<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress.com" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>musluman &amp;laquo; WordPress.com Tag Feed</title>
	<link>http://en.wordpress.com/tag/musluman/</link>
	<description>Feed of posts on WordPress.com tagged "musluman"</description>
	<pubDate>Thu, 03 Dec 2009 00:41:43 +0000</pubDate>

	<generator>http://en.wordpress.com/tags/</generator>
	<language>en</language>

<item>
<title><![CDATA[Çarşaf ve Türban "karşıt" Mini Etek ve Silikon ]]></title>
<link>http://filizelasu.com/2009/11/28/carsaf-ve-turban-karsit-mini-etek-ve-silikon/</link>
<pubDate>Sat, 28 Nov 2009 10:06:31 +0000</pubDate>
<dc:creator>filizelasu</dc:creator>
<guid>http://filizelasu.com/2009/11/28/carsaf-ve-turban-karsit-mini-etek-ve-silikon/</guid>
<description><![CDATA[ Avusturyalı felsefeci Ludwig Wittgenstein &#8220;Üzerine konuşulamayan konusunda susmalı.&#8221;diy]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p> Avusturyalı felsefeci Ludwig Wittgenstein &#8220;Üzerine konuşulamayan konusunda susmalı.&#8221;diye bitirir Tractatus isimli eserini. Avrupa’nın büyük bir kültürel ve siyasal bunalım yaşadığı 1914-18 yılları arasında yazdığı bu eserle yüzyılımıza kültür ve felsefe alanında damga vuran, görüşleri yaygın etkilerde bulunmuş bir düşünürdür Wittengenstein. Onun ‘üzerine konuşulamayan konusunda’ tam olarak ne kastettiğini belki de akademisyenlere bırakmak en iyisi. Ancak (benim kendi kişisel gelişimimde diyelim) üzerinde konuşanları epey bir okuyup dinledikten sonra konuşmamaya karar vermiş olduğum konulardan biridir &#8220;tanrı inancı&#8221;. Din olgusunda ise Türkiyeli pek çok genç gibi epey kafa yormuş ve sonunda vardığım kararı mecbur kalmadıkça ve sadece dostlar arasında konuşmak tercihim olmuştur (buna yaşlanma desek?) Şimdi sadede geleceğim. Türkiye ziyaretlerimde sık duyduğum sorulardan biridir &#8220;Eee, bizim hakkımızda ne düşünüyorlar İngiltere’de?&#8221; Sadece bize değil, tüm bizim gibi ülkelere, toplumlara has bir sorudur bu. Dışarıdan nasıl göründüğümüz, nasıl algılandığımız! Son zamanlarda bu soru &#8220;Eee türban konusunda İngilizler ne düşünüyor?&#8221; şeklini aldı. Bir de yaşanan her sorunda Batı’ya bakıp &#8220;Biz niye öyle değiliz, biz niye onlar gibi olamıyoruz!&#8221; yorumu <!--more-->(Türkiye medyasında epey tanık olunan bir durum).</p>
<p>Şimdi başlamış olduğum noktaya döneceğim ve &#8220;konuşmamanın&#8221; nasıl mümkün olduğuna değineceğim. Çünkü bu, tam da yukardaki sorulara bir cevap teşkil ediyor ve İngiltere’de dinin algılanışı bu bağlamda görülüyor. Önce, benim kişisel konumumda Türkiye gibi bir toplumda doğup büyümenin ve tabii ki kadın olmanın etkin olduğunu itiraf etmek lazım, bir de Avrupa’da yaşıyor olup fazla zorlanmamak (yani, biraz tuzu kuru olmak!) Bu &#8220;konuşmama&#8221; durumuna insanın kendi konumunu belirlemiş olmasından kaynaklanan bir duruş da diyebiliriz ve erkek egemen toplumun dini kullanarak (veya organize dinlerle içiçe geçmiş olarak) kadın üzerine oluşturduğu baskı rejiminin bir şekilde dışına çıkmış olmak. Kısacası ekonomik bağımsızlık ve geleneksel bağların dışında olmak. Maalesef her kadının (erkeğin de) böyle bir şansı yok. Tabii İran ya da Suudi Arabistan gibi bir ülkede yaşamıyor olmanın şanslılığını da saymak lazım. Bunun için Kurtuluş Savaşına katılan ve Cumhuriyet’i kuran herkese bir borcumuz olduğunu kabul etmek lazım.</p>
<p>İngiltere örneğine bakacak olursak nüfusunun sadece % 1.5’u müslüman bir ülkede İslam’ın herhangi bir tehdit oluşturmayacağı açık. Bu yüzden kimin neye inandığı, nasıl giyindiği pek sorun olmuyor büyük çoğunluk için! Aynı çıkarım diğer dinler, etnik guruplar için de geçerli. Her ne kadar halkın % 70’inin dinle veya kiliseyle bir bağlantısı olmasa da, çoğunluğun kendini Hristiyan olarak nitelendirdiği, tarihsel ve kültürel bağlarının özde bu dinle yoğrulduğu bir toplumdan bahsediyoruz. Ama bu sayı % 10’lara çıksın bakın nasıl değişecektir İngiliz toplumunun ve devletinin tepkisi. Buna en iyi örnek 1936’da yürürlüğe konmuş olan üniforma yasağı. Sadece İngiltere’de değil, Almanya, İsviçre gibi ülkelerde de yürürlükte olan bu yasak Nazi sempatizanlarını hedef alır ve bu grupların bırakın kamu alanlarını, sokakta gösteri yaparken dahi nasıl giyineceğini (daha doğrusu giyinemeyeceğini) belirleyerek üniformayla gösteri yapılmasını yasaklar. Diğer bir örnek 20 Mart 2007’de İngiliz hükümetinin ülkedeki okulların diledikleri takdirde öğrencilerin yüzü tamamiyle kapayan &#8220;peçe&#8221;giyinmesini engelleyebileceğine dair kararı. Şubat 2007’de 12 yaşında Buckinghamshire okuluna giden bir kız çocuğu yüksek mahkemeye başvurarak yüzünü tamamiyle kapamasına izin vermeyen okulunu, Avrupa İnsan Hakları Antlaşmasının &#8220;düşünce ve dini özgürlük&#8221; ilkelerine aykırı davrandığı gerekçesiyle dava etmişti. Öğretmenler ise öğrencilerinin en azından gözlerinin görülmesinin, onların kimliklerinin saptanması ve okul disiplini açısından gerekli olduğunu savunmuş ve yüzü tamamiyle kapayan peçenin giyilmesine karşı çıkmıştı.</p>
<p>Bakın The Guardian gazetecilerinden Madelain Bunting nasıl özetliyor İngiliz halkının dini konulardaki yaklaşımını &#8220;İngiltere’de laikliğin en büyük gücü kamusal yaşamı tarif eden karakterinden kaynaklanır. 20. yüzyılın ikinci yarısında inancın herhangi bir hobi gibi görülmesi ağırlık kazandı -boş zamanın nasıl değerlendirileceğine dair kişisel bir seçim- ilgilenenlerin kendi aralarında konuşabileceği ama başkalarını sıkmaması gereken özel bir konu. (Mesela), New Statesman (dergisinden) Andrew Marr geleneksel Britanya laikliğini tarif ederken, göçmenler konusunda şöyle bir sonuca vardı: &#8220;Asıl mükafat onları (göçmenleri) bu konuda sakinleşmeye inandırabilmektir.&#8221; Kısacası, İngiltere’de dini bütünlerin sessiz olmaları beklenir ve eğer göçmenseniz bu size de bir şekilde öğretilir hatta buna can-ı gönülden inanmanız sağlanır.</p>
<p>Madelain Bunting’in 25 Şubat tarihli bu makalesine gösterilen tepki meselenin artık o kadar kolay olmadığının kanıtı. Liberal tondaki metinde Madelain Bunting, AKP hükümetinin Türkiye’de türbanı üniversitelerde serbest bırakmasına değinirken, İngiltere ve Avrupa ülkelerinde son yıllarda yaşanan laiklik konusundaki tartışmaları ve bu konudaki &#8220;krizi&#8221; konu alıyor. &#8220;Artık sadece müslümanlar değil ama Avangeliklerden tutun Afrikalı Pentecostalistler, Sikhler ve hatta Canterbury Başrahibi dahi bu özelleştirmeyi kabullenmek istemiyor&#8221; diyor ve devam ediyor ‘&#8221;İngiltere’de İngiliz kilisesine ait okullara devlet yardımı Katolik ve Yahudilere de aynı hakkı kullanma imkanı vermişken, bundan yararlanmak isteyen müslümanlara dair tartışmanın sonucu sadece İngilizleri değil tüm Avrupalıları dehşete düşürmekte. Bir yanda Türkiye ve Fransa’nın türbana karşı yasakları, kişisel özgürlükleri sınırlama olarak görülüp eleştirilirken diğer yanda İslami eğitim ve camilerin nasıl düzenleneceği konusundaki düzenlemeler aslında İngiliz otoriteler tarafından gıptayla izleniyor.&#8221; ve makalesini şöyle bitiriyor &#8220;Laiklik dinsel kimliği içinde barındırabilir, tıpkı Türkiye’nin Atatürk’ün otoriter laikliğini dönüştürerek kanıtladığı gibi. Batı Avrupa’da ilerde bekleyip göreceğimiz mesele laikliğin ırkçı sağ tarafından kullanılarak, kızgın bir çığırtkanlığa mı dönüşeceği yoksa kendi yolunu bulup içindeki gelenekleri bir şekilde dönüştürerek yeni kimliklere adapta mi olacağı!&#8221;</p>
<p> Hem laik hem de karşıt kesimlerden epey tepki alan bu makale aslında Avrupa ve Batı ülkeleri içersinde dinle devlet işleri arasında tarihsel olarak çözümlenmiş olduğu düşünülen ilişkinin pek de rayına oturmamış ve hatta potansiyel olarak yeni ikilemler yaratabilecek bir olgu olduğunun göstergesi. Bunda tabii ki 11 Eylül sonrası İslam ve müslüman kadının nasıl algılandığı veya başka bir deyişle başörtülü kadının pekçokları için neyi temsil ettiğinin etkisi var. Kadınların saçıyla ilgili takıntı bütün tek tanrılı dinlerde yer alırken İslam, Hristiyanlık ve Yahudilikle aynı kefeye konmuyor. Mesela İsa’nın havarilerinden St Paul, Efes’ten eski Yunanlı Corinth’lilere yazdığı mektupta kadınlara saçlarını kapamalarını yada tamamiyle traş etmelerini buyurur. Erkeklerse aksine saçlarını kapamamalıdır, çünkü onlar tanrının imajını ve yüceliğini temsil eder, kadınlarsa erkeğin! Yine evli Ortodox Yahudi kadının aynı şeyi yapması saçlarını göstermemesi beklenir. Onlar da Londra’nın bazı Ortodox Yahudi mahallelerinde gözlemleyebileceğiniz gibi, bunu kara çarşaflarla yada türbanla değil ama kafalarını traş edip peruk giyerek yaparlar.</p>
<p>Çoğu İngiliz’e göre Hristiyanlık ve Yahudiliğin geriliği 700 yıl önce geçerliydi. Ancak reformlar ve tarihsel süreç bunu değiştirdi ve bu dinlerin inanmayanlara karşı kullandığı vahşet ortadan kalktı. Ancak, İslam, onlara göre bu değişimi yaşamış değil ve başörtüsü kadının kendini yaşadığı toplumdan ayırarak &#8220;ben sizin değerlerinizi paylaşmıyorum&#8221; demesinin bir simgesi. Yani başörtülü müslüman kadını gören Batılının kafasında beliren &#8220;bu kadın şöyle yada böyle, isteyerek yada istemeyerek bizim değerlerimizi, kültürümüzü kabul etmiyor&#8221; düşüncesi. Şimdi, pekçok İngiliz için bu büyük bir sorun değil, çünkü bu kadınlar toplumda zaten fazla sayıda değil, olanlar da bazı bölgelerde, mahallelerde toplanmış durumda ve kendi toplumlarında, kendi ilişki ağları içersinde varlıklarını sürdürüyorlar. Kısacası, bu kadınlarla etkileşim veya birlikte yaşama olasılığı zaten yok. Ne zamanki bu kadınlar toplumdan farklı konumlar, daha çok entegrasyon talep etseler bakın etki-tepki olayı nasıl değişecektir. Buna en iyi örnek Almanya’dan (2003 yılında Almanya’nın en yüksek mahkemesinin Müslüman bir öğretmene sınıfta başörtüsü giyinme hakkı tanıması ve bu konudaki tartışmalar.) Afgan kökenli Fereshta Ludin 1998’de Baden-Wuerttenberg eyaletinde okulda başörtülü çalışmakta ısrar edince iş başvurusu reddedilmişti. Bunu tersine çeviren Yüksek mahkeme, başörtüsü giyinme hakkını şimdilik tanıdığını ancak ilerde diğer Alman eyaletlerinin kendi yasalarını çıkararak, kendi kararlarını alabileceğini belirtmişti. Bu müslüman öğretmen bayan en son bilgilere göre şu an öğretmen olarak çalışmakta ama çoğunluğun Alman değil, Türk ve müslüman olduğu bir okulda!</p>
<p>Bu, Batılı laik söylemin o kadar da demokratik olmadığının ve kadın vücudu üzerinde İslam’dan pek farkı olmayan baskı mekanizmaları oluşturmaktan çekinmediğinin göstergesi. Başka bir deyişle günümüz medya dünyasında alın &#8220;çarşaf ve türban’ı ve yerine ‘mini etek, silikonla şişirilmiş göğüsler, yüzler&#8221; koyun. Bu anlamda kapitalizmle özdeşleşmiş laik söylemin, kadının özgürleşmesi açısından bir takım kazanımlara rağmen çok ileri bir aşamayı katedmiş olduğu söylenemez. Bunda etkin nedenlerden birinin laik söylemde &#8220;gelişimin&#8221; kaçınılmaz olduğu düşüncesi ve pek çok durumda öyle olmadığı. Bilim alanında elde edilen çoğu başarı, maalesef ahlaki ve politik alanda yakalanmış değil (dünyadaki kargaşaya, sorunlara bakın, örnek vermek sanırım gerekmiyor!) Bilgimiz ve &#8220;konuşma isteğimiz&#8221; epey artmış durumda ama insanoğlu hala aynı yerde sayıyor&#8230;</p>
<p>Bugün pekçok Batılı liberal atheist (düşünür, yazar, politikacı) dinle devlet işlerinin ayrıldığı bir rejim istiyor (bakın son dönem yayınlanan kitapların çoğuna). Fakat Amerika’nın laik anayasasına bir göz atın, laik bir politika yaratmış olduğu söylenebilir mi? Ama devletin desteklediği bir kilisesi olan İngiltere’de bu aşırı dinci grupların çok daha az etkili olduğu kesin. Bunu, çalışma sisteminde genelde laiklik ilkesinin esas alındığı İngiliz devletinde, Tony Blair’in başbakanlığı sırasında dini konularda konuşmaktan kaçınmasında dahi görebiliriz. Öyleki karısı ve çocukları Katolik olup her Pazar kiliseye gittiği halde kendisi tüm bu süre boyunca onlara kilisede katılmamış, katolik olarak yeniden vaftiz edilmesini başbakanlıktan ayrıldığı döneme bırakmıştır (günahları boyunu aştığından mı acaba!). Bugün yine toplumsal yaşam açısından en laik ve ilerici olduğu düşünülen pekçok İskandinav ülkesinde aslında kilise ve devlet arasındaki bağlar anayasalarında yazılıdır (Norveç, İzlanda, Finlandiya). Belki de tüm bunların ardında &#8220;yöntemden&#8221; çok &#8220;tarihin&#8221; önemi var! Ve belki de Türkiye’de yapmamız gereken kendi tarihimize (80 yıllık Cumhuriyet tarihine değil, daha uzun bir sürece) bakıp kendimizi, nereden gelip nereye gitmek istediğimizi ve bunun ne kadar gerçekçi olduğunu yeniden bir değerlendirmeye almamız. Belki de öğrenmemiz gereken değerler ve dersler sadece Batı’da değil ama kendi kültürümüzde, kendi geçmişimizde saklı&#8230;</p>
<p>Bu yazı Yeni Harman Dergisi&#8217;nin Nisan 2008 sayısında yayınlanmıştır.                   <a href="mailto:Copyrights@Filiz">Copyrights@Filiz</a> Elasu</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Dini İnançlar Çocuklara, Çocuklar Soyut-Somutu Ayırt Edemezken Yerleştirilir.]]></title>
<link>http://ateist.wordpress.com/2009/11/28/dini-inanclar-cocuklara-cocuklar-soyut-somutu-ayirt-edemezken-yerlestirilir/</link>
<pubDate>Sat, 28 Nov 2009 00:28:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>ateist</dc:creator>
<guid>http://ateist.wordpress.com/2009/11/28/dini-inanclar-cocuklara-cocuklar-soyut-somutu-ayirt-edemezken-yerlestirilir/</guid>
<description><![CDATA[Belli bir yaşa kadar soyut ve somutu ayırt etme yetisine sahip olmayan çocuklara, dini görüşler empo]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Belli bir yaşa kadar soyut ve somutu ayırt etme yetisine sahip olmayan çocuklara, dini görüşler empoze edilir.Ve bu görüşler genellikle kalıcı olarak, nesilden nesile aktarılır.Eğer bir çocuğa, aslında sizin uçabilme yeteneğinizin olduğunu söylerseniz inanacaktır, dünyanın düz olduğunu ve 5 tanrı tarafından 15 günde yaratıldığını söylerseniz size inanacaktır.Saçma olduğunu düşündüğünüz bu örnekler çoğaltılabilir.Ancak bu görüşlerin; dünyanın bir tanrı tarafından 7 günde yaratıldığını iddia eden görüşten daha az doğru olduğunu söyleyemeyiz.Sebebiyse, her ikisinin de aynı kanıt derecesine sahip olması; daha doğru bir ifadeyle hiçbir kanıta sahip olmamasıdır.Sinirlenerek, &#8220;Bu yazı tam bir saçmalık! Dünya allah tarafından yaratılmıştır.&#8221; şeklinde düşünen bir kişi acaba, henüz soyut-somutu ayırt edemezken dünyanın 15 tanrı tarafından 1 saatte yaratıldığını öğrenseydi; yine de, şu an savunduğu düşünceyi mi savunurdu acaba ? Bu pek mümkün görünmüyor. Çünkü, istatistiksel olarak bireyler, yaşadığı ülkede hakim olan dine mensup oluyorlar.Yahudiler , &#8220;Dünyanın nasıl oluştuğu konusunda bizim inancımız doğru.&#8221; diyorlarken , müslümanlar da aynı şekilde &#8220;Dünyanın nasıl oluştuğunu en iyi bizim inancımız açıklar.&#8221; diyor.Tüm dinlerin ortak noktası var ki; bu soru dahil birçok soruya kanıt yoluyla cevap verememeleri.<br />
Çocuklara dini inancın, henüz onlar soyut-somutu ayırt edemiyor iken, -dolayısıyla kendi aklı ile doğruyu aramasına izin verilmiyorken- dini inancın yerleştirilmesinin doğru olmadığına değinmişken, Arthur  Schopenhauer&#8217;in <em>&#8220;Dünya, 15 yaşından küçük çocuklara din dersi vermeyecek kadar dürüst olursa, belki o zaman ona umut besleyebiliriz.&#8221;</em> sözünü eklemek gerekir.<br />
Eğer seçtiğiniz dinin mantığa ve akla uygun olduğunu düşünüyorsanız çocukların yaşı büyüdükçe, içinde bulunduğunuz dini duruma, akıl ve mantıklarını kullanarak ulaşabileceklerini düşünüyorsunuz anlamı çıkar.Ve akıl, mantık ile bulunabileceğini düşündüğünüz bu -en ideal- dinin, çocuğunuz tarafından aklını ve mantığını kullanarak bulunmasına izin verin. Buna izin vermemek, dinin akıl ve mantık ile bulunamayacağını -farkında olmadan da olsa- savunmak anlamına gelir.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kimlerin Kurban kesmesi gerekir?]]></title>
<link>http://habermerkezi.wordpress.com/2009/11/26/kurban-kesmek/</link>
<pubDate>Thu, 26 Nov 2009 00:28:51 +0000</pubDate>
<dc:creator>habermerkezi</dc:creator>
<guid>http://habermerkezi.wordpress.com/2009/11/26/kurban-kesmek/</guid>
<description><![CDATA[Kurban kesmek, akıllı, buluğ çağına ermiş, dinen zengin sayılacak kadar mal varlığına sahip ve misaf]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Kurban kesmek, akıllı, buluğ çağına ermiş, dinen zengin sayılacak kadar mal varlığına sahip ve misafir olmayan Müslüman’ın yerine getireceği mali bir ibadettir. Temel ihtiyaçlarından ve borcundan başka 20 miskal (80.18 gr.) altın veya bunun değerinde para veya eşyaya sahip olan kişi dinen zengindir, dolayısıyla Allah&#8217;ın kendisine bahşetmiş olduğu nimetlere şükran ifadesi ve Allah yolunda fedakarlığın nişanesi olarak kurban kesmelidir.<br />
kaynak <a href="http://kurban.ihh.org.tr" target="_blank">http://kurban.ihh.org.tr</a></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kuran Çok Eşliliğe Ne Diyor?]]></title>
<link>http://bpakman.wordpress.com/2009/11/23/kuran-cok-eslilige-ne-diyor/</link>
<pubDate>Mon, 23 Nov 2009 17:35:30 +0000</pubDate>
<dc:creator>bpakman</dc:creator>
<guid>http://bpakman.wordpress.com/2009/11/23/kuran-cok-eslilige-ne-diyor/</guid>
<description><![CDATA[Çok eşlilik İslam&#8217;dan önceki bir uygulamadır. İslam’la başlamamış, İslamla gelmemiştir. İslamd]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><h3>Çok eşlilik İslam&#8217;dan önceki bir uygulamadır. İslam’la başlamamış, İslamla gelmemiştir. İslamdan önceki dönemdeki toplumsal  şartlara göre özellikle savaş sırasında dul kalan kadınlara ve yetimlere ekonomik ve psikolojik yardım sağlamak amacıyla başvurulan bir uygulamadır. Düşmana karşı korunmanın hem de çevresi üzerinde hakimiyet sağlamanın güçlü ve muharip (asker) nüfusa ihtiyaç göstermesi,  kırsal hayatın güçlü ve birçok emekçiye gerekli kılması, kabileler arasında sürüp giden savaşların, yağma, baskın ve talan hareketlerinin çok sayıda erkek ölümüne sebep olması, bunun sonucu olarak da kadın erkek arasındaki sayı dengesinin erkek aleyhine bozulması nedenler arasındadır.  İslam bu uygulamayı belli şartlara ve hukuk kurallarına bağlamak suretiyle, eş sayısını kısıtlayarak, iyileştirerek devam ettirmiş ancak &#8220;tek eşliliği&#8221; tavsiye etmiştir.</h3>
<h3><em>&#8220;<span style="color:#ff0000;">Yetimler konusunda adaleti koruyamayacağınızdan korkarsanız, sizin için temiz kılınan kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın. Eğer bu durumda adaleti gözetemeyeceğinizden korkarsanız, bir tek kadınla yahut yeminlerinizin/sağ ellerinizin sahip olduklarıyla yetinin. İşte bu, haksızlığa sapmamanız için en uygun yoldur.</span></em>&#8221; Nisa 3.</h3>
<h3>Burada yemin/sağ el  anlaşma yani nikah akdi anlamındadır.Evlenmiş olanlara eşleri mağdur olmasın diye mevcut durumu korumaları yani başka evlilik yapmamaları, henüz evlenmemiş olanlara ise bir eşle yetinmeleri tavsiye edilmiş, birden fazla kadınla evli olanlar için adalete riayet edememe tehlikesinin bulunduğu, bundan uzak kalmanın en uygun yolunun ise bir kadınla evlenmek olduğu dile getirilmiştir.</h3>
<h3><em>&#8220;<span style="color:#ff0000;">Bundan sonra sana artık başka kadınlar helal olmaz. Bunları, başka eşlerle değiştirmek de -onların güzellikleri hoşuna gitse bile helal olmaz. Elinin sahip olabilecekleri müstesna. Allah herşey üzerinde bir Rakib’dir, herşeyi gözetlemektedir.</span>&#8221; </em>Ahzab 52.</h3>
<h3>Bu ayet ile Hz. Muhammed’in yeni eş alması, ya da eş değiştirmesi yasaklanmıştır. Gerçekten de Hz. Muhammed bu ayetten sonra bir daha evlenmemiştir. Kanımca  bu ayet ile Peygamber sünnetini uygulayacak olan tüm Muhammed ümmetine de önceki eşleri mağdur olmasın diye mevcut durumu muhafaza ederek yeni eş almaları yasaklanmış yani bir anlamda ümmet dereceli olarak tek eşliliğe yöneltilmiştir. Peki Kuran neden hemen ve doğrudan bir yasak getirmemiş de böyle dolaylı bir yol kullanmış? Bunun yanıtı da yukarıda anlatılan toplumsal şartlar. Yani toplumlar sosyal şartlar düzeldikçe tek eşli evliliğe yönelmenin doğru olduğu mesajı verilmiştir. Peygamberin bu ayetten önceki çok eşlilik durumu bu ayetten sonra sünnet olmaktan çıkmış sadece mağduriyeti önleme açısından mevcut evliliklerin sürdürülmesine müktesep hak olarak izin verilmiştir.</h3>
<h3><em>&#8220;<span style="color:#ff0000;">Size şu kadınlarla evlenmek haram kılınmıştır: Analarınız, kızlarınız, kızkardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeş kızları, kızkardeş kızları, sizi emziren süt anneleriniz, süt kızkardeşleriniz, karılarınızın anneleri, kendileriyle birleştiğiniz hanımlarınızdan doğmuş olup evlerinizde oturan üvey kızlarınız -eğer anneleriyle birleşmemişseniz o takdirde sizin için bir günah yoktur- ve sulbünüzden gelen oğullarınızın karıları. İki kızkardeşi birlikte almanız da haram kılınmıştır. Eskide kalanlar müstesna. Allah çok affedici, çok merhametlidir.</span></em><span style="color:#ff0000;"> </span>&#8221; Nisa 23.</h3>
<h3>Buna göre müslümanlar birisi ölmeden ya da  birini boşamadan diğer kız kardeş ile evlenemez. İki kız kardeş ile evlenmek mümkün ama aynı anda değil. Bunun anlamı Kuran’ın çok eşliliğe dolaylı olarak  cevaz vermediğidir.</h3>
<h3>Yukarıdaki ayetlerden anlaşılması gereken dini açıdan günümüzde tek eşliliğin esas alınmasıdır. Buna karşın İslam’da dört eşe kadar izin verildiğini varsayalım. İslam&#8217;da değişmez kurallar olmasına rağmen, bir kural uygulandığında eğer olumsuz sonuç doğuyorsa uygulamayı durdurma imkanı da bulunmaktadır. Sosyal şartlara bağlı olarak çok kadınla evliliğe 14 asır önce tanınan sınırlı izin genellikle gerek olmadığı, kötüye kullanıldığı ve olumsuz sonuçlar doğurduğu takdirde Müslüman toplumların veya seçtikleri yöneticilerinin kararıyla engellenebilir. Bu uygulama tek eşliliği tavsiye eden Allah&#8217;ın hükmünü değiştirme anlamına gelmez. Bu, çok eşlilik şartlarını yerine getirememekten korkan ferdin tek kadınla evli kalmayı yeğlemesine benzer. Ancak ve ancak şartlar tekrar oluşursa, yani kadın-erkek dengesi aşırı bozulursa,  kadınlar iş bulamayıp geçimlerini temin edemezlerse, kadınlar ve yetimler aç ve açıkta kalırsa, himayeden, sıcak bir yuvadan, sevgiden, aile ortamından mahrum kalırlarsa, devlet bu sosyal ortamı kendi olanaklarıyla sağlamakta aciz kalırsa  uygulama yerel olarak eskiye dönebilir.</h3>
<h3>Sonuç olarak İslam’da çok eşlilik ne farzdır ne de sünnet. Günümüzde kadın-erkek dengesi, kadınların eğitim yapma, çalışma ve kendi kendilerini, varsa çocuklarını geçindirme imkanlarının olması nedeniyle sosyal sorunlar yaratan çok eşlilik gereksizdir, dini esastan yoksundur.</h3>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Müslüman olmanın ayrıcalığı    -     Mahmut Toptaş Hoca]]></title>
<link>http://elsabir.wordpress.com/2009/11/21/musluman-olmanin-ayricaligi/</link>
<pubDate>Sat, 21 Nov 2009 11:55:54 +0000</pubDate>
<dc:creator>ElSabir</dc:creator>
<guid>http://elsabir.wordpress.com/2009/11/21/musluman-olmanin-ayricaligi/</guid>
<description><![CDATA[İslâm aleminin durumuna bakıp  da üzülmemek mümkün değil. Ancak bu durumu İslâm’a mal edenlere de üz]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:justify;"><span style="color:#993300;"><a href="http://elsabir.wordpress.com/files/2009/11/big_178.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-193" title="big_178" src="http://elsabir.wordpress.com/files/2009/11/big_178.jpg" alt="" width="115" height="168" /></a>İslâm aleminin durumuna bakıp  da üzülmemek mümkün değil. Ancak bu durumu İslâm’a mal edenlere de üzülmemek mümkün değil. Kötü durumu İslâm’a mal ederek üzülenlerimizin içinden bir damar onu yine İslâm’a bağlı kılmaktadır. Çünkü dünyada İslâm aleminin durumundan çok daha kötü durumda olan Hıristiyan sayısı, Müslüman sayısından fazladır.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#993300;">Güney Amerika devletlerinin yürekler acısı durumunu ilgilileri bilirler. Amerika’nın kendi içinde bile Türkiye nüfusundan fazla evsiz insanların sokaklarda yaşadığı, araştırmacılar tarafından ifade edilmekte.</span></p>
<p><span style="color:#ff0000;"><a href="http://elsabir.wordpress.com/2009/11/21/musluman-olmanin-ayricaligi/#more-184"><span style="color:#00ccff;"><em><strong>&#62;&#62;</strong></em></span></a><strong><a href="http://elsabir.wordpress.com/2009/11/21/musluman-olmanin-ayricaligi/#more-184"><span style="color:#00ccff;">Devamı için buraya Tıkla&#60;&#60;</span></a></strong></span></p>
<p><span style="color:#ff0000;"><strong><a href="http://elsabir.wordpress.com/2009/11/21/musluman-olmanin-ayricaligi/#more-184"></a><!--more--></strong></span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#993300;">Peki evi, ailesi, işi, aşı olanların durumu ne? Diye sorulduğunda her gün gazete ve televizyonlardan öğreniyoruz ki Amerikalılar, dünyadaki uyuşturucunun yarıdan fazlasını tüketiyorlar. Bizim insanımızın hayal edemediği, hala en uç hayatı yaşayanlarımızın bile hayal ederken yüzü kızardığı pislikleri yapanların sayısı diğerlerinden fazla. Sayıları öylesine fazla ki, siyasiler o ahlaksızlar cemiyetine gidip “Amerika sizinle gurur duyuyor” diyebiliyor. Yüzde elli birinin oylarıyla seçilen Bush, Saddam’ın otuz senede öldürdüğü insan sayısına otuz günde ulaşıverdi. Geri kalan yüzde kırk dokuzluk seçmen ise “Bizim adayımız Vietnam’da daha çok öldürmüştü” diyerek ona oy veriyorlar.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#993300;">Ya Müslüman İnsan</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#993300;">Altı milyar insan ona kinle baksa o din’le bakmayı bilir. Her biri ayrı tuzak kursa gönlüne keder gelmez. Üzülmez. Allah’ı dost eden, düşmanın hilelerinden korkmaz. “Kadere iman eden kederden emin olur.”</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#993300;">“Keşke&#8230;.” demez. Geçmişte yapılan yanlışlardan dolayı hüzne kapılarak içine kapanmaz. Gelecekte yine bu günler için “Keşke&#8230;” dememek için gayret gösterir.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#993300;">“Geçen geçmiştir” ayetini tekrarlar ve günlerini boşa geçirmemeye çalışır. Dünyasını da ahiretini de Cennete dönüştürür.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#993300;">Gam yükünü, günah yükünü, imansızların maddi manevi baskılarını “Allah var, keder yok”, “Hasbünallah ve ni’mel vekil” haplarıyla üzerinden atar.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#993300;">Bir anda milyarlar kazansa gönül grafiğinin ibresi yukarı doğru yükselmez. Milyarlar kaybetse gönül grafiğinin ibresi aşağı doğru düşmez. Her iki halde de düzenli hareket eder. Hadid suresinin 23’üncü ayetine göre hareket eder.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#993300;">Dünyanın bütün ajanları, mafya babaları, kiralık katilleri, üzerine gelse hepsinin gücünün toplamı Rabbinin kudreti karşısında sinek pisliği kadar yer tutmayacağını bildiğinden, gönlünde boş yer olmadığından korkuya kapılmaz.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#993300;">Öldürseler ten kafesinden kurtulur. Kafesten kurtulan bülbül gibi sevinir. Yâsin suresinin 27’nci ayetinde  haber verilen, linç edilerek şehid edilen yiğidimizin son nefesinde söylediği “Keşke (beni linç den) kavmim, Rabbimin beni afvettiğini ve beni Cennette ikram olunanlardan kıldığını bilseydi”  sözünü söyler.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#993300;">Malına el koysalar “İmtihan sorularımı azalttılar” diye sevinir. Dövseler “Günahlarımı çırparak döküyorlar” diye sevinir.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#993300;">O, bütün hücreleriyle, benliğiyle Rabbinin rızasına kilitlenir. “Karıncanın gönlünü kazanırsam Süleyman’a (a.s) layık olurum, bir köpeğe su verirsem Ashabı kehfe arkadaş olurum. Bir deveye yem verirsem Salih aleyhisselamla beraber olurum. Bir kediyi okşarsam Ebu Hüreyre (R.A) ile olurum. Bütün insanlara Rabbimin rahmeti olan ayetleri rahmet gibi yağdırır, gönüllerinde iman çiçekleri açtırırsam peygamberime komşu olurum” diye her adımı atışında, her bakışında Rabbine rağbet eder.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#993300;">Hiçbir zorluk onu yolundan alıkoyamaz. Yolu denize uğrasa Musa gibi geçer.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#993300;">Yolu hapse uğrasa Yusuf gibi orayı medreseye çevirir. Ateşe atsalar İbrahim’in gülistanına dönüşür. Dünyanın bütün put hanelerini mescide çevirir.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#993300;">Her bir zorluk için iki kolaylık olduğunu bilir. Olayların zor tarafını kolaya çevirir. Gözünün önüne olumsuzlukları dikmez. Gönlü hep olumlu ve kolaylıklar sergiler.</span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#993300;">Ya kâfir? “Ne olacak bunların sonu?” diyelim ve imanın güvenliğine almak için polisin, itfaiye erinin, kendini yakmak üzere olan insana yalvarışı ve yardım edişi gibi bu kendini ahirette Cehenneme atmak, bu dünyayı da Cehenneme çevirmek için çalışan bu kâfirlere yalvaralım. Kol kıran, baş kesen, çocukları ilaçsız bırakan bu zalimlerin bileğini bükelim ve böylece zalime de mazluma da  yardım edelim.</span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[SOLCU ve SAĞCI MESELESİ ( KURAN-I KERİM )]]></title>
<link>http://tolgaokmen.wordpress.com/2009/11/21/solcu-ve-sagci-meselesi-kuran-kerim/</link>
<pubDate>Sat, 21 Nov 2009 02:18:27 +0000</pubDate>
<dc:creator>tolgaokmen</dc:creator>
<guid>http://tolgaokmen.wordpress.com/2009/11/21/solcu-ve-sagci-meselesi-kuran-kerim/</guid>
<description><![CDATA[بِسْــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــمِ اللَّهِ الرَّ حْمَنِ الرَّ حِيمِ SO]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>بِسْــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــمِ اللَّهِ الرَّ حْمَنِ الرَّ حِيمِ</p>
<p><span style="color:#000000;"><strong>SOLCU – SAĞCI MESELESİ ( KUR’AN-I KERİM )</strong></span><br />
<strong><br />
VAKİA SURESİ</strong></p>
<p>فَأَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ</p>
<p>AYET  8  : SAĞDAKİLER, NE MUTLU O SAĞDAKİLERE</p>
<p>وَأَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ</p>
<p>AYET  9  : SOLDAKİLER, NE BAHTSIZDIR ONLAR !</p>
<p>وَأَصْحَابُ الْيَمِينِ مَا أَصْحَابُ الْيَمِينِ</p>
<p>AYET 27 : SAĞDAKİLER, NE MUTLU O SAĞDAKİLERE</p>
<p>لِّأَصْحَابِ الْيَمِينِ</p>
<p>AYET 38 : BÜTÜN BUNLAR SAĞDAKİLER İÇİNDİR.</p>
<p>وَأَصْحَابُ الشِّمَالِ مَا أَصْحَابُ الشِّمَالِ</p>
<p>AYET 41 : SOLDAKİLER, NE YAZIK O SOLDAKİLERE !</p>
<p>وَأَمَّا إِن كَانَ مِنَ أَصْحَابِ الْيَمِينِ</p>
<p>AYET 90 : EĞER O SOLDAKİLERDEN İSE…</p>
<p>فَسَلَامٌ لَّكَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ</p>
<p>AYET 91 : &#60;&#60; EY SAĞDAKİ ! SANA SELAM OLSUN ! &#62;&#62;</p>
<p><strong>MÜDESSİR SURESİ</strong></p>
<p>إِلَّا أَصْحَابَ الْيَمِينِ<br />
فِي جَنَّاتٍ يَتَسَاءلُونَ<br />
عَنِ الْمُجْرِمِينَ<br />
مَا سَلَكَكُمْ فِي سَقَرَ</p>
<p>AYET 39,40,41,42 : ANCAK SAĞDAKİLER BAŞKA. ONLAR CENNETLER İÇİNDEDİR. GÜNAHKARLARA : SİZİ ŞU YAKICI ATEŞE SOKAN NEDİR ? DİYE UZAKTAN UZAĞA SORARLAR.<br />
<strong><br />
BELED SURESİ</strong></p>
<p>ثُمَّ كَانَ مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ وَتَوَاصَوْا بِالْمَرْحَمَةِ<br />
أُوْلَئِكَ أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ</p>
<p>AYET 17,18 : SONRA İMAN EDENLERDEN, BİRBİRLERİNE SABRI TAVSİYE EDENLERDEN VE BİRBİRLERİNE ACIMAYI ÖĞÜTLEYENLERDEN OLMAKTIR. İŞTE BUNLAR SAĞDAKİLERDİR.</p>
<p>وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِنَا هُمْ أَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ</p>
<p>AYET 19 : AYETLERİMİZİ İNKAR EDENLER İŞTE ONLAR SOLDAKİLERDİR.</p>
<p>عَلَيْهِمْ نَارٌ مُّؤْصَدَةٌ</p>
<p>AYET 20 : CEZALARI KAPILARI ÜZERLERİNE SIMSIKI KAPATILMIŞ BİR ATEŞTİR.<br />
<strong><br />
HAKKA SURESİ</strong></p>
<p>فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَيَقُولُ هَاؤُمُ اقْرَؤُوا كِتَابِيهْ<br />
إِنِّي ظَنَنتُ أَنِّي مُلَاقٍ حِسَابِيهْ</p>
<p>AYET 19,20 : KİTABI SAĞ TARAFINDAN VERİLEN : ALIN KİTABIMI OKUYUN; DOĞRUSU BEN HESABIMLA KARŞILAŞACAĞIMI ZATEN BİLİYORDUM, DER.</p>
<p>فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَّاضِيَةٍ<br />
فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ<br />
قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ</p>
<p>AYET 21,22,23 : ARTIK O, MEYVALARI SARKMIŞ YÜCE BİR CENNETTE HOŞNUT KALACAĞI BİR HAYAT İÇİNDEDİR.</p>
<p>وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِشِمَالِهِ فَيَقُولُ يَا لَيْتَنِي لَمْ أُوتَ كِتَابِيهْ<br />
وَلَمْ أَدْرِ مَا حِسَابِيهْ</p>
<p>AYET 25,26 : KİTABI SOL TARAFINDAN VERİLENE GELİNCE, O : KEŞ KE DER BANA KİTABIM VERİLMESEYDİ DE, HESABIMIN NE OLDUĞUNU BİLMESEYDİM.</p>
<p><strong>İNŞİKAK SURESİ </strong></p>
<p>فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ</p>
<p>AYET 7 : KİMİN KİTABI SAĞINDAN VERİLİRSE,</p>
<p>فَسَوْفَ يُحَاسَبُ حِسَاباً يَسِيراً</p>
<p>AYET 8 : KOLAY BİR HESABA ÇEKİLECEK;</p>
<p>وَيَنقَلِبُ إِلَى أَهْلِهِ مَسْرُوراً</p>
<p>AYET 9 : VE SEVİNÇLİ OLARAK AİLESİNE DÖNECEKTİR.</p>
<p>BU YUKARIDAKİ AYETİ KERİMELER, BEN MÜSLÜMANIM, KİTABIM KURANI AZİMŞAN, PEYGAMBERİM HZ.MUHAMMED MUSTAFA DİYEN SAĞCI VE SOLCU HAKKINDA YETERLİ DOĞRU BİLGİYE SAHİP OLMAYAN MÜSLÜMAN DİN KARDEŞLERİMİ UYANDIRMAYA YETER.<br />
MÜSLÜMANIM DİYEN SOLCU OLMAZ. SOL PARTİLERE OY VERMEZ. MÜSLÜMAN HEP SAĞ.</p>
<p>( EHLİ SÜNNET &#8211; NASRULLAH )<br />
SAHİB-UL HİLYE<br />
Tolga<br />
2010 </p>
<p>شيخ تلغ<br />
نكاح</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Millete düşman Ataistler durdurulabilinir mi?]]></title>
<link>http://sadoglu.wordpress.com/2009/11/20/millete-dusman-ataistler-durdurulabilinir-mi/</link>
<pubDate>Fri, 20 Nov 2009 09:21:52 +0000</pubDate>
<dc:creator>sadoglu</dc:creator>
<guid>http://sadoglu.wordpress.com/2009/11/20/millete-dusman-ataistler-durdurulabilinir-mi/</guid>
<description><![CDATA[Onur, namus, vicdan ve adaletin doğrandığı öylesine kaypak, bencil, zorba ve despot bir ülkede yaşıy]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Onur, namus, vicdan ve adaletin doğrandığı öylesine kaypak, bencil, zorba ve despot bir ülkede yaşıy]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Reenkarnasyon Sorular Yanıtlar]]></title>
<link>http://bpakman.wordpress.com/2009/11/18/reenkarnasyon-sorular-yanitlar/</link>
<pubDate>Wed, 18 Nov 2009 14:18:28 +0000</pubDate>
<dc:creator>bpakman</dc:creator>
<guid>http://bpakman.wordpress.com/2009/11/18/reenkarnasyon-sorular-yanitlar/</guid>
<description><![CDATA[Sorular ve yanıtlar. 1. Reenkarnasyon nedir, böyle bir şey var mıdır, ispat edilmiş midir? Kelime an]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><h3>Sorular ve yanıtlar.</h3>
<h3>1. Reenkarnasyon nedir, böyle bir şey var mıdır, ispat edilmiş midir?<strong> </strong></h3>
<h3><strong><span style="color:#ff0000;">Kelime anlamı tekrar doğuştur, bence kesinlikle vardır, ve bence araştırmalarda  kanıtlanmıştır Bkz:</span> <a rel="nofollow" href="../dininanc/reenkarnasyon/dininan/reenkarnasyon/">http://bpakman.wordpress.com/dininanc/reenkarnasyon/</a></strong></h3>
<h3>2. Tüm canlılar bu re-enkarnasyona tabii olurlar mı, yani bir kez kedi sonra kuş veya insan veya başka bir şey olarak gelinir mi?</h3>
<div>
<h3><span style="color:#ff0000;"><strong>Evet ama</strong><strong> tabi olma</strong><strong> tekamül içerisinde sürer. Yani insan hayvan olarak, hayvan bitki olarak re-enkarne olamaz.</strong></span></h3>
</div>
<div>
<h3>3. O zaman bir düzenli yaşayıp ölmeyen ruh mu var ve devamlı dünyaya gelip yaşamdaki sınavlarla tekamül ediyor.</h3>
</div>
<div>
<h3><strong><span style="color:#ff0000;">Evet ruh denilen, bizim şu anda sahip olduğumuz gibi bir maddi bedene sahip olmayan varlık tekamül eder. Tasavvufta fenafillah/vahdet-i vücut ve doğu felsefesinde Nirvana benzeri mertebeye kadar ve/veya daha ileri başka planlara boyutlara transfer oluncaya kadar.</span><br />
</strong></h3>
</div>
<div>
<h3>4. Bu gelişmeyi kim ölçüyor, önce insan sonra hayvan veya bitki mi olunuyor vey tam tersi mi?</h3>
</div>
<div>
<h3><span style="color:#ff0000;"><strong>Ölçüm ve yönlendirmeyi İlahi Yönetim Mekanizması planlıyor ama<strong> bir zaman sonra</strong> varlık kendisi de ölçebiliyor, yani  o kadar tekamül edebildikten sonra. Sırayı soruyorsanız atom, bitki, hayvan, insan.</strong></span></h3>
</div>
<h3>5. Bu ruhun replasmanı nasıl ve hangi anda olur? <strong> </strong></h3>
<h3><span style="color:#ff0000;"><strong>Öteki alem dediğimiz madde ötesi ortamda, zamanı geldiğinde, görevlendirmelerde, madde ötesi alemde de yapılması gereken işler, görevler bittiğinde, bazen hemen ölümden sonra birilerinin cinsel ilişkisi sırasında, bazen yıllar sonra.</strong></span></h3>
<h3>6. Seçim ve yerleşme nasıl gerçekleşiyor? <strong> </strong></h3>
<h3><span style="color:#ff0000;"><strong>Yerleşme döllenme sırasında oluyor, yani spermin yumurtaya girişiyle, rehber varlıklar gerekirse seçim ve yerleşime yardımcı olabiliyorlar, ama ölümden sonra dünya yaşamının cazibesinden kurtulamayanlar hemen tekrar dönmek isteyip bunu kendi kendilerine de gerçekleştirebilirler. Tibetliler eserlerinde uyarıyor yeni ölenleri, sakın cinsel ilişkilerin çekimine kapılmayın diye.</strong></span></h3>
<h3>7. Farkındalık olur mu, yani eskiye gidiş ve önceki hayatı hatırlama?</h3>
<h3><span style="color:#ff0000;"><strong>F</strong><strong>arkındalık bazı durumlarda olabilir, özellikle Güney Anadolu’daki Nusayriler re-enkarnasyona inandıkları için genelde çocuklarının ilk konuşmalarına (böyle konuşma olursa tabii) kulak verirler bkz</strong></span> <strong><a rel="nofollow" href="../dininanc/reenkarnasyon/dininanc/reenkarnasyon/nusayrilerde-reenkarnasyon/">http://bpakman.wordpress.com/dininanc/reenkarnasyon/nusayrilerde-reenkarnasyon/</a> <span style="color:#ff0000;">en azından deja-vu olabilir, bana Sicilya’nin Cefalu kasabasında olduğu gibi. Bunu bilmeyen toplumlarda ise çocuğun konuşmalarına inanılmaz, susturulur ya da çocuk aldıran olmayınca kendisi susar ve unutur. Ancak olması gereken geçmiş hayatı hatırlamamadır. Yoksa yeni bir sayfa hiç bir zaman açılamaz.</span></strong></h3>
<h3><span style="color:#ff0000;">Dr. Bedir Hatem “Sevgi ve Umut” adlı kitabında bunu şöyle açıklıyor: ”Sebebi: geçmiş yaşantılarımızı hatırlasaydık bu yaşantımızda geçmişin intikamlarını almaya kalkar dolayısıyla bu yeni yaşam eskisinin devamı olurdu ve kısır döngülerle girerdik yeni yaşamlar bulamadan eski yaşamların bunalımlarını yaşamak zorunda kalırdık. Yani aynı filin devamı arkası yarın dizilerine dönerdi. Oysa insan bir aktör gibi enkarnelerinde yaşamı boyunca devamlı olarak farklı ve değişik senaryoları olan filmle (yaşamlar) çevirmek için vardır.Örnek katilini tanıyan bir maktul isek ve katili hatırlayıp görürsek onu öldürmeye çalışırsak. Eşini aldatan bir kadın kocası tarafından tanınırsa intikam alabilir. Dolayısıyla dizi gibi enkarneler olurdu o zaman yaratılışın amacı olan evrimler sonucunda tekamül felsefesi işlemez olurdu.”(Hatem,2007;11)</span></h3>
<h3>8. Bu durumda önceki hayatında kedi olup sahibinden dayak yiyen bir ruh 2. kez geldiğinde sahibinin ne kılıkta olduğunu takip edip intikam alır mı?</h3>
<h3><span style="color:#ff0000;"><strong>Özellikle Nusayrilerde geçmişte kim olduğunu hatırlayıp eski ailesini, komşularını arayanlar gibi vakalar olmuştur.  Web sayfalarımda bununla ilgili bazı vakalar var. </strong></span></h3>
<h3><a href="http://bpakman.wordpress.com/dininanc/reenkarnasyon/ornekler-2/" target="_blank">http://bpakman.wordpress.com/dininanc/reenkarnasyon/ornekler-2/</a></h3>
<h3>9. Bu gelişmeye ters amma neticede 3. sınıf bir canlı yani, itilip kakılmış,</h3>
<h3><span style="color:#ff0000;"><strong>Daha çok cinayetten ya da kazayla ölenler böyle arayışlar yapmışlardır. İtilip kakılmışsa bu onun karmasında olduğu içindir. Karma sebep-sonuç ilişkisine verilen addır. Yani ne ekersen onu biçersin, birine eziyet edene bir dahaki hayatında eziyet eden olacaktır ki eziyetin ne olduğunu anlasın. Hani deriz ya bu neden benim başıma geldi. Why me?</strong></span></h3>
<h3>10. Son gelişimde mezuniyet diploması var mı, yani tamam sen öldün arkadaş şimdi başka bir boyuta görevlendirildin şeklinde bir durum olabilir mi?<strong> </strong></h3>
<h3><span style="color:#ff0000;"><strong>İnsan ameliyle yani yaptıklarıyla kendi kaderini kendisi belirler. Dünyaya gelirken kaderi bellidir zira bunu kendi tayin etmiştir. Kendisine gösterilir o da kabul eder, etmezse istediğine yakın bir şekilde gelir ama tekamülünü geciktirir. İstedigine yakın derken her istediği verilmez. Yani zengin olacak, güzel olacak, mutlu olacak, tahsilli olacak, sağlıklı olacak, uzun ömürlü olacak vb. hepsini alması imkansızdır tekamül açısından. İnsanı acılar, başına gelenler tekamül ettirir. Yine why me? &#8211; neden benim başıma geldi? olayı.</strong> </span><strong><span style="color:#ff0000;">Dağ başında tek başına yaşayarak nereye kadar tekamül edilebilir? Madde ötesi alemde elbette komünükasyon yoğundur. Yani görevlendirmeler, başka boyuta tranferler rehberler tarafından anlatılır. Bizim anlayışımıza göre sırası geldiğinde diploma benzeri taltifler de söz konusudur. yani “sen sana öğretilenleri yaptın, başardın” gibi.</span><br />
</strong></h3>
<h3>11. İlk homosapiens’ten itibaren hep 30-40.000 yıllık bir geçmiş konuşuyoruz, o zamanki nüfus ile şimdiki nüfus arasında dağlar kadar fark var, yani eskiden belki de 10 milyon olan dünya nüfusu şimdi 6-7 milyarı buldu, bu kadar gelişecek ruh nereden ve neden geliyor?</h3>
<h3><strong><span style="color:#ff0000;">Evren, galaksiler genişliyorsa ki herkes öyle diyor, bu gayet normaldir. Bakın Samanyolu Galaksisine 9 Ocak 2006 da<strong> Virgo Stellar Stream adı verilen cüce bir galaksi</strong> katılımı olduğu gözlemlenmiş. Bu belki de genişlemedir. </span><a href="http://www.absoluteastronomy.com/topics/Milky_Way" target="_blank">KAYNAK</a></strong></h3>
<h3><strong><span style="color:#ff0000;">İ</span><span style="color:#ff0000;">çinde bulunduğumuz plan ve boyutun kapsamını bilemiyoruz. Sadece Güneş sistemi midir, tüm Samanyolu dahil midir? Ezoterik bilgilerde merkezin Sirius olduğu belirtiliyor <a href="../dininanc/sirius/" target="_blank">BKZ</a>. Kuran’da adı geçen tek yıldız Şira yani Sirius’un olması ve şuurun merkezi olarak nitelendirilmesi bu savı güçlendiriyor. Böyle geniş bir sistemde nüfus artıyor, azalıyor demek göreceli olarak fazla bir önem taşımaz. Varlıkların sirkülasyonu hakkında farklı görüşler var. Tasavvufta da böyle olmuştur. Yani varlıkların geldikleri enerji kaynağına dönüşleri orada birleşme mi yoksa o  enerji merkezinden tekrar  maddeye ve anti maddeye dönüşme şeklinde mi olacak? Bu ezelden beri tartışılıyor. Evren genişliyorsa belki de sirkülasyon olmuyor. Bu konuda bir zaman akıl yürütmekten başka çaremiz yok.</span><br />
</strong></h3>
<h3>12. Bu dünya bu işlere çok mu uygun?</h3>
<h3><span style="color:#ff0000;"><strong>Evet aynen bu dünya tekamüle çok uygun örneğin kötülük olmasa iyiliğin ne olduğunu anlayamayız, o da, yani kötülükler, yalan, dolan bu dünyada bolca var, hastalık olmasa sağlığın kıymetini anlayamayız vb</strong></span></h3>
<h3>13. Ta o zamanlardan beri gelip giden ve bir türlü tekamülü tamamlayamayanlar var mıdır,</h3>
<h3><span style="color:#ff0000;"><strong>Uzun yıllardır madde dünyasından, kendi mekanlarından ayrılamayanlar bile vardır, bunlara hayalet deniliyor. Dediğim gibi herkes kendi kaderini kendi belirliyor, bu da uzun sürebilir.</strong></span></h3>
<h3>14. Bunlar özel bir seri midir, örneğin politikacı sınıfı buna örnek olabilir mi?</h3>
<h3><strong><span style="color:#ff0000;">Genelde seri olmamalıdır, ama ille de her seferinde aynı seriden örnegin sürekli ben zengin olarak gelmek istiyorum diyen olursa ona da izin verilir ta ki parasal değil gönül zenginliğinin gerçek zenginlik olduğunu anlayana kadar. İkinci Dünya Savaşının efsanevi Amerikalı komutanı Patton daha önceki yaşamında da kıdemli bir subay olduğuna, Kartaca savaşına katıldığına ve İkinci Dünya Savaşı için özellikle görevli olarak gönderildiğine inanırdı.</span><br />
</strong></h3>
<h3>15. Aklıma ilk on dakikada geliveren soruları saydım kusura bakma.</h3>
<h3><span style="color:#ff0000;"><strong>Rica ederim, sorularınız çok düzeyli, ben de eski günlere geri gittim. Bir zamanlar inkarcıydım, zira doğumdan hemen sonra ölen bir bebek günahsız olduğu için cennete gidecek, 70 yıl yaşayan birisi ister istemez tonla günah işlediği için cehenneme. Allah’ın adaleti böyleyse, haşa, ben Allah’a dine falan inanmıyorum derdim. Bunun yanıtını bana ailem veremedi, Allah ne isterse o olur dediler, hiçbir softa da veremedi, softaların eserleri de. İnsanın ölüp kıyamete kadar berzah denilen bir yerde bekleyeceği, kıyamette mezarından kalkacağı da bana akıl dışı geldi. Düşünün yüz yıllarca kemik toz olmuş, zerresi kalmamışsa? Elime tesadüfen (elbette ki tesadüf değil, lafın gelişi tesadüf deriz, tesadüf yoktur) geçen normalde kıçıkırık denebilecek bir dergiyi okurken dünyam değişti. Bu konuda ne bulduysam okudum ve aradığım, sordugum çok şeyin mantıklı yanıtlarını böyle kendi kendime akıl yürüterek buldum. Ondan sonrası çorap söküğü gibi geldi. Anlamadan ezberle değil, mantıkla, akılla. Şimdi çok şükür Allah inancım tam hem de aydın bir düşünceye sahip olarak. Re-enkarnasyon inancı softa olmanıza zaten izin vermiyor. Düşünün bugün müslümanım, ama geçmişte belki yahudiydim ya da bir baska sefer yahudi olarak geleceğim. Bu durumda gel de erkeksen anti-semitist ol. Bunu bilmeyen anlayamayan hariçten gazel okur.</strong></span></h3>
<h3>16. Madem her seferinde farklı dinlerle gelebiliyoruz. O zaman hangisine göre yargılanacağız öbür tarafta?</h3>
<h3><span style="color:#ff0000;">Yanıtı Kuran’da:<em><br />
Şu bir gerçektir ki, iman edenler, Yahudiler,  Sabiiler ve Hıristiyanlardan Allah’a ve ahiret gününe inanıp hayra ve barışa yönelik iş yapanlar için korku yoktur. Tasalanmayacaklardır onlar.</em> (Maide 69)<br />
Madde dünyasından ayrılıp bedenini madde dünyasında bırakanlar, yani ölüp geldikleri aleme geri dönenler,  hangi dinden, hangi inançdan olursa olsun, isterse inançsız olsun artık kendi vicdanlarıyla karşı karşıya kalacaklardır.  Onun geçmiş yasam muhasebesini önce kendisi sonra Allah’ın iradesiyle İlahi Yönetim Mekanizma görevlileri yürütecektir. Gerekirse dediğiniz gibi yargılanacak ya da güler yüzlerle karşılanacaktır. Orada artık din yoktur, sadece amel vardır. Yani oraya madde dünyasında yaptıklarımızı götürürüz, iyiliklerimizi, kötülüklerimizi, bunlar geleceğimizi belirler.<br />
Bu arada cennet-cehennem sembolik kavramlardır. Oraya kötülüklerini götürenleri gerçekten cehennem gibi bir ortam, iyiliklerini götürenleri de cennet gibi bir boyut beklemektedir. Varlıklar kendi tekamül düzeyleri neyse onun ileri boyutlarına geçemezler. Geçmek istiyorlarsa okula yani bedenlenmeye bıraktıkları yerden devam etmek zorundadırlar.<br />
Bu arada örneğin dünyada “namaz kılmayan ne olacak?” diye sorabilirsiniz. Namaz ibadetttir. Yani madde dünyasında Allah’a şükretmek elbette ki gereklidir. Ama öteki alemde ille de iyi bir boyutta olmak icin şart degildir. Yoksa bütün gayri müslimler ve ibadet etmeyen müslümanlar cehenneme gider dememiz gerekir ki madde ötesi alemde böyle birşey söz konusu değildir. Madde dünyasında yapılan ibadet iyi bir insan olmamıza, tekamül etmemize yardımcı olmuşsa, ki olması gerekir amacı odur,  madde ötesi alemde zaten işimize cok yarayacaktır. Yukarıdaki ayet de buna işaret etmektedir.</span></h3>
<h3>17. O yanıt dünyanın tümünü kapsamıyor, dünyanın yarısı <em>iman edenler, Yahudiler,  Sabiiler ve Hiristiyanlardan Allah’a ve ahiret gününe inanıp hayra ve barışa yönelik iş yapanlar </em>dışındaki insanlardan oluşuyor. “Tesadüfen” cehenneme gitmek ihtimali çok kuvvetli. Yaklaşık yüzde elli gibi bir oranla tanım dışında bir yerlerde dünyaya dönebiliriz.</h3>
<h3><span style="color:#ff0000;"><strong>Hayır tümünü kapsıyor. İman edenler yani kısaca iyi insanlar dine inanmasına inanmamasına bakılmaksızın kötülerden ayrılıyor. </strong></span></h3>
<h3><span style="color:#ff0000;"><strong>Bundan başka Kuran’da tümünü kapsayan daha belirgin açıklama da var:<br />
“<em>İman edenler, Yahudiler, Sabiiler, Hıristiyanlar, Mecusiler ve şirke sapanlar arasında Allah, kıyamet günü ayrım yapacaktır. Allah, her sey üzerine Şehid’dir, tanıktır.</em>” (Hacc 17).</strong><strong> </strong></span></h3>
<h3><span style="color:#ff0000;"><strong>İnsanların din ve inanışları hatta inanmayışları bir ölçü değildir, bu ayette aralarında ayrım yapılmadan hepsi birlikte verilmiştir, buna göre hiç kimse kimin ne olduğu, nereye gideceği hakkında hüküm veremez, kimin nereye gideceğini Allah bilir, bu konuda Allah karar verir. Böylece İslamda peşin hüküm olmaması ve Allah’la kul arasına kimsenin girmemesi gerekirdi ama kim dinliyor? Şirk = Allah’a eş koşma, Sabiiler = Eski bir din mensupları, günümüzde bunu ve ayette diğer adı geçenleri örnegin Bahailer, Moon tarikatı, Mormonlar, Budistler, Hindular gibi farklı inanışlar ve hatta ateistler gibi inanmayanlar olarak da nitelendirebiliriz. Ayette adı geçen kıyamet kavramı göreceli olabilir. Yani içinde bulunduğumuz boyutun son bulması hali ya da basit ölümden sonraki hali de kapsıyor olabilir<br />
</strong></span></h3>
<h3><span style="color:#ff0000;"><strong>Bu Ayeti okuyunca hep rahmetli Neyzen aklıma gelir. Padişahın verdiği bir kese altını saraydan çıkınca meydanda açıkta perişan halde yatan Balkan göçmenlerine tereddütsüz dağıtan insan bence doğrudan cennete gitmiştir, ben onu hep gerçek iman sahibi olarak örnek alırım. Hani derler ya “parayla imanın kimde olduğu belli olmaz” diye.</strong></span></h3>
<h3>18. Bu  konuyu din diye nitelemek ne kadar doğru olur, Bülent hocaya bunu da soralım.</h3>
<h3><strong><span style="color:#ff0000;">Elbette ki din değil, mezhep, tarikat bile olamaz.Bir olgudur sadece. Aklınız kabul eder ya da etmez.</span> </strong></h3>
<h3>19. Bu dinler ötesi bir yaklaşım herhalde,</h3>
<h3><span style="color:#ff0000;"><strong>Evet aynen öyle,</strong> <strong>akıl ve mantık ürünü. Dinle hiçbir ilgisi yok.</strong></span></h3>
<h3>20. Tabii bu şekilde inanmanın getirdiği faydaları ve zararları hesaplamak lazım,</h3>
<h3><span style="color:#ff0000;"><strong>Tamamen kişisel bir kabuldur. Yani ben nereden geldim, niçin geldim, nereye gideceğim sorularını kendi kendine soranların bu sorularına bulduğu yanıtları içerir.</strong> <strong>Faydası, bunları  yanıtlayarak  kişinin rahatlatmasını sağlaması  ve daha ileri (further) arayışlarına, sorgularına, kuşkularına son vermesi, hayat felsefesini kökten değiştirmesidir. Örneğin buna inanan anti-semitist, ırkçı, bağnaz, softa/yobaz olamaz, ölümden korkmaz vb. Zarar diyorsanız ben zararını görmedim. </strong></span></h3>
<p><span style="color:#ff0000;"><strong>Allah’a inanmayan birisi de reankarnasyonu kabul edebilir. Nasıl mı? Sadece madde ve anti madde bağlantısı üzerinde akıl yürüterek. <a href="../dininanc/antimadde/" target="_blank">BKZ</a> Bunların var olduğunu ancak tesadüflerle sirküle etmekte olduğunu düşünebilir.<br />
</strong></span></p>
<h3>21. Bir de astral seviye buna uygun mu değil mi (nasıl ama, bu terminolojiyi duymamış olanlarınız da olabilir)</h3>
<h3><span style="color:#ff0000;"><strong>Astral seviye lokal olarak farklılık gösterir. Örneğin Tibetli rahiplerin astral seviyeleri çok yüksektir, orada herkes buna inanır, İslam dünyasının astral düzeyi çok düşük olduğundan oralarda bu inanç yaygın değildir.</strong></span></h3>
<h3>22. İnsana  durgunluk ve miskinlik getirmeyen, çalışmaya üretmeye engel olmayan her türlü barışçı yaklaşım welcome, baskıcı olmamak kaydıyla.  not 1. müslümanlık reenkarnasyonu kabul etmiyor o zaman ne olacak….</h3>
<h3><span style="color:#ff0000;"><strong>Reenkarnasyon inancı baskıcı düşüncelerle taban tabana zıttır. Zorla empoze ettği hiçbir şey yoktur. </strong></span></h3>
<h3><span style="color:#ff0000;"><strong>Müslümanlık deyince biraz duralım. Müslümanlığın özünde Vatikan benzeri Allah ile kul arasında bir örgütlenme öngörülmemiş, temsil Hz. Muhammet’in ölümüyle sona ermiştir. Müslümanlıkta olmaması gereken bir Diyanet makamı ile Adnan hoca örneği gerici takımı öyle diyor diye biz de öyle mi kabul edeceğiz? Bakın Aleviler diyor ki Diyanet bizi temsil etmiyor. Ben de sünni olduğum halde diyorum ki Diyanet veya hacı-hoca Allahla aramıza giremez. Bu durumda kendimiz karar vereceğiz, aklımıza ve mantığımıza göre reenkarnasyon olur mu olmaz mı. Daha önce Sicilya’daki Cefalu kasabasında yaşadığımın kanıtlarını bulduğuma inanıyorsam Diyanet yok dese bunu değiştirebilir mi?</strong> <strong>Ayrıca diğer sayfalarımda var diyanetçiler Süleyman Ateş ve Yaşar Nuri Öztürk reenkarnasyon var diyorlar.</strong></span> <a rel="nofollow" href="../dininanc/reenkarnasyon/dininanc/reenkarnasyon/suleyman-atese-gore-reenkarnasyon/">http://bpakman.wordpress.com/dininanc/reenkarnasyon/suleyman-atese-gore-reenkarnasyon/</a> <span style="color:#ff0000;"><strong>ve</strong></span> <a rel="nofollow" href="../dininanc/reenkarnasyon/dininanc/reenkarnasyon/yasar-nuri-ozturke-gore-reenkarnasyon/">http://bpakman.wordpress.com/dininanc/reenkarnasyon/yasar-nuri-ozturke-gore-reenkarnasyon/</a></h3>
<h3>23. not 2. bu inacta aracılar varmı acaba yani seviye belirleyen, aydınlanmaya yön veren,ve bütünleşme esnasında uygulanacak yöntemleri yenilere aktaran yol gösteren</h3>
<h3><span style="color:#ff0000;"><strong>Evet var, İlahi Yönetim Mekanizması ve onun görevlileri yardım sağlarlar, yön verirler hem madde dünyasındakilere hem de  madde dışı alemdekilere.</strong> <strong>Bunların en tanınmışı Cebrail olarak bilinir. Düzen o kadar mükemmeldir ki varlıklar zaten </strong><strong>tekamül düzeylerine göre boyuttaki yerlerini alırlar, daha üst düzeylere geçme güçleri yoksa geçemeyeceklerinden onlara engel olan falan yoktur.</strong> <strong>Varsa, çekecekleri azabı alt/ilkel boyutlarda kendi vicdanlarıyla başbaşa kalarak çekerler. Üstün varlıklar ise alt kademelere inebildiklerinden ihtiyacı olanlara yardımcı olurlar, aynı şekilde madde dünyasındakilere de eterik yollarla yani bizim elektro manyetik diyebileceğimiz dalgalarla yardım edebilirler. Hani büyük bir kazayı ucuz atlatınca “Allah beni korudu”, “sanki bir el beni aldı şöyle yaptı” deriz ya.</strong></span></h3>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Yaşar Nuri Öztürk’e Göre Reenkarnasyon]]></title>
<link>http://bpakman.wordpress.com/2009/11/18/yasar-nuri-ozturk%e2%80%99e-gore-reenkarnasyon/</link>
<pubDate>Wed, 18 Nov 2009 14:04:12 +0000</pubDate>
<dc:creator>bpakman</dc:creator>
<guid>http://bpakman.wordpress.com/2009/11/18/yasar-nuri-ozturk%e2%80%99e-gore-reenkarnasyon/</guid>
<description><![CDATA[REENKARNASYON (yeni bir bedenle dünyaya tekrar gelme) konusunun gündeme geldiği her yerde şunun altı]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><h3>REENKARNASYON (yeni bir bedenle dünyaya tekrar gelme) konusunun gündeme geldiği her yerde şunun altını mutlaka çizmişizdir: Reenkarnasyon anlayışı, Kur’an’ın Ahiret ve haşir inancını en küçük anlamda zedeleyecek bir şekle dönüştüğünde onu kaldırır atarız.O halde, reenkarnasyonun Kur’an’ın verileri açısından kabul veya reddi, bu kavrama yüklenen anlama bağlı olacaktır.Biz burada üç noktaya değineceğiz!</p>
<p>Birincisi şudur:</p>
<p>İslam din bilginleri, reenkarnasyon konusunda üçe ayrılmışlardır:</p>
<p>1. Kavramı tümden reddedenler,</p>
<p>2. Herkes için işleyen bir kural olarak benimseyenler,</p>
<p>3. Bazı insanlar için işleyen istisnaî bir reenkarnasyonu kabul edenler.</p>
<p>Tümden reddedenlerin şöyle bir gerekçeleri vardır: Böyle bir kabulün, Hint sistemlerindeki tenasüh anlayışına kapı aralayarak Kur’an’ın haşir inancını zedeleyeceği endişesi… Onlar, böyle bir endişenin varlığı yüzündendir ki Kur’an’ın reenkarnasyona işaret eden ayetlerini tevil ile şu hükümde birleşirler:</p>
<p>‘Kur’an, reenkarnasyon düşüncesine kapalıdır.’</p>
<p>Onlar bazen şöyle de derler:</p>
<p>‘Bu mesele setredilmiştir, açmayın!’</p>
<p>Kavramı kabul edip herkes için sürekli işlediğini söyleyenlere göre, tekrar bedenlenme süreklidir ve bunun, ahiret inancını zedeleyen bir yanı da yoktur. İslam düşüncesine damga vurmuş bulunan İhvanussafa ekolü, safî düşüncenin önemli bazı temsilcileri ve bazı gelenekçi müfessirler bu anlayışı paylaşmaktadır.</p>
<p>Müfessir Süleyman Ateş’le bizim de katıldığımız bir grup ise şu görüşün Kur’an’a uygunluğu kanısındadır:</p>
<p>Reenkarnasyon konusu Kur’an’ın ‘müteşa¡bih’ (yoruma açık) dediği alana giren konulardandır. Yani bu konuda kesin ve tartışmasız hüküm verilemez. Sadece ihtimaller sıralanır.</p>
<p>‘Kesin doğruyu Allah bilir’ diyerek ihtimalleri sıraladığımızda biz şu ihtimali öne çıkarıyoruz:</p>
<p>Reenkarnasyonun kabulü, eğer mahşer inancını başka gerekçelerle reddetmiyorsanız, Ahiret inancıyla çelişmez. Ahiretteki dirilme (ba’s), son hesap günü için bir dirilmedir.</p>
<p>Kur’an, mahşerle dünya arası bir devreden söz ediyor. Bu devre, berzahtır. (bk. Müminun, 100)</p>
<p>Reenkarnasyon, şöyle veya böyle, berzah sürecinde söz konusu olur. Ruh, bir yerine birkaç kez bedenlenmekle berzahın dışına çıkmaz. Mahşer ve hesap, tüm ihtişamıyla bakidir. Ve herkes haşrolacaktır. Dünyaya ister bir kez gelin, ister beş kez, sonunda bedenlenip hesaba çekileceksiniz.</p>
<p>Beden birkaç kez değişebilir ama, ruh ve şuur birdir ve son hesap, ruhun mahşerdeki son bedenlenmesi üzerine ve o ’son bedenle’ olacaktır.</p>
<p>İkinci nokta:</p>
<p>Kur’an’da reenkarnasyona işaret eden yirmiye yakın ayet vardır. Bu ayetlerin, geleneksel kabullere mahkum olmadan değerlendirilmesiyle şu sonuçlara ulaşılabilmektedir:</p>
<p>Herkes tekrar tekrar bedenlenmez. Ruh, tekamülüne genellikle dünya ötesi alemlerde devam eder. Ancak bazı ruhlar, dünya boyutuna tekrar indirilir ve tekrar bedenlenirler. Bu bedenlenme, Allah’ın lanetini gerektiren büyük kötülüklere bulaşmış olanlar için domuz, maymun veya zalimlerin uşağı haline getirilme şeklinde olabilir.</p>
<p>Bu son şekle Kur’an ve hadis dilinde ‘mesh’ (noktalı Hı ile) yani hayvana çevirme denmektedir.</p>
<p>Meshin, insanı olduğu yerde ve anında hayvana çevirme şeklinde değerlendirilmesi müfessirlerin tevilidir. Kur’an böyle bir şey söylemiyor. Bu yolda ileri sürülen bazı rivayetler ise, Yahudi mitolojisi İsrailiyat’tan İslam’a sızmış söylentilerdir. Varlık kanunlarına da aykırıdır.</p>
<p>Hadisler, meshin kıyamete kadar süreceğini ve Muhammed ümmeti için de söz konusu olduğunu açıkça bildirmektedir. (Bu konuyla ilgili hadisler ve açıklamaları için bizim, Son Peygamber adlı kitabımıza bakılabilir.)</p>
<p>Üçüncü nokta:</p>
<p>Konunun dayandığı ayetlerin döküm ve açıklamasını ‘Kur’an’daki İslam’ adlı kitabımızda yapmış bulunuyoruz. Ayrıca bilgi edinmek isteyenlere rahatça başvurabilecekleri bir kaynak olarak Süleyman Ateş’in Kur’an Tefsiri’ni öneriyoruz.</p>
<p>Ateş, Kur’an’ın şu ayetlerinin reenkarnasyona işaret ettiğini, açık bir biçimde ifadeye koymuştur: Bakara, 28; Nisa, 56; Furkan, 13-14; Fatır, 16; Vakıa, 60-62; Mülk, 1-2; Nah, 18; İnsan, 28; A’la, 12-13; Abese, 21-22.</p>
<p>Ateş, Tefsiri’nin ilk baskısının 8. cilt 318. sayfasında, reenkarnasyona işaret eden ayetleri değerlendirdikten sonra, bunları açık anlamlarının dışına çekenlerin durumunu şöyle ifadeye koyuyor:</p>
<p>‘Ayetlerin zahirinden de bu mana anlaşılmaktadır. Ancak insanlar, belli yönde şartlanmış olan kamunun tepkisinden çekindikleri için bazı ayetlerin açık anlamlarını tevil etme yolunu tutmuşlardır.’</p>
<p>Özetleyelim:</p>
<p>Kur’an’ın, Hint düşüncesi ve spiritüalist felsefede yer alan reenkarnasyonla eşitlenmeyecek, kendine özgü bir yeniden bedenlenme anlayışı vardır ve bunun, ondaki haşir inancını zedeleyen hiçbir yanı yoktur. Ancak şunu da unutmamak gerekir:</p>
<p>Kur’an’ın dediğini anlamak ehliyet ve emekle, kabul etmekse tabulardan kurtulmuş olmakla mümkündür.</p>
<h3>Yaşar Nuri ÖZTÜRK<br />
Star, 27.07.2003</h3>
<h3><a href="http://www.alevileriz.biz/archive/index.php/t-93.html" target="_blank">KAYNAK</a></h3>
</h3>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Diriliş Muştuları-Turkçe Neşid Albüm]]></title>
<link>http://jihadinasheed.wordpress.com/2009/11/18/dirilis-mustulari-turkce-nesid-album/</link>
<pubDate>Wed, 18 Nov 2009 12:08:41 +0000</pubDate>
<dc:creator>Al Makdisi</dc:creator>
<guid>http://jihadinasheed.wordpress.com/2009/11/18/dirilis-mustulari-turkce-nesid-album/</guid>
<description><![CDATA[Adım adım Aldırma Ayrılıga Son Verip Bayramınız Mubarek Olsun Davamız islam Feda olsun canımız Hak b]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Adım adım Aldırma Ayrılıga Son Verip Bayramınız Mubarek Olsun Davamız islam Feda olsun canımız Hak b]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Bir Peygamber Duası...]]></title>
<link>http://paradies.wordpress.com/2009/11/17/bir-peygamber-duasi/</link>
<pubDate>Tue, 17 Nov 2009 05:24:25 +0000</pubDate>
<dc:creator>paradies</dc:creator>
<guid>http://paradies.wordpress.com/2009/11/17/bir-peygamber-duasi/</guid>
<description><![CDATA[Peyfamber efendimizin tebliğ için gittiği Taif&#8217;te karşılaştığı üzücü tepki karşısında yaptığı ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><a href="http://paradies.wordpress.com/files/2009/11/praying.jpg"><img class="size-medium wp-image-3439 alignright" title="praying" src="http://paradies.wordpress.com/files/2009/11/praying.jpg?w=300" alt="" width="300" height="219" /></a></p>
<p>Peyfamber efendimizin tebliğ için gittiği Taif&#8217;te karşılaştığı üzücü tepki karşısında yaptığı şu duâyı yaptığı rivayet edilmiştir:</p>
<p>“Allahım, kuvvetimin zayıflığını, çaremin azlığını, bu insanların gözünde aşağılanmamı sana arz ederim.</p>
<p>Ey merhamet edenlerin en merhametlisi Allahım, Sen zayıf görülen (müstezafların) lerin Rabbisin.</p>
<p>Beni, asık surat, keskin dille karşılayan uzak düşmana ve işimi kendisine verdiğin yakın dosta dahi bırakmayacak kadar merhametlisin.<!--more--></p>
<p>Eğer Sen bana kızmamışsan ben bunların taşlamasına aldırmam.</p>
<p>Ancak senin afiyetin bana çok geniştir.<br />
Bana gazabının inmesinden, azabının üzerime çökmesinden, karanlıkları aydınlatan, dünya ve ahiret işlerini düzelten yüzünün nuruna sığınırım.</p>
<p>Sen razı oluncaya kadar af dilemem devam edecektir.</p>
<p>Güç kuvvet ancak Seninledir.”</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Yarım Milyonun Bu uğurda Ölür mü?]]></title>
<link>http://bilgimbir.wordpress.com/2009/11/15/yarim-milyonun-bu-ugurda-olur-mu/</link>
<pubDate>Sun, 15 Nov 2009 09:36:38 +0000</pubDate>
<dc:creator>bilgimbir</dc:creator>
<guid>http://bilgimbir.wordpress.com/2009/11/15/yarim-milyonun-bu-ugurda-olur-mu/</guid>
<description><![CDATA[Bir gün Müslüman memleketlerden birinde (Mısır&#8217;da) bağımsızlık davası için çalışan liderlerden]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><span style="color:#000000;">Bir gün Müslüman memleketlerden birinde (Mısır&#8217;da) bağımsızlık davası için çalışan liderlerden biri, Mustafa Kemal&#8217;i görmeye gelmişti, kendisine:</p>
<p>-Bizim hareketin de başına geçmek istemez misiniz ? diye sordu.</p>
<p>Olabilecek bir şey değildi ama, insan yoklamalarını pek seven Mustafa Kemal:</p>
<p>-Yarım milyonun bu uğurda ölür mü ? diye sordu.</p>
<p>Adamcağız yüzüme baka kaldı:</p>
<p>-Fakat paşa hasretleri yarım milyonun ölmesine ne lüzum var ? Başımızda siz olacaksınız ya&#8230; dedi.</p>
<p>-Benimle olmaz, beyefendi hazretleri, yalnız benimle olmaz. Ne zaman halkınızın yarım milyonu ölmeye karar verirse o vakit gelip beni ararsınız.</span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[KIR(I)K HADİS: Kalbimin yüksek atladığı çıta nereye kuruludur?]]></title>
<link>http://fotografmakale.wordpress.com/2009/11/04/kirik-hadis-kalbimin-yuksek-atladigi-cita-nereye-kuruludur/</link>
<pubDate>Wed, 04 Nov 2009 14:57:34 +0000</pubDate>
<dc:creator>MxDönence</dc:creator>
<guid>http://fotografmakale.wordpress.com/2009/11/04/kirik-hadis-kalbimin-yuksek-atladigi-cita-nereye-kuruludur/</guid>
<description><![CDATA[&nbsp; &nbsp; &nbsp; Öyle bir büyüğüm olsa&#8230; Yapıp ettiklerimle değil de, yapmak istediklerimle]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img class="aligncenter size-medium wp-image-3330" title="kırkhadis" src="http://fotografmakale.wordpress.com/files/2009/11/kirkhadis.jpg?w=300" alt="kırkhadis" width="300" height="300" /></p>
<p>&#160;</p>
<p>&#160;</p>
<p>&#160;</p>
<p>Öyle bir büyüğüm olsa&#8230; Yapıp ettiklerimle değil de, yapmak istediklerimle alsa boyumun ölçüsünü. Bitirdiğim işlere bakarak değil; içimde büyüttüğüm hayallerimle takdir etse beni. Elimden gelenleri değil sadece; kalbimden geçenleri tartsa şefkatinin terazisinde. İyilik yapmak isteyişimi de iyiliklerimden saysa&#8230; Yapamasam da, yapmak isteyişimle yapmış saysa iyiliği. Düşünüp tasarladığım kötülükten vazgeçtiğim için, kimsenin döndüğümün farkına bile varmadığı kötülükten döndüm diye, sessizliği bozsa, omuzlarıma dokundursa merhametini, gözümün içine bakıp &#8220;aferin!&#8221; dese. İçimin zaferlerini ilan etse şehre. Kalbimin fetihleri için şehirler bağışlasa bana. Yuttuğum kötü sözlerim için teşekkür etse. Saçlarını okşamak isteyip de okşayamadığım yetimlerin saçları sayısınca ödüllendirse beni. İmdadına yetişemedim her mazlumun her  Ah! ı için yandığım &#8220;Ah!&#8221;larca teselli etse beni. Hiç olmazsa uykumu böldüm diye yoksullar için, komşusu açken deliksiz uyuyanlardan, mazlumlar ağlarken hoyratça gülenlerden ayrı bir yere koysa beni&#8230;</p>
<p>Ettiklerimle değil, edemediklerimle de değil; etmek istediklerimle, edemedim diye kendimi paraladıklarımla kıymet biçse bana. Hapsetmese beni cılız kudretime&#8230; Elimin eriştiği yerin sığlığında değil, hayallerimin göğüne saldığım uçurtmaların ufkunda görse beni. Bakışının ayinesinde et kemikten gövdemi değil; dünyaları avucunda eritmeye kararlı ruhumun heykelini konuk etse&#8230; Bitirdiğim işlerin daracık hacmine sığıştırmasa varlığımı&#8230; İdeallerimi kocaman ve mavi bir gökyüzü gibi sergilese bakışlarında&#8230; Özlemlerimin her birini, çiçek çiçek gerçekleşmiş, tohumlarca filizlenmiş, doyasıya meyvelenmiş bir bahar somutluğunda tutsa elinde&#8230; Başarılarımı gerçekleştirdiğim sonuçların hafifliğince değil; arzu ettiğim, umduğum, yoluna düştüğüm, uğrunda çabaladığım ideallerime göre belirlese.</p>
<p>Kalbimde güneşleri taşıyorken, elimdeki titrek muma göre kıymetlenirsem yazık değil mi bana? Kalbinde olsun sönük bir mum aydınlığını taşıyamayanlarla, sırf elimde de mum yok diye aynı kefeye konulmuşsam ben, kalbimin karnesini göstereceğim büyüğüm nerede?</p>
<p>Beni değerli kılan sadece elimle kazandıklarım ve biriktirdiklerimse, azlar-çoklar arasında gidip gelen, var-yok arası çaresizce çırpınan varlığın kuyusuna itilmiş bir zavallıyım. Elindekinin azalmasıyla mahzun olan, çoğalttıklarının ise azalmasından korkarak yaşayan sığ bir zengin olsam ne fayda? Hayatımın anlamı, aldığım sonuçlara bağlı olacaksa, başarılarım ele geçirdiklerimle ölçülecekse, elden çıkmış dün ve geleceği kuşkulu bir yarın arasına sıkışmış bir dilenciyim ben. Varlarıyla şımaran, yoklarıyla rezil olan, varlarının daha da var olması için dilenen, eksilenleri yüzünden daha da ezilen sığ bir varlıkla ne ederim ki? Gövdemi özne etmişsem kendime, etten kemikten, yırtılabilir ve kırılabilir bir zeminde yalpalayarak yürüyen, kaslarına asılarak dikilen, sonunda toprakta çürümeye mahkûm bir tedirginim ben. Kalpsizlerin zalimce biriktirdikleri yanında küçük kalacaksam, taşıdığım kalbin zenginliğini hangi aynada göreceğim? Gözleri eşyanın kör ufuklarına hapsedilmiş ruhsuzların göz kamaştırıcı servetlerin gölgesinde aşağılanacaksam, hayallerimin yüceliğine, umutlarımın sınırsızlığına kimin nazarında değer arayacağım?</p>
<p>Mümin isem eğer&#8230;</p>
<p>İçimin de içini Rabbimin nazarına gizli saklısız sunuyorsam, Rabbime göründüğümü görerek var olanlardansam, değerimin Rablerinin katında ölçüldüğüne inananlarla berabersem&#8230;</p>
<p>Etten kemikten gövdeden çıkan eylemleriyle değil; taş, kâğıt ve metalden inşa edilen başarılarımla değil; ruhum üzerinde yükselen, kalbimle inşa ettiğim niyetlerim üzerinden değer kazanırım.</p>
<p>Bedenim ve biriktirdiklerim azaldı diye üzülmem, azalacak diye korkmam. Ete kemiğe göre azalıp çoğalmam. Para pula göre, metale betona göre eksilip artmam. Kıymetimi O?ndan bilirim. Dünyanın hiçbir terazisinde ağır gelmek için birik(tir)meye tenezzül etmem. Dünyanın terazilerinde hafif kaldım diye hayıflanmam. Bedenime yaslanarak değil sadece, kalbimi ve ruhumu özne yaparak, huzurunda kıyam ettiğimden alırım ben kıymetimi. Ayarımı O bilir, O verir. O&#8217;nun nazarında hep tedavülde kalırım. O&#8217;nun yakınlığında ararım geçerliliğimi. Eylemlerim üzerinden değil, niyetlerim üzerinden tartar O beni. Rabbimin değerler çıtasında kalbim kalıbımdan daha yüksek atlar.</p>
<p>Onun için der ki âlemlere rahmet Peygamberim [asm]: <em>&#8220;Müminin niyeti amelinden hayırlıdır.&#8221;</em></p>
<p style="padding-left:60px;"><em>Senai Demirci</em></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Neymiş Araplar?]]></title>
<link>http://bpakman.wordpress.com/2009/11/01/neymis-araplar/</link>
<pubDate>Sun, 01 Nov 2009 11:28:59 +0000</pubDate>
<dc:creator>bpakman</dc:creator>
<guid>http://bpakman.wordpress.com/2009/11/01/neymis-araplar/</guid>
<description><![CDATA[&#8220;Araplar düşmandır Türklere&#8221; diyebilir ve tüm Arapları böylesine aynı kefeye koyabilirmi]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><h3>&#8220;<em>Araplar düşmandır Türklere</em>&#8221; diyebilir ve tüm Arapları böylesine aynı kefeye koyabilirmiyiz? Bu olamaz elbette. Düşman olanlar da olabilir, vardır özellikle koyu bağnaz dinciler arasında ama dost olanların, Türkleri sevenlerin sayısı da azımsanamaz. Aramızda epey akrabalık da vardır, özellikle Mısırlılar, Ürdünlüler, Suriyelilerle. Az önce beni muayene eden Suriyeli dişçi &#8220;soyadım Ağa, bende Türk kanı var&#8221; diye iftihar ediyordu. Araplar Türklere düşman olmaktan ziyade olsa olsa kıskanmaktadırlar diyebiliriz. Kıskandıkları hem müslüman hem de laik olarak onlara kıyasla dini  bağnazlıktan biraz daha ötede yaşamamızdır. Arap kadınları ise kıskanmak şöyle dursun Türkleri çok beğenmekte, içtenlikle sevmekte ve bizim kadınların yaşadığı hayata, statülerine özlem duymaktadırlar. Özellikle Türk dizilerini, Gümüş&#8217;ü seyrettikten sonra. Rahatça diyebilirim ki Arap kadınları arasından Türklere düşman olan falan yoktur. Ayrıca tüm Araplar İstanbula hayrandır. Bu arada Bahreyn&#8217;liler Türklere düşmanlık şöyle dursun Türkleri inanılmaz ölçüde seviyorlar. Defalarca giriş çıkış yaptığım Bahreyn pasaport ve gümrük görevlileri her zaman bu sevgilerini belli ederler.</h3>
<h3>AKP iktidarından önce çoğu Araplar Türkleri dinsiz falan görürlerdi. Uzun bir süredir dinci iktidarımız, Cumhurbaşkanımız, imam hatip okullarımız, bolca tarikatlarımız, türbanlı kız ve kadınlarımız olduğundan artık bunu da fazla dile getiremiyorlar. Ama Atatürk hakkındaki düşünceleri yine aynı. Malesef Atatürk onlara öyle lanse edilmiş çünkü. Yani onlara pis araplar diyen dinsiz, dönme biri olarak.</h3>
<h3>Sonuçta Araplar bizi ilginç ve farklı buluyorlar.</h3>
<h3>Bu konuda Serdar Turgut&#8217;un Ocak 2002 tarihli eski ama ilginç bir yazısı, genelde Araplar hakkında eksik bilgilerimizi, aradan geçen zaman zarfında köprülerin altından çok sular aktığını gayet iyi göstermektedir. Belirttiğim gibi yazıda bazı yanlış saptamalar var, örneğin bizi müslüman görmediklerini tam olarak iddia edemeyiz. Bizim müslümanlığımızın onlarınkinden farklı olduğunu çok iyi biliyorlar. Ama bu bizi müslüman olarak görmedikleri anlamına gelmemektedir.   <a href="http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=47496" target="_blank">Kaynak</a></h3>
<h3><em><strong><strong>Bu </strong>köşede Araplar hakkında gerçek hislerimi ne zaman yazdıysam, bazı çevrelerden hep tepki gördüm.</strong> Bunlar Araplar ile aramızda bir din kardeşliği olduğunu iddia ediyorlar, bana da kızıyorlardı. Aynı dinden olduğumuz kesin de onlarla aramızda bir kardeşlik filan gayet tabii ki yok. Araplar düşmandır Türklere, bu aktif bir düşmanlıktır ve bizim bunu kavrayabilmemiz de pek kolay değildir. Türkiye&#8217;nin çok önemli bir özelliği var. Türkiye kendisine düşmanlık besleyen ülkeleri, bunlar hadlerini aşmadıkları sürece, fazla iplemez. Bakın Yunanistan&#8217;a mesela. Adamcağızlar yıllar boyu tepinip durdular, Türkler böyle Türkler şöyle diye, Türkiye korkuları paranoya haline geldi. Bizde ise aktif bir Yunan düşmanlığı yoktur. Araplar da kendi bölgelerinde tepinip duruyorlar ve onları da pek dikkate alan yok bizim tarafımızda.<br />
***<br />
Onlarla suni kardeşlik hayalleri kuranlar son iki olaydan sonra inşallah bakış açılarını yeniden değerlendiriyorlardır.<br />
Osmanlı&#8217;dan kalan eserleri yıktılar biliyorsunuz, büyük bir kinle Suudi Arabistan&#8217;da. Şimdi de Kral <strong>Fahd,</strong> İngiliz casusu <strong>Lawrence&#8217;</strong>in zamanında yaşadığı evin kapısına <strong>‘‘Bu ev, Osmanlı&#8217;ya karşı bağımsızlık savaşı veren Suudilere yardımcı olan İngiliz Thomas Edward Lawrence tarafından karargáh olarak kullanılmıştır’’ </strong>yazılı bir plaket astırarak orayı müze haline dönüştürmüş. Bu olay bile Arapların sadece kindar değil aynı zamanda aptal olduklarını göstermekten başka hiçbir şeye yaramaz. Çünkü bakın o çok sevdikleri ve yalakalandıkları <strong>T.E. Lawrence ‘‘Bilgeliğin Yedi Sütunu’’ </strong>adlı kitabında Arapları nasıl tanımlıyor:<strong> </strong></em></h3>
<h3><em><strong>‘‘Onlar, dünyayı her zaman dış hatlarıyla gören, temel renklerin ya da daha doğrusu siyah ile beyazın egemen olduğu bir halktı. Kuşkuyu -bizim modern dikenli tacımızı- hor gören dogmatik bir halktı.<br />
Bizim metafizik zorluklarımızı, içebakışla ilgili sorgulamamızı anlayamazlardı&#8230; Umursamaz bir tevekkülle zihinlerini boş bırakan, sınırlı, dar kafalı insanlardı. Zihin ya da bedene ilişkin hiçbir örgütlenmeleri yoktu.Kabilenin fikirleri ile mağaranın fikirleri arasında yollarını izliyorlardı.’’<br />
</strong>Daha çok alıntı yapabilirim ama gerek yok herhalde. Bilmem anlatabiliyor muyum meseleyi?<br />
***<br />
Daha önce de yazdım, yine tekrarlayayım. Dubai&#8217;de bir gün, Körfez Savaşı&#8217;ndan bir ay sonra sadece yabancılara açık olan bir barda içki içiyordum. Polis daldı içeriye, kimlik kontrolüne başladı. Müslümanları tutuklayıp çıkarıyorlar.<br />
Sıra bana gelince pasaportuma baktılar ve çekip gittiler. Rahat bıraktılar beni. Araplar hem Türklere düşmanlar, hem de bizi Müslüman olarak kabul etmiyorlar. Bu beni çok mutlu eden bir olay, buna üzülenler de olacaktır mutlaka.<br />
Beni etmiyorlar tamam anladık ama şunu unutmayın ki gerçek inananlarımızı da kendilerine göre tanımlamışlar, onları da Müslüman olarak kabul etmiyorlar.</em><em>Dolayısıyla son yaptıkları olaylar da hiç şaşırtıcı değil.<br />
Ne kadar mutluyum ki bunlar bizim bölgede müttefikimiz filan değil; çünkü onlara muhtaç olsaydık her fırsatta bizi arkadan hançerleyecekleri de kesindi. </em></h3>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Biz çağın kirlettiği defolu müslümanlarız...]]></title>
<link>http://huseyinsaglam.wordpress.com/2009/10/29/biz-cagin-kirlettigi-defolu-muslumanlariz/</link>
<pubDate>Thu, 29 Oct 2009 11:33:12 +0000</pubDate>
<dc:creator>huseyinsaglam</dc:creator>
<guid>http://huseyinsaglam.wordpress.com/2009/10/29/biz-cagin-kirlettigi-defolu-muslumanlariz/</guid>
<description><![CDATA[Miracın konuğu kutlu habercinin, Efendimiz’in (a.s) adını bildiğimiz ve bilmediğimiz, sayısı yalnızc]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Miracın konuğu kutlu habercinin, Efendimiz’in (a.s) adını bildiğimiz ve bilmediğimiz, sayısı yalnızc]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[TÜRK'LERİN MÜSLÜMAN OLUŞU]]></title>
<link>http://panteidar.wordpress.com/2009/10/28/turklerin-musluman-olusu/</link>
<pubDate>Wed, 28 Oct 2009 13:12:10 +0000</pubDate>
<dc:creator>pante</dc:creator>
<guid>http://panteidar.wordpress.com/2009/10/28/turklerin-musluman-olusu/</guid>
<description><![CDATA[Nasıl Müslüman Olduk? Türklerin Müslümanlığı Kabulü Hakkında Ne Biliyoruz? Bu konuda pek fazla birşe]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong>Nasıl Müslüman Olduk?</strong></p>
<p>Türklerin Müslümanlığı Kabulü Hakkında Ne Biliyoruz?<br />
Bu konuda pek fazla birşey bildiğimiz söylenemez. Çünkü Türklerin müslüman oluşuyla ilgili olarak<br />
ne okullarda, ne tarih kitaplarında ayrıntılı bilgi verilmez. Verilen bilgilerden ise sanki İslam&#8217;ı duyan-dinleyen Türklerin akın akın müslüman oldukları ima edilir. Bu gerçek değildir. Gerçeğin bilinmesi istenmez.</p>
<p>Bakın Diyanet bu konuda ne diyor:</p>
<p>Türklerin İslâm dinine girmesi, Türk milletinin tarihinde bir dönüm noktası olmuş, müslümanlık için hayırlı sonuçlar doğurmuştur.<br />
Türkler, İslâm dinini hiç bir zorlama olmadan kendi istekleri ile kabul etmiştir. Bunun başlıca sebepleri şunlardır:<br />
1) İslâm dini ve İslâm medeniyetinin üstünlüğü.<br />
2) İslâma girmeden önce Türklerin eski dini inançlarının İslâm inancına yakın olması ve İslâmın getirdiği üstün prensiplerin Türk milletinin ruhuna ve manevi yapısına uygun düşmesi.</p>
<p>&#8221; Hiç bir zorlama olmadan &#8221; ifadesi büyük bir yalandır. Bunu aşağıdaki dökümanı sabırla sonuna kadar okuyabildiğinizde göreceksiniz.<br />
Türkçü Turancı çizgide siyaset yapanların ise bu konuda gerçeği gizlemeleri çok ilginçtir. Hem Türkçü geçinip hem de Türklerin tarihinde uğradıkları en büyük vahşet ve katliamdan bahsetmemelerine anlam vermek mümkün değildir.</p>
<p>Aşağıdaki bilgilerin tamamı İslami kaynaklardan, Taberi ve Zekeriya Kitapçı gibi İslami tarihçi ve yazarlardan alınarak düzenlenmiştir.</p>
<p>Türklerin kılıç zoruyla Müslümanlaştırılmaları ile ilgili 670’li tarihlere dayanan bilgiler maalesef okullarda bizlere hiçbir zaman verilmemiş, verilen bilgiler ise, Türklerin Müslümanlığa geçişleri kendi istekleri ile olmuş gibi gösterilerek, 740’lara kadar ki tarih atlanarak verilmiştir.</p>
<p>İslam&#8221;ın Türklere zorla kabul ettirilmeleri ile ilgili 670’lerden başlayarak 740’lara kadar uzanan tarihin bize okullarda anlatılmamasının nedenlerini, bu kısa tarihi öğrenince biraz daha anlamak mümkün olabilecektir. Şimdi bu atlanan 70 senelik tarihe bir göz atalım..</p>
<div><strong>Arapların Türklere İlk Saldırıları </strong>
<p>&#160;</p>
<p>Seyhun ve Ceyhun nehirleri arasında bulunan bölge tarihi ipek yolu üzerindedir. Türk beylikleri, bu bölgedeki, Buhara, Semerkant, Talkan, Baykent gibi şehirlerde yerleşmiş yaşıyorlar, deri imal ediyor ve pamukdan kağıt üreterek bunları satıyor ve iyi de para kazanıyorlardı. Bu üretimlerinin yanı sıra altın madenleri çalıştırıyorlardı. Özellikle adı zengin şehir manasına gelen, Semerkant’ın zenginliğinin o devirde dillere destan olduğu söylenir. Bu zenginlik öteden beri talancı Arapların iştahını kabartıyorduysa da, Türklerden çekiniyorlar ve araya sınır olarak koydukları Ceyhun nehrini geçmeye pek cesaret edemiyorlardı. Çünkü daha önce Halife Osman zamanında, Muhammed bin Cerir komutasındaki Araplar İslam’ı yayma bahanesiyle oraları talan etmek için 2700 kişilik bir ordu ile Fergane’ye kadar girdiyse de Türkler tarafından yok edilmişlerdi. Ancak daha sonraları Muaviye tarafından, Ceyhun nehrinin altında kalan Horasan’ın tamamıyla işgal edilmesi ile o bölgede ilk Araplaştırma ve İslamlaştırma girişimleri başlamış oldu.</p>
<p>Buhara&#8221;nın Talan Edilmesi</p>
<p>Horasan’ın kendileri tarafından tamamen işgal edilmesinden cesaret alan Araplar, Muaviye’nin ilk Horasan valisi olan, Ubeydullah bin Ziyad 673 yılında bu sefer ilkinden çok daha kalabalık 24.000 kişilik bir ordu ile Ceyhun nehrini geçerek Kibac Hatun yönetimindeki Buhara’yı kuşatır. Kibac Hatun diğer Türk beyliklerinden yardım isterse de bu yardım kendisine gelmez ve Araplar verdikleri kayıplardan dolayı Buhara’yı işgal edemezlerse de tam anlamıyla talan ederler. Daha sonra, Muaviye’nin ikinci Horasan Valisi, Halife Osman’ın oğlu Said’de Buhara’ya saldırmaya hazırlanır. Kendisine diğer Türk Beyliklerinden yardım gelmeyeceğini anlayan Kibac Hatun, Said’le anlaşma yapmak zorunda kalır. Bu anlaşmaya göre, Kibac Hatun, Said’e diğer Türk Beyliklerine yapacağı saldırılarda önüne çıkmayacağına dair güvence ve bu güvencenin teminatı olarak da Buhara’daki Türk asilzadelerinden rehinler verir. ( Bu sayı kimi tarihçilere göre 50 kimine göre de 80’ dir. ) Bu anlaşmanın verdiği rahatlıkla Said, zenginliğini öteden beri duyduğu Semerkant’a saldırır. Semerkant’ı baştan aşağı talan eder ve topladığı binlerce Türk gencini, köle pazarlarında satmak için Horasan’a getirir. Said daha sonra Kibac Hatun’dan aldığı 80 kadar rehine tarafından bir punduna getirilmiş ve hançerlenerek öldürülmüştü. ( Said’i öldürdükten sonra dağa kaçmayı başaran rehinlerin orada açlıktan öldüğü söylenir ) Said’den sonra, Horasan Valisi Salim bin Ziyad olur. Horasan’da Muaviye’nin oğlu Yezid’e bağlıdır. Ziyad’da ayni şekilde 680 yılında Türkleri İslamlaştırmak ve şehirlerini talan etmek için saldırır fakat püskürtülerek geri çekilirler. Bu sefer, kendi orduları Türkler tarafından talan edilerek silahları alınır. Daha sonra Araplar daha güçlü bir orduyla tekrar saldırır ve Türkleri gene talan ederler. Bu talandan her Arap2400 dirhem alır. ( Bir kölenin satış fiyatı 300 ile 500 dirhem arasında olduğu düşünülürse, bu durumda aldıkları ganimet adam başına 7 veya 8 köleye eş değerdedir.)</p>
</div>
<p>Haccac ve Rutbil</p>
<p>İslam’da ilk asimilasyon 685 yılında Abdülmelik ile başlar. Abdülmelik, etrafını İslamlaştırmaya adı İslam tarihine kan dökücü zalim olan Haccac’ı kendisine yardımcı seçerek başlar. Abdülmelik önce civar halkların dillerini Arapçalaştırdı. Haraç karşılığı önceden bazı hakları kabul edilmiş olan gayri müslimlerin bütün haklarını geri aldı. Bu arada Haccac’ı Irak genel valiliğine atadı. Haccac’ın Irak’a genel vali atanmasından sonra Türklerin kaderinde ilk köklü değişikler başlamış oldu. Haccac ilk olarak Ubeydullah ibni Ebi Bekri’yi Sicistan’a, Muhalleb ibni Ebi Sufra’yi da Horasan’a vali yapar. O tarihte, Sicistan’ın Türk Hükümdarı Rutbil’dir ve Araplara vergi vermektedir. Haccac, bununla yetinmez ve Ubeydullah’ı Rutbil’in üzerine göndererek ondan tam olarak teslim olmasını ister.</p>
<p>Rutbil önce bu teklifi kabul etmek istemez. Bunun üzerine Ubeydullah Rutbil’in üzerine yürür. Rutbil 18 fersah geriye çekilerek Ubeydullah ve ordusunu kuşatma altına alır. Ubeydullah, Rutbil’den kurtulmak için 700.000 dirhem teklif ederse de Rutbil kabul etmeyerek Arap ordusunu büyük bir bozguna uğratır. Buna çok kızan Haccac 40.000 kişilik büyük bir ordu toparlayarak, Abdurrahman ibn Esas komutasında Rutbil’in üzerine gönderir. Rutbil’i yenemiyeceğini anlayan Esas, bu sefer onunla anlaşır. Bu olay karşısında çılgına dönen Haccac, Esas’ı yakalatmak üzere bir birlik gönderirse de, Esas’ın ordusu bu birliği yenilgiye uğratır ve geri kalanları da Basra’ya kadar sürer. Ancak burada yenilen Esas’ın ordusu dağılır ve Esas Rutbil’e sığınır.</p>
<p>Bunun üzerine Haccac, Esas’ı kendisine vermesi için Rutbil’i tehdit eder. Vermediği taktirde çok büyük bir ordu ile üzerine yürüyeceğini ve bütün Türk şehirlerini harap edeceğini, verirse de kendisinden 7 sene hiç vergi almayacağını söyler. Türk şehirlerinin tekrar bir savaşa girmesini istemeyen Rutbil, 7 sene haraçtan muaf tutulacağını da düşünerek Haccac’ın bu teklifini kabul eder ve Esas ve yakınlarını Haccac’a teslim eder. Ancak, Rutbil Haccac’a güvenmekle hata yaptığını daha sonra anlayacaktır. Haccac Rutbil’den Esas’ı teslim aldıktan sonra derhal yeni bir ordu düzenleyerek 699 yılında Muhelleb bin Ebi Sufyan komutasında Türk şehirlerinin üzerine gönderir. Hocente, Kes, Sogd ve Nesef’i ele geçirirsede Türkler direnirler. Horasan valiliğine Muhelleb’in oğlu Yezid gelir. Yezid ibni Muhelleb’de Türk şehirlerini talan eder.Yezid’in savaşçıları, Harzem’den ele geçirdiği Türkleri boyunlarına damga vurarak köle pazarlarında satarlar. Bu tarihlerde, Araplar Türklerin yurtlarını devamlı olarak istila edip şehirlerini talan ettilersede kalıcı bir üstünlük sağlayamamışlar, elde ettikleri yerleri sonunda tekrar Türlere geri vermek zorunda kalmışlardı.</p>
<div>Kuteybe ibni Müslim
<p>&#160;</p>
<p>705 yılında Abdülmelik öldüğünde yerine oğlu Velid geçer. Ve Türk tarihini önemli şekilde etkileyecek olay, Kuteybe ibni Müslim’in Horasan’a vali atanması olur. Bu zamana kadar kalıcı bir başarı elde edemeyen Araplar onun zamanında Türk yurtlarında kalıcı başarılar elde etmişlerdir.<br />
Türklerin gerçek anlamda kılıç zoru ile Müslümanlaştırılmaya başlamaları Kuteybe zamanında olmuştur. Vali olduğu andan itibaren, Türk Beyliklerinin toptan işgal edilerek İslamlaştırılması için çok güçlü bir ordu kurmaya başlar. Merv’de askerleri toplayarak,<br />
&#8221; Allah kendi dininin aziz olmasi için size bu toprakları helal kıldı &#8221; der. Kuteybe ilk olarak Baykent’i kuşatır. Diğer Beyliklerden Türk Savaşçılar Baykent’in savunmasına yardıma gelirler. İki ay süren bir savaş olur. Kuteybe tam bir zafer kazanamazsa da, Türkleri haraca bağlayan bir anlaşma yapmaya zorlar. Şehir yıkımdan kurtulur ama, şehre giren Araplar anlaşmaya rağmen şehrin bir kısmını yağmalarlar ve şehirden ayrılırlarken arkalarında bir de askeri garnizon bırakırlar. Başlarına gelecekleri anlayan Türkler ayaklanmaya başlarlar ve kendi aralarında silahlanarak karşı bir mücahit birliği kurarlar, Baykent’de karışıklıklar başlar. Bunun üzerine Kuteybe Baykent’e tekrar gelerek ne kadar silahlanan Türk varsa hepsini öldürtür. Kadınları ve çocukları esir alır ve şehri tekrar baştan aşağı yağmalar.</p>
<p>Taberi’nin anlatımlarına göre, Kuteybe’nin aldığı ganimetlerin haddi hesabı yoktur. Taberi, bütün Horasan’ı işgal ettiklerinde dahi bu kadar ganimet toplayamadıklarını söyler.</p>
<p>Şehrin yağmasından sonra, daha önce Horasan’da Merv’e getirilmiş olan Arap aileleri, Merv’den getirilerek Baykent’e yerleştirilir. Muhafız birlikleri oluşturulur. Valilik den vergi tahsildarlığına kadar bütün denetim organları Araplar’dan oluşturulur. Türklerin Budist ve Zerdüşt inançlarını simgeleyen bütün heykeller toplatılır, taş olanlar kırılır, altın olanlar eritilerek ganimet olarak Araplar tarafından alınır. Bunlar, Enfal suresinde yazdığı gibi, sanki Araplara Allah’ın verdiği ganimetlerdir. Daha sonra esir edilen kadın ve çocuklar kocalarına ve babalarına geri satılır. Müslümanlar, Baykentli Türklerin neleri var neleri yoksa almışlar, şehrin onarımı da gene Türklere kalmıştır. Bundan sonra sıra gelir Buhara’nın tamamen işgal edilip Müslümanlaştırılmasına.</p>
</div>
<div><strong>Buhara&#8217;nın Tekrar Kuşatılması ve İlk Türk Katliamı </strong>
<p>&#160;</p>
<p>Kuteybe Merv’de büyük bir hazırlık yapar. Bu arada Vardana ve Buhara beylikleri arasında çatışmalar vardır. Müslümanlara karşı mücadele etmek için bu çatışmalar derhal durdurulur ve Vardan Hudat, Kuteybe’ye karşı Türklerin başına geçer. Kuteybe önce, Numiskent ve Ramitan’a saldırır ve buraları kolayca istila eder. Demirkapı önlerinde Vardan’la çarpışırlar. Vardan savaşı kaybeder ve Buhara’ya doğru çekilir. Ancak Kuteybe’de, savaştan yorgun düştüğü için Buhara’yı alamadan Merv’e geri döner. Haccac bunu başarısızlık olarak kabul eder ve, Buhara’yı mutlaka almasi için Kuteybe’ye emir verir. Kuteybe büyük bir hazırlık yaparak bir sene sonra tekrar Buhara’yı kuşatır. Türkler direnir ve Kuteybe başarılı olamaz, ordusu dağılmaya başlar. Bunun üzerine Kuteybe her bir Türk başı için askerlerine 100 dirhem vaad eder. Para hırsı ile gayrete gelen Araplar, şehri istila ederler. Bütün direnen Türkler kılıçtan geçirilerek tam bir katliam yapılır, Araplar Türk kadınlarına tecavüz ederler, beğendikleri kadınları ya cariye olarak kullanmak yada köle pazarında satmak üzere alıkoyarlar. Erkeklerden de binlerce kişiyi köle olarak satmak üzere beraberlerinde götürürler.</p>
<p>Araplardan oluşan yeni bir idari kurumlaşma yapılır. Diğer beyliklerden tepkiler gelmeye başlayınca da, Buhara Melikesi Hatun’un oğlu Tuğ Sad kukla hükümdar yapılır. Tuğ Sad tarihe hain bir işbirlikçi olarak geçer. Daha sonrada Müslüman olarak oğluna da, efendisi Kuteybe’nin ismini vererek bağlılığını kanıtlar. Etkili bir kolonizasyon yapmak isteyen Kuteybe bunun için öncelikle yerli halkı İslamlaştırmaya başlar. Buhara halkı önceleri Müslüman olmuş gibi görünseler de bu dini kabul etmek istemezler. Kuteybe Türklerin aslında Müslüman olmadıklarını, evlerinde İslami kuralları tatbik etmediklerini anlar ve yeni bir yöntem geliştirir. Bu yönteme göre Türkler evlerini Araplarla paylaşmak zorunda bırakılırlar ve bu şekilde bire bir kontrol altına alınırlar. İslami kurallara uymayanlar ise ağır cezalara uğratılırlar.<br />
(Bugün, bazı İslami yazarlar bu getirilen tedbirlerin İslam&#8221;ın Türkler tarafından kabul edilmesinde çok yarar sağladığını açıkca ifade ederler. Bu yaklaşım da üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur.)</p>
<p>Kuteybe’nin bu zorlamaları karşısında, halkdan bazı direnişçiler çıkar. Gizlice silahlanırlar. Bu durum karşısında Araplar camiye dahi silahsız gidemez olurlar. Kuteybe baskıları arttırır, kendi aralarında örgütleşen Türkleri yakalattırıp öldürtür. Bu arada yeni vergi yasaları getirir. Yerli halk, halifeye senede 200000 dirhem, Horasan valisi Haccac’a da 10000 dirhem vergi ödemeye mecbur bırakılır. Bunun dışında Arap askerlerinin atlarına yem temin etmeye, oraya getirilip yerleştirilen Arap ailelerine odun temin etmeye ve onlara tahsis edilen arazilerde çalışmaya mecbur bırakılırlar. Kadınlar, kızlar Araplara cariye yapılırlar. Buhara Türkleri bu yıllarda dünyadaki çok az milletin yaşadığı vahşeti ve ızdırabı yaşar. Kuteybe’nin getirip Türk evlerine yerleştirdiği Arap’lar, Türklerin o zamana kadar yaptıkları bütün birikimlerinin üzerine konarlar, Türklerin tarlalarını alır ve Türkleri o tarlalarda çalıştırırlar. İste Tek din İslam oluncaya kadar savaşın diyen ayet, Arapları Türklerin sırtından geçimlerini sağlayacak ortamı yaratmıştır. Allah dini dedikleri İslam, Ahzab-50 de olduğu gibi, savaşta gasp edilen Türk kızlarını da ganimet olarak görür, ve Araplara cariye olmalarını helal kılar. Cuma namazı zorunlu hale getirilir. Genede Türkerden rağbet görmez. Bunun üzerine Kuteybe, namaza gelenlere 2 dirhem vaad ederek önce fakirler üzerinde İslamın etkili olmasını temine çalışır. Bu uygulama nispeten başarılı olur. Fakir halktan para için camiye gidenler olur.</p>
</div>
<div><strong>1. Büyük Katliam &#8211; TALKAN KATLİAMI </strong>
<p>&#160;</p>
<p>Buhara’da olanlar diğer Türk Beyliklerinde de etkilerini gösterir. Aynı şeylerin kendi başlarına geleceğinden korkmaktadırlar. Sogd meliki Neyzek Tarhan şehrinin yıkıma uğramaması için Kuteybe ile anlaşmakzorunda kalır. Bu anlaşmaya göre Tarhan haraç verecek ve tarafsız kalacaktır. Ancak bu tarafsız kalmalar ve Türklerin birleşememeleri Arapların işlerini kolaylaştırmış ve Türk beyliklerini istedikleri gibi istila edip talan etmişlerdir. İlk olarak saldırıya uğrayan Kibac Hatun’a diğer beyliklerden yardım gelmeyince, o yardımı esirgeyenler aynı akibete uğramışlardır. Bu olaylarda Türklerin belli bir şekilde organize olamamaları da onların Araplar tarafından istila edilmelerini kolaylaştırmıştır. Neyzek Tarhan daha sonra Kuteybe ile yaptiğı anlaşmada hatalı olduğunu ve bu anlaşmanın kendisine hiçbir güvence getirmeyeceği gibi diğer Türk Beylerine de ihanet etmiş olacağını anlar. Tohoristan’a dönerek bütün Türk Beyliklerine birer mektup yazar ve onları ortak bir direnişe girmeleri için uyarmaya çalışır. İlk olumlu yanıt Talkan meliki Sehrek’den gelir.</p>
<p>Tarhan’ın planlarını öğrenen Kuteybe, buna karşılık Belh şehrinde hazırlık yaparak, baharda büyük bir ordu ile Talkan şehrine doğru yürür. O ana kadar bir direniş hazırlığı yapamayan Talkan şehri meliki Sehrek, Kuteybe’nin gelişinden önce şehri terkeder. Şehre hiç savaşmadan giren Kuteybe’nin adamları şehirde eli kılıç tutabilen nekadar erkek varsa hepsini kılıçtan geçirirler. Bu katliam o zamana kadar yapılanların en büyüğüdür. Kuteybe bu katliamı diğer beyliklere ibret olması için yapar. Kuteybe’nin askerleri öldürebildikleri kadar öldürürler, geri kalanları da, Talkan yolu üzerindeki ağaçlara asarlar. Bu yolun 4 fersah ( 24 Km.) mesafelik bölümü Türklerin ağaçlara asılan cesetleri ile doludur. Talkan katliamı tarihe, Arapların o güne kadar yaptıkları katliamların en büyüğü olarak geçmiştir. Halk, Müslüman Araplarla savaşmadığı halde, Kuteybe ve askerleri sırf diğerlerine örnek olsun diye 40.000 kadar kişiyi kılıçtan geçirmiş, ağaçlara asmıştır. Bütün bunlar hep İslam adına yapılmıştır.<br />
Kuteybe, Talkan katliamından sonra Suman’a girer. erkeklerin pek çoğunu öldürterek, kadınlarını ve kızlarını cariye olarak alıkoyar. Daha sonra Kes ve Nesef’de aynı şeyleri yapar. Erkekler öldürülür, Türk kadın ve kızları utanç verici bir şekilde Araplara cariye olurlar.. Daha sonra Faryab’a yönelir ve Faryab’ın teslim olmasını ister. Faryab halkı başlarına gelecekleri bildiklerinden teslim olmaya yanaşmazlar. Erkekleri dövüşerek ölürler. Bütün şehir yakılır. Araplar bu şehre yakılmış şehir anlamında Muhtereka derler.</p>
<p>Kuteybe, Faryab’dan sonra, Tarhan’ın çekildiği kale Bazgis’i kuşatır. 2 ay süreyle devamlı olarak buraya saldırır fakat bir sonuç elde edemez. Bu arada kış yaklaşır. Kuteybe’nin kışın savaşacak gücü yoktur ancak, kale içindeki Türklerin de yiyecekleri bitmiştir. Her iki tarafta savaşın kendileri için kaybedildiğini düşünür. Kuteybe son olarak bir hileye baş vurur. Tarhan’ın yanına Muhammed bin Selim adındaki adamını gönderir. Muhammed ibni Selim Tarhan’ın teslim olması durumunda kendisine hiç bir şekilde zarar gelmeyeceği güvencesini verir. Kalenin açlık içinde olmasından dolayı Tarhan’ın Kuteybe’nin teklifini kabul etmesinden başka yapılacak bir şeyi yoktur. Komutanları ile görüşüp teklifi kabul ederler. Silahlarını teslim ederek kaleden çıkarlar. Tarhan kaleden çıkar çıkmaz yakalanır, etrafı hendek açılmış bir çadırda zincire vurulur..Kuteybe bu arada Tarhan’ı hemen öldürmez. Haccac’a haber göndererek ne yapacağını sorar. Haccac Tarhan için, “ O bir Müslüman düşmanıdır hiç aman vermeden öldür” der. Kuteybe önce Tarhan’ın iki oğlunu, Tarhan’ın ve toplanan halkın gözü önünde öldürtür. Arkasından 700 kadar Türk savaşçısının başlarını gene Tarhan’ın ve halkın gözü önünde kestirir. Tarhan’ı da bizzat kendisi öldürür. Bütün kesilen başlar Haccac’a gönderilir.</p>
<p>Tarhan’ın öldürülmesinden sonra, Kuteybe, Aral Gölü’nün altında bulunan Harzem bölgesine yürür. Harzem’de Caygan ile Havarizat arasında taht kavgası vardır. Kuteybe Caygan’la işbirliği yapar. Önce Havarizat ile etrafındakileri öldürtür. Arkasından Camhud melikini yenerek 4000 civarında esir alırlar. Ancak, daha sonra bunlar Kuteybe’nin emri üzerine öldürülürler.</p>
<p>Bu olay, Ziya Kitapçı&#8221;nın, İslam Tarihi ve Türkler adlı kitabında aynen şöyle anlatılır ;<br />
Bu harblerden birinde, et-Taberi&#8221;nin bütün tafsilatı ile anlattığına göre, bir defasında Abdurrahman b. Müslim, Kuteybe&#8221;ye, 4000 esirle gelmişti. Kuteybe, Abdurrahman&#8221;ın böyle kalabalık Türk esirleri ile geldiğini görünce hemen tahtının çıkarılmasını ve bir meydana kurulmasını istedi. Tahtının üzerine mağruru bir eda ile oturan Kuteybe, bu Türk esirlerinden bin tanesini sağına, bin tanesini soluna, bin tanesini arkasına ve bin tanesinide önüne dizilmelerini söylemiş ve sonrada Arap askerlerine dönerek yalın kılıç bu Türklerin kafalarının koparılmasını emretmiştir. Cebbar, zorba, insafsız Arap komutanının etrafının bir anda bu Türklerin kafa kol ve gövdeleri ile bir kan gölü haline geldiğinden hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır. Bu harblerde öldürülen Türklerin haddi hesabı yoktu. Nitekim bu vahşetten adeta gururlanan bir Arap şairi Kaah el-Aşkari şöyle haykırmıştır:</p>
<p>”Kazah ve Facfac önlerinde korkudan birbirlerine sarılmış zavallı Türkleri öldürdüğünüz geceleri hele bir hatırlayınız. Herkesi kılıçtan geçirdiniz. Sadece ata dahi binmeyecek yaşta küçük çocuklar kaldı. Binenlerde o hırçın atların sırtında sanki bir yük gibiydiler.”</p>
</div>
<p>Harzem’de ayaklanan halk, Kuteybe ile işbirliği yaptığı için Caygan’ı öldürür. Bunun üzerine, Kuteybe bütün Harzem’i yakıp yıkar, halkı kılıçtan geçirir. Harzemli ünlü Türk bilgini, Biruni Harzem’deki uygarlığın yok edilişini şu şekilde anlatır. “Kuteybe, her çareye baş vurarak Harzemlilerin yazılı dilini bilenleri, geleneklerini koruyanlarını, bütün bilginleri öldürttü, böylece herşey karanlıklara gömüldü. İslam Harzemlilerin içinde girerken, onların tarihi hakkında bilinenleri artık öğrenme olanağı bırakmadı. Harzem’i yıktıktan sonra Kuteybe, Semerkant üzerine yürür. Semerkant meliki Gurek üzerine gelen Müslümanlara karşı diğer Türk Beyliklerinden yardım ister. Taşkent ve Fergane’den yardım gönderir, fakat gelen birlikler yolda Kuteybe’nin askerleri tarafından pusuya düşürülerek yok edilirler. Semerkant, kuşatılır. Araplar mancınık ateşi ile saldırırlar. Daha fazla dayanamayacağını anlayan Gurek, Kuteybe ileanlaşmak zorunda kalır. Bu anlaşmaya göre,</p>
<div>1.Semerkant Araplara her sene 2.200.000 altın ödeyecektir.<br />
2.Bir defaya mahsus olmak üzere 30.000 Türk gencini esir olarak verecektir.<br />
3.Şehirde Cami yapılacaktır.<br />
4.Şehirde eli silah tutan kimse dolaşmayacaktır.<br />
5.Tapınak ve putlardaki tüm mücevherler Kuteybe’ye teslim edilecektir.
<p>&#160;</p>
<p>Daha sonra Kuteybe, altından yapılan putları erittirerek alır ve Merv’e geri döner. Dönerken kardeşi Abdurrahman bin Muslim’i Semerkant’ın başına vali olarak bırakır.<br />
Kuteybe’nin Merv’e dönüşünden sonra, Türkler kendi aralarında işgalci Müslümanlara karşı bir direniş birliği kurarlar. Zaman zaman Ceyhun ırmağını geçerek Araplara pusu kurar ve ciddi zararlar verirler. Haccac Kuteybe’ye Taşkent ve Fergana’yi işgal etmesi talimatını verir. Kuteybe Taşkent’e gider fakat başarılı olamaz. Bu arada Haccac ölür. Halife Velid, Kuteybe’ye Türklere karşı savaşları devam ettirmesini söyler. Kuteybe bu sefer Kasgar’a doğru yola çıkar. Tam Kasgar’ı kuşatacakken Halife Velid ölür, yerine Süleyman ibni Abdülmelik halife olur. Bu yeni Halife ile arası hiç iyi olmayan Kuteybe Kasgar seferini yarıda bırakarak ona karşı ayaklanır, ancak kendi komutanları tarafından 11 yakını ile birlikte 716 senesinde kafası kesilerek öldürülür.. Çünkü Kuteybe’nin komutanları Halifeye karşı gelmek istememişlerdir.</p>
</div>
<p><strong>2. Büyük Katliam &#8211; CURCAN KATLİAMI<br />
</strong><br />
Kuteybe ve Haccac’ın ölümü, Arapların Türkleri Müslümanlaştırmak ve Türk şehirlerini talan etmek politikalarında bir değişiklik yapmamıştır. Öncelikle, Araplardaki Türklere karşı olan korku ortadan kalktığı için, Araplar, Kuteybe’den sonra da aynı şekilde Türk yurtlarına saldırılarını sürdürmeye devam etmişlerdir. Kuteybe’nin öldüğü aynı yıl olan 716 da, Yezid ibni Muhelleb Horasan’a vali atanır. İlk iş olarak Dağıstan’ı işgal eder. Dağıstan meliki Saltekin, Yezit’e karşı uzun süre dayanır. Sonunda Dağıstan düşer. Şehir yağmalanır ve 14000 kişi öldürülür. Dağıstan’dan sonra Curcan’a yönelir. Curcan 300.000 dirhem karşısında savaşmadan teslim olur. Yezid, Curcan’a bir bölük asker yerleştirerek, Taberistan’ a doğru yola koyulur. Taberistan Meliki, İsfehbed, Deylem melikinden 10000 kişilik bir yardım alarak savaşa başlar. İsfehbed savaşırken, Curcan halkı da ayaklanarak Esed ibni Abdullah komutasındaki askerleri imha ederler. Yezid öfkeye kapılır, Curcan’lı Türkleri yendiğinde kanlarından değirmen döndürüp ekmek yiyeceğine dair Allah’a yemin eder. Askerlerini toplayarak Curcan üzerine yürür. Curcan beyi, şehirden çıkarak Curcan kalesine çekilir. 7 ay süren savaştan sonra, kale düşer. Curcan beyi öldürülür. Kaledeki askerler esir alınır. Araplar, daha sonra Curcan şehrine girerler. Burada da aynı şekilde Kuteybe’nin yaptığı katliama benzer bir katliam yapılır. Türkleri öldürerek, 4 fersah boyunca sağlı sollu ağaçlara astırır. Allah’a verdiği sözü yerine getirmek için, esir aldığı binlerce Türk’ü, Enderiz vadisindeki nehrin kenarına sürükler, orada askerlerine korumasız Türkleri öldürtür. Öldürülen Türklerin kanlarını nehire akıtır. Nehrin suyuyla akan kanlardan, ilerideki değirmenden un ve ekmek yaptırarak yer ve Allah’a verdiği sözü yerine getirir. Katliamdan geriye kalan kız ve kadınlardan beş de biri cariye olarak halifeye ayrıldıktan sonra, geriye kalanlar askerler arasında ganimet olarak paylaştırılır.<br />
Kaynaklar Curcan katliamında Talkan katliamında olduğu gibi yaklaşık 40.000 Türk’ün öldürüldüğünü söylerler.</p>
<p>717 yılından sonraki zaman, Arapların kendi aralarındaki çatışmalarla geçer. Buraya kadar dikkat ederseniz, ilk Arap saldırıları başladığında Kibac hatun diğer Türk Beyliklerinden yardım istediği halde istediği yardım kendisine verilmemişti. Sonra o yardımı göndermeyenler, yardıma muhtaç duruma düştüler. Bu olaylardan Türklerin daha o zaman da aralarında tam bir birlik ve beraberlik sağlayamamış olduklarını görüyoruz. 717 yılında Ömer ibni Abdulaziz halife olur. İki yıl sonra hastalanır yerine, 719’da, Yezid ibni Abdülmelik geçer. Yezid ibni Abdülmelik ile Yezid ibn Mehleb’in arası iyi değildir. Yezid ibn Mehleb hapse attırılır ancak, Yezid ibni Mehleb hapisten kaçarak, Basra’da örgütlenir ve Yezid ibni Abdülmelik’e karşı ayaklanır. 721’de Abbas ve Mesleme adında iki komutan önderliğinde kurulan hilafet ordusu Yezid ibni Mehleb ile savaşır. Bu savaşta Abbas ve Yezit ibni Mehleb olur. Yezit’in kafası kesilerek halife Yezit ibn Abdülmelik’e yollanır. Mesleme, Mehleb’in yakını olan yaklaşık 300 kişinin daha kafasını kestirerek öldürtür. Yezid ibni Mehleb’in oğlu olan, Muaviye ibni Yezid’de elinde bulundurduğu 32 kadar Mesmele taraftarının kafasını kestirtir. Aralarındaki savaş, Mehleb taraftarlarının tamamen yok edilmesi ile biter. Mesmele, Mehleb’den ele geçirdiği aralarında Türklerin de bulunduğu cariyeleri Cerrah ibni Hakem’e satar. Bu arada, Yezid ibni Mehleb’in yerine getirilen yeni Horasan Valisi, Cerrah ibni Abdullah, Türkmenistan’ın iç kısımlarına bazı saldırılar yaparsada başarılı olamaz.</p>
<p>Kuteybe’nin ölümüyle birlikte Türk topraklarına yapılan akınlar eskisi kadar başarılı olamamışlardır. Bu dönemde İslam yayılmacılığı bir duraksama içine girer. Halife II. Ömer ibn Abdülaziz, işgal altında bulunan yörelerdeki Arap egemenliğinin her geçen gün biraz daha zorlaşır bir hale gelmesinden dolayı bu bölgelerde yaşanan gerginliğin azaltılarak İslam’ın kuvvetlendirilmesine çalışır. Kendisine bağlı yöneticilere, “ Bundan böyle Türk Beyliklerine saldırmayın, hakimiyetiniz altında bulunan bölgelerde gücünüzü arttırarak İslamı yaymaya çalışın” demiştir. Ayrıca, II. Ömer, Müslüman olan halklardan cizye alınmamasını isterse de, Arapların gelirlerinde önemli ölçüde düşme olmasından dolayı bu karardan daha sonra, Türklerin Müslümanlıklarında samimi olmadıkları bahane edilerek vazgeçilmiştir. Bu arada Horasan’da Cerrah ibni Abdullah, yerine Abdurrahman ibni Nuaym atanmıştır.</p>
<div>Hakan Sulu&#8221;nun Göktürk Boylarının Başına Geçmesi
<p>&#160;</p>
<p>Türkler, Arapların istilasına karşı direnişlerini Çin’den yardım isteyerek sürdürürler. Daha önce Araplarla işbirliği içinde olan Tugsad da, 718 yılında Çin imparatorundan yardım ister. Çin, Türklere yardım göndermez. Turgis Kaani Sulu, Bati Göktürk Boylarının başına geçerek, 720 yılında Sogd’daki Türklerin Araplara karşı isyanını desteklemek için bir birlik gönderir. Sulu’nun, Kur-Sul adındaki komutanı, Seyhun nehrini geçerek, Sogd’a gelir ve oradaki diğer Türklerle birleşerek, Semerkant’a doğru yürür. Arap Valisi, Said ibni Haris, Türkleri durduramaz ve Semerkant’a çekilir. Ancak Türkler Semerkant’ı kuşatamazlar. Bu arada Said ibni Haris yerine 721 yılında Horasan’a Said ibni Harasi atanır. 722’de Hisam Halife olur, Said ibni Harasi’yi görevden alarak yerine Müslim ibni Said’i atar. Müslim ilk olarak Afşin’i haraca bağlar. Seyhun’u geçerek bütün ekinleri ve ağaçları yakarak ilerler. Bunun üzerine Turgis Hakanı Sulu, Müslim’in üzerine yürür. Sulu’nun üzerine geldiğini ögrenen Müslim geri çekilmeye başlar. Seyhun nehri yakınlarında, bir başka Türk birliği tarafından durdurulur. Bir yandan yukardan Sulu’nun birlikleri ilerlediği için acele eden Müslim, zayiat vermesine rağmen, Seyhun nehrini geçerek Semerkant’a çekilir. Bu yenilgi üzerine, Müslim görevden alınır, yerine Esed ibni Abdullah atanır. Esed ilk olarak Hoten şehrini ele geçirerek yağmalar. Ancak, Turgis Hakanının Müslim’i kovalamasından cesaret alan halk Araplara karşı ayaklanır. 726 yılında Turgis Hakanı Sulu kararlı bir şekilde Esed’in üzerine yürür. Huttal’da çarpışırlar. Esed, Sulu karşısında ağır bir mağlubiyet alır.. Bunun üzerine 727’de Esed’de görevden alınarak yerine Esres ibni Abdullah atanır.<br />
Esres halk üzerinde baskı uygulayarak denetim kurabileceğini düşünürsede başarılı olamaz. Bir kısım halk Müslüman olduklarını söyleyerek vergi vermek istemezler ve Turgis’lerden yardım isterler. Turgis Hakanı Sulu 728 yılında Buhara’yı zapteder. Bu arada Esres’in yerine Cüneyt ibn Abdurrahman geçer. Araplar Semerkant’a çekilir. Hakan Sulu ve Kur-Sul idaresindeki Turgis kuvvetleri 729 yılında 58 gün süreyle Arapları Kemerce kalesinde kuşatma altında tutarlar. Açlıktan ölme noktasına gelen Araplar Kemerce’den çıkarak teslim olurlar, yapılan anlaşma gereğince teslim olanlar Debusia’ya gönderilirler. Daha sonra Hakan Sulu, Semerkant’ı kuşatır. Semerkant’ın işgal komutanı Savra ibni Hurr, Cüneyd ibni Abdurrahman’dan yardım ister. Cüneyd yardıma gelmeden Savra ve Hakan Sulu Semerkant yakınlarında savaşırlar. Araplar savaşı kaybeder, Semerkant’ın Arap Karargah komutanı Savra bu savaşta ölür. Halife Hisam, Kufe ve Basra’dan 20000 kişilik ek bir kuvveti Cüneyd ibni Abdurrahman’a gönderir. Hakan Sulu 732’de Buhara’yı terk ederek çekilir. 734’de Cüneyd ibni Abdurrahman ölür, yerine Asım ibni Abdullah geçer, bir yıl sonra onun da yerine Halid ibni Abdullah geçer..</p>
<p><strong>Hakan Sulu&#8221;nun Ölümü ve Cuzcan Beyinin ihaneti<br />
</strong><br />
Hakan Sulu, 737 yılında Halid’in üzerine yürür. Araplar zayiat vererek Ceyhun’un güneyine çekilir. Türkler Ceyhun nehrini geçerek Arapları Belh’e kadar çekilmeye zorlar, ancak Cuzcan önderi, Arap’larla birleşerek Hakan Sulu’nun ülkesine çekilmesine sebep olur. Göründüğü kadarı ile eğer Cuzcan önderi Araplarla işbirliği yapmamış olsaydı Hakan Sulu’nun ordusu muhtemelen Arapları Türk topraklarından temizleyecekti. Hakan Sulu ülkesine döndükten sonra bir zamanlar Araplara karşı beraber savaştığı Kur-Sul tarafından şahsi nedenlerden dolayı öldürülür.<br />
Bu gelişmenin birazda Çin tarafından tezgahlandığı, ve tarihte Çin’in Türk Beyliklerini birbirine düşürme siyaseti olarak görülür. Hakan Sulu’nun ölmesi Araplar arasında sevinçle karşılanır. Öyle ki Horasan Valisi Araplara Hakan’ın öldürülmesinden dolayı şükür orucu tutulmasını ister. Haberi Halife Hisam’a ulaştırırsa da, Halife bu haberin doğruluğunu anlamak için güvendiği adamlarını yollayarak haberin doğruluğunu öğrenmelerini ister. Hakan Sulu’nun öldürülmesinden sonra Türkler bir daha toparlanamazlar. Arapların Türk yurtlarından temizlenmeleri ile ilgili umutları bir anda söner.. Öncelikle Dikhanlar denen yerel egemenlikler Araplara büyük tavizler verirler. Müslümanlığı kabul eden kişilere büyük ekonomik çıkarlar sağlanır. Cizye olarak alınan vergilerin miktarları düşürülerek önceki zorlamalara göre çok daha yumuşak bir sömürü politikası uygulanır. Buraya kadar ki tarihte Türklerin zorla Müslümanlaştırılmalarına hizmet etmiş olan en önemli 2 isim, Arap Komutanı Kuteybe ve Hakan Sulu’nun tam önemli bir darbe indirmek üzereyken kendini Araplara satarak onlarla işbirliği içine giren hain Cuzcan Beyi’dir. Kur-Sul’da, Turgis Hakanı Sulu’yu şahsi çıkarları uğruna öldürerek ister istemez Arapların korkulu rüyasını ortadan kaldırmış, Müslümanlığın Türk topraklarında daha rahat bir şekilde yayılmasına neden olmuştur.</p>
</div>
<div><strong>Kur-Sul&#8221;un Ölümü ve Türk Ordularının Dağılması </strong>
<p>&#160;</p>
<p>Emevilerin son valisi, Nasır ibni Seyyar’ın valiliğe gelmesi ile birlikte Güney Türkistan’da Arap güçlerinde bir toparlanma başlar. Nasır, Arap hakimiyetinin yumuşak bir politika ile daha kolay bir şekilde yayılabileceği bilinci ile güçlü bir ordu kurarak Türk topraklarına yayılır. 739 yılında Araplar Semerkant’a tamamen yerleşirler.. Ancak, Seyhun nehrini geçmeye çalışırlarsada, Kur-Sul komutasındaki Türk ordusu tarafından durdurulurlar. Sayı olarak Kur-Sul’un ordusundan daha kalabalık olmalarına rağmen, nehrin öte tarafına geçmeye cesaret edemezler. Ancak bu arada Araplar için hiç beklemedikleri bir gelişme olur. Araplara karşı saldırı düzenlemeyi planlayan ve bu nedenle nehrin etrafında keşif yapan Kur-Sul, Arap askerlerine yakalanır. Nasır, Kur-Sul’u hemen öldürerek cesedini Türklerin görebileceği şekilde Seyhun nehrinin kenarına astırır. Bu manzara çok geçmeden Türkler üzerinde beklenen etkiyi yapar ve Türk ordusu zaten sayıca üstün olan Araplar karşısında dağılır. Taşkent ve Fergana da teslim olur. Nasır,bundan sonra Arap hakimiyetini daha yumuşak politikalar uygulayarak sürdürür. Yurtlarını terk ederek giden Türklerin geri dönmeleri halinde vergi borçları affedilir. Halk içinden Müslüman olanlara bazı ekonomik ve sosyal çıkarlar sağlanarak, onların kendiliğinden Müslümanlığı seçmeleri teşvik edilir. İslam’ın taraftar bulabilmesi için, gerek korkutarak, gerek teşvik ederek gereken her türlü tedbiri alınır. Bu alınan tedbirler yavaş da olsa sonuç verir.. Türk topraklarındaki son Emevi Arap valisi Nasır ibni Seyyar Türklere İslam’ı kabul ettirtmeyi başarmıştır.</p>
<p>Bizi ilgilendiren tarih buraya kadardır. Bundan bir süre sonra Arap topraklarında, Emevi Hanedanının egemenliği son bulur ve Abbasilerin devri kendini gösterir.<br />
749’da Abbasiler Emevi Hanedanını zorlamaya başlar. Arap topraklarında başlayan iç savaş, Emevilerin dışarı yayılmaları için gerekli olan kuvvetin bölünmesine yol açar. Abbasilerle birlikte, Müslümanlaştırılan halklar üzerinde daha uyumlu, onların örf ve ananelerine uyan bir İslam uygulanır. Emevilerden sonra İslamiyetin evrensel bir din olduğu şeklinde uygulamalar yapılarak İslam&#8221;ın daha geniş kitlelere yayılmasına özen gösterilir. Bu şekilde önceleri Arap dini olarak kurulan din, giderek daha bir evrensel görünüm kazanır.<br />
Bu arada Araplar arası çatışmalar da giderek şiddetlenir. Araplar arası kavgada azat edimiş köleler de belli bir önem kazanırlar.<br />
Bu çatışmaların içinde olan Arap şefleri köleleri kendi taraflarına çekmek isterler. Ancak, bütün Müslümanları eşit gören İslam karşısında kölelerin durumu belirsizdir. Köleler eşitliği öngören İslam adına, Arap üstünlüğüne karşı çıkar. Ali tarafı ve Peygamberin amcası Abbas’ın soyu, Emeviler tarafından kendilerinden hile ve zorbalıkla alınan iktidarlarının asıl sahipleri olarak görünmeleri, beraberinde bir takım siyasal sorunları da başlatır. Bu arada, sınıfsal farklılıklar ve beraberinde yaşanan olumsuzlukların nedeni olarak, ezilen sınıf tarafından İslamın kendisi değil, Emevi hanedanın iktidarı sorumlu tutulur.</p>
</div>
<div><strong>Müslüman Araplar Türklere Neden Saldırmıştır? </strong>
<p>&#160;</p>
<p>Genelde, bu tarihi bilen İslami çevreler, Müslüman Arapların Türklere saldırmasını, onları İslam dinine davet etmek, gerekirse bu uğurda zor kullanarak, onları İslam&#8221;a boyun eğdirmeye zorlamak şeklinde yorumlarlar. Ancak tek neden bu değildir.<br />
Bu konu da ayrıca Zekeriya Kitapçı&#8221;nın Yeni İslam Tarihi ve Türkler adlı Kitabında anlatılmıştır. Aşağıdaki pasaj, aynı kitaptan alınma bir bölümdür.</p>
<p>Değişen Arap Toplumunun Yeni Hayat Anlayışı</p>
<p>a-) Harbeden Askerlerin Servete Kavuşma İsteği</p>
<p>Arapları, Orta Asya’yı fethe zorlayan bir diğer faktörde harbeden askerlerin kısa zamanda büyük servet ve zenginliklere sahip olmaları idi. Değil daha sonraki devirler, ilk devirlerdeki fetih hareketlerinde bile sosyo-ekonomik nedenlerin çok önemli bir faktör olduğu ortaya çıkmaktadır. Genellikle Bedevi, çölde yaşayan, fakr-u zaruret içinde çok insafsız bir hayat mücadelesi içinde yoğrulan Araplar, daha İslam’ın ilk devirlerinde harbeden askerlerin verilen yüksek maaş ve ganimetler dolayısıyla kısa zamanda büyük bir servet ve zenginliğe kavuştuklarını görmüşlerdir. Mücahit gazilerin bundan sonraki yaşantıları ve hayat seviyeleri bir anda değişmiş ve harbe iştirak etmeyenlere nazaran çok daha iyi ve müreffeh bir hayat sürmeye başlamışlardır. Bu kabil Arap bedevilerinin o zamanki durumu, bugün Anadolu&#8221;nun iç kısımlarından kalkarak aynı sosyo-ekonomik nedenlerle çalışmak için Almanya&#8221;ya giden Türk köylüsünü ve onun sosyal hayatında da meydana gelen baş döndürücü değişiklikleri hatırlatmaktadır. Bunun içindir ki Arap kabileleri çeşitli cephelerde savaşmak için hata Hz. Ömer devrinde Medine&#8221;ye çok büyük kafileler halinde akın akın gelmeye başlamışlardır. Daha sonraları bunları Bedevi aileler takip etmiş ve dolayısıyla Arap yarımadasının dışına daha o devirlerden itibaren çok büyük bir Müslüman Arap göçü L. Caetani&#8221;nin ifadesiyle tarihte ilk defa Sami ırkının göçü başlamış oluyordu.<br />
Tarihte belki ilk defa vaki olan bu Sami Arap göçü, Emeviler devrinde de bütün canlılığı ile devam etmiş, sadece İran&#8221;a değil, Türkistan&#8221;ın Buhara, Baykent, Semerkant gibi daha birçok büyük şehirlerine önemli ölçüda Arap aileleri yerleştirilmiştir. Özellikle Buhara&#8221;ya yerleştirilen bu kabil muhacir Arap aileleri o kadar çoktu ki, Kuteybe b. Müslim be yerleşik Arap nüfusu ve kesafetine dayanarak bu büyük Türk şehrini nerede ise kolonize etmeye kalkışmış ve bunda önemli ölçüde de muvaffak da olmuştur. Genellikle 25-50 bin arasında değişen ve aile efradıyla birlikte yapılan bu göçler, bir taraftan İran ve Türkistan&#8221;ın büyük şehirlerinin Arap nüfusuyla iskan edilmesine, diğer taraftan da siyasi Arap hakimiyetinin bölgede daha kolay bir şekilde yerleşmesine ve hatta İslam dininin gelişme ve yayılmasına da yardım etmiştir.</p>
<p>b-) Yaygın Geçim Sıkıntısı</p>
<p>Müslüman Arapları komşu ülkeleri ve bu arada Türkistan’ı fethetmeye zorlayan önemli sebeplerden bir diğeri de çok yaygın hale gelen geçim sıkıntısıdır..Nitekim, el-Mesudi&#8221;nin en güzel kitap olarak tavsif ettiği ve fetih hareketlerini çok daha objektif kriterler içinde ele alan ilk tarihçilerimizden Belazuri&#8221;nin Fütuhu&#8221;l Büldan adındaki kıymetli eserinde, Arapların geçim sıkıntısı yokluk ve mahrumiyetler içinde sürdürdükleri hayat mücadelesi nedeniyle komşu ülkeleri fethetmeye zorlandıkları ve bu ülkelerde çok büyük sayıda yerleştikleri hakkında sarih ifadeler vardır.</p>
</div>
<div><strong>Taberi Anlatımları </strong>
<p>&#160;</p>
<p>Aşağıdaki pasajlar doğrudan Taberinin anlatımından alınmıştır.</p>
<p>Tarih-i Taberi / Cilt 3/(Syf-343)</p>
<p>Her kim Türk’lerden baş getirirse yüz dirhem vereceğim. İmdi müslümanlar bir bir Türk’lerin başını kesip getirip 100 dirhemi aldılar.Ve Türk’leri dağıtıp hesapsız kırdılar ve mübaleğa ile mal ve ganimet alıp yine dönüp Merv’e geldiler.</p>
<p>Yaz gelince Kuteybe Horasan şehirlerine nameler gönderip asker topladı. Sonra göçüp Talkan’a vardı. Şehrek ki Talkan meliki idi. Neyzekle müttefik idi. Kuteybe’nin geldiğini işitince kaçtı. Kuteybe Talkan’a girdiği vakit hükmetti ki ahalisini kılıçtan geçireler. Ne kadar kırabilirlerse kıralar. Bunun üzerine Kuteybe’nin askeri orada hesapsız adam öldürdü.</p>
<p>Rivayet ederler ki 4 fersenk yol iki taraftan muttasıl ceviz ağacı dallarına adamlar asılmış idi. Oradan göçtü. Mervalarüd’e kondu. Oradaki melik kaçtı. Kuteybe onun da iki oğlunu tuttukta kalan şehrin beyleri itaat edip istikbale geldiler.(Syf-344)</p>
<p>Kuteybe dedi: &#8211; Vallahi eğer benim ömrümden üç söz söyleyecek kadar zaman kalmış olsa bunu derim ki (Uktülühü uktülühü uktülühü). ( Hepsini öldürün, hepsini öldürün, hepsini öldürün )<br />
Bunun üzerine Neyzek’i ve iki kardeşi oğulları ki biri Sol ve biri Osman’dır. Ve yine o kendisi ile mahsur olanların hepsini öldürdüler.hepsi 700 adam idi. Buyurdu başlarını kesip Haccac’a gönderdiler.(Syf-347)<br />
Kuteybe deve palanı demek olur.(Syf-351)</p>
<p>Ganimet malının beşte birini Haccac’a gönderip Semerkant’ın fethini de ilan etti. Haccac da bu haberi işitip sevindi. Kuteybe tekrar Merv’e döndü. Kardeşi Abdullah’ı Semerkant’a emir yaptı. Askerlerinin bir miktarını onun yanında bıraktı ve lüzumu kadar harp aleti verip, Abdullah’a dedi: Kafirlerden hiç kimseyi Semerkant’a girmeye bırakma, ancak eline bir parça balçık ver ve o balçığın üzerine mühür vur.(Syf-353)</p>
<p>Kuteybe’nin Havarizem Şehrine Gitmesi Haberi</p>
<p>Havarizem melikinin adı Çaygan idi. Ondan küçük Havarizad adlı bir kardeşi vardı. Çaygan’ın üzerine galebe etmiş idi ve onun bütün işini tutmuş idi. İşitse ki Çaygan’ın eline güzel bir cariye girmiş, yahut bir nefis bir kumaş almış derhal adam gönderip aldırırdı. Yine işitse ki bir kişinin güzel kızı var yahut güzel bir avreti var derhal mecal vermez,çekip alırdı. Hiç kimse men edemezdi. Ve Çaygan’a ondan şikayet etseler ben ona bir şey diyemem, derdi. Çaygan da onun elinden bunalmış idi. Bu işi bu şekilde uzatınca Çaygan’ın tahammül etmeye takatı kalmadı. El altından Kuteybe’ye adam gönderdi. Havarizem şehirlerinden üç şehrin kilitlerini bile gönderdi.</p>
<p>Ve Kuteybe’ye dedi: Havarizem’e gelip kardeşimi öldürürsen her ne dilersen vereyim,dedi. Lakin bu haberi hiç kimseye bildirmedi. Bu haber Kuteybe’ye ulaşınca gaza vaktı idi. Kuteybe kavmine Segat gazasına varırız diye bildirdi. Çaygan’ın adamını geri gönderdi. Havarizad’e haber verdiler ki Kuteybe Segad’a gazaya gider. O da gayet sevindi. Ve kavmine bildirdi ki bu yıl cenkten eminsiniz,zira Kuteybe segad’a gidermiş. Ve bizde iş’e meşkul olalım dedi. Bilmedi ki Kuteybe kendi üzerine gelir. Bu esnada Kuteybe ansızın bin atlı ile Medinet-ül Fil ki Havarizem’in ulu ve muazzam şehridir. Zira Havarizem ülkesi üç şehirdir. Ondan ulusu yoktur. Kuteybe çıkıp geldi. Havarizem halkı Kuteybe’yi görüp korktular. Kuteybe doğru Çaygan’ın yanına geldi. Ve Havarizad’a haber verdiler ki ne gafil durursun işte Kuteybe erişip alemi fesada verdi. Havarizad anladı ki bu iş Çaygan’ın başı altındadır. Diledi ki Çaygan’ı öldüre.Lakin fırsat ve mecal bulamadı. İmdi hazır bulunan sipahi ile sürüp Medinetil Fil’e geldi. Çaygan o üç şehri Kuteybe’ye verip kendisi de Kuteybe’nin yanına geldi. Ve Havarizad şaşkına döndü. Nihayet Kuteybe’ye adam gönderip aman diledi.</p>
<p>Kuteybe dedi: Amanı kardeşinden dile eğer o aman verirse benden emin ol.Havarizad dedi: -İmdi bildim ki benim ölmem lazım. Zira benim kardeşime boyun eğmem ölmek demektir. Belki ölmek muti olmaktan iyidir, dedi. Bunun üzerine cenge koyuldu. Bir saat cenk edip sonunda tutuldu.Kuteybe’ye getirdiler. Kuteybe dedi: Kendini nasıl görürsün.<br />
Havarizad dedi: -Ey emir, beni melamet etme ki ben kılıca eli onun için vurdum ki seninle benim aramda bir hüküm zahir ola. İmdi fırsat senin oldu,bana ne öğünmek gerek, ne dilersen et. Bunun üzerine Kuteybe buyurdu. Dışarı çıkıp boynunu vurdular. Çaygan dedi: -Ey emir, henüz gönlüm şifa bulmadı.<br />
Kuteybe dedi: -Daha ne dilersin?<br />
Çaygan Dedi: -Dilerim ki onunla bile olan kimselerin hepsini öldüresin.<br />
Kuteybe dedi: -İmdi sen benim yanıma topla, ben öldüreyim. Çaygan da hepsini tutup getirdi. Kuteybe cümlesini öldürüp mallarını aldı. Çaygan şöyle şart etmiş idi ki: Bin baş esir ve nice bin kumaş vere. İmdi Kuteybe Medinetül File girip o malı Çaygan’dan aldı.</p>
<p>Çaygan Kuteybe’den yardım diledi. Zira Camhüd meliki daima gelip Çaygan ile cenk ederdi. Ve Çaygan’ı gayet incitirdi. Kuteybe Abdurrahman’ı ona yardıma gönderdi. Ve Abdurrahman varıp muharebe etti ve o meliki öldürdü. Çaygan o yerleri fethedip dört bin baş esir aldılar. Kuteybe buyurdu. Hepsini öldürdüler. (Syf-349-350)</p>
<p>-Şaş askeri bize gece baskın etmek dilermiş, imdi varın onların yolunda filan yerde pusuda durun.Ve onlar çıktığı vakit üzerlerine sürünüz. Ola ki bir fetih edesiniz, dedi. Muslih b.Müslim’i bunlara kumandan tayin etti. Muslih de gelip o 700 adamı üç bölük etti. Bir bölüğünü yolun sağ yanına, bir bölüğünü sol yanına koydu ve kendisi bir bölükle yolun üzerine durdu. Gece yarısı geçince Şaş askeri çıkıp geldiler. Muslih’i yol üzerinde görünce cenge meşgul oldular.Ve o iki bölük gaziler de iki taraftan hamle edip aç kurdun koyuna girdiği gibi kafirleri tarumar ettiler. Gazilerde Şübe adlı bir bahadır yiğit vardı. Kendisini Şaş güruhuna ve kalabalığına vurdu.Onların ortalarında bir melikzadeleri vardı.Yetişip Şübe onu kulağı tözünden kılıç ile çaldı. Öyle bir çaldıkı başı top gibi havaya uçtu. Şaş askeri bu heybeti gördüklerinde hepsi bozguna uğradılar. Müslümanlar ardına düşüp onları hesapsız kırdılar. Onlardan kurtulan pek az oldu. Ve onların ekserisi Melikzadeler idi. Ziynetli ve silahlı kimselerdi. Onların başlarını ve silahlarını ve elbiselerini hepsini aldılar geri dönüp Sürür ile Kuteybe’nin yanına geldiler. Ertesi gün Kuteybe hükmetti ki cenge atılalar.</p>
<p>Gavrek Kuteybe’ye adam gönderip dedi: -Bu ettiğin harbi öyle zannetme ki Arapların kuvveti ile edersin belki acemden benim kardeşlerimdir ki sana yardım edip cenk ederler. Yoksa harbe arapları gönder. Gör ki biz de nelerederiz,dedi. Kuteybe bu sözü işitip gazaba geldi ve münadilere çağırttı. Müslüman mübarizleri toplanıp kafirlerin üzerine yürüyüş ettiler ve buyurdu ki mancınık kurdular ve bir burcu döğe döğe yıktılar. Ve Müslümanlar o yıkılan yerden hücum ettikçe kafirlerden bir bahadır er gelip o gedikte durdu her kim ileri gelse mecal vermez öldürürdü. Müslümanlarda silahşörler çok idi. Kuteybe onları çağırtıp dedi ki:<br />
“Sizden kim ki o şahsı ok ile vurursa ben ona on bin dirhem veririm.”<br />
O silahşörlerden biri ileri yürüyüp ok ile o şahsı atıp gözünden vurdu ve ensesinden çıktı.derhal düştü.O kişi Kuteybe’nin yanına gelip on bin dirhemi aldı.(Syf-351-352)</p>
</div>
<div>(Erdoğan Aydın&#8217;dan)</div>
<p><strong>Neden Araplar&#8217;ın Vahşet ve Katliamına Uğradık?<br />
</strong><br />
Harzemli ünlü Türk bilgini Biruni, Harzem’deki uygarlığın yok edilişini şu şekilde anlatır.</p>
<p>“Kuteybe, her çareye baş vurarak Harzemlilerin yazılı dilini bilenleri, geleneklerini koruyanlarını, bütün bilginleri öldürttü, böylece herşey karanlıklara gömüldü. İslam Harzemlilerin içine girerken, onların tarihi hakkında bilinenleri artık öğrenme olanağı bırakmadı.&#8221;</p>
<p>Katliamların başı olan Horasan valisi Kuteybe&#8217; nin Türkler için şu sözleri ibret vericidir;</p>
<p>&#8220;Vallahi eğer benim ömrümden üç söz söyleyecek kadar zaman kalmış olsa  derim ki;<br />
Uktülühü.. Uktülühü.. Uktülühü&#8230; ( Hepsini öldürün.. hepsini öldürün.. hepsini öldürün..)&#8221;</p>
<p>Kimbilir belki Türkler 1-2 asır içinde duydukça öğrendikçe İslam&#8217;a dalgalar halinde katılacaklardı.<br />
Ama böyle bir vahşet ve katliamla din değiştirmeyi kim arzu edebilir. Ne kadar saklansa, gizlense de bu acılar yaşanmıştır. Buna rağmen millet şuuru kaybedilmemiş, ümmet adı altında Arap emperyalizmine boyun eğilmemiştir. Türklerin kalesi tükenmez.<br />
İslam devletinin kurulduğu yıllar, Çevre ülkelerindeki karışıklık ve zayıflıklar Araplar için bulunmaz nimetti.</p>
<p>Irak ve İran&#8217;da Zerdüştlük Dininin hakim olduğu Sasani Devleti vardı.<br />
Anadolu, Ermenistan, Suriye, Habeşistan ve Kuzey Afrika Bizans İmparatorluğunun elindeydi.<br />
Asya&#8217;da Göktürk İmparatorluğu parçalanmış boylar halinde Çin egemenliği altındaydı.<br />
Çin, Kore&#8217;den İran&#8217;a, Moğolistan&#8217;dan Güney Asya&#8217;ya kadar olan topraklara hakimdi.<br />
Avrupa&#8217;da ise Vizigot, Ostrogot ve Frank krallıkları vardı.</p>
<p>Ebubekir zamanında başlayan yayılma savaşları ile önce Bizans&#8217;la Suriye için başladı.<br />
Ömer zamanında Suriye tamamen alındı. (635)<br />
636 tarihinde Bizans&#8217;tan yardım gelmeyince Kudüs teslim oldu.<br />
634&#8242;de Sasanilerle yapılan &#8220;Köprü savaşı&#8221; kaybedilmiş , 636&#8242;da ise Kadisiye savaşı kazanılarak Irak , Sasanilerin elinden alınmış ve İran yolu açılmıştı.<br />
639 yılında Urfa, Harran ve Diyarbakır fethedildi.<br />
642&#8242;de &#8220;Nihavend savaşı&#8221; ile Sasani devleti yıkılmış ve tüm İran toprakları Arapların eline geçmişti.<br />
Yine aynı yıllarda Mısır ve Lidya Arapların eline geçti.<br />
Ömer&#8217;in öldürüldüğü 644 yılına kadar tüm Azerbaycan alınmış, Horasan ve Kafkasya sınırlarına dayanılmıştı.<br />
Osman&#8217;ın halifeliğinden Emevi devletinin kurulmasına kadar durulan ortam, Muaviye ve Yezid ile tekrar kaynamış ve Arap-Türk savaşları başlamış oldu.</p>
<p>Dolayısıyla Türk-Arap savaşlarında Arapların saldırı ve katliamları tamamen Türk boyları üzerineydi.<br />
Bu savaşlarda topraklarını daha önce Çin&#8217;e kaptıran Göktürk&#8217;ler . bu defa Arap egemenliğine girmişler ama din değişikliği savaşlardan sonra Abbasi döneminde gerçekleşmiştir.<br />
Hazar Türkleri İslam&#8217;ı kabul etmeyip Museviliği seçmiş, Oğuzlar ve Kıpçaklar ise yaklaşık 200 yıl sonra İslamiyeti kabullenmiştir.<br />
Türkler üzerinde 70 yıl boyunca uygulanan bu vahşetin, hunharca katliamların bir temeli var.<br />
Arapların gözünde Türkler İslam&#8217;ın en büyük düşmanıydılar. Hadislere göre Türklerle müslüman Araplar arasındaki savaş kıyamete kadar sürecek ve sonunda bütün Türkler kılıçtan geçirilecek, müslümanlar kazanacak, kıyamet ondan sonra kopacaktı.</p>
<p>&#8220;Müslümanlar, Türklerle öldürüşmedikçe, kıyamet kopmayacaktır. Yüzleri kalkan gibi, üst üste binmiş kalın derili olan bu toplumla. Kıldan elbise giyerler.&#8221;( Bkz. Müslim, e&#8217;s-Sahih, Kitabu&#8217;l-Fiten/62-65, hadis no:2912; Ebu Davud, Sünen, Kitabu&#8217;l-Melahim/9 Babun fi Kıtali&#8217;t Türk, hadis no: 4303; Nesei, Sünen, Kitabu&#8217;l-Cihad/Babu Gazveti&#8217;t-Türk&#8230;)</p>
<p>Görüldüğü gibi hadiste açıkça &#8220;Türk&#8221; ismi verilerek hedef gösteriliyor. Üstelik bunlar sağlam kabul edilen hadisler. Günümüzde dahi bu hadislere inanılıyor ve Türkler düşman olarak görülüyor. Kıyamete kadar Türkler tehlikeli bir düşman olarak görülüyor. Bu bakışta olanların en tehlikelileri ise içimizdeki, özünü kaybetmiş, soysuzlaşmış, Araplaşmış olan hainler.</p>
<p>-&#8221;Siz (müslümanlar), küçük gözlü, basık burunlu, yüzleri kalkan gibi, derisi üst üste binmiş olan toplumla öldürüşmedikçe kıyamet kopmayacaktır.&#8221; (Buhari, e&#8217;s-SAhih, Kitabu&#8217;l-Cihad/96; Müslim, e&#8217;s-Sahih, kitabu&#8217;l-Fiten/62 hadis no: 2912; Ebu DAvud, Sünen, hadis no: 4304; Tirmizi, h. no: 2251; İbn Mace, h. no: 4096-4099)</p>
<p>Türklerle savaş ve Türklerin öldürülerek kazanılan zafer aynı zamanda kıyamet alameti.<br />
Bu konuda dahi hadis var. Bir halka, bir millete nasıl böyle bir sadist ırkçı yaklaşım olabilir.<br />
Hitler&#8217;de dahi Yahudi düşmanlığı bu kadar azgın, bu kadar korkunç boyutlarda değildi.<br />
İşte hadis;</p>
<p>&#8220;Şu da kıyamet alametlerinden: Kıldan (keçe) ayakkabı giyen bir toplumla vuruşup öldüreşeceksiniz. Geniş yüzlü, yüzleri kalkan gibi, üst üste derili toplumla vuruşmanız-öldürüşmeniz kıyamet alametlerindendir. Siz (müslümanlar), küçük gözlü, kızıl yüzlü, basık burunlu, yüzleri kalkan gibi, derisi üst üste binmiş olan Türklerle öldürüşmedikçe kıyamet kopmaz.&#8221; ( Bkz. Buhari, e&#8217;s-Sahih, kitabu&#8217;l-Cihad/95; Müslüm, e&#8217;s-Sahih, Kitabu&#8217;l-Fiten/66, hadis no: 2912; İbn Mace, h.no: 4097-4098).</p>
<p>Şimdi Arapların Türkleri acımasızca katletmelerinin, geçen asırda Türklere yapılan kahbeliklerin, içimizdeki gerici-yobaz molla takımının hıyanetinin sebebini daha iyi anlayabiliyoruz. Ancak en acı olan ise, Türkçülüğü bir siyaset olarak ele alanların yakın geçmişte, tarihi bilmeden, bu gerçeklerin bilincinde olmadan, bu Türk düşmanlarıyla şeriat ittifakı içinde olmalarıydı. Son dönemde bir ayrışma ve Atatürk ilkelerine yakınlaşma gördüğümüz ülkücü kesimin yine aynı şekilde mürtecilerle ittifaka kalkıştığını ve laik cumhuriyetin temelini oyanlara oy hasadı uğruna destek verdiğini ibretle izlemekteyiz.<br />
Tarih bunları affetmeyecektir.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Abdestteki Muhteşem Sır]]></title>
<link>http://paradies.wordpress.com/2009/10/27/abdestteki-muhtesem-sir/</link>
<pubDate>Tue, 27 Oct 2009 09:15:30 +0000</pubDate>
<dc:creator>paradies</dc:creator>
<guid>http://paradies.wordpress.com/2009/10/27/abdestteki-muhtesem-sir/</guid>
<description><![CDATA[&#8220;Ey iman edenler! Namaza duracağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın;]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong>&#8220;Ey iman edenler! Namaza duracağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın; başlarınızı meshedin ve topuklara kadar ayaklarinizi yıkayın.&#8221;</strong><br />
<img class="alignright" src="http://www.mucahidrehberi.com/wp-content/themes/Haberci/images/abdest2.jpg" alt="abdest" width="228" height="171" /><br />
”Ey iman edenler! Namaza duracağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın; başlarınızı meshedin ve topuklara kadar ayaklarinizi yıkayın. Eğer cünüp iseniz iyice temizlenin. Hasta yahut yolculuk halinde iseniz, yahut kadınlara dokunmuş da su bulamamışsanız temiz bir toprakla teyemmüm edin: yüzlerinizi ve ellerinizi ondan meshedin. Allah size zorluk çıkarmak istemez. Ancak sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak istiyor ki, şükredersiniz.”</p>
<p><strong>* </strong>Günlük hayatımızda, ellerimizin dokunmadığı yer, kapmadığı mikrop kalmıyor. İşte abdest alırken, el, yüz ve ayakları yıkamak, cilt hastalıkları ve iltihapları için en güzel bir korunmadır.</p>
<p><strong>*</strong> Solunum sistemimizin bekçiliğini yapan burnu yıkamakla, toz ve mikrop yığınlarının vücuda girmeleri önlenmiş olmaktadır.<!--more--></p>
<p><strong>*</strong> Yüzün yıkanması da cildi kuvvetlendirir, baştaki ağırlığı ve yorgunluğu hafifletir. Damarları ve sinirleri harekete geçirir. Devamlı abdest alanlar, ihtiyarlasalar bile yüzlerindeki güzelliklerinin gitmemesi bu yüzdendir.</p>
<p><strong>* </strong>Vücudumuzun normalde bir statik elektrik dengesi vardır. Bu elektriksel yük, öfke halinde normalin 4 katına, guslü gerektiren hallerde 12 katına çıkmaktadır. Günümüzde “Kızıl ötesi” (Enfra-rouje) ışınlarla dış derinin özel fotoğrafları çekilmiş, bu fotoğraflarda cinsi münasebetten sonra, vücudun bütün yüzeyinin fazla statik elektrik tabakasıyla örtüldüğü tesbit edilmiştir. Bu durumdan kurtulmak için vücudun her tarafının tamamen yıkanması gerekir. Böylece su zerreleri, olumsuz elektrik gerilimini alarak, vücudu topraklıyor ve yeniden normale döndürüyor. Bu açıdan gusül, tıbbi yönden de mutlaka yapılması gereken bir temizliktir.</p>
<p><strong>* </strong>Abdest ve gusül, dolaşım sistemi üzerinde de olumlu etkilerde bulunmaktadır. Damarlardaki sertleşme ve daralmayı önler. Abdestte mevzi bir uyarılma vardır. Lenf sistemi, en önemli merkezlerinden biri olan burun arkası ve bademcikler yıkanarak uyarılmaktadır. Ayrıca boyun ve yanlarının yıkanması da, lenf sistemine te’sir eder. Abdest ve gusülle kolaylaşan lenf dolaşımı sayesinde, lenfosit denen savaşçı hücreler <strong>vücudu zararlı unsurlardan korurlar ve vücut direncini arttırırlar.</strong></p>
<p><strong>* </strong>Su bulunmadığı zaman toprakla yapılan teyemmüm de büyük ölçüde vücuttaki statik elektriği yok etmekte, topraklamaktadır</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[ DİKKAT!! NAMAZ KILAN  ÇIKABİLİR]]></title>
<link>http://ecrinbeyza.wordpress.com/2009/10/26/dikkat-namaz-kilan-cikabilir/</link>
<pubDate>Mon, 26 Oct 2009 19:30:59 +0000</pubDate>
<dc:creator>ecrinbeyza</dc:creator>
<guid>http://ecrinbeyza.wordpress.com/2009/10/26/dikkat-namaz-kilan-cikabilir/</guid>
<description><![CDATA[DİKKAT!! NAMAZ KILAN ÇIKABİLİR Bu başlık nerdenmi çıktı? Sabah haber sitelerini gezerken bir habere ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>                     DİKKAT!! NAMAZ KILAN  ÇIKABİLİR<br />
                   Bu başlık nerdenmi çıktı? Sabah haber sitelerini gezerken bir habere rastladım kızsam mı ağlanacak halimize gülsem mi, yoksa sinirden kafayı mı yesem anlayamadığım bir ruh haline büründüm.Haberi izlememiştim çünkü o kanalın haberlerini objektif bulmadığım için hiç takip etmem ,ha kazara bakarsam dediğim gibi sinirlerimi bozmamak için hemen zaplarım.<br />
                 Neymiş efendim duydunuz mu özel bir okuldaki çocuklar öğretmenleri ile birlikte Cuma namazına gitmişler .AMAN ALLAHIM ! nasıl böyle bir şey olabilir .Vay utanmaz öğretmenler birde onlara refakat etmişler sizi gidi siziler .Siz dersinizi verin kara tahta başında ( ama  kara tahta kalmadı değilmi neyse) okul kapısından çıkınca ne yaparsa yapsınlar  size ne…Gençlerimiz okul çıkışı hatta çıkmadan okulu kırarak bir diskoya gitmeliydiler.Artık kapıda bekleyen tinercisimi yada uyuşturucu satan birimi yada kız avlamak için pusuya yatmış  bir kadın tacirimi bekliyor size ne .Çağdaşlaşmak  adına  çocuklarımızın özgürce yaşamaları kişiliklerinin gelişmesi ve kendilerini ispat etmeleri için bu denli imtiyaz ve hoşgörü normal ama namaz olmazzzzz,olamazzzz. .<br />
                    Dikkat ettiyseniz bu şahıs arada temcit pilavı gibi bu tür haberleri ısıtıp ısıtıp önümüze getiriyor . biz yemiyoruz gerçi ama bir gün onun başı ve midesi fena halde ağrıyacağa benziyor.<br />
              Bu nasıl bir zihniyet !haaa ben mi değiştireceğim ? tabi ki hayır ama  karınca misali hiç değilse bu uğurda yazamazmıyım.Haberi yapan beyefendi hazretleri! Haşmetmeap! Araştırmacı gazeteci ,gazetecilik ilkelerine göre haber yapan  şahsiyet !!  ve seslendirme yapan diğer şahsiyet!!  öyle bir anlatıyor ki  bir korku filmi yada aksiyon çekiyorlar sanki.Evet bir film çekimi  var,insanlara inançları gereği yaşamalarının çok büyük bir suçmuş gibi gösterildiği bir film.<br />
             İnsanlar bilmedikleri şeylerden korkarlar  peki niye öğrenmek istemezler, çıkarlarına ters düşeceklerini bildikleri için.Yaniiii ben biliyorum ama işime gelmiyor sizin yapmanızı da hazmedemiyorum kardeşimm. İyide yap sana kim engel , nefsin.Bunun suçu bende mi ,hayır .Allah Alllah bende mi bir anormallik var acaba yüzde  doksanı Müslüman olan bir ülkede inançları gereği namaz kılan birkaç çocuğu ve onlara refakat eden  öğretmenleri  sanki çok büyük bir suç işlemiş ve onları yakalamanın mutluluğuna varmış bir edayla haber yapmanın neresi başarı.Türkiyede yaşayan gayri Müslim insanlar ve de çocuklar okulda ibadet etmesi gerektiği zamanlar nasıl etmelilerse  ve de Pazar günleri kiliselerine gitmeleri gerekiyorsa ve de buna karışmaya hiç kimsenin hakkı yoksa – ki böyle olmalı-bizim çocuklarımızın yaptığı neden öcüüüymüş gibi gösteriliyor.Başörtüsünü hallettiniz o çocukların hakkına girdiniz şimdi sıra  okulda namaz kılan çocukların hakkına geldi hadi bakalım kolay gelsin.<br />
              Okullardaki rezillikler  diz boyu  haber yapılması geren bunlar aslında.Televizyonlarda dershane ,okul dizilerine bakın kafayı yiyesi geliyor insanın .Yaka bağırlar açık,kravatlar bellerde yada hiç bağlanmıyor etekleri aramak için büyüteç kullanmak lazım görünmeyecek şekilde kısa,o şunun sevgilisini almış ,öbürü  ötekinin çetesine katılmış biri abi olmus beriki onun kankisi , kızdıklarında güya belli olmasın diye gazeteye sarılmış bira yada alkol şişesi falan filan ama kimin umrunda .Filmler reyting yapıyor ya sen ona bak ,işine gelmiyorsa izleme  diyeceksiniz inanın izlemiyorum ama gördüğüm duyduğum yetiyor.(benim evde de üç tane tv izleyicisi olunca ister istemez..)Evde kumanda bende olduğu için önüne geçebiliyorum çoğu zaman.<br />
              Yapmayın Allah aşkına ,bu kadar anormalliğin içinde uyduruk kaydırık haberlerle insanı çileden çıkarmayın.Namaz kılandan Allahtan korkandan kimseye zarar gelmez, asıl Allahtan korkmayanın kuldan utanmayacağını bilerek tedbir alın.Bizim dinimiz kadar mükemmel başka bir din varmı dünyayı tehdit eden  domuz gribinin bile tek çaresi temiz olmaktan geçiyor .Yani sünnetin birini yerine getirmek bile bu tehlikeden korunmak için yeterli olabilir .Elleri ,evi ,çevreyi temiz tutmak.Bunu da haber yapsınlar okulda çocuklar topluca elleri yıkamaya gittiler sünneti uyguluyorlar  irtica hortladı.vs.vs.vs.<br />
             Bu insanlara yaranmanın tek çaresi var ezanı duymayacaksın namaz kılmayacaksın,kuran kursuna gitmeyeceksin, başını örtmeyeceksin, Allahtan başka herkese kul olacaksın ….pekiii onlara yaranmak gibi bir sıkıntımız olduğunu kim söylüyor .Biz ne olursa olsun kim ve ne için olursa olsun  Allahtan başka her şeye<br />
                                                                                                        “LA” DİYORUZ…..</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Namazı Geç Kılanın Hali]]></title>
<link>http://hucurat.wordpress.com/2009/10/23/namazi-gec-kilanin-hali/</link>
<pubDate>Fri, 23 Oct 2009 17:13:55 +0000</pubDate>
<dc:creator>hucurat</dc:creator>
<guid>http://hucurat.wordpress.com/2009/10/23/namazi-gec-kilanin-hali/</guid>
<description><![CDATA[Eski salih kişilerden biri, ölen kız kardeşini defnederken farkında olmadan içinde para olan cüzdanı]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Eski salih kişilerden biri, ölen kız kardeşini defnederken farkında olmadan içinde para olan cüzdanı]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Alevilik ve İslamiyet]]></title>
<link>http://karadogan.wordpress.com/2009/10/23/alevilik-ve-islamiyet/</link>
<pubDate>Fri, 23 Oct 2009 14:35:09 +0000</pubDate>
<dc:creator>Muhammed Karadoğan</dc:creator>
<guid>http://karadogan.wordpress.com/2009/10/23/alevilik-ve-islamiyet/</guid>
<description><![CDATA[Bu iki kavram arasındaki bağa ilişkin, birbirinden kesin sınırlarla ayrılan ve birazdan belirteceğim]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div>Bu iki kavram arasındaki bağa ilişkin, birbirinden kesin sınırlarla ayrılan ve birazdan belirteceğim &#8220;orta yol&#8221; diye adlandırabileceğimiz görüşte birleşmesi gerektiğini düşündüğüm iki farklı görüş vardır. Tahmin edildiği üzere bunlardan birincisi; Aleviliğin İslamiyetle ilgisi olmadığı, diğeri ise; Aleviliğin, İslamiyet&#8217;in bir parçası olduğu görüşleridir. Kesinlik iddia eden bu her iki görüş de hatalıdır. Şöyle ki; Aleviliğin tamamen İslamiyet&#8217;e ait değerleri olduğu gibi, İslamiyetle hiç ilgisi olmayan ritüelleri de mevcuttur.</div>
<p><!--more-->Basitçe, &#8220;Hak, Muhammed, Ali&#8221; üçlemesinin, bir arada İslamiyet dışında hiçbir dinde yeri olmaması bize bu kavramların İslamî, dolayısıyla bu kavramların en üst değer olarak kendisine yer bulduğu Aleviliğinde İslamla çok sıkı ve ayrılmaz bir şekilde ilişkili olduğunu göstermektedir. Ancak diğer yandan Aleviler&#8217;in, Halife Osman döneminde Kuran&#8217;ın değiştiğini iddia etmeleri ise İslamiyete kesinlikle ve tamamen aykırıdır.</p>
<p>Alevilik ile islamiyet arasında ortak ve zıd bir çok husus mevcuttur. Ancak bu liste uzadıkça her iki görüş mensuplarınca da itirazlar gelecek ve tartışmalar kısır bir döngü içerisine girecektir. Bu sebeple mühim olan ve yapılması gereken, farklılıkları veya ortak noktaları arttırmaya çalışmak yerine, bu durumun ne anlama geldiğini sorgulamaktır. Kanaatimce bugüne dek Alevilik-İslamiyet ilişkisinin adının konulamaması bu mantıkla düşünmemekten kaynaklanmaktadır. Bir taraf Aleviliği İslamiyetten ayırmak için sebepler bulmaya çabalarken, diğer taraf ise Aleviliği İslamiyetin ayrılmaz br parçası yapmak için sebepler aramaya çalışmaktadır. Böylece, zaten karmakarışık olan konunun daha da düğümlenmesi ve içinden çıkılmaz hale gelmesi adına fazlasıyla &#8220;bilgi&#8221; ortaya çıkıyor. Dolayısıyla bu tarz bilgi üretimlerinin sonuç elde etmeye yarar sağlamayacağının bilincinde olmak gerekir.</p>
<p>Peki Türkiye&#8217;deki Aleviliğin konumu nasıl açıklayacağız? Bu konudaki görüşlerim kişisel olmakla berabe şu şekildedir; Anadolu coğrafyasına giren İslam İmparatorluğu ve sonrasında ise Osmanlı İmparatorluğu, çok sayıda insanı, iradesiyle veya iradesi dışında İslamiyete mensup etmiştir. Bunun sonucunda, bir kısım insanımızın İslamiyeti kendi iradesiyle benimsemesine rağmen, binlerce yıllık inanç ve geleneklerini bir tarafa bırakması ve terketmesi imkansızdır. Diğer yandan isteği dışında İslamiyetin dayatıldığı bir kesim insanımız da ata dinleri olan Zerdüşt (Mazdaizm) dini ve Yezidilik gibi inançları ile olan bağlarını da koparmamaya çalışmıştır. Ancak bir yandan geleneklere bağlı kalınmaya çalışılırken, diğer yandan da kaçınılmaz olarak parçası oldukları halkın benimsemeye başladığı inançtan nasiplenmişlerdir. Çünkü her ne kadar muhafazakar olmaya çalışsalarda farklı inanca mensup insanlarla ilişki içerisinde olmalarının ve coğrafyada &#8220;inanç azınlığı&#8221; haline gelmelerinin etkilerinden kurtulmaları olanaksızdı. Diğer yandan Anadolu coğrafyasının heterojen yapısı da inanışların şekillenmesinde büyük pay sahibidir. Bunca &#8220;arıtmaya&#8221; rağmen, Alevi nüfusunun yoğun olduğu özellikle Doğu bölgelerinde dahi bazı köylerin hala birden çok inanca ev sahipliği yaptığını unutmamak gerekir. Kaldı ki farklı inanç sahiplerinin, önemli oranda nüfus ile bir arada yaşadığı zamanlarda İslamiyet ile tanışan bu coğrafyanın, İslamiyeti kendine göre yorumlaması ve şekillendirmesi kaçınılmazdır.</p>
<p>Yani Alevilik, İslam ile ortak noktaları bulunan ve İslamiyet sayesinde ortaya çıkan, ancak İslamiyete aykırı görüşleri de içeren bir inançtır diyebiliriz. İslamiyet sayesinde ortaya çıkan diyoruz, çünkü İslamiyet olmasa idi Alevilik diye bir inancın varolacağını hiç kimse iddia edemez. Zira Alevilikte, inanca adını verecek kadar değerli kabul edilen Hz. Ali bir Müslüman olduğu gibi dini görüşleri de belli ve nettir. Bu sebeple, ömrünü İslamiyet&#8217;in yayılmasına adamış olan birinin adını kullanarak kendini İslamiyetten soyutlamak mantıksızdır, çelişkilidir.</p>
<p>Sonuç olarak; Alevilik İslamiyetin bir parçasıdır veya İslamiyet ile ilgisi yoktur dememiz mümkün olmadığı gibi yanlıştır da. Aleviliğin bulunduğu konumu adlandırma imkanımız yoktur ve inançsal konumu muğlaktır. Buna rağmen Aleviliği mümkün olan en doğru biçimde tanımlamaya kalkarsak şu şekilde bir ifadenin yetersiz olmasına rağmen kabul edilebilir olduğunu düşünüyorum: &#8220;Alevilik, inanç ve kurallarının odağında &#8220;insana&#8221; yer verilen, farklı inanç ve düşüncelerden benimseyişler neticesinde ortaya çıkmış ve özellikle de hiçbir millet veya kavme mal edilemeyecek evrensel bir yaşam biçimidir.&#8221;</p>
<p><strong>Muhammed Karadoğan</strong> [muhakara@gmail.com]</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kur’an-ı Kerîm Geniş Analizi – 2]]></title>
<link>http://pozitifateizm.wordpress.com/2009/10/20/kur%e2%80%99an-i-kerim-genis-analizi-%e2%80%93-2/</link>
<pubDate>Tue, 20 Oct 2009 15:53:26 +0000</pubDate>
<dc:creator>ℓα ρнιℓσѕσρнιє мαтéяιαℓιѕтє</dc:creator>
<guid>http://pozitifateizm.wordpress.com/2009/10/20/kur%e2%80%99an-i-kerim-genis-analizi-%e2%80%93-2/</guid>
<description><![CDATA[Kuran&#8217;da ki fonetik çelişkiler Bakara / 159 : İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayetin ta ke]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Kuran&#8217;da ki fonetik çelişkiler Bakara / 159 : İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayetin ta ke]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Muhammed'in Başarıları]]></title>
<link>http://pozitifateizm.wordpress.com/2009/10/17/muhammedin-basarilari/</link>
<pubDate>Sat, 17 Oct 2009 20:42:29 +0000</pubDate>
<dc:creator>ℓα ρнιℓσѕσρнιє мαтéяιαℓιѕтє</dc:creator>
<guid>http://pozitifateizm.wordpress.com/2009/10/17/muhammedin-basarilari/</guid>
<description><![CDATA[Başarı için kriterlerimiz nelerdir, öncelikle onları kontrol edelim Toplumsal anlamda başarı, ideali]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Başarı için kriterlerimiz nelerdir, öncelikle onları kontrol edelim Toplumsal anlamda başarı, ideali]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Müslümanlar..]]></title>
<link>http://pozitifateizm.wordpress.com/2009/10/17/muslumanlar/</link>
<pubDate>Sat, 17 Oct 2009 20:22:40 +0000</pubDate>
<dc:creator>ℓα ρнιℓσѕσρнιє мαтéяιαℓιѕтє</dc:creator>
<guid>http://pozitifateizm.wordpress.com/2009/10/17/muslumanlar/</guid>
<description><![CDATA[Müslümanların diğer bir uzmanlık alanı ise kelimelerle oynamaktır. Her Müslüman Terörizm&#8217;i ayı]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Müslümanların diğer bir uzmanlık alanı ise kelimelerle oynamaktır. Her Müslüman Terörizm&#8217;i ayı]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Günümüz Modern Dünyası Orta Çağdan Daha Karanlık Değil.]]></title>
<link>http://ateist.wordpress.com/2009/10/13/gunumuz-modern-dunyasi-orta-cagdan-daha-karanlik-degil/</link>
<pubDate>Tue, 13 Oct 2009 21:38:15 +0000</pubDate>
<dc:creator>ateist</dc:creator>
<guid>http://ateist.wordpress.com/2009/10/13/gunumuz-modern-dunyasi-orta-cagdan-daha-karanlik-degil/</guid>
<description><![CDATA[&#8220;Orta çağ insanı.&#8221; sözü bir insanı aşağılamak , onun geri kafalı olduğunu iddia etmek iç]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>&#8220;Orta çağ insanı.&#8221; sözü bir insanı aşağılamak , onun geri kafalı olduğunu iddia etmek için kullanılır.Peki günümüz toplumundaki insanlar , orta çağ insanlarından çağdaş ve akılcı mı ?<br />
Işığın olmadığı bir odada karanlıkta oturmak zorunda kalan insanlar gibiler ; orta çağ insanları.Modern çağ insanları ise genellikle ışığı olduğu halde karanlıkta oturan insanlardan oluşuyor.<br />
Yağmur , deprem , astronomi , ekoloji ve benzeri olaylar için orta çağ insanının , bu olayların neden yaşandığına dair kafasında oluşan soru işaretinin cevabında &#8220;Tanrının işi&#8221; mantığından başka bir mantık aramak bir hâyli zor. Bilim , küçük bir topluluğun ayrıcalığı ve bunu yayma şansları bir hâyli düşük. Sebebi , kiliselerin ve din adamlarının baskın tavırları.Birçok bilim , felsefe insanının engizisyon mahkemelerinde acımasız şekilde ölüme çarptırıldığını duymayanımız hemen hemen yoktur.Ancak kilisenin tüm bu bilim karşıtı tavırlarına rağmen , din-bilim çatışmasında bilim galip çıkıyor ve kilisenin &#8220;Evrenin merkezi dünyadır.&#8221; gibi yanlış görüşlerini çürütüyor.<br />
Günümüzde bilim birçok soruya cevap verebilmesine rağmen , bu cevapları araştırmaktansa &#8220;Tanrının işi&#8221; diyerek geçiştiriyoruz.Evrim teorisi gibi , din ile örtüşmeyen ancak bazı bilimsel gelişmelerin doğruluğunu haklı çıkardığı gelişmelere hak verenleri aptal olarak görüyor ve o teorinin içeriğini araştırma şansımız olduğu hâlde , &#8220;Maymundan geldiysek maymun neden bugün maymun ya da bugün neden maymun insana dönüşmüyor?&#8221; gibi eleştirilerle teorileri çürüttüğümüzü zannediyoruz ayrıca.Daha sonra , kahvehanede okey,batak oynamaya gidiyoruz , bu teoriyi çürütmenin(!) verdiği keyifle.<br />
Acaba , bilimden faydalanma şansı bizimki ile karşılaştırılamayacak olan orta çağ insanı ; bilimden faydalanma şansı olduğu hâlde faydalanmayan ve içinde ; dinsizleri,diğer dinlere mensup insanları öldürme isteği olan modern çağ insanından geri kafalı mı ? Yoksa asıl geri kafalılık , bilimden faydalanma şansı olduğu halde faydalanmayıp , her soruya &#8220;Tanrı böyle istemiş.&#8221; diyerek geçiştirmen modern çağ insanı mı ?</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>
