<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress.com" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>necip-hablemitoglu &amp;laquo; WordPress.com Tag Feed</title>
	<link>http://en.wordpress.com/tag/necip-hablemitoglu/</link>
	<description>Feed of posts on WordPress.com tagged "necip-hablemitoglu"</description>
	<pubDate>Wed, 02 Dec 2009 01:39:57 +0000</pubDate>

	<generator>http://en.wordpress.com/tags/</generator>
	<language>en</language>

<item>
<title><![CDATA[Dr. Necip Hablemitoğlu Belgeseli]]></title>
<link>http://caaglarr.wordpress.com/2009/11/06/dr-necip-hablemitoglu-belgeseli/</link>
<pubDate>Fri, 06 Nov 2009 10:15:35 +0000</pubDate>
<dc:creator>Nn</dc:creator>
<guid>http://caaglarr.wordpress.com/2009/11/06/dr-necip-hablemitoglu-belgeseli/</guid>
<description><![CDATA[Sonuna kadar izleyin nasıl büyük bir insanı kaybettiğimizi anlıyacaksınız.Bize düşen en büyük görev ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><span style='text-align:center;display:block;'><object width='400' height='330' type='application/x-shockwave-flash' data='http://video.google.com/googleplayer.swf?docId=-4439839947019546108'><param name='allowScriptAccess' value='never' /><param name='movie' value='http://video.google.com/googleplayer.swf?docId=-4439839947019546108'/><param name='quality' value='best'/><param name='bgcolor' value='#ffffff' /><param name='scale' value='noScale' /><param name='wmode' value='window'/></object></span></p>
<p>Sonuna kadar izleyin nasıl büyük bir insanı kaybettiğimizi anlıyacaksınız.Bize düşen en büyük görev onun düşüncelerini yaşatmak ve yaymaktır.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Dilde birlik ve Türklük şuuru]]></title>
<link>http://caaglarr.wordpress.com/2009/11/06/dilde-birlik-ve-turkluk-suuru/</link>
<pubDate>Fri, 06 Nov 2009 09:35:59 +0000</pubDate>
<dc:creator>Nn</dc:creator>
<guid>http://caaglarr.wordpress.com/2009/11/06/dilde-birlik-ve-turkluk-suuru/</guid>
<description><![CDATA[GASPIRALI İSMAİL BEY: DİLDE BİRLİK VE TÜRKLÜK ŞUURU Türküz Türkçüyüz Atatürkçüyüz 19. Yüzyılın sonla]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong>GASPIRALI İSMAİL BEY:</strong></p>
<p><span style="color:#ff0000;">DİLDE BİRLİK VE TÜRKLÜK ŞUURU</span></p>
<div id="attachment_1326" class="wp-caption aligncenter" style="width: 310px"><img class="size-medium wp-image-1326" title="ne mutlu Türküm diyene" src="http://caaglarr.wordpress.com/files/2009/11/ne-mutlu-turkum-diyene.jpg?w=300" alt="ne mutlu Türküm diyene" width="300" height="198" /><p class="wp-caption-text">Türküz Türkçüyüz Atatürkçüyüz</p></div>
<p style="text-align:left;">19. Yüzyılın sonlarına doğru Türk Dünyası, medeni Avrupa ülkeleri ile kıyaslandığında, hemen her alanda oldukça geri durumdaydı. Bu geriliğin nedenleri ve çözümü üzerine kafa yoran Türk aydınları, “ceditçi” yani yenilikçi, aydınlanmacı bir platformda yeralmışlardı. Karşılarında ise, mevcut durumu muhafazadan, yani statükonun devamından yana çıkarı olan “kadimci”ler bulunmaktaydı. Türk Dünyası’nın tek hür ve göreceli müstakil devleti olan Osmanlı İmparatorluğu’nda, sözkonusu geriliğin giderilmesi ve gelişmiş medeni ülkelerle aradaki farkın kapatılması için fikir üreten Namık Kemal, Ziya Paşa, Mithat Paşa, Ziya Gökalp, Mehmet Emin (Yurdakul), Ömer Seyfettin, Halide Edip (Adıvar) gibi aydınlar, teşkilatlı olmayan bir hareketin önde gelen isimleri arasındaydı. Yaklaşık 30 milyonluk bir Türk azınlığa sahip olan Çarlık Rusyası’nda ise, Gaspıralı İsmail Bey, Abdül-Kayyum Nasırî, Şihâbeddin Mercâni, Musa Carullah Bigi, Fatih Kerimi, Hasan Bey Zerdabî, Mirza Feth-Ali Ahundzâde, Dr. Hüseyinzâde Ali Bey, Ahmet Aga(yev), Ali Merdan Topçubaşı, Mirza Elekber Sâbir gibi aydınlar, mevcut geriliğin tahlili, sebep ve neticeleri üzerine çalışmalar yaparak, mücadele vermişlerdi.</p>
<p style="text-align:left;">Gaspıralı İsmail Beyi, dönemin diğer Türk reformcularından ayıran özelliği, görüşlerini ve meselenin çözümüne ilişkin tekliflerini sistematik bir programa dayandırmasıydı: Gaspıralı, özetle, milli okulların geliştirilmesini ve eğitimde reform yapılmasını; milli eğitim kurumlarının ve fakir öğrencilerin, açların, felâketzedelerin maddeten desteklenmesi ve bu istikamette içtimai tesanüdü sağlamak için ‘cemiyet-i hayriye’ler kurulmasını; bütün Türklere ortak dilde hitâb edecek milli basının faaliyete geçmesini; din tesiri altındaki hayat tarzının modernleştirilmesini; Türk kadınının hususi ve kamusal sahada tam bir hürriyete ve erkeklerle tam bir müsavata kavuşturulmasını; cinsiyet ayrımı yapılmaksızın milli nitelikli bir aydınlar zümresinin yetiştirilmesini talep ediyordu. Bu programın asıl maksadı, önce Çarlık Rusyası’nda yaşayan Türk topluluklarına, sonra da tüm Türk Dünyası’ndaki Türk topluluklarına milli hüviyet kazandırırken, Türklük şuurunu da aşılamaktı. Bir başka ifadeyle, milli hüviyetinden habersiz, kendini dini hüviyetle “ümmet” olarak niteleyen ve ayrıca Rusya’da “inorodetsi” statüsünde yeralan Türklerin, millet olma merhalesine ulaşmalarını sağlamaktı. Zira, medeni ülkelerin içinde millet merhalesine ulaşamamış bir tek ülke mevcut değilken, geri ve sömürge konumundaki ülkelerin bir tekinde bile millet merhalesine ulaşılamadığı apaçık bir hakikattı. Millet merhalesine ulaşılmadan, milliyet şuuruna sahip olunmadan, mevcut gerilikten ve çok taraflı esaretten kurtulmak mümkün değildi. Gaspıralı İsmail Bey, bu amacı şu veciz ifadeyle sloganlaştırmıştı: “ Dilde, Fikirde, İşde Birlik!..”</p>
<p style="text-align:left;"><span style="color:#ff0000;">1. DİLDE BİRLİK VE TÜRKLÜK ŞUURUNA KARŞI GELENLER</span></p>
<p style="text-align:left;">Osmanlı İmparatorluğu’nda suni Osmanlı milliyetçiliği ya da ümmetçilik geçerliliğini korurken, Çarlık Rusyası’nda da mahalli şivelerden ve hatta ağızlardan ayrı bir edebi dil, Türk boylarının her birinden de ayrı bir millet yaratma çabaları, Rus devletinin asli politikalarının icabı idi. Bu dönemde, Bulgar kökenli İdil-Ural Türkleri, Kıpçak kökenli Kırım Türkleri, Oğuz kökenli Kafkasya Türkleri için ortak “Tatar” sıfatı kullanılmaktaydı. Bu kavram karmaşası içinde Türkistan Türkleri, İdil-Ural Türkleri için “Nogay” tesmiyesinde bulunurlarken, Türkistanlılar için de yaygın biçimde “Sart” tâbiri kullanılmaktaydı. Ki bunların hiçbiri bilimsel gerçeği yansıtmamaktaydı. Başta İlminski olmak üzere bazı Rus devlet adamları, akademisyenler ve misyonerler, panslavizmin karşısında tehdit oluşturan Türk soylu toplulukların birliğine yolaçabilecek ortak paydaları silme, yok gösterme gayretindeydiler (1). Bunun için de önce “Türk” adının unutturulması; yerine “Tatar”, “Kazak”, “Kırgız” gibi boy-kabile isimlerinin ikâme edilmesi; her lehçe ve şivenin apayrı bir dile dönüştürülmesi; boy milliyetçiliğine göz yumularak Türk toplulukları arasında suni düşmanlıkların ve ayrılıkların yaratılması gibi ince taktiklere başvurmuşlardı. Boy milliyetçiliği, Rus devletini korkutmuyordu, aksine, Türk toplulukları arasında ayrılıklara, düşmanlıklara yol açacağından işlerine geliyordu. Kaldı ki, boy milliyetçiliğinin Rus düşmanlığına yol açması da önemli değildi; zira, birliğini, tesanütünü kaybetmiş büyük bir kitle içinde küçük bir parçanın ne kadar zararı olabilirdi ki?.. Önemli olan asıl tehdit kaynağını, büyük Türk kitlesini -henüz milliyet şuuru oluşmadan- parçalayarak tesirsiz hale getirmek idi. Böylece, “Tatarcılık”, “Kazakçılık”, “Kırgızcılık” gibi boy milliyetçiliklerinin yolu açılmış oldu&#8230;</p>
<p style="text-align:left;">Bilerek ya da bilmeyerek “boy milliyetçiliği” yapan, dolayısıyla “Türk hüviyeti”ni reddedenler, başlıca üç farklı grupta kümelenmişti: Rus propagandasının etkisi altında kalan cahil ve yarı-cahil kesim, samimi olarak, meselâ “Tatar” olmakla, “Tatar milletine mensup olmakla” gurur duyuyorlardı. Dinî bağnazlığın farklı bir türevi, bu suni milliyetçilik için de söz konusuydu. Okumaya, araştırmaya ve gelişmeye nispeten kapalı olduklarından, bu kesime doğruyu anlatmak hayli zordu. Genelde milliyet hüviyeti yerine “dinsel hüviyet” kullanan eskilik yanlısı kadimciler de bu grubun içinde sayılırlardı.</p>
<p style="text-align:left;">Türklük bilincine sahip olup da, sosyalist örgütlere sırf azınlığın sorunlarının radikal biçimde savunuculuğunu yaptıkları için destek veren aydınlarla (A. Hadi Maksudi, Hasan Sabri Ayvaz v.d.), gerçekten sosyalist fikirlere inanan, Sosyal Demokratlar, Sosyal İhtilâlciler (Es-Er’ler) gibi sol örgütlere mensup olan radikal görüşe sahip Türk gençleri ikinci grupta yer almaktaydı. Özellikle bu gençler sosyalist terminolojiden etkilendiklerinden “halklara özgürlük” gibi temel slogan ve söylemlerde, genel nitelikte milliyetçilik, -burjuva milliyetçiliği- anlamında kabul edilerek reddedilmekte; ancak ezilen halkların milliyetçiliği teşvik edilmekteydi. Hiç şüphesiz bu gruptakilerin neredeyse tümü, halkının en temel hak ve özgürlüklerini tanımayan ve sadece sömüren Çarlık rejimine karşı aktif mücadele için hayatlarını tehlikeye atan vatanseverlerdi. Nitekim, Sovyet rejimi döneminde bunların büyük bir bölümü öldürülerek tasfiye edilmişlerdi (Sultan Galiyev, Veli İbrahim v.d.). Bir bölümü ise daha önce Türklük bilincine sahip olarak eski ideolojilerinden vazgeçmişlerdi (Ayaz İshaki, Nasip Yusufbeyli v.d.). Halkına ihanet ederek yeni rejimle sonuna kadar işbirliği yapanların oranı ise son derece düşüktü&#8230;</p>
<p style="text-align:left;">Bazı entelektüellerin oluşturduğu bir diğer grubun içinde Rus okullarından mezun olup, tamamiyle Rus kültürünü benimseyen Türk gençleri olduğu gibi; bu okullardan birer müfrit Rus düşmanı olarak yetişen gençler de vardı. Rus kültürünü benimseyenler, “boy”ların ayrı birer millet olduğunu tartışmasız kabul ederken; diğerleri, bu ivme kazanmış bölünme sürecinin durdurulamayacağını, “Türk hüviyeti”nin geçerli olması için önce “ortak bir edebiyat dili” olması gerektiğini ve bunun da olmadığını öne sürerek “boy hüviyeti”ni ön plana çıkarıyorlardı. Bunların görüşüne göre, “ortak bir edebiyat dili” yoksa, herkes başının çaresine bakmalı ve kendi “edebiyat dili”ni yaratmalıydı. Bu yol, hem daha zahmetsiz, hem daha kestirmeydi; hem halkçı ve hem de milliyetçi özellikleri taşımaktaydı. “Türk hüviyeti”ni savunmanın, “ortak bir edebiyat dili” oluşturmanın halktan ve de Rus yöneticilerinden göreceği tepkiler dikkate alındığında, büyük riskleri söz konusuydu. Oysa, kendi lehçesinde (dilinde) eser verildiğinde, öncü olarak tarihe geçmek son derece cazip ve kesinlikle de risksizdi. Bunların dışında, sırf yerel edebiyatı geliştirmek, halkını uyandırmak uğruna kendi lehçelerinde anıt eserler meydana getirmiş yazar ve şairlerin sayısı ise hiç de az değildi (Tukay, Abay, Çolpan, Çobanzâde v.d.).</p>
<p style="text-align:left;"><span style="color:#ff0000;">1.1. EDEBİ DİLDE BİRLİK</span></p>
<p style="text-align:left;">Gaspıralı İsmail Bey, “Tercüman”da yazdığı belki yüzlerce yazıda, farklı gerekçelerle de olsa “Türk hüviyeti”ni kabul etmeyenleri, her halükârda Rus menfaatlerine hizmet ettikleri gerekçesiyle uyarmaktaydı. “Rusya Müslümanları III. Kongresi”nde, Rusya’nın hemen her yerinden gelen delegelere hitaben, “Bizler umumen Türkler, aslımız birdir, neslimiz birdir. Zamanlar, mekânlar ihtilâfıyle şivemizde, âdâtımızda (adetlerimizde) ihtilâf peyda oldu; gittikçe tefavüt (farklılık) artdı. Birimiz diğerimizin lisanını anlamamak derecesine geldik&#8230;. Mekteb-Medrese Komisyonu hazır etmiş dukladda (rapor) ibtidai mekteb derslerine dört sene tayin olunmuşdur. Üç senesi sade mahalli lisan ile olsa, dördüncü sene de umumi bir lisanla yazılmış kitab tedris olunsa, tedricen lisan birleşür idi” (2) diyen Gaspıralı, azınlığın kurtuluşunun önce “ortak bir edebi dil” etrafında birleşmekten geçtiğini vurguluyordu. Kongreden bu doğrultuda karar çıkaran Gaspıralı İsmail Bey, öngördüğü dilde birliğin, sade İstanbul Türkçesinde sağlanacağını da gizlemiyordu. Ancak, bunun için Türkçeye Arapça, Farsça ve diğer yabancı dillerden girmiş kelime, deyim ve kuralların çıkarılmasını; buna ek olarak da farklı lehçelerdeki uygun yerel kelimelerin kullanılmasını şart koşmaktaydı (3). Gaspıralı, Osmanlı Türkçesinin aynen kullanılmasına da şiddetle karşıydı (4); Osmanlı Türkçesi denilen suni dilde, ağırlıklı olarak yer alan Arapça ve Farsça kökenli gramer kaidelerinin yanısıra, kelimelerin de Türkçe karşılıklarının bulunup kullanılmasını istiyordu ki, bunun adı tek kelime ile Türkçülüktü. O’nun bu rüyasını -Türkiye sınırları içinde- daha sonra gerçekleştirecek kişi ise Atatürk’tü.</p>
<p style="text-align:left;">Gazetesindeki “Tercüman” başlık yazısının altında kullandığı “ Dilde, Fikirde, İşde Birlik” sloganına uygun olarak Gaspıralı, ancak bu üç alanda birliğin sağlanmasından sonradır ki Türk Dünyasının özgürlük ve çağdaşlığa kavuşacağına inanıyordu. İstanbul’un en büyük gazetelerinden “İkdam”da (27 Haziran 1914, No. 6245) yayınlanan söyleşisinde, Rusya Türklerinde Türklük bilincinin oluşmasının siyasal sınır tanımazlığını şu cümlelerle ifade ediyordu: “Eğer Türkler (Osmanlı Türkleri) lisanlarını biraz daha sadeleştirmiş, kıraet ve imlâyı (okuma ve yazmayı) teshil edecek (kolaylaştıracak) surette huruf-u savtiyeyi (sesli harfleri) istimal etmeğe (kullanmaya) başlamış olsalardı, beş altı seneye kadar Rusya müslümanlarile lisanları suret-i kat’iyede birleşmiş olurdu. Bundan husule gelecek faydaları izaha hacet yoktur sanırım”.</p>
<p style="text-align:left;">Gaspıralı, “Tercüman”ın 1906 yılına ait nüshalarında, ortak edebi dil konusundaki yazılarına sıklıkla yer veriyordu. İşte, 108 No.lu nüshada, bu konudaki hassasiyetini, okuyuculara hitap başlığı altında şu gerekçelere dayandırıyordu:</p>
<p style="text-align:left;">“İnsanları rapteden (bağlayan) en ibtida (evvela) ‘LİSÂN’dır. Maarif ve edebiyat, din ve millet umurlarının (işlerinin) terakkisi için ibtida ve en zaruri olan vasıta ve sebep, lisân-ı millî, lisân-ı umumi ve edebidir. Umumi lisâna mâlik olmayan tayfalar (kavimler) perakende yak yak kalıp ‘MİLLET’ pâyesiyle pâyidar (devamlı) olamazlar. Kılıç ve zaman ve mesafe ile ayrılmış tayfaları birleştiren ‘KALEM İLE LİSÂNDIR’. Zamanlara ve mesafelere galebe çalan yine kalem ile lisândır. Her kavmin iki büyük sermayesi olur: Biri dindir, diğeri lisân-ı edebisidir. Kardeşler, lisân birliğine çalışacak zaman geldi. Vakit fevti (kaybı) ve gaflet caiz değildir. Geliniz bu işe çalışalım. Nişleyelim deseniz, meclislerde ve her türlü mükâleme (konuşma) ve münazara (ilmi tartışma) mahallerinde ve gazetelerde bu meseleden bahisler etmeliyiz. Bu fikri kuvvetleyip beyn-en-nâs (halk arasında) münteşir kılmalıyız (yaymalıyız). Edebiyatta ve mekteplerde umumi lisâna yol açmaya çalışmalıyız ki, bundan yirmibeş otuz sene sonra efrâd-ı milletin dili birleşsin. Bu ise FİKİR VE İŞ BİRLİĞİNİ mucip olur”.</p>
<p style="text-align:left;">Gaspıralı İsmail Bey, 16.10.1907 tarihli “Tercüman”da (No.67), ortak edebi dil yolunda alınan mesafeye katkısını şöyle ifade etmekteydi:</p>
<p style="text-align:left;">“Bugün Kazan şivesinde yazılan bir cümleyi Kafkaz anlamadığı ve Kafkaz’da kullanılan Azerbaycan lisânını Kazan anlamadığı malûm olduğu halde, ‘TERCÜMAN’ Kafkasya’da da, Kazan’da da, Türkistan’da da, Mısır’da da, Türkiye’de de anlaşılmaktadır. Efkâr (fikirler) ve iş birliği, lisân birliği sayesinde olduğunu takdir eden ‘Tercüman’, yirmibeş seneden beri buna, yani lisân-ı umumi tesisine çalıştı”.</p>
<p style="text-align:left;">1907’de Hükûmetin azınlık okullarında “ana dili” yeniden yorumlayarak “mahalli şive”nin esas alınmasını öngören ünlü kararnamesine, Gaspıralı İsmail Beyin tepkisi şöyle olmuştu:</p>
<p style="text-align:left;">“Maarif Nezareti’nin tefsiri yanlış tefsirdir. Doğma dil (radnoy yazık) demek, kavmin, milletin lisân-ı edebiyyesidir. Rusların doğma dili Vologodskiy, Yaroslavskiy, Kurskiy, Saratovskiy şiveleri değildir, Rusların lisân-ı edebiyyesidir. Bizim de doğma dilimiz TÜRK dilidir, lisân-ı edebiyyemizdir” (5).</p>
<p style="text-align:left;">“Tercüman”ın 25. Yıl Jübilesi’nin hazırlıklarının yapıldığı günlerde ise şu önemli mesajı vermekteydi:</p>
<p style="text-align:left;">“Elli milyonluk Türk kavminin vilâyet vilâyet şiveleri (nareçiya) telaffuzda (pronons) tefavütleri (ayrılıkları) car ise de hâsıl lisanları birdir, binaenaleyh bu kavm-i necibenin umumi lisân-ı edebiyyeye hakkı olduğundan maada, dünyada yaşamak istiyor ise herşeyden ziyade ve herşeyden evvel ittihad-ı lisâna (dil birliğine) çalışmalıdır&#8230;. Arslan gibi milletimizin başına gelen felâketler &#8230; her su boyunda bir Han ya Emire tâbi bulunduğu değildir. Her su boyunda bir şive kullanıp, şimdiye kadar umumi lisân-ı hitâbet, lisân-ı edeb vücuda getirmekte ettiği gaflettir. Bundan 25 sene mukaddem ‘Tercüman’ın gayet sade ve mutavassıt şive ile yazıyla başladığı yukarıda söylediğimiz şeylerin neticesidir” (6).</p>
<p style="text-align:left;">Gaspıralı İsmail Beye göre, Dostoyevski, Turgenyev, Puşkin gibi yazarlar, kendi mahalli lehçelerinde değil de Rus edebi dilinde yazdıkları için büyüktüler. Rus edebi dili de bu yazarlarla giderek zenginleşiyor; Rus halkında da Rusluk şuuru gelişiyor, kökleşiyordu. Şayet Türkler ortak bir edebi dilde birleşebilirlerse, millet merhalesine geçebileceklerdi. Yoksa, paramparça olmaya devam ederken, gerilik ve esaret halleri de sürüp gidecekti.</p>
<p style="text-align:left;"><span style="color:#ff0000;">1.2. TÜRKÇE-TATARCA ÇEKİŞMESİ ÜZERİNE</span></p>
<p style="text-align:left;">Rusya Türklerinde “Türk hüviyeti”nin ön plana çıkması, dolayısıyla Türklük şuurunun teşekkülü doğrultusunda yazdığı yazıların birinde (“Yine Lisan Bahsi”, Tercüman, 21 Kasım 1905, No. 95), Gaspıralı, boy milliyetçiliği güdenlere -günümüz için de aynen geçerli- şu bilgileri vermekteydi:</p>
<p style="text-align:left;">“Hürmetli ‘NUR’ gazetesinin 11. Nüshasında (A.A.) imzası ile neşrolunmuş ‘TATAR TİLİ’ makalesini okuduk. Cenab-ı muharrir (sayın yazar) diyor:</p>
<p style="text-align:left;">‘Biz Tatarmız, Arab ya ki Türk tügülmüz (değiliz). Şulayuk (şöyle oldukta) tilimiz özümüzge ayrım (başka) bir tildir (dildir)”.</p>
<p style="text-align:left;">Makalenin bu beş satırlarını gördükten sonra ilerisini okumaya hacet yoktur. Demek oluyor ki, Hankirmanlı bir Türk olan Ataullah Efendi özünü bir Tatar zannediyor. Öyle mi? Bu çok büyük bir hatadır. Eğer olmuş geçmiş zaman olsaydı, bu itikad-ı batılayı (batıl inanış) yazan, ya ki yazdıran ‘cebir efendi’dir zannederdik. Herşeyin doğrusunu, tamamını yazmaya müsaade edilmiş bir zamanda efkâr-ı umumiyeyi (kamuoyunu) böyle karıştırmak ve edebiyat-ı milliye meydanına böyle tefrika (ayrılıkçılık) düşürmek yalnız ‘Nur’ refikimizin (arkadaşımızın) malûmatsızlığına yüklemek lâzım geliyor.</p>
<p style="text-align:left;">Rica ediyoruz ki ayıp buyurmasınlar. Cemaat ve millet işlerinde hatır, gönül, dostluk bakılmaz. İşin doğrusu söylenir.</p>
<p style="text-align:left;">Mukaddemce (evvelce) Tiflis’de çıkmış refikimiz ‘Şark-i Rus’, elifba tebdili (alfabe değişikliği) meselesini ortaya atmış idi. Hazırda ‘Nur’ til meselesi çıkardı. Fikir ve til ve amel (iş) birliğine yumruk uruldu. Lâkin ziyansızdır. Her halde ‘tevhid’ (birleştirme) gibi vücud-u aziz mükerremin (aziz ve muhterem varlığın) müdafaasına çalışmak borcumuzdur. Çalışırız.</p>
<p style="text-align:left;">BİZ ARAB DEĞİLİZ, AMMA TATAR DA DEĞİLİZ EFENDİM. ÇÜNKİ ‘TATAR MİLLETİ’ BİZLERDEN BAMBAŞKA BİR MİLLETDİR. Tatarlar Kıtay’a (Çin) tâbi ve Moğolistan’ın bir köşesinde dolanan bedevi (göçebe) ve mecusi, putperest bir kavimdir. Tilleri bizim tile hiç oşamaz (benzemez). Rusya’da bunlardan bir nefer bulunmaz. Elinizde tarih kitapları olsa gerektir. ‘Babürname’, ‘Şibân-ı Name’, ‘Şecere-i Türki’ hatta merhum Mercani’nin ‘Tarih-i Bulgar’ı gibi, atalar eserlerine müracaat buyrun. Eğer bunlar elde yoksa, Rus tilinde yazılmış ‘İstorya’ ve ‘Etnoğrafya’ kitapları Petersburg’da yüzlep (yüzlerce) bulunurlar. Bunlara müracaat buyrun. Her ilim ve fenden icmalen (özetleyerek) haber veren seksen cilt Brockhaus lûgat-ı umumisine müracaat edelim. Bu lûgat-ı ilmiyenin 47. cildinin, 189. ve 344. betlerine (sayfalarına) bakın ne demiş:</p>
<p style="text-align:left;">Türk tilini şiveleri ile tekellüm eden (konuşan) halklar, taifeler (boylar) Asya’nın bir çok yerlerinde, Avrupa’nın şimal (kuzey) ve cenub-i şarkisinde (güneydoğu) ve kısmen Afrika’nın şimal-i şarkında ikâmet ederler. Bahr-i Muhit-i Müncemitten (Buz Denizi) ta İran ortalarına kadar, ta Rusya ortalarından Kıtay’ın Göbenlon dağlarına cayramış (yayılmış) bir millettir ki Rusya’da Hankirmanlılar, Makedonya’da Osmanlılar bu millete mensupturlar.</p>
<p style="text-align:left;">Til lisan itibariyle Sibirya’nın Yakutları, Sibirya Türkleri, Baraba, Kazak, Kırgız, Karakalpak, Başkırt, Nogay, Kazanlı, Kırımlı, Kumuk, Uygur, Özbek, Tarançe, Sart, Azerbaycan ve Osmanlı namları ile maruf taifeler, orumlar hep TÜRK TİLİ İLE SÖYLEŞİRLER. HEP TÜRKLERDİR.</p>
<p style="text-align:left;">BİZ TATARMIZ DEGEN KİŞİLER RÜCU KILMALI (sözünü geri almalı), BU FİKİRDEN KAYTMALI (geri dönmeli).</p>
<p style="text-align:left;">Gelelim ‘TATAR TİLİNE’, yazdığınız Tatarca ise, gazetenizin yine şu 11’nci nüshasında, Perm vilâyeti Osa üyezdi (şehri), Biçom Karyesinin (köyü) imamı Abdurrahman Efendinin, Uralsk beldesinden Zarif Elhari Efendinin, Orenburg vilâyeti Bozuluk şehri imamı Ali Asgar Efendi cenapları tarafından gelmiş ve derc edilmiş (yayınlanmış) mektupların tili nasıl tildir? Ata, ana tili yani Türkçe değil midir? Sizin kullandığınız til hiç ‘tatarca’ değil, lâkin uram ve izvoşcik arabacı şivesidir.</p>
<p style="text-align:left;">Şehabettin-i Mercani’den Kayyum Nasıri’den başlap, 25, 30 seneden beri elenmiş ve bir derece hallolunmuş milli ve umumi lisan-ı edebiden niçün oluyor da haberiniz yoktur? Bu gaflet hiç caiz görülemez. Hiç olmazsa aldığınız özünüzden menkul. Dokuzyüz mektuptan yediyüzellisi lisan-ı edep ile yazılmış olduklarından ibret ve meslek almak gerek”.</p>
<p style="text-align:left;">“Mühim Zaman Bu Zaman” başlıklı makalesinde (“Tercüman”, 15 Mart 1905, No. 20) ise Gaspıralı, “Rusya Müslümanları” tâbirinden ne anlaşılması gerektiğini şöyle açıklıyordu: “Rusya Müslümanları&#8230; diyoruz. Bunlar kimlerdir? Nereden ‘kaydan’ gelmişler? Hâzırda çokluk ve köplük (fazlalık) itibariyle Rusya Devleti’nin birinci ahalisi Rus preslevni halk olduğu halde, ikinci halk ehl-i İslâmdır. Rusya’nın Avrupa ve Asya vilayetlerinde onsekiz milyon müslüman mevcuttur. Bunların onaltı milyonu cins, süyek (kemik), dil, tekellüm (konuşma), âdet ve tarih itibariyle EVLAD-I TÜRKTÜR. Ve onaltı milyon halk, Kırgız, Tatar, Türkmen, Azerbaycan, Kırımlı, Şirvanlı, Kazanlı vesair namlar ile maruf (tanınmış) ise de, cümlesinin aslı Deşt-i Kıpçaklıdır (Kıpçak Bozkırındandır)”.</p>
<p style="text-align:left;">Gaspıralı İsmail Bey, Devlet Duması’ndaki Maarif Komisyonu’nun Müslüman okullarındaki eğitim dilini “Tatar dili” olarak belirten bir kararını net bir biçimde eleştiriyordu:</p>
<p style="text-align:left;">“ Demek oluyor ki millî lisânımız ‘Tatarca’ ve tahsil-i ibtidaiyemiz de bu Tatarca ile edilmek lâzım gelecek. Vay politika, politika, mekteblere girmez isen ne güzel olurdu. Tatar kavmi mevcut değil, Tatar dili malûm değil. Lisânımıza her ne isim verilirse verilsin, hakikat-i hâlde TÜRK DİLİNDEN başka bir şey olmayacaktır&#8230;. Rus ve Osmanlı tarihleri Rusya Müslümanlarına garaibden olarak ‘Tatar’ ismi vermişler, fakat bizi Tatar edemezler. Hattâ kendimiz bile Tatarız diye ikrar etsek yine hakikati çürütmek mümkün olmaz” (7).</p>
<p style="text-align:left;">Bu gerçekleri hiç şüphesiz Rus makamları da çok iyi bilmekteydi. Nitekim, Başbakan Stolıpin tarafından Yüksek Din Şûrası Başkanı Lukyanov’a gönderilen 1910 tarihli bir genelgede, şu uyarıda bulunuluyordu:</p>
<p style="text-align:left;">“Hristiyan milletinin Müslüman Dünyası ile olan çatışması dini olmayıp siyasi, kültürel ve devlet niteliğinde bir savaştır. Panislâmizmin son zamanlarda sağladığı başarı bu yüzdendir. Bu başarı bizim Rusya’da büyük önemi haizdir. Bir takım milletleri kapsayan Rusya müslümanlığının, önemsiz bazı istisnalarla, çeşitli lehçelerle olsa da, genellikle bir dilde konuşan TÜRK IRKINA mensup olduğu hususu göz önünden uzak tutulmamalıdır” (8).</p>
<p style="text-align:left;">Görüldüğü üzere, resmi istatistiklerinde ve ilişkilerinde “Türk” tâbirini kullanmaktan ısrarla kaçınan Rus yöneticileri, gerçeği bu denli açık ve net ifade edebiliyorlardı. Bir kere daha anlaşılmıştı ki, “Türk hüviyeti”ni reddedip “boy hüviyeti”ni kabullenenler, Rus hükûmetinin “böl-yönet” taktiğine bilerek ya da bilmeyerek alet olmaktaydılar.</p>
<p style="text-align:left;">Gaspıralı İsmail Bey, cahilinden mürtecisine, sosyalistinden Rus hükûmetine uzanan garip bir işbirliğine rağmen, Rusya Türklerine Türklük şuuru vermekte ne kadar başarılı oldu? Bu soruya net bir cevap vermek mümkün değilse de, bildiğimiz, Gaspıralı İsmail Beyin son nefesini verdiği ana kadar Türklüğün propagandasını yapmaktan bir an bile geri durmadığıdır. İşte birkaç örnek daha:</p>
<p style="text-align:left;">“Milletimiz büyük millettir. Zaman ve mekân ve mesafe tesirleri ile fırka fırka ayrılıp birbirini bilmez ve anlamaz dereceye geldiği ve ‘Türk’ yüksek ismini unutup kimi Tatar, kimi Karapapak, kimi Kazak, kimi Tarançı namları ile dağılıp ufaldıkları malûmdur (9).</p>
<p style="text-align:left;">“Milletin ne fikirde olduğu ve olacağı ileride görülür. Bana gelince, nazar ve itikad-ı siyasiyemin nigzi (temeli) TÜRK OĞLU TÜRK OLDUĞUMDUR. İbtida, Türk olmayınca ne aristokrat olurum, ne avamiyun olurum, ne iştirakiyyundan. ‘Eğer bana halin berbattır, Türklük, yani kavmiyet, milliyet fikrini taşla da (bırak da) saadete nail ol’ deseler, bu yüzden gelecek saadete, bedbahtlığı tercih ederim. Ben, ben olmamak ne aklıma gelişir, ne vicdanıma yatar. Yüz Türkten zannederim doksandokuzu bu fikirdedir. MİLLİYET HER ŞEYDEN MUKADDEM VE HER ŞEYDEN MUKADDES TUTULUYOR. Bunu belki eskiliktir ‘perejitok’ zanneden gençlerimiz bulunur. Hayır, itikadım eskilik değildir” (10).</p>
<p style="text-align:left;"><span style="color:#ff0000;">1.3. DİLDE BİRLİK VE TÜRKLÜK ŞUURUNA DESTEK VERENLER</span></p>
<p style="text-align:left;">Gaspıralı İsmail Beyin başını çektiği umumi edebi dil hareketine, Rusya’nın hemen her yerinde olduğu gibi, Osmanlı Devleti’nde, Mısır’da, Balkanlar’da bulunan Türk aydınlarından büyük alâka ve destek gelmişti. Fatih Kerimi, Musa Carullah Bigi, Ahmet Aga(yev), Ali Merdan Topçubaşı, Dr. Hüseyinzâde Ali, Münevver Kari gibi yüzlerce aydın, Gaspıralı ile kader birliği yapmışlardı. Rusya’nın hemen her tarafından umumi edebi dil ile yayınlanan gazete ve dergilerin sayısında ciddi artışlar kaydedilmişti. Rusya Türklerinin Türklük şuuruna sahip olmaları, bir başka ifadeyle millet merhalesine geçmeleri yolunda gayret sarfedenlerden biri olan Rızaeddin Fahreddin(of), 17 Kasım 1905’de “Bizler Tatar mı Değil mi?” başlıklı mükemmel ve mükemmel olduğu kadar da devrin şartlarında radikal sayılabilecek bir makale kaleme almıştı. Tarihi gerçekleri halkın da anlayabileceği sadelikte ifade eden Fahreddin(of), makalesinde kısmında şu tespitlerde bulunmaktaydı:</p>
<p style="text-align:left;">“İlk asırlarda Türkler: Hun, Avar, Uygur, Hazar ve Bulgar, Peçenek ve son zamanlarda da Selçuk, Kırgız, Başkırt, Türkmen, Osmanlı, Azerbaycan, Bulgar gibi birkaç fırkalara ayrılmış ise de, böyle ayrılık bazen siyasi ve bazen de yalnız oturdukları orun (yer) cihetince olmuştu. Bir ata ve bir ana balaları olan Türkler, Astırahan etrafında olduklarında, Hazer Denizi münasebetiyle ‘HAZER’, İdil ve Ural boylarında oturdukları vakit ‘BULGAR’ diye atalnup (adlandırılarak) yürürler idi. Yoksa bunların örf ve âdetleri maişet ve tilleri (dilleri) cihetinden bir farkları da yok idi. Şöyle ki, Ufa Vilâyeti’nde olan bir Başkırt, Anadolu’nun istediği yerine varsın, kendi tilini ve kendi örf ve âdetini görür ve söyleşir, Azerbaycanlı bir Türk, Kaşgar’a vardığında yine işbu hale tesadüf eyler&#8230;.</p>
<p style="text-align:left;">Türkî olan bir kavmin, Türkî olan ikinci kavim üzerine ihtilat etmesinden üçüncü bir kavim zuhur etmesi lazım gelmez. Öyle ise Finler üstüne gelen Hunlar, Avarlar, Hazer ve Bulgarlar, Tükyular ve gayriler ne kadar köp (çok) olsalar olsunlar, hemişe (daima) TÜRK OLARAK KALIRLAR&#8230;.</p>
<p style="text-align:left;">Tatarlar bu yerlere geldiklerinde, bizim babalarımız olan Türklerin, kürşileri (komşuları) olan kavimlerin arzu edecek revişde (tarzda) medeniyetleri var idi&#8230;. Deşt-i Kıpçak’ta, Moğol ve Tatar Hükûmeti munkariz (tükenmiş) olduğu günde, babalarımız olan BULGAR VE HAZER TÜRKLERİ, milyonlar ile hesab edildikleri halde vatanımızda yaşarlar idi. Öyle ise bizler TATAR DEĞİL, HALİS TÜRKLERİZ” (11).</p>
<p style="text-align:left;">Kazan’da yayınlanan “Yulduz” (Yıldız) gazetesinde yer alan aşağıdaki değerlendirme yazısı, “Tercüman”ın 27 Eylül 1907 tarih ve 50 No.lu nüshasında da iktibas edilmişti:</p>
<p style="text-align:left;">“Bu gazete yirmibeş seneden beri devam etti. Halkın okuvdan hiç lezzet almadığı bir zamanda, türlü zahmetler çektiği halde sebat gösterdi. İmdi halkın gözü açıldı, matbuattan lezzet alabaşladıkları zamanda ‘Tercüman’ elbette devam edecektir. Yirmibeş sene içinde sevip, okuyup istifade eden kişilerin hiç birisi ‘Tercüman’ı taşlamazlar (bırakmazlar), hem taşlamamaya gerektir. Çünkü ‘Tercüman’ onların her birinin manevi üstadıdır.</p>
<p style="text-align:left;">Eğer yeni gazeteciler eskiden beri ‘Tercüman’ okuyup, istifade kılıp gelen bolmasa (olmasa) idiler, hiç birinin muratları anlaşılacak derecede yazamazlardı. Tanları atsa da kuyaşları çıkmazdı (şafakları sözse de güneşleri doğmazdı). Davuşları (sadaları) çıksa da kulaklara işitilmezdi. Kazan şivesinde yazılan gazeteler ile kanaatlenip ‘Tercüman’ okumayı taşlamak hiç makul değildir. Lisân-ı edebiden haberdar olup, matbuat-ı osmaniyeyi mütalaaya iktidar kesbetmek arzusunda olan adamların cümlesi ‘Tercüman’ okumalıdırlar. Yaş (genç) mollalar da, muallimler de, başkalar da ‘Tercüman’ okuyup, fikir ve lisan cihetinden istifade etmeli. Yoksa lisân-ı umumiden ırakta kalırlar”.</p>
<p style="text-align:left;">Yukarıdaki iktibasın sonunda, “Tercüman” idaresinin bir notuna yer verilmiştir: “Tercüman hiçbir tarafa meyletmeyip, kangarmayıp (eğrilmeyip) LİSAN birliğinden FİKİR birliği, fikir birliğinden İŞ VE İSTİKBAL birliği doğacağını gözleyip çalıştığı cümle okuyanlara malûm olduğu gibi, bazı sebeplere binaen okumayanlara hem malûmdur. Biz için bu kâfidir, bakisine gelince: Cemaate rahmet”.</p>
<p style="text-align:left;">“Tercüman”daki bir başka iktibas da “Füyuzât”a aittir. Gaspıralı İsmail Bey, 13 Şubat tarih ve 16 No.lu “Tercüman”da yeralan bu iktibas yazısının girişine, duygu ve düşüncelerini de katmıştır: “Yirmibeş sene oluyor ki, Tercüman’ı baştan sonuna kadar veya üçte ikisini aciz kalemimden çıkarmakta idim. Bir nüsha Tercüman yoktur ki, yarısı kalemimden geçmiş olmasın. Bugün aldığım milli gazete ve dergilerimizde o kadar güzel yazılar ve fikirler gördüm ki, ciddi sevincimi göstermek için bunların kısmen naklini acele ederek, gazetemi arkadaşlarımın eserleri ile süslemeğe karar verdim. Tabii bu nüshamıza beş on satır havadis ve telgraf girdi ise de bunlara bakılmayıp yoldaşlarımın şerefine, yoldaşlarımın eserleriyle dolu kabul edilsin. Yazılmış ve nakledilmiş yazıların altında benim de aciz imzam vardır ki, yalnızlık ile canı yanmış eski bir yazıcının sevinç imzalarıdır”.</p>
<p style="text-align:left;">Turanî imzası ve “Türk Dilinin Vazife-i Medeniyesi” başlığı ile iktibas edilen makalenin girişinde şu bilgilere yer verilmektedir:</p>
<p style="text-align:left;">“Bir Türk edibi diyor ki, Arab’ın dili din ve mezheb dili oldu. Türk dili ise medeniyet-i cedide (yeni uygarlık) dili oluyor&#8230; Bu sözü biraz ıslah edelim: Arab dili din ve mezheb dili oldu. Fars dili şiir ve edep dili oldu. Türk dili ise devr-i cedid için terakki ve medeniyet dili oluyor. Bu hem zamanın hem mekânın ihtiyacındandır. Zamanca İslâm medeniyetinin üçüncü devri, yani son devri başlıca Türk tarihinden ibaret olduğu gibi, mekânca dahi dünya yuvarlağı üzerinde Türk dilinden daha yayılmış bir dil yoktur. Uzunlamasına, Mançurya’dan ve Sibirya’nın Uzak Doğu kuzeyinde akan LENA nehri sahilinden başlayıp, Altay, Karakurum, Pamir, Hindikuş, Kafkas, Kırım dağlarından geçerek Balkan dağlarının batısının sonuna kadar; genişlemesine, Ural dağlarının kuzey son noktasından, Afrika’nın Büyük Sahrası’na kadar olan yerlerde oturan ahalinin büyük kısmı Türk Dili ile konuşurlar.</p>
<p style="text-align:left;">Türk’ün eyler dili Çinseddine dek hükmünü icra,</p>
<p style="text-align:left;">Bir ucudur Altay, bu yerin bir ucu sahra.</p>
<p style="text-align:left;">İşte böyle geniş bir ülkede dağınık bulunan kabile ve aşiretlerin çoğu henüz bir yarı vahşette bulunuyorlar. Bunları medeniyet yoluna çıkaracak vasıta ne Arab, ne Fars, ne Rus ve ne de Frenk dilidir. Bu vasıta, ancak ve ancak TÜRK DİLİDİR. Bize Avrupalıların umumi dil diye icat ettikleri ve ne ‘volapak’ ve ne de ‘esperanto’ lâzımdır. Bir öz, muhtelif şive ve lehçelerimizi ıslah ve birleştirme ile, kendimize mahsus medeni ve edebi bir umumi Türk dili vücuda getirebiliriz”.</p>
<p style="text-align:left;">Tüm bu bilgi örneklerinin çerçevesinde şu sonuç ortaya çıkmaktadır: Yüzlerce yıllık Rus tahakkümü, bu ülkedeki Türklerin, Türklük şuurunu tümüyle yok etmeye yeterli olmamıştı. Gaspıralı İsmail Beyin öngördüğü Türklük şuuru, kısa vadede politik bir temele ve söyleme dayanmıyordu. Meselâ, bütün Dünya Türklerini bir bayrak altında toplanmaya çağıran bir Turancılık ülküsü ile hiçbir alâkası yoktu. Her şeyden önce, Rusya Türkleri ile Osmanlı Türkleri arasında tarihten gelen bazı köklü ayrılıklar vardı. Bir başka ifadeyle tarihî geçmişleri, mahalli kültürleri ve de siyasî pozisyonları farklıydı. Osmanlı Türkleri hür, kendileri ise esirdi. Önemli olan, sonu meçhul büyük hayallere girişmeden, Rus kanunları çerçevesinde temel hak ve hürriyetleri kazanım mücadelesi vermekti. Bunun için de azınlığın milli-medeni uyanışını, kadın-erkek eşitliğini sağlamak gerekiyordu. Ancak bunlar sağlandıktan sonra, sıra bu defa Rusya vatandaşları arasında anayasal eşitliğin sağlanmasına gelecekti. İstiklâl ve hürriyet daha sonraki bir merhaleydi ve bu merhaleye geçilmeden “boşboğazlık” yapmanın alemi de yoktu. Gaspıralı İsmail Bey, sürekli düşündüğü ama açıkça söylemediği bu ilerki merhalelere ilişkin idealini sadece Türk Ocaklarının Reisi Hamdullah Suphi Beye (Tanrıöver) açıklamıştı: “Bazı düşünceler vardır ki, o bize yasaktır. Onları bizden sonra gelecek nesillere bırakalım, biz manevi birliği yapalım, dilleri birleştirelim. Siyasi birliği başkaları düşünsün” (11). O’na göre, Türklük şuuru demek, Rus hükûmeti tarafından teşvik edilen kısır ve dar boy milliyetçiliğini aşmak; kültürel ve insani amaçlı olarak Türk Dünyası’nda dayanışmayı ve yardımlaşmayı sağlamaktı&#8230; Türk Tarihinin en büyük Türkçüsü Gaspıralı, 11 Eylül 1914’de sadece fâni bedeniyle aramızdan ayrılırken, geriye fikirlerini, ideallerini ve programını bırakmıştı. Ve bizzat kendi ifadesiyle O, artık “bahtiyar İsmail”di&#8230;</p>
<p style="text-align:left;"><span style="color:#ff0000;">2. DOĞUMUNUN 150. YILDÖNÜMÜNDE TÜRK DÜNYASI</span></p>
<p style="text-align:left;">Gaspıralı İsmail Beyin aramızdan ayrılmasından sonra geçen 87 yıl içinde Rusya Türkleri büyük acılar yaşadı ve yaşamakta. I. Dünya Savaşı’nın tahribatı üstüne Rusya’da Çarlık rejimi devrildi. Yeni rejimde sömürenler dahil herşey değişti; değişmeyen sadece sömürülen Türk toplulukları ile, bunlara yönelik asimilasyon politikalarıydı. Beyaz Çarların yerine gelen kızıl Komünist Partisi yöneticileri, Türk hüviyetinin telaffuzunu bile yasakladı. Rusya Türkleri, “burjuva milliyetçiliğini tasfiye” kampanyalarında milyonlarca aydınını yitirdi. Tatarcılığın da modası geçti; İdil-Ural’da Mişerler, Tipterler, Başkırtlar ve daha pekçok alt kültür bölünmeleri birbirini izledi. Gaspıralı İsmail Beyin yurdu Kırım’daki Türkler, suni açlıklarda ve siyasi tasfiyelerde verdikleri kayıplar yetmiyormuş gibi, II. Dünya Savaşı sonrası 18 Mayıs 1944’de vatanlarından Orta Asya, Urallar ve Sibirya’ya sürüldüler; toplam nüfusun % 46’sını iki ay süren insanlık dışı sürgün yolculuğunda kaybettiler. Ve hâlâ anavatanları Kırım’a tamamen dönebilmiş değiller. Dönenler de sefalet sınırının altında yaşamaktalar. Gaspıralı’nın tahrip edilen kabri dönenler tarafından yeniden yaptırıldı ancak Gaspıralı’nın ev ve gazete idarehanesinin yer aldığı binada Rus aileler halen ikâmet etmekte. Kırım’da da artık Tatarcılığın modası geçti; bir avuç Kırım Türkü, Tatlar, Nogaylar, Gotlar olarak bölünmekte, birbirlerine düşman edilmekte. Kırım Türkleri gibi Orta Asya’ya sürülen Ahıska (Mesket) Türklerine en büyük zulüm ve baskıyı, Türklük şuurundan yoksun Özbek, Kazak, Kırgız milliyetçileri gerçekleştirmekte. Sovyetler Birliği ve Komünist Partisi tarihe karıştı; ancak Türk toplulukları arasında birlik ve beraberlik ruhu, Türklük şuuru yok. Karabağ kaçkınlarına, Uygurlara, Kerkük, Batı Trakya ve Kosova Türklerine hiçbir Türk Devleti yardım etmiyor, haklı davalarına sahip çıkmıyor, keza Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımıyor. Merhum Ebülfeyz Elçibey dışında hiçbir Türk Cumhuriyeti’nin lideri, sahip oldukları istiklâl ve hürriyet kavramlarının farkında ve mesuliyetinde değil. Birleşik Devletler Topluluğu’na girmek ve topraklarında Rus birliklerine üs vermekte sakınca görmüyorlar.</p>
<p style="text-align:left;">Özetle, Sovyet despotizmi, Türklük şuuru ile Gaspıralı İsmail Beyin fikir ve ideallerini unutturduğu için yaşanıyor tüm bu sıkıntılar. Ancak, O’nu unutmayan, fikir ve ideallerine sahip çıkan Türk entellektüelleri, şimdilerde O’nun 150. Doğum Yıldönümünü anmaktalar; ABD’de, Almanya’da, Türkiye’de, Kırım’da ve Tataristan’da. Ama hâlâ Gaspıralı İsmail Beyi tüm yönleri ile (eğitimci, gazeteci, politikacı, halkçı, milliyetçi vb.) ortaya koyan bir biyografik eser henüz hazırlanmış değil. Biz Türkler, Gaspıralı’yı tanımadan, tanıtmadan, anlamadan, fikir ve ideallerini tüm insanlarımıza maletmeden, Türklük şuurundan mahrum vaziyette yaşadığımız problemleri tekrar tekrar yaşamak zorunda kalacağız. Keşke, Türkiye’nin Türkçü şairlerinden Mehmet Emin Yurdakul’un Gaspıralı’nın vefatının hemen sonrasında yazdığı şiirde dediği gibi olabilsek:</p>
<p style="text-align:left;">Sen kabrinde rahat uyu! Yakında</p>
<p style="text-align:left;">Bu sonuncu felâket de bitecek;</p>
<p style="text-align:left;">Yarın senin hür bakışlı ırkın da</p>
<p style="text-align:left;">Altın devri terennümler edecek.</p>
<p style="text-align:left;">Zira senin bıraktığın izlerde</p>
<p style="text-align:left;">Kadın, erkek bir genç neslin yürüyor.</p>
<p style="text-align:left;">İman ile aşk sunduğun her yerde</p>
<p style="text-align:left;">İnkılâbın fikri hüküm sürüyor.</p>
<p style="text-align:left;">Bizden senin pak ruhuna fatihalar, rahmetler</p>
<p style="text-align:left;">Unutulmaz hâtırana, kalp dolusu hürmetler!..</p>
<p style="text-align:left;">DİPNOTLAR :</p>
<p style="text-align:left;">1. Geniş bilgi için bkz. Dr. Necip Hablemitoğlu, Çarlık Rusyası’nda Türk Kongreleri (1905-1917). (Ankara: Kırım Dergisi Yayını, 1997), s. 6 vd.; “İlk Defa Yayınlanan Belgeler Işığında: Gaspıralı İsmail Bey ve Çarlık Rusyası Hükûmetleri”, Kırım Dergisi, 5: 19, Nisan-Haziran 1997, s. 3-27.<br />
2. 1906 Sene 16-21 Avgust’da İçtima İtmiş Rusya Müslümanları’nın Nedvesi. (Kazan: Kerimiye Matbaası, 1906), s. 77.<br />
3. “Bekir Çobanzade, Türk-Tatar Lisâniyatına Methal. s.191”den Kırımlı Cafer Seydahmet, Gaspıralı İsmail Bey. (İstanbul: 1934), s. 74.<br />
4. Gaspıralı’ya göre, gereksiz Arap ve Fars kelimelerini aynen kullananların yazdıkları, ortak edebi dili halk tabakaları için anlaşılmaz kılmaktaydı. Bkz. Ahmet Caferoğlu, İsmail Gaspıralı. Ölümünün 50. Yıldönümü Münasebetiyle Bir Etüd. (İstanbul: 1964), s.13.<br />
5. “Can Ya ki Dil Meselesi”, Tercüman, 25 Ocak 1908.<br />
6. “Can Ya ki Dil Meselesi”, Tercüman, 22 Ocak 1908.<br />
7. “Can ve Hayat Meselesi”, Tercüman, 11 Aralık 1909.<br />
8. Süleyman Tekiner, “Azerbaycan Türkleri”, Dergi, 60: 1970, s. 8-9.<br />
9. “Lisan Meselesi”, Tercüman, 4 Kasım 1905.<br />
10. “Tercüman, 17 May 1906”dan Sabri Arıkan, “İsmail Bey Gaspıralı ve Ceditçilere Yapılan Suçlamalara Cevap”, Kırım Dergisi, 7: 26, Ocak-Mart 1999, s. 30.<br />
11. Kırımlı Cafer Seydahmet, a.g.e., s. 54-55.</p>
<p style="text-align:left;">NOT: Bu tebliğ, 29-30 Mayıs 2001’de Tataristan’ın Başkenti Kazan’da, Tataristan Bilimler Akademisi’nce gerçekleştirilen “ Doğumunun 150. Yıldönümünde Gaspıralı İsmail Bey” konulu Uluslararası Sempozyumda sunulmuştur.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Türkiyedeki Alman vakıfları raporu -2-]]></title>
<link>http://caaglarr.wordpress.com/2009/11/06/turkiyedeki-alman-vakiflari-raporu-2/</link>
<pubDate>Fri, 06 Nov 2009 08:45:53 +0000</pubDate>
<dc:creator>Nn</dc:creator>
<guid>http://caaglarr.wordpress.com/2009/11/06/turkiyedeki-alman-vakiflari-raporu-2/</guid>
<description><![CDATA[Rapor-2 Bütün bu olumsuz gelişmelere karşı Türk Devleti ne yapmaktadır? Ulusuna ve tarihine layık ol]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div id="attachment_1309" class="wp-caption alignleft" style="width: 217px"><img class="size-medium wp-image-1309" title="alman vakıfları" src="http://caaglarr.wordpress.com/files/2009/11/alman-vakiflari.jpg?w=207" alt="alman vakıfları" width="207" height="300" /><p class="wp-caption-text">Rapor-2</p></div>
<p>Bütün bu olumsuz gelişmelere karşı Türk Devleti ne yapmaktadır? Ulusuna ve tarihine layık olmayan ya da ‘etki ajanı’ konumundaki kimi politikacıların, kimi istihbaratçıların, kimi medya mensuplarının, kimi akademisyenlerin, kimi tarikat şeyhlerinin, kimi iş adamlarının varlığı, Türk Devleti’nin söz konusu küreselleşmeci NGO’lar karşısında sadece seyirci konumuna gelmesine neden olmuştur ve olmaktadır. Tipik bir örnek olmak üzere, Başbakanlığa bağlı olarak kurulan İnsan Hakları Üst Kurulu’nun küreselleşmeci benzerlerinden farklı hiçbir fonksiyonu bulunmamaktadır. Ekonomik önlemler için hükümet, milyonlarca üyesi olan ulusal nitelikli sivil toplum kuruluşları yerine, sıradan bir dernek statüsündeki TÜSİAD’dan öncelikle görüş alırken, eleştirilerinin gereğini de anında yerine getirmektedir. Kısaca, Türk Devleti, kendini savunma mekanizmasını çalıştıramadığından, kendi NGO’larını da kuramamaktadır. Özellikle kurulan devlet kaynaklı vakıfların, kamu çıkarları yerine, kimi devlet bürokratlarına hareket –daha doğrusu harcama– esnekliği ve serbestisi sağlaması, uluslararası literatürde GONGO olarak nitelendirilen “Governmental NGOöların artışına yol açmaktadır 1. Tapu-Kadastro, Adalet, Polis, MEB, Üniversiteler başta olmak üzere hemen hemen tüm kamu kurum ve kuruluşlarının katrilyonlara hükmeden GONGO’ları, kamu kaynaklarından ve halkın sırtından haksız kazanç sağlamaya devam etmektedir. Sorun sadece bu kadarla kalsa yine kabul edilebilir boyutlarda. Daha kötüsü, sırf kamu kaynaklarını hortumlamak amacı ile kurulan yüzlerce NGO’ya en tipik örnek, vakıf üniversiteleridir. Devlet malına vakıf olunamayacağına ilişkin tarihsel ilkeye rağmen, kurulan vakıf üniversiteleri, kimi sermaye sahiplerine ya da cemaat şeyhlerine, reklâmın yanında, yüz binlerce metrekarelik bedava arsa, hatta boğaz manzaralı orman arazisi, vergi indirimleri, cari harcamaların % 45’ine varan ölçülerde devlet desteği de sağlamaktadır. Harcama faturaları biraz şişirildiğinde, vakıf üniversitelerinin neredeyse cari harcamalarının tamamı devlete yükletilirken, zaten maddi olanaksızlıklar içinde kıvranan devlet üniversitelerine bütçe içinde ayrılan pay da giderek azalmaktadır. Özetle söylemek gerekirse, Türk Devleti’nin ne küreselleşmeci NGO’lara, ne kendi GONGO’larına ve ne de halk deyimi ile ‘hortumcu’ NGO’lara karşı belirlenmiş bir politikası bulunmaktadır. Bu acizlik görüntüsü, 21-22 Haziran 1919 tarihli Amasya Genelgesi’nde ilk maddede yer alan aşağıdaki yargıyı hatırlara getiriyor: “&#8230;hükûmet, üzerine aldığı sorumluluğun gereklerini yerine getirememektedir. Bu durum ulusumuzu yok olmuş gibi gösteriyor.</p>
<p>2. TÜRKİYE’ DEKİ ALMAN VAKIFLARININ GENEL KARAKTERİSTİĞİ</p>
<p>ABD’nin hedef ülkelerdeki küreselleşmeci NGO’lara dolaylı parasal destek için, NED (Demokrasi Milli Fonu) üzerinden Cumhuriyetçi Parti’ye bağlı IRI (Uluslararası Cumhuriyetçi Enstitüsü) ve Demokrat Partiye bağlı NDI (Ulusal Demokrasi Enstitüsü) ağırlıkta olmak üzere, CIPE (Uluslararası Özel Girişimciler Merkezi), ACILS (Amerikan Uluslararası İşçi Dayanışması Merkezi), Hoover Enstitüsü gibi merkezlere sahip olduğu biliniyor. NED, ABD Kongresi denetiminde oluşturulmuş resmi bir para fonu olduğundan, harcamalarının gizliliği bulunmuyor. Bu fona sadece Federal Bütçe’den kaynak aktarılmıyor, ilâveten uluslararası şirketler ve stratejik müttefik ülkeler de destek sağlıyor. Dolayısıyla, Türkiye dahil hangi üçüncü dünya ülkesinin hangi işbirlikçi NGO’su bu merkezlerden hangi miktarda nakit yardım almış, internete yüklenmiş resmi kaynaklardan kolaylıkla öğreniliyor 3.<br />
AB ülkelerinin de aynı amaçlı “birinci sınıfö NGO’ları bulunuyor; ancak Türkiye’ye baktığımızda, en etkin Avrupalı NGO’lar arasında, özellikle Almanların başı çektikleri gözlemleniyor. Türkiye’de faaliyet gösteren Alman Kültür Merkezleri’nin yanı sıra, Beyrut merkezli “Morgenlaendische Gesellschaftöa bağlı Orient Institut’un İstanbul Şubesi ve Goethe Enstitüsü, Alman NGO’larının Türkiye’deki ilk sıçrama noktaları olarak kabul ediliyor.<br />
Türkiye’de faaliyet gösteren Alman vakıfları ve enstitüleri, gerçekte Alman İstihbarat Servisi BND’nin kontrolünde çalışan, tüm masrafları Federal Bütçe’den karşılanan ‘taşeron’ NGO’lardır. İşin ilginç tarafı, hemen her vakıf, -aşırı sağcı CSU ve solcu PDS dışında- rejime entegre sorunu olmayan mevcut siyasal partilerin birer yan kuruluşudur. Örneğin, Almanya’nın en büyük partilerinden biri olan Hıristiyan Demokratik Birliği-CDU, Konrad Adenauer Vakfı’na, Yeşiller ise Heinrich Böll Vakfı’na sahiptir. Aynı şekilde, Sosyal Demokrat Partisi-SPD’nin Friedrich Ebert Vakfı, Hür Demokrat Parti-FDP’nin Friedrich Naumann Vakfı da aynı statü içindeki vakıflar arasında yer almaktadır. Alman Parlamentosu’nda grubu bulunan partilerin bünyesi içindeki bu vakıfların tamamı, iktidar-muhalefet ayrımı yapılmaksızın Federal Hükümetin “Politik Eğitim Fonuöndan finanse edilmektedir. Bu vakıfların yurtdışı faaliyet giderleri de tamamıyla Federal Hükümet tarafından karşılanmaktadır. Resmen Alman Hükümeti’nden yardım alan söz konusu vakıflar, dış ülkelere “Hükümet dışı Sivil Toplum Örgütleri yani NGO olarak takdim edilmektedir. İşte bu vakıflar, 1984’ten itibaren Türkiye’ye gelerek ve de yasal boşluklardan yararlanarak, her biri birer “taşeronun taşeronu yasal Türk NGO’sunun tabelası ardında faaliyetlerini sürdürmektedirler.<br />
Söz konusu Alman vakıflarının yıkıcı-bölücü ve de espiyonaj faaliyetlerine karşı ilk kez Türk kamuoyunu bilgilendirerek uyaran Türkiye’nin tek Doğu bilimcisi Tamer Bacınoğlu, söz konusu vakıflarla ilgili şu çok önemli değerlendirmeyi yapmaktadır:<br />
“&#8230; Alman parti vakıfları, devlet finansmanlı çok özel NGO’lardır ve Alman dış politikasının önemli bir aracı durumuna gelmişlerdir. Alman Dışişleri Bakanlığı’nın &#8230; yayınında, ülkelerin içişlerine sorun yaratmadan karışabilmek için ne tür ‘kamuflaj projeleri’ kullanabileceği üzerine bir dizi ‘pratik örnek’ verilmektedir. ‘Politik Vakıflar’ın bu bağlamda ‘diyalog programları ile yapıcı bir rol oynayacakları’ en yetkili ağızlardan itiraf edilmektedir.<br />
Ankara ve İstanbul’da şubeleri bulunan tüm Alman parti vakıflarının programları kabaca şu üç maddeden oluşur: Birinci maddedeki etkinlikler, Kemalizm’in iflas ettiğini ve sorunun geçici bir hükûmet sorunu değil, ‘yapay ve uyduruk Türk ulusunu tepeden inme yöntemlerle yaşatmaya çalışan Türk devleti’ olduğunu kanıtlamayı amaçlar. Bu çerçevede üçlü bir strateji izlenir: A- ‘Toplumun değişik katmanlarını Kürt sorunu üzerine tartışmaya ve çözüm üretmeye alıştırmak’ ve buna paralel olarak ‘kürtçü gruplar’ ile Almanya arasında köprü kurmak. B- ‘Toplumun değişik katmanları ile siyasal islâmcıları bir araya getirmek’ ve buna paralel olarak islâmcılar ile Alman devleti arasında köprü kurmak. C- ‘Alevilerin aşırı islâma karşı oluşlarını dikkate alarak, Aleviler ile özel görüşmek ve konuyu gerektiğinde Kürt sorununa kaydırmak’.<br />
İkinci maddedeki etkinlikler, ‘Türkiye’de yerel yönetimlere işlerlik kazandırmak’ amacıyla Almanya’da adı var, kendi yok ‘federal sistem’i Türkiye’ye tanıtmayı hedefler. FDP’nin Friedrich Naumann Vakfı, ‘federalizmi tanıtma’ çabalarını genelde Batı Anadolu’da yürütürken, Yeşillerin Heinrich Böll Vakfı ‘federal yönetimin nimetleri’ni Doğu Anadolu konusunda gündeme getirmektedir. Yeşiller’in bu vakfı şu sıralar, Türkiye’nin etnik çetelesini tutmakla meşgul ve hem Alman Dışişleri Bakanı ile hem de aynı bakanlığa bağlı Alman resmi ‘araştırma’ enstitüleri ile ortak çalışmakta. SPD’nin Friedrich Ebert Vakfı da, daha ‘global’ bir yaklaşımla ‘Türkiye’de sivil toplum kurulabilmesi’ için çaba gösterirken, daha çok ‘ekonomi ağırlıklı diyalog arayışında olduğu izlenimini vermek istiyor. Türkiye’de ‘İslâm’ı demokrasiyle barıştırmak’ yolunda en kapsamlı projeler ise CDU’nun Konrad Adenauer Vakfı’nca yaşama geçiriliyor.<br />
Vakıf ajandasının üçüncü maddesi, ‘yerli köprübaşları oluşturmayı’ öngörür. Almanya’ya davet edilen Türk akademisyenleri, aydınlar, burs verilen doktora öğrencileri, vakıf şubelerine alınan Türk elemanlar için ödenen Alman ‘kalkındırma yardımı’, bazı duyumlara göre yıldan yıla katlanarak artırılmaktadır. Etkinlik alanlarının farklılığı, parti programlarının farklılığından değil, aralarındaki görev dağılımından kaynaklanır&#8230;.<br />
Almanya kökenli vakıflar, ‘biz NGO’yuz’ diyor. Ancak ‘sivil toplum’, ‘küresel ekonomi’ ve ‘insan hakları’ için uğraşı verdiklerini iddia ederken, ‘Türk devletinin varlığı sorundur, Türk ulusu uyduruk bir yapıdır’ da diyebiliyorlar. Hepsi de ‘dost ve müttefik Almanya’ hesabına çalışıyor. Söylev’deki ‘Her tarafta ecnebi zabit ve memurları ve hususi adamları faaliyette..sözlerini hep anımsamalıyız 4.<br />
Federal Alman İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Bakanlığı tarafından hazırlanan ve Aralık 2000’de yayınlanan “Yeni Türkiye Konsepti, Alman vakıflarına, rutin faaliyetlerinin yanında –özellikle espiyonaj ağırlıklı- yeni görevler yüklemektedir: “Köylülerde çevre bilincini geliştirmek; köylü kadınları politikaya duyarlı hale getirmek; sistem karşıtı eleştirel ve alternatif medyacılığı teşvik; çevre düşmanı yatırımlara özellikle turizm bölgelerinde gereksiz endüstri tesislerine, otoyollara ve baraj inşaatlarına karşı sivil itaatsizlik eylemleri organize etmek vs. vs.</p>
<p>DİPNOTLARI</p>
<p>1) Gönüllü kuruluşların (NGO’ların) kazandıkları prestij, sahip oldukları cazibe, bürokrasinin katı kurallarından uzak olan esneklik ve hareket kabiliyeti, zaman zaman hükümetleri, daha doğrusu kamu otoritesini de NGO’lar kurmaya yöneltiyor. Bunlara, yine İngilizce’de, azıcık şaka yollu, “Governmental Non-governmental Organization veya “Governmental NGO, daha da kısaltılarak “GONGO deniyor. GONGO’lar; gönüllü kuruluş kavramını, dernek ve vakıf kavramını zedeleyen, zaman zaman belli ölçüde kamu gücünün devredildiği, ama; bürokratik kurallara uymadan at oynatılan kuruluşlardır. Bkz. “Gongoları Ayıklayalım, Çevre, 86, Mart 2001, s. 1.</p>
<p>2) Ayrıntılı bilgi için bkz. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Ankara, 1961, s. 22-23; Tayyib Gökbilgin; Milli Mücadele Başlarken, Ankara, 1959, s. 146-148. “Uzun Vadeli Strateji ve Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı 2001-2005öde mevzuat ve uygulamadaki boşluklara dikkat çekilmektedir: “(1972) Özellikle uluslararası bağışçıların ve teknik yardım sağlayanların, yardımlarını belirli şartlara bağlamaları, idari kontrol sağlama ve yönlendirme gayretleri Sivil Toplum Organizasyonlarının inisiyatif kullanmalarını etkileyebilmektedir. Bu durum, ülke çıkarlarının gözetilmesi ve milli politikaların gösterdiği hedefler doğrultusunda faaliyette bulunmalarının sağlanması açısından STO’ların demokratik bir şekilde yapılanmalarını, idari ve mali açıdan şeffaf olmalarını gerektirmektedir (1974). Ulusal ve uluslararası kaynakların harekete geçirilerek kalkınma çabalarının güçlendirilmesi amacıyla, STO’ların milli politika hedefleri istikametinde faaliyet göstermeleri sağlanacaktır (1978). STO’ların katkı yaptıkları kesimlere, kendi üyelerine ve devlete yönelik olarak demokratik, şeffaf ve sorumlu bir çerçevede faaliyetlerini sürdürmesi sağlanacaktır (1979). Sivil Toplum Organizasyonlarıyla ilgili gerekli yasal düzenlemeler yapılacaktır. (s. 203).<br />
3) CIA bağlantılı merkezlerden sadece NED’den “proje bedeli adı altında para alan Türk STK’larından TESEV, TÜSES, TUSİAD, Ka-Der, Türk Parlamenterler Birliği, TESAV, Türk Demokrasi Vakfı en tanınmışları. El altından verilen yardımların(!) kanıtlanması mümkün olmamakla birlikte, resmen verilenler bellidir. Örneğin, Doğu Ergil’in TOSAV’ına Türk-Kürt sorunu çözüm çalışmaları için 92.000 ABD doları ile 6250 pound, Gökhan Çapoğlu’nun ANSAV’ına parti örgütlenmesi için 189.604 dolar, Stratejik Araştırmalar Vakfı’na 190.193 dolar, Bülent Akarcalı’nın Türk Demokrasi Vakfı’na 106.100 dolar, Liberal Düşünce Topluluğu’na 111.500 dolar, Türk Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı’na 1.111.000 dolar vd. IRI’den “proje bedeliö alanlar arasında ise ARI Grubu 278.500 dolar ile dikkat çekmektedir. NDI’nin diğer Türk STK’larına verdiği 824.900 doların yanı sıra, Yeni FORUM Dergisine verilen bedel 150.000 dolar ve ayrıca 11.766 dolar, vs. vs. Söz konusu merkezler hakkında derli toplu bilgi için bkz. Mustafa Yıldırım, “Şifre Çözücü: Project Democracy 1ö, Müdafaa-i Hukuk, 32: Mart-Nisan 2001, s. 23-39; 33: Mayıs 2001 s. 39-56; Attila İlhan, “Çok Veren Maldan mı?, Cumhuriyet, 26.1.2001. Ve de bu yardım (!) merkezlerinin internetteki web sayfaları.</p>
<p>4) “Ülkemizdeki Alman vakıflarının programını en özlü ifade eden kişi sanırım Steinbach’dır. 15 Eylül 1998 günü Katolik Kilisesi’ne bağlı Lingen Akademisi’nin çağrısı üzerine verdiği ‘İslâm’ın Avrupa İçin Önemi’ konferansında şöyle demiştir: ‘Sorun, Atatürk’ün bir Paşa fermanıyla yarattığı yapay bir ürün Türk devleti ve Türk ulusudur. Sorun, Kemalizm ve Kemalizmin ulusçuluk ve laiklik ilkeleridir. Sorun, uyduruk, zorlama ve yapay Türk ulusudur. Böyle bir ulus yoktur. Olmadığını, Türkiye’de yaşayan Kürt/Türk, Müslüman/Laik, Alevi/Devlet çatışmalarında görmekteyiz. Bu uyduruk ulusu Atatürk nasıl kurdu? Önce Ermenileri yok ettiler, sonra da Rumları. Kürtleri şu güne kadar neden yok etmediler, bilinemez&#8230;’ Alman devletinin finanse ettiği Steinbach’ın enstitüsünün Türkiye’de bağlantısı olmadığı Alman vakfı ya da ‘araştırma kurumu’ yoktur. Örneğin, Steinbach’ın elemanlarından ‘Alevilik ve Kürtlük uzmanı’ Heidi Wedel, hem SPD’nin Friedrich Ebert Vakfı ile yakın ilişkidedir, hem de Amnesty International adına Türkiye raporları hazırlar. Alman Doğu Enstitüsü’nün İstanbul şubesi bünyesinde ‘Gazi Mahallesi Araştırması’nı da yapmıştır. Bu enstitü, Türkiye’de çalışan tüm Alman vakıflarına ‘bilimsel’ yol göstericilik görevini üstlenmiştirö. Geniş bilgi için bkz. Tamer Bacınoğlu, “Türkiye’de Alman Vakıflarının Marifetleri, Cumhuriyet, 6 Temmuz 1999.</p>
<p>5) “Konseptin mesajı açık: ‘Lider sultası altındaki partilerle Türkiye’de sivil toplum inşa edilemez. Örgütlenme tabandan başlatılmalı; yerel düzlemde örgütlenmelere gidilmeli, özellikle köylü hareketlerine öncelik tanınmalıdır. Türk halkı bu konularda tecrübesiz olduğu için, Alman NGO’lar teorik, parasal ve lojistik yardım sunmalıdırlarö: Argun Erbay, “Alman NGO’larının 2001 Türkiye Programı</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Türkiyedeki Alman vakıfları raporu -1-]]></title>
<link>http://caaglarr.wordpress.com/2009/11/06/turkiyedeki-alman-vakiflari-raporu-1/</link>
<pubDate>Fri, 06 Nov 2009 08:38:42 +0000</pubDate>
<dc:creator>Nn</dc:creator>
<guid>http://caaglarr.wordpress.com/2009/11/06/turkiyedeki-alman-vakiflari-raporu-1/</guid>
<description><![CDATA[Rapor-1 Almanya’daki Türkleri biliriz de, Türkiye’deki Almanları bilenimiz var mıdır? Kastedilen, Al]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div id="attachment_1309" class="wp-caption alignleft" style="width: 217px"><img class="size-medium wp-image-1309" title="alman vakıfları" src="http://caaglarr.wordpress.com/files/2009/11/alman-vakiflari.jpg?w=207" alt="alman vakıfları" width="207" height="300" /><p class="wp-caption-text">Rapor-1</p></div>
<p>Almanya’daki Türkleri biliriz de, Türkiye’deki Almanları bilenimiz var mıdır? Kastedilen, Almanya’daki 2,5 milyon Türk vatandaşına karşılık Türkiye’de yaşayan –çoğu emekli- yaklaşık 100.000 Alman değildir: Türkiye’de her türlü etnik, dinsel-mezhepsel ajitasyon faaliyeti gerçekleştiren; toplumsal-siyasal-ekonomik ve hatta genetik alanlarda hazırlattığı projelerle her türlü espiyonaj faaliyeti sürdüren; yerel basında, yerel yönetimlerde, üniversitelerde, sendikalarda, kamu kurum ve kuruluşlarında, kısaca stratejik öneme sahip birimlerde “etki ajanıö ve “Alman sempatizanıö yetiştiren; şeriatçı yapılanmalardan çevreci örgütlere, bölücü yapılanmalardan terör örgütlerine, yasal derneklerden siyasal partilere uzanan çizgide Türkiye’ye, Atatürk ilke ve devrimleri ile Cumhuriyet’in tüm değerlerine karşı olan, ulus-devletin parçalanmasını isteyen tüm rejim karşıtlarına lojistik destek vererek bu ülkeyi alttan oyan –deyim uygunsa– bir avuç Alman istihbaratçısıdır.<br />
Türkiye’de istihbarat kuruluşları, Almanya’nın Türkiye içindeki “Beşinci Kolö faaliyetlerinin farkında mıdırlar? Elbette ki evet!.. Ne var ki, klasik bürokrat uzlaşmacılık anlayışı, “bu iş benim boyumu aşarö mantığı, siyasal baskılar, siyasal erke haklı güvensizlik, mevcut istihbarat kuruluşları arasında mevcut olumsuz rekabet ve koordinasyonsuzluk gibi nedenlerle önlem alınamamaktadır. Önlemden vazgeçtik, kamuoyu bilgilendirilememektedir. Bu acizlikte, hiç şüphesiz söz konusu istihbarat kuruluşlarımız içindeki şeriatçı ve de etnik görüntülü kadrolaşmaların payını da yadsımamak gerekmektedir 1.<br />
Türkiye’deki Alman “ Derin Devleti’nin  temsilcileri, gerçekte Alman Dış İstihbarat Servisi olan “Bundesnachrichtendienstö (BND) mensubu olup, bir kısmı diplomatik dokunulmazlık kapsamında, bir kısmı gazeteci, akademisyen (arkeolog, dilbilimci, Türkolog, siyaset bilimci, çevre bilimci, ekonomist, sosyolog, etnolog ve ilahiyatçı ağırlıklı), serbest araştırmacı, sendikacı kimliğinde ve diğerleri de vakıf temsilcisi olarak kesintisiz faaliyet göstermektedirler2. Bu araştırmanın konusunu, sadece Alman vakıfçıları oluşturmaktadır3. Alman istihbaratçılarının Türkiye’de vakıf temsilcisi statüsünde de olsa görev yapmalarına, vakıflar mevzuatı olanak tanımamaktadır4. Buna rağmen, Türkiye’deki Sivil Toplum Örgütleri (NGO) olgusunu çok iyi kullanan, zaafları ve mevzuat açıklarını çok iyi değerlendiren Alman istihbaratçıları, Türkiye’yi tanımakla işe başlayıp, kısa sürede hemen her alanda Türkiye’yi yönlendirecek aşamalara gelmişlerdir. Ama önce, emperyalizmin hedefi konumundaki ulus-devletlerde ve bu kapsamda Türkiye’de mevcut işbirlikçi NGO’lara yüklenen misyonların iyi anlaşılması gerekmektedir.</p>
<p>TÜRKİYE’ DEKİ KÜRESELLEŞMECİ YA DA İŞBİRLİKÇİ NGO’LAR</p>
<p>Küreselleşme sürecinde, uluslararası sermayenin serbest dolaşımının önünde en büyük engel oluşturan ulus-devletlerin zayıflatılması ve mümkünse yıkılması doğrultusunda ABD, Almanya, İngiltere gibi ülkeler ile AB, NGO’lara (Non-Governmental Organizations) yani hükûmet dışı sivil toplum örgütlerine aşağıdaki görev ve sorumlulukları öngörmektedirler: “Yerel kültürlerin yaşatılması kapsamında alt kültür kimliklerinin siyasallaştırılması ve etnik karşıtlıkların belirginleştirilmesi; misyoner faaliyetlerine karşı toplumsal reaksiyonu törpüleyecek sürecin başlatılması ve geliştirilmesi; dinsel özgürlükler kapsamında dinler arası diyalog ve hoşgörü sürecinin başlatılarak, tarikat-cemaat ve benzeri yapılanmalarla birlikte farklı hukukların yaşama geçirilmesi ile eğitim ve öğretim birliğine son veren girişimlerin desteklenmesi; hükümet politikalarını ve kamuoyunu önemli ölçüde yönlendirme gücüne sahip siyasal partilerin, meslek odalarının, medya kuruluşlarının, sendikaların, birliklerin, vakıfların, derneklerin, tarikat ve cemaatlerin ve de illegal örgütlerin, rejim ve devlet aleyhine -farklı siyasal kamplarda yer alsalar da- asgari müştereklerde buluşturulması ve kullanılması; demokratik kitle örgütlerinin süratle NGO’laştırılması ve “sivil itaatsizlikö çağrıları ile kitlelerde kamu düzeni-devlet otoritesi aleyhine başkaldırı refleksinin oluşturulması; “sivil denetimö stratejisi ile devlet kurum ve kuruluşlarının denetlenmesi ve hedeflenen gizli bilgilere doğrudan ulaşılması; bağlı NGO’ların baskı grubu olarak kullanılmasıyla hükümetlerin siyasal, toplumsal, kültürel, hukuksal ve de ekonomik politikalarının doğrudan ve dolaylı etkilenmesi; resmi ideoloji-sivil ideoloji ayrımı ile mevcut sistemden hoşnut olmayan, ezildiğine, sömürüldüğüne inanan kitlelerin toplumsal dayanışma bağlamında yönlendirilmesi ve resmi ideolojiyi temsil eden tüm kurum ve kuruluşlara, değerlere ve de resmi politikalara düşmanlaştırılması; yerel yönetimlerin ön plana çıkarılarak merkezi yönetimin giderek zayıflatılması; “global vatandaşlıkö kavramı ile “etki ajanlığının özdeşleştirilmesi, hedef ülkedeki etki ajanlığı potansiyelinin geliştirilip güçlendirilmesi vs. vs.<br />
Küreselleşmeci NGO’ları, ulusal düzeydeki demokratik kitle örgütlerinden ayıran en önemli kriterler ise şöyle belirlenmektedir: Küreselleşmeci NGO’lar, hiçbir şekilde hükümetten yani resmi makamlardan yardım almayacaklardır. Bu bağlayıcı özellik, onların devlet tarafından teslim alınmalarının ve de kullanılmalarının önüne geçecektir. Ancak, aynı NGO’ların dış ülkelerden yardım almalarında ve yönlendirilmelerinde-kullanılmalarında ise hiçbir sakınca bulunmamaktadır. Bir başka ifadeyle, yasal demokratik kitle örgütleri (dernekler, vakıflar, meslek odaları ve birlikleri, sendikalar vd.) ne kadar ulusal görüntüye ve niteliğe sahiplerse, küreselleşmeci NGO’lar da o ölçüde ulusallık karşıtı-işbirlikçi (agent) görüntü ve niteliğe sahiptirler. Diğer taraftan, küreselleşmeci NGO’lar için, gelir dağılımındaki adaletsizlikler, ülke ekonomisinin gelişmesi, üretimde ve işgücünde verimlilik, işçi-memur-köylü-öğrenci-esnaf-kadın hakları, sendikal mücadele, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği, bilimsel etkinlikler, sömürü, sömürgeler gibi konu ve kavramlar pratikte hiçbir anlam ve değer ifade etmemektedir. Buna karşılık, küreselleşmeci NGO’ların kayıtsız şartsız savundukları iki temel özgürlük vardır: Dinsel özgürlükler (mezhep, tarikat, cemaat ve hatta yasadışı radikal dinci yapılanmalar arasındaki farklılıkları derinleştirme, kışkırtma) ve de etnik parçalama-parçalanma özgürlüğü. Laik hukuk sisteminin çökmesiyle ya da alt kültür kimliklerinin siyasallaştırılmasıyla ortaya çıkacak iç savaş ve bu iç savaşta ortadan kalkacak olan başta yaşama hakkı olmak üzere yok olacak temel insan hak ve özgürlüklerinin hesabı hiç önemli değildir. Örneğin, Yugoslavya’nın parçalanma sürecinde yaşanan etnik temizlik operasyonlarında öldürülen, tecavüz edilen, işkence gören kadınların, çocukların envanterini çıkaran, haklarını arayan ve sorumluların gerçekten izini süren kaç küreselleşmeci NGO vardır globalleştiği söylenen dünyada? Keza, Irak, Çeçenistan, Kosova ve Afganistan gibi ülkelerdeki yansımaları izleyen ve kamuoyunu bilgilendiren, gerçekten takipçi küreselleşmeci NGO’lardan söz edebiliyor muyuz? Kuzey Irak deneyimi göstermiştir ki, “insani yardım amaçlı yüzü aşkın NGO’nun neredeyse tamamı, ABD, Almanya ve İngiltere gibi ülkelerin istihbarat servislerinin tamamlayıcı ve kamufle edici unsuru olarak görev üstlenmişler; bu servislere ajan peşmerge devşirmişlerdir5. Bu bağlamda bölgeye en ciddi insani yardım, NGO’lar arasında adı bile geçmeyen Türk “Kızılayı’ndan gelmiştir. Bunca yaşananlar ortadayken, küreselleşmeci NGO’lar, eylem yerine, “insan hakları ve özgürlükleri söylemlerini yeğlemektedirler. Kimlere karşı? Sadece kendi devletine ya da diğer ezilen devletlere karşı, tabii kendilerini yöneten-yönlendiren emperyalist devletin ya da devletlerin verdikleri izin ölçüsünde!..<br />
Çelişkiler sadece bu kadar mı?!. Elbette ki hayır!.. Tıpkı, örgüt içi demokrasinin (seçimle işbaşına gelmek, kaydıhayat şartıyla yönetimde kalmamak, görev ve sorumlulukları paylaşmak, kişisel çıkar sağlamamak vb.) olmadığı yapılanmaların NGO kabul edilemeyeceğine ilişkin genel tanım ve tutuma rağmen, tarikat ve cemaatlerin bir nevi NGO olarak (Sivil Toplum Cemaatleri) tanınmaya zorlanması gibi. Küreselleşmeci NGO’lar, dinsel mürit-militanlığın ya da etnik faşizmin yol açacağı sorunları değerlendirmek yerine, “işkenceye hayır, “düşünceye özgürlük gibi temelde tüm insanların katılacakları sloganları, sadece hedef hükümetleri köşeye sıkıştırma aracı olarak kullanmaktadırlar. Örnek mi?!. Türkiye başta olmak üzere tüm hedef ülkelerde, küreselleşmeci-işbirlikçi NGO’lar, haftalık-aylık ve yıllık insan hakları raporları hazırlayıp bunu kendi ülkesini küçük düşürecek, aşağılayacak, şikâyet edecek biçimde yayınlamaktadırlar. Bu raporların sunumu, yönetilip yönlendirildikleri ülkelerin dışişleri bakanlıklarınadır. Bu bağlamda, Türkiye’deki İnsan Hakları Derneği’nin ya da Mazlum-Der’in ya da Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın, ABD, Almanya ya da AB ülkelerindeki insan hakları ihlâllerine ilişkin rapor hazırlamaları kesinlikle söz konusu değildir. Daha açık ifadeyle, insan hakları ve özgürlüklerine ilişkin konular, küreselleşmeci NGO’larla kendilerini yöneten-yönlendiren, para aldıkları yabancı devletlerin “müdahale-baskı-şantaj aracı olduğu için sürekli gündemde tutulmaktadır, yoksa samimi oldukları için değil.<br />
Tüm bu fonksiyonları ile küreselleşmeci NGO’lar, kendilerini yöneten-yönlendiren ülke silahlı kuvvetlerinin, casuslarının yapamayacakları tüm alanlarda hizmet sunmaya, dolayısıyla da kendi devletine yönelik çok yönlü vatana ihanet suçunu –hem de alenen– işlemeye devam etmektedirler. Satın alınmanın adı, “proje bedeli olmuştur. Buna karşılık, Türkiye dahil hedef ülkeler, küreselleşmeci NGO’lara karşı yasal önlemleri alamaz konuma getirilmişlerdir. Örneğin, ilgili devlet ya da hükûmet başkanlarının ve parlamenter heyetlerinin Türkiye’ye ziyaretlerinde, söz konusu küreselleşmeci NGO’ların yöneticileri ile görüşmeleri rutin kabul edilmekte ve gezi programının üst sıralarında yer almaktadır 6. Bu olgu, söz konusu NGO’lara bir nevi itibar kazandırmakta ve örtülü dokunulmazlık sağlamaktadır.</p>
<p>DİPNOTLARI</p>
<p>Türk istihbarat birimleri arasında yıllardır var olduğu bilinen “Çerkezci, “Gürcücü, “Arnavutçu vb. kadrolaşma hareketi, 12 Eylül 1980 sonrasında Fethullahçılar’ın ve Nakşibendiler’in de devreye girmesiyle daha da sakil bir çeşitlilik kazanmıştır. Son polis eyleminde atılan sloganlar, İstanbul Emniyet Müdürü ve Valisi arasında yaşanan gerginlikle ortaya çıkan belgeler, bu olgunun hâlâ var olduğunu ortaya koyan somut gelişmelerdir. Tipik ve güncel bir örnek olmak üzere bkz. Zübeyr Kındıra, Fethullah’ın Copları (İstanbul: Su Yayını, 2000). Türkiye’de yürütülen Alman ve ABD orijinli espiyonaj faaliyetlerinin üzerine gidilmemesi de, istihbarat birimlerindeki bu etnik ve dinsel zafiyetin bir sonucudur. Görünen acizliğin sorumluluk almama, inisiyatif kullanmama boyutu ayrı bir araştırma konusudur.<br />
Almanya&#8217;nın birbirleriyle koordinasyonlu biçimde faaliyet gösteren, genel emniyet hizmet sınıfından ayrı üç grupta kümelenen farklı istihbarat örgütleri bulunmaktadır: Başbakanlığa bağlı Federal İstihbarat Servisi (Bundesnachrichtendienst-BND); İçişleri Bakanlığı&#8217;na bağlı Federal Anayasayı Koruma Teşkilâtı (Bundesamt für Verfassungsschutz-BfV) ile 16 ayrı Anayasayı Koruma Eyalet Teşkilâtı (Landesamt für Verfassungsschutz-LfV) ve ayrıca Enformasyon Teknolojisi Güvenliği Federal Teşkilâtı (Bundesamt für Sicherheit in der Informationstechnik-BSI); Savunma Bakanlığı&#8217;na bağlı Federal Silâhlı Kuvvetler İstihbarat Teşkilâtı (Amt für Nachrichtenwesen der Bundeswehr-ANBw), Federal Silahlı Kuvvetler Radyo İzleme Teşkilâtı (Amt für Fernmeldwesen Bundeswehr-AFMBw), Askeri Güvenlik Servisi (Militaerischer Abschirmdienst-MAD). Federal Hükûmetçe yayınlanan 27.6.1973 tarihli İşbirliği Tüzüğü ile tüm bu örgütlerin işbirliği esasları belirlenmiş olup, bir de yetkili koordinatörlük tesis edilmiştir. Almanya&#8217;nın Federal İstihbarat Servisi olan BND (Bundesnachrichtendienst), doğrudan Başbakanlık’a bağlıdır ve Almanya dışı Espiyonaj, K/Espiyonaj faaliyetlerini yürütmekle yükümlüdür. BND, Almanya&#8217;nın dış ülkelerdeki güç ve imajı ile doğru orantılı kadroya, ekipmana ve bütçeye sahip prestijli bir istihbarat servisidir. II. Dünya Savaşı sonrasında C.I.A. tarafından yeniden yapılandırılan BND, özellikle Sovyetler Birliği ve Doğu Almanya&#8217;ya karşı faaliyet gösterdiği &#8220;Soğuk Savaş&#8221; döneminde, 7.600 personele sahip, anti-komünist karakterde ancak Almanya&#8217;nın kısmen müttefik işgali altında bulunması nedeniyle bağımlı bir statüye sahiptir. A.B.D. tarafından Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı üyelerine yönelik espiyonaj-ajitasyon-propaganda amacıyla Alman topraklarında konuşlandırılan &#8220;Hür Avrupa Radyosu&#8221;, &#8220;Özgürlük Radyosu&#8221;, &#8220;Sovyetler Birliği&#8217;ni Öğrenme Enstitüsü&#8221; gibi kuruluşlar, BND için deneyim kazanılan &#8220;staj yeri&#8221; olarak önem taşımıştır. Bugün, çok iyi yetişmiş 6.300 kadrolu personele ve mükemmel ötesi teknolojik olanaklara sahip bulunmaktadır. 2000&#8242;li yıllarda personel sayısını 4.500&#8242;e çekmeyi planlayan BND&#8217;nin Almanya dışında 1500 kadrolu personeli mevcuttur. Personelinin yaklaşık 1/10&#8242;unu askeri istihbaratçılar oluşturmaktadır (askeri haber alma, izleme, ANBw-AFMBw ve MAD ile koordinasyonu sağlamak üzere). Toplam kadrolu personelinin yarısına yakın sözleşmeli personel de çalıştıran BND&#8217;nin merkezi Münih &#8211; Pullach&#8217;tadır. Batılı istihbarat servislerinin yanı sıra ve onlardan farklı olarak, İran, Irak, Libya ve Çin Halk Cumhuriyeti istihbarat servisleri ile de ikili istihbarat antlaşmalarına (eğitim ve bilgi değişimi dahil) taraf olarak büyük güç ve etkinlik kazanan BND, dünyanın hemen her tarafındaki istasyonlarından online olarak gelen durum raporlarını, değerlendirme ile birlikte, GÜNDE 2 KEZ, Başbakanlık, Dışişleri, İçişleri ve diğer ilgili departmanlara iletmekle yükümlüdür. BND, Sovyetler Birliği dağılıncaya kadar, gerek bu ülkede ve gerekse Doğu Almanya&#8217;da, Romanya&#8217;da, Yugoslavya&#8217;da, Polonya&#8217;da, Türkiye&#8217;de ağırlıklı espiyonaj faaliyetleri gösterirken; Sovyetler Birliği&#8217;nin dağılmasından sonra faaliyetlerini globalleştirmiştir. Ancak, bölgesel faaliyetlere de özel bir önem verilmiştir. Doğu Almanya&#8217;nın koparılması ve iki Almanya&#8217;nın birleştirilmesi; Slovenya&#8217;nın ve Hırvatistan&#8217;ın bağımsızlığını ilân etmesi; Arnavutluk, Bosna ve Kosova&#8217;daki gelişmeler, Türkiye’deki etnik ve dinsel ayrılıkların derinleştirilmesi, BND&#8217;nin rüştünü ispat ettiği bölgesel faaliyetler kapsamındadır. BND, ayrıca, Belçika sınırındaki Hoefen&#8217;de çok iyi kamufle edilmiş bir telekomünikasyon istasyonu çalıştırmaktadır. Ayrıca, telekomünikasyon istatistikleri için özel bir birim oluşturmuştur. BND&#8217;nin toplanan tüm verileri kaydettiği yüksek kapasiteli ve çok gelişmiş bir bilgisayar sistemi bulunmaktadır. BND, müttefiki olmasına rağmen, A.B.D&#8217;yi ve tüm Atlantik ötesini izleyen güçlü bir istasyonu, Schleswig-Holstein&#8217;in batı kıyısında tesis ile işletmektedir. Bu tesis, A.B.D&#8217;nin tüm dünyadaki telefon, faks, e-mail dahil elektronik haberleşmeyi ve elektronik arşiv belgelerini -hem de gizli belgelerin şifrelerini çözerek- izleyen ve bu doğrultuda sürekli kendini geliştiren &#8220;Echelon ağı&#8221;nı kullanan Ulusal Güvenlik Ajansı&#8217;na (NSA) muadil olarak inşa edilmiştir. İngiltere&#8217;nin AB ülkesi olmasına rağmen NSA&#8217;ya lojistik destek vermesinden rahatsız olan Almanya, benzeri bir istasyonun Fransa&#8217;da da kurulması için bu ülkeye telkinin yanı sıra, teknik yardımda da bulunmaktadır. Yine Schleswig-Holstein&#8217;deki Husom&#8217;da bir bilgi toplama merkezi ve arşivi yer almaktadır. Aynı şekilde, Alman diplomatların yanı sıra, Federal Hükûmet’ten maaş alarak yurt dışında görevlendirilen görevlilerin tümü, BND &#8220;hizmet içi akademisinde&#8221; gidecekleri ülke ile ilgili eğitime tabi tutulmaktadır. Ayrıca, Almanya&#8217;nın yurt dışındaki sefaretlerinde görev yapan genellikle 2., 3. ve 4. sekreterlerin; ataşelerin ve müsteşarların tamamının, hedef ülkelerde ise Büyükelçilerin de BND&#8217;nin kadrolu-bağlantılı elemanları arasından atanmasına dikkat edilmektedir. 1970&#8242;li yıllardan bu yana Türkiye&#8217;de görev yapan Alman Büyükelçileri’nin tamamının bağlantılı BND elemanı oldukları; Türkiye&#8217;de görev yapan Alman gazetecilerin ise doğrudan sözleşmeli BND elemanı oldukları kaydedilmektedir. BND, kuruluşu ve tüm kadrosu itibariyle ırkçı eski-yeni Nazilerden oluşmaktadır. Zamanın Almanya Başbakanı Konrad Adenauer’in, BND’nin başına, Hitler’in Doğu Cephesi İstihbarat Şefi General Reinhard Gehlen’i getirmesi ile başlayan ırkçı gelenek, bugün de ödünsüz sürdürülmektedir. Örneğin, en son atanan Almanya Büyükelçisi Dr. Rudolf Schmidt, daha Türk Dışişleri Bakanı İsmail Cem&#8217;i ziyaret bile etmeden, -tabiri caizse- ayağının tozu ile, 21 Mart 2000&#8242;de, sözde Kürdistan Devleti&#8217;nin lideri Barzani&#8217;nin temsilcisi tarafından Ankara&#8217;da verilen skandal resepsiyona katılmıştır. Aynı diplomatik nezaketsizlik, hiç şüphesiz Rusya Federasyonu, A.B.D, İngiltere, İsveç dahil pek çok ülke için de söz konusudur. İstihbaratçı diplomatlara en tipik bir örnek olarak, görev süresi içinde HADEP yöneticileri ile sıkı ilişkileriyle dikkat çeken ve Şubat 2000&#8242;in son haftasında Türkiye&#8217;deki görevi sona eren Fransa&#8217;nın Ankara&#8217;daki Büyükelçisi Jean Claude Cosserand, doğrudan Fransa İstihbarat Örgütü Başkanlığı&#8217;na getirilmiştir. Geniş bilgi için bkz. Dr. Necip Hablemitoglu, “Türkiye (M.İ.T) ve Almanya (B.N.D/BfV) Arasındaki Yüzyıllık Güç Kavgası Bu vakıflar arasında Konrad Adenauer Vakfı, Körber Vakfı, Alexander von Humboldt Vakfı, Friedrich Ebert Vakfı, Friedrich Naumann Vakfı, Heinrich Böll Vakfı, Hans Seidel Vakfı özellikle dikkat çekenleridir. Ayrıca, Alman Orient Enstitüsü, Goethe Enstitüsü, Alman Kültür Merkezi, Georg Eckert Enstitüsü, Fian Örgütü de mutlaka izlenmesi gereken Alman merkezleri arasındadır. Alman “derin devletiniö en iyi tanıyan Türk akademisyenlerinden Dr. Yavuz Dedegil, BND ve Alman vakıfları arasındaki organik ilişkiyi şu cümlelerle değerlendirmektedir: “Eyaletler ve özellikle federal düzeyde ise, kamuoyunu yönlendirme daha büyük boyutlardadır. Prof.Dr. Schmith-Eenboom, Undercover isimli kitabında, bütün Alman medyası ile devlet istihbarat teşkilâtı arasındaki geniş ilişkileri sıralamıştır. Alman İstihbarat Teşkilâtı (BND), medya içinde doğrudan elemanlara sahip olduğu gibi, ‘ Dpa’ veya ‘Reuter’ gibi enternasyonal çalışan haber ajansları ile organik bağlar içindedir. İstihbarat teşkilâtı kendi içinde ‘haber fabrikaları’ kurmuştur ve istediği haberleri değiştirmekte veya kendisi üretmektedir. Bu meyanda Alman siyasi partilerinin ‘kendi vakıflarının’ da, birinci derecede federal yönetim tarafından finanse edildiği ve devletin ‘sivil toplum örgütlerini’ oluşturdukları da bilinmelidirö. (Dr. Dedegil’in Ankara’da 16-17 Aralık 2000’de gerçekleştirilen “AB ve Türkiye Sempozyumuna sunduğu “Almanya’da Kamuoyu Oluşumu ve Yabancılaşmaö başlıklı tebliğden.)<br />
Türkiye, Vakıflar mevzuatının kesinlikle izin vermemesine rağmen, gelmiş geçmiş hükûmetlerin siyasal irade ve kararlılık gösterememeleri nedeniyle, Alman vakıflarının espiyonaj ve ajitasyon faaliyetlerine göz yummak konumundadır. Aynı şekilde, Alman ya da ABD vakıf ya da resmi kurumları ile birebir parasal ilişki ve işbirliği içinde olan Türk dernek ve vakıflarının da yerine getirmeleri gereken zorunlu prosedürlere uymadıkları bilinmektedir. Siyasal irade ve kararlılık yokluğu, yabancı istihbaratçıları ve yerli işbirlikçilerini giderek pervasızlaştırmaktadır: Tam bağımsızlık kavramının içi boşaltılırken, ulusal egemenlik ilkesi ise, giderek Berlin’e veya Washington’a ya da Brüksel’e koşulsuz teslimiyet ilkesine dönüştürülmektedir. Yabancı vakıfların ve yerli işbirlikçileri küreselleşmeci NGO’ların yarattığı bu rahatsızlık, 8. Beş Yıllık Plan’da da ifadesini bulmuştur; ancak nedense gereği bir türlü yapılmamaktadır. Sorumlulardan eski İçişleri Bakanı Sadettin Tantan, sadece bir tek girişimde bulunmuştur; o da yabancı istihbarat servisi elemanlarına ya da sahte NGO’larına değil, şahsıma. Konuyla ilgili bir makalemden dolayı 25.000.000.000 TL manevi tazminat davası açarken, Basın Savcılığı vasıtasıyla da İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanmamı sağlamıştır. (Dava konusu makale için bkz. Dr. Necip Hablemitoğlu, “Etki Ajanları-Nüfuz Casusları ve Fethullahçılar Raporuö, Yeni Hayat, 6:70, Ağustos 2000, s. 13-29.<br />
1990’lı yılların başında, Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti’nin oluşumu için faaliyet gösteren sözde “insani yardım amaçlı NGO’ların sayısı 100’ü geçmekteydi (Zaho, Duhok, Erbil, Süleymaniye vd.). Birleşmiş Milletlerin ve AB’nin insani yardımları, Kızılhaç üzerinden değil de, söz konusu NGO’lar üzerinden ulaştırılmaktaydı. Çatışmaların şiddetlenmesiyle, bütün bu NGO’lar sessizce bölgeden çekilirken, bölgede en güçlü kadroya sahip olan CIA de, söz konusu elemanlarının dışında, yaklaşık 7.500 yerli ajanını Türkiye üzerinden bir operasyon gerçekleştirerek Guam adasına nakletmiştir. Halen Batılı istihbarat servislerinin sevk ve yönetimindeki bu NGO’ların büyük bölümü tekrar geri dönerek “insani yardım faaliyetlerini sürdürmeye başlamışlardır. Konunun en acı olan tarafı, bu NGO’ların iç yüzlerinin bilinmesine rağmen, bir tek istihbaratçıya yönelik bir tek saldırı bile söz konusu olmazken; Türk Kızılay’ının görevlileri, peşmergelerin vahşi saldırısına uğramıştır. Türk Kızılay’ının bu bölgede “insani yardım faaliyeti göstermesini istemeyen söz konusu NGO’lar, işkence ile vahşice öldürülen Türk Kızılay’ının mensupları için en küçük tepki göstermemişlerdir.<br />
Örnek oluşturacak tipik bir haber: “Alman Cumhurbaşkanı Johannes Rau, dün insan hakları örgütleri ile bir toplantı yaptı. Toplantıya, Mazlum-Der Genel Başkanı Yılmaz Ensaroğlu, İHD Genel Başkanı Hüsnü Öndül, TİHV Genel Başkanı Yavuz Önen, ÇHD Gn. Başkanı Ali Ersin Gür, TİHAK Başkanı Nevzat Helvacı, Avukat Yusuf Alataş ve İnsan Hakları Eğitimi Ulusal Komitesi Başkanı Prof.Dr. İonna Kuçuradi katıldı. Türkiye’deki insan hakları, düşünce özgürlüğü, idam cezasının kaldırılması, demokratikleşme, yargı reformu ve işkence konularının gündeme geldiği toplantıda Alman Cumhurbaşkanı Rau, insan haklarından sorumlu Devlet Bakanı M. Ali İrtemçelik’in geçtiğimiz yıl Kasım ayında NGO’larla yaptığı toplantının devamının gelip gelmediğini sordu. Türkiye’de NGO’larla siyasi irade arasında bir kopukluk olduğu ve NGO’ların düşüncelerinin kaale alınmadığı tespitini yapan Rau’nun, ‘siyasi iradenin NGO’ların düşüncelerini dikkate alması gerekir’ dediği belirtildi. Türkiye’deki insan hakları sorunlarının çözümlenmesinde asıl görevin Türkiye’nin iç kamuoyuna düştüğünü belirten Mazlum-Der Genel Başkanı Yılmaz Ensaroğlu, bu bağlamda DIŞ DİNAMİKLERİN de önemli olduğunu kaydetti. Ensaroğlu, AB üyesi ülkelerin, Türkiye’nin insan hakları ihlallerine ilkeli ve KUŞATICI yaklaşmalarını, seçici davranmamalarını, insan haklarının uluslararası çıkarlara feda edilmemesini istedi. İnsan hakları alanındaki adımlarda ulusal ve uluslararası demokratik kamuoyuna güvendiklerini belirten İHD Genel Başkanı Hüsnü Öndül ise, bu faktörün insan hakları standardının gelişmesinin önünü açacağını ifade etti (Zaman, 8 Nisan 2000).</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Organize suçlar ve Fettullahçılar]]></title>
<link>http://caaglarr.wordpress.com/2009/11/05/organize-suclar-ve-fettullahcilar/</link>
<pubDate>Thu, 05 Nov 2009 13:08:06 +0000</pubDate>
<dc:creator>Nn</dc:creator>
<guid>http://caaglarr.wordpress.com/2009/11/05/organize-suclar-ve-fettullahcilar/</guid>
<description><![CDATA[Dr. Necip Hablemitoğlu* Kırım Dergisinde yayınlanan “Fethullahçı İhaneti”(1) başlıklı yazının hemen ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Dr. Necip Hablemitoğlu*<br />
<a href="http://caaglarr.wordpress.com/files/2009/11/resim1.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-1233" title="resim1" src="http://caaglarr.wordpress.com/files/2009/11/resim1.jpg?w=112" alt="resim1" width="112" height="150" /></a><br />
Kırım Dergisinde yayınlanan “Fethullahçı İhaneti”(1) başlıklı yazının hemen ardından başlayan gelişmeler, Türkiye’deki ve A.B.D.’ndeki şeriatçı dayanışmanın boyutlarını da gözler önüne serdi. Fethullahçısı, ışıkçısı, yeni asyacısı ile seriatçıların önemli bir bölümü, “ataları Said-i Kürdi ile Hocaefendilerine (!) hakaret edildiği, dil uzatıldığı” gerekçesiyle ilk kez açık olarak maskelerini indirdiler ve gerçek yüzlerini ortaya koydular. Görünen yüz, asla ve asla “Türk”ün yüzü değildi!.. Türk’e ve Türklüğe de alenen saldıran bu iğrenç yüzü sahiplenenlerin sayısı -gerek Basında ve gerekse internette- hiç de az değildi. Böylece, meşru müdafaa haklarını (!) kullandıklarını sanan bu müritler güruhu, şahsımın yanısıra Atatürk ve Gaspıralı İsmail Beye de kin kustular. Bu hakaret ve karalama kampanyasına ilk tepki gösterenler arasında “Kırım”ın yanısıra “Yeni Hayat”ın da bulunması, şeriatçı kesimde gerçek bir paniğe yol açtı. Nedenine gelince, düne kadar takiyye yaparak “daha çok dindar”, “birazcık da milliyetçi” görünen mevcut tarikatlar, özellikle de nurcular ve fethullahçılar, kendilerinin Türkçü kesimde yargılandığını ve bu sürecin genel olarak Türk sağında da devam edeceğini farkettiler. İşte bu panik içinde kendi gazetelerinde yayınladıkları yazı serilerinde, gönderdikleri mektuplarda ve aracılar vasıtasıyla ilettikleri mesajlarda az bilinen ya da üzerinde pek durulmayan birtakım çelişkilerini de (2) ortaya koydular:</p>
<p>A. FETHULLAHÇI ORGANİZASYON VE YASAL STATÜSÜ</p>
<p>Gelen tepkilerin çoğunluğunda, fethullahçılığın bir tarikat olmadığı; hatta nurculukla bile ilişkisinin bulunmadığı; cemaat tanımının da yetersiz kalacağı vurgulandı. Fethullahçılık adına bir tüzel kişilik bulunmadığı; zaten fethulllahçıyım diyen bir kesimin hiç var olmadığı; fethullahçılık tesmiyesini din düşmanı laik çevrelerin yakıştırdığı iddia edildi. Aynı şekilde, demokrasinin kurallarına göre oynadıkları için her zaman ve her yerde var olduklarını; yasalar önünde ve müslümanların vicdanında sınırsız bir dokunulmazlığa sahip bulunduklarını önesürenlerin sayısı da az değildi. Bu iddialar, Türkiye’de fethullahçılığın yeniden tanımlanmasının ve somut bir statüye yerleştirilmesinin gerekliliğini ortaya koydu. Fethullahçılık, bir tarikatın ismi değildir, doğrudur. Cemaat kelimesi de tanımlamada yetersiz kalmaktadır, bu da doğrudur. O halde fethullahçılığın siyasal hayatımızdaki konumu, literatürdeki karşılığı ile hukuk sistemimizdeki statüsü nedir? Türkiye’nın Türk Silâhlı Kuvvetleri dışındaki anayasal kurum ve kuruluşlarının fethullahçılara karşı gösterdiği sorumsuzluğun gerisinde neler yatmaktadır? Türk Devletini iç ve dış tehdit odaklarına karşı koruyup kollama gibi anayasal ve de tarihsel bir misyonu üstlenen Türk Silâhlı Kuvvetleri, 28 Şubat Kararlarında fethullahçılarla ilgili olarak neleri gözardı etmiştir? İşte somut değerlendirmeleriyle fethullahçı yapılanma ve Türkiye Cumhuriyeti’nin bugünü ve yarınları için bu yapılanmayı yoketmek yolundaki pratik öneriler:</p>
<p>1. Dinsel, Siyasal ve Toplumsal Yapılanma:</p>
<p>Hocaefendi (!) başlangıç itibariyle (çıraklık ve kalfalık dönemlerinde) nurcudur. Bir başka ifadeyle, manevi dünyası, bir aracının, Said Nursi’nin risale ve söylemleri üzerine bina edilmiştir. Ancak, ustalık yani olgunlaşma dönemiyle birlikte muhteşem gerçeğe (!) ulaşarak, “tarikat zamanı değil, hakikat zamanı” diyerekten kendi bağımsız cemaatini kurmuştur. Hocaefendiye (!) göre, nurcu hareket, Osmanlı kültürünün ve koşullarının yarattığı bir harekettir. Kendisi ise “Türkiye’ye özgü, bir İslâmi modernleşme yaklaşımının ana damarları üzerinde yürüyen bir cemaat organizasyonu” kurucusudur. Günümüzde, Said Nursi ile hocaefendi (!) ilişkisi çok muğlâk olup, geride kalmıştır. Nurcuların eli kalem tutan, işadamı, gazeteci, esnaf, öğretim üyesi, öğretmen ve bürokrat kesiminin çoğunluğunu kendi cemaatine çeken hocaefendi (!) için müritleri, “oluşumda Said Nursi ve eserleri, hocaefendinin kişiliği yanında çok zayıf kalır” diyebilme noktasına gelmişlerdir. Yine de içlerinde geldikleri örümcek yuvasını inkâr etmiyenler de yok değildir. Örneğin, yakın bir süre öncesine kadar nurcu kesimin, şimdilerde de fethullahçıların “en ünlü” ve “kaliteli” yazarlarından emekli astsubay Ömer Okçu -adının arapça olmasına karşın anlaşılmaz biçimde Hekimoğlu İsmail lâkabını yeğlemektedir- sözkonusu makaleme tepki olarak yazdığı mektubunda eski ve yeni şeyhine olan bağlılığını şöyle uzlaştırmaktadır:</p>
<p>“&#8230; Ben Said Nursi’yi ve eserlerini 1953’den beri tanırım ve onun talebesiyim. Şu anda on bir ton kitabım var, yirmi beş kitap yazdım. Zaman gazetesinde ve diğer dergilerde yazılarım çıkıyor&#8230;. Ve Necip Bey yazısının sonunda Atatürk’ten cümleler almış. O da o şemsiyenin altına girmiş&#8230;. Ben bu yazıyı Zaman Gazetesinde yayınlamayacağım, çünkü Fethullah Gülen Hoca Müslümanların aleyhinde bir şey yazarsanız hakkımı size helal etmem demiştir” (3).</p>
<p>Fethullahçıların kadrosu, doğal olarak sadece eski nurculardan ibaret değildir. Sahip oldukları ekonomik, siyasal, imaj-propaganda ve eğitim gücü, leşe üşüşen sinekler örneği hemen her tarikattan kitlesel katılımları da beraberinde getirmiştir. Politikaya girmek; devletten teşvik ya da ihale almak; üniversitelerde yönetici olmak ya da akademik yükselme sağlamak; önemli merkezlere kaymakam, vali, emniyet amiri ya da müdürü, hakim, savcı atanmak; şube müdürlüğünden müsteşarlığa kadar bürokraside bir yerlere gelmek; çocuklarını eğitmek, sağlık sorunlarını gidermek ya da iş bulmak ve benzeri konularda çıkar sağlayan, nimet dağıtan bir organizasyon olarak fethullahçılar, Türkiye’deki tüm tarikatlar ve şeriatçı örgütler açısından cazibe merkezi haline gelmiştir. Nurcular ve nakşiler en fazla mürit kaybına uğrarken, bu organizasyona en az mürit kaptıranlar da süleymancılar ve kadiriler olmuştur. Sözkonusu cazibe merkezi sadece şeriatçılar için mi sözkonusudur?!. Elbette ki hayır!.. Propaganda malzemesi olarak kullanabilecekleri, kişisel çıkarına düşkün emekli subaylar, tanınmış masonlar, başta II. Cumhuriyetçiler olmak üzere dünün en hızlı solcuları, ateistleri olan gazeteciler, öğretim üyeleri, sanatçılar -inançları ve yaşamları ile tam anlamıyla farklı olsalar da- yüksek danışmanlık ücretleri; program, makale, kitap, konferans başına ödenen yüksek telif ücreti ve yolluklarla bu organizasyona kapılanabilmişlerdir.</p>
<p>Fethullahçı bataklığını en fazla geliştiren ise, başta M.H.P. olmak üzere tüm sağ partiler olmuştur. Türk-İslâm sentezi adı altında uydurulan yapay ideoloji, Türk sağındaki Türklük bilincini yoketme pahasına siyasal ümmetçiliği ön plana çıkarmıştır. Müridin şeyhi dururken siyasal bir lidere saygı duyamayacağını, bağlanamayacağını kestiremeyen kısır politikacılar, fethullahçı ve benzeri yapılanmalara gaflet içinde yataklık etmişlerdir. Bunun sonucunda, ortaya çıkan manzara: Türklük düşmanı hizbullahçı militanlarla, dar-ül harpçilerin, kaplancıların, Nizam-ı Alem Ocakları ya da Ülkü Ocakları mensuplarının aynı sloganları atmaları; benzer söylemleri paylaşmalarıdır. Bir başka örnek vermek gerekirse, Türklük bilincinin tarihi ocağı olan Türk Ocakları, hocaefendilerinin(!) yayınlarının dağıtımını yapmak, kendisini “yılın adamı” seçmek, Türk Dünyasını cemaate dahil etmek gibi sapkın bir misyon üstlenmiştir. Kısaca, Washington’un erleri, kendilerine modern alp-erenler, Horasan erleri yakıştırmasında bulunarak Türk sağını iğfale devam etmektedirler&#8230;</p>
<p>Ülkemizin sağ politikacıları gibi, sol çizgideki politikacıları da, fethullahçıların abartılı reklam gücünden fazlasıyla etkilenmiş görünmektedir. D.S.P. fethullahçılarla tam bir uzlaşma görüntüsü verirken, C.H.P. bu organizasyonla mücadeleden kaçınıp adeta görmemeyi, yok saymayı yeğlemektedir. Başta küçük taşra politikacıları olmak üzere, önümüzdeki genel seçimlerde milletvekili olmak isteyen öğretim üyeleri, bürokratlar fethullahçıların desteğini almak üzere adeta yarışa girmişlerdir. Seçim süreci, bu açıdan fethullahçıların gücüne güç katarken, kaybeden ulusal bütünlüğümüz, barışımız ve de geleceğimiz olmaktadır. Fethullahçılar, oy potansiyeli açısından bakıldığında, gerçekte tabanı olmayan ama yetişmiş kadrosu, ekonomik kaynakları ve de önemli dış desteği bulunan şişirilmiş bir balona benzemektedir. Hocaefendileri (!), her seçim dönemi boyunca siyasal parti tercihi konusunda sessiz kalıp ancak son birkaç gününde, oy tercihinde tabanı serbest bıraktıklarını açıklamaktadır. Oysa bu ülkenin aydınları çok iyi bilmektedirler ki, bu organizasyonun müritleri ve sempatizanlarının oyları, kapatılan Refah Partisinden başka hiçbir yere gitmemiştir, gitmez de. Tıpkı, kendilerinden başka hiç kimseyi gerçek müslüman kabul etmeyen, imam-hatip ya da ilâhiyat mezunu hocaların arkasında namaz kılmayı reddeden süleymancıların Refaha oy vermesinde olduğu gibi. Fethullahçıların kendi siyasal partilerini kurmaları, ülke barajının altında kalmalarının ya da Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasının kaçınılmaz olması nedeniyle mümkün değildir. Onlar, reklamla şişirilmiş organizasyonları ile mevcut siyasal sistemi, partileri ve seçmeni ile iğfal etmeyi, laik hukuk düzenini ise içten içe kemirmeyi tercih etmektedirler&#8230;</p>
<p>2. Örgütsel Yapılanma</p>
<p>Fethullahçılar, olası bir devlet soruşturmasına uğramak ve yargılama sürecine girilmesini önlemek amacıyla yapılabilecek hukuki deyimle her türlü muvazaaya, dinsel ifadeyle takiyyeye ya da hile-i şer’iyyeye, halk deyimiyle de sahtekârlığa başvurmaktadırlar. Örneğin, organizasyonun sahip olduğu tüm medya kuruluşları, sık sık kendilerinin hocaefendileri (!) ile hiçbir ilgileri bulunmadığını açıklamaktadırlar. Kâğıt üzerinde doğrudur. Yurt dışındaki yüzlerce okulun, yurt içindeki yüzlerce okul, dersane, yurt, binlerce ışıkevi ve hatta malûm üniversitenin bile hocaefendi (!) ile herhangi bir ilgisi bulunmamaktadır. Kâğıt üzerinde doğrudur (bu kurumlar, “F. Çağ A.Ş.”, “F. Fetih A.Ş.” gibi yaklaşık 100’e yakın şirketin sahipliğinde görünmektedir). Hatta, bu organizasyonun ve hocaefendinin (!) başta sigorta alanında olmak üzere, çoğu devletin kaynaklarını ve masum halkın yardım duygularını sömüren şirketleri de “bulunmamaktadır”, tabii kâğıt üzerinde. Bu organizasyonun bu olmayan şirketleri, doğal olarak devletten teşvik, düşük faizli kredi, ihale de almamakta; saf inançlı Anadolu insanından hiçbir yasal güvencesi olmayan güvene dayalı kâğıtlarla mevduat da toplamamaktadır. Devlete laik olduğu için vergi vermekten kaçınan şeriatçı sermaye, hatta şehir ve kasabaların küçük esnafları bile her ay muntazam biçimde ve doğal olarak bu organizasyona trilyonlar da akıtmamaktadır. Tabii hepsi kâğıt üzerinde&#8230;</p>
<p>Fethullahçı organizasyon, yüzlerce eğitim kurumu ve binlerce yurt ve ışıkevinde her yıl yüzbinlerce Türk gencini ailesinden koparma ve devletine-rejimine düşman etme; sonra onların eğitiminden işine, evlenmesine kadar tüm hayatını kontrol altına alma çalışmaları da yürütmemektedir, kâğıt üzerinde. Hatta, yirmi yılı aşkın bir süredir Polis Akademisinde “koridor başkanlığı”ndan, “sınıf başkanlığı”na kadar inen bir örgütlenme ile henüz tanışmış bile değillerdir. Emniyet, Adalet, İçişleri, Eğitim ve Sağlık teşkilâtları başta olmak üzere devlet içinde kadrolaşma çalışmalarıyla da hiçbir ilgileri bulunmamaktadır. Örneğin, “28 Şubat Kararlarından sonraki genel tasfiyeye ve de Aralık Şûrasında atılan 86 subay ve astsubayın 53’ünün bizden olmasına rağmen hala 30 valimiz ve yüzlerce kaymakamımız görevde; geçtiğimiz ay Danıştay’da bir Daire Başkanı seçtirdik” diyenler kendilerinin dışındadır. Israrla Türk Silâhlı Kuvvetlerine sızmak isteyenler de onlar değildir; Y.A.Ş. kararı ile Orduyla ilişkisi kesilenlere de iftira edilmektedir. Milli Güvenlik Kurulu’nun çeşitli birimlerinde kendileriyle bağlantılı danışmanları da sözkonusu bile değildir. Tabii hepsi kâğıt üzerinde&#8230;</p>
<p>Fethullahçı organizasyonun bölge imamları marifetiyle yönetildiği külliyen yalandır. Bu toplantılara ilişkin olarak elde edilen ve hocaefendinin (!) ses ve görüntüsünü -talimatlarının içeriğiyle birlikte ortaya koyan- kasetleri de aslında montajdır. Fuller, Henze gibi C.I.A. görevlileri, hocaefendinin (!) doğru yolu buldurduğu müritleridir. Hatta, tüm C.I.A., yakın bir gelecekte tümüyle ışıklandırılacak ve kardeş organizasyon olarak İslâm ümmetine hizmet edecektir. Onların gösterdiği her yere gitmek; “ılımlı İslâm” temsilcisi olarak okul açmak; kırmızı pasaportlu Amerikalı öğretmen istihdam etmek; C.I.A. şemsiyesi altında özellikle Rusya’da K.G.B.’yi ve mafyayı aşmak ne ulvi bir başarıdır, ne büyük bir İslâmi misyonerliktir. New York’un en pahalı ve gösterişli binası olan “Empire State Building”in 43. katındaki lüks büro bile, neredeyse Nobel Barış Ödülüne aday gösterilecek kıymetteki hocaefendinin (!) A.B.D.’ndeki tedavisine yardımcı olma işlevini yerine getirmektedir. Bu teveccühe lâyık olabilmek için hocaefendinin gösterilen her yere, örneğin Diyanet İşleri Başkanı dururken Türkiye’yi resmi pasaportla temsilen Papa ile buluşmaya gitmesi; Türklük düşmanı ortodoks din adamlarıyla sevgi-barış pozlarında fotoğraflar çektirmesi; sonra Türkiye Cumhurbaşkanı’nın elinden “yılın adamı” ödülünü alması &#8230; kısaca bunların hepsi “faydalı ve hayırlı işlerdir”. Ama bir de yanlış anlayan “fesatçılar” olmasa!..</p>
<p>2. 28 ŞUBAT KARARLARI SÜRECİNE KATKI ÖNERİLERİMİZ</p>
<p>P.K.K., Türkiye’nin toprak bütünlüğüne yönelmiş en büyük iç ve dış tehdit organizasyonudur. Fethullahçılar da, Türkiye’nin laik hukuk sistemine, Türklük bilincinin kökleşmesine, Cumhuriyet bireyi oluşumuna, tam bağımsızlığımıza yönelmiş en büyük iç ve dış tehdit organizasyonudur. P.K.K.’lılar açıktan açığa silahlı ve politik kavga yolunu seçerken; fethullahçılar sessizce ve sinsice devleti içten ele geçirme yolunu yeğlemiştir. P.K.K.’lılar insanımıza sadece kan ve gözyaşı verirken; fethullahçılar, eğitime yaptıkları akılalmaz yatırımlarla ve propaganda teknikleriyle körpe beyinleri yıkamakta, kendi sistemine ve hatta ailelerine yabancılaştırmakta, militanlaştırmaktadır. P.K.K. yalnızca yoketmektedir. Fethullahçılar ise, devletin ve rejimin varlığına kasteden kadrolaşma ihanetinin yanısıra, Türkiye’de, kısmen eğitim ve sağlık alanında; Rusya’da, Balkanlarda ve özellikle Irak’daki Türk azınlıkların eğitimi alanında somut, bazı önemli hizmetler gerçekleştirmektedir, ama sadece kısa vadede. A.B.D. ile Türkiye’nin çıkarlarının örtüştüğü sürece. Uzun vadede siyasal ümmetçiliği öngören, ipleri dışarıda bir şeriatçı organizasyonun, Türkiye ve Türk Dünyasına kısaca her an ihanet beklentisinden başka ne faydası olabilir ki?!.</p>
<p>Fethullahçılar, kendi organizasyonlarını ifade için hukuk sistemimizde ve de literatürde yeri olmayan bir sıfatı önesürmektedirler: “Sivil Toplum Cemaati”&#8230; Bir grubun N.G.O yani Sivil Toplum Örgütü olabilmesi için evrensel nitelikte kabul edilen birtakım asgari koşullara sahip olması gerekir: Önce legal yani yasalara uygun olarak tüzel kişiliğinin bulunması; sonra örgüt içi demokrasinin tam işlerlik halinde bulunması (kaydı hayat koşuluyla yönetimin sözkonusu olmadığı bu yapılanmada seçim esastır) bir zorunluluktur. Fethullahçı organizasyonun kendine yakıştırdığı bu sıfat, en cahil, IQ’su en düşük insanları bile güldürecek bir saçmalığı ifade etmektedir. Fethullahçılar, A.B.D.’de görmeyi alıştığımız en ileri reklam ve propaganda yöntemlerini kullanırken, diğer yandan da Türkiye içinde klasik “şark kurnazlığı” içinde hareket etmekte; kâğıt üzerinde ispatlanamayacağını düşündükleri suç niteliğindeki eylemlerini birbiri ardına işleyebilmektedirler.</p>
<p>O halde, bugüne kadar Türkiye’de politikacıların, adli kurumların ve hatta Türk Silahlı Kuvvetleri komuta kademesinin telaffuz bile etmediği gerçek sıfatı açık açık ifade etmek gerekirse, fethullahçılık cürüm işlemek için oluşturulan bir teşekküldür. Anayasal düzeni değiştirmek için Devleti elegeçirmeyi amaçlamak, cürümlerin yani suçların en ağırıdır. Ayrıca, yandaşlarını koruyup kolladığı için de mafya türü çıkar ağırlıklı bir organizasyondur. Fethullahçılık, hem laikliğe karşı işlenen suçlar, hem de organize suçlar kapsamında değerlendirmeye alınması acilen gerekli bir oluşumdur. Nasıl mı?!. Fethullahçılık, olumlu-olumsuz her türlü propagandayı reklam unsuru kabul edip geometrik biçimde büyüyen, devletin bünyesini elegeçirmeye çalışan -tabiri caizse- habis bir urdur. Bu habis urun kesilip atılması için önce “dokunmak” gerekir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, dokunulmazlığı olan Hadep’li milletvekillerine haklı olarak ve kararlı biçimde “dokunmuştur”. Yurt dışına kaçanların söylemleri, bu dokunmanın haklılığının somut kanıtlarıdır. Sıra, kaçınılmaz bir biçimde fethullahçılara gelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, fethullahçı organizasyonla ilgili savunma mekanizmasını bir an önce harekete geçirmek zorundadır. Bu organizasyon, kabul edilebilir inanç ve fikir özgürlüğü sınırlarını çoktan aşmış; laik hukuk sistemimizi ve de Anayasal düzenimizi yıkma noktasına gelmiştir. Özetle kaydetmek gerekirse, eğitim ve teknolojiye yatırım yaparak adım adım devleti elegeçirmeye çalışan fethullahçı organizasyon, mevcut kadrosu ve ekonomik-siyasal ve de dış destek-propaganda gücüyle Cumhuriyet Tarihimizin gelmiş-geçmiş en tehlikeli örgütüdür. İşte başlangıç için, devletin yetkili makamlarına bu cürüm teşekkülünün dağıtılması için bazı somut öneriler:</p>
<p>1. Fethullahçı organizasyon, her ay, Türkiye’nin hemen her tarafında müritleri olan işadamlarından ve esnaftan makbuzsuz-kayıtsız trilyonlarca lira toplamakta; dış yardımlarla birlikte toplanan bu paralar, okul-dersane-yurt ve evlerin giderlerine sarfedilmektedir. Aynı şekilde, yurt dışında 300’ü aşan okulun masrafları da çantalı öğretmen-kuryeler vasıtasıyla elden karşılanmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre, her ne ad altında olursa olsun Valiliklerin izni olmaksızın para toplanması suçtur. Keza, yurtdışına illegal yoldan para çıkarmak da kaçakçılık kapsamında suçtur. Aynı şekilde fethullahçı işadamları da, Rusya Federasyonu, CIS ülkeleri ve Balkanlara yaptıkları yatırımlar için çantalı öğretmen-kuryeleri kullanmakta; kayıt korkusuyla, legal yollardan yani banka havale işlemlerine başvurmaktan kaçınmaktadırlar. Kâğıt üzerinde sözkonusu okulların sahibi görünen şirketlerin ve bağlantılı işadamlarının muhasebe kayıtlarında yapılacak ciddi bir çalışma, fethullahçı organizasyona büyük bir darbe indirecektir. Bu yolla, özellikle Rusya, Balkanlar ve diğer Türk Cumhuriyetlerinde mafyaya kaptırılan, rüşvet olarak dağıtılan, batırılan milyonlarca doların, bir başka ifadeyle Türkiye’nin zaten kıt kaynaklarından yapılan illegal aktarımın boyutları da saptanmış olacaktır. Kuryelerin ve tahsildarların saptanması, ilgili şirketlerin muhasebe kayıtlarına ulaşılması devlet için “çocuk oyuncağı” sayılır. Halihazırda eksik olan, niyettir, kararlılıktır, siyasal iradedir.<br />
2. Fethullahçı organizasyonu, Türkiye’nin en büyük sivil istihbarat örgütü ve arşivini oluşturma yolunda girişimlerini sürdürmektedir. Kendi organizasyonları açısından potansiyel risk taşıyan politikacılar, gazeteciler, T.S.K. Komuta kademesinde yer alan hedef subaylar, bürokratlar, öğretim üyeleri vd. hakkında “yerlebir” etmeye yönelik ya da en hafifinden “şantaj” değeri taşıyan ses ve görüntü kasetlerinin, her türlü ailevi-yakın çevre ve de kişisel istihbari bilgilerin bir merkezde toplanmakta olduğuna ilişkin duyumlar gelmektedir. Türk yasalarına göre böyle bir oluşum, girişim aşamasında olsa bile ağır suçtur. Bu duyumların doğruluğunun araştırılması, Türk istihbarat birimlerinin deneyim ve yeteneği dikkate alındığında hiç de zor değildir.<br />
3. Fethullahçıların muvazzaf subayların yanısıra, askeri eğitim kurumlarına sızma girişimleri öteden beri kamuoyunca bilinmektedir. Yüksek Askeri Şûra’nın onurlu bir kararlılık ve gerçek vatanseverlilikle bu tür sızmalara karşı radikal önlemlere başvurması, fethullahçı organizasyonu hiç ama hiç caydırmamaktadır. En az 10 yıl ya da daha ötesine yatırım yapan fethullahçı organizasyon, yatılı kurslarında militanlaştırdıklarından (kazandıklarından) emin oldukları çok zeki ve başarılı öğrencileri, askeri eğitim kurumlarına girmeye yönlendirdikleri de bilinmektedir. Fethullahçı ya da başka tarikat veya radikal dini grup üyelerinin Y.A.Ş. kararlarıyla Türk Silahlı Kuvvetlerinden ihraç edilmeleri, bu sapkınlara müritleri nezdinde aksine itibar sağlamaktadır. Türk Silahlı Kuvvetlerine organize biçimde sızmak, dışarıya bilgi akışını da sağlamak demektir. Askeri mevzuata göre, böyle bir eylem, girişim halinde olsa bile suçtur ve ceza gerektirmektedir. Bundan sonra, şeriatçı faaliyetler kapsamında meselâ fethullahçı bilinen subay ve astsubaylara T.S.K.’nden ihraç cezası verilirken, arkalarındaki hocaefendi (!) örneği başta olmak üzere deşifre olmuş organizasyon yöneticilerinin de sorgulanıp yargılanmaları gerekir. Bir başka ifadeyle, devlete karşı cürüm işlemek amacıyla teşekkül oluşturanların yaptıklarının yanlarına kâr kalmaması kaçınılmazdır ve en etkili mücadele yoludur. Bu öneri, kararlı, radikal sonuçlarıyla birlikte, şeriatçı örgütler için de caydırıcı nitelik taşımaktadır.<br />
4. Fethullahçı organizasyon içinde yer alan başta medya kuruluşları olmak üzere tüm şirketlerin muhasebe kayıtlarının incelenmesi, organizasyonun kirli-yasadışı ilişkilerinin çorap söküğü gibi çözülmesine yolaçacaktır. Organizasyonun kamuoyu nezdinde sözcülüğünü yapanların yanısıra, kilit yöneticilerin de (özel kalem müdürleriyle birlikte) gözaltına alınmaları ile başlatılacak yasal süreçte, yoğun sorgulama yöntemlerinin uygulanması da bu mafyavari yapılanmanın çözülmesinde önemli etken olacaktır. Tipik bir örnek olarak, öncelikle Polis Akademisi ile birlikte, devleti temsil eden, devletten maaş alan ama fethullahçı organizasyonun militanı olarak hareket eden mülki yöneticiler arasındaki kadrolaşmanın tüm boyutları ile ortaya çıkarılması gerekmektedir. Kamuoyundaki tereddütlerin giderilmesi, karşı propagandaya izin verilmemesi ve de stratejik devlet kuruluşlarının bu safralardan temizlenmesi için konuyla ilgili skandal nitelikli bilgi ve belgelerin, anlamsız gizliliklerden kaçınılarak halka maledilmesi şart görünmektedir. Bu örnekte de fethullahçı olarak temayüz eden üst düzey organizasyon yöneticilerinin sorgulanması ve yargılanması, çözülme sürecinin hızlanmasına katkıda bulunacaktır.<br />
5. Üniversitelerde yönetici konumundaki fethullahçıların tasfiyesi ve diğer şeriatçı kadrolaşmanın çözülmesi için Y.Ö.K.’na istihbari bilgi akışı sağlanmalı ve bu doğrultudaki tasfiyeler düzenli olarak denetlenmelidir. M.G.K., (T.İ.B. dahil) öğretim üyesi danışmanlarını, konferansçılarını yakın izlemeye almalıdır. Keza, üniversitelerin yanısıra, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi ve de Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu da sürekli büyüteç altında tutulmalıdır. Aynı şekilde, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, İslâmiyetin özünde ruhban benzeri aracılara yer olmadığını; sonradan çıkan tarikat ve cemaat benzeri organizasyonların müslümanlar arasında bölünmeye ve çok yönlü istismara yol açtığını ve devlet düşmanlığına kadar gittiğini kitle iletişim araçları vasıtasıyla sık sık gündeme getirmesi ve vurgulaması gereklidir. Diyanet İşleri Başkanı’nın, hocaefendiyle (!) görülecek onur ve yetki hesaplaşmasının zamanı gelmiştir.<br />
6. T.B.M.M., fethullahçı ve benzeri şeriatçı nitelikli tarikat ve organizasyonları tüm boyutlarıyla ortaya çıkarmak için mutlaka “pişmanlık yasası” çıkarmalıdır. İtirafçılara cazip ceza indirimleri sağlanmalıdır. Bu taktirde önemli bir bölümü çıkar ilişkilerine dayalı organizasyonun darmadağın olması kaçınılmaz görünmektedir.</p>
<p>Fethullahçı organizasyona müdahale, yasal çerçevede ve ödünsüz olarak uygulanmalıdır. Tüm olasılıklar önceden dikkate alınmalıdır. Örneğin, A.B.D. Büyükelçisi ya da İstanbul Konsolosu, olası destek girişimlerine karşı önceden uyarılmalıdır. Keza, sadece medya kuruluşlarının kapatılması, ekonomik gelir kaynaklarının kurutulması gibi geçici önlemlerle yetinmek de çözüm getirmeyecektir. Bir örnek olarak, bu organizasyonun TV kuruluşu kapatılsa ya da Kablo TV’den çıkarılsa, büyük bir olasılıkla Med TV’nin yayın yaptığı uydu ve ülkeden yayınını sürdürme şansı sözkonusu olacaktır. Önemli olan, elebaşılarını yurtdışına kaçırmadan, gereğini -yasalar çerçevesinde- Türkiye’de “tam dokunarak” yerine getirmektir&#8230;</p>
<p>SONUÇ: İki basit soru, iki anlamlı cevap:</p>
<p>Soru: Yurt içinde ve dışında yüzlerce eğitim kurumuna; yetişmiş küçümsenemeyecek ölçüde militan bürokrat kadrosuna; adeta küçük bir eğitimci ordusuna; beyinleri yıkanmakta olan yüzbinlerce öğrencinin barındığı yurt ve evlere; her ay ortada dolaşan trilyonlarca liralık gelir kaynağını tahsil eden, nakleden ve sarfeden tahsildar, kurye ve mutemetlere; yurtdışı temsilciliklere; malûm servis yetkilileri ile işbirliğini gerçekleştiren iyi yetiştirilmiş koordinatörlere; çok sayıda şirkete, derneğe, vakıfa ve basın-yayın kuruluşuna; istedikleri ve gerekli gördükleri kişilere devlet makamlarını peşkeş çekebilme, milletvekili seçtirme ya da danışmanlık vererek satın alma rahatlığına; etkili bir imaja, reklam ve propaganda gücüne sahip, devleti ele geçirme iddiasındaki bir suç organizasyonunun gerçek yöneticisi, sadece ilkokul eğitimi almış hocaefendileri (!) olabilir mi?!.</p>
<p>Cevap: Cevap zaten sorunun içinde&#8230;..</p>
<p>Soru: Fethullahçılar nereye koşuyorlar?!..</p>
<p>Cevap: Türkiye Cumhuriyeti’nin barış, huzur ve iç güvenliği için bir başlangıç olarak önce askeri hapisanelere!..</p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, Türklük bilincinin simgesi, ulusal birliğimizin ortak paydası, çağdaşlaşmanın öncüsü, ATATÜRK’e sevgi ve rahmetle&#8230;</p>
<p>Türkiye’yi ortaçağın karanlıklarına, siyasal ümmetçilik batağına çekmeye çalışan din tâcirlerine, yabancı servis ajanlarına, kısaca Türklük düşmanlarına lânet ve nefretle&#8230;</p>
<p>DİPNOTLAR:</p>
<p>* İletişim için (e-posta) : hablemit° ada.net.tr</p>
<p>1. Dr. Necip Hablemitoğlu, “Fethullahçı İhaneti (1)”, Kırım, 24: Tem.-Eylül 1998, s. 3-8.</p>
<p>2. Olumsuz tepkiler için bkz. Oğuz Çetinoğlu, “Dr. Hablemitoğlu’na Cevap: İhanet Değil, Hizmet Var”, Kırım, 25: Ekim-Aralık 1998, s. 27-28; Yard.Doç.Dr. Alâeddin Yalçınkaya, “Ruslar Türk Ülkelerinde Yaptıkları Tahribatlarda Ceditçileri Kullandı: Ceditçilerin Bilinmeyen Yönleri”, Tarih ve Medeniyet, 55: Ekim 1998, s. 26-31; M. Latif Salihoğlu, “Fikir Çarşımız: İsnat ve İftiraya Cevap (1-5), Yeni Asya (bizzat yazarı vasıtasıyla e-posta yoluyla şahsıma gönderilen bu 5 gün arka arkaya yayınlanan yazının tarihlerini tespit edemedim. Eleştiri sahibi yazarın tam beş gün süren yazılarının ruhunu (!) ve seviyesini (!) yansıtan bir cümlesi: “Ve Bay Hablemitoğlu! Evvelâ, ağaç tepesine çıkarak yazı yazılmaz diye bir kaide mi var? Said Nursi’nin hayranlık uyandıracak bu ender hâlini, siz neden küçümsemektesiniz?” İnternet ya da posta vasıtasıyla doğrudan gönderilen çok sayıda küfür ve tehdit dolu mektubun yanısıra, Hollanda’dan dünyanın 65 ülkesine dağıtımı yapılan ve S.O.T.A. (Türkistan ve Azerbaycan Araştırma Merkezi) tarafından hazırlanan “Türkistan Bülteni”nde bu tepkilerden yayınlananlar olmuştur. Aynı bültenin müteakip sayısında (23 Aralık 1998, Sayı: 1998: 048) yayınlanan cevabım şöyledir:</p>
<p>“T-N Ortamında Gaspıralı’ya saldırmanın, Türklüğe hakaret etmenin cazibesini acı bir biçimde öğrenmiş bulunuyorum. Yüzlerce mektup ve e-mail yağdı, paketlerle risale-i nurlar gönderildi. Hakaretler, küfürler, tehditler birbirini izledi. Hiç şikâyet etmiyorum, çünkü ben bunları resmen hak ettim. Hiç olmazsa bu Türklük düşmanı şeriatçıların maskeleri bu vesileyle bir kere daha indi ve iğrenç yüzleri ortaya çıktı. Bu arada, kaydetmeliyim ki, Gaspıralı, Atatürk ve diğer aydınlanmacı önderlerin arasında şahsıma da hakaret edilmesinden ayrıca onur duydum. Her ne kadar Dr. Buğra Atsız, Sefa Martin Yürükel, İhsan Yokuş, Doç.Dr. Timur Kocaoğlu gibi az sayıda arkadaşımızın moral desteği olmuşsa da, ben yine T-N ortamında sessiz kalmayı yeğleyen çoğunluğun, Gaspıralı’ya olan saldırıyı içlerinden de olsa kınadıklarına inanıyorum. T-N’de yayınlanan iki olumsuz eleştiride doğrudan şahsıma yapılan hakaretleri, bir karşı fikir, bir eleştiri diye değerlendirmek mümkün değildir. Etik açıdan bu kişisel sataşmalara cevap hakkım doğmuştur. Sayın Tütüncü’nün bu yazdıklarımı T-N’de yayınlamasını rica ve talep ediyorum:</p>
<p>1. Tüm eleştirilerde Gaspıralı’ya hakaretler (din düşmanı, rus işbirlikçisi, rusdan da beter, insan bile değil vb.) yinelenmiştir. Ama yüzlerce eleştiri mesajı içinde en ağır hakareti T-N’de Sayın Nail Ünlü yapmış ve Gaspıralı İsmail Beyi Nurculuk ekolü içine dahil etmiştir. Ayıptır, günahtır Sayın Ünlü. Gaspıralı İsmail Bey, Rus Hükûmetine, misyonerleri ve de panslavistlere karşı savaşım verirken, sizin “insan güzeli” hocanız daha dünyaya bile gelmiş değildi. Kısaca, bunca eleştiri içinde Gaspıralı’yı nurcu kabul etmekle O’na iltifat ettiğini, onurlandırdığını sanan bu kişiye ve Gaspıralı’yı geçen sene Türkiye’yi ziyaretinde çocuklarına tarih öğretmek için hem de NURCU KİTAPLARI SATAN BİR KİTAPÇIDAN aldığı kitap sayesinde tanıdığını yazan Texas-Houston’dan Sayın Kasap’a söyleyecek bir söz bulamıyorum. Anlıyorum ki, İhlâs Holding, Hüseyin Hilmi Işık, Said-i Kürdi, hocaefendi (!) kendileri için herşeyden ve herkesten, Türklüğün önderlerinden daha da önemli ve hatta “mukaddesmiş”; Allah onlara bilgi, akıl ve iz’an nasip eylesin!..<br />
2. Tüm eleştiri mesajlarında olduğu gibi, Sayın Ünlü, “hayatında beş kuruş parayı hayır yahut amaç için harcıyamayanların, maaşının ve kazandıklarının çeyreğini hatta yarısını verenleri anlamaları mümkün değildir” cümlesine yer veriyor. Yazıktır, İslâmiyette ibadet de, iyilik de gizlidir. Sizin İslâmiyetin ulviliğinden, erdemlerinden haberiniz yok. Bir kısmınız din adına sömürülüyor, bir kısmınız din adına sömürüyor. Benim gibi İslâmiyet ile gurur duyan samimi müslümanları bu yolla töhmet altına sokamazsınız. Türk üniversitelerinde paltosuz kışı geçiren, açlıktan ders sırasında bayılan öğrenciler var. Sokak çocukları var. Kışın yakacak bulamayan nice çaresiz fakir insanlar var. Ben bunları görüyorum. Yaptıklarım Allah ile benim aramda. Üstelik maaşımın yaklaşık yarısını bu devlete vergi olarak anında ödüyorum. Vergi kaçırmıyorum. Kula kulluk etmiyorum. Ailemin rızkını da hiçbir şekilde nurcu, fethullahçı, nakşi, süleymancı, kısaca devlet ve rejim, Türklük düşmanı şeriatçı sapkın tahsildarlara kaptırmıyorum. Aramızdaki farklardan biri de bu.<br />
3. Adıgeçenlerle şahsım arasındaki farklar elbette bu kadar değil. Örneğin, sözkonusu Gaspıralı’ya saldırıyı içeren makalenin İhlâsçıların yayın organında nasıl çıktığını anlayamadıklarını ifade ediyorlar. Anlayamadıkları daha o kadar çok şey var ki!.. Aynı şekilde, CIA, KGB, KIP, Mossad, M15-M16 gibi gizli servislerin Türkiye’de ve Türk Dünyası içinde çalışmalarının sözkonusu olmadığını, bunun benim kişisel vehmim olduğunu belirtiyorlar. Onlara göre ben “zihnini yabancı istihbarat birimleri ile bozmuş” biriyim. Aslında düşman benim ve benim gibilerin kafası içinde. Asla böyle servisler yok, ben uyduruyorum, etrafımda bir korku çemberi uyandırmaya çalışıyorum. Yazık, hem de çok yazık!.. Bilgisizliğin, cehaletin ve gafletin ve dolayısıyla ihanetin ancak bu kadarı olur. Sanıyorum, Sayın Ünlü ABD’de yaşıyorlar, bir anlamda yabancı servislere adres veriyorlar. Allah kendilerine selâmet versin, vatanımızı bunlardan uzak tutsun!..<br />
4. Eleştirilerin tümünde dikkat çeken ortak bir yön daha var ki, o da şu: Eleştiri sahipleri, kendilerine uhrevi, ilahi bir hava vererek, dinsel kimliklerini bir “kadı” havası içinde kullanmaya özen gösteriyorlar. Kendilerinden olmayanları kategorize ederek yargılıyorlar ve sonuçta “din düşmanı” yaftasını yapıştırıyorlar. Sanırsınız ki, bunlar hâşâ Allah’ın özel olarak yarattığı ruhban tosuncuklar!.. Oysa biliriz ki dinimiz en son ve en gelişmiş din. Ruhbanlık yok, kula kulluk etmek yok!.. İslâmın özünde gerçekte mezhepler, tarikatlar ve bu anlamda cemaatlar da yok!.. O halde bunlar hangi delikten çıktılar, hangi örümcek yuvalarında ortaçağın engizisyon mahkemelerini kurup da Gaspıralı’yı, Atatürk’ü, şahsımı ve de aynı çizgide yer alan tüm Türk aydınlarını yargılama hakkını kendilerinde buldukları gibi soruların cevabı ile değerli vakitlerinizi almak istemiyorum. Zaten bilen biliyor.<br />
5. Şeriatçılara göre Gaspıralı’nın önemli olmadığını hepimiz gördük. Saldırgana kınama yok, çünkü o da kendilerinden. T-N ortamında ürküntü yaratmamak için Gaspıralı’yı da nurcu daire içine alarak konuyu kapatma peşindeler. Ancak tüm eleştirilerde bir başka ortak yön daha var: Bunca yazdıkları arasında kesinlikle Hz. Peygamberimizin adı geçmiyor. Kur’an-ı Kerim’den de hiç bahsedilmiyor. Ama varsa yoksa Said-i Kürdi ve hocaefendileri!.. Yazdıklarına baktığınızda, dünyanın ekseninde yalnızca onlar var. Hocaefendilerinden önce Türklük, Türk Tarihi, Türklüğe hizmet ve hatta sanırsınız ki İslâmiyet bile yok. Herşey kendileri ile başlayıp kendileri ile devam ediyor. Sanki dünya bile onların boynuzlarında dönüyor. Milat kavramı kalkmış hocaefendiden önce, hocaefendiden sonra olmuş. Risale-i nurlar, hocaefendinin kitap ve kasetleri, hâşa dinin temel direği. Hz. Peygamberimize saygı yok!.. Kur’an-ı Kerim’e önem yok!..<br />
6. Ya Atatürk?!. Zaman gazetesinin yazarı İsmail Hekimoğlu mektubunda Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ulu önder Atatürk’e atıfta bulunarak şahsımı şu cümle ile kategorize edebiliyor: “Ve, Necip Bey yazısının sonunda Atatürk’ten cümleler almış. O da o şemsiyenin altına girmiş”. Hangi şemsiye, onu açıklamıyor; Türkiye Cumhuriyeti yasaları önündeki sorumluluğunu hatırlıyor ve mesaj verip geçiştiriyor. A.B.D.-Saratoga’dan Dr. Mehmet Cirit, Türk yasaları yerine A.B.D. yasalarına tabi olmanın rahatlığı içinde takiyye denen riyakârlığı yapmadan, Atatürk’ü minare yıktıran, Uşak şehrini bombalatan bir “şerefsiz” olarak nitelendiriyor. Yunanlılara sevgi mesajı sunarken, Atatürk’e kin kusuyor. Ekrem Kasap, ümmetçi ülkücülüğünü ilân ediyor ve Gaspıralı’yı savunan yazımı fesat çıkarıcı yazı olarak nitelendiriyor. Ayrıca IQ ve ahlâksal düzeyini, tarikat-cemaat terbiyesini sergileyerek, şahsım için “kuzu postuna bürünmüş ayı” yakıştırmasında bulunurken (kurt değil) çekincesini de not düşüyor. Ali Bayram, hocaefendisine “&#8230; Beyefendiyi bugün bütün dünya biliyor ve her kesimden insanlar takdirle karşılıyor, gerek doğulu gerek batılı ilim ve fikir adamları onun karizmatik bir insan, hatta Türkiye Cumhuriyeti’nin büyük bir değeri olduğunu kabul ediyorlar” biçiminde vıcık-vıcık yağ çekebiliyor. Nail Ünlü, yazdıklarımı laikçi-sol söylemi olarak nitelendirirken, bu söylem sahiplerine “sol dangalaklar” yakıştırmasını yapabiliyor. İşte fethulllahçı usulü sevgi, barış, hoşgörü, saygı örnekleri!.. Ne diyebilirim ki, Allah lâyıklarını versin!.. Adres belirtmeksizin müstear adlarla hakaret ve tehdit mesajları gönderenlere de âcizliklerinden ötürü sadece acıyorum, tabii biraz tiksinerek&#8230;<br />
7. T-N’de yayınlanan eleştirisinde, Sayın Ünlü, benim bilgisizce değerlendirme yaptığımı iddia ediyor ve örnekle veriyor. Ben Cumhuriyet Tarihçisiyim. İddia sahibinin izbe tekkelerde çürüttüğü ömrü kadar arşivlerde çalıştım. İlâhiyat Fakültesi’nde Atatürk İlkeleri ve Devrim Tarihi dersini verdim. Hangi tarikat ve cemaatin hangi kökenden geldiğini, çıkara dayalı işbirliklerini, çelişki ve düşmanlıklarını en iyi bilenlerden biriyim. Türkiye’deki ideolojik sağ-sol örgütler konusunun uzmanıyım. Tarikat ayaklanmalarının ve dış bağlantılarının üzerinde yıllarca çalıştım. Fethullahçılar, ışıkçılar, nurcular (cemaatler dahil) bir tarihçi olarak ilgi alanımın içinde. Sayın Ünlü, kendileri ile nurcular arasında somut bir ilişki olmadığını, hatta ortada bir reddin olduğunu iddia ediyor. Oysa, mektup sahiplerinden biri olan İsmail Hekimoğlu, dürüstçe şu satırları yazıyor: “Ben Said Nursi’yi ve eserlerini 1953’den beri tanırım ve onun talebesiyim&#8230;. Bana göre Said Nursi büyük bir İslâm alimidir&#8230; Bu yazıyı Zaman gazetesinde yayınlamayacağım. Çünkü Fethullah Gülen Hoca Müslümanların aleyhinde bir şey yazarsanız hakkımı size helâl etmem demiştir”. Sayın Ünlü, siz kimi kandırıyorsunuz?!. Demek ki, sözkonusu gazetelerde hedef gösterilenlerin tümü müslüman değil ki, aleyhte yazılar yayınlanabiliyor. Kimin müslüman olup olmadığına ancak Allah karar verir, fethullahçı sapkınlar değil&#8230;<br />
8. Eleştirilerin tümünde, Kırım kökenli olmam dolayısıyla fethullahçıların Kırım’a eşsiz ve unutulmaz hizmetlerine nankörlük ettiğim vurgulanıyor. Ayıptır. Kırım davası, fethullahçılardan da önce vardı. Hatta Gaspıralı’dan önce, 1783’den bu yana var. Fethullahçıların Kırım’daki ikibuçuk okulu ve birkaç küçük ölçekli fabrika girişiminden söz etmek için Rusya’da 6000’den fazla usulü cedit okulunun açılmasına öncülük eden Gaspıralı İsmail Beyi yok farzedemezsiniz. İttihat ve Terakki döneminin Teşkilât-ı Mahsusası’ndan bu yana varlığını sürdüren Kırım Milli Merkezi’ni de yok sayamazsınız. ICC ve Milli Fırka’nın devamı niteliğindeki siyasal yapılanmaları da gözardı edemezsiniz. Kişisel açıdan şahsımı da devre dışı bırakamazsınız. Sizin hocaefendinizin (!) henüz İzmir’de esamesi okunmazken, 1968’den itibaren aktif biçimde Kırım davası için çalışmaktayım. 1974’de İstanbul-Boğaziçi Yayınevinde yayınlanan “Türksüz Kırım: Yüzbinlerin Sürgünü” adlı kitabımın sonrasında sürgünü konu alan ikinci bir eser henüz Türkiye’de yayınlanmış değil. Başta Kırım olmak üzere tüm Türk Dünyası ile ilgili olarak en zengin kişisel arşivin sahibiyim. Bilenlerle bilmeyenler bir değil. Üstelik, ima ettikleri gibi hayatımın hiçbir döneminde solcu olmadım. Komünist emperyalistlere mücadele kapsamında yayınlarım var. Samimi bir müslüman olmakla her zaman gurur duydum. CKMP döneminde, Türk millliyetçilerini iğfal amacıyla ortaya atılan Türk-İslâm sentezi gibi temelsiz, yapay, saçma ideolojiye karşı çıktığım, okulumda Ötüken dergisini sattırdığım için Atsızcı suçlamasıyla bu partiden ihraç edildim. 1970’den bu yana, Türkçülüğün siyasal partisi olmayacağına dair inancımı muhafaza ediyorum. Türkçü ümmetçi olmaz ama samimi dindar olabilir. Sözlerim ve eleştirilerim, bugüne kadar dindar ve biraz da milliyetçi görünerek Türk milliyetçilerini iğfal etme alışkanlığını sürdüren ümmetçi, şeriatçı şarlatanlara, üçkâğıtçılara, ahlâksızlara, şaklabanlara. Sevgili fethullahçılar, nurcular ve diğerleri, beni ve benim gibi milyonlarca Türk aydınını siz yargılayamazsınız. Allah hakkınızda en hayırlısını versin!..</p>
<p>SONUÇ: SOTA Türk Dünyasının internetteki sesi. Lütfen Sota’nın aktivitelerini tarikat-cemaat borazanı gibi görme ve kullanma çabası içine girmeyin. Sota’da müslüman olmayan Türklerin de hakları var. Benim gibi düşünen milyonlarca insanı bu kadar rahat yargılayabilen, Gaspıralı ve Atatürk gibi önderlere rahatça hakaret etme hakkını kendinde görebilen sapkın şeriatçıların, Gagauzlar, Karaimler, Yakutlar ve diğerleri hakkındaki düşüncelerini tahayyül etmek bile istemiyorum. Sota’da İslâm Dünyasının sorunları da yeralsın, destekleyelim ama tarikat-cemaat nifakı, bozgunculuğu girmesin. İzin vermeyelim. Hiç kimseyi düşünce ve inançlarından ötürü rahatsız etmeyelim. Bu açıklamaya cevap vermek isteyenler, hatta kinlerini kusmak isteyenler için adresimi veriyorum (hablemit°ada.net.tr). Kimse bana cevap verme adı altında Sota’yı kullanarak Türklüğe hakaret etmesin. Türklüğe, Türkçülüğe, Gaspıralı ve Atatürk’e, Türkiye Cumhuriyeti’nin başta laik hukuk sistemi olmak üzere temel yapısına ve ilkelerine dil uzatılırsa, anında karşılık verileceğinden de kimsenin şüphesi olmasın. Sayın Yürükel’in deyimiyle, bu duyarlılığı göstermek için Türk aydınlarına davetiye göndermek gerekmiyor. Türkiye’yi ve Türk Dünyasını savunmak hepimizin asli görevi. Sevgilerimle. Dr. Necip Hablemitoğlu”.</p>
<p>3. Zaman Gazetesinin yazarı Ömer Okçu’nun “Hekimoğlu İsmail” müstearıyla gönderdiği 2.12.1998 tarihli mektup. Ayrıca, lehte tepkiler için bkz. Kürşat Karacabey, “Gaspralı’ya Gerici Saldırı”, Yeni Hayat, 50: Aralık 1998, s. 24-26 (Sayın Av. Karacabey’in bu değerli eleştirisi, Kırım dergisinin 25. sayısında aynen iktibas edilerek yayınlanmıştır); Av. Ünsal Aktaş, “Başyazı: Gaspıralı mı? Hiç Önemli Değil!..” Kırım, 25: Ekim-Aralık 1998, s. 1-3; yine aynı derginin aynı sayısında yayınlanan yazılar için bkz. Hablemitoğlu, “Şeriatçıların Atatürk’ten Sonra Yeni Hedefi: Gaspıralı’ya Saldırı” (s. 3-19) ve “Eleştirilere Cevaplar” (s. 32-34); İhsan Yokuş, “Gaspıralı’ya Hakaret” (s. 31). Ayrıca bkz. İrfan Ülkü, “Meğer Gaspıralı da Rus Ajanıymış”, Orta Doğu, 21 Ekim 1998.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Dr.Necip Hablemitoğlu]]></title>
<link>http://caaglarr.wordpress.com/2009/11/05/dr-necip-hablemitoglu/</link>
<pubDate>Thu, 05 Nov 2009 12:17:15 +0000</pubDate>
<dc:creator>Nn</dc:creator>
<guid>http://caaglarr.wordpress.com/2009/11/05/dr-necip-hablemitoglu/</guid>
<description><![CDATA[DR. NECİP HABLEMİTOĞLU (28 Kasım 1954-18 Aralık 2002) 1954 yılında Ankara&#8217;da doğan Hablemitoğl]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><span style="font-family:Arial;"><strong>DR. NECİP HABLEMİTOĞLU (28 Kasım 1954-18 Aralık 2002)<br />
<a href="http://caaglarr.wordpress.com/files/2009/11/hablemitoglu.jpeg"><img class="size-full wp-image-1221 alignleft" title="Hablemitoğlu" src="http://caaglarr.wordpress.com/files/2009/11/hablemitoglu.jpeg" alt="Hablemitoğlu" width="144" height="200" /></a><br />
</strong>1954 yılında Ankara&#8217;da doğan Hablemitoğlu, 1977 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu&#8217;ndan mezun oldu. 1977-1978 yıllarında &#8220;Dilde Fikirde İşde Birlik&#8221; adlı aylık bir dergi yayınladı. Uzun yıllar çeşitli kuruluşlarda basın müşaviri olarak çalıştıktan sonra Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü&#8217;nde master ve doktora yaptı.</p>
<p>Türkiye dışındaki Türk topluluklarının yakın tarihi ile ilgili olarak çalışmalar yapan Hablemitoğlu, Orta Avrupa ve Balkanlar&#8217;da Türk eserleri, Türk azınlıkları ve şehitliklerimiz konusunda alan çalışmaları yürüttü. Bu çalışmalar çeşitli gazetelerde yazı dizisi olarak yayınlandı. 1995-1996 yılları arasında Birleşmiş Milletler Örgütü&#8217;nün bir projesinde (UNDP) görev alarak Moldova&#8217;da Gagauz Türkleri&#8217;nin Latin alfabesine geçişi ile ilgili olarak danışmanlık hizmeti verdi. Buradaki görevi sırasında, Cumhuriyet döneminin başında bölgede Atatürk tarafından görevlendirilen öğretmenlerin bulunduğunu belirleyerek, bu öğretmenlerin bugün yaşayan öğrencilerinin anılarını derledi ve bir kısmını Kemal&#8217;in Öğretmenleri başlığı ile yayınladı.</p>
<p>Çalışma alanına ilişkin çok sayıda kitap ve makalesi bulunan Hablemitoğlu, şehit edildiği 18 Aralık 2002 tarihine kadar Ankara Üniversitesi&#8217;nde Doktor Öğretim Görevlisi olarak binlerce öğrenciye yirmi yıl boyunca Atatürk İlkeleri ve Devrim tarihi derslerini verdi.</p>
<p>İlk kitabı, II. Dünya Savaşı sırasında Sovyet Rusya tarafından Kırım Türkleri&#8217;nin kendi topraklarından zorunlu göç ettirilişini anlatan ve 1974 yılında yayınlanan &#8220;Yüzbinlerin Sürgünü&#8221; dür.</p>
<p>Diğer kitapları, &#8220;Çarlık Rusyası&#8217;nda Türk Kongreleri (1905-1917)&#8221;, &#8220;Şefika Gaspıralı ve Rusya&#8217;da Türk Kadın Hareketi (1893-1920), &#8220;Alman Vakıfları ve Bergama Dosyası&#8221; ve &#8220;Kırım&#8217;da Türk Soykırımı&#8221; isimli çalışmalardır. Hablemitoğlu&#8217;nun özellikle Türkiye dışında yaşayan Türk toplulukları ve Kırım Türkleri konusunda yayınlanmış tarihi belgelere dayalı çok sayıda makalesi bulunmaktadır. Bir Kırım Türkü olan Dr. Necip HABLEMİTOĞLU, Kırım Türkleri&#8221;nin Türkçü lideri İsmail Gaspıralı&#8221;ya ait tarihi belgelerden oluşan bir arşive de sahipdi.</p>
<p>Ayrıca, Türkiye&#8217;de ve yurt dışında faaliyet gösteren bölücü terör örgütleri ve Alman Vakıfları ile Avrupa Birliği Uyum Yasaları içinde yer alan vakıflar yasası konularında çeşitli araştırmaları bulunan Hablemitoğlu, çalışma alanına ilişkin Türkiye&#8221;de ve yabancı ülkelerde sempozyum, panel gibi toplantılarda sayısız konferanslar verdi, çeşitli televizyon ve radyo programlarına katıldı.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;">Din sömürücülerine karşı devamlı mücadele içerisinde oldu; Köstebek adlı eserinde Emniyet ve İstihbarat birimlerindeki Fetullahçı yapılanmayı derinlemesine inceledi.</p>
<p>Kendisi gibi öğretim üyesi olan Doç.Dr. Şengül HABLEMİTOĞLU ile evli, Kanije ve Uyvar adında iki kız çocuk babası idi. </span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Ümit Sayın, mahkeme salonunda darbeyi savundu]]></title>
<link>http://kritikderinlik.com/2009/06/11/umit-sayin-mahkeme-salonunda-darbeyi-savundu/</link>
<pubDate>Thu, 11 Jun 2009 16:47:54 +0000</pubDate>
<dc:creator>tiefenmesser</dc:creator>
<guid>http://kritikderinlik.com/2009/06/11/umit-sayin-mahkeme-salonunda-darbeyi-savundu/</guid>
<description><![CDATA[Ergenekon  davasının tutuklu sanıklarından adli tıpçı Doç. Dr. Ümit Sayın, darbenin &#8216;anayasal ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Ergenekon  davasının tutuklu sanıklarından adli tıpçı Doç. Dr. Ümit Sayın, darbenin &#8216;anayasal ]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[23 Eylul 2008 Dokuzuncu Dalga]]></title>
<link>http://kritikderinlik.com/2009/06/08/23-eylul-2008-dokuzuncu-dalga/</link>
<pubDate>Mon, 08 Jun 2009 16:38:15 +0000</pubDate>
<dc:creator>tiefenmesser</dc:creator>
<guid>http://kritikderinlik.com/2009/06/08/23-eylul-2008-dokuzuncu-dalga/</guid>
<description><![CDATA[Soruşturma kapsamında 9&#8242;uncu dalga operasyonu geldi. İstanbul, Ankara ve İzmir&#8217;de düzenl]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Soruşturma kapsamında 9&#8242;uncu dalga operasyonu geldi. İstanbul, Ankara ve İzmir&#8217;de düzenl]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[ERGENEKON'U RESMEN KABUL ETTİ]]></title>
<link>http://habermerkezi.wordpress.com/2008/12/28/ergenekonu-resmen-kabul-etti/</link>
<pubDate>Sun, 28 Dec 2008 00:10:45 +0000</pubDate>
<dc:creator>habermerkezi</dc:creator>
<guid>http://habermerkezi.wordpress.com/2008/12/28/ergenekonu-resmen-kabul-etti/</guid>
<description><![CDATA[Ergenekon&#8217;un en derin tetiklerinden Semih Tufan Günaltay mahkemede bir konuştu&#8230; Akın Bir]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img style="float:left;margin-top:10px;margin-bottom:10px;margin-right:10px;" src="http://s.aktifhaber.com/images/news/52050.jpg" alt="" /><b>Ergenekon&#8217;un en derin tetiklerinden Semih Tufan Günaltay mahkemede bir konuştu&#8230;</b>
<p>Akın Birdal Suikastinin tetikçisi ve Ergenekon&#8217;un pekçok derin işinde kullanılan Semih Tufan Günaltay, Ergenekon&#8217;a Mehmet Eymür&#8217;ün isteği ve çalışmaları sonucu dahil edildiğini savundu. Bu sözler Ergenekon&#8217;un kabulüydü. Günaltay, Mehmet Eymür ve Yeşil hakkında bugüne kadar duyulmamış bilgiler verdi.</p>
<p>Ergenekon davasında dün savunmasını yapan Semih Tufan Gülaltay, Türkiye&#8217;de &#8216;küresel bir örgüt&#8217; olduğunu anlattı, Ergenekon operasyonunda &#8216;deşifre olanların tasfiye edildiğini&#8217; söyledi: &#8220;Buna istihbarat çevrelerinde &#8216;bit silkeleme operasyonu&#8217; denir. Bu öyle bir operasyondur.&#8221; </p>
<p><!--more-->
<p>İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi&#8217;nce Silivri Cezaevi&#8217;nde görülen davanın dünkü duruşmasında mahkeme heyetinin önünde Semih Tufan Gülaltay vardı. Gülaltay, savunmasının büyük bir bölümünde eski MİT Kontrterör Daire Başkanı Mehmet Eymür&#8217;ü suçladı. </p>
<p>Birçok faili meçhulde Eymür&#8217;ün parmağı olduğunu ileri sürdü. Ergenekon&#8217;a Mehmet Eymür&#8217;ün isteği ve çalışmaları sonucu dahil edildiğini savundu. MİT operasyon dairesi adına Avrupa&#8217;da çalışan Osman Nuri Van isimli arkadaşının Dursun Karataş&#8217;ı yakalamaya gittiği Belçika&#8217;da 1998&#8242;de öldürülmesi ve MİT&#8217;in onun cenazesine sahip çıkmaması sebebiyle Mehmet Eymür&#8217;le aralarının açıldığını kaydetti. 1996 yılında Eymür&#8217;ün kendisini çağırması üzerine Ankara&#8217;da MİT&#8217;teki görüşme odasında 4,5 saat toplantı yaptıklarını aktardı. Eymür&#8217;ün bu toplantıda kendisinden yurtdışındaki, Suriye&#8217;deki PKK kampları konusunda yardım istediğini ileri sürdü: &#8220;Doğu Anadolu&#8217;da sınır ilinde yurtdışından gelmiş zevatla ilgili operasyon yapmak için beni ekiple göndermiştir. MİT&#8217;in arşivinde vardır. Sorulsun.&#8221; </p>
<p>Eymür&#8217;ün yardımcısı Duran Fırat&#8217;ın Ankara Beyler Lokantası&#8217;nda kendisini &#8216;Yeşil&#8217; olarak bilinen Mahmut Yıldırım ile tanıştırdığını söyledi. Yıldırım&#8217;ın, &#8216;Eymür&#8217;ün yoldan çıktığını&#8217; anlattığını öne sürdü. Ayrıca, Eymür&#8217;ün kendisiyle görüşmesini istemediğini aktardığını ileri sürdü. </p>
<p>EYMÜR&#8217;E TERS DÜŞEN ÖLDÜRTÜLÜR</p>
<p><strong>&#8216;Osman Nuri Van, Mahmut Yıldırım ve Necip Hablemitoğlu gibi Eymür&#8217;e ters düşmüş insanların ya öldüğünü ya da öldürüldüğünü&#8217; </strong>savundu. Eymür&#8217;ün bir &#8216;kumarhane kralı&#8217; ile ortak işler yaptığını, bir otelin kral dairesinde kaldığını&#8217; iddia etti: &#8220;Suç duyurusunda bulunuyorum. Ömer Lütfi Topal&#8217;ı kim öldürdü? Ölümü kimin işine yaradı, kiminle rekabeti vardı?&#8221; şeklinde konuştu. </p>
<p><strong><font color="#ff0000">ERGENEKON&#8217;UN TANIMINI YAPTI</font></strong></p>
<p>Gülaltay, Ergenekon operasyonlarını da şöyle tanımladı: <strong>&#8220;Küresel örgüt, Türkiye&#8217;deki eski bağlantılarını tasfiye ediyor. Buna istihbarat çevrelerinde &#8216;bit silkeleme operasyonu&#8217; denir. Deşifre olanlar tasfiye edilir. Örgütün üstüne gidiliyor gibi yapılır. Sulandırma yoluna gidilir. Dosya kapatılır, yargı ve kamuoyu tatmin edilmiş olur. Bu öyle bir operasyondur. Bu tahkikat genişlemelidir. Bu örgütün siyasi ve bürokrasi bağlantıları da buraya getirilmelidir.&#8221; </strong></p>
<p>Türkiye&#8217;de bir örgüt olduğunu ve 170 yıllık bu örgütün Tanzimat Fermanı&#8217;nın açıklanmasından sonra kurulduğunu, devletin istihbaratına, her yerine nüfuz etmiş örgütün &#8216;ulusal&#8217; değil &#8216;küresel&#8217; olduğunu savundu. </p>
<p><b>&#8216;28 Şubat sürecini Mehmet Eymür planladı&#8217;</b> <br />Semih Tufan Gülaltay, 28 Şubat sürecini de Mehmet Eymür ve sağ kolu Cemal Alpaslan Ertuğ&#8217;un planladığını&#8217; öne sürdü. Dev-Yol&#8217;un Marmara Bölgesi sorumlusu olduğunu ifade ettiği &#8216;Ertuğ&#8217;un da Danıştay saldırısını gerçekleştiren Alparslan Arslan&#8217;ın Yeditepe Hukuk Bürosu&#8217;nu tutan ve döşeyen, Kırgızistan&#8217;a PKK&#8217;yı yerleştiren kişi olduğunu&#8217; savundu. DHKP-C&#8217;yi de kimin maniple ettiğinin ortaya çıkarılması gerektiğini anlattı: &#8220;Bu küresel örgüt, Mehmet Eymür gibi yüzlerce, binlerce profesyonelden oluşan bir örgüt. Ergenekon&#8217;un kurucusu Necabettin Ergenekon nerede?&#8221; </p>
<p>Savcıların soruşturmayı siyasallaştırdığını öne sürdü. İleride şartların değişmesiyle savcıların da suçsuz yere uzun cezalar alabileceklerini savundu. Akın Birdal suikastına adının karıştırıldığını söyleyen Gülaltay, &#8220;Birdal olayı ve Türk İntikam Tugayı (TİT), Mehmet Eymür ile ekibinin bana yakıştırmasıdır.&#8221; dedi. </p>
<p><strong>ERUYGURDAN EMİR ALDIĞINI İTİRAF ETTİ</strong></p>
<p>Gülaltay da sorgusunda emekli Orgeneral Şener Eruygur’la toplantı yaptıklarını, kendisinin Ulusal Birlik Platformu’nun İstanbul, Eruygur’un da Ankara’daki faaliyetlerini yürüttüğünü anlattı. </p>
<p>Türk İntikam Tugayı&#8217;nın (TİT) lideri olduğu iddia edilen Semih Tufan Gülaltay, Cumhuriyet mitinglerinin hazırlıklarının Ulusal Birlik Platformu&#8217;nun İstanbul&#8217;daki merkezinde Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı Şener Eruygur ile yaptıkları toplantıyla başladığını açıkladı. </p>
<p>Ailesinin devlete yardım ettiğini söyleyen Gülaltay, Mehmet Eymür’ün kendisini bir grup arkadaşıyla birlikte bir sınır iline operasyona gönderdiğini öne sürdü.&#160;<br /><span class="HaberBaslik2"><br /><strong>‘Yeşil’le tanışma’</strong></span><br />Eymür ile MİT’te görevliyken tanıştığını belirten Gülaltay, şöyle konuştu: “1996’da Eymür’ün yardımcısı Duran Fırat, Ankara’da bir restoranda Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’ı benimle tanıştırdı. O gece masada kabinede olan bir bakan da vardı. Yeşil, o zaman aranan bir insan değildi. İstihbarat ve bürokratlarla oturup kalkan biriydi.”</p>
<p>Semih Tufan Gülaltay, yakından tanıdığı ve birçok faili meçhul cinayette adı geçen &#8216;Yeşil&#8217; kod adlı Mahmut Yıldırım&#8217;ı MİT eski Kontr Daire Başkanı Mehmet Eymür&#8217;ün öldürttüğünü ileri sürdü. </p>
<p><span class="HaberBaslik1"><strong>Karataş iddiası</strong></span><br />Belçika’da bir MİT görevlisinin şehit edilmesinden Eymür’ün sorumlu olduğunu ima eden Gülaltay, sunları söyledi: “Osman Nuri Van, Avrupa’da MİT’e hizmet etti. Van, Dursun Karataş’ın ev adresini tespit edip onu yakalamak için hazırlanan ekibe katılmak için uçağa bindi. Onu yolculayanlar arasında ben de vardım. Üç gün sonra Belçika’da şehit edildi. Karataş’ın yakalanmasından endişe eden grup, arkadaşımızın ensesine kurşun sıkarak şehit etti. Eymür’ün vasıtasıyla cezaevinden kaçırılan Tomtom kod adlı kişinin Eymür’ün Avrupa’daki tetikçisi olduğunu istihbarat çevreleri iyi bilir.”</p>
<p><strong><span class="HaberBaslik1">Belçika’da öldürülen kimdi?</span><br /></strong>Osman Nuri Van adlı kişi, 25 Aralık 1997’de Belçika Liege’de öldürülmüştü. Olayla ilgili olarak Belçika’nın, Fransa’da tutuklu bulunan Alaattin Çakıcı’yı “cinayeti azmettirmek”ten sorguladığı haberleri çıktı.&#160; <br />Belçika’nın, yargılamak için Çakıcı’yı Fransa’dan istediği belirtilmişti.&#160; Haberlerde, Belçika polisinin Van’ı MİT görevlisi olarak bildiği ve izlediği iddialarına da yer verildi.</p>
<p><b>TEKİN CEZAVİNDE ZİYARET ETTİ</b> </p>
<p>Hakkında &#8216;çıkar amaçlı suç örgütü lideri&#8217; tabirinin kullanılmasını eleştiren Gülaltay, Danıştay saldırısını azmettirmekle suçlanan Muzaffer Tekin&#8217;in kendisini 10 yıl önce cezaevinde ziyaret ettiğini belirterek “Kendisiyle çok sık görüşmemiz yoktur. Kandillerde, bayramlarda görüşmüşüzdür. 2004 yılından sonra da kendisiyle görüşmemişimdir&#8217; dedi. </p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[HABLEMİTOĞLU CİNAYETİ VE BİR SUİKASTİN PERDE ARKASI]]></title>
<link>http://habermerkezi.wordpress.com/2008/08/24/hablemitoglu-cinayeti-ve-bir-suikastin-perde-arkasi/</link>
<pubDate>Sun, 24 Aug 2008 19:06:58 +0000</pubDate>
<dc:creator>habermerkezi</dc:creator>
<guid>http://habermerkezi.wordpress.com/2008/08/24/hablemitoglu-cinayeti-ve-bir-suikastin-perde-arkasi/</guid>
<description><![CDATA[Ergenekon tutuklusu Doçent Ümit Sayın&#8217;a ait belgeler arasında Necip Hablemitoğlu cinayetine il]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><h3><a title="Necip Hablemitoğlu Cinayeti  Masonlar Ergenekon ve Perde arkası" href="http://videogaleri.samanyoluhaber.com/video/2008/8/24/5.flv"><img class="alignleft" style="border:0 none;margin:7px;" src="http://resim.samanyoluhaber.com//haber/1/1/4/0/5/114057.jpg" alt="http://resim.samanyoluhaber.com//haber/1/1/4/0/5/114057.jpg" width="270" height="200" /></a><span class="habermetin"><span class="manset_ozet"><strong>Ergenekon tutuklusu Doçent Ümit Sayın&#8217;a ait belgeler arasında Necip Hablemitoğlu cinayetine ilişkin şok bilgiler ortaya çıktı.</strong></span></span></h3>
<p><span class="habermetin"><span class="manset_detay">Ergenekon iddianamesinin eklerinde ortaya çıkan bir belge, Türkiye&#8217;de inanan insanların üzerine atılmak istenen kanlı bir iftiranın, hakikatını ortaya koyuyor. <strong>Mason</strong> olduğu kendisi tarafından açıklanan <strong>Ümit Sayın</strong>&#8216;a ait yazışmalarda, Necip Hablemitoğlu&#8217;nun ivedilikle öldürülmesi gerektiği belirtiliyor. Ümit Sayın, Hablemitoğlu için &#8220;bir yıla kadar gidici&#8221; diyor. Bu konuşmadan yaklaşık 8 ay sonra Necip Hablemitoğlu evinin önünde uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybediyor. </span></span><!--more--></p>
<h2>Bir suikastın perde arkası HABLEMİTOĞLU CİNAYETİ</h2>
<h2><span class="habermetin"></span></h2>
<p><span class="habermetin"><span class="manset_detay"> Kemalist akademisyen Necip Hablemitoğlu cinayetinin perde arkasını ortaya koyan belgede, tüyler ürperten konuşmalar yer alıyor. Ergenekon&#8217;un masonik hücre tipi yapılanması konusunda çalışmalar yürüten Doçent Ümit Sayın&#8217;ın bilgisayarındaki msn kayıtlarında, Hablemitoğlu&#8217;nun işinin bir an önce bitirilmesi gerektiğine dair ifadeler bulunuyor.</span></span></p>
<p><embed src='http://www.livevideo.com/flvplayer/embed/FF7E991F89CD433591A4472F28B10DAE' type='application/x-shockwave-flash' quality='high' WIDTH='445' HEIGHT='405' wmode='transparent'></embed></p>
<p>Yazışmalarında &#8220;XYZ&#8221; rumuzunu kullanan Ümit Sayın, &#8220;Radkem&#8221; rumuzlu kişiyle yazışmasında Hablemitoğlu&#8217;nun pek çok kişiyle ilişki içerisinde olduğunu ama artık işinin bittiğini anlatıyor.</p>
<p>Radkem Says: BU BİLGİLER ONA NEREDEN GELDİ ?</p>
<p>Xyz: BİLGİLER NECİPE KEMALİST DERİN DEVLET TARAFINDAN VERİLDİ. AMA ARTIK VERİLMİYOR. VERİLMEYECEKTE. NECİP HAPSE BİLE GİRECEK.</p>
<p>Radkem Says: BEŞ AYDAN BERİ DOĞRU DÜZGÜN MAKALE YAZAMIYOR.<br />
İLERİ DERGİSİ: YAV</p>
<p>Xyz: ÇÜNKÜ ÇOK KİŞİYLE DANS ETTİ ÇOK KİŞİYİ SATTI.<br />
İLERİ DERGİSİ: BİR SANİYE</p>
<p>Radkem Says: BUNDAN BİR YIL ÖNCESİNE KADAR 13 SAYFALIK İSTİHBARAT RAPORLARINI DÜŞENEN KİŞİ ANİDEN SUSTU KALDI DERSİN ?</p>
<p>Xyz: HABMİT TAMAMAN BİZİM TARİHİMİZDEN SİLİNMEK ZORUNDA. BU ADAM TAM BİR PİSLİK. FARKLI GRUPLARLA OYNAYARAK FARKLI GÜÇLER VE ÇIKARLAR SAĞLIYOR. BUNUN TANTAN FARKINDA, ADNAN VE AYDINLIK DA FARKINDA, KEMAL ALEMDAROĞLU DA FARKINDA. HABMİT ÇIKARIMLARIM HABMİT&#8217;E İLETİLDİ. HABMİT KORKUYOR. ÇÜNKÜ ARKASINDA NE MİT, NE GENKUR, NE DE EMNİYET VAR. <strong>ŞU ANDA BİRİNCİ ADAM LİSTEDE.<br />
</strong><br />
Radkem Says: EVET</p>
<p><strong>Xyz: TEK GÜCÜ MEDYA BASIN. ONU DA KAYBETTİ. HABMİT GİDİCİ BİR YILA KADAR. BELKİ DE İYİ OLUR. BİR SOLUCAN AYIKLANIR. </strong></p>
<p>Radkem Says: GİTSİN BENCE DE.</p>
<p>Sayın bu yazışmaları 2002&#8242;nin Nisan ayında yapıyor. Necip Haplemitoğlu cinayeti ise bu yazışmadan yaklaşık 8 ay sonra 18 Aralık 2002 tarihinde gerçekleşiyor. Başta Ergenekon olmak üzere çeşitli örgütlerle temas içinde olduğu anlaşılan Hablemitoğlu evinin önünde arabasına binerken gözünden vurularak öldürülüyor.</p>
<p>Cinayetin işlendiği günün hemen ardından bazı medya kuruluşları ve çeşitli sözde sivil toplum kuruluşları cinayeti inanan insanların üzerine yıkmak için genş çaplı bir kampanya başlatıyor. Aradan geçen 6 yıldan sonra ise cinayetin nasıl bir mekanizma tarafından işlendiği ancak Ergenekon soruşturması kapsamında yapılan araştırömalar sırasında ortaya çıkmış oluyor.</p>
<p>Xyz : HABMİT TAMAMAN BİZİM TARİHİMİZDEN SİLİNMEK ZORUNDA. BU ADAM TAM BİR PİSLİK. FARKLI GRUPLARLA OYNAYARAK FARKLI GÜÇLER VE ÇIKARLAR SAĞLIYOR. BUNUN TANTAN FARKINDA, ADNAN VE AYDINLIK DA FARKINDA, KEMAL ALEMDAROĞLU DA FARKINDA. HABMİT ÇIKARIMLARIM HABMİT&#8217;E İLETİLDİ. HABMİT KORKUYOR. ÇÜNKÜ ARKASINDA NE MİT, NE GENKUR, NE DE EMNİYET VAR. ŞU ANDA BİRİNCİ ADAM LİSTEDE.</p>
<p>Radkem Says: EVET</p>
<p>Xyz: TEK GÜCÜ MEDYA BASIN. ONU DA KAYBETTİ. HABMİT GİDİCİ BİR YILA KADAR. BELKİ DE İYİ OLUR. BİR SOLUCAN AYIKLANIR.</p>
<p>Radkem Says: GİTSİN BENCE DE.</p>
<p>Ergenekon tutuklusu Ümit Sayın Samanyolu Haber&#8217;in iddianameden alıntılayarak gündeme getirdiği yazışmalarında sık sık büyük gizlilik kuralından bahsediyor ve &#8220;Dünyadaki en büyük gücün &#8220;gizlice adam öldürmek&#8221; olduğunu söylüyor.</p>
<p><strong>XYZ (ÜMİT SAYIN) : Bence en mantıklısı herşeyi sessiz sedasız yapacaksın. Adam mı öldüreceksin adamı Hasan Sabbah yöntemleri ile öldüreceksin. Ve sakın kendini reklam etmek için ilan etmeyeceksin. Dünyadaki en büyük güç nedir biliyor musunuz? Gizlice adam öldürmek.</strong></p>
<p>İstanbul Üniversitesi öğretim üyesi Ümit Sayın&#8217;ın, silahlı terör örgütüne üye olmak, Halkı Türkiye Cumhuriyeti hükümetine karşı silahlı isyana tahrik etmek ve hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydetmek suçlarından 38 yıla kadar hapsi isteniyor.</p>
<p><a href="http://videogaleri.samanyoluhaber.com/video/2008/8/24/5.flv">Haberle ilgili videoyu indirmek için tıklayın.</a></p>
<p><a href="http://www.samanyoluhaber.com" target="_blank">Samanyoluhaber.com</a></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[İşte Ergenekon'un Hablemitoğlu Cinayetindeki Parmağı]]></title>
<link>http://sonsaniye.wordpress.com/2008/08/24/iste-ergenekonun-hablemitoglu-cinayetindeki-parmagi/</link>
<pubDate>Sun, 24 Aug 2008 17:44:07 +0000</pubDate>
<dc:creator>myavuz</dc:creator>
<guid>http://sonsaniye.wordpress.com/2008/08/24/iste-ergenekonun-hablemitoglu-cinayetindeki-parmagi/</guid>
<description><![CDATA[Ergenekon tutuklusu Doçent Ümit Sayın&#8217;a ait belgeler arasında Necip Hablemitoğlu cinayetine il]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Ergenekon tutuklusu Doçent Ümit Sayın&#8217;a ait belgeler arasında Necip Hablemitoğlu cinayetine il]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Ergenekon tutuklusu Ergun Poyraz’ın günlüğü]]></title>
<link>http://habermerkezi.wordpress.com/2008/08/22/ergenekon-tutuklusu-ergun-poyraz%e2%80%99in-gunlugu/</link>
<pubDate>Fri, 22 Aug 2008 10:47:05 +0000</pubDate>
<dc:creator>habermerkezi</dc:creator>
<guid>http://habermerkezi.wordpress.com/2008/08/22/ergenekon-tutuklusu-ergun-poyraz%e2%80%99in-gunlugu/</guid>
<description><![CDATA[Star gazetesinin haberine göre, JANDARMA istihbarat biriminden ‘istihbarat çalışmaları’ karşılığında]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img src="http://timeturk.com/images/news/18399.jpg" alt="http://timeturk.com/images/news/18399.jpg" /></p>
<p><strong>Star gazetesinin haberine göre, JANDARMA</strong> istihbarat biriminden ‘istihbarat çalışmaları’ karşılığında maaş aldığı ortaya çıkan Ergenekon tutuklusu Ergun Poyraz’ın tüm görüşme trafiğinin korumalığını yapan jandarma görevlileri tarafından dakika dakika not edildiği ortaya çıktı. Ergun Poyraz’ı korumakla görevli astsubay Yusuf K. ile uzman çavuşlar Oğuzcan H. ve Cemal D’nin Poyraz’ın faaliyetleriyle ilgili tuttukları notlar, adeta Ergenekon örgütünün bir dönem hükümete karşı yürüttüğü yasadışı faliyetlerin günlüğü gibi.<!--more--><br />
<strong>GÖRÜŞÜP ERUYGUR’A GİDİYOR</p>
<p>NOTLARDAKİ</strong> bilgilere göre Ergun Poyraz bir gün eski MGK Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılıç’la ‘Emniyet Genel Müdürlüğü’ne uygun isim atanması için dönemin Başbakanı Abdullah Gül’e baskı yapılması’ görüşmesi yaparken, başka yerde eski DGM Savcılı Nuh Mete Yüksel’le ‘AK Parti’yi kapatma’ görüşmesi yapıyor. Hakim ve savcıdan, sanatçı ve sivil toplum örgütü temsilcisine kadar sayısız kişiyle görüşen ve bu görüşmeleri ‘dinleme cihazı’yla kayıt altına alan Poyraz, tüm görüşmelerin ardından dönemin Jandarma Genel Komutanı ve şimdi Ergenekon terör örgütünün yöneticisi olduğu iddiasıyla tutuklu Şener Eruygur’a giderek bilgi veriyor.</p>
<p><strong>HEM KORUMA HEM SEKRETER</p>
<p>ERGENEKON</strong> dava dosyasının 40. klasöründe adı belli olmayan ancak kendisine tahsis edilen jandarma korumalarca tutulduğu sanılan 2003 tarihli notlarda Poyraz’ın her adımı tek tek not edilmiş. Gün gün ve dakika dakika notlar, Poyraz’ın korumalarınca özel araçla sabah evinden alınışıyla başlıyor ve akşam evine bırakılışına kadar yaşananları, görüşmeleri ve görüşmelerin içeriğini ayrıntılarıyla anlatıyor. İşte Ergun Poyraz’ın jandarma korumalarınca tutulan günlüğünden satır başları:</p>
<p><strong>DGM Savcısıyla AK Parti sohbeti</strong></p>
<p><strong>6 Ocak 2003</p>
<p></strong> Savcı Nuh Mete Yüksel ile 30 dakikalık görüşme sonrasında, DGM Savcısı Ömer Süha Aldan’la AK Parti davası hakkında 15 dakika görüştü. Bürodan avukat Hüseyin ile Necip Hablemitoğlu’nun evine gelindi. 40 dakikalık görüşmeden sonra evden ayrıldı.</p>
<p><strong>22 Ocak 2003</p>
<p></strong> Dr. Servet Ünsal ile birlikte Yargutay’da 8 kadar hakimle görüşerek misyoner davasında olumlu oy kullanmaları için 3 saat kuliste bulundu.</p>
<p><strong>Konuşmaları kayıt edip Albay’a verdi</strong></p>
<p><strong>1 Şubat 2003</p>
<p></strong> İstanbul Tuzla’da Asteğmen adyı Hurşit canlı ile Necip Hablemitoğlu cinayetiyle ilgili VİP bilgiler alındı.</p>
<p><strong>5 Şubat 2003</p>
<p></strong> Zafer Çarşısı’na gelindi. Necip Hablemitoğlu cinayeti ile ilgili olarak Serkan isimli şahısla buluştu. Yaklaşık 55 dakika görüştü. Bu görüşmede Ergun Bey’in üzerinde kendisine ait dinleme cihazı vardı. Mülkiyeliler Lokali’nde Muzzafer Seraç isimli şahısla öğlen yemeği yedi. Muzzaffer Bey’le beraber Teknik İstihbarat Atilla Albay’ın yanına gidildi. Teknik İstihbarat çıkışta, dinleme cihazı Atilla Albay’a verildi.</p>
<p><strong>Telekulakçı Ak’ı MGK’ya atayalım</strong></p>
<p><strong>8 Şubat 2003</p>
<p></strong> Milli Savunma Bakanlığı’ndan Tümgeneral Erdal Şenel ve Osman Ak ile görüştü. Avukatı Hüseyin beyin bürosuna geldi. Daha sonra Osman Ak da geldi. Ergün beyin kendi ifadesiyle; Osman Ak’ın MGK’ye tayinin yaptırılması için Genelkurmay Başkanımızın MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılıç paşamızla görüştüğünü, üst düzey komutanlarımızın Emniyet Genel Müdürlüğü’ne tayin yazısını onaylaması için Abdullah Gül’e baskıda bulunduklarını söyledi. Savcı Nuh Mete Yüksel’in yanına gidildi. Fethullah Gülen davasıyla ilgili bilgi alışverişinde bulunuldu.</p>
<p><strong>DGM hakimiyle Gülen’i konuştu</strong></p>
<p><strong>6 Mart 2003</p>
<p></strong> Özel Harekat eski Şube Müdürü İbrahim Şahin ile görüştü.</p>
<p><strong>7 Mart 2003</p>
<p></strong> DGM Başkanı Orhan Karadeniz ile Fethullah davası hakkında görüştü.</p>
<p><strong>İstihbarat çalışmaları için her ay maaş aldı</strong></p>
<p><strong>ERGUN</strong> Poyraz’ın JİTEM’den düzenli olarak para aldığı ve JİTEM tarafından kendisine koruma tahsis edildiğine dair belgeler İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in odasında ele geçirilen CD’lerde bulunmuştu. Perinçek’in işyerinde ele geçirilen Princo marka P420281107130821 seri numaralı CD içerisinde ‘(90) Tutanak (Ergun Poyraz) 1 milyar.doc.’’ adlı dosyada 5 adet tutanak çıktı. Bu belgelerin Ergun Poyraz’a ‘istihbarat amaçlı çalışma’ karşılığı JİTEM tarafından değişik tarihlerde ödenen paralarla ilgili detaylar olduğu görüldü.</p>
<p><strong>İMZALAR ERGENEKON SANIKLARININ</p>
<p>POYRAZ’A</strong> ödenen paralarla ilgili tutanaklarda ‘&#8230;Araştırmacı-yazar Ergun Poyraz’ın istihbari amaçlı araştırmalarında kullanılması nedeniyle İstihbarat Başkanlığı kasasından&#8230;’ ibaresi dikkat çekti. Poyraz’a verilen paralarla ilgili tutulan belgelerde bazı Jandarma İstihbarat görevlilerinin imzalarıyla birlikte onaylayan olarak Eruygur dönemi Jandarma İstihbarat Başkanı ve Ergenekon firarisi emekli Tuğgeneral Levent Ersöz ile Ergenekon tutuklusu Jandarma İstihbarat Teknik Takip Başkanı emekli Albay Atilla Uğur’un imzaları bulunuyor.</p>
<p><strong>3 rütbeli jandarma korumuş</strong></p>
<p><strong>ERGENEKON</strong> dosyasında yer alan ‘Ergun Poyraz korumalar’ başlıklı belgede Poyraz’ı korumakla görevlendirilen jandarma görevlilerinin isimleri ve nüfus kayıt bilgilerinin yer aldığı görülmüştü. Belgede, biri Jandarma Kd. Çvş. ikisi de Jandarma Uzman Çavuş üç görevlinin isimleri ve adresleri açık açık yazılarak Ergun Poyraz’ı korumakla görevlendirildiği belirtiliyordu.</p>
<p><strong>VİP Hablemitoğlu bilgileri<br />
</strong><br />
22 Ocak 2003</p>
<p>Dr. Servet Ünsal ile birlikte Yargutay’da 8 kadar hakimle görüşerek misyoner davasında olumlu oy kullanmaları için 3 saat kuliste bulundu. Daha sonra Necip Hablemitoğlu’nun evine gidildi. Burada Şengül Hablemitoğlu ile görüşüldü. Necip beyin suikastten önce bitirdiği Köstebek adlı kitabıyla ilgili görüşüldü.</p>
<p>25 Ocak 2003</p>
<p>MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılık ile görüşüldü. Savcı Nuh Mete Yüksel’de geldi ve 45 dakika görüşüldü. MGK’dan ayrılış.</p>
<p>27 Ocak 2003</p>
<p>Avukat Hüseyin Bey’in bürosuna gelindi. Ilıcakların çıkarmış olduğu Tercüman gazetesinin Demirel ve Gülen’le ilgili bağlantılarının olduğuna dair Yeni Hayat Dergisi’ne yamış olduğu yazıyı verdi.</p>
<p>Sonra Teknik İstihbarat Komutanı Ersan Ablay’ın yanına gedildi ve Hüseyin Bey’in bürosuna tekrar dönüldü.</p>
<p><strong>Eruygur ve Albay Uğur ile görüştü </strong></p>
<p>11 Ocak 2003</p>
<p>Avukat Neşet Bey’in bürosuna gelindi. Burada Telekulak skandalına karışmış Ankara Emniyet Müdür Yardımcısı Osman Ak ile görüştü.</p>
<p>20 Ocak 2003</p>
<p>Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Şener Eruygur komutanımızla 50 dakikalık bir görüşme yaptı.</p>
<p>5 Şubat 2003</p>
<p>Zafer Çarşısı’na gelindi. Dr. Necip Hablemitoğlu cinayetiyle ilgili olarak Serkan adlı kişiyle buluştu. Yaklaşık 55 dakika görüştü. Bu görüşmede Ergun beyin üzerinde kendisine ait dinleme cihazı vardı. Dinleme cihazını Atilla albaya verdi.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Hürriyet aslında kime ait?]]></title>
<link>http://habermerkezi.wordpress.com/2008/07/08/hurriyet-aslinda-kime-ait/</link>
<pubDate>Tue, 08 Jul 2008 13:12:47 +0000</pubDate>
<dc:creator>habermerkezi</dc:creator>
<guid>http://habermerkezi.wordpress.com/2008/07/08/hurriyet-aslinda-kime-ait/</guid>
<description><![CDATA[Gerçi rivayet suyunun suyunun suyu kabilinden ücüncü elden dillendirilen bir iddia ama Türk medya dü]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong><img style="float:left;margin-top:10px;margin-bottom:10px;margin-right:10px;" src="http://image.haber7.com/haber/haber7/photos/119578.jpg" alt="Hürriyet aslında Rahmi Koç'un mu?" width="200" />Gerçi rivayet suyunun suyunun suyu kabilinden ücüncü elden dillendirilen bir iddia ama Türk medya dünyasında ses getirecek kadar ilginç bir itham:</strong></p>
<p><span>Doğu Perinçek, Aydın Doğan&#8217;ın Veli Küçük aleyhine Milliyet gazetesinde haber yapmamaya gayret edeceğini; ama Radikal&#8217;e karışamayacağını, Hürriyet gazetesi her ne kadar benim gözükse de aslında Rahmi Koç&#8217;un dediğini Tuncay Güney&#8217;e anlattı.</span></p>
<p><span>Şu anda Kanada&#8217;da yaşayan Tuncay Güney, 2001 yılında İstanbul Emniyeti Organize Suçlar Şube Müdürlüğü&#8217;nde verdiği ifadesinde, Doğu Perinçek&#8217;in kendisine, &#8220;Aydın Doğan, Hürriyet gazetesi her ne kadar benim gözükse de aslında Rahmi Koç&#8217;un&#8221; dediğini anlattı. </span><!--more--></p>
<p>Aksiyon dergisinin <a href="http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=30672" target="_blank">haberine</a> göre, verdiği ifadelerle Ergenekon Terör Örgütü&#8217;nün şifrelerini polis kayıtlarına ilk kez geçiren Tuncay Güney, 3 Şubat 2001&#8242;de &#8216;dolandırıcılık ve sahtecilik&#8217; iddialarıyla Asayiş Şube Müdürlüğünce gözaltına alındı, organize suç örgütlerine ilişkin beyanları üzerine soruşturma genişletildi. Bir video kasetine çekilen konuşmasıyla Tuncay Güney, şu anda Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklu bulunan emekli Tuğgeneral Veli Küçük&#8217;ün eski mutemedi olarak âdeta örgütün şifrelerini polisin elini verdi.</p>
<p><strong>SORGU KASETİ KAYBEDİLDİ!</strong></p>
<p>Ergenekon Analiz Yeni Yapılanma, Lobi Çok Gizli, Birleşik Komün Girişim gibi belgeleri de arşivine alan gazeteci Güney&#8217;in sorgusu bizzat Adil Serdar Saçan tarafından yapılmış. Ancak ifadelerin yer aldığı sorgu kaseti kaybolmuştu. Daha sonra Fatih Cumhuriyet Başsavcılığı Adli Emanet Memurluğu&#8217;nda bulunan kaset Ergenekon soruşturmasını yürüten savcı Zekeriya Öz&#8217;e teslim edilmiş, kasetin çözüm metinlerinin bir kısmı basına yansımıştı.</p>
<p><strong>TUNCAY GÜNEY&#8217;İN İFADELERİNDE YER ALAN SIRLAR</strong></p>
<p>• Mehmet Ağar da Susurluk kazasında ölecekti. Ama nedense arabada yoktu. Abdullah Çatlı&#8217;nın çantasını (kayıp çanta) Veli Küçük&#8217;e getiren Drej Ali&#8217;dir. Susurluk kazası kurmaydı. Hasbelkader meydana gelmedi!</p>
<p>• Doğu Perinçek&#8217;in Susurluk yorumu &#8216;Müttefik Kuvvetlerin&#8217; Çatlı ve Ağar&#8217;ı tasfiye operasyonu oldu.</p>
<p>• Doğu Perinçek&#8217;in hücre tipi yapılanmasını kimse çözemez. Ama iki isim Adnan Akfırat ve Ferit İlsever tüm yapıya hâkimdir.</p>
<p>• 3 Kasım&#8217;da Susurluk kazası meydana geldiğinde Veli Küçük ve ekibi adeta kabuğuna çekilir. Küçük Paşa&#8217;nın meşhur bir sözü vardır o dönemlerde: “Ben iki darbe yedim, üçüncüsünü kaldıramam.” İlki Özal&#8217;ın JİTEM&#8217;i bir gecede kapatmasıdır, ikincisi Susurluk kazasıdır.</p>
<p>• Hizbullah&#8217;ı Teoman Koman Paşa kurdurttu Veli Küçük Paşa yönetti.</p>
<p>• Dursun Karataş, Veli Paşa&#8217;ya mektup yollayıp, “Siz Giresun&#8217;dayken ben bölgede eylem yapmam.” demiş.</p>
<p>• Necip Hablemitoğlu, Fethullah Hoca raporu için 50 bin dolar almıştı.</p>
<p>• Radikal Gazetesi&#8217;nde &#8216;Nerede faili meçhul orada Veli Küçük&#8217; manşeti çıkınca Veli Küçük, “Perinçek gitsin Aydın Doğan ile görüşsün.” dedi. Aydın Doğan, Perinçek&#8217;i dış kapıda karşıladı. Doğu Perinçek, Doğan&#8217;ın Milliyet gazetesinde haber yapmamaya gayret edeceğini; ama Radikal&#8217;e karışamayacağını, Hürriyet gazetesi her ne kadar benim gözükse de aslında Rahmi Koç&#8217;un dediğini anlattı bana.</p>
<p>• Veli Paşa İran gladyosu MOD ile çok iyiydi.</p>
<p>• Gay raporu almamı sağlayan Veli Küçük&#8217;tü.</p>
<p>• Doğu Perinçek, Ulusal TV için Avrupa&#8217;dan 500 milyar lira getirdi.</p>
<p>• Cumhuriyet demek derin devlet demektir, İttihat Terakkiciler demektir. Amerika ile girintili ilişkiler demektir.</p>
<p>• Uğur Mumcu&#8217;nun katilini bulmak istiyorsanız ofis boyuna sorulması lazım. (Tuncay Özkan&#8217;a dikkat çekiyor)</p>
<p>• Veli Paşa, bakın Mustafa Kemal bu ülkeyi çetelerle kurdu, derdi.</p>
<p>• Veli Paşa hücre yapılanmasını çok iyi bilir? Hiçbir birim bir diğerini tanımaz. Geçmişte Hasan Sabbah&#8217;ı, yakın tarihte Atatürk&#8217;ü örnek alır. Çok akademik örgütlenme yapıyor hem sağdan hem soldan. Bir yandan Fazilet&#8217;i bölmeye çalışırken bir yandan da Tansu hanımla farklı işler yapıyordu.</p>
<p>• Akın Birdal&#8217;ın vurulmasında da Veli Paşa vardı. Veli Paşa, Yeşil, Cengiz astsubay ve Semih Tufan Gülaltay bu işi organize eden ekipti.</p>
<p>• Yeşil, Veli Küçük&#8217;ün adamıydı. Onun talimatlarıyla sıkardı… Arandığı zamanlarda bile askerî tesislerde kalırdı.</p>
<p>• Veli Paşa koordinatör. Hepsiyle görüşür ama hiçbirinin bir diğerinden haberi olmaz.</p>
<p>• Ergenekon üyesi 12 kişilik bir şûra var.</p>
<p>• Atatürkçü Düşünce Dernekleri de bu yapılanmanın içinde…</p>
<p>• Ergenekoncular devletin sahibi olarak görüyorlar kendilerini. Devlet adına devleti ele geçirip yönetmek. Ergenekon lazım olan parayı her türlü gayrimeşru işlerden elde ediyordu.</p>
<p>• Veli Paşa Ergenekon&#8217;un sözcüsü.</p>
<p>• Veli Küçük&#8217;ün Kuzey Irak&#8217;ta bir radyosu ve bir de TV&#8217;si vardı.</p>
<p>• Hizbullah&#8217;ı JİTEM organize etti. Veli Küçük&#8217;ün JİTEM&#8217;deki kod adı Abbas&#8217;tır.</p>
<p>• Veli Paşa, Kuzey Irak&#8217;a giden silahlardan değil, Karadeniz&#8217;e, Elçibey&#8217;e giden silahlardan korkuyordu. Gazetelere yazı yazdırdı Kuzey Irak&#8217;a giden silahları Çevik Bir göndertti diye.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Osman Gürbüz, emekli bir generalle ortak iş yaptığını anlattı]]></title>
<link>http://habermerkezi.wordpress.com/2008/07/06/osman-gurbuz-emekli-bir-generalle-ortak-is-yaptigini-anlatti/</link>
<pubDate>Sun, 06 Jul 2008 07:15:32 +0000</pubDate>
<dc:creator>habermerkezi</dc:creator>
<guid>http://habermerkezi.wordpress.com/2008/07/06/osman-gurbuz-emekli-bir-generalle-ortak-is-yaptigini-anlatti/</guid>
<description><![CDATA[Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan Osman Gürbüz, mahkeme ifadesinde emekli bir generalle o]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><span class="habermetin"><img style="float:right;margin-top:10px;margin-bottom:10px;margin-left:10px;" src="http://resim.samanyoluhaber.com//haber/1/0/7/8/8/107880.jpg" align="left" vspace="2" width="270" height="200" hspace="2" /></span><span class="habermetin"><span class="manset_ozet"><b>Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan Osman Gürbüz, mahkeme ifadesinde emekli bir generalle ortak iş yaptığını anlattı. </b></span></p>
<p><span class="manset_detay"> Kendisinde ileri derecede antisosyal kişilik bozukluğu bulunduğunu ifade eden Gürbüz, ağabeyini öldürmekten 4 yıl hapis yattığını ve afla serbest kaldığını söyledi. </p>
<p> Ergenekon soruşturmasına tutuklanan Osman Gürbüz, mahkemede verdiği ifadesinde Danıştay saldırganı Alparslan Arslan, Muzaffer Tekin, Abdullah Çatlı, Korkut Eken gibi isimleri tanımadığını savundu. <!--more--></p>
<p> Gürbüz, Necip Hablemitoğlu cinayetiyle ilgisi bulunmadığını kaydetti. Kendisinin bulunduğu durumdan daha kompleks bir yapının niçin yakıştırıldığını bilmediğini anlatan Gürbüz, &#8220;Benim devletle irtibatlandırdığım telefon konuşmaları bana ait bir kusurdur.&#8221; dedi. </p>
<p> Taksim Sıraselviler&#8217;de Habil Küçük adlı emekli bir general ile ortak iş yaptığını kaydeden Gürbüz, işyerinde kendisine ait bir kısım silahları sakladığını ifade etti.</p>
<p> Habil Küçük&#8217;ün Veli Küçük ile akraba olup olmadığını bilmediğini ileri süren Gürbüz, &#8220;Bildiğim kadarıyla Habil Küçük, Adapazarlı. Ben o sırada ağabeyimi öldürmekten aranıyordum. Daha sonra yakalandım. 4 yıl yattım. Af sebebiyle çıktım.&#8221; diye konuştu. </p>
<p> Askerlik yapmadığını belirten Gürbüz, &#8220;Çünkü hakkımda ileri derecede antisosyal kişilik bozukluğu vardır. Bu raporu İstanbul GATA&#8217;dan aldım. Ancak kimin tarafından düzenlendiğini hatırlamıyorum.&#8221; şeklinde konuştu.</p>
<p> Kuvay-i Milliye Derneği&#8217;ne üye olduğunu belirten Gürbüz, dernekten birinin kendisini devlet adına ajanlık yaptığını Fikri Karadağ&#8217;a aktarınca, Fikri Karadağ&#8217;ın gıyabında &#8220;Onun kafasını koparırım&#8221; dediğini kaydetti. </p>
<p>Gürbüz daha sonra bu dernekten ayrıldığını söyledi. </p>
<p>Sedat Peker ile de birlikteliği olmadığını anlatan Gürbüz, &#8220;Bunu da hiç kimse ispat edemez. Ben 1997&#8242;de yakalandığımda tüm bildiklerimi Baltalimanı&#8217;ndaki Kemik Hastanesi&#8217;nde ve Beyoğlu Adliyesi&#8217;nde savcıya anlattım. Bu anlattığım konular sanıyorum Türkiye&#8217;de bazı insanları rahatsız etti. Sedat Peker bu olaylardan sonra beni hasım belledi. Hatta Kemer&#8217;de beni vurdurtmak için adam tuttuğunu duydum.&#8221; diye konuştu.</p>
<p>CİHAN</span></span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>
