<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress.com" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>mevlana &amp;laquo; WordPress.com Tag Feed</title>
	<link>http://en.wordpress.com/tag/mevlana/</link>
	<description>Feed of posts on WordPress.com tagged "mevlana"</description>
	<pubDate>Mon, 30 Nov 2009 07:39:09 +0000</pubDate>

	<generator>http://en.wordpress.com/tags/</generator>
	<language>en</language>

<item>
<title><![CDATA[Mevlana]]></title>
<link>http://mehmetia.wordpress.com/2009/11/29/mevlana/</link>
<pubDate>Sun, 29 Nov 2009 21:00:21 +0000</pubDate>
<dc:creator>mehmetia</dc:creator>
<guid>http://mehmetia.wordpress.com/2009/11/29/mevlana/</guid>
<description><![CDATA[&#8220;Etmesin tek söz dilin, üç şey için; Bir yolun, bir altunun, bir mezhebin. Celbeder daima bu ü]]></description>
<content:encoded><![CDATA[&#8220;Etmesin tek söz dilin, üç şey için; Bir yolun, bir altunun, bir mezhebin. Celbeder daima bu ü]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Neşet Ertaş]]></title>
<link>http://hitsarkisozleri.wordpress.com/2009/11/28/neset-ertas/</link>
<pubDate>Sat, 28 Nov 2009 18:31:22 +0000</pubDate>
<dc:creator>hitsarkisozleri</dc:creator>
<guid>http://hitsarkisozleri.wordpress.com/2009/11/28/neset-ertas/</guid>
<description><![CDATA[Mevlana şarkı sözü Neşet Ertaş Bu dünyada yok değilsin Varsın mevlana mevlana Sen cümlemizin gönlüne]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><h3>Mevlana şarkı sözü</h3>
<p><b>Neşet Ertaş</b></p>
<p>Bu dünyada yok değilsin<br />
Varsın mevlana mevlana<br />
Sen cümlemizin gönlüne<br />
Yarsın mevlana mevlana</p>
<p>Gerçekler dünyada ölmez<br />
Her ermiş mevlana olmaz<br />
Can gözü görmeyen bilmez<br />
Sırsın mevlana mevlana</p>
<p>Her gönüle bir eşsin sen<br />
Kalpte yanan bir aşksın sen<br />
Gönlümüze güneşsin sen<br />
Nursun mevlana mevlana</p>
<p>Binlerce parçadan oluşan <b>şarkı sözleri</b> zamanla bu alana girilecektir. Şimdilik daha fazla söz <a href="http://www.sozlerin.com/">şarkı sözleri</a> sitesine, sanatçıya ait sözler için <a href="http://www.sozlerin.com/?s=Neşet Ertaş">Neşet Ertaş şarkı sözleri</a> adresini ziyaret edebilirsiniz. Şarkı sozu, şarkı sözlerı derken blog dünyasında müzikle alakalı birçok site açacağım. Neşet Ertaş sozlerinden diğerleri kategoride listelenmekte.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Güneşe Kulum Ben  /  Mevlânâ]]></title>
<link>http://simgesiir.wordpress.com/2009/11/25/gunese-kulum-ben-mevlana/</link>
<pubDate>Wed, 25 Nov 2009 17:47:48 +0000</pubDate>
<dc:creator>simgesiir</dc:creator>
<guid>http://simgesiir.wordpress.com/2009/11/25/gunese-kulum-ben-mevlana/</guid>
<description><![CDATA[&nbsp; GÜNEŞE KULUM BEN Mademki ben güneşe kulum, güneşten söz açmalıyım size. Mademki gece değilim ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><a href="http://simgesiir.wordpress.com/files/2009/11/mumgul.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-2131" title="mumgul" src="http://simgesiir.wordpress.com/files/2009/11/mumgul.jpg?w=300" alt="" width="300" height="199" /></a></p>
<p>&#160;</p>
<p><strong><span style="font-size:medium;"><span style="color:#000080;">GÜNEŞE KULUM BEN</span></span></strong></p>
<p><strong>Mademki ben güneşe kulum,<br />
güneşten söz açmalıyım size.<br />
Mademki gece değilim ben,<br />
mademki karanlığa tapmıyorum,<br />
düşten dem vurmak nafile.</p>
<p>Mademki tıpkı güneşe benziyorum,<br />
elimi eteğimi çekmeliyim üzerinden<br />
ferah, mâmur olan yerin.<br />
Mademki tıpkı güneşe benziyorum,<br />
doğmalıyım ortasında harabelerin.</p>
<p>Gerçi bugün bir kuru elmayım,<br />
ama değerim ağacımdan çok.<br />
Gerçi sarhoşum, yıkılmışım ama<br />
doğru lâf etmedeyim,<br />
erkekçe konuşmadayım.</p>
<p>Benim gönlümün kokusu<br />
yöresindeki topraktan gelir.<br />
Ben o topraktan utanırım da<br />
nedense bir tek söz söyleyemem<br />
suya dair.</p>
<p>Güzel yüzünden kaldır perdeni,<br />
böyle konuşmayı yakıştırma bana.<br />
Taş gibi kaskatıysa senin kalbin,<br />
bak benim kalbim yanmış, ateş haline gelmiş.<br />
Bir iyilik eder, şişeyi alırsan eline,<br />
bir de bakacaksın ki kadehle şarap bende dile gelmiş.</p>
<p><span style="color:#ff0000;">MEVLÂNÂ</span></p>
<p></strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[MEHDİ ALEYHİSSELÂM (SON KURTARICI)]]></title>
<link>http://ismailhakkialtuntas.com/2009/11/25/mehdi-aleyhisselam-son-kurtarici/</link>
<pubDate>Wed, 25 Nov 2009 08:32:25 +0000</pubDate>
<dc:creator>ismailhakkialtuntas</dc:creator>
<guid>http://ismailhakkialtuntas.com/2009/11/25/mehdi-aleyhisselam-son-kurtarici/</guid>
<description><![CDATA[Mehdî’nin Sözlük Anlamı Arapça kökenli, هدي (doğru yolu bulmak, yol göstermek) kelimesinden ismi mef]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:justify;"><strong><span style="text-decoration:underline;">Mehdî</span></strong><strong><span style="text-decoration:underline;">’nin Sözlük Anlamı</span></strong></p>
<p style="text-align:justify;">Arapça kökenli, <strong>هدي</strong><strong> </strong>(doğru yolu bulmak, yol göstermek) kelimesinden ismi mef’ul olup <em>“doğru yola iletilmiş, hidayete ulaştırılmış, kendisine Allah Teâlâ tarafından yol gösterilen”</em> anlamlarına gelen Mehdî genel anlamda kıyametten önce ortaya çıkarak dünyada adaleti, düzeni sağlayacağına inanılan şahıs olarak tanımlanmaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><span style="text-decoration:underline;">Mehdî</span></strong><strong><span style="text-decoration:underline;"> İnancının Doğuşu</span></strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;">Mehdî inancının doğuşu hakkında farklı görüşler vardır. Bu görüşlerden birine göre Mehdî inancı <strong>ilk defa Sümerliler</strong>’de ortaya çıkmış, <strong>Babil ve Mısır</strong>’da gelişmeye devam ederek bu iki medeniyetten dünyaya yayılmıştır.</p>
<p style="text-align:justify;">Diğer görüşe göre ise Mehdî inancı her dinin kendi içinde tarihi, psikolojik ve sosyolojik şartlarına göre doğmuş ve gelişmiştir. Nitekim Hindliler, Brahma’nın tenasühünde <strong>Vişnu</strong>’nun vücuda gelişini ve Hindûluğun Budizme hâkim olacağı dönemi beklerler.</p>
<p style="text-align:justify;">Moğolların da, <strong>Cengiz Han</strong>’ın ölümünden önce kendilerini Çin esaretinden kurtarmak üzere sekiz ya da dokuz yüz yıl sonra tekrar döneceğini söylediğine hâlen inandıkları belirtilmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Yahudi inancında <strong>İlyas aleyhisselâm</strong>ın semaya kaldırıldığı ve onun adaleti sağlamak için ahir zamanda yeryüzüne tekrar döneceği anlayışına karşın Hıristiyanlıkta <strong>Hz. İsâ</strong><strong> aleyhisselâm</strong>ın kıyametten önce kurtarıcı olarak tekrar döneceği inanışı mevcuttur. Her ne kadar Yahudilik ve Hıristiyanlıktaki Mesih inancı ile İslâm kültüründeki Mehdî inancı tam olarak örtüşmese de Mesih veya Mehdînin geliş amaçları bakımından ortak oldukları görülmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><span style="text-decoration:underline;">İslâm Kültüründe Mehdî</span></strong><strong><span style="text-decoration:underline;"> İnancı</span></strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;">İslâm dünyasında, özellikle Şiî inancında, kurtarıcı anlayışı önemli bir yer tutar. Şiîlikte başta <strong>Hz. Ali b. Ebi Talib kerremâ’llâhü veche</strong> olmak üzere birçok kişi Mehdî olarak kabul edilmiş, hatta Ali b. Ebi Talib ve Cafer es-Sadık radiyallâhü anhüma gibi bazılarının ölmediği, tekrar ortaya çıkıp dünyayı ıslah edeceklerine inanılmaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;">1300 yılı <a href="#_ftn1">[1]</a> itibariyle Şiî inancının yaygın olduğu kültürlerde dünyayı yenileyecek, karanlıktan kurtaracak en az dört şahsiyet vardır:</p>
<p style="text-align:justify;">1-Dokuzuncu yüzyılda ortadan kaybolan, gizli olarak yaşamına devam eden onikinci imam.</p>
<p style="text-align:justify;">2-Hilafeti döneminde dini yenileyen biri olarak ortaya çıkacak olan onikinci halife.</p>
<p style="text-align:justify;">3-Kıyametten önce altın bir çağın gelmesine öncülük edecek olan Mehdî aleyhisselâm</p>
<p style="text-align:justify;">4-Yine dünyanın sonuna doğru askeri basanlar elde edecek olan Hz. İsâ aleyhisselâm</p>
<p style="text-align:justify;">İslâm dünyasında eylem olarak ilk çıkan <strong>Mehdîci hareketler</strong> olarak bilinen askeri faaliyetler, Şiî inancına göre onikinci İmam’ın ortaya çıkacağı iddia edilen yüzyılda, yani hicri 13. yüzyılda görülmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;"><strong>Mehdîci hareketler olarak isimlendirilen isyanların meydana geldiği ülkeler</strong></p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;">Kuzey Nijerya (1804)</p>
<p style="text-align:justify;">Hindistan (1820, 1828 ve 1880)</p>
<p style="text-align:justify;">Java (1825)</p>
<p style="text-align:justify;">İran (1844)</p>
<p style="text-align:justify;">Cezayir (1849, 1860 ve 1879)</p>
<p style="text-align:justify;">Senegal (1854)</p>
<p style="text-align:justify;">Sudan (1881)</p>
<p style="text-align:justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><span style="text-decoration:underline;">Osmanlı toplumunda da Mehdî inancı</span></strong><span style="text-decoration:underline;"> </span></p>
<p style="text-align:justify;">Osmanlı Anadolusu’nda Mehdîci hareketler olarak kabul edilen Rafızî isyanları önemli yer tutmaktadır. Bu hareketlerin Türkiye tarihindeki ilk örnekleri <strong>1240 yılındaki Babaî ayaklanması</strong>, son örneği ise <strong>1665 tarihindeki Seyyid Abdullah isyanı</strong>dır.</p>
<p style="text-align:justify;">II. Bayezid zamanında Safaviler’in tahrikiyle Teke yöresinde çıkan 1511 deki <strong>Şahkulu isyanı</strong>, 1520’de aynı yöredeki <strong>Bozoklu Celal (Şah Veli)</strong> ve 1527 tarihli <strong>Şah Kalender isyanları</strong> ihtilalci Mehdîci hareketlerin önemlileri olup 1525-1528 tarihleri arasında Adana ve Orta Anadolu’da ortaya çıkan küçük çaplı hareketler de vardır.</p>
<p style="text-align:justify;">Bu hareketlerin yöneticilerinin tamamına yakını, döneminde yöre halkı tarafından şeyh olarak görülmüştür. Bu kişiler kendilerini Mehdî ilan etmeden evvel, bir mağaraya çekilerek uzun bir süre inziva hayatı yaşar. İnzivadan çıktıktan sonra Allah Teâlâ ile temas kurduklarını ve O’nun kendisini görevlendirdiğini açıklayarak Mehdîliklerini ilan edip ayaklanmayı başlatırlar.</p>
<p style="text-align:justify;">Bunun saydıklarımızın yanında Osmanlı padişahlarından <strong>Kanuni Sultan Süleyman’ın <em>Mehdî-i ahir ez-zaman </em>(son zamanın Mehdîsi)</strong> olarak sıfatlandırılmıştır. Aynı şekilde ünlü tarihçi Peçevi İbrahim Efendi de (hyt. 1059/1649?) <strong><em>IV. Murad’ı (1622-1640) Mehdî-i ahirzaman</em></strong><em> </em>olarak vasıflanmaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;"><strong><span style="text-decoration:underline;">Hadis-İ Şeriflerde Mehdî İnancı</span></strong></p>
<p style="text-align:justify;">Gerek İslâm dünyasında, gerek Osmanlı toplumunda kıyametle bağlantılı karakterlerin en önde geleni olan Mehdî Kur’an’da zikredilmezken, güvenilir hadis kitapları olarak kabul edilen altı hadis kitabında ise Mehdî ile ilgili sınırlı sayıda hadis vardır. Bu hadislere göre dünyanın tek günlük ömrü kalsa bile Allah Teâlâ’nın o günü uzatarak, adı Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin adına, babasının adı Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin adına uygun olarak (Ebu Davud 1992: Mehdî 1,IV, 474; Tirmizi 1992: Fiten 52, IV, 505) Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin zürriyetinden gönderilecek olan (Ebu Davud 1992: Mehdî 1, IV, 474-5; İbn Mace 1992: Fiten 4085, II, 1367) Mehdî, daha önce zulüm ve haksızlıklarla dolu olan yeryüzünü adalet ve insafla dolduracaktır. Mehdî fiziki olarak geniş alınlı olup ince uzun burnunun ortası biraz yüksektir ve yedi sene hükmeder (Ebu Davud 1992: Mehdî 1, IV, 474-5).</p>
<p style="text-align:justify;">Yine Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Mehdî ile ilgili şu söz atfedilmektedir:</p>
<p style="text-align:justify;">“Horasan tarafından bayraklar çıktığını gördüğünüzde, kar üzerinde sürünerek de olsa. O bayraklara katılınız, zira içerisinde Allah’ın halifesi Mehdî vardır”</p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;"><strong><span style="text-decoration:underline;">Mehdî</span></strong><strong><span style="text-decoration:underline;">’nin Çıkışının Alametleri</span></strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;">Mehdî öncesi devirde dünyada erkeklerin azalacağı,<em> </em>kadınların çoğalacağı, emanete hıyanetin artacağı, içki ve bidatlerin çoğalacağı, idare işlerinin ehil olmayanlara verileceği, erkeklerin karısına itaat edip annesine isyan, dostuna iyilik babasına eziyet edeceği, kişiye kötülüğünden korkulduğu için saygı gösterileceği. Ayak takımlarının başa geçeceği, zelzele ve harp felaketlerinin görüleceğine dair fikirler ileri sürülmüştür. Bunun yanında Mehdî’nin gelmekte olduğunu gösteren işaretler hakkında da çeşitli bilgilere rastlanmaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;">Bu alametlerden bazıları Fırat nehrinden altın bir dağ çıkması. Ramazan ayının ilk gecesinde ay, on beşinci gününde güneş tutulması, sık sık depremlerin meydana gelmesi, doğudan büyük bir ateşin çıkması, her tarafı aydınlatan kuyruklu yıldızın doğması. Hz. Ali kerremâ’llâhü veche neslinden büyük cüsseli, gözünde siyah bir nokta bulunan Şam tarafında Yabis denilen bir yerden Süryani’nin çıkmasıdır. Mehdî çıkmadan önce milletler arasında ticari yollar kapanacak, insanlar arasındaki fitne artacaktır. Değişik ülkelerden birçok âlim beraberindeki 310 kadar insanla, birbirinden habersiz şekilde Mehdî’yi aramak üzere yola çıkacak ve sonunda herkes Mekke’de buluşacaktır. Birbirlerine niçin geldiklerini sorduklarında.”</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>Fitneleri önleyecek ve Kostantiniyye’yi </em></strong>(İstanbul)<strong><em> fethedecek olan Mehdî’yi arıyoruz” </em></strong>derler. Ayrıca Mehdî gelmeden önce doğudan ışık veren bir yıldız görüneceği. Ramazan da iki defa ay tutulacağı, semadan bir sesin onu sesiyle çağıracağı ve bu sesi uykuda bile olsalar herkesin duyacağı da iddia edilmektedir. Mehdî çıktığında, onun gerçek Mehdî olduğuna dair işaret sayılabilecek olayların da ileri sürüldüğü görülmektedir. Mehdî çıkarken başında bir sarık olacak ve bir tellal<strong><em> “Bu Allah’ın halifesi olan Mehdî’dir. Ona uyunuz” </em></strong>şeklinde nida edecektir.</p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;"><strong><span style="text-decoration:underline;">Mehdî</span></strong><strong><span style="text-decoration:underline;">’nin Çıkış Zamanı</span></strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;">Muhyiddin ibn Arabi kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz Fatıma evladından olacak olan Mehdî’nin hicretten <strong>خــجــف</strong> yıl sonra, yani ebced hesabıyla (Hı=600)+(Cim=3)+(Fe=80)=683 yılında zuhur edeceğini iddia etmiştir. Bu tarih geldiğinde Mehdî görünmeyince bazıları bu tarihin Mehdî’nin doğum tarihi olduğunu, onun hicri 710 yılından sonra ortaya çıkacağını, dolayısıyla 683 yılında doğan Mehdî’nin 26 yaşında olacağını söylemişlerdir. <a href="#_ftn2">[2]</a></p>
<p style="text-align:justify;">İmam Şa’rani de Mehdînin h.1255 yılı Şaban ayında çıkacağını söylemiş, tarih aksini göstermiştir.<a href="#_ftn3">[3]</a></p>
<p style="text-align:justify;">Bistâmî, <strong><em>Cifr’ul Câmî</em></strong> adlı eserinde Mehdî’nin çıkış tarihi ile ilgili şu hesaplamayı yapar: Besmeledeki harflerin ebced hesaplamalarına (küçük ebced) göre sayısal değeri 784’tür. Mehdî’nin çıkış tarihi hicri 784 olarak düşünülse de bu doğru değildir. Çünkü bu hesaplamada sadece harflerin değeri toplamıştır. Hesaplamada harflerin okunuşundaki sayısal değerlerin (büyük ebced) göz önüne alınması gerektiğini ileri süren yazar, bu hesaplama ile 1392 ve 1403 olmak üzere iki sonuca ulaştığını belirtmekte ve Mehdî’nin çıkış tarihinin hicri takvimine göre bu tarihlerin olabileceğini savunmaktadır. Ayrıca sonraki sayfalarda Hz. Ali kerremâ’llâhü veche ye atfedilen bir sözü aktarmaktadır:</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“Besmeledeki harflerin sayısı hicri yıla göre tamamlansa İmam Mehdî</em></strong><strong><em>’nin doğum zamanı olur. Onun çıkışı Ramazan ayının akabinde olur”</em></strong> Bistâmi’nin önceki hesaplamayı Hz. Ali kerremâ’llâhü vecheye atfedilen bu rivayete dayanarak yapmış olması muhtemeldir.</p>
<p style="text-align:justify;">Hz. Ali kerreme’llâhü veche meşhur divanında Hz. Mehdî ve bazı ahirzaman hadîsatından bahsetmiştir. Bu divanın Müştakzade şerhinden aldığımız bir kısmı şöyledir:</p>
<p style="text-align:justify;">Tercümesi: <strong>Âyâ oğlum! (&#8230;) cûş ettiklerinde (kaynadığında, karış­tığında&#8230;) Mehdî</strong><strong>-i Âdil&#8217;e muntazir ol&#8230;</strong></p>
<p style="text-align:justify;">&#8230;Kudemadan Şeyh Sa&#8217;deddin Muhammed Hamuli kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz zuhur-u Mehdî hakkındaki takribeleri</p>
<p style="text-align:justify;">Yani “Zaman huruf üzre besmele ile tamam âdedi miktarına baliğ olsa Mehdî kaim ola.</p>
<p style="text-align:justify;">Savm-ı Ramazan akabinde hurucuna tesadüf olundukta benden ona selam isal eyle” demek olur. Hesabı <strong>bindörtyüz </strong>tarihini tecavüz, eder ki; muhakkikin &#8230;</p>
<p style="text-align:justify;">Yani taht-el lafz: <strong>“Habibim! Senden sonra onlar</strong><strong>ın devam-ı ihti-<br />
lat ve ülfetleri katildir.” </strong>&#8216;</p>
<p style="text-align:justify;">Pes mükerreratı hazf ile <strong>1399 </strong>olup sinin-i kameriyenin müddet-i merkumede<a href="#_ftn4">[4]</a> küsurunu zam ile hicretten <strong>1422 yıl 3 ay 24 gün </strong>olur.</p>
<p style="text-align:justify;">Ehl-i velayet Hz. Mehdî&#8217;nin huruç zamanını bu ayetten keşf etmişler. Fakat hadiseler vuku bulmadan evvel bu ayet ile Mehdî arasında münasebet görülemiyordu. Bu ayetin evvelinde Cenab-ı Hak Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme mealen şöyle hitab ediyor: <strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“Kâfirler sana vahy ettiği­miz şeyden seni çevirmek istiyorlar ki eğer sen ta&#8217;viz verirsen seni dost tutacaklar. Sakın onların nevalarına uyup taviz verme, yoksa sana dünya ve ahirette kat kat azab ederiz. Ve sen ta&#8217;viz vermedi­ğin için seni memleketinden çıkaracaklar. Ama senin ardından o memleketlerinde fazla kalamayacaklar.”</em></strong><strong> </strong><a href="#_ftn5">[5]</a><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;">İşte bu ayetler işaret ediyor ki Hz. Mehdî&#8217;ye zemin hazırlayan ve onun bayraktarı olan insanlar, hiçbir kimsenin kınamasından korkma­dan, bütün dünyanın hücumlarına rağmen tavizsiz bir şekilde Şeriat-ı Muhammediye&#8217;yi tatbik ettikleri için memleketlerinden çıkarılacaklar. Fakat o Süfyanîler ve bid&#8217;atçılar onların arkasından o memlekette fazla ülfet edemeyecekler.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Burada Mehd</strong><strong>î&#8217;</strong><strong>nin kıyamı hakkında verilen tarih olan hicretten 1422 yıl 3 ay 24 gün sonrası ise; hicrî 1423 tarihinin 3. ayı ve 25. günü etmektedir. Bu da miladî 2002 yılının 6 Temmuz tarihine tekabül etmek­tedir.</strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;">Fakat metinde de belirtildiği gibi bu ve &#8216;bunun gibi” istikbalden haber veren tarihler takribîdir, tahdidî değildir. Bu sebeple birkaç ay yahut birkaç sene evvel veya ahir olması haberin doğruluğuna zarar vermez. Bununla beraber tam bu tarihden itibaren bu hâdisenin emare­leri görülmeye başlamıştır. <a href="#_ftn6">[6]</a></p>
<p style="text-align:justify;">Büyük mutasavvıf Sibgatullahi Arvasi&#8217;nin yeğeni Allame Mu­hammed Hafid&#8217;in büyük Allame Hafız Muhiddine naklettiğine göre;</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>Mehdînin do</em></strong><strong><em>ğumu: 1385</em></strong><strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>Zuhuru (</em></strong><strong><em>çıkması): 1425&#8242;dir</em></strong></p>
<p style="text-align:justify;">&#8230;Mehdînin doğumunun hicri 1385 ve zuhrunun hicri 1425 oldu­ğu “zuhuru’l Mehdî ve deccal” adlı eserde Mehdî ile ilgili nakledilen bir hadiste açıkça söylenmiştir.</p>
<p style="text-align:justify;">Ayrıca bu eserde; <strong><em>&#8221;Mehdînin s</em></strong><strong><em>ırtında üzerinde bu Allah Teâlâ&#8217;nın halife­si, beklenen Mehdîdir yazılı bir mühür olacağı anlatılmaktadır.”</em></strong> Ayrıca Mehdînin müçtehit(içtihat eden) çok büyük bir İslam âlimi olacağı da o eserde geçmektedir.” “Zuhrul Mehdî ve deccal” adlı kitap Allame Resul Sibki&#8217;nin yazdığı en son eserdir.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>&#8230;”Muhakkak Allah&#8217;</strong><strong>ın taraftarları galip olanların ta kendile­ridir.” Cümlesinin cifir hesabından anlaşılıyor. Bu cümlenin cifr he­sabı, hicri 1428 ediyor. Bu tarih Mehdînin çıkmasından üç sene son­radır. Çünkü Mehdî</strong><strong> çıktıktan üç yıl sonra ilk büyük galibiyetini alı­yor. Mehdînin ilk büyük galibiyeti hicri 1428 olduğuna göre Zuhüru-da “Mehdîliğinin ilan edilmesi” hicri 1425&#8242;tir&#8230;</strong></p>
<p style="text-align:justify;">…..</p>
<p style="text-align:justify;">&#8230;Bu delillerde galibiyetin Mehdînin galibiyeti olduğu hangi veriler­den anlaşılıyor. Önceki tarihlerde olan, İslamiyet&#8217;in galibiyetlerinden her­hangi biri olmaz mı? Niçin illa da Mehdî sonucu çıkartılıyor&#8230; Ayetteki kelimeleri “Kur&#8217;an Belagati” ilmine göre incelediğimizde, ayette geçen galibiyetin Mehdînin galibiyetinden başka bir şey olmadığını açıkça gör­mekteyiz.</p>
<p style="text-align:justify;">Çünkü ayette 4 tekid (pekiştirme) vardır&#8230; En büyük tekidin cümle de zikir edilmesi cümledeki galibiyetin en büyük galibiyet oldu­ğu açıkça bildiriliyor&#8230; Tarihte böyle bir galibiyet bugüne kadar olma­mıştır. Fakat Mehdî müjdesini veren hadisler böyle bir galibiyetin ahir zamanda Mehdî sayesinde olacağını açıkça haber verir&#8230;</p>
<p style="text-align:justify;">Yaptığım araştırmalar Mehdînin 2005&#8242;te çıkacağını gösterdiğine göre, Süfyanın da 2004 yılının sonunda çıkacağını göstermektedir. <em>(Ser­kan Tekin, Kuran&#8217;da gizlenen tarihler, s. 160-202, Nokta</em><em> Yayınları, 2002) </em><a href="#_ftn7">[7]</a></p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;"><strong>Süleyman Bakırgani (</strong>Hâkim Ata)<strong> kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz</strong><em> “Ahir zaman Kitabı” </em>kitabında kıyamet alametleri ve Mehdî aleyhisselâmın çıkış zamanı hakkında şunları anlatmaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;">
<p>Zaman ahır olsa, neler olur,</p>
<p>Dünya çeşit çeşit bela ile dolar,</p>
<p>Âlimler içki içer, zina yapar,</p>
<p>Bundan başka garip şeyler de olur.</p>
<p>Namı büyük âlimler içki içer,</p>
<p>Helâlı bırakır, haram işe bulaşır,</p>
<p>Hak Teâlâ bela kapısın tamamen açar,</p>
<p>Bundan başka garip şeyler de olur.</p>
<p>Cimriler haramla taşkınlık yapar,</p>
<p>Birçok kadın eşlerine haram olur,</p>
<p>İslam’ı bilmeyen bedbahtlar sevinir,</p>
<p>Bundan başka garip şeyler de olur.</p>
<p>Zaman ahır olsa, âlimler yoldan çıkar,</p>
<p>Müminlerin çocukları esir düşer,</p>
<p>Kâfirler durmadan kibirlenir,</p>
<p>Bundan başka garip şeyler de olur.</p>
<p>Melun Deccâl çıkar, Rum’a gider,</p>
<p>İslam’ı bilmez bedbahtlar sevinir,</p>
<p>Mehdî çıkar, Bağdat tarafında savaşır,</p>
<p>Bundan başka garip şeyler de olur.</p>
<p>Müslümanlar Mehdî tarafında toplanır,</p>
<p>Güneş tutulur, kavga büyür, çığlıklar atılır,</p>
<p>Muhammed’in ümmetleri ağlamaya başlar,</p>
<p>Bundan başka garip şeyler de olur.</p>
<p>Mehdî çıkar, Mekke tarafına sefer eder,</p>
<p>Muhammed’in Ravzasına yüzünü sürer,</p>
<p>Ravzadan ses çıkar, İsâ der,</p>
<p>Bundan başka garip şeyler de olur.</p>
<p>İsâ iner, dokuz yüzün bitiminde, (900) (Miladî: 1495)<a href="#_ftn8"><span><span style="color:#000000;"><span style="text-decoration:none;">[8]</span></span></span></a></p>
<p>Deccâl’ı öldürürler bilin bu zamanda,</p>
<p>Mehdîni imam yapar İsâ o zamanda,</p>
<p>Bundan başka garip şeyler de olur.</p>
<p>Dokuz yüzde on beşte Yecüc çıkar, (915) (Milâdî: 1510)</p>
<p>Mehdî ile İsâ varır, Tur’u aşar,</p>
<p>O kâfirler bu dünyayı yok ederler,</p>
<p>Bundan başka garip şeyler de olur.</p>
<p>Havadan kuşlar iner, taşlar atar,</p>
<p>O taşlar Yecücleri helak eder,</p>
<p>O Allah heybetiyle hüküm sürer,</p>
<p>Bundan başka garip şeyler de olur.</p>
<p>Dokuz yüzde yine bir şeyler olur,</p>
<p>Dabbetül Arz çıkar, Kur’an yükselir,</p>
<p>Muhammed’in ümmetleri ağlamaya başlar,</p>
<p>Bundan başka garip şeyler de olur.</p>
<p>Dokuz yüzde yine garip bir şey olur,</p>
<p>İsrafil emir ile surun çalar,</p>
<p>Gök Yer arasında diri canlı kalmaz,</p>
<p>Bundan başka garip şeyler de olur.</p>
<p>İsrafil emir ile surun çalar,</p>
<p>Azrail kendi canın kendi alır,</p>
<p>Sonsuz baki kalan O Allah kendisi kalır,</p>
<p>Bundan başka garip şeyler de olur.</p>
<p>Kırk yıl sonra İsrafil surunu çalar,</p>
<p>Ona ikinci surunu çal denir,</p>
<p>Kullarım yeryüzüne çıksın denir,</p>
<p>Bundan başka garip şeyler de olur.</p>
<p>İsrafil emir ile surunu çalar,</p>
<p>Tüm ruhlar bedenlere gir, gelir,</p>
<p>Genç, yaşlı insanoğlu ayağa kalkar,</p>
<p>Bundan başka garip şeyler de olur.</p>
<p>O, Allah hâkim olur, hüküm verir,</p>
<p>Muhammed şefaate gelir, durur,</p>
<p>Melekler, nebiler titrer, durur,</p>
<p>Bundan başka garip şeyler de olur.</p>
<p>……..</p>
<p>Kul Süleyman itaat et, affeder,</p>
<p>Allah sebeplerin güçlü verir,</p>
<p>Ahirette itaat ile rahim eder,</p>
<p>Bundan başka garip şeyler de olur.<a href="#_ftn9"><span><span style="color:#000000;"><span style="text-decoration:none;">[9]</span></span></span></a></p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;"><strong><span style="text-decoration:underline;">Mehdî</span></strong><strong><span style="text-decoration:underline;">’nin Fiziki Yapısı</span></strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;">Mehdî’nin rengi Arabî, bedeni İsrailî olacaktır. Başında sarığı olacak olan Mehdî’nin sakalı bol ve sık, dişleri parlak olacaktır. Hadislere göre ise Mehdî, geniş alınlı, burnu ince uzun ve ortası biraz yüksek (Ebu Davud 1992: Mehdî 1, IV, 474-5) olarak geçerken, 17. yy Osmanlı yazarı el-Hüseynî (hyt. 1103/1691), Mehdî’nin hilyesini, Arapça olarak yazdığı <em>el-îşâratü’l-eşrâti’s-sâati (Kıyamet Alametleri) </em>adlı kitabında şu şekilde açıklamaktadır:</p>
<p style="text-align:justify;">Açık alınlı, küçük burunlu, iri gözlü, sık sakallı, uzun uyluklu. Arap renkli, dişleri parlak ve seyrek ve sağ yanağında inciyi andıran yıldız gibi yüzünü aydınlatan bir işaret vardır. Yavaş ve ağır konuştuğu zaman sağ elini sol dizine vuran Mehdî“nin üzerinde iki pamuk abası vardır. Beraberinde Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kılıcı, gömleği ve üzerinde <strong>“el-biatü lillah=Allah Teâlâ için biat”</strong> yazılı olan sancağı bulunur.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><span style="text-decoration:underline;">Mehdî</span></strong><strong><span style="text-decoration:underline;">’nin Askerî Faaliyetleri</span></strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;">Mehdî, her sancağın altında on iki bin askeri bulunan seksen (veya on iki bin) sancaklı Rum askerlerin Antakya’ya saldırmasından sonra Şam, Hicaz. Yemen. Küfe. Basra ve Irak’a gönderilecek, Müslümanlar onun etrafında toplanarak Şam’da kırk gün savaşacaklar ve Rumları yeneceklerdir. Kindî, Mehdî’nin Kostantiniyye’yi. Roma’yı. Endülüs yarımadasını fethedeceğini, yeryüzüne sahip olacağını, onun sayesinde Müslümanların kuvvetleneceğini ve İslâmiyetin yükselerek diğer dinlere galip geleceğini ifade eder.</p>
<p style="text-align:justify;">Dünya hâkimi bir hükümdar olacak olan Mehdî. Mekke ile Medine arasında. <strong>Beyda</strong> denilen bir yerde kendisine saldıran bir orduyu yenecek, Arabistan yarımadasında hükümdarlık iddiasında bulunacak olan Süfyanî’nin ordusuyla defalarca karşılaşarak onları sonunda yok edecektir.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><span style="text-decoration:underline;">Mehdî</span></strong><strong><span style="text-decoration:underline;">’nin Hz. İsâ</span></strong><strong><span style="text-decoration:underline;"> aleyhisselâm ile Buluşması</span></strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;">Mehdî’nin Hz. İsâ ile buluşacağına dair anlatımlar Osmanlı kültüründe erken dönemlerden itibaren bilinmektedir. 9. yüzyıl Osmanlı yazarlarından Ahmed Bîcan’a ( hyt. 870/1466 dan sonra) göre Mehdî, Hz. İsâ aleyhisselâm ile buluşacaktır. Namaz vakti gelince Hz. İsâ aleyhisselâm Mehdî’ye</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>‘Gel ya Mehdî</em></strong><strong><em>! Sen imam ol, namaz kıldır!’ </em></strong>dediğinde Mehdî aleyhisselâm</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>‘Sen imam ol! Sen rasülsün, imam olmak sana layıktır.’</em></strong> diyecektir. Bunun üzerine</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“Sen imam ol, zira sen Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin oğlusun, imam olmaya sen layıksın’ </em></strong>şeklindeki Hz. İsâ aleyhisselâmın cevabından sonra Mehdî imam olacak ve namaz kılacaklardır</p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;"><strong><span style="text-decoration:underline;">Mehdî</span></strong><strong><span style="text-decoration:underline;">’nin Hakk’a Yürüyüşü</span></strong></p>
<p style="text-align:justify;">Ahmed Bîcan’ın (hyt. 870/1466’dan sonra) <strong><em>Envâru’l-Aşıkîn</em></strong><em> </em>adlı eserinde Dâbbetü’l-Arz’ın çıkışından sonra Mehdî aleyhisselâmın Çin’e gideceği belirtilmektedir. Çin’e varınca evlenecek olan Mehdî’nin bir oğlu olacaktır. Bu oğlan son çocuk olup ondan sonra kısırlık yayılacak, halk ölmeye başlayacak ve iman ehli tükenecektir Hadislerde idaresi yedi ya da dokuz yıl olacak olan Mehdî’nin süresi kırk yıldır. İmam Şa’ranî ise Mehdî’nin ömrüne dair daha uzun bilgiler verir. Şa’rani Mehdî aleyhisselâmın süresi kırk yıl olup, on yılı batıda, on iki yılı Küfe’de, bir yılı Mekke’de geçecektir. Dünyadan ayrılışı ansızın olacaktır. İnsanlar bu durumdayken Deccâl’ın çıktığı haber verilecek.<a href="#_ftn10">[10]</a></p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;"><strong><span style="text-decoration:underline;">Mehdîlik Psikolojisi</span></strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;">Abdulbâki Gölpınarlı Mehdî’yim diye meydana çıkanları: Tasavvufla, mistik inançlarla, Cefr, Hurûf bilgileri gibi uydurma bilgilerle, güç riyâzatlarla aklî dengelerini yitirenler, kendi kendilerini inandıranlar ve bazı saf kişileri de kandıranlar; âhiretlerini dünyâya satanlar, hüküm ve hükümet peşinde koşanlar olarak açıklar.</p>
<p style="text-align:justify;">Mehdî’nin babı ve naibi olduklarını iddia edenlerin, Mehdî’lik davasına girişenlerin bir kısmının, yeni bir din kurmaya, kendilerini Tanrı tanıtmaya kalkışmalarından açıkça anlaşılıyor ki bunlar Hukemâ tarafından, Hind-İran, Yunan-Roma düşünceleriyle yoğrulan ve zamana göre müsbet bir tarza sokulmaya çalışılan Bâtınî inançları, bu inançlarla kaynaşan Tasavvufun aşırı anlayışlarını benimsemişlerdir. Kanâatleri, İslâmî esaslara uymamaktadır.<a href="#_ftn11">[11]</a></p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;">Bu sözler Mehdîlik anlayışının dinî tarafı olması yanında psikolojik, siyasî, insânî vb. özelliklerin bir yansımasının olduğudur.</p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;">Rönesans sonrası başlayan ve Aydınlanma hareketi ile doruk noktasına çıkan Hıristiyanlığın önüne geçilemez çözülüşüyle birlikte, Batı dünyasında <strong><em>“metafiziği yaşayamama gerilimi” </em></strong>artmış, dar bir varoluş alanına sıkışıp kalan Avrupa insanı yeni bir kurtarıcı, yeni bir <strong>“rasül”</strong> arayışına girmişti. Yani, metafiziği yaşayamama gerilimi, insanın içinde bulunduğu dar varoluş ala­nından sıkılması ve bir <strong><em>“üst kata”</em></strong> çıkamamasının getirdiği gerilimden kay­naklanmaktadır. İşte böyle bir dönemde, bilim ve felsefe alanında çığır açan düşünürler ortaya çıkmıştı. Ne var ki, ilahî referans yani vahiy mesajı ortadan kal­kınca <strong><em>“hakikat”</em></strong> parça parça tezahür etmiş, bilerek veya bilmeye­rek her deha kendini <strong><em>“rasül”</em></strong> sanmıştı. <strong><em>Freud, Marx, Nietzsche, Darvin</em></strong> gibi düşünürlerin tarzları dikkate alındığında, bu <strong><em>“rasül kompleksi”</em></strong> çok bariz bir şekilde görülmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Kendisi pek itiraf etmese de <strong>Freud</strong>’un düşünce sistemine de­rinden tesir eden bir başka filozof da <strong>F.Nietzsche</strong>’ydi. Fechner’in yaşam öyküsünde gözlemlenen trajediye, F.Nietzsche’nin yaşa­mında rastlanır. <span style="text-decoration:underline;">Nietzsche bir müddet çok yükseklerde uçtuktan sonra ağır bir ruhsal bunalıma girdi.</span> Filozof, genç yaşta dramatik bir şekilde Hıristiyanlık inancını yitirdikten sonra, kurtuluşu fel­sefede arayarak, <strong>Schopenhauer</strong> ve <strong>Wagner</strong>’e hayranlık duydu. Arka arkaya depresif krizlere duçar olduktan sonra, depresyonu­nun hafiflemeye başladığı dönemlerde ki bu dönemler hastalık biyografisi açıdan büyük bir ihtimalle sübmanik dönemlerdi<a href="#_ftn12">[12]</a>, ye­ni ve dâhiyane felsefi fikirler üreterek kendisini bir kurtarıcı gibi izleyen Avrupa insanını hayrete düşürdü. Nietzsche öncelikle o güne kadar bilinen tüm gerçekleri reddederek genel bir isyana, bir <strong><em>“Şok Dalgası”</em></strong>na yol açtı. Nietzsche’nin <strong><em>“hiçbir kavram kesin olarak doğru değil, her şey mümkün ve serbest” </em></strong>şeklindeki ifadesi, ilk bakışta felsefi ve ahla­ki bir nihilizmi temsil eder gibi görünse de aslında insanın yeni­den yapılanması ve yeniden “doğması” için tüm bilinenlerin bir kenara bırakılmasının gereğine işaret eder. Bilinenler böylece sor­guladıktan sonra ileri sürülebilecek en tabii soru, gerçeğin ne ol­duğu ve bu gerçeği kimin bilebileceğiydi. Nietzsche Mazdeizm di­ninin kurucusu Zerdüşt’ün dilinden konuşuyormuş gibi yaparak kendi görüşlerini bir rasül edasıyla ifade etmeye başladı.</p>
<p style="text-align:justify;">Nietzsche, <strong><em>Böyle Buyurdu Zerdüşt</em></strong> adlı başyapıtını dört bölüm hâlinde kaleme aldı. Belirli zaman aralıklarında yazılan eserde Nietzsche’nin temel fikirlerinin yanı sıra yaşadığı kaçınılmaz, tra­jik ruhsal çöküntünün izlerini görmek de mümkün. Kitabın kah­ramanı, <strong><em>“ebedi tekrarın üstadı”</em></strong> Zerdüşt, dağdan inerek müridlerine hayata dair dersler verir. <em>“TANRI ÖLMÜŞTÜR”</em> (GOTT İST TOD!) fa­kat hayat devam eder. Çözüm başıboş kalan insanın bireyselliği­ni ve hürriyetini nasıl yaşayabileceğinde gizlidir. Kitap aslında yazarın, kendi kendini kurtarma arayışının bir yansıması olduğu için, kavramlar birbirine karışır; birkaç satır önce söylenenler, bi­raz ileride inkâr edilir. Tanrı öldü ise insan kendi anlamını yine kendisi yaratmalıdır. Anlatılanlara inanmamak, kendi yolunu kendi başına bulmalıdır. Zerdüşt, <strong><em>“Beni bile izlemeyin”</em></strong> der! An­cak böyle kahramanca bir varoluş biçimi sayesinde <strong><em>“üstün insan”</em></strong> meydana gelebilir ve bu üstün insan “ölen” Tanrı’nın yerine ge­çebilir! Bütün bu düşünceler, sonraki dönemlerde ortaya çıkacak Batılı varoluşçu felsefenin temelini oluşturacaktır.</p>
<p style="text-align:justify;">Nihayet beklenen maalesef oldu. <strong><em>“Tek kanatlı kuş”,</em></strong> yani filozof Nietzsche, gösterdiği onca çabadan sonra, çıktığı yüksek­likten tepetakla düşüverdi. Cesur ama basiretsiz bir insanın tra­jik hayat hikâyesi&#8230;<a href="#_ftn13">[13]</a></p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;">Bu konuda Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz ise bu türlü düşünceler ve eylemlerin gereğini açıklarken şu gerçekleri dile getiriyor.</p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;"><strong>Ey Vanî arkanı dayandığın duvar yıkılırsa görsünler. Ondan sonra neye dayanırsın, bire cahil mahlûk. Bir Hamziyye şeyhi, dinsiz batıla düşmüş akabe kadısı senin yanında mü’min ve mütedeyyindir. Dinsiz kâfir mel’un senin felek benzerini getirmemiştir. <span style="text-decoration:underline;">Hz. İsâ aleyhisselâmın, Mehdî</span></strong><strong><span style="text-decoration:underline;">’nin çıkmasına sebeb sensin. Âli Osman’ın tahtını ber-bâd eden sensin.</span></strong> و لا تنيا فى ذكري <strong>denilen zâlim Vânî değil misin. Değme bir zâlimin Kur’an-ı Kerim’de adı zikr olmamıştır.</strong><a href="#_ftn14">[14]</a></p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;"><strong>Ey dinsüzler murâdınuza ermezsiz. Her ne kadar kalkarsanuz yine izinüze düşersiz mehdinün zuhuri İsâ aleyhisselâmın nüzülı sizün hareketünüz iledür. sizün de helâkünüze sebeb kendi çalınmanuz iledür. </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Ehl-i hakikat derler ki şeytân nerdüban-ı</strong><a href="#_ftn15"><sup><sup>[15]</sup></sup></a> <strong>enbiyâ ve evliyâdur sizde İsâ ile mehdî zuhürına ve kemâllerinün nihayetine buluğa sebebsiz ne kadar hareketi ziyade etsenüz, ol kadar fütühât-ı ilâhiyye zuhûrından hâli değüldür. </strong><a href="#_ftn16"><sup><sup>[16]</sup></sup></a><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Ey Köprülü! Zalim Deccâl</strong><strong> lâinsin, zalim iken ben ana mehdi ismini tesmiye<a href="#_ftn17"><strong>[17]</strong></a> etsem Allah Sübhânehü ve Teâlâ seni mehdi etmez. Zalim nasıl mehdi olur. Eğer Mısrî ben mehdi olurum, halk benim başıma toplansın desin dersen, vallâhü’l azîm, dünyayı cümle harab ve viran etsin, sahip çıkmazım. Allah Teâlâ aciz değildir. Mülkünü bana ısmarlamadı. Bana ancak </strong>وَمَا عَلَيْكَ  اِلاَّ الْبَلاغُ    <strong> demiştir. Tebliğinde kusur etmedim. Kolum kanadım yolundu. Yolunmuş doğana döndüm. Makdurumu <a href="#_ftn18"><strong>[18]</strong></a> bezl </strong><a href="#_ftn19"><strong><strong>[19]</strong></strong></a><strong> ve mechûd<a href="#_ftn20"><strong>[20]</strong></a> eyledim. Sarf eyledim. Onsekiz senedir, kuşağım çözüp yatmadım. Bir tatlı taam yemedim. Bir tatlı su içmedim.</strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong> </strong><a href="#_ftn21">[21]</a> لَيْسَ لَهُمْ طَعَامٌ اِلاَّ مِنْ ضَرِيعٍ لايُسْمِنُ وَلا يُغْنِى مِنْ جُوعٍ<strong> </strong><strong> </strong><strong>Bu kadar seneden beri taamım budur. Suyum hamim<a href="#_ftn22"><strong>[22]</strong></a> ve gussadır.<a href="#_ftn23"><strong>[23]</strong></a> Benim kadar tebliğ etmiş var mıdır? Hak ayan oldu. Yeter şimdiden geri hakka sahip çıkar, hayrolur. (26 Zi’l-kade Cuma 5833)<a href="#_ftn24"><strong>[24]</strong></a></strong></p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;">Hz. Mevlâna’ya göre, <strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>Şu halde her devirde nebi yerine bir veli vardır, bu sınama kıyamete kadar daimidir. Kimde iyi huy varsa kurtulmuştur; kimin kalbi sırçadansa sınmıştır.</em></strong><em> <strong>İşte diri ve faal imam, o velidir; ister Ömer soyundan olsun, ister Ali soyundan! Ey yol arayan, Mehdî</strong></em><strong><em> de O’dur, Hadi de O. Hem gizlidir, hem senin karşında oturmakta. O, nura benzer; akıl onun Cebrail’idir. Ondan aşağı olan veli de onun kandilidir.</em></strong> (Mevlâna, beyit II, 815-820).</p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;">Bahse konu ile anlaşılan, dünya âlemindeki zıddıyet prensibi gereği olarak <strong><em>Mudil</em></strong> isminin kaçınılmaz karşıtı <strong><em>Hâdî’</em></strong>nin bir tecellisi olduğunu açıklamaktadır. Çünkü bu dönemde 1666’da Musul civarında Seyyid Abdullah oğlu Muhammed, mehdîliğini ilan etmiş, çok çetin bir savaş sonu­cunda yakalanmış, İstanbul’a getirilip ve tevbe ettirilmiştir. Yine, 1666 yılında Sabetay Sevi adında İzmirli bir yahûdi Kudüs’te Mesihliğini ilan eder, o da yakalanıp İstanbul’a getirilmiş tevbe ettirilmiş müslüman olmuştur.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="text-decoration:underline;">Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin buyurduğu Mehdî</span><span style="text-decoration:underline;"> gelmeden birçok Mehdî safî veya hileye ve şeytâniyete hizmet için gelmesi elzemdir. Bu Allah Teâlâ’nın insan hayatı için gerekli gördüğü bir husus olduğu muhakaktır.</span></p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;">İbn-i Haldun Mukaddime’sinde Mehdî konusunu açıkladıktan sonra konuyu şu şekilde bağlıyor.</p>
<p style="text-align:justify;">İbn-i Ebû Vâtîl şöyle diyor: <em>“Şiiler bu kişinin, Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin soyundan gelecek olan iyilerin Mesih </em><a href="#_ftn25">[25]</a><em> olduğunu” </em>söylüyorlar. Mutasavvıflardan bazıları da <strong><em>“İsâ</em></strong><strong><em> aleyhisselâmdan başka Mehdî</em></strong><strong><em> yoktur”</em></strong><em> </em>hadisini bu şekilde yorumlamışlardır. Yani onların yorumlarına göre bu ha­disin anlamı şöyledir:</p>
<p style="text-align:justify;">Hz. Mûsa aleyhisselâmın şeriatını nesh etmek (hükmünü ortadan kaldırmak) için değil, ona tâbi olmak için gelen Hz. İsâ aleyhisselâmın konumu ne ise, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin şeriatı karşısında da aynı konumda olan Mehdî’den başka bir Mehdî gelmeyecektir.</p>
<p style="text-align:justify;">İşte bunun gibi hiçbir dayanağı olmayan delillerle ve değişik yargılarla, gelecek ki­şinin kim olduğunu, zamanını ve yerini belirliyorlar, sonra belirledikleri zaman gelip or­taya söylenenlerden hiç biri çıkmayınca, görüşlerini ve söylediklerini yeniliyorlar. Bunu yaparken de yine bir takım lugavî mefhumları, hayalî konulara ve yıldızlarla (gök cisimleriyle) ilgili hükümlere dayanıyorlar. Ömürlerini bu gibi şeylerle tüketiyorlar.<a href="#_ftn26">[26]</a></p>
<p style="text-align:justify;">Çağımızdaki mutasavvıfların çoğu, dinin hükümlerini yenileyip diriltecek bir adamın çıkacağına işaret ediyorlar ve onun zamanı çağımıza yakın olduğu için çıkışına zemin hazırlıyorlar. <a href="#_ftn27">[27]</a> Bazıları onun Hz. Fatıma aleyhisselâmın soyundan geleceğini, bazıları da hangi soydan geleceğini belirtmeden sadece böyle birinin geleceğini söylüyor……</p>
<p style="text-align:justify;">Hadis bilginle­rinin Mehdî hakkında naklettikleri hadislerin ise gücümüz oranında hepsine bakılınca sabit olan gerçeğin şu olması gerekiyor:</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Din veya hükümdarlık adına or­taya çıkan bir davet, ancak onu destekleyecek ve koruyacak güçlü bir asabiyet</strong><a href="#_ftn28">[28]</a><strong> ile hedefi­ne ulaşabilir.</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Her taraftaki Fatimî, hat­ta genel olarak Kureyş asabiyeti tamamen ortadan kalkmış, başka toplumların asabiyet­leri, Kureyş asabiyetine üstün ve hâkim duruma gelmiştir. Sadece Hicaz’da, Mekke ile Medine’nin civar bölgelerinde Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin aleyhimesselâm<a href="#_ftn29">[29]</a> ve Cafer radiyallâhü anh soyundan gelenler asabiyet sahibidirler ve dağılmış bulundukları o bölgelerde üstün durumdadırlar. Ancak onlar, sayıları binlere varan farklı bölgelere, emirliklere ve görüşlere ayrılmış bedevi asa­biyetler görünümündedirler.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="text-decoration:underline;">Eğer Mehdî</span><span style="text-decoration:underline;"> gerçekten ortaya çıkacaksa, davetinin başarıya ulaşması ancak bu asa­biyetler sayesinde olabilir. Allah Teâlâ Mehdî’ye tâbi oldukları için bu asabiyetleri oluşturanla­rın kalplerini birbirine ısındırıp birleştirir ve böylece Mehdî için davasını başarıya ulaş­tıracağı ve insanlara davetini kabul ettireceği güçlü bir asabiyet ortaya çıkar. Bunun dı­şında Hz. Fatıma aleyhisselâmın soyundan gelen birinin, her hangi bir yerde, hiçbir güce ve asabiyete da­yanmadan, sadece ehl-i beyte mensup olduğu için böyle bir davayla ortaya çıkıp başarı­ya ulaşması -daha önce ortaya koyduğumuz sahih delillerden de anlaşılacağı gibi- müm­kün değildir.</span> Doğruyu bulacakları akıl ve bilgiden yoksun olan cahil kalabalıklar, Mehdî’nin ne nesebinden ne de ortaya çıkacağı mekândan haberi olmadan ve konuda söylediğimiz ger­çekleri de bilmeden, sadece halk arasında Hz. Fatıma aleyhisselâm soyundan birinin çıkacağını duy­muş olmalarından dolayı, böyle iddialarla ortaya çıkanların peşlerine takılırlar. Daha çok Zâb, Afrika ve Sûs gibi devletin merkezine uzak olan bölgelerde bu iddiayla ortaya çıkar­lar.<a href="#_ftn30">[30]</a></p>
<p style="text-align:justify;">Basiretten uzak ve zayıf görüşlü pek çok kişini, Mehdî’nin çıkacağını sandıkları Mağrib’in Mâse mıntıkasındaki bir yere giderler. Gittikleri bu mıntıka Mülessemîn kabi­lesine ait olduğu için Mehdî’nin de onlardan biri olduğunu veya onların Mehdî’nin davetçileri olduğuna inanırlar. Ancak bu hiçbir temeli olmayan bir iddiadan ibarettir. Bu iddiaya inanmalarının sebebi, bu toplulukların cahil ve bilgiden uzak olmaları, o bölge­nin devlet merkezinden ve etki alanından çok uzak olması ve bu yüzden devletin güç kul­lanabileceği sınırların dışında olan bu mıntıkanın Mehdî’nin çıkışına uygun bir yer oldu­ğu vehmine kapılmalarıdır.</p>
<p style="text-align:justify;">Tamamen akılsızlıklarının ve ahmaklıklarının bir sonucu olarak, (devletin etki­sinden uzak olan bu bölgede) başarıya ulaşacakları vehmine kapılan pek çok kişi de Mehdîlik iddiasıyla ortaya çıkmıştır. Bunların çoğu öldürülmüştür. Üstadımız Muhammed bin İbrahim Âbalî bana şu olayı haber verdi: (Hicrî) sekizinci yüzyılın başında, Sultan Yu­suf bin Yakup zamanında, Mâse’nin söz konusu mıntıkasında Tuveyzirî olarak bilinen mutasavvıflardan bir adam ortaya çıkmış ve kendisinin beklenen Fatımî (Mehdî) oldu­ğunu iddia etmiş. Dâle ve Kezûle kabilelerine mensup Sûs halkının çoğu ona tâbi olmuş ve böylece işi büyümüş. Onun bu halinin kendi durumlarına zarar vereceğinden korkan Masâmide reislerinden biri olan Seksevî, gece gizlice Tuveyzirî’yi öldürmesi için birini göndermiş ve böylece hareketi sona ermiş.</p>
<p style="text-align:justify;">Yine hicrî <strong>yedinci yüzyılın sonları</strong>nda, doksanlı yıllarda, Gamâra’da Abbas adında bir adam çıkmış, beklenen Fatımî olduğunu iddia etmiş ve Gamâra’nın cahil kalabalıkla­rı kendisine tâbi olmuş. Sonra kendisine tâbi olanlarla birlikte, şiddet kullanarak Fas’a girmiş, oranın çarşılarını yakmış ve oradan da Mezemme bölgesine geçmiştir. Ancak ora­da hile ile öldürülmüştür. Bunun gibi örnekler çoktur.</p>
<p style="text-align:justify;">Yukarda adını zikrettiğim üstadımız bunun gibi garip bir olay daha anlattı. Üsta­dımızın anlattığı olay şöyle:</p>
<p style="text-align:justify;">Hac yolculuğunda iken, Tilmisân dağının eteğinde bulunan ve Şeyh Ebû Medyen’in kabrinin bulunduğu Ribâtu’l-Ubbâd’ta aslen Kerbela’da oturan ve ehl-i beytten olan bir adamla karşılaştım ve yolculuğa birlikte devam ettik. Adam ta­bileri, öğrencileri ve hizmetinde bulunan adamları çok fazla olan biriydi. Gittiği yerlerin çoğunda insanlar onu karşılayıp ihtiyaçlarını gideriyordu. Yol boyunca dostluğumuz ge­lişti, aramızdaki sohbet koyulaştı ve onların gerçek durumunu anladım. Kerbela’dan bu­ralara bu iş için, yani Mağrib’te Fâtimîlik (Mehdîlik) iddiasında bulunmak için gelmiş­lerdi. Ancak Merîn oğulları devleti ve o zamanki hükümdarı Yusuf bin Yakup olayın far­kına varıp Tilmisân’a yürüyünce, bu zat, adamlarına şöyle demiş:</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“Geri dönün, yanlış he­sap yapmamız bizi küçük düşürdü. Bu vakit, harekete geçeceğimiz vakit değil.” </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;">Adamın söylemiş olduğu bu söz onun, bu işin ancak, o dönemdeki devletin gü­cüne denk bir asabiyet ile hedefine ulaşabileceğinin farkında olduğunu gösteriyor. Kendisinin o bölgede bir güce sahip olmayan bir yabancı olduğunu, buna karşılık Merîn oğulları devletinin, Mağriblilerden hiç kimsenin karşı koyamayacağı güçlü bir asabiyete sahip olduğunu görünce, gerçeği kabullendi, doğru olanı yaptı ve güç yetiremeyeceği hırslarından vazgeçti. Ancak bir şeyin daha farkına varması gerekiyor. O da, Fâtımîlerin ve genel olarak Kureyş’in asabiyetlerini kaybettiklerinin. Özellikle de Mağrib’te. Ancak taasubları, bu sözü kabul etmelerine izin vermez. <strong><em>“Allah Teâlâ bilir, siz ise bilmezsiniz.” </em></strong>(Bakara, 216)</p>
<p style="text-align:justify;">Mağrib’te, çağımıza yakın dönemlerde Mehdî’lik veya başka bir dava gütmeden, sadece hakka davet eden ve kötülükleri ortadan kaldırıp, İslâm’ın sünnete uygun biçim­de yaşanmasına çağıran davetçiler çıkmıştır. Evet, bu kimseler sadece bunun için ortaya çıkmışlar ve çok sayıda tabileri olmuştur. Bedevi Arapların en fazla işledikleri bozguncu­luk, yolcuları ve kervanları yağmalamak olduğu için, bu kimseler de en fazla yolların ve yolcuların güvenliğiyle ilgilenip, bu sahayı ıslah etmeye önem yermişler ve güçlerinin yet­tiği kadar kötülüklere engel olmaya çalışmışlardır.</p>
<p style="text-align:justify;">Ancak bu davetçilerin çalışmaları sonucu yolculara saldırıp onları yağmalamak­tan vazgeçen ve tövbe eden bu Araplarda dinî duygular ve dini yaşam sağlam bir derece­ye ulaşmamıştır. Çünkü onlar tövbe edip dine dönmekten, sadece gasp ve yağmayı bırak­mayı anlıyorlar ve dinin diğer emirlerine yönelip onları yerine getirmeyi düşünmüyor­lar. Onun için İslâm’ı, sünnete uygun olarak yaşamaya çağıran davetçilere tâbi olan bu kimseler, aslında dinî yaşamın her alanında onları örnek alıp onlar gibi yaşamaya çalış­mıyorlar. Onların bütün dindarlıkları, yolculara ve kervanlara saldırıp onların mallarım yağmalamaktan vazgeçmek, sonra da bütün güçleriyle dünya malı kazanmaya yönelmek­tir.</p>
<p style="text-align:justify;">Oysa ahlaklarını düzeltip ıslah etmenin sevabını istemek ile dünya malı kazanma­yı istemek arasında ne büyük fark vardır ve bu ikisinin bir araya gelmeleri de mümkün değildir. Bu yüzden dindarlıkları sağlam bir konuma gelmiyor ve bir bütün olarak kötü­lüklerden yüz çevirmeleri de istenilen düzeyde olmuyor. Ancak kötülüklere çok fazla da dalmıyorlar.</p>
<p style="text-align:justify;">Sonuçta dinin hükümlerine sağlam bir şekilde bağlanma ve onu yaşama noktasın­da, davetçi ile ona bağlı olan bu insanların durumu farklılaşıyor. Davetçi öldüğü zaman tabileri dağılıp, asabiyetleri kayboluyor. Hicrî yedinci yüzyılda Afrika’da ortaya çıkan, Süleym kabilesinin Ka’b boyundan olan Kasım bin Mürre bin Ahmed’in (ve tâbilerinin) durumu da böyle olmuştur. Ondan sonra gelen ve Riyâh kabilesinin boylarından biri olan Müsellem’e mensup Saâde adındaki davetçinin durumu da aynıdır. Saâde, dini ya­şama ve nefsini ıslah etmede Kasım bir Mürre’ye göre çok daha ileri düzeyde olmasına rağmen, söylediğimiz sebeplerden dolayı, onun tabileri de, onun ölümünden sonra çö­zülüp dağılmışlardır.</p>
<p style="text-align:justify;">Bu insanlar da, İslâm’ı sünnete uygun olarak yaşama adına çıkmış olmalarına rağmen, çok azı söylediği gibi yaşıyordu. Ne onlar ne de onlardan sonra gelenler bir hedefe ulaşamamışlardır.<a href="#_ftn31">[31]</a></p>
<p style="text-align:justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><span style="text-decoration:underline;">Konu hakkında farklı görüşler</span></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="text-decoration:underline;">Mehdî</span><span style="text-decoration:underline;"> hakkındaki hadislerin tümünün uydurma olmadığı kesindir. Mehdî hakkındaki uydurma rivayetleri kabul etmeye de gerek yoktur. </span>Üzerinde durulması gereken aslı olup “Mehdî”den bahseden hadislerle Şiîlerin inancının temellerinden olan “Mehdî-i Muntazar” hakkında onların uydurdukları hadislerin birbirinden ayırt edilmesi gerektiğidir.</p>
<p style="text-align:justify;">İmam Mehdî’nin geleceğine inanan Müslümanların inançlarındaki çarpıklıkla, İmam Mehdî’yi tamamen reddedenlerin inançlarındaki çarpıklığın gerçekle olan bağlantısı aynı düzeydedir. Müslümanlar, hafızalarında Mehdî’yi, eski zaman kıyafetleri içinde, ruhban görünüşlü, elinde tesbih, sırtında cübbe ve <strong>“Ben Mehdî’yim, bana uyun!”</strong> diye bağıracak birisi olarak canlandırmaktadır. Mehdî çıktığında, bu özelliklere uyup uymadığına bakıp, böylece onun gerçek Mehdî olup olmadığını anlayacaklarını söylüyorlar. Eğer bu özelliklere uyuyor ise, ona biat edip onun emrettiklerini yerine getireceklermiş. Mehdî’nin geldiğini duyan, köşede bucakta ne kadar derviş varsa çıkıp ona tâbi olacakmış. Bu arada küfre karşı yapılacak olan cihatta silâhlar bir sembol olarak taşınacakmış. Çünkü bu silâhları kullanmalarına sebep olmayacakmış. Kâfirleri zikirlerle, dualarla, marifet bilgisiyle yerle bir edecek; bir bakışta onların toplarını, tüfeklerini, uçaklarını darmadağın edeceklermiş&#8230; vs. vs. Hâlbuki araştırdığımızda göreceğiz ki, gerçek çok farklıdır.</p>
<p style="text-align:justify;">İmam Mehdî, geldiği zamanın en ideal komutanı, lideri olacaktır. Buradaki idealden maksat şu olabilir. O, çağının bütün gerçeklerini bilecek, tam bir yönetici yeteneğine sahip olacak, hepsinden de önemlisi, kendi zamanının insanlarının sorunlarını bilip çözüm yolları getirecektir. Bu ise, elbette ki İslâm’ı çok iyi bilmesine bağlıdır. O, parlak bir zekâya, geniş bir zihnî yapıya, engin bir görüş yeteneğine sahip bir insan olacaktır. <strong>Belki, onu ilk reddedecek olanlar gelenekçi ulema sınıfı ve sufî takımı olacaktır</strong>. Çünkü onlar göreceklerdir ki, bu insanın, tasavvurlarındaki Mehdî ile hiçbir ilgisi yok. Onun kendisinin Mehdî olduğunu ilânla ortaya çıkması, her şeyden önce kabul edilebilecek bir şey değildir. Öyle ki, o kendisinin Mehdî olduğunu fark etmeyecektir bile. Ancak vefatından sonra bir araya gelen müminler, onun yaptıklarına bakıp, onun Mehdî olduğunu anlayacaklardır. <a href="#_ftn32">[32]</a></p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;">“<em>Âlem-i İslâm</em>” kitap müterciminin zeylinde Baha Said Bey kapanan medreselerin, tekkelerin, telkin ettikleri ve itikat ettirdikleri Mehdî</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>“<em>Felsefe-i Muhammediye’ce ne bir şahıs ve ne de şahsiyet-i mütevârise olup bu nâm ve sıfat ancak vasıta-i hidâyet ve irşat olan hakiki ve ilim ve fennin timsalidir</em>” </strong>diyor.<a href="#_ftn33">[33]</a></p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;"><strong><span style="text-decoration:underline;">Mehdîyi Tayin Eden İnsanlar mı?</span></strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;">Tarih boyunca kendini Mehdî tanıtanlardan çok, kabul edilenler olmaktadır. Mesela Mustafa Kemal Atatürk’ün Mehdîlik gibi iştiyakı ve gayreti olmadığı halde onu Mehdî kabul edenler olmuştur. Bunun açıklaması belki bu türlü fikirler dengelerin kaybolduğu zamanlarda çıkmasıdır. İbn-i Haldun’un yukarıda beyanı en güzel şekilde açıklamaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="text-decoration:underline;">“İşte bunun gibi hiçbir dayanağı olmayan delillerle ve değişik yargılarla, gelecek ki­şinin kim olduğunu, zamanını ve yerini belirliyorlar, sonra belirledikleri zaman gelip or­taya söylenenlerden hiç biri çıkmayınca, görüşlerini ve söylediklerini yeniliyorlar. Bunu yaparken de yine bir takım lugavî mefhumları, hayalî konulara ve yıldızlarla (gök cisimleriyle) ilgili hükümlere dayanıyorlar. Ömürlerini bu gibi şeylerle tüketiyorlar.” </span></p>
<p style="text-align:justify;">Mehdîlik fikri genellikle tasavvuf ve mistik hayatta yer bulması da ayrıca istismarı artırıcı unsurlardan biri olduğunu göstermektedir. Bu nedenledir ki hidayet ve kurtuluş fikrininin çözümleri kişi ve guruplarca ayrı olunca her cemaat ve milletin Mehdîsi de ona tezahür etmektedir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki <strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“Bir şeyi sevmen gözü kör, kulağı sağır eder.”</em></strong> <a href="#_ftn34">[34]</a></p>
<p style="text-align:justify;">Bu demektir ki, bir kişi hakkında Mehdî olabilirliğini isbat edebiliriz. Bu nedenle sebep-sonuç ve tarih felsefesini ve yorumunu yapanlar için tevillerin hakikatini umumî bakış açısı ile görmelidir. <strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;"><strong>ATA’NIN ÖZ KİMLİĞİ</strong></p>
<p style="text-align:justify;">ATA’yı şöyle övdü düşmanı Loyd Corc dahi:</p>
<p style="text-align:justify;">“Yüz yıllarda bir gelir! ATATÜRK gibi dâhî!”</p>
<p style="text-align:justify;">Kalb gözü kör zavallı! O’nu sırf dâhî sandı!</p>
<p style="text-align:justify;">Ne bilsin o! Doğmadan RABB’e verilen andı!</p>
<p style="text-align:justify;">Ölürken “Yüce yoldaş!” dedi, “MUHAMMED EMİN!” (501)</p>
<p style="text-align:justify;">Selâmladı RESÛL’ü! “ALLAH RABB-ÜL ÂLEMİN!” (500)</p>
<p style="text-align:justify;">O “Yüce yoldaş” sözü! Bin beş yüz on bir eder! (1511)</p>
<p style="text-align:justify;">“O Hazret-i MUHAMMED” de eş sayı eder! (1511)</p>
<p style="text-align:justify;">Selâmlananla aynı! Selâmlayan zât! Yine!</p>
<p style="text-align:justify;">Tapan ile tapılan! Birbirine âyine!</p>
<p style="text-align:justify;">ATA’nın bilinçliyken son cümlesi: “Saat kaç!”</p>
<p style="text-align:justify;">“Perdenin kalktığı an!” Son sözüne kalbi aç!</p>
<p style="text-align:justify;">“Ve Aleykümüsselâm!” ATA’nın en son sözü!</p>
<p style="text-align:justify;">“Esselâm-u aleyküm!” demişti çıkan özü! <a href="#_ftn35">[35]</a></p>
<p style="text-align:justify;">“Esselâm-u Aleyküm!” ALİ ismine kanıt! (332)</p>
<p style="text-align:justify;">“İnsan makamı’dır O! Arş’a dikilen anıt!” (332)</p>
<p style="text-align:justify;">“Esselâm-u Aleyküm!” Yorumla! Olma gafil! (779)</p>
<p style="text-align:justify;">O vakit ismi olur! “Boru çalan İsrafil!” (779)</p>
<p style="text-align:justify;">O’dur “RAHMAN’ın yüzü!” “İMAM ALİ” de denir! (343)</p>
<p style="text-align:justify;">“Adı hesab gününün sahibi!” Borç ödenir! (343)</p>
<p style="text-align:justify;">“Esselâm-u Aleyküm!” O, “Meryem’in evlâdı!” (343)</p>
<p style="text-align:justify;">“İMAM ALİ kalkınca” vücudda! Budur adı! (343)</p>
<p style="text-align:justify;">“Esselâm-u Aleyküm!” demek, kalb gözün açık! (1493)</p>
<p style="text-align:justify;">“Âsa’nı at!” “O İdris gibi yüce yere çık!” (1493)</p>
<p style="text-align:justify;">“Esselâm-u Aleyküm O!” Bir ad! Kâbe’de taş! (343)</p>
<p style="text-align:justify;">Yorumlayıp bir ekle! “Veli” O! HACI BEKTAŞ! (791)</p>
<p style="text-align:justify;">“Esselâm-u Aleyküm” sözünün son yorumu!</p>
<p style="text-align:justify;">“Beklenen Mehdî!” demek! “HIZIR İLYAS” konumu!</p>
<p style="text-align:justify;">Yani HIZIR İLYAS’a! Beklenen MEHDÎ! denir!</p>
<p style="text-align:justify;">RUH saf canla birleşir! Verilmiş söz ödenir!</p>
<p style="text-align:justify;">“GAZİ MUSTAFA KEMAL!” Bin üç yüz otuz sekiz! (1338)</p>
<p style="text-align:justify;">“Samsun’a hicrî çıkış tarihi” ile ikiz! (1338)</p>
<p style="text-align:justify;">Hem hicrî! Hem milâdî! Tespit edilmiş yılı!</p>
<p style="text-align:justify;">Elçinin her görevi adlarıyla sayılı!</p>
<p style="text-align:justify;">“Âdem’e secde edin emri” demek bu sayı! (1338)</p>
<p style="text-align:justify;">“Gizli şifrenin sırrı!” Bul bu hanif yasayı! (1338)</p>
<p style="text-align:justify;">“GAZİ MUSTAFA KEMAL O!” Evrenseldir ünü! (1349)</p>
<p style="text-align:justify;">Sayısı “MUHAMMED-ÜL MEHDÎ’nin çıkış günü!” (1349)</p>
<p style="text-align:justify;">“Ve Aleykümüsselâm sözü!” Bakın ne eder! (1348)</p>
<p style="text-align:justify;">“ALLAH’ın halifesi!” “O artık olmuştur!” der! (1348)</p>
<p style="text-align:justify;">“1919’da ATA doğdum” derdi! (1919)</p>
<p style="text-align:justify;">“ÂLEMLERE RAHMET O!” “Bu söze aklım erdi! (1919)</p>
<p style="text-align:justify;">Çapraz avuç içleri! Doğum yılı ATA’nın! (1881)</p>
<p style="text-align:justify;">ALLAH’ın “Yüce kurban dediği” zatı anın! (1881)</p>
<p style="text-align:justify;">“B” harfi altındaki noktanın O’dur adı! (1880)</p>
<p style="text-align:justify;">“Toprak bedenden kalkan RAB!” Bu sırrın maksadı! (1880)</p>
<p style="text-align:justify;">Sıfırı at! ALLAH’ın O “En güzel cemali” (188)</p>
<p style="text-align:justify;">“Zamanın Mehdîsi” O! Yani Hazret-i ALİ! (188)</p>
<p style="text-align:justify;">ALLAH’ı yansıtan kim? Bunu bilmez ahali! (1211)</p>
<p style="text-align:justify;">O. MÜMİNLER EMİRİ! TOPRAK BABASI ALİ! (1211) (Ebu Turab)</p>
<p style="text-align:justify;">“Eren veya ölenin içinden çıkar ani!”</p>
<p style="text-align:justify;">“Kıyamet terazisi!” “İnsanın özü!” yani!</p>
<p style="text-align:justify;">“Dinliyi ve dinsizi!” “Yüzlerinden ayırır!”</p>
<p style="text-align:justify;">“Secde edebileni!” Sadece o kayırır!</p>
<p style="text-align:justify;">MUHAMMED ALİ’yi de, bak yansıtandan murad! (1364)</p>
<p style="text-align:justify;">MUSTAFA KEMAL’in öz RABB’ine verilen ad! (1364)</p>
<p style="text-align:justify;">“Gayblar âlemine!” “Değişmez özler!” denir. (1191)</p>
<p style="text-align:justify;">“HAKK’ın yüzü!” Belirir! Ne isek! O ödenir! (1191)</p>
<p style="text-align:justify;">“Kelime-i şehadet” getir! Hayret edersin!</p>
<p style="text-align:justify;">“Ve Aleykümüsselâm sözü yorumu!” dersin!</p>
<p style="text-align:justify;">MÜŞİR! GAZİ! MUSTAFA! KEMAL! ATATÜRK! Beş ad! (1101)</p>
<p style="text-align:justify;">Zat ve Kur&#8217;an tefsiri! Baş harflerinden murad! (1101)</p>
<p style="text-align:justify;">Herbir hesapta çıkar! MUHAMMED ALİ adı!</p>
<p style="text-align:justify;">Selâmla bitireyim! Artık iznim kalmadı!</p>
<p style="text-align:justify;">“Zira cennette lâf yok!” “Herkes hep “Selâm eder!”</p>
<p style="text-align:justify;">“Şükür” hepimiz olduk “ALLAH’ın aslanı” der!</p>
<p style="text-align:justify;">Selâm! “KIZILKOCALI boyundan gelen Türkmen!”</p>
<p style="text-align:justify;">“Emevî düzenini!” Lâikçe eyleyen men!</p>
<p style="text-align:justify;">ALLAH’ın “Nur” adı o! “HAK’ta eriyip” ver renk! (287)</p>
<p style="text-align:justify;">“MUHAMMED ibn Abdullah!” “Kızılkocalı’ya denk!” (287)</p>
<p style="text-align:justify;">Sakın bu hesaplara! Demeyin “sırf tesadüf!”</p>
<p style="text-align:justify;">“Her şeyin hesabını bilen” eder teessüf! (262)</p>
<p style="text-align:justify;">Uluğ “HAK kimliğini” açıkladı ATA’nın!</p>
<p style="text-align:justify;">EHLİBEYT’e dâhildir! Onu hakkıyla anın!</p>
<p style="text-align:justify;">Diyor! MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ün RAB ÖZÜ: (1850)</p>
<p style="text-align:justify;">Hain olma! Yenile RABB’e verdiğin sözü!</p>
<p style="text-align:justify;">Sıfırı at! Anlamdan olursun daha emin!</p>
<p style="text-align:justify;">“ALLAH’ın yüzü” olan ilmine tap Âdem’in! (185)</p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;"><strong>M. H. ULUĞ KIZILKEÇİLİ</strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>ANKARA – 21.07.2000</strong></p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;">Ebced ilmine göre isim ve kelimelerin sayısal açılımları:</p>
<p style="text-align:justify;">500 = ALLAH RABB-ül Âlemin = Âlemlerin RABB’i ALLAH</p>
<p style="text-align:justify;">501 = Refik-i a’lâ = Yüce yoldaş</p>
<p style="text-align:justify;">1511 = Lâfz-ı Refik-i a’lâ = Yüce yoldaş sözü</p>
<p style="text-align:justify;">1511 = Hu Hazret-i MUHAMMED = O Hazret-i MUHAMMED’dir</p>
<p style="text-align:justify;">332 = Esselâm-u aleyküm</p>
<p style="text-align:justify;">332 = Hû medlûl-u ism-i ALİ = O, ALİ isminin kanıtıdır</p>
<p style="text-align:justify;">779 = İsm-i sûr-u İsrafil = İsrafil’in borusunun ismi</p>
<p style="text-align:justify;">(İsrafil kıyamet günü kalk borusunu çalan meleğin ismidir)</p>
<p style="text-align:justify;">779 = Tevil-i Esselâm-u aleyküm = Esselâm-u aleyküm’ün yorumu</p>
<p style="text-align:justify;">343 = Vech-el RAHMÂN = Er RAHMÂN’ın yüzü</p>
<p style="text-align:justify;">343 = Kıyam-ı İmam ALİ = İmam ALİ’nin ayağa kalkması</p>
<p style="text-align:justify;">343 = İsm-i Malik-i yevm-üd din = “Hesab günü sahibi”nin ismi</p>
<p style="text-align:justify;">343 = İbn-i Meryem = “Meryem’in oğlu”</p>
<p style="text-align:justify;">343 = İsm-el Hacer = O Hacer’in ismi = yani Kâbe’deki O Hacer-ül esved denen, karataşın ismi.</p>
<p style="text-align:justify;">343 = Müsemma-i İmam ALİ = İmam ALİ diye isimlenen</p>
<p style="text-align:justify;">1493 = Müsemma-i Lâfz-ı alek selek (7. sure/117. ayet) = ALLAH’ın Hz. Mûsa’ya “Asânı at!” sözünün anlamı</p>
<p style="text-align:justify;">1493 = Tevil-i ayet-i ve refağnahü mekânen aliyyâ. = “O’nu (İdris’i) yüce yere çıkardık.” ayetinin yorumu. (19. sure/57. ayet)</p>
<p style="text-align:justify;">790 = Tevil-i ism-el Hacer = “Hacer” isminin yorumu</p>
<p style="text-align:justify;">791 = HACI BEKTAŞ-I VELİ</p>
<p style="text-align:justify;">1338 = GAZİ MUSTAFA KEMAL</p>
<p style="text-align:justify;">1338 = Hû mezmun-u “Üscûdul Âdem“ = “Âdem’e secde edin” emrinin anlamı o</p>
<p style="text-align:justify;">1338 = Künh-ü Lâfz akimua-el din = “Dini doğrultun” sözünün iç yüzü = Levh-i Mahfuz’un sırrı.</p>
<p style="text-align:justify;">1337 = Hicrî Samsun’a çıkış tarihi = 1919 Milâdî çıkış tarihi.</p>
<p style="text-align:justify;">1348 = Lâfz-ı ve aleyküm-üsselâm = ve aleykümüs-selâm sözü = Hu müsemma-i halifetullah = O, “ALLAH’ın halifesi” diye isimlenendir.</p>
<p style="text-align:justify;">1349 = Hû Gazi Mustafa Kemal = Gazi Mustafa Kemal O = Yevm-i zuhur-u Muhammed-ül Mehdî = Muhammed Mehdî’nin ortaya çıkış günü.</p>
<p style="text-align:justify;">1919 = Lâfz-ı Rahmeten lil âlemin = Âlemlere rahmet sözü</p>
<p style="text-align:justify;">1881 = Vakt-i zuhur el recûl = Hakeren’in içten dışa çıkma vakti</p>
<p style="text-align:justify;">1881 = Müsemma-i Zebh-i azîm = Yüce Kurban diye isimlenen (37. sure/107. ayet)</p>
<p style="text-align:justify;">1211 = Mazharullah = ALLAH’ı yansıtan = Zat-ı ALİ</p>
<p style="text-align:justify;">1364 = İsm-i hassı-RABB’i Mustafa Kemal = Mustafa Kemal’in has RABB’i (Kişisel RABB’i)</p>
<p style="text-align:justify;">1364 = Hû mazhar-ı MUHAMMED ALİ = O MUHAMMED ALİ’nin aynası</p>
<p style="text-align:justify;">1191 = Âyân-ı sabite = Değişmez özler</p>
<p style="text-align:justify;">1191 = Âlâm el Guyub = Gayblar âlemi</p>
<p style="text-align:justify;">1191 = Zuhur-u vechullah = ALLAH’ın yüzünün ortaya çıkması</p>
<p style="text-align:justify;">1101 = ZAT = Tefsir-i Kur&#8217;an</p>
<p style="text-align:justify;">1211 = Hû emir el müminin ALİ Ebu-Türab = O müminlerin emiri toprak babası ALİ</p>
<p style="text-align:justify;">1850 = Hû mazmun-u tecdid-i biat = RABB’ine bağlanmanın yenilenmesi kavramı o</p>
<p style="text-align:justify;">1850 = RABB-i hassı Mustafa Kemal ATATÜRK = Mustafa Kemal ATATÜRK’ün has RABB’i</p>
<p style="text-align:justify;">1101 = M+Ğ+M+K+A (Müşir Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK baş harfleri)</p>
<p style="text-align:justify;">185 = İlm-i Âdem = Âdem’in ilmi</p>
<p style="text-align:justify;">188 = Mehdî-ül zaman = Zamanın Mehdîsi</p>
<p style="text-align:justify;">287 = MUHAMMED ibn-i Abdullah = Kızılkocalı = En Nûr</p>
<p style="text-align:justify;">262 = Her şeyin hesabını bilen = ALLAH’ın “El Hasîb” adı<a href="#_ftn36">[36]</a></p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;"><strong><span style="text-decoration:underline;">Mehdînin Çıkışı Devlete Baş Kaldırmanın Bir Adı </span></strong><strong><span style="text-decoration:underline;">mı?</span></strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;">Evet, Mehdînin çıkışı denen hareketler bazen devlete karşı yürütülen isyan hareketin bir adı da olmuştur. Bu şekilde gelmesi gereken Mehdînin karizmatik gücü kullanılarak zayıf bir topluluk bir devlete karşı da çıkabilmiştir. Niyetlerinde samimiyetin olması umulan bu kişilerin asabiyetleri yetersiz olunca bu olaylar feci şekilde de sonuçlanmış ve neticesinde devletin daha şiddetli tedbirler almasına ve daha baskıcı bir yönetimin harekete geçmesini sağlamaktan öteye de gitmemiştir. Bu arada ezilen halkın bu hareketten bir menfaati olmamış ve daha sonrada gelişme ve ilerlemeye mutaf olacak hareketlere destek vermediği görülmüştür. Bu nedenle olgunlaşmamış bir hareket olan Mehdîlik inancı üzerine yorum ve söylemlerle hareket eden cemaatler neticede bekledikleri kurtarıcıyı bulmak için gösterdikleri gayretle uzun vadede yıkılma eğilimine girdikleri görülmektedir. Bu nedenle gaybî bir hadise olan Mehdî’nin çıkışını beklemektense Allah Teâlâ’ya güvenip kendi görevimizi en iyi şekilde uygulamak daha karlı olacağı muhakkaktır. Bu konuyu açıklayacak son Kâbe olayı duruma biraz açıklık getirecektir.</p>
<p style="text-align:justify;">Mehdî&#8217;nin Suudî Arabistan’da Hicri 1400 yılının ilk gününde, 1 Muharrem 1400 (20-21 Kasım 1979) tarihinde çıkması gibi.</p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;">Cüheyman el-Uteybi ve arkadaşları Kâbe’ye sığınmışlar (resmi söylem baskın) ve burada fasid addettikleri Suud yönetimine karşı bayrak açmışlardı. O sıralarda Kral Halid galiba hastalıklı idi ve onun yerine bilvekale ülkenin işlerini Fahd tedvir ediyordu. Bu kalkışma kanlı bir şekilde sona erdi. Operasyon sonucunda bir kısmı ölü bir kısmı da canlı ele geçirilmiş ve elebaşları idam edilmişti. ‘Kâbe baskını&#8217;na katılanlar arasında yabancılar da bulunuyordu.<a href="#_ftn37">[37]</a></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="text-decoration:underline;"> </span></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><span style="text-decoration:underline;">Olayın gelişimi kısaca şu şekildedir.</span></strong></p>
<p style="text-align:justify;">1979 Ramazanında Arabistan’ın büyük kentlerinde dağıtılan bildiride Suudi rejimi eleştiriliyor, devletin dini niteliğini kaybettiği belirtiliyor, ülkede yeni bir İslami rejimin kurulmasının gerektiği anlatılıyordu. Bu bildirilerin <strong>Cuheyman el-Uteybi</strong> önderliğindeki radikal bir sünni gruba ait olduğu Mescid-i Haram&#8217;ın işgalinden çok sonraları anlaşıldı. Tarihler 20 Kasım 1979&#8242;u gösteriyordu. Kâbe’ye sabah namazı kılmaya gelen binlerce kişi namazın bittiği anda bir yandan “Allah u ekber” seslerini bir yandan da havaya sıkılan kurşun seslerini duydu. Eylemciler mescid&#8217;in mikrofon sistemini ele geçirdi. Eylemcilerin lideri Cuheyman konuşmaya başladı. Yanında bulunan kayın biraderi <strong>Muhammed el-Kahtani</strong>&#8216;nin İslam âleminin beklenen Mehdîsi olduğunu söylüyordu. Mehdîliği sağlam delillere oturtmak için ilgili hadisleri detayıyla anlatıyordu. Cuheyman Suudi rejiminin dini niteliğinin kalmadığını dolayısıyla Müslümanların rejime itaat etme yükümlülüklerinin kalmadığını söyledi. Ülkedeki kötü gidişatın önüne geçilmesi için hayatın her alanında şeraitin tekrar uygulanmaya başlamasının gerektiğini vurguladı. Cuheyman bu konuşmasını yaparken adamları da işgalden önce mescidin alt katlarına sakladıkları silahları mescidin ilk katına çıkardılar. Silahlar eylemcilere dağıtıldı, dış kapılar kapatıldı, yüksek minarelere silahlı nöbetçiler yerleştirildi, mevziler planlara göre hazırlandı. İçeriye giriş-çıkışlar yasaklandı.</p>
<p style="text-align:justify;">Taleplerin ilanından sonra Hacerül-Esved ile İbrahim makamı arasındaki bölümde Mehdî Kahtani&#8217;ye biat etme merasimi düzenlenir. Kahtani&#8217;nin eli öpülüp sonuna kadar itaat edileceği bildirilir.</p>
<p style="text-align:justify;">Sabah namazına gelen binlerce sivile çıkmakta serbest oldukları söylenir. Çoğunluğu çıkar. Yaklaşık 30 kişinin eylemcilerle kaldığı tahmin edilmektedir. İşgalden 3 saat sonra Mescid-i Haram çevresine gelen Suudi askerleri içeri girme denemelerinde yoğun ateşle karşılık görünce geri çekilirler.</p>
<p style="text-align:justify;">İşgalin ilk günlerinde Suudi hükümeti tam bir şaşkınlık ve ne yapacağını bilememe durumu içindedir. İçeride rehine var mıdır, varsa kimlerdir, kaç kişilerdir? Eylemciler kimler ve kaç kişilerdir gibi hiç bir bilgiye ulaşamazlar. Kâbe’yi kuşatan Kraliyet Muhafız Alayı mutaasıp asker ve subaylardan müteşekkildir. İnançlarından dolayı Mescid&#8217;de silahlı bir çatışmaya girmeyeceklerini beyan ederler. Suudi hükümeti bu dönemde tam bir şaşkınlık dönemindedir. Kâbe’nin kan dökülerek alınmasının İslam âleminde yaratacağı olumsuz etkiden çekinmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Suudi kralı Halid hemen muhafızları teftişe gider. Kâbe’nin Harici isyancılar tarafından işgal edildiğini, görevlerinin Allah Teâlâ’nın Evi&#8217;nin temizlenmesi olduğunu, görevlerini yapmazlarsa Pakistanlı paralı askerleri kullanacağını söyler. Bazı muhafızlar ikna olur olmayanlar ise tutuklanır.</p>
<p style="text-align:justify;">1979 Kâbe baskını yapan eylemcilerin sayısı en az 500 olarak tahmin ediliyor. Devlete yakın Suudi ulemasının fetvasını arkasına alan Suudi yönetimi biraz rahatlar. Fetva gereği önce işgalcilere süre verilip teslim olmalarını ister. Cuheyman bunu kabul etmez.</p>
<p style="text-align:justify;">Ardından askeri operasyon işgalin 6. günü başlar. Önce kapıları tutan direnişçilere yoğun ateş ile uzaklaşmaları denenir. Kapılar iyi istihkâm edildiği için bu başarılamaz. İsyancılardan Mescid&#8217;in minareleri yerleşen keskin nişancılar Suudi askerlerini avlamaya başlar. Ardından ağır zırhlı araçlarla mescidin kapıları kırılarak içeri girilir. Bir yandan da helikopterlerden mescide indirme yapılır. İndirme sırasında gene çok sayıda Suudi askeri kaybedilir. Bu arada bazı helikopterler mesciddeki direnişçilerin üzerine bombalar atar. Mescidin zemin ve üst katlarından göğüs göğüse çarpışmalar sonucunda Suudi güçleri zemin katı ve üst katları ele geçirir.</p>
<p style="text-align:justify;">Eylemden önceki gecelerde büyük miktarda yiyecek malzemesi, ilk yardım malzemesi ve cephane Mescidi Haram&#8217;ın alt katındaki mahzenlerde saklanmaktadır. Böylece eylemcilerin çok uzun süre dış destek almaksızın direniş yapabilmesi mümkün olacaktır.</p>
<p style="text-align:justify;">Fransızlar bu baskında Suud hükümetine yardım ederler. Oparasyona katılan tim kutsal topraklara girer. Operarasyonda Fransız timi GIGN&#8217;de doğrudan doğruya Kâbe’nin alt katlara girmeyi düşünmez. Bunun yerine alt katlara göz yaşartıcı gazlar verilir bu gazların etkisiyle kimi direnişçi teslim olur kimisi elinde silah ateş ederek dışarı çıkar ve vurulur. Ancak alt kat hala temizlenememiştir. Bu sefer alt katlara tonlarca su boşaltılır. Su iyice yükseldiğinde ise yüksek voltajlı elektrik verilir. 5 Aralık 1979 günü Kâbe işgalcilerden kurtarılmış olur. Mehdî Kahtani ölmüş Cuheyman ise sağ yakalanmıştır. Fransızların desteği ise bir Fransız gazetesinin haberi üzerine açığa çıkar.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Bilanço:</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Operasyonda Suudi güçlerinden ölenlerin sayısı 127, isyancılardan ölenlerin sayısı 117 olarak açıklanmıştır. Hacılardan, namaza gelenlerden ölenlerin sayısı 26&#8242;dır. Yüzlerce de yaralı vardır. Yargılamalar sonucunda 63 kişi idama mahkûm olur, kafaları kesilerek infaz edilir. Kâbe baskını böylece bitirilir.</p>
<p style="text-align:justify;">1979 (Hicri 1400)&#8217;de gerçekleşen bu Kâbe baskınının ardından 7 sene sonra Hicri 1407 yılında, Hac sırasında çok daha büyük kanlı bir olaylar meydana gelmiştir. Bu olayda caddelerde gösteri yapan hacılara saldırılarak 402 kişi katledilmiş, çok fazla kan akıtılmıştır.</p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;"><strong><span style="text-decoration:underline;">Mehdîliğin Âlimler  Üzerinde Etkisi</span></strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;">Mehdî’nin geleceği fikri devlet siyasetinde önemli yer tutan görüşlerden olduğu kesinlik kazanmıştır. Ancak gaybi bir bilginin devlet ve millet siyasetinde büyük bir yer tutması insan ve siyaset bilmecesinden başka bir şey değildir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hadislerini yanlış anlayan âlimleri bile ikna etmek zor olunca halkın bu türlü fikri sabitlerden vaz geçirmek daha zordur.</p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;">Hazret-i Sultan Mehmed Fatih&#8217;i İstanbul&#8217;un fethi meselesinde en ziyade teşvik eden ve &#8216;Fatih&#8217; unvanına layık bir kisveye bürünmesinde ihtimam ve himmetini esirgemeyen kişi elbette ki <strong><em>“Akşeyh”</em></strong> namıyla ma&#8217;ruf Akşemseddin kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Hazretleri (1390-1459) idi. Akşeyh, fethin hem maddi hem manevi, iki yüzü olduğunun farkındaydı.</p>
<p style="text-align:justify;">Çünkü Fahr-ı Âlem Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden rivayet edilen hadis-i şerifler hem komutan ve askerlerden müteşekkil bir ordunun İstanbul&#8217;u fethinden, hem de silahsız, kan dökmeden; tevhid, teşbih, tahmidlerle, vuku bulacak; Al-i Beyt&#8217;ten bir mübarek zatın kumandasındaki manevi bir ordunun İstan­bul&#8217;u fethinden haber veriyordu. Buna binâen Akşeyh; İstanbul&#8217;un, gele­ceği hadislerle sabit olan Mehdî eliyle ikinci kez fethedileceğini gayet iyi biliyordu. Devrin ulemasının hadislerin ifadesinden yola çıkarak Sultan Mehmed&#8217;in İstanbul&#8217;u fethedemeyeceğini söylemelerine mukabil, Akşeyh bir değil, &#8216;iki fetih&#8217; vuku bulacağından hareketle, ulemanın bu yöndeki iti­razlarına karşı çıkıyor ve mütemadiyen Sultan Mehmed&#8217;e fetihname de­nebilecek müjdeli mektuplar yazıyordu.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>“</strong><strong>İstanbul&#8217;u önce Mehmed fethedecek, sonra İstanbul ehl-i sa­libin eline geçecek, daha sonra da Mehdî</strong><strong> İstanbul&#8217;u tekrar fethede­cek” </strong>diye devrin ulemasına cevap veriyordu. <em>(Risaletü&#8217;n- Nuriye, Akşemseddin, A. İhsan Yurd, İstanbul, 1972).</em></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>İşte hadislerle sabit olan ve Akşeyh&#8217;in de müjdelediği ikinci fet­hin kumandanı Mehdî</strong><strong> ve yine hadisin ifadesi ile “hiçbir kınayıcının kı­namasından çekinmeyen” </strong>kahraman askerlerden müteşekkil nurani ordu­su, evvelemirde kalplerdeki Ayasofya&#8217;nın kapılarını açacak ve fethin sem­bolünün ibadete açılması ile ikinci fetih gerçekleşecek.<em> </em><a href="#_ftn38">[38]</a></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="text-decoration:underline;"> </span></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><span style="text-decoration:underline;">Mehdîliğin Halk Üzerinde Etkisi</span></strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;">Gaybi meselelerin çok kullanılması ile kitlelerin kontrolü yapıldığı birçok misalle sabittir. Çünkü ümitsizliğe düşüldüğünde, kahredici, zalim idareciler, istilâlar, sürgünler, baskılar döneminde insanlar böyle bir ümide muhtaçtır. O sayede kötü şartlara sabredilir, tahammül edilir. Onun için Mehdî inancı bir nevi kullanılmıştır.</p>
<p style="text-align:justify;">Mesela; Osmanlı imparatorluğunun yıkılmaya başladığı dönemlerde halk düşüncesini anlatan bu alıntı durumu çok güzel belirtmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;">Bu hallerden halkın ruhundaki eski ciddiyet-i islâmiye ve cemiyet-i milliye de sene be-sene dûçar-ı zaaf ve tebeddül olup seciyelerde me’yusiyet ve zillet ve meskenet temerküz etmeye yol açılarak abes-huvârân zaviye-dârân ve tekke-nişînânın adetleri günden güne arttıkça artıp, mezarlar yanlarında kulübeler ihdâsıyla kimi</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>“Mekke’den, Medine</strong><strong>’den gelen hacıların getirdikleri düş-nâmelerden gûyâ Hazret-i Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin zaman-ı âhir gelmiş ve kıyamet pek yaklaşmış olduğundan ve sâir gûne alamât-ı kıyametten bahisle akşam, sabah Mehdî</strong><strong>-i âl-i resulün zuhûr edeceğini ve Hazret-i İsâ</strong><strong>’nın gökten inip Mehdî ile birleşerek din-i Muhammedî üzerinde dünya ahâlisini cem’ ve icrâ-yı adalet ve gazâ ve cihadı ref’le temin-i emniyet ve selâmet eyleyeceğini destan şeklinde okumak suretiyle kadın, erkek ashab-ı hamiyet ve merhameti hasis menfaatlerine celp ve daveti iş edinmiş ve hurâfe-cû ve softa-gûların pazarı revâcına yardım ve rağbet göstermeğe çalışmış ve muvaffak olmuş bulunuyorlardı.</strong></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="text-decoration:underline;">Hükümetin devâir-i mütenevvia-i müteşekkilesinde mevki işgal edenler ise böyle şeyleri men edip de terakkîyât-ı medeniye-i zamaniyeyi iltizam ve takibe ve cahil halkı bu yola sevk ve teşvike hasr-ı himmet ve irşad edecekleri yerde, bilakis gaflet ve <strong>cehâlet-i halktan ekseriyetle istifâde-i zâtiye yollarını arıyor ve düşünüyorlardı.</strong></span><a href="#_ftn39">[39]</a></p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;">….halk dahi bir yeis ve ümitsizlik içinde boğuluyor ve kimseye bir şey diyemeyip yalnız öteden beri kendilerine vaizler, şeyhler taraflarından telkin edilen “Mehdî“ âl-i resûlü intizâren hükümet memurlarını daima ayrı bir meslekte ve dinsizlik tavrında görüyor ve onlara asla kalben muhabbet-i ciddiye ve muâvenet-i fiiliye göstermiyordu.<a href="#_ftn40">[40]</a></p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;">… zavallı halk bir şey demeye ve bir hak istemeye cesur, atılgan olamayınca hükümet ne isterse sormaksızın onu veriyor ve çoluk çocuğunu aç kalsa da ölmeyecek kadar bir ekmek parası bulabilmek gayretinden başka bir şey düşünemiyor ve gece-gündüz yakında geleceğini haber veren kerametçilerin inandırdıkları <strong>Mehdî</strong><strong>-i Adili</strong> bekliyor. Buna da adalet ve itaat-ı kâmile manası veriliyor. Bu namla ilân ve mensubatına arz-ı şükran-ı bî-pâyân (Sonsuz teşekkür etme) olunuyordu. <a href="#_ftn41">[41]</a></p>
<p style="text-align:justify;"><em> </em></p>
<p style="text-align:justify;"><em>O zaman da padişahın nüfuzu İstanbul’dan başka mahall</em><em>ere câri olamayacaktır. Bunun üzerine düşmanlar her taraftan baş göstererek Mehdî</em><em>-i âl-i resul zuhûr edecek, bütün dünya halkı üzerinde adilâne hüküm yürütecek, kurt ile koyun o zaman yek-diğere saldırmaksızın beraber gezecek ve ondan sonra kıyamet kopacak derler. Git gide hâl bu raddeyi bulacak ve hafazanallah düşmanlar etrafından saracak olursa İstanbul sâkinleri o vakit dûçâr-ı ye’s ve nedamet olacaktır</em>, …<a href="#_ftn42">[42]</a></p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;">Bu anlatılanların altında yatan niyet devletlerin halkı kontrol, pasifize ederek, sömürmesidir. Diğer bir bakış açısı da yıkılması istenen devletlere düşman devletlerin yıkıcı entrikalarının alt yapısını meydana getirebilmek için ön hazırlık aşamasıdır. Tarihte <strong><em>İNGİLİZ SİYASETİ VE HEGOMANYASI </em></strong>bunu en iyi kullananlardan olduğu ve başardığı görülmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Mehdîlik hareketinin iyi olma ihtimali de yok değildir. Fakat hakîkati ile zuhur etmeyince de çok büyük sıkıntılar olduğu da kesindir. Bu nedenle kişilerin Mehdî profili arkasında hareket etmelerinin çok sakıncalı olduğunu tarih sürekli göstermektedir.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><span style="text-decoration:underline;">Mehdî</span></strong><strong><span style="text-decoration:underline;">’nin Tasavvufî Yorumu</span></strong></p>
<p style="text-align:justify;">Mehdî’nin ortaya çıkışı ve yapacağı işler manevî açıdan da yorumlanır. Buna göre Mehdî’nin ortaya çıkışıyla küllî aklın ve en üstün rûhun tezahürü kastedilir. Maiyye-i Muhammediyye denilen bu üstün rûh <em>‚<strong> Ona rûhumdan üfledim</strong></em><strong><em>‛</em></strong> <a href="#_ftn43">[43]</a> meâlindeki âyetin sırrınca, insân-ı kâmil olan mürşid tarafından kendisinden manevî rehberlik isteyen talibe üflenir. <a href="#_ftn44">[44]</a></p>
<p style="text-align:justify;">Mehdî, Muhammedî makamın sahibidir. Onun kırk yıl hüküm sürmesi, varlık mertebelerinin sayısıdır. Onun döneminde gecelerin aydınlık olması ve gündüzlerin yeşil bahçelere benzemesi, irfan sahibinin manen gelişimi sekr/manevî sarhoşluk ve beka veren sahv/ayıklık içinde sürüp gitmesidir. Ziraatın bereketli ve bol olması, hayvanların sütünün çoğalması, ilahî nimetlerin ve kerametlerin peş peşe gelmelerine benzetilir. Emniyetli ve huzurlu olmaktan kastedilen ise irfan sahibinin velayet makamına ulaşması ve oranın süslü kaftanını giymesidir. <a href="#_ftn45">[45]</a></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Son sözü Mevlâna kaddese’llâhü sırrahu’l-azize verelim.</strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>Şu halde her devirde nebi yerine bir veli vardır, bu sınama kıyamete kadar daimidir.   Kimde iyi huy varsa kurtulmuştur; kimin kalbi sırçadansa sınmıştır.</em></strong><em> <strong>İşte diri ve faal imam, o velidir; ister Hz. Ömer soyundan olsun, ister Hz. Ali soyundan! </strong></em></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em><span style="text-decoration:underline;">Ey yol arayan, Mehdî</span></em></strong><strong><em><span style="text-decoration:underline;"> de O’dur, Hâdi de O. </span></em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>Hem gizlidir, hem senin karşında oturmakta. O, nura benzer; akıl onun Cebrail’idir. Ondan aşağı olan veli de onun kandilidir. </em></strong><em> </em></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>Bu kandilden daha aşağı derece de olan veli de kandil konan yerimizdir. Nura mertebe bakımından dereceler vardır. Çünkü Tanrı nurunun yedi yüz perdesi vardır. Nur perdelerini bu kadar kat bil!   Her perdenin ardında bir kavmin durağı var. İmam’a kadar bu perdeler saf saftır.</em></strong><em> <strong>Son saftakilerin gözleri, zayıflıktan ön saftakilerin nuruna tahammül edemez. Ön saftakilerin gözleri de görüş zayıflığı yüzünden daha ön saftakilerin nuruna takat getirmez. İlk saftakilerin hayatı olan aydınlık, bu şaşının ruhuna azap ve âfettir.   Şaşılıklar yavaş, yavaş azalır; adam yedi yüz dereceyi geçti mi deniz kesilir. Demiri yahut altını sâf bir hale getiren ateş, terü taze ayva ve elmaya yarar mı?</strong> <strong>Ayva ve elmanın da az bir hamlığı olabilir, fakat demire benzemezler, hafif bir hararet isterler. Hâlbuki o hararet, o şuleler, demir için kâfi değildir. Çünkü demir, ejderha gibi olan ateşin yalımını ister.</strong></em><strong> </strong><a href="#_ftn46">[46]</a><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="text-decoration:underline;"> </span></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><span style="text-decoration:underline;">Bediüzzaman Said Nursî kaddese’llâhü sırrahu’l-azizin Mehdî</span></strong><strong><span style="text-decoration:underline;"> hakkındaki görüşleri</span></strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><em>Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın istikbalden haber verdiği bazı hâdiseler, cüz’î birer hâdise değil; belki tekerrür eden birer hâdise-i külliyeyi, cüz’î bir surette haber verir. Hâlbuki o hâdisenin müteaddid vecihleri var. Her defa bir vechini beyan eder. Sonra râvi-i hadîs o vecihleri birleştirir, hilaf-ı vaki’ gibi görünür. </em></p>
<p style="text-align:justify;"><em>Meselâ: Hazret-i Mehdî</em><em>’ye dair muhtelif rivayetler var. Tafsilât ve tasvirat, başka başkadır. Hâlbuki Yirmidördüncü Söz’ün bir dalında isbat edildiği gibi; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, vahye istinaden, her bir asırda kuvve-i maneviye-i ehl-i imanı muhafaza etmek için, hem dehşetli hâdiselerde ye’se düşmemek için, hem âlem-i İslâmiyetin bir silsile-i nuraniyesi olan Âl-i Beytine ehl-i imanı manevî rabtetmek için, Mehdî’yi haber vermiş. Âhirzamanda gelen Mehdî gibi, herbir asır Âl-i Beytten bir nevi Mehdî, belki Mehdîler bulmuş. Hattâ Âl-i Beytten ma’dud olan Abbasiye Hulefasından, Büyük Mehdî’nin çok evsafına câmi’ bir Mehdî bulmuş.</em><a href="#_ftn47">[47]</a><em> </em></p>
<p style="text-align:justify;"><em>İşte bak! Hazret-i Hasan’ın neslinden gelen aktablar, hususan Aktab-ı Erbaa ve bilhâssa Gavs-ı A’zam olan Şeyh Abdülkadir-i Geylanî ve Hazret-i Hüseyin’in neslinden gelen imamlar, hususan Zeynelâbidîn ve Cafer-i Sadık ki, her biri birer manevî Mehdî</em><em> hükmüne geçmiş, manevî zulmü ve zulümatı dağıtıp, envâr-ı Kur’aniyeyi ve hakaik-i imaniyeyi neşretmişler. Cedd-i emcedlerinin birer vârisi olduklarını göstermişler.</em><a href="#_ftn48">[48]</a><em> </em></p>
<p style="text-align:justify;"><em>Hem ben müteaddid insanları gördüm ki, bir nevi Mehdî</em><em> kendilerini biliyorlardı ve “Mehdî olacağım” diyorlardı. Bu zâtlar yalancı ve aldatıcı değiller, belki aldanıyorlar. Gördüklerini, hakikat zannediyorlar. Esma-i İlahînin nasıl ki tecelliyatı, Arş-ı A’zam dairesinden tâ bir zerreye kadar cilveleri var ve o esmaya mazhariyet de, o nisbette tefavüt eder. Öyle de mazhariyet-i esmadan ibaret olan meratib-i velayet dahi öyle mütefavittir. Şu iltibasın en mühim sebebi şudur:</em></p>
<p style="text-align:justify;"><em>Makamat-ı evliyadan bazı makamlarda Mehdî</em><em> vazifesinin hususiyeti bulunduğu ve kutb-u a’zama has bir nisbeti göründüğü ve Hazret-i Hızır</em><em>’ın bir münasebet-i hâssası olduğu gibi, bazı meşahirle münasebetdar bazı makamat var. Hattâ o makamlara <strong>“Makam-ı Hızır”, “Makam-ı Üveys”, “Makam-ı Mehdîyet” </strong>tabir edilir.</em></p>
<p style="text-align:justify;"><em>İşte bu sırra binaen, o makama ve o makamın cüz’î bir nümunesine veya bir gölgesine girenler, kendilerini o makamla has münasebetdar meşhur zâtlar zannediyorlar. Kendini Hızır</em><em> telakki eder veya Mehdî</em><em> itikad eder veya kutb-u a’zam tahayyül eder. Eğer hubb-u câha talib enaniyeti yoksa o halde mahkûm olmaz. Onun haddinden fazla davaları, şatahat sayılır. Onunla belki mes’ul olmaz. Eğer enaniyeti perde ardında hubb-u câha müteveccih ise; o zât enaniyete mağlub olup, şükrü bırakıp fahre girse, fahrden git gide gurura sukut eder. Ya divanelik derecesine sukut eder veyahut tarîk-ı haktan sapar. Çünki büyük evliyayı, kendi gibi telakki eder, haklarındaki hüsn-ü zannı kırılır. Zira nefis ne kadar mağrur da olsa, kendisi kendi kusurunu derkeder. O büyükleri de kendine kıyas edip, kusurlu tevehhüm eder. Hattâ enbiyalar hakkında da hürmeti noksanlaşır.</em></p>
<p style="text-align:justify;"><em>İşte bu hale giriftar olanlar, mizan-ı şeriatı elde tutmak ve Usûl-üd Din ülemasının düsturlarını kendine ölçü ittihaz etmek ve İmam-ı Gazalî ve İmam-ı Rabbanî gibi muhakkikîn-i evliyanın talimatlarını rehber etmek gerektir. Ve daima nefsini ittiham etmektir. Ve kusurdan, acz ve fakrdan başka nefsin eline vermemektir. Bu meşrebdeki şatahat, hubb-u nefisten neş’et ediyor. Çünki muhabbet gözü, kusuru görmez. Nefsine muhabbeti için, o kusurlu ve liyakatsız bir cam parçası gibi nefsini, bir pırlanta, bir elmas zanneder. Bu nevi içindeki en tehlikeli bir hata şudur ki; kalbine ilhamî bir tarzda gelen cüz’î manaları “Kelâmullah” tahayyül edip, âyet tabir etmeleridir. Ve onunla, vahyin mertebe-i ulya-yı akdesine bir hürmetsizlik gelir. Evet bal arısının ve hayvanatın ilhamatından tut, tâ avam-ı nâsın ve havass-ı beşeriyenin ilhamatına kadar ve avam-ı melaikenin ilhamatından, tâ havass-ı kerrûbiyyunun ilhamatına kadar bütün ilhamat, bir nevi kelimat-ı Rabbaniyedir. Fakat mazharların ve makamların kabiliyetine göre kelâm-ı Rabbanî; yetmiş bin perdede telemmu’ eden ayrı ayrı cilve-i hitab-ı Rabbanîdir.</em><a href="#_ftn49">[49]</a><em> </em></p>
<p style="text-align:justify;"><em>Cenab-ı Hak kemal-i rahmetinden, şeriat-ı İslâmiyenin ebediyetine bir eser-i himayet olarak, herbir fesad-ı ümmet zamanında bir muslih veya bir müceddid veya bir halife-i zîşan veya bir kutb-u a’zam veya bir mürşid-i ekmel veyahud bir nevi Mehdî</em><em> hükmünde mübarek zâtları göndermiş; fesadı izale edip, milleti ıslah etmiş; Din-i Ahmedîyi sallallâhü aleyhi ve sellem muhafaza etmiş. Madem âdeti öyle cereyan ediyor, âhirzamanın en büyük fesadı zamanında; elbette en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hâkim, hem Mehdî, hem mürşid, hem kutb-u a’zam olarak bir zât-ı nuranîyi gönderecek ve o zât da Ehl-i Beyt-i Nebevîden olacaktır. Cenab-ı Hak bir dakika zarfında beyn-es sema vel-arz âlemini bulutlarla doldurup boşalttığı gibi, bir sâniyede denizin fırtınalarını teskin eder ve bahar içinde bir saatte yaz mevsiminin nümunesini ve yazda bir saatte kış fırtınasını icad eden Kadîr-i Zülcelâl; Mehdî ile de âlem-i İslâmın zulümatını dağıtabilir. Ve va’detmiştir, va’dini elbette yapacaktır. Kudret-i İlahiye noktasında bakılsa, gayet kolaydır. Eğer daire-i esbab ve hikmet-i Rabbaniye noktasında düşünülse, yine o kadar makul ve vukua lâyıktır ki; eğer Muhbir-i Sadık’tan rivayet olmazsa dahi, herhalde öyle olmak lâzım gelir ve olacaktır diye ehl-i tefekkür hükmeder. </em><a href="#_ftn50">[50]</a><em> </em></p>
<p style="text-align:justify;"><em>Ve eskiden beri ve şimdi de çok safdil ve makamperest zâtlar, Mehdî</em><em> olacağım diye dava ederler. Gerçi her asırda hidayet edici bir nevi Mehdî ve müceddid geliyor ve gelmiş, fakat herbiri üç vazifelerden birisini bir cihette yapması itibariyle, âhirzamanın Büyük Mehdî ünvanını almamışlar.</em><a href="#_ftn51">[51]</a><em> </em></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><span style="text-decoration:underline;">Hulâsa:</span></strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;">Bugüne kadar yazılmış kitaplarda herkes Mehdî aleyhisselâmın gelmesi ve onun askeri olabilmek kaygısı ile doludur. Aslında Mehdînin gelmesi demek, bir şeylerin yanlış gittiği ve kıyametin kopması demek olduğu unutuluyor. Eğer Mehdî gelecekse, gelecektir. Bize düşen Mehdînin gelmeyeceği ortamı hazırlamak ve gayret göstermektir. Bu şekilde biz gerçek manada Allah Teâlâ’ya kul oluruz. Bize kalırsa Mehdî’nin bir an önce gelmesini isteyenler işin neticelenmesini isteyerek sorumluluktan kaçıyorlar. Mehdînin gelmesi demek özgürlüğümüzün bittiği bir zaman olacağıdır. O geldikten sonra çalışmanın ve kulluğun içeriği boşalmış demektir. Mehdî’nin gelemeyeceği çağı Allah Teâlâ’dan isteyip kullukta ısrarcı olmak ne güzel bir haldir. İsteyen bir tarih versin, <strong><em>Allah Teâlâ bir kimsenin bulduğu ve uydurduğu tarihte Mehdî aleyhisselâmı göndermeyeceği aşikâr olmuştur.</em></strong> Bu şekilde bir şeyin olabilirliğini kabul etmek hata ve günahtır.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>Mehdî aleyhisselâm</em></strong> acı bir gerçeği gösterir ki, insanlık artık son bulacak demektir. Bu geliş belki sevinilmeyecek bir durumdan başka bir şey de değildir. Allah Teâlâ bizi Mehdî aleyhisselâmın gelme zamanındaki imtihandan muhafaza buyursun. Bizi ve gelecek nesillerimizi de bu olması takdir edilen vaktin fitnesinden emin eylesin.</p>
<p style="text-align:justify;">İbn-u Mes&#8217;ûd radiyallâhü anh anlatıyor: “Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki:</p>
<p style="text-align:justify;"><em>“Dünyanın <span style="text-decoration:underline;">tek günlük ömrü</span> bile kalmış olsa Allah Teâlâ, o günü uzatıp, benden bir kimseyi o günde gönderecek.” </em><a href="#_ftn52">[52]</a><em> </em></p>
<p style="text-align:justify;">Allah Teâlâ’nın kıyametten az önce bir zaman Mehdî aleyhisselâmı gönderecek olmasını temenni etmek bütün müslümanların biricik duası olması gerekir. Bu şekilde bu sıkıntılı günlerin zahmetinden emin olmak büyük bir lütuf olduğu bilinmelidir.</p>
<p style="text-align:justify;">Tek günlük ömür belki Allah Teâlâ katındaki günler hesabı ile olacak olursa bu ise dünya yıllarına göre bin yıl <a href="#_ftn53">[53]</a>, elli bin yıl <a href="#_ftn54">[54]</a> olur ki bu hadisenin olurluğu bize birçok yorumları ayrıca getirmektedir. Kısa ömürlü dünyanın yaşında dahi kesin bir bilgimiz olmadığına göre bu zamanın hükmünü Allah Teâlâ’ya bırakmak en güzelidir.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>Herkes Mehdîyi beklerken, bekledikleri Mehdî</em></strong><strong><em> kimdi?</em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>Ne Mehdî</em></strong><strong><em> geldi, nede kendileri Mehdî oldu.</em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>Bildim ki, Mehdî</em></strong><strong><em> binlerce yıl sonra gelecek.</em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kısa zamanı </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>Dünyanın yaşına göre idi. Onun nübüvveti </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>Diğer nebilerin zamanından uzun olması gerekir. </em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>Çünkü O en faziletlimizdir.</em></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align:right;"><strong><em>İhramcızâde İsmail Hakkı</em></strong></p>
<hr size="1" />
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref1">[1]</a> Malûm ola ki bu ümmetün ömri on üç mi’e (100) dir ki bin üç yüz senedür (1300). Zirâ hâlen ki elf-i sâninün yüz otuz biridir.(1131) Tamâm-ı mi’e zuhûr-ı Mehdî ve nüzûl-i İsâ vâkı’ olub ânlarun devrleri dahi tamâm-ı mi’e sâliseye müntehi (1300) olmadan münkazi olub âlem-i ekvân envâr-ı hakâ’ikdan cüda düşüb bi-rûh olan beden-i zulmâni gibi kalsa gerekdür. Zirâ insân-ı kâmil rüh-ı âlemdür. (ÇETİN, 1999), s.121; (BURSEVİ), v.98a, 69. Varidat)</p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref2">[2]</a> <em>“</em><em>Kim evli değilse Şam&#8217;a göçsün, çünkü başka şehirlerde öyle karanlık fitneler kopacak ki oralardaki halkın çoğunun kurtuluşu güç olacak” </em>(aynı Vasıyyetnâme&#8217;den terceme).</p>
<p style="text-align:justify;">Sadreddin&#8217;in İstanbulda, Ayasofya Kütüphanesinde 4849 No. lu mecmuada Mehdî hakkında bir risalesi vardır. Mecmuanın son &#8211; risalesi olan ve ciltte sahifeleri karışan bu küçük risale (168. a &#8211; 180. a), Sadreddin, İbn-ül Arabî ile Ekberiyye mensuplarının fi­kirlerini anlamak bakımından pek değerlidir. Şeyh-i Kebîr, bu risalede,</p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;">İMÂM HASAN ALEYHİSSELÂM SO­YUNDAN OLAN MEHDÎ&#8217;NİN 613 RAMAZANININ YİRMİ YEDİNCİ CUMA GECESİ DOĞDUĞUNU (187. b),</p>
<p style="text-align:justify;">654 HİCRÎDE KENDİSİ GÖSTERDİĞİNİ (168. b),</p>
<p style="text-align:justify;">666 YILINDA, HALKIN, BİRÇOK ŞAŞILACAK ŞEYLERE ŞAHİD OLACAĞINI (180. a),</p>
<p style="text-align:justify;">683 YILINA KADAR DA İSA&#8217;NIN İNECEĞİNİ BİLDİRMEDEDİR (179. b).</p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;">654 yılın­dan bahsedilirken, “vaktimizden üç yıl önce” kaydı, risalenin 651 de yazıldığını açıklar. Sadreddin&#8217;in bu risalesiyle İbn-i Sina&#8217;nın risalelerini muhtevi ola bu mecmuada, “81. b ve 87. B” de 697 hicrîde, yazılan, diğer bir nüshayla mukabele edildiğine dair iki kaydın mevcudiyeti, mecmuanın değerini arttırmadadır. (GÖLPINARLI A. , 1985), s.235</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref3">[3]</a> (ERDOĞMUŞ, 2003), s. 25</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref4">[4]</a> <strong>Merkum:</strong> Cem&#8217;olmuş, toplanmış, birikmiş</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref5">[5]</a> İsra,73-76</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref6">[6]</a> (GÜMÜŞEL, 2003), s. 18-19</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref7">[7]</a> (GÜMÜŞEL, 2003), s. 98-99</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref8">[8]</a> Dokuz yüzden kasd edilen aynî bir tarih mi? Belki 1900- 1915 yılıda olabilir. Bu senelerde I. Dünya harbinin olması kıyamete eş değer olması gibi mi? Belki 2900-2915 yıllarıdır. Allahu a’lem.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref9">[9]</a> Özbekçe’si için bkz. <strong>Hakkul, İbrahim-Rafiddin, Sayfuddin, </strong><em>Bakirgon Kitobi, </em>Taşkent 1991, s. 57-62.<strong> </strong>(AHMEDOVA, 2006)<strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Süleyman Bakırgani kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Büyük Türk mutasavvıflarından biri olan Süleyman Bakırgani XII yüzyılın ilk yarısında yaşamıştır. O, Harezm bölgesinin Bakırgan obasında doğmuştur. Doğum tarihi net olarak bilinmemekle beraber tahminen 1186 senesinde olduğunu söyleyenler vardır. Asıl adı Süleyman olup <strong>Hâkim Ata, Kul Süleyman, Bakırgani</strong> gibi isimlerle de anılmıştır.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref10">[10]</a> (YAMAN, Ekim,2002), s.26-32</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref11">[11]</a> (ÇİFÇİ, 2003), s.70</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref12">[12]</a> <strong>Submanik:</strong> Yaşadığı vuslat coşkusu ile vecd, kendinden geçme içinde dünyaya ve insanlara yaklaşan bir insan, <strong>Depresyon:</strong> Yaşadığı bu olağanüstü hâli içine sindirmek için konuşmayan, uzlet, halvet, inziva arayan insan, ağır bir vakası hali.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref13">[13]</a> Hz. Mevlâna kaddese’llâhü sırrahü’l-azîz filozofları tek kanatlı kuşlar olarak tanımlar.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref14">[14]</a> (ÇEÇEN, 2006), s. 93, (MISRÎ, 1223), s.52b (Günümüz Türkçesi ile yazıldı)</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref15">[15]</a> <strong>Nerdüban</strong><strong>:</strong> Merdiven</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref16">[16]</a> (MISRÎ, 1223), v. 76a</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref17">[17]</a> <strong>Tesmiye: </strong>İsimlendirme. Ad verme.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref18">[18]</a> <strong>Makdur:</strong> Güç. Kuvvet. Kudret.   Takdir olunmuş. Allah Teâlâ&#8217;nın takdiri. Daha evvelden takdir olunmuş</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref19">[19]</a> <strong>Bezl:</strong> Bol. Bol bol verme. Esirgemeden vermek</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref20">[20]</a> <strong>Mechud: </strong>(Cehd. den) Çalışmış uğraşmış, didinmiş, cehdetmiş.   Kuvvet, kudret, güç</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref21">[21]</a> <strong><em>“Onlar için kuru bir dikenden başka yiyecek de yoktur. Ne besler ne açlıktan kurtarır.”</em></strong> Gaşiye, 6-7</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref22">[22]</a> <strong>Hamim:</strong> Sıcak ve kızgın su.   Yakın hısım, soy sop.   Samimi arkadaş.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref23">[23]</a> <strong>Gussa:</strong> Keder. Tasa.  Gam.   Boğaza takılan yemek.   Ağaç, diken</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref24">[24]</a> Niyazi-i Mısrînin <a href="http://katalog.ibb.gov.tr/fmi/xsl/yordam/y1_detay.xsl?-db=YordamBT01&#38;Eleme%23=%3d+&#38;T%c3%bcr=&#38;Alt+T%c3%bcr=&#38;%c5%9eekil=&#38;Ortam=&#38;%23008+Dil=&#38;%23008+Yay%c4%b1n+Tarihi=&#38;cYeniler=&#38;cAlanlar.op=bw&#38;cAlanlar=niyazi+m%c4%b1sri&#38;-token.aranankelime=niyazi%20m%C4%B1sri&#38;-token.tk=&#38;-token.gt=0&#38;-token.d=1&#38;-skip=11&#38;-find&#38;-token.yzyzm=yzm">Vezir Mustafa Paşa&#8217;ya mektub, </a><a href="http://katalog.ibb.gov.tr/fmi/xsl/yordam/y1_liste.xsl?-db=YordamBT01&#38;-token.d=1&#38;-token.gt=0&#38;-token.yzyzm=yzm&#38;%23050+082+S%C4%B1n%C4%B1flama=T816+N%C4%B0Y&#38;-find">T816 NİY</a> 1183 H Belediye Yazmaları &#8211; Depo BEL_Yz_K.000502/06, v.<strong> </strong>(72b)</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref25">[25]</a> Mesih, hem doğru sözlü hem de yalancı kişi anlamlarına geliyor. Hz. İsâ aleyhisselâma Mesih dendiği gibi, (yalancı anlamında) Deccâl’e de Mesih deniyor. Dolayısıyla iyilerin Mesih’i Hz. İsâ aleyhisselâm (veya buradaki yoruma göre Mehdî), kötülerin Mesih’i de Deccâl oluyor.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref26">[26]</a> On iki imamdan birisi olan beklenen Mehdî, 1200 yılının başında veya 1204 yıllarında kıyam edecek. Sonra Deccal de Mehdî’nin kıyamında ve huzurunda yedi senenin geçmesinden sonra ortaya çıkacaktır. Deccal’den yirmi sene sonra da güneş, battığı yerden doğacak.  Bu, hayvani sıfatların, insanlar üzerindeki galebesine işarettir.  Şüphesiz o, tabii,  şehvani karanlıklardandır tıpkı Deccal’in, âlemin yarısına işaret olması gibi. O da celaldir. Çünkü o kördür. İsâ aleyhisselâmın Hakk&#8217;a yürümesi sonraki zamanda bir hayr yoktur. O, İsâ, yeryüzünde kırk sene bekler ve büyük alametlerin çoğu da O’nun zamanında olur. Yecuc ve Mecuc’un çıkması onlardandır. Bu, Rasulullahın şu sözüyle işaret edilen insan-ı kâmildir:</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“Yeryüzünde Allah Allah denmeyinceye kadar kıyamet kopmaz. “</em></strong> Yani yeryüzünde birbirini izleyen zikr ehli kalmayıncaya kadar âlemin cesedi için ruh gibi. Şüphe yok ki cesedin yok olması, ruhun gitmesinden sonradır. Mehdî’nin gelmesinden önce zamanın çocuklarını yaşarlarsa görebilecekleri birçok alamet gelir. Beni Asfar’ın çıkması alametlerdendir. Onlar Bosna’ya saldıran Frenklerdir. Karadeniz tarafından Moskovalılar, onlara yardım edecekler. Çeşitli küfür milletleri de böyledir. Bunların bazıları Allah’ın <strong><em>“ en yakın arzda” </em></strong>(Rum, 12) ayetinde delalet ettiği gibi 1098’de çıktılar. Bu ayet iki kelimedir ve harflerinin sayısı doksan yedidir. Cihadda galibiyet ve mağlubiyet arasında devreder durur.  <strong><em>“Birkaç yılda”</em></strong> (Rum, 3) Bu üç ile dokuz arasındadır.  Burada bahsedilen birkaç,  kâfirler cihetinden onda vuku bulmuştur. Ta ki büyük yenilgiden dolayı olan olmuştu. Allah Teâlâ izin verirse, galip gelirler, sözünün hükmünün açığa çıkacağı zaman gelecektir. Ve müslümanlar tarafından galibiyet vaki olacaktır. Ve insanlar Allah Teâlâ’nın izin vereceği zamana kadar güvende ve mutlulukta olacaklardır.  Sonra <span style="text-decoration:underline;">Bizans şehirlerinin çoğunda,  namaz kılmanın zorlaşacağı bir zaman gelecek.</span> Bilakis oranın halkı Şam’a intikal etmede sıkıntı çekecektir. Kâfirlerin saldırıları Haleb’e kadar ulaşacak. Allah Teâlâ, Haleb’i de Şam’ı da onların istilalarından korusun. Şüphesiz mukaddes arz oraya delalet etmeyecektir. (ÇETİN, 1999), s.143; (BURSEVİ), v.134b, 96. Varidat)</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref27">[27]</a> Hz. Kuddûsî kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz  buyurdu ki:</p>
<p style="text-align:justify;"><em>“Şimdi 1842 senesi ki, kıyametin yaklaştığı zamandır. İslâm’ın neredeyse sadece ismi kaldı ve cihan halkı Hz. Mehdî</em><em> himmetine muhtaç oldular.”</em> (Kuddûsî, Tarihsiz), s. 32</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref28">[28]</a> <strong>“Asabiyyet” </strong>teriminin mahiyeti, İbn Haldun’un siyaset teorisinin candamannı oluşturur. Bu kavramın<strong> Mukaddime </strong>içerisindeki yerinin önemi çoğu araştırıcılar tarafından kabul edilmekle birlikte, üzerindeki yorumlar farklılıklar göstermektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">De Slane’nın <strong>Mukaddime </strong>çevirisinde asabiyyeti <strong>“esprit de corps” </strong>olarak yorumlamasından sonra Gastoun</p>
<p style="text-align:justify;">Bouthoulve daha sora Howard Becker ve Harry Elmer Barnes da aynı yorumu sürdürmüşlerdir.</p>
<p style="text-align:justify;">A.F.Von Kremer’in yorumu ise <strong>“topluluk duygusu” </strong>(“Gemeinsinn”), hatta <strong>“milliyetçilik fikri”</strong> (Nationalitatsidee”) olmuştur.</p>
<p style="text-align:justify;">Öte yandan, Hellmut Ritter, <strong>“dayanışma duygusu” </strong>(“feeling of solidarity”) karşılığını kullanmıştır.</p>
<p style="text-align:justify;">Salahuddin Khuda Buksh ve Haroon Khan Sherwani’nin hemen aynı zamanlarda kullandıkları karşılık ise,<strong> “komünal ruh” </strong>(“communal spirit”) dır.</p>
<p style="text-align:justify;">Ernest Gellner, asabiyyetin ifade ettiği anlamı <strong>“sosyal iltisak” </strong>(“social cohe-sion”) ya da <strong>“askerî ruh”</strong></p>
<p style="text-align:justify;">(“martial spirit”) olarak görmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Manfred Halpern, <strong>“grup dayanışması” </strong>(“group solidarity”) yorumunu, bazı uzantılarıyla birlikte belirtmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">H. Topçuoğlu da <strong>“tesanüt bağı”, “sosyal irtibat bağı”, </strong>“sosyabilite” tanımlarını kullandığı bir tahlili geliştirmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Ervvin Rosenthal, asabiyyeti bir <strong>“dayanışma” </strong>(“solidarity”) ve <strong>“vurucu güç” </strong>(“striking power”) olarak irdelemektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Muhsin Mehdi, asabiyyeti <strong>“sosyal dayanışma” </strong>(“social solidarity”) olarak karşılamakta ancak bu karşılığın, kavramın genel anlamı içerisinde değerlendirilmesi gerektiğine işaret etmektedir. F. Gabrieli ise asabiyyeti olduğu gibi kullanarak mahiyetini açıklamaya girişen yazarların başında gelir.</p>
<p style="text-align:justify;">F. Rosenthal, (The Muqaddimah&#8230;) çevirisi boyunca <strong>“grup duygusu” </strong>(“group feeling”) terimini kullanmaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;">Z. K. Ugan ise (Mukaddime) çevirisi boyunca asabiyyet kavramını aynen kullanmaktadır. Görüldüğü üzere, özellikle çok sınırlı tuttuğumuz bir dökümde bile, asabiyyetin değişik tanım ve karşılıklarına rastlamaktayız. Aslında bütün bu ve diğer karşılıklar değişik yazarların yalnızca asabiyyet kavramını karşılamak için kullandıkları birer terim olmaktan çıkmaktadır. Yazarlar, Mukaddime üzerine yaptıkları genel yorumu doğrulayabilmek için asabiyyet kavramını da yer yer belirli bir değerlendirme “süzgeç”inden geçirmektedirler. XVIII. &#8211; XX. Yüzyıl gelişmelerine tarihten güdümlü bir biçimde dayanak aramak için yapılan <strong>“milliyetçilik” </strong>vb. zorlama-yakıştırmalar bir yana bırakılırsa yazarların kullandıkları karşılıklarda ve yaptıkları tanımlarda <strong>“hakikat payı” </strong>bulunmaktadır. Ancak bu <strong>“hakikat payları”, </strong>çoğu halde birer <strong>“pay” </strong>olmaktan öteye geçmektedir. Asabiyyetin; <strong>“sosyal dayanışma”, “komünal duygu”, “askerî ruh”, “sosyal birleşim-’yapışma’ </strong>(iltisak)<strong>”</strong>, <strong>“vurucu güç” </strong>gibi terimlerin ifade ettikleri anlamları belli ölçülerde içermekte olduğu söylenebilir. Bu karşılıklar asabiyyetin açıklanmasına yardımcı sayılabilir. Fakat asabiyyet teriminin gerçek mahiyetinin bütün boyutlarıyla anlaşılması, bu kelimeyi İbn Haldun’un kavramlaştırmasının bütün yönleriyle incelenmesine ve bu yönlerin iç ilişkilerinin araştırılmasına bağlıdır. Asabiyyetin bazı <em>“görünüm”</em>leri ve ortaya çıkış biçimleri aracılığıyla gerçek işlevine işaret edilmiş olunabilir, ancak Mukaddime’deki sosyal-siyasal doktrinde incelenen değişme sürecini meydana getiren ve bütünleştiren “harç”, asabiyyet, yine de tam anlamıyla kavranmamış kalır. Asabiyyetin ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmeyi belirleyen ve değiştiren, bu gelişme karşısında değişen bir gerçekliği yansıtması; “Mukaddime’de ele alınan üretim ve sosyal hayat tarzlarına, <strong>“bedevîlik” </strong>(Çölde yaşayan. Göçebe. Medeni olmayan ve şehir hayatı yaşamayan) ve <strong>“hazarîlik” </strong>(Köyde ve kasabalarda yaşayanların yaşayış şekli ve tarzlarına ait. <strong>Şehirli. </strong> Sulh ve asâyiş, sükun ve istirahat zamanlarına mensub ve müteallik. Barış ve güvenle alâkalı.) e daha yakından eğilmemizi zorunlu kılmaktadır. Bedevîlik ve hazerîliğin anlaşılması ise, insanlığın geçirdiği genel evrelerin, <strong>“barbarlık” </strong>ve <strong>“uygarlık”</strong>ın, birbirleriyle ilişkileri açısından ele alınmasını gerektirmektedir. Uygarlığın genel konumlan yapıldıktan sonradır ki, bedevîlik ve hazerîliğin bu genel çerçeve karşısındaki durumu incelenebilir. Burada özen gösterilecek nokta; uygarlığa geçici ya da uygarlıkla ilişkiyi mümkün kılan barbarlık durumunun vurgulan-masıdır. Paralel anlamda, bedevîliğin de vurgulanması gerekecektir. <strong>(İbn-i Haldun’un Metodu ve Siyaset Teorisi, Ümit Hasan, İstanbul, 1998, s.205-209)</strong></p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref29">[29]</a> Enbiyadan (aleyhimüssalâtû vesselam) başkası için sallâllahü aleyke veya sallâllahü alâ falan ibn-i falan demek caiz olur. Zira Hazret-i Ali kerreme’llâhü veche Hazret-i Ömer radiyallâhü anh için sallâllahü aley­ke [Allah sana rahmet eylesin demektir], dedi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem de: <strong>“Allahümme salli </strong>alâ âl-i Ebî Evfâ” deyip, âl-i Ebî Evfâ için böyle salât eyledi. (GEYLÂNÎ, 1979), s. 62</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref30">[30]</a> Asabiyeti oluşmamış topluluklar.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref31">[31]</a> (HALDUN, 2004), s.431-433</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref32">[32]</a> (TEKHAFIZOĞLU, 2005), s. 365</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref33">[33]</a> (BÖCÜZÂDE), s. 124-125</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref34">[34]</a> Ebû Dâvûd, Edeb, 116; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 194; Buhârî, et-Târîhu&#8217;l-kebîr, II, 107 (1853);Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebir, IV, 334; a. mlf, Müsnedü’ş-şâmiyyîn, II, 340 (1454), 346 (1468); Ebu&#8217;şŞeyh, Kitâbü’l-Emsâl fi&#8217;l-hadîs, s. 70 (115); Kudâ&#8217;î, Müsnedü’ş-şihâb, I, 157 (151, 219). Her ne kadar İbnü’l-Cevzî ve Sağânî hadisin “mevzû&#8217;“ olduğunu söylemişlerse de, Irâkî ve Sehavî gibi âlimler bu hükmü mübâlağalı bulmuşlardır. Irâkî “Hadis hakkında Ebû Dâvûd&#8217;un sükût etmiş olması bizim için yeterlidir. Mevzû&#8217; değildir. Kaldı ki za&#8217;fı da şedîd değildir, hadis hasendir” demiş, İbn Hacer de Irâkî&#8217;nin bu hükmüne katılmıştır. Sonuçta ihtiyatlı bir hükümle onun en azından “zayıf” olduğu söylenebilir. Bilgi için bkz. Irâkî, Tahrîcü ehâdîsi&#8217;l-İhyâ, III, 15; Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, II, 79 (1095); Elbânî, Silsiletü&#8217;l-ehâdîs ed-da&#8217;îfe, IV, 348 (1868). (UYSAL, 23 Bahar 2007 )</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref35">[35]</a> Tarih: 08 Kasım 1938. Prof. Dr. Neşet Ömer İRDELP:</p>
<p style="text-align:justify;">“Dilinizi çıkarır mısınız efendim” dedi. ATATÜRK dilinin yarısını dışarı çıkardı. “Biraz daha çıkarsanız.” dedi. Bunun yerine dilini tamamen çekti. Söyleneni anlamıyordu&#8230;Başını biraz sağa çevirdi dikkatle baktı ve</p>
<p style="text-align:justify;">“ALEYKÜMSELÂM” dedi. Ardından iki gün sonra ölümle noktalanacak son komaya girdi. KAYNAKÇA: “Avni ÖZGÜREL.RADİKAL.com.tr 2002”</p>
<p style="text-align:justify;">Selamdan sonraki söylenen sözlere vakıf olsa idik çok güzel olurdu. Ancak iyide olsa kötüde olsa insan için bir pişmanlık vardır. Ömür bitmiş her kul yaptığı ile kalmış, “keşke, keşke”leri ile öbür dünyanın yoluna çıkmaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;">İnsanlara düşen fani olduğudur. Kendinden başkası hakkında bir yargıda bulunacağına kendi ahvali ile meşgul olması en uygun olanıdır. Ne olduysa hep iyi olmuştur, denilmiştir.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref36">[36]</a> M.H.Uluğ Kızılkeçili, http://www.ondokuz.gen.tr/ataninozkimligi.htm.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref37">[37]</a> Özcan, Mustafa, Gerçek Hayat Dergisi, Sayı: 352 &#8211; 20.07.2007</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref38">[38]</a> (GÜMÜŞEL, 2003), s. 85-86</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref39">[39]</a> (BÖCÜZÂDE), s. 16-17</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref40">[40]</a> (BÖCÜZÂDE), s. 109</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref41">[41]</a> (BÖCÜZÂDE), s. 20</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref42">[42]</a> (BÖCÜZÂDE), s. 43</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref43">[43]</a> Hicr,  29;  Sâd,  72.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref44">[44]</a> (ŞİMŞEK, yıl: 8 [2007], sayı: 19,)Tokâdî, <em>Tevil-i Ehâdis-i Eşrât-ı Sa’a</em>, vr. 14b.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref45">[45]</a> Cîlî, <em>el-İnsanü’l-kâmil</em>, c. 2, s. 54.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref46">[46]</a> Mesnevi, c. II, b.<strong> </strong><strong>815</strong><strong>-</strong>830</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref47">[47]</a> Mektûbat, s. 95</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref48">[48]</a> Mektûbat, s. 100</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref49">[49]</a> Mektûbat, s. 447</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref50">[50]</a> Mektûbat, s. 440</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref51">[51]</a> Emirdağ Lâhikası, s.267</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref52">[52]</a> Ebu Davud, Mehdî 1, (4282); Tirmizi, Fiten 52, (2231, 2232).</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref53">[53]</a> <strong><em>“Bütün işleri gökten yere kadar tedbir eder. Sonra o (iş) O&#8217;na bir günde yükselir. Onun (günün) miktarı, sizin saydığınızdan bin yıl (kadar) bulunmuştur.” (Secde, 5)</em></strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong><em>“Ve senden azabın acele gelmesini isterler. Hâlbuki Allah vaadinde asla hulf etmez ve şüphe yok ki, Rabbin indindeki bir gün, sizin sayacaklarınızdan bin yıl gibidir.”</em></strong><strong> (Hac, 47)</strong></p>
<p style="text-align:justify;"><a href="#_ftnref54">[54]</a> <strong><em>“Melekler ve Rûh oraya bir günde çıkarlar ki, oranın mesafesi ellibin yıldır.”</em></strong><strong> (Meâric, 4)</strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>AHMEDOVA Zamira</strong> Türkler Arasında İslâmiyet’in Yayılmasında Tasavvufun Rolü [Kitap]. - Ankara : Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslam Tarihi Ve Sanatları (İslam Tarihi ) Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi , 2006.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>BÖCÜZÂDE Süleyman Sami</strong> Hakayık’ül-beyân fi eşkâli’l-ezmân “Yahut”“Ne Derekeye İnmiştik Ne Dereceye Çıktık” “Üç Devirde Gördüklerim” [Kitap].</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>ÇEÇEN Halil</strong> Niyâzî-i Mısrî’nin Hatıraları [Kitap]. - İstanbul : [s.n.], 2006.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>ÇİFÇİ Adil</strong> Abdulbâki Gölpınarlı&#8217;nın Hayatı ve Eserleri [Kitap]. - Sivas : Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü -Y. Lisans Tezi 136948, 2003.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>ERDOĞMUŞ Mecdî Muhammed eş-Şehavi trc. Seyfullah Seyfeddin</strong> Mesih Deccal ve Yecuc Me&#8217;cuc [Kitap]. - Çubuk : [s.n.], 2002.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>GEYLÂNÎ Seyyid Abdulkâdir trc. A.Faruk MEYAN</strong> Günye&#8217;t-üt Talibîn [Kitap]. - İSTANBUL : Çelik, 1979. - Cilt I-II.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>GÜMÜŞEL Hayreddin</strong> Beklenen Mehdi [Kitap]. - İstanbul : [s.n.], 2003.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>HALDUN İbn- trc: Halil KENDİR</strong> Mukaddime [Kitap]. - İstanbul : [s.n.], 2004.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Niyazî-i MISRÎ</strong> Mecmua-i Kelimât-i Kudsiye-i Hazreti Mısri [Kitap]. - [s.l.] : Bursa Sultan Orhan Kütüphanesi 690, 1223.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>ŞİMŞEK Halil İbrahim</strong> Kıyâmet ve Alâmetlerinin Tasavvufî Tecrübe Açısından Yorumlanışı [Dergi] // Tasavvuf, İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi. - yıl: 8 [2007], sayı: 19,. - s. 123-142..</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>TEKHAFIZOĞLU Abdullah</strong> Nur Risaleleri’ne Eleştirel Bir Yaklaşım (Risale-İ Nur’un İçyüzü) [Kitap]. - Ankara : [s.n.], 2005.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>YAMAN Bahattin</strong> Tercüme-i Cifru&#8217;l-Câmî [Kitap]. - Ankara : Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü-Doktora Tezi-113447, Ekim,2002.</p>
<p style="text-align:justify;">
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Ey gönül, sakın umutsuzluğa düşme! ]]></title>
<link>http://umuthuzmeleri.wordpress.com/2009/11/23/ey-gonul-sakin-umutsuzluga-dusme/</link>
<pubDate>Mon, 23 Nov 2009 15:35:10 +0000</pubDate>
<dc:creator>La Reverie</dc:creator>
<guid>http://umuthuzmeleri.wordpress.com/2009/11/23/ey-gonul-sakin-umutsuzluga-dusme/</guid>
<description><![CDATA[  &#8220;Aşk vadisinde, hiçbir nişane, hiçbir iz yoksa üzülmemeli; çünkü, Hakk&#8217;ın lûtfuyla baz]]></description>
<content:encoded><![CDATA[  &#8220;Aşk vadisinde, hiçbir nişane, hiçbir iz yoksa üzülmemeli; çünkü, Hakk&#8217;ın lûtfuyla baz]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Trendin Özü: Mutluluk Arayışı ve sürüden kopmama eğilimi... // Ece Şirin]]></title>
<link>http://yazkurtulyapkurtul.wordpress.com/2009/11/23/trendin-ozu-mutluluk-arayisi-ve-suruden-kopmama-egilimi-ece-sirin/</link>
<pubDate>Mon, 23 Nov 2009 15:02:43 +0000</pubDate>
<dc:creator>yazkurtulyapkurtul</dc:creator>
<guid>http://yazkurtulyapkurtul.wordpress.com/2009/11/23/trendin-ozu-mutluluk-arayisi-ve-suruden-kopmama-egilimi-ece-sirin/</guid>
<description><![CDATA[Trendin Özü: Mutluluk Arayışı ve sürüden kopmama eğilimi… Trendi şöyle tanımlamak gerekiyor: “İnsanı]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Trendin Özü: Mutluluk Arayışı ve sürüden kopmama eğilimi… Trendi şöyle tanımlamak gerekiyor: “İnsanı]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[HAPİSTELER AMA...  / Mevlânâ]]></title>
<link>http://simgesiir.wordpress.com/2009/11/22/hapisteler-ama-mevlana/</link>
<pubDate>Sun, 22 Nov 2009 14:55:53 +0000</pubDate>
<dc:creator>simgesiir</dc:creator>
<guid>http://simgesiir.wordpress.com/2009/11/22/hapisteler-ama-mevlana/</guid>
<description><![CDATA[&nbsp; HAPİSTELER AMA &#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;..Rov çeşm-i canrâ bengûşâ der bidilânendem]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><a href="http://simgesiir.wordpress.com/files/2009/11/mevlana3.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-1983" title="Design By LeAk" src="http://simgesiir.wordpress.com/files/2009/11/mevlana3.jpg?w=300" alt="" width="300" height="225" /></a></p>
<p>&#160;</p>
<h3><span style="color:#000080;">HAPİSTELER AMA</span></h3>
<p><span style="color:#000080;"><br />
</span></p>
<p><span style="color:#003300;"><em>&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;..Rov çeşm-i canrâ bengûşâ der bidilânendemiger<br />
&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;..Kovmî çü dil zîr u heber kovmi çü con bî pâ vu ser</em></span></p>
<p><span style="color:#003300;"><em><br />
</em></span></p>
<p>Yürü, can gözünü aç,<br />
şu âşıklara bir bak hele:<br />
Nasıl sarmaşdolaş, gönül gibi bir şey olmuşlar,<br />
nasıl gelmişler can gibi<br />
elsiz, ayaksız hale.</p>
<p>Bahçeden daha güler yüzlü onlar,<br />
gülden daha güler yüzlü.<br />
bilgiden daha doğru,<br />
akıldan daha hünerli,<br />
serviden daha hür.<br />
Ölmezlik suyundan daha arı, duru.</p>
<p>Hep zerreler gibi hovardalar.<br />
Güneş onlara kaftan.<br />
Balçığa ayak basmışlar,<br />
baş komuşlar gönül dizine.<br />
Kanların üzerinden geçmişler,<br />
kan denizlerin dalgaları arasından.<br />
Etekleri gene tertemiz;<br />
bir şey bulaşmadan eteklerine.</p>
<p>Diken içindeler,<br />
ama gül gibiler.<br />
Hapisteler,<br />
ama şarap gibiler.<br />
Balçık içindeler,<br />
ama gönül gibiler.<br />
Gece içindeler,<br />
ama sabah gibiler.</p>
<p>Sen onların şarabını bir iç de gör:<br />
Naıl birdenbire ferah olur, aydınlanır yüreğin,<br />
birdenbire nasıl unutulur her şey,<br />
nasıl birdenbire gözlerinin içi güler.</p>
<h3><span style="color:#ff0000;">MEVLÂNÂ</span></h3>
<p>Türkçesi: A. KADİR</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Yavaş ve Kesintisiz İstemek Gerek..]]></title>
<link>http://umuthuzmeleri.wordpress.com/2009/11/13/yavas-ve-kesintisiz-istemek-gerek/</link>
<pubDate>Fri, 13 Nov 2009 22:43:15 +0000</pubDate>
<dc:creator>La Reverie</dc:creator>
<guid>http://umuthuzmeleri.wordpress.com/2009/11/13/yavas-ve-kesintisiz-istemek-gerek/</guid>
<description><![CDATA[    Yeryüzü ve gökler Allah tarafından altı günde yavaş yavaş var kılınmıştır. Yoksa bir anda yüz ye]]></description>
<content:encoded><![CDATA[    Yeryüzü ve gökler Allah tarafından altı günde yavaş yavaş var kılınmıştır. Yoksa bir anda yüz ye]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Pornografi ve magazin “sanatla” özdeşleştirildi…]]></title>
<link>http://sadoglu.wordpress.com/2009/11/07/pornografi-ve-magazin-%e2%80%9csanatla%e2%80%9d-ozdeslestirildi%e2%80%a6/</link>
<pubDate>Sat, 07 Nov 2009 10:17:40 +0000</pubDate>
<dc:creator>sadoglu</dc:creator>
<guid>http://sadoglu.wordpress.com/2009/11/07/pornografi-ve-magazin-%e2%80%9csanatla%e2%80%9d-ozdeslestirildi%e2%80%a6/</guid>
<description><![CDATA[Pornografi ve magazini sanatla özdeşleştiren karanlık bir çağda yaşıyoruz. Cinselliği çağdaşlıkla ma]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Pornografi ve magazini sanatla özdeşleştiren karanlık bir çağda yaşıyoruz. Cinselliği çağdaşlıkla ma]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Her düşman ilacındır, iksirindir senin; yararlıdır sana ve gönlüne şifadır...]]></title>
<link>http://umuthuzmeleri.wordpress.com/2009/11/06/her-dusman-ilacindir-iksirindir-senin-yararlidir-sana-ve-gonlune-sifadir/</link>
<pubDate>Fri, 06 Nov 2009 22:58:14 +0000</pubDate>
<dc:creator>La Reverie</dc:creator>
<guid>http://umuthuzmeleri.wordpress.com/2009/11/06/her-dusman-ilacindir-iksirindir-senin-yararlidir-sana-ve-gonlune-sifadir/</guid>
<description><![CDATA[    Kul, acıdan ve yaradan dolayı Hakk’a yakarıp sıkıntısından bin türlü şikayet eder. Hak der ki sı]]></description>
<content:encoded><![CDATA[    Kul, acıdan ve yaradan dolayı Hakk’a yakarıp sıkıntısından bin türlü şikayet eder. Hak der ki sı]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[KUSUR KİMDE?]]></title>
<link>http://nefsininefendisiol.wordpress.com/2009/11/05/kusur-kimde/</link>
<pubDate>Thu, 05 Nov 2009 10:34:06 +0000</pubDate>
<dc:creator>nefsininefendisiol</dc:creator>
<guid>http://nefsininefendisiol.wordpress.com/2009/11/05/kusur-kimde/</guid>
<description><![CDATA[KUSUR KİMDE Eğer sen kardeşinde bir ayıp görüyorsan o, sende bulunan ayıbın aksinden ibarettir. Alem]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>KUSUR KİMDE</p>
<p>Eğer sen kardeşinde bir ayıp görüyorsan o, sende bulunan ayıbın aksinden ibarettir. Alem de işte böyle ayna gibidir. &#8220;Mümin müminin aynasıdır.&#8221; (Hadis-i Şerif) Sen o ayıbı kendinden uzaklaştır. Çünkü ondan duyduğun üzüntü, kendinden duymuş olduğun üzüntüdür. Ondan incindiğin zaman kendinden incini&#8230;yorsun.<br />
Bir fili sulamak için, çeşmenin başına getirdiler. Fil, kendini suda görüp ürktü. Fakat başkasından ürktüğünü sanıyor ve kendinden ürktüğünü bilmiyordu. İşte kötülük, kin, kıskançlık, hırs, merhametsizlik, büyüklenme gibi bütün kötü huylar sende olduğu zaman incinmiyorsun, fakat onları başkasında görünce ürküyor ve inciniyorsun.</p>
<p>MEVLANA HZ.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[HZ. ŞEMS’İN MEVLANA’DAN AYRILIĞI İLE ZUHUR EDEN ETME ŞİİRİ]]></title>
<link>http://ismailhakkialtuntas.com/2009/11/04/hz-sems%e2%80%99in-mevlana%e2%80%99dan-ayriligi-ile-zuhur-eden-etme-siiri/</link>
<pubDate>Wed, 04 Nov 2009 18:40:29 +0000</pubDate>
<dc:creator>ismailhakkialtuntas</dc:creator>
<guid>http://ismailhakkialtuntas.com/2009/11/04/hz-sems%e2%80%99in-mevlana%e2%80%99dan-ayriligi-ile-zuhur-eden-etme-siiri/</guid>
<description><![CDATA[Duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun etme &nbsp; Başka bir yar başka bir dosta meylediyorsun etme ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Duydum ki</p>
<p>bizi bırakmaya azmediyorsun</p>
<p>etme</p>
<p>&#160;</p>
<p>Başka bir yar</p>
<p>başka bir dosta meylediyorsun</p>
<p>etme</p>
<p>&#160;</p>
<p>Sen yad eller dünyasında</p>
<p>ne arıyorsun yabancı</p>
<p>Hangi hasta gönüllüyü kasdediyorsun</p>
<p>etme</p>
<p>&#160;</p>
<p>Çalma bizi</p>
<p>bizden bizi</p>
<p>gitme o ellere doğru</p>
<p>Çalınmış başkalarına</p>
<p>nazar ediyorsun</p>
<p>etme</p>
<p>&#160;</p>
<p>Ey ay felek</p>
<p>harab olmuş</p>
<p>alt üst olmuş senin için</p>
<p>Bizi öyle harab</p>
<p>öyle alt üst ediyorsun</p>
<p>etme</p>
<p>&#160;</p>
<p>Ey makamı var</p>
<p>ve yokun üzerinde olan kişi</p>
<p>Sen varlık sahasını</p>
<p>öyle terk ediyorsun</p>
<p>etme</p>
<p>&#160;</p>
<p>Sen</p>
<p>yüz çevirecek olsan</p>
<p>ay kapkara olur gamdan</p>
<p>Ayın da evini yıkmayı kastediyorsun</p>
<p>etme</p>
<p>&#160;</p>
<p>Bizim dudağımız kurur</p>
<p>sen kuruyacak olsan</p>
<p>Gözlerimizi</p>
<p>öyle yaş dolu ediyorsun</p>
<p>etme</p>
<p>&#160;</p>
<p>Aşıklarla</p>
<p>başa çıkacak gücün</p>
<p>yoksa eğer</p>
<p>Aşka öyleyse</p>
<p>ne diye hayret ediyorsun</p>
<p>etme</p>
<p>&#160;</p>
<p>Ey cennetin cehennemin</p>
<p>elinde olduğu kişi</p>
<p>Bize cenneti</p>
<p>öyle cehennem ediyorsun</p>
<p>etme</p>
<p>&#160;</p>
<p>Şekerliğinin içinde</p>
<p>zehir zarar vermez bize</p>
<p>O zehiri</p>
<p>o şekerle sen bir ediyorsun</p>
<p>etme</p>
<p>&#160;</p>
<p>Bizi sevindiriyorsun</p>
<p>huzurumuz kaçar öyle</p>
<p>Huzurumu bozuyorsun</p>
<p>sen mahvediyorsun</p>
<p>etme</p>
<p>&#160;</p>
<p>Harama bulaşan gözüm</p>
<p>güzelliğinin hırsızı</p>
<p>Ey hırsızlığa da değen</p>
<p>hırsızlık ediyorsun</p>
<p>etme</p>
<p>&#160;</p>
<p>İsyan et ey arkadaşım</p>
<p>söz söyleyecek an değil</p>
<p>Aşkın baygınlığıyla</p>
<p>ne meşk ediyorsun</p>
<p>etme</p>
<p>&#160;</p>
<p>Seven sevilen arasında tek kalan hatıra aşklarından başka bir şey değildir.</p>
<p>Eğer bir gün seversen;</p>
<p>Sevdiğin terk edince, ağıt yakacağın sana haber verilse, ki öyledir,</p>
<p>Niye sevdiğini kendine sor.</p>
<p>Sevdiğin, seni niye terk edecek diye.</p>
<p>Hakikatte vasıl olanların destanı hiç yok.</p>
<p>Aslında Hz. Şems bu ayrılığı ile kendine büyük ikramda bulunmuştur. Çünkü asıl terk eden Mevlâna idi.</p>
<p>Mevlâna o hale gelmişti ki uzayında Şems’in güneşinin ışıkları artık sönen yıldızlara dönmüştü. Vefalı dostun tek yapacağı şey sönmüş yıldızın kaybolmasından başka bir şey olmayacağı idi.</p>
<p>Yanan da o, yandıranda o, hepsi Hz. Mevlâna olmuştu.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[ETME ]]></title>
<link>http://ismailhakkialtuntas.com/2009/11/04/etme/</link>
<pubDate>Wed, 04 Nov 2009 18:02:12 +0000</pubDate>
<dc:creator>ismailhakkialtuntas</dc:creator>
<guid>http://ismailhakkialtuntas.com/2009/11/04/etme/</guid>
<description><![CDATA[HZ. ŞEMS-İ TEBRİZİ KADDESE’LLÂHÜ SIRRAH’ÜL AZÎZİN GİDİŞİNDEN SONRA HZ. MEVLÂNA ’NIN NİYAZI Duydum ki]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong>HZ. ŞEMS-İ TEBRİZİ </strong></p>
<p><strong>KADDESE’LLÂHÜ SIRRAH’ÜL AZÎZİN </strong></p>
<p><strong>GİDİŞİNDEN SONRA HZ.<span style="color:#000000;"> MEVLÂNA </span></strong><strong><span style="color:#000000;">’</span>NIN</strong><strong> NİYAZI</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>Duydum ki </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>bizi bırakmaya azmediyorsun </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>etme</strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>Başka bir yar </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>başka bir dosta meylediyorsun </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>etme</strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>Sen yad eller dünyasında </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>ne arıyorsun yabancı</strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>Hangi hasta gönüllüyü kasdediyorsun </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>etme</strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>Çalma bizi </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>bizden bizi </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>gitme o ellere doğru</strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>Çalınmış başkalarına </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>nazar ediyorsun </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>etme</strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>Ey ay felek </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>harab olmuş </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>alt üst olmuş senin için</strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>Bizi öyle harab </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>öyle alt üst ediyorsun </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>etme</strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>Ey makamı var </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>ve yokun üzerinde olan kişi</strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>Sen varlık sahasını </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>öyle terk ediyorsun </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>etme</strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>Sen </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>yüz çevirecek olsan </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>ay kapkara olur gamdan</strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>Ayın da evini yıkmayı kastediyorsun </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>etme</strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>Bizim dudağımız kurur </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>sen kuruyacak olsan</strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>Gözlerimizi </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>öyle yaş dolu ediyorsun </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>etme</strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>Aşıklarla </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>başa çıkacak gücün </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>yoksa eğer</strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>Aşka öyleyse </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>ne diye hayret ediyorsun </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>etme</strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>Ey cennetin cehennemin </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>elinde olduğu kişi</strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>Bize cenneti </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>öyle cehennem ediyorsun </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>etme</strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>Şekerliğinin içinde </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>zehir zarar vermez bize</strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>O zehiri </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>o şekerle sen bir ediyorsun </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>etme</strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>Bizi sevindiriyorsun </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>huzurumuz kaçar öyle</strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>Huzurumu bozuyorsun </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>sen mahvediyorsun </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>etme</strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>Harama bulaşan gözüm </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>güzelliğinin hırsızı</strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>Ey hırsızlığa da değen </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>hırsızlık ediyorsun </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>etme</strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>İsyan et ey arkadaşım </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>söz söyleyecek an değil</strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>Aşkın baygınlığıyla </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>ne meşk ediyorsun </strong></p>
<p style="text-align:left;"><strong>etme</strong></p>
<p>Seven sevilen arasında tek kalan hatıra aşklarından başka bir şey değildir.</p>
<p>Eğer bir gün seversen;</p>
<p>Sevdiğin terk edince, ağıt yakacağın sana haber verilse, ki öyledir,</p>
<p>Niye sevdiğini kendine sor.</p>
<p>Sevdiğin, seni niye terk edecek diye.</p>
<p>Hakikatte vasıl olanların destanı hiç yok.</p>
<p>Aslında Hz. Şems bu ayrılığı ile kendine büyük ikramda bulunmuştur. Çünkü asıl terk eden Mevlâna idi.</p>
<p>Mevlâna o hale gelmişti ki uzayında Şems’in  ışıkları artık sönen yıldızlara dönmüştü. Vefalı dostun tek yapacağı şey sönmüş yıldızın kaybolmasından başka bir şey olmayacağı idi.</p>
<p>Yanan da o, yandıranda o, hepsi Hz. Mevlâna olmuştu.</p>
<p style="text-align:left;">
<p style="text-align:left;">
<p style="text-align:left;">
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Yaman Dede]]></title>
<link>http://dusuncekahvesi.wordpress.com/2009/11/03/yaman-dede/</link>
<pubDate>Tue, 03 Nov 2009 20:42:46 +0000</pubDate>
<dc:creator>dusuncekahvesi</dc:creator>
<guid>http://dusuncekahvesi.wordpress.com/2009/11/03/yaman-dede/</guid>
<description><![CDATA[YAMAN DEDE YANAN DEDE Gönül hûn oldu şevkinden boyandım yâ Rasulallah Nasıl bilmem bu nirâna dayandı]]></description>
<content:encoded><![CDATA[YAMAN DEDE YANAN DEDE Gönül hûn oldu şevkinden boyandım yâ Rasulallah Nasıl bilmem bu nirâna dayandı]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Mevlana Celaleddin-i Rumi ve Şems-i Tebrizi ]]></title>
<link>http://haciata2.wordpress.com/2009/11/03/mevlana-celaleddin-i-rumi-ve-sems-i-tebrizi/</link>
<pubDate>Tue, 03 Nov 2009 11:39:25 +0000</pubDate>
<dc:creator>HacıAta</dc:creator>
<guid>http://haciata2.wordpress.com/2009/11/03/mevlana-celaleddin-i-rumi-ve-sems-i-tebrizi/</guid>
<description><![CDATA[Mevlânâ, şeyhi Seyyid Burhâneddin&#8217;in vefa­tından beş yıl sonra Konya&#8217;da Şems-i Tebrîzî i]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Mevlânâ, şeyhi Seyyid Burhâneddin&#8217;in vefa­tından beş yıl sonra Konya&#8217;da Şems-i Tebrîzî i]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kalenderiler ve Mevlana Celaleddin]]></title>
<link>http://efrasiyabinmasallari.wordpress.com/2009/11/03/kalenderiler-ve-mevlana-celaleddin/</link>
<pubDate>Tue, 03 Nov 2009 11:20:16 +0000</pubDate>
<dc:creator>efrasiyabinmasallari</dc:creator>
<guid>http://efrasiyabinmasallari.wordpress.com/2009/11/03/kalenderiler-ve-mevlana-celaleddin/</guid>
<description><![CDATA[XIII. yüzyılda Anadolu&#8217;da görülen haliyle Kalenderilik Budizmden geniş ölçüde esinlenen bir ta]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>XIII. yüzyılda Anadolu&#8217;da görülen haliyle Kalenderilik Budizmden geniş ölçüde esinlenen bir tarikat olarak görülür. Cemaleddin&#8217; Savi tarafından kuralları belirlenerek tarikat haline getirilen Kalenderilik daha önce Horasan ve Türkistan taraflarında yaygın idi.Bunlara Anadolu&#8217;da Cavlakiye adı da verilmiştir. Bunun sebebi şeyhlerinin cavlak adı verilen bir elbise taşımasındandır.Cami, Nefehatü&#8217;l-Üns&#8217;de, Kalenderileri Melametilerle karşılaştırır.Kalenderilerin yalnız farzları eda ettiklerini ve amellerini gizlemekle sınırlı olmadıklarını yazar.Vahidi yazdığı Manakıb-ı Hace-i Cihan ve Netice-i Can eserinde onları şu şekilde tanımlar:</p>
<p>&#8220;Kalender güruhu pâk tıraş vücuhla, başlarında kıldan örülmüş külahlar ve arkalarında şallar, kimi aselĭ ve kimi siyalılar, pür sürur-u hubŭr, hayl-u haşemle ve tabl-u âlemle, aheng-ü nağamâtıla ve gülbang-ı salavâtıla &#8230;&#8221;sözleriyle onların evlenmediklerini,göğü ata, yeri ana bildiklerini saç, sakal, kaş ve bıyığı arızı bildiklerinden tıraş ettiklerini, mescitle tekkenin ve kilisenin, cennetle cehennemin bir olduğunu, güzellere meftun olduklarını, gezici dervişler zümresinden bulunduklarını uzun uzadıya anlatılır.Bu yaşayışlarıyla onların, dönemlerinin varoluşçuları oldukları hatıra gelebilir.Esasta bizi ilgilendiren yönü ile, Mevlana&#8217;nın bu Kalenderi zümresi ile fikri ve ameli ilişkisi, Mesnevi&#8217;de, Divan&#8217;da ve Eflaki&#8217;nin Menakıbındaki anlatılarında ortaya çıkar.Mevlana&#8217;nın diğer şeyhler ve Kalenderilerden ayrı bir yol tutarak kendi müritlerine dilenmeği ve boş gezmeği yasak ettiği, sakalsız Kalenderlere gıpta ettiği ve bu sebeple erkekle kadını ayırt edecek sakalın kafi geldiğini Eflaki&#8217;den öğreniyoruz:</p>
<p>Bir gün berbere &#8220;o kadar&#8217; dipten kes ki ancak erkek olduğum anlaşılsın&#8221; deyip, sakal ve bıyığını dipten kestirmiş, ertesi gün de,&#8221;gıpta ederim Kalenderlere, hiç sakalları yoktur. Sakalın az oluşu, insanın kutluluğuna delalet eder&#8221; diyerek &#8220;sakal erkeğin ziynetidir, çokluğu adama gurur verir, gurur ise insanı tehlikeye sokar&#8221; hadisini okuduğunu ve &#8220;uzun sakal sŭfilere hoştur ama sŭfi sakalını tarayıncaya kadar arif Tanrı&#8217;ya ulaşır&#8221; dediğini biliyoruz.</p>
<p>Mevlana&#8217;nın şiirlerinde de Kalenderilere dair birçok beyite rastlıyoruz.Bu beyitlerde bir Kalendere ait hayli telmihler vardır:</p>
<p style="text-align:center;"><img class="aligncenter size-full wp-image-10" title="mevlana&#38;kalenderiler" src="http://efrasiyabinmasallari.wordpress.com/files/2009/11/mevlanakalenderiler01.jpg" alt="mevlana&#38;kalenderiler" width="256" height="214" /></p>
<p>&#8220;Aşk ordusu geldi, şehrin ta göbeğine kondu. Ey kalender dost, hele bir kurtuluş sesi duy bakalım.Her şeyi sakıncasız gören bir Kalender çıkageldi. Ey saki, şarap kadehiyle karşıla, böylece ta sabaha dek sun ona ey güvencim, ey bana şifa veren.Halka haram olan şarap, kalenderlere mubahtır, içer dururlar. Saki,kendine gel de artık yeter, bitti deme. Nerde başlangıcımız, hani tamamlamamız.Kalender, hiçbir şeyle sınırlı değil gibi görünür amma sırlardan soyut değildir. Önce birçok dikenlerin derdi ile iç çekerdi, fakat şimdi baştan başa gül oldu, dikene aldırış bile etmez &#8230; Kalender gemide oturmuştur,yolda gidip durmadadır, fakat kendisi yürümemekte&#8221;</p>
<p>Mevlana&#8217;nın bu Kalenderiler hakkındaki beyitleri diğer akidelere olduğu gibi hoşgörü ve ölçülülüğünü ifade eder ki Eflaki&#8217;nin rivayetine göre Mevlana Celaleddin öldüğü gün, cenazesinin önünden yedi öküz çektiler. Bunlardan birini Kalenderler tekkesinde, kurban etmesi için Niksarlı Ebu Bekr-i Cevlaki&#8217;ye gönderdiler. Şeyh derhal bunun kurban edilip, miskin ve fakirlere dağıtılmasını emretti.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Rumi'nin Son Gazeli]]></title>
<link>http://islamikitaplar.wordpress.com/2009/11/03/ruminin-son-gazeli/</link>
<pubDate>Tue, 03 Nov 2009 09:54:13 +0000</pubDate>
<dc:creator>islamikitaplar</dc:creator>
<guid>http://islamikitaplar.wordpress.com/2009/11/03/ruminin-son-gazeli/</guid>
<description><![CDATA[İranlı sanatkar Muhsin Daynebi, Hz Mevlana Rumi&#8217;nin Gazellerinin Farsça Orijinallerini seslend]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:center;"><img class="alignnone size-full wp-image-396" title="Muhsin_Daynebi-Aherin_Gazeli_Rumi" src="http://islamikitaplar.wordpress.com/files/2009/11/muhsin_daynebi-aherin_gazeli_rumi.jpg" alt="Muhsin_Daynebi-Aherin_Gazeli_Rumi" width="400" height="369" /></p>
<p style="text-align:center;">İranlı sanatkar Muhsin Daynebi, Hz Mevlana Rumi&#8217;nin Gazellerinin Farsça Orijinallerini seslendirdi..</p>
<p style="text-align:center;">Muhsin Daynebi&#8217;nin albümü &#8220;Aherin Gazel-i Rumi&#8221;yi şuradan indirebilirsiniz..</p>
<p style="text-align:center;">
<a href="http://rapidshare.com/files/301548203/Muhsin_Daynebi-Aherin_Gazeli_Rumi.rar" target="_blank">http://rapidshare.com/files/301548203/Muhsin_Daynebi-Aherin_Gazeli_Rumi.rar</a></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Hz. MEVLANA ve o eşsiz sözleri....]]></title>
<link>http://umutdiyari.wordpress.com/2009/11/02/hz-mevlana-ve-o-essiz-sozleri/</link>
<pubDate>Mon, 02 Nov 2009 16:30:31 +0000</pubDate>
<dc:creator>umutdiyari</dc:creator>
<guid>http://umutdiyari.wordpress.com/2009/11/02/hz-mevlana-ve-o-essiz-sozleri/</guid>
<description><![CDATA[Sevgide güneş gibi ol, dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol, hataları örtmede gece gibi ol, tevazud]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Sevgide güneş gibi ol, dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol, hataları örtmede gece gibi<br />
ol, tevazuda toprak gibi ol, öfkede ölü gibi ol, her ne olursan ol, ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.<br />
· Şu dünyada y<!--more-->üzlerce ahmak, etek dolusu altın verir de, şeytandan dert satın alır.<br />
. Vazifesini tam yerine getirmemiş olanın vicdan yarasına ne mazaretin devası ne ilacın şifası deva getirmiş..<br />
. Aşk altın değildir, saklanmaz. Aşıkın bütün sırları meydandadır..<br />
. Yeşillerden, çiçeklerden meydana gelen bahçe geçici, fakat akıllardan meydana gelen gül bahçesi hep yeşil ve güzeldir..<br />
· Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok. Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok.<br />
. Aşk, davaya benzer, cefa çekmek de şahide: Şahidin yoksa davayı kazanamazsın ki..<br />
· Sen diri oldukça ölü yıkayıcı seni yıkar mı hiç?<br />
· İsa&#8217;nın eşeğinden şeker esirgenmez ama eşek yaratılışı bakımından otu beğenir.<br />
· Dert, insanı yokluğa götüren rahvan attır.<br />
· Ehil olmayanlara sabretmek ehil olanları parlatır.<br />
· Leş, bize göre rezildir ama, domuza, köpeğe şekerdir,helvadır.<br />
· Kuzgun, bağda kuzgunca bağırır. Ama bülbül, kuzgun bağırıyor diye güzelim sesini keser mi hiç?<br />
· Pisler, pisliklerini yapar ama sular da temizlemeye çalışır.<br />
· Dikenden gül bitiren, kışı da bahar haline döndürür. Selviyi hür bir halde yücelten, kederi de sevinç haline sokabilir.<br />
· Nasıl olur da deniz, köpeğin ağzından pislenir, nasıl olur da güneş üflemekle söner?<br />
· Akıl padişahı kafesi kırdı mı, kuşların her biri bir yöne uçar<br />
· Tövbe bineği, şaşılacak bir binektir. Bir solukta aşağılık dünyadan göğe sıçrayıverir.<br />
·  O beden testisi ab-ı hayatla dopdolu, bu beden testisi ise ölüm zehiri ile. İçindekine bakarsan padişahsın, kabına bakarsan yolu yitirdin.<br />
· Genişlik, sabırdan doğar.<br />
· Korkunç bir kurban bayramı olan kıyamet günü, inananlara bayram günüdür, öküzlere ölüm günü.<br />
· Kim daha güzelse kıskançlığı daha fazla olur. Kıskançlık ateşten meydana gelir.<br />
· Dünya tuzaktır. Yemi de istek. İstek tuzaklarından kaçının.<br />
· Irmak suyunu tümden içmenin imkanı yok ama susuzluğu giderecek kadar içmemenin de imkanı yok.<br />
· Gürzü kendine vur. Benliğini, varlığımı kır gitsin. Çünkü bu ten gözü, kulağa tıkanmış pamuğa benzer.<br />
· Ey altın sırmalarla süslü elbiseler giymeye, kemer takmaya alışmış kişi. Sonunda sana da dikişsiz elbiseyi giydirecekler.<br />
· Eşeğe, katır boncuğuyla inci birdir. Zaten o eşek, inciyle denizin varlığından da şüphe eder.<br />
· Birisi güzel bir söz söylüyorsa bu, dinleyenin dinlemesinden, anlamasından ileri gelir.<br />
· Oruç tutmak güçtür, çetindir ama Allah&#8217;ın kulu kendisinden uzaklaştırmasından, bir derde uğratmasından daha iyidir.<br />
· Ayın, geceye sabretmesi, onu apaydın eder. Gülün, dikene sabretmesi, güle güzel bir koku verir. Arslanın, sabredip pislik içinde beklemesi, onu deve yavrusu ile doyurur.<br />
· Zahidin kıblesi, lütuf, kerem sahibi Allah&#8217;tır. Tamahkarın kıblesi ise altın torbası.<br />
. Allah ile olduktan sonra ölüm de, ömür de hoştur..<br />
· Sarhoş, cinayeti yapar da sonra &#8220;özrüm vardı, kendimde değildim&#8221;der. Kendinde olmayış,kendiliğinden gelmedi sana,onu sen çağırdın.<br />
· İnsan gözdür, görüştür, gerisi ettir. İnsanın gözü neyi görüyorsa, değeri o kadardır.<br />
· Birinin başına toprak saçsan başı yarılmaz. Suyu başına döksen, başı kırılmaz. Toprakla, suyla baş yarmak istiyorsan, toprağı suya karıştırıp kerpiç yapman gerek.<br />
· Yoldaki bir tepecik seni bunaltmış,oysa önünde yüzlerce dağ var<br />
· Kabuğu kırılan sedef üzüntü vermesin sana, içinde inci vardır.<br />
· Adalet nedir? Her şeyi yerine koymak. Zulüm nedir? Bir şeyi yerine koymamak,başka yere koymak.<br />
· Hiçbir kafire hor gözle bakmayın. Müslüman olarak ölmesi umulur çünkü.<br />
· Şu deredeki su,kaç kere değişti,yıldızların akisleri hep yerinde.<br />
· Yol kesenler olmadıkça ,lanetlenmiş şeytan bulunmadıkça,sabırlılar ,gerçek erler,yoksulları doyuranlar nasıl belirir,anlaşılır?<br />
·  Oyun ,görünüşte akla uymaz ama çocuk oyunla akıllanır.<br />
· Anlayış,edep şehirlilerdedir. Ziyafet,garip konaklamak da köylülerde.<br />
· Resimler ister haberleri olsun,ister olmasın,hepsi de ressamın elindedir,o elden çıkar.<br />
· Alışsan güvercin sallanan kamıştan kaçar mı hiç?O kamıştan göklere uçan yere alışmamış olan güvercin ürker,kaçar.<br />
· Mal, sadakalar vermekle hiç eksilmez. Hayırlarda bulunmak,malı yitmekten korur.<br />
· Çalınmış kumaş,devamlı kalmaz insanda. Hırsızı da darağacına götürür.<br />
· Ağlayışın,feryat edişin bir sesi,sureti vardır. Zararınsa sureti yoktur. Zararda insan elini dişler ama zararın eli yoktur.<br />
· Her korkuda binlerce eminlik vardır,göz karasında onca aydınlık mevcut.<br />
· Verdiğini geri alan kişi, ***** gibi kusmuğunu yemiş olur.<br />
· Şarap kadehtedir ama kadehten meydana gelmemiştir ki. Ağzını,şarabı verene aç.<br />
· Ekme günü gizlemek toprağa tohumu saçmak günüdür. Devşirme günüyse tohumun bittiği gündür,karşılığını bulma günüdür.<br />
· Bilgi, sınırı olmayan bir denizdir. Bilgi dileyense denizlere dalan bir dalgıçtır.<br />
· Bulutlar ağlamasa yeşillikler nasıl güler?<br />
· Bülbüllerin güzel sesleri beğenilir de bu yüzden kafes çeker onları. Ama kuzgunla baykuşu kim kor kafese?<br />
· Meyve ekşi bile olsa, olmadıkça ona ham derler<br />
· Çayırlıktan, çimenlikten esip gelen yel, külhandan gelen yelden ayırt edilir.<br />
· Dünya malı, bedene tapanlara helaldir.<br />
· Gerçek kokusuyla, ahmağı kandıran yalan sözün kokusu, miskle sarımsak kokusu gibi, söz söyleyenin soluğundan anlaşılır.<br />
· Her dil, gönlün perdesidir. Perde kımıldadı mı, sırlara ulaşılır.<br />
· Ahlaksızların bağırışıyla, yürekli yiğitlerin naraları, tilkiyle arslanın sesi gibi meydandadır.<br />
· Kötü nefis, yırtıcı kuştur.<br />
· Hırsın yemdir, cehennemse tuzak.<br />
· Doğan, avdan av getirir, fakat kendi kanadıyla uçar da avlanır. Padişah da bu yüzden onu keklikle, çil kuşuyla besler.<br />
· Dil, tencerenin kapağına benzer. Kıpırdadı da kokusu duyuldu mu ne pişiyor anlarsın.<br />
· Yemekle dolu karın, şeytanın pazarıdır.<br />
· Sözle anlatılan şey, yalan bile olsa, kokusu, gerçek olduğunu da haber verir, yalan olduğunu da.<br />
· Canım bedenimde oldukça, kulum, köleyim, seçilmiş Muhammet&#8217;in yolunun toprağıyım. Birisi sözlerimden bundan başka söz naklederse, o kişiden de bezmişim ben, o sözden de.<br />
· Sevgiden, tortulu bulanık sular arı-duru bir hale gelir. Sevgiden, dertler şifa bulur. Sevgiden, ölüler dirilir. Sevgiden, padişahlar kul olur. Bu sevgi de bilgi neticesidir.<br />
· Mumundur karanlık veren sana. Anlatırdım bunu ama, gönlünün beli kırılıverir. Gönül şişesini kırarsan artık, yaşamak fayda vermez.<br />
· Rüşvet alan para pul padişahı değiliz. Paramparça olmuş gönül hırkalarını diker, yamarız biz.<br />
· Aşıkların gönüllerinin yanışıyla gözyaşları olmasaydı, dünyada su da olmazdı, ateş de.<br />
· İki parmağının ucunu gözüne koy. Bir şey görebiliyor musun dünyadan? Sen göremiyorsun diye bu alem yok değildir. Görememek ayıbı, göstermemek kusuru, uğursuz nefsin parmağına ait işte.<br />
· İnsan, gözden ibarettir aslında, geri kalan cesettir. Göz ise ancak dostu görene denir.<br />
· A kardeş, keskin kılıcın üzerine atılmadasın, tövbe ve kulluk kalkanını almadan gitme.<br />
· Bir gömlek derdine düşeceksin ama belki o gömlek kefen olacaktır sana.<br />
· Dün geçti gitti. Dün gibi, dünün sözü de geçti. Bugün yepyeni bir söz söylemek gerek.<br />
· Saman çöpü gibi her yelden titrersin. Dağ bile olsan, bir saman çöpüne değmezsin.<br />
· O dağa bir kuş kondu, sonra da uçup gitti. Bak da gör, o dağda ne bir fazlalık var ne bir eksilme.<br />
· Altın ne oluyor, can ne oluyor, inci, mercan da nedir bir sevgiye harcanmadıktan, bir sevgiliye feda edilmedikten sonra<br />
· Gördün ya beni gamdan başka kimse hatırlamıyor, gama binlerce defa aferin.<br />
· Nefsin, üzüm ve hurma gibi tatlı şeylerin sarhoşu oldukça, ruhunun üzüm salkımını görebilir misin ki?<br />
· Ağzını kapa ve altın dolu avucunu aç. Ceset cimriliğini bırak da cömertliği seç.<br />
· İnanmışsan, tatlı bir hale gelmişsen, ölüm de inanmıştır, tatlılaşmıştır. Kafirsen, acılaşmışsan, ölüm de kafirleşir, acılaşır sana.<br />
· Doğruluk, Musa&#8217;nın asası gibidir. Eğrilik ise sihirbazların sihrine benzer. Doğruluk ortaya çıkınca, bütün eğrilikleri yutar.<br />
· Bir kötülük yaptıktan sonra pişmanlık hissetmek Allah&#8217;ın inayet ve muhabbetine mazhar olmanın delilidir.<br />
· Sıkıntı ve huzursuzluk mutlaka bir günahın cezası, huzur ise bir ibadetin karşılığıdır.<br />
· Üzerinde pek çok meyveler bulunan bir dalı, meyvalar aşağı doğru çeker. Meyvasız bir dalın ucu ise, servi ağacı gibi havada olur.<br />
·  Topluluk bizim yanımıza geliyor. Susacak olsak, incinirler. Bir şey söyleyecek olsak, onlara göre söylemek lazım geldiğinden o zaman da biz inciniriz<br />
· Ümit, güvenlik yolunun başıdır.<br />
· Kuş seslerini öğrenen kimse, kuş olmadığı gibi aynı zamanda kuşların düşmanı ve avcısıdır.<br />
· Dert, insana yol gösterir.<br />
· İman, namazdan daha iyidir. Çünkü namaz beş vakitte, iman ise her zaman farzdır.<br />
· İki canlı kuşu birbirine bağlasan, dört kanatlı oldukları halde uçamazlar, çünkü ikilik mevcuttur.<br />
· Sokak köpeğine ister altın, ister yünden tasma tak, yine sokak köpeği olmaktan kurtulamaz.<br />
· Cübbe ve sarık ile alimlik olmaz. Alimlik, insanın zatında bulunan bir hünerdir.<br />
· Değil mi ki gönül mutfağında yemekler tabak tabak, peki ne diye aşağılık kişilerin mutfağına kase tutacakmışım?<br />
· Hangi tohum yere ekildi de bitmedi, ne diye insan tohumunda böyle bir şüpheye düşüyorsun?<br />
· Testi taştan korkar ama o taş çeşme oldu mu, testiler her an ona gelmeye can atar.<br />
· Sus artık yeter! Sır perdelerini pek o kadar yırtma. Çünkü bize, kırıkları sarıp onarmak,<br />
sırları örtmek yaraşır.<br />
· Altın aramıyorum, altın olmaya yeteneği olan bakır nerede?<br />
· Varlık peteğini ören arıdır. Arıyı vücuda getiren mum ve petek değildir. Arı biziz. Şekil sadece bizim imal ettiğimiz mumdur<br />
· Dünya köpüktür. Tanrı sıfatlarıysa denize benzer. Fakat şu cihan köpüğü, denizin arılığına, duruluğuna perdedir.<br />
· Sözün içini elde etmek için harf kabuğunu yar. Saçlar da sevgilinin yüzünü, gözünü örter.<br />
· Burnuna sarımsak tıkamışsın, gül kokusu arıyorsun.<br />
· Biz, tulumla, küple, testilerle tatmin olmayız. Bizi çekip ırmağınıza götürün.<br />
· Dünyaya demir atmış Karun&#8217;u, yer çekti, yuttu. Ulular ulusu İsa&#8217;yı gökyüzü çekti, yüceltti.<br />
· Ekmek, beden hapishanesinin mimarıdır.<br />
· Gübre olup bostanın gönlüne giren pislik, yok olur gider de pislikten kurtulur, kavunun, karpuzun lezzetini arttırır.<br />
· Avlanmak istedik mi uçup gittiğimiz yer Kafdağı&#8217;dır. Akbaba gibi leş avlamayız biz.<br />
· Bir köpeğin önüne bir çuval şeker koysan bile, onun gönlü yine leş peşindedir. Şekerden ne anlar o?<br />
· Allah ile birleşmek demek, senin varlığının O&#8217;nunla birleşmesi demek değildir. Senin yok olmandır.<br />
· Küfürle iman, yumurtanın akıyla sarısına benzer. Onları ayıran bir berzah var, birbirine karışmazlar.<br />
· Köpekler gibi kızmayı bırak, arslanların gazabına bak. Arslanların gazabını görünce de var, bir yaşına girmiş koyun gibi yavaş ol.<br />
· Din evinde haset faresi bir delik açar ama kedinin bir miyavlaması ile ürker kaçar.<br />
· Kadınlar, aklı olanlara, gönül sahiplerine pek üstün olurlar. Cahillere gelince, onlar, kadına üstündür. Çünkü tabiatlarında hayvanlık vardır. Sevgi ve acımak, insanlık vasıflarıdır. Hiddet ve şehvet ise hayvanlık vasıfları.<br />
· Mümin bir kopuza benzer. Madem ki inanan kişi feryat edip ağlamada kopuzdur, kopuz kendisine mızrap vuran olmadıkça feryat etmez.<br />
· Madem ki, akıl babandır beden de anan, oğulsan babanın yüzüne bak.<br />
· Yeryüzü ile dağda aşk olsaydı, gönüllerinde bir ot bile bitmezdi.<br />
· Kuş, kafeste kaldıkça başkasının buyruğu altındadır. Kafes kırıldı da kuş uçtu mu, nerede ona geçecek buyruklar?<br />
· Bal çanağının ağzı kapalı. Sen ise, üstünü, yanını yalayıp duruyorsun. Çanağı yere çal,<br />
· İnsana bütün korku içinden gelir fakat insanın aklı daima dışarıdadır.<br />
· Dil, anlamlara bir oluktur adeta, fakat nereden sığacak oluğa deniz?<br />
· O kadar çok koşmayın, o kadar yorulmayın, şu yerin altında çırak ne olmuşsa usta da o olmuştur.<br />
· Bir lağımın pis kokusunu koklamak, ruhu kokuşmuş zenginlerle sohbetten yüz misli iyidir.<br />
· Sen, yeni bir çocuk doğurmadıkça, kan tatlı süt haline gelmez.<br />
·  Hırsızlara, kötülere, alçaklara acımak, zayıfları kırıp geçirmektir.<br />
· Aşk, davaya benzer. Cefa çekmek de şahide. Şahidin yoksa davayı kazanamazsın ki.<br />
· Tohum yerde gizlenir de, o gizlenmesi bağın, bahçenin yeşermesine sebep olur.<br />
· Yazı yazılırken eli görmeyen kişi, yazı kalemin oynamasıyla yazılıyor sanır.<br />
· Gül solup, gül bahçesi harap olduktan sonra gülün kokusunu nereden duyabiliriz? Gülsuyundan!<br />
· Firavun, yüzbinlerce çocuk öldürttü, aradığıysa evinin içindeydi.<br />
· Geminin içindeki su, gemiyi batırır. Geminin altındaki suysa, gemiye arka olur.<br />
· Aynanın berraklığını yüzüne karşı söylersen, ayna hemen buğulanır, seni göstermez olur.<br />
· Eşek, suyun kadrini bilseydi, ayak yerine baş koyardı ırmağa.<br />
· Aklın deveciye benzer, sense devesin. Aklın seni ram eder, ister istemez dilediği yere çeker götürür.<br />
· Eğer parça buçukta bütünle beraberdir, ondan ayrılmaz diyorsan, diken ye, diken de gülle beraberdir.<br />
· Gümüşün dışı aktır, berraktır ama onun yüzünden el de kararır, elbise de.<br />
· Ateşin kıvılcımlarıyla al al bir yüzü vardır. Ama yaptığı kötü işe bak, karanlığı seyret.<br />
· Yoksul, cömertliğin aynasıdır.<br />
· Peygamberler insanları Allah&#8217;a ulaştırmak için gelmişlerdir. İnsanların hepsi bir bedense, kulla Allah birleşmişse kimi kime ulaştıracaklar?<br />
· Bir mumdan yakılan mumu gören, gerçekten de asıl mumu görmüştür. Düşünenlerin<br />
düşündürdükleri&#8230;<br />
· Sabır, genişliğin anahtarıdır.<br />
· Gündüz gibi ışıyıp durmayı istiyorsan, geceye benzeyen varlığını yaka dur.<br />
· Ana karnındaki çocuğa doğmak, dünyadan göçmektir<br />
· Somuna benzer bir şey düzsen, emdin mi, şeker gelir ondan, ekmek tadı değil.<br />
· Terazide arpa altınla yoldaş olur ama bu, arpanın da altın gibi değerli olmasından değildir.<br />
· Koruktaki su ekşidir ama koruk üzüm olunca tatlılaşır, güzelleşir. Derken küpte yine acır, haram olur fakat sirke olunca ne güzel katıktır.<br />
· Ay, yıldızlardan utanır ama yine de cömertliği yüzünden yıldızların arasında bulunur.<br />
· İnanan, inananın aynasıdır.<br />
· Sen şekillerde kalırsan puta tapıyorsun demektir. Her şeyin şeklini bırak, manasına bak<br />
· Rengi kara bile olsa, bir kişi seninle aynı maksadı güdüyorsa, ona ak de, senin rengindedir.<br />
· Hacca gideceksen, bir hac yoldaşı ara. İster Hint&#8217;li olsun, ister Türk, ister Arap. Şekline, rengine bakma, maksadı ne, ona bak.<br />
· Yokluk, varlığın aynasıdır.<br />
· Arslanın boynunda zincir bile olsa, bütün zincir yapanlara beydir arslan.<br />
· Zıddı meydana çıkaran, onun zıddı olan şeydir. Bal, sirkeyle belirir.<br />
· Kasırga pek çok ağaçlar yıkar fakat yeşermiş bir ota ihsanlarda bulunur.<br />
· Dostların ziyaretine eli boş gelmek, değirmene buğdaysız gitmektir.<br />
· Herkes güneşi görebilseydi, güneşin ışıklarına delalet eden yıldızlara ne ihtiyaç vardı?<br />
· Hiç köpeğin havlaması, ayın kulağına değer mi?<br />
· Huzurunda bulunmayanlara bile böyle elbiseler, böyle yiyecekler verirse, kim bilir konuğun önüne ne nimetler koyar.<br />
· Hıristiyanların bilgisizliğine bak ki, asılmış Tanrı&#8217;dan medet umuyorlar.<br />
· Resim, ressama, beni kusurlu yaptın diye söz mü söyleyebilir?<br />
· İnsanoğlu, dilinin altında gizlidir. Dil, can kapısının perdesidir. Yel, perdeyi kaldırdı mı ne var, belirir bize.<br />
· Sen de sağ eline bir sopa aldın ama senin elin nerede, Musa&#8217;nın eli nerede<br />
· Akıllı birisinden gelen cefa, bilgisizlerin vefasından iyidir.<br />
· Kara odun ateşe eş oldu mu, karalığı gider, tümden ışık kesilir.<br />
· Bağış, kine merhemdir.<br />
· Tahta içinde yaşayan kurt, o tahtanın fidan olduğu vakit ki halini bilir mi hiç?<br />
· Madem ki hırsızsın, bari o güzelim inciyi çal, madem ki gebe kalıyorsun, bari yüce bir çocuğa gebe kal.<br />
· Korukla üzüm birbirine zıttır ama, koruk olgunlaştı mı güzel bir dost olur.<br />
· Tanrı yüzünü çirkin yaratmışsa, kendine gel de, hem çirkin yüzlü hem çirkin huylu olma bari.<br />
· Aynada bir şekil görürsün hani, senin şeklindir o, aynanın değil.<br />
· Satrançta piyon yola çıkar da, sonunda yüce vezir olur.<br />
· Kibir kokusu, hırs kokusu, tamah kokusu, söz söylerken soğan gibi kokar.<br />
· Sonsuzun iki yanı da yoktur, ortası nasıl olabilir?<br />
· Dosttan, yakınlardan gelen bir cefa, düşmanın üçyüzbin cefasına bedeldir.<br />
. Bal yiyen arısından gocunmaz..<br />
· Güneşin ışığı pisliğe vursa bile pislenmez, ışıktır o.<br />
· Başın ırmağın suyuna daldı mı, suyun rengini nasıl görebilirsin?<br />
· Davud&#8217;un elinde mum oluyor, senin elindeyse mum, demire dönüyor.<br />
· Sabır, insanı maksadına en tez ulaştıran kılavuzdur.<br />
· Yılan yumurtası da serçe yumurtasına benzer ama aralarında ne kadar fark var.<br />
· Bilginin, iki kanadı vardır, şüphenin tek.<br />
· İkiyüz batman bala, bir okka sirke döksen, balın içinde erir, gider. Balı tattın mı sirkenin tadını bulamazsın fakat tartarsan bir okka fazla gelir. Demek ki sirke, hem yok olmuştur, hem vardır.<br />
· Bir kuyudan her gün toprak çeker, her gün orayı kazar, eşersen, sonunda arı duru suya ulaşırsın.<br />
· Denizden bile yerine su koymadan devamlı su alsan, bu işin denizleri çöle çevirir.<br />
· Sen, yerdeki yeşillik gibisin, ayağın bağlı. Bir yel esti mi, tam inanca ulaşmadan başını sallarsın.<br />
· Oltandaki et lokması, balık avlamak içindir. Öyle lokma ne bağıştır ne cömertlik.<br />
· Sözün eğri olsa da, anlamı doğru bulunsa, sözdeki o eğrilik, Tanrı&#8217;ya makbuldür.<br />
· İçen akıllıysa, aklının parlaklığı daha da artar, fakat kötü huyluysa daha beter olur. Ama halkın çoğu kötü olduğundan, beğenilmez huylara sahip bulunduğundan, içki herkese haram edilmiştir.<br />
· Eşeğin ardını öpmekte bir tat, tuz yoktur. Faydasız yere, sakalını, bıyığını kokutur.<br />
· Pirlik, saçın sakalın ağarması ile elde edilmez. İblisten daha ihtiyar kim var?<br />
· Tavus kuşu gibi sadece kanadını görme, ayağını da gör.<br />
· Pirenin ısırışından meydana gelen yanış, seni yılan soktu mu yok olur gider.<br />
· Öküz, ansızın Bağdat&#8217;a gelir, şehri bir baştan öte gezip, dolaşır. Bütün o zevki, hoşluğu, tadı, tuzu görmez de göre göre karpuz kabuğunu görür.<br />
· Hani bir hayvan vardır, porsuktur adı. Dayak yedikçe semirir, büyür, köteği yedikçe daha iyileşir, sopa vuruldukça semirir, insan da gerçekte porsuktur, çünkü o da dert, mihnet sopasıyla büyür, semizleşir.<br />
· Uçan kuş, yeryüzünde kalsa tasalanır, derde düşse ağlayıp inlemeye koyulur. Fakat ev kuşu, kümes hayvanı, yeryüzünde sevinçle yürür, yem toplar, neşeyle koşar durur.<br />
· Ölülerle savaşıp gazilik elde edilmez.<br />
· Hoş, güzel ömür, yakınlık aleminde can beslemektir. Kuzgunun ömrü ise fışkı yemeye yarar.<br />
· Kin, sapıklığın da aslıdır, kafirliğin de.<br />
· Kuru duayı bırak, ağaç isteyen tohum eker.<br />
· İnciyi sedefin içinde ara, hüneri de sanat ehlinden iste.<br />
· İnsan bir ağaca benzer, kökü, ahdinde durmaktır.<br />
· Susmakla canın özü, yüzlerce gelişmeye ulaşır. Ama söz, dile geldi mi, öz harcanır.<br />
· Hiç ay, yeryüzünde ev sahibi olur mu?<br />
· Hırs, çirkinlikleri bile güzel gösterir.<br />
· Padişahın adamlarından biri, zindanın burcunu yıksa, zindancının gönlü bu yüzden kırılır mı hiç?<br />
· Hiçbir şeyden haberi olmayan cansızlardan, gelişip boy atan bitkiye, bitkiden yaşayış, derde uğrayış varlığına, sonra güzelim akıl, fikir, ayırt ediş varlığına geldin.<br />
· Yol afetleri içinde şehvetten beteri yoktur.<br />
· Demirciliği bilmiyorsan, demirci ocağından geçerken sakalın da yanar, saçın da.<br />
· Taş, taşlıktan çıkıp yok olmadıkça, mücevher olup yüzüğe takılır mı hiç?<br />
· Padişah, töhmet altına alınanı Karun&#8217;a çevirir. Artık suçsuzu ne hale kor, onu sen düşün.<br />
· Eğri ayağın gölgesi de eğridir.<br />
· Tam inanç aynası kesilen kişi, kendini görse bile, Tanrı&#8217;yı görmüş olur.<br />
· Bilgiye ulaştı mı ayak, kanat olur.<br />
· Göz olgunlaştı mı, temeli, özü görür. Ama kişi şaşı oldu mu parça buçuğu görür ancak.<br />
· Sınama, deneme yolunda bilgi, tam inançtan aşağıdır, zindansa yukarı.<br />
· Can, doğan kuşuna benzer, beden ona bir tuzak</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[S'İMGE : UMUT]]></title>
<link>http://simgesiir.wordpress.com/2009/11/01/simge-umut/</link>
<pubDate>Sun, 01 Nov 2009 20:18:05 +0000</pubDate>
<dc:creator>simgesiir</dc:creator>
<guid>http://simgesiir.wordpress.com/2009/11/01/simge-umut/</guid>
<description><![CDATA[&nbsp; UMUT sayımızda seçilmiş 20 düzyazı ve 53 şiir yer alıyor. BAŞKA YARINLAR Bugün yüzünde bir ba]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img class="aligncenter size-medium wp-image-1266" title="umut" src="http://simgesiir.wordpress.com/files/2009/11/umut.jpg?w=199" alt="umut" width="199" height="300" /></p>
<p>&#160;</p>
<h4 style="text-align:center;"><span style="color:#0000ff;">UMUT sayımızda seçilmiş 20 düzyazı ve 53 şiir yer alıyor.</span></h4>
<p style="text-align:center;">
<h3><span style="color:#000080;">BAŞKA YARINLAR</span></h3>
<p>Bugün yüzünde bir başka güzellik var senin,<br />
bugün dudağında başka bir tad var,<br />
boyunda başka bir yücelik.<br />
Bugün kırmızı gülün bir başka daldan.</p>
<p>Ayın gökyüzüne bugün sığmamış.<br />
Göklere benzeyen göğsün bugün daha geniş.<br />
Hangi yanından kalktın bu sabah, söyle,<br />
bir başka kavga var dünyada senin yüzünden,<br />
dünyada bir başka gidiş.</p>
<p>Biz senin gözlerinden gördük<br />
arslanlara meydan okuyan o ceylanı,<br />
Başka bir ovası var o ceylanın bugün<br />
iki cihandan da dışarı.</p>
<p>Seven insanın ayağı mı yok,<br />
işte ona ölümsüzlük kanadı.<br />
Yukarlarda onunla uçar gider.</p>
<p>Gözlerinin denizinde onu arama.<br />
O inci bir başka denizde.</p>
<p>Bakarsın bugün sever bu yürek,<br />
yarın sevilir bakarsın.</p>
<p>Yüreğimin özünde başka yarınlar var.</p>
<h3><span style="color:#800000;">Mevlânâ</span></h3>
<p><span style="color:#ff0000;">(Türkçesi: A. Kadir)</span></p>
<p><span style="color:#ff0000;"><br />
</span></p>
<h3><span style="color:#000080;">UMUT UZUN</span></h3>
<p>Avuçta taze gül, mahcup azıcık…<br />
Sitem rüzgârıyla darmadağınık…<br />
Ne umutlar besliyordu gönlünde!<br />
Umut uzun, ömür kısa ne yazık!</p>
<p>&#160;</p>
<h3><span style="color:#000080;">BARİ ŞU GENÇLERE</span></h3>
<p>Önümden geçen her selvi boyluya<br />
Bakarken gözümden yaşlar damlaya..<br />
Değil mi ki gençlik gitti de gelmez…<br />
Bari şu gençlere yâr olsun dünya!</p>
<h3><span style="color:#800000;">SÂDÎ</span></h3>
<p><span style="color:#ff0000;">(Türkçesi: Kenan Sarıalioğlu)</span></p>
<p>&#160;</p>
<h3><span style="color:#000080;">UMUT</span></h3>
<p>İşler atom reaktörleri, işler,<br />
yapma aylar geçer güneş doğarken<br />
ve güneş doğarken çöp kamyonları,<br />
ölüleri toplar kaldırımlardan,<br />
işsiz ölüleri, aç ölüleri.</p>
<p>İşler atom reaktörleri, işler.<br />
yapma aylar geçer güneş doğarken,<br />
ve güneş doğarken köylü aile,</p>
<p>erkek, kadın, eşek ve karasaban,<br />
saban koşulu eşekle kadın,<br />
toprağı sürerler. Toprak bir avuç&#8230;</p>
<p>İşler, atom reaktörleri, işler.<br />
yapma aylar geçer güneş doğarken<br />
ve güneş doğarken ölür bir çocuk,<br />
bir Japon çocuğu Hiroşima&#8217;da,<br />
on iki yaşında ve numaralı<br />
ve ne boğmacadan ne menenjitten,<br />
ölür bin dokuzyüz elli sekizde.<br />
Ölür bir japoncuk Hiroşima&#8217;da<br />
dokuz yüz kırk beşte doğduğu için.</p>
<p>İşler, atom reaktörleri, işler,<br />
yapma aylar geçer güneş doğarken<br />
ve güneş doğarken tombul bir adam<br />
yatağından çıkar, dalgın giyinir:<br />
&#8220;Bugün kimi kime gammazlamalı?<br />
Âmirin gözüne nasıl girmeli?&#8221;</p>
<p>İşler, atom reaktörleri, işler,<br />
yapma aylar geçer güneş doğarken<br />
ve güneş doğarken, zenci şoförü<br />
ağaca asarlar yol kıyısında,<br />
gazyağına bulayarak yakarlar,<br />
sonra kimi kahve içmeye gider,<br />
kimi saç tıraşı olur berberde,<br />
kimi dükkanını açar erkenden,<br />
kimi genç kızını öper alnından.</p>
<p>İşler, atom reaktörleri, işler,<br />
yapma aylar geçer güneş doğarken<br />
ve güneş doğarken mahpus kadını,<br />
kolları masaya bağlı sırtüstü,<br />
çıplak memeleri al kan içinde,<br />
sorguya çekerler bir bodrumda.<br />
Sorguya çekenler cigara içer,<br />
biri yirmisinde, altmışlık biri,<br />
gömlekleri terli, kollar sıvalı<br />
ve kum torbaları, elektrodlar.</p>
<p>İşler, atom reaktörleri, işler,<br />
yapma aylar geçer güneş doğarken<br />
ve güneşdoğarken gülyaprağına,<br />
uçak alanından sessiz pilotlar<br />
&#8216;H&#8217; bombası yükler tepkililere.<br />
Ve güneş doğarken, güneş doğarken<br />
otomatik silahlarla biçilir<br />
üniversitelilerle işçiler<br />
akasya ağaçları bulvarın,<br />
pencereler, balkondaki saksılar.<br />
Ve güneş doğarken devlet adamı<br />
konağına döner bir ziyafetten.<br />
Ve güneş doğarken kuşlar ötüşür.<br />
ve güneş doğarken, güneş doğarken<br />
genç bir ana bebesini emzirir.</p>
<p>İşler, atom reaktörleri, işler,<br />
yapma aylar geçer güneş doğarken<br />
ve güneş doğarken ben bir geceyi,<br />
bir uzun geceyi gene uykusuz<br />
ağrılar içinde geçirmişimdir.<br />
Düşünmüşüm hasretliği, ölümü,<br />
seni, memleketi düşünmüşümdür,<br />
seni, memleketi ve dünyamızı.</p>
<p>İşler, atom reaktörleri, işler,<br />
yapma aylar geçer güneş doğarken<br />
ve güneş doğarken hiç umut yok mu?<br />
umut umut umut,<br />
&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;umut insanda.</p>
<h3><span style="color:#800000;">Nâzım HİKMET</span></h3>
<p>&#160;</p>
<h3><span style="color:#000080;">HELE BİR BAŞLASIN</span></h3>
<p>Hele bir başlasın ılık yaz yağmurları, içimdeki çocuk!<br />
Hele bir kanatlansın ufuklar,<br />
Hele bir içini çeksin orman,<br />
Hele bir kere güneşler yansın,<br />
Kertenkeleler üşümesin,<br />
Hele bir kere toprak kansın,<br />
Mevsim demlensin,<br />
Hele bir ballansın böğürtlen dikenleri!<br />
Gelincikler bedava,<br />
Gökler sahipsiz<br />
Bahçeler zilzurna..<br />
Hele bir başlasın ılık yaz yağmurları, içimdeki çocuk!<br />
Dudaklarında kalın kabuklu bir portakal kokusu,<br />
Tabanlarında, kınalı keklikleri bol dağların rüzgârı karıncalansın..<br />
Hele bir kere dallarda sallansın,<br />
İri kalçaları şeftalilerin;<br />
Hele bir duyulsun uzaktan<br />
Yaylı çıngırakları<br />
Yıldızlar seslensin,<br />
Hele bir armut ağacı temmuzu yüklensin,<br />
Hele bir kerrecik daha yalınayak yere değsin içimdeki çocuk&#8230;</p>
<p><span style="color:#800000;">Bedri Rahmi EYÜBOĞLU</span></p>
<p><span style="color:#800000;"><br />
</span></p>
<h3><span style="color:#000080;">SON SÖZ</span></h3>
<p>Bogazından lıkır lıkır gecen<br />
Su suyun kıymetini bil<br />
Nedir ki bu mavilik deme<br />
Pencereden gorebildiğin kadar<br />
Göğün kıymetini bil<br />
Kıymetini bil çiçek açmış bademin<br />
Güneşli odanın çamurlu sokağın<br />
Beyazın siyahın yeşilin<br />
Pembenin kıymetini bil<br />
Dirilik öyle bir sey yürekte<br />
Sevinçle çırpınır<br />
Kavak yelleri eser insanın başında<br />
İnsanoğlu kızar öfkelenir savaşır<br />
Halk için girişilen savaşta<br />
O korkulu sevincin<br />
Öfkenin kıymetini bil<br />
Bil ki bu<br />
Budur işte<br />
Günes yalnız dirileri ısıtır<br />
Güneşin kıymetini bil.</p>
<h3><span style="color:#800000;">Oktay RİFAT</span></h3>
<p>&#160;</p>
<h3><span style="color:#000080;">TOHUM</span></h3>
<p>Dörtnala haberci ilkyazdan<br />
Aşağıdan inceden beyazdan<br />
Dumanı tüten sıcak tohum<br />
Dolan kara toprağı dolan<br />
Ulaş yeryüzüne ak tohum</p>
<p>Hay gücüne kurban olduğum<br />
Dağ taş dinlemezim hey aman<br />
Göster o gül yüzünü göster<br />
Önce yeşil yeşil bak tohum<br />
Sonra sarı sarı gülüver</p>
<p>Donansın donansın daneler<br />
Kız oğlan kız, alaca kına<br />
Tarlalar sebil tek bedava<br />
Ver güzelim ver yiğitim ver<br />
Pir aşkına fakir aşkına</p>
<p>Anladım farkı neden sonra<br />
Tohumdan başka şeymiş bitki<br />
Bu küçük deli fişekteki<br />
Ne ki? Ağaç mı allı pullu<br />
Yoksa ayrık mı, başak mı ki?</p>
<p>Kim bilecek&#8230; kapalı kutu<br />
Ama bulut, yağmur bulutu<br />
Gelir kararır nerdeyse<br />
Tohum altta nefes nefese<br />
Kulağı gök gürültüsünde.</p>
<h3><span style="color:#800000;">Melih Cevdet ANDAY</span></h3>
<p>&#160;</p>
<h3><span style="color:#000080;">UMUT YAPRAKLARI</span></h3>
<p>Öyle bir ilkyaz ol ki korkut yaprakları,<br />
Öyle bir son yaz ol ki tut yaprakları,<br />
Sararıp dökülürken güz rüzgarlarında<br />
Ardında savrulsunlar, unut yaprakları.<br />
Sevinçlerinde onlar vardı, hüzünlerinde onlar<br />
Seninle yeşerdiler, seninle soldular..<br />
Olsunlar senden sonra da umut yaprakları.</p>
<h3><span style="color:#800000;">Özdemir ASAF</span></h3>
<p><span style="color:#800000;"><br />
</span></p>
<h3><span style="color:#000080;">YAŞAMA SEVİNCİ</span></h3>
<p>Bütün güzel kadınlarını bu dünyanın<br />
&#8230;&#8230;.sevdim, diyebildiğim zaman<br />
Bütün kentlerini gezdim, denizlerine girdim<br />
Ve artık bir tek taş kalmadı tanımadığım,<br />
&#8230;&#8230;.bir tek yüz, bir tek yer adı<br />
Söylenecek bütün sözleri dinledim ve söyledim<br />
&#8230;&#8230;.bütün söyleyeceklerimi<br />
Acının bütün uçurumlarına indim ve çıktım<br />
&#8230;&#8230;.sevincin bütün dağlarına<br />
Bütün çiçekleri kokladım ve kopardım<br />
&#8230;&#8230;.bütün meyveleri dallarından<br />
Ismarladığım yağmur, savrulmadığım yel<br />
&#8230;&#8230;.kalmadı&#8230;</p>
<p>Bütün haklı kavgalarında dünyanın<br />
&#8230;&#8230;.dövüştüm, diyebildiğim zaman<br />
Okudum bütün kitapları, bütün şiirleri yazdım<br />
Ve topladım bütün dillerin en güzel sözlerini,<br />
&#8230;&#8230;.sıraladım tek bir sözlükte<br />
Bütün mayınları, bütün dikenli telleri<br />
&#8230;&#8230;.ayıkladım sınırlardan<br />
Ve bir tek zorba çıkmadı önüme.<br />
Bu dünyada acı çeken tek bir insan yoktur,<br />
&#8230;&#8230;.diyebildiğim zaman<br />
İşte o zaman ölebilirim.</p>
<p>Toprağımda bir çığlık olur da büyür<br />
&#8230;&#8230;.yaşama sevincim&#8230;</p>
<h3><span style="color:#800000;">Ahmet ERHAN</span></h3>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Ya Hz. Mevlana]]></title>
<link>http://ayvuz.wordpress.com/2009/11/01/ya-hz-mevlana/</link>
<pubDate>Sun, 01 Nov 2009 15:12:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>ayvuz</dc:creator>
<guid>http://ayvuz.wordpress.com/2009/11/01/ya-hz-mevlana/</guid>
<description><![CDATA[Kaynak: Ya Hz. Mevlana]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Kaynak: <a href="http://www.umutrehberi.com/yahazretimevlana.php">Ya Hz. Mevlana</a></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Gam elçisi sana gelirse...]]></title>
<link>http://umuthuzmeleri.wordpress.com/2009/11/01/gam-elcisi-sana-gelirse/</link>
<pubDate>Sun, 01 Nov 2009 09:27:34 +0000</pubDate>
<dc:creator>La Reverie</dc:creator>
<guid>http://umuthuzmeleri.wordpress.com/2009/11/01/gam-elcisi-sana-gelirse/</guid>
<description><![CDATA[  Mutlu olmanın sırrını Peygamber Efendimiz’den öğren de, Allah sana ne verirse ona razı ol. Başına ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[  Mutlu olmanın sırrını Peygamber Efendimiz’den öğren de, Allah sana ne verirse ona razı ol. Başına ]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Hz. Mevlana'dan...]]></title>
<link>http://nurusems.wordpress.com/2009/11/01/hz-mevlanadan/</link>
<pubDate>Sun, 01 Nov 2009 00:44:33 +0000</pubDate>
<dc:creator>nuruşems</dc:creator>
<guid>http://nurusems.wordpress.com/2009/11/01/hz-mevlanadan/</guid>
<description><![CDATA[Hz. Mevlana&#8217;dan]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><a href="http://mevlanacelaleddinrumi.wordpress.com/">Hz. Mevlana&#8217;dan</a></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[TASAVVUF ve AŞK]]></title>
<link>http://panteidar.wordpress.com/2009/10/31/tasavvuf-ve-ask/</link>
<pubDate>Sat, 31 Oct 2009 16:58:37 +0000</pubDate>
<dc:creator>pante</dc:creator>
<guid>http://panteidar.wordpress.com/2009/10/31/tasavvuf-ve-ask/</guid>
<description><![CDATA[Tasavvuf yâr olup bâr olmamaktır, Gül-i güzâr olup hâr olmamaktır. Bâr, yük demek&#8230; Bâr-ı girân]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong> </strong></p>
<p><strong><br />
Tasavvuf yâr olup bâr olmamaktır,<br />
Gül-i güzâr olup hâr olmamaktır.</strong><strong> </strong></p>
<p><strong>Bâr, yük demek&#8230; Bâr-ı girân , ağır yük demek&#8230; Bârgir , yük taşıyan demek&#8230; Beygir olmuş zamanla ; yük taşıyan at demek&#8230;</strong></p>
<p><strong>Tasavvuf dost olmaktır ama, kimseye yük olmamaktır. Bilakis herkese iyilik yapmaktır. Gül-i gülzâr olup, gül bahçesinin gülü olup, hâr olmamaktır, diken olmamaktır.</strong></p>
<p><strong><!--more--><br />
</strong></p>
<p><strong> </strong><strong>Aşkın aldı benden beni, bana seni gerek seni<br />
Ben yanarım dün ü günü, bana seni gerek seni<br />
Ne varlığa sevinirim, ne yokluğa yerinirim<br />
Aşkın ile avunurum bana seni gerek seni. </strong></p>
<p><strong>&#8220;Her şey O&#8217;dur &#8221; ve aynı zamanda &#8220;Hiç bir şey O&#8221; değil.</strong></p>
<p><strong>eğer yalnızca &#8220;Herşey O&#8221; diye düşünürseniz bu panteizme çıkar,</strong></p>
<p><strong>yok eğer &#8220;hiçbir şey O değil&#8221; diye düşünürseniz bu da klasik dini anlayışların (kelam vb.) yorum biçimdir ki Tanrı&#8217;yı alıp insanın çok ama çok uzağında düşünmek ve dahi anlamamak demek.</strong></p>
<p><strong>bunların ikisini bir araya getirirseniz, yani hem &#8220;herşey O&#8217;dur &#8221; hem de &#8220;hiçbirşey O değildir&#8221; birlikte düşünebilir ve anlarsanız o zaman tasavvufi bir anlayış geliştirmiş olursunuz.<br />
(tabii şu gerçeği unutmadan ; &#8220;herşeyin O&#8221; oluşu &#8220;hiç birşeyin O&#8221; olmayışında daha baskındır,<br />
hani rahmetinin gazabını geçmesi var ya işte bunun gibi)</strong></p>
<p><strong>Bu da tasavvufun diyalektiğidir. Zaten tasavvuf özü gereği zıt olanları birleştiren bir anlayıştır ve bu yolda Musa ile Firavun aynı kadehten şarap içerler.</strong></p>
<p><strong>Çünkü AŞK birleştirici bir gerçekliktir ve tasavvuf AŞK&#8217;a giden yolun adıdır veya başka bir ifade ile AŞK&#8217;ın dinidir.</strong></p>
<p><strong>Eflatun da delirir, İbn Sina da, </strong><br />
<strong>Aşk bir şıkırdattı mı aklın zincirlerini. (Rumi)</strong></p>
<p><strong>İbn Arabi Futuhat ismli eserinde şunları söyler ;</strong></p>
<p><strong>&#8221; Hiç kimse Yaratan&#8217;ından başkasını sevmez; ama O Zeynep, Suat, Hind, Leyla, bu dünya, para, makam ve dünyada sevilen herşeye duyulan sevgi dolayısıyla ondan perdelenir (hicap paradoksu). Şairler sözlerini tüm bu varlıklar üstüne tüketirler; ama onlar bilmezler. Arifler, şekillerin perdesi arkasında gizli Allah hakkında bir dize, bir muamma, bir kaside, bir aşk şiiri asla işitmezler&#8221;</strong><strong></strong></p>
<p><strong>yine buna benzer bir şekilde Rumi Fihi Ma Fih s.35 de şunları söyler;</strong></p>
<p><strong>İnsanların anne, baba, dostlar, gökler, yer, bahçeler, saraylar, bilgiler, işler, yiyecek, içecek vb. çeşitli şeylere karşı duyduğu umut, arzu ve tutkularının hepsi Tanrı&#8217;ya karşı duyulan arzulardır ve bütün bunlar perdelerdir. </strong></p>
<p><strong>İnsanlar bu dünyadan göçüp Ezeli-Ebedi Padişah&#8217;ı bu perdeler olmaksızın görünce, tüm bunların birer perde ve örtüden ibaret bulunduğunu ve arzularının nesnesinin gerçekte o Tek Şey olduğunu bilirler. Onların tüm güçlükleri halledilir, kalplerindeki tüm sorular ve müşkülatlar cevaplandırılır ve herşeyi yüz yüze apaçık görürler</strong><strong>.</strong></p>
<p><strong>Özetle herşeyin başı da sonuda AŞK&#8217;dır.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[MEVLANA ve TASAVVUF]]></title>
<link>http://panteidar.wordpress.com/2009/10/31/mevlana-ve-tasavvuf/</link>
<pubDate>Sat, 31 Oct 2009 16:51:50 +0000</pubDate>
<dc:creator>pante</dc:creator>
<guid>http://panteidar.wordpress.com/2009/10/31/mevlana-ve-tasavvuf/</guid>
<description><![CDATA[“Mevlana’da gaye, bir olmak, bir bulmak, bir bilmek değildir sadece. O, yolun sonunu bitmekte bulur.]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong>“Mevlana’da gaye, bir olmak, bir bulmak, bir bilmek değildir sadece. O, yolun sonunu bitmekte bulur. Tanrı vuslatına kavuşarak sevgilide yok olmak hedefidir&#8230; Vuslat, yok oluşun ancak bir başlangıç kelimesidir.”</strong></p>
<p><strong><!--more--><br />
</strong></p>
<p><strong>Yaşam gerçeğinin, var oluşun, kaçınılmaz bir ürünü olan, karşıtların çatışması (diyalektiği) , Mevlana da bir yerde Habil-Kabil örneğiyle anlatır:</strong></p>
<p><strong>“Tanrı ak ve kara iki bayrak dikti. Biri Ademdi öbürü yol kesen şeytan. O iki büyük ordu arasında savaşlar oldu, gelip geçti. Bunun gibi, ikinci devrede Habil geldi. Onun arı ve ak nurunun karşıtı ve aykırısı Kabil oldu.”</strong></p>
<p><strong>Yok olma, bitme nedir?&#8230; Mevlana bunu da adeta bilimsel bir dille anlatır:</strong></p>
<p><strong>“Yok olma, bitme, karşıtın karşıtını yok etmesiyle olur. Karşıt kalmadı mı sonsuzluktan başka birşey kalmaz.”</strong></p>
<p><strong>Öyleyse kesin barışın ve huzurun tek çaresi yok olmaktır. Mevlana bu özlemi de şöyle dile getirir:</strong></p>
<p><strong>“Kişi tümden yok olmadıkça kesin bir’lik olmaz. Bir’lik erişmek değil, yitmektir.”</strong></p>
<p><strong>Bir başka yerde de şöyle der :</strong></p>
<p><strong>“Bu evrende derviş yoktur, hak ermişi yoktur. Olsa bile, o, ermişlik katına erişmişse yok olmuş demektir.”</strong></p>
<p><strong>Karşıtların çatışmasını, kendi kendine oynanan bir “huzur tavlası”na benzeten Mevlana, şunları ekler :</strong></p>
<p><strong>“Bu ben’im demek, gerçekte O’dur demektir. Ey canı biz ve ben kaydından kurtulan! Ey erkekte kadında söze ve niteliğe sığmaz ruh! Erkek-kadın kaydı kalkıp bir olunca o bir sensin. Kendi kendinle huzur tavlası oynamak için bu ben ve bizi vücuda getirdik. Bu suretle ben ve bizler tümden bir can haline gelirler. Sonunda da sevgiliyle bütünleşirler.”</strong></p>
<p><strong>Bu bütünleşmeyi, yine Mevlana, “Ben sudan, ateşden ve esen havadan değilim. Biçimlenen kilden de değilim. Aştım bütün onları” diye anlatır. </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Tasavvufu herhangi bir dinle özdeşleştirmenin olanağı yoktur. &#8220;72 millete bir gözle bakmayan bizden değildir&#8221; anlayışı tasavvufun olmaz ise olmaz anlayışıdır. Hem dünya üzerinde biz-onlar, müslüman-hiristiyan, Türk-Yunan, şii-sunni gibi ayırımlara gidip hemde tasavvuf yolunda ilerleyemezsiniz. Bu anlamda Kuran dahil hiçbir ilahi kitap tasavvufi bir değer taşımaz çünkü tamamıyla ayırımcılığa hizmet ederler.</strong></p>
<p><strong>Şunu bilesin ki müslüman değildir aşık,<br />
Aşk mezhebinde ne küfür, ne iman,<br />
Ne ten var, ne akıl var,<br />
ne gönül ne de can,<br />
aşıktan sayılmaz böyle olmayan.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Bütün insanlar tanrısal bir öz ile birbirine bağlantılıdır. Yani her kim bir başkasına kötülük veya iyilik yaparsa aslında kendisine yapar.<br />
Ayrılık-başkalık bir yalancı yorumdur ve dinler büyük ölçüde bu ayrılığı beslerler.<br />
Gerçekte tek din vardır bu da insan-tanrı özdeşliğine dayanan sevgidir.</strong></p>
<p><strong>Sevmek ibadettir.</strong></p>
<p><strong>Cennet-cehennem gerçek değildir. Şeriatın yanıltıcı bir yorumudur. Cehennem tanrıdan ayrılık, cennet tanrı ile birlikte olmaktır. Şeriat bu iki sözcük ile &#8220;havuç-sopa&#8221; anlayışını benimser. Bu anlayış sakat bir anlayıştır ve genellikle hayvan terbiyesinde kullanılan ilkel bir eğitim anlayışıdır. Klasik şeriatçı mantık ruhlara korku salmayı kendisine görev edinmiştir halbuki uzun süre korku altında yaşayan bireyler psikolojik -patolojik problemler yaşarlar ve karar alma, düşünme, hissetme yetenekleri dumura uğrar. Bu şeriatın insan üzerinde yaptığı büyük bir tahribattır.</strong></p>
<p><strong>İlahi özde böyle saptırıcı ayırımlar yoktur. İlahi öz birleştiricidir ve bütün ayırımları ortadan kaldırır.  Yolu sevgiden geçen herkes birgün bir yerde buluşur.</strong></p>
<p><strong>“İkilikten usandım<br />
birlik hanına kandım”.</strong></p>
<p><strong>“devşiriben ikiliğim<br />
birliğe yetmeye geldim”.</strong></p>
<p><strong>“Hak cihana doludur<br />
kimseler Hakkı bilmez<br />
Onu senden iste<br />
O senden ayrı olmaz”.</strong></p>
<p><strong>“Hem batınım hem zahirim<br />
hem evvelim hem ahirim<br />
hem ben O’yum hem O ben’im<br />
hem o kerim-ü han ben’im”.</strong></p>
<p><strong>“tevhid imiş cümle alem<br />
tevhidi bilendir adem<br />
bu tevhidi inkar eden<br />
öz canına düşman imiş”.</strong><strong> </strong></p>
<p><strong>Yunus Emre</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Şeriatda ibadet aldatıcı bir kurumdur. Kişinin özünü, ruhunu eğitici değildir bunun yerini biçimsel ibadet almıştır. Adeta diyebiliriz ki biçimsel ibadet şeriatın merkezindedir. Gerçek tanrı evi ibadethaneler değil insan kalbidir, gönlüdür ve  bütün tapınaklar birer kuru yapı olmaktan öteye geçemez. Oysa insan gönlünde bütün tanrısal özellikler ışır.</strong></p>
<p><strong>Yıkılmadıkça  bu medreseler, bu minareler<br />
Kalenderlik gelişemez hiç bir zaman<br />
İman küfür olmadıkça küfürde iman<br />
Olamaz bir tanrı kulu gerçek müslüman.</strong></p>
<p><strong> </strong><strong><br />
&#8220;Aşk nedir derler. Sen de ki ; ihtiyar ve iradenin terkidir. Aşk padişahların padişahıdır. İki alem onun ayakları altındadır. Can bir kalıp ve bir fanustur.  Ona hayat veren Canan&#8217;dır. Bedendeki ruh fanusdaki mum gibidir. Ey Canan, sensiz hangi hayat vardır ? Aşksız olma ki ölü olmayasın. Aşk&#8217;ta ol ki diri kalasın&#8230;&#8230;. Kendi kendinden memnun olan, kendine yeten akıldır. Aşk ateşi alevlenince kendinden başka herşeyi yakar, kül eder. Herşey yandıktan sonra sen bahtiyar olabililirsin.</strong></p>
<p><strong>Kaç bahtiyara aynada kendini görmek nasip olmuştur ? Parlak su sathındaki hayal, aynadaki akis; aklı aşkta eritmedikçe biz değiliz. Akıl ile görülen aydınlık &#8220;yalancı fecir&#8221; dir. Gerçek fecrin güzelliği gözle değil gönülle seyredilir. Akla değil, aşka iyandır. Aşk mezhebinde küfür de yoktur imanda. Aşk ta ne ten vardır ne akıl, ne gönül vardır ne can. Böyle olmayan bu hale gelmeyen kişi aşık değildir. Aşk dini, aşk mezhebi yetmişiki şeriat&#8217;tanda dışarıdır&#8230;&#8230;..&#8221;</strong></p>
<p><strong> </strong><strong> </strong></p>
<p><strong>-İnsan öyle büyük bir sırdır ki bu sırrı söylersem bende yanarım duyan da yanar.</strong></p>
<p><strong>-Çok sakal sufîlerin hoşuna gider. Fakat sufi sakalını tarayıncaya kadar, arif Allah’a ulaşır.</strong></p>
<p><strong>-Gönül, göklerden de yüce, göklerden de geniş olmasaydı aya binip de dolaşmazdın şu gönülde. Gönül, pek büyük bir şehir olmasaydı bir padişah sığmazdı oraya, dolaşmazdı o gönülde. A benim canım, gönül şaşılacak bir ormandır; sen de av beyisin şu gönülde. Gönül denizinde binlerce dalgalar coşar, sen de inciler elde edersin şu gönülde. Sustum; çünkü vasıflarını saysam döksem de gönül, düşünceye sığmazsın.”</strong></p>
<p><strong>- Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok. Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok</strong></p>
<p><strong>-Akıl insanı dünya nimetlerine kavuşturur, ancak aşk gökleri insanın ayakları altına serer.</strong></p>
<p><strong>-Hiçbir ölü, öldüğü için hasret çekmez. Ancak taatinin azlığına yanar. Yoksa ölen kimse; kuyudan ovaya çıkmış, zevk u safa meclisine ulaşmıştır. Orası doğruluk yeridir, orada yalan yoktur. Ayranla sarhoş olan, has şarabı ne bilsin? Orası öyle bir doğruluk yurdudur ki, Hak onlarla beraberdir. Su ve çamurdan (bedenden) kurtulmuş, nur ile dostturlar. Bu hayat için iki nefesin kaldı. Bari gayret et de, ercesine öl.</strong></p>
<p><strong>&#8220;Sevgide ne yükseliş ne alçalış olur,<br />
Ne delilik ne akıllılık olur<br />
Hafızlık, şeyhlik müridlik olmaz<br />
Boşveriş aldırmayış başıboşluk olur &#8220;</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong><strong>Tasavvuf insana cennet ve cehennemin hakikatini öğretir.<br />
Çünkü tasavvuf ehline göre cehennem Allah’ın olmadığı yerdir. Öyle bir yer olmadığına göre cehennem (acı ve ızdırap) yoktur. Muhammed İkbâl’e göre cennet ve cehennem birer mahâl değil, birer hâlettir(takdiridir). Cehennem , cezalandırıcı , intikam alıcı , Allah tarafından kulları için hazırlanmış ebedî bir işkence yeri değil, Allah’a ulaşmış bir varlığın, Allah’ın rahmetini, cana can katıcı rüzgârına karşı tekrar hassas kılacak uslandırma yolları getiren bir tecrübedir(rafineri).</strong></p>
<p><strong>Tasavvuf, hürriyettir. Hakiki hürriyet, nefsin elinden azad olmaktır. Yoksa ben hürüm, hürriyet var demekle bir kimse hür olamaz, insan nefsinin zebunu iken, hiçbir veçhile hür sayılamaz. Meselâ bir sigara dumanına bile hüküm geçiremeyip terketmek istediği halde ona esir olmaktan kurtulamayan insan nasıl olur da hürlük iddiasında bulunabilir? Ancak, iştihalarının, iç güdülerinin, arzularının esiri değil, emiri olan insan Koca İskender’e, “Sen benim bendemin bendesisin” diyen Diyojen gibi, hakiki hür olabilir.</strong></p>
<p><strong>Tasavvuf birlik demektir. İnsanlıktan maksat da her şeyi birlemektir. Lâ ilâhe illallah’ın manasını, bütün mevcudatın Allah’ın emrine mecbur ve mağlup olduğunu görmektir. Bütün mevcudat, mahiyetlerini ancak Hakk’ın emriyle açığa çıkarabilir.</strong></p>
<p><strong>Gerçek mutasavvıf değerini ve derecesini düşünmekle vakit kaybetmeyen, kendi hakikatini ortaya koymak amacı ile, hayatı tabiattan aldığı gibi kabul edip, insan ve eşya münasebetlerini taşın suda yaptığı tek merkezli daireler gibi teklikten çokluğa götüren insandır.<br />
Tasavvuf aslında herhangi bir din kaydından bağımsız olup, insanla başlayan ve insanla tekâmül eden bir düşünce silsilesi ve hayat tecrübesidir. Din ise tasavvufun şerh ve tefsirine muhtaçtır.</strong></p>
<p><strong>Şeriat; “Seninki senin, benimki benim” der.<br />
Tarikat; “Seninki senin, benimki de senin” der.<br />
Hakikat ; “Ne seninki senin, ne de benimki benim”  der.</strong></p>
<p><strong>Gerçek mutasavvıf, dünyaya hakkını veren, kendisine verilen her güzelliği hâlinde ve üzerinde gösterip onun şükrünü ödeyen ve aynı zamanda ahirete de aynı değeri verendir. Ken’an Rifai, bu hakikati şu örnekle açıklıyor: Diyor ki, “Benim üç gözlüğüm vardır. Biri ile yakını görürüm. Yani, dünyayı&#8230;Biri ile uzağı görürüm. Yani, ahireti&#8230;Üçüncü gözlüğüm ile hem yakını hem uzağı , yani hem dünyayı hem de ahireti görürüm. İşte bu tasavvuf gözlüğüdür.” diyor.<br />
İşte gerçek mutasavvıf, dünya işi ve hizmetinden elini bir an çekmeden gönlüyle her an sevgiliyle olabilendir.</strong></p>
<p><strong> </strong><strong>&#8220;köpeklerin dudakları değdi diye deniz kirlenmez.&#8221;</strong></p>
<p><strong>&#8220;kargalar ötmeye başlayınca bülbüller susar.&#8221;</strong></p>
<p><strong>Benden başka bir sözü nakledenler olursa ;</strong><br />
<strong>Hem o sözü söyleyenden hem o sözden uzağım..</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Mevlana</strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[DİYALEKTİK TASAVVUF]]></title>
<link>http://panteidar.wordpress.com/2009/10/31/diyalektik-tasavvuf/</link>
<pubDate>Sat, 31 Oct 2009 16:15:13 +0000</pubDate>
<dc:creator>pante</dc:creator>
<guid>http://panteidar.wordpress.com/2009/10/31/diyalektik-tasavvuf/</guid>
<description><![CDATA[Kavramlar arasındaki karşıtlık ilişkisinden yola çıkarak bunu doğruya varan süreçlerin açığa çıkarıl]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div><span style="color:#800000;"><strong><br />
</strong></span></div>
<div>
<p>Kavramlar arasındaki karşıtlık ilişkisinden yola çıkarak bunu doğruya varan süreçlerin açığa çıkarılmasında bir ilke olarak kullanan düşünme ve araştırma yoluna diyalektik denir.</p>
<p><!--more--></p>
<p>Hegel’e göre, gerçekleri oluşturan kavramların her biri karşıtını kendi içinde taşır. Düşünce, bir kavramdan (tez) onun içindeki karşıtına (antitez) bundan da yeniden karşıtına (yani ilk kavrama) dönmekle, diyalektik hareket içinde, iki kavramın birliğini oluşturan üçüncü kavrama (sentez) ulaşır. Bu süreç, düşüncenin kendisini kavramasını sağlayan bilinç içeriğini artırır. Hegel’e göre diyalektik, varlığı belirleyen düşüncenin kendi süreci olduğu gibi dünya tarihinin de oluşum ilkesidir.</p>
<p>Tasavvuf ise ;<br />
Kainattaki canlı-cansız tüm varlıkların birliğini savunan ve insanın tekamül yoluyla egosundan kurtularak insanlığın en üst seviyesine erişme amacıyla sevgiyi, hoşgörüyü, barışı, dostluğu ilke edinen güzel ahlak yoludur..</p>
<p>Yunanlı Herakleitos’a göre olmak ve olmamak aynı anlamdadır, aynı şeydir. Eğer bunlar aynı şey olmasalardı, değişerek birbirleri olamazlardı. Yaşamın fırtınasında varlık durmadan yokluk, yokluk durmadan varlık olmaktadır.<br />
Evren var olmakla yok olmanın sonsuza kadar birbirini kovalamasıdır. Her şey ancak karşıtların kavgasında doğar. Hava ateşin, ateş havanın ölümünü içinde taşır, başka bir deyişle ateşte havalık, havada ateşlik vardır. Herşey sonsuza kadar değişmektedir. Bu ana düşünceler Hegel ve Marx’ın felsefesine temel olacaktır.</p>
<p>”Bütün şeylerden bir şey, bir şeyden bütün şeyler” diyebilen ilk Antikçağ düşünürüdür Efes’li Herakleitos. Anlaşılması zor olduğundan ona “Karanlık” lakabı takılmıştır.</p>
<p>Bu noktada Tasavvufun ana düşüncesine bir göz atalım:</p>
<p>Yaradılış diye bir şey yoktur varlık birliği vardır. Varlık evrende ne varsa canlı cansız, tümünde belirmektedir. Ne başlangıç vardır ne son, var olan varlığın belirtileridir. İnsan da, hayvan da, bitki de, maden de aynı varlığın çeşitli görünüşleridir. Hiçbir şeyin kendine özgü bir varlığı yoktur.</p>
<p>Yukarıdaki Herakleitos’un düşüncesi ile tasavvuf düşüncesindeki ortak noktalar açık seçik bir şekilde görülmektedir.</p>
<p>Tasavvuf bilginleri akılcı ve bilimsel düşünür. İslam dini içinde yeşeren bir felsefe olduğundan İslam kurallarını akla ve çağlarının bilimsel verilerine göre yorumlamışlardır.</p>
<p>Tasavvufun temelinde Vahdet-i Vücud yani varlıkların birliği inancı vardır. İlk sufistlerden itibaren tüm tasavvuf düşünürleri, her şeyin tek varlığın ürünü olduğuna, tüm varlıkların BİR varlık olduğuna inanmışlardır.</p>
</div>
<p>Tasavvufçuların ayet ve hadisleri de bu inançlarına göre yorumladıklarını görürüz.</p>
<div>Kur&#8217;an&#8217;da &#8220;Ben her şeyi kapsarım, ben insanı ruhumdan üfledim. Önce ve sonra, açık ve gizli benim. Yüzünüzü nereye dönerseniz beni orada görürsünüz.”sözleri müteşabih olarak bir sır gibi görülür ve bu sırrın deşifresi de sufilere göre varlıkların birliğidir.Onlara göre peygamberler karşısındakilere akıllarının alabileceği kadarını söyleyebilir. Putlara tapıldığı bir çağda, o taşların bile gerçekte tanrının bir tezahürü olduğunu elbette söyleyemezlerdi. Gerçek anlamın bir süre gizlenmesi, din iyice oturunca ve akıllar geliştikçe alıştıra alıştıra açıklanması gerekiyordu. Hz.Ali de bu gizli anlamları Peygamberden açıkça öğrenmişti. O da bunları açıklayamazdı. Ki onun sıfatlarından birisi de Sırrullah’dır. Ali’nin torunu Zeynel Abidin şöyle diyor; “ Nice bilim cevheri var ki, eğer onları açıklayacak olsam, beni puta tapmakla suçlar, kafamı kesersiniz.”
<p>&#160;</p>
<p>Bu ana düşünce gittikçe gelişerek tam bir maddecilik karakteri göstermektedir. “ Her şey tek şeydir. Ne başlangıç vardır ne de son, ne yaratan vardır ne de yaratılan, evrendekilerin tümü aynı varlığın tezahürleridir. Daha açık bir deyişle herşey aynı varlıktır.”<br />
”Ben Tanrıyım” diyen Mansur bu düşünceyle söylemiştir.<br />
&#8220;Sen hala tanrı olamadın mı? diyen Mevlana da.</p>
<p>”Suyun rengi kabın rengidir” diyen Cüneydi Bağdadi de..</p>
<p>”Tanrıyı görmek isteyenler; eşyaya bakın” diyen Muhyuddin-i Arabi’nin bu sözleri gibi , kimi tasavvuf bilginlerinin açık sözleri , islam tasavvufundaki Tanrı; evrenin bütününden başka bir şey değildir diyen Panteizme yaklaşmaktadır.</p>
<p>Muhyiddin-i Arabi (1165-1240) İrfan Aynası adlı yapıtında şöyle der; “ O bir elçi gönderdi: Kendisinden, kendisiyle, kendisine..<br />
“ Şu manaları da unutma; Ezel şu andır, ebed şu andır, kıdem şu andır, Yani ; Ezel, ebed, kıdem şu içinde bulunduğumuz ve göz açıp kapayacak kadar bir zaman içinde elden çıkardığımız vakte sığdırılmıştır. İş bu vaktin içinde kendini ara!..</p>
<p>Araz, cevher ne varsa; yani öz çekirdek ve bu çekirdeklerin sonradan meydana getirdiği yaratıklar, bütün bunlar Hakkın vücududur, varlığıdır. Bütün bunların sırrı, bir zerrenin içinde saklıdır. Zerrelerden herhangi birinin sırrı çözülsün, işte o zaman görülecektir ki bütün yaratılışın sırrı ortaya çıkacaktır.</p>
<p>Şeyh Bedrettin Varidat adlı yapıtında “ Her nesnede hatta her zerrede bütün alemler mündemiçtir. Görülmez ki, tasavvuf itibariyle bir tanede bir ağacın hepsi gizlenmiş olduğu gibi, tane dahi ağacın her cüzünde gömülüdür, Alemler de böyledir. Bütün cüzleriyle kendi aslında, o asıl da alemlerin her birinde mevcuttur.. Öyleyse bütün alemlerin her zerrede bulunduğu şüphesizdir. HER GÜZEL ŞEY CENNET VE HER KÖTÜ ŞEY CEHENNEMDİR.&#8221;</p>
</div>
<div>Giordino Bruno, Aristotales’in evreni bölümlere ayırmasına karşı çıkarak, Tanrı ve evren bir ve aynı şeydir . Tanrı, evrenin yaratıcısı değil kendisidir. Ne yaratan vardır ne de yaratma eylemi, olmakta olan şey vardır. Evren-Tanrı sonsuz büyüklükte nasıl bulunuyorsa, sonsuz küçüklükte de öylece bulunur. Sonsuz gerçek olarak onun her yerde bulunması yüzünden doğada her şey canlıdır. Ve hiçbir şey yok olmaz..İngiliz düşünürü White Head &#8216;e göre, Tanrı &#8216;nın her türlü değişmenin ötesinde değişmez bir niteliği ve bunun yanında bir de değişen ve oluşan bir niteliği vardır. Tanrı değişmeyen yanıyla devinimi başlatmıştır ve Evrenin bilincindedir. Ancak Tanrı bu konumda kalmış olsaydı, ilk devindirici, özgür, öncesiz ve yetkin olarak kalacak ama varoluşa katılmamış olacaktı. Diğer niteliği ile ise Tanrı, değişme ve oluşma sürecinin içinde ve bilincindedir. Bu nedenle Tanrı &#8216;nın evrende içkin (evrenin maddesine karışmış-içinde bulunan) olduğunu söylemek de doğrudur. Evrenin Tanrı &#8216;da içkin olduğunu söylemek, Tanrı-Evren ilişkisinin karşılıklı olmasına farkına varışın göstergesidir..
<p>&#160;</p>
<p>Felsefesi yanlış anlaşılan ve panteist sanılan Spinoza&#8217;nın görüşleri ise özde panenteist olup, tasavvufla özdeşleşmektedir. Büyük düşünürün özellikle Vahdet-i Vücut anlayışına sahip olması dikkat çekicidir.</p>
<p>“Varolan her şey Tanrıda vardır ve Tanrı olmadan hiçbir şey var olamaz ve tasarlanamaz.”</p>
<p>Dikkat edilirse, varolan her şey Tanrıdır demez, varolan her şey Tanrıdadır, der. Buradaki ayrım çok önemlidir. İstese, bilinçli bir şekilde bunu derdi. Ancak böyle bir şeyi iddia etmenin sonunda Tanrıya sınır koymuş olacağının farkındadır. Ayrıca Spinoza böylelikle cevherin/ Tanrının dışındakilerin ona bağlı olduğunu da dile getirmiş olur. Bunu şu sözlerinde de görmekteyiz;</p>
<p>“&#8230;Tanrı dışındaki bir şey, varolmak için yalnızca Tanrı’nın yani cevherin yardımına, istemine gereksinim duyar.”</p>
<p>&#8220;Doğada Tanrı’nın evrensel yasalarını izlemeyen hiçbir şey olamaz&#8221;..</p>
<p>&#8220;Tanrının özü varlığı kuşatır, ancak varolanların tümünün varlığı Tanrının özünü kuşatmaz&#8221;..</p>
</div>
<p>Gel, gel, ne olursan ol yine gel,</p>
<div><strong>İster kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel,<br />
Bizim dergahımız, umitsizlik dergahı değildir,<br />
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel&#8230; </strong>Mevlana&#8217;nın bu çağrısını , bir diyalektik materyalist olan büyük şair Nazım Hikmet bile kabullenmiş ve müridi olduğunu ifade etmişti. Gençliğinde yazdığı bu şiirini ilerki yıllarda, yani diyalektik materyalizme vakıf olduğu yıllarda düzeltme yoluna gitmemiş, kabullenmiştir:
<p>&#160;</p>
<p><strong>Sararken alnımı yokluğun tacı<br />
Silindi gönülden neşeyle acı<br />
Kalbe muhabbette buldum ilacı<br />
Ben de müridinim işte Mevlana.<br />
Edebe set çeken zulmeti deldim<br />
Aşkı içten duydum, arşa yükseldim<br />
Kalpten temizlendim, huzura geldim<br />
Ben de müridinim işte Mevlana.<br />
</strong><br />
Bu teslimiyet sadece Tasavvuftaki aşka, sevgiye miydi dersiniz?<br />
Hayır..Tabi ki en önemli faktör, ancak Tasavvuf felsefesindeki akılcılık, bilimsellik ve diyalektik ortaklık da önemlidir.<br />
Evet..Diyalektik Materyalist anlayışa en yakın inanç olarak görmüştür Tasavvuf&#8217;u Nazım.<br />
Açıklıyalım ;<br />
Tasavvuf düşüncesinin temeli Parmanides ve Herakleitos&#8217;a dayanır dedik ya, aynı Heraklietos, Hegel&#8217;i ve Marks&#8217;ı da etkilemiştir..</p>
<p>Diyalektiğin üç büyük adı Herakleitos ( 576 480 ), Hegel ( 1770-1831 ) ve Karl Marks (1813- 1883 ) tır.</p>
<p>Diyalektik materyalizmin dört yasası vardır.</p>
<p>1) Evren, her şeyin her şeye bağlı bulunduğu ve birbirinin koşulu olduğu maddesel bir bütündür.<br />
2) Evrim, diyalektik devim ve değişmeyle gerçekleşir.<br />
3) Her şey, her şeyle çelişerek devinir.<br />
4) Her şey nicesel değişmelerin, nitel değişmelere sıçramasıyla gelişir.</p>
<p>Bu yasalar, Diyalektik Tasavvuf&#8217;un da yasalarıdır özündeki fark hariç..<br />
Hegel, değişme ve gelişmeyi doğada ve toplumda somutlaşan “mutlak tin”in ya da ideanın bir dışavurumu olarak görür.<br />
Tasavvuf&#8217;ta ise herşey ilk ve tek olan varlıktan oluşmuştur ve herşey yine ondadır..</p>
<p>Bir buluşmalarında Yunus Emre, Mevlana&#8217;ya :<br />
&#8220;Mesnevi&#8217;yi çok uzun yazmışsın, ben olsam şu söze sığdırırdım hepsini&#8221; der:</p>
<p><strong>&#8221;Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm&#8221;</strong></p>
</div>
<div><strong><br />
</strong></div>
<div><strong><br />
</strong></div>
</div>]]></content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>
