<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress.com" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>inceleme &amp;laquo; WordPress.com Tag Feed</title>
	<link>http://en.wordpress.com/tag/inceleme/</link>
	<description>Feed of posts on WordPress.com tagged "inceleme"</description>
	<pubDate>Sat, 28 Nov 2009 23:29:09 +0000</pubDate>

	<generator>http://en.wordpress.com/tags/</generator>
	<language>en</language>

<item>
<title><![CDATA[Dini İnançlar Çocuklara, Çocuklar Soyut-Somutu Ayırt Edemezken Yerleştirilir.]]></title>
<link>http://ateist.wordpress.com/2009/11/28/dini-inanclar-cocuklara-cocuklar-soyut-somutu-ayirt-edemezken-yerlestirilir/</link>
<pubDate>Sat, 28 Nov 2009 00:28:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>ateist</dc:creator>
<guid>http://ateist.wordpress.com/2009/11/28/dini-inanclar-cocuklara-cocuklar-soyut-somutu-ayirt-edemezken-yerlestirilir/</guid>
<description><![CDATA[Belli bir yaşa kadar soyut ve somutu ayırt etme yetisine sahip olmayan çocuklara, dini görüşler empo]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Belli bir yaşa kadar soyut ve somutu ayırt etme yetisine sahip olmayan çocuklara, dini görüşler empoze edilir.Ve bu görüşler genellikle kalıcı olarak, nesilden nesile aktarılır.Eğer bir çocuğa, aslında sizin uçabilme yeteneğinizin olduğunu söylerseniz inanacaktır, dünyanın düz olduğunu ve 5 tanrı tarafından 15 günde yaratıldığını söylerseniz size inanacaktır.Saçma olduğunu düşündüğünüz bu örnekler çoğaltılabilir.Ancak bu görüşlerin; dünyanın bir tanrı tarafından 7 günde yaratıldığını iddia eden görüşten daha az doğru olduğunu söyleyemeyiz.Sebebiyse, her ikisinin de aynı kanıt derecesine sahip olması; daha doğru bir ifadeyle hiçbir kanıta sahip olmamasıdır.Sinirlenerek, &#8220;Bu yazı tam bir saçmalık! Dünya allah tarafından yaratılmıştır.&#8221; şeklinde düşünen bir kişi acaba, henüz soyut-somutu ayırt edemezken dünyanın 15 tanrı tarafından 1 saatte yaratıldığını öğrenseydi; yine de, şu an savunduğu düşünceyi mi savunurdu acaba ? Bu pek mümkün görünmüyor. Çünkü, istatistiksel olarak bireyler, yaşadığı ülkede hakim olan dine mensup oluyorlar.Yahudiler , &#8220;Dünyanın nasıl oluştuğu konusunda bizim inancımız doğru.&#8221; diyorlarken , müslümanlar da aynı şekilde &#8220;Dünyanın nasıl oluştuğunu en iyi bizim inancımız açıklar.&#8221; diyor.Tüm dinlerin ortak noktası var ki; bu soru dahil birçok soruya kanıt yoluyla cevap verememeleri.<br />
Çocuklara dini inancın, henüz onlar soyut-somutu ayırt edemiyor iken, -dolayısıyla kendi aklı ile doğruyu aramasına izin verilmiyorken- dini inancın yerleştirilmesinin doğru olmadığına değinmişken, Arthur  Schopenhauer&#8217;in <em>&#8220;Dünya, 15 yaşından küçük çocuklara din dersi vermeyecek kadar dürüst olursa, belki o zaman ona umut besleyebiliriz.&#8221;</em> sözünü eklemek gerekir.<br />
Eğer seçtiğiniz dinin mantığa ve akla uygun olduğunu düşünüyorsanız çocukların yaşı büyüdükçe, içinde bulunduğunuz dini duruma, akıl ve mantıklarını kullanarak ulaşabileceklerini düşünüyorsunuz anlamı çıkar.Ve akıl, mantık ile bulunabileceğini düşündüğünüz bu -en ideal- dinin, çocuğunuz tarafından aklını ve mantığını kullanarak bulunmasına izin verin. Buna izin vermemek, dinin akıl ve mantık ile bulunamayacağını -farkında olmadan da olsa- savunmak anlamına gelir.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[LG X110 Netbook inceleme]]></title>
<link>http://bilgeman.wordpress.com/2009/11/27/lg-x100-netbook-inceleme/</link>
<pubDate>Fri, 27 Nov 2009 17:57:30 +0000</pubDate>
<dc:creator>Murat Bilgeman</dc:creator>
<guid>http://bilgeman.wordpress.com/2009/11/27/lg-x100-netbook-inceleme/</guid>
<description><![CDATA[Merhabalar, Geçenlerde aldığım LG X110 Netbook&#8217;u tamamiyle inceleme fırsatı buldum. Netbook]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><a href="http://bilgeman.wordpress.com/files/2009/11/lg-netbook-x110-lg1.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-434" title="lg-netbook-x110-lg1" src="http://bilgeman.wordpress.com/files/2009/11/lg-netbook-x110-lg1.jpg?w=150" alt="" width="150" height="143" /></a> Merhabalar,<br />
Geçenlerde aldığım LG X110 Netbook&#8217;u tamamiyle inceleme fırsatı buldum. Netbook&#8217;lar hakkında bilgi almak yada bu ürünü satın almak isteyen kişilere yardımcı olabilmek adına ürün gözlemlerimi sizinle paylaşmak istedim.</p>
<p>İlk önce neden bir notebook değilde netbook tercih ettiğimden başliyim. Ben bilgisayar&#8217;ı genelde masaüstü pc kullanan biriyim, bu yüzden netbook benim için genel kullanım dışında keyif amaçlı bir ürün. Zaten özellikleri bakımından bir netbook size genel kullanım koşulları sağlayacak bir üründe değil.<!--more--> Benim aldığım ve fiyatı diğerlerine göre ciddi ekonomik olan LG X110 hakkında biraz bilgi vereyim. Ürün ciddi anlamda küçük ve taşınabilir. Monitörün hemen üzerinde alışık olduğumuz yerde, 1.3 megapixel&#8217;lik kameraya sahip, ki buda web-cam sohbetler için gayet yeterli bir ölçü. Ekran genişliği 11 inch. İç kasa beyaz renkte. İlk başlarda mac havası veriyor lakin zamanla kir tutmaya başlıyor, haftada bir tuş takımını silme ihtiyacı duyabilirsiniz. Tuşlar genel olarak çok zor değil, fakat loş veya karanlık ortamlarda kullanımı zorlaştırıyor, çünkü tuş takımı birbirine oldukça yakın. Cihazın hızına gelirsek üzerinde netbook&#8217;lar için üretilmiş olan intel atom işlemci bulunuyor. Alet performans bakımından oldukça başarılı, tabi temel amacını internet&#8217;te surf yapmak olarak alırsak. Kasanın ön alt kısımında hoparlörleri bulunuyor. Pek kuvvetli birşey değiller, özellikle masanın üzerine koyduğunuzda cızırtılı ve rahatsız edici tiz sesler çıkartıyor. Kulaklık kullanmanızı tavsiye ederim. İki adet solda, bir adet sağda olmak üzere toplam 3 USB girişine sahip. Bununla birlikte sol taraftaki usb&#8217;lerden sonra hava çıkış için panel ve şarj yuvası bulunuyor. Sağ tarafta ise sırasıyla SD Kart yuvası, usb, mikrofon, kulaklık, monitör çıkışı ve ağ girişi bulunuyor. Ürünün kablosuz (wireless) bağlantısı oldukça kuvvetli, modeminize uzak mesafeden rahat bir biçimde bağlanabilirsiniz. Şarj konusunda ise diğer model arkadaşlarıyla aynı seviyede sayılır. Tam şarj ile normal bir kullanımda yaklaşık 45-60 dakika gidiyor. Dışarıda kullanacaksanız şarj aletini yanından ayırmayın derim. Özet olarak cihaz temel hatlarıyla minik, kullanışlı ve hafif. Seyehatlarda interneti takip etmek, kafede kahvenizi içerken blogları gezmek veya dijital fotoğraf makinenizden fotoğrafları aktarmak için birebir diyebilirim. Eğer sizde ekonomik fiyatlarda bir netbook arıyorsanız LG X110 ihtiyacınızı görür derim.</p>
<p>Saygılarımla.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Marca: "Bir komik Atlético"]]></title>
<link>http://lefoot.wordpress.com/2009/11/27/marca-bir-komik-atletico/</link>
<pubDate>Fri, 27 Nov 2009 13:20:39 +0000</pubDate>
<dc:creator>justnbg</dc:creator>
<guid>http://lefoot.wordpress.com/2009/11/27/marca-bir-komik-atletico/</guid>
<description><![CDATA[Futbolcuların sahaya çıkarken fonda çalan Şampiyonlar Ligi müziğini duymak, orta yuvarlakta dalgalan]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Futbolcuların sahaya çıkarken fonda çalan Şampiyonlar Ligi müziğini duymak, orta yuvarlakta dalgalan]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Şerefsiz Piçler'e Dair...]]></title>
<link>http://subbros.wordpress.com/2009/11/26/serefsiz-piclere-dair/</link>
<pubDate>Thu, 26 Nov 2009 14:47:27 +0000</pubDate>
<dc:creator>Sleepwalk3r</dc:creator>
<guid>http://subbros.wordpress.com/2009/11/26/serefsiz-piclere-dair/</guid>
<description><![CDATA[2. Dünya Savaşı o kadar çok filmde anlatıldı ki, herhalde birçoğumuz o yılları ya bu filmlerden ya d]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:center;"><img class="aligncenter" src="http://i45.tinypic.com/2hnnbsh.jpg" alt="afiş" /> 2. Dünya Savaşı o kadar çok filmde anlatıldı ki, herhalde birçoğumuz o yılları ya bu filmlerden ya da bu filmlerden ilham alarak araştırıp öğrendik. Bunların genelinde Yahudi soykırımı tüm çıplaklığıyla anlatılmış, Amerikalılarsa onları soykırımdan kurtararak hem kahramanlıklarını hem de ezilenlerin yanında yer aldıklarını defalarca kez göstermişlerdir. (Yerseniz!)</p>
<p><span style='text-align:center; display: block;'><object width='425' height='350'><param name='movie' value='http://www.youtube.com/v/5sQhTVz5IjQ&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;showsearch=0&#038;hd=0' /><param name='allowfullscreen' value='true' /><param name='wmode' value='transparent' /><embed src='http://www.youtube.com/v/5sQhTVz5IjQ&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;showsearch=0&#038;hd=0' type='application/x-shockwave-flash' allowfullscreen='true' width='425' height='350' wmode='transparent'></embed></object></span></p>
<p><em> </em></p>
<blockquote><p><em>Tarantino 2. Dünya Savaşı yıllarının atmosferinde bir film çekse bize neler anlatırdı? <strong>Inglourious Basterds</strong>’da Tarantino’nun tarihe tersinden bakışına, beyaz perdede onu yeniden yazma fantezisine şahit oluyoruz. Her filminde olduğu gibi yine kendine özgü bir tarzla! İntikama olan aşkı bu filmde yeniden alevleniyor ve bu kez tarihten alıyor intikamını. Yine ana karakterlerine lakaplar takarak, her birine zekice yazılmış repliklerini, yani kendi oyuncaklarını vererek.</em></p></blockquote>
<p><em> </em><br />
Filmin henüz başlamadan gelen açılış parçasıyla <em>“eski alışkanlığımı sürdürüp film müziklerini de en güzellerinden seçtim”</em> mesajını veriyor Tarantino. Özellikle <a rel="nofollow" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Ennio_Morricone" target="_blank"><strong>Ennio Morricone</strong></a> gibi usta bir bestecinin 4 parçasını, tam olması gereken sahnelerde kullanarak müzik konusunda da ne kadar üstad-ı azam bir yönetmen olduğunu bir kez daha hissettiriyor izleyicisine. Filmindeki Western havası da baskın olarak bu parçalar devreye girdiği esnada hissediliyor.</p>
<p>Tarantino’nun, filmi bölümlere ayırma alışkanlığı tabii ki bu filmde de karşımıza çıkıyor. Toplam 5 bölümden oluşan tarih fantezisini ustaca, adım adım aktarıyor seyirciye.</p>
<p><strong>Birinci Bölüm</strong>, bir zamanların Nazi işgali altındaki Fransa’sında başlıyor. Çiftçi LaPadite, evinde bir Yahudi ailesini gizlemektedir. SS subayı, <em>Yahudi Avcısı</em> lakaplı <em>Hans Landa(Christopher Waltz)</em> ise aldığı istihbaratı değerlendirmek üzere LaPadite’nin kapısını çalar. Burada Tarantino’nun akıl dolu diyalog sahnelerinden biri daha kendini gösterir.</p>
<p>Onun filmlerinin temel özelliklerinden biri olan, filmin ana karakterlerinin doğrudan veya dolaylı yollardan seyirciye tanıtılma faslı filmin giriş sahnesinde başlar. İşte bu sahnede Tarantino’nun klasik çizgilerinden olan <em>Ölümcül Kadın/Femme Fatale</em> sıfatını <em>Shosanna</em> karakteri’nin nasıl üstlendiği anlatılır. Diğer taraftan, film boyunca 4 dili birden ustalıkla kullanacak olan Hans Landa’nın basit başlayan ama LaPatide’ nin gözyaşlarıyla sona eren konuşması, bu karakterin filme damgasını vuracağının ilk sinyallerini verir.</p>
<p><strong>İkinci Bölüm</strong>’de filme adını veren çete, yani <em>Şerefsiz Piçler</em> tanıtılır. Yahudi olan bu çetenin hedefi, Nazilerin kâbusu olmaktır. <em>Apaçi</em> lakaplı  <em>Teğmen Aldo (Brad Pitt)</em>, çete üyelerine Nazi askerlerinin kafa derisini yüzdürür. Burada, Tarantino’nun Amerikan tarihine has bazı öğeleri, en şiddetli günlerini Avrupa’nın göbeğinde geçirmiş bir savaşın tarihine nasıl ustalıkla gizlediğine şahit oluruz. Bu çete hem Yahudi’dir hem de Kızılderili, düşmanları hem Nazilerdir hem de Amerikalılar. Yahudiler Nazilerden intikam alırken, Kızılderililer de Amerikalılardan intikam almaktadır. İşte Tarantino’nun kendine has anlatım tarzı bu öğelerde gizlidir. Tarihin utanç sayfalarında yerini almış olan iki soykırıma aynı karakterle dikkat çekmek başka kimin aklına gelirdi ki zaten?</p>
<p>Bu bölümde Hitler’in de seyirciye sunuluş şekline ayrıca dikkat çekmekte fayda var. Ben dâhil birçok kişiye Hitler karakteri gerçekçi, inandırıcı gelmemiştir, zaten Tarantino’nun amacı da buydu diye tahmin ediyorum. Hiçbir karakteri gerçek kimlikleriyle vermemek, tarihe tersinden bakmak asıl amacı. Hitler Avrupa’yı kasıp kavuran psikopat bir lider yerine, bir avuç Yahudi’den korkan zavallı biridir artık. <em>Yahudiler yüceltilir, Naziler yerin dibine sokulur.</em></p>
<p><strong>Üçüncü Bölüm</strong>&#8216;de artık hikâye gelişme aşamasına geçmiştir. <em>Femme Fatale</em> karakterimiz <em>Shosanna</em>, yani yeni adıyla <em>Emmanuelle Mimieux</em> bir sinema işletmektedir. O yıllarda Nazilerin propaganda aracı olarak kullandığı sinema filmlerinden birinin galası, tesadüfen Emmanuelle Mimieux’nin sinemasında yapılacaktır. Beklediği fırsat ayağına gelmiş, intikamını alacağı kişilerin tümü kendi sinemasının salonunu dolduracaktır.</p>
<p>Tarantino tarihten intikamını en etkili propaganda yollarından biri olan sinema filmi ile alırken, <em>Ölümcül Kadın</em> karakterimiz de intikam aracı olarak sinema salonunu kullanacaktır. Hem de kağıttan 3 kat daha hızlı yanabilen 35mmlik nitrat filmler ile.</p>
<p>Yahudileri sıçan olarak gören Nazilerin odunu, 35mmlik nitrat filmler olacak, ilk kibriti ise sinemanın <em>Zenci makinisti Marcel</em> çakacaktır. Naziler soykırım yıllarında yalnızca Yahudileri değil, zencileri de soykırıma dâhil etmişlerdi. Filmde -birkaç sahnede de görüldüğü üzere- zencileri aşağılayan Nazilerin ölümü bir zencinin elinden olacaktır. İşte Tarantino, Marcel aracılığıyla zencilerin de intikamını alıyor.</p>
<p><strong>Dördüncü Bölüm</strong>, yani <em>Kino(Sinema) Operasyonu</em>’nun anlatıldığı kısım ise Tarantino’nun klasik yöntemi, kesişen hayatlara giriş kısmı. Nazilerin ağır toplarının bir sinemada toplanacağını duyan İngilizlerin planı, sinemayı havaya uçurup tek taşla onlarca kuş vurmaktır. Kino Operasyonu adı verilen bu eyleme <em>Şerefsiz Piçler</em> çetesi de dâhil edilir. Filmin belki de en eğlenceli sahneleri bu kısımda cereyan etmekte.</p>
<p>Bir meyhanede operasyon’un detayları konuşulurken gelişen beklenmedik diyaloglar yine uzun ve akıl dolu. Konuşmalar bittiğinde ise -Tarantino’nun önceki filmlerinden aşina olduğumuz- ani ve kısa bir çatışmanın ardından geriye izleyiciyi şok eden bir manzara kalır.<br />
Tarantino yine filmin önemli karakterlerini acımasız bir şekilde öldürmüştür. Geriye sadece, İngilizlere ajanlık yapan Alman aktris <em>Bridget von Hammersmark (Diane Kruger)</em> kalır.</p>
<p><strong>Beşinci Bölüm</strong>&#8216;de, sürpriz bir şekilde kendini operasyonun tam göbeğinde bulan <em>Apaçi Aldo (Brad Pitt)</em>, sinemadaki mimikleri ve duruşuyla Tarantino’nun belki de <em>Don Corleone</em>’e gönderme yaptığı bir karaktere dönüşür.</p>
<p>Sinemada geçen bir diğer sahnede ise hem Tarantino’nun ayak fetişizmi sergilenir hem de Kül Kedisi masalı, Tarantino’nun filmin geneline yaydığı ters bakış açısından nasibini alır. Meyhane’den sağ çıkmayı başaran Hammersmark, ayakkabısını orada unutur. Hans Landa’nın meyhaneyi teftişi esnasında bulduğu bu ayakkabı, Kül Kedisine prensini değil Azrail’ini getirecektir.</p>
<p>Nihayet sinema salonu tıka basa Nazilerin ağır abileriyle doludur ve Hitler de locasındaki yerini almıştır. Bir Nazi askerinin 3 günde 250 düşman askerini öldürmesini konu alan film başladığında ise salondan zaman zaman alkış sesleri yükselmektedir. Nazi faşizmini tüm çıplaklığıyla bu sahnelerde gözler önüne seren Tarantino, bu esnada Hitler’i yakın çekim alarak şeytani kahkahalarını gösterir ve ondan bir kez daha nefret etmenize neden olur.</p>
<p>Ve ilerleyen dakikalarda dünyanın kaderini değiştiren bu psikopat adamı beyaz perdede Amerikalı askerlere öldürterek hem tarihi hiçe sayar, hem de Amerika’nın bir kez daha dünyayı kurtarmasına(!) ön ayak olur. Hitler’in öldürüldüğü sahne o kadar abartılmıştır ki, Hitler’e olan nefretin her bir damlası mermi olup yağmıştır. Belki de Tarantino’nun en çok zevk aldığı sahnelerden biri de Hitlerin öldürülme sahnesi. Şerefsiz Piçler çetesinin iki üyesi Hitler’i delik deşik ettikten sonra, Tarantino’nun <em>Tony Montana</em>’ları olup bütün salonu mermi yağmuruna tutarlar. Özellikle <em>Yahudi Ayısı</em> lakaplı karaktere yapılan yakın çekimde bariz bir <em>Tony Montana (Scarface)</em> göndermesi göze çarpar. <em>(Tarantino’nun Yahudi Ayısı lakabını kullanmasını ise başka bir göndermeye bağlıyorum, belki de benim hüsnükuruntum. Bazı milletler değişik hayvanları nasyonel simgeleri olarak kullanmaktadır bilindiği üzere. Türkler’in “Kurt”, Amerikalıların “Kartal”, Almanların ise “Ayı”yı nasyonel simge olarak kullandığını hatırlıyorum. Burada Tarantino’nun bir Yahudi’ye Ayı lakabını uygun görerek bu simgeye de bir atıfta bulunduğunu düşünüyorum.)</em></p>
<p>Sinema alevler içinde kaldığında dev ekranda beliren <em>Emmanuelle Mimieux</em>, şu cümleyi sarfeder: <em><strong>“My name is Shosanna Dreyfus, and this is the face of Jewish vengeance. (Benim adım Shosanna Dreyfus, bu gördüğünüz de Yahudi intikamının yüzüdür.) ”</strong></em><br />
Sadece bu cümle Tarantino’nun bu filmi neden çektiğini özetlemektedir aslında. Tarantino, Emmanuelle Mimieux olmuştur ve izleyiciye mesajını bu cümleyle açıkça vermiştir.</p>
<p>Almanlar salonda yana dursun, filme damgasını vuran <em>Hans Landa</em> yine keskin zekâsını kullanıp bu hengâmeden canlı çıkmayı başarmıştır. Savaşın er geç sona ereceğini ve ertesinde yargılanacağını tahmin ederek, dün düşmanı olanlarla bir pazarlığa girip geleceğini garanti altına almıştır. <em>Çeşitli kaynaklarda 2. Dünya Savaşı bitiminde Amerika’nın SS Subaylarını yeni birer kimlikle ülkeye aldığını ve istihbarat kaynağı olarak kullandığı yer alıyor.</em> Tarantino da bunu düşünmüş olacak ki Hans Landa’nın Amerika’ya sığınmasını sağlıyor. Belki de tarihi çarpıtmadığı tek nokta da burası.</p>
<p>Şerefsiz Piçler’in ele başı olan Apaçi Aldo, Nazilerin savaş sonrasında üniformalarından kurtulup yeni bir hayata başlayacaklarını ve geçmişlerini bir şekilde sileceklerini düşünüyor. Onların bu savaşın izlerini silememesi için de kendince bir yöntem geliştiriyor. Öldürmediği Nazi askerlerinin alnına bıçağıyla gamalı haç çiziyor. Tarantino filminin son cümlesini Apaçi Aldo’ya, Hans Landa’nın alnına çizdiği gamalı haça bakarak söyletiyor. Bu cümle aynı zamanda kendisinin bu filme verdiği değeri gösteriyor:</p>
<p style="text-align:center;"><em><strong>“I think this just might be my masterpiece. (Sanırım bu benim başyapıtım olabilir.)”</strong></em><br />
<a href="http://forum.divxplanet.com/index.php?showtopic=149081"><strong> </strong></a></p>
<p style="text-align:center;"><a href="http://forum.divxplanet.com/index.php?showtopic=149081"><strong>Yazar: Sleepwalk3r</strong></a></p>
<p><img style="border:medium none;position:absolute;z-index:2147483647;opacity:0.6;display:none;" src="image/png;base64,iVBORw0KGgoAAAANSUhEUgAAABgAAAAYCAYAAADgdz34AAADsElEQVR4nK2VTW9VVRSGn33OPgWpYLARbKWhQlCHTogoSkjEkQwclEQcNJEwlfgD/AM6NBo1xjhx5LyJ0cYEDHGkJqhtBGKUpm3SFii3vb2956wPB/t+9raEgSs52fuus89613rftdcNH8/c9q9++oe/Vzb5P+3McyNcfm2CcPj9af9w6gwjTwzvethx3Bx3x8xwd1wNM8dMcTNUHTfFLPnX6nVmZpeIYwf3cWD/PhbrvlPkblAzVFurKS6GmmGqqComaS+qmBoTI0Ncu3mXuGvWnrJ+ZSxweDgnkHf8ndVTdbiT3M7cQp2Z31dRTecHAfqydp4ejhwazh6Zezfnu98E1WIQwB3crEuJ2Y45PBTAQUVR9X4At66AppoEVO1Q8sgAOKJJjw6Am6OquDmvHskZ3R87gW+vlHz98zpmiqphkkRVbQtsfPTOC30lJKFbFTgp83bWh7Zx/uX1B6w3hI3NkkZTqEpBRDBRzG2AQHcwcYwEkOGkTERREbLQ/8HxJwuW7zdYrzfZ2iopy4qqEspKaDYravVm33k1R91Q69FA1VBRzFIVvXbx5AgXT44A8MWP81yfu0utIR2aVK3vfCnGrcUNxp8a7gKYKiLCvY2SUvo/aNtnM3e49ucK9S3p0aDdaT0UAVsKi2tVi6IWwNL9JvdqTdihaz79/l+u/rHMxmaJVMLkS2OoKKLWacdeE3IsSxctc2D5Qcl6vUlVVgNt+fkPPcFFmTw1xruvT7SCd7nuVhDQvECzJH90h0azRKoKFRkAmP5lKTWAGRdefoZL554FQNUxB92WvYeA5UN4PtSqwB2phKqsqMpBgAunRhFR3j49zuU3jnX8k6fHEQKXzh1jbmGDuYU6s4t1rt6socUeLLZHhYO2AHSHmzt19ihTZ48O8Hzl/AmunD/BjTvrvPfNX3hWsNpwJCvwYm+ngug4UilSCSq6k8YPtxDwfA+WRawIWFbgscDiULcCEaWqBFOlrLazurupOSHLqGnEKJAY8TwBEHumqUirAjNm52vEPPRV4p01XXMPAQhUBjcWm9QZwijwokgAeYHlHYA06KR1cT6ZvoV56pDUJQEjw0KeaMgj1hPEY4vz2A4eW0/e1qA7KtQdsxTYAG0H3iG4xyK1Y+xm7XmEPOJZDiENzLi2WZHngeOjj2Pe+sMg4GRYyLAsx7ME4FnsyTD9pr0PEc8zPGRAwKXBkYOPEd96cZRvf11g9MDe7e3R4Z4Q+vyEnn3P4t0XzK/W+ODN5/kPfRLewAJVEQ0AAAAASUVORK5CYII%3D" alt="" width="24" height="24" /></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Çin işi MacBook Air]]></title>
<link>http://isinlabizi.wordpress.com/2009/11/26/cin-isi-macbook-air/</link>
<pubDate>Thu, 26 Nov 2009 12:36:38 +0000</pubDate>
<dc:creator>Hepa</dc:creator>
<guid>http://isinlabizi.wordpress.com/2009/11/26/cin-isi-macbook-air/</guid>
<description><![CDATA[Çinliler çok geçmeden Apple&#8217;ın satış rekorlarını kıran iPhone&#8217;nun yanında Macbook Air]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img class="alignleft" src="http://media.techeblog.com/elephant//ul/29724-450x-a_1.jpg" alt="http://media.techeblog.com/elephant//ul/29724-450x-a_1.jpg" width="207" height="137" /> Çinliler çok geçmeden Apple&#8217;ın satış rekorlarını kıran iPhone&#8217;nun yanında Macbook Air&#8217;ı da taklit ederek piyasaya sürdüler. <!--more-->Sistem Windows XP kurulu gelmesiyle beraber Hackintosh ile Mac OSX yüklemek kolay olacağa benziyor, ucuz yollu Mac Book Air sahibi olmak isteyenlere bir fırsat diyebiliriz.Özelliklerine gelecek olursak Intel Atom N280 CPU, 1GB DDR2 RAM, 160GB Sabit Disk, 802.11a/b/g Wi-Fi, 2 adet USB girişi, Ethernet girişi, HDMI. Ürünün diğer dikkat çeken yanı ise ağırlığı sadece 1,3 kilo.Pil ömrü ve kalitesi hakkında herhangi bir bilgi bulunmamakta.</p>
<p style="text-align:left;"><span style='text-align:center; display: block;'><object width='425' height='350'><param name='movie' value='http://www.youtube.com/v/C6dmbYuu9Ps&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;showsearch=0&#038;hd=0' /><param name='allowfullscreen' value='true' /><param name='wmode' value='transparent' /><embed src='http://www.youtube.com/v/C6dmbYuu9Ps&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;showsearch=0&#038;hd=0' type='application/x-shockwave-flash' allowfullscreen='true' width='425' height='350' wmode='transparent'></embed></object></span></p>
<p style="text-align:left;"><img src="http://media.techeblog.com/elephant//ul/29725-450x-a_2.jpg" alt="http://media.techeblog.com/elephant//ul/29725-450x-a_2.jpg" width="275" height="184" /><img src="http://media.techeblog.com/elephant//ul/29726-450x-a_3.jpg" alt="http://media.techeblog.com/elephant//ul/29726-450x-a_3.jpg" width="277" height="184" /><img src="http://media.techeblog.com/elephant//ul/29727-450x-a_4.jpg" alt="http://media.techeblog.com/elephant//ul/29727-450x-a_4.jpg" width="276" height="184" /><img src="http://media.techeblog.com/elephant//ul/29728-450x-a_5.jpg" alt="http://media.techeblog.com/elephant//ul/29728-450x-a_5.jpg" width="279" height="184" /></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Akşam işten geç çıkanların bayramı]]></title>
<link>http://elmaaltshift.com/2009/11/26/aksam-isten-gec-cikanlarin-bayrami/</link>
<pubDate>Thu, 26 Nov 2009 00:13:37 +0000</pubDate>
<dc:creator>ozansakin</dc:creator>
<guid>http://elmaaltshift.com/2009/11/26/aksam-isten-gec-cikanlarin-bayrami/</guid>
<description><![CDATA[Çıkamadım işten! Durun tahmin edeyim. Çalışıyorsunuz. Akşamları da işten geç çıkıyorsunuz. Avustraly]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Çıkamadım işten! Durun tahmin edeyim. Çalışıyorsunuz. Akşamları da işten geç çıkıyorsunuz. Avustraly]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[İspanya'nın Latin Aşkı]]></title>
<link>http://lefoot.wordpress.com/2009/11/25/ispanyanin-latin-aski/</link>
<pubDate>Wed, 25 Nov 2009 15:00:40 +0000</pubDate>
<dc:creator>diegopelusa</dc:creator>
<guid>http://lefoot.wordpress.com/2009/11/25/ispanyanin-latin-aski/</guid>
<description><![CDATA[Latin Amerika, futbol dünyası için her zaman altın yumurtlayan tavuk konumundadır. Yetiştirdikleri f]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Latin Amerika, futbol dünyası için her zaman altın yumurtlayan tavuk konumundadır. Yetiştirdikleri f]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Türkiye’de Kürt İsyanları]]></title>
<link>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2009/11/24/turkiye%e2%80%99de-kurt-isyanlari/</link>
<pubDate>Tue, 24 Nov 2009 09:16:31 +0000</pubDate>
<dc:creator>dutlucakoyu</dc:creator>
<guid>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2009/11/24/turkiye%e2%80%99de-kurt-isyanlari/</guid>
<description><![CDATA[Türkiye’de Kürt İsyanları Türkiye Cumhuriyeti Devleti, artık Kürt sorunu diye bir sorunu tanıdığını ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><h2><span style="color:#ff0000;">Türkiye’de Kürt İsyanları</span></h2>
<div>
<div>
<p>Türkiye Cumhuriyeti Devleti, artık Kürt sorunu diye bir sorunu tanıdığını Başbakanının ağzından açıklamıştır. Bu, Batı emperyalizmi ve onun güdümündeki Kürt ayrılıkçıları için önemli bir başarıdır.</p>
<p>Ulusal Kurtuluş Savaşımızın başlangıcındaki Kürt isyanlarından bugüne Ankara’ya Kürt sorununu tanıması için baskı yapılmaktadır. 1920 yılından 1938’e kadar gerçekleşen ondokuz Kürt isyanının ve 1978’den bugüne yaşanan PKK terörünün hedefi aynıdır: Türk Devletine bir Kürt sorunu kabul ettirip, Türkiye Cumhuriyeti topraklarının parçalanması.</p>
<p>Atatürk döneminde Kürt isyanları en sert şekilde bastırıldı. Sorun Kürt sorunu olarak değil, İngiliz ve Fransızların Türk Milleti ve devletini parçalamak için yaptığı kışkırtmalar ve aşiret düzeni olarak ele alındı.</p>
<p>1980 sonrası yaşanan PKK terörü de Kürt sorunu olarak ele alınmadı ve sorun askerî açıdan çözüldü. Ancak AB ve ABD’nin baskılarıyla zayıf düşen Türk Devleti artık terörden ayrı olarak bir Kürt sorunu tanımaktadır.</p>
<p>Mütareke döneminden bugüne kadar emperyalizmin Ortadoğu’da planı değişmemiştir: Bölgede ajan bir Kürt devleti kurdurarak Türk, Arap ve Fars uluslarını parçalamak. Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi Kürt isyanlarının ortak özelliği, yabancı devletlerin Türk Devletini zayıf düşürmek için bu isyanları desteklemesi ya da bizzat organize etmesidir. İkincisi, şehirleşememiş Kürt kitlelerin uluslaşma sürecine direnen aşiret şeyhleri ve beylerinin güdümüyle hareket etmeleridir.</p>
<h3><em>A- Osmanlı Döneminde Kürt İsyanları </em></h3>
<p>1800’lerden itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nda 30 civarında Kürt ayaklanması olmuştur. Bunların tamamına yakını aşiret beylerinin devlet otoritesiyle egemenlik paylaşımı mücadelesinin sonucudur. Bu yüzden isyanların milli bir karakterinin olduğunu söyleyemeyiz. Ancak Batılı dinî ve siyasî misyonerlerin 1850’lerden itibaren Kürtlerin yaşadığı bölgelerde yaptığı faaliyetler sonucu, bu hareketlerde Kürtlük öğesinin de kullanılmaya başlandığını görüyoruz.</p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu Kürtlere bir çeşit özerk beylikler verilmişti. Aşiret düzeni içinde yaşayan bu topluluklar dinsel yönden Sünnî, Şafiî ve Alevî olmak üzere üçe ayrılmışlardı. Osmanlı, Sünnî ve Şafiî Kürtlerle ilişkileri iyi tutmaya gayret etmiştir. II. Abdülhamit, bu Kürtlerden Hamidiye Alaylarını kurarak Ermenilere karşı kullanmıştır. Bu alayları İstanbul’da açılan, beş yıllık hizmet veren “Aşiret Mektepleri” izlemiştir. II. Abdülhamit bu okullarda kendisine bağlı Kürt asker ve sivil bürokratları yetiştirmiştir. Buraya alınan çocukların tamamı aşiret reisi, bey ve ağaların çocuklarıydı. Buralarda yetişen çocuklar ileride Kürt isyanlarının başında yer alacaklardır.</p>
<p>Asıl konumuz Milli Mücadele ve Cumhuriyet dönemi ayaklanmaları olduğu için Osmanlı’daki Kürt ayaklanmalarının belli başlılarının yalnızca isimlerini anmakla yetineceğiz.</p>
<p>1. Babanzade Abdurrahman Paşa İsyanı (1806-1808, Süleymaniye)<br />
2. Babanzade Ahmet Paşa İsyanı (1812, Süleymaniye)<br />
3. Zaza Aşiretleri İsyanı (1818-1820, Dersim)<br />
4. Revaduz Yezidi İsyanı (1830-1833, Hakkari ve çevresi)<br />
5. Mir Muhammet İsyanı (1832-1833, Soran)<br />
6. Kör Mehmet Paşa İsyanı (1830-1833, Erbil, Musul, Şirvan)<br />
7. Garzan İsyanı (1839, Diyarbakır)<br />
8. Bedirhan Bey İsyanı (1843-1847, Hakkari ve çevresi)<br />
9. Yezdan İzzettin Şer İsyanı (1855, Bitlis)<br />
10. Bedirhan Osman Paşa İsyanı (1877-1878, Cizre ve Midyat)<br />
11. Şeyh Ubeydullah İsyanı (1880, Hakkari, Şemdinli)<br />
12. Emin Ali Bedirhan İsyanı (1889, Erzincan)<br />
13. Bedirhani Halil ve Ali Remo İsyanı (1912, Mardin)<br />
14. Molla Selim ve Şeyh Şehabettin İsyanı (1913-1914, Bitlis)</p>
<h3><em>Bedirhan ve Ubeydullah Aileleri </em></h3>
<p>Bu isyanların niteliğini göstermek için Bedirhan Osman ve Şeyh Ubeydullah İsyanına değinelim. Her ikisi de Ruslarla yapılan ‘93 Harbinin kaybedilmesi sonucu bölgede egemenliği zayıflayan Osmanlı idaresine karşı yapıldı. Bedirhan Osman ve kardeşi Hüseyin Paşa, II. Mahmut döneminde dedeleri Bedirhan Bey’in kaybettiği yarı bağımsızlığı elde etmek istiyorlardı. Şeyh Ubeydullah ise Hakkari’den hareketle İran ve Osmanlı’yı tehdit edecek bir ayaklanma planlamıştı. İki yıl arayla çıkan bu isyanların ikisi de şeyh aileleri tarafından yönetiliyor, aynı bölgede çıkıyor ve birbirinden bağımsız hareket ediyorlardı. Bugün Kürtçü yazarların saygıyla adlarını andıkları iki isyancı da başarısız olunca Osmanlı’ya sığınmışlardır. Osman ve Hüseyin Paşa affedilip İstanbul’a yerleşirken, Ubeydullah ise II. Abdülhamit’ten geçimini sağlayarak Mekke’ye sürülmüştür.</p>
<p>Her iki aile de Milli Mücadele yıllarında yeniden karşımıza çıkar. Sevr Antlaşmasını imzalayan kurulda yer alan ve 1918’de kurulan Kürt Teali Cemiyeti Başkanlığına getirilen Seyyid Abdülkadir, Şeyh Ubeydullah’ın büyük oğludur. Bu adam, 1925 yılında Şeyh Sait İsyanıyla ilgisinden dolayı idam edildi. Şeyhin diğer oğlu Abdullah ise, babasının öcünü almak için 1926 Haziran’ında Şemdinli Ayaklanmasını çıkaracaktır.</p>
<p>İngiltere’nin 1919 Haziranı’nda Kürt ayaklanması çıkarmak için görevlendirdiği Binbaşı Noel, bu iş için Bedirhaniler ailesini seçmişti. Bedirhani ailesinin lideri Bedirhan Paşa’nın oğlu Kürt Teali Cemiyeti Başkan Vekili Emin Ali Bey’dir. İngilizler ile Bedirhanilerin ilişkisi Fransız istihbaratının 1920’deki bir raporunda şu şekilde geçiyor:</p>
<p>“Botan aşiretinden Bedirhan ailesi İngiliz ajanları ile anlaşmış ve İngiliz mandasını kabul etmiştir.”</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa da, Sivas Kongresi’nde bu işbirliğini açıklayarak gerekli tedbirleri aldıklarını açıklar. Mustafa Kemal, Binbaşı Noel, Ali Galip ve yanındakilerin tutuklanması emrini verince hepsi çareyi kaçmakta bulur.</p>
<h3><em>B- Türkler Emperyalizmle Savaşırken Kürtler Ne Yaptı? </em></h3>
<p>Osmanlı’nın İtilaf Devletleriyle Mondros Antlaşmasını imzalaması ve arkasından gelen işgaller, Anadolu’daki Türkleri harekete geçirdi. İşgallere karşı Kuvayı Milliye örgütleri kurarak çarpışan Türkler, Müdafaai Hukuk Cemiyetlerinde toplanıyorlardı. Mustafa Kemal’in liderliğinde birleşen ulusal direniş, bir taraftan emperyalist işgalcilerle çarpışırken bir taraftan da içerdeki ayaklanmalarla uğraşıyordu. Bu ayaklanmalar esas olarak padişahın desteğindeki gerici ayaklanmalar ile Güneydoğudaki Kürt ayaklanmaları idi.</p>
<p>Kürtler, 2. Meşrutiyet’le birlikte İstanbul’da çeşitli siyasi cemiyetler kurdular. 1908’de kurulan Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti ilk örgütlenmeleridir. Başında ömür boyu kalmak üzere Seyyit Abdülkadir vardır. Diğer kurucular, Bedirhanlı Emir Ali ve Şerif Paşa’dır. Kürt çocuklarını okutmakla işe başlayan örgüt bir basımevi kurar ve Kürdistan adlı bir gazete çıkarır. Örgüt Emin Ali ve Seyyit Abdülkadir’in anlaşamamaları üzerine kısa sürede dağılır.</p>
<p>Aynı isimler 1919 Mayısı’nda ilk siyasi örgütleri olan Kürdistan Teali Cemiyetini kurarlar. Başkanlığa yine Seyyit Abdülkadir seçilir. Cemiyet mevki sahibi asker-sivil bürokratlara dayanır. Yabancı elçilikler dolaşılarak destek ararlar. Wilson Prensiplerinden yararlanarak ayrı bir devlet kurmak peşindedirler. Doğuda Türkler, Vilayet-i Şarkiye Müdafaa-i Hukuku Milliye Cemiyetinde örgütlenirken, bunlar Diyarbakır, Bitlis ve Elazığ illerinde cemiyetin şubelerini açarak emperyalistlerle işbirliğine girdiler.</p>
<p>2 Ocak 1920’da İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthrope’a başvuran Kürdistan Teali Cemiyeti, Erzurum, Van, Bitlis, Harput, Diyarbakır ve Musul illerinin nüfusunun ezici çoğunluğunun Kürt olduğunu ve Ankara, Konya, Sivas, Adana ve Halep illerinde çok sayıda Kürt yaşadığını iddia ederek İngiliz mandası altında özerklik istediler. İngilizlerin zaten Mardin, Bitlis ve Van illerini içine alan İngiltere koruması altında bir Kürdistan devleti kurma planları vardı. Erzurum ve Trabzon ABD koruması altında Ermenilere verilecekti.</p>
<p>İngilizlerin planları ve desteğiyle hareket eden Kürt isyancılar, Milli Mücadeleyi önemli ölçüde zarara uğrattılar. Türk İstiklal Savaşını desteklediğini söyleyen Kürt aşiretleri olsa bile, bunlar bölgede etkin olamadılar. Kürtler, doğudaki Türkler Müdafaai Hukuk Cemiyetlerinde birleşirlerken bunun dışında kalmışlar ve ayrılıkçı aşiret şeyhlerinin peşinden gitmişlerdir. Türklük dışında ayrı bir Kürt örgütlenmesinin varacağı başka bir son olamazdı zaten.</p>
<p>Kurtuluş Savaşında Türkler cephede savaşırken Kürtler, Ankara hükümetine karşı İngiliz desteğiyle başkaldırıyorlardı. Milli Mücadelenin Türkler ve Kürtler tarafından birlikte verildiği iddiasını tarihsel gerçekler ve rakamlar yalanlıyor. Kurtuluş Savaşında verdiğimiz 34 bin şehidin yalnızca 700’ü Kürt’tü. Milli Mücadelede sırasında 4, Cumhuriyetin ilanından sonra ise 11 Kürt isyanı çıkmıştır.</p>
<h3><em>Ali Batı İsyanı </em></h3>
<p>Midyat’ın güneyindeki aşiretlerin başkanı olan Ali Batı otorite boşluğundan faydalanarak; Mardin, Savur, Cizre ve Nusaybin bölgesindeki aşiretlerin de bir bölümünü etkisi altına alarak, 11 Mayıs 1919’da adamlarıyla birlikte Nusaybin’e girer. İngilizlerin kışkırtmasıyla harekete geçen Ali Batı, Padişahın izni ile hareket ettiğini yayar. Kürdistan’ı kurmak amacındaki Ali Batı, tutukluları serbest bırakarak işe başlar. 19 Ağustos’ta Meddah bölgesine çekilen Ali Batı öldürülür ve isyan son bulur. Bu, Türk Milli Mücadelesi döneminin ilk Kürt ayaklanmasıdır.</p>
<h3><em>Cemil Çeto İsyanı </em></h3>
<p>1920 Mayıs ayında Hıdranlı Aşireti Reisi Hüseyin Paşa Garzan çevresinde Kürt Teali Cemiyeti’nin bir beyannamesini dağıtır. Bu beyannamede, İtilaf Devletlerinin Kuvayı Milliye’yi dağıtacağı ve bir Kürdistan kurulacağı belirtiliyor, silahlanarak hazırlıklı olunması isteniyordu. Hüseyin Paşa’yı misafir eden Bahtiyar Aşireti Reisi Cemil Çeto, başka aşiretleri de kışkırtarak Garzan bölgesinde güçlenmeye başlar. Reşkotan aşiretini de yanına çekmek ister, ancak başaramaz. Cemil Çeto, harekete geçtiyse de, askerî birliklerin önlemleri karşısında adamlarını bir arada tutamaz ve 4 oğlu ile 7 Haziran 1920’de teslim olur.</p>
<h3><em>Milli Aşireti İsyanı </em></h3>
<p>Bitlisli Kürt milletvekili ve aynı zamanda İngiliz ajanı Yusuf Ziya Bey’in yakın arkadaşı Cibranlı Halit Bey, Haziran 1920’de Kürt aşiretlerini “birlik halinde bulunmadıkları için altı yüz yıldır Türk hakimiyetinde yaşadıkları, şimdi kurtuluş gününün geldiği ve silahlanarak harekete geçmeleri” yönünde propaganda yapıp kışkırtıyordu. Ankara’da kurulan Hükümetin Padişahı tanımadığı ve bu Hükümetin Yunanlılar tarafından ortadan kaldırılacağını yayıyordu. Bu yolda yapılan kışkırtmalar sonucu Milli Aşireti, güneydeki İtilaf devletleriyle ilişki kurdu ve Fransızların Urfa’ya ikinci kez saldırdıkları sırada, fırsattan yararlanarak ayaklanıp Siverek’e doğru yürüdü. Fakat burada bulunan 5. Tümen 19 Haziran’da üzerlerine gidince, isyancılar Suriye’ye kaçılar. Bir ay sonra hazırlık yaparak, 3000 atlı ve deveyle ve 1000 yaya kuvvetle, Viranşehir’e girdiler. TBMM’ye karşı harekete geçtiklerini ilan ettiler. Ancak Dersim ve Elazığ yöresindeki aşiretlerin bekledikleri desteği vermemesi sonucu 5. Tümen isyancıları tekrar mağlup etti ve Milli Aşireti tekrar çöle kaçtı.</p>
<h3><em>Koçgiri İsyanı </em></h3>
<p>Türk Milli Mücadelesini en çok tehlikeye düşüren isyan, Koçgiri İsyanı olmuştur. İkinci İnönü Savaşı’nın başladığı günlerde başlayan isyan, Ankara’yı çok zor duruma soktu. Yunan saldırısıyla eşzamanlı başlayan isyan, Türk düşmanlarının planlı bir şekilde çalıştıklarını göstermektedir.</p>
<p>Koçgiri, Sivas’ın İmranlı ilçesinde yaşayan Kürt-Alevi aşiretidir. Bu aşiret Sivas’tan Erzurum’a kadar yayılan bir alanda yaşamaktadır. Kürdistan Teali Cemiyeti, Koçgirili Aşireti Şeyhi Mustafa Paşa’nın oğlu Alişan Bey’i Dersim’e cemiyetin şubesini açmak için gönderir. Alişan, Baytar Nuri ile birlikte çalışmaya başlar. Mustafa Kemal Paşa, Doğuda yaşanabilecek bir tehlikeyi önlemek için her ikisiyle de görüşmek ister. Alişan ile görüşen Mustafa Kemal, onu ikna eder ve milletvekilliği önerir. Baytar Nuri ise, Alişan aracılığıyla kendisine yapılan milletvekilliği önerisini reddeder. Baytar Nuri, Seyyit Abdülkadir’i de pasif bulmakta, Kürt devleti kurmayı hedeflemektedir.</p>
<p>1921 yılı başında belli başlı Kürt aşiretleri reislerini toplayan Baytar Nuri, toplantıdakileri ikna eder ve Temmuz ayında Zara’da karakola saldırarak isyan başlar. Ankara Hükümeti, Koçgirili Alişan Bey’i Kaymakam Vekilliğine, kardeşi Haydar Bey’i de Bucak Müdürlüğüne atasa bile onlar da ayaklananlara yardım ederler.</p>
<p>Kürtler Kemah’ı ele geçirirler ve Ankara Hükümetine Kürdistan’ın özerkliğini tanıma, Türk memurların bölgeden çekilmesi ve Koçgiri’ye gönderilen birliklerin geri alınması konusunda bir muhtıra çekerler. Ardından TBMM’ye şu başvuruda bulunurlar: “Sevr Antlaşması gereğince Diyarbakır, Elazığ, Van ve Bitlis illerinde bir Kürdistan kurulması gerekiyor. Bu nedenle bu oluşturulmalıdır. Yoksa bu hakkı silah zoruyla almaya mecbur kalacağımızı beyan ederiz.”</p>
<p>İsyan gittikçe büyür ve 50 binden fazla silahlı insan bir araya gelir. Bölgede Türk köylerine saldıran isyancılar büyük katliamlar yaparlar. Bu esnada Yunanlılar da Bursa’yı ele geçirmişlerdir. Ancak isyanın büyümesi üzerine Nurettin Paşa komutasındaki Merkez Ordusu 11 Nisan 1921’de isyancıların üzerine yürür. Topal Osman komutasındaki Giresun Alayı da Nurettin Paşa’nın emrine verilir. 17 Haziran tarihinde isyan tamamen bastırılır.</p>
<p>İsyanı bastıran Nurettin Paşa önlem olarak isyan çıkartan aşiretlerin batıya Türk köylerinin yanına iskan ettirilmelerini önermişşe de bölgenin milletvekilleri bunu kabul etmezler. Hatta Nurettin Paşa’nın katliam yaptığını ve görevinden uzaklaştırılmasını istemektedirler. Nurettin Paşa’nın Kürt milletvekillerinin isteğiyle yargılanmasına karar verilir. Mustafa Kemal, tüm muhalefete ve Bakanlar Kuruluna karşı tek başına Nurettin Paşa’yı savunmuş ve onun ağır bir işleme tabi olmasına izin vermemiştir.</p>
<p>Nurettin Paşa’nın Kürtleri iskan önerisi ise Atatürk tarafından ileride 1935’de uygulattırılacaktır.</p>
<h3><em>C- Cumhuriyet Döneminde İsyanlar </em></h3>
<p>Cumhuriyetin ilanından 1938’e kadar 17 Kürt ayaklanması çıktı. Bu ayaklanmalar tarih sırasına göre şöyledir:</p>
<p>1. Nasturi (1924),<br />
2. Şeyh Sait (1925),<br />
3. Raçkıtan ve Raman (1925),<br />
4. Sason (1925),<br />
5. Ağrı (1926),<br />
6. Koçuşağı (1926),<br />
7. Mutki (1927),<br />
8. İkinci Ağrı (1927),<br />
9. Bicar (1927),<br />
10. Asi Resul (1929),<br />
11. Tendürük (1929),<br />
12. Savur (1930),<br />
13. Zeylan (1930),<br />
14. Oramar (1930),<br />
15. Üçüncü Ağrı (1930),<br />
16. Pülümür (1930),<br />
17. Dersim (1937-1938).</p>
<p>Bu ayaklanmalara 20 binden fazla silahlı isyancı katıldı. İsyanlar; Ağrı, Tunceli, Bingöl, Diyarbakır, Siirt, Şırnak ve Hakkari ve çevrelerinde gelişti. Bu isyanların genel karakterini yansıtan ve Türkiye Cumhuriyeti’ni en çok uğraştıran dört isyanı incelemekle yetineceğiz.</p>
<h3><em>Nasturi İsyanı </em></h3>
<p>Nasturiler Süryani mezhebine bağlı Hıristiyan Kürtlerdir. Suriye’den Mısır’a kadar yayılan Nasturiler, Türkiye sınırları içinde Hakkari bölgesinde yaşamaktaydılar.</p>
<p>Nasturi İsyanı doğrudan doğruya İngiltere’nin çıkardığı bir ayaklanmadır. Musul konusunda İngilizlerle yaşanan gerginlik, 19 Mayıs 1924’te İstanbul’daki Haliç toplantısında ele alınır. İngilizler, Musul’daki haklarından vazgeçmek bir yana, bir de Nasturî sorununu ortaya atmışlardır ve Hakkari’yi de istemektedirler. Toplantı 5 Haziran’da biter. İki ay sonra da ayaklanma başlar.</p>
<p>Nasturiler Hangediği bölgesinde Hakkari Valisi Halil Rıfat Bey’i yaralayarak tutsak almışlar ve jandarma komutanını öldürmüşlerdir.</p>
<p>Nasturilerin İngilizler tarafından ayaklanmaya sevk edildiklerine dair pek çok gösterge ve kanıt vardır. Bunlardan birkaçını sıralayalım:</p>
<p>a) Ayaklanmadan hemen önce Hakkari bölgesinde İngiliz misyonerleri görülmüştür.</p>
<p>b) Ayaklanmayı bastırmak üzere görevlendirilen Cafer Tayyar Bey’e bağlı 21. Süvarı Alayı’na Musul’dan kalkan üç İngiliz uçağı ateş etmiştir.</p>
<p>c) Başbakan İsmet İnönü, Nasturi ayaklanması ile ilgili Mustafa Kemal’e verdiği raporda şunları yazmıştır:</p>
<p>“İngilizlerle vaki olan temasımız, 1. Süvari Tümenini Hazil Suyu batısındaki toplanma yerinden Habur Suyu üzerindeki toplanma bölgesine hareketinde sağ yancı olarak ayırdığı bir bölük süvari ve aşiret erlerinden mürekkep kuvvetin İngilizlerin sınır karakolu yaptıkları Birsivi civarına 12 Eylül 1924’te yaklaştıkları vakit bu karakoldan ateş yemelerine karşılık taarruz ederek karakol erlerini tart etmelerinden ibarettir… İngilizlere ait Banona Karakolu erleri de merkezi Banona olan ve ordumuza arzı hizmet eden Güli aşiretleri reisi Sadık Ağa tarafından kıtalarımızın gelmesinden üç-dört gün önce ellerinden silahları tart edilmiştir.</p>
<p>ç) İsyanı bastırmaya giden birliklerden kaçan ve Bitlis Milletvekili Yusuf Ziya’nın kardeşi Teğmen Rıza’nın da aralarında olduğu subaylardan biri Zaho’daki İngiliz birliklerine katılmıştır.</p>
<p>Bir ayrıntı daha belirtelim: “Turkish Petroleum” şirketi 25 Temmuz 1923 günü İngiltere Dışişleri Bakanlığına başvurarak Musul’un Türklere bırakılmamasını istemişti. İngiltere 6 Ağustos 1924 günü Cemiyet-i Akvam’a başvurarak Musul sorununun ele alınmasını talep etmişti. Nasturi ayaklanması bu başvurudan bir gün sonra başladı!</p>
<p>İsyan 28 Eylül günü kesin olarak bastırıldı. İsyanın liderleri Irak’a doğru kaçtılar. İsyanın bastırılmasında kimi aşiretlerden de faydalanıldı.</p>
<p>İsyanın bastırılmasından sonra Genel Kurmay Başkanı Fevzi Çakmak Milli Savunma Bakanlığına bir rapor göndererek, Musul sorununda hâlâ bir belirsizlik olduğunu, İngilizlerin bu konuda çok ısrarcı olduklarını ve bölgeyi karıştırabileceklerini belirterek, yalnız siyasal görüşmelerle yetinilmemesini, savaşa hazır olunmasını istemiştir.</p>
<p>Bu raporun yazılmasından üç ay sonra Şeyh Sait İsyanı patlak verdi.</p>
<h3><em>Şeyh Sait İsyanı </em></h3>
<p>Nasturi ayaklanmasının üzerinden altı ay geçmiştir. Genç Cumhuriyet, Lozan ile Misak-ı Milli sınırlarını önemli ölçüde dünyaya kabul ettirse de Musul meselesi yüzünden İngiltere ile gerginlik yaşamaktadır. Ayrıca Hilafetin kaldırılması ve çağdaşlaşma yolunda atılan adımlar da gerici-yobaz kesimi hareketlendirmiştir. Bu kesimler, Terakiperver Cumhuriyet Fırkası’na girerek seslerini duyurmaya çalışmaktadırlar. Şeyh Sait İsyanı böyle bir dönemde çıkar.</p>
<p>Uğur Mumcu’nun “Kürt-İslam” olarak nitelendirdiği ayaklanmanın lideri Şeyh Sait’i ilk olarak Kürt Azadi (İstiklal) Cemiyetinin Erzurum’daki ilk kongresinde görüyoruz (1924). Bu kongrede iki karar alındı.</p>
<p>a) En geç Mayıs 1925 tarihine kadar bir ayaklanma başlatılacak.</p>
<p>b) Gerekli dış destek İngiliz, Fransız ve Ruslardan sağlanacak.</p>
<p>Yabancılardan yardım alma önerisine bazı üyeler karşı çıkınca Şeyh Sait yabancılardan yardım almanın mübah olduğunu anlatmıştır.</p>
<p>Şeyh Sait, Erzurum ve çevresinde tanınan ve sevilen Nakşibendi şeyhidir. Bitlis Kürt milletvekili Yusuf Ziya, Kürt İstiklal Cemiyeti’nin verdiği görev üzerine Şeyh Sait’in yanına, Hınıs’a gider. TBMM’ye hainlik yapan Yusuf Ziya ile Şeyh Sait anlaşırlar.</p>
<p>1924 yılı Ağustos ayında Şeyh Sait, Hamidiye Alaylarını oluşturan Cibranlı ailesinden Cibranlı Halit Bey ve Mutki Aşireti Reisi Musa Bey, Erzurum’da bir araya gelirler. Kürt İstiklal Cemiyeti’nin başkanlığına Şeyh Sait seçilir. Şeyh Sait Erzurum-Hınıs’tan ayrılarak yaz boyunca Kürt ağaları ve beyleri ile görüşür. Ayaklanma için tarih belirlenmiştir: 21 Mart 1925.</p>
<p>15 Kasım günü Şeyh Sait’in oğlu Ali Rıza İstanbul’a giderek Kürt Teali Cemiyeti Başkanı Seyid Abdülkadir ile görüşür. Abdülkadir, ayaklanmanın daha çok dinsel motiflerle yapılması gerektiğini söyler. “Bütün gücümle ayaklanmayı desteklerim” diyen Seyid Abdülkadir’, Mustafa Kemal aleyhine yazılmış bildirileri Ali Rıza’ya dağıtması için verir.</p>
<p>Nakşibendi tarikatını Kürtler arasına yayan iki kol vardır. Bu iki koldan Seyit Taha kolu Şeyh Abdülkadir aracılığıyla Kürt Teali Cemiyeti’ni, Şeyh Ali Sebdi kolu da Şeyh Sait aracılığıyla Kürt İstiklal Cemiyeti’ni yönetmektedir. Şimdi ikisi de ortak hareket etmektedir.</p>
<p>Ocak 1925’te Şeyh Sait imzasını taşıyan ve elden ele dolaşan bildiri şöyle başlamaktadır: “Kurulduğu günden beri İslam dininin temellerini yıkmaya çalışan Türkiye Cumhuriyeti Reisi Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Kuran Ahkâmına aykırı hareket ederek Allah ve Peygamberi inkar ettikleri ve İslam Halifesini sürdükleri için gayrımeşru olan bu idarenin yıkılmasının bütün İslamların üzerine farz olduğu…”</p>
<p>Eski Genç milletvekili Hamdi Bey olan biteni İçişleri Bakanlığına iletir. Alevi Hormek aşireti de Şeyh Sait’in ayaklanma hazırladığını Mustafa Kemal’e gizli bir mektupla bildirir. Hamdi Bey ise, Cibranlı Halit ve Yusuf Ziya’nın faaliyetlerini aktarmaktadır. Ayrıca Bucak Müdürü Tayyib’in İngilizlerle haberleştiğini de bildirmektedir. Hamdi Bey Diyarbakır Valiliğine de bir dilekçe yazarak, İngilizlerin din sömürüsü ile halkı kışkırttığı ve Cumhuriyet aleyhine, hanedan lehine propagandalar yapıldığını belirtir.</p>
<p>İngiliz büyükelçisi Mr. Lindsay’ın 27 Şubat 1925’te İngiltere’ye gönderdiği telgrafta, “ayaklanmayı hazırlayanların İngiliz yetkililerinden yardım sağlama girişimlerinin karşılıksız kaldığı ve yardım isteklerinin geri çevrildiği”ni belirtmesi ayaklanmacıların İngiltere ile ilişkide olduklarını ve destek istediklerini göstermektedir.</p>
<p>Şeyh Sait hareketi bugün Kürtçü çevrelerce Kürt ulusal mücadelesinin önemli bir parçası olarak saygıyla anılıyor. Öyle bir ulusal hareket ki, hem İngiliz desteği arıyor, hem de şeriatçı.</p>
<p>İsyan planlanandan önce 13 Şubat’ta başlar. Asker kaçaklarını aramak için Şeyh Sait ve kardeşi Abdürrahman’ın Piran’daki evini saran jandarma teğmenleri esir edilir. Bir er şehit düşer. Aynı gece 350 atlı ile yola çıkan Şeyh Sait, Genç ilçe merkezine doğru yola koyulur. Evlerden jandarmaya ateş edilmektedir. Genç’ten sonra Lice’ye de hakim olan Şeyh Sait yanlılarının hedefi Diyarbakır’dır. Ergani, Palu ve Piran’ı ele geçiren isyancılara karşı Ankara’da tedbir alınmaya çalışılmaktadır. Etkin bir tavır alamayan Fethi Bey’in yerine 2 Mart’ta İsmet Paşa Bşbakanlığa getirilir. Olağanüstü hal ilanı da yetersiz kalınca hükümete olağanüstü yetkiler veren Takrir-i Sükûn Kanunu çıkarılır. 35 binden fazla silahlı asker demiryoluyla bölgeye sevkedilir.</p>
<p>Şeyh Sait kuvvetleri Diyarbakır’a saldırarak Türk kuvvetlerine kayıplar verdirirler, ancak Nisan’ın ikinci haftasından itibaren Türk Ordusu duruma hakim olur. Şeyh Sait İran’a kaçmak üzereyken yakalanır. İsyanın diğer liderleri de teslim olurlar ya da yakalanırlar.</p>
<p>İsyana son noktayı Hava Kuvvetleri koyar. İsyan bölgelerine havadan yapılan saldırılarla bölge isyancılardan temizlenir.</p>
<p>Şeyh Sait İsyanı, Cumhuriyet tarihinin en büyük isyanıdır. 3000’den fazla kişinin katıldığı isyandan sonra kurulan İstiklâl Mahkemelerinde 5010 kişi yargılanmış, Şeyh Sait ile birlikte 420 kişiye idam cezası verilmiş ve bunlar infaz edilmiştir. 1811 kişi de çeşitli cezalar almıştır.</p>
<h3><em>Hoybun Cemiyeti ve Ağrı İsyanları </em></h3>
<p>Ağrı’da ilk isyan Mayıs 1926’da, ikinci isyan Eylül 1927’de, üçüncüsü de Eylül 1930’da gerçekleşmiştir. İsyanların arkasında Kürt-Ermeni dayanışmasını temsil eden Hoybun Cemiyeti vardır. Hoybun Cemiyeti’nin kuruluş tarihi ve kurucuları tam olarak belli olmamakla birlikte, Şeyh Sait İsyanından sonra yurtdışına kaçan asilerin liderlerince kurulduğu tahmin edilmektedir. Bir İngiliz raporuna göre ise, Hoybun, Taşnak Merkez Komitesi Üyesi Papazyan’ın bürosunda kurulmuştur.</p>
<p>Hoybun’un ilk geniş toplantısı İngiltere’nin Irak Fevkalade Komiser Muavini Edmods tarafından organize edilmiş ve İngilizlerin Revandiz kaymakamlığına getirdikleri, 1880 isyanı lideri Ubeydullah’ın oğlu Seyyid Taha’nın evinde yapılmıştır. Toplantıya çeşitli aşiret reislerinin yanında İngiltere’yi temsilen Yüzbaşı Moltfoltre da katılmıştır. Toplantıda Türkiye’de yapılması düşünülen isyanla ilgili şu kararlar alınmıştır:</p>
<p>a) İngilizler Kürtlere para yardımı dışında lüzumu halinde silah ve mühimmat yardımı yapacaklar.</p>
<p>b) Nasturiler, Kürtlerle birlikte hareket edecekler.</p>
<p>c) Hoybun, isyanı Yüksekova’dan başlatacak ve hedef Van’ın ele geçirilmesi olacak. Van’ın düşmesinden sonra İngiltere vaat ettiği silah ve para yardımını yapacak.</p>
<p>Hoybun’un 1927’de Lübnan’da yapılan kongresinde Başkanlığa Ermeni Wahan Papazyan getirilmiştir. Genel Sekreter ise Celadet Bedirhan olmuştur.</p>
<p>Hoybun’un faaliyetlerinde İngiliz ve Fransızların rolü konusunda uzun yıllar İran Kürdistan Demokratik Partisi Başkanlığı yapmış olan Abdurrahman Ghassemlou’nun düşünceleri oldukça önemlidir:</p>
<p>“Kürdistan dışında yaşayan göçmenlerin temsilcileri tarafından 1927’de bütün Kürt milliyetçi kuruluşlarının birleşmesinden Hoybun Partisi kuruldu. Bu temsilciler, feodaller, toprak ağaları ile entellektüellerinden meydana gelmişlerdi. (…) Türkiye’ye siyasî baskı yapmak için Kürt problemini kullanan emperyalist güçlerin desteğini sağladı. Bu sebeple, İngiltere ortada kendisi görünmeden, Türk politikasına karşı, olayları Hoybun’un faaliyetleri gibi gösteren bir politika takip etti. Türkiye ile anlaşmazlıkları konusunda Fransa’da İngiltere’yi takip etti. Öyle ki, Taşnaklar Hoybun’u doğrudan kontrollerine aldılar.”</p>
<p>Ağrı İsyanı doğrudan Hoybun’un örgütlediği bir isyandır. İsyancıların başı, Kürtlerin kendisine “Paşa” ünvanı verdiği, daha önceleri Türk Ordusunda Kurmay Binbaşı olan İhsan Nuri’dir. İhsan Nuri, 1925 yılında da Beytüşşebab’da isyancı askerlerden oluşan bir gruba komuta etmiştir.</p>
<p>Ağrı İsyanlarının başlaması, 16 Mayıs günü Yusuf Taşo ve çetesinin İran sınırını geçip, Beyazıt köylerinden hayvan çalarak Ağrı yaylalarına sığınması ve Hası Telli’nin halkı kışkırtması ile başlamıştır. Bir ay sonra ayaklanma bastırılır. Ancak harekât tam başarıya ulaşamamıştır. Bu nedenle 1927 yılının Eylül ayında ikinci bir harekâta girişilir. Hoybun Cemiyeti, bu yıllarda yurtdışında da etkin olmaya başlamıştır. Yalnız İngilere ve Fransa’da değil, ABD’de de sesini yükseltmektedir. Detroit’de Hoybun’un bir şubesi kurulur.</p>
<p>Türk Devleti bu isyanları bastırmak için komşuları İran ve Sovyetler Birliği ile de temas halindedir. Temmuz 1927’de Moskova’da, SSCB’nin Kürt isyanlarında Türkiye’nin yanında olduğunu bildiren bir antlaşma yapılır. SSCB’nin resmî görüşü, “Ağrı isyanlarının arkasında uluslararası emperyalizm” olduğudur.</p>
<p>1928 yılına gelindiğinde İhsan Nuri liderliğindeki Kürt gruplar Ağrı Dağına hakim olurlar. Dağlık arazi Kürtler için uygun savaşma imkanı sağlamaktadır. 2 bin kişiden fazla Kürt dağlardadır. Türk Devleti yine bir bela ile karşı karşıyadır. Askerî yöntemlere geçmeden önce ikna çalışmaları yapılsa da başarılı olunamamıştır.</p>
<p>Mayıs 1930’de 4. ve 6. Kolordular Ağrı Dağı yakınlarında toplanırlar ve harekât başlar. Eylül ayında tüm isyancılar etkisiz hale getirilir. Kendisini Ağrı Ayaklanması Başkomutanı ilan eden İhsan Nuri ise İran’a kaçmıştır. Hem bu yüzden hem de sınır ötesine taşan operasyonlar yüzünden İran’la kısa süreli bir gerginlik yaşansa da sonradan bu sorun halledilir.</p>
<p>İsyanı sert bir şekilde bastıran Türk Devleti içerde ve dışarda ağırlığını koymuştur. 1932 yılının başında iki resmi Türk heyeti (birinin başında Celal Bayar, diğerinin başında Tevfik Rüştü Aras vardı) İran’a ziyaretlerde bulunurlar. Türk heyetinin 6 kadar Kürt köyünün bulunduğu toprak parçasıyla Küçük Ağrı’yı değiştirme isteği Rıza Şah tarafından kabul edilir.</p>
<p>Bu ziyaretlerden önce de Irak Dışişleri Bakanı iki kez üst üste Türkiye’yi ziyaret etmiştir. Görüşmelerde Türkiye, Irak Hükümetinden, “Barzan bölgesinde Türk tabiîyetinde bulunan Barzan’ı bir merkez olarak kullanan Kürtlere karşı operasyon yapılmasını” ister. Irak hükümeti bu isteği kabul eder ve Barzanlı Şeyh Ahmet’e karşı Irak birliklerince saldırılar düzenlenir. Aynı günlerde Irak’ın Ankara Büyükelçisi, İngiliz Büyükelçisine Irak, İran ve Türkiye hükümetleri arasında Kürtlerle ilgili işbirliğinden söz etmektedir. Bu ittifak, Irak’taki Kürt isyancıları Şeyh Ahmet ve Mahmut’un da sonunu hazırlamıştır.</p>
<p>Atatürk Türkiyesi kararlı tutumuyla komşu ülkeleri de kendi yörüngesinde birleştirmeyi başarmıştır. Bu görüşmeler ileride kurulacak Sadabad Paktı’nın sinyallerini veriyordu.</p>
<p>Ağrı İsyanının bastırılmasından sonra Devlet, meseleyi çözmek için çeşitli önlemler alır. 5 Mayıs 1932’de çıkarılan İskan Kanunu’yla Kürtlerin bir kısmı batı bölgelerine yerleştirilir. Aynı kanunla şeyhlik, beylik, ağalık kaldırılır. Aşiret reislerinin ve dini liderlerin sahip olduğu yetkiler ellerinden alınır. Türkçeden başka bir dil kullanmak, yeni köyler ve mahalleler kurmak, zanaatkar cemiyetleri kurmak yasaklanır.</p>
<h3><em>Dersim İsyanları </em></h3>
<p>Dersim’de ilk olaylar 21 Mart 1937 yılında başlamıştır. Altı ay süren isyan 10 Eylül’de isyanın lideri Seyit Rıza’nın yakalanmasıyla bastırılmıştır. İkinci isyan ise 2 Ocak 1938’de başlar, Eylül ayında bastırılır.</p>
<p>İsyanın nasıl başladığına ve geliştiğine değinmeden önce bölgenin sosyal yapısı hakkında bilgi vermemiz gerekiyor. Dersim’de sosyal yapı aşiret düzeni üzerinde yükselmektedir. Cumhuriyetin ilanından sonra da toprak sistemi değişmemiş, ağanın, beyin elindeki toprak, tapulu malı olmuş, aşiret hayatı yıkılamamıştır.</p>
<p>Ankara Hükümeti bu aşiret düzeninin bir an evvel yıkılması gerektiğinin farkındadır. Dersim’in ıslahı ile ilgili ilk rapor, 2 Şubat 1926 tarihinde Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey tarafından yazılır. 1933 yılına kadar bölgede inceleme yapan üst düzey bürokratların yazdığı 7 adet rapor vardır. Bu raporların ışığında Devlet tarafından bir takım tedbirler alınır.</p>
<p>Bu tedbirlerin ilki 14 Haziran 1934 tarihinde kabul edilen İskan Kanunu’dur. Bu kanun aşiretlerin hükmî şahsiyetlerini ortadan kaldırır. Aşiret reisliği, şeyhlik ve ağalık kalkar, topraklarına ve tasarrufları altındaki mallarına el konulur. Aşiret efradının göç ettirilmesine veya devletin istediği bölgelerde yerleşme politikasına karar verilir. Bir kısım bölgeler yerleşime kapatılır.</p>
<p>Atatürk bu konuyla bizzat ilgilenmiştir. 1935 yılı Kasım ayında TBMM’yi açış konuşmasında, “İç idare teşkilatımızı, yurdun Doğu bölgelerinden başlayarak genişletmek ihtiyacını duymaktayız. Bu arada Dersim bölgesinde esaslı bir ıslahat programının tatbiki de düşünülmüştür.” demiştir. Bu konuşmadan yaklaşık iki ay sonra 25 Aralık 1935’te Meclis, “Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun”u kabul eder.</p>
<p>Kanuna göre Tunceli isimli bir vilayet kurulur. Bu vilayete Kolordu Komutanı rütbesinde bir kişinin vali ve kumandan olacağı hükmü getirilir. Vali lüzum gördüğü takdirde kaza ve nahiyelerin hudut ve merkezlerini değiştirebilir. Ayrıca kanuna göre Tunceli merkezinde bir ağır ceza ve asliye mahkemesi, kazalarında ise birer asliye mahkemesi kurulması kararı alınır.</p>
<p>1936 yazında Başbakan İsmet İnönü bölgeye gider. Aralık 1936 yılında İçişleri Bakanlığı’nda Bakan Şükrü Kaya yönetiminde Umumi Müfettişler Konferansı yapılır. Tunceli’nin kalkındırılması ve asayişin sağlanması için yapılacaklar konuşulur.</p>
<p>Tunceli’de devlet otoritesinin kendisini hissettirmesi ağa, bey ve seyitlerin nüfuzlarını kırmıştır. Aşiret reisleri üzerinde Suriye’den gelen Ermeniler ve Koçgirili Alişir’in propagandalarının da etkisi olur. Hoybun Cemiyeti tarafından 1933 ve 1934 yıllarında Türkiye’ye gönderilen Ermeni Boğos ve M. N. Dersimi de uzun zamandır bölgede çalışmaktadır.</p>
<p>Dördüncü Umum Müfettişi Alpdoğan durumu hissederek yayımladığı bildiride bütün aşiretlerin silahlarını teslim etmesini ister. Ancak bir çok aşiret buna yanaşmaz ve askerî karakollara saldırır. Aşiret reislerinin lideri Seyit Rıza da Alpdoğan’dan Tunceli Kanununun kaldırılmasını, Dersim için özel ve milli haklarını sağlayan bir idarenin kurulmasını ister.</p>
<p>İpler artık kopmuştur. İlk olay 21 Mart 1937 gecesi Pah bucağı ile Kahmut’u birbirine bağlayan köprünün yıkılması olur. Daha sonra Pah karakoluna saldırı düzenlenir. Batı Dersim’de Seyit Rıza’nın emri ile Hozat’ın Sin köyüne baskın yapılır. Aşiretlerin saldırıları sürerken, 28 Nisan’da İçişleri Bakanlığı durumu şöyle açıklar:</p>
<p>“Dersim aşiret reisleri, hükümet kuvvetlerini kendi aralarından uzaklaştırmak maksadıyla zaman zaman karakollarımıza tecavüzler yapmışlar ve kuvvetlerimiz tarafından tart edilmişlerdir. Bu aşiretlerin bu hareketleri devam ettirmeleri ve genişletmek istemeleri ihtimali vardır. Tunceli’ne muhit ve özellikle Kürtlere meskun olan illerde her türlü olayları karşılayabilecek şekilde tedbirli olunmalıdır.”</p>
<p>3 Mayıs’ta hava kuvvetlerine bağlı bir uçak filosuyla askerî harekât başlar. 25-30 bin civarındaki isyancılar hava saldırılarının caydırıcılığı karşısında gittikçe güç kaybederler. Seyit Rıza’nın saklandığı Kızıldağ kuşatılmış ve evi Sabiha Gökçen’in kullandığı uçakla bombalanmıştır.</p>
<p>Tunceli Harekatına girişen 25 bin kişilik Türk Kuvvetleri Haziran ayında isyancıları bulundukları yerlerde sıkıştırırlar. Temmuz ve Ağustos ayları kaçan isyancıları yakalamakla geçer. İsyanın lideri Seyit Rıza, 10 Eylül’de Erzincan jandarmasına teslim olur. Gazeteler, olayı, “Türkiye’de son derebeyinin de imha edilmiş olduğu”, “Bir efsanenin yıkıldığı” şeklinde yazarlar. Seyit Rıza ile birlikte 11 kişi idam edilir.</p>
<p>Ancak uslanmayan aşiretler, 2 Ocak 1938’de yeni bir ayaklanma hareketine daha girişirler. Tunceli bölgesinde asker kaçaklarını toplamakla görevli sabit jandarma müfrezesinden yedi jandarma eri, Kör Abbas, Keçel ve Baluşağı aşiretlerine mensup kişilerce pusuya düşürülerek öldürülür. Ardından Mercan karakolunu basarak iki eri daha şehit ederler.</p>
<p>Genelkurmay Başkanlığı kapsamlı bir harekât planı hazırlar ve 3. Ordu Müfettişi Org. Kazım Orbay’ın komutasında üç kolordunun katıldığı saldırı başlar. 16 Eylül 1938’de arama, tarama ve silahtan arındırma işlemi ile operasyon sona erer. Bu tarihten itibaren Tunceli’nin yönetimi Vali ve Komutanlığa bırakılır.</p>
<p>1 Kasım 1938’de TBMM’nin yeni çalışma yılının ilk toplantı gününde, Atatürk hasta olduğu için Başbakan Celal Bayar’a okuttuğu konuşmasında şöyle demiştir:</p>
<p>“Uzun yıllardan beri süregelen ve zaman zaman aşırı bir duruma giren Tunceli’deki toplu haydutluk olayları belli bir program içindeki çalışmaların sonucu olarak kısa bir zamanda ortadan kaldırılmış, o bölgede böyle olaylar bir daha tekrarlanmamak üzere tarihe aktarılmıştır.”</p>
<h3><em>Sonuç </em></h3>
<p>Kürtlük, aşiret düzeniyle kendini var etmektedir. Kürt isyanların tamamı bu düzenin kaymağını yiyen ağa, bey ve şeyhlerin önderliğinde çıkmıştır. Şeyh Sait ile Dersim’i, Ağrı isyanıyla Koçgiri’yi birleştiren bu ortak özelliktir.</p>
<p>Bu isyanların ulusal isyanlar olduğu söylemek saçmadır. Çünkü ulusal hareketler hem gerici derebeylik sistemiyle mücadele eder, hem de emperyalizme karşı kendini ifade eder. Bu bakımdan Türk Ulusal Kurtuluş hareketi ve Türk Devrimi tam anlamıyla ulusal bir harekettir. Kendisini Türk Devleti ve Devrimiyle savaşarak var eden Kürt hareketi ise gerici ve işbirlikçidir.</p>
<p>Kürt isyanlarına İngilizlerin, Fransızların ve Ermenilerin desteği ve hatta bizzat onlar tarafından organize edilmesi, Kürt hareketinin işbirlikçiliğini gösterir.</p>
<p>Bugün ister sağ, ister sol görünümlü olsun Kürtçü hareketler bu isyanlara sahip çıkıyorlar ve bunları Kürt ulusal harketinin doğuşu olarak görüyorlar. Şeyh Sait anması yapan bir “sol” harekete rastlamak artık şaşırtıcı değil. Çünkü bu hareketlerin ortak noktası Kürt olmalarıdır. Ne siyaset, ne de başka bir şey önemli değildir. İşte bu yüzden aynı zamanda ırkçıdırlar.</p>
<p>Bu isyanlar Türk Devriminin emperyalizm ve onun desteklediği geri toplumsal yapıyla mücadelesinin önüne konmuş bir engeldir. Atatürk ve devrimci kadrolar bu meseleyi en sert şekilde çözdüler ve 1938’ten sonra bu isyanlar bitti. Ancak 1970’lerin sonunda kurulan PKK, bugün ABD ve AB’den aldığı destek ve Türk Devletinin zayıf düşmesi sonucu yeni bir isyan dalgası yaratmak üzeredir.</p>
<p>Tehlike büyüktür. Bölgede 2000’lere kadar Kürt bölücülüğüne karşı en kararlı tavrı alan Türk devletinin, bugün vereceği en ufak tavizin bedeli Misak-ı Milli sınırlarının değiştirilmesi olacaktır.</p>
<p>Cumhuriyet tarihi bu meselenin nasıl çözüldüğünü bize göstermektedir. Atatürk’ün isyanlara karşı sert tavrı ve Kürtçülüğün yeşerdiği toplumsal zemini yok ederek Türklüğü yüceltme politikası bize yol göstermelidir.</p>
<h3><em>Özgür Billur</em></h3>
</div>
</div>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kurtuluş Savaşı kime karşı verildi..?]]></title>
<link>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2009/11/24/kurtulus-savasi-kime-karsi-verildi/</link>
<pubDate>Tue, 24 Nov 2009 09:14:56 +0000</pubDate>
<dc:creator>dutlucakoyu</dc:creator>
<guid>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2009/11/24/kurtulus-savasi-kime-karsi-verildi/</guid>
<description><![CDATA[Kurtuluş Savaşı kime karşı verildi..? Kurtuluş  Savaşı  ile  ilgili  yeni  çarpıtmalar Kurtuluş Sava]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><h2>Kurtuluş Savaşı kime karşı verildi..?</h2>
<div>
<div>
<h3><em>Kurtuluş  Savaşı  ile  ilgili             yeni  çarpıtmalar </em></h3>
<p>Kurtuluş Savaşı’nın kime karşı verildiğini herkes bilir diye düşünebilirsiniz. Ancak, 31 Mart tarihli Taraf gazetesinde Sevan Nişanyan, Tempo’nun Nisan sayısında Hasan Bülent Kahraman öyle yazılar kaleme aldılar ki Kurtuluş Savaşı’na yönelik çarpıtma, küçümseme ve saldırı konusunda öncüllerine dahi parmak ısırtacak kadar yüksekten uçtular.</p>
<p>Hasan Bülent Kahraman’a göre Kurtuluş Savaşı bir iç savaş, Nişanyan’a göre ise İngilizlerin istedikleri rejimin kurulması için üç seneden daha fazla süren bir katliam süreciydi.</p>
<p>Bu pervasız, tez bile diyemeyeceğimiz ‘söylem’e gelene kadar Kurtuluş Savaşı’na ve dolaylı olarak Atatürk’e saldıran tezlerden başlayarak yanıtımızı verelim.</p>
<h3><em> Türk – Yunan  Savaşı  palavrası </em></h3>
<p>Kurtuluş Savaşı’na yönelik ilk çarpıtma ve saldırılar; Kurtuluş Savaşı diye bir savaş olmamıştır, antiemperyalist bir mücadeleden bahsetmenin mümkün olamayacağı ancak Türk-Yunan savaşından bahsedilebileceği tezleridir. “Düzenin Yabancılaşması” kitabıyla tanıdığımız İdris Küçükömer “Sivil toplum Yazıları”nda, İstiklal Savaşı Yunanlılara karşı kazanılmıştır. Kurtuluş Savaşı bir Türk-Yunan savaşıdır tezini ortaya atacaktı. Yine aynı dönemlerde deliliği tescilli Şeriatçı yazar Kadir Mısıroğlu Kurtuluş Savaşı’ndan ‘Türk-Yunan muharebesi olarak bahsedecekti’. Daha sonraki modern “Türk Tarihini tersten yazdım, her olayın tersini kanıtlamaya çalıştım ve sanırım başarılı oldum” diyen tez hastası Yalçın Küçük aynı tezi gündeme getirecektir. Küçük’e göre Kurtuluş Savaşı tarihi baştan aşağıya yanlıştır. Hatta o kadar yanlışla doludur ki, mesela Birinci İnönü Zaferi diye bir şey hiç olmamıştı. Antiemperyalizmden bahsetmek mümkün değildir. En fazla bahsedilebilecek Yunanlılarla yapılan savaş olabilir.</p>
<p>Türk-Yunan savaşı tezleri daha sonraki dönemlerde Fikret Başkaya gibi ‘solcu’lar ve Abdurrahman Dilipak gibi Şeriatçı yazarlar tarafından da yinelenecekti.</p>
<p>Türk-Yunan savaşı tezi Atatürkçülüğün herkes tarafından sol olarak kabul edildiği ve önemli bir tabanının bulunduğu dönemde ortaya atılıyordu. Amaç Atatürkçülüğü ve Atatürk’ü solun dışına itmekti. Kurtuluş Savaşı ve Milli Mücadele Yunan’a karşı bir savaşa indirgendiği noktada antiemperyalist özü bir kenara bırakılıyordu. Atatürk antiemperyalist bir başkaldırının lideri olmanın dışına itiliyordu. Hedef temeli antiemperyalizm olan solla “antiemperyalist olmayan” Kemalizmi birbirinden ayırmaktı.</p>
<h3><em>Türk – Yunan  savaşı  palavrasından           iç  savaş  palavrasına </em></h3>
<p>Dönemsel açıdan baktığımızda Atatürkçülüğün kitle tabanı oldukça zayıflamış ve aşama olarak Atatürk karşıtlığı Türk Devletini ortadan kaldırmaya yönelmiştir. Türk Devletini ortadan kaldırmaya yönelik tezlerin başında etnik bölücülük gelmekte. ‘Kurtuluş Savaşı bir iç savaştır’ tezinin ortaya atılması tarih bilimi açısından hiçbir değer taşımazken dönemsel siyaset açısından önem taşımakta. Hasan Bülent Kahraman tezini şu şekilde oraya koyuyor: “Öncelikle savaşın üç ana gurup etrafında döndüğü kanısındayım. Bunlar Çerkezler, Kürtler ve Rumelililerdir. (…) İlk çatışma Çerkezlerle Rumelililer arasında yaşanır ve Ethem’le birlikte bu kesim tasfiye edilir. (…) İkinci büyük kopuş Kürtlerle Rumelililer arasındadır. (…) Kürtler nüfusları nedeniyle bir devlet kurma imkânına her zaman sahiptiler. Fakat bütün düşünceleri bununla sınırlıydı. O nedenle tarih boyunca kendilerine bu imkânı sağlayacak her kesimle ve kuvvetle ittifak yapmaktan çekinmediler.”</p>
<p>Kurtuluş Savaşımızın niteliği üstüne yazmaya başlamadan Sevan Nişanyan’ın 31 Mart tarihli yazısına da iki satırla değinelim. Nişanyan’a göre İngilizler savaştan sonra işlerine gelen bir rejim kurmak istemişler. O rejim 1923’te aynen istedikleri gibi kurulmuş. Yine İngilizler “İttihatçı kadrodan ayıkladıkları yirmi otuz kişi hariç, gerisi vatan kurtaran kahraman kontenjanından memleketin tepesinde oturmaya devam etti” diyor. Karısının kafasına kavanozla dışkı atmasıyla sansasyon yaratan Nişanyan anlıyoruz ki kavanozda kalanları da burada kullanıyor.</p>
<h3><em> Kurtuluş  savaşı  antiemperyalist  bir  mücadeleydi </em></h3>
<p>Kurtuluş Savaşı ile neden kurtulduğumuzu ortaya koymak için Birinci Dünya Savaşına dönmemiz gerekir? Birinci Dünya Savaşı ya da Birinci Bölüşüm Savaşı neden yapıldı sorusunu soracak olursak verilecek cevap çok nettir: Osmanlıyı paylaşmak.</p>
<p>Düyun-u Umumiye’nin İngiliz temsilcisi Sir Adam Block savaş başladığında İstanbul’u terk etmek zorunda kalırken Osmanlının başına gelebilecekleri şöyle dile getirir: “Eğer Almanya kazanırsa Alman sömürgesi olacaksınız; İngiltere kazanırsa mahvoldunuz”</p>
<p>İngiltere’nin Harbiye Bakanı Lord Kitchener 1914’te “Türkiye’yi mahvedinceye kadar savaşa devam edeceğiz” açıklamasında buluşur.</p>
<p>Yine Birinci Dünya Savaşı sırasında iki yıl İngiltere’nin Başbakanlığını yapmış olan Herbert Henry Asquith “Yüzyılların gördüğü en aşağılık yönetimi yok ederek ileriye doğru bir adım attık. Büyük hasta, ölüm döşeğinde. Bu hastanın milletler ailesi ortasında bir şer kuvveti olarak son günlerini yaşadığını umut edelim. Mezarının üstüne yazılacak kitabenin ne olacağını bilmiyorum, fakat Osmanlı Devleti bir daha dirilmeyecektir.”</p>
<p>İngilizlerin ve tüm Müttefiklerin gerek savaş öncesi gerek savaştan sonra yaptıkları tüm açıklamalar Osmanlı’nın ortadan kaldırılmasına yöneliktir.</p>
<p>&#160;</p>
<h3><em> Bunlardan  daha  önemlisi  savaş  sırası  ve  sonrasında  yapılan  anlaşmalardır. </em></h3>
<p>9 Mayıs 1916’da İngiltere ve Fransa arasında Rusya’nın da kabulüyle Sykes-Picot Anlaşması imzalanır. 1917 devrimi sonrasında Rusya anlaşmadan vazgeçer ve Lenin bu gizli anlaşmayı açıklar. Bu anlaşmaya göre:</p>
<p>1- Rusya’ya, Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis ile Güneydoğu Anadolu’nun bir kısmı,</p>
<p>2- Fransa’ya, Doğu Akdeniz bölgesi, Adana, Antep, Urfa, Diyarbakır, Musul ile Suriye kıyıları,</p>
<p>3- İngiltere’ye Hayfa ve Akka limanları, Bağdat ile Güney Mezopotamya verilecektir.</p>
<p>4- Fransa ile İngiltere’nin elde ettiği topraklarda Arap devletleri konfederasyonu veya Fransız ve İngiliz denetiminde tek bir Arap devleti kurulacak,</p>
<p>5- İskenderun serbest liman olacak,</p>
<p>6- Filistin’de, kutsal yerleşim yeri olması nedeniyle bir uluslararası yönetim kurulacaktır</p>
<p>Görüldüğü gibi Osmanlının paylaşılma planı dönemin emperyalist devletleri İngiltere, Fransa, Rusya arasında yapılır. Yine savaş bittiğinde Osmanlı’yı Mondros anlaşmasına zorlayanlar İngilizlerdi. Anlaşma imzalanırken karşımızdaki isim İngiliz Amiral Calthorpe’du.</p>
<p>Mondros sonrasında fiili işgal dönemi başlar ki, artık kimin Türkiye’yi işgal ettiği ve kimden kurtulduğumuzun cevabını net olarak ortaya koyar. Mondros’la birlikte ilk olarak itilaf donanmalarına mensup bir filo, ateşkesin birinci maddesi gereğince Çanakkale ve İstanbul Boğazındaki askeri tesisleri işgal eder. 1918 yılının sonunda İngiliz ve Fransızlar anlaşma maddeleri uyarınca Adana, Tarsus, Antakya, İskenderun, Kilis, Antep’e girerler. İngiltere, Fransa ve ABD’nin hakim olduğu Paris Barış Konferansı, Mondros’ta verilmiş sözlere aykırı olarak Yunanistan’ın İzmir’i işgaline karar verir.</p>
<p>Bundan sonraki süreç Sevr anlaşmasına gider. Sevr Anlaşması 10 Ağustos 1924’te imzalanacaktı. Sevr Anlaşması imzalandığında Türkiye’nin fiili işgal durumu şöyleydi. İtilaf devletlerinin donanmaları İstanbul’da, Adana Fransızların işgalinde; Urfa, Maraş, Ayıntap, İngilizler tarafından işgal edilmişti. Antalya, Konya’da, İtalyanlar, Merzifon ve Samsun’da da İngiliz askerleri bulunuyordu. İzmir ise itilaf devletlerinin kararınca Yunanlılara işgal ettirilmişti.</p>
<p>Birinci Dünya savaşı öncesinde Emperyalist devletlerin açıklamaları, savaş sırasında yapılan gizli anlaşmalar, savaş sonrası imzalatılan Mondros ve Sevr anlaşmaları, Kurtuluş Savaşı öncesi Türkiye’nin işgal durumu alt alta konulduğu zaman Kurtuluş Savaşımızı emperyalizme karşı başlattığımız net olarak görülüyor. Herhalde işgal bölgesindeki üç büyük emperyalist devlet askerlerini bir süreliğine tatil yapmaya çıkarmamıştı. Ayrıca Kurtuluş Savaşı Yunanlılarla Türkler arasındaydı tezinin en önemli açmazı Yunanlıların İzmir’i işgal kararının dahi emperyalist devletler tarafından alınmasıdır. Kaldı ki, Kurtuluş Savaşımız sonrasında Lozan anlaşmışını İmzalarken de karşımızda Yunanistan değil emperyalist blok olacaktır. Türk-Yunan savaşı tezi; İtalyan, İngiliz ve Fransızların sırf Yunanlıları yendiğimizden dolayı bu coğrafyayı terk ettiği anlamına gelir ki, böyle bir tez de sadece ciddiyetsiz değil aynı zamanda gülünç olur. Kaldı ki, Kurtuluş Savaşı sırasında emperyalizme karşı mücadele sadece silahla değil ideolojik olarak da veriliyordu. 18 Kasım 1920’ de Atatürk TBMM’ye ‘Halkçılık Beyannamesi’ni sunacaktı. “Bizi toptan mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı ulus olarak savaşmayı gerekli gören bir yöntemi izleyen insanlarız.’’</p>
<h3><em> İç  savaş mı..? </em></h3>
<p>Hasan Bülent Kahraman, iç savaşın üç gücünden bahsediyor: Kürtler, Rumelililer ve Çerkezler. Kahraman’a göre “Her üç kesim de savaş sonrası (?) kurulacak yeni devlete, daha doğru tabiriyle savaş sonrasında ortaya çıkacak yeni duruma hâkim olmak istemektedir” özet olarak, Kürtler ve Çerkezler bu savaşı kaybeder. Kahraman, tarihi nereden ve ne şekilde okuyor bilmiyoruz. Ama herhalde kafasında bir laboratuar oluşturmuş, o laboratuarda Çerkez, Rumelili ve Kürtler var ve bunlar savaşıyor. İngilizler nerede? Fransızlar, İtalyanlar, Yunanlılar ne yapıyor? Ya da savaşta bu devletler var ama esası oluşturmuyor. Mesela İngilizler Çerkezlerin kışkırtmasıyla işgale başlıyor gibi…</p>
<p><strong>Neden savaşılıyor bu da yok. Kahraman’ın tezlerinde emperyalizm olmadığı gibi Türk diye de bir şey de yok. Ya da Rumelili diyerek Türkleri kastediyor da biz anlamıyoruz. </strong></p>
<p>Kahraman’ın ortaya attıklarına cevap vermek için öncelikle kavramları yerli yerine oturtmak gerekmektedir. Birincisi, Kurtuluş Savaşı dediğimiz şey ‘Türk’ün kurtuluşu’dur. Mustafa Kemal’in Atatürk olmasının da sebebi budur. Yok edilmek istenen Türklüğü Kurtuluş Savaşı ile kurtarmış bundan dolayı Türk’ün atası olmuştur. Kurtuluş savaşının bütün planları Türklük esas alınarak yapılmıştır. Türk’ün yaşadığı direnebileceği alan düşünerek Misak-ı Millî sınırlarını çizmiştir. İkincisi, Türk varlığını devam ettirebilmek için başında İngilizlerin olduğu emperyalist cepheye karşı savaşmak zorundadır. Zira yaşamını sürdüreceği coğrafya yani vatanı işgal altındadır.</p>
<p>Emperyalizmin işgalindeki vatan toprakları ve emperyalizme bağımsızlık savaşı veren Türk milletini ortaya koyarsak Çerkezlerin ve Kürtlerin yerini rahat tespit ederiz.</p>
<p>Kahramanın ilk çelişkisi Çerkezlerle olan çelişkidir. Ethem’in tasfiyesiyle bu kesim tasfiye edilir. İyi ama Ethem neden tasfiye edilmiştir. Ya da tasfiye mi edilmiştir? Birinci olarak Ethem elindeki kuvvetleri ordunun dışında tutmakta ve savaşı başarıyla sonuçlandıran ordunun dışında durmakta ısrar etmektedir. Bu düzenli orduya katılmama durumu bir süre sonra orduyla çatışma durumunu gelecektir. İkincisi Ethem, ordunun ve Atatürk’ün o kadar karşısındadır ki, orduya ihaneti dahi orduya katılmaya yeğ tutar. Yunana sığınan Ethem, Kurtuluş Savaşı aleyhine çalışmaya başlar ve Türklere Yunan Ordusuna teslim ol çağrısında bulunur. “Kardeşlerim! Yunanlıları pek iyi tanırım! Dinimizi, namusumuzu, hürriyetimizi, malımızı müdafaa ediyorlar… Onlar Türk milletine karşı değil, Mustafa Kemal Paşa ile yandaşlarına karşı harp ediyorlar! Yunan ordusu Şehirlerimizi ve köylerimizi işgal ettiği zaman korkmayınız!”</p>
<p>Eğer bir Çerkez hareketinden bahsetmemiz gerekirse Kurtuluş Savaşı sırasında ihanet eden ve Yunan’a teslim ol çağrısında bulunan bir hareketten bahsetmek mümkün.</p>
<h3><em> Kürtlerin  ihaneti </em></h3>
<p>Kahraman’ın ikinci çelişkisi, Kürtlerle olan çelişkidir. Kahraman’a göre Kürtler tarihin her döneminde kendilerine devlet kurma imkanı verecek kesimle ittifak yapmaktan çekinmemişler. Ama işte iç savaşta yenilince olmamış. Ne kadar masumane değil mi? “İttifak” ve “savaşta kaybetme” özenle seçilmiş kelimeler.</p>
<p>Oysa gerçekler aynı derece masum değil. Kurtuluş Savaşı’na engel olmak için en başından itibaren İngilizler Kürtleri kullanır. Merkezi İstanbul olan “Kürt Teali Cemiyeti” bizzat İngilizler tarafından kurulur. İngiliz desteği ile Nasturi isyanı gerçekleşir. Nasturi isyanı Kurtuluş Savaşı’na katılımı sınırlı olan Kürtlerin niçin katıldıklarının da ortaya koyulması açısından önemlidir. İsyanı bastırmak için bir birlik gönderilir. Birlikten Fırka komutanı İhsan Nuri ile birlikte 270 Kürt, isyancılar tarafına geçer.</p>
<p>Damat Ferit Kürt Teali Cemiyetini Mustafa Kemal’e karsı savaşması karşılığında özerklik vaat eder. Damat Ferit’le İngiliz komiseri, Mustafa Kemal karşısında 15 bin kişilik bir Kürt ordusu kurma planları yapmaktadır. Mustafa Kemal’in idam emrini bir Kürt paşa verir, Kürt Mustafa Paşa. Yine Kürtler Yunanlılarla da işbirliği içindedir. Yunanlılar Batıda Bursa’ya kadar ilerlerlerken Kürtler de Sivas etrafında Koçgiri isyanını başlatırlar.</p>
<p>İngiliz Yüksek Komiseri de Robeck, Lord Curzon’a raporunda durumu şu şekilde özetler: <strong>“Kürtler bütün ümitlerini İngiliz hükümetine bağlamış durumdalar. </strong>Bu ara Mustafa Kemal gittikçe tehlikeli olmaya başlıyor. Kuvvetler, Kürtleri Mustafa Kemal Paşa’ya karşı kullanmak için para ödemeye hazırdırlar”</p>
<p>Yani Hasan Bey’in anlayacağı ne bir iç savaş vardır ortada dolayısıyla ne de iç savaşta tasfiye olan Kürtler. Türklerin verdiği bir bağımsızlık savaşı ve İngilizlerin kontrol ettiği ve Türklere karşı kullandığı işbirlikçi Kürt hareketi vardır. Kaldı ki, sadece Kurtuluş Savaşımız sırasında değil, Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra da İngilizlerin desteği ile Kürt isyanları devam edecektir.</p>
<p><strong>Nişanyan’ın yazdıklarına gelince, yazdıklarının düzeyi dolayısıyla kendisine cevap vermemeyi ve Tanrının kendisine akıl fikir ihsan eylemesini diliyoruz.</strong></p>
</div>
</div>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Diyap Ağa diyor ki : Ben Kürt değil Türk’üm..!!!]]></title>
<link>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2009/11/24/diyap-aga-diyor-ki-ben-kurt-degil-turk%e2%80%99um/</link>
<pubDate>Tue, 24 Nov 2009 09:09:48 +0000</pubDate>
<dc:creator>dutlucakoyu</dc:creator>
<guid>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2009/11/24/diyap-aga-diyor-ki-ben-kurt-degil-turk%e2%80%99um/</guid>
<description><![CDATA[Diyap Ağa diyor ki : Ben Kürt değil Türk’üm..!!! Türkiye haftalardır Kürtlerin Kurtuluş Savaşı’na ka]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div>
<div>
<h3><span style="color:#ff0000;">Diyap Ağa diyor ki : Ben Kürt değil Türk’üm..!!!</span></h3>
<p><span style="color:#ff0000;"> </span>Türkiye haftalardır Kürtlerin Kurtuluş Savaşı’na katılıp katılmadığını tartışıyor.</p>
<p>TÜRKSOLU’nun ortaya koyduğu bir gerçek var: Kürtler Kurtuluş Savaşı’nda da</p>
<p>Çanakkale Savaşı’nda da yoktu. Hatta, bu iki savaşa katılmadıkları gibi</p>
<p>Türklerin düşmanlarıyla açık işbirliği yaptılar. Tüm bu gerçekleri belgeleriyle birlikte ortaya koyduk.</p>
<p>Ve meydan okuduk: Buyurun, Kürtler Kurtuluş Savaşı’nda var ise siz de rakamları ortaya koyun. Belgeleri ortaya çıkartın…</p>
<p>Ama hiçbiri belge ortaya koymadı ve yalanlarla milleti kandırmaya çalıştılar.</p>
<p>Şimdi de bu yalanlarını ortaya çıkarıyoruz.</p>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="5" width="25%" align="right">
<tbody>
<tr>
<td>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="5" width="50%">
<tbody>
<tr>
<td><img src="http://turksolu.org/255/foto/2000edogru-diyap.jpg" border="1" alt="2000'e Doğru" hspace="5" vspace="5" width="143" height="195" /><img src="http://turksolu.org/255/foto/perincek-kemalist-devrim-diyap.jpg" border="1" alt="Kemalist Devrim 4" hspace="5" vspace="5" width="143" height="195" /><br />
<strong>Aydınlıkçılar yıllardır Diyap Ağa’yla Atatürk’ün bu resmini kendi<br />
Kürtçü tezlerinin kanıtı gibi kullanır dururlar. Ancak Diyap Ağa’nın “Ben Kürt değilim, ben Türk’üm” diyen röportajından hiç bahsetmezler.</strong></td>
</tr>
</tbody>
</table>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<h3><em>Diyap  Ağa  Kürt  değildi  ki  —  Türk’tü..!!!</em></h3>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="5" width="50%" align="right">
<tbody></tbody>
</table>
<p>Aydınlık’ın sürekli kullandığı bir fotoğraf vardır: Mustafa Kemal’in Dersim mebusu Diyap Ağa’yla resmi. Bu resmi Kurtuluş Savaşı’ndaki Türk-Kürt kardeşliğinin bir kanıtı olarak sunarlar. Kurtuluş Savaşı ve Atatürk hakkında ne zaman bir Kürtçü çarpıtma yapmak isteseler, bu resmi kullanırlar.</p>
<p>O kadar ki, bunu 2000’e Doğru’da bile yapmışlardı. 2000’e Doğru, Perinçek’in 1987-1993 yılları arasında çıkardığı ve neredeyse PKK yayın organı gibi çalışan bir dergiydi. O dergide “Atatürk: Kürtlere Özerklik” başlıklı haberlerinde de bu fotoğrafı kapağa çıkarmışlardı.</p>
<p>Perinçek, “Kurtuluş Savaşı’nda Kürt Politikası” isimli kitabının kapağına da aynı resmi koymuştu.</p>
<p>Aydınlıkçılar Kürtçü tezlerinin kanıtı olarak yıllardır Diyap Ağa’yı gösterirler, ama Diyap Ağa’nın kendisini Kürt değil Türk olarak nitelendirdiğinden hiç bahsetmezler.</p>
<p>Şimdi bu çok büyük çarpıtma ve kandırmacayı gerçeklerle ortadan kaldıralım.</p>
<p>1931 yılında Diyap Ağa’yla yapılmış bir röportaj var. (Enver Behnan, “İlk Millet Meclisinin Yüz Yaşındaki Mebusu Anlatıyor”, Yeni Gün, 27 Temmuz 1931)</p>
<p>Diyap Ağa Kurtuluş Savaşı’na nasıl katıldığını şöyle anlatıyor:</p>
<p><em>“Gavur Anadolu’yu sardı. Hepimizi bir düşünce aldı. Din ve diyanet ırz ve namus, Türklük tehlikeye düştü. İşittik ki Erzurum taraflarında can kurtaran bir Paşa çıkmış. Meclis kuracakmış. Onu hep gözledik. Öğrendim ki bu Paşa’nın adı Mustafa Kemal imiş. Onun büyük yüzünü görmeğe can attım. ”</em></p>
<p>Görüldüğü gibi Diyap Ağa Kurtuluş Savaşı’na Perinçek’in iddia ettiği gibi “Türk ve Kürtlerin ortak vatanını kurtarmak için” değil “Türklük tehlikeye düştüğü” için katılmış!</p>
<p>Ve herhangi bir protokolle, özerklik vaadiyle kandırılarak değil, vatanı kurtarmaya karar veren Mustafa Kemal’in peşinden gitmek için ve O’nun “büyük yüzünü görmek” için katılmış!</p>
<p>Üstelik Diyap Ağa tüm bunları Cumhuriyet’in kuruluşundan 8, Şeyh Sait isyanından 6, Ağrı isyanından 1 yıl sonra, 1931’de söylüyor.</p>
<p>Perinçek’in sürekli alıntı yaptığı bir konuşması vardır Diyap Ağa’nın. O konuşmada da Diyap Ağa’nın Kürtler adına konuştuğu ve “Türk-Kürt kardeşliği”nden bahsettiğini iddia eder. Bakın Diyap Ağa 1931 yılında o konuşmasından nasıl bahsediyor:</p>
<p><em>“Lozan Konferansı sırasına kürsüye çıktım. Aha bizim memleket ahalisi Kürtmüş, orada bir Kürt Hükümeti kuracaklarmış, bunu duyunca kızdım kürsüye çıkıverdim. Dedim ki, (…)?Gerek Şafii, gerek Hanbeli, gerek Hanefi hepimizin kıblesi birdir. Meclisimiz, kulübümüz, dinimiz, milletimiz birdir. Biz Kürt değil, biz Türk’ üz. Şimdiden sonra mı ayrı bir din, ayrı bir millet olacağız.”</em></p>
<p>Gördünüz mü? Perinçek’lerin Kurtuluş Savaşı’nda Kürtler var derken kanıt olarak gösterebildikleri bir tek Diyap Ağa var. O da “Ben Kürt değil Türk’üm” diyor.</p>
<p>Ve Meclisteki tek konuşmasını da aşiretine Kürt diyenlere sinirlenip yapıyor!</p>
<p>&#160;</p>
<h3><em>Diyap  Ağa’nın  yıllardır  gizlenen  röportajını  yayınlıyoruz :</em></h3>
<p><img src="http://turksolu.org/resimler/tamam2.gif" alt="" width="9" height="18" /> Bizim memleket ahalisi Kürtmüş, orada bir Kürt Hükümeti kuracaklarmış,<br />
bunu duyunca kızdım.</p>
<p><img src="http://turksolu.org/resimler/tamam2.gif" alt="" width="9" height="18" /> Biz Kürt değiliz, biz Türk’üz.</p>
<p><img src="http://turksolu.org/resimler/tamam2.gif" alt="" width="9" height="18" />Türklük tehlikeye düştü. Kurtuluş Savaşı’na katıldım.</p>
<p><img src="http://turksolu.org/resimler/tamam2.gif" alt="" width="9" height="18" />Allah Büyük Gazi’ye çok ömür versin, kıymetini bilelim.</p>
<p>Millet Meclisi’nin ilk azalarından Diyap Ağa’ya Karaoğlan’da rast geldim. Felaket ve zafer günlerinin bu bir hatırası olan bu aksakallı ihtiyara yaklaştım. Selam verdim ve kendimi tanıttım. Ertesi günü Natbantoğlu Hıfzı Bey’le beraber misafir kaldığı Kayseri Oteli’ne gittik.</p>
<p>Otelin avlusunda bu tarihi şahsiyetle karşı karşıya idik. İri ak kaşlarını kaldırdı, mavi gözlerini gözlerime dikti:</p>
<p>— Oğul sen beni nereden tanıyorsun? dedi.</p>
<p>— Birinci Millet Meclisi’nde Dersim Mebusu idiniz, sizi o zaman tanımıştım.</p>
<p>— Aha!.. Unutmamışsın.</p>
<p>— Memleketin kurtuluşuna koşanlar hiç unutulur mu? dedim sonra ilave etti:</p>
<p>— Benden ne soracaksın?</p>
<p>— Nasıl mebus olduğunuzu Birinci Millet Meclisi’nde neler gördüğünüzü ve hayatınızı soracağım!</p>
<p>— Sor ki, söyleyem.</p>
<p>Sordum, şunları anlattı:</p>
<p>Diyap Ağa bugün bir asrı idrak etmiştir, yani tam yüz yaşındadır İkinci Mahmut zamanında doğmuş ve Türkiye’de ilk gazete ile hemtevellüttür.</p>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="5" width="25%" align="right">
<tbody>
<tr>
<td>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="5" width="50%">
<tbody>
<tr>
<td><a href="http://turksolu.org/255/foto/yenigunb1.png" target="_blank"><img src="http://turksolu.org/255/foto/yenigun1.jpg" border="1" alt="Yenigün" hspace="5" vspace="5" width="200" height="267" /></a><br />
Resmi büyütmek için tıklayınız</p>
<p><a href="http://turksolu.org/255/foto/yenigunb2.png" target="_blank"><img src="http://turksolu.org/255/foto/yenigun2.jpg" border="1" alt="Yenigün" hspace="5" vspace="5" width="200" height="267" /><br />
</a><a href="http://turksolu.org/255/foto/yenigunb2.png" target="_blank">Resmi büyütmek için tıklayınız</a><br />
<a href="http://turksolu.org/255/foto/yenigunb3.png" target="_blank"><img src="http://turksolu.org/255/foto/yenigun3.jpg" alt="" hspace="5" vspace="5" width="200" height="267" /><br />
Resmi büyütmek için tıklayınız</a></p>
<p><strong>Enver Behnan’ın Diyap Ağa’yla röportajı 27 Temmuz 1931 tarihli  Yeni Gün gazetesinde yayınlanmış.</strong></td>
</tr>
</tbody>
</table>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>1831 tarihinde dünyaya gelmiştir. Doğduğu yer Çemişkezek kazasının Eğerek karyesidir. Babasının adı Seyyit Han, dedesi Kahraman Ağa’dır. Mensup olduğu aşiret Ferhat uşağıdır. Hayatını Dersim’in Balıkkayalı Dağlarında atlı olarak geçirmiş. Ferhat Uşağa reis olmuştur. Üç yüz adamı ile dağdan dağa koşmuş, tam bir Türkmen hayatı yaşamıştır. Birçok mücadelelerle girmiş olan bu efsanevi dağ adamı, bin bir ölüm tehlikesi geçirdikten sonra, Sultan Abdülhamit’in fermanı ile de Dergâhı âli Kapıcıbaşılığı rütbesini almıştır. Dersim havalisinde teşkilat yapmağa gelen altı Ermeni komitacısını yakalamış ve bunların ellerini ayaklarını bağlayarak Yıldız Sarayı’na yollamıştır.</p>
<p>Bundan sonra bir müddet Nahiye Müdürlüğü ve Mahkeme azalığında bulunmuştur. Sekiz defa evlenmiş, on beşe yakın çocuğu olmuştur. Hiçbiri sağ değildir. Bunlar arasında eceli ile ölen yoktur.</p>
<p>— Ağam okumak yazmak bilir misin?</p>
<p>— Mebus olanda bilmezdim. Allah, Büyük Gazi’ye ömür versin. Yeni harfleri öğrendim.</p>
<p>— Nasıl Mebus çıktınız?</p>
<p>— Gâvur Anadolu’yu sardı: Hepimizi bir düşünce aldı. Din ve diyanet ırz ve namus. Türklük tehlikeye düştü. İşittik ki Erzurum taraflarında can kurtaran bir Paşa çıkmış. Meclis kuracakmış. Onu hep gözledik. Öğrendim ki bu Paşa’nın adı Mustafa Kemal imiş. Onun büyük yüzünü görmeğe can attım. Fakat o zaman olmadı. Sonra Sivas’a oradan da Ankara’ya gelmiş.</p>
<p>Bu zaman bizden iki mebus istedi. Herkes korktu, ihtiyar halimle vatanı kurtaranların yanına koşmayı, hatta başımı bile vermeyi göze aldım.</p>
<p>Bana “gitme ölürsün” dediler. “Zaten herkes mahvoluyor, varam, gidem, onlara ulaşam, hep beraber ölek” dedim.</p>
<p>Benimle mebus seçilen Ayas Uşağı aşiretinden Zeynozade Mustafa Ağa korktu, gelmedi. Ben yanımda bir uşağım, atlara atladık, Elâziz’e geldim. Elâziz’de bana harcırah verdiler. Oradan bir yaylı araba tuttum. Malatya, Sivas, Kayseri yolu ile on sekiz günde Ankara’ya vardım.</p>
<p>— Nerede kaldınız?</p>
<p>— Taşhan’da bir müddet kaldım, sonra Hacı Bayram’da bir ev tuttum.</p>
<p>— Kaç senesinde geldin?</p>
<p>— 1336 senesinde geldim.</p>
<p>— İlk defa Meclis’e nasıl girdin?</p>
<p>— Dersim’den tanıdığım Hasan Hayri Bey vardı. Beni Meclise o götürdü. Kapıdan içeri girince yüreğime bir şevk geldi. Gözüm yaşardı. Burasını mektebe benzettim, kara kara sıralar vardı. Bir sıranın bir köşesine ben de çöktüm. Biraz sonra Hasan Hayri Bey, beni dışarı çıkardı. Bir odaya götürdü.</p>
<p>— Odada kimler vardı?</p>
<p>— Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Paşa, Kâzım Paşa vardı. Gazi Paşa ile birbirimizin elini tuttuk. “Safa geldin Ağa” dedi. Beni Paşalarla tanıştırdı. Yanında oturdum. O dakikada Paşa’ya gönlüm ısınıverdı. Gözümü, gözlerinden ayırmadım. Bu büyük adamla cenge değil, bastonuma dayana dayana ölüme bile giderdim.</p>
<p>— Hiç Millet Meclisi kürsüsüne çıktın mı?</p>
<p>— İki kere çıktım. Bir sene geçmişti. Daha Mustafa Ağa gelmemişti. Meclis’te onun lafını ediyorlardı. Anladım ki Mebusluktan çıkaracaklar. Kürsüye geldim. Konuşanlar bile sustu. Herkes bana şaştı. Diyeceğimi bekliyorlardı. Dedim ki: “Mustafa Ağa’ya telgraf vurdum, yan gelir, yan gelmez, ola ki gele.” Hep bir ağızdan bağrıştılar, el çırptılar.</p>
<p>— Başka yok mu?</p>
<p>— Bir kere de Lozan Konferansı sırasında kürsüye çıktım. Aha bizim memleket ahalisi Kürtmüş, orada bir Kürt Hükümeti kuracaklarmış, bunu duyunca kızdım kürsüye çıkıverdim. Gene sustular: “Lâilaheillâh Muhammedürresullâllah” dedim. “Gerek Şafiî, gerek Hambelî, gerek Hanefî hepimizin kıblesi birdir. Meclisimiz, kulübümüz, dinimiz, milletimiz birdir. Biz Kürt değil, biz Türk’üz. Hepiniz Lâilaheillâh demişsiniz. Şimden sonra mı, ayrı bir din, ayrı bir millet olacağız.” dedim. Gene el çırptılar, İsmet Paşa ayakta kürsünün yanına gelmiş, sakalımın dibine yaklaşmıştı. O da coştu, o da el vurdu.</p>
<p>— Ağam o zamanlar, sizin bir ecnebi kadına aşık olduğunuzu söylemişlerdi?</p>
<p>— Aha canım! Ben Meclis’te büzülmüş otururdum. Yukarıya bir gâvur karısı gelmiş, beni görmüş sormuş: Meclis dağıldı, dışarı çıkıyordum. Kara Bekir kolumdan tuttu beni riyaset odasına götürdü. Hep Paşalar ayakta idiler, aralarında güzel bir kadın gördüm. Paşa Hazretleri dedi ki:</p>
<p>— Ağa bu kadın seni sevmiş! dedi.</p>
<p>— Kadın elimi tuttu. Ben de yüzüne bakarak şu beyti söyledim:</p>
<p>Sev seni seveni hâk ile yeksan etse de</p>
<p>Sevme seni sevmeyeni Mısır’a sultan etse de.</p>
<p>Hep gülüştüler. Kadın resmimi istedi: “yarın gel yan yana bir resim çıkarak” dedim. Bir daha görünmedi.</p>
<p>— Ağa kanunları nasıl yapıyordunuz?</p>
<p>— Kanun yapmak, tıpkı yayıkta yağ yapmağa benziyor. Çalkalıyorduk, çalkalıyorduk. Yayıktan yağ çıkar gibi kanun da çalkalana çalkalana çıkıyordu.</p>
<p>— Bir zaman seyahate çıkmıştınız?</p>
<p>— Evet. Bir gün Meclisin kapısı önünde idik. Gazi Paşa Hazretlerine dedim ki: “Allah düzenimizi bozmasın, şanımızı arttırsın, kılıcımızı keskin, talihimizi açık etsin” dedim. Bunu dediğim zaman gözümden yaş aktı. Paşa Hazretleri, beni kolumdan tutarak otomobiline aldı. Beraberce Eskişehir’e seyahat ettik. Allah Büyük Gazi’ye çok ömür versin, çok büyük bir adamdır. Kıymetini bilelim, ne diyem, bana çok şefkat ve muhabbet gösterdi. Allah da onun sevenini çok etsin. Bizim Meclisimizde bir duamız bir de arkadaşlara iman vermemizden başka bir gayretimiz olmadı.</p>
<p>— Ankara’yı nasıl buldunuz?</p>
<p>— Cennet olmuş, şaştım kaldım. Tanınmaz bir hale gelmiş. Çalışanların gayreti var olsun.</p>
<p>— 12 sene sonra bu seyahatiniz ne içindir?</p>
<p>— Gazi Hazretlerini ziyarete geldim.</p>
<p>— Arzunuz nedir?</p>
<p>— Hey oğul, ihtiyarlıktan çalışamıyorum. Memlekete çok hizmet ettim. Son ömrümde devletimden ve milletimden bir tekaütlük maaşım almağa geldim. Bu işim de olursa mesut olarak memleketime döneceğim!</p>
<h3><em>Perinçek  Kara  Fatma’yı  nasıl  Kürt  yaptı</em></h3>
<p>Aydınlık bir kapakla komediye katkıda bulunmuş: “Kürtler Bu Vatan için Savaşmadı mı?”</p>
<p>Kürtlerin de Kurtuluş Savaşı’na katıldığını iddia etmişler, ama Kürtlerin katılımıyla ilgili tek bir rakam, resmi belge ya da açıklama koyamamışlar. Tek tük insanların “Ben Kürdüm ve Kurtuluş?Savaşına katıldım” açıklamaları dışında ortaya konulan hiçbir şey yok!</p>
<p>Mecburen Soner Yalçın’ın çarpıtma yöntemine başvurmuşlar: Kurtuluş Savaşı’na katılan Türkleri Kürt olarak göstermek. Soner Yalçın türküleri çarpıtıyordu, Aydınlık da fotoğrafları çarpıtmış.</p>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="5" width="25%" align="right">
<tbody>
<tr>
<td>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="5" width="50%">
<tbody>
<tr>
<td><img src="http://turksolu.org/255/foto/aydinlik-kapak.jpg" border="1" alt="Aydınlık: Kürtler bu vatan için savaşmadı mı?" hspace="5" vspace="5" width="135" height="200" /><img src="http://turksolu.org/255/foto/aydinlik1.jpg" border="1" alt="Aydınlık" hspace="5" vspace="5" width="135" height="200" /></p>
<p><img src="http://turksolu.org/255/foto/aydinlik2.jpg" border="1" alt="Aydınlık" hspace="5" vspace="5" width="135" height="200" /></p>
<p><strong>Aydınlık’a göre Kurtuluş Savaşı’daki Kürtlerin müthiş kanıtları:Ankaralı deveciler, cepheye mermi taşıyan Kastamonulu kadınlar ve Erzurumlu Kara Fatma! Bir de Diyap Ağa. Halbuki o da kendisine Kürt denmesine sinirleniyor, “Ben Kürt değil Türk’üm” diyor!</strong></td>
</tr>
</tbody>
</table>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Örneğin Kara Fatma’nın fotoğrafını basmışlar. Erzurumlu ya, onu da Kürt yapıvermişler. Halbuki Kara Fatma’nın öyküsü, Kuvayı Milliye tarihinin en ünlülerinden biridir. Düşman işgali başlayınca görev almak için Sivas’a kadar giden Kara Fatma, kadın olduğu söylenince şu yanıtı vermiştir: <em>“Kadın isem de Türk değil miyim?” </em>Ve ancak böyle Mustafa Kemal’le görüşebilmiştir!</p>
<p>Erzurumlu Kara Fatma’yı, Kurtuluş Savaşı’na katılan Kürtlerin örneği olarak gösteren çarpıtma komedisi bununla da yetinmiyor. Atatürk’ün cepheye cephane taşıyan Ankaralı devecilerle yaptığı ünlü bir görüşme fotoğrafı vardır. İşte o fotoğrafla Atatürk sanki Kürt beyleriyle görüşüyormuş yanılsaması yaratmak istemişler!</p>
<p>Kastamonu’da sırtında bomba taşıyan kadınlarımızın resmini de koymuşlar. Sanırsınız cepheye yardıma giden Kürt kadınları!</p>
<p>Halbuki, Kuvayı Milliye’nin binlerce fotoğrafı var. Bir tanesinde bile düşman askerleriyle savaşan Kürdü bulamamışlar ki, Türk askerinin, Türk kadınının, Türk devecisinin resmini basmaktan başka çareleri kalmamış!..</p>
<p>Bu bile, Kurtuluş Savaşı’nda Kürtlerin olmadığının güzel bir kanıtıdır…</p>
<p>Aydınlık’ın bir başka çok önemli çarpıtması daha var: Bütün Doğu Cephesi’ni Kürtlerin savaştığı bir cepheye dönüştürmüşler. Perinçek “Şarkta istinat yaratarak İzmir’i kurtarmak” başlıklı bir başyazı yazmış. Ve Mustafa Kemal’in Doğu Cephesi’ne ne kadar önem verdiğini, Doğu illerini kurtarmak için yapılanları anlatmış. Hatta ilk kongrenin Erzurum’da toplanmasını örnek vermiş.</p>
<p>Gören de Atatürk Erzurum Kongresi’ni Kürtlerle topladı sanacak! Doğru, kongreye Türkiye’nin dört bir tarafından yüzlerce kişi davet edilmişti. Bunların arasında çeşitli Kürt aşiretleri de vardı. Ancak çoğu Kürt aşireti bu davete zaten yanıt vermemişti. Erzurum Kongresi’ne katılan az sayıdaki Kürt aşiretinin hiçbiri Kurtuluş Savaşı’nın sonuna kadar Mustafa Kemal’in yanında kalmadı. Zaten kalsalar, verdiğimiz şehit rakamlarına bu yansırdı. Üstelik Mustafa Kemal’e sadık kalmak bir yana çoğu aşiret (Mutki Aşireti gibi) zaten Cumhuriyet döneminde isyan etmişti!</p>
<p>Unutturulan bir gerçek daha var. Doğu Cephesi’ndeki askerlerimiz, Sovyetler’le yapılan anlaşmalarla Doğu sınırları belirlendikten sonra Batı Cephesi’ne yardıma gelmişti. TÜRKSOLU’nun verdiği Kurtuluş Savaşı şehitleri rakamlarında işte Doğu Cephesi’nden gelen bu askerler de bulunmaktadır. Madem Doğu Cephesi Kürtlerden oluşuyordu, bu niye bizim verdiğimiz rakamlara yansımıyor?</p>
<p>Aslında Perinçek burada bir çarpıtmadan da öte büyük bir bölücülük örneği göstermektedir. Kurtuluş Savaşı’na katılan Kürtlere örnek bulamayan Aydınlık, çareyi tüm Doğu Cephesi’ni birden Kürtlere mal etmekte bulmaktadır.</p>
<p>Anlayacağınız PKK’nın yıllardır yapamadığını bir çırpıda gerçekleştiriveriyorlar! Yani tüm Doğu’yu Kürtlere veriyorlar!</p>
<h3><img src="http://turksolu.org/255/foto/cem-karaca.jpg" border="1" alt="Cem Karaca Kara Yılan" hspace="5" vspace="5" width="200" height="200" align="right" /><em>Vurun  Türk  milleti  mi<br />
</em></h3>
<h3><em>Vurun  Kürt  uşağı  mı..?</em></h3>
<p>Soner Yalçın köşesinde “Milli Mücadele Türkülerinde Kürtler” başlığıyla küçük bir yazı yazmış. Anlayacağınız, “araştırmacı” kimliğini ne hikmetse, Kürtlerin Kurtuluş Savaşı’na katılımı konusunda gösterememiş. Yapa yapa Milli Mücadele türkülerindeki Kürtlerden bahsedebilmiş.</p>
<p>Ama çok büyük bir çarpıtmayla. Kara Yılan türküsünün sözlerini şu şekilde yazmış:</p>
<p><em>Karayılan der ki, harbe oturak </em><br />
<em>Kilis yollarından kelle getirek</em><br />
<em>Nerde düşman varsa orda bitirek </em><br />
<em>Vurun Kürt uşağı namus günüdür”</em></p>
<p>Bu türkü yıllardır yalnızca Antep’te değil, tüm Türkiye’de okunan bir türküdür. Ve son dizesi şöyledir:</p>
<p><em>Vurun Antepliler namus günüdür” </em></p>
<p>Kimi yörelerde ise şöyle söylenir:</p>
<p><em>“Vurun Türk milleti namus günüdür”</em></p>
<p>Üstelik Soner Yalçın bu çarpıtmasına kaynak olarak Ruhi Su’yu gösteriyor. Komiklik de burada başlıyor. Çünkü, Ruhi Su’nun türküleri ortada. Tümü yayınlanmış, 1970’lerde yüz binlerce devrimci tarafından söylenmiş. İsteyen herhangi bir müzik markete gidip CD’sini de alabilir hemen. Buyrun dinleyin, Ruhi Su, bu türküde “Kürt uşağı” mı diyor?</p>
<p>Tabii ki, demiyor. Çünkü Ruhi Su devrimci bir insan. Tarihi gerçekleri çarpıtma konusunda Soner Yalçın gibi “rahat” değil.</p>
<p>Hatta merak ettik, ünlü başka yorumcularının kayıtlarına baktık. Örneğin çok güzel bir yorumu da Cem Karaca tarafından söylenir. Orada da “Vurun Türk milleti” deniyor.</p>
<p>Hatta bugün kimi Kürtçüler tarafından PKK’lı olarak gösterilmek istenen Ahmet Kaya da bir dönem konserlerine “Kara Yılan” türküsünü söyleyerek başlardı. İnanmayan “Resitaller-1” albümüne bakabilir. Orada da şöyle dendiği görülecektir: “Vurun Antepliler namus günüdür.”</p>
<p>Açıkçası Soner Yalçın’ı kutlamak gerekir. Milyonlarca insanın ezbere söylediği, belki de Türkiye’nin en çok bilinen türküsünü çarpıtabiliyor. Bu boyutta bir çarpıtma büyük cesaret ister.</p>
<p>Ancak Soner Yalçın bununla da yetinmemiş, “İlhan Bey Türküsü” isimli başka bir türküden daha bahsetmiş. O türküde de şöyle deniyormuş:</p>
<p><em>“Yetiş Kürt uşağı Antep yanıyor”</em></p>
<p>Ancak kaynağına bakınca gülümsemeden edemiyoruz. Mehmet Bayrak’ın “Eşkıyalık ve Eşkıya Türküleri” kitabı. Mehmet Bayrak önde giden Kürtçü yazarlardan birisidir. Bir Kürtçüyü kendisine kaynak belleyen Soner Yalçın’a bir çağrıda bulunuyoruz: Mehmet Bayrak’ın Şeyh Sait’ten Koçgiri’ye bütün Atatürk düşmanı Kürt isyanlarını öven yazılarını da taşısın köşenize de okurlarınız Kürtlerin Kurtuluş Savaşı’nda aslında ne yaptığını görsün!</p>
<p>Ya da Soner Yalçın şöyle bir “hizmet”te bulunabilir. Atatürk’ün Kürt bölücülüğüyle mücadele etmek için uyguladığı yöntemlerden biz bahsedince sansürlüyorsunuz. Örneğin <em>Şark Islahat Planı, İskan Kanunu, “Vatandaş Türkçe konuş” kampanyaları… </em>Ama Mehmet Bayrak, kendi kitaplarında tüm bu uygulamaları “Atatürk’ün faşistliği”(!)nin örnekleri olarak sık sık anlatıyor. Soner Yalçın madem Mehmet Bayrak’ı kaynak kabul ediyor, bunlardan da bahsetsin!</p>
<h3><em>Nâzım  Hikmet   ve    Kürtler</em></h3>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="5" width="25%" align="right">
<tbody>
<tr>
<td>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="5" width="50%">
<tbody>
<tr>
<td><img src="http://turksolu.org/255/foto/nazim.jpg" border="1" alt="Nâzım" hspace="5" vspace="5" width="140" height="175" /><img src="http://turksolu.org/255/foto/bedirhan.jpg" border="1" alt="Bedirhan" hspace="5" vspace="5" width="140" height="175" /></p>
<p><strong>Nâzım’ı da Kürtçü yaptılar. Kaynakları ise Kamuran Bedirhan’a yazdığını iddia ettikleri mektup. Kim mi o? Atatürk’e suikast düzenlemiş, isyan örgütlemiş, aşireti 100 yıl boyunca Türklere karşı Ruslarla İngilizlerle Fransızlarla işbirliği yapmış bir Kürt aşiret reisi!.. Halbuki, Nâzım bırakın mektup yazmayı, böyle bir adamın yüzüne bile bakmaz!</strong></td>
</tr>
</tbody>
</table>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Nâzım,’ın şiirlerinde, oyunlarında, romanlarında Kürdü bulamazsınız. Hele hele Kuvayı Milliye Destanı’nda bugün kimilerinin iddia ettiği “Kurtuluş Savaşı’nda beraber savaşan Türkler ve Kürtler”in tek bir örneği yoktur. Sırf bu bile, Kürtlerin Kurtuluş Savaşı’na katılmadığının bir göstergesidir.</p>
<p>Soner Yalçın bu konuya da dokunmadan duramamış: <em>“Nâzım Memleketimden İnsan Manzaraları ve Kuvayı Milliye Destanı kitaplarında Anadolu’daki Milli Mücadele’yi anlatırken Kürtlerin hikayelerinden bahsetti. Antep, Urfa, Maraş savunmalarında hep onların yiğit direnişinden bahsetti. Tek başına ‘Karayılan Destanı’ bile Nâzım Hikmet’in kardeşliği ne kadar yücelttiğini gösterdi.”</em></p>
<p>Karayılan da Kürtmüş de bizim haberimiz yokmuş! Kurtuluş Savaşı’nda Kürtlerin de katıldığı ancak böyle ispatlanabilir zaten. Yılların türküsü çarpıtılır ve Türk kelimesi Kürt yapılır. Yılların Türk’ü, soyağacı belli, Türkmen kökenli olduğu ispatlanmış Karayılan Kürt yapılır… Olmayan bir şey de böyle savunulabilir zaten. Kurtuluş Savaşı’nda Kürt yoksa yapacakları şey gayet basit, katılan Türkleri Kürt yapıverirsin olur biter!</p>
<p>Soner Yalçın, Nâzım’a ait olduğunu iddia ettiği bir de mektup yayınlamış. Mektup Kamuran Ali Bedirhan’a yazılmışmış. Bir cümlesi şöyle: <em>“O dövüş yıllarının sonradan Türk idarecilerince yasak edilen en unutulmaz türkülerinden biri ‘Vurun Kürt uşağı namus günüdür’ diye başlar.”</em> Böylece Soner Yalçın’ın Karayılan türküsüyle ilgili çarpıtmasının kaynağını da öğrenmiş oluyoruz. Halbuki, mektubun Nâzım’a ait olduğu kesin değil. Zaten varlığını bir tek Bedirhan iddia ediyor. Hatta mektubun aslı o öldükten sonra bulunmuş. Ancak iki satır Nâzım okumuş olanlar mektuptaki üslubun Nâzım’a ait olmadığını hemen anlar. Tabii iki satır Nâzım okumuş olanlar.</p>
<p>Üstelik Soner Yalçın bir başka büyük çarpıtma yapıyor ve Bedirhan’dan Sorbon Üniversitesi Kürt Dili Profesörü diye bahsediyor. Gören de, Bedirhan bir bilimadamı sanacak! Halbuki Bedirhan aşireti en işbirlikçi, en Türk düşmanı Kürt aşiretlerinden biridir. 1840’larda Ruslarla işbirliğinde ayaklanmışlardır. Çanakkale Savaşı’nda da Kürtler yoktu dediğimizde, rakamlara karşı çıkamayıp “Kürtler de Sarıkamış’ta çarpıştı” diyenlere de en güzel yanıtı Bedirhanlar verir: Aşiret liderleri Yusuf Kâmil Bey, 1916 yılında Rus işgali sırasında Erzurum ve Bitlis’te valilik yapmıştır!</p>
<p>Sıradan bir profesör gibi sunulan ve sözüne inanmamız istenen Kamuran Ali Bedirhan işte böyle bir aşiretin liderlerindendir. Üstelik Kurtuluş Savaşı yıllarında Atatürk’e suikast planlayanlar arasındadır. Sivas Kongresini basarak Atatürk’ü tutuklamak istemiş, bu girişim Karabekir’in olayı haber almasıyla önlenmiştir. Daha sonra gıyabında ölüme mahkum edilmiştir. 1931’deki Ağrı isyanının da liderleri arasındadır. Şu sözün de sahibidir:<em> “Kürtler, İsrail’in doğal müttefiğidir.”</em></p>
<h3><em>Bursa-Diyarbakır  maçı  ve  “</em><em>PKK  Dışarı ” sloganı</em></h3>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="5" width="25%" align="right">
<tbody>
<tr>
<td>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="5" width="50%">
<tbody>
<tr>
<td><img src="http://turksolu.org/255/foto/altayli-bolunme-futbol.jpg" border="1" alt="Fatih Altaylı: Bölünme futbolla başlar" hspace="5" vspace="5" width="149" height="95" /><strong>Altaylı diyor ki: “Milliyetçilik yaptığını zannederken bu ülkeyi PKK’dan daha büyük bir bölünme tehdidiyle karşı karşıya bırakan ‘beyinsizler’.” Ne yapmış Bursaspor taraftarı?Eline silah mı almış? Havan toplarıyla Türk köylerine mi saldırmış? Otobüsleri durdurup içindekileri mi katletmiş? Kendinden olmayan köyleri mi yakıp boşaltmış? Bursaspor taraftarı PKK’nın bu yaptıklarından daha kötü ne yapmış da PKK’dan daha tehlikeli hale gelmiş?</strong></td>
</tr>
</tbody>
</table>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Fatih Altaylı günlerce, Kurtuluş Savaşı’nda Kürtlerin olmadığını söylemenin ne kadar tehlikeli olduğundan bahsetti. Ama bir kere bile ortaya koyduğumuz rakamlara karşı çıkamadı… Biz de meydan okuduk Altaylı’ya… Buyursun Kürtlerin de Kuvayı Milliye’ye katıldığını kanıtlasın.</p>
<p>Yapamadı… Yapamaz… Yapamazlar… Ama Türk’ün yükselen sesini susturmak için ellerinden geleni yaparlar.</p>
<p>Altaylı da hemen bir “Türk bölücülüğü” edebiyatıdır tutturdu. Kurtuluş Savaşı’na Kürtlerin katılmadığını söylemek Türk bölücülüğüymüş… Hatta bu bölücülük PKK’dan bile daha tehlikeliymiş…</p>
<p>Bursasporluların <em>“PKK dışarı”</em> tezahüratı yapmasını da eleştirmiş: “<em>Milliyetçilik yaptığını zannederken bu ülkeyi PKK’dan daha büyük bir bölünme tehdidiyle karşı karşıya bırakan ‘beyinsizler’”</em></p>
<p>Ne yapmış Bursaspor taraftarı? Eline silah mı almış? Havan toplarıyla Türk köylerine mi saldırmış? Otobüsleri durdurup içindekileri mi katletmiş? Kendinden olmayan köyleri mi yakıp boşaltmış? Bursaspor taraftarı PKK’nın bu yaptıklarından daha kötü ne yapmış da PKK’dan daha tehlikeli hale gelmiş?</p>
<p>Türkiye’de hangi stada giderseniz gidin Diyarbakırspor tepki görür. Bu tepki gayet normal. Çünkü “PKK dışarı” kötü bir tezahürat değil ki. Yani kimse <em>“Bütün Diyarbakırlılar PKK’lı”</em> demiyor. “PKK dışarı” diyor. Madem Diyarbakırspor taraftarı PKK’lı değil, PKK’ya en az biz Türkler kadar karşı, o zaman onlar da katılsın bu tezahürata… Bursaspor taraftarıyla Diyarbakırspor taraftarı omuz omuza, <em>“PKK dışarı”</em> desin! Alın size PKK’ya karşı omuz omuza mücadele veren Türk-Kürt kardeşliği portresi!</p>
<p>Olur mu? Olmaz tabii…</p>
<p>Diyarbakırspor madem PKK’lı suçlamasından rahatsız, öyleyse ilk maçlarında çıksınlar sahaya Türk bayraklarıyla… Taraftarları “Ne mutlu Türk’üm diyene” pankartları açsın ve bu sefer ıslıklamak yerine katılsınlar İstiklal Marşı’na…</p>
<p>Olur mu? Olmaz tabii..</p>
<p>Öyleyse Türklerin haklı tepkisine kimse kızmasın… Kimse tribünlerdeki masum bir tepkiyi, bir tezahüratı, PKK’nın eli silahlı teröründen daha tehlikeli gibi göstermeye kalkışmasın!</p>
<h3><em>Kürt  fedaileri<br />
</em></h3>
<h3><em>neyi  ispatlamaya  çalışıyorsunuz..?</em></h3>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="5" width="25%" align="right">
<tbody>
<tr>
<td>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="5" width="50%">
<tbody>
<tr>
<td><img src="http://turksolu.org/255/foto/apo-perincek.jpg" border="1" alt="Apo-Perinçek" hspace="5" vspace="5" width="160" height="189" /><img src="http://turksolu.org/255/foto/altayli-apo-roportaj.jpg" border="1" alt="Apo-Fatih Altaylı" hspace="5" vspace="5" width="160" height="63" /></p>
<p><img src="http://turksolu.org/255/foto/birand-apo.jpg" border="1" alt="Apo-Mehmet Ali Birand" hspace="5" vspace="5" width="160" height="200" /></p>
<p><strong>“Kurtuluş Savaşı’nı Türklerle Kürtlerin birlikte verdiği” tezlerini kim savunuyor? Perinçek, Soner Yalçın, Fatih Altaylı ve Mehmet Ali Birand… Hepsinin de Apo’yla röportaj yapmış olması bir tesadüf mü?</strong></td>
</tr>
</tbody>
</table>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Dikkat edin, tüm bu tartışmalarda, hiçbir Kürt çıkıp da kardeşim biz de Kurtuluş Savaşı’nda vardık demiyor. Örneğin, DTP’liler hep sessiz kalıyorlar.</p>
<p>Kalırlar tabii… Yalnızca Kurtuluş Savaşı’nda olmadıkları için değil, olmak istemedikleri için de.</p>
<p>Örneğin, çok örnek verilen Diyap Ağa’ya geri dönelim. Diyap Ağa, Kürt hareketleri tarafından hep işbirlikçilikle, Kürtlüğünü unutmakla suçlanmıştır. Ama bizim ihanetle suçladığımız, Koçgiri isyanları, Milli Aşireti isyanları, Şeyh Sait isyanları, Ağrı isyanları, Dersim isyanları, bütün Kürt hareketleri tarafından sonuna kadar savunulmuştur.</p>
<p>1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Ruslarla işbirliği yapan Şeyh Ubeydullah’ı da sahiplenirler. 1916’daki Rus işgalinde işbirlikçi valilik yapan Yusuf Kâmil Bey’i de, üzerinden İngiliz askeri üniformaları çıkan Şeyh Sait yandaşlarını da, İngiliz-Fransız işbirlikçisi Dersim isyanının elebaşı Seyit Rıza’yı da…</p>
<p>Bu isimler, bizim için haindir ama Kürt hareketi için birer ulusal kahramandır.</p>
<p>Zaten mesele de budur. Onların sözde kahramanlarının bütün yapabildiği emperyalistlerin desteğini alıp Türk’e saldırmaktan başka bir şey değildir.</p>
<p>Bugün PKK’nın yaptığı da farklı bir şey değil zaten. Atalarının Kurtuluş Savaşı sırasında yaptığını inkar etmek, bugün yaptıklarından vazgeçmek anlamına gelecektir. Kurtuluş Savaşı’nda Yunanlılara karşı savaştıklarını söyleyemezler.</p>
<p>Savaşmadıkları için değil sadece. Yunanistan’da ve Kıbrıs Rum Kesimi’nde o kadar kampları var, onun için. Sarıkamış’ta Ermenilere ve Ruslara karşı savaştıklarını söyleyemezler çünkü Rusya ve Ermenistan’da da kampları var. Güney Cephesi’nde Fransızlara karşı savaştıklarını da iddia edemezler, çünkü bütün Avrupa bugün arkalarında…</p>
<p>Türklerle Kürtlerin birlikte Kurtuluş Savaşı yürüttükleri yalanını o yüzden Kürtler değil de Soner Yalçın’lar, Fatih Altaylı’lar, Perinçek’ler. Mehmet Ali Birand’lar atıyor. Emin olun bu bir görev paylaşımı. PKK vuracak, Kürdü örgütleyecek. Bunlar da PKK’ya karşı çıkmak isteyen Türk’ün örgütlemesini engellemek için bu yalanları pazarlayacak.</p>
<p>Apo’yla Bekaa’ya gidip kimler görüşmüştü bir hatırlayın… Perinçek, Altaylı ve Birand!</p>
<p>Perinçek, Apo’yla görüştüğü dönemde dergisi 2000’e Doğru’nun Ankara Bürosu çalışanları arasında Soner Yalçın da vardı!</p>
<p>Bu bir tesadüf değil.</p>
<p>Siyasette tesadüfün yeri olmaz. Tercihler vardır.</p>
<h4><em>Ya   Kürt  tarafındasınızdır   ya   da   Türk   tarafında… </em></h4>
<h4><em>Ya  Kürdün   avukatı   olursunuz   ya   da   mazlum   Türk’ün.</em></h4>
<h2><em>Ona  göre …!!!!!!!!!<br />
</em></h2>
<h3><em>Özgür Erdem</em></h3>
</div>
</div>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Ommwriter: Huzur içinde yaz]]></title>
<link>http://elmaaltshift.com/2009/11/24/ommwriter-huzur-icinde-yaz/</link>
<pubDate>Tue, 24 Nov 2009 00:18:09 +0000</pubDate>
<dc:creator>ozansakin</dc:creator>
<guid>http://elmaaltshift.com/2009/11/24/ommwriter-huzur-icinde-yaz/</guid>
<description><![CDATA[Ommwriter, Barcelona&#8217;nın göbeğinden çıkmasına rağmen, sanki İzlanda yapımı havasında takılan, ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Ommwriter, Barcelona&#8217;nın göbeğinden çıkmasına rağmen, sanki İzlanda yapımı havasında takılan, ]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Bülent Akyürek'ten "İtin Biri"]]></title>
<link>http://zayzay.wordpress.com/2009/11/19/bulent-akyurekten-itin-biri/</link>
<pubDate>Thu, 19 Nov 2009 19:13:26 +0000</pubDate>
<dc:creator>ZAY ZAY</dc:creator>
<guid>http://zayzay.wordpress.com/2009/11/19/bulent-akyurekten-itin-biri/</guid>
<description><![CDATA[Yayınlandığı yıllarda underground romanın Türkiye’deki öncüsü olan “İtin Biri” şizofrenik bir arkapl]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:justify;"><strong><img class="alignleft" src="http://www.fincanyayinlari.com/resimler/itinbirikapak.jpg" alt="" width="200" height="305" />Yayınlandığı yıllarda underground romanın Türkiye’deki öncüsü olan “İtin Biri” şizofrenik bir arkaplânla kurgulanmış ve biçim, kurgu, dil özellikleriyle yeni romanın öncüsü olmuştu.</strong></p>
<p style="text-align:justify;">İtin Biri, üçlü aşk üstüne yazılmış en iyi romanlardan biridir.</p>
<p style="text-align:justify;">Gitmişti ama önceleri bunun küçük bir şaka olduğunu sandım.<br />
Daha çok ıslanacağız Tüm geceyi yağmurun altında bu sözü tekrarlayarak geçirdim. Onunla tanışmamız kışa rastlamış olacak ki, sokaklarda birbirimizi daha derinden tanımak için köpekler gibi nereye gittiğimizi bilmeden o park senin bu park benim gezinir, bol bol da ıslanırdık.</p>
<p style="text-align:justify;">Evime doğru yürürken kızgın olduğum şahıs ve şeylere karşın ağzımı dolduruyor, küfredersem rahatlayacağıma inanıyordum. Oysa ve yahut küsmek karşı tarafın varlığını kabul etmektedir. Bu yüzden Tanrı&#8217;ya küfreden ateistleri anlayamamışımdır hiçbir zaman. Yine de saygı duyulacak yönleri yok değil! Kimseye ve hiçbir şeye ait olmamak&#8230; Bu korkunç boşluğu nasıl, neyle dolduruyorlar?</p>
<p style="text-align:justify;">Yayın Yılı: 2009<br />
91 sayfa<br />
Kitap Kağıdı<br />
13&#215;19 cm<br />
Karton Kapak<br />
ISBN:6055653033<br />
Dili: TÜRKÇE</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Bülent Akyürek<br />
FİNCAN YAYINLARI </strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[MANAVLAR]]></title>
<link>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2009/11/19/manavlar/</link>
<pubDate>Thu, 19 Nov 2009 14:32:58 +0000</pubDate>
<dc:creator>dutlucakoyu</dc:creator>
<guid>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2009/11/19/manavlar/</guid>
<description><![CDATA[MANAVLAR KAYNAK: http://tr.wikipedia.org/wiki/Manavlar Manavlar, özellikle Batı Anadolu&#8217;da yoğ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><h2><span style="color:#ff0000;">MANAVLAR</span></h2>
<p><span style="color:#0000ff;"> KAYNAK:</span> <span style="color:#0000ff;">http://tr.wikipedia.org/wiki/Manavlar</span></p>
<p><strong>Manavlar</strong>, özellikle Batı Anadolu&#8217;da yoğunlaşan Türk soylu halk. Türkologlar&#8217;a göre manavlık, Anadolu&#8217;da ilk yerleşik hayata geçen Türkleri tanımlamada kullanılan bir sıfattır. Bu sıfat, yerleşik hayatı benimsemiş Türkler&#8217;i, Osmanlı&#8217;nın son dönemlerinde yerleşik hayata geçmeyen Türkler&#8217;den ve Anadolu dışındaki Osmanlı topraklarından gelen müslüman halktan ayırmak için kullanılmıştır. Manavlar hakkında en çok kabul edilen bilimsel görüş <em>göçebelikten yerleşmiş (Yörük) nüfus dışında eskiden yerleşmiş Türki köylüler</em>dir.</p>
<p>Ancak manavların orjini hakkında genel bilimsel çevrelerce kabul edilmeyen alternatif görüşler de bulunmaktadır. Bu farklı görüşün başında, Manavlar&#8217;ın Türkler&#8217;in Anadolu&#8217;ya gelmesiyle Rum ve Anadolu halkının Türkleşmesi sonucu ortaya çıktığına yöneliktir. Burada Rum ve Anadolu halkının kendi dillerini unutarak Türkçe konuşmaya başlamasının nasıl olduğu belirsizdir. Bu görüşe göre Manavlar, bin yıllık süreç içerisinde Türk kültürünün bir parçası olmuşlardır.</p>
<p>Manav tarihini araştırmak için Rum Selçuklu döneminin ve Haçlı Seferleri döneminin iyi analiz edilmesi gerekir. Günümüzde Rum Selçuklu&#8217;nun özellikle etkili olduğu Güneydoğu Marmara ve İç Anadolu bölgesinde Manav adı verilen grubun yoğunlaştığı görülmektedir. Selçuklu döneminde Güneydoğu Marmara ve İç Anadolu&#8217;ya sahip Rum Selçukluları döneminde Anadolu halkı Haçlı seferlerinden büyük zarar görmüş, pek çoğu katledilmiş ve giderek Selçuklu safına yönelmişlerdir. Kuşkusuz ki, Güneydoğu Marmara ve İç Anadolu bölgelerinde Konya, İznik, Bursa gibi kentlerin çevresine yerleşen Selçuklu-Oğuz ve İrani unsurlar ile kaynaşmışlardır.</p>
<p>Bugün yapılan araştırmalarda, Türkiye&#8217;nin farklı köşelerinde manav kavramının farklı anlamlarda kullanıldığı sonucuna da ulaşılmaktadır:<!--more--></p>
<ul>
<li>Özellikle Güney Marmara ve Ege köylerinde 17. yüzyılda yörüklerin zorla iskan edilmelerine karşılık, önceden kendi isteğiyle bölgeye yerleşmiş olan Türkmen boylarının; zorla iskan edilenlerden kendilerini ayırt etmek için kendilerine manav dedikleri tespit edilmiştir. Hatta 16. yüzyılda yerleşik düzene geçtiği tespit edilen bazı Türkmen aşiretleri kendilerine 17. yüzyıldan sonra manav demektedir. Aynı şekilde, 17. yüzyıldan sonra zorla yerleşik hayata geçen yörükler, kendilerinin artık manav olduğunu dile getirmektedirler. Güney Marmara&#8217;da manav &#8220;Yerleşik hayata geçen yörük&#8221; anlamında kullanılmaktadır. Örneğin; Balıkesir&#8217;de böyledir <sup>[1]</sup>.</li>
</ul>
<ul>
<li>Batı Anadolu&#8217;nun bazı köylerinde yapılan araştırmalarda ise Manavlar&#8217;ın sürekli Balkanlara ve Peçenek-Kumanlar&#8217;a atıf yapması ve kendilerini Peçeneklerle özleştirdikleri görülmektedir. Balkanlardan gelen Türk anlamında kullanılmaktadır.</li>
</ul>
<ul>
<li>Akdeniz bölgesinde ve Batı Anadolu&#8217;da yerli olmaktan ziyade ovalarda yaşayan Türkmen aşiretleri anlamında &#8220;manav&#8221; tabiri kullanılmaktadır.</li>
</ul>
<ul>
<li>İç Anadolu ve Güneydoğu Marmara&#8217;nın bir kısım yerleri ile Batı Karadenizde ise &#8220;eskiden beri yerli, Anadolulu&#8221; anlamında kullanılmaktadır.</li>
</ul>
<p>Bu yüzden, Manavlar için tek bir çıkarsama yapmak doğru değildir. Günümüzde manavlar, Türk etnisitesinin bir kısmını oluşturan etnik grup ve etnik gruplardır.</p>
<p>Osmanlı&#8217;nın yıkılmasından sonra ise Balkan, Karadeniz, Kırım veya Kafkas Muhacırlerinden olmadığı yönünde ve muhacırlık kavramına karşı kullanılan bir kavram olarak kısmen de olsa anlam kayması yaşamıştır. Zira, Osmanlı&#8217;nın ilk ve orta dönemlerinde manavlık daha çok, &#8220;göçebe hayat/yörüklüğe devam eden/özel hukuk tanımayan&#8221; kavramının zıttı anlamında kullanılmakta idi.</p>
<table id="toc">
<tbody>
<tr>
<td>
<div id="toctitle">
<h2>Konu başlıkları</h2>
</div>
<ul>
<li>1 Etimoloji: Manav Sözcüğü</li>
<li>2 Manav Tabirinin Yer Aldığı İlk Belgeler</li>
<li>3 Türkmen Kökenlere Dayandıkları Görüşü
<ul>
<li>3.1 Dayanakları</li>
<li>3.2 Yaşayış Tarzlarındaki Benzerlikler</li>
</ul>
</li>
<li>4 Manavların Kökeni Hakkında Farklı Görüşler</li>
<li>5 Manavların Yaşadığı Yerler</li>
<li>6 Kaynakça</li>
<li>7 Dış bağlantılar</li>
</ul>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>// &#60;![CDATA[//</p>
<h2>Etimoloji: Manav Sözcüğü</h2>
<p>Manav sözcüğünün kökeni hakkında iki görüş bulunmaktadır. Birincisi Yunanca kökenli olduğu, diğeri Türkçe kökenli olduğu yönünde. Bunun dışında etnik grup anlamında bir iş kolu olan manav faaliyetlerinden alıntılandığı da belirtilmektedir.</p>
<p><strong>Yunanca Kökenli Olduğu Görüşü:</strong></p>
<p>Manav kelimesi, Yunanca asıllı bir sözcük olup <sup>[2]</sup>, Türkçe&#8217;ye Ortaçağ&#8217;da <sup>[<em>kaynak belirtilmeli</em>]</sup> geçmiştir. Yunan dilinde <em>manavis,</em> <em>&#8220;100 yıldan önce&#8221;</em> anlamına gelmektedir. Uzun süredir belli bir bölgede yaşayan halk için, &#8220;bilindi bilineli burada yaşayanlar&#8221; anlamında kullanılmaktadır.</p>
<p><strong>Türkçe Kökenli Olduğu Görüşü:</strong></p>
<p>Bu görüşe göre, manav sözcüğü <em>manaptan veya managtan</em> gelmektedir. Manap kelimesi, öz-Türkçe bir sözcüktür.<sup>[3]</sup> Zira, <em>&#8220;Manap&#8221;</em> ifadesine &#8220;Orhun kitabeleri&#8221;nde de rastlanmaktadır ve <em>Bey</em> anlamına gelmektedir <sup>[<em>kaynak belirtilmeli</em>]</sup>. Bu yüzden Manav sözcüğünün; Türkistan’daki Kazak-Kırgız ve Sibirya’daki Yakut (Saha) Türkleri’nde kullanılan, koruyucu soylu kişi ve boy beyi anlamına gelen “Manap” ve “Manag”dan geldiği sanılmaktadır.</p>
<p>Eski Türkçe’de “v” sesinin olmamasından dolayı, “Manap” sözcüğündeki “p” ve “Manag” sözcüğündeki “g” sesinin yumuşayarak “Manav” sözcüğünün ortaya çıktığı düşünülmektedir. (Örneğin; berim=verim, takuk=tavuk, kagun=kavun vb gibi.) “Manap”ın; Çağatay Türkçesi’nde “asilzâde, asâlet, beyzadelik”, Kırgız Türkçesi’nde “feodal kabilelik üst tabakasının mümessili” veya “Kırgız Lideri”, Kazak Türkçesi’nde “ağa, bey” ile “Manag”ın; Yakut (Saha) Türkçesi’nde “koruyucu, güdücü, bakıcı” anlamlarını taşıması ve de Türkistan’ın kuzey bozkırlarında yaşayan Kırgız ve Kazakların boy ve oymak başlarına “Manap” demeleri ile 1860’larda Kırgızlar’dan Bugu (Geyik) kabilesi ve Sari Bağış boylarının başlarında Manapların yer alması olguları da, “Manavlar=Yerli Türk/Türkmen” görüşünü desteklemektedir.Kırgızistan&#8217;daki Manas destanında yer alan ve soylu beylere verilen Manap ifadesi de bunlara ilave edilebilir.</p>
<p><strong>İş Kolundan Türediği Görüşü:</strong></p>
<p>Diğer bir yanda, &#8220;manav&#8221; sözcüğü, Türkçe&#8217;de çiftçilikle uğraşan ve geçimini ürettikleri ürünleri satarak geçinen anlamına da gelmektedir. Anadolu&#8217;ya ilk göçen Türkmenler, yerleşik hayata geçip tarım faaliyetlerine başlamış olmalarından bu sözcük kullanılmış olabilir. Bu görüşü destekleyen bir durumda, Osmanlı kayıtlarında saraya ve İstanbul&#8217;a sebze-meyve temin eden köylere &#8220;manav köyleri&#8221; tabiri kullanılmasıdır. Zira hayvancılığın yapıldığı köylere &#8220;kasap köyleri&#8221;, arıcılığın yapıldığı köylere &#8220;kovan köyleri&#8221;, ormancılığın yapıldığı köylere &#8220;tahtacı köyleri&#8221; şeklinde tabirlerin kullanıldığı görülmektedir. Bu görüşe göre manav sözcüğünden, tarımla uğraşan Türkmen köylerine takılan bir lakap kastedilmektedir. Daha sonra bu köyler, 18.yy&#8217;la birlikte muhacırlerden, hala konar-göçerliğe devam eden Türkmenlerden ve Anadolu&#8217;ya gelen diğer unsurlardan kendilerini ayırt etmek için manav lakabını ön plana çıkarmaya başladılar. Zira günümüzde Anadolu&#8217;da kendilerini Kasap, Kovan veya Tahtacı olduğunu söyleyen topluluklar da vardır. <sup>[<em>kaynak belirtilmeli</em>]</sup></p>
<h2>Manav Tabirinin Yer Aldığı İlk Belgeler</h2>
<p>Bizans kayıtlarında, Manav tabiri; 1291 tarihindeki kayıtlarda geçmektedir. Yıldırım Bayezid döneminde İstanbul’un alınması amacıyla yapılan kuşatma kaldırılırken, yapılan anlaşma gereği Sirkeci’de bir Türk mahallesi kurulması şartına uygun olarak Göynük ve Taraklı’dan 760 hane Manav İstanbul’a yerleştirilmiştir. Yani İstanbul’a yerleştirilen ilk yerleşmiş Türklerin, bu yöreden giden “Manavlar” olduğu kaynaklarca da doğrulanmaktadır.</p>
<h2>Türkmen Kökenlere Dayandıkları Görüşü</h2>
<p>Anadolu&#8217;ya göç ederek gelen Türkler&#8217;den bazıları yerleşik hayata geçerek tarım faaliyetlerinde bulunmaya başlamışlardır. Buna bağlı olarak <strong>manavlık</strong>, <em>“Batı Anadolu’ya dışarıdan gelen (göçmen/muhacir) ve <strong>göçebelikten yerleşmiş (Yörük) nüfus dışında eskiden yerleşmiş köylere</strong> / köylülere verilen ad veya “Yerli Halk”, “Yerleşik Türk / Türkmen Topluluğu” ya da “Yerli olan, muhacir olmayan” ve yahut “hareketli nüfusa karşın yerini değiştirmeyen, devamlı olarak orada oturan “Türkçe dışında dil bilmeyen” topluluk üyeleri</em> olarak tanımlanmaktadır.<sup>[4]</sup> Bu yaklaşıma göre Manavlar, Anadolu Selçuklu&#8217;nun bakiyesi olan Türkmen halk ile Osmanlı döneminin 17. yüzyıl öncesi yerleşen Türkmen halkıdır.</p>
<p>Balkanlara Karadeniz&#8217;in kuzeyinden gelen ve Hıristiyanlığı kabul eden Peçenekler ve Kumanlar gibi Türk toplulukları da dönem dönem Bizans tarafından Anadolu&#8217;ya yerleştirilmiştir ve bu toplulukların, yerleşik hayata geçen Oğuz Türkleriyle kaynaşarak bir kısım Manavları oluşturduğu da düşünülmektedir.</p>
<p>Cevdet Türkay&#8217;ın &#8220;Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nda Oymak, Aşiret ve Cemaatlar&#8221; adlı eserinde belirtilene göre Manavlar &#8220;İçel sancağı, Anamur kazası (İçel sancağı), Manisa kazası (Saruhan sancağı) Düşenbe kazası (Ala iye sancağı) gibi yörelerindeki <em>yörükan taifesidir</em>.&#8221; Diğer bir deyişle, Manavlar aslında göçebe Türkmenler olup Anadolu&#8217;nun çeşitli yerlerine dağılmış bulunmaktadırlar.</p>
<h3>Dayanakları</h3>
<p>Bazı araştırmacılara <sup>[<em>kaynak belirtilmeli</em>]</sup> göre Manavların, <em>Türk</em> soylu olduğunu gösteren en önemli delil, <em>Mongolid</em> karakteristikleridir; Manavlarda gözlerdeki çekiklik ve yuvarlak yüz hatları hemen farkedilebilir.</p>
<p>Araştırmacılara göre başka bir delil ise, manavların eski sosyal yaşamda büyük önem tutan ipek böcekçiliğidir. Özellikle Marmara Bölgesi&#8217;ndeki manav köyleri Orta Asya&#8217;dan gelen alışkanlıklarıyla ipek böceği üreticiliği yapmaktadır. Örneğin; Osmanlı döneminde Bursa&#8217;daki ipek kumaşların üretiminde bu ipek böceği üretimini yapan manav köylerinin payı büyüktü. Son yıllara kadar manav köylerinin en büyük geçim kaynağı ipek böcek yetiştiriciliğiydi ve hala bunu sürdüren köyler mevcuttur.</p>
<p>Manavlar, Türkçe&#8217;den başka bir dil anlamazlar. Türkçe&#8217;den başka sözcükler-ünlemler kullanmazlar. İkinci dilleri ya da mahalli dilleri yoktur.</p>
<p>Geçmişte, yerleşik hayata geçen veya Yerleşik düzene adapte olan Türk toplulukları, Konar-Göçerliğe devam eden Yörük-Türkmen toplulukları ile sorunlar yaşamışlardır. Hatta, Manavlar, konar-göçerliğe devam eden Yörük-Türkmen grupları tarafından yerleşik hayata geçtikleri için küçümsenmişler ve her zaman alaya alınmışlardır. Çoğu zaman Konar-Göçer Yörük ve Türkmenler, göç yolunda karşılarına çıkan yerleşik (manav) Yörük ve Türkmen köyleriyle ters düşmüşlerdir. Bazı zamanlar, Konar-Göçer gruplar manav köylerini talan etmişler ve yerleşik köyler üzerinde baskı kurmuşlardır.</p>
<p>Son derece uysal, mülâyim ve başkası tarafından söylenenlere fazla karşı çıkmayarak yani tartışmayarak geleneksel yaşamlarını sürdüren Manavlar kendi ifadeleri ile; “yedi kez düşünmeden adım atmayan”(yavaş davranan) bir yapıya sahiptirler. Bu uyumlu ve uysal yapıları, başkalarına “sen bilirsin” ya da “siz bilirsiniz” ifadesinin sık kullanılmasında da kendini göstermektedir.</p>
<p>Osmanlı döneminde Manavlar, uzun yıllar Rum köyleri ile komşuluk yapmışlar ve uyumlu kişilikleriyle onlarla iyi geçinmeyi başarabilmişlerdir. Ancak kız alıp verme konusunda son derece tutucu davranıp Rumlarla kaynaşmamış ve kendi geleneklerini koruyabilmişlerdir.</p>
<p>Birinci Dünya savaşı sonucunda Osmanlı&#8217;nın gittikçe toprak kaybetmesiyle, eski Osmanlı topraklarından Boşnak, Arnavut, Çerkez , Laz, Gürcü gibi anadili Türkçe olmayan göçmenler ile Muhacir diye adlandırılan ve Balkanlar&#8217;dan gelen Türk kökenli gruplar Anadolu&#8217;ya göçmüşlerdir. Bu dönemde yerli köyler kendilerini göçmenlerden ayırmak anlamında Manav olduklarını belirtmeye başlamışlardır.</p>
<p>Manavlar dışa açılmayı pek tercih etmediklerinden uzun yıllar bu müslüman göçmenlerle dahi evlilik yapmamışlardır. Manavlar geleneklerine bağlı olduklarından daha çok köy yaşamını tercih etmişlerdir. Şehirlerde da yaşayanları azımsanmayacak kadar çoktur.</p>
<h3>Yaşayış Tarzlarındaki Benzerlikler</h3>
<p>Manavlar&#8217;ın gelenek-görenek itibariyle ve yaşam biçimi itibariyle incelendiğinde, kültür bakımından yörükler ile çok büyük bir farklılık olmadığı görülmektedir. Farklılaşma noktası, yerleşikliğin getirdiği özelliklerde görülür.</p>
<p>Manav köyleri genelde düzlük ve ova yerleşmeleridir. Manav köyleri plansız ve gelişigüzel oluşmuş köylerdir. Evler derme çatmadır. Belirli bir plan yoktur. <em>Köylerdeki ve evlerdeki plansızlık göçebe hayatın en büyük izleridir</em>. Köyler genelde, her gelenin plansızca yerleştiği bir öbek şeklindedir.</p>
<p>Muhacır köyleri ile karşılaştırıldığında, oldukça bakımsızdır. Çevredeki düzenli, bakımlı Muhacır Türk köylerinden hemen ayırt edilebilir.</p>
<p>Manav köylerinin beslenme alışkanlıkları ile Yörükler’in beslenme alışkanlıklarında çok büyük farklılık yoktur.</p>
<p>Güney Marmara&#8217;daki manav köyleri ile Antalya, Bergama ve Mersin civarındaki manav köylerinde gerekse Kastamonu manav köylerinde; &#8220;bengi&#8221;, &#8220;mengi&#8221; veya &#8220;bengü&#8221; adı verilen &#8220;Şaman&#8221; izlerinin bulunduğu ritüelleşmiş oyunlara rastlanmaktadır. Bu veri, Anadolu&#8217;daki manavlar&#8217;ın ortak özelliklere sahip olduğu ve Orta Asya kültürüne sahip olduğunu göstermektedir.</p>
<p>Manav köylerindeki &#8220;<em>Eşikte yani kapıda oturulmaz</em>&#8220;, &#8220;<em>eşiğe basılmaz</em>&#8220;, &#8220;<em>yanan ateş söndürülmez</em>&#8221; biçimindeki manav inanışlar, Şaman dönemini izlerini yansıtmaktadır.</p>
<p>Manav köylerinde şehirlerde kullanılmayan <em>&#8220;8. ve 9. yüzyıl Türkçesi&#8221;</em>ne ait sözcüklere de rastlanır: &#8220;künge&#8221;, &#8220;kiğiz&#8221;, &#8220;katun&#8221;, &#8220;yavuz&#8221;, &#8220;yavuklu&#8221;, &#8220;eybek&#8221;, &#8220;yaşmak&#8221;, &#8220;pörtlek&#8221;, &#8220;zorbek&#8221;, &#8220;aka&#8221;, &#8220;ani&#8221; gibi&#8230;</p>
<p>Özellikle Eskişehir,Bilecik, Konya ve Sakarya ile bazı Balıkesir manav köylerinde oyunlar yörüklerde olduğu gibi &#8220;kaşık&#8221;la oynanmaktadır.</p>
<p>Tüm manav köyleri dini açıdan &#8220;<em>Sünni-Hanefi</em>&#8220;dir.</p>
<h2>Manavların Kökeni Hakkında Farklı Görüşler</h2>
<p><strong>1. Görüş = Manavların Türkleşmiş ve Müslümanlaşmış Rum ve Anadolu halkı olduğu</strong></p>
<p>Bu görüşlerin başında Manavların, Selçuklu döneminde Anadolu&#8217;da müslümanlığı kabul eden yerli Rum ve Anadolu halkı olduğu görüşü gelmektedir.<sup>[<em>kaynak belirtilmeli</em>]</sup> Buna göre, Fırat nehrinin batısındaki halklar, Türkmen ve İslam istilası karşısında İslamiyeti kabul edip Türkleşmişlerdir. Türklerin yönetimi öncesi dönem olan Roma döneminde ise Anadolu&#8217;da İyon kültürü baskın kültür olmuş, Anadolu&#8217;nun tüm halklarını İyon=Rum medeniyeti altında birleşmişti. 10. yy&#8217;dan sonra Anadolu&#8217;da İslam ve Türk kültürü baskın kültür olmuş ve Anadolu&#8217;nun tüm halkları Türk-İslam medeniyeti altında birleşmiştir. Bu görüşe göre manavlar <em>&#8220;Anadolu Türkü&#8221;</em> olarak tanımlanabilir.</p>
<p>Bu görüşü ileri sürenler, Türkçedeki &#8220;manav&#8221; sözcüğü ile Rumcadaki &#8220;manavis&#8221; sözcüğünün aynı kökenden geldiğini ve Rumların bazen kendilerinin manav olarak da nitelendirdiğini de belirtmektedir.</p>
<p>Bu görüşe karşıt eleştiriler, manavların Müslümanlaşan Rumlar olmadığını gösteren tutarsızlıkların bulunmasına yönelik getirilir: <sup>[<em>kaynak belirtilmeli</em>]</sup></p>
<ul>
<li>1. Bu görüşün temel tutarsızlığı, Anadolu&#8217;nun yerli ve medeni halkının nasıl olur da kendi dilini kaybedip asimile olabileceği sorusunun yanıtlanamamasıdır. Anadolu kültürüne göre daha düşük seviyede ve göçebe kültüre dayanan Türk kültürü, yerli kültürü nasıl ekarte edeceği sorusunun karşılığının olmamasıdır.</li>
</ul>
<ul>
<li>2. &#8220;Köklü bir geçmişi ve dili olan Rumlar, kendi dillerinden tamamen nasıl uzaklaşıp göçebe dilini kullanmaya başladılar? Hiç olmazsa pekçok Rum sözcüğün, gramerin ve cümle yapılarının Manav köylerinde kullanılması gerekmez miydi?&#8221; sorusunun cevaplanamaması.</li>
</ul>
<ul>
<li>3. &#8220;Rumların Güçlü Ortodoks yapıları ve İstanbul Patrikhanesi, Türklerin asimilasyonuna ve istilasına karşılık veremedi mi? Manavların inançlarında Ortodoks-Hristiyan izlerine niye rastlanılmamaktadır?&#8221; sorularının cevaplanamaması.</li>
</ul>
<p>Onlara göre, Manavların, müslümanlaşmış Rum olduğu görüşü özellikle Kurtuluş Savaşı yıllarında <em>İngilizler ve Yunanlar</em> tarafından çıkarılmış ve Anadolu&#8217;da benimsetilmeye çalışılmıştır. Buna göre İngilizler, Batı Anadolu&#8217;da daha geniş bir parçayı Yunan kontrolüne verebilecekti. Siyasi amaçlar uğruna türetilmiş bu görüşün hatalı olduğu, Manavlar üzerinde Kurtuluş Savaşı&#8217;ndan sonra yapılan araştırmalarla ve folklorik-antropolojik alan çalışmalarıyla ortaya konulmuştur. Manavlarda özellikle Şamanizm&#8217;in yansımaları ve Dil-Fonetik özellikleri, Rum ya da Anadolu halkı olduğu görüşünün karşısına çıkmaktadır.</p>
<p><strong>2. Görüş = Bir kısım Manav halkının Peçenek-Kuman kökenli olduğu</strong></p>
<p>Rum medeniyetinin içinde Balkanlar&#8217;dan gelip Bizans kralı tarafından Anadolu&#8217;ya yerleştirilen ve doğudan gelen akınlardan korunmak amacıyla yerleştirilen sayısı azımsanmayacak kadar Türki Peçenek-Kıpçak-Kuman-Uz topluluğu da vardı. Bizans kayıtlarına göre, Müslüman-Türkler Anadolu&#8217;ya gelmeden önce binlerce Türkçe konuşan insan da yaşamaktaydı. Buna göre bir kısım Manavlar, bu Türklerin devamıdır.</p>
<p><strong>3. Görüş = Manavların Rumdan Ziyade Anadolunun Türkleşmiş yerli halkı olduğu</strong></p>
<p>İlginç bir görüş ise, Manavlar&#8217;ın Kürtler&#8217;le benzer genetik yapı taşıdığına yöneliktir. Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ali Sazcı&#8217;nın yaptığı etnik grupların genetik yapıları araştırmasında, Kürtler ile Manavlar’ın genetik yapılarının birbirlerine yakın olduğu sonucuna ulaşılmıştır ve bu sonuç Toronto’da düzenlenen Amerikan İnsan Genetiği Birliği’nin yıllık toplantısına bir bildiri halinde sunulmuştur.</p>
<h2>Manavların Yaşadığı Yerler</h2>
<p>Kendilerini Manav olarak ifade eden Türkler ağırlıklı olarak Batı Anadolu&#8217;da ve Marmara bölgesinde yaşamaktadır. Manavlar&#8217;ın ve manav köylerinin bulunduğu iller şöyledir. Lakin, farklı yörelerde manav sözcüğü farklı anlamlarda kullanılabilmektedir:</p>
<table width="70%">
<tbody>
<tr>
<td width="35%" valign="top" bgcolor="beige">
<ul>
<li>Sakarya</li>
<li>Düzce :Akçakoca,Konuralp ve Yığılca</li>
<li>Eskişehir</li>
<li>Bolu: Tüm ilçeleri</li>
<li>Bilecik</li>
<li>Bursa</li>
<li>Karabük</li>
<li>Kocaeli: İzmit, Gebze(Cumaköy), Körfez, Kandıra, Karamürsel(Akçat, Ereğli Beldesi),Gölcük</li>
<li>Balıkesir: Merkez, Bigadiç, İvrindi, Balya, Kepsut, Havran, Burhaniye, Susurluk, Gönen, Edremit, Sındırgı</li>
<li>Çanakkale: Çan, Yenice, Ezine, Bayramiç</li>
<li>İstanbul: Şile, Ağva, Ömerli, Öğümce, Bozhane, Göllü, Kılıçlı, Karakiraz, Kurna, Sahilköy,Sarıkavak,Hüseyinli</li>
<li>Tekirdağ</li>
<li>Kırklareli</li>
<li>Manisa</li>
<li>İzmir</li>
</ul>
</td>
<td width="5%"></td>
<td width="35%" valign="top" bgcolor="beige">
<ul>
<li>Antalya, Manavgat</li>
<li>Konya</li>
<li>Afyon</li>
<li>Uşak</li>
<li>Kırşehir: Merkez, Kaman, Mucur, Çiçekdag, Boztepe, Özbag, Tepeköy, Kaman</li>
<li>Kütahya</li>
<li>Ankara: Nallıhan, Kuzucular</li>
<li>Zonguldak</li>
<li>Kastamonu</li>
<li>Mersin</li>
<li>Isparta</li>
<li>Burdur</li>
<li>Muğla</li>
<li>Yalova</li>
<li>Diyarbakır: Çermik, Çüngüş</li>
</ul>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<h2>Kaynakça</h2>
<div>
<ol>
<li id="cite_note-0"><strong><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Manavlar#cite_ref-0">^</a></strong> <a rel="nofollow" href="http://www.akcakertil.com/">http://www.akcakertil.com</a></li>
<li id="cite_note-1"><strong><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Manavlar#cite_ref-1">^</a></strong> Yunanca &#8220;<em>manavis</em>&#8220;. Türk Dil Kurumu Sözlüğü. Cilt 2. s.1499</li>
<li id="cite_note-2"><strong><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Manavlar#cite_ref-2">^</a></strong> <a rel="nofollow" href="http://www.sosyalsiyaset.com/documents/tarakli.htm">Halil İbrahim YAVUZ&#8217;a ait yüksek lisans tezi</a></li>
<li id="cite_note-3"><strong><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Manavlar#cite_ref-3">^</a></strong> <a rel="nofollow" href="http://www.sosyalsiyaset.com/documents/manavlar.htm">Ali Aktaş, <em>Sakarya’da Yaşayan yerli ve yerleşik Türkler: Manavlar</em></a></li>
</ol>
</div>
<h2>Dış bağlantılar</h2>
<ul>
<li><a rel="nofollow" href="http://manavturkleri.tr.cx/">Muharrem Öçalan&#8217;a ait doktora tezi</a></li>
</ul>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[YÖRÜK OBA ADLARININ KÖKENi]]></title>
<link>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2009/11/19/yoruk-oba-adlarinin-kokeni/</link>
<pubDate>Thu, 19 Nov 2009 14:22:12 +0000</pubDate>
<dc:creator>dutlucakoyu</dc:creator>
<guid>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2009/11/19/yoruk-oba-adlarinin-kokeni/</guid>
<description><![CDATA[YÖRÜK OBA ADLARININ KÖKENi Selçukluların organize ettiği büyük göçlerle Anadolu’ya gelen ve göçebe h]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><h2><span style="color:#ff0000;"><strong>YÖRÜK OBA ADLARININ KÖKENi</strong></span></h2>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;"><strong>Selçukluların organize ettiği büyük göçlerle Anadolu’ya gelen ve göçebe hayvancılığa elverişli bölgelere yerleştirilen yörükler; yeni doğan bebeğe ad verilmesi gibi bu yeni yaylak ve kışlaklarına, hatta devletçe yeniden oluşturulan obalarına yeni ad vermişlerdir. </strong></span></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;"><span style="color:red;"><strong>Devlet karışıklık olmasın, her grup bir özelliğine göre bilinsin diye TÜRK göçebelerini; şive, görünüş, yaşantı, gelenek hatta koyunu, keçisi, kilimi ve çadırındaki farklılığa göre Avşar, Türkmen diye ayırmış, bu ikisine tam benzemeyen obalara da yörük adını vermiştir. </strong></span></span></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;"><strong>Yeni bir ad verme nedeni; tarihle bağını keserek, onlara devlet kurma, başkaldırma çağrışımı yaptıracak geçmişten bir iz taşımaması amaçlanmıştır.<span style="color:red;">TÜRK </span>tarihi incelenirse <span style="color:red;">TÜRK DEVLETLERİNİN </span>zayıflama ve yıkılma nedenlerinin başında, <span style="color:red;">TÜRK BOYLARININ </span>iktidarı ele geçirme mücadeleleri gelir. <span style="color:red;">TÜRK DEVLETLERİNİN </span>çoğunluğunu yine <span style="color:red;">TÜRK DEVLET VE BOYLARI </span>yıkmıştır. </strong></span></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;"><strong>Yörükler Anadoluda resmi kayıtlara kendi öz adlarıyla; Göktürk, Kutluk, Karaevli, Yabır, Yazır veya Karluk, Onok, Türkeş, Honamlı, Horzum, Tekeli olarak geçselerdi ve topluca aynı bölgeye yerleştirilmiş olsalardı <span style="color:red;">TÜRK DEVLET </span>geleneğine göre; yönetimi ele geçirme mücadelesinde adlarını duyururlardı. </strong></span></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;"><strong>Bölünüp parçalanmaları veya Osmanlılık, İslamlık kavramları doğrultusunda Asimileleri neticesi 1071 den günümüze <span style="color:red;">TÜRK </span> siyasi hayatına damgalarını vuramadıkları, ağırlıklarını koyamadıkları, etkili olamadıkları gibi, dikkate dahi alınmamışlardır. </strong></span></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;"><strong>Yönetimden uzak tutulmaları ve uygulanan politika sonucu cahil ve fakir bırakılmış ve <span style="color:red;">TÜRKİYE </span>tarihinde hiçbir iz bırakamamışlardır.</strong></span></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;"><strong><span style="color:red;">1</span>-</strong> <strong><span style="color:blue;">Ulus, Soy, Boy ismini oba adı olarak alanlar</span>: Osmanlı döneminde zorunlu iskana tabi tutulan <span style="color:red;">7230 aşiret</span>, oymak, oba ve cemaatın (topluluk),<span style="color:red;"> ikibini aşkını yörük obasıdır</span>. (bkz.68) </strong></span></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">A</span>)</span> <span style="font-size:small;">Yörük obalarının 25 adedinin adları içinde Gök ve Gökçe kelimesi vardır. Örneğin: Alanya, Biga, Ankara, Adana, Tarsus ve Vize’ye iskan edilen Gökalili, Gökbeyli, Gökçe, Gökler ve Göklüce Yörük obaları (Göktürk -Kutluk) Devleti yıkılınca Orhun, Ötüken yöresinde oturan <span style="color:red;">TÜRK BOYLARININ</span>çoğunluğu Altay, Tanrı dağları ve Siriderya (Maveraünnehir) bölgesine göç ederek yerleşmişlerdir. )</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">B</span>)</span> <span style="font-size:small;">On Yörük obasının adında kutlu, kutluca kelimesi vardır.Örnek: Adana, Bolu, K.Maraş ve Tarsus’a iskan edilen Kutlubey Hacılı ve Kutlu Yörük obaları.</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">C)</span></span> <span style="font-size:small;">Ayrıca Göktürk&#8217;ün <span style="color:red;">TÜRKÜ</span> ve <span style="color:red;">TÜRK IRK </span>grubunun simgesi <span style="color:red;">TURAN</span>adını taşıyan yörük obaları vardır. Ör: Adana, Manisa, Uşak, Sındırgı, İçel, Yozgat, Kütahya, K.Maraş, Ankara, Kastamonu, Çankırı, Edirne, Bergama, Sivas, Ordu, Bolu ve Konya’ya iskan edilen Turanlı, Turancalı, Turhanlı, Türkani, Türkanca, Türkanlı, Türk Doğanca, Türkeşinli, Türkeş oğulları ve Türklü Yörük obaları.</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;"><strong><span style="color:red;">2</span>- <span style="color:blue;">Orta Asya’dan geldiği bölgenin, özellik taşıyan bir yerinin adını, Anadolu’da iskan edildiği yere vermesi veya oba adı olarak alması. Örnek:</span></strong></span></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">D</span>)</span> <span style="font-size:small;">Tanrıdağı Yörük Obası: Rize (Tanrı Dağları Orta Asya’dadır.)</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">E</span>)</span> <span style="font-size:small;">Sincanlı Obası; Ankara, Afyon (Sincan Doğu Türkistan’daki bir bölgenin adıdır.</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">F</span>)</span> <span style="font-size:small;">Tom, Tomalar Obası: Biga, Kütahya (Tom; Baykal Gölü doğusundaki bir nehir adıdır.)</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">G</span>)</span> <span style="font-size:small;">Aladağlı Obası: Kırşehir, Yozgat. (Aladağlar Orta Asyadadır.)</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">G</span>)</span> <span style="font-size:small;">Turfanlı Obası: Edirne. (Turfan; Doğu Türkistanda bir şehir adı).</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">İ</span>)</span> <span style="font-size:small;">Orhan, Orhanlı, Orhunlu Obası: Alanya, Karaman. (Orhun, Orhan, Orkun; Baykal gölünün güneyinde bir nehir ve havzanın adı) Sarı Orhanlı Obası: Adana, Tarsus.</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">J</span>)</span> <span style="font-size:small;">Aktekinli Obası: K.Maraş, Yozgat. (Tekin; Göktürklerde prens, şehzadelere verilen unvan.)</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;"><strong><span style="color:red;">K</span>) Kütügen Obası: Tarsus (Ötügen; Orhun bölgesindeki ormanlık ;hanın adı.)</strong></span></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;"><strong><span style="color:red;">3</span>- <span style="color:blue;">Anadolu veya Balkanlara yerleştirildikten sonra bölgenin düşman eline geçmesi-Rus işgali veya iç isyanlar veya o bölgedeki etnik grupların huzursuz etmesi nedeniyle yeni bir bölgeye göç sonucu; </span></strong></span></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;"><strong>Yörük Obasına, eski bölgeyle ilgili bir lakap veya ad verilmesi. Bu gelenek kavram kargaşasına neden olmuştur, örneğin: 1950 de Kore’ye gidip NATO ordusunda savaşan <span style="color:red;">TÜRK ASKERLERİNE </span>yurda dönüşte hemşehrileri Koreli, 1962 den sonra Almanya’ya işçi olarak çalışmaya giden ve 1974-80’lerde geri dönenlere ise; Almanyalı, Almancı denmesi gibi.</strong></span></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;"><strong>Yine<span style="color:red;">TÜRKLER</span>, İran veya Kafkasya üzerinden Anadolu’ya gelince öncelikle Doğu Karadeniz, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya yerleştiler. İklim farklılığı ve şartların ağırlığı, Ermeni, Gürcü veya Müslüman aşiretlerle çatışmalar, otlakların yetersizliği (Hem <span style="color:red;">TÜRKLER </span> hem de bölge insanı hayvancılıkla uğraşıyordu. Dahası Kürtler ve Araplar; Emeviler-Abbasiler döneminden beri Müslüman idiler.) gibi nedenlerle bölgede huzursuz olan<span style="color:red;">TÜRKLER </span>; Batıda yeni yerlerin fethedilmesi üzerine, ikinci bir göç olayıyla batıya sevk edildiler. Örnek:</strong></span></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">A</span>)</span> <span style="font-size:small;">Manisa ve Kütahya’ya iskan edilen; Kürt Osman Uşakları, Kürt Hüseyin Yörük Obası gibi. Ayrıca kayıtlarda; Ekrad Yörükanı, Türkmen Ekradı, Yerli Ekrad, Türkmen Yörükanı gibi (Bilgisizlik veya kasten yazılmış.) ifadelerin bulunması, kafaları karıştırarak; Kürtlerin <span style="color:red;">TÜRK </span>veya Yörüklerin Türkmen olduğuna ilişkin yararsız ve boş tartışmalar başlatılmış, milletin ve devletin zamanının ve parasının heba olmasına neden olmuştur. </span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;">Aslında hiç kimse aslını unutmuş değildir. Örnek: Şekavet ve isyanları nedeniyle 1702 yılında Konya’ya yerleştirilen Cihanbeyli Ekrad Aşireti ve 1071’de Urfa Suruç ve Siverek’e yerleştirilen ve daha sonra batıya göçmeyerek bir kısmı orada kalan Karakeçili Türkmenleri; aradan geçen bunca asra rağmen asimile olmamış, benliklerini yitirmemişlerdir. Bu, milliyet duygusunun eğitim, çevre ve ekonomik faktörlerle değişmeyeceğinin, kazanılıp, kaybedilmeyeceğinden çarpıcı örneğidir. </span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">B</span>)</span> <span style="font-size:small;">Sivas, Yozgat, Tokat, Kahramanmaraş, Edirne ve Malatya’ya iskan edilen; Kafirkıran (Gavurkıran), Kafirli, Kafir ve Gürcülü Yörük Obaları.Obaların bu adı Anadolu’ya ilk geldiklerinde yerleştikleri bölge insanlarıyla yaptıkları mücadele nedeniyle almış olmaları gerekir. Veya Alevi inancında olmaları ve kendilerini Yörük obası olarak göstermeleri nedeniyle iskan memurlarınca kayıtlara böyle geçmişlerdir. </span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">C</span>)</span> <span style="font-size:small;">Adana ve Anamura iskan edilen Frenkli (Frenkler) Yörük Obası: Bunlar Balkanlardan gelmiş olmalı. Çünkü Osmanlı döneminde Fransızlar için Frenk, İtalyanlar için Levanten sözcüğü kullanılıyordu.</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="color:black;"><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">D</span>)</span></span><span style="color:black;"><span style="font-size:small;">Eflak Yörük Obası 18.yy.’da Adana-Dündarlı mıntıkasına yerleştirilmiş. Bu adı taşıması için Balkanların Eflak-Boğdan bölgesinden gelmesi gerekir.</span></span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">E</span>)</span> <span style="font-size:small;">Selçuklu döneminde Halep tarafına yerleştirilen (Örneğin) Beydili Türkmen Oymağına mensup bir grup; Osmanlı döneminde Gaziantep&#8217;e iskan edilirken, kayıtlara adı; geldiği yer ve giyimleri nedeniyle Araplı cemaatı olarak yazılmıştır.</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">F</span>)</span> <span style="font-size:small;">Macarlı Yörük Obası: Balkanlardan gelmiş olmalı.. Aslında Macarlar ayrı bir millet. Konya-Ereğli, Adana, İçel, Alanya ve Kırşehir olmak üzere 17 yere iskan edilmişler. </span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">G</span>)</span> <span style="font-size:small;">Kahramanmaraş&#8217;a iskan edilen Dağlı Yörük Obası. Dağlılar, Avarlar gibi Dağıstanlı bir halktır.</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="color:red;">4</span> -</strong> <strong><span style="color:blue;">Obaların TÜRK  Boy, Devlet veya Büyüklerin Adını Alması</span>: Yörük Obalarından bazılarının &#8220;<span style="color:red;">TÜRK</span> boy adı taşıması ya yörüklerin bu boylardan olduğunu veya o boya bağlı bu küçük topluluğun bilgisizlik nedeniyle iskan kayıtlarına yanlış olarak yörük yazıldığını ve bu da resmi belgelerin tam sıhhatli olmadığını gösterir. Örneğin: İskan ve vergi kayıtlarında; Merkit, Tatarlı, Horasanlı, Oğuzhanlı, Uzlu, Selçuklular, Avşar, Bayat, Kızık, Kayı, Peçenek, Salur ve Yiva Oymakları Türkmen olarak gösterilmiş.</strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;"><strong><span style="color:red;">A</span>- <span style="color:blue;">TÜRK BOY ADI ALAN OBALAR</span>:</strong></span></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">A</span>-</span> <span style="font-size:small;">K. Maraş ve Yozgat&#8217;a iskan edilen Ûyüklü Tatar ve Şeyhli Tatar Yörük Obaları.</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">B</span>-</span> <span style="font-size:small;">Antalya, İsparta ve Ağlasun&#8217;a (Burdur) iskan edilen Kara Uzlu Yörük Obası (Uz, Gagauz).</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">C</span>-</span> <span style="font-size:small;">Alanya’ya iskan edilen Saburlar Yörük Obası (Sabar, Sibir, Savur)</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">D</span>-</span> <span style="font-size:small;">Adana’ya iskan edilen Kıpçak Yörük Obası.</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">E</span>-</span> <span style="font-size:small;">Bursa, Balıkesir&#8217;e iskan edilen Özbek Yörük Obası.</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">F</span></span> <span style="font-size:small;">Çanakkale’ye iskan edilen Kuman Yörük Obası.</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">G</span>-</span> <span style="font-size:small;">Adana, Kahramanmaraş, Tarsus’a iskan edilen Bolgar, Bolgarlı Yörük Obası.</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">H</span>-</span> <span style="font-size:small;">Kahramanmaraş ve Tarsus’a iskan edilen Saka Yörük Obası (Yakut- Saha veya saka-İskit)</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">İ</span>-</span> <span style="font-size:small;">Afyon, Adana, K.Maraş&#8217;a iskan edilen Halaçlı (Kalaç) Yörük Obası </span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">J</span>-</span> <span style="font-size:small;">Isparta, Afyon, Aydın, Manisa, Antalya, İçel, Alanya, Kütahya, Akşehir ve Yozgat&#8217;a iskan edilen, Kaçar ve Kaçaroğlu Yörük Obaları.</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;"><strong><span style="color:red;">B</span>- <span style="color:blue;">TÜRK DEVLETİ ADI ALAN OBALAR</span></strong></span></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">A</span>-</span> <span style="font-size:small;">İçel, Alanya ve Antalya’ya iskan edilen Harzem obası. (Harzemşahlar Devleti: 1157-1231, Semerkand)</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">B</span>-</span> <span style="font-size:small;">Balkar, Balkarlı Yörük Obası; Adana, K.Maraş ve Tarsus’a iskan edilmiş. (Balkar Türkleri 630-665 yılında İdil Bölgesinde devlet kurdular.)</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">C</span>-</span> <span style="font-size:small;">Yozgat ve Sivas&#8217;a iskan edilen Türkeşoğulları obası: 630-766 Yılları arasında Talas’ta kurulan Türkeşler (Türgiş) Devleti adını taşımaktadır.</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;"><strong><span style="color:red;">C</span>- <span style="color:blue;">TÜRK BÜYÜKLERİNİN ADLARINI ALAN OBALAR</span></strong></span></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">A</span>-</span> <span style="font-size:small;">Edirne, Yozgat, K.Maraş, Aydın, Aksaray, Kütahya, Manisa ve Ordu&#8217;ya iskan edilen Oğuzalanı, Oğuzlu, Oğuzoğlu, Oğuz Yurdu ve Oğuz adlı Yörük Obaları</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">B</span>-</span> <span style="font-size:small;">Erzurum, İçel, Mut&#8217;a iskan edilen Karahan ve Karahanlı Yörük Obaları. Karahan bir Hun hükümdarıdır. Ayrıca Doğu Türkistan’da Saltuk Buğra Hanın kurduğu Devletin adı Karahanlılardır (932-1212).</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">C</span>-</span> <span style="font-size:small;">K.Maraş ve Çorum’a iskan edilen Timur, Timurlu obası: Orta Asya’da Timur İmparatorluğunu kuran Timur Beyin adını taşıyor.</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">D</span>-</span> <span style="font-size:small;">İçel’e iskan edilen Tuğrul Obası: Selçuklu Devletini kuran Selçuk Bey’in torununun adını taşıyor. (Selçuklular adını taşıyan bu oymakta; Türkmen olarak gösterilmiş. Ayrıca Selçuk Beyin 4 oğlundan Musa’nın taraftarlarına MUSACALI denmiştir.)</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="color:red;">5</span>- <span style="color:blue;">YÖRÜKLERİN İŞ YAPTIKLARI VEYA BESLEDİKLERİ HAYVANLARIN CİNSİNE GÖRE OBA ADI ALMASI</span> :</strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">A-</span></span> <span style="font-size:small;">İçel, Kütahya, Adana, Tarsus, Çorum, Silifke, Aladağ, Edirne, Balıkesir, Isparta ve </span></strong></span><br />
<span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;">Bergama’ya iskan edilen; Yağcı, Yağcı Bedir Yörük Obası,</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">B</span>-</span> <span style="font-size:small;">Niğde, Biga ve Zara’ya iskan edilen; Kilimli Obası</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">C</span>-</span> <span style="font-size:small;">İçel, Isparta, Muğla, Alanya ve Manisa’ya iskan edilen; Derici Obası,</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">D</span>-</span> <span style="font-size:small;">Kütahya, Muğla, Antalya, Aydın, İzmit, Manisa ve Afyon&#8217;a iskan edilen; Karatekeli Obası.</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">E</span>-</span> <span style="font-size:small;">Muğla, İçel, Adana, K.Maraş ve Edirne’ye iskan edilen; kürkçü obası.</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">F</span>-</span> <span style="font-size:small;">Çanakkale, Ordu ve Edirne&#8217;ye iskan edilen ve inek beslediği için; İnekli, İnek obası adını alan topluluk.</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">H</span>-</span> <span style="font-size:small;">Bursa ve Ankara’ya iskan edilen; Deveci Yörük Obası.</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">H</span>-</span> <span style="font-size:small;">Sarıkeçili Yörük Obası: Antalya, Burdur, Karaman, Konya, </span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">İ</span>-</span> <span style="font-size:small;">Tekeli: Antalya, Manisa, Kütahya. </span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">J</span>j-</span> <span style="font-size:small;">Sarıtekeli: Aydın, Antalya, Manisa.</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="color:red;">6</span>- <span style="color:blue;">BAZI YÖRÜK OBALARI ANADOLU&#8217;YA İSKAN EDİLDİĞİ YERİN ADINI  OBA ADI OLARAK ALMIŞ VEYA OBA ADINI O YÖREYE VERMİŞ.</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">A</span>-</span> <span style="font-size:small;">Kuyucak, Karasu, Karadere, Karadağ, Karatepe Yörükleri gibi.</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">B</span>-</span> <span style="font-size:small;">Erzinli, Erdekli, Ilgınlı Yörük Obaları gibi.</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="font-size:small;"><span style="color:red;">C</span>-</span> <span style="font-size:small;">Antalya bölgesinin adı, eskiden Teke Sancağı ve yöresi idi. Ayrıca Erdemli (İçel), Denizli ve Sungurlu (Çorum) şehir adları oba isimleridir.</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="color:red;">7</span>-<span style="color:blue;">YÖRÜK OBALARININ ÇOĞUNLUĞU, İSKAN SIRASINDA OBA BEYİ OLAN KİŞİNİN ADINI ALMIŞTIR.</span>. Nedeni; şuur eksikliği, yağcılık, kolaylık veya iskanda görevli devlet memurunun bilgiçliği-ukalalığı veya geçmişle bağı koparma düşüncesi olmuştur. </strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong>(Aynı durum soyadı kanunu uygulanması sırasında da görülmüş, oba adı genelde soyadı olarak aldırılmamış, bazen nüfus yazım memuru ailelere; onların isteğini uygun bulmayarak, kafasınca uydurma soyadları vermiştir.) Örneğin: Sarıveliler, Karaisalı, Karaahmetoğlu, Kerimli, Recepli, Korkudlu, Sinanlı, Hacıcelilli, Çoşlu, Karsavurdanlı, Elekli, Hüseyin Fakılı, Tatlar gibi </strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong>8- <span style="color:red;">TÜRK BOYLARI </span>Alt Grubu Oymak ve Obaların Sınıflandırılması: <span style="color:red;">TÜRK BOYLARI </span>oluşturdukları devletlerce, düzenli yönetimlerin sağlanması için gruplandırılmış ve taşıdığı özellik veya yaptığı işe göre adlar almıştır.</strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="color:red;">A</span>-<span style="color:blue;">YETİŞTİRDİKLERİ HAYVAN CİNSLERİNE GÖRE AD ALANLAR</span> </strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong>1- Akkeçili: Akkeçili Oymağı </strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong>2- Akkoyunlu: Akkoyunlu Devleti </strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong>3- Akkuzulu: Akkuzulu Türkmen Oymağı </strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong>4- Atçeken: Osmanlı Devletine at yetiştirilen bir Türkmen Oymağı </strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong>5- Deveci: Kayseri Develi ilçesine ad olmuş </strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong>6- Karakeçili: Kırıkkale’nin bir ilçesine ad olmuş </strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong>7- Karamanlı: Karaman Oğulları beyliği, Karaman ili, Burdur Karamanlı İlçesi, Karaman (ak, sarı, mor) bir koyun cinsi</strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong>8- Karako</strong></span><span style="font-family:Times New Roman;"><strong>yunlu; Karakoyunlu Devleti. Iğdır’ın bir ilçesi </strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong>9- Karatekeli: Göçebe yörük obası </strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong>10- Kızılkeçili: Göçebe Türkmen oymağı </strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong>11- Koyuncu: Türkmen Oymağı </strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong>12- Koyunlu: Göçebe yörük obası </strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong>13- Kuzucu, Kuzu Güdenli: Göçebe Türkmen Oymağı ve Yörük obası</strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong>14- Sarıkeçili; Göçebe yörük obası </strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong>15- Sarı Tekeli; Göçebe yörük obası</strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong>16- Tekeli: Antalya yöresi adı ve Antalya’nın eski ismi. </strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="color:red;">B</span>- Yaşadıkları bölgenin coğrafi şartlarından etkilenerek yılların birikimiyle oluşan fiziki görünümleri veya toplumdaki sosyal statülerine göre doğadaki renkleri ad olarak alanlar: </strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong>1- Ak: Bazı dönemlerde yönetici sınıf için kullanılmış, Akhun, Akkoyunlu Devleti, Aklar, Aktekinli, Aksular, Akyazılı, Akyörük Oymak ve obaları, Aksaray, Akçakoca, Aksu, Akyayla, Akçaköy, Akyaka, Akçapınar gibi yerleşim yerlerine ad olmuş. </strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong>2- Boz: Bozulus deyimi Osmanlı döneminde Avşarlar için kullanılmış. Bozlak bir türkü çeşidi, Bozova, Bozburun, Bozlar, Bozçay yerleşim birimleri, Bozok Oğuz Kolu, Bozdoğanlı Obası. </strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong>3- Gök: Mavi anlamında, Göktürk Devleti, Gökler, Göğebakan Obası, Göksu, Gökçekaya, Gökalan yerleşim birimleri. </strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong>4- Kara: orta sınıf halk tabakasını tanımlamada kullanılmış. Karahanlılar devleti, Karakeçili, Karatekeli, Karapapak, Karakalpak, Karakeşli gibi <span style="color:red;">TÜRK</span> grupları. Karamürsel, Karacakaya, Karaatlı, Karaot, Karaoğlak, Karaçal, Karaman, Karagöl, Karapınar, Karaköy gibi yerleşim birimleri. </strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong>5- Kızıl. Bir Alevi grup için kızılbaş deyimi kullanılmış. Kızıl keçili oymağı ve kızılseki gibi yerleşim birimleri. Orta Asya’daki Tuva Özerk Cumhuriyeti Başkenti Kızıl’dır. </strong></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span style="color:black;">6-</span>Sarı: Sarı Uygur, Sarı Türkeşler, Sarıkeçili, Sarı Tekeli, Sarı Veliler gibi <span style="color:red;">TÜRK </span> grupları ve yine Sarıveliler, Sarıova, Sarıotlu gibi yerleşim birimleri vardır.</strong></span> <!-- / message --></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[TÜRK KÖKEN EFSANESi]]></title>
<link>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2009/11/19/turk-koken-efsanesi/</link>
<pubDate>Thu, 19 Nov 2009 14:19:10 +0000</pubDate>
<dc:creator>dutlucakoyu</dc:creator>
<guid>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2009/11/19/turk-koken-efsanesi/</guid>
<description><![CDATA[TÜRK KÖKEN EFSANESi Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Çağdaş Türk Lehçeleri ve Ed]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><h2><span style="color:#ff0000;"><strong>TÜRK KÖKEN EFSANESi</strong></span></h2>
<p><em>Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi<br />
Çağdaş Türk Lehçeleri  ve Edebiyatları Bölüm Başkanı</p>
<p>KÖK Sosyal ve Stratejik Araştırmalar  Dergisi, Cilt I, Sayı 2, (Güz 1999), s. 65-92.</p>
<p>I. Ortak bir köken mitleri  vardı: &#8220;Dişi-kurt&#8221;tan türemişlerdi</p>
<p>Takdim</p>
<p>Eldeki yazı geniş bir çalışmanın ilk kısımlarıdır. Muhtemelen bu dergide, bundan sonraki kısımları da sırayla neşredilmeye devam edecektir. Çalışmanın bu kısmının parçalanıp bağımsız olarak verilmesinde, şu anda iktidarda bulunan hükûmetin kuruluş aşamasında, koalisyonun iki büyük ortağı arasında cereyan eden Türk köken mitolojisi ve ona ait &#8220;kurt&#8221; motifinin siyasî malzeme konusu hâline getirilmesi etken olmuştur. Belirtilen süreç içinde şikâyetçi parti ile topluma şikâyet edilen partinin bu konu etrafında ortaya koydukları söylemlerdeki bilgi eksikliği ve yetersizliği de gözlerden kaçmamıştır. Bununla beraber, &#8220;motif&#8221;in siyasî malzeme olarak kullanılmış olması, &#8220;Türk&#8221; etnik hayatiyetinin idrâk noktasında taraflarda sürdüğünü görmek bakımından önemlidir. Dolayısıyla, bu tartışma, motife sahip çıkanlarla motifi dışlayanlar bir tarafa, &#8220;etnik cemaat&#8221; ve &#8220;millet&#8221; kavramları ekseninde &#8220;Türk milleti&#8221; ve &#8220;Türk etnisi&#8221;nin 1999 Türkiyesinde nasıl görüldüğünü, en eski &#8220;Türk&#8221; adlı etnik topluluğun bugüne uzanan tarihinde, &#8220;millet inşası&#8221;nda kullanılan mit ve sembollerin yerini belirlemesi ve &#8220;biz&#8221; olarak &#8220;kendini tanımlama&#8221;nın seviyesini göstermesi açısından çok yönlü incelemeye değer bir malzeme sunmaktadır.</p>
<p>Giriş</p>
<p>Eski Türk çağına ait Kök Türk alfabesi ile yazılı metinler Türklük biliminde yalnız yazıldıkları zamanın durumu hakkında değil‚ ‘Türk’ adlı topluluğun ön‚ en eski ve eski çağları hakkında da görülerde bulunulacak zengin malzemeyi barındırmaktadır. Bu yadigârlar Türklerin yalnızca dil tarihinin anıtları değil‚ onları bugüne bırakan toplumun ‘millet’ olarak tarihinin de anıt değerindeki tanıklarıdır.</p>
<p>Etnik anlamda ‘kimlik’ ve günümüz modern ‘millet’ anlayışının sorgulamalarında kendini sanık olarak görenler için‚ bu anıtlar Türk milletleşme tarihi incelemelerinin aslî görgü tanıkları ve somut delilleri olarak durmaktadır.</p>
<p>Bu çerçevede yapılacak bir inceleme‚ gerçekte‚ Türklüğün bu zaman-mekân boyutuna eğilecek Türk toplum bilimcilerini ve Türk toplum tarihçilerini beklemektedir. Prof. Dr. Sencer Divitçioğlu’nun Kök Türkler (Kut‚ Küç ve Ülüg) (1987) adlı eseri böyle bir incelemenin ilk girişimlerinden biri olarak değerlendirilmelidir. Prof. Dr. Bozkurt Güvenç’in Türk Kimliği olarak iddialı bir başlık taşıyan eseri ise (1992)‚ bu konuyla ilgili yüzeysel görüş ve çalışmaların derlemesinden ibaret gözükmektedir; bu bakımdan Divitçioğlu’nun eseriyle karşılaştırılamaz.</p>
<p>Elbette‚ bu noktada dil tarihçilerinden toplum bilimcilerine ve toplum tarihçilerine bu metinlerin gerçekten iyi yorumlanmış eserlerini vermeleri beklenir. Türk dil yetisinin‚ sosyal bilimler alanının her tür sorusuna cevap verir nitelikteki bu icra ürünlerinin doğru‚ eksiksiz ve yansız tahlillerini yapabilmek‚ sağlam gramer bilgisi yanında Türk siyasî ve kültür tarihine‚ Türk mitolojisine ve inanç sistemine‚ toplum bilimi kavramlarına yakınlığı veya en azından tanışlığı da gerektirir.</p>
<p>Kök Türk ve onu takip eden ‘oluşum’ların sınırları içindeki nüfusun‚ siyaset-savaş düzeyinde birleşip çözülen‚ dil‚ akrabalık ve ortak ata gibi etkenlerin hiç öneminin olmadığı insan derneşikleri (Divitçioğlu 1987: 177) mi‚ yoksa ‘millet’ tanımı ile uğraşanların varsayım ve gereklerinin varlığında uzlaştıkları ‘millet’ olma unsurlarına sahip insan topluluğu mu oldukları üzerine neler söylenebilir?</p>
<p>Bu problematiğin incelenmesinde ve iddia/iddiaların doğrulanmasında veya geçersiz kılınmasında temel belgeler olarak 7-9. yüzyıla ait Kök Türk alfabesiyle yazılmış Türkçe metinler kullanılmıştır. Bunlar arasından‚ özellikle 8. yüzyılın ilk yarısına ait ‘Kök Türk’ yönetici mezar kitabeleri ile onu izleyen Ötüken ‘Uygur’larının kağanlık kitabelerine müracaat edilmiştir. Tamamlayıcı özellikleriyle Yenisey bölgesi kitabeleri de ihmal edilmemiştir.</p>
<p>Bu yazılı belgeler‚ birinci elden ‘Biz’in etnik kimlik tanımlayıcıları olmaları kadar‚ ‘onlar veya diğerleri’nin de nasıl görüldüğü veya ‘diğerleri’ne nasıl bakıldığını göstermeleri bakımından değer taşırlar. Bu yazının ‘biz’i bugün genel olarak kendilerine ‘Türk’ diyenlerin veya öyle sayanların ataları’dır; ‘onlar’ı ise esas olarak ‘biz’in o dönemde ‘Tabgaç’ diye adlandırdığı bugünkü Çinlilerin ataları olacaktır. Zaman zaman başka ‘diğerleri’ne de metinler elverdiği nispette bakılacaktır.</p>
<p>Çin tarihi aslında bir sülâleler tarihidir ve bir kısmı da Türk‚ Moğol ve Mançu-Tunguz kökenlilerin atalarının, yani bir varsayım olarak şecerevî dil bilimi (genetik linguistik) açısından aynı kökten oldukları iddia edilen ‘Altay’ kökenlilerin iktidarları ile geçer (1). Bununla beraber‚ yazının oturduğu tarihî kesitin ‘onlar’ açısından asıl önemi‚ bu dönemin Çin soyundan gelenlerin iktidarı elde tuttuğu sülâleler dönemine rastlamasından kaynaklanır. Diğer yandan‚ ilgili Çin yıllıkları‚ hem Türkçe metinlerin kontrolörü olmak‚ hem de biz-onlar ekseni üzerinde‚ ‘onlar’ın ‘biz’i etnik kimlik noktasında nasıl görüp‚ ‘biz’e nasıl baktıklarını anlamak bakımından da dikkate değerdir. Dolayısıyla Çince kaynaklar da bazen tamamlayıcı, bazen de temel kaynaklar olarak kullanılacaktır.</p>
<p>Ayrıca‚ Türk sözlü edebiyatı kadar‚ şüphesiz Türk arkeolojisi de konunun daha somutlaşmasına yarayacak zengin malzemeyi sunmaktadır ki bunlara da gerektiğinde müracaat edilecektir.</p>
<p>Araştırmanın belli bir etniklik yaklaşımı sınırında yapılmamasına özellikle özen gösterilmiştir. Bunda, son yıllarda yapılan çalışmalarda, Türk millet oluşumunun, hatta daha ileri giderek &#8220;Türk&#8221; etnik oluşumunun, A.D. Smith&#8217;in etnikliğin ve milletleşmenin biyolojik görünümlerini (2) ihmal ettiği ve sembollere ağırlık tanıdığı için eleştirilen ve başarısız görülen görüşlerine sıkça yapılan referanslar etkili olmuştur. J. Armstrong ve özellikle A.D. Smith’in etnik orijinlerin kökeni üzerine ileri sürdükleri görüşler elbette inkâr edilemez, aksine çok önemli unsurlar da içerir. Öte yandan, bütün Türk tarihini göz önünde tutarak, A.D. Smith&#8217;in, millet oluşumunda &#8220;hâkim etnik çekirdek&#8221;e verdiği önemi neden bu tür çalışmaların ihmal ettiği veya sessiz kaldığı da dikkat çekicidir.</p>
<p>&#8220;Etnosembolizm&#8221;e bir bakış</p>
<p>Genel kabule göre, milletle “bir tarihî kültür ile belli bir yurdu paylaşan herkesi tek bir siyasî topluluk içinde birleştiren kültürel ve siyasî bir bağı gösteren”ler anlaşılırken‚ devletle “diğer toplumsal kurumlardan farklılaşmış ve onlardan özerk‚ belli bir toprak parçasında baskı ve zor tekeli uygulayan kamu kurumları” kastedilmektedir (Smith 1994: 32-33). Smith’in millet tanımı aynen şöyledir: “tarihî bir toprağı/ülkeyi‚ ortak mitleri ve tarihî belleği‚ kitlevî bir kamu kültürünü‚ ortak bir ekonomiyi‚ ortak yasal hak ve görevleri paylaşan bir insan topluluğunun adı” (1994: 32). Bu iki temel kavram üzerine yapılan tanımlar sayıca artırılabilirse de‚ özde büyük ölçüde birleştiği dikkati çeker.</p>
<p>Smith’te millî kimlik (national identity) ve millet (nation) “birbirleriyle ilişkili etnik kültürel‚ teritoryal‚ ekonomik ve yasal-siyasî pek çok unsurdan oluşan karmaşık yapılar” olarak değerlendirilir ve milletin biri sivil ve teritoryal diğeri etnik ve jeneolojik olan iki boyutu harmanladığı dile getirilir.</p>
<p>Milletler mensuplarına kesin bir toplumsal mekân tanımlar ve topluluğu zaman ve mekâna konumlandıran bir tarihî toprağın/ülkenin sınırlarını çizerler‚ fertleri milletin “moral coğrafyası”nın eşsizliğini gösteren “kutsal merkezler”le süslerler (Smith 1994: 34).</p>
<p>Milletler ekonomik bakımdan‚ insan gücü de dâhil teritoryal kaynaklar üzerinde denetim kurarlar. Ayrıntılı bir iş bölümü oluşturur‚ yurt içinde topluluk fertleri arasında kaynak dağılımının yanı sıra emek ve meta dolaşımını da teşvik ederler (Smith 1994: 34).</p>
<p>Etnik kimlik duygusunu bir araya getiren‚ birleştiren ve uzun süre devamını mümkün kılan güçler arasında devlet kurmak‚ askerî hareketlilik ve örgütlü din hayatî önemi haiz görünmektedir (Smith 1994: 50). Smith, burada Weber&#8217;i hatırlar ve onun “örgütlülüğü ne kadar yüzeysel olursa olsun ortak etnikliğe inancı telkin eden‚ esas olarak siyasî topluluktur” ifadesini düşerek, etnik oluşum ve süreklilik açısından siyasî eylemin önemini vurgular. Etnik kimlik duygusunun ve nihayetinde millî asabiyyenin gelişmesinde en büyük rolü üniter bir siyasanın tesisi oynamıştır. (Smith 1994: 50).</p>
<p>Weber, sosyal aksiyonun problematik kaynaklarından biri olarak gördüğü ve ortak atadan türeyen ve ortak miras alınabilen hususiyetlere sahip olduğunu belirttiği “ırk kimliğinin” oluşumundan söz ederken, ırkî grub’un “ırk, ancak sübjektif olarak ortak bir hususiyet olarak algılandığında/kabul edildiğinde” ortaya çıktığını belirterek, bu da ya “ancak bir komşuluk veya ırken farklı kişilerin sınır yakınlığı, ortak (en çok siyasî) aksiyon temelinde olduğunda veya tersi olarak‚ aynı ırkın üyelerinin bazı ortak tecrübeleri, açıkça farklı bir grubun üyelerine karşı bir antagonizmle/husumetle bağlandığında vuku bulur” der. (Weber (1922) 1996: 53). Weber’in “ırk kimliği”nin ve buna bağlı olarak “ırkî grub”un oluşmasında rol oynayan faktörler arasında “siyasî aksiyon”a vurgu yapılmakla beraber, dile getirilen ikinci faktör de “grub”un yaratımında eş anlı olarak rol oynamış olmalıdır. Diğer yandan, Weber ortaya çıkan sosyal aksiyonun, genellikle sadece olumsuz olduğunu da belirterek, bunun da “açıkça farklı olanlardan kaçınma ve hakir görme veya tersine ne olduğu bilinmeyen bir korkuyla bakma” şeklinde tezahür edeceğini ifade eder (Weber (1922) 1996: 53). Hem bu sayılan faktörleri eş anlı olarak görmek hem de sözü edilen bu sosyal aksiyonun tezahürlerini belirlemek açısından 8. yüzyılın ilk yarısından kalma kitabeler değerli bir malzemeyi sunar.</p>
<p>Bir devletin etnik çekirdeği çoğunlukla o milletin karakter ve sınırlarını şekillendirir; zira devletler milletleri oluşturmak üzere çoğu zaman tam da böyle bir temel üzerinde birleşirler. Millet bir etnide olduğu gibi‚ tanım gereği ortak mitleri ve anıları olan bir topluluktur. Aynı zamanda da teritoryal bir topluluktur. Ancak etnide‚ bir ülke ile olan bağ sadece tarihî ve sembolik kalabilirken‚ millette bu bağ fizikî ve fiilîdir; milletlerin ülkeleri vardır. Başka bir deyişle milletler her zaman etnik ‘unsur’lara ihtiyaç duyarlar (Smith 1994: 70-71).</p>
<p>Milletlerin inşa edilebileceği farklı etnik çekirdek tipleri açısından yaklaşıldığında‚ 7-9. yüzyıl Türk yazılı dokümanları yatay etni tipi üzerine inşa edilmiş “Türk” milletinin varlığından söz edilebileceğini ortaya koyar. Dikey&#8217;e karşı Yatay etni tipi terimini ilk Smith kullanmıştır (3). Smith&#8217;e göre, bir devletin etnik çekirdeğini oluşturan hâkim yatay etni‚ orta tabakaları ve uzak diyarları hâkim etnik kültüre tedricî olarak katabilir. Bu katılmanın asıl âmili, ona göre bürokratik devlettir. Bu doğru olmalıdır. Askerî‚ idarî‚ mâlî ve hukukî aygıtlarıyla bu bürokratik devlet‚ hâkim aristokratik etnik çekirdeğin mirasını oluşturan değerlerden‚ sembollerden‚ mitlerden‚ geleneklerden ve anılardan mürekkep sermayeye çekidüzen verir ve onu yayar. Pratikte egemen ve periferik etnik kültürler arasında hâkim çekirdeğin tayin ettiği parametreler dâhilinde belli bir intibak gerektirirse de‚ bu sayede aristokratik etnik devlet nüfus için yeni ve daha geniş bir kültürel kimlik tanımlamaya muktedir olur (Smith 1994: 93-4).</p>
<p>Eski ve orta dönem Türk devletlerinin etnik çekirdeğini oluşturan etni tipinin yatay etni tipi olduğu iddiası yeni değildir. Siyaset bilimci olarak Ş. Mardin, Türklerde aristokrasinin varlığına işaret etmiştir, ancak onun belirttiği gibi &#8220;Daha eski Türk topluluklarında olduğu gibi, Oğuzlarda da tepede bir Han ya da aşiret başkanının, onun altında bir aristokrat tabakanın (beyler), son olarak da alt sınıflar ya da halkın yer aldığı basit bir tabakalaşma düzeni görülmektedir&#8221; (1995: 80) şeklindeki değerlendirmenin de, en azından bizim dayandığımız belgelerin Türkleri açısından bütün gerçeği yansıttığı söylenemez. Bu söylenenler açısından da, 7-9. yüzyıl kayıtları ve onların tamamlayıcısı veya denetleyicisi belgeler sorgulanmaya çalışılacaktır.</p>
<p>Smith’e göre, etnie’ler değişen derecelerde olsa da mutad  olarak altı ana özelliği gösterirler:</p>
<p>cemaatin/topluluğun ‘aslını/özünü’ (essence) ifade etmek için ortak özel ad; bir ortak ata miti‚ zamanda ve mekânda ortak bir köken fikrini kapsayan ve etnie’ye bir hayalî akrabalık duygusu veren mit‚ bir gerçekten ziyade bir mit‚ Horowitz’in ‘üst-aile’ (super-family) diye adlandırdığı şey; paylaşılan tarihî anılar, veya daha iyisi‚ kahramanları‚ olayları veya onların anılışını içine alarak‚ bir ortak geçmiş veya geçmişlerin paylaşılan anıları;<br />
ortak kültürün bir veya daha fazla unsuru‚ belirtmeye gerek olmamakla birlikte normal olarak din‚ gelenekler ve dili kapsar; bir ana yurtla bağ‚ etnie tarafından fizikî işgali zarurî değildir‚ sadece ata topraklara sembolik bir bağ; diaspora halklarda olduğu gibi; etnie nüfusunun en azından bazı bölümlerinin bir kısmında dayanışma duygusu (Smith 1986: ch. 2). Bu, &#8220;etnie’lerin tanımında paylaşılan mitlerin ve anıların ve fertlerin cemaatle sübjektif hüviyet ispatının önemini ortaya koyar; köken ve tercih mitlerini içine alarak, paylaşılan mitler ve anılar ile onların vücuda getirdiği dayanışma duygusu olmadığı takdirde bir cemaatten çok bir etnik kategoriyi konuşmuş oluruz. İkinci anahtar unsur geçmişe oryantasyon/yönelimdir; cemaatin kökenlerine ve atalarına ve onun ‘altın çağları’na‚ siyasî‚ artistik ve ruhî büyüklük dönemlerini içine alarak‚ onun tarihî teşkiline yönelim. Cemaatin kaderi bir biricik‚ paylaşılan geçmişin bizzat anlaşılmasıyla‚ etno-tarihe bağlıdır&#8221; (Hutchinson ve Smith 1996: 7).</p>
<p>Türkler eski Türk çağlarında  ortak mitleri ve anıları olan bir topluluktu</p>
<p>A.D. Smith, Ethnic Origins of Nations (Milletlerin Etnik Kökenleri) adlı eserinde, etnik kökenlerin ve ahfadın mitinde, bir millî mitolojide bulunan motif ve unsurları şöyle sıralamıştır;</p>
<p>1. orijinlerin mekânda bir miti; yani topluluk nerede  doğdu;<br />
2. bir atalar miti; yani bizi kim doğurdu ve ondan (dişi/erkek) biz  nasıl geldik;<br />
3. bir göç miti; yani nereleri dolaştık;<br />
4. bir hürriyet  miti; yani nasıl hür olduk;<br />
5. bir altın çağ miti; yani biz nasıl büyük ve  kahraman olduk;<br />
6. ölüm/yok oluş miti; yani biz nasıl inkıraz  bulduk/zayıfladık ve nasıl fethedildik/sürgün edildik;<br />
7. yeniden doğuş miti;  yani eski ihtişamımızı yeniden nasıl sağlayacağız (1986: 192).</p>
<p>Türk köken  efsanesi</p>
<p>Bu sayılan unsurlar dahilinde, sosyal antropolojik ve sosyolojik cihetten “Türk” köken mitolojisinin incelendiğini söylemek güçtür. Bununla beraber Prof. Ögel’in 2 ciltlik Türk Mitolojisi (1971, 1995) adlı yetkin eseri Türklük bilimi üzerine uğraşanlara iyi bir yol göstericidir. Türk köken ‘mit’ine dair malzeme Ögel’in eserinde değerlendirmeye alınmıştır. Ögel, Çin kaynaklarındaki metinleri ayrı bir çalışma olarak da daha önce neşretmişti (1957). Türk köken ‘mit’i ile ilgili son müstakil çalışmalardan biri olarak, D. Sinor’un “The legendary origin of the Türks/Türklerin efsanevî kökeni” (1982) araştırmasını da hem araştırmacının vardığı sonuçlar hem de incelemenin özelliği bakımlarından anmak gerekir. Peter Golden da An Introduction to the History of the Turkic Peoples/Türkî Halkların Tarihine Giriş adlı eserinde konu üzerinde durmuştur (1992: 117-124). Golden&#8217;ın bu konu ile ilgili görüş ve düşüncelerini topladığı bölümün &#8220;The Questions of Türk Origins/Türk kökenleri meselesi&#8221; şeklindeki başlığı, onun &#8220;Türk etnie&#8221;sine yaklaşımı hakkında fikir verebilir. Esasen, Sinor ve Golden &#8220;Türk etnie&#8221; anlayışlarında hem-fikirdirler.</p>
<p>Çin  Kaynaklarında Türk Köken Efsanesi</p>
<p>En eski Türk köken efsanesi metinleri, bugünkü bilgilerimiz dâhilinde, Çin kaynaklarında tespit edilebilmiştir. Bu kaynakların özelliği resmî sülâle yıllıkları olması yanında, sülâlelerin hükümranlık dönemleri ile “Türk” köken efsanesinin bulunduğu bu yıllıkların oluşturulduğu tarihlerin Kök Türk devletinin I. dönemine rastlamasıdır. Bu yönüyle önemlidir.</p>
<p>Sinor, “Türk” köken efsaneleri ile ilgili olarak Çin kaynaklarında tespit edilen üç efsane üzerinde durur. Bunlardan en eskisi 629’larda tamamlanan Chou sülâlesi yıllıkları Chou shu’da geçen efsanedir (Sinor’un Legend A’sı, Ögel’in Göktürklerin Birinci Menşe Efsanesi). Aynı efsanenin çok az farklı bir versiyonu 659’da tamamlanan Pei shih’de (Ögel&#8217;de yoktur) ve Sui sülâlesi (581-617~618) yıllıkları Sui shu’da (629-636) da geçer. Sui shu’daki metin, Ögel tarafından Chou shu’dakinden ayrı olarak değerlendirilmiş ve Göktürklerin İkinci Menşe Efsanesi olarak verilmiştir. Sinor ise, Sui shu ve Pei shih metinleri arasındaki farkın çok az olduğunu belirterek, Birinci Menşe Efsanesi (Sinor’un Legend A’sı) için yaptığı karşılaştırmada Pei shih’deki metni esas almıştır. Sinor, bunları Ögel gibi bağımsız olarak değerlendirmediği için haklıdır. Yani, bu köken efsanesinin Çin kaynaklarında 3 versiyonu vardır.</p>
<p>Türk köken efsanesi ile ilgili II. Metin (Sinor’un Legend B’si, Ögel’in Göktürklerin Üçüncü Menşe Efsanesi), Chou shu’nun Türk kısmında I. Metnin hemen altında verilmiştir (50, 2a).</p>
<p>Sinor’un köken efsaneleri arasında bağımsız olarak alıp diğer ilk iki köken efsanesiyle beraber karşılaştırmalı olarak değerlendirmesini yaptığı Legend C’si ise, muhtemelen 860’ta yazılmış Yu-yang tsa-tu adlı bir derlemede bulunur. Bu efsane Ögel&#8217;de Kök Türklerin köken efsaneleri arasında işlenmemiştir. Ögel Yu-yang tsa-tu&#8217;daki &#8220;insan kurbanı&#8221; motifi taşıyan bu efsaneyi, &#8220;Bu efsane Türklerin çok eski, belki de tarihten önceki âdetlerinin bir yankısıdır. Göktürk çağı ile ilgili hiçbir kaynak, Göktürklerin insan kurbanı verildiğine dair en ufak bir açıklamada bulunmamaktadırlar. Zaten bu efsaneyi yazan Çin kaynağı da söze başlarken, bu efsanenin, Göktürklerin dedeleri ile ilgili bir söylenti olduğunu yazmaktan kendini alamaz&#8221; (1971: 570) diyerek neden dışarıda bıraktığını belirtir. Yu-yang tsa-tu&#8217;nun yukarıda anılan Çin kaynaklarından ayrılan önemli özelliği resmî tarih olmamasıdır.</p>
<p>I. Metin</p>
<p>Ögel (1971: 20-21 (Chou shu), 22-23 (Sui Shu); Sinor (1982: 224-225 (Chou shu, Pei shih); Liu Mau-Tsai (1958: 5 (Chou shu), 40 (Sui shu)</p>
<p>Chou shu (50, 1a)</p>
<p>Türkler (T’u-küe) Hunlardan (Hsiung nu) gelen bir koldur. Soy adları A-shi-na’dır. Bağımsız bir uruk olarak (yaşarken), onlar komşu bir devlet tarafından yenildiler, soyca öldürüldüler. Sui shu (84, 1a)</p>
<p>Türklerin ataları Batı Denizinin (Hsi-Hai) batısında otururlardı. Onlar bağımsız bir kabile oluştururlar. Şüphesiz onlar Hsiung-nu’lardan gelen bir koldur. Onlar A-shih-na uruğuna aittir. Daha sonra, onlar, boylarını tamamen ortadan kaldıran komşu bir ülke tarafından yenildiler.<br />
On yaşında bir oğlan çocuk kalmıştı. Askerler, onun gençliğine  bakıp onu öldürmek ellerinden gelmemişti.<br />
Çocuğun ayaklarını kesmişler ve bir bataklık içindeki otlar arasına bırakmışlardı. Onun ayaklarını ve ellerini kesmişler ve bir bataklığın içindeki otlar arasına bırakmışlardı.<br />
Orada çocuğu etle besleyen bir dişi kurt peyda oldu. Oğlan büyüyünce, kurtla karı-koca hayatı yaşadı, onu gebe bıraktı. (Daha önce çocuğun uruğunu yenen ve hepsini öldüren devletin) kralı oğlanın hayatta olduğunu duydu ve birini onu öldürmesi için gönderdi. Bununla görevlendirilen oğlanla dişi-kurdu birlikte gördü, onu da öldürmek istedi.<br />
Fakat kurt Kao-ch&#8217;ang&#8217;ın kuzeyindeki bir dağa (Turfan) kaçtı. O anda sanki bir ruh gibi birdenbire kurt Batı Denizinin doğusuna taşındı. O Kao-chang’ın kuzeybatısındaki bir dağda (Turfan Havzası) yerleşti.<br />
Dağda bir mağara vardı, mağaranın içinde bereketli otlarla kaplı, yaylımı bir baştan bir başa birkaç yüz li&#8217;nin (4) üstünde ve dört tarafı dağlarla çevrili bir ova vardı. Kurt onun içine sığındı ve daha sonra on oğlan doğurdu.<br />
On oğlan büyüdüler ve dışarıdan eşler aldılar. Onların nesillerinden olan her biri bir soy adı aldı, (onlardan biri de) kendine A-shih-na dedi. A-shih-na aile adı bu çocuklardan birinin soyundan gelir.<br />
Aralarında en zekisi o idi ve onların yöneticisi oldu. Kökenlerini unutmamış olduklarını göstermek için [Türklerin] ordugâhının kapısı önünde, tepesinde kurdun başının olduğu bir bayrak konurdu.<br />
Onların çocukları ve torunları çoğaldılar. yavaş  yavaş birkaç yüz aile hâline geldiler. Birkaç nesil geçtikten  sonra,<br />
mağaradan çıktılar ve Ju-ju&#8217;lara tâbi oldular. Onlar Kin-shan&#8217;ın güney eteklerinde yaşadılar. Ju-ju&#8217;lara demirci olarak hizmet ettiler. Belli bir A-hsien-shih boya başkanlık etti ve mağaradan çıktılar ve Juan-juan’lara bağlandılar.</p>
<p>II. Metin</p>
<p>Yer: Chou shu (Ögel 1972: 27-28;  Sinor 1982: 226; Liu Mau-Tsai 1957: 5-6)</p>
<p>&#8220;Türklerin atasının, Hsiung-nu&#8217;ların (Hunların) kuzeyinde bulunan Sou ülkesinden çıkmış oldukları kaydedilir. Onların kabilelerinin reisine A-pang-pu denirdi. Onun, on yedi tane küçük erkek kardeşi (5) vardı. Onlardan (6) birinin adı da İ-chih-ni-shih-tu idi. Bu çocuk kurttan doğmuştur. A-pang-pu ve onun kardeşlerinin yaratılış bakımından tabiatları, biraz budalaca idi. Bu sebeple de devletleri, düşmanlar tarafından süratle yok edildi. (İ-shih-)ni-shih-tu, yağmur yağdırma ve rüzgâr estirme hususunda tabiat üstü bir kudrete sahipti. O sırasıyla yaz ve kış ruhlarının kızları olduğu söylenen iki kızla evlendi. Onlardan biri hamile oldu ve dört tane erkek çocuk doğurdu. Bu çocuklardan biri beyaz bir kuğuya (7) değişti, diğeri A-fu ve Chien (Kem) nehirleri arasında bir devlet kurdu. Bunun adı da Ch’i-ku (Kırgız) idi. Üçüncü çocuk da Chu-chih suyunun kıyılarında hükümranlığını tesis etti. Dördüncü çocuk ise, Chien-hsi-ch&#8217;u-chih-shih dağlarında oturuyordu ve kardeşlerinin de en büyüğü idi. Bu dağlar üzerinde, yıkılan eski devletin başkanı A Pang-pu&#8217;nun bir oymağı yaşıyordu. (Bu dağların çok soğuk olması sebebi ile), bu oymak da soğuktan çok ıstırap çekiyor (ve ısınmanın bir yolunu bulamıyordu). Dört çocuğun en büyüğü, burada ateşi bulmuş ve onları ısıtarak beslemişti. Bu yolla da oymak halkı ölmeden, yaşamanın yolunu bulmuştu. Bunun üzerine diğer üç kardeş de birleşerek ona bağlandılar, büyük kardeşlerini başkan seçmişlerdi. Büyük kardeş başkan olunca da Türk unvanı verilmişti. Bu Türk&#8217;ün özel adı da No-tu-lu-shih/Na Tu-liu-shih idi.</p>
<p>No-tu-lu-shih/Na-tu-liu-shih&#8217;in on tane de karısı vardı. Bu kadınların doğurdukları erkek çocukların hepsi de soy adlarını, annelerinin adlarından alıyorlardı. (Göktürk devletini kuran) A-shih-na ise, (Türk&#8217;ün) küçük karısının (8) soyundan geliyordu. No-tu-lu-shih/Na-tu-liu-shih (Türk) ölünce, on ayrı anneden doğan çocukların hepsi toplandılar ve aralarından birini başkan yapmak istediler. Hepsi bir arada büyük bir ağacın altına gittiler ve orada şöyle anlaştılar: &#8211; Ağaca doğru, en çok kim yükseğe atlayabilirse, o başkan olacaktır&#8221;. A-shih-na&#8217;nın oğlu, diğerlerinin arasında en genç olmasına rağmen, en yükseğe atladı. Hepsi onu kendilerine başkan yaptılar. A-shih-na&#8217;nın oğlu başkan olunca, A-hsien-shih unvanını aldı. Efsanelerin ayrı olmasına rağmen, bunların hepsinin de kurttan türemiş oldukları üzerinde herkes birleşmiştir. (A-hsien Şad&#8217;dan sonra da torunu) Bumın Kağan (T&#8217;u-men) (9) gelmiştir.&#8221;</p>
<p>D. Sinor&#8217;un Türklerin Köken Efsanesi arasında verdiği efsane  (Legend C)</p>
<p>&#8220;Türklerin atasına Shê-mo-shê-li denirdi, A-shih-tê mağarasının batısında yaşayan göl ruhu/perisi [vardı]. Shê-mo&#8217;ya tabiat-üstü/mucizevî bir şey oldu. Her akşam göl ruhunun kızı onu göle alıp getirmek için beyaz bir geyik gönderirdi. Tan vakti onu geri gönderirdi. Birkaç on yıl sonra Shê-mo&#8217;nun boyu büyük bir ava hazırlanıp çıktı. Gece yarısında göl ruhunun [kızı] Shê-mo&#8217;ya dedi ki &#8216;Yarın av sırasında altın boynuzlu beyaz bir geyik senin atalarının doğduğu mağaradan çıkacak. Eğer senin okların geyiği vurursa, sen yaşadıkça ilişkimiz sürecek, fakat eğer onu kaçırırsan, ilişkimiz sona erecek.</p>
<p>Günü geldiğinde [Shê-mo] sürek avına katıldı ve gerçekten de, altın boynuzlu bir beyaz geyik doğum-mağarasından çıktı. Shê-mo kendisini takip edenlere sürek avını sıkıştırmalarını emretti. Geyik kaçmak üzere iken, öldürüldü. Shê-mo, kızgın, bizzat kendi eliyle lider A-erh&#8217;in boynunu vurdu/başını kesti ve şöyle ant içti: &#8216;[Geyiğin] bu katlinden itibaren, ebediyyen, Gök Tanrı&#8217;ya bir insan kurbanı adanması mecburî olacaktır. A-erh&#8217;in boyundan bir erkek seçilecek ve kurban olarak başı kesilecektir.&#8217; Bu güne kadar tuğa bir kurban olarak Türkler A-erh&#8217;in boyundan bir adamı alır. Shê-mo A-erh&#8217;in başını kestiği akşamı göl ruhunun kızına döndü, kız ona &#8216;Senin elin bir erkeğin başını kesti, hava kan kokusuyla pis koktu. Bundan dolayı aramızda herşey bitti.&#8217; dedi.&#8221; (Sinor 1982: 230).</p>
<p>Yu-yang tsa-tu&#8217;da geçen bu efsane &#8220;Türk&#8221;lerin atalarının doğum-mağarasından &#8211; Chou shu, Sui shu ve Pei shih&#8217;de birbirinden çok az farkla ayrılan I. metindeki dişi-kurdun kaçıp sığındığı ve on oğulu dünyaya getirdiği Kao-ch&#8217;ang&#8217;ın kuzeyindeki bir dağın içindeki mağaradan &#8211; çıktıktan sonraki hayatlarına ait bir anlatım gibidir. Ögel ve Golden da bu hikâyeyi etnogenetik karakterde görmezler (Ögel 1971: 570; Golden 1992: 119). Sinor ise, daha sonraki çalışmalarında da görüşünü korur (1985, 1990).</p>
<p>Bir açıdan, bu anlatımı bağımsız bir &#8220;Türk köken efsanesi&#8221; olarak görmekten çok, &#8220;gerçek hikâye&#8221; statüsündeki Türk köken mitinin motiflerinin kullanıldığı, Türk köken miti etrafında oluşan bir halk hikâyesi (folktale) olarak telâkki etmek doğru olabilir. Öyle ki, kutsal köken mitlerinin anlatıldıkları yerler ve zamanlar, ancak belli yerler ve zamanlar olabilirken, &#8220;sahte hikâyeler&#8221; herhangi bir yerde ve herhangi bir zamanda anlatılabilirler ve anlatıcıları da bu farkı bilirler (Eliade 1990: 25). Bunu, ilk iki anlatımın, Türk hanedanının tarihinin anlatıldığı resmî yıllıklarda yer alırken, bu hikâyenin neden bir resmî sülâle yıllığında değil de bir derlemede yer aldığına da uygulayabiliriz. Yahut da, birbiriyle ilişkili iki &#8220;gerçek hikâye&#8221;yi veren Chou shu&#8217;nun neden bunu vermeyi ihmal ettiğini sorabiliriz. Muhakkak ki Türkler arasında da çeşitli versiyonlarıyla söylenegelen &#8220;gerçek hikâyeler&#8221; ile &#8220;sahte hikâyeler&#8221; vardı; Chou shu ve Sui shu gibi resmî sülâle yıllıklarının hazırlayıcıları kadar, efsanelerin anlatıcısı(/anlatıcıları) Türk(/ler) de bu farkı bilen anlatıcı(/lar) olmalıydı veya yıllıkların düzenlendiği zamanlarda böyle bir efsane daha yoktu.</p>
<p>Bununla beraber, Türklere atfedilen bu anlatımın, köken efsaneleri etrafında söylenenler kapsamında olduğu her zaman dikkate alınmalıdır. Ancak, efsaneyi Sinor gibi bağımsız bir &#8220;köken&#8221; efsanesi olarak saymak da mümkün görünmüyor. Çünkü bu anlatım bir köken efsanesinin taşıması gerekli bütün motifleri barındırmıyor, aksine bir etnik topluluğun &#8220;doğuş&#8221; sonrası hayatına dair mitle karışık haberler, hatta önemli haberler veriyor. Bu bakımdan bu anlatımı bağımsız bir köken efsanesi değeri vererek karşılaştırmaya gitmek ve efsaneler arası motif mukayesesi yapmak suretiyle elde edilecek sonuç, elbette sonuçsuz olacaktır.</p>
<p>Bu metinde, &#8220;Türk&#8221; köken efsanesinin izini veren motif, aslında &#8220;doğum-mağarası&#8221; ile ilgili kısım gibi gözükür. Sinor, doğum-mağarasının altın boynuzlu beyaz geyiğin de mağarası/evi olduğuna dikkat çekmiştir (1982: 231). Efsanenin diğer önemli bir yanı &#8220;Türk&#8221;lerin atalarının bir &#8220;insan kurbanı&#8221; motifi ile, daha sonra bizzat Türklerin kendi yazıtlarında göreceğimiz &#8220;Semavî Tanrı&#8221;ya (ETü. Kök Teh ri) yer vermiş olmasıdır.</p>
<p>Aslında, bu hikâyedeki motifler; atalar mağarası; hem doğum-mağarası hem de A-shih-tê mağarası, hükümdarın av töreni, altın boynuzlu ak geyik, onun avı, geyiğin ancak Shê-mo tarafından avlanabileceği, Göksel Tanrı&#8217;ya yasağın çiğnenmesinden dolayı geyik yerine, artık insan kurban edilmesi (10) gibi unsurlar incelenmeye değerdir. Meselâ, Proto-Türk sanılan Chou&#8217;lar döneminde (M.Ö. 1050-249) &#8220;kurban ayini vechesi olan bir av merasimi sırasında Chou hükümdarı ok ile geyikler avlayıp atalarının tapınağına kurban ediyordu&#8221; (Esin 1978: 94). Diğer yandan, bilindiği gibi, M.S. 630&#8242;da Hsüen-tsang&#8217;ın da ziyaret ettiği, Türk devletinin batı kanadını sevk ve idare eden, &#8220;On Oklar&#8221;ın lideri T&#8217;ong Yabgu&#8217;nun (11) merkezi Bih Yul&#8217;da (Bin Bulak) da yaşayan geyikleri öldürmek yasaktı. Öyle ki buradaki geyikler ehlîleşmişti (Esin 1976: 158). Arap kaynakları da aynı bölgede &#8220;Türgiş&#8221; hakanının kutlu dağından ve orada avlanmanın yasak olduğundan bahsediyordu (Esin 1976: 158).</p>
<p>Chou shu&#8217;da I. efsanenin hemen ardından verilen II. efsanenin, oluşturma tarihi daha geç olan Sui shu&#8217;da yer almamış olmasını da Ögel yukarıdakine benzer bir şekilde değerlendirmiştir: &#8220;Bu çok önemli efsane, yalnızca Chou Sülâlesinin resmî tarihinde geçer. Ondan sonraki, bütün Kuzey Çin&#8217;i ele geçiren ve Türkleri daha iyi tanıyan Sui Sülâlesinin tarihinde yoktur. Öyle anlaşılıyor ki Göktürklerin &#8220;Devlet efsanesi&#8221;, yani devletin tanıdığı efsane, çocuğun dişi kurtla birleşmesi ve bundan mağara içinde, On-boyun türemesi idi. Bu, daha fazla yaygın ve her tarafta yaşayan şekil idi. Daha eski tarihlerin anlattıkları efsane ise, halk masalları ile karışmış bir &#8220;Halk destanı&#8221; idi&#8221; (1971: 28). Ögel&#8217;e karşılık, II. Metni Sinor bağımsız bir köken efsanesi olarak görür ve karşılaştırmaya alır. Bunu Golden da takip eder.</p>
<p>Bununla beraber, II. Metin (Ögel&#8217;in Üçüncü Göktürk Menşe efsanesi, Sinor&#8217;un Legend B&#8217;si), I. Metin ile bir arada ‘bütün’ olarak da değerlendirilebilir. Yani I. efsane ve II. efsane anlatımları birleştirilebilir; iki metnin boşlukları birbirleriyle tamamlanabilir. Bu iki anlatım birleştirilerek bir bütün efsane senaryosu yazılabilir.</p>
<p>Her iki  efsane metni beraber olarak şunları düşündürtmektedir:</p>
<p>1) I. Metnin ikinci cümlesindeki &#8220;bağımsız bir kabile olarak yaşayanlar&#8221;ın yaşadıkları zaman ile II. Metindeki &#8220;17 kardeş&#8221;li A-pang-pu&#8217;nun idaresinde (böylece toplam 18 kardeş) (12), Sou ülkesinde, her bir ok/uk&#8217;un liderliğini A-pang-pu&#8217;nun kardeşlerinin yaptığı ve onların soylarından gelen birliğin yaşadığı zaman aynı değildi. Metinlerde aynı olduğuna dair her hangi bir işaret yoktur. Yaşadıkları yerler de ayrıdır. Fakat, I. Metnin, Sui shu&#8217;ya göre Hsi Hai&#8217;ın batısında &#8220;bağımsız olarak yaşanları&#8221;, II. Metnin yaradılış bakımından tabiatları biraz budalaca/safça olduğundan devletleri, düşmanlar tarafından süratle yok edilmiş olan A-pang-pu-nun idaresindeki 18&#8242;li bir yapı içinde hüküm süren &#8220;bağımsız devlet&#8221;i kuranların ataları idi. Bu atalar da yaradılışça budala/saf olmalıydılar ki, bağımsız olarak (Sui shu&#8217;ya göre Hsi Hai&#8217;ın batısında) yaşarlarken, komşu bir devlet tarafından yenilmişler, soyları da bu devlet tarafından ortadan kaldırılmıştı. Onlardan 10 yaşında elleri (ve ayakları kesilmiş) tek bir çocuk kalmıştı. Bu çocuğu bir dişi-kurt besledi, çocuk büyüdü. Kurtla karı-koca hayatı yaşadı, onu gebe bıraktı&#8230; Kurt eski düşman tarafından yok edilme tehlikesiyle karşılaşınca, tabiat üstü bir güçle, sanki bir ruh gibi birdenbire Batı Denizinin doğusuna taşındı, Kao-ch’ang’ın kuzeybatısındaki bir dağda yerleşti. Dağdaki bir ağzı münbit, geniş, dört yanı dağlarla çevrili bir ovaya çıkan mağara içine sığındı ve burada on oğlan doğurdu&#8230; (13)</p>
<p>2) II. Metindeki A-pang-pu da dâhil, 18 kardeş ya bir ve aynı &#8216;baba&#8217;nın oğulları idiler ya da bir ve aynı &#8220;baba&#8221; uruğunun üyeleri idiler. Bu oğlanlar bir ve aynı babadan olma çocuklarsa bile, herhâlde bunların hepsinin de anaları bir ve aynı değildi &#8211; Birden çok &#8216;kadın&#8217;la evlenmenin örneğini, nitekim I. Metin de II. Metin de veriyor &#8211; ve bu analar da ekzogami geleneğine uygun olarak &#8220;baba&#8221; uruğunun dışından evlenilen kadınlardı. Ekzogami geleneğini de, yine her iki metinde buluyoruz (14).</p>
<p>3) II. Metindeki A-pang-pu&#8217;nun kardeşlerinden &#8220;birinin adı da İ-shih-ni-shih-tu idi. Bu çocuk kurttan doğmuştur.&#8221; Bu habere inanırsak, buna göre, İ-shih-ni-shih-tu, I. Metne göre dişi kurdun doğurduğu 10 oğlandan biri idi. Başka bir deyişle, İ-shih-ni-shih-tu elleri (ve ayakları) kesilip bataklığın ortasındaki otların arasına bırakılan çocuğun oğlu idi veya onun soyundan geliyordu. Bu haber bize, elleri (ve ayakları) kesilip bataklığın ortasındaki otların arasına bırakılan çocuğun 10 oğlunun veya onların soyundan gelenlerin, II. Metindeki A-pang-pu idaresindeki devletin tesisi ve teşkilinde rol aldıklarını açıkça gösterir. II. Metnin -dişi-kurdun doğurduğu veya dişi kurdun neslinden gelen- İ-shih-ni-shih-tu&#8217;sunu I. Metnin Kao-ch&#8217;ang&#8217;ın kuzeyindeki mağarada dişi-kurdun dünyaya getirdiği on erkek oğuldan biri olarak veya onun neslinden biri olarak kabul ettiğimiz takdirde, kaçınılmaz olarak böyle bir sonuç çıkacaktır.</p>
<p>4) I Metnin anlatıcısı/anlatıcıları zaman zaman sessizdir. Chou shu varyantında, &#8220;Kurt mağaranın içine sığındı ve daha sonra on oğlan doğurdu. On oğlan büyüdüler ve dışarıdan eşler aldılar. Onların nesillerinden olan her biri bir soy adı aldı, (onlardan biri de) kendine A-shih-na dedi&#8221; şeklinde olan kısım Sui shu’da &#8220;Kurt mağaranın içine sığındı ve daha sonra on erkek çocuk doğurdu. A-shih-na ailesi, bu çocuklardan birinin soyundan geliyordu&#8221; olarak geçer. Burada, Kök Türk devletinin yönetici uruğunun anası A-shih-na&#8217;nın evlendiği dişi kurdun oğlundan ve onun oğullarından neden ayrıntılı olarak söz edilmediği sorusu sorulmalıdır. Anlaşılan Chou shu&#8217;nun düzenleyicisi bunu kendine sormuş olmalı ki ilk verdiği efsanenin hemen arkasına bu oğulla ve onun oğullarıyla ilgili bilgi veren efsanevî hikâyeyi eklemiş ve Bumın&#8217;a kadar gelebilmiştir. Yani II Metin, Bumın&#8217;ın büyük-büyük dedesi İ-shih-ni-shih-tu&#8217;dan detaylı bahseder, çünkü dişi-kurdun &#8220;on oğlu&#8221;ndan biri olan tabiat üstü kudretlere de sahip İ-shih-ni-shih-tu &#8220;Türk Na Tu-liu&#8221;nun atasıdır. Onun iki karısından birinden olan dört oğlunun en büyüğü Na Tu-liu, yıkılan eski devletin sâkinlerini derleyip toparlamış ve diğer üç kardeş&#8217;in (*Ak Kun, *Kırgız ve Chu-chih kıyılarında hüküm süren kardeşin) de katıldığı kurultayla kağan seçilip &#8220;Türk&#8221; unvanını almıştır. İşte, bu &#8220;Türk Na Tu-liu Kağan&#8221;ın on karısından en küçüğü A-shih-na&#8217;nın soyundan gelenler Bumın ve İstemi&#8217;nin atalarıydı.</p>
<p>5) Bu durumda, I. Metnin Sui shu ve Pei shi’deki “Aralarında en zekisi o idi ve onların yöneticisi oldu” kısmı, Chou shu’da geçen II. Metindeki “(Göktürk devletini kuran) A-shih-na(lar) ise, (Türk&#8217;ün) küçük karısının soyundan geliyordu. Na-tu-liu-shih (Türk) ölünce, on ayrı anneden doğan çocukların hepsi toplandılar ve aralarından birini başkan yapmak istediler. Hepsi bir arada büyük bir ağacın altına gittiler ve orada şöyle anlaştılar: &#8211; Ağaca doğru, en çok kim yükseğe atlayabilirse, o başkan olacaktır&#8221;. A-shih-na&#8217;nın oğlu, diğerlerinin arasında en genç olmasına rağmen, en yükseğe atladı. Hepsi onu kendilerine başkan yaptılar” kısmıyla karşılaştırılmalıdır.</p>
<p>6) Bu seçilmeyle ilgili işaret edilmesi gerekli bir husus vardır: II. Metinde, siyasî birliğin tesis edildiği ve sürdürüldüğü zamanlarda, A-shih-na&#8217;nın oğluna gelinceye kadar, büyük kardeşlerin siyasî birliğin başı olduğu, seçildiği görülür. Hikâye, aslında, &#8220;Türk Na-tu-liu-shih Kağan&#8217;ın ölümünden sonra oğullar arasında bir iç mücadelenin ortaya çıktığını, aralarındaki mücadeleden de en küçükleri &#8220;A-shih-na&#8217;nın oğlu&#8221;nun gâlip geldiğini haber verir gibidir. Anlaşılan o ki, A-shih-na&#8217;nın oğlu, kutlu Ötüken bölgesini, yani devletin idarî merkezini de ele geçirmiş ve böylece Türkçe âbidelerin &#8220;Türk kara kamag bodun&#8221;unu, yani başsız/kağansız Türklerini de yanına alarak mutlak bir gâlibiyet elde etmiş, hatta kökenini unutmamış olduğunu göstermek için ordugâhının kapısı önüne, tepesinde kurdun başının olduğu bir de tuğ vurmuş, &#8220;bodun&#8221;un ve &#8220;dokuz kardeş&#8221;in katıldığı kurultayla/törenle de kağanlığını meşrulaştırmıştı. Bu itibarla, eski Türk çağının, belgeli Kök Türk dönemi ve sonrasındaki dişi-kurdun oğulları &#8220;Türk&#8221; boyları arasında cereyan eden bitmez kağanlık mücadelesinin; devletin idare merkezi Ötüken&#8217;i ele geçirme mücadelesinin temelini, belki de büyük kardeşlerin hak talebinde aramak gerekir. Neticede, Türk Tanrısı&#8217;nın verdiği kut&#8217;la gücü üzerinde toplayan her dişi-kurdun oğlunun nasibinde, ülüg&#8217;ünde Ötüken&#8217;e sâhip olmak var olabilir. Öte yandan, A-shih-na hanedanının eski Türk çağının en uzun ömürlü hanedan olması da, büyük oğulun tahta geçmesi kuralını kendi içinde dikkatle uygulamış olmasından kaynaklanır. Buna en çarpıcı örnek olarak, Kapgan ve onun oğulları ile İlteriş&#8217;in oğulları arasındaki meşhur mücadele verilebilir.</p>
<p>7) Na-tu-liu&#8217;nun karısı A-shih-na&#8217;nın kimliği meselesi (Golden 1992: 117), &#8220;Türk&#8221; adı ile ve &#8220;Türk&#8221; etnik kökeniyle doğrudan ilgili bir mesele değildir. Türk köken efsanesinde &#8220;Türk&#8221; adının ortaya çıkışı, II. Metinde dişi-kurdun oğlu İ-shih-ni-shih-tu&#8217;nun büyük oğlu Na-tu-liu&#8217;nun eski devletin sâkinlerini derleyip toparlaması ve diğer üç kardeş&#8217;in (*Ak Kun, *Kırgız ve Chu-chih kıyılarında hüküm süren kardeşin) de katıldığı kurultayla kağan seçilmesiyle karşımıza çıkar. Anlaşılan o ki, Na-Tu-liu &#8220;Türk&#8221;lerin kağanı olmayı bu &#8220;unvan&#8221; verilerek hak etmiştir. &#8220;Türk&#8221; adının hem etnik hem de siyasî bir ad olarak kullanılması ise, bildiğimiz kadarıyla Kök Türk devleti dönemine rastlar. Devletin II. dönemine ait Türkçe metinler de bunu açıkça belli eder. Ancak, bir etnik ad olarak &#8220;Türk&#8221; adının kullanılması çok daha geriye gitmelidir. Golden da, M.S. 6. yüzyılın ortalarından önceki Grek, Lâtin, Hind, Asur, Eftalit, Pers&#8230; kaynaklarının &#8220;Türk&#8221; okutan etnonim adlarını &#8220;şüphe&#8221;yle karşılasa da sıralamıştır (1992: 116). Aslında, &#8220;Türkler&#8221;i Kuzey&#8217;e çıktıkça daha iyi tanımaya başlayan, onlarla daha yakın temasa geçen &#8220;Çinli&#8221;lerin M.S. 6. yüzyılın ortalarından önceki haberlerine de, hatta sonraki haberlerine de eşit derecede bir hassasiyeti göstermek gerekmektedir.</p>
<p> <img src='http://s.wordpress.com/wp-includes/images/smilies/icon_cool.gif' alt='8)' class='wp-smiley' /> Yukarıdaki maddeyle bağlantılı olarak, Genel Türk toplum hayatı tarihi içinde gerçekten incelenmeye değer bir konu ise şudur: &#8220;Türk&#8221; toplumunda kadınlar, evlendikten sonra da doğuş soy adlarını (natal surname) sürdürüyorlar mı idi? Ayrıca onlardan olan çocuklar ananın mı soy adını taşıyordu, yoksa babanın mı? Kadının evlendikten sonra kendi ailesiyle olan bağları nasıldı? vb. Doğrudan sosyal antropolojiyi ilgilendiren bu konuda bildiğimiz kadarıyla derinlemesine bir araştırma yapılmamıştır. Bu konu gerçekten en eski Türklerin etkileşim hâlinde olduğu toplumlardaki durumun ne olduğu noktasından da bakılarak araştırılmalıdır (15). Böyle bir inceleme, Türk köken efsanesi ile ilgili, özellikle II. metindeki &#8220;No-tu-lu-shih/Na-tu-liu-shih&#8217;in on tane de karısı vardı. Bu kadınların doğurdukları erkek çocukların hepsi de soy adlarını, annelerinin adlarından alıyorlardı.&#8221; cümlesinin izahına yarayacaktır. Efsanevî dönemlerde böyle bir usulün olduğu var sayılsa bile, bunun geçen zaman içinde yön değiştirdiği anlaşılmaktadır. Öyle ki, yine Çin yıllıklarında eski Türk çağı için bunu söyletecek kayıtlar da vardır: Meselâ, 16 Aralık 755’te T’ang’a karşı isyan çıkaran An-lu-shan’ın, isyandan önce Hsüan-tsung’ın önünde Ko-shu Han’a söyledikleri şunlardı: “Babam bir Hu (Hind-Avrupalı) idi, annemse Türk; senin baban bir Türk’tü, annense bir Hu (Hind-Avrupalı).&#8221; Ko-shu Han’ın babası Türgişlerdendi. Hu T’ang döneminde doğum yeri neresi olursa olsun Hind-Avrupa kökenlileri, özellikle Sogdları kastederdi. Öz babası hakkında hemen hiçbir şey bilinmeyen An Lu-shan’ın üvey babasından miras aldığı ve yaygın olarak Buhara’nın yerlilerine atfen kullanılan An soyadını taşıması (Beckwith 1987: 142, 212. nolu dipnot) bu açıdan önemlidir. An Lu-shan&#8217;ın taşıdığı soy addan üvey de olsa onun babalığının soyuna mensup sayılıp sayılmadığı hususu da önemlidir. An Lu-shan’ın annesinin uruğunun ise Tonyukuk’un da uruğu olan A-she-tê’ler olduğu bilinmektedir.</p>
<p>9) Diğer yandan, I. Metinde bu hususla ilgili herhangi bir vurguya rastlanmazken, II. Metnin neden böyle bunu hususî olarak dile getirdiği dikkat çekicidir. Öte yandan, &#8220;Türk&#8221; unvanı verilerek idarenin başına getirilen 10 karılı Na-tu-liu-shih&#8217;nin kaçıncı sıradaki karısı katun olarak atanmıştı? I. Metin de bu konuda sessizdir. Bütün bunlar karanlıktır. Etno-tarihe dair efsanelerin böyle karanlık yerlerini hem II. dönem Kök Türk kitabeleri hem de devamen Ötüken Uygur Kağanlık kitabeleri kagan ve katun atamalarının beraber yapıldığını bildirerek nispeten ortaya çıkarır. Bu konu gerçekten ilgi çekicidir. Öte yandan, A-shih-na&#8217;nın en küçük eş, hatta &#8220;cariye/odalık&#8221; olduğu haberi de yine yalnızca II. Metne aittir. Türklerde odalıklardan olan çocukların kağan otağında konumu var mıydı? A-shih-na&#8217;nın, Chou shu&#8217;nun II. Metnindeki &#8220;odalık&#8221; olduğu kaydını güçlendirecek hangi delil vardır? Ekzogami geleneğini gördüğümüz bu metinlerde, kardeşleriyle eşit şartlarda bir yarışa, mücadeleye giren A-shih-na&#8217;nın oğlunun bir odalığın oğlu olduğunu düşünmek güçtür. Bu kelimeyi ya çok küçük bir ihtimalle efsane anlatıcısının boy kimliğine ya da çok kuvvetli bir ihtimalle diğer yıllıklarda da olduğu gibi Chou shu&#8217;yu düzenleyenlerin &#8220;Barbar&#8221;ları hemen her fırsatta hakir görme ve gösterme yönündeki tasarruflarına bağlamak gerekmektedir ki, bu tasarrufların karşılıklı olarak &#8220;etnik kimlik duygusu&#8221;nun oluşmasında ve pekiştirilmesinde ne derecede rol oynadığına ise ileride yer verilecektir. Hem I. hem de II. Metin A-shih-na&#8217;nın oğlunun kağan olmasında &#8220;liyakat&#8221;ı öne çıkarır. Aslında babası Na-tu-liu da büyük kardeş olmakla beraber, devletin eski sâkinlerini derleyip toparladığı, &#8220;ateş&#8221;i bulup onlara soğuk ülkelerinde sıcak bir ortam sağladığı için, kendi idarelerini kuran kardeşlerinin de katıldığı bir törende &#8220;Türk&#8221; kağanı atanmıştı. Onların babaları dişi-kurdun oğlu da yağmura ve rüzgâra hükmetmesiyle üstün özellikli idi. Bütün bunlarda, kağan olmada pek önemli olan &#8220;öz&#8221;, &#8220;kut&#8221; ve &#8220;ülüg/nasip&#8221; faktörleri devreye girmektedir ki, bunun somut delillerini II. döneme ait kağanlık kitabeleri çok veciz bir şekilde sunar.</p>
<p>10) Efsane (legend) ve mit (myth) arasında sıkı bir bağ vardır. Esasen efsaneler tanımlanabilen, belirlenebilen şahsiyetler, tarihler ve yerleri kapsar, bununla beraber efsanelerde cereyan eden hadiseler, sıkça insanlar ile tabiat-üstü varlıklar veya güçler arasındaki etkileşimi de içine alarak sıradışı bie niteliğe sahiptir (Ben-Amos 1992: 102). Yukarıda verilen metinler de böyledir. Bu efsanevî anlatımlar (legendary narratives), taşıdıkları unsurlar itibariyle metafizik görünüşleri de sunarlar. Özellikle ikinci metinde, her ne kadar Sinor&#8217;un da belirttiği gibi özel adlar (yer ve şahıs) sayıca birinciye göre daha çoksa da metafizik unsurlardan eksik değildir. Yine, Sinor gibi (1982: 233) biz de her iki metnin özgün, otantik olmadığını söylemek için bir sebep görmüyoruz. Ancak iki metni bağımsız efsaneler olarak görmek için de yeterli bir sebep olmadığını düşünüyoruz. Kısaca, II. Metin varmış gibi görünen anakronizmleriyle beraber I.&#8217;yi detaylandıran niteliği ile değerli ve onu bütünleyen bir özelliğe sahiptir. Chou shu&#8217;nun I. Metni temelinde, bir köken mitiyle başlayan sonraki yıllıklarda, Chou shu&#8217;nun II. Metninden yalnızca A-shih-na&#8217;nın oğlunun, oğullar arasında en zekisi olduğundan dolayı başa geçtiği motifinin seçilmesini ve Chou shu&#8217;da daha ileride 50 4a&#8217;da verilen bilginin de eklenerek, bununla yetinilmesini ise, bağımsız köken mitleri ile başlatacakları II. Metnin aynı babadan ve anadan olma diğer kardeş Barbarları (*Ak Kun&#8217;lar, Kırgızlar, Chu-chih kıyılarında hüküm süren kardeş) için Çin resmî yıllıklarının/tarihlerinin ve resmî politikalarının, ki bunun örneklerini Türkçe metinler bütün yalınlığı ile verir- bir zemin hazırlaması olarak değerlendiriyoruz. Yani, Sui shu ve Pei shih, bizce Chou shu&#8217;daki II. efsane metnini yok saymamışlar, aksine ondan her dönemin resmî tarih yazıcılığında görüldüğü gibi istedikleri biçimde yararlanmışlardır. (16)</p>
<p>11) Bu kayıtlar, kendilerine o zamanda &#8220;Türk&#8221; diyen &#8220;biz&#8221;in üyelerinin, cemaate hayalî bir akrabalık duygusu veren bir ortak dişi-kurt ata mitine, cemaatlerinin nerede doğduğuna cevap veren bir doğum-mağarası mitine, şahıslar/kahramanların, olayların anılışı dâhilinde göç-hürriyet-altın çağ-yok oluş ve yeniden dirilişi veren ortak geçmiş veya geçmişlerin paylaşılan anılarına, kardeşler/cemaat üyeleri arasındaki dayanışma duygusuna işaret eden, &#8220;sübjektif kimlik ispatı&#8221;na yarayan özellikleri verir (Smith 1986: ch. 2). Sinor&#8217;un Legend C&#8217;sindeki insan kurbanın sunulduğu &#8220;Semavî Tanrı&#8221; ise, sunulan ne olursa olsun, &#8220;Onlar&#8221;ın/Türklerin atalarının bir &#8220;Semavî Tanrı&#8221;ya inandıklarını haber verir.</p>
<p>Arkeolojinin desteği: Bugut anıt yazıtı</p>
<p>Çin kaynaklarındaki Türk köken efsanesinde geçen ‘dişi-kurt’ motifini, Kök Türk devletinin 1. döneminden kalma ve yönetici aileye ait olduğu kesin olan bir dikili taşta da bulmaktayız. Bu birleştirme yeni değildir. Bu ilgi, dikili taşın 1956 yılında Moğol arkeolog C. Dorjsuren tarafindan 6-8. yüzyıllar arasına tarihlendirilen bir kurgan külliyesinde bulunduktan ve üzerinde yapılan ilk çalışmalardan başlayarak kurulmuştur (Klyaştornıy ve Livşits 1972: 71; Sinor 1982: 233; Sertkaya (1992) 1995: 304 v.d.). Adını bulunduğu yerden alan ve dolayısıyla literatürde ‘Bugut kitabesi’ olarak bilinen iki dilli (3 yüzü Sogdca, 1 yüzü Sanskrit) kitabenin &#8220;iki geniş yüzü üzerindeki yarım kabartmalar konu ve teknik bakımından aynıdır. Dahası heykeltıraş bunları yan duvarlara da birleştirmeye ve böylece bütün bir heykel sureti yaratmaya çalışmıştır. 7-9. yüzyıla ait anıtlar kağan işareti veya Çin ejderlerini taşırken, Bugut dikili taşının yarım kabartmaları bir kurdu, muhtemelen bir dişi kurdu gösterir, karnının altında garip, fakat açık olarak tasvir edilmiş bir insan figürü vardır.&#8221; (Klyaştornıy ve Livşits 1972: 71; ayrıca bkz. 96&#8242;daki Fig. 3 ve Sertkaya 1995: 177&#8242;teki renkli fotoğraf). Araştırmacıların bunun en eski Türk köken mitinden bir sahne olduğuna dair hiç şüpheleri yoktur. Öyle ki Chou shu&#8217;daki köken efsanesini onlar da naklederler. Aynı ilişki tabiî olarak Sinor tarafından da kurulmuştur (1982: 233). Sir Gerard Clauson&#8217;un Bugut kitabesinin bilim âlemine duyurulmasından önce (17) kaleme aldığı &#8220;Turks and Wolves/Türkler ve Kurtlar&#8221; (1964) yazısındaki &#8220;Türk-kurt&#8221; ilişkisine dair görüşlerinin kritiğini de &#8220;bu ilişkiyi küçümseyen, alaya alan, ciddî bir araştırmaya dayanmayan&#8221; nitelemeleriyle yine Sinor yapmıştır (1982: 233-235). Jean-Paul Roux ise şöyle der: &#8220;Sir Gerard Clauson&#8217;un önemsememek için sarfettiği boşuna çabalara rağmen kurt, daima en önemli rolü oynayan hayvandır&#8221; (1994: 151).</p>
<p>Dişi kurt-Türk ilişkisi içinde, dişi-kurt motifinin Kök Türk kağanlık sülâlesinin üyelerinden birine ait bir anıt yazıtta bu şekilde &#8220;resmî&#8221;leştirilmiş olmasını, herhâlde, &#8216;kurt&#8217;un Kök Türklerin ve onların devletindeki &#8217;sembol&#8217; değerinin delili olarak anlamak gerekir.</p>
<p>Ötüken Uygur Kağanlığı döneminden Karabalgasun kitabesinin üstünde ise, &#8220;kurt başlı&#8221; bir kök luu &#8220;gök ejder&#8221; kabartması (18) da &#8220;kurt&#8221; köken mitinin devam ettiğine dair önemli bir belgedir. Hem Kök Türk 2. dönemi kağanlık kitabeleri hem de Karabalgasun kitabesinde görülen kök luu &#8220;gök ejder&#8221; ise, göğün sembolü olarak yer almakta idi (Esin 1978: 110).</p>
<p>Aslında, Hun çağına ait kurganlarda bulunmuş kurt figürleri (19) ile En eski Türk çağlarına ait kutsal kurt&#8217;ların çizildiği kaya resimleri (20) de arkeoloji biliminin destekleyici tanıklarıdır.</p>
<p>Kök Türkçe Kitabelerdeki Durum</p>
<p>Kök Türk devletinin 8. yüzyılın ilk yarısına ait bizzat &#8220;Türk&#8221;ler tarafından kaleme alınmış kağanlık sülâlesine ait anıt yazıtları, hem yukarıdaki Çin sülâle yıllıklarının &#8220;Türk&#8221; bölümlerinden, hem de I. dönemden kalma kağanlık sülâlesine ait Bugut yazıtından ayıran önemli bir fark vardır. Bunlardan Chou shu&#8217;da birbiri peşi sıra köken efsanesine ait iki metin verilir ve II. Metnin sonunda, A-shih-na&#8217;nın oğlundan sonra başkan olan A Hsien Şad&#8217;dan sonra torunu Bumın (T&#8217;u-men)&#8217;ın başa geçtiği bildirilerek hadiselerin anlatımına girilir. Kitabelerde ise, Çin kaynaklarında zikredildiği gibi Kök Türk devletinin eş kurucuları olarak anılan Bumın ve İstemi&#8217;nin kurt-ata kökeni ile ilgili bir iz yoktur. Devletin ilk dönemine ait kağanlık yazıtı; Bugut yazıtında olduğu gibi somut bir işaret de yazıtlarda yer almaz. Bu duruma daha önce de Klyaştornıy ve Sinor tarafından işaret edilmiştir.</p>
<p>Kağan muhafız birliği &#8220;böriler&#8221; ve  &#8220;böri&#8221; başlı alemler</p>
<p>Bu, kurt’un kurt-atadan gelen devletin yönetici sülâlesi için ‘töz’ mevkiinde olmasıyla izah edilebilir. Öyle ki Chou shu (50, 4a; Liu 1957: 9) Türklerin, bir kurttan türediklerini unutmak istemedikleri için tuğlarında altın kurt başlarını taşıdıklarını, Kağanın korunmasıyla görevli olanlara da f’u-li, yani böri (21) dendiğini haber verir (bkz. Sinor 1982: 233; Liu 1957: 9; Ögel 1971: 23). Bu haber daha sonraki Çin kaynaklarında da vardır: Sui shu 85 (Liu 1957: 41) ve 1045-1060&#8242;ta tamamlanan T&#8217;ang shu&#8217;da (215 A, 3a; bkz. Liu 1957: 181) ve TT&#8217;deki (197, 2af) (22) Kök Türk devletinde &#8220;28 kısımdan oluşan memuriyet&#8221; arasında fu-li ~ fu-lin (Türkçe böri ~ börin) sayılmıştır (23). Bizzat kağanı korumakla görevli olan bu savaşçılara böri (= kurt) adının, Türklerin atasını ölümden kurtarıp koruyan, besleyip büyüten ve onun neslini sürdürecek olan efsanevî kurda izafeten verildiği elbette düşünülmelidir. Sinor&#8217;un fu-li = böri eşitlemesiyle ilgili olarak Clauson&#8217;a karşı söyledikleri, aşağıda verilen Aldıı Bel (Y 12) kitabesindeki tanıkla da kuvvetlendirilebilir.</p>
<p>Kitabelerde, bu Çin kaynaklarının “Kağanın korunmasıyla görevli olanlara da fu-li, yani böri&#8221; dendiğine dair kayıtları destekleyecek izler vardır. Yenisey bölgesi kitabelerindenden Y 12 Aldıı Bel yazıtı 1. satırında çwçwq ~ çoçı (24) böri s(a)h un içinde geçen ve şahıs adı/özel ad olarak yorumlanan böri, bu Çin kayıtlarına dayanarak, &#8220;Kurt = kağan koruması, kağanı koruma görevini ifa eden&#8221; olarak düşünülebilir ve sah gun “general” olan Çoçı’nın, generallik görev alanını daha da sınırlayıp özelleştirerek, böri sah un’un &#8220;kağan korumalarının başı olan general&#8221; olabileceği pek alâ hesaba alınabilir. Dolayısıyla, böri &#8220;kurt&#8221;, toh a &#8220;kaplan&#8221; gibi bir yandan erkekler için özel ad olarak kullanılabilmişken, bir yandan da unvan olarak kullanılabilmiş olmalıdır. Bu bakımdan böri sah un grubu, toh a kan, toh a tigin (25) gibi unvan grupları ile kuruluşça mukayeseyi hak eder. Metinlerde, &#8220;general&#8221; anlamındaki sah un ~ säh ün unvanı sıkça geçer. Çinceden alıntı olduğu düşünülen (Bunun için Bkz. ED 840a-b) bu unvan Ku seh ün (Çinli) &#8220;General Ku&#8221;, (BK Güney 8-9); Çah seh ün (Çinli) &#8220;General Chang&#8221; (KT Kuzey 13), Çaça seh ün (Çinli) &#8220;General Sha Cha&#8221; (KT Doğu 32; BK Doğu 26), Körtlä sah un &#8220;General Körtle&#8221; (Y 52 1, Elegest II) gibi &#8220;Özel isim + sah un&#8221; tarzında görülebildiği gibi, tarqan sah un (Y 32, 2 Uybat III), beg sah un (Y 92, 1 Demir Sug) er başı sah un (Y 48, 11 Abakan) gibi &#8220;unvan + sah un&#8221; veya ınançu alp sah un (29,5 Altın Köl II) gibi &#8220;unvan + unvan + sah un&#8221; unvan grubunun son unsuru veya sah un tutuk (Y 92, 2 Demir Sug) gibi &#8220;sah un + unvan&#8221; unvan grubunun ilk unsuru olarak Kök Türkçe metinlerde bulunur. Meselâ, bunlardan sah un tutuk (26), &#8220;general&#8221; olmakla beraber tutuk&#8217;luk yapan, &#8220;sınır muhafaza komutanlığı&#8221; yapan generaldir. Bu da sah un&#8217;ların kendi içlerinde görev dağılımına tâbi tutulduklarını gösteren bir örnektir ki, böri sah un&#8217;u destekler.</p>
<p>Bilge Kağan&#8217;ın, babası İlteriş Kağan&#8217;ın Kök Türk devletinin yeniden derlenmesi toparlanması sürecinde yaptığı savaşlarda İlteriş’e bağlı savaşçıları böri’ye benzetmesi de temelini buradan almış olmalıdır:</p>
<p>q(a)h (ı)m q(a)g (a)n : yiti y(ä)g(i)rmi (ä)rin : t(a)ş(ı)qm(ı)ş : t(a)şra : yor(ı)yur : tiy(i)n : kü (ä)ş(i)d(i)p : b(a)lıqd(a)qı : t(a)g ıqm(ı)ş : t(a)g d(a)qı : inm(i)ş : tir(i)l(i)p : y(ä)tm(i)ş (ä)r bolm(ı)ş : t(ä)h ri : küç : birtük üç(ü)n : q(a)h (ı)m q(a)g (a)n : süsi : böri t(ä)g : (ä)rm(i)ş : y(a)g ısi koñ t(ä)g : (ä)rm(i)ş : ilg(ä)rü : qurıg (a)ru : sül(ä)p : ti[r]m[(i)ş] : qubr(a)t[m(ı)ş : q](a)m(a)g ı y(ä)ti yüz (ä)r : bolm(ı)ş : y(ä)ti yüz (ä)r : bol(u)p : (ä)ls(i)r(ä)m(i)ş : q(a)g (a)ns(ı)r(a)m(ı)ş : bod(u)n(u)g : küh (ä)dm(i)ş : qul(a)dm(ı)ş : bod(u)n(u)g : türük : törüsin : ıçg (ı)nm(ı)ş : bod(u)n(u)g : (ä)çüm (a)pam : törüsinçä : y(a)r(a)tm(ı)ş : boşg urm(ı)ş : “Babam kağan 17 erle çıkmış/isyan etmiş. Dışarı yürümekte diye haber işitip şehirdeki dağa çıkmış, dağdaki inmiş. Toplanıp 70 er olmuşlar. Tanrı güç verdiği için babam kağanın askerleri kurt gibi imiş, düşmanları koyun gibi imiş. Doğu ve batı istikametlerinde asker sevkedip derlemiş toplamış. Hepsi 700 er olmuşlar. 700 er olup devletsiz ve kağansız kalmış milleti, cariye ve kul olmuş milleti Türk yasalarını kaybetmiş milleti atalarımın yasalarına göre yaratmış, öğretmiş.” (KT Doğu 11-13; BK Doğu 10-11)</p>
<p>Her ne kadar Clauson buradaki kağanın kendi savaşçılarını kurda, düşmanlarını da koyuna benzetmesini sıradan bir benzetme (metafor) olarak değerlendirse de (1964: 5), kitabelerde Türk savaşçılarının savaş anı tasvirlerinde düşmanlarına ‘oplayu teg’dikleri; bir op/öküz (veya boğa) gibi saldırdıkları düşünülürse (Sertkaya 1995: 153-159), başkaldırma ve devleti yeniden kurma aşamasında, sayıları önce 17, sonra da 70 olan bizzat İlteriş’e bağlı savaşçıların neden böri’ye benzetildiği sorulmalıdır. Bu sorunun cevabında Kök Türk devletindeki bizzat kağana bağlı börilik kurumunun varlığı dikkate alınmalıdır. Diğer yandan, Orhon yazıtlarındaki düşmana kurt gibi saldıran 70 er sayısı, Sinor’un Camuka-Çinggis mücadelesinde, Çinggis’i yenen Camuka’nın onun 70 adamını/çino’sunu kazanda kaynatıp yemesi hadisesindeki 70 çino sayısını da hatırlatmaktadır (1982: 243-244).</p>
<p>Öte yandan, Türklerde ve onlarla ilişkilendirilen siyasî oluşumlarda, bazı boy komutanlıklarının boy adları ile adlandırıldıkları iddiası da ayrıca araştırmaya değer bir konu olarak durmaktadır. Bu çerçevede, Moğolların Gizli Tarihi&#8217;nin Çinolar&#8217;ı gibi (Mo. Çinos &#8220;Kurtlar&#8221;, -s çokluk ekidir) Türklerde de Böriler diye bir boy, uruk veya obanın olup olmadığı elbette sorulmalıdır. Yenisey bölgesi yazıtlarından Aldıı Bel&#8217;deki Çoçi Böri Sah un&#8217;un bir yandan da buna işaret edip etmediğini bilmiyoruz. Ancak Türk tarihinde, Suriye Selçuklularının bir kolu olan Dımaşk Selçuklu Melikliğinden sonra Atabeg Tuğtegin tarafından kurulan hanedanın (1104-1154) Dımaşk Atabegliği yanında Böriler olarak da kaynaklarda geçtiği bilinmektedir. Haçlılara karşı zaferleriyle ünlü bu hanedanın Tuğtegin&#8217;den sonra ise, yerine oğlu Böri Tigin geçmişti. Börilerin Suriye&#8217;de deri sanayiini geliştirdikleri, Dımaşk&#8217;ta &#8216;demir&#8217; işleyen usta ve atelyelerin bulunduğu, yine bu zamanda kâğıt üretimi endüstrisinde büyük gelişmelerin olduğu bilinir (Merçil 1991: 227-232).</p>
<p>Şayet Kormuşin&#8217;in okuması (1997: 80, 81) doğru ise, Bört adlı bir oba&#8217;nın adı Yenisey bölgesi kitabelerinden Altın Köl I (Y 28, 2) kitabesinde geçmektedir: älig bört opa bars. Mezar kitabesi&#8217;nin Bars adlı bir alpe ait olduğu kitabenin diğer kısımlarından anlaşılmaktadır (4, 5, 7. satırlar). Kormuşin bu grubu özel ad saymış ve çevirisinde &#8220;Elig Byört Opa Bars&#8221; olarak korumuştur. bört&#8217;ü ise börk &#8220;şapka&#8221; kelimesi ile karşılaştırmıştır (1997: 84). Son olarak Tekin bu kısmı (i)n(i)l(i)g bört oça b(a)rs olarak okumuş, &#8220;(O you,) wolf cub with younger brothers! (O, you) little tiger!&#8221; olarak anlamıştır. Tekin bört&#8217;ü etimolojik olarak böri &#8220;kurt&#8221; ile ilgili görmüş; börtü böcek ikilemesindeki biçimlerle de karşılaştırmıştır (1997: 216, 13. Not). Bu ad grubu älig bör(i)t opa bars olarak okunup &#8220;Elli Böriler obası(na mensup olan) Bars&#8221; olarak anlaşılmaya da izin verir. älig bör(i)t kuruluş bakımından kırk haramiler gibi bir biçimdir. Sondaki -t ise çokluk eki olmalıdır. Kökeni ne olursa olsun, bu çokluk ekinin Türk dâhil pek çok Türk ve Moğol etnoniminde görüldüğü bilinmektedir. Uygur hukuk vesikalarında bört bay, qıtay bört (DTSl, 338) olarak geçen özel adlardaki bört biçimleri de bu çerçevede dikkate alınmalıdır.</p>
<p>Bir yandan da, Türk tarihinde Toh a Tigin&#8217;ler kadar Böri Tigin&#8217;lerin de olduğu bilinmektedir. Pritsak&#8217;ın Kök Türk A-shih-na hanedanının bir kolu olarak Karluk hanedanına bağladığı ilk İslâmî Türk sülâlesi Karahanlılarda (840-1212) Ali Tegin&#8217;in oğullarından biri Böri Tegin İbrahim adını taşıyordu (Merçil 1991: 23-24). Yine Sâmânî devleti yönetiminde büyük rol oynayan, hatta Sâmânîlerin ancak, isimlerinin geçtiği bölgeleri yöneten Türk tigin&#8217;lerinden birinin adı da Böri Tigin (974/5-977) idi (Merçil 1991: 35). Bu oluşum üzerine Sebük Tegin Gazneli devletini kurmuştu.</p>
<p>Bu Böri Tigin&#8217;ler anlaşılan bizzat hükümdarın maiyetinde olan tiginlerdi. Belki de Türklerdeki bu tigin&#8217;lerin, Böri Tigin olarak hükümdar maiyetinde bulunması geleneği, Hunların batı sınırında küçük bir devletken, düşman bir devletin saldırılarıyla ortadan kaldırılan Wu-sun devleti hükümdarının çölde ölüme terk edilen ve fakat kuşlar (karga) ve dişi bir kurt tarafından beslenip korunan küçük oğlu K&#8217;un-mo adlı prensin (= Eski Tü. tigin), hayvanlar tarafından korunduğu haberini alınca hayrete düşüp, onu kutlu sanarak saygı duyan ve himayesine alarak büyüten Hun hükümdarı tarafından tekrar eski devletinin idaresine tayin edilmesi hikâyesine kadar gidiyordu (27).</p>
<p>Bu arada, Klyaştornıy&#8217;ın yukarıda belirtilen Çin kaynaklarındaki Türk etnik köken efsanesi ile ilişkilendirdiği Birûnî&#8217;nin Kâbul hükümdar sülâlesinin Türk kökenli olduğuna dair verdiği haberle ilgili kayıtlarında (28) geçen ve Klyaştornıy&#8217;ın barah/baraq tegin olarak okuduğu Kâbul&#8217;un ilk hükümdarının isminin de aslında Böre/i Tigin (veya Börit tigin) olduğunu belirtmek gerekir. Klyaştornıy&#8217;ın Çin kaynaklarındaki Türk köken efsanesi ile Kâbul&#8217;un ilk Türk hükümdarı ile ilgili Birûnî&#8217;nin verdiği rivayet arasında yapılan ilişkilendirme yeni değildir. Önce Togan (1965; 1972: 134) (29) , sonra da Esin (1972: 227; 1978: 241 vd. 37 no.lu not) bu ilgiyi kurmuşlardı. Birûnî&#8217;nin brh tkyn olarak yazdığı bu ismi, Klyaştornıy&#8217;ın baraq&#8217;tan bozma barah olarak okuması ve baraq &#8220;uzun tüylü köpek&#8221; (MK I 377) ile aynı sayması Türkçenin ses değişmesi kuralları açısından zordur. Eğer kelime gerçekten baraq&#8217;tan bozma *barah olsa idi, bunun, Arap imlâsında güzel h ile değil &#8211; ki Birûnî&#8217;de güzel h ile- gırtlak h&#8217;si (x) ile yazılması beklenirdi. Genel Türkçede, özellikle geniş ünlülü -q ile sonlanan tek ve birden çok heceli kelimelerde -q &#62; -x yönünde bir ses değişmesinin olduğu bilinmektedir. Bu değişmenin örnekleri Orta Türkçe dönemi eserlerde de geçer. Öte yandan baraq adının bir etnik topluluğa isim olduğu da hatırlardadır. Reşideddin&#8217;in meşhur Oğuz-name rivayetinde (Togan 1972) Oğuz Kağan&#8217;ın savaştığı kavimlerden biri de Kıl-Barak ~ İt-Barak kavmi idi. Bu ad Şeh-nâme&#8217;de de geçiyordu. İslâm kaynaklarının tanıdığı bu ad q (qaf) harfi ile yazılı idi. Togan bu Kıl-baraq&#8217;ların ülkesini, Doğu Avrupa&#8217;da (1972: 126); daha sonra Deşt-i Kıpçak olarak anılacak sahada görmüştü.</p>
<p>***</p>
<p>Anılan Çin kaynaklarında, Türklerin tuğlarında altın kurt başlarının alem olarak kullanıldığının bildirilmiş olması da Türk köken mitine dair kayıtlar olması bakımından önemlidir (30). Moğolistan Altay sıradağlarındaki 6-7. yüzyıllar arasına tarihlendirilen Kara Kaya (Xar Xad) üzerindeki resimde, Kök Türk atlı savaşçılarının taşıdıkları kargı gibi ince uzun sopaların uç kısımlarında takılı duran dekoratif nesneler muhtemelen altın başlı kurtlardı (Nowgorodowa 1980: 216. sayfanın karşısındaki kaya resmi). Tryjarski, bu nesneleri, &#8220;dekoratif püsküller, tuğlar veya ziller gibi&#8221; (1985: 175) &#8220;tanımlanamayan nesneler&#8221; olarak belirtir.</p>
<p>Kül Tigin külliyesinden onun kutsal yadigârları arasında çıkan bir mask da kurt yüzü idi (Nowgorodowa 1980: 187 No.&#8217;lu buluntu).</p>
<p>Kutsal ata sayılan hayvanlarla ilgili inanç ve pratiklerinin, Genel Türklük alanının bir kısmında bugün bile geçerliği vardır; büyük bir kısmında da derin izlerini tespit etmek mümkündür (31).</p>
<p>Böyle  töz sayılan hayvanlara dair kitabelerde de ip uçları vardır. Meselâ, Berge  yazıtındaki</p>
<p>(Y 11, 4) y(ä)ti böri öl(ü)rd(ü)m (a) b(a)rs(ı)g kökm(ä)k(i)g öl(ü)rm(ä)d(i)m (a) &#8220;Yedi kurt öldürdüm! Barsı ve (erkek) geyiği öldürmedim!&#8221;</p>
<p>cümlesinde bars ve kökmäk’in öldürülmeyiş sebebi Kormuşin&#8217;in de isabetli olarak belirttiği gibi bars ve kökmäk’in töz hayvanı olmaları ile ilgili olmalıdır (32). Eski Türk boylarında, boyların veya boyları oluşturan aymag ’ların, urug ’ların veya ok~uk’ların üyelerince, türediklerine inandıkları töz hayvanları ile ilgili kural ve yasaklar hakkında çeşitli fikirler olmakla beraber, bunlar esasen öldürülmezler, yenmezler v.s. Fakat bu yasaklar, o gruba mensup olmayanlar için ise geçerli değildir. Dolayısı ile, tözü kök böri olmayan Tör Apa İçreki kök böri öldürebilir. Yine, Uybat VI (Y 98) kitabesinde ise, Bars Tirig Bey&#8217;in 12 er-kişi dışında, gök börü, kara as/kakım ve buğu öldürdüğünü (Kormuşin 1997: 122) öğreniyoruz ki, &#8216;gök börü&#8217; kadar &#8216;as/kakım&#8217; ve &#8216;buğu&#8217;nun da Türklerde töz hayvanları arasında sayıldığını biliyoruz. Diğer yandan mezar kitabesinin sahibi beyin bir diğer töz hayvanının adını, &#8220;bars&#8221; adını taşımasına da dikkat çekmek gerekir. Bu bakımdan &#8216;kurt’un Türklerde bir töz olmadığı iddiasını kuvvetlendirmek için Berge yazıtındaki cümleyi tanık tutan Clauson’un (1964: 6), mezar yazıtı sahibi Tör Apa İçreki’nin kök böri öldürürken, neden özellikle bars&#8217;ı, kökmäk’i öldürmediğini sorması da beklenirdi.</p>
<p>Köktürk  Kağanlık Kitabelerinin doğuya bakan yüzleri bir yaradılış mitiyle  başlar</p>
<p>Köl Tigin Yazıtı Doğu yüzünde (1. satır) ve Bilge Kağan Yazıtı Doğu (2-3. satırlar) yüzünde, devletin kurucu ailesi veya sülâlenin tarihi bir yaradılış (creation) miti, kozmogoniyle başlatılır. Bazı köken mitleri de bir kozmogoniyle başlar. Eski çağlara ait, büyük aile veya sülâlelerin tarihlerinin bir kozmik doğumla başlatıldığı bilinmektedir. Meselâ, Tibetlilerin de sülâle tarihleri bir kozmik doğumla başlar. Bununla beraber, Türklerde kozmoz&#8217;un doğumu, ne Tibet&#8217;in büyük aileleri veya sülâlelerinin tarihlerinde olduğu gibi yumurtadandır ne de meselâ, Eski Mısır, Mezopotamya ve Grek mitolojilerinden Doğu Asya ve Polinezya&#8217;ya kadar uzanan geniş bir alana yayılmış olarak görülen bir esasî, ilk bütünün bölünmesiyledir (33).</p>
<p>Kozmozun doğumu yalın olarak Bilge Kağan&#8217;ın ağzından, üzä kök täh ri asra yag ız yär qılıntuqda äkin ara kişi og lı qılınmış (34) (KT Doğu 1; BK Doğu 2-3) olarak yoktan (ex nihilo) yaratılma şeklinde bildirilmiştir. Metinler ‘Yaratıcı’nın adını teh ri, kök teh ri ~ Türk teh ri (35) olarak verir. Kozmik doğumu bildiren bu cümledeki yaratılanlar verilen sıraya göre &#8216;gök&#8217;, &#8216;yer&#8217; ve bu ikisinin arasında &#8216;insan oğlu&#8217;dur ve insan oğlu&#8217;nun üzerine Bilge Kağan&#8217;ın ataları Bumın ve İstemi kağanlar oturmuşlar ve &#8220;Türk milleti&#8221;nin devletini tutmuşlar, yasalarını düzenlemişlerdir. Burada kozmik doğum cümlesinin ardından gelen cümle bir yeni oluşumu, bir yeni devletin zuhurunu bildiren cümlelerdir, bir etnik cemaatin zuhurunu değil. Burada &#8220;yeni&#8221; olan Eliade&#8217;nin dediği gibi &#8220;ancak uzun zaman süren belli aksiyonların bir sonucu olarak varlığa gelme&#8221; anlamında yenidir (1990: 27). Dolayısıyla, Hanedan’ın ikinci dönemine ait kitabelerde, “Türk” etnisinin doğuşunun mitik efsanevî izini aramak boşuna olacağı gibi, devletin hâkim etnik çekirdiğini oluşturanların kutsal töz hayvanı saydıkları düşünülen böri&#8217;ye dair özel bir mitik kaydı da aramak sonuçsuz kalacaktır.</p>
<p>Kök Türk devletinin yeniden diriliş dönemine ait Köl Tigin ve Bilge Kağan kitabelerindeki yukarıda verilen kozmik doğum cümlesinin hemen ardından gelen</p>
<p>kişi : og lınta : üzä : (ä)çüm (a)pam : bum(ı)n q(a)g (a)n : işt(ä)mi : q(a)g (a)n : ol(u)rm(ı)ş : ol(u)r(u)p(a)n : türük : bod(u)n(ı)h : ilin törüsin : tuta : birm(i)ş : iti birm(i)ş … &#8220;Kişi oğlu üzerine atalarım Bumın Kağan ve İstemi Kağan oturup Türk milletinin devletini ve yasalarını tutmuşlar ve düzenlemişlerdir (KT Doğu 1, BK Doğu 3)&#8221; (36)</p>
<p>cümlelerinde dikkat çekilmesi gereken husus, Bilge Kağan&#8217;ın ağzından çıkan sözlerle &#8220;Türk&#8221; değil, kişi oğlunun üzerine Bilge Kağan&#8217;ın atalarının oturduğunun bildirilmesidir. Bilge Kağan&#8217;ın atalarının kişi oğlunun başına geçmelerinden sonradır ki &#8220;Türk milleti&#8221;nin devleti tutulmuş ve yasaları düzenlenmiştir. Etnik anlamda &#8216;kendini tanımlama&#8217; ve &#8216;millet&#8217; anlayışının ölçüsü olarak türük bodun birleşiğinin, ancak devletin ve onun hukukunun tesisi ile beraber kullanıldığını bulmak Türklerde &#8216;milletleşme&#8217;nin hangi faktörlere, hangi temel şartlara bağlandığını görmek bakımından önemlidir.</p>
<p>Kaynak: .tarihogretmeni.net</em></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[BÜTÜN DİLLERİN KÖKENİ TÜRKÇE]]></title>
<link>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2009/11/19/butun-dillerin-kokeni-turkce/</link>
<pubDate>Thu, 19 Nov 2009 14:16:45 +0000</pubDate>
<dc:creator>dutlucakoyu</dc:creator>
<guid>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2009/11/19/butun-dillerin-kokeni-turkce/</guid>
<description><![CDATA[BÜTÜN DİLLERİN KÖKENİ TÜRKÇE Türkçenin söz varlığını, başta Arapça ve Farsça olmak üzere yabancı dil]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><h3><span style="color:#ff0000;"><strong>BÜTÜN DİLLERİN KÖKENİ TÜRKÇE</strong></span></h3>
<p>Türkçenin söz varlığını, başta Arapça ve Farsça olmak üzere yabancı dillerden geçen kelimelerden arındırarak özleştirme hareketi, diğer bir deyişle &#8220;Dil İnkılâbı&#8221;, Tanzimât ile başlar ve bilhassâ Cumhuriyet ilan edildikten sonra Atatürk&#8217;ün özverili çalışmalarıyla hızlı bir şekilde devam eder. Başlatılan bu hareket, sadece yabancı dillerden geçen aykırı söz varlığını değil, yine yabancı dillerin etkisiyle gelişen ve Türkçenin yapısına uygun olmayan birtakım dil bilgisi kurallarını da tasfiye amacı taşımaktaydı; fakat bu tasfiye işlemi çok ileri boyutlara ulaşmış ve dili özleştirme çabası, içinden çıkılamayacak bir hâl almıştı. Öyle ki, özleştirilmeye çalışılan yeni dil ile anlaşabilmek eskisine göre çok daha zor olmaya başlamıştı.</p>
<p>Bu durumu gören Mustafa Kemal Atatürk, Avusturyalı Türkolog Phill H. Kvergiç&#8217;in hazırladığı ve 41 sayfadan oluşan &#8220;La Psychologie de Quelques Éléments des Langues Turques&#8221; (Türk Dillerindeki Bazı Unsurların Psikolojisi)1 adlı çalışmayı inceler, sonrasında bu çalışmayı Abdülkadir İnan, Naim Nazım ve Hasan Reşit gibi bilim adamlarından oluşan bir dil heyetine gönderir. Heyetin yaptığı çalışmalar sonucunda “Güneş Dil Teorisi” fikri ortaya çıkar. Teorinin amacı, yeryüzündeki en eski dilin Türkçe olduğunu ve diğer dillerin de Türkçeden türediğini ortaya koymaktır. Teori, 3. Dil Kurultayında yabancı dil bilimcilere de sunulur; fakat pek çok dil bilimci bu teorinin gerçeklik taşımadığını belirtir ve teoriyi savunmaz.</p>
<p>Yeryüzündeki tün dillerin &#8220;güneş&#8221; kelimesinden türediğini savunan Güneş Dil Teorisi; aydınlatma, ısıtma ve yükselme vasıfları dolayısıyla güneşin tüm toplumlar için hayatî derecede önemi olduğunu vurgular. Kendisine kutsiyet atfedilen güneşin aydınlatma özelliği yeryüzünün görülebilir hâle gelmesini ve yaşamın gerçekleşebilmesini sağlarken, ısıtma özelliği yaşamın devamını getirir. Yükselme özelliği ise gücü ve kudreti temsil eder. Her şeyin kaynağı odur ve uzaklık, büyüklük, yükseklik gibi erdemler onda toplanır. Tüm bu özelliklerinden dolayı güneş, bütün toplumlar tarafından önemli kabul edilir ve insanların güneşe bu kadar önem vermesi, onun, en kolay şekilde ifâde edilebilen a sesiyle karşılanmasına sebep olur.</p>
<p>Güneş Dil Teorisi&#8217;nde, bilinçli olarak türetilen ilk ses olan a ile birlikte bir ğ sesinin de söylendiği, bu sesin ise sadece Türkçede bulunduğu, dolayısıyla ortaya çıkan ilk kelime olan &#8220;ağ&#8221;ın Türkçe kökenli olduğu vurgulanır. Yine a sesinden sonra b, m, p, t, y, g, k, h ve u seslerinin gelebileceği de Teoride belirtilmektedir. 72 adet birincil derece temel kök meydana getiren 8 sessiz harf, 8 ünlü ile birleştiğinde de 88 adet ikincil temel kök oluşturur. Bu sayede toplamda 168 temel kök ortaya çıkar. Teori, bu dayanaklar ile &#8220;güneş&#8221; sözünün Türkçe olduğunu kanıtlamaya çalışır. Ayrıca, Arapça &#8220;şems&#8221; sözünün de &#8220;güneş&#8221;in değişik bir varyantı olduğu fikri Teoride yer alır. Güney Amerika&#8217;da bulunan ve dünyanın en uzun nehri konumunda olan &#8220;Amazon&#8221;un, adının &#8220;amma uzun&#8221;dan, &#8220;Niyagara&#8221;nın da &#8220;ne yaygara&#8221; ifâdelerinden türediği kanıtlanmaya çalışılır.</p>
<p>a sesinin zaman içinde e, ı, i, o, ö, u ve ü seslerine dönüştüğünü, dolayısıyla bugün kullanmakta olduğumuz sesli harflerin hepsinin a sesinin değişik biçimi olduğunu belirten teoriye göre, yaygın olarak kullanılan diğer temel kelimeler de &#8220;ağ&#8221;dan türemiştir.</p>
<p>Yapılan tüm bu çalışmalara rağmen Güneş Dil Teorisi beklenilen ilgiyi bulamaz ve Atatürk&#8217;ün vefatından sonra bir daha üzerinde herhangi bir çalışma yapılmaz. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde konuyla ilgili olarak ders veren İbrahim Necmi Dilmen, &#8220;Güneş öldükten sonra onun teorisi mi kalır?&#8221; diyerek, Atatürk&#8217;ün ölümünden sonra bu teoriyle ilgili çalışmaların sona ermesinin sebebini açıklar.</p>
<p>Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın, 25 Haziran 2005 tarihinde düzenlenen bir açık artırmada Güneş Dil Teorisi ve Dil Karşılaştırmaları Komisyonu Raporunu satın almış ve Türk Dil Kurumu Arşivine bağışlamıştır.Sizin bu konudaki görüşlerinizi bekliyorum türk olduğu halde bu görüşe inanmayanlardan mısınız yoksa tam tersi mi?&#8230;</p>
<p>ALINTI</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[yolculuk... ]]></title>
<link>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2009/11/19/yolculuk/</link>
<pubDate>Thu, 19 Nov 2009 12:15:17 +0000</pubDate>
<dc:creator>dutlucakoyu</dc:creator>
<guid>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2009/11/19/yolculuk/</guid>
<description><![CDATA[Tekfurlunun Osman Gazi&#8217;ye Bilecik&#8217;te nasıl tuzak kurduğunu, yiğitlerin &#8220;biledik be]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><table border="0" width="828">
<tbody>
<tr>
<td width="101" valign="top">Tekfurlunun              Osman Gazi&#8217;ye Bilecik&#8217;te nasıl tuzak kurduğunu, yiğitlerin &#8220;biledik              beyim,&#8221; diye nasıl naralandıklarını ve surları nice aştıklaıını              masal diye anlattılar bana&#8230;</p>
<p>.</p>
<p><span style="font-size:x-small;">Çukurören&#8217;de&#8230;</span></td>
<td width="629" valign="top">
<ul>
<h1><span style="font-family:Bradley Hand ITC;"> </span><span style="font-family:Bradley Hand ITC;color:#00ffff;"><strong>yolculuk&#8230;</strong></span> <img src="http://www.hasan-kayihan.com/guvercin.gif" border="0" alt="" width="38" height="34" /></h1>
<p>Hasan KAYIHAN</p>
<p><span style="font-family:Bradley Hand ITC;">Her insanın kendine has bir yol hikâyesi vardır, öyle                  degil mi?</span></p>
<p><img src="http://www.hasan-kayihan.com/yorukler.JPG" border="0" alt="Akrabalarım " hspace="15" vspace="5" width="228" height="112" align="left" /> Bilecik&#8217;te doğdum. &#8220;İyi              ki orada                   doğmuşum,&#8221; dedim kırk yaşıma basınca&#8230;</ul>
<p>Yürümeyi öğrenip              de ilk kez evden çıktığımda şaşırıp kalmıştım, iyi biliyorum; dört                  bir                   tarafta aşılmaz dağlar              vardı; yukarıda mavi gök, aşağıda kara yer&#8230; Bana ayrılan              dünyanın bu kadar              küçük oluşuna canım sıkıldı; ama çok geçmeden                  bu küçük Ergenekon&#8217;un                  tadına                  bayıldım;                  zira                  hemen                  yanı başımda çok                  görmüş, çok geçirmiş bir bilge              olan Hasibe Nene vardı; onun masalları, destanları, ağıtları              ne dağ dinlerdi ne yer ne de gök&#8230; Kah zümrüdüanka kuşunun kanatlarında              Kafdağları&#8217;nı aşardık kah Osman Gazi&#8217;nin peşi sıra Bilecik kalesinin              surlarını&#8230;                  Daha                  sonraki                  yıllarda                  onun                  masalları                  yavan                  gelmeye                  başlayınca,                  Balkan,                  I.                  Dünya                  ve                  Kurtuluş                  savaşlarına                  katılmış                  gâzileri,                  ardından                  koskoca                  Osmanlı                  tarihini                  ezbere                  bilen Hacali Onbaşı&#8217;yı             keşfedecek, kanım delirmeye  			başladığında da İttihatçı Çerkez Kemal&#8217;in peşine düşecektim. Ve  			ondan bir gün şunu işitecektim: &#8220;Selânik&#8217;te Abdülhamid&#8217;in  			penceresine doğru ateş eden zabitin bacağına iki kurşun sıkıp  			yaralayan meçhul asker senin deden Kara Mustafa Çavuş idi.&#8221;  Ne  			yazık ki, Kara Mustafa dedemi tanıyamadım; Kara Mustafa Çavuş,  			Trablusgarp&#8217;tan sonra Balkanlara, oradan Çanakkale&#8217;ye, daha sonra  			Kanal savaşlarına katılmış, mütarekede bir haftalığına köyüne  			uğramış, sonra Kazım Karabekir&#8217;in 15. kolordusuna katılmak üzere  			Erzurum&#8217;a gitmiş,                  1922&#8242;de Dumlupınar&#8217;dan                  elinde                  bacağına                  saplanan bir İngiliz                  süngüsüyle                  dönüp                  gelmiş,                  ancak                  çok                  geçmeden                  hayata                  vedâ                  etmiş.</p>
<p>İşte                  bu                  Kara                  Mustafa&#8217;nın                  kızı                  olan                  anam,                  Fadime                  Hatun,                  altı                  yaşına                  bastığım                  yılın                  eylül                  ayında                  bir                  gün,                  beni tozun toprağın içinde oynayıp dururken kolumdan                  tuttuğu gibi bir kazan sıcak suyun altına attı,                  tokuçlaya                  tokuçlaya                  yıkadı;                  sırtıma                  cepken,                  bacağıma                  potur                  geçirip                  başıma                  poşu                  bağladıktan                  sonra                  kendisi                  de bindallısını giyip beline kavakuşağını kuşanıp              başına al yazmasını bağlayınca bir şeyler olacağını anladım; nedir, demeye kalmadan kendimi  cepkenleri,                  poşuları,                  yeldirmeleri                  rüzgârda                  savrulan al                  atlara                  binmiş                  bir                  mahşerin                  arasında                  buldum. Gene Söğüt&#8217;e                  ,                  Ertuğrul                  Gazi&#8217;ye                  gideceğimizi                  anladım.                  Önceki                  &#8220;Söğüt                  Seferlerine&#8221;                   anamın                  sırtında                  katıldığım                  için                  pek                  fazla                  birşey                  hatırlamıyordum. İçinden geçtiğimiz köylerin                  ve kasabaların halkı yollara dökülmüştü;                  benim boyumda olup da bizi analarının kucağında seyre gelen                  çocuklara nasıl hava attığımı hatırladıkca hâlâ                  gülerim. Ancak bu seferde bir olay var ki, işte onu hatırlamak                  bile istemem ama madem açtım söyleyeyim:</p>
<p>Bir ilçeye                  gelmiştik. Yol çarşıdan geçiyordu. O gün                  oranın pazarı varmış. Aniden durduk. Atının üzerine dikilen                  Koca İbramaga: &#8220; Bacılar, yiğitler!..&#8221; diye                  bağırdı, &#8220;kasabada mahşeri bir kalabalık toplanmış, oymaklar                  kendilerine dörderli düzen versin, atlarınızın                  ayağı düz olsun, gostak durun, Ertuğrul&#8217;un torunları                   nasılmış gösterelim dosta düşmana!&#8221; Dost                  nedir pek aklım ermezdi ama düşmanı iyi bilirdim. Hayvanlarımız                  tarlalarına girdiğinde üstümüze kolcusu, korucusuyla                  saldıran herkez düşmanımızdı bence. Aslandık puslandık,                  Memedemin Çavuş&#8217;un çifte dombrasına inen tokmağıyla                  birlikte çarşıya doğru öyle bir yürüdük                  ki, yer yerinden oynadı. Yolun iki tarafına toplananlardan iğne                  atsan yere düşmeyecek. İkinci bölüğü oluşturan                  bizim oymağın erkekleri ki, anlı şanlı Ümmetağa&#8217;nın torunlarıdır,                  kılıçlarını da çekince, alkışlar, bağırışlar ayyuka                  çıktı. Aşka gelen Deli Memetaga belindeki piştovu                  sıyırıp havaya iki el ateş açınca, delikanlı adam durabilir                  mi, tabancalar peşpeşe cayırdamaya başladı, gökyüzü                  kurşunlarla delik deşik oldu. Böyle oldu ama &#8220;Cumhuriyet                  Müddeumumisi&#8221; de yolumuzu bağlayıverdi. &#8220;Tabancalar,&#8221;                  deyip dikildi. Koca İbram&#8217;ın, &#8220;bizde tabanca yok,&#8221;                  dediğini işittim bir ara, lâkin tam o sıra gerideki delikanlılar                  savcının gözünü korkutalım diye birer şarjür                  daha boşaltmazlar mı? Tartışma uzadıkça uzadı. Sonradan  			anlatıldığına göre kasabanın                  gün görmüş memurları araya girmişler, &#8220;etme  			beyim, bunların boynunu vur ama tabancalarını isteme, bunlar  			karakeçili yörüğü, olacak şey mi senin şu dediğin?&#8221;  demişler. Savcı  			bu kere de başımızdaki börklere, sarıklara, feslere kafayı taktı: &#8220;-  			Kıyafet Kanunu&#8217;na aykırı, çıkarın Allah, çıkarın!&#8221;  Koca İbramaga&#8217;nın                   kafasının tası atıverdi. &#8220;Yahu biz Söğüt&#8217;e, dedemizi                  ziyarete gidiyoruz, fötörle, şapkayla mı varalım huzuruna,&#8221;                  diye bağırmaya başladı. Allah&#8217;tan ilçe mahkemesinin yol                  yordam, gelenek töre bilir hâkimi çıkıp                  geldi de savcıyı atlarımızın ayak altından çekip aldı.                  Böylece tekrar yola koyulduk. Efelerin gücü üzülmüş,                  moralleri bozulmuştu. Şamanlar oymağının delisi Boz Seyit, atının                  eğeri üzerine dikilip öyle bir &#8220;heeeyt..&#8221;  çekti                  ki, nal darbelerinden yer sarsıldı. Keyfimiz tekrar yerine gelmişti.                  Önce                  Edebali&#8217;ye,                  sonra Dursun                  Fakih&#8217;e                  uğradık,                  ardından                  Söğüt                  ovasına                  indik. Başkaları                  yük                  denklerini                  indirir,                  obaları                  kurarken                  anam elimden                  tuttuğu                  gibi                  beni              etrafında uzun selvi ağaçları yükselen küçük bir yapının önündeki                  çeşmeye götürdü.                  &#8220;Köye                  dönünce                  okula başlayacaksın,&#8221;              dedi,                  &#8220;dua edeceğiz!&#8221; İlk                  kez                  o çeşmede abdest aldım.              Binanın kapısından girerken korktum ve anamın eline yapıştım. &#8220;Korkma,&#8221;              dedi anam, &#8220;bu türbede  büyük dedemiz yatıyor.&#8221;              Üzerine yeşil örtü serilmiş mezarın baş ucuna dikildik.              Anamı taklit ederek  avuçlarımı açtım, dua okumaya başladım.              Bir Elham bilirdim, bir de İhlas&#8230; Çabucak okuyup bitirdim              ve anamı beklemeye başladım. O              ise okudukça okuyordu. Herhalde sıkılmış olmalıydım ki, usulca geriye çekilip kapıdan çıktım.              Az ileride iri ceviz ağaçları vardı. Birinin dibinde yere düşmüş              bir çok ceviz buldum. Ceplerime doldururken öteden birinin              geldiğini gördüm ve hemen türbeye kaçtım. Ama              tez yakalandım; hareket ettikçe cebindeki cevizler birbirlerine çarpıp              ses çıkarıyorlardı. Duasını bitiren anam, bana dönüp, &#8220;doğru              değil bu yaptığın,&#8221; dedi, &#8220;Koskoca                  Ertuğrul Gazi&#8217;nin huzuruna              cebindeki haram şeylerle gelmeye utanmıyor musun?                  Türk&#8217;ün                  en                  büyüğü                  o!..                  Bahtın açık olsun diye getirdim seni onun yanına!              Sense&#8230; &#8221; Çok utandım. Hemen oracıkta, bir hafta önce              kendi kümesimizdeki holluktan aniden ortadan kaybolan yumurtaları              arkadaşlarımla birlikte alıp çerçiciye                   götürdüğümüzü de itiraf              ettim.</p>
<p>Okumayı tez öğrendim. Dilimi tutmayı              da&#8230; Ilk                  öğretmenim                  Esemenli                  Başmuallim Salih                  Tunalı, Cumhuriyet Bayramı arefesinde  Atatürk&#8217;ü anlatırken              bir ara, &#8220;en büyük Türk, Atatürk,&#8221; dedi. Hemen parmağımı              kaldırdım. Öğretmen söz vermediği halde ayağa fırlayıp, &#8220;hiç              de değil,&#8221; dedim, &#8220;sen bilmeyon, Ertuğrul Gazi&#8217;den              böyük Türk yok!&#8221;  İlk öğretmen tokatını  o an yedim              ve teneffüse çıkar çıkmaz okuldan                  kaçtım.                  Üç                  gün                  okula                  gidiyormuş                  gibi                  evden                  çıktım                  ama                  okulun                  semtine                  bile                  uğramadım.                  Babam,                  öğretmenimin                  arkadaşıydı;                  durumu                  ondan                  öğrenmiş                  ve                  o gün peşime                  düşmüş, haberim yok.                  Meyve                  bahçemizde                  gizlendiğim                  yerde                  baskına                  uğradım;                  paçayı                  ele                  vermeye                  niyetli                  değildim,                  kaçak                  gösterdim,                  ama                  babam                  peşimdeydi.                  Amcamın yakındaki                  bir                  tarlada                  çift                  sürdüğünü biliyordum, ona sığındım;                  biz Karakeçili                  yörüklerinin                  geleneğinde                  kendilerine                  sığınan                  birini                  teslim                  etmek yoktur;                  babam, amcamın kanatları altına girdiğimi görünce                  gerisingeri                  dönmek                  zorunda                  kaldı.                  Amcam,                  güçlü                  kuvvetli,                  çam                  yarması                  gibi                  bir                  adamdı.                   Beni                  çok                  severdi. Haklı,                  <img src="http://www.hasan-kayihan.com/Yunusemre-62.JPG" border="0" alt="İlköğretmen Okulu'na başladığı ilk gün 14 Eylül 1962" hspace="5" vspace="5" width="98" height="154" align="right" />haksız                  demez,                  daima                  yanımda                  yer                  alırdı.                  Öğretmenimin                  beni                  dövdüğünü                  söyleyince, hele bir de ağlamaya başlayıcınca                  birden                  öfkelendi                   ve                  &#8220;ben                  ona                  şimdi                  gösteririm                  çocuk                  dövmenin                  ne                  olduğunu,&#8221;                  deyip                  çifte yedek koştuğu atlardan birinin sırtına tüngüdü.                  Babam,                  belli                  ki olacakları                  tahmin                  etmiş,                  ileride                  bir                  yerde                  bekliyordu.                  Önüne                  geçti. On onbeş dakika tartıştılar. Sonunda babam              onu                  ikna                  etmiş                  olmalıydı                  ki,                  amcam                  gerisingeri                  döndü.                  Beni                  dizine                  oturttu.                  &#8220;Bak,&#8221;                  dedi,                  &#8220;Ertuğrul                  Gazi                  bizim                  akrabamız,                  dedemiz.                  Elbette                  en büyüğümüz&#8230;                  Senin                  her iki deden de büyük adamlardı. Kebir                  Ümmet                   deden Yunan&#8217;a                   buraları                  dar                  etti                  valla!                  İsmet                  Paşa                  onun                  ta                  ayağına                  geldi                  Bozüyük&#8217;teki                  Inönü                  savaşından                  sonra,                  teşekkür                  etmeye.                  Kara Mustafa deden 15 yıl boyunca durmadan savaştı. Bizde                  büyük                  adamlar                  çok yani&#8230;                  Onun                  için,                  kim                  daha                  büyük                  bilemeyiz!                  Hem                  varsın                  hepsi                  büyük                  olsun,                  kime                  ne                  zararı                  var?                  Sen                  yarın                  okula                  git,                  ben                  bu                  akşam                  öğretmeninle                  konuşurum,                  amma                  bunu                  babana                  söyleme! Bu arada, sen de<a href="http://www.hasan-kayihan.com/Matador.gif"><img src="http://www.hasan-kayihan.com/Matador.jpg" border="0" alt="" width="156" height="92" align="right" /></a> kocaman oldun, ata adam gibi binmeyi öğrenmenin zamanı              geldi!&#8221;  Amcam askerliğinde de namlı bir süvariymiş.              Ata binmeyi öğretecek olmasına çok sevindim. Ertesi                  gün                  okula                  gittim,                  öğretmenim                  beni                  görünce                  başımı                  okşadı,                  üç                  gündür                  nerede                  olduğumu                  bile                  sormadı.                  O                  gün Kurtuluş                  Savaşı&#8217;ndan                  söz                  etti                  sınıfta,                  &#8220;şu                  dağlarda,&#8221;                   dedi,                  &#8220;nice                  çarpışmalar                  oldu&#8230;                  Dedeleriniz                  kahramanca                  karşı                  koydular                  düşmana&#8230;                  Onlara                  Atatürk                  cesaret                  verdi,                  bunu                  untmayın!&#8221;  Bu                  sözler                  kulağıma                  küpe                  oldu                  ve                  Atatürk&#8217;ün de en büyük Türklerden biri olduğunu bir              daha aklımdan çıkarmadım. Akşam                  anama, öğretmenimin bana hiç                  kızmadığını                  söyledim.                   &#8220;Elbette,&#8221;                  dedi                  anam, &#8221;öğretmenler,                  Edebali&#8217;nin torunlarıdır, ondan öğrendiklerini öğretirler              talebelerine&#8230;&#8221;                   O                  andan itibaren                  bütün öğretmenlerimi çok sevdim                  ve                  ben                  de                  öğretmen                  olmaya                  karar                  verdim.                  Yaşım tutmadığı halde yaramazlığımdan bıkan babam tarafından okula o              yıl                 öylesine              gönderildiğimi, öğretmenimin               &#8220;bu işi becerir bu,&#8221; diyerek beni asli öğrenci olarak               bu olaydan sonra   			kaydettiğini öğrendim.</p>
<p>Amcam söz              verdiği gibi hemen o günlerde ata binmeyi  öğretmeye başladı.              Bu işi çok sevmiştim; sık sık düşüp yaralanmama, üç kez kolumu, bir kez              de kaburgamı kırmama rağmen bu tutkum hiç eksilmedi. Kama              fırlatmayı köyün delisi Selimaga&#8217;dan, silah kullanmayı Çolak              Hasanaga&#8217;dan öğrendim.              On yaşındayken ilk kurşun yarasını aldım; akraba delikanlılardan              Zıpzıpaga, Sürmeli Çukur&#8217;daki gürgen ağaçlarından              birinin gövdesine kurşunla  			sevdiği kızın adınıb baş harfini yazmıştı.              Heveslendim ve tabancasını istedim. Ukalâlık nasıl olur, &#8220;ben              adımı ağaca değil, taşa yazacağım,&#8221; deyip hemen oracıktaki              bir kayaya döndüm ve tetik basmaya başladım. Üçüncü mermi              geriye sıçrayıp alın kemiğimi çatlattı; izi hâlâ durur.</p>
<p>İlkokulu bitirip de 10              kilometre ötedeki Pazaryeri Ortaokulu&#8217;na  yazdırılınca çok              sevindim; okul umurumda değildi; sevinmemin sebebi, oraya gidip              gelebilmem için bana Karacabey Harası&#8217;ndan alınmış soylu bir atın              verilecek olmasıydı.              Adı,Yıldız&#8217;dı. Sırtından ilk düşüşümde ona tam anlamıyla              âşık olmuştum; zira Yıldız, gerisingeri koşup gelmiş,                  ben yerde kıvranırken              diliyle saçlarımı, yüzümü yalamaya başlamış, birileri yardıma gelsin              diye de başını havaya dikip sık sık kişnemişti. Ne yazık ki okula Yıldız&#8217;la gidemedim;              hiç hesapta yokken Eskişehir Yunusemre İlköğretmen Okulu&#8217;ndan  yatılı              öğrenci sınavını kazandığıma dâir bir mektup geldi. Öğretmen                  olmayı                  çok                  istememe                  rağmen,                  Yıldız&#8217;dan                  ayrılma                  korkusuyla oraya gitmemek için              çok ağladım; çocukluk değil mi, allem edip kallem edip              beni kandırdılar,              gittim.</p>
<p>1965 yılında, onüç yaşındayken okulda bir              kez daha bileğimi kırdım; kırığa, çıkığa alışıktım, aldırmadım, ama              bu defa yanımda her derde devâ bir utacı olan Hasibe Nene yoktu, okul doktoruna yolladılar. Adam              alçıya alıp gönderdi. Aradan iki hafta geçince parmaklarımda uyuşmalar başladı.              Okul yönetimi bu kez Porsuk kıyısındakı Millet Hastanesi&#8217;ne gönderdi.              Burada  dört hafta kaldım, ama hiç sıkılmadım; çünkü yeni bir              dünyayla tanışmıştım; sırtıma beyaz bir önlük geçirir, bol bol              ruh ve akıl hastalarının, alkoliklerin, jiletçilerin serüvenlerini              dinler, hemşirelere ilk aşklarını anlattırırdım. Ne var ki, kolumda              herhangi bir iyileşme olmayınca korktum ve                  babama bir              mektup yazarak hastanede                  olduğumu                  duyurdum.<img src="http://www.hasan-kayihan.com/sekeraga.JPG" border="0" alt="Şekeraga" hspace="10" vspace="10" width="100" height="130" align="right" /> Babam &#8220;Şekeraga&#8221; yaman adamdı; sözünü kimseden esirgemez, tuttuğunu  			koparırdı, aynı zamanda güzel konuşur, karşısındaki insanı çabucak  			etkilerdi. Hastanede doktorların benimle              yeterince ilgilenmedikleri  için iyileşemediğimi düşünüp              ortalığı birbirine kattı. Sonra kolumdan tuttuğu gibi beni Ankara&#8217;ya,  			o yıllerın en gelişmiş hastanesi olan Numune Hastanesi&#8217;ne götürdü. Hemen tedaviye başladılar. Benden iki yaş büyük ağabeyim Ankara&#8217;da kolej öğrencisiydi.  Her gün yanıma geliyor, bana moral veriyordu. Hastanede Necmiye adında Kıbrıslı bir kızla tanıştım. Onu çok sevdim. O, ikinci bir Hasibe Nene oldu benim için; berikinden bol bol Osman Gazi, Orhan Gazi, Nilüfer, Yıldırım Sultan masalları, Cem Sultan ağıtları dinlemiştim; Necmiye&#8217;den ise dünyanın yarısı kadar Türk olduğumuzu, tarihimizle öğünebileceğümizi, sadece  Ergenekon&#8217;dan yeniden çıkmanın yollarını bulmamız gerektiğini öğrendim; isimler dağarcığıma Oğuz Kağan&#8217;ı, Bilge Kağan&#8217;ı, Kürşad&#8217;ı, Süyün Bike&#8217;yi, Gaspıralı İsmail&#8217;i, Osman Batur&#8217;u kattım; Timur&#8217;a sövmenin bir Türk&#8217;e yakışmayacağını,  Ziya Gökalp gibi &#8220;deme bana Oğuz, Kırgız, Peçenek; Türküz, bu ad her ünvandan üstündür!&#8221; diyebilmenin bir fazilet olduğunu da ondan öğrendim. Günler boyu Türkistan&#8217;a, Azerbaycan&#8217;a, Kırım&#8217;a, Tuva&#8217;ya seferlere çıkardık gönül pusatlarıyla&#8230; Her sefer dönüşü Kıbrıs&#8217;a koşardık soluk soluğa. Necmiye abla, Ada ufukları görünür görünmez ağlamaya başlardı; kolay değil, Erenköy sırtlarında bedeninde onyedi kurşunla şehit nişanlısı yatıyordu. İlk şiirimi Necmiye için yazdım; &#8221; Sen ey Tanrı Dağları&#8217;nın hürrriyet perisi!..&#8221;  Hastaneden ayrılırken başımda Necmiye&#8217;nin bana verdiği bir armağan vardı: Kıbrıs Türk Mukavemet Teşkilatı&#8217;nın bozkurt kokartlı mücahit şapkası&#8230; Altı yıl sonra Yeşil Baf siperlerinde iki ay süreyle mücahitlerin arasında nöbet tutarken başımda o şapka vardı.  <img src="http://www.hasan-kayihan.com/mucahit.JPG" border="0" alt="Kibris, Yesil Baf-1969" hspace="10" vspace="10" width="60" height="88" align="right" /></p>
<p>Mezuniyetten sonra kendi ilimde              Gölpazarı&#8217;nın Çukurören mezrasında öğretmenliğe başladım. Bir süre              sonra Eğitim Enstitüsü&#8217;ne gittim. Orada Tanrı Dağları&#8217;nın hürriyet              perisini boğanların yoldaşlarını bulunca çok üzüldüm, çok kızdım.              Artık ara sıra ders çalışmanın yanında bütün günlerim Turan                  yolunda                  dövüşüp durmakla              geçiyordu. Üç yıl sonra anabilim dalı için yeni sayılabilecek              pek bir sey edinemeden                  mezun                  oldum. Tek kazancım S. Ahmet Arvasi gibi bir öğretmenimin              olmasıydı. Onun özel sohbetlerinden çok şey öğrendim;                  en                  önemlisi, Yunus&#8217;un asasını,              yani kendimi aramayı&#8230; Gerçi                  orada kendimce ufak bir değişiklik yapmıştım; Yunus&#8217;un asasını bulacağım yerin adını Kızılelma koymu<img src="http://www.hasan-kayihan.com/cukuroren.JPG" border="0" alt="Çukurören-1968" width="155" height="101" align="left" />ştum. Bunu              yıllar sonra kendisine anlattığımda hocam gülerek, &#8220;biliyorum,&#8221;              demişti, &#8220;Yoklar romanında bağıra bağıra söylemişsin bunu!&#8221;</p>
<p>İki yıl boyunca Köroğlu Dağları&#8217;nın              tepesindeki Peçenek Bucağı&#8217;ndaki ortaokulda Türkçe öğretmenliği              yaparken çok şey öğrendim; dingin                  bir                  hayat                  sürmenin                  nimetlerinden                  yararlanarak                  galiba                  ilk                  kez                  âşık                  oldum.                  Bir                  de                  gece gündüz delicesine okudum. Tarihe, sosyolojiye,                  politika                  ve                  devlet                  yönetimine                  dair                  ne                  buldumsa                  okudum,                  tartıştım,                  düşündüm.                  Öyle ki,              Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü&#8217;nün giriş sınavlarında beni              dinleyen komisyon üyeleri şaşırmış, &#8220;bunları nerede öğrendin,&#8221;              diye sormuşlardı. Enstitü tarihinde oraya kabul edilen en genç              uzman öğrenci olmuştum.                   Orayı bitirince Milli Eğitim Bakanlığı&#8217;nda              şube müdürlüğüne atandım. Öğrenme                  hevesim                  kabarmıştı;                  iki yıl sonra Devlet Lisan Okulu&#8217;nun İngilizce              bölümünü de bitirmiş, Hacettepe Üniversitesi&#8217;nde mastır  öğrenimi              alıyordum. Bir süre sonra Michigan Üniversitesi&#8217;nde devlet bursuyla              doktora yapmak için girdigim sınavları kazandım; ancak o arada  felek              de başıma başka çoraplar örmeye girişmişti. Michigan&#8217;a hareketime              iki hafta kala &#8220;kafatasımın içini&#8221; beğenmeyenler tarafından bursum iptal              edildi; elimde avucumda para                  namına                  bir şey olmadığı için tabii apışıp kaldım.              &#8220;Madem öyle, ben de evlenirim,&#8221; dedim ve evlendim.              Artık otuz yaşındaydım.  Aynı yıl kurumumda genel müdür              yardımcılığına çıkarılan tayinim de durdurulunca, kafam kızdı ve              bir arkadaşımın              çağrısına uyup &#8221;Allahaısmarladık Türkiye..&#8221; diyerek              Almanya&#8217;nın yolunu tuttum. Artık ben de, Koca Türkiye&#8217;nin Avrupa&#8217;nın              dört bir tarafına buğday taneleri gibi savurduğu çavdar benizli              gurbetçilerden biriydim;                  Türk sınıflarında öğretmenlik yapıyor, bir              yandan da harıl harıl Almanca öğreniyordum. O arada ikinci kez baba              oldum. Çok geçmeden Essen Üniversitesi&#8217;nde Profesör Bay Hochmann&#8217;ın              yanında &#8220;Batı Avrupa Türklerinde Kültür Değişimi&#8221; konulu              doktora tezini yazmaya başladım. Ne var ki,  nasip denen şeyin              &#8220;iki                  kapılı                  bir                  han&#8221;  olduğunu              artık iyice belleyeceğim olay gecikmedi: &#8220;Hem bizde çalışıp              hem de doktora yapamazsın,&#8221; deyip sözleşmemi iptale kalkıştılar.              Ne demiş adam, yıkılası hanede evlad-ü iyal var, çaresiz o sevdadan              da vazgeçmek zorunda kaldım.</p>
<p>Ama bu güne kadar bir tek şeyden              asla vazgeçmedim: Tanrı Dağları&#8217;nın hürriyet perisine seslenmekten!               Ona seslenirken fincancı katırlarını ürküteceğimi                  hiç                  düşünmedim,                  ürken                  katırlara                  aldırmadım;                  lâkin              bir                  keresinde öyle                  bir                  çifte                  yedim                  ki,                  acısını                  hâlâ                  hissederim&#8230;                   O                  çifte, beni                  gurbet                  hapishanesinde                  gönüllü müebbete                  mâhkûm                  eden                  karar                  metninin                  altına                  kazınamaz bir                  mühür                  gibi                  indi. 1985&#8242;te Tercüman Gazetesi&#8217;nin Ankara&#8217;da              düzenlediği Yurtdışı 4. Büyük Işçi Kurultayı&#8217;na konuşmacı olarak              çağrılmıştım; kürsüye çıkan her bakan yurtdışındaki Türklerin yabancı              bankalarda yatan dövizlerinin Türkiye&#8217;ye aktarılmasının öneminden,              her müsteşar bunu sağlamanın yollarından söz ettikçe,                   gurbetteki                  soydaşlarımın                  nasıl                  horlandıkları,                  itilip                  kakıldıkları,                  üçüncü                  sınıf                  insan                  muamelesı                  gördükleri                  gözlerimin                  önüne                  geldi                  ve                  kürsüden                  devrin                  başbakanının                  gözlerinin                  içine                  baka                  baka &#8221; eğer bir devlet, besleyemeyip kapı dışarı              ettiği,                  bu                  güne                  kadar                  arayıp                  sormadığı insanlarının paralarına muhtaç olacak kadar düşmüşse, benim              nezdimde o,                  asla                  bir devlet değildir,&#8221; deyiverdim. Böyle                  &#8220;deyiverdim&#8221;                   ama, kürsüden iner inmez MIT elamanları da             koluma giriverdiler. Salonda dinleyiciler arasında bulunan Germiyanoğulları&#8217;ndan              baba dostu bir milletvekili durumu farkedip beni adamların elinden              zorla kurtardı ve doğruca havaalanına götürdü. Sonradan gurbet                  canıma                  tak                  edip                  de                  yurtta eski                  görevime                  dönmek                  isteyince,                  &#8220;demek                  öyle                  ha,&#8221;                  dediler. Tayinim                  güvenlik              soruşturmasına takıldı. 1990&#8242;larda  Azerbaycan                  Kültür                  Bakanı&#8217;nın                  davetlisi                  olarak                  Baku&#8217;da bulunduğum                  sırada                  oraya                  gelen o yılların T.C.              Kültür Bakanı,  beni                  yurt dışındaki önemli bir merkeze               kültür ateşesi olarak tayin etmek üzere Türkiye&#8217;ye çağırdığında              bile kararnamem Çankaya tepelerinde rüzgâra kapıldı,                  gitti.</p>
<p>Ama o rüzgârlar sert esiyor diye yazmaktan              vazgeçmedim; çünkü,                  yazının sesini hiçbir rüzgârın örtemeyeceğini biliyorum.</p>
<p>Hoş,                  o                  sesten                  hoşlanmayanlar                  benim yazdıklarımı yok                  saysalar                  da,                  ben onların                  varolduğunu                  biliyorum&#8230;                  İlk                  romanımın                  adı,                   boşuna                  &#8220;Yoklar&#8221;                  değildi!</p>
<p>Siz, bu              obaya                  konuk                  gelenler! Hoşgelmişsiniz&#8230;</p>
<p><a href="http://www.hasan-kayihan.com/index.htm"> <img src="http://www.hasan-kayihan.com/yolcul1.gif" border="0" alt="" width="82" height="85" /></a></td>
</tr>
</tbody>
</table>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Star Wars:TFU Ultimate Sith Edition İncelemesi]]></title>
<link>http://kraloyunhaberleri.wordpress.com/2009/11/17/star-warstfu-ultimate-sith-edition-incelemesi/</link>
<pubDate>Tue, 17 Nov 2009 10:02:40 +0000</pubDate>
<dc:creator>alenmak</dc:creator>
<guid>http://kraloyunhaberleri.wordpress.com/2009/11/17/star-warstfu-ultimate-sith-edition-incelemesi/</guid>
<description><![CDATA[Geçen yıl konsol sürümleriyle piyasa çıkan The Force Unleashed, Star Wars’un onlarca oyunundan sadec]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><a href="http://kraloyunhaberleri.wordpress.com/files/2009/11/02-475x356.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-18" title="02-475x356" src="http://kraloyunhaberleri.wordpress.com/files/2009/11/02-475x356.jpg" alt="" width="475" height="356" /></a><br />
Geçen yıl konsol sürümleriyle piyasa çıkan The Force Unleashed, Star Wars’un onlarca oyunundan sadece biri olarak kalmamış, elle tutulur bir başarı yakalamıştı. Aspyr Media bu başarının kazancını PC sürümüyle arttırmak istedi ve 1 yıl aradan sonra PC’ye çıkardı oyunu. Hem de ana senaryonun yanında gelen ek görevlerle birlikte…</p>
<p>Galaksilerde barışın temsilcisi ve koruyucusu Jedi’lar, kötüler karşısında daha fazla direnemez ve güç kaybeder. Birçok Jedi katledilmiştir, kurtulanlar ise farklı farklı gezegenlere dağılmak zorunda kalmıştır. Kötülülerin kötüsü Darth Vader, bu Jedi’ları öldürmek için görevlendirilmiştir. TFU’ya Darth Vader’ı kontrol ederek başlıyoruz, bölümün sonunda Jedi ustasını öldürdükten sonra Starkiller isimli tatlı çocuk ortaya çıkıyor. Darth Vader onda bulunan gücü fark ediyor ve çocuğu himayesine alıyor. Çocuk büyüdükçe daha da güçlü hale gelir ve kötülüğün en öndeki savaşçılarından olur. Ancak içinde sadece kötülük değil, iyilik de vardır, Darth Vader gibi değildir, vicdan sahibidir garibim. Ana senaryoda iyilik ve kötülüğün birbirine karışmış halini göreceksiniz siz de, Starkiller’ın bu ikisi arasında gidip gelişini.<br />
<a href="http://kraloyunhaberleri.wordpress.com/files/2009/11/16-475x380.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-19" title="16-475x380" src="http://kraloyunhaberleri.wordpress.com/files/2009/11/16-475x380.jpg" alt="" width="475" height="380" /></a><br />
Bu ek bölüme, TFU’yu oynamadan başlayabilirsiniz, Starkiller kötülüğün askeridir artık, İmparator’un hizmetkarı ve iyiliğin en büyük düşmanı. Evet, gördüğünüz o masum çocuk, işte böyle bir savaşçıya dönüştü. Hoth, Tatooine ve Jedi Temple adında üç bölümden oluşan Ultimate Sith Edition’da kötülüğe hizmet etmekten başka şansımız yok, Starkiller’la Dark Side adına savaş vereceğiz.</p>
<p>Oyunda size sunulan öylesine büyük bir güç sunulmuş ki, kötülüğe hizmet etmekten keyif duyacaksınız. Starkiller basit düşmanlarla hiç muhatap bile olmuyor, ‘Force Grip’ sayesinde yanlarına dahi yaklaşmadan onları havaya kaldırıyor, istediğiniz gibi oynuyor ve fırlatıyorsunuz. Ayrıca ‘Force Repulse’ ile etrafınızdakileri uzağa savurabiliyorsunuz. Bu özellikleri kullandıkça güç seviyesinde azalma oluyor, ancak hemen tekrar dolmaya başlıyor. Işın kılıcına fazla ihtiyaç duymayacaksınız yani. Güç barının üstünde bulunan sağlık seviyeniz de, düşman askerlerini öldürdükçe arttığından, bu oyunda ölmek pek kolay değil.</p>
<p>Yönettiğiniz karakteri oyun dünyasının yeni modası olan ‘xp’lerle geliştirme şansına da sahipsiniz. Çevrede bulunan puanlarla ve düşman öldürerek ‘xp’ kazanıyorsunuz. Bunların yanında kırmızı ve sarı ‘holocron’lar bulunuyor, kırmızı olanlar bir süreliğine herhangi bir özellik katıyor bünyenize, mesela enerjiniz bir süre hiç azalmıyor veya karşınızdakine verdiğiniz hasar da artış oluyor. Sarı ‘holocron’lar ise size ekstradan ‘xp’ veriyor. Puanlarınızla üç kategoriye ayrılmış olan güç bölümünde alışveriş yapıyorsunuz. ‘Force Powers’ta nesneleri hareket ettirmenizi sağlayan ‘Force Grip’, yine sahip olduğunuz ‘Force Repulse’ gibi klasik güçlerinizi geliştirebiliyor, yıldırım saldırısı gibi yeni güçler alabiliyorsunuz. ‘Force Talents’ta güç seviyenizi daha uzun süreli hale getirebiliyor, dayanıklılığınızı arttırabiliyorsunuz. ‘Force Combos’ kategorisinde, Starkiller’a ışın kılıcıyla yapabileceği yeni kombolar kazandırıyorsunuz.</p>
<p>Puanlarınız bütün özelliklerinizi geliştirmeye yetmeyecek muhtemelen, çünkü tek bir özelliği geliştirmek veya yeni yetenek açmak, çok puan demek. Bu yüzden, geliştirme ekranında hangi güçleri daha iyi kullanıyorsanız o bölüme odaklanmalısınız. Kombo tuşlarını çok iyi kullanamayacağınızı düşünüyorsanız özel güçlere ağırlık vermelisiniz, eğer parmaklarınız hızlıysa kombolar daha çok işinize yarayacaktır.</p>
<p>Müthiş çevre etkileşimi de Starkiller’ın gücünü hissettiriyor, nesneleri oynatabilmek, kilitli kapıları açabilmek bir yana, bazı yapıların yıkılması, çatıların çökmesi, camların oldukça gerçekçi kırılması, etkileşimi üst seviyelere taşıyor. Düşman askerlerini havaya kaldırabiliyor ve diğerleriyle çarpıştırabiliyorsunuz, patlayıcı nesneleri de kalabalık düşman guruplarının üstüne fırlatabiliyorsunuz. Hazırlanan haritalar da Star Wars dünyasını tam anlamıyla ekranlara taşıyor, çevre etkileşimi ve bölüm tasarımları TFU’nun artıları arasına giriyor.</p>
<p>Ne yazık ki grafikler için aynı şeyi söyleyemeyeceğim, konsol versiyonu çıkalı 1 yıl geçti ve PC sürümünde bir değişiklik yok grafiksel olarak. Karakter modellemeleri ve çevre detayları başarısız maalesef, özellikle birkaç metre uzaklıktaki düşmanların ve nesneler kötü ve hafif bulanık gözüküyor. Kaplamaların da çok yapmacık durduğunu söyleyebilirim. Ayrıca port sorunları yüzünden yaşanan yavaşlamalar, kamera açılarında zaman zaman takılmalar ve menüler arası geçişlerde bile ara yükleme ekranlarının çıkması oldukça can sıkıcı.</p>
<p>Yapay zekanın da çok gelişmiş olduğunu söyleyemem, rakipleriniz birbirlerinden habersizce size saldırıyorlar, arada akıllı olanları çıkıyor ve saklanıyorlar bir yerlere. İlk bölümlerde karşılaştığınız düşmanlar zaten basit olanları, sizi fazla zorlamıyorlar. İlerleyen bölümlerde teçhizat bakımından gelişmiş veya fiziksel olarak güçlü olan düşman askerleri geliyor. Bir de ‘boss’ dövüşleri bulunuyor yapımda, genelde Jedi’larla kapışıyorsunuz. Bu nedenle diğer basit düşmanlarınıza göre daha güçlü ve dişliler.</p>
<p>Sonuç</p>
<p>Sunduğu doğaüstü güçlerle kötülüğün tadını sonuna kadar çıkarmanızı sağlayan The Force Unleashed, PC sürümündeki ek senaryolarla da, kötülüğü daha yoğun yaşamanızı vaat ediyor. Fakat günümüzün gerisindeki görseller ve port sorunları yapımın kalitesini bir hayli düşürüyor. Bu güzel senaryoyu ve ek bölümleri, teknik sebeplerden ötürü PC’de layıkıyla oynayamayacak olmamız gerçekten üzücü. Eğer Star Wars’un sıkı hayranlarından değilseniz, SW:TFU Ultimate Sith Edition’ın sizi saracağını sanmıyorum ki, sabit diskinizde 18 GB’lık koca bir delik açmasını da istemezsiniz.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Mizah dergilerinin ilk sayıları]]></title>
<link>http://elmaaltshift.com/2009/11/11/mizah-dergilerinin-ilk-sayilari/</link>
<pubDate>Wed, 11 Nov 2009 18:56:50 +0000</pubDate>
<dc:creator>firatyildiz</dc:creator>
<guid>http://elmaaltshift.com/2009/11/11/mizah-dergilerinin-ilk-sayilari/</guid>
<description><![CDATA[Hıbır, Dıgıl, Avni, Deli, Joker, Lemanyak, Lombak, Öküz, Uykusuz, Penguen, Nankör, Hayvan&#8230; Eğe]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Hıbır, Dıgıl, Avni, Deli, Joker, Lemanyak, Lombak, Öküz, Uykusuz, Penguen, Nankör, Hayvan&#8230; Eğe]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Ah Şu Amerikan Dizileri: Freddy'nin Kabusları]]></title>
<link>http://bahadiricel.wordpress.com/2009/11/11/ah-su-amerikan-dizileri-freddynin-kabuslari/</link>
<pubDate>Wed, 11 Nov 2009 12:44:09 +0000</pubDate>
<dc:creator>bahadiricel</dc:creator>
<guid>http://bahadiricel.wordpress.com/2009/11/11/ah-su-amerikan-dizileri-freddynin-kabuslari/</guid>
<description><![CDATA[&nbsp; &nbsp; Freddy’nin Kabusları (Freddy’s Nightmares) Her ne kadar geç saatlerde yayınlansa da ıs]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>&#160;</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-614" title="freddy" src="http://bahadiricel.wordpress.com/files/2009/11/freddy.jpg" alt="freddy" width="450" height="686" /></p>
<p>&#160;</p>
<p><strong>Freddy’nin Kabusları (Freddy’s Nightmares)</strong></p>
<p>Her ne kadar geç saatlerde yayınlansa da ısrarla uyanık kalarak beklediğimiz ve sonra da tüm uykularımızı kaçıran Freddy, yalnızca televizyon değil sinema tarihinin de en unutulmaz kahramanları arasına girdi. Ertesi gün arkadaşlarımızın yanında soluğu alıp da akşam Freddy çocuğu nasıl öldürdü kelamından yaptığımız tüm sohbetlerde acaba bizim rüyalarımıza nasıl girerdi korkusunu da beraberinde taşırdık. Genelde en büyük hayal kırıklığımızı Freddy’nin görünmediği bölümlerde yaşardık ve her bölüme konuk olmazdı kendisi. Amerika’da iki sezon yayınlanmış ve daha sonra bir yığın filmi çekilmiş olan Freddy başta Johnny Depp olmak üzere pek çok genç yıldızın da ünlenmeden konuk olduğu bir kabus olması ile nam salmıştır. Bizleri ise rüyalarımızda zıplatan bu emekli seri katil uzun zamandır ziyarete gelmiyor. Özledik desek bir başka bela, özlemedik desek başka…</p>
<p><em>Not: Yakın dönemde yeni bir Freddy filmi beyazperdede arzı endam edecekmiş. Freddy’i bu kez Watchmen’den Rorschach karakteri ile aklımızda yer eden Jackie Earle Haley canlandırıyor. Bakalım Robert Englund’tan boşalan tahtı hakkıyla doldurabilecek mi? </em></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Call of Duty Modern Warfare 2 - Görüntülü İnceleme]]></title>
<link>http://gameovertr.wordpress.com/2009/11/09/call-of-duty-modern-warfare-2-goruntulu-inceleme/</link>
<pubDate>Mon, 09 Nov 2009 20:56:19 +0000</pubDate>
<dc:creator>Enes</dc:creator>
<guid>http://gameovertr.wordpress.com/2009/11/09/call-of-duty-modern-warfare-2-goruntulu-inceleme/</guid>
<description><![CDATA[Eğer halen oyunu alıp almamak arasında kaldıysanız (veya kalabilidiyseniz) bu görüntülü inceleme siz]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:center;"><img class="aligncenter" src="http://i35.tinypic.com/se7ria.jpg" alt="" width="550" height="309" /></p>
<p>Eğer halen oyunu alıp almamak arasında kaldıysanız (veya kalabilidiyseniz) bu görüntülü inceleme sizler için faydalı olacaktır.</p>
<p>İyi seyirler&#8230;</p>
<p><span style='text-align:center; display: block;'><object width='425' height='350'><param name='movie' value='http://www.youtube.com/v/rBBVhrZa1rw&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;showsearch=0&#038;hd=0' /><param name='allowfullscreen' value='true' /><param name='wmode' value='transparent' /><embed src='http://www.youtube.com/v/rBBVhrZa1rw&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;showsearch=0&#038;hd=0' type='application/x-shockwave-flash' allowfullscreen='true' width='425' height='350' wmode='transparent'></embed></object></span></p>
<p><span style='text-align:center; display: block;'><object width='425' height='350'><param name='movie' value='http://www.youtube.com/v/jPGYqj98Pt8&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;showsearch=0&#038;hd=0' /><param name='allowfullscreen' value='true' /><param name='wmode' value='transparent' /><embed src='http://www.youtube.com/v/jPGYqj98Pt8&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;showsearch=0&#038;hd=0' type='application/x-shockwave-flash' allowfullscreen='true' width='425' height='350' wmode='transparent'></embed></object></span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Flashforward, Yeni Lost Mu?]]></title>
<link>http://bahadiricel.wordpress.com/2009/11/04/flashforward-yeni-lost-mu/</link>
<pubDate>Wed, 04 Nov 2009 09:03:42 +0000</pubDate>
<dc:creator>bahadiricel</dc:creator>
<guid>http://bahadiricel.wordpress.com/2009/11/04/flashforward-yeni-lost-mu/</guid>
<description><![CDATA[&nbsp; Flashforward, Yeni Lost Mu? Adam, ters dönmüş bir arabanın içinde uyanır. Aksayarak dışarı çı]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img class="aligncenter size-full wp-image-604" title="flash-forward-abc" src="http://bahadiricel.wordpress.com/files/2009/11/flash-forward-abc1.jpg" alt="flash-forward-abc" width="450" height="360" /></p>
<p>&#160;</p>
<p><strong>Flashforward, Yeni Lost Mu? </strong></p>
<p><em>Adam, ters dönmüş bir arabanın içinde uyanır. </em></p>
<p><em>Aksayarak dışarı çıkar ve bütün şehrin mahşer yerine dönmüş olduğunu görür. </em></p>
<p><em>Dünyadaki herkes tamı tamına 2 Dakika 17 Saniye süren kitlesel bir baygınlık geçirmiştir. </em></p>
<p><em>Bu sürede havadaki uçaklar düşmüş, arabalar çarpışmış, pek çok irili ufaklı kaza meydana gelmiştir. Buna bağlı olarak da yüz binlerce ölüm gerçekleşmiştir.</em></p>
<p><em>Üstüne üstlük baygınlık anında herkes altı ay sonraki gelecekte kendinin ne yaptığını görmüştür. İnsanların gördüğü hikayeler birbirini tutmaya ve böylesine kitlesel bir baygınlığın tekrarlanmasından korkmaya başlayan uzmanlar “Mozaik” ismini verdikleri araştırmayı başlatırlar.</em></p>
<p><em>Peki, bu baygınlığa ve iki dakikalık medyumluğa ne sebep olmuştur? </em></p>
<p><em>Uzaylılar mı? Bilimsel bir deney mi? Yoksa Tanrı reset butonuna mı basmıştır? </em></p>
<p>Yukarıda bahsi geçen konu “abc” kanalının “Flashforward” isimli yeni dizisine ait. Geçenlerde ilk iki bölümünü izleme şansı buldum ve rahatlıkla söyleyebilirim ki Lost’un ayak izlerini neredeyse birebir takip eden bir dizi var karşımızda. Sadece takip etmekle kalmadığını da eklemeliyim. Dizinin daha yedinci dakikası dolmadan bir sahnede arabanın park ettiği bir binanın duvarında “Oceanic Airlines” reklamı görüyoruz. Bu yalnızca Lost’a atıf için kanalın kullandığı bir reklam olabileceği gibi “Flashforward”ın aslında Lost dünyasına paralel bir dizi olduğuna da işaret ediyor olabilir.</p>
<p>Yeni dizimizde de gizemli bir numaramız var: 137. Yani insanların baygın kaldığı 2 dakika 17 saniyedeki toplam saniye sayısı. Neden 137?</p>
<p>Dizinin yeni bölümleri yayınlandıkça yeni bir Lost mu izliyoruz yoksa elimizde zayıf bir taklit mi var göreceğiz ancak bana bu diziye zaman ayırma cesaretini veren; dizinin senaristlik, yönetmenlik ve yapımcılık koltuğunda oturan David. S. Goyer, ki bilenler son işi olan “The Dark Knight”ın senaryosundan kendini hatırlayabilirler.</p>
<p>Dizinin başarısı hakkında yorumda bulunmak için henüz erken olsa da gizem severleri her hafta yeni soru işaretleriyle karşılaşmaları için ekrana (ya da internet başına) çağırmak için erken değil. İleriki bölümlerde tutturduğu çizgiyi korur ve içi doldurulursa, daha şimdiden bazı sitelerde sorulmaya başlamış olan diziyle bağlantılı pek çok sorunun içinde kendimizi kolayca kaybedebiliriz ancak kimse haftada 45 dakikaya hayatın sırrını vermez, bunu da unutmamak gerek.</p>
<p><strong><em>Dizinin sorguladığı hususlardan bir kaçı; Kaderi değiştirebilir miyiz? Geleceği görebilir miyiz?  Bilinç düzeyinde zaman yolculuğu mümkün mü? Schrödinger’in kedisi ne görmüştü? Geleceği bilmek bizi o geleceğe mi yoksa alternatif bir geleceğe mi taşır? Tüm dünyadaki insanları aynı anda ne etkileyebilir?</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>Dipnot: Sadece yurtdışında değil ülkemizde de daha şimdiden dizinin hayranları tarafından internet sayfaları açılmaya başlanmış…</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><strong><em>Dipnot 2: Lost dizisinin Penny’si(Sonya Walger) ve Charlie’si(Dominic Monaghan) de bu dizide farklı karakterlere hayat veriyorlar. </em></strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Amerika'nın Popüler Kültür Savaşı]]></title>
<link>http://zayzay.wordpress.com/2009/11/03/amerikanin-populer-kultur-savasi/</link>
<pubDate>Tue, 03 Nov 2009 00:51:05 +0000</pubDate>
<dc:creator>ZAY ZAY</dc:creator>
<guid>http://zayzay.wordpress.com/2009/11/03/amerikanin-populer-kultur-savasi/</guid>
<description><![CDATA[20. yüzyıl &#8216;Amerikan çağı&#8217; diye anılıyor. Ben bu nedenle Amerika&#8217;nın kendisini bir]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div style="text-align:justify;"><strong> <img class="alignleft" src="http://i.sabah.com.tr/2009/11/01/Haber/40376562500.jpg" alt="" width="200" height="267" />20. yüzyıl &#8216;Amerikan çağı&#8217; diye anılıyor. Ben bu nedenle Amerika&#8217;nın kendisini bir &#8216;20. yüzyıl ikonu&#8217; olarak nitelendiriyorum. Romanından mimarisine, müziğinden görselliğine kadar neresinden bakılırsa bakılsın Amerika bir 20. yüzyıl ikonu</strong></div>
<p><!-- Kaldırdık --> <!-- Kaldırdık --></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Bir </strong>süredir Amerika&#8217;dayım. İnsanın yirmi beş yıldır gelip gitse de her defasında bu ülkeden etkilenmemesi zor. Sokaklarında dolaşır, trenlerine biner, ofislerine girip çıkarken eğer 20. yüzyıldan herkesin bildiği, anımsadığı, şöyle veya böyle kendisiyle bir biçimde ilişkilendirdiği <strong>10 kadar ikon </strong>seçseydik bunların neredeyse tamamı <strong>Amerika&#8217;dan </strong>çıkardı deyip düşünmeye başladım. Bunda şaşılacak bir şey yok. 20. yüzyıl zaten &#8216;<strong>Amerikan çağı&#8217; </strong>diye anılıyor. Ben bu nedenle şu yukarıda değindiğim yargıyı biraz değiştiriyor ve <strong>Amerika&#8217;nın kendisini bir &#8216;20. yüzyıl ikonu&#8217; olarak nitelendiriyorum. Romanından mimarisine, müziğinden görselliğine kadar neresinden bakılırsa bakılsın Amerika bir 20. yüzyıl ikonudur. </strong>Geride bıraktığımız çağ özellikle 1945 sonrasından itibaren her şeyiyle Amerika&#8217;nın damgasını taşıyor ve bu gelişme <strong>Serge Gilbaut</strong>&#8216;nun tabiriyle &#8216;<strong>avant-garde</strong>&#8216; düşüncesini Avrupa&#8217;dan çalan Amerika&#8217;nın o çaldığı malı ne derecede işleyip yeniden ona &#8217;sattığını&#8217; en somut biçimde ortaya koyuyor. <strong>Yeni Dünya&#8217;nın bu noktaya erişmesinde rol oynayan en önemli etken hiç kuşku yok ki, görselliğin açılımıdır. </strong>Sinemayla başlayarak Amerika kendisini ve kültürünü eski dünyaya karış karış, adım adım taşımıştır. Önce sinemayı bir sanayi haline getirmiş sonra da onun aracılığıyla adeta dünyayı yeniden biçimlendirmiştir. Fakat bu ortamda kullandığı araç nedir denirse yanıtı popüler kültür olacaktır.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff6600;"><strong>yazının devamı&#8212;&#62;</strong></span> <!--more--><br />
<strong>BATIYI &#8216;YAPAN&#8217; AMERİKA </strong><br />
Popüler kültürü dile getirirken öyle Warhol&#8217;u, Lichtenstein&#8217;ı, Wesselman&#8217;ı düşünmüyorum. <strong>Popüler kültür Amerika&#8217;nın kendisidir. &#8216;Amerikan rüya&#8217;sı olarak, Amerikan peyzajı olarak, Amerikan tarzı hayat olarak Amerika&#8217;nın kendisidir. Ve bu bağlamda Amerika o derecede karmaşık bir hal almıştır ki, bugün Muhammed Ali de, Kennedy de, kot pantolon da, Coca-Cola da, Marilyn Monroe da Amerika ikonunun birer parçasıdır. Amerika bunların tamamıdır, toplamıdır. </strong>1950&#8242;lerde Avrupa kız erkek ilişkilerini yeni bir düzene oturtmayı, <strong>Kinsey</strong>&#8216;le birlikte cinselliği yeniden tanımlamayı, kravatı bir yana bırakıp serbest giyinmeyi öğrenirken Amerika&#8217;yı kendi bilincinde dokunulmaz bir noktaya taşıyordu. Amerika&#8217;nın bilinçaltını inşa etmesine olanak veriyordu. <strong><em>Playboy </em>dergisi, Converse pabuç, çiklet</strong>, <strong>naylon çorap</strong>, <strong>plastik</strong>, <strong>çocuk felci aşısı, Chevrolet ve Cadillac araba, Elvis Presley</strong>, teker teker Amerika menşeli olsa da, bugün Batı denilen kültürün kendisidir. Popüler kültür üstünden kurulmuş bir Batı var karşımızda artık. Buna mukabil, geçenlerde <strong><em>Playboy </em>dergisinin çok tartışılan sahibi Hugh Hefner </strong>bugün popüler kültürün çok ince bir çorba olduğunu, oysa eskiden çok kalın bir yulaf ezmesine benzediğini söylüyordu. Gerçekten de sorun popüler kültürdür. <strong>Artık ne olduğu epey meçhul bir kavram haline gelmiş popüler kültür bence en geniş manasıyla yaşama biçimi, yaşama kültürüdür. Hefner&#8217;in onu incelmiş bir çorbaya benzetmesini de anlayabiliyorum. Bugün karşımızda 1950&#8242;lerde olduğu gibi dünyaya tek bir örnekle damgasını vuran bir kültürün ikonik elemanları yok. Şu yukarıda saydığım unsurların yerini tutacak yeni &#8216;araç&#8217;lar üretemiyor Amerika artık. Belki sadece bilgisayar ve sanallık dünyasından söz edilebilir. </strong></p>
<p><strong>YORGUN AMERİKA<br />
</strong>Böyle bir durum kendiliğinden oluşmadı. Çok önemli bir nedeni var. <strong>1990&#8242;lardan itibaren Amerikan orta sınıfına empoze edilen ve dünyanın geri kalan kısmı tarafından &#8216;popüler kültür&#8217; diye tanı(mla)nan kültür doğrudan doğruya Amerika&#8217;da içeriden eleştirildi. Orta sınıfın ortalama değerlerine dönük; buzdolabı, bahçeli ev, televizyon, araba gibi araçlarla da gelişen söz konusu popüler kültür, kim ne derse desin son kertede beyaz Amerikalının düşlerini meydana getiriyordu. 1990&#8242;lara gelince bu kültür, yeni bir bilinçle ve şiddetle eleştirildi. Ne &#8216;beyaz Amerikalı&#8217; artık kayıtsız şartsız kabul ediliyordu ne de onun sahip oldukları uğruna göz yumdukları. Amerikalının popüler kültürle büyülenirken görmedikleri arasında; ırkçılık, savaş, sömürü vardı. Irak savaşı, Bush yönetimi, ekonomik kriz bu eleştirilerin ne kadar doğru olduğunu açık açık gösteriyordu. Üstelik feministler, çevreciler, hayvan hakkı savunucuları, insan hakkı savunucuları Amerika&#8217;nın tabiri caizse etini didiyor, lime lime ediyor, kirli çamaşırlarını bir an tereddüt etmeden ortaya döküyordu. Öbür tarafta yeni bir yaşama kültürü devreye girdi. Artık hamburger, kızarmış patates, Coca- Cola değil taze meyve, daha az yağ tüketimi, organik gıda peşinde koşuluyordu. Nihayet yorgun Amerika Obama ile birlikte ayak değiştirmek istedi. Şimdi o da aynı şiddetle eleştiriliyor. </strong>Bakalım&#8230; Gene de geçenlerde New York&#8217;un sokaklarında dolaşır, bir işten diğerine koşturur, altyapısı gerçekten çok eskimiş Amerika&#8217;ya bir otelin çok yüksekteki odasından bakarken, onda kendisini yenileyecek bir gücün olduğunu insan seziyor. Mağazaları doldurmuş onca farklı nesnenin büyük bir yaratıcılığa tekabül ettiğini ayrımsayınca, gazetelerde her gün yeni bir bilimsel buluşun duyurulduğunu görünce insan duruyor. Amerikan rüyasının popüler kültürden daha fazlası olduğunu düşünmeden edemiyor. Bu demektir ki, yeni yaşama tarzları, yeni popüler kültürler doğuracak. Ne diyelim? En doğrusu belki de popüler kültür öldü yaşasın popüler kültürdür.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>
