<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress.com" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>kerbela &amp;laquo; WordPress.com Tag Feed</title>
	<link>http://en.wordpress.com/tag/kerbela/</link>
	<description>Feed of posts on WordPress.com tagged "kerbela"</description>
	<pubDate>Sat, 02 Jan 2010 17:37:18 +0000</pubDate>

	<generator>http://en.wordpress.com/tags/</generator>
	<language>en</language>

<item>
<title><![CDATA[ALEVİLİK GERÇEĞİ]]></title>
<link>http://panteidar.wordpress.com/2009/10/29/alevilik-gercegi/</link>
<pubDate>Wed, 28 Oct 2009 23:22:20 +0000</pubDate>
<dc:creator>pante</dc:creator>
<guid>http://panteidar.wordpress.com/2009/10/29/alevilik-gercegi/</guid>
<description><![CDATA[Aleviliğin Kökeni: Aleviliğin kökeni genel olarak Muhammed’in vefatı sonrasında yaşanan gelişmelere ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong><span style="font-family:Verdana,Arial,Helvetica,sans-serif;color:#3333ff;font-size:medium;">Aleviliğin Kökeni:</span></strong></p>
<p><span style="font-family:Verdana,Arial,Helvetica,sans-serif;font-size:medium;">Aleviliğin kökeni genel olarak Muhammed’in vefatı sonrasında yaşanan gelişmelere dayanmaktadır. Ancak Anadolu Aleviliği ele alınırken islamöncesi ve sonrası birçok farklı dinsel ve kültürel unsuru da gözden kaçırmamak gerekmektedir.Önce Aleviliğin doğuşuna yolaçan gelişmeleri görelim:<!--more--></span></p>
<p>Muhammed’in vefatı sonrasında ortaya çıkan kimin halife olacağı sorunu, Alevi-sünni meselesinin ilk tohumlarını atmıştır.<br />
Alevilere göre muhammed, Ali&#8217;yi yerine halefi olarak gösteriyordu.</p>
<p>Ölmeden önce Muhammed “Bana bir kalem ve kağıt getirin size bir vasiyet yazdırayım ki, benden sonra ihtilafa düşmeyesiniz.” demiş ancak bu isteği yerine getirilmemiş ve Peygamber vasiyetini yazamadan vefat etmişti. Daha sonra Ali ve diğer aile üyeleri Peygamberin defin işleriyle uğraşırken, Ebu Bekir ve Ömer’in de aralarında bulunduğu ensar ve muhacirin ileri gelenleri iktidar kavgasına başlamışlardı bile. Bu iktidar mücadelesi Ebu Bekir’in halife olması ile sonuçlanmış, daha sonra sırasıyle Ömer ve Osman halife olmuşlardır. Sonuç olarak bu üç kişinin halifelikleri, deyim yerindeyse Peygamberin Ehli Beytine rağmen gerçekleşmiş, bu nedenle yüzyıllardır tartışılagelmiştir. Ali, bu halifelikleri onaylamamakla birlikte, iktidar uğruna gerginlik yaratmaktan da kaçınmış, bu haksızlığı sineye çekmeyi uygun görmüştür.</p>
<p>Bilhassa Osman’ın halifelik dönemi (644-656), daha önce tohumları ekilmiş bulunan bölünmelerin, problemlerin su yüzüne çıktığı bir dönem olmuştur. Halife Osman’ın yönetiminde akrabalarına, yani Emevi ailesine gösterdiği aşırı yakınlık ve valiliklere onları tayin etmesi ve diğer suistimaller ona karşı Irak, Mısır, Hicaz ve Suriye’de yoğun bir hoşnutsuzluk duyulmasına yol açmıştır. Valileri halka kötü davranıyor olmalarına rağmen onları koruyucu bir tutum takınmış, sonuçta Mısır, Basra ve Kûfe’den yola çıkan gruplar Halife Osman’ın evini kuşatarak onu öldürmüşlerdir.</p>
<p>Üçüncü Halife Osman’ın öldürülmesi sonrası, Ali halifeliği sahabenin ısrarları üzerine kabul etmiştir. Ali iç karışıklıkların çok yoğun olduğu bir dönemde ve bu karışıklıkları sonlandırmak amacıyla halifelik görevini kabul etmiştir. Daha önce Osman’ın aleyhinde bulunmuş olan Muhammed’in eşlerinden Ayşe, Talha ve Zübeyr, Ali’nin halife olması sonrasında onu Osman’ın ölümünden sorumlu tutarak Cemel savaşına yolaçmışlardır. Cemel Savaşı Ali’nin galibiyetiyle sonuçlanmıştır.<br />
Asıl sorun ise kendisine biat etmeyi reddeden Şam valisi Muaviye&#8217;dir. Muaviye, Ali’yi Osman’ın ölümünden sorumlu tutuyor ve Şam’da bunun propagandasını yapıyordu. Ali’nin uyarıları sonuçsuz kalınca Ali ve Muaviye Orduları arasında Sıffin Savaşı (657) başlamış oldu.  Ali’nin ordusu savaşı kazanmak üzereyken, Muaviye’nin yakın adamı Amr İbn-ül As’ın, askerlerin mızraklarının ucuna Kuran sayfalarını bağlatarak “Allahın kitabı sizinle bizim aramızda hakem olsun.” diye bağırtması sonucu Hz. Ali’nin ordusu saldırıyı durdurdu. Bu şekilde Amr’ın hilesi işe yaradı ve iki taraftan hakemler seçildi. Hakemlikteki entrika ile Muaviye halife seçildi.</p>
<p><span style="font-family:Verdana,Arial,Helvetica,sans-serif;font-size:medium;">Bu arada Ali’nin ordusundan ayrılan bir grup da Hariciler adını almışlardır. Böylece müslümanlar Ali yandaşları, Muaviye yandaşları ve Hariciler olmak üzere üçe bölünmüş oluyorlardı. Ali vefatından önce Haricilere yönelik askeri bir harekat düzenlemiş, önemli bir bölümünü yok etmişti. 24 Ocak 661’de ise Ali, İbn Mülcem adlı bir harici tarafından uğradığı saldırı sonucunda öldürüldü.. </span></p>
<p><strong><span style="font-family:Verdana;color:#3333ff;font-size:medium;">Kerbela Katliamı:</span></strong></p>
<p><span style="font-family:Verdana,Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="font-size:medium;"> Ali’nin vefatı sonrası Şam ve Mısır dışında bütün eyaletler Hasan’a biat etmişlerdi. Muaviye kendi iktidarı için tehlikeli saydığı Hasan’ı zehirletmekten de çekinmedi. Muaviye, Ehli Beyte ve  Ali yandaşlarına her türlü eziyeti yaptırmış, camilerde Ali’ye lanet okutmuş ve kendisinden sonra oğlu Yezid’in halife olmasını sağlamak yoluna gitmişti. Hasan’ın zehirletilmesiyle Yezid’in önünde en büyük engel olarak Hüseyin bulunmaktaydı.</span></span></p>
<p>Yezid ilk iş olarak Medine Valisi ve akrabası Velid’e bir mektup yazarak, özellikle Hüseyin’in muhakkak kendisine uymasının sağlanmasını, bunu reddederse öldürülmesini emrediyordu. Doğal olarak Hüseyin’in Yezid gibi bir zalime itaat etmesi mümkün değildi. Hüseyin, Muhammed Hanefi’nin de tavsiyesiyle 4 Mayıs 680 gecesi, bütün aile fertlerini yanına alarak Mekke’ye gitti. Ayrıca, Hüseyin’in Yezid’e biat etmediğini ve Mekke’ye gittiğini öğrenen Kûfeliler de Hüseyin’e elçiler göndererek Kûfe’ye davet ile kendisini halife olarak tanıyacaklarını bildirdiler. Bunun üzerine Hüseyin amcaoğlu Müslim’i uygun bir ortam sağlamak için Kûfe’ye gönderdiyse de Müslim Yezid’in adamlarınca yakalanarak idam edildi. Hüseyin Mekke’den Kûfe’ye doğru yola çıktığı sırada Müslim öldürülmüştü.</p>
<p>Hüseyin ve beraberindekiler Kerbela’ya geldiklerinde hem susuz bırakılmış, hem de binlerce kişilik ordu tarafından sarılmış durumdaydılar. Yezid’in Kûfe valisi Ubeydullah,  Hüseyin’in geri dönmek, Yezid’le görüşmek veya islam sınırlarından birine gitmek isteklerinden hiçbirini kabul etmedi. Esasen onun görevi Yezid’in emrini yerine getirmek, yani Hüseyin’i öldürmekti. Çünkü biliyordu ki  Hüseyin yaşadığı sürece efendisi Yezid’e rahat yoktu. Sözde müslümanlardan oluşan koskoca bir ordu iktidar uğruna kendi dinlerini kuran Peygamberin torununu ve ailesini katletmeye kararlıydı.</p>
<p>Nihayet 10 Ekim 680 günü Hüseyin son hazırlıklarını yaptı ve Yezid’in ordusuna yaklaşarak hitab etmek istediyse de, bu anlamlı konuşma Yezid’in ordusunu pek etkilemedi. Çok dengesiz bir şekilde başlayan savaşta Hüseyin’in 23 süvari ve 40 piyadeden oluşan savaşçıları öğleden sonraya gelindiğinde gittikçe azalmış bulunuyordu. Hüseyin de bu az sayıda insanla yaya olarak savaşıyordu. Sonunda Şimr’in emriyle her yandan hücum edilerek Hüseyin öldürüldü. Sonra çadırlar yağma edildi, hasta olan İmam Zeynel Abidin de öldürülmek istendiyse de engellendi. Bu çirkin savaşın en küçük kurbanı ise daha altı aylık bir bebek olan Hüseyin’in oğlu Ali Asgar’dı. Hüseyin tarafında öldürülenlerin sayısı 72 kişi idi.</p>
<p>Kerbela olayı yüzyıllara damgasını vurmuş bir tarihsel olaydır. Bu olay o zamanki müslüman  halkları o kadar etkiledi ki Emevi saltanatı kökünden sarsıldı. Kerbela Olayı İran ve Hicaz’da duyulunca halkta Emevilere karşı büyük bir kin oluştu ve isyan hareketleri başgösterdi. Yezid’in Mekke ve Medine’ye saldırması ise bardağı taşıran son damla oldu. Özet olarak , camilerde Ali’ye küfür ettirilmesi, önce  Hasan’ın daha sonra da  Hüseyin ve ailesinin ki Peygamberin soyu onlardan devam ediyordu, acımasızca öldürülmeleri, Emevi Hanedanına karşı muhalif bir düşünsel ve siyasal temeli olan bir harekete yolaçtı. Bu harekete Ali yandaşlığı anlamına gelen Alevilik denildi.</p>
<p><span style="font-family:Verdana,Arial,Helvetica,sans-serif;"> <strong><span style="color:#3333ff;">Kızılbaşlık-Alevilik </span></strong></span></p>
<p><span style="font-size:medium;">Aslında Aleviliğin tarihsel adı Kızılbaşlıktır. Alevilik adının tarihsel karşılığı yoktur.<br />
Kızılbaşlık, Türk tarihinin en önemli göç dalgalarından birisinin sonucu olarak ortaya çıkmış olan, temelinde Türk kültürü; vahdet-i vücud görüşünü benimseyen, fazla mezhep kaygısı taşımayan sufilikle yoğrulmuş yüzeysel bir Müslümanlık ve yoğun Ehl-i Beyt sevgisi olan, sosyo politik bir farklılaşma hareketidir.</span></p>
<p>Kızılbaş adı, başlangıçta, hiçbir olumsuz içerik taşımaksızın, sadece Safevi taraftarlığı anlamında, bizzat Kızılbaş diye isimlendirilen kimseler tarafından, övünçle kullanılmıştır. Kızılbaşlık, başlangıçta, yalın haliyle Erdebil Tekkesine mürid olmak anlamına gelmekteydi. Osmanlı kaynakları da, esas olarak “Kızılbaşlık”ı Safevileri destekleyen Türk boyları için kullanmışlardır.</p>
<p>Safevi devleti “Devlet-i Kızılbaş”, askerleri de “leşker-i Kızılbaş”tır. Osmanlı- Safevi mücadelesinde özellikle Osmanlıların meşruiyet arayışı Kızılbaşlığın din zeminine taşınmasına yol açmıştır. 19. asrın sonlarından itibaren Kızılbaş adı yerini, “Alevi” adına bırakmıştır. Alevilik, Kızılbaşları, Çepnileri, Tahtacıları, Bektaşileri vs. kucaklayan bir şemsiye kavram haline gelmiştir.</p>
<p>Şah İsmail’den bize intikal eden şiirler dikkatlice tetkik edildiği zaman, bunların ciddi manada bir Tasavvufî derinlik taşıdıkları farkedilmektedir. Şah İsmail, Tanrı’nın varlığına içtenlikle inanan, Muhammed’i peygamber olarak kabul eden bir insandır. Ancak, onun Tanrı anlayışında, Vahdet-i Vücud’cu bir boyut hemen hissedilmektedir. Ali’ye yönelik sevginin yoğunluğu, belki de onu, derin denizlerde, pusulasız yelken açmaya sürüklemiş olmalıdır.</p>
<p>Gerçekten de, Ali sevgisinin Şah İsmail’in dilinden dile getirilişi, insanı ürpertecek niteliktedir. Belki de Ali’nin uluhiyeti ile ilgili görüşler, bu anlayışın bir tezahürü olarak anlaşılmalıdır. Onun, zaman zaman “enel Hak” ifadesini kullanması, Vahdet-i Vücut anlayışının bir göstergesidir. Şah İsmail’in şiirlerinde Oniki İmam sevgisi de öne çıkmaktadır.</p>
<p>Şah İsmail, bir şiirinde Tevhid konusunda şöyle demektedir:</p>
<p><span style="color:#990000;font-size:medium;">Evvel ol Allah’ın adı söylenir<br />
Cümle ibadetin başıdır Tevhid.<br />
Pirim Şeyh Safi’den bize kalmıştır<br />
Sofi kardeşlerin kânıdır tevhid.</span></p>
<p>****<br />
Her kim Şeyh Safi’nin emrini tutmaz<br />
Yorulur bu yolda menzile gitmez<br />
Gayrı millet ana itibar etmez<br />
Cümle ibadetin başıdır tevhid.</p>
<p>****<br />
Can Hatayim Tevhid derya denizdir<br />
Tevhid etmeyenler bizim nemizdir<br />
Pirim Şeyh Safiden sermayemizdir<br />
Oniki imamin erkânı tevhid.</p>
<p><strong><span style="color:#0000ff;">Bektaşilik-Alevilik</span></strong></p>
<p><span style="font-family:Verdana,Arial,Helvetica,sans-serif;color:#000000;"> <span style="color:#000000;font-size:medium;">Günümüzde, Alevilik konusunda yapılan araştırmalarda, en çok kullanılan ifade, “Alevilik-Bektaşilik” şeklindedir. Alevilikle, tarihteki doğru kullanılışı ile Kızılbaşlıkla, Bektaşilik arasında bir ilgi, irtibat olduğu, tartışılamayacak kadar açıktır. Kızılbaşlık Bektaşiliği ciddi olarak etkilemiştir.</span></span></p>
<p>Osmanlı’nın, Kızılbaşları denetim altında tutabilmek için, onları bir şekilde Bektaşi tekkeleri ile irtibatlandırma yoluna gitmiş olması da, bu etkileşim sürecinde etkin bir husustur. Şah İsmail’in de, kendi emelleri açısından Bektaşiliği kullanmış olması imkan dahilindedir. Ne var ki, Kızılbaşlıkla Bektaşilik arasındaki ilişki yaterince araştırılmamıştır. Bektaşilik, Osmanlı’nın kuruluşundan beri var olan ve Yeniçeri Ocağı ile irtibatlandırılarak bir anlamda resmi tarikat niteliğine bürünen bir tarikattır. 1826’da Yeniçeri Ocağı kaldırılıncaya kadar, Bektaşilerle Osmanlı Devleti arasında, çok ciddi bir çatışmanın var olduğu söyleyebilmek pek mümkün değildir. 1826’da kapatılan Bektaşi tekkeleri 13 yıl sonra tekrar açılmıştır. Bektaşiler, bu dönemde Osmanlı sarayı tarafından korunmuş ve desteklenmişlerdir. Aynı Osmanlı Devleti, Kızılbaşları Yavuz Sultan Selim’den itibaren düşman ilan etmiştir. Arşiv belgeleri, Kızılbaşlara yapılan kötü muamelelerin, zulümlerin, haksızlıkların da belgesi niteliğindedir.</p>
<p>Bektaşi ;İmam Cafer mezhebinden ,Hacı Bektaş tarikatından Türkmen etiği haricinde olan kişi ve gurpların adıdır .Yani Arnavut ,Sırp ,Rum ,Laz,Ermeni vs. etiğinden gelen ve Bektaşi tarikatına girenlere &#8221;Bektaşi&#8221; denir .</p>
<p>Bektaşilik etnik köken belirtmez . Bir tarikattır isteyen herkes Bektaşi olabilir .Bir Bektaşi Babasından &#8221;el almak &#8221; bunun için yeterlidir .<br />
Alevilik ise etnik köken belirtir .Türkmen olmayı bereberinde getirir.Anadoluda kendini Alevi-Kızılbaş olarak niteleyen gurupların tümü Türkmendir .<br />
Aleviliğe girme diye bir uygulama yoktur . Düşkün olur çıkarsın ama eğer bir Alevi -Türkmen anne-babaya sahip değilsen Alevi olamasın .Alevilikte böyle bir uygulama yok .</p>
<p>Alevi-Kızıbaşalar ile Bektaşiler arasındaki farklardan birde &#8221;Musahiplik&#8221; uygulmasıdır .Eski bir Moğol-Türk gelenegi olan &#8221;Anda&#8221;lık yani &#8221;Kan kardeşliği &#8221; Türkmen-Alevi inancında&#8221;Musahip&#8221;lik adı altında yol ve ahiret kardeşliğine dönüşmüştür . Alevi-Kızılbaş uygulamasında olan musahiplik Bektaşilkte yoktur .</p>
<p>Alevi-Kızılbaş Türkmenler kendilerinden olanı &#8221;BİZDEN &#8221; diğer sünni, şafi grupları &#8221;YABANCI &#8221; olarak tanımlarlar .</p>
<p>Bektaşi dergâhları eğitim faaliyetleri ve araçları bakımından da, ocakzade dedelere bağlı Alevilerle kıyaslanmayacak ölçüde kurumsallaşmış idiler.Dergahlarda yüzlerce cilt eser bulunurken, Alevi köylerinde sadece Dede evlerinde el yazması kitaplar bulunurdu.</p>
<p><strong><span style="color:#0000ff;">Şamanizm-Alevilik</span></strong></p>
<p><span style="font-family:Verdana,Arial,Helvetica,sans-serif;color:#000000;"><span style="color:#000000;"> <span style="font-size:medium;">Anadolu Aleviliğinde Şamanizmin etkisi büyüktür.</span></span></span></p>
<p>Alevî, Bektaşî ve Tahtacı semahlarının, Şamanların davulun eşliğinde okuyarak oynamasına çok benzemesi, bu sonuncunun Şaman oyununun gelişmiş şekli olduğunu söylemeye esas verir. Musiki, resitatif şiir ve raks, Şamanı vecde getirdiği gibi, halk sufilerini de dünya kaygılarından uzaklaştırır, Tanrı ile insan arasındaki engeli aradan kaldırır. Alevî ve Tahtacılarda Dernek ve Cem ayini zamanı yapılan semahlarda saz veya bağlama gibi enstrümanlardan yararlanılırdı. Bu merasimlerde ikiden az ve onikiden çok saz olmazdı. Şarkının, oyunun ve musikinin semahı oluşturması, dini içerikli sazlı, sözlü ve oyunlu merasimlerin geçirilmesi, semahın, aynı zamanda erkânın da eski Şaman merasimlerinin ve kültürünün bir kalıntısı olması dolayısıyladır.</p>
<p>Bektaşîler, Alevîler, Tahtacılar Ahiret ve ölümden sonraki sorumluluğu “Eline, Beline, Diline sahip ol”, şeklinde algılıyorlar. Nitekim bu üç temel prensibe amel etmeyenin ahirette de sorumlu olacağına kesin şekilde inanılır. Bu ise ahiret inancını şer’î hükümlerden ve dinî kurallardan daha çok manevî bir yaşama bağlamak demektir.</p>
<p><span style="font-size:medium;">Bismişah Allah ! Allah !!..</span></p>
<p><span style="color:#000000;font-size:medium;">Gün çerağı uyardım fahri Hüda&#8217;nın aşkına<br />
Seyyidi Kenvey MUHAMMED MUSTAFA&#8217;nın aşkına<br />
Sakiyi Kevser hem Aliyül Mürteza&#8217;nın aşkına<br />
Hem Hatice Fatıma Hayrülnisa &#8216;nın aşkına<br />
Şah Hasan Hulki Rıza ,Hem Şah Hüseyin desti<br />
Kerbela&#8217;nın aşkına<br />
Ol Zeynel Abidin mazlumun aşkına<br />
Hem Muhammed Muhammed Bakır ol kim nesli pak CAFERİ SADIK aşkına</span></p>
<p>Şah Muhammed Taki,Aliyül Naki&#8217;nin aşkına<br />
Hem Hasan &#8216;ül Askeri ,Hem Muhammed Mehdi&#8217;nin aşkına<br />
Pirimiz üstadımız HÜNKAR HACI BEKTAŞ VELİ &#8216;nin aşkına<br />
Rüşan olsun çerağımız Cebrail Aleyhüselam&#8217;ın aşkına</p>
<p>Pir Cemal&#8217;i MUHAMMED,kemali İmam Hasan ve İmam Hüseyin ALİ &#8216;yi bilenlere<br />
candan selavat .</p>
<p>Bismişah Allah ! Allah !!..<br />
Bismişah Allah ! Allah !!..<br />
Bismişah Allah ! Allah !!..</p>
<p><strong><span style="color:#0000ff;">Alevilerde İnanç ve İbadet</span></strong></p>
<p><span style="font-family:Verdana,Arial,Helvetica,sans-serif;color:#000000;font-size:medium;"> <span style="color:#000000;">Alevilerde inanç ve ibadet anlayışının kendine özgü yönleri bulunmaktadır. Bu anlayışın temeli biçimden çok özü esas almasına dayanır. Biçimsel anlamda ibadetin bir araç, olgun insan olmanın ise esas amaç olduğu kabul edildiğinden cemlere katılmak, oruç tutmak yetmez. Eline, diline, beline bağlı olmayan, en kutsal varlık olan insanı sevmeyen, olgunlaşmamış insanların ibadetleri de boşunadır. Bu kişiler Cem törenlerine alınmadıkları gibi toplumdan da dışlanırlar.</span></span></p>
<p>Bilindiği üzere Alevilik Hz. Ali, Ehl-i Beyt ve Oniki İmam, ondört masum sevgisine dayanır. Ehl-i Beyt sözcük olarak ev halkı demektir. Ev halkı yani Ehl-i Beyt Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’den oluşmaktadır.</p>
<p>1- İmam Ali<br />
2- İmam Hasan<br />
3- İmam Hüseyin<br />
4- İmam Zeynel Abidin<br />
5- İmam Muhammed Bakır<br />
6- İmam Cafer Sadık<br />
7- İmam Musa Kazım<br />
8- İmam Ali Rıza<br />
9- İmam Muhammed Taki<br />
10-İmam Ali Naki<br />
11-İmam Hasan Askeri<br />
12-İmam Mehdi</p>
<p>Öndört Masum:</p>
<p>Muhammed Ekber, Abdullah b. İmam Hasan, Abdullah b. İmam Hüseyin, Kasım, Zeynelaba, Kasım b. Zeynel-abidin, Ali Eftar, Abdullah b. İmam Cafer Sadık, Yahya el-Hadi, Salih, Tayyib, Cafer b. Muhammed Taki, Cafer b. Hasan Askeri, Kasım b. Muhammed Taki.</p>
<p>Dört Kapı Kırk Makam:</p>
<p>Dört Kapı Kırk Makam şeklindeki Kâmil(olgun) insan olma ilkelerini Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin tespit ettiğine inanılır.Hacı Bektaş “Kul Tanrı’ya kırk makamda erer, ulaşır, dost olur.” buyurmuşlardır. Bu ilkeler aşama aşama insanı olgunluğa ulaştırır. Bir başka yoruma göre ise şeriat anadan doğmak, tarikat ikrar vermek, marifet nefsini bilmek, hakikat hakkı özünde bulmak yollarıdır.</p>
<p>Dört Kapı:</p>
<p>1.Şeriat<br />
2.Tarikat<br />
3.Marifet<br />
4.Hakikat</p>
<p><span style="font-family:Verdana,Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="color:#000000;"><span style="font-size:medium;"><span style="color:#3333ff;">Üç sünnet / yedi farz<br />
</span><br />
Alevilerin kutsal kitaplarından “Buyruk”larda yazıldığına göre Alevi yolunun temeli üç sünnet yedi farza dayanır. Bu temel esaslara uymak zorunludur. Üç sünnet yedi farz şunlardır:</span></span></span></p>
<p>Üç Sünnet</p>
<p>1- Dilini tevhid kelimesinden ayırmaya,<br />
2- Gönlünden düşmanlığı gidere, kimseye kin ve kibir tutmaya, kıskançlık etmeye, hırsına uyup şeytana gönül vermeye.<br />
3- Sözü Hakkın kudreti ola, kimseyle kavga etmeye, kimseye düşmanlık yapmaya.</p>
<p>Yedi Farz</p>
<p>1- Çok sır saklaya,<br />
2- Talip binbir ise, bir otura ve bir dilden söyleye,<br />
3- Hakkın terazisine itaat ede, yaptığı bir günaha bin özür ve niyaz eyleye, kimsenin gıybetini<br />
etmeye ve yalan yere and içmeye, yalan söylemeye,<br />
4- Mürebbi hakkına itaat ede, emrine uya,<br />
5- Kuşak kuşana, halifeden el alıp, tövbe eyleye,<br />
6- Musahibini hakikatte Hak cemiyetine eriştire,<br />
7- Halife’den tac ve kisvet kabul eyleye. Özünü şeyhlere ulaştıra.<br />
Bir kişi bunca farzdan ve sünnetten düşse, ona derman yoktur, sürgün olur, yüzü karadır.</p>
<p>Türkiye’deki bütün Alevilerin hepsinin aynı inançta olduğunu söylemek doğru değildir. Çünkü<br />
Alevilerin bir kısmı Melikoff’un dediği inançta bir kısmı ise aksi inançtadır. Örneğin namaz konusunda Aleviler arasında birlik yoktur. Nitekim Cem Vakfı’nın İstanbul’da yaptığı I. İnanç Önderleri Toplantısında(27-351), Alevi dedeleri bu konuda ikiye bölünmüşlerdir. Bir kısmı Alevilikte namaz olmadığını, Alevi ibadetinin sadece cem törenlerinde kılınan halka namazından ibaret olduğunu iddia ederlerken bir kısmı ise Alevilikte hem Sünnilerde olduğu gibi 5 ya da 3 vakit namaz ve hem de cem törenlerinde kılınan halka namazının olduğunu öne sürmüşlerdir. Türkiye’deki Aleviler de, dedeleri gibi bu konuda farklı inanca sahiptirler.</p>
<p>Aleviler arasında oruç konusunda da birlik yoktur. Bazı Aleviler hem ramazan orucunu hem de Muharrem orucunu kabul etmektedirler. Bir kısmı ise Alevilikte Ramazan orucuna yer olmadığını, sadece muharrem orucunun bulunduğuna inanmaktadır. Bazı Aleviler ise Ramazan orucunu kabul ederken bunun 30 gün olmadığını Ramazanda üç gün oruç tutmanın yeterli olabileceğine inanmaktadır.</p>
<p>Hac konusunda ise Ege bölgesi Alevileri genellikle Hz. Hüseyin’in şehit edildiği yer olan Kerbela haccını yaparken, Orta Anadolu ve Çubuk Yöresi Alevileri hem Mekke-Medine hem de Kerbela Haccını kabul etmektedirler.</p>
<p><span style="font-family:Verdana,Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="color:#000000;"><span style="font-size:medium;"><strong><span style="color:#3333ff;">Araştırmacıların Gözüyle Alevilik:</span><br />
</strong><br />
Alman araştırmacı Anton Jozef Dierl Anadolu Aleviliği adlı eserinde şu ifadelere yer vermektedir. ” Keskin inançlı bir Alevi grubu, Zazaca ve Dersimce’nin milli dil olması ve Alevistan adlı ulusal bir otonom bölgenin kurulmasını savunmaktadır. Aleviler, Sünnileri cahil ve bağnaz bulduklarını söyleyeceklerdir. Sünniler ise Alevileri, Hıristiyanlardan da daha kötü görmektedirler. Onlar için Aleviler, kafirdir, ahlaksızdır, komünisttir. Aradaki çatlaklığın birleştirilemeyecek kadar büyük olduğu açıktır. Sünniler, Alevilerin Ali’yi Tanrı olarak kabul ettiklerine inanırlar. Aleviler bu suçlamayı kabul etmezler.</span></span></span></p>
<p>Bir diğer araştırmacı Ruth Mandel Yabancı Ortamlarda Alevi-Bektaşi Kimliği Berlin Örneği adlı çalışmasında şunları yazar: “Sünniler Alevileri Müslüman olmayanlar olarak tanımlamaktadırlar. Sünniler Alevililerin dini ritüellerine kadınları almaları yüzünden suçlamaktadırlar.<br />
Aleviler de Sünnileri peçe gelenekleri dolayısıyla yobaz ve tutucu olarak eleştirmektedirler. Sünni bakış açısına göre Aleviler, imansız kafirlerdir. Aleviler sadece düşman Sünnilere karşı değil, aynı zamanda Türkiye’nin kırsal kesiminde görev yapan jandarmaya karşı da önlem almak zorunda kalmışlardır.</p>
<p>Yine bu yazara göre Aleviler, Uç öykülerinin gerçek olup olmadığını merak ediyorlardı. Çoğu bu öykülere inancı sürdürme konusunda güçlük çekiyordu. Ama kültürlerine, tasavvufa ve kullandıkları sembollere çok bağlıydılar. Her şeyi yukarıdan seyreden bir Tanrı’nın varlığına inanmasalar da, dinsel türkülere çok bağlıydılar. Ben Hıristiyan bir ülkede doğmuş olmak anlamında Hıristiyan’ım ama, Tanrı’nın varlığına inanmıyorum. Ancak Mozart’ın dinsel müziğini hayranım. Dinin müzik gibi sembollerini, bir kültür olarak dinden yararlanmaktan mutluluk duyuyorum. Sanıyorum, Alevilerin yaptıkları da bu, Ali’yi öven şarkılar söylemeye bayılıyorlar, ama Ali’ye inanmıyorlar.<br />
Yine Shankland(1997:24), bu konuda şunları yazmıştır:</p>
<p><span style="font-family:Verdana,Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="color:#000000;"><span style="font-size:medium;">“Bir halkın veya toplumun modern dünyada yerini alabilmesi için bir milli devletin parçası olması gerekir. Devlet vatandaşlarını bağlılık görmek için eğitir, rehberlik eder, yönetir, zenginleştirir ve korur. İstisnalar dışında bütün bunları yaşayan kişi, milletin bir ferdidir ve millet de bu ferdin sadakatından emindir. Buna göre Sünni köyler, merkezi otoriteye karşı koymaz ve onunla bağdaşır. Oysa Alevi kültüründe hükümete itaat etme söz konusu değildir. Alevi insanı kendi inanışını, dinsel törenini ve fikirlerini terk etmeden modern Türk Devletine uyum sağlayamaz.<br />
Shakland, Alevilerin merkezi hükümetle bağdaşabilmeleri için Aleviliklerini terketmeleri gerektiğini yazıyor. Bu görüşler, ister istemez Prof. Baykan Sezer’in şu düşüncelerini akla getirmektedir: “Batı kendi içindeki gelişmenin aksine, Doğu’da dinsizliği yaymaya çalışıyor. Çünkü Batı dünya egemenliğinin temelini Doğunun kontrolüne dayandırmaktadır.”<br />
Shakland’ın arzuladığı gibi, eğer Aleviler, Aleviliklerini terkederlerse, onlarda kimlik bunalımı ortaya çıkar ve toplumsal çözülme kendisini gösterir. Bunun yaygın bir hal almasının bir toplum için ne kadar tehlikeli olduğunu anlamak zor olmasa gerektir.</span></span></span></p>
<p><span style="font-family:Verdana,Arial,Helvetica,sans-serif;color:#000000;"> <span style="color:#000000;font-size:medium;">Benzer düşünceleri bir İtalyan gazetecisinde de görüyoruz. Şöyle ki; 17 Temmuz 1999 günü Çubuğun Yukarıkaraköy’de görüşülen köy muhtarı Aslan Ayhan, şunları anlatıyor: “1998 yılında bir İtalyan gazetecisi bizim köye gelerek benimle görüşmek istedi ve bana şu soruları sordu: </span></span></p>
<p><span style="font-family:Verdana,Arial,Helvetica,sans-serif;"><br />
<span style="color:#000000;font-size:medium;">1. Alevilik nedir?<br />
2. Sünnilerle aranız nasıl?<br />
3. Ali’yi Allah olarak kabul ediyor muşsunuz doğru mu?<br />
4. PKK hakkında ne düşünüyorsun? </span></span></p>
<p><span style="font-family:Verdana,Arial,Helvetica,sans-serif;"><br />
<span style="color:#000000;font-size:medium;">Bu sorulara ben şu cevapları verdim: </span><br />
<span style="color:#000000;font-size:medium;">1.Biz Aleviler, Allah’ın kulu, Hz. Muhammed’in ümmetiyiz, kitabımız Kur’an, Adem Sefiyullah<br />
neslinden ve Hz. İbrahim milletindeniz.<br />
2.Sünniler bizim kardeşimiz, bu ülkede birlikte yaşıyoruz, T.C. vatandaşıyız, aramızda herhangi<br />
bir sorun yoktur.<br />
3.Allah gözle görülmez. Peygamberimiz Hz. Muhammet’tirir. Hz. Ali ise Hz. Muhammed’in damadıdır ve onun Allah’la hiçbir alakası yoktur. Hz. Muhammet, Ali’ye aslanım demiştir. Hz. Ali, Zülfikar adlı kılıcı ile kafirlerin kafasını koparmıştır. Bu sözler karşısında İtalyan gazetecinin gözleri fal taşı gibi açıldı.<br />
4. PKK bir terör örgütüdür, Türklüğe düşmandır, Türkiye Cumhuriyetini çökertmek isteyen kötü bir örgüttür. Bu sözler üzerine İtalyan gazeteci köyümüzden hızla uzaklaştı.</span></span></p>
<p>Bir başka örnek;<br />
Almanya’nın Manheim şehrinde Musevi, Hıristiyan ve Müslüman kuruluşlar ortak bir sempozyum düzenliyorlar. Bu toplantıya 3 Musevi hahamı, 11 papaz, 3 cami imamı ve Manheim Alevi Kültür Merkezi’nden iki kişi katıldı. Bu toplantıda herkes kendi dinini ve kendi inancını yüceltmeye çalışıyordu. Bir ara Maraş Pazarcıktan İsmail adında bir Alevi, oturumu yöneten Papaza “Ya Ali, Ali’yi unutuyor musunuz?” dedi. Bunun üzerine Papaz, “Ali’de durun, çünkü o bütün peygamberlerden üstündür. Siz Alevi misiniz? Sizden rica ediyorum Avrupa’da ve bütün dünyada lobi yapın, Aleviliği anlatın. Biz size yardım edeceğiz, Aleviliğinizin ön plana çıkması gerekir”, dedi. Bu papaz, ertesi günü Cem Evine 17.000 Marklık yardım göndermiştir(Cem vakfı,2000:287).<br />
İlk bakışta Papazın düşünceleri ve cem evine para yardımı yapması, doğru ve çok masumane gelebilir. Fakat bu papaz Hz. Ali’yi bu kadar takdir ederken, onun yeni bir din getirmediğini, kendisinin de Müslüman olduğunu bilmezden gelmektedir. Papaz, niçin Almanya’daki başka Türk gruplarına değil de Alevilere yardım etmek istiyor. Aleviler Hıristiyanların nesi oluyor ve bu yakınlık nereden geliyor. Alevilerin Aleviliklerini ön plana çıkarmak isterken onların Türk oldukları onu neden hiç ilgilendirmez?<br />
Bu gibi sorular, ister istemez bir takım ard niyetlerin olabileceğini akla getirmektedir.</p>
<p><span style="color:#000000;font-size:medium;">Batılıların tutumu ve Batılı bilim adamlarının düşünceleri, Alevi-Sünni farklılığını  körükleyerek bunu düşmanlığa dönüştürmek amacını taşıdıkları şüphesini uyandırmaktadırlar. Nitekim Albay Stokson, 1920’de Lord Curzon’a gönderdiği resmi yazıda;<br />
&#8220;Azerbaycan’da Alevi-Sünni zıtlığı büyük, bu daha da geliştirebilir&#8221; diye yazmıştır.<br />
Batılı araştırmacılardan Hasluck, Arnavutluk’taki Bektaşilerin sadece adlarının Müslüman olduğunu bunların gerçekte Hıristiyan inancını benimsediklerini, Bektaşi olan Yanya’lı Ali Paşa’nın<br />
kendisinin Yanya peygamberi olduğunu söyleyerek peygamberliği alay konusu yaptığını, ayrıca bu şahsın, başta karısı için olmak üzere ülkede çok sayıda kilise yaptırdığını fakat hiç cami inşa ettirmediğini yazmaktadır.</span></p>
<p>İrene Melikoff’a göre Aleviler, Ali’yi Tanrı olarak kabul ettikleri gibi aynı zamanda güneşe de tapmaktadırlar. Aynı yazara göre yine Aleviler, eski Türk inancı ile Müslümanlık arasında kalmışlar. Bu yüzden ne eski inançlarını terkedebilmişler ve ne de Müslümanlığı benimseyebilmişlerdir. Onun için de namaz, oruç, hac gibi İslam ibadeti ile bunların hiçbir ilişkisi yoktur. Asılsız olan bu iddialara Alevi-Sünni grupların inandıklarını düşünürsek, sonuçta Alevi-Sünni gruplar, birbirlerini yanlış algılayacaklar ve sonuçta bu gruplar arasında çatışmalar olabilecektir. Eğer Melikoff’un amacı bu değilse, asılsız iddialarla nereye varmak istemektedir?<br />
İngiliz Antropologu David Shankland, görüştüğü bütün Alevilerin, Tanrı’ya ve Ali’ye inanmadıklarını, Kerbela’dan şüphe ettiklerini söylemiştir. Aleviler arasında bu inançta insanlar olduğu gibi Tanrı’ya, Ali’ye ve Kerbela’ya kesin inananlar da bulunmaktadır. Bir bilim adamının kendi inancını veya belli sayıda kişiden elde ettiği bulguları (bunların doğru olup olmadıkları da şüpheli ama), genelleştirmesi yanlış olduğu gibi bilim adamına yakışan bir tavır da değildir.<br />
Aynı bilim adamı, Sünni köylerin devlete bağlı, fakat Alevilerin hükümete karşı olduklarını onların Türk devletine uyum sağlayabilmeleri için Aleviliklerini terketmeleri gerektiğini söylemiştir. Bu düşünceler de son derece yanlıştır. Çünkü Aleviler, Yavuz Selim’den sonra Osmanlı yönetimi ile çatıştıkları halde, İstiklal savaşında Atatürk’e destek olmuşlar ve bugün de Türkiye Cumhuriyeti’ne ve laikliğe son derece bağlıdırlar. Bu rejim sayesinde rahat ve huzur içinde yaşama hakkını elde etmişlerdir. O halde niçin devlete karşı olsunlar?<br />
Ruth Mandel’e göre Almanya’da yaşayan Aleviler, Sünnileri yobaz ve gerici olarak suçlarken, Sünniler de Alevileri dinsiz olarak kabul etmektedirler. Peki her iki grupta da makul düşünen ve birbirini aynı ülkenin insanları ve aynı ulusa mensup kişiler olarak görüp seven ve birbirlerinin inançlarına saygı duyan insanlar yok mudur? Almanya’da Türk kökenli, Türkiye Cumhuriyetine son derece bağlı çok sayıda Alevi bulunmaktadır. Kaldı ki, Kürt kökenli Alevilerden Türkiye Cumhuriyetine karşı olan ufak bir grup olduğunu araştırmacının kendisi de kabul etmektedir. Şu halde bunların çoğunluğu da Türkiye Cumhuriyetine bağlı vatandaşlarımızdır.<br />
Ayrıca Mandel, Sünnilerin, Alevileri, Ali’yi Tanrı kabul etmekle suçladıklarını Alevilerin bunu reddettiklerini yazmaktadır. Oysa Melikoff ise Alevilerin bizzat kendilerinin Ali’yi Tanrı olarak kabul ettiklerini iddia etmektedir. Acaba bu iki savdan hangisi doğrudur?<br />
Aynı araştırmacı bazı dedelerin istedikleri kız ve kadınlarla yatabildiklerini de yazmaktadır ki, bu tamamen iftiradır. Araştırmacı, galiba dedeleri, günah çıkartan kilise papazları ile karıştırmaktadır. Bir defa Aleviler namus konusuna son derece düşkündürler. Eskiden zina yapan erkek ve kadın öldürülürdü. Bırakınız dedenin böyle bir şey yapmasını bugün bile kırsal kesimde dedenin çocuğu zina yapsa dede, bu yüzden düşkün sayılıp kendisinden dedelik görevi alınmaktadır.<br />
Yine Alman araştırmacı Anton Jozef Dierl’e göre, Almanya’daki Aleviler, Sünnileri cahil ve bağnaz olarak kabul etmektedirler. Sünniler de Alevileri kafir, ahlaksız, komünist ve Hıristiyandan da daha kötü görmektedirler. Aradaki çatlaklık birleştirilemeyecek kadar büyüktür. İki grup Dierl’in iddia ettiği gibi birbirini bu kadar düşman görüyorsa ve biraraya gelmeleri mümkün değilse her an çatışma olabilir, düşüncesini akla getirmektedir. Gerçek bu değildir, geçmişte iç ve dış ajanlar tarafından ufak çapta Kahramanmaraş, Çorum ve Sivas’ta yapay çatışmalar yaratılmışsa da gerek Alevilerde ve gerekse Sünnilerde aklı başında ve ülkenin birliğini bütünlüğünü isteyen milyonlarca insan vardır. Onun için Dierl’in bu arzusu gerçekleşmeyecektir.</p>
<p><span style="color:#000000;font-size:medium;">Şimdi de Osmanlı&#8217;dan bu yana Aleviler hakkındaki yalan-yanlış düşüncelere ve kasıtlı iftiralara bir bakalım:</span></p>
<p>Saptama:</p>
<p>-          Alevinin pişirdiği yenmez.</p>
<p>-          Alevinin evine misafir olunmaz.</p>
<p>-          Onlar mumsöndü yaparlar.</p>
<p>-          Aleviler zındıktır.</p>
<p>-          Alevilerin katli vaciptir.</p>
<p>·    Diyanet İşler Başkanlığı, Aleviliği sazlı-sözlü bir kültür, cümbüş olarak değerlendirmektedir.</p>
<p>·    Bir devlet bakanı Alevilik için, “Bir tarikattır; ancak, namaz oruç gibi temel kaideler yerine getirilmez ise İslamdan sapılmış olacağı kesindir” demektedir.</p>
<p>·    Bu yakıştırmalar camide verilmiş, tekrarlanmış ve kuşaktan kuşağa geçerek potansiyel Alevi düşmanlığı bugüne kadar barınagelmiştir.</p>
<p>Tez:</p>
<p>·   20 milyon civarındaki Alevinin inancı ısrarla gözardı edilir ve “herhangi bir ayrım yok” denilerek görmemezliğe gelinirse, farklı inançlara sahip insanlar arasındaki ikilik devam edecektir.</p>
<p>İstem:</p>
<p>·  Olumsuz yakıştırmalar giderilmeli, mezhepler arası inanç farklılıklarına, dolayısıyla Aleviliğe tarafsızca yaklaşılmalıdır.</p>
<p><span style="color:#000000;font-size:medium;">Alevilerin genelinin camiye gitmedikleri bir gerçektir. Bunun hem sosyal, hem tarihi, hem de felsefi nedenleri vardır. </span></p>
<p><span style="color:#000000;font-size:medium;">Aleviler bunu şöyle açıklıyorlar:</span></p>
<p>1) Tarihi Sebep: Bilindiği gibi, Mekke&#8217;nin alınması üzerine korkudan Müslüman olan Ebu Süfyan ailesinden gelme Muaviye, Osman zamanında Suriye&#8217;yi avucuna almış, Ali zamanında isyan etmiş, kılıç zoruyla püskürtülmüştü.</p>
<p>Ali Harici İbni Mülcem tarafından şehit edilince, Muaviye zor yoluyla Hasan&#8217;dan halifeliği aldı. Halbuki o zamana kadar, halife, halkın onayı ile seçiliyordu.</p>
<p>Muaviye, Ali&#8217;ye düşmandı&#8230; Ona, Şam&#8217;daki camilerde kılınan namazlarda, özellikle cuma namazlarında lanet ettiriliyordu.</p>
<p><span style="color:#000000;font-size:medium;">Hasan, Muaviye&#8217;ye hilafeti bırakırken, bu kötü âdetin kaldırılmasını anlaşmaya koymuştu. Fakat Muaviye, diğer koşullara uymadığı gibi, buna da uymadı. İslam şehirlerindeki camilerde, Ali&#8217;ye ve evlatlarına hakaretler, aldı başını gitti. Peygamber soyuna yönelik bu saldırılar, samimi Müslümanları yaralıyor, onları camilerden soğutuyordu.</span></p>
<p>2) Sosyal Sebep: Camilerde, Alevilere yapılan saldırılar ve hakaretler, bu kesimlerin camilerden kopmalarına sebep olmuştur. Türklerin Müslüman oldukları dönemde, camilerden kopma olayı tamamlanmıştı.</p>
<p>Alevi kesimi, camilerden uzaklaşmış, ama ibadetini bırakmamış, Tanrıya karşı görevini yapmak için yeni ibadet biçimleri de yaratmıştır. Anadolu Alevileri, başlangıçtan beri ibadetlerini cem ayini ile yerine getirmiştir.</p>
<p>Bu nedenle, Alevilerin camiye gitmemeleri, bazı bağnazların söyledikleri gibi, onların dinsiz olduğunu göstermez.</p>
<p>Geçmiş dönemde, Aleviliğin, alt tabakalar tarafından benimsenmiş olması; bu tabakalar arasında bir ortak ibadet biçimi yaratmayı zorunlu kıldı. Çünkü, bu kesimler; kendilerine karşı düşmanlık eden tabakalarla bir arada ibadet etmenin olanaksızlığını görüyorlardı. Camilerin katı politik merkez haline getirilerek alt tabakaların inançlarına karşı hakaretlerin ortaya çıkması, kopuşu gündeme getirdi. Çünkü, camiler, yönetici kesimlerin elindeydi. Camilerde, hutbeler, yönetici kesimin çıkarlarını koruyacak biçimde veriliyordu. Hatta, İslamiyet&#8217;in görüntüsü bile değiştirilmiş; Müslümanlık, yönetici kesimin çıkarlarının savunması olarak gösterilmeye başlanmıştı. Tabakalar arasındaki sosyal, siyasal, ekonomik çatışmalar bu amaçla kullanılıyordu. Yönetimin denetemindeki camiler; alt katmanlara karşı amansız siyasi, dini, sosyal saldırıların gündeme getirildiği merkezler halindeydi. Alevi tabakalar; böyle bir ortamda ibadet etmenin olanaksızlığını görmüştü&#8230; Alevi geleneğine göre, Cafer&#8217;üs Sadık döneminde Aleviler özel ibadet toplantılarını başlatmışlardır. İlk cemler, bu toplantılar olarak kabul edilebilir.</p>
<p>3) Ekonomik Sebep: Aleviler, yoksul kesimden insanlardır. Göçebelerden bile çok zengin olanlar; Sünniliğe geçmişlerdir. Alevi halk, yaşayabilmek için çok çalışmak zorunda kalmıştır. Günde beş kez işlerini keserek namaz kılmaları, onları verimsiz olmaya, aç kalmaya mahkûm ediyordu.</p>
<p>Kuran&#8217;da yalnızca Tanrı&#8217;ya kulluk ediniz? dendiği halde, bu, günde beş vakit namaza dönüştürülmüş ve İslamiyet de bununla sembolize edilmeye başlanmıştı. Çalışan kesimin yaşam biçimine uymayan günde beş vakit işi bırakma nedeniyle Alevi kitlesi, bu işlemin yerine geçecek yeni yollar yaratmıştır. Zaten geçmişte de namazın bir meşakkate, yüke dönüşmemesi için gerektiğinde namaz birleştirilerek kılınmıştır. Muhammet buna özen göstermiştir. Ali&#8217;de namazın uzatılarak yeni Müslüman olan halkın soğutulmaması için Yemen&#8217;deki görevlilere emir yollamıştır.</p>
<p>Gerçek, Kendini Kabul Ettirir</p>
<p>Alevilerin camiye gitmemesi, geçmişte ve günümüzde onlar için büyük suçlama konusu oldu. Fakat, gerçek kendisini dayattı; yaşam, Sünnileri de camiden koparttı. Bugün, Sünni Müslümanlardan camiye gidenlerin oranı yüzde onu geçmez. Hayatı rahat olan, geçinmek için hiç zorlanmayan şehirli kesim de bugün camiye gitmiyor&#8230; Bu sıkı tapınma biçimi, sosyal ve ekonomik hayatın gerçeklerine uymadığı için, namaz yalnızca bazı yaşlıların uyduğu bir ibadet haline döndü. Çalışan kitlenin namaz kılmaya vakti ve gücü kalmadığı için, camiler bomboş. Fakat, camiye gitmiyor diye, Sünni kesim insanlarımızın da inancından, imanından kuşku duyulmaz.</p>
<p>4) Felsefi Sebep: Alevilerin namaz kılmamasının asıl nedeni ise Alevi felsefesinden kaynaklanır.</p>
<p>Alevi felsefesinde, ibadette içtenlik önemlidir. Bütün ibadetlerin amacı da, Tanrı&#8217;ya yönelik kulluğun, Tanrı katından geri insana yansımasıyla, insanın mükemmel olmasıdır. Eğer, insan, inancında samimi ise ibadetin değişik şekilleri ile kendini meşgul etmesi yanlış bile sayılabilir. Çünkü bu, bir oyalanmadır. Yüreğin, Tanrı ile buluşmasını engeleyen bir oyalanma&#8230;</p>
<p>Aleviler, ceza veya mükâfat duygularıyla yapılan ibadetin gerçek kulluk olmadığına inanırlar. Hacı Bektaş Veli&#8217;nin bu konudaki görüşü, her şeyin içtenlikle yapılması yönündedir. İbadette biçim değil, öz önemlidir.</p>
<p>Namazı temel alan, namaz kılmayı mutlaklaştıran anlayış ile Alevi anlayışı arasında derin felsefi ayrılık vardır.</p>
<p>Not: Bu yazı Alevi Forum&#8217;dan alıntıdır.</p>
<p>5) Dinsel Sebep: Aleviler için dindar olmanın yolu namaz kılmaktan geçmez. Namaz reddedilmez ama, ibadet onunla sınırlandırılmaz. Ayrıca, Alevilerin namaza bakış açısı, Sünnilikteki uygulamadan farklıdır.</p>
<p>Aleviler, Kuran&#8217;da namazın bugünkü haliyle dile getirildiğini kabul etmezler. Kuran&#8217;da namaz kılınız biçiminde bir ifade de yoktur. Söz konusu olan &#8220;salat&#8221;&#8216;tır. Salat, namaz değil, Tanrı&#8217;yı içten anıp selamlamaktır. Eğer bugünkü anlamda eğilip doğrulma gibi bir namaz biçimi kesin şart olsaydı, bunun Tanrı tarafından biçiminin bildirilmesi gerekirdi.</p>
<p>Halbuki;</p>
<p>a) Kuran&#8217;da namazın biçimi yoktur&#8230; Nasıl kılınacağı tarif edilmemiştir.</p>
<p>b) Kuran&#8217;da, namazın beş vakit kılınacağına ilişkin bilgi de yoktur.</p>
<p>Namazın bir secde olduğu, Kâbe&#8217;de putlar önünde eğilmenin bu anlama geldiği de ayrı bir olgudur. İslam öncesinin Arapları da (Müşrikler) bu anlamda namaz kılmışlardır. Bu olgu, diğer bütün dinlerde de bulunmaktadır.</p>
<p>İslamiyette, namaz uzun geldiğinden, kısaltılmıştır; kimi zaman uzatılmıştır; sayısı, değiştirilmiştir. Bu uygulamalar bile, namazın Tanrı&#8217;nın kesin emri olmadığını göstermek bakımından yeterlidir. Eğer namaz Tanrı&#8217;nın kesin emri ve gelecek zamanlara da uzanmasını istediği bir emri olsaydı; namaz olgusunun böyle boşlukta bırakılmaması gerekirdi. Namazın biçimi konusunda, Sünni kesim arasında bile yer yer anlaşmazlıklar vardır. Namazı kesin Tanrı buyruğu sayanlar, bu konuyu Kuran&#8217;da ve İslam tarihinde derinlemesine araştırmayanlardır.</p>
<div><span style="color:#000000;font-size:medium;">Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nu (AABK) oluşturan Almanya, Fransa, Avusturya İsvec, Norvec, İsviçre, Belçika, Danimarka ve Hollanda Alevi Birlikleri Federasyonlarını, Alevi kadınlarını, Avrupa gençlerini ve Avrupa Alevi Dedeler Kurumunu temsil eden 82 delegenin katıldığı ‘’Avrupa Alevi Konferansı’’ 24 ve 25 Aralık 2005 tarihlerinde Hollanda’nın Amsterdam kentinde gerçekleşmişti.Alevilik Konferansı&#8217;nda bütün gözler, bu inancın tarihi kaynaklarını araştırmada dünyanın önde gelen isimleri arasında sayılan Profesör Irene Melikoff üzerindeydi.<br />
Uyur İdik Uyardılar (Cem Yayınları 1993); Alevilik Üstüne Ne dediler? (Ant yayınları, 1990); Sur les Traces du Sufism Turque / Türk Sufiliğinin İzleri (Isıs, 1992) gibi kitapları Türkçe de yayınlanmış olan Melikoff, Aleviliğin Türklerin tarihiyle bağlantılarını kaynağında araştırmış bir kişi.<br />
Melikoff, Aleviliğin &#8220;senkretik&#8221; bir inanç sistemi, yani çeşitli inanç unsurlarını bir araya getiren bir sentez olarak nasıl geliştiğine bakarak, hem Orta Asya&#8217;dan kaynaklanan Şamanizm unsurlarının, hem de Anadolu halk sufiliğinin Aleviliği oluşturmadaki rolünü vurguluyor.<br />
&#8220;Göçmen Türkmenlerin Müslüman olması bir dakikada gerçekleşmedi&#8221; diyor. &#8220;Müslüman olmak için birkaç asır lazım, kültür lazım. Şehirdeki insanlar mezhep biliyorlar, kültür alıyorlar. Fakat göçmen Türkmenler böyle bir kültür almıyor. Müslümanlığı kendi inaçlarına uydurmaya çalışıyor. Alevilik böyle oluştu.&#8221;<br />
Bu şekilde Anadolu&#8217;ya göçeden bir Türkmen dervişi (ve Mevlana &#8216;nın çağdaşı) olan Hacı Bektaş &#8216;ın Aleviliğin ortak başlangıcı olduğunu, ama sonradan ayrı iki cereyan oluştuğunu söylüyor. &#8220;Bektaşilik zaman içinde büyük önem kazandı; Bektaşiler yerleşik düzene geçti. Osmanlılarla ilk Bektaşiler arasında yakın ilişki vardı; aynı Türkmen boyundan geliyorlardı. Osmanlıların Trakya ve Balkanları fethetmesinde Bektaşiler büyük rol oynadılar, Gazi oldular. Anadolu&#8217;da kalan göçmen Alevilerle aralarında inanç farkı yoktu, ama büyük sosyal farklar vardı.&#8221;<br />
Anadolu Alevilerinin, daha sonraki yüzyıllarda Şiiliği ve 12 İmam inancını İran&#8217;da resmi devlet dini haline getiren Safevilerden etkilendiğini, fakat &#8220;asla Şii olmadıklarını&#8221; savunuyor Melikoff: &#8220;Türkmen alevilerin Hz. Ali&#8217;yi tanrılaştırmasının, Şiilikle hiç bir ilgisi yok. Bu bambaşka bir şey. Bunu anlamam tam 25 yıl sürdü.&#8221;<br />
Ne sonuca vardınız diye sorduğumda, Melikoff&#8217;un cevabı ilginç: &#8220;Ali, aslında eski Türklerin gök tanrısı. Yani Şamanizm&#8217;in izleri var. Müslüman olduktan sonra bu gök tanrısı büsbütün yokolmadı, Hz. Ali ile birleşti. Daha sonra tabii ki Şiiliğin bazı tesirleri oldu. Başka unsurlar girmeye başladı.&#8221;<br />
Aleviliğin Kürtlük boyutunu büyük kuşkuyla karşılıyor Melikoff: &#8220;Kürt Aleviler var ama büyük çoğunluğu Sünni. Aleviliği bir Kürt dini olarak katiyen göremem. 25 senedir yaptığım bütün araştırmalar buna karşı geliyor.&#8221;</p>
<p></span></div>
<div><span style="color:#000000;font-size:medium;"> İrene Melikoff&#8217;un Alevi araştırmasının bu sonucu Aleviler içinde çok küçük bir kesim için doğru olabilir. Hristiyanlıktaki Tanrının yeryüzünde Hz. isa olarak vücut bulduğu inancıyla benzeşen bu inanışta olanlar da yok değildir. Ancak Alevi inancını bu şekilde sunmak kesinlikle yanlıştır.<br />
Ali&#8217;yi Tanrı görenlerden çok daha fazlası onu peygamber olarak görür.<br />
Peygamber olarak görenlerden çok daha fazlası ise, asıl peygamberliğe layık olanın Ali olduğuna inanır.<br />
Bunlardan çok daha fazlası ise ona Allah&#8217;ın Arslanı, (Kur&#8217;an-ı Natır) Konuşan Kur&#8217;an, 4.halife Emirelmüminin, şah-ı merdan (mertlerin en büyüğü) olarak inanır ve saygı duyar.Muhakkak ki Türklerin eski adet ve kültürleri ile Şaman dininin izlerini Alevi toplumları taşımaktadır. Ancak Gök Tanrının yerini Ali değil, Allah almıştır. Diğer tanrıların yerini de melekler. Onun için Aleviler; &#8220;Allah-Muhammed-Ali&#8221; derler. Ali, diğer halifelerden çok daha üstün ve kutsal bir konuma getirilmiştir. Neredeyse peygamber düzeyinde görülmekte ama böyle inanılmamaktadır.</p>
<p>Bunların  yanında Alevilikle Ateizmi bağdaştırma çabası içinde olan Aleviler de vardır. Bunların bir kısmı Allah&#8217;ı, peygamberleri reddeder, bir kısmı ise Allah&#8217;a inanır ama cennet ve cehennemi kabul etmez. Cennet ve cehennemin dünya yaşamında olduğuna inanılır.</p>
<p>Alevi kökenli ateistler ise Ali&#8217;ye inanmasalar dahi Ali için ve diğer Alevi büyükleri için yazılmış ağıtlardan, türkülerden, semahlardan çok hoşlanır ve bu kültürden kopamaz.<br />
Alevi olmayan, Bektaşiler ve farklı fikir ve inançtaki insanlardan da Alevi kültüründen, türkü ve semahlarından hoşlanan ve Alevi dostu olan çok insan vardır.<br />
Türkiye&#8217;de 15 milyon Alevi varsa en az o kadarda Alevi dostu vardır diyebiliriz.</p>
<p><span style="color:#800080;"><strong>Serdar Kaangil</strong></span></p>
<p></span></div>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Hicretten Şehadete]]></title>
<link>http://islamikitaplar.wordpress.com/2009/10/12/hicretten-sehadete/</link>
<pubDate>Mon, 12 Oct 2009 18:57:42 +0000</pubDate>
<dc:creator>islamikitaplar</dc:creator>
<guid>http://islamikitaplar.wordpress.com/2009/10/12/hicretten-sehadete/</guid>
<description><![CDATA[Hicretten Şehadete; Sözleriyle İmam Hüseyin Muhammed Sadık Necmi Kevser Yayınları Bu kitap adından d]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:center;"><img class="alignnone size-full wp-image-271" title="imam-huseyin" src="http://islamikitaplar.wordpress.com/files/2009/10/imam-huseyin.jpg" alt="imam-huseyin" width="300" height="438" /></p>
<p style="text-align:center;">
<p style="text-align:center;"><strong>Hicretten Şehadete; Sözleriyle İmam Hüseyin</strong></p>
<p style="text-align:center;">Muhammed Sadık Necmi</p>
<p style="text-align:center;">Kevser Yayınları</p>
<p style="text-align:center;">
<p style="text-align:center;">Bu kitap adından da anlaşıldığı gibi <strong>Hz. İmam Hüseyin&#8217;in (a.s), Medine&#8217;den hareket  edip Kerbela&#8217;ya varıncaya dek kendisinden nakledilen sözlerini içermektedir.</strong></p>
<p style="text-align:center;"><strong>Hz. Hüseyin (a.s) ve 72 yaverinin tarihi kıyamlarının hedef ve mahiyetini ortaya koyan bu nurlu sözler. Aynı zamanda dine sadık her Müslüman&#8217;ın bilmesi gereken tarihi, ilmi ve akıdevi konulara da ışık tutmaktadır.</strong></p>
<p style="text-align:center;">
<p style="text-align:center;">İçindekiler:</p>
<p style="text-align:center;">- İmam Hüseyin&#8217;in Medine&#8217;den Mekke&#8217;ye kadar buyurduğu sözler.</p>
<p style="text-align:center;">- İmam Hüseyin&#8217;in Resulullah&#8217;ın (s.a.a.) kabrinin kenarında buyurduğu söz.</p>
<p style="text-align:center;">- İmam Hüseyin&#8217;in Basra halkına mektubu.</p>
<p style="text-align:center;">- İmam Hüseyin Kufe (Irak) yolunda</p>
<p style="text-align:center;">- İmam Hüseyin&#8217;in Kerbela yolundaki sözleri.</p>
<p style="text-align:center;">- İmam Hüseyin&#8217;in Kerbela&#8217;ya vardığında buyurduğu sözler.</p>
<p style="text-align:center;">- İmam Hüseyin&#8217;in Aşura günündeki ilk konuşması.</p>
<p style="text-align:center;">- Kerbela kıyamının sebebini açıklaması.</p>
<p style="text-align:center;">
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[İnsan ve Yakarış]]></title>
<link>http://islamikitaplar.wordpress.com/2009/08/29/insan-ve-yakaris/</link>
<pubDate>Sat, 29 Aug 2009 13:31:55 +0000</pubDate>
<dc:creator>islamikitaplar</dc:creator>
<guid>http://islamikitaplar.wordpress.com/2009/08/29/insan-ve-yakaris/</guid>
<description><![CDATA[insan ve yakarış - kitap Dua; kimi insanın yanında ihtiyaçlarını gidermek için güçlü birine arzuhal ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div id="attachment_85" class="wp-caption aligncenter" style="width: 310px"><img class="size-full wp-image-85" title="yakaris" src="http://islamikitaplar.wordpress.com/files/2009/08/yakaris.jpg" alt="insan ve yakarış - kitap" width="300" height="466" /><p class="wp-caption-text">insan ve yakarış - kitap</p></div>
<p style="text-align:center;">Dua; kimi insanın yanında ihtiyaçlarını gidermek için güçlü birine arzuhal yazmak gibidir.</p>
<p style="text-align:center;">Kimi insanlar dua denilince bir takım kuru kelimelerden ibaret ezkar ve evradı hatırlarlar.</p>
<p style="text-align:center;">Bazı insanlar da vardı ki benliğini hiçe sayıp her şeyini sevgiliye feda etme yolunda yalvarış-yakarışı, dua ve münacatı yaşam tarzı ve felsefesi edinirler.</p>
<p style="text-align:center;">Kimi insanlar, Tur dağına varınca, Kendini göster demeden geç, değmez bu temenna göremezsin cevabına derken, kimileri ise Tur dağına varınca, Kendini göster demeden geçme, sen sevgilinin sesini duy, ister göremezsin desin ister görürsün desin derler.</p>
<p style="text-align:center;">İşte dua ve münacatın doruk noktası budur ve merhum Muhammed Taki Caferi bu küçük ama içerik açısından zengin kitapta duanın doruğunu tefsir etmektedir. Bu derinlik ve doruk ise Kerbela kahramanı, aşk meydanının eri Hz. Hüseyinin (as) duasında tecelli etmektedir. Hz. Hüseyin&#8217;in (as) Kerbela&#8217;daki kahramanlığının yanında aşk sahrasındaki, Arafat çölündeki yakarışının bir bölümünü üstadın eşsiz şerhiyle siz değerli okurlarımıza takdim ediyoruz. (Arka Kapak)</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Bir Şehid'in dilinden "ŞEHİD"]]></title>
<link>http://islamikitaplar.wordpress.com/2009/08/29/bir-sehidin-dilinden-sehid/</link>
<pubDate>Sat, 29 Aug 2009 09:46:36 +0000</pubDate>
<dc:creator>islamikitaplar</dc:creator>
<guid>http://islamikitaplar.wordpress.com/2009/08/29/bir-sehidin-dilinden-sehid/</guid>
<description><![CDATA[ŞEHİD Şehid sözcüğü, şu anlamların hepsini kapsar. Sözlükte şehid; &#8220;bulunan&#8221;, &#8220;göz]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><h1>ŞEHİD</h1>
<p><strong>Şehid sözcüğü, şu anlamların hepsini kapsar. Sözlükte şehid; &#8220;bulunan&#8221;, &#8220;gözleyen&#8221;, &#8220;tanık&#8221;, &#8220;doğru ve güvenilir haberci&#8221; anlamına geldiği gibi &#8220;bilinçli&#8221;, &#8220;hissedilen&#8221;, &#8220;bütün gözlerin kendisine çevrildiği kimse&#8221;, &#8220;örnek&#8221; ve &#8220;örnek alınan&#8221; anlamlarına gelir.</strong></p>
<p><strong>Din ve kültürümüzde şehadet, &#8220;acı, kanlı bir olay&#8221; anlamını taşımaz. Ulusların din ve tarihlerinde ise şehadet; savaşta düşman eliyle öldürülmüş kahramanların kurban edilmesi anlamına gelir. Dolayısıyla üzücü ve acılara boğan bir olay anlamı kazanıyor. Böylece öldürülene &#8220;şehid&#8221;, ölüme de &#8220;şehadet&#8221; denir.</strong></p>
<p><strong>Kültürümüzde şehadet, mücahide düşman tarafından yüklenen bir ölüm değildir. Şehadet gönüllü ölümdür. Mücahid bunu, kendi duygu ve düşüncesiyle, bilinçli ve mantıklı olarak seçer. Hüseyin&#8217;e bakınız! Şehrini terk ediyor, yaşamı bırakıp ölüme koşuyor. Çünkü mücadele vermek, düşmanı rüsvay etmek ve düşmanın arkasına saklandığı perdeleri yırtmak için bundan başka kullanabileceği bir silah yoktur. Düşmanı yenebilecek güçte değildi ama en azından onu rüsvay etmeliydi.</strong></p>
<p><strong>Egemen güçlere karşı üstün gelemese de onları yargılamak için; ikinci kuşağı ölü bedenlerinde cihadı ve hayatı yeniden canlandırmak için ölüme koşuyordu. O, yalnız, silahsız ve güçsüz bir kişidir. Ancak yine de cihaddan sorumludur. Ölümden, kendi ölümünü seçmekten başka silahı yoktur. Bundan başka hiçbir şey yapamaz. &#8220;Hüseyin olmak&#8221; ona, bütün bu kötülük ve acımasızlıklarla cihad etme sorumluluğunu yüklemiştir. Cihad için de &#8220;kendi varlığı&#8221;ndan başka hiçbir şeyi yoktur. Onu alıyor ve evinden çıkıp ölüm yerine geliyor.</strong></p>
<p><strong>Onun ne kadar bilinçli ve tedbirli davrandığını görüyoruz. Görkemli ve düzenli bir kararlılık göstererek, hareket ve hicret ile amaçladığı hedefe doğru aşama aşama yol aldığını, bu aşamaların da her birinin bir açıklaması olduğunu görüyoruz. Beraberindekiler de aynısını yapıyor. Bütün aile fertlerini yanına almış, şehadet mihrabında kurban etmeye gidiyor. Çünkü sahip olduğu inançların geleceği tehlikedeydi, islam&#8217;a adalet ve özgürlük umuduyla girmiş, fakat şimdi cahiliyyeden de kötü bir zulmün tutsağı olmuş bulunan halk, &#8220;Bu yalnız kahraman acaba ne yapacak?&#8221; diye onu beklemektedir. Onunsa silahı da yoktur, gücü de!&#8230; Hakkın savunmasız ve silahsız olduğu bir dönemde, ailesi ve sevgili dostlarıyla beraber, gücünün ancak buna yettiğine tanıklık etmiştir.</strong></p>
<p><strong>Dolayısıyla Aşura&#8217;da -duymuşsunuzdur- çocuğunun boynundan akan kanı avuçluyor ve göğe, Allah&#8217;ın huzuruna yükseltiyor. Sonra, &#8220;Bak ve bu adağı kabul et benden! Şahit ol&#8221; diyor.</strong></p>
<p><strong>Böyle bir dönemde &#8220;ölmek&#8221;, bir halkın yaşam güvencesidir. Onun şehadeti, bir inancın kalıcılık mayasıdır. Egemen güçler tarafından büyük bir cinayet işlendiğine tanıklık etmektedir. İnkar edilmekte olan bir gerçeğin kanıtı ve tanığıdır. Ayaklar altına alınarak unutulmaya yüz tutmuş olan değerlerin kanıtı. Kısacası kara yönetime karşı kızıl bir itiraz! Bütün ağızları tıkayan sessizliğe karşı öfkeli bir çığlık! Şehadet, tarihte &#8220;kaybolması&#8221; istenen şeye karşı tanıklıktır. Olması gereken şeyden bir &#8220;örnek&#8221;. Bu &#8220;dönem&#8221; de sessiz, gizlice geçen her şeye &#8220;tanıklık&#8221; etmektedir. Kısacası şehadet, &#8220;batılın&#8221;, &#8220;yalanın&#8221; ve &#8220;zulm&#8221;ün, hakkı silahsız bıraktığı, siperlerini yok ettiği, savunucularını öldürdüğü bir dönemde biricik cihad şekli, yegane varlık belirtisi, tek saldırı silahı ve &#8220;hakikat&#8221;, &#8220;doğruluk&#8221; ve &#8220;adaleti savunmanın biricik yoludur.</strong></p>
<p><strong>Bütün bu mucizeler şehadetle gerçekleşir. Şimdi hicri 60. yılda bu suskun mezarlıkta bir &#8220;devrimcinin&#8221; belirmesi gerekiyor.</strong></p>
<p><strong>Tarihin gereği olarak sırtına yüklenen risaletin bilincinde olan Hüseyin, vakit geçirmeden Mekke&#8217;den çıkıp kendi ölüm yerine doğru hızla yol alıyor.</strong></p>
<p><strong>Biliyordu, tarihin kendisini beklediğini!</strong></p>
<p><strong>Biliyordu, şirkin gözlerini ona diktiğini!</strong></p>
<p><strong>Biliyordu, hareketsiz duran halkın kıyamına muhtaç olduğunu!</strong></p>
<p><strong>Biliyordu, ilahî mesajın bu faciaya şehadet etmesini istediğini!</strong></p>
<p><strong>Ve:</strong></p>
<p><strong>&#8220;Allah, seni öldürülmüş</strong></p>
<p><strong>(Olarak) görmek istedi!&#8221;</strong></p>
<p><strong>&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;</strong></p>
<p><strong>Şehadet, bizim insanbilim felsefemizde de kendine özgü bir anlam taşır. İnsanın yaratılışı, Şeytan ve Allah karışımından oluşur. &#8220;Balçık ile Allah ruhunun&#8221; karışımıdır. Yani insan, alçakların en alçağıyla yücelerin en yücesinden oluşan bir karışımdır.</strong></p>
<p><strong>Dinî hükümler, ilim, ibadet ve salih amel; kişinin, bayağı yönünü üstün yönü karşısında, şeytanî boyutunu rahmanî boyutu karşısında güçsüz düşürmek için yapması gereken alıştırmalardan ibarettir. Şehadet ise, kişinin ansızın, devrimci bir biçimde davranarak, kendi alçak oluşumunu aşk ve iman ateşine atıp tümden ilahi, aydınlık ve iyilik oluşundan ibarettir.</strong></p>
<p><strong>Şehidin yıkanmaması, kefenlenmemesi ve kıyamette hesaba çekilmemesi işte bundan dolayıdır. Çünkü şehadetten önceki günahkar kişiyi, şehid bizzat ölerek kurban etmiştir. Böylece huzura kavuşmuştur.</strong></p>
<p><strong>Bundan dolayı, Aşura&#8217;nın ikindi vakti İmam Hüseyin özenle temizleniyor, tıraş oluyor, yıkanıyor, en güzel giysilerini giyip hoş kokular sürünüyor. Kan yolunda, ölüm yolunda, bütün yakınlarının yok oluşu yolunda, kendi gidişinin eşiğinde, vakit ilerleyip şehitler üst üste yığıldıkça, yüzü daha çok gül renkli oluyor, daha çok parıldıyor. Kalbi de daha büyük bir özlemle atıyor. Çünkü huzura kavuşmaya az kaldığını, şehadetin de huzur olduğunu biliyor.</strong></p>
<p><strong>Kısacası şehadet, onu bir ölüm ve trajedi olarak algılayan diğer kültürlerin aksine bizde bir aşamadır; araç değil, amaçtır. Bu asalet, bir olgunluk ve bir yüceliktir. Bir sorumluluk, bir kültür ve zirveye giden yolun yarısıdır.</strong></p>
<p><strong>İnançlı kimseler, yaşam ve değerlerini, güçlü oldukları dönemlerde cihadla; güçsüz ve bütün mücadele imkanlarından yoksun oldukları dönemlerde ise şehadetle güvence altına alırlar.</strong></p>
<p><strong>Çünkü:</strong></p>
<p><strong>Şehadet bir çağrıdır, bütün çağ ve kuşaklara</strong></p>
<p><strong>Ve</strong></p>
<p><strong>Güç yetiriyorsan öldür!</strong></p>
<p><strong>Güç yetiremiyorsan öl!</strong></p>
<p><strong>Sloganını haykırır!</strong></p>
<p>(Şehid Dr. Ali Şeriati&#8217;nin &#8220;ŞEHADET&#8221; adlı kitabından kısa bir bölüm..)</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Hayat-ı Şerifleri]]></title>
<link>http://hazretimuhammedbakir.wordpress.com/2009/08/02/hayat-i-serifleri/</link>
<pubDate>Sun, 02 Aug 2009 23:09:54 +0000</pubDate>
<dc:creator>alisettar</dc:creator>
<guid>http://hazretimuhammedbakir.wordpress.com/2009/08/02/hayat-i-serifleri/</guid>
<description><![CDATA[Hz.İmâm Muhammed’ül Bâkır, Hicret’in 57. yılında, Safer ayının 3. günü Medine-i Münevvere’de dünyaya]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Hz.İmâm Muhammed’ül Bâkır, Hicret’in 57. yılında, Safer ayının 3. günü Medine-i Münevvere’de dünyaya gelmişlerdir. Babaları Hz.İmâm Zeynel Âbidin Ali’dir, anneleri Hz.İmâm Hasan’ın kızları Fâtıma’dır. Böylece hem baba, hem ana tarafından soyları Hz.Ali’ye ulaşmaktadır.</p>
<p>Hz.İmâm Muhammed Bâkır’ın künyeleri “Ebû Cafer”dir. Lâkapları “Bâkır”dır. Bâkır; “Yaran, açan” anlamlarına gelmektedir. İlmi, hikmeti yarıp açtıkları, bilgi de kendilerine bir engel, bir sınır tasavvur edilemediği, ilmi tamamıyla kavradıkları cihetle bu lâkapla anılmışlardır. Hz.İmâm Muhammed’ül Bâkır’ın 4 erkek, 3 kız olmak üzere 7 evlâtları olmuştur. Soyları, Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık’tan yürümüştür.</p>
<p>Babası Hz.İmâm Zeynel Âbidin’in Hak’ka kavuşmasından sonra imâmeti devr alan Hz.İmâm Muhammed Bâkır, babasının yolundan hiçbir zaman ve hiçbir şekilde ayrılmamıştır. Hz.İmâm kendisine başvuran ihtiyaç sahiplerini her zaman dikkatle dinlerdi ve onları hoşnut edebilmek için elinden gelen gayreti sarfederdi. Onlar da Hz.İmâm Muhammed Bâkır’dan râzı olurlardı.</p>
<p>Hz.İmâm Muhammed Bâkır, gayet doğru sözlü, halûk, iyilik sever bir zattı. Onunla bir defa konuşan hemen tesirinde kalırdı. Aynı zamanda ihsân bakımından, dünyanın eli en açık kimsesiydi. Vaktini ya ibâdetle, ya ilim tahsil etmekle, ya bildiği şeyleri başkalarına öğretmekle, ya kendisine başvuranlara doğru yolu göstermekle, ya da muhtaçlara ihsânda bulunmakla geçirirlerdi. Hayatı da hep bu çalışmalar içinde geçmiştir.</p>
<p>Zamanında yaşamış olduğu bütün âlimler, Hz.İmâm Muhammed Bâkır’ın ilim bakımından yüksekliğini kabul etmekte ittifak etmişlerdir.</p>
<p>Bir seferinde Kur’ân-ı Kerîm’de geçen; «Bilmiyorsanız, bilmediklerinizi zikir ehline sorunuz» şeklindeki âyetin manâsı kendisine sorulmuş, Hz.İmâm da şu cevâbı vermiştir: “Zikîr ehl-i biziz.” Bu söze yanındaki âlimlerden hiçbiri itiraz etmemiştir. En tanınmış din âlimleri, zaman zaman halledemedikleri meselelerle karşılaştıkları zaman, mutlaka gelir, Hz.İmâm Muhammed Bâkır’a başvururlardı. Hz.İmâm da hiçbirini yanından tatmin edilmemiş olarak göndermezdi. Hepsinin de takıldıkları noktaları aydınlatmanın yolunu bulurdu ve onları kelimenin tam manâsıyla tatmin ederdi.</p>
<p>Hz.İmâm Muhammed Bâkır son derece güzel konuşurdu. Hemen hemen her sözünde derin hikmetler mevcuttu. Hz.İmâm’ı dinleyen, huzûrundan ayrıldıktan sonra da uzun müddet kendisini bu sözlerin tesirinden kurtaramazdı.</p>
<p>Mekkeli bilgin Abdullah bin Atâ;<br />
“Bilginlerin, Muhammed Bâkır’ın huzûrunda küçüldükleri gibi, hiçbir kimsenin huzûrunda küçüldüklerini görmedim Hatem bin Uteybe’nin, toplumu içinde o kadar büyük, kadri o kadar yüceyken, onun huzûrunda, mualliminin huzûrundaki küçük çocuğa döndüğünü gördüm” demiştir.</p>
<p>Hz.İmâm Muhammed Bâkır’ın ilmi, sadece din işlerine inhisar etmiş değildi. Hz.İmâm, ilmin, bilginin her cephesiyle meşgul olurdu. Kendisine hangi konudan bir şey sorulacak olursa, cevâbını mutlaka doğru olarak verirdi.</p>
<p>Hz.İmâm Muhammed Bâkır, kendisinden yardım isteyen her fakire mutlaka yardımda bulunurdu. Açları doyurur, çıplakları giydirirdi. Kendisini ziyaret eden dost ve ahbaplarının bu ziyaretlerini, mutlaka iade ederdi. Hz.İmâm Muhammed Bâkır’ın meclisleri, bir çeşit ilim meclisleri olurdu. Burada bulunmak ve kendisinden feyiz almak, her kula nasip olmaz saadetlerdendi. Irak’ta olsun, Hicaz’da olsun, başka yerlerde olsun, yetişen din bilginlerinin çoğu kendisinden feyiz almışlardır.</p>
<p>Hz.İmâm Muhammed’ül Bâkır, babalarının kurduğu gerçek ve ilâhi medreseyi devam ettirmişlerdir. Hz.İmâm Muhammed Bâkır, kendisi senet göstermeden, yani rivâyet edicisinin adını zikretmeden bir hadîs-i şerifi okuduğu zaman, bunun sahih bir hadîs olduğundan kimse şüpheye düşmezdi. Çünkü şöyle söylerdi; “Ben bir hadîs okudum, rivâyet edenini anmadım mı bilin ki onu mutlaka babamdan duymuşumdur. Babam da babasından, babası da ceddim Resûlullah’tan duymuştur.”</p>
<p>Bu şekilde rivâyet ettiği hadîs-i şeriflerden bir tanesi şudur:<br />
“İşlerin zoru üçtür; Kardeşlerle mal hususunda iyi geçinmek, menfaat söz konusu olunca insanlara karşı insafla muamelede bulunmak, her durumda Allah’ı anmak.”</p>
<p>Tasavvuf inancını benimseyen ve kendini ibâdete vermiş olan Muhammed bin Münkedir; “Muhammed bin Ali’yi görünceye dek Ali bin Hüseyin’in, fazîlet yönünden kendi gibi bir halef bıraktığını ummazdım; ben ona öğüt vermek isterken o bana öğüt verdi” der ve şu olayı anlatır:</p>
<p>“Hararetim bastığı bir saatte Medine dolaylarında gezerken, Muhammed bin Ali’ye rastladım. Pek yorulmuştu, yanındaki iki kişiye dayanarak yürüyebiliyordu; adam akıllıda terlemişti. Ona, «Hâşimi ulularından olan senin gibi bir kişinin, bu saatte dünya için bu derece yorulmasını, hiç de doğru bulmuyorum» dedim. Hz.İmâm bu söz üzerine dayandığı kişileri itti, doğruldu da bana dedi ki:</p>
<p>«Vallâhi bu halde ölüm gelip çatsa, beni Allah’a edilen ibâdetlerden biriyle meşgul olarak bulur; çünkü bu halimle ben, kendimi senden de, bütün halktan da çekmişim, ehlimin-ayâlimin rızkı için çalışmaktayım; Ben, Allah’a karşı irtikâb edilen bir suçu işlerken, ölümün gelip çatmasından korkarım» Bu sözü duyunca; «Allah sana rahmet etsin» dedim; «Sana öğüt vermeyi isterken, sen bana öğüt verdin.»”</p>
<p>Hz.İmâm Muhammed Bâkır’ın zamanları, Ümeyye oğullarından Mervan oğlu Abdülmelik ile oğulları Velid ve Süleyman&#8217;ın, Abdülaziz oğlu Ömer’in ve yine Abdülmelik’in oğullarından Yezîd’le, Hişâm’ın saltanatlarına rastlar. Abdülmelik öyle bir kişiydi ki, kendisine saltanat müjdelendiği zaman, okumakta olduğu Kur’ân’ı Kerîm’i;“Bu seninle son görüşmemiz” deyip elinden bırakmıştı. Abdülmelik saltanata oturunca, amcasının oğlunu saltanatta kendisine rakip gördüğü için sarayına konuk çağırmış ve onu kendi eliyle öldürmüş sonra da Şam mescidinde minbere çıkıp; “Bundan böyle, kim benim yaptığım işe dâir bir soru sorar veya îtirâz ederse cevâbını ancak kılıçla alır” demişti.</p>
<p>Şimdi bu devirde bir de Şam’da olup bitenlere bakalım. Muâviye’nin kurduğu saltanat ne âlemde idi? Onun halefleri ne ile meşgul idiler? Ne yapıyorlardı?<br />
Bütün bunları bilmek, akıl ve izân sahipleri için pek güzel bir mukayese imkânı hazırlar. Biz Hz.Ali’nin torunlarının nasıl yaşadıklarını birer birer anlatırken, Şam’da yaşanılan olayları anlatmamak ve unutmak insafsızlık olurdu.</p>
<p>Hz.İmâm Muhammed Bâkır’ın imâmlık makamına oturduğu zamanda, Şam saraylarında fesat ve ahlâksızlık son haddini bulmuştu. Hz.İmâm Muhammed Bâkır çekilmiş olduğu ilim ve fâzilet dolu köşesinden bu manzarayı hayret ve hatta dehşet içinde seyrediyordu. Muâviye’nin soyundan, Mervan’ın soyuna geçen bu sahte Emîr’ül-mü’minlik, halka zorla kabul ettirilmek isteniyordu. Bunlar; Şam saraylarında hükümdarlar gibi yaşıyorlardı ve her çeşit sefâhat hayatının içine adetâ gömülmüşler, boğulmuşlardı.</p>
<p>Bunlar; emirlerini ancak kılıç kuvveti ile gördürebildikleri için sadece buna tapıyorlar, bütün varlıkları ile sadece bunu benimsiyorlardı. Bunlarda; fâzilet, doğruluk, adâlet gibi kelimeler çoktan unutulmuş, iş düpedüz bir rezâlet, ahlâksızlık ve zulme dökülmüştü. Şam saraylarında, Ümeyye oğulları rezâlet ve sefâhat içinde hayat sürerlerken, Hz.Ali’nin torunları ise Medine’de büyük bir fâzilet içinde hayatlarını devam ettiriyorlardı.</p>
<p>Bu halîfelerin içinde yalnız Mervan oğlu Abdülaziz’in oğlu Ömer, bir istisna teşkil ediyordu. Bu zât Hicret’in 99. yılında saltanata gelir gelmez ilk iş olarak; Muâviye’nin koyduğu pis ve kötü bid’atı, Cuma günleri hutbelerde Hz.Ali’ye hâşâ, zem edilmesini kaldırdı ve yerine; Kur’ân-ı Kerîm’deki şu âyetin okunmasını emretti:<br />
“Gerçekten de Allah adâlet ve ihsânla muameleyi buyurur ve yakınları görüp gözetmeyi emreder; kötü olan, yapılmaması buyrulan şeylerden ve azgınlıktan isyândan nehyeyler; düşünüp anlamanız içinde size öğüt verir.” (Nahl 90. âyet)<br />
Abdülaziz’in oğlu Ömer, daha sonra Hz.Muhammed’in Hak’ka kavuşmalarından sonra Hz.Fâtıma’nın elinden alınan Fedek hurmalığını, Hz.Fâtıma’nın soyuna geri verdi. Sonra Ümeyye oğullarının gasbettikleri şeyleri tekrar onlardan aldı, Beyt’ül-mâl’e (Devlet Hazinesi) iâde etti ve hak sahiplerine de devlet hazinesinden verilen payda, eşitliğe riâyeti şart koştu.</p>
<p>Ümeyye oğulları, Abdülaziz oğlu Ömer’in yapmış olduğu bu hareketlerini hoş görmediler ve onu zehirlettiler. Abdülaziz oğlu Ömer, bu zehirlenme sonucunda Hicret’in 101. yılında vefât etmiştir.</p>
<p>Arap milliyetçiliği, Arap olmayan Müslümanların aşağı görülmesi, gayr-i Arap olanları büsbütün incitmedeydi. Halifelerin sorumsuzluğu, yahût adâlet sâhibi olsun, olmasın, onlara itâatin lüzumu hakkındaki rivâyetler, artık söyleyenlerin dillerinde ve yazılmış sahifelerde kalıyordu.</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin’in, mazlûm olarak din, îman adına, ümmetin selâmeti ve İslâm’ın, insanlığın özgürlüğü uğruna şehâdeti unutulmuyor, yer yer ayaklanmalarla, intikam almaya kalkışmalarla yeniden yeniye canlanıyordu.<br />
Hicret’in 120.yılında, Hz.İmâm Muhammed’ül Bâkır’ın tasvib etmemesine rağmen, Hz.İmâm Zeynel Âbidin’in oğlu Zeyd, zamanın yönetimine karşı ayaklanmış; fakat onu şehit etmişlerdir. Hicret’in 125.yılında da Zeyd’in oğlu Yahyâ ayaklanmış; fakat o da şehit edilmiştir.</p>
<p>Bütün bu olaylar halka bir ibret olmuyordu. Kerbelâ fâciasını, Resûlullah’ın oğlunun şehâdetini, “Ehl-i Beyt’in” esaretini, Muhammed evlâdına revâ görülen zulümleri unutmayanlar için bir hatırlatma oluyordu. Kendilerine, Resûlullah’ın halîfesi ve mü’minler emîri lâkaplarını takanların sefâhatları, zulümleri, bu hatırlatmayı, en azından hoşnutsuzluk hâline getiriyordu. Ümeyye oğullarının kendi aralarında da hoşnutsuzluklar, hattâ ayaklanmalar başlamıştı; zulüm temelinin üstüne kurulan bu saltanat, artık çöküyordu.</p>
<p>Hz.İmâm Muhammed Bâkır, Ümeyye oğulları saltanatının son zamanlarında yaşamışlardır. Hz.İmâm; hükümetin bir yandan dıştaki, bir yandan içteki muhaliflerle uğraşmasından faydalanmışlar ve İslâm’ın gerçek esaslarını, ilmi, hikmeti yaymışlardır. Sahâbeden olup Hz.İmâm’ın zamanına ulaşanlardan ve tâbiinden birçok kişi, kendilerinden faydalanmışlar, rivâyetlerde bulunmuşlardır. Hz.İmâm Muhammed’ül Bâkır’ın bir de tefsirleri vardır.</p>
<p>Hz.İmâm Muhammed’ül Bâkır, Hicret’in 114. yılı (Milâdi 733) Zilhicce ayının 7. günü Hak’ka kavuşmuştur. Hz.İmâm Muhammed’ül Bâkır, Ümeyye oğulları tarafından zehirlettirilerek şehâdet makamına ermişlerdir. Ömürleri 57 yıl, 5 ay, 7 gün’dür.</p>
<p>Hz.İmâm Muhammed Bâkır vasiyyetleri mucibince, Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık tarafından yıkanıp techîz ve tekfîn edilmişler, namazları da Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık tarafından kılınmıştır. Hz.İmâm Muhammed Bâkır, Medine-i Münevvere’deki Baki mezarlığında, babaları Hz.İmâm Zeynel Âbidin’in yanına defnedilmişlerdir.</p>
<p>Kendilerinden sonra imâmet, oğlu Hz.İmâm Cafer’üs Sâdık’a intikal etmiştir.<br />
En doğrusunu Allah bilir.</p>
<p>Vecîzelerinin Bir Kısmı</p>
<p>Allah o mümine rahmet etsin ki; dilini tutar da kötü söz söylemez. Çünkü bu, Cenâb-ı Hak’kın kendisine verdiği sadakadır. Dilini tutmadıkça hiç kimse, günahlardan kurtulamaz.<br />
Amel ancak bilgi ile beraber olursa makbuldür. Bilgi de amelle olur. Bilgi sahibine bu bilgisi, ameline kılavuzluk eder. Bilgisiz kişinin ameli ise beyhudedir.<br />
Aşağılık ruhtaki bir kimsenin silâhı; kötü sözdür, iftiradır.<br />
Bilgisinden faydalanılan bir bilgin, ibâdetle meşgul olan bin kişiden daha yararlıdır. Bir bilginin ölümü, şeytanı yetmiş ibâdet edicinin ölümünden daha çok sevindirir.<br />
Bu dünyada bir büyük belâya çatmış bulunuyoruz. Zira bu halk, bizim göstereceğimiz yoldan başka Hak’ka giden bir yol bulamaz. Buna karşılık ne yazık ki; bunlar çok defa bizim sözümüzü dinlemezler.<br />
Cenâb-ı Hak’kı her zaman aklınızda bulundurun; tâ ki sizleri görünmez kaza ve belâlardan korusun!<br />
Doğru ve güzel sözü kim söylerse söylesin; bunu kabul ediniz. Varsın isterse bu sözü söyleyen sözünü tutmasın. Çünkü Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de; “Onlar ki doğru sözü dinlerler ve sözün güzeline uyarlar; Allah’ın doğru yola götürdükleri kişiler kendileridir.” buyurmuştur.<br />
Doğruluk ve hidâyet kapısını bilene, onunla amel edenin ecri kadar ecir verilir. Onunla amel edenle, ecirlerinden de bir şey eksilmez. Buna karşılık sapıklık yoluna giden, bir sapıklık icat eden kimseye de, o sapıklıkla amel edenlerin işledikleri günah kadar günah yazılır. O sapık yolda gidenlerin günahlarından da bir şey eksilmez.<br />
Eline fırsat geçer geçmez bundan âzâmi istifadeye sakın kalkışma! Fırsatçılık meydanı öyle bir meydandır ki, bu meydana düşenleri sonunda mahrumiyete götürür.<br />
Gönül zenginliği gibi zenginlik yoktur. Gönül fukaralığı kadar da, fukaralık yoktur ve olamaz. En yüksek irfân, kendi kendini tanımaktır. İyi sıhhat kadar büyük bir nimet bulunamaz. Başarı kazanmak kadar âfiyet yoktur. Gayreti ve azmi uzattıkça uzatmak gibi yücelik olamaz. Dünya mallarına karşı isteği azaltmak kadar zahitlik yoktur. İnsaf kadar adâlet olamaz. Hevâ ve hevese uymak kadar günah işlenemez. Allah’ın farzlarını yerine getirmek gibi itâat yoktur. Akılsızlık kadar musîbet düşünülemez. İşlenen bir suçu küçümsemek kadar fena şey olamaz. Haksızlığa ve kötülere karşı savaşmak gibi üstünlük yoktur. Gönül isteği ile savaşmak kadar da savaş olamaz. Öfkeyi yenmek kadar kuvvet yoktur. Tamah etmek derecesinde alçalış da olamaz.<br />
Gönülleri aydın olanlar, ka’tiyyen dünya işleri peşlerinde koşmazlar. Her zaman öteki dünyayı düşünürler. Onların kulakları, gökten gelen seslere açık, gözleri ilâhi nur ile doludur. Gökten gelen sesleri gönül kulağı ile dinlerler ve bunları sanki öz kulakları ile dinliyormuş gibi olurlar. Onların gönül gözleri ile gördüklerini, bayağı gözlerle görmek mümkün değildir. Ve neticede en temiz olanların makamlarına erişirler. Bunlar pak ve olgun dostlardır. Seni her zaman saâdet yoluna yolcu ederler. Sana her zaman fazîlet ve kemâl yolunu gösterirler.<br />
Güler yüz ile tatlı söz; insana sevgi ve saygı kazandırır. Asık surat ile kötü söz ise, ancak nefret uyandırır. Böyleleri, insanları Allah’tan uzaklaştırır.<br />
Günah işlemekten, sapık yollara düşmekten çekinin! İbâdette kusur etmeyin! Yalandan sakınıp ancak doğru söyleyin! Emanete ihânet etmeyin! İyi kimse olsun, kötü kimse olsun; size biri bir şey emanet etti mi, onu istediği vakit bunu kendisine geri verin! Bana Ali bin Ebû Tâlib’i öldüren bile bir şey emanet etseydi, bunu kendisine geri verirdim.<br />
Her işinde doğru ol! Boş ve beyhude işlerle uğraşmaktan sakın! Düşmanından her zaman çekin ve dostunu da çekindir!<br />
Her üstün ve iyi şeyden daha üstünü ve daha iyisi; adâlet ve ihsândır. Onun için Cenâb-ı Hak; adâlet ve ihsânı emreder.<br />
İnsanın ilmi ile beraber hilmi de olması ne kadar güzel olur. Sabırlı ve bilgili olmak, fazîletlerin en üstünüdür.<br />
İnsanın yüreğine az olsun, çok olsun bir defa kibir girecek olursa, bu kibir ne miktar girerse, aklı da o miktar da azalır.<br />
İnsanoğlu için şu noksanlık yeter ki; Başkalarının kabahatlerini sayıp döktüğü halde, kendi kabahatini ve ayıbını görmez. Başkalarını kötü yola gitmekten men eder de, kendisi o kötü yolun yolcusudur. Ve hiçbir menfaati olmadığı halde, halka zulüm ve eziyet edilmesinden sevinç duyar.<br />
Kardeşinde bile bulunsa, onda gördüğün fakat Allah’ın örttüğü bir kusuru söylemen fena bir şeydir. Onda olmayan kusuru söylemen ise iftiradır.<br />
Kibirli ve gururlu olanlar ahmak bir cemâattir. Onların ahmaklıklarının ölçüsü, kibirleri ile mütenâsibtir. Yani ne kadar kibirli olursa o kadar ahmaktırlar.<br />
Kullar, Cenâb-ı Hak’kın dergâhında duâ ettikleri zaman, bunu içten gelen huzûr ile yapmalıdırlar. Makbul olanı budur. İlâhi kaza ve belâyı, içten gelen duâdan başka hiçbir şey geri çeviremez.<br />
Pişmanlık gözyaşları ile ıslanan yüzü cehennem ateşi yakmaz.<br />
Şeref ve servet insanın vücudunda dolaşır. Nihayet sonunda tevekkül evine yerleşir. Orada karar kılar.<br />
Şiâmız, yani “Ehl-i Beyt’i” sevenler üç kısımdır. Bir kısmı bizlerle geçinenlerdir. Bir kısmı sırça gibi çabucak kırılıp gidenlerdir. Bir kısmı ise kırmızı altın gibidir. Ateşe girdikçe, zahmet ile karşılaştıkça değeri artar.<br />
Şu zât gözümde çok büyüktür. Çünkü dünya onun gözünde küçülmüştür.<br />
Temizlik ve iffet kadar bir şey, Cenâb-ı Hak’kın indinde makbul değildir. Karnı haram lokma ile doldurmaktan ise aç bırakmak ve nefsi körleterek, başkalarının iffet ve namusuna tecavüz etmemek evlâdır.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Güzel Sözleri]]></title>
<link>http://hazretihuseyin.wordpress.com/2009/08/02/guzel-sozleri/</link>
<pubDate>Sun, 02 Aug 2009 16:44:18 +0000</pubDate>
<dc:creator>alisettar</dc:creator>
<guid>http://hazretihuseyin.wordpress.com/2009/08/02/guzel-sozleri/</guid>
<description><![CDATA[Âhiret saâdetinin, dünya devletinden önde olduğunu mutlaka biliniz. Çünkü dünya saltanatı gelip geçi]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><ol>
<li>Âhiret saâdetinin, dünya devletinden önde olduğunu mutlaka biliniz. Çünkü dünya saltanatı gelip geçicidir. Onu minnet ile ele geçirmeğe ve zilletle bırakıp gitmeğe değmez.</li>
<li>Allah’a yakınlık alâmeti; mihnetin ve belânın ölüm veren zehrini yudum yudum içmekten ve Ulu Tanrı dergâhına kabûl nişânesi; musîbetlere ve çilelere tahammül etmekten ibarettir.</li>
<li>Ben, zalimlerle yaşamayı bir zillet sayarım.</li>
<li>Biz «Ehl-i Beyt» Allah’ın rızâsına uymuşuz; ondan râzıyım; belâsına sabrederiz; sabredenlerin mükâfatlarına ereriz.</li>
<li>Biz Hak’kın rızâ incisini arama da belâ denizinin dalgıçlarıyız. Felâket kılıcından korkmayanlar, bizimle atbaşı beraber olurlar. Biz Tanrı yakınının cevherlerini aramak maksadıyla sebat ve sabır sahasının seyyahlarıyız. Gam ve keder hâdiselerinden sakınmayanlar, bize arkadaşlık etmeye rağbet ederler.</li>
<li>Biz Peygamber’in “Ehl-i Beyt’i”yiz ve Nübüvvet hanedanıyız. Bizim makamımız Allah’a yakın olan meleklerin yanıdır. Ve duâmızın oku dâimâ kabûl edilir olmuştur.</li>
<li>Bizce açık olan sırlar sizin için gizlidir. Nitekim geminin delinmesi hikmeti Mûsâ Peygamber’e gizli kalmıştır, fakat Hızır Aleyhisselâm için bu açık seçiktir.</li>
<li>Ey Peygamber’in «Ehl-i Beyt’i»! Gökyüzünün belâsı inince, eseri bütün kâinata yayılır. Kâfir ve Müslümanların hepsi bu mihmetin içine girerler. Ama mü’minin kâfirden üstün olduğunu gösteren ölçü şudur ki, mü’min belâya sabreder kâfirse ondan feryâd ve şikâyet eder. Nitekim nimette de kâfir günah işler, mü’minse verâ sahibi olur. Şüphe yok ki; mü’min belâya sabır ve şükür gösterir. Bu suretle de mertebesi yücelir. Kâfir ise sızlanıp şikâyet etmekle kahra uğrar ve kınanmış olur. Bu mânaya en gerçek delil ise; «Ancak Allah yolunda sabır gösterenlere hesapsız mükâfatlar vardır.» (Zümer 10. âyet)</li>
<li>Hak bizdedir, biz Hak ile beraberiz.</li>
<li>Hak rızâsı, zaten tehlikelidir. Bunu böyle kabûl eden yolunda gider. Her dileğin incisi, belâ girdaplarındadır. İnci avcısı olan onu yakalar.</li>
<li>Hayat, inanmak ve mücadele etmektir.</li>
<li>Hikmetin gizli sırlarına erişilmez, takdirin irâdesinin dışına çıkılmaz.</li>
<li>Hikmetin sırları bize gizli olmaz. Ve ismetin feyzi bizi gaflete sürüklemez.</li>
<li>İbâdet; emredilenlerle amel edip, yasak edilenlerden sakınmaktan ibarettir.</li>
<li>İnsanlar dünyaya kul oldular; din, yalnız ağızlarında. Geçimleri düzendeyse söz ediyorlar dinden, ama bir belâya uğradılar mı bundan da vazgeçiyorlar. Gerçeğe uyan işe koyulan yok, fakat bâtıla koşan çok.</li>
<li>İnsanların en cömerdi, istemeden veren; en asili de intikama gücü yeterken bağışlayandır.</li>
<li>Namazda iken şehit olmak, bize miras kalmıştır.</li>
<li>Ne talihsiz bedbaht kavim ki; halkın rızâsını kazanmayı, Halik’in (Yaratan Allah’ın) gazâbına üstün tutup, «Ümmetiyiz!» dedikleri Peygamber’in evlâdını helâk ederek Yezîd’in hoşuna gitmek isterler!</li>
<li>O varlıkları yaratan Ulu Tanrı’ya sonsuz hamd-ü senalar olsun ki, insan soyunu akıl ve düşünce üstünlüğü ile öteki yaratıklardan yüce kılmıştır. Ve ölçüsüz şükürler olsun o dünya evinin şekillerini çizen ve âhiret yerinin hallerini tedbir eden Allah’a ki, insan cinsinden Peygamberler zümresine üstünlük vasfı yardımında bulunup onları imtiyaz şerefi ile yüceltmiştir. Ve sayısız selâm ve sınırsız selâvat o Kâinat’ın Efendisine ki, Peygamber sınıfında kendi itibar cevheri daha şerefli ve daha uludur. Ve yine selâmlar o ashâplar ve ashâp zümresine ki, Risâlet ailesinde sohbetleri kabûl edilmiştir ve ibâdetleri her an elden üstündür.</li>
<li>Oğlu Hz.Zeynel Abidin’e dedi ki; «Sabırlı olmak yolundan ayrılma ki; o yol Peygamberlerin ve evliyânın ahlâk yoludur. Eğer bize bu musîbet nâsib olmasaydı; bizden sonra gelecek Müslüman kişilere bir belâ inse, onu ilâhi bir gazab diye düşünerek üzüleceklerdi. Ne saâdet ki; belâ bizim yanımızda hakikat ehlinin sevgilisidir. Ve musîbetin başa gelmesi, ümmetin Allah’tan korkanları için teselli sebebidir.»</li>
<li>Ölüm, genç kızın boynuna takılan gerdanlık gibi, Âdem oğullarının boyunlarına takılmıştır; onlara ezelden yazılmıştır.</li>
<li>Şüphesiz takdir kalemiyle yazılan şey bozulmaz. Kazâ hükümleri yürürlüğe girince, hiçbir çare ile engellenemez.</li>
</ol>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kerbela]]></title>
<link>http://hazretihuseyin.wordpress.com/2009/08/02/kerbela/</link>
<pubDate>Sun, 02 Aug 2009 16:36:48 +0000</pubDate>
<dc:creator>alisettar</dc:creator>
<guid>http://hazretihuseyin.wordpress.com/2009/08/02/kerbela/</guid>
<description><![CDATA[Kerbela Olayı Hz.İmâm Hüseyin, Hur’un teklifini uygun gördü ve o gece yanındaki ordusuyla yola düzül]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Kerbela Olayı</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin, Hur’un teklifini uygun gördü ve o gece yanındaki ordusuyla yola düzüldü. Bütün gece yol aldılar, sonra bir durakta durdular. Daha ileri gidemediler. Hz.İmâm Hüseyin bindiği atı kamçıladı ve atı hareket ettirmek istedi ise de at hareket etmedi.</p>
<p>Hz.İmâm:<br />
“Ey bu menzilleri ve konakları bilenler, bu menzil neresidir, biliyor musunuz?” diye sordu.<br />
Onlar:<br />
“Burası Mariye menzilidir!” dediler.<br />
Hz.İmâm:<br />
“Belki başka bir adı da olacak!” dedi.<br />
Onlar:<br />
“Bir adı da KERBELÂ’dır” dediler.<br />
Hz.İmâm:<br />
“Allahuekber!” dedi. “Burası Kerb ve Belâ (Hüzün ve Belâ) yeridir!” dedi.</p>
<p>Bu adı duyunca Hz.İmâm Hüseyin’in gözleri yaşardı;“Allah’ım” buyurdu;“Kerbden, belâdan sana sığınırım; burası ineceğimiz yer; kanımızın döküleceği yer; kabirlerimizin bulanacağı yer. Bunu bana ceddim Resûlullah haber vermişti” ve “Allah’ın adıyla, Allah’la, budur; Allah yolunda öldürülen, şehit olup can veren” buyurup, Zül-Cenah adlı atından yere indiler. Hz.İmâm ayaklarını yere basınca o mübârek topraktan bir toz kalkıp mübârek yüzlerine kondu.</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin, Kerbelâ’ya Hicret’in 61.yılının Muharrem ayının ikinci günü indiler ve çadırlarını kurdular. Sonra yanındakileri topladılar; yaşlı gözlerle onları bir zaman seyrettikten sonra “Allah’ım” dediler; “Biz senin Peygamberinin yakınlarıyız; diyârımızdan sürdüler, çıkardılar bizi. Ceddimizin hareminde kalmamıza müsâade etmediler. Ümeyye oğulları zulmettiler bize; sen onlardan hakkımızı al bizim, sen zâlim kavme karşı yardım et bize.”</p>
<p>Hz.İmâm sonra buyurdular ki:<br />
“İnsanlar dünyaya kul oldular; din, yalnız ağızlarında. Geçimleri düzendeyse söz ediyorlar dinden, ama bir belâya uğradılar mı bundan da vazgeçiyorlar. İçilmiş kabın içinde kalan su, sömürülmüş yayladaki ot kadar değersiz bir hale geldi dünya. Görmez misiniz? Gerçeğe uyan işe koyulan yok; fakat bâtıla koşan çok. İnanan, bunları görünce Allah’a kavuşmak ister; ben, ölümü bir kutluluk görmedeyim; zâlimlerle yaşamayı ise bir zillet saymadayım.”</p>
<p>Söz buraya gelince Züheyr kalkıp:<br />
“Ey Resûlullah’ın oğlu” dedi; “Sözlerini duyduk; dünya ebedî olsa, biz de ölümsüz olsak, yine de seninle geçip gitmeyi orada oturup kalmaktan üstün biliriz.”</p>
<p>Sonra Büreyr söze başlayıp;<br />
“Ey Allah’ın Resûlu’nun oğlu” dedi; “Allah lütfetti de senin gözlerinin önünde savaşmayı, kolumuzun kanadımızın kesilmesini nasîb etti bize; sonra da kıyâmet günü ceddin şefâatçi olacak bize.”</p>
<p>Böylece, Hz.İmâm Hüseyin o kan içici çölde, o elemli sahrada Kerbelâ’da konaklayıp oturdu. Burada, Irak ileri gelenlerine bir mektup yazıp Kays ile gönderdi. Mektupta Hz.İmâm şöyle diyordu:</p>
<p>“Ey uzakta olduğu halde bize sadakat gösteren ve iştiyâklarını bildirenler! Ey candan ve yürekten kulluk mektupları yollayan mücâhidler. Sizin mektuplarınızdaki satırların yazıları irâdemizi çekti, bu yönlere yol aldık. Şimdi Kerbelâ çölündeki belâ yerinde ve Arap Irak’ında çadırlarımızı kurduk. Hicâz’ın ikbâl yıldızı bu kazâya saâdet ışığı saldı. Şimdi içtiğiniz yemine vefâ göstermeniz ve mübarek ayak basışımızın saâdetini gânimet bilerek bize uyup can akçesini saçmağa koşmanız gerektir. İkbâl kıblesi ve ülkü yolu olan dergâhımıza yüz tutunuz. Âhiret saâdetinin dünya devletinden önde olduğunu mutlaka biliniz. Gerçekten bu müjde size hidâyet yolunun hediyesidir. Bunu bir yardım dilemek sanmayın. Çünkü dünya saltanatı gelip geçicidir. Onu minnet ile ele geçirmeğe ve zilletle bırakıp gitmeğe değmez!”</p>
<p>Hz.İmâm’ın mektubunu, Kûfe şehrinde Süleyman Huzaî’ye vermek ve cevabını almak maksadıyla Kays yola çıktı. Fakat Kûfe’ye varmadan Ubeydullah’ın askerleri Kays’ı yakaladılar ve Ubeydullah’ın huzûruna getirdiler. Kays, Ubeydullah ile karşılaşınca ilk işi mektubu çıkarıp, okunmayacak bir şekilde yırtmak oldu.</p>
<p>Ubeydullah, Kays’a sordu;<br />
“Mektubu neden yırttın?” dedi.<br />
Kays:<br />
“Dost sırrını düşmandan gizlemek gerek!” diye cevap verdi.<br />
Ubeydullah:<br />
“Ey Kays” dedi; “Eğer benim seni öldürmemden kurtulmak dilersen iki işten birisini seç; Ya mektuptaki isimleri bana bildir. Ya da minbere çık, Hüseyin’e ve ona uyanlara söv- say, beni ve Yezîd’i öv!” dedi.<br />
Kays:<br />
“Ey Ziyad’ın oğlu! Mektubu açığa vurmak mümkün değildir benim için. Ama minbere çıkmak işi elimden gelir. Emredin halk toplansın!” dedi.</p>
<p>Halk toplanınca Kays minbere çıktı. Allah’a hamd-ü senâ, Resûl’ü ile soyuna salât-ü selâmdan sonra topluluğa hitab ederek; “Ey Kûfe halkı! Ben Hüseyin’in elçisiyim. Onun burasını şereflendirmeğe geldiğini size bildirmeğe geldim!” dedi. Ve mektubun içinde yazılanları başından sonuna kadar bildirdi. Yezîd ile İbn-i Ziyad’a lânetler ve nefretler savurdu. Hz.İmâm Hüseyin ile ona uyanları övdü. Bu sözlerden sonra Ubeydullah kızdı ve henüz minberde iken o mazlûmu şehit ettirdi.</p>
<p>Ubeydullah, Hz.İmâm Hüseyin’in Kerbelâ’ya geldiğini öğrenince ona bir mektup yolladı. Mektup şöyleydi;<br />
“Ey Hüseyin! Bana Yezîd mektuplar yazarak şunları bildirdi: «Ali oğlu Hüseyin o taraflara geldiğinde, bana bey’at edeceğine dair kendisinden söz almadıkça hakkında bir karar verme, eğer teklifini kabul etmezse onu hiç düşünmeden derhal öldür!» Şimdi sana nasîhat ediyorum. Kendine acı! Yezîd’e bey’at etmeyi kabul et. Eğer kabul etmezsen savaş vasıtalarını hazırla!”</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin o mektubun içindekileri öğrenince buyurdular ki;<br />
“Ne talihsiz bedbaht kavim ki; halkın rızâsını kazanmayı, Halik’in -Yaratan Allah’ın- gazâbına üstün tutup, «Ümmetiyiz!» dedikleri Peygamberin evlâdını helâk ederek, Yezîd’in hoşuna gitmek isterler!”</p>
<p>Ubeydullah’ın mektubunu getiren adam sordu;<br />
“Yâ Hüseyin, bu mektuba cevabın nedir?”<br />
Hz.İmâm;<br />
“Benim ona verecek cevabım yoktur. O muhakkak azâbı hak etti” diyerek mektubu yere atmıştı.</p>
<p>Mektubu getiren adam, Ubeydullah’ın yanına dönünce Hz.İmâm Hüseyin’in sözlerini, kendisine aktardı. Bunun üzerine Ubeydullah İbn-i Ziyad orada bulunan meclis ehline döndü ve “Ey Şam ve Kûfe’nin ileri gelenleri; içinizde her kim ki Hüseyin ile harp ederse kendisine koca bir Vilâyeti vereceğim” dedi.</p>
<p>Bu teklife hiç kimse sesini çıkartmadı. Sorusunu birkaç defa tekrarladı, yine kimseden cevap alamayınca, en sonunda; kendisinden çoktandır Rey Vâliliğini isteyen Sa’d İbn-i Vakkas’ın oğlu Ömer’i, Hz.İmâm Hüseyin ile savaşacak orduya kumandan tayin etti ve Ömer’e dedi ki;</p>
<p>“Emrine vereceğim kuvvet ile Kerbelâ’ya gidip Ali’nin oğlu Hüseyin’e, Yezîd’e bey’at etmesini teklif edeceksin. Kabul etmezse onun ve ona tâbi olanların başlarını kesip bana getireceksin. Bu önemli hizmeti yapmakla yükselme yolunu bulacaksın.”</p>
<p>Bu sözler üzerine Ömer ayağa kalktı;<br />
“Ey Ziyad oğlu! Bu çok önemli bir meseledir. Düşünmek için zamana ihtiyaç vardır. İzin verin evime gideyim, düşüneyim; oğullarımla müşâvere edeyim, ondan sonra cevap veririm.”</p>
<p>Ubeydullah İbn-i Ziyad, onun bu isteğini kabul etti. Ömer evine gelince oğullarını çağırttı ve durumu onlara anlattı. Bunun üzerine büyük oğlu şu cevabı verdi:</p>
<p>“Ey baba, bu ne cahilce sözdür? Bu ne gaflettir. Üzerine gideceğin şahsın Peygamber’in göz bebeği, Fâtıma’nın ciğerparesi olduğunu bilmiyor musun? Elbette bilirsin. Bile bile bu büyük vebâli yükleniyorsun. Senin baban Sa’d İbn-i Vakkas, hayatını Resûlullah ve onun yakınları uğrunda harcamadı mı? Sen ise Resûlullah’ın evlâdı üzerine gidiyorsun ve Resûlullah’ın göz bebeği ile harbetmek istiyorsun. Ali’nin oğlu Hüseyin’i buraya davet edenler arasında sen de yok mu idin? Ona üst üste üç tane mektup yazmadın mı? Şimdi ise dünya nimetleri için böyle bir zâtın üzerine gidiyorsun. Ve âdetâ Peygamber’in kanını dökmek istiyorsun. Dünya nimetlerini sevmenin bütün hata ve kötülüklerin başı olduğunu bile bile, bu işi yüklenmek istiyorsun. Ey baba! Böyle bir şey yapacak olursan bunun lâneti kıyamete kadar senin ve soyunun üzerinde kalacaktır.”</p>
<p>Ömer büyük oğlunun sözlerinden hoşlanmadı, kızdı. Harîs bir genç olan küçük oğluna döndü. Küçük oğlu dedi ki;</p>
<p>“Ey baba! Gerçi ağabeyimin sözleri doğrudur. Fakat onlar ilerde, gaibte olacak işlerdir. Hâlbuki Ubeydullah’ın ihsânı hazır ve önündedir. Elde hazır olan nimet elbette meçhul bir nimete tercih edilmelidir. Akıllı olan böyle bir nimeti tepmez.”</p>
<p>Bu sözler üzerine Sa’d oğlu Ömer, kendisi gibi düşünen küçük oğlunun sözlerini kabul etti. Çünkü mal ve hükmediş hırsı, gözünü bürümüştü. Ömer, Ubeydullah’ın yanına giderek teklifi kabul ettiğini bildirdi.</p>
<p>Ömer İbn-i Sa’d’ın, teklifi kabul etmesinden sonra Ubeydullah İbn-i Ziyad, onun emrine beşbin kişilik bir kuvvet verdi ve onu Kerbelâ’ya , Hz.İmâm Hüseyin ile savaşmaya gönderdi.</p>
<p>Ömer İbn-i Sa’d’ın Kerbelâ’ya gelişi, Muharrem ayının 6. günüydü. Hur bin Riyâhi de ordusu ile Ömer İbn-i Sa’d’ın ordusuna katıldı. Ömer İbn-i Sa’d, Kerbelâ’ya gelince ilk iş olarak Hz.İmam Hüseyin’e bir elçi gönderip neden geldiğini sordu.</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin Sa’d oğlu Ömer’e şu cevabı verdi;<br />
“Benim buralara gelmemin sebebi; bana arka arkaya göndermiş olduğunuz mektuplar ve davetlerinizdir, tarafınızdan gösterilen istektir. Bana üst üste mektuplar yazarak ve heyetler göndererek beni ısrarla çağırdınız. Ben de bu davetlerinizi kabul ederek; sizi dalâlet yolundan kurtarıp hidâyet yoluna sokmak, size insanlığı öğretmek, sizi ıslâh ederek size dîni öğretmek için geldik. Sizin göndermiş olduğunuz bu mektuplar üzerine, Mekke’den gönderdiğim amcamın oğlu Müslim ile iki yavrusunu zulümle şehit ettiniz. Onların şehit edildikleri haberini buraya gelirken yolda öğrendim. Ve şunu söyleyeyim ki, sizlerde artık hidâyet yoluna girmek cevherini görmüyorum. Bunun için Mekke’ye dönmek istiyorum. Eğer buna engel olursanız «Ehl-i Beyt»im ve bana uyanlarla birlikte buradan geri dönmek ve Hicaz’a gitmek kararındayım.”</p>
<p>Ömer İbn-i Sa’d, Hz.İmâm Hüseyin’den aldığı bu cevabı hemen Ubeydullah’a bildirdi. Ubeydullah, Sa’d oğlu Ömer’e gönderdiği cevapta;<br />
“Hüseyin’den ve yanındakilerden Fırat suyunun kesilmesini ve Yezîd’in bey’atını kabul etmezse savaşmasını” emrediyordu.</p>
<p>Hz.İmam Cafer’üs Sâdık şöyle rivâyet eder:<br />
“İmâm Hüseyin, kardeşi İmâm Hasan’ın zehirlendiği gün ağlıyordu. İmâm Hasan; «Yâ Hüseyin» buyurmuştu; «Ne ağlıyorsun? Beni zehirlediler; fakat Yâ Hüseyin, senin gününe benzer gün yoktur. Ceddimiz Muhammed’in ümmeti olduklarını iddia edenlerden, İslâm olduklarını sananlardan otuz bin kişi, senin kanını dökmek, evlâdını öldürmek, ayâlini esir etmek, malını yağmalamak için toplanırlar; bu yüzden de Ümeyye oğulları lânete lâyık olurlar. Gökten kül ve kan yağar; herşey, hatta çöldeki vahşi hayvanlarla, denizlerdeki balıklar bile sana ağlarlar.»”</p>
<p>Ubeydullah’tan gelen emir üzerine, Ömer İbn-i Sa’d’ın askerleri Fırat suyunu, Hz.İmâm’ın, ehlinden-ayâlinden ve ona uyanlardan kestiler. Bu olay Muharrem ayının 7. gününde oluyordu. Hemen o gün Hz.İmâm’ın askerinde susuzluk başladı. Susuzluktan çocuklar ağlamaya başladılar. Geceleyin Hz.İmâm Hüseyin’in kardeşi Ali oğlu Abbas, yanına yirmi er alarak Fırat nehrine vardı. Muhafızları püskürttü ve yeteri kadar su getirerek ordugâha yetiştirdi.</p>
<p>Bu arada Hz.İmâm Hüseyin, Sa’d oğlu Ömer’e haber göndererek ona son defa nasîhatlar etti, fakat o zâlime bu nasîhatlar bir fayda etmiyordu.</p>
<p>Muharrem ayının 8. günü idi. Hz.İmâm’ın askerlerinde, çocuklarında tekrar susuzluk baş gösterdi. Hz.İmâm’a başvurdular. Hz.İmâm bir yer işaret etti; “Burayı kazın” buyurdular. Orayı kazdılar; bir kaynak fışkırdı; “İçin” buyurdu; “Hayvanlarınıza da içirin; bu dünyadan son içeceğiniz su” dediler. Sonra o kaynak su yok oldu.</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin:<br />
“Bu gece son gecemiz ve Cuma gecesidir. Ömrümüzün son günleridir. İbâdetle, tâatle, Kur’ân okumakla, bağışlanma dilemekle geçirelim bu gecemizi. Sabah olunca her ne yapmak lâzım gelirse yaparız” dedi.</p>
<p>Bu sırada düşman askerlerinden Hz.İmâm Hüseyin’e, yakışıksız söz ve hakaretlerde bulunanlar oluyordu.<br />
Hz.İmâm Hüseyin, bu hakaretleri yapanlar için yüzünü gökyüzüne çevirdi;<br />
“Yâ İlâh’i, bu melûnlara hak ettikleri cezaları ver” diye duâda bulundu.<br />
Gerçekten de mazlûmun duâsı kabul edilir hükmü gereğince, Hz.İmâm’a o hareketleri yapanlar, âhiret azâbından evvel bu dünyada hak ettikleri cezalarını hemen buldular ve ebedî cehennemi boyladılar.</p>
<p>Yezîd’in askerleri gözlerinin önünde olan bu kerametleri de görmekteydiler. Ama hiçbir faydası olmuyordu. Gönüllerinin îman aynalarında, bu kerametlerle hiçbir pas silinmiyordu. Öyledir, çünkü zâlimlere hiçbir keramet tesir etmez.</p>
<p>Allah, Kur’ân-ı Kerîm’deki âyetlerde; zâlimler hakkında şöyle buyurmaktadır:<br />
“(86) İnandıktan, Peygamberin gerçek olduğuna şehâdet ettikten, kendilerine de açık hüccet geldikten sonra kâfir olanları Allah nasıl hidâyete erdirir? Allah zâlim ve kâfirleri hidâyete erdirmez. (87) İşte onların cezaları, Allah’ın, meleklerin, bütün insanların lânetleri üzerlerine olmaktır.” (Âli İmrân 86-87. âyetler)</p>
<p>“Allah’a kendiliğinden yalan uydurandan daha zâlim kim olabilir? Bunlar Rab’lerinin huzûruna getirilirler, şahitler; «Rableri namına yalan söyleyenler işte bunlardır» derler, haberiniz olsun ki; Allah’ın lâneti zâlimlerin üzerindedir.»”(Hud 18. âyet)</p>
<p>“Allah’ın rahmetinden kâfir olan topluluktan başka kimsecikler ümit kesmez.” (Yusuf 87. âyet)</p>
<p>“Sakın sen Allah’ı zâlim olan müşriklerin yaptıkları şeylerden gafil sanma, Allah onları yalnız seğirderek (seslerini keserek) başlarını yukarı kaldırarak gözleri kırpmayacak bir halde gözlerinin durduğu güne tehir eder. Onların kalpleri boştur.” (İbrahim 42. âyet)</p>
<p>“Allah, insanları zulümleri yüzünden helâk etseydi yeryüzünde yürür bir tek mahlûk kalmazdı, fakat onlara azâb etmeyi mukadder bir zamâna tehir etti; vakitleri gelince de ne bir an geri kalırlar, ne bir an önce gelip-çatar o mukadderat vakit.” (Nahl 61. âyet)</p>
<p>“(6) Şurası muhakkak ki; kâfir olanları, Tanrı azâbıyla korkutsan da, korkutmasan da onlar için birdir; onlar inanmazlar. (7) Allah onların kalplerini, kulaklarını mühürlemiş, gözlerinin üstüne bir de perde çekmiştir. Onlar için büyük bir azâb vardır.” (Bakara 6-7. âyetler)</p>
<p>Bu olaylardan sonra, Kerbelâ Şahı, Hz.İmâm Hüseyin bütün kardeşlerini, yakınlarını, çoluk çocuğunu bir araya topladı; Allah’a hamd-ü senâ, Resûl’ü ile ve soyuna salat-ü selâmdan sonra onlara buyurdu ki;<br />
“Ben, sizden daha hayırlı dostlar, arkadaşlar, sizden daha iyi yardımcılar olduğunu bilmiyorum; Allah hepinize ecir versin. Ceddim, Kerbelâ’da şehit edileceğimi haber vermişti bana; o zaman da gelip çattı işte. Sizin hepinize izin veriyorum, hakkımı helâl ettim size. Gece gelip çatınca karanlığı fırsat bilin; herkes «Ehl-i Beyt’im» den birinin elinden tutsun, gitsin; dağılın yeryüzüne; çünkü bu topluluk, ancak beni ister; beni ele geçirdiler mi başkasını aramazlar artık.”</p>
<p>Hz.İmâm’ın bu sözleri üzerine, ona tâbi olanlar hep birlikte;<br />
“Senden sonra yaşamayı istemeyiz biz” dediler; “Allah o günü göstermesin bize.”<br />
Hz.İmâm Hüseyin’e uyanlar hep buna benzer sözler söylediler. Hz.İmâm’da onlara hayır duâda bulundu ve o geceyi ibâdetle geçirmelerini buyurdu.</p>
<p>Kerbelâ’da Muharrem ayının 10. gecesiydi. Hz.İmâm Hüseyin’e tâbi olanların çoğu o gece çadırlarında, kimi Kur’ân okuyordu; kimi namaz kılıyordu, duâ ediyordu; kimi kılıcını bilemedeydi, kimi yayını denemedeydi.</p>
<p>Kadınların gözleri yaşlıydı; çocuklar titriyorlardı, susuzluk ciğerlerini yakmaktaydı. Kadınlar feryâd edip ağlamaya başladıklarında Hz.İmâm onları susturduktan sonra kardeşi Zeyneb’e;</p>
<p>“Sen” dedi; “Kadınların ulususun üzerinde olan hakkım için beni kana bulanmış; şehit olmuş görünce başını açma; yüzünü yırtma; elbiseni parçalama; sesini yükseltme; feryâdınla düşmanları sevindirme” buyurmuştur.</p>
<p>Söylenmiştir ki; her iki taraftan da cenk safları sıralanınca, Hak ile bâtıl ve küfür ile îman yerli yerini bulunca Kerbelâ Şahı, Hz.İmâm Hüseyin düşman askerinin karşısına çıkıp onlara dedi ki;</p>
<p>“Ey merhametsiz kavm! Başımdaki sarık ve belimdeki kılıç, arkamdaki zırh, altımdaki at Hz.Resûlullah’ındır. Ben Resûl sancağının vârisiyim. Zehra Betül’ün göz nûruyum. Hiçbir zaman yalan ve boş yere söz söyleyip ayak diremedim. Allah’a ve Resûl’e aykırı yol tutmadım. Bana mektuplar ve elçiler gönderdiniz. Üzerime hüccetler yolladınız. Beni bu diyâra getiren sizlersiniz. Bu fitneyi türlü sebeplerle kışkırtıp bu raddeye siz getirdiniz. Bu ne sahtekârlıktır! Ama hilenin yapısı sağlam değildir. Hilenin eseri yaşamaz.”</p>
<p>En sonunda Ömer İbn-i Sa’d, Hz.İmâm’ın karşısına gelip;<br />
“Ey Hüseyin” dedi; “Yezîd’e bey’at etmedikçe, bu sözlerin bir faydası yok.” Sa’d oğlu bu sözleri söyledikten sonra, yayını gerip bir ok attı ve “Ey Kûfe halkı! Bilin ve şahit olun ki, Hüseyin ile savaşa başlayan ben oldum” dedi.<br />
Daha sonra Hz.İmâm Hüseyin, çadırlara döndü ve “Ey vefâlı dostlar!” dedi; “Ey canlarını fedâ edenler! Kavgaya hazır olun ve savaş araçlarını hazırlayın ki; bu dem kan dökülecek demdir.”</p>
<p>Bu olay Hicret’in 61.yılında, Muharrem ayının 10. Cuma günü sabahında geçiyordu. Düşman askeri, doğru bir rivâyete göre yirmi iki bin kişiydi. Hz.İmâm Hüseyin’in askeri ise yetmiş neferdi. Otuz kişi atlı, kalanı yaya idi.</p>
<p>Savaş başlamıştı artık. Askerlerin safları düzenlenince Riyahi oğlu Hur, Sa’d oğlu Ömer’in huzuruna geldi;<br />
“Ey Sa’d oğlu!” dedi; “Gerçekten Hüseyin ile savaşın mutlaka yapılacağına karar verilmiş midir?”<br />
Sa’d oğlu;<br />
“Elbette karar verilmiştir” dedi.<br />
Hur:<br />
“Sen Resûlullah’a kıyâmet gününde ne cevap vereceksin?”<br />
Bu söz üzerine Sa’d oğlu Ömer cevap vermedi.</p>
<p>Hur, kendi askerinin arasına döndü heyecandan titriyordu. Sonra kendinde olmadan bir nâra savurdu;<br />
“Allah’a minnetler olsun ki, gayb âleminden hidâyet nûrunun ışığını gördüm. O beni eğri yoldan doğru yola çevirdi!” dedi ve atını mahmuzladı, kendi askeri arasından çıktı. Hz.İmâm Hüseyin’in ordugâhına geldi ve Hz.İmâm’ın huzûruna çıktı;<br />
“Acaba mü’minlerîn emiri özrümü kabul ediyor mu?” diye sordu.</p>
<p>Hz.İmâm şu âyeti okudu;<br />
“Allah kullarının tövbelerini kabul eder.” (Tövbe 104. âyet) diye cevap verdi.<br />
Sonra da;<br />
“Ey Hur” dedi; “Lûtuf ve ihsân dergâhının kapıları özür dileyenlere dâimâ açıktır. Günahını itiraf eden kimse her zaman sevâbı kazanır ve dâimâ beğenilir.”</p>
<p>Hur, Hz.İmâm Hüseyin’den bu sözleri duyduktan sonra izin isteyip savaşa başladı. Yanında kardeşi, oğlu ve kölesi de vardı. Hur, savaşa başladıktan sonra Yezîd ordusundan birçok nâmerdi öldürdü ve sonunda kendisi de yaralandı, yere düştü; “Yetiş yâ İmâm” diye bağırdı.<br />
Hz.İmâm, hemen yetişip Hur’u o zâlimlerin elinden aldı, çadırların yanına getirdi. Hur o anda gözlerini açtı;<br />
“Ey zamanın imâmı! Benden râzı oldun mu?” dedi.<br />
Hz.İmâm:<br />
“Evet senden râzı oldum, sen annenin sana Hur adını verdiği gibi hürsün” dedi.<br />
Vefâlı Hur bu müjde ile, Hz.İmâm’ın yüzüne baktı ve gülerek Hak’ka canını teslim etti.</p>
<p>Hur’dan sonra kardeşi, oğlu ve kölesi de savaşmak için atılıp Yezîd’in askerleriyle savaştılar ve sonunda üçü de şehit oldular.</p>
<p>Savaş olanca şiddetiyle başlamıştı artık. Hz.İmâm Hüseyin’e tâbi olan Hüseyniler; şehâdet aşkıyla; îman aşkıyla, İslâmiyet ve din için savaşıyorlardı.</p>
<p>Karşılarındaki Yezîd ordusu ise; Hz.İmâm Hüseyin’i şehit etmek, İslâmiyet’i ve dîni ortadan kaldırmak için savaşıyordu. Bu ordu tam bir zâlimler topluluğu idi.</p>
<p>Hüseyniler’den her biri Yezîdîler’den bir kaçını öldürmeden şehit olmuyordu. Biri şehit olurken, diğerine; “Hüseyin’i bırakmamasını” vasiyyet ediyordu.<br />
Savaş bütün hızıyla sürüyordu. Sıra Hz.İmâm Hasan’ın evlâtlarına gelmişti. Hz.Hasan Mücteba oğlu Abdullah, Hz.İmâm’dan izin alıp meydana atıldı, savaştı; bir çok Yezîd askerini öldürdü ve sonunda o da şehit olup Rab’bine kavuştu.</p>
<p>Abdullah’ın şehâdetinden sonra Hz.Hasan Mücteba oğlu Kasım amcasından izin alıp meydana çıktı. Şehzade Kasım savaşta bir çok Yezîd askerini öldürdü, sonunda yaralandı, yere düştü; “Ey amca, beni bul!” diye haykırdı. Hz.İmâm Hüseyin hemen yetişti, Kasım’ı o zâlimlerin arasından aldı, çadıra getirdi. “Ehl-i Beyt” hatunları başına toplaşıp ağlaştılar. Bu anda Kasım da şehit olup Rab’bine kavuştu.</p>
<p>Ondan sonra savaş meydanına Hz.Ali Murtazâ evlâtları girdiler. Onlar da birer birer savaşıp birçok Yezîd askerini öldürdükten sonra hepsi şehit oldular.</p>
<p>Hz.Ali Murtazâ evlâtlarından sonra şehit olmak sırası Hz.Ali oğlu Abbas’a gelmişti. O, askerin sancaktarı, muzaffer askerin başbuğu idi. Hz.Abbas, ordusunun sancağını toprağa sapladı. Hz.İmâm’dan şu niyâzda bulundu:<br />
“Ey sabır ve tahammül gemisinin demiri! Benim de yüce âlemin bayrak yükselteni olmamım vakti yaklaştı. Âhiret âlemine gitmem gerek.”</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin ağlayarak;<br />
“Ey Abbas!” dedi; “Sen İslâm ordusunun sancaktarı idin. Bu anda asker, fânîlik çölünden beka ülkesine göç etti. Sana da o diyâra bayrak çekmek münasip düştü. Ama sana nasîhatım şudur;«Meydana girince bu zâlimlere hücceti yenileme yolunda nasîhat ver»”</p>
<p>Hz.Abbas bu sözleri kabul etti, savaş meydanına yürüdü. Hz.Abbas’ın şehâdetinden sonra, şehitlik sırası Hz.İmâm Hüseyin’e ve evlâtlarına gelmişti. Hz.İmâm’ın oğlu Şehzade Ali Ekber, o zamanlar on sekiz yaşındaydı. Ali Ekber, Resûlullah’a çok benzerdi. “Ehl-i Beyt” Resûlullah’ı görmek istediler mi ona bakarlardı. Hz.İmâm Hüseyin evlâdının şehâdetini görmemek için silahlandı, meydana doğru yürüdü. Oğlu Ali Ekber, o anda Hz.İmâm’a yalvardı, izin istedi. Hz.İmâm, onun ısrarından üzüntü duydu. Kendi mübarek eliyle savaş aletleri hazırladı ve oğlunu meydana saldı.</p>
<p>Şehzade Ali Ekber, bir nâra savurarak;<br />
“Allah’a ibâdet fidanının çiçeği benim, Ali Murtazâ oğlu Hüseyin’in ciğer köşesi benim işte” dedi ve kendisini düşman askerinin ortasına atıp, savaşa başladı. Yezîd ordusundan birçok zâlimi öldürdü. Sonunda; “Ey baba, susadım, susadım” dedi.</p>
<p>Hz.İmâm nemli gözlerinden kanlı yaşlar akıtarak; “Ey ciğer köşem!” dedi; “Sabret! Senin için Kevser şarabı hazırlanmaktadır.”<br />
Şehzade Ali Ekber bu müjde ile yine meydana döndü. Düşman askeri ona hücum ettiler ve vücudunda çok yaralar açtılar. Şehzade en sonunda atından düştü; “Babacığım, beni bul” diye bir nâra savurdu. Hz.İmâm, o nârayı işitince, meydana atılıp, şehzade Ali Ekber’i çadıra getirdiler. Şehzade bu anda ruhunu Hak’ka teslim etti.</p>
<p>Şehzade Ali Ekber’in şehit olmasından sonra “Ehl-i Beyt” hatunları ağlaştılar, matemlerini yenilediler. Hz.İmâm Hüseyin onlara teselli verdi, dedi ki;<br />
“Ey Peygamber’in «Ehl-i Beyt’i»! Ey İmâmet güllüğünün rüzgarları! Gökyüzünün belâsı inince, eseri bütün kâinata yayılır. Kâfir ve Müslümanların hepsi bu mihnetin içine girerler. Ama mü’minin kâfirden üstün olduğunu gösteren ölçü şudur ki; mü’min belâya sabreder, kâfirse ondan feryâd ve şikâyet eder. Nitekim; nimette de kâfir günah işler, mü’minse verâ sahibi olur. Şüphe yok ki; mü’min belâya sabır ve şükür gösterir. Bu suretle de mertebesi yücelir. Kâfir ise sızlanıp şikâyet etmekle kahra uğrar ve kınanmış olur. Bu mânaya en gerçek delil ise; «Ancak Allah yolunda sabır gösterenlere hesapsız mükâfatlar vardır» (Zümer 10.âyet) âyet-i kerîmesidir.</p>
<p>Ey iffet perdesi ile örtülü kadınlar! Sabredin, tahammül gösterin. Sabır ve tahammülün sonu âhirette cennet bahçeleri, dünyada kıyâmete kadar izzet ve tâzimdir. Sakın benden sonra yakalarınızı yırtıp saçlarınızı yolmayınız. Bu, düşmanların sevincini artırır. Fakat gözyaşı dökmekten sizi alıkoyamam. Çünkü mazlûmun gözünden akan su, rahmet bahçesini sular. Dertli garibin gözyaşı, amel tozlarını giderir.”</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin bunları söyledikten sonra, evlâtlarını büyüklere emanet yolu ile teslim etti. Hepsini de ulu Allah’a ısmarladı. Sonra onlara vedâ edip, gazâ meydanına yürüdü. Hz.İmâm gazâ meydanına yürüdüğü anda, süt emer bir yaşta olan çocuğu Ali Asgar’ın, susuzluk acısı ile neredeyse ölüm derecesine geldiğini kendisine bildirdiler.</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin’e bu hali bildirdikleri zaman, Hz. İmâm o masum 1,5 yaşındaki çocuğu eline almış, düşman askerine karşı tutmuş; Yezîd ordusuna karşı;</p>
<p>“Ey zâlimler!” dedi; “Diyelim ki, ben günahkârım. Fakat şu günahsız çocuğa niçin bir damla su vermezsiniz?”<br />
Bu sözlere rağmen o taş yüreklilerden bir akar suyun çıkmasının yolu yoktu. Hz.İmâm’a şu cevabı verdiler;<br />
“Ey Hüseyin! Ubeydullah İbn-i Ziyad’ın kesin buyruğu bir yudum su verilmemesi hakkındadır. Bu değişmez. Ve bey’at etmeyince, ne sana, ne evlâdına su içmek nasîb olmayacaktır.”</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin ümitsizlendi, geri dönmek üzere iken Yezîd ordusundan bir zâlim yayını kurup bir ok attı. Atılan ok Hz.İmâm’ın kucağındaki Ali Asgar’a rastladı. Ok masum çocuğun o mübarek boğazından geçti, Hz.İmâm’ın mübarek koluna saplandı. Hz.İmâm o masumun boğazından oku çekip çıkardı ve sonra o yavruyu annesine götürüp; “Ey biçâre!” dedi; “Oğlun şehâdet şerbetini içti.”</p>
<p>Hz. İmam Hüseyin&#8217;in Vedası ve Şehadeti</p>
<p>Böylece o masum çocuğun şehit olması ile yetmiş iki kişinin şehit olması tamamlanmıştı. Hasta olan oğlu Hz.Zeynel Abidin’den başka sağlar arasında Hz.İmâm Hüseyin’e yardımcı kimse kalmamıştı.</p>
<p>Rivâyet edilmiştir ki;<br />
Hz.Zeynel Abidin, babası ile yalnız kaldığını görünce, kendine dikkat ederek yatağından dışarı çıktı, çok zayıftı, titriyordu. Kendisine savaş silahı hazırlıyordu. Tam meydana yürüyecekti ki, Hz.İmâm Hüseyin;<br />
“Ey gözümün nûru!” diye haykırdı; “Şimdi sana şehitlik izni yoktur. Çünkü seyyitlik silsilesi sana bağlıdır. Mustafa ve Murtazâ’nın soyunun bekâsı senin sağ kalmana bağlıdır!” dedi.<br />
Hz.Zeynel Abidin’de ;<br />
“Ey baba! Ben şehâdet şerbetinden nasıl mahrum kalırım” dedi.<br />
Hz.İmâm Hüseyin:<br />
“Ey ciğer köşem!” dedi; “Belâ meclisinde şehâdet kadehini içmene henüz sıra gelmemiştir.”<br />
Sonra oğlu Hz.Zeynel Abidin’i bağrına bastı. Yüzünü yüzüne sürdü, ona vedâ etti ve dedi ki:<br />
“Ey gözümün nûru! Sabırlı olmak yolundan ayrılma ki, o yol Peygamberlerin ve evliyânın ahlâk yoludur. Eğer bize bu musîbet nasîb olmasaydı bizden sonra gelecek Müslüman kişilere bir belâ inse onu ilâhi bir gazab diye düşünerek üzüleceklerdi. Ne saâdet ki, belâ bizim yanımızda hakikat ehlinin sevgilisidir. Ve musîbetin başa gelmesi ümmetin Allah’tan korkanları için teselli sebebidir.”<br />
Bundan sonra Hz.İmâm Hüseyin, oğlu Hz.Zeynel Abidin’e atalarından kalan imâmet emanetleri teslim etti. Bunlar kıyâmet ilmi ve baki ilimlerdi ki, bunları imâmlardan başkasının zabtı mümkün değildi.</p>
<p>Böylece Hz.İmâm, vasiyyetlerini tamamladıktan ve emanetleri oğluna teslim ettikten sonra savaş elbiselerini giyindi ve “Ehl-i Beyt’e”; “Allah’a ısmarladık” diyerek meydana yürüdü ve dedi ki; “Ben Resûlullah’ın oğluyum, ben Allah’ın velîsi Ali Murtazâ’nın evlâdıyım.”</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin, daha sonra o zâlimler topluluğuna son bir defa söz söyleyerek dedi ki;<br />
“Ey zâlim kavm? Ey gaddar topluluk! O yüce Allah’ın kahredici kahrından çekinin ki; Firavun’un tayfasını Nil ırmağının selleri içinde boğdu. Fil ashâbının askerini Ebabil kuşlarının hücumu ile mağlup etti. Korkun o Allah’tan ki; o Cebbar’ın gazabından ki, Lût kavmi âsilerinin şehrini darmadağın etti. Nûh oğullarının yurduna ölüm selleri yürüttü.<br />
Ey zâlimler! Eğer kazâ dîvânının Hâkimine, Hz.Resûl’ün şeriâtına inanıyor ve bunlara boyun eğiyorsanız bu işlerin sonunu anın, bu zulümlerden tövbe edin. Bana amân verin ki; bu çocukları bu kadınları gurbette ayak altında ezdirmeden, Habeş diyârı yönlerine veya Anadolu’ya alıp gideyim. Bu Arap adası ile Babil topraklarını size teslim edeyim. Eğer muharebeden vazgeçme imkânı yoksa, bâri birer birer meydana gelin!”</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin’in bu sözlerinden sonra, askerlerinin inançlarını değiştireceğini anlayan Yezîd ordusunun başındakiler; “Ey Hüseyin! Bizim savaşımız Yezîd’in emriyledir. Senin kurtuluşun ona bey’at etmektir. Ya kabul edip bey’at edersin, ya ölüme boyun eğersin!” dediler. Sonra ok atıcılara şu emri verdiler:</p>
<p>“Hüseyin’i göz açtırmadan ok yağmuruna tutun!” Askerler de Hz.İmâm’ın üzerine ok yağdırmaya başladılar. Öyle ki, hava ok kanatlarıyla doldu. Ama Rab’bin himayesi ile korunan o dünya sığınağı padişaha bir zararı dokunmadı.</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin de meydanda dolaşıp;“Er istiyorum!” dedi ve karşısına çıkanları birer vuruşta öldürdü. Hz.İmâm Hüseyin o sapık askerleri dağıttıktan sonra, rüzgar uçuşlu atını Fırat’a eriştirdi. Bir yudum su içip hararetini söndürmek istedi. Ama kadınların ve çocukların susayışlarını hatırladı, su içmedi.</p>
<p>Sonunda düşman askerinin hücumları ile Hz.İmâm’ı yaraladılar. Hz.İmâm Hüseyin yetmiş iki yara almıştı, yaraların çokluğundan ve susuzluktan güçsüz düşmüştü. Ömer İbn-i Sa’d Hz.İmâm’ın bu halini görünce öldürülmesini istedi.</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin yere düştüğü zaman Sa’d oğlu Ömer’in emriyle bir vuruşcu Hz.İmâm’ı öldürmeye gitti.<br />
O zaman Hz.İmâm Hüseyin:<br />
“Ey fukara!” dedi; “Beni öldürecek adam sen değilsin. Bu kötü işe çalışma ki, yazıktır. Sonra cehennem ateşine uğrarsın.”<br />
O adam ağlayarak;<br />
“Ey Resûlullah’ın oğlu! Bu halde iken bile bize hâlâ acıyorsun. Hak ehli olduğuna şüphem kalmadı!” dedi ve elindeki kılıcı korkusuzca geriye dönüp, Sa’d oğlu Ömer’e fırlattı. Ömer’in adamları koştular, kılıcın ona vurmasına engel oldular ve daha sonra o adamı yaraladılar. O da yaralı bedeniyle Hz.İmâm’ın yanına geldi;<br />
“Ey İmâm Hüseyin!” dedi; “Senin için beni şehit ediyorlar!”<br />
Hz.İmâm da;<br />
“Mücâhidlerin ameli kaybolmaz!” dedi. Sonra o kişiyi şehit ettiler.</p>
<p>Böylece her yönden kılıçlar çekilip Yezîd’in nimetlerine ve iltifatına kavuşmak ümidiyle o alçak emre uyuluyordu. Bu alçaklık yalnız iki kişiye erişti. Birisi Enes oğlu Sinan, birisi de Şimir Zilcevşen’di. Bu iki zalim Hz.İmâm Hüseyin’i şehit etmek için üzerine yürüdüler. Zalim Şimir öne atılarak Hz.İmâm’ın karşısında dikildi.</p>
<p>Hz.İmâm gözünü açtı:<br />
“Ey bahtsız adam! Sana kim derler?” diye sordu.<br />
O alçak:<br />
“Ben Şimir Zilcevşen’im!” diye cevap verdi.<br />
Hz.İmâm:<br />
“Zırhının ucunu pis yüzünden çek. Seni göreyim!” dedi.<br />
Şimir zırhını çekti, pis yüzünü gösterdi. Hz.İmâm Hüseyin o alçağın dişlerinin domuz dişi gibi murdar ağzından dışarı çıkmış olduğunu gördü.<br />
Hz.İmâm:<br />
“Resûlullah doğru söylemiş!” dedi; “Bu bir nişânedir.”<br />
Gerçekten de Hz.İmâm Hüseyin’e rüyasında, Hz.Peygamber; Hz.İmâm’ın katilini ve şehâdet vaktini bildirmişti.</p>
<p>Hz.İmâm dedi ki;<br />
“Ey Şimir! Benim öldürülmem sana mukadder kılınmıştır. Ama bugün hangi gün ve hangi vakittir? Ve bu ay hangi aydır?”</p>
<p>Şimir bedbahtı:<br />
“Muharrem ayıdır. Ve Cuma günüdür. Vakit de namaz vaktidir!” diye cevap verdi.</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin:<br />
“Ey zâlim!” dedi; “Böyle bir haram ayında, Cuma gününde, namaz vaktinde İslâm hatipleri minber başında Atamın vasıflarını anlatırlar. Ve zengin, fakir kullar camiye yüz tutarlar. Sen nasıl olur da bu kötü işi yapmağa kalkarsın? Ey Şimir üzerimden çekil biraz mühlet ver. Ben de kurumuş dudağımla namaz kılayım. Çünkü namazda iken şehit olmak bana miras kalmıştır. Ben de o baba saâdetini bulayım.”</p>
<p>Bahtsız Şimir, Hz.İmâm Hüseyin’in üzerinden çekildi. O Hazret de biraz kuvvet bularak oturdu, kıbleye yüz tuttu ve namaza durdu. Hz.İmâm Hüseyin namazda secdeye baş koymuşken, alçak Şimir, Hz.İmâm’ın baş kaldırmasına zaman bırakmadı ve Hz.İmâm’ı şehit etti.</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin, Hicret’in 61. yılı (Milâdi 680) Muharrem ayının 10.günü Cuma öğlen namazı vakti Kerbelâ’da, “Ehl-i Beyt” ve din düşmanı olan; Allah, Peygamber ve din ile hiç ilgisi bulunmayan Mûaviye oğlu Yezîd ordusu tarafından, şehit edilmiştir. Türbesi Kerbelâ (Irak)’dadır.</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin şehâdetlerinde, 57 yaşlarında idi. Hz.Resûlullah’la 6, Hz.Ali ile 37 yıl yaşamışlar, kardeşleri Hz.İmâm Hasan’dan sonra da 10 yıldan biraz fazla ömür sürmüşlerdir.</p>
<p>Hz.Resûlullah’ın; “Hüseyin bendendir, ben Hüseyin’denim” buyurdukları Hz.İmâm Hüseyin; bu şehâdeti ile Müslümanlık iddiasında bulunanlar tarafından ve mü’minlerin emiri adını takınan kişinin emriyle, nasıl ihânete uğradığını, nasıl şehit edildiğini, Hz.Resûlullah’ın vücutları mesâbesinde bulunan vücutlarının, nasıl cefâlara lâyık görüldüğünü, Hz.Peygamber’in öpüp kokladığı başın, gözlerin, dudakların nasıl hakaret gördüğünü, İslâm’ın ne hâle düştüğünü, bütün âleme ilân etmiştir.</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin saltanat elde etmek için değil, İslâmiyet’i ve dînin esasını korumak için harekete geçmişti. Hz.İmâm Hüseyin biliyordu ki; dört bucağı sarmış zulme, gözleri karartmış hırsa karşı, üst olamayacaktı. Medine’de kalsaydı orada, Mekke’de kalsaydı orada şehit edeceklerdi.</p>
<p>Nitekim bu zalim kavim daha sonra Kâbe’yi yıktılar, Medine’de Hz.Peygamber’in mescidine hürmet etmediler, akla gelmez zulümlerde bulundular. Hz.İmâm Hüseyin oraları da korumak gayretiyle Irak’a yöneldi, Kûfe’den gelen mektuplara aldanmış değildi, gitmemesini söyleyen herkese Hz.İmâm; işin sonunu, önceden haber vermişti.</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin İslâm uğruna kendisini, kendi aşk ve istekleriyle; dostlarını, ehlini-ayâlini tehlikeye atmak zorundaydı. Böyle bir zamanda asıl tehlike, susmak, zulme boyun eğmek, bey’atı kabul etmek, İslâm’ın izzetini, zillete satmaktı.</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin, Hz.Resûlullah’a ve dînine karşı kendisini amaç edinenlerin, şehit etmek isteyenlerin, iç yüzlerini insanlık âlemine göstermek istiyordu. Hz.İmâm Hüseyin dostlarının şehâdetini gördü; yüzüyle, özüyle Hz.Peygamber’i andıran oğlu Ali Ekber’i, gözünün önünde kanlara bulandı. Süt emer çağındaki yavrusu Ali Asgar’ı, kucağında oklandı, “Ehl-i Beyt’i”nin esâretine inandı. Fakat şehâdetiyle de İslâm’ın izzetini, îmanın kudretini, hakkın bâtıla karşı zaferini, bütün âleme bildirdi, ceddinin dînini ihyâ etti.</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin, bu şehâdeti ile Ümeyye oğullarının; Muâviye ve Yezîd soylarının, sözde Müslümanlığa inanmış görünenlerin, Hz.Muhammed ve “Ehl-i Beyt” soylarına yapmış oldukları zulümleri, cefâları; bütün insanlık âlemine safha safha gösterdi.</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin, Yezîd’in ve ondan sonraki zalimlerin, zulmün karşısındaydı.<br />
Hz.İmâm Hüseyin, bir İslâm fedâisiydi ve buna memurdu. Bu memuriyetini Hz.İmâm gerçek bir surette yerine getirdi.</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin kanıyla, “Ehl-i Beyt’i”nin esâretiyle, düşmanlarının hareketleriyle, sözleri ile gerçeği gösterdi, meydana çıkardı. Hz.İmâm insanlığın, insan hürlüğünün, zulme karşı duruşunun ebedî bir örneği oldu.</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin canıyla, kanıyla bu zulmün karşısında durmasaydı; zulüm adâlet yerine geçecek, kötülük İslâm şiârı olacaktı.</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin ki; şehâdetinden sonra yüzyıllar geçtiği hâlde, sevenlerin gönüllerinde her an yaşamada, ümmeti Müslümanı kurtarmak için âleme rahmet olmakta. Hz.İmâm Hüseyin ki; her an zulme uğrayanlara güç kuvvet vermekte; her an zulme karşı durmakta; her an Hak’kı izhâr etmektedir.</p>
<p>Hz.İmâm Hüseyin’in şehâdetinden sonra savaş bitti. “Ehl-i Beyt” kadınları ve çocukları Şam’a götürüldüler. Bu şehadet olayından sonra, her sene Muharrem ayında şehitler için mâtemler tazelenir, zâlimlere lânet edilir. Bu konuda yazılanlar deryadan bir damla.</p>
<p>Kendilerinden sonra imâmet, oğlu Hz.İmâm Zeynel Âbidin intikal etmiştir.<br />
En doğrusunu Allah bilir.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Zum Geburtstag von Zainab bint Ali, a.s., heute 29.7.2009]]></title>
<link>http://meryemdeutschemuslima.wordpress.com/2009/07/29/zum-geburtstag-von-zainab-bint-ali-a-s/</link>
<pubDate>Wed, 29 Jul 2009 21:32:39 +0000</pubDate>
<dc:creator>meryemdeutschemuslima</dc:creator>
<guid>http://meryemdeutschemuslima.wordpress.com/2009/07/29/zum-geburtstag-von-zainab-bint-ali-a-s/</guid>
<description><![CDATA[Über Zainab bint Ali, a.s., habe ich ja schon ausführlich geschrieben. Natürlich nicht so, dass man ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Über Zainab bint Ali, a.s., habe ich ja schon ausführlich geschrieben. Natürlich nicht so, dass man ]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Zum Geburtstag von Imam Zain-ul-Abideen, heute, 28.7.2009]]></title>
<link>http://meryemdeutschemuslima.wordpress.com/2009/07/28/zum-geburtstag-von-imam-zain-ul-abideen-heute-28-7-2009/</link>
<pubDate>Tue, 28 Jul 2009 17:43:39 +0000</pubDate>
<dc:creator>meryemdeutschemuslima</dc:creator>
<guid>http://meryemdeutschemuslima.wordpress.com/2009/07/28/zum-geburtstag-von-imam-zain-ul-abideen-heute-28-7-2009/</guid>
<description><![CDATA[Im Namen Gottes des Erbarmers, des Barmherzigen Überlieferung von Imam Zain ul Abidien Über Imam Zai]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Im Namen Gottes des Erbarmers, des Barmherzigen Überlieferung von Imam Zain ul Abidien Über Imam Zai]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Zum Geburtstag von Imam Husain, heute am 26.7.09/3.Shaban 1430]]></title>
<link>http://meryemdeutschemuslima.wordpress.com/2009/07/26/zum-geburtstag-von-imam-husain-heute-am-26-7-093-shaban-1430/</link>
<pubDate>Sun, 26 Jul 2009 21:55:30 +0000</pubDate>
<dc:creator>meryemdeutschemuslima</dc:creator>
<guid>http://meryemdeutschemuslima.wordpress.com/2009/07/26/zum-geburtstag-von-imam-husain-heute-am-26-7-093-shaban-1430/</guid>
<description><![CDATA[Im Namen Gottes, des Erbarmers, des Barmherzigen Ausgerechnet zum Geburtstag von Imam Husain, a.s., ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Im Namen Gottes, des Erbarmers, des Barmherzigen Ausgerechnet zum Geburtstag von Imam Husain, a.s., ]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Zum Geburtstag von Ruqaya bint Husain (Sukaina)]]></title>
<link>http://meryemdeutschemuslima.wordpress.com/2009/07/12/zum-geburtstag-von-ruqaya-bint-husain-sukaina/</link>
<pubDate>Sun, 12 Jul 2009 18:50:47 +0000</pubDate>
<dc:creator>meryemdeutschemuslima</dc:creator>
<guid>http://meryemdeutschemuslima.wordpress.com/2009/07/12/zum-geburtstag-von-ruqaya-bint-husain-sukaina/</guid>
<description><![CDATA[Im Namen Gottes, des Erbarmers, des Barmherzigen Wird Sukaina auch nach Hause gehen... &#8220;Wird S]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Im Namen Gottes, des Erbarmers, des Barmherzigen Wird Sukaina auch nach Hause gehen... &#8220;Wird S]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Imam Husain, a.s.: "Ist dort jemand, der mir zu Hilfe kommt?"]]></title>
<link>http://meryemdeutschemuslima.wordpress.com/2009/06/10/imam-husain-ist-dort-jemand-der-mir-zur-hilfe-kommt/</link>
<pubDate>Wed, 10 Jun 2009 17:19:27 +0000</pubDate>
<dc:creator>meryemdeutschemuslima</dc:creator>
<guid>http://meryemdeutschemuslima.wordpress.com/2009/06/10/imam-husain-ist-dort-jemand-der-mir-zur-hilfe-kommt/</guid>
<description><![CDATA[Kerbela Am 10. Muharram, dem 1. Monat des islamischen Kalenders, im Jahr 61 nach der Hidschra (Auswa]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Kerbela Am 10. Muharram, dem 1. Monat des islamischen Kalenders, im Jahr 61 nach der Hidschra (Auswa]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Starke Frauen im Islam, Teil 1: Zainab bint Ali ]]></title>
<link>http://meryemdeutschemuslima.wordpress.com/2009/05/02/starke-frauen-im-islam-1-zainaba/</link>
<pubDate>Sat, 02 May 2009 20:28:58 +0000</pubDate>
<dc:creator>meryemdeutschemuslima</dc:creator>
<guid>http://meryemdeutschemuslima.wordpress.com/2009/05/02/starke-frauen-im-islam-1-zainaba/</guid>
<description><![CDATA[Im Namen Gottes, des Erbarmers, des Barmherzigen Ich möchte über eine Reihe von Frauen berichten, di]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Im Namen Gottes, des Erbarmers, des Barmherzigen Ich möchte über eine Reihe von Frauen berichten, di]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kerbela..]]></title>
<link>http://zamanmisali.wordpress.com/2009/04/17/kerbela/</link>
<pubDate>Fri, 17 Apr 2009 17:33:58 +0000</pubDate>
<dc:creator>Efe</dc:creator>
<guid>http://zamanmisali.wordpress.com/2009/04/17/kerbela/</guid>
<description><![CDATA[‘’Hicretin dördüncü yılı, birer yıl arayla Medine de iki doğum, iki bayram, iki ay parçası, yeryüzün]]></description>
<content:encoded><![CDATA[‘’Hicretin dördüncü yılı, birer yıl arayla Medine de iki doğum, iki bayram, iki ay parçası, yeryüzün]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kerbela'da patlama: 5 ölü 32 yaralı]]></title>
<link>http://yurdumuzz.wordpress.com/2009/02/12/kerbelada-patlama-5-olu-32-yarali/</link>
<pubDate>Thu, 12 Feb 2009 20:13:10 +0000</pubDate>
<dc:creator>yurdumuzz</dc:creator>
<guid>http://yurdumuzz.wordpress.com/2009/02/12/kerbelada-patlama-5-olu-32-yarali/</guid>
<description><![CDATA[Irak&#8217;ın Kerbela kentinde bir Şii cami yakınlarında meydana gelen patlamada ilk belirlemelere g]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Irak&#8217;ın Kerbela kentinde bir Şii cami yakınlarında meydana gelen patlamada ilk belirlemelere göre en az 5 kişi ölürken, 32 kişi de yaralandı.</p>
<p><span style="font-family:Arial;">Irak&#8217;ın Sesi ajansının haberine göre patlama, başkent Bağdat&#8217;ın 130 kilometre güneyindeki Kerbela şehrinde bulunan İmam Hüseyin&#8217;in kabrinin 400 metre yakınlarında gerçekleşti.</p>
<p>Hazreti Ali&#8217;nin oğlu İmam Hüseyin&#8217;in 680 yılında şehit edilişinin 40. gününün yıldönümünü anma törenleri olan Erbain törenleri için bölgeye yaklaşık 125 bin kişinin geldiği açıklandı.<br />
</span><span style="font-family:Arial;"><br />
Öte yandan yaklaşık 25 bin asker ve polisin Irak&#8217;ın kutsal şehirlerinde güvenlik amacıyla hazır halde bulunduğu belirtildi.</p>
<p>İHA</span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>
