâm, derken ağaçların o hadsiz sayıdaki yapraklarının sayısını ben bilmiyordum. Bilmediğim, bilemeyeceğim bir sayıda böyle salâtü selâm söylemenin de anlamının olmayacağı şeklinde bir vesveseydi bu. Belli ki şeytan boş durmuyordu.</p>
<p>Elbette ben ağaçların yapraklarının sayısını bilmiyordum, hatta saymaya kalksam bir ağacın yapraklarını bile günlerce sayamazdım herhalde. Bütün ağaçların yaprakları benim için sonsuz denebilecek bir rakamdı. Ancak benim bilmemem bu sayının bilinemeyeceği anlamına da gelemezdi. Çünkü bütün yaprakları, kudretiyle en güzel şekilde yaratan ve onları ağaçlar için çalıştıran Allah (cc), ilmiyle de onların sayısını elbette biliyordu. Yani benim böyle sonsuz sayıdaki yaprakları tesbihime, hamdime, salâtü selâmıma konu edinmem anlamsız olmazdı. Ben Âlemlerin Rabbinin ilmindeki sayıları söylüyordum.</p>
<p>Bu vesveseye cevabı yine Efendimizin (asm) Cevşen duasında buldum. Efendimiz şöyle yakarıyordu Allah’a (cc): “<em>Yâ men ahsâ külle şey’in adeden</em>” (Ey, yerin altından yedi göklere, zerrat âleminden galaksilere, dünyadan ahirete, ezelden ebede kadar geçmiş ve gelecek, olmuş ve olacak her şey her şeyiyle, ilmi ezelîsinde tek tek sayıları belli olan ve belli adedi ve miktarı içinde her şeyi irade ve kudretiyle yaratan Allah (cc))</p>
<p>Efendimizin (asm) bildirdiği gibi, Allah (cc) indinde her şeyin sayısı bellidir. Allah’ın (cc) ilmi her şeyi de, her şeyin sayısını da kuşatmıştır. İnsanın nefesleri de, ömrünün saniyeleri de, kâinatın zerreleri de, her şeyin her şeyi de sayılıdır ve Allah’ın mutlak ilmindedir.</p>
<p>O’na salâtü selâm getirenlerin, getirdikleri salâtü selâmlar adedince Efendimize salâtü selâmlar olsun. Amin.</p>
<p><strong>Suat Ünsal</strong><br />
<em>Zafer dergisi</em></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Sakalından Bir Tel, Dünyalara Bedel]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/06/24/sakalindan-bir-tel-dunyalara-bedel/</link>
<pubDate>Tue, 24 Jun 2008 16:09:29 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minikkelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/06/24/sakalindan-bir-tel-dunyalara-bedel/</guid>
<description><![CDATA[Sakal-i Şerif, Lihye-i Şerif, Lihye-i Saadet… Bütün bu ifadelerde iki ana aktör bulunuyor. Birincisi]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Sakal-i Şerif, Lihye-i Şerif, Lihye-i Saadet…<br />
Bütün bu ifadelerde iki ana aktör bulunuyor. Birincisi, sakal teli. Ancak, kesinlikle sıradan ve değersiz bir tel değil. İşte bu özellik ve ikinci ana aktör, hepimiz için son derece sıradan bir sakal telini, nice meliklerin ve sultanların bile paha biçemediği derecelere çıkarıyor. İşte o yüzden birer saygı ifadesi olan “Şerif” ve “Saadet” gibi nitelemelerle birlikte anılıyor. Asırlardır bir tek tel bile olsa, özenle muhafaza ediliyor. Balmumuyla kapalı şişelere konuluyor; kırk kat bohçaya sarılarak saklanıyor. Ya altın çerçeveli akikten yapılmış ufak bir kutu, ya da özel yapılmış ufak silindir biçiminde billûr bir zarf içine konuyor. En iyi cins şaldan veya üzeri sırma işli, kenarlarına sırma saçak dikilmiş, birbirinden farklı boyutlarda otuz kadar bohçaya, önce en ufağından başlamak üzere sarılıyor.</p>
<p>Özellikle Kadir gecelerinde ziyarete açılıyor. Evlerde, köşk veya konaklarda “Lihye-i Saadet Dairesi” açılıyor. Bu odalar duvarından kapısına çok büyük özenle boyanıyor ve donatılıyor.</p>
<p>İşte bütün bunlar, Resûlullah (a.s.m.) sevgisinin, Resûlüllah’a (a.s.m.) bağlılığın en dikkat çekici örnekleri arasında yer alıyor. Bir sakal telinde sembolleşen bu muhabbet ve sadâkat, nesiller boyunca bir manevî miras olarak elden ele, gönülden gönüle aktarılıyor.</p>
<p><strong>Peygamber sevgisinin kaynağı</strong></p>
<p>İnsanlar, yaratılışlarından kaynaklanan bir özellikle, güzel, mükemmel ve erişilmez olan her şeye karşı müthiş bir sevgi ve muhabbet besler. En dar dairede de en geniş dairede de bu özelliği her an kendisini gösterir. Hattâ, karşılaştığı güzelliğin ve mükemmelliğin derecesi arttıkça, o şeye karşı duyulan sevginin derecesi ve şiddeti de artar. Küçük bir çiçekteki güzelliğe duyduğu hayranlıkla, bütün kainatta gizli sayısız güzelliklere duyduğu sevgi elbette bir değildir.</p>
<p>Sevgi ve muhabbetin harekete geçtiği yer insanın kalbidir. İnsandaki bu küçücük merkez, küçüklüğüne ters orantılı olarak, bütün kâinatı sevecek, bütün kainattaki güzelliklere aşk derecesinde muhabbet duyacak kadar geniştir.</p>
<p>Kâinat genişliğinde bir aşkı kuşatabilecek bir kalbe sahip olan insan, bu potansiyeliyle bir adım daha ileri giderek, kâinatın Sahibi ve Yaratıcısına karşı eşsiz ve sınırsız bir muhabbeti de kalbinde barındırabilir. Zira Cenab-ı Hak, aslında kalbe o yeteneği de vermiştir. Çünkü insanın asıl görevi Allah’a kulluk olduğuna göre, bu kulluğun özü ve ruhu olan Muhabbetullahı, yani Allah sevgisi ve aşkını elde etmeye elverişli yaratılmış olması gereklidir. Zaten öyledir.</p>
<p>Diğer yönden Cenab-ı Hak, başta insanlar olmak üzere bütün varlıkları eşsiz bir sevgiyle sevdiğini yarattığı her şeyle göstermiştir. Yarattığı her bir güzellik, akıl almaz mükemmellikteki sanat eserleri ve harikulâde mucize işlerle bu İlahî sevgi bütün alemi kuşatmıştır. Böylesi eşsiz ve benzersiz bir muhabbete elbette muhabbetle mukabele etmek gerekir. Bunu yapan, bunu gerçekleştirebilen kullarını Allah, her şeyden daha fazla sevecektir.</p>
<p>Cenab-ı Hak, kullarının kendisini nasıl seveceğini, bu sevgilerini en önemli ve en güvenli bir yöntemle nasıl sergileyebileceklerini şu âyet-i kerimede bize bildirir</p>
<p>“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin.”1</p>
<p>Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar isimli eserinde bu ayeti yorumlarken şöyle der;</p>
<p>“Şu ayet diyor ki: Allah’a (celle celâlühû) imanınız varsa, elbette Allah’ı seveceksiniz. Madem Allah’ı seversiniz, Allah’ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise: Allah’ın sevdiği zâta benzemelisiniz. Ona benzemek ise, ona ittibâ etmektir. Ne vakit ona ittibâ etseniz, Allah da sizi sevecek. Zaten siz Allah’ı seversiniz, tâ ki Allah da sizi sevsin.”2</p>
<p>Bu âyet-i kerimeyi mantıkta kullanılan, çok kuvvetli ve kesin olarak kabul edilen bir metodla, “Kıyas-ı İstisnâî” yöntemiyle ele almak mümkündür. Bir örnek eşliğinde açıklayalım:</p>
<p>“Güneş çıkarsa gündüz olur” cümlesi bir hükmü ihtiva eder. Bu hükümden hareketle, eğer “güneş çıktı” denilmişse anlaşılır ki, “şimdi gündüzdür.” Tam tersi olarak “güneş yok” denilmişse, peşinden hemen “gündüz değil” hükmü verilecektir.</p>
<p>Bu kıyas yöntemi ve verdiğimiz örnekten hareketle mezkûr âyet-i kerimeyi tekrar ele alalım:</p>
<p>Bir insan için en mühim ve en yüce maksat, aslında Cenab-ı Hakkın muhabbetine mazhar olabilmektir. Bunun için Allah’ı sevmek, O’na muhabbet etmek şarttır. Eğer Allah’a muhabbet varsa, O’nun habibi, yani en sevgili kulu olan Hz. Muhammed’e (a.s.m.) tabi olunması gerekir. Eğer tabi olunmuyorsa Allah’ı sevme söz konusu değildir. O halde bir kul ne ölçüde Habibullah’a uyarsa, o ölçüde Allah’ı seviyor demektir.3</p>
<p>Sevgi yerine iman cihetinden de aynı bağlantı kurulabilir. Çünkü Allah’a iman eden kimse, elbette O’na itaat edecektir. O’na itaat yolları içinde en makbulü, en istikametlisi, en kısası ve en güvenlisi hiç şüphesiz Habibullah’ın gösterdiği ve bizzat takip ettiği yoldur.</p>
<p><strong>Hedef değil vesile</strong></p>
<p>Yukarıda da belirttiğimiz gibi, İslâm tarihi boyunca Müslümanlar Allah ve Resûlüne olan muhabbetini, sevgi ve hürmetini her alanda olduğu gibi, Resûlüllah’tan kalan bir sakal teline dahi en üst seviyede sergilemişlerdir. Ancak bu noktada, Peygamber sevgisi ve bu sevginin bir yansıması olan Sakal-ı Şerifler hakkında bazılarınca dillendirilen veya akıllara takılan bir kısım soruları göz ardı etmemekte fayda vardır. Örneğin bir sakal veya saç teline bu kadar hürmet gösterilmesi bazılarınca abartılı veya hatalı görülmektedir. Belki bazı insanlarımız, bu saygının mahiyetini ve derinliğini idrak edemeyip, sadece zahirî bir bağlılıktan öteye geçmeyebilir. Belki bazılarının zihninde, günümüze kadar çok sayıda Sakal-ı Şerifin gelmesiyle ilgili bazı soru işaretleri belirebilir.</p>
<p>Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar isimli eserinde, bu konuda gayet önemli açıklamalarda bulunur. “Hadîsçe sabittir ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;ın Lihye-i Saadetinden düşen saçların taneleri mahduddur (sınırlıdır). Otuz-kırk tane veya elli-altmış tane gibi az bir miktarda iken, binler yerde Lihye-i Saadetin saçları bulunması, beni bir zaman çok düşündürdü” dedikten sonra, “Lihye” kavramıyla ifade edilen mânânın sadece “sakal”dan ibaret olmadığını, bu tellerin içinde saçların da bulunduğunu ifade eder. Hz. Peygamber’in (a.s.m.) saçını ve sakalını traş ettirdiği zaman, Sahabe-i Kiram tarafından saklanarak muhafaza edildiğini ve bu tellerin nesilden nesile, büyük bir özenle aktarıldığını söyler.</p>
<p>Said Nursî, bu açıklamanın ardından, bu kez kendi zihnine gelen bir soruyu aktarır. Binlerce camide ve ziyaretgâh özelliğini taşıyan yerlerde bulunun saç veya sakal tellerinin gerçekten Hz. Peygamber Efendimize ait olup olamayacağı üzerinde düşünür. Bu yöndeki sorgulamalarının ardından, genelde dikkatlerden kaçan bir noktaya temas eder. Ona göre, saç ve sakal telleri çok önemli bir mânâya ulaştıran bir “vesile” olma özelliğine sahiptir. Resûlüllah’ı (a.s.m.) hatırlamaya, ona salâvat getirmeye, bir hürmet ve muhabbete medârdır. “Vesilelik ciheti o şeyin zatına bakmaz, vesilelik cihetine bakar” genel hükmünden hareketle, bir saç veya sakal teli gerçekten Peygamber Efendimize (a.s.m.) ait olmasa bile, zâhir hâle göre halk tarafından böyle telâkki edildiği; vesilelik vazifesini ifa ettiği; hürmete, teveccühe ve bağlılığa vesile olduğu için taşıdığı değerden hiçbir şey kaybetmeyeceğini dile getirir. Ancak bu konunun ve yaklaşımının bir istisnasına dikkat çeker. O da, Lihye-i Şerif telakkî edilen bir telin, gerçekte Hz. Peygamber’e (a.s.m.) ait olmayabileceğidir.</p>
<p><strong>Sünnete bağlılığın önemi</strong></p>
<p>Bediüzzaman’ın bu yaklaşım tarzı, aslında sadece bu konuya mahsus değildir. Özellikle “vesilelik” kriteriyle birlikte, içinde bulunduğumuz şartları dikkate alarak, Sünnet-i Seniyyeye tabi olma konusunda da çeşitli yorumlarda bulunur. “Ümmetin fesadı zamanında kim benim sünnetime sımsıkı sarılırsa, yüz şehidin sevabını kazanır”4 hadis-i şerifine getirdiği yorum, bu konudaki en açık ve dikkat çekici örneklerdendir.</p>
<p>Bu hadis-i şeriften de anlaşılacağı üzere basit de olsa Sünnet-i Seniyyeye tabi olmak, onun herhangi bir kuralına uymak hakikaten çok değerlidir. Özellikle İslâmiyetin özüne aykırı bir takım uygulamaların, yani bid’atların ortalığı adeta istilâ ettiği bir ortamda sergilenen bir bağlılık çok önemlidir. Hattâ Sünnetin en küçük bir adabını ve kuralını yerine getirmek dahi ileri seviyede bir takvâyı ve güçlü bir imanı gerektireceğinden, çok büyük önem taşıyacaktır. Zira bu en küçük uygulama, böylesi bir ortamda zihinlere Resûl-ü Ekrem’i (a.s.m.) getirecektir. Böyle bir hatırlama ise, insan zihnini doğrudan doğruya İlahî emirlerle muhatap kılacaktır. Dolayısıyla basit ve sıradan, ama Sünnet dairesinde olan bir davranış sevap-günah kavramlarını gündeme getirecektir. Sünnetin küçük bir adabına riayet eden, bu hassasiyeti gösteren bir kimse ise Allah’ın emirlerine ve yasaklarına daha fazla dikkat edecektir.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Cenab-ı Hakk’ın rahmeti nasıl bütün âlemi kuşatmışsa, muhabbeti ve sevgisi de bütün kâinatı ihata etmiştir. İlahî muhabbete mazhar olan sayısız varlıklar içindeki en yüksek makam ise Hz. Muhammed’e (a.s.m.) mahsustur ki, bu yüzden ona “Habîbullah” unvanı verilmiştir.5 Muhabbetullaha, yani Allah sevgisine vâsıl olabilmek, O’nun en sevdiği kulu ve Resûlünü sevmeyi gerektirir. Resûlüllah sevgisinin göstergesi Sünnet-i Seniyyesine tabi olmaktır. Habîbullah’ı sevmek, ondan gelen, ona ait olan her şeyi sevmektir. Ondan miras kalan bir saç veya sakal teline gösterilen sevginin kaynağı işte budur. Bu öylesine ulvî bir sevgi ve muhabbettir ki, o muhabbetle Müslümanlar gerektiğinde o mukaddes emanet için gözlerini kırpmadan hayatlarını fedâ etmişlerdir. İşte bu yüzden, bir tek sakal saç telini “Şerif” demişler ve “Saadet” kaynağı olarak görmüşlerdir. O bir tek telin ardındaki Muhabbetullâha erme emelini ve gayesini gütmüşlerdir. İşte o niyettendir ki, belki bir tek Lihye-i Şerif üzerine büyük devletler, muazzam medeniyetler kurmuşlardır.</p>
<p>1. Âl-i İmrân Suresi, 3:31<br />
2. Risale-i Nur Külliyatı, Lem’alar<br />
3. a.g.e.<br />
4. İbn Adiy, el-Kâmil fi’d-Duafâ<br />
5. Mektubat</p>
<p><strong>Veli Sırım</strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Ne Gözden Iraksın, Ne Gönülden Uzaksın]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/24/ne-gozden-iraksin-ne-gonulden-uzaksin/</link>
<pubDate>Sat, 24 May 2008 19:28:02 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minikkelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/24/ne-gozden-iraksin-ne-gonulden-uzaksin/</guid>
<description><![CDATA[Kim demişse demiş; “Gözden ırak olan, gönülden de uzak olurmuş” diye. Kimin için söylenmiş, neden sö]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Kim demişse demiş; “Gözden ırak olan, gönülden de uzak olurmuş” diye. Kimin için söylenmiş, neden söylemişler bunu? Birileri için doğru olsa da bu söz, Senin için yalan yâ Resulallah. Sen ne gözümüzden ırak, ne de gönlümüzden uzaksın.<br />
Gönül evim Seninle, hatıranla dopdolu. Ey uzaklarda zannedilen, Mekke’de, Medine’de aranan Şanlı Nebî. Adınla ve hayatınla gönlümüzde yaşıyorsun.</p>
<p>Adını duyduğum ilk andan beri, o küçücük yüreğime sevgin güneş oldu, içime doğdu. En başta anacığımın ve çevremdeki insanların, dillerinden düşmezdi adın. Kimdin Sen, o adı dillerden hiç düşmeyen. En güzel, en seçkin bir kelimeydin, saygıyla söylenirdin. Mübarek adın anıldığında eller kalplere doğru götürülürdü. Bir dua yükselirdi dillerden; &#8220;Allahümme salli ala seyyidina Muhammed.&#8221; Küçüktüm, bilemezdim o zamanlar bu sırrı. Büyüdüm, düştüm izinin, sırrının ardına. Anlayanlar anlamışlardı, bütün esrarın anahtarının Sende olduğunu. Düğümleri Sen çözebilirdin, şifreleri Sen açabilirdin ancak.</p>
<p>Kimdin Sen, adı dillerden hiç düşmeyen? Adın bile hayatın kadar nurdan bir alev olup, gönülleri tutuşturuyordu. Kimdin? Nasıl biriydin ey Nebî? Bilemezdim o zamanlar. Sonra, çok sonraları da Seni doğru dürüst anlatana pek rastlayamadık hayatımızda. Fâni bir şahsiyet gibi geçiliyordun. Yaptıklarının üstünde hiç durulmuyordu. Hâlbuki o güzel adın vardı dilimizde, hayatımız kadar kıymetli. Anlamasak da hissediyorduk. Bu her şeyi anlatmaya yetiyordu ama gönlümüz daha fazlasını istiyordu. Bulamıyorduk, öğrenemiyorduk bir türlü. Nice insanlar çıkarıldı karşımıza. Tarihler, kitaplar, birçok meşhur simalardan söz ediyordu uzun uzun ama Sen yoktun onların arasında. Nice maharetli eller, nice bin ustalıkla bir yerlere atıvermişlerdi Seni. Tarihin tozlu sayfalarında unutturulmaya çalışılıyordun. Onlar gizledikçe aklım ve kalbim el ele verip, Senin hayatını en ince noktasına kadar öğrenmenin ve bilmenin heyecanına düştüler. Ve sonra gökyüzü kadar berrak bir mavilik içinde, bembeyaz pamuk gibi butlularla çerçevelenmiş bir hayat çıktı karşıma. Sen kitaplara sığamayacak kadar büyüktün, onu anladım çok şükür. O Sendin işte, O Senin hayatındı. Bulutların arasından doğan bir güneş gibi içimi ferahlattın. Kalbimdeki sıkıntıları bir bir yıktın attın. Varlığım varlığınla anlam kazandı. Şefkat ve rahmet ülkene misafir oldukça çoğaldım, büyüdüm, geliştim. Kısacık ömürde hiç kimsenin yapamayacaklarını yapmıştın. Küçük büyük herkes sevdalındı Senin. Anasından, babasından, nefsinden, her şeyinden çok sevmişlerdi Seni insanlar. Hak ediyordun bunu çünkü. Sen de onları herkesten çok seviyordun.</p>
<p>Bütün insanların bütün zamanlardaki dertleri için çırpınmıştın. Akıl almaz çileler çekmiş, binbir cefaya göğüs germiştin bir melek safiyeti içinde. Çok şükür kavuştum aradığıma. Buldum artık Seni, bırakmam peşini.</p>
<p>Çocukluğumda kulağıma öpüşle fısıldanan adın, nakış nakış ninnilerle ruhuma işlenen o güzel ismin, bir tohum gibi büyüdü içimde. Vaktini bekliyordu açmak için. Sen biricik Gönül çiçeğim, iç huzurum oldun benim. Ne tarihlerin ne de onların anlattığı gibi değildin. Okudukça, tanıdıkça hayatına hayran kaldım. Asla asla değildin. Hoyrat ellere yüreğimi iyi ki de bırakmamış büyüklerim. Senin sevgine açıkmış kalbim ve bekliyormuş yıllardır. Seni beklemişim, Seni özlemişim. Ey Sevgili, her şey o güzel adınla başladı hayatımda. Adını günde beş defa okunan ezanlarda da duya duya büyüdüm. Adı güzel, kendi güzel Muhammed’im.</p>
<p>Bir gün bir sözüne rastladım. “Benim adım Tevrat’ta Ahyed, İncil’de Ahmed, Kur’an’da Muhammed’tir” diyordun adını unutturmaya çalışanlara. Senden önce gönderilen kitaplardan ismini silmeye, yok etmeye çalışanlara inat doğru adresi gösteriyordun. “Getirin eski kitaplarınızı, açın sayfalarınızı, onlarda benim adım var,” diyordun. Kendilerince değiştirdiler, çıkardılar, attılar, ama adını silemediler, unutturamadılar. Onlar Seni sadece bir isimden ibaret zannettiler. İşte orda yanıldılar. İşaretlerini, sıfatlarını göremediler. Nice lüzumsuz işlerin ve şifrelerin peşinde koşup ömürlerini tükettiler bir hiç uğruna. Kâinatın bütün şifrelerinin, esrarlarının ve anahtarlarının Sende olduğunu bilemediler. Ömürlerini boş yere tükettiler. Arayanlar buldular, işaretlerini okudular. Bilenler bildi, görenler gördü Seni. Şifrelerini çözdüler. Şeytan ve cahil nefis insanların içindeki merak duygusunu sahtesine çevirmekte hiç boş kalmadılar. Ama hangi hakikat var ki unutturulmak istendikçe açığa çıkmamış olsun, gizlenmek istendikçe aşikâr olmasın. Rabbin bu oyunları bozdu, boşa çıkardı. Senin için hazırlanan her tuzağı yerle bir etti. Adının yanıbaşında yükseltti adını. Doğmamış ruhlara aşıladı, kalplere kazıdı, tüm kâinata taşıdı. Sana gelen Sana çıkan yollar, varmak isteyenler için çok kolay. Yeter ki bir adım atsın insanlar.</p>
<p>Yaradan Seni methetmiş getirdiğin kitapta. Adınla, risaletinle, elçiliğinle bu son kitabını mühürlemiş. Kim Allah’ın bildirdiğinden başka mana çıkarırsa hüsrandadır, ziyandadır. Çünkü bütün şifrelerin anahtarı Sendedir. Peygamberlik halkasına son noktayı Seninle koymuş Rabbim. Hatemennebî’sin Sen. Yüce görev Seninle tamamlanmış ya Resulallah. Senden sonrası hüsran, Senden başkası yalan.</p>
<p>Ey canlı güneşimiz! Sen varken, mumların ışığı altına girer miyiz biz. Azdırmak, saptırmak şeytanın işi, aldanabilir aklıselim olmayan kişi. Kur’an ile yolumuzu aydınlattın ışıl ışıl. Yolun, en doğrusunu gösterdin bize. Ben Senin getirdiğin bu kitabı nasıl okumam, nasıl sevmem ya Resulallah.</p>
<p>Kur’an’ın ve kâinat kitabının en büyük âyetisin Sen. Kur’an’ınla kendini, kendinle beni bağladın. Adınla yüreğimi dağladın ya Resulallah. Şimdi, bir gece yarısı dağdayım. Mekke’yi seyrettiğin yerdeyim. Pırıl pırıl parlayan o büyük mucizeni, işaretini okuyorum ayın parlak yüzünde.</p>
<p>Hira’dayım, yıllardır hasretini çektiğim yerdeyim, oradayım. Seni misafir eden o dağın, Hira’nın misafiriyim bu gece. Gökyüzüne bakıyorum, kâinatı heceliyorum. Mekke’yi, Kâbe’yi okuyorum buradan. Sırlar seninle çözülüyor. Şifreler anahtarsız çözülmüyor. Bütün esrarın anahtarları Sendedir ya Resulallah. Sen bize Yaradan’dan armağansın, bu sevinç yeter de artar bize.</p>
<p>Zaman zaman gölgelense de nurun, ebediyen silinmeyecek adın. Silemeyecekler. Yaradan’ın yazdığı silinir mi hiç. Sen Muhammed’sin, Mustafa’sın. Sevgilimizsin, Efendimizsin.</p>
<p>Yâ Resulallah, adını anmadığım zaman uzak, çok uzak çöllerde tek başına kalmış bir yolcu gibi şaşkın ve biçareyim. Ümidini yitirmiş bir divaneyim. İnsanların çektiği sıkıntıların nedenini anlayabiliyorum. Senden uzak olmak, güneşten mahrum kalmak demek, ışıksız yaşamak demek. Karanlık bir gecenin, bir anın ızdırabı bile yeter insanı çıldırtmaya. Bizim cılız ışıklarımız, evlerimizi ve şehirlerimizi aydınlatmaya yetmezken, Senin nurun kâinatı aydınlatıyor, gönülleri ışıldatıyor.</p>
<p>Usul usul girdin hayatıma, güneş gibi kırmadan, incitmeden yâ Resulallah. Yer ettin gönlümde ebediyen. Seni sevmek de bir ibadetmiş adını söylemek de, onu bildim onu anladım bu gece.</p>
<p>Bu gece oradayım, Hira’dayım. Bir kutlu gecede bir şeref payesi sunsun biz gibi dertli gönüllere. Korkutan karanlıklar silindiler. Kâinatla kardeş oldum, vahşetten kurtuldu ruhum. Kimsesizlikten, yalnızlıktan kurtuldum. Allah’ım, Sen varsın. Sen varsın ya başka şeyler hiç olmasa ne gam. Habibin, Sevgilin var ya yeter bize. Sen nasıl gözden ırak, gönülden uzak olabilirsin ki ya Resulallah. Ey şanlı Nebî. Miraç gecesinde dualarının içinde selâmımızı unutmayan gönül sultanı. Bu iyiliğin bile ebediyen hatırlanmayı hak etmiyor mu? Saçtığın ışığın, gönüllerde yaktığın parlak ateşin yanında her ışık sönük kaldı. Battı, gitti nice ışıklar, nice güneşler, nice aşklar, o aşkın yaktığı mecnun âşıklar gitti birer birer. Bir tek Sen kaldın ey Sevgili. Gönül semamızda sönmeyen, batmayan ebedi Güneşimiz. Sen varken uzaklık yok. Gönül ki, Senin için. Diller ki, Senin için var. Uzaklık mı olur, mesafelerin hükmü mü kalır, sevgimizin Sana ulaşan hızının, süratinin yanında. Ah ya Resulallah. Perişan, harap bir haldeyiz. Bir yanımız yıkık Seni özlüyoruz. Medine’ye, evine misafir olduğum gün ettiğim duayı Rabbim kabul etsin. Amin. Yanımda, gönlümde, dilimde adları yazılı olanlarla beraber. Sevdiklerimle. Bugün bir daha Seni yeniden anladım, Seni yeniden tanıdım. En küçük bir hatıranı dahi özlemişim. Yanına yaklaştığımda, huzuruna vardığımda fark ettim bunu. Şefkatli yüreğinin atışını duydum bizler için. Bütün insanları, Senin kadar kim sevebildi, başka kim sevebilir ki? Sen Rahman ve Rahim olan Allah’ın yeryüzündeki son elçisi, rahmet Peygamberisin. Yakînin olmak, bu duyguları tekrar tekrar huzurunda yaşamak, bir daha misafirin olmak ne büyük şeref. Sakladığım o inci tanelerini burada döküyorum, Sana elimi uzatıyorum, biat ediyorum. Davana baş koymak ne şeref.</p>
<p>Mademki ümmetinin onca derdine, sıkıntısına kefilsin, bizleri düşünmeden asla edemezsin. Derdimizle dertlenmeden yapamazsın, şefkatinin kanatlarını üzerimize germeden duramazsın. Bizi Senden başka kim anlayabilir ki ya Resulallah. Ey şefkatli Resul, bir Sen varsın yakınımız, yeryüzündeki rahmetinin tecellisi olan Rabbimizin. Biz kendimizden bile habersizken, bizi düşünen o incelerden ince, gözü yaşlı dualarla bizim için atan kalbin şimdi bize emanet. Makam-ı Mahmud’un adına, Rabbimizin katındaki o yüce merteben hürmetine, rahmetinle yıka içimizi. Tertemiz et bizi. Terkedilmişler, bir kenara itilmişler, öksüzler, yetimler, binbir dertle inleyenler adına ne olur yetiş imdadımıza.</p>
<p>Her şey Senin gelişini bekliyordu, Sana hazırdı, muntazırdı. Gelişinle dünyayı şereflendirdiğin o kutlu gecenin sabahında dünya bir daha yeniden yaratıldı Seninle. Âdem babamız bile “Gel ey evlat yetim kaldık, anlat kâinatın sırlarını, anlat da kurtar bizi dertten” diye Senin cennet kapılarında yazılı olan adını görüp dualar ediyordu. İlk peygamberin dualarında Senin adın vardı. Adın O’nun da dilindeydi. O’ndan binlerce sene sonra dünyaya teşrif ettiğin halde Hz. Âdem’e bile uzak değildin, bizden mi uzak kalacaksın ya Resulallah. Ne gözden ne de gönülden ırak ve uzak değilsin Sen. Kâinatın sırlarını açtın, âyet âyet okuttun gizli kalmış ne varsa. Bir damlacığım ben de, rahmet denizine ulaşmaya çabalıyorum. Sana varamamış bir damlacık, çöllerde kurumaya mahkûmdur. Kalbimden, ruhumdan gözüme, gözlerimden elime düşen bu bir damlacığı da, o güzel adını Hira’da andığım şu anda umman olan şefkatine, rahmetine katıver gitsin.</p>
<p>Seninle çoğalmayan, gösterdiğin pencereden bakmayan gözler ışığı göremiyor. İçimizdeki şefkat ateşini yakıyor, yandırıyor o zaman. Bir damlayı ummanına kat. Coşkun bir deniz olup çağlayayım Ebubekir gibi. Bütün insanlar adına cehennemin içinde bile yanmaya razı olabilelim o kahramanlar gibi. Cehennemden betermiş şefkat ateşi. Onu Söndürecek Sensin, Marifetullahtır ancak. Yetiş imdadımıza ey Resul, yetiş.</p>
<p>Yanan kalbe devasın Sen</p>
<p>Bulunmaz bir şifasın Sen</p>
<p>Habib-i Kibriya’sın Sen</p>
<p>Muhammed Mustafa’sın Sen&#8230;</p>
<p>Yâ Resulallah! Yanmak mukaddes bir gaye uğruna, gösterdiğin yolda yanmak, tutuşmak güzelmiş meğer.</p>
<p>Senden uzak kalmak, Senden ırak olmak nasipsizliğin en beteridir. Su Sende, şifa Sende, serinlik, ferahlık Sende. Adını bir kerecik olsun anınca sönüyor yüreğimizdeki ateş, diniyor sızılar yâ Resulallah.</p>
<p>Kim demişse demiş ama biz demedik; “Gözden ırak olan gönülden de olurmuş” diye. Bu söz kim için, hangi zaman ve hangi mekânda söylenmiş olursa olsun asla doğru diyemiyorum. Senin için ise büsbütün yalan yâ Resulallah. Senin için yalan Sevgilim. Biz Seni unutmadık ya Resulallah. Sen bize içimize çektiğimiz bir nefes hava kadar yakınsın. Farkında değiliz, dört bir yanı kuşatan ışığının. O uçsuz bucaksız rahmetinin farkında değiliz. Rabbim Senin elinle, dilinle uzatmış rahmetini bize. 124 bin peygamber arasından, Sana ümmet etmiş bizi. Bu şeref yeter bize, yeter de artar ya Resulallah. Biz Seni hiç unutmadık. Sen gönül tahtımızın tek sultanısın. Ne gözden ırak, ne de gönülden uzaksın yâ Resulallah. Sen bize bu kadar yakınsın işte&#8230;</p>
<p><strong>Selim Gündüzalp</strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Edebin adresi Efendimizdir ]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/06/edebin-adresi-efendimizdir/</link>
<pubDate>Tue, 06 May 2008 16:10:29 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minikkelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/05/06/edebin-adresi-efendimizdir/</guid>
<description><![CDATA[Müslüman toplumların ve İslâm medeniyetinin tarihine dair en özenli Batılı çalışmaların belki de baş]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Müslüman toplumların ve İslâm medeniyetinin tarihine dair en özenli Batılı çalışmaların belki de başında gelen İslâm’ın Serüveni’nde Marshall G.S. Hodgson, bir kavramsal ayrım yapar: ‘İslâmî’ ve ‘İslâmîleşmiş.’  Hodgson, bu tasnifiyle saf, katışıksız bir şekilde İslâmî olan ile önceden var olduğu halde ‘İslâmîleşen’ kurum, durum ve değerleri ayrıştırır.<br />
Meselâ Bizans’ın veya Sâsânî’nin saray kültürü, özünde ‘İslâmî’ bir şey değildir. Kur’ân’ın mü’minlerden istediği, Hz. Peygamber’in (a.s.m.) hayatıyla gösterdiği yaşama biçiminin bu saray kültürü olduğu söylenemez.  Bununla birlikte, Bizans’ın ve Sâsânî’nin saray kültürü, özellikle Emevîlerle birlikte Müslümanları da etkilemiş; öte taraftan Müslümanlar bu kültürü kendi değerleriyle harmanlayarak ‘İslâmîleştirmiş’lerdir.  Böylece, ‘İslâmî’ olmayan ama ‘İslâmîleşmiş’ bir dizi unsur çıkmıştır hayat sahnesine.</p>
<p><strong>Görgü anlayışında seküler bir damar var</strong><br />
Hodgson’ın, üç ciltlik eserine yayılan bu dikkate değer kavramsal ayrım çerçevesinde ‘edeb’e saray kültürünün hâkim değeri olarak müstakil bir bölüm ayırması da son derece anlamlıdır. Sahabelerin temsil ettiği ilk Müslüman toplum sünnet-i seniyye merkezli bir hayat yaşarken, Bizans ve Sâsânî saray kültürünün ‘İslâmîleşerek’ Müslümanların dünyasında yerini almasıyla birlikte, doğrudan sünnetle rekabet etmeyen, ama birebir sünnetle örtüşmeyen yeni bir değerler, tavırlar, fiiller manzumesi çıkmıştır ortaya.<br />
Bu değerler manzumesi, bir kez daha belirtelim, sünnetle doğrudan çatışmaya girmemiştir. Ama katışıksız surette İslâmî olanı temsil eden sünnete kıyasla, bir ‘katışıklılık’ durumunu ifade eden ‘İslâmîleşmiş’ muhtevasıyla, İslâm toplumlarında ‘seküler bir yaşayış’ın mayası niteliğinde olagelmiştir.<br />
Diğer bir deyişle, ‘edeb,’ ‘âdâb-ı muaşeret,’ ‘görgü,’ ‘yüksek kültür’ veya her ne denilirse denilsin, bu çizgide ‘seküler’ bir damar vardır. Zira, ‘İslâmîleşmiş’ olsa da, özünde ‘İslâmî’ değildir.<br />
M.G.S. Hodgson, Âl-i İmran sûresinin tarifiyle ‘mârufu emreden, münkeri nehyeden en hayırlı bir ümmet’ olmak üzere yola koyulan İslâm toplumunun serencâmını İslâm’ın ilk günlerinden 1960’lara uzanan bir süreç dahilinde incelerken, sünnetle memzuç olmayan bu saray kültürünün ‘edeb’iyatına sık sık atıfta bulunur.</p>
<p><strong>Sünnetin alternatifi olarak sunulmuş</strong><br />
İslâm tarihine dair sair çalışmalara da bu çerçeveden bakınca, yığınla malzeme birikir zihnimize.<br />
Anlarız ki, bu kültür sünnet-i seniyyenin güçlü olduğu zeminlerde varlığını bir ‘tâbiiyet’ ile sürdürmüş; ama mü’minlerin sünnet-i seniyyeye tâbiiyetinin zayıfladığı zeminlerde, özellikle de modern zamanlarda sünnetin rakibi, hatta alternatifi bir konumda kendisini sunmuştur.<br />
Müslüman toplumların modern zamanlardaki tarihine baktığımızda, bu vâkıa kendisini kolayca belli eder. ‘Modernite,’ İslâm toplumlarına kendisini dayatarak gelmiştir; ama onu seve seve kabullenen bir kesim de muhakkak var olmuştur. Hemen her Müslüman toplumda asker veya sivil, aristokrat veya seçilmiş, bir iktidar seçkinleri zümresi, modernitenin ‘âdâb’ını gönüllü olarak benimsemiş ve giriştikleri toplumu ‘modernleştirme’ teşebbüsünde ‘asrî âdâb-ı muaşeret’e dayanarak toplumu ‘terbiye etmeye’ girişmiştir. İşte bu girişimde, ‘âdâb-ı muaşeret,’ sünnet-i seniyyenin alternatifi olarak çıkar karşımıza. Sünnet-i seniyyeye riayet aşağılanırken, ‘bid’a’ kavramının kapsama alanı içindeki nice şey ‘görgü kuralı’ olarak meşruiyet kazanır.</p>
<p><strong>Sünnet neden yobazlık gibi sunuluyor?</strong><br />
Bu noktadan bakılırsa, Türkiye toplumunun ne Osmanlı’nın son döneminde yaşadığı çifte kişilikli ve çifte yaşantılı hal, ne de Cumhuriyet’in kurucu elitleri tarafından sünnetin ‘çöl âdeti’ diye aşağılandığı bir zeminde devlet zoruyla Batı-menşeli bir ‘âdâb-ı muaşeret’in talim ve tatbik edilmesi tesadüfî bir hal değildir.<br />
‘Semboller ülkesi’ Türkiye’de hâlâ daha kökenini sünnetten alan birçok edepli halin ‘kabalık,’ ‘görgüsüzlük,’ ‘geri kafalılık,’ ‘yobazlık’ diye sunulması bu sebeptendir.<br />
Meselâ, yemeğine demir batırarak yemenin ‘görgülülük,’ eline alarak yemenin ‘kabalık’ olarak lanse edilebilmesi; çatalı tabağın soluna veya sağına koyma yahut sola konulmuş çatalı sağa alma tutumuna göre bir insanın ‘medenîliğinin’ ölçülebilmesi; mütedeyyin bir erkeğin veya mesture bir hanımın ‘aydın fikirli’ olup olmadığının kıstası olarak karşı cinsten birinin elini sıkıp sıkmadığının öne sürülebilmesi durduk yerde gerçekleşen ‘masum’ veya ‘yüzeysel’ tartışmalar değildir.<br />
İlâhî veya nebevî bir temele dayanmayan kimi tutum ve davranışlar medenîlik göstergesi olarak mutlaklaştırılır ve ‘saygı’nın ötesinde ‘itaat’le karşılanmaları beklenirken; hayatı ilâhî tasdik ve takdire mazhar Peygamber (a.s.m.) sünnetine dayanan kimi tutum ve davranışlar ‘itaat’i geçelim ‘saygı’ dahi görmüyorsa, bu basit bir gerilimden öte bir duruma işaret etmektedir.</p>
<p><strong>“Köylülükten kurtulma”</strong><br />
Bediüzzaman Said Nursî’nin, devlet eliyle ‘âdâb-ı muaşeret’ kitapları basılıp dağıtılan bir zoraki modernleşme zamanında ‘Tiryak-ı Marazi’l-Bid’a’ üst başlığıyla “Sünnet-i Seniyye Risalesi” yazması, bu bağlamda ele alınırsa, manidardır. İlgili risalede, “Sünnet-i seniyye nurdur, edebdir. Hiçbir meselesi yoktur ki, altında bir nur, bir edeb bulunmasın” gibi, “Edebin envaını, Cenab-ı Hak, Habibinde cem’etmiştir. Onun sünnet-i seniyyesini terk eden, edebi terk eder” gibi vurguların yer alması da.<br />
Bütün bu hususları üst üste koyduğumda, ne zaman kökenini sünnetten almayan bir ‘görgü,’ ‘talim ve terbiye,’ ‘âdâb-ı muaşeret’ vs. söylemi ile karşılaşsam bende hâsıl olan ruh hali, teyakkuz ve tedirginliktir.<br />
Yine bu yüzden, bugünün ehl-i dininin ağzına bile çok rahat yapışmış olan ‘köylülükten kurtulmak’ kabilinden söylemler beni rahatsız etmektedir. Çünkü ardı sıra gelen ‘medenîlik’ adresi Medinetü’n-Nebî’ değil; bilakis Paris, Londra veya şimdilerde New York, San Francisco veya Miami’dir.</p>
<p><strong>En güzel örnek O’dur</strong><br />
Hz. Peygamber’in hayatına, sünnetine, hadislerine nüfuz ettikçe onu ‘incelikler Peygamberi’ olarak da tarif etmenin yerinde ve gerekli olduğunu hissetmiş biri olarak şunu söyleyebilirim ki, edeb isteyen için, hangi zamanda ve zeminde yaşıyor olursa olsun, ‘en güzel örnek’ olarak Hz. Peygamber’in (a.s.m.) sünneti yeterlidir.<br />
Sünneti reddetmese bile bagaja koyan bir ‘edeb’ ve ‘görgü’ yaklaşımı ise, benim gözümde, kalplere ve zihinlere yer etmeye başlayan bir ‘sekülerizasyon’un habercisidir.<br />
Zaten o yüzden, bugünün mü’minlerinin genel durumu, algıları, beklentileri ve halet-i ruhiyesi katışıksız surette ‘İslâmî’ olana bedel ‘saray kültürü’nü sözüm ona ‘İslâmîleştirme’ yolunu seçen Emevîlerin durumunu çağrıştırıyor.<br />
Baktığımızda, Emevîler sünneti reddediyor değillerdi. Ama yordamını kimin göstereceğini Hz. Peygamber daha hayattayken ‘Ehl-i Beyt’ olarak bildirmişti:<br />
“Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetçe asla sapıtmazsınız: Allah’ın Kitabı ve Resûlünün sünneti.” (bk. Muvatta, Kader 3)<br />
“Size, uyduğunuz takdirde benden sonra asla sapıtmayacağınız iki şey bırakıyorum. Bunlardan biri diğerinden daha büyüktür. Bu, Allah’ın Kitabı’dır. Semâdan arza uzatılmış bir ip durumundadır. (Diğeri de) kendi neslim, Ehl-i Beytim’dir. Bu iki şey, cennette Kevser havuzunun başında bana gelip birbirlerinden ayrılmayacaklardır. Öyleyse bunlar hakkında, ardımdan bana nasıl bir halef olacağınızı siz düşünün.” (bk. Tirmizî, Menâkıb 77)<br />
Sünnet-i seniyyeye karşı nasıl bir halefiz?<br />
Ehl-i Beyt gibi mi, Emevîler gibi mi?</p>
<p><strong>Metin Karabaşoğlu</strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Gül yüzlü Efendim ]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/04/26/gul-yuzlu-efendim/</link>
<pubDate>Sat, 26 Apr 2008 11:38:03 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minikkelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/04/26/gul-yuzlu-efendim/</guid>
<description><![CDATA[Bir selamlık güne nasıl sensiz merhaba diyelim? Nasıl avunalım günün getirdikleriyle? Farkına varmaz]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Bir selamlık güne nasıl sensiz merhaba diyelim? Nasıl avunalım günün getirdikleriyle? Farkına varmaz mıyız bir şeyin eksik ve kayıp olduğunun.<br />
Evet, gül yüzlü Efendim.<br />
Eksiklik, öyle tacı elinden alınmış bir padişahın eksikliği değil. Sevginin ayyuka çıktığı bir zaman diliminin, bu asrımızdaki yokluğudur. Saadet Asrı’nın günümüzün<br />
lâl olmuş sessizliği senin yokluğunla birleşirken yanan biz olduk. Çarmıha gerilmiş sana olan hasretimiz. Sensizliğin çölünde sana koştuğumuz serapları yakalayamıyoruz. Kayıplığımız hasretimizle yorgun bir bedenin soluğuyla can olmuşken arıyoruz gül yüzünü. Eksikliğimizi arıyoruz.<br />
Gül yüzlü Efendim.<br />
Yüzümüzün her karesinde oluşan gülüşlerimizde mahzunluk var. Gülüşlerin içine karışmış ebrulî bir yanını göstermekte. Karmakarışık, ama karışıklığın içinde bile sensizliği anlamakta. O gülüş yarım yamalak. O bile tam göstermiyor çehremizde. Ya ağlamalarımız! Bir derya sanki. Bu derya bir de senin için ağlayamamanın garipliği bir veryansın olarak beliriyor yüzde. Gözde her damla senin için şenlendirmek ister yanakları. Ama senin için ağlamaksa her ismi anışında, işte şimdi sensizlik daha bir derinden vurmuştur.<br />
Seni sensizlikte aramak efsunlu gecelerin yıldızı yüreğimize bırakmak gibi bir hal içine girdi. Sensizlik bu kadar yakarken bizi yeryüzüne yakan ışıkları almak. Alıp alıp bağrımıza basmak.  Unutulası anlara bir ışıltı sunar diye gökyüzündeki bütün kandilleri indirmek mümkün olsa. Onunla teselli pınarının suyunu kana kana içsek. Akar bir nebze de olsa nurundan. Hissederiz uzaklardan gelen pırıltıya. Buna bile muhtaçken sensizliğin garipliğinde bize sunulacak ne varsa senin adına amenna.<br />
Yokluğun çölünde, aşkın en güzel buselerden bir demet çiçeğin nazına hasretiz. Senin aşkınla kavrulan bütün yüreklerin ateşi bizi de vursun. Yakıp yakıp kavursun. Ah Muhammed! Deyip vücudu titreyen, kalbi sanki yerinden çıkacakmış gibi atan, onu andıkça bu hale hep giriftar olan yarenlerden olmak. Mecnunları deli eden aşkın seherinde salâvatın sedasını baş göz eylemek.<br />
Öyle muhtaç, öyle garip, öyle sevdalıyız ki sana. Bizi kuşatan günah neticesinde meydana gelen yaralarımıza merhem olsun sana olan sevdamız. Yokluğun yakıcılığı sana muhtaçlığımızdır. Diğer ümmetlerin nazarında ayrı bir yerimiz varsa o da senin ümmetin olmanın şerefidir. Ama o şeref garipliğin enkazında yine sen yine sen demekte. Yine sana koşmakta. Bizar olmuş hayatın her kıvılcımında seninle bir adım daha ilerlemenin yoksun bırakılmış güzergâhında bir avuntu olacak sana olan düşkünlüğümüz.<br />
Bin bir çeşit gök gürültüleri çakar bu yüreğimizde. Sanki birbirleriyle çarpışırlar. Aşkın çarpışması, hasretin birbirine girmesi sana layık olamamanı bir nevi kızgınlığı mı? Bilmiyorum; adını koyamıyorum. Bir şeyler durmadan birbirlerine çarpıyor zıt gidiyor nedense. Ama ben adını koymakta çaresizliğe düştüm. Aşkın dairesinin ortasında sen, çevresini kuşatan bizim vefasızlığımız, yanlışlarımız, ama bunlara eklenen büyük bir utancımız var. Utanıyoruz yüreğimizde hep çarpıp duran gök gürültüsünden. Çünkü biliyoruz o bize hep hatırlatıyor.<br />
Gül yüzlüm Efendim.<br />
Aşkın şahikasında soluk alan ciğerimiz mest olur seni andıkça. Seni hissederiz hâlâ kayıp gitmeyen vicdanımızda. Hâlâ varlığını demirbaş gibi hissettiren salâvatlarında. Onların varlığıdır hâlâ unutulup gitmeyen zamanın hengâmesinde ki kayıplığımızı. Bu kargaşalı dünyanın içinde hâlâ seni hissediyorsak ne mutlu bize. Nurun bin bir parçaya ayrılıp yayılan dünyayı kuşatan salâvatındır; bize varlığımız var olduğumuzu hissettiren. Neden soluk aldığımız bilmeden yaşamak neden bu dünya geldiğimizi bilmeden ömür sermayesini bitirmek ne korkun ne dehşetli bir yara olurdu. Her daim kanayan ve ilaç bekleyen yara. Biz seninle bildik neden bu dünyaya geldiğimizi. Ve yine seninle unutmayacağımız neden yaşadığımızı.<br />
Ay parçası olan gül yüzüne göremeyen, ama sana olan sevdalı yüreklerden biri de bizim yüreğimiz. Hissederiz o güzelliğini. Ararız bu yerlerde senin ışık iklimini. Bekleriz her bekleyişte koca günler bitse de. Yine bekleriz dilimizde dua ellerimizde emanetinle.<br />
Belki layık olanların yanında durursak bizde nasipleniriz şefaatinde. Şimdiden muhtacız şefaatine. Yangınlarla, kör olası günahlarla bekleriz o acayip mahşer olan günü. Belki yüzümüzün karası senin nurunla nurlanır. Günah dilekçemize bembeyaz satırlar yansır. İşte mutluluk seninle desek ve yine seninle en zor menzile varmak istiyoruz. Günleri bir bir bitirirken ömür sermayesini, son sözümüz LAİLAHE İLLALLAH MUHAMMEDEN RESULULLAH olsun.   </p>
<p><strong>Fadime Kaya</strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Dursun Ali Erzincanlı - Bir Gül]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/04/26/dursun-ali-erzincanli-bir-gul/</link>
<pubDate>Sat, 26 Apr 2008 10:11:09 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minikkelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/04/26/dursun-ali-erzincanli-bir-gul/</guid>
<description><![CDATA[]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><span style='text-align:center; display: block;'><object width='425' height='350'><param name='movie' value='http://www.youtube.com/v/DkxWUM_fWTI&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;showsearch=0&#038;hd=0' /><param name='allowfullscreen' value='true' /><param name='wmode' value='transparent' /><embed src='http://www.youtube.com/v/DkxWUM_fWTI&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;showsearch=0&#038;hd=0' type='application/x-shockwave-flash' allowfullscreen='true' width='425' height='350' wmode='transparent'></embed></object></span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Veda hutbesi]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/04/26/veda-hutbesi/</link>
<pubDate>Sat, 26 Apr 2008 10:08:15 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minikkelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/04/26/veda-hutbesi/</guid>
<description><![CDATA[]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><span style='text-align:center; display: block;'><object width='425' height='350'><param name='movie' value='http://www.youtube.com/v/CngYlsIxiKU&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;showsearch=0&#038;hd=0' /><param name='allowfullscreen' value='true' /><param name='wmode' value='transparent' /><embed src='http://www.youtube.com/v/CngYlsIxiKU&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;showsearch=0&#038;hd=0' type='application/x-shockwave-flash' allowfullscreen='true' width='425' height='350' wmode='transparent'></embed></object></span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>
