<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress.com" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>orhan-veli &amp;laquo; WordPress.com Tag Feed</title>
	<link>http://en.wordpress.com/tag/orhan-veli/</link>
	<description>Feed of posts on WordPress.com tagged "orhan-veli"</description>
	<pubDate>Tue, 08 Dec 2009 13:05:17 +0000</pubDate>

	<generator>http://en.wordpress.com/tags/</generator>
	<language>en</language>

<item>
<title><![CDATA[Şiirlerdeki İspanya]]></title>
<link>http://turgayfisekci.wordpress.com/2009/11/23/siirlerdeki-ispanya/</link>
<pubDate>Mon, 23 Nov 2009 18:00:52 +0000</pubDate>
<dc:creator>bfisekci</dc:creator>
<guid>http://turgayfisekci.wordpress.com/2009/11/23/siirlerdeki-ispanya/</guid>
<description><![CDATA[Kimileri uçakla, trenle, otomobille dolaşır dünyayı, kimi kitaplarla&#8230; Çıplak gözle göremedikle]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Kimileri uçakla, trenle, otomobille dolaşır dünyayı, kimi kitaplarla&#8230; Çıplak gözle göremediklerinizi, bir ülkenin görünmeyen katmanlarına ilişkin derinliğine bilgi ve duyarlıkları bulursunuz kitaplarda.</p>
<p>Bir ülkenin şiiri de, ayrımında olmasanız da sizi o ülkenin tarihine yaklaştırır.</p>
<p>Şiir, kaçınılmaz bir biçimde yazıldığı dönemin toplumunu ve kültürünü doğrudan ya da dolaylı içine alır. Üstelik bu içerme tarih yazma ya da görüş açıklama gibi bir amaçla yapılmadığından çoğu zaman ülke ve toplum üstüne çok daha arı düşünce ve duygular taşır.</p>
<p>Orhan Veli’den başlayıp, Tahsin Saraç’ın, İlhan Berk’in, Ahmet Necdet’in yaptıkları Fransız şiiri, Cevat Çapan’ın İngiliz, Amerikan, Yunan şiiri antolojilerine ve daha nicelerine, pek çok güzel şiirle tanışmanın yanında bu gözle de yaklaştım.</p>
<p>Sait Maden’in yeni yayımlanan <em>Çağdaş İspanyol Şiiri, 1900-2000 </em>(Çekirdek Yayınları) adlı seçkisini de biraz böyle okudum.</p>
<p>Sait Maden, kitaba yazdığı giriş yazısında önce İspanyol halkının ve dilinin oluşum serüvenini özetleyerek temel bilgiler veriyor; ardından 20. yüzyılı, bu yüzyıldaki oluşumları, gelişim ve değişimleri anlatıyor: Yüzyılın ilk çeyreğinde çoğu Fransız, kimileri de Şili ve Arjantin kökenli öncü akımların etkili oldukları görülüyor. Bu olgu İspanyol şiirinin Avrupa ile Latin Amerika arasındaki bağı oluşturan bir köprü olduğunu gösteriyor.</p>
<p>1927 Kuşağı olarak anılan şairler topluluğu ise, İspanyol şiirinin bütün yüzyıla vurulan damgası oldular. Lorca, Alberti, Vicente Aleixandre ve daha çok sayıda şair, dünya çapında kalıcı izler bıraktılar.</p>
<p>1936’da başlayan iç savaş sonunda kırk yıl sürecek Franco faşizmi başladı. Kimi şairler öldürüldü, kimi hapislere atıldı, kimi de yurdunu terketmek zorunda kaldı. Şiir İspanya’da sustu.</p>
<p>Yurtdışındaki İspanyol şairleri 40’lı ve 50’li yıllar boyunca yurt sevgisi, acı ve umutsuzlukla dolu şiirler yazdılar.</p>
<p>1970’te yayımlanan <em>Yeni En Yeni İspanyol Ozanları </em>adlı antoloji, İspanyol şiirinde yeni bir devrim yapacak şairleri ortaya çıkarır. Bu şairler, dili ve kültürü çağdaş dünya ile yeniden birleştirmenin yollarını açarlar.</p>
<p>1975’te Franco’nun ölümü ve demokrasiye geçişle birlikte İspanyol şiirinin dünya ile kopukluğu tümüyle sona erer. Yeni arayış ve oluşumlar, dili ve kültürü özgür bir şiir dünyasına ulaştınr.</p>
<p>* * *</p>
<p>Şiir tarih yanında, o ülkenin doğasının kokusunu da taşır.</p>
<p>Dahası bir ulusa, ülkeye, kültüre, insana ilişkin ne varsa, bulabilirsiniz o ülkenin şiirinde. Dilbilim incelemeleri için de yamlaşabilirsiniz şiire, folklor özellikleri için de. Bir ülkenin şiirinden o ülkenin <em>flora</em>’sını da (bitki örtüsü) çıkarabilirsiniz, hayvan varlığını da.</p>
<p>Şiir okurken bunların hiçbirini görmeyiz, Bunca çeşninin karıştığı o büyülü yapı, kendi dünyasına doğru kapıp götürür bizi çoğu zaman.</p>
<p><em>Dur portakal ağacının </em></p>
<p><em>yanında, İspanya’dır bu,</em></p>
<p><em>arkadaş. Mayıs gelecek</em></p>
<p><em>lavantalarla morarmış</em></p>
<p><em>Kastilya’ya. Gökte yeni </em></p>
<p><em>kanatlar kürek çekecek,</em></p>
<p><em>ve aşk bütün bakışlarda</em></p>
<p><em>tek tek ateşler yakacak. </em></p>
<p>(Ramon de Garciasol)</p>
<p>Okurlara önerim, İspanya’ya bir de şiirle bakmaları. Hiçbir gezmenin, görmenin duyuramayacağı İspanya’yı şiirlerde görmek için.</p>
<p><em> 19.12.2001</em></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Unutulmaz Şairler]]></title>
<link>http://turgayfisekci.wordpress.com/2009/11/23/unutulmaz-sairler/</link>
<pubDate>Mon, 23 Nov 2009 17:37:10 +0000</pubDate>
<dc:creator>bfisekci</dc:creator>
<guid>http://turgayfisekci.wordpress.com/2009/11/23/unutulmaz-sairler/</guid>
<description><![CDATA[İş Bankası Kültür Yayınları “Kayıp Şairler” adlı yeni bir diziye başladı. Bu dizinin ilk iki kitabı ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>İş Bankası Kültür Yayınları “Kayıp Şairler” adlı yeni bir diziye başladı. Bu dizinin ilk iki kitabı <strong>Halim Şefik</strong>’in Otopsi’si ile <strong>Nevzat Üstün</strong>’ün Ak Yeşil Kavak Ağaçları.</p>
<p>Kimlere “kayıp şairler” diyebiliriz diye düşündüğümde yanıtlamakta zorlandım.</p>
<p><strong>Memet Fuat</strong>’ın Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi’nde her iki şair de yer almış. Şiirimizin ana belleklerinden biri olarak bu yapıtı kabul edersek, “kayıp” diyemeyiz bu şairlere.</p>
<p>22 yaşında ölen <strong>Rüştü Onur</strong>, 24 yaşında ölen <strong>Muzaffer Tayyip Uslu</strong>, 70’li yaşlarında tek başına bir otel odasında yaşarken bir yandan şiir yazmayı sürdüren, bir yandan da Sanat El Kitapları yayımlayan <strong>İlhami Bekir Tez</strong>, şairliği unutulsa da sahnelerdeki, filmlerdeki görüntüleri unutulmaz <strong>Cahit Irgat</strong> ve daha niceleri bu yapıtta yerlerini, değerlerini koruyorlar.</p>
<p>Öte yandan kitaplarının basılması, kitabevlerinde bulunması gibi ölçütleri temel aldığımızda bambaşka bir sorun ortaya çıkıyor: Çağdaş şiirimizin nice değerli ozanının kitaplarını bulabilmek ne yazık, çok zor. Yayıncılar basmaya, kitabevleri raflarında bulundurmaya gerek görmüyorlar böyle kitapları.</p>
<p><strong>Orhan Veli</strong>, 1950’de, “dünya milletleri karşısına alın akıyla çıkacak şairlerimiz var. Unutmayalım onları. Unutmayalım onları demek, milli menfaatlerimizi unutmayalım demektir.” demişti.</p>
<p>Ancak ülkemizin en değerli varlıklarından biri olan çağdaş şiirimizi unuttuk. Onun ülkemizi dünyada temsil edebilecek önemli bir güç olduğunu göremedik. Toprakaltındaki değerli madenler gibi çağdaş şiirimiz, halkımızın ve dünyanın yararına sunulamadı.</p>
<p>Ne ders kitaplarında yeterince yer alabildi,  toplumumuzun derinliklerine yayılabildi ne de dünyaya tanıtılabildi.</p>
<p>İş Bankası Kültür Yayınları’nın “Kayıp Şairler” dizisi, çağdaş şiirimizin değerlerini toplumumuza yeniden anımsatabilecekse, bu dizide yayımlanacak çok sayıda kitap var demektir.</p>
<p>* * *</p>
<p>Nevzat Üstün’ün kitabında şiirseverleri yakından ilgilendirecek <strong>Edip Cansever</strong>’in bir mektubu da yer alıyor. Mektubun önemi, şairin kendi hayatı, şiiri ve kuşağı üstüne sorgulayıcı görüşler içermesi.</p>
<p>Halim Şefik’i seksenli yıllarda yakından tanımıştım. Çevresindekileri kuşatıveren bir mutluluğu vardı. Ne denli uzak durmak isteseniz de içine alıverirdi sizi. Her söze verecek bir hazırcevabı, her an karşısındakini afallatmayı başaracak bir zekâsı vardı.</p>
<p><strong>Aziz  Nesin</strong>, “Kitapçı Halim’in romanını yazamazsam, çok yazık, çok&#8230;” demiş. Haklıydı bu yazıklanmasında. Çünkü Halim Şefik çok renkli bir roman kişisiydi. Aziz Nesin komşu oldukları için iyi tanıyordu Halim Şefik’i. O yazamadı ama belki bir başka komşusu ve yakın arkadaşı <strong>Tan Oral</strong>, bir gün yazar onunla ilgili anılarını.</p>
<p>“Bobi” adlı bir şiiri vardı, dört dizelik: “Sana kimse ekmek vermiyor mu bobi / Ben vereceğim / Seni kimse sevmiyor mu bobi / Ben seveceğim”. Kitabı bir daha basılırsa adını “Bobi” koyacağını söylerdi.</p>
<p>Şiirinin tadı kolay kolay kaybolmayacak şairlerden Halim Şefik. Çünkü o tadı gönlünce, özgürce yaşadığı hayatından derlemişti. <strong>Ruhi Su</strong>’nun türküleştirdiği “Kılıç Balığının Öyküsü”nü dinleyenler, dahası kitabındaki cıvıl cıvıl yaşam sevinciyle dolu şiirlerini okuyanlar nasıl unutabilirler onu?</p>
<p>Kitabını yeniden okurken elyazısıyla yazıp bana verdiği bir şiirinin kitapta olmadığını farkettim. Onu da buraya alayım da belki sonraki basımlara eklenir.</p>
<p>PERÇEMLİ OĞLAK</p>
<p>Anakeçi her zaman perçemli oğlak doğurmaz</p>
<p>Fatoş hemşire sen bu ozan sözünü</p>
<p>Lütfen bir kenara yaz.</p>
<p>Perçemli oğlaklar küpeli ve daha bir oyuncu olurlar.</p>
<p>13.5.2009</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Orhan Veli’nin Bilinmeyen Serüvenleri]]></title>
<link>http://turgayfisekci.wordpress.com/2009/11/23/orhan-veli%e2%80%99nin-bilinmeyen-seruvenleri/</link>
<pubDate>Mon, 23 Nov 2009 13:42:40 +0000</pubDate>
<dc:creator>bfisekci</dc:creator>
<guid>http://turgayfisekci.wordpress.com/2009/11/23/orhan-veli%e2%80%99nin-bilinmeyen-seruvenleri/</guid>
<description><![CDATA[“Sözcükler” dergisinin yarın yayımlanacak 9. sayısında ünlü şairimiz Orhan Veli’nin bilinmeyen kimi ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>“Sözcükler” dergisinin yarın yayımlanacak 9. sayısında ünlü şairimiz Orhan Veli’nin bilinmeyen kimi serüvenleri gün yüzüne çıkıyor.</p>
<p>Kimi aydınlar vardır, yaşamlarının her ânı, yazıya geçsin, gelecek kuşaklara ulaşsın isterler. Kendilerini anlatan kitaplar hazırlanmasına katkıda bulunurlar, günlüklerini, anılarını yayımlarlar. Elbette böylesi tutumlar edebiyat tarihimiz için çok değerli belgelere, tanıklıklara ulaşmamızı sağlar.</p>
<p>Öte yandan yaşadıklarını yanlarına kâr sayıp, eli kaleme hiç ulaşmayan önemli aydınlarımız da vardır. Kimi zaman başlarından geçen olayları öylesine sıradan anlatıverirler ki, kıyamazsınız bu değerli tanıklıkların yitip gitmesine.</p>
<p><strong>Ziya Şav</strong> (d. 1921), edebiyatımız için önemli tanıklardan biridir. Lozan barış görüşmelerine çevirmen olarak katılan babası <strong>Saffet Şav</strong>, oğlunun birkaç dil bilen, aydın bir insan olarak yetişmesine önayak olmuş. Ziya Şav, 1940’lı yıllardan başlayarak Orhan Veli’den Sabahattin Eyüboğlu’na, Mina Urgan’dan Melih Cevdet’e çok sayıda edebiyatçının yakın dostu olmuş. Güçlü belleğinde o günlerin anılarını özenle koruyor. Bir yerden söz açın, size hemen Sabahattin Eyüboğlu ile Melih Cevdet Anday’ın hangi tarihte, Galata Köprüsü’nün altında otururlarken Süleymaniye Camii üzerine neler konuştuklarını anlatıverir.</p>
<p>* * *</p>
<p>Neyse ki böyle insanların çevrelerinde kimi zaman eli kalem tutan birileri oluyor da, böylesi önemli tanıklıkların hiç değilse bir bölümünün yokolup gitmesi önleniyor.</p>
<p><strong>Besim Dalgıç</strong> da böyle biri. Elinde alıcısıyla o yinelenemez anların saptayıcısı.</p>
<p>2005 yılının 14 Kasım günü, katıldığı bir Orhan Veli’yi anma gününde Ziya Şav’ın anlattığı, Orhan Veli’ye ilişkin dört anısını kendi kayıtlarından çözüp yazıya geçirmiş.</p>
<p>Burada ben bu yaşanmış hikâyelerden birini aktarayım. Ötekilerini de dileyenler dergide okuyabilir.</p>
<p>* * *</p>
<p>ORHAN VELİ’NİN GÖMLEKLERİ</p>
<p>“Orhan’ın Ankara zamanları. Benim çantam rehin kalmıştı otelde. Para bulursam çantamı almaya gideceğim. Orhan, ‘Ne var çantada?’ diye sordu. ‘Valla gömlekler var ama satılmaz ki’ dedim. Biz satıcılıkta çok kuvvetliyiz. Orhan da biliyor bu işi. Ben Mülkiye’de okurken yapardım. Hergele Meydanında satılırdı bunlar. Ticarette de başarılıydım. Senden üçe alıp;  dörde, beşe satardım.  Ve Orhan, ‘Gömlek niye satılmasın ki?’ deyince, kalktık gittik Hergele Meydanına. Orada karşımıza dedikodu hikâyeleri yazan Ayşe Abla çıktı. Ayşe Abla, Orhan Veli’nin o sırada gömlek sattığını öğrenmek için kolunu bile verirdi. Bundan daha büyük bir dedikodu olmaz o dönem için Ankara’da. Ayşe Abla, ‘Merhaba, nasılsın?’ dedi. Orhan fazla umursamadı. Biz indik aşağıya. Elimizde valizi gören satıcılar Orhan’ı tanıyorlardı. Biri, ‘Ne var abi bunun içinde?’ diye sordu. Orhan gömlek falan var deyince, satıcı valizi aldı ve içinden bir gömleği çıkarıp, ‘Orhan Veli’nin gömlekleri bunlar!’ diye  bağırmaya başladı.”</p>
<p>* * *</p>
<p>Günümüz şairleri içinde gömleğini satacak kadar parasız pulsuz olanlar var mıdır bilmem ama pazar esnafının tanıyacağı bir şair olmadığını sanırım söyleyebiliriz.</p>
<p>Ne değişti peki?</p>
<p>Zaman zaman gömleklerin satılarak yaşandığı, güzel şiirlerin yazıldığı o tatlı hayat, nasıl oldu da, bugünün görece daha paralı ama tatsız, şiirsiz hayatına dönüştü?</p>
<p>Üzerinde düşünmeye değmez mi?</p>
<p>29.8.2007</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Necati Cumalı]]></title>
<link>http://turgayfisekci.wordpress.com/2009/11/22/necati-cumali/</link>
<pubDate>Sun, 22 Nov 2009 16:50:25 +0000</pubDate>
<dc:creator>bfisekci</dc:creator>
<guid>http://turgayfisekci.wordpress.com/2009/11/22/necati-cumali/</guid>
<description><![CDATA[Yarın akşam, Akatlar Kültür Merkezinde, çağdaş edebiyatımızın iki ilginç yazarı birlikte anılacak. K]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Yarın akşam, Akatlar Kültür Merkezinde, çağdaş edebiyatımızın iki ilginç yazarı birlikte anılacak. Kültür hayatımızın farklı alanlarında öncü roller üstlenen <strong>Onat Kutlar</strong>, 11 Ocak 1995 günü, bombalı bir terör saldırısı sonucu ölmüştü. Necati Cumalı ise, çağdaş edebiyatımızda derin izler bırakan nice yapıtın ardından 10 Ocak 2001’de sessizce ayrılmıştı aramızdan.</p>
<p>Necati Cumalı, şiirimizin en yenilikçi ve verimli dönemlerinden olan 1940 kuşağının şairlerindendi.</p>
<p>40 Kuşağı, <strong>Orhan Veli</strong> gibi yenilikçilerle, <strong>Rıfat Ilgaz</strong> gibi toplumcuların çevresinde anılsa da, aslında çok farklı, çok boyutlu şairlerin yetiştiği bir dönemdir. Eleştirmen olarak <strong>Nurullah Ataç</strong>’ın renkli kişiliği de bu dönem şiirine ayrı bir heyecan katmıştır.</p>
<p>* * *</p>
<p>Necati Cumalı, Garip şiirinin çocuksu söyleyişleriyle kırsal doğa insanının kendine özgü yaşama sevincini ustalıkla birleştirdiği, lirik, kimi zaman öykülemeye yaslanan yalın bir şiir dünyası kurdu kendine. Rahat söyleyiş belirgin özelliğidir bu şiirin:</p>
<p><em>Artık memnunum yaşamaktan</em></p>
<p><em>Sabah erkenden kalktığım zaman</em></p>
<p><em>Siz varsınız;</em></p>
<p><em>Gündüz, işim var, arkadaşlarım,</em></p>
<p><em>Gece, yıldızlar var, karım var,</em></p>
<p><em>Günaydın tavuklar, horozlar!</em></p>
<p>1943’te yazılmış bu şiir, tıpkı ötekiler gibi bugün de taptazedir. Bu olgu, şairin yanı sıra yalın şiir anlayışının da başarısıdır.  O sırada 22 yaşında olan şair, sonraki yıllarda da hiç azalmayan yaşama sevincini şiirsel bir yöntem olarak kullanmıştır.</p>
<p>Bu özelliğini kendisi de sonraki yıllarda şöyle dile getirir: “<em>Şair, gerçekten şairse, (&#8230;) kendini dinlemeli, kendine kulak vermeli, kendinde oluşan şiiri söylemelidir. Çünkü yeni olan, değişik olan kendisidir, değişen yaşam ile birlikte oluşmuş kendi yeni kişiliğidir</em>.”</p>
<p>Bu sözler, şiire ilişkin temel bir gerçeği açıklıyor: Hayat ile şiir sanatını yazdıklarında birleştiremeyenlerin bu yolda gidebilecekleri fazla bir yol yoktur. Zorlama ile şiir yazmaya çalışanlar, ancak başka şairlerin etkisinde ürünler verebilirler.</p>
<p>* * *</p>
<p>Yakınlarda duyduğum bir olayı dönemin renkliliğini yansıtması bakımından burada aktarmadan geçemeyeceğim.</p>
<p>1956’da Necati Cumalı’nın <em>Değişik Gözle</em> adlı öykü kitabı yayımlanmıştır. Aynı günlerde Ataç, Varlık Dergisinin kapısından çıkarkan yanındaki <strong>Tahsin Yücel</strong>’in koluna girer. “<em>Biliyor musun</em>,” der, “<em>bu yıl Sait Faik Armağanına katılan öykü kitaplarından ikisi dışında hepsini okudum. Okudum çünkü onlara oy vermeyeceğimden emindim. İkisini okumadım: Biri Necati Cumalı’nın kitabı. Çünkü ona oy vereceğim. Öbürü de senin kitabın. Onu da okumadım çünkü ya Necati’ninkinden daha güzelse diye</em>.”</p>
<p>Ardından Cumalı’nın şu dizelerini okur:</p>
<p><em>Ağaçlar denize doğru gidiyor</em></p>
<p><em>Deniz karşı dağlara doğru</em></p>
<p><em>Gittikçe küçülüyor, ufalıyorum</em></p>
<p><em>Olduğum yerde</em></p>
<p><em>Neredeysen uzat ellerini</em></p>
<p><em>Başım dönüyor.</em></p>
<p>Sonra da ekler: <em>“Ne kadar güzel değil mi? Böyle şiir yazan birine vermek istiyorum oyumu.</em>”</p>
<p>Böylelikle Ataç’a özgü bir değerlendirme ölçütüyle güzel şiir yazana verilir o yılki Sait Faik Hikâye Armağanı.</p>
<p>9.1.2007</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Çok Okunan Şairler]]></title>
<link>http://turgayfisekci.wordpress.com/2009/11/22/cok-okunan-sairler/</link>
<pubDate>Sun, 22 Nov 2009 16:21:36 +0000</pubDate>
<dc:creator>bfisekci</dc:creator>
<guid>http://turgayfisekci.wordpress.com/2009/11/22/cok-okunan-sairler/</guid>
<description><![CDATA[Attilâ İlhan, Adam Sanat’ın şubat sayısında çok tartışılan bir soruna açıklama getiriyor: “Şiir nede]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Attilâ İlhan, Adam Sanat’ın şubat sayısında çok tartışılan bir soruna açıklama getiriyor:</p>
<p>“Şiir neden satılmıyor. Bunu bana mı soruyorsun, çok yanlış bir kişiye soruyorsun sen. Benim şiirim satıyor çocuğum. Hadi benimkini bir yana bırakalım, Türkiye’de Yahya Kemal, Necip Fazıl, Nâzım Hikmet, Ahmed Arif, Hasan Hüseyin satılıyor. Bunların hepsine baktığınızda aynı ortak paydayı görüyorsunuz. Bunlar fikirleri itibariyle birbirine zıt insanlar. Kimisi sağcı, kimisi solcu ama hepsinde geride kendi edebiyatımızın sesi var.” &#8230; “Bu ses halkın sesi, memleketin sesi. Çünkü bu sesle ezan okunuyor, mevlit okunuyor, konuşuluyor, ninniler söyleniyor. Türkiye’de yenilik diye sen bu sesten kurtulmaya çalışırsan kültürsüzleşiyorsun. Kültürsüzleştiğin zaman da halk seninle ilişkisini koparıyor, gidip arabeske sığınıyor. Halkın seni okuması için o sesi yenileştirmen lazım.”</p>
<p>Önce şöyle bir olgunun aydınlatılmasının gerekli olduğuna inanıyorum: Ülkemizdeki şiir okurlarını satılan şiir kitaplarının sayısıyla saptamaya çalışmak yetersiz. Çünkü şiirin kitaplar dışında da inanılmaz yayılma olanakları var. Antolojilerde okunuyor, kartpostallara basılıyor, afişlerde, duyurularda kullanılıyor, bestelenip şarkı oluyor, radyolarda seslendiriliyor, mektuplarda, anı defterlerinde vb. yer alıyor. Dolayısıyla kimi zaman beş yüz adet satılmış bir kitaptaki bir şiirin olmadık yerlerde karşınıza çıktığı da oluyor.</p>
<p>Yukarıda sayılanlar dışında da kitapları çok satılan bir çok şairimiz var: Sözgelimi, Orhan Veli, Cahit Külebi, Özdemir Asaf, Cemal Süreya, Edip Cansever, Ataol Behramoğlu, daha yeni kuşaklardan Murathan Mungan, Sunay Akın, küçük İskender&#8230;</p>
<p>Bütün bu şairlerin çok satış nedeni olarak da yukarıda açıklanan gerekçe, yani geleneksel sese bağlılık öne sürülebilir mi?</p>
<p>Kimi şair geleneksel sese yaslanmasıyla sevilebilir, kimi de geleneksel sesten kopup şiire yepyeni olanaklar getirdiği için.</p>
<p>Nâzım Hikmet’in sevilmesi yalnızca geleneksel sesle ilişkisine bağlanabilir mi? Değişik dönemlerde çok farklı anlayışlarla şiirler yazmış bu büyük şair denediği her biçimle de halkın sevgisini kazanabilmiştir. Çünkü insanlara şiirleriyle sunduğu bir dünya vardır ve okurlar da bu dünyayı paylaşma isteğiyle onun şiirlerini okumaktadırlar. “Rubailer”i yazarken geleneksel ses içindedir ama aynı dönemde yazdığı “Ellerinize ve Yalana Dair”de gelenekle nasıl bir ilişki kurulabilir? En güzel şiirlerinden biri olan “Saman Sarısı”nda geleneksel sesin izine rastlanmayan yepyeni bir ses kurmuştur.</p>
<p>Orhan Veli, Türk şiirinin gelenekle olan bütün bağlarını koparmak savıyla ortaya çıkmış, bu anlayışla yazdığı şiirleriyle de, en sevilen, en çok satılan şairlerden biri olmuştur.</p>
<p>Cemal Süreya çağdaş Fransız şiirinin, Edip Cansever, Eliot, Seferis gibi çağdaş Batı şairlerinin etkisinde ama Türkçe ve kendilerine özgü birer şiir dünyaları kurmuşlar, her ikisi de özellikle ölümlerinden sonra çok okunan şairler olmuşlardır.</p>
<p>Genç kuşaklar içinde çok okunan iki şairin de sevilme nedenleri bambaşkadır: Sunay Akın, yazdığı şiirin yanı sıra bulduğu şiiri yaygınlaştırma yollarıyla da şiirlerini geniş kitlelere taşıyabilmiştir. Küçük İskender, günümüz toplumuna ve insanına kıyıdan ve etkili bakışıyla ilgi toplamıştır.</p>
<p>Şair, söyleyişindeki ses özelikleri kadar, hatta daha çok, şiirleriyle getirdiği dünya ile de ilgi toplar. Şairin gözler önüne serdiği dünya kimi zaman yaygın biçimde okurlar tarafından paylaşılabilir, kimi zaman da okur o dünyayla yeterince ilişki kuramaz. Bugün kuramaz yarın kurar, şairin dünyasıyla okurun dünyası buluşabilir ya da buluşamaz bunu da kestirebilmek zordur. Bizim şiirimiz de böylesi örneklerle doludur. Yukarıda adı anılanların çok satılmasına karşın çağdaş şiirimizdeki yerlerinin öneminden kimsenin kuşku duymadığı Oktay Rifat,<strong> </strong>Melih Cevdet, Turgut Uyar, Metin Eloğlu gibi büyük şairlerin kitapları da az satılmaktadır. Bu olgu onların değerini azaltır mı?</p>
<p>Ya da şöyle sorulabilir: Okurun Orhan Veli’yi çok okuyup, şiiri onunla hemen hemen aynı kulvarda sayılabilecek Metin Eloğlu’nu okumamasının akla yakın bir açıklaması olabilir mi?</p>
<p><em>11.2.2004<strong></strong></em></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Şairlerin İstanbul’u]]></title>
<link>http://turgayfisekci.wordpress.com/2009/11/21/sairlerin-istanbulu/</link>
<pubDate>Sat, 21 Nov 2009 16:35:26 +0000</pubDate>
<dc:creator>bfisekci</dc:creator>
<guid>http://turgayfisekci.wordpress.com/2009/11/21/sairlerin-istanbulu/</guid>
<description><![CDATA[Şiirlerle bir kentin haritası çizilebilir mi? Ya tarihi, insanı, kültürü anlatılabilir mi? Anlatılsı]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Şiirlerle bir kentin haritası çizilebilir mi?</p>
<p>Ya tarihi, insanı, kültürü anlatılabilir mi?</p>
<p>Anlatılsın, anlatılmasın, İstanbul için, nice şair bu işe girişmiş. Samih Rifat’ın hazırladığı <em>Çok Eski Bir Günbatımı</em> adlı seçkide Bizans dönemi İstanbul’unun şiirlerinden günümüze ulaşanlar bir araya getirilmişti. Osmanlı dönemi Divan edebiyatının rakipsiz kentidir İstanbul.</p>
<p>Cumhuriyet döneminin çağdaş şiiri de sürekli bir ilişki içindedir İstanbul’la. Doğal güzellikleri, tarihi karşısında hayranlık duyar; insanlarının, sokaklarının, yapılarının yazgısıyla ilgilenir. Bir yandan da çarpışır, mücadele eder bu ele avuca sığmaz yeryüzü mücevheriyle.</p>
<p>Bu yüzden İstanbul şiirleri ayrı, büyük bir dünyadır, şiir evreninin içinde. Çok farklı bakışlarla, farklı yaklaşımlarla, İstanbul şiirleri bir araya getirilebilir.</p>
<p>“<em>Sâde bir semtini sevmek bile bir ömre değer</em>” dememiş mi Yahya Kemal. Öyleyse her semti için de ayrı ayrı şiir seçkileri yapılabilir. <em>Üsküdar Şiirleri </em>adlı bir seçki yayımlandı nitekim.</p>
<p>Tarihine ilgi duyanlar için, “Şiirlerle İstanbul Tarihi”, insanına ilgi duyanlar için, “Şiirlerle İstanbul İnsanı” vb. seçkiler de yapılabilir. Çok da yararlı olur.</p>
<p>Düşüncenin sonu yok: Bugünün kentlisine sorsak, “Evinizin penceresinden baksanız ne görürsünüz,” diye ne yanıt alırdık? Şairler yaşadıkları dönemler için bu soruyu bile yanıtlamışlar:</p>
<p>Bir odamız vardı etrafı sarmaşık</p>
<p>Bostanlara bakan penceremiz (Oktay Rifat)</p>
<p>Bahçemda dut ağacı</p>
<p>vurdu ince dallarıyla penceremin camına (A. Kadir)</p>
<p>Bütün bunları neden söylüyorum?</p>
<p>Yeni bir İstanbul şiirleri seçkisi okuduğumdan.</p>
<p>Kemal Özer’in hazırladığı <em>Sana Dün Bir tepeden Baktım&#8230; </em>(Alkım Yayınları) adlı seçkide 45 ozandan 73 şiir yer alıyor.</p>
<p>Kemal Özer, Cumhuriyet dönemi ozanlarından şiirler seçerken, bunların, “yaşama ve ülkeye İstanbul üzerinden yöneltilmiş bakışların bir toplamı” olmasını amaçlamış. Bir albüme bakar gibi, şiirden şiire geçerken, “İstanbul’a ve İstanbul’la birlikte kendimize bakmamızı sağlayacak bir albüm.”</p>
<p>Seçki bölümlenirken de ozanlara göre değil, konulara göre ayrımlara gidilmiş: Adı İstanbul olan şiirler, bir semt ya da sokağa yazılmış şiirler, bir anıt ya da alanına yazılanlar, bir anış-sesleniş biçiminde dile gelenler, duygu-türkü biçiminde işlenenler ve kavga-sorgu konularıyla İstanbul’a yaklaşımlar olarak altı bölüme ayrılmış.</p>
<p>Ozanların İstanbul’u bu denli dert edinmeleri yalnızca kentin benzersiz büyüleyiciliğinden değil elbet. İstanbul’la hesaplaşmak, ozanın dünyayla da hesaplaşması aynı zamanda. Yaşadığı çağın en keskin çelişkilerini de, hiçbir yerde olmayan bir berraklıkla İstanbul’da görüyor. En kişisel duygulardan toplumsal gelecek düşlerine dek ozanın dünyasında İstanbul. Yahya Kemal’in “Erenköyü’nde Bahar”ından, Nâzım Hikmet’in “Ceviz Ağacı”na; Orhan Veli’nin “Kapalı Çarşı”sından, Kemal Özer’in Altan Yalçın’ın “Haliç” belgeseline yazdığı aynı adlı şiir-metnine bir çizgi çekersek, İstanbul şiirlerinin ne denli geniş bir ufka yayıldığı hemen görülür.</p>
<p>Bir yandan dünyada kuruluşundan bu yana önemini hiç yitirmemiş binlerce yıllık tarihsel bir kent, öte yandan bugünün dünyasında nüfusu pek çok ülkeden fazla, dev bir metropol&#8230;</p>
<p>Bu denli karmaşık bir yapıyı anlayabilmek için şiir belki de en iyi yol.</p>
<p>Herkes kendi murdar karanlığına gömülmüş (B. R. Eyüboğlu)</p>
<p><em>24.12.2003</em></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Şiirin Öykücüsü]]></title>
<link>http://turgayfisekci.wordpress.com/2009/11/20/siirin-oykucusu/</link>
<pubDate>Fri, 20 Nov 2009 17:57:15 +0000</pubDate>
<dc:creator>bfisekci</dc:creator>
<guid>http://turgayfisekci.wordpress.com/2009/11/20/siirin-oykucusu/</guid>
<description><![CDATA[Geçtiğimiz cumartesi günkü gazetemizde Işık Kansu, şair Sunay Akın’ın önemli bir özelliğinden söz ed]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Geçtiğimiz cumartesi günkü gazetemizde Işık Kansu, şair Sunay Akın’ın önemli bir özelliğinden söz ediyordu; onun ne denli etkili bir konuşmacı olduğundan.</p>
<p>Bartın Kitap Fuarı’ndaki konuşmasından, dinleyenleri nasıl etkilediğinden izlenimler aktarırken, onun bir “showman” ya da “stand-up”çı değil, “aydınlanmacı, araştırmacı” edebiyatçı ve şair olduğunu da vurgulamak gereği duyuyordu.</p>
<p>Sunay Akın’ın bu özelliği, beni de hep şaşırtmıştır. Birlikte çok sayıda toplantıya katıldık. Kütüphane, okul ya da belediye salonlarında şiir ve edebiyat üstüne konuşmalar yaptık. Öteki konuşmaları ciddi ciddi dinleyenlerin söz Sunay’a geldiğinde ilgilerinin nasıl değiştiğini, yüzlerinin ışıdığını, çocuksuluk ve saflığa büründüğünü gördüm.</p>
<p>Bu özelliği onu, edebiyat toplantılarının ilk aranan kişilerinden biri durumuna getirdi. O da istekleri yanıtsız bırakmayarak sürekli konuşmalar yapmak üzere dolaşan biri oldu. Bunu kendine görev bildi. Sahne sanatçıları gibi bir geçim yolu olarak da görmedi bu özelliğini; yalnızca paylaşmak, aktarmak için düştü yollara.</p>
<p>Bu yönüyle edebiyatımızda bir ilk Sunay Akın.</p>
<p>Önceki kuşakların ünlü şairleri, geniş kitleleri etkileyen yapıtları ve yaşam biçimleriyle tanınıyorlardı. Nâzım Hikmet, Orhan Veli böylesi efsane kişiliklerdi.</p>
<p>1950’lerde yaygınlaşan şiir matineleri, etkili okuyuşlarıyla Attilâ İlhan’ı ve Özdemir Asaf’ı ünlendirdi.</p>
<p>1980’li ve ‘90’lı yıllar türlü özellikleriyle Can Yücel’in büyük ilgi gördüğü yıllar oldu.</p>
<p>Son yıllarda Ataol Behramoğlu’nun, müzikçi Haluk Çetin’le birlikte gerçekleştirdiği şiir-müzik toplantıları ilgiyle karşılanıyor.</p>
<p>Sunay Akın’ın yaptığı ise bütün bunlardan farklı. O kimi zaman kendinin ya da başka şairlerin şiirlerini okusa da, asıl yaptığı şiir okumak değil, öyküler anlatmak.</p>
<p>Şiirle ilgili, günlük hayatla ilgili, geçmişin söylenceleri, masalları, olayları&#8230; Bütün bunlar, onun dilinde yeni, taze, herkesi ilgilendiren olaylara dönüşüyor. Bir tür masal anlatır gibi, ama içinde hayatın nabzının attığı, gerçeğin masalını.</p>
<p>Kız Kulesi’ni, üzerinde şiir okunan, konuşulup tartışılan bir şiir cumhuriyetine dönüştürme düşüncesi de yine onun masalsı ama bir o denli de gerçekçi çabası değil miydi?</p>
<p>Anlattığı öyküler çoğaldıkça, bunların kimilerini kitaplaştırdı Sunay Akın. <em>İstanbul’un Nâzım Planı&#8230;, İstanbul’da Bir Zürafa</em>, bunlardan.</p>
<p>Dahası, belki de ilk kez bir şair, şiirlerinden daha fazla anlattığı öykülerle tanınır oldu. Ama bunun hiç önemi olmadığını sanıyorum onun için. Onun derdi başka: Toplumsal değişime, dönüşüme, kalıcı değerlerin ortaya konup tanıtılması ve korunmasına katkıda bulunabilmek. Bunun sözle ya da yazıyla yapılması hiç önemli değil.</p>
<p>Onun yapmak istediklerini sanırım en iyi arkadaşı Akgün Akova<strong> </strong>anlatmış :</p>
<p>“<em>Yarış atlarına ve süs köpeklerine övgüler düzer birileri; o atlıkarıncaya içi giderek bakan çocukları yazar.</em></p>
<p><em>Bal tutan parmaklarını yalarlar; o, denize dökülen simitleri yazar.</em></p>
<p><em>Medya hokkabazları para sayma makinalarını ceplerinde taşırken; o Ahmet Samim’i yazar.</em></p>
<p><em>Haydarpaşa’nın gelininden söz edilir gazetelerde; o Haydarpaşa’nın işçi tulumuyla dolu gardırabonu yazar.</em></p>
<p><em>Ve herkes gecenin bir yerinde söndürmüşken fenerini; Sunay Akın birileri ateşin altını beslesin, karanlık defolup gitsin diye, ‘devrim’ sözcüğü güzel kitapların ilk sayfasına yazılsın diye, sabahlara kadar beynine fazla mesai yaptırıp, Nâzım Hikmet’in gülümseyen bir fotoğrafına bakarak ‘İstanbul’un Nâzım Planı’nı yazar.</em>”</p>
<p><em> </em></p>
<p><em>31.10.2001</em></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[“Dizeler”]]></title>
<link>http://turgayfisekci.wordpress.com/2009/11/20/dizeler/</link>
<pubDate>Fri, 20 Nov 2009 17:40:20 +0000</pubDate>
<dc:creator>bfisekci</dc:creator>
<guid>http://turgayfisekci.wordpress.com/2009/11/20/dizeler/</guid>
<description><![CDATA[Yunus Emre’den bu yana, okuyana durup dururken kolayca söylenivermiş gibi gelen dizelerin ardında he]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Yunus Emre’den bu yana, okuyana durup dururken kolayca söylenivermiş gibi gelen dizelerin ardında hep şiire verilmiş koca bir ömür vardır.</p>
<p>Kendi kuşağımda (Erdal)Alova denli hayatını yalnızca şiire vermiş, varlığını şiirle özdeşlemiş az şair gördüm.</p>
<p>Alova, yeni ve ilk kez bir toplu şiirler yapıtıyla karşımızda:<em>Dizeler (2001-1973)</em>. 28 yıllık zaman diliminden 133 sayfalık bir bütün.</p>
<p>Dizeler başlığı, rastgele konulmuş bir başlık değil bence. Kitaptaki her bir dizeye verilen emeği, özeni, sahip çıkmayı gösteriyor.</p>
<p>Öyle bir şiir birikimiyle karşı karşıyayız ki, boş yok. Arıta arıta uluşılmış som bir bütünlük.</p>
<p>Hep söylenir ya, şiir tek bir sözcüğüne dokunamayacağınız bir yapıdır, tek sözcüğünü değiştirseniz bozulur o yapı.</p>
<p>Şiirlerdeki kusursuzluğa baktıkça bu temel yapıyla karşılaşıp hayranlık duymamak elde değil.</p>
<p>Yalnızca yapısal bir yoğunluk ve mükemmellik içermiyor Alova’nın şiiri; taşıdığı anlam katmanlarıyla da çok zengin bir şiir.</p>
<p>Bu özgün şiir dünyasına giresilmek yalınkat bir okumayla olanaklı değil. Şiir bilmek, tarih bilmek, doğa bilmek, hayatı bilmek gerek.</p>
<p>Gene de aşkı anlatan bir şiirle başlayabilirsiniz onu okumaya. “Sevgi Dönümü”nden birkaç dize size o şiirin yolunu açabilir:</p>
<p><em>Omuzların iki yunus kürekte.</em></p>
<p><em>&#8230;</em></p>
<p><em>Patlıcan moru saçların</em></p>
<p><em>nasıl döverdi yastığı</em></p>
<p><em>uçaktan atılan kâğıtlar gibi</em></p>
<p><em>çırpınırken ayakların</em></p>
<p><em>&#8230;</em></p>
<p><em>Bir bir açtım kapalıçarşılarını</em></p>
<p><em>geçtim batık saraylarından</em></p>
<p><em>balık kanı kokan geçitlerinden</em></p>
<p><em>kayboldum sonunda</em></p>
<p><em>cevahir bedesteninde.</em></p>
<p>Şairlere yazdığı şiirler de, şiir sanatına ilgi duyuyorsanız Alova şiirine giriş için açık bir kapı olabilir. Şiirle seslendiği şairlere bir bakalım: Sappho, Kavafis, Lorca, Ritsos, Henri Michaux, Nâzım Hikmet, Orhan Veli, Oktay Rifat, Edip Cansever, Metin Eloğlu, Can Yücel, Cemal Süreya, Cevat Çapan.</p>
<p>Bu şiirleri okurken yine çok yönlü şiir dünyalarıyla karşılaşacaksınız. Bir yandan üzerine şiir yazılan şairin dünyası, öte yandan Alova’nın bu şairlere yaklaşımıyla ortaya çıkan derinlikli portreler. Bir de “Tayf” şiiri var, Alova’nın dokuz şairden oluşan bir “Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi”</p>
<p>Alova şiirini yoğunlaştırırken en çok doğayı kullanıyor. Doğadan derlediği türlü gereçlerle  kuruyor imgelerini. Hayattan ve edebiyattan uzaklaşmış bir doğa onun şiirleriyle yepyeni söyleyişler olarak geri dönüyor:</p>
<p><em>Sevgisizlik yiyip bitirmiş</em></p>
<p><em>Süngertaşı gibi yüreklerini.</em></p>
<p><em>&#8230;</em></p>
<p><em>Dizlerin sönmüş kraterler</em></p>
<p><em>Eteğine kent kurduğum</em></p>
<p><em>&#8230;</em></p>
<p><em>Dilbalıkları gibi kayıp geçerken günler</em></p>
<p><em>&#8230;</em></p>
<p><em>Yazarken yaz günü isteklerini</em></p>
<p><em>Mürekkepbalıklarının tebeşiriyle</em></p>
<p><em>Mavi tahtasına denizin.</em></p>
<p>Doğa, şiir, kişisel ve toplumsal tarih, binlerce ayrıntı&#8230; toplayın hepsini. Çevirip başınızı hayatın gürültüsünden, bakın, insan doğanızın geresindiği şeylerden söz ediyor şair.</p>
<p>Sonrada şunu sorabilirsiniz; böyle bir şairin değerlenmediği bir şiir ortamının sağlığından söz edilebilir mi?</p>
<p><em> </em></p>
<p><em>18.7.2001</em></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[“Yüzyılın Türk Şiiri”]]></title>
<link>http://turgayfisekci.wordpress.com/2009/11/19/yuzyilin-turk-siiri/</link>
<pubDate>Thu, 19 Nov 2009 18:33:32 +0000</pubDate>
<dc:creator>bfisekci</dc:creator>
<guid>http://turgayfisekci.wordpress.com/2009/11/19/yuzyilin-turk-siiri/</guid>
<description><![CDATA[Her çalışma bir emektir. Yüzyılın Türk Şiiri adlı 1453 sayfalık antolojiye harcadığı emek için Mehme]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Her çalışma bir emektir. <em>Yüzyılın Türk Şiiri </em>adlı 1453 sayfalık antolojiye harcadığı emek için Mehmet H. Doğan’ı kutluyorum.</p>
<p>Bu önemli olması beklenen kitabın değeri ne yazık, böylesi bir yapıtta yer bulmaması gereken öznel yargı ve değerlendirmelerle azalmış.</p>
<p>Bakalım:</p>
<p>“Önsöz”ünde “edebiyat tarihine bir belge bir gereç” olması amaçlanan kitabın otuz beş sayfalık değerlendirme yazısında, çağadaş şiirimizin doruklarından, başka hiçbir şairin yapamadığı gözüpek yenilikleri tek başına gerçekleştirmiş Can Yücel üstüne tek satır yok. Bir kez adı geçiyor, “İkinci Yeni ve uzantısı şiirin ustaları” biçiminde.</p>
<p>Şairlerin yaşamöyküleri ise tümüyle eleştirmenin öznel yargılarına kurban gitmiş.</p>
<p>Rıfat Ilgaz’ın şiiri üstüne tek satır değerlendirme yok. Mehmet H. Doğan, 80 sonrasının değerleri tartışmalı pek çok şairine gösterdiği ilgiyi Rıfat Ilgaz’a gösterme gereği duymuyor, şiirimizde hiç önemi olmayan bir şair gibi sunuyor onu. Şiirimize getirdiği Orhan Veli’ye koşut söyleyiş rahatlığının hiç önemi yok onun için.</p>
<p>Bedri Rahmi Eyuboğlu için, “ortalama şiir okuyucusunu hemen saran” denilerek küçümseniyor. Bu yargı, “ömür boyu fazla titizlenmeden aynı şiiri sürdürdü” sözüyle de bir kez daha vurgulanıyor.</p>
<p>Özdemir İnce için, “şiir çevirisi çalışmaları yurtdışında birtakım ilişkiler sağladı ona.” diyor. “Birtakım ilişkiler” deyişi niteliği belli olmayan, karanlık, açık olmayaniler için kullanılır. Böylelikle yazarın ilişkileri küçümsenmiş, dışlanmış, haksız gösteriliyor.</p>
<p>Gülseli İnal’ın yaşamöyküsünde katıldığı toplantılar, şiir okuduğu mekânlar sıralanmış. Onun katıldığı toplantılar, şiir okuduğu yerler önemli de başkalarının değil mi?Neden öteki şairlerin bu yönleri yazılmıyor da yalnızca onunkilerden söz ediliyor?</p>
<p>Bir edebiyatçı için askerlik yaptığı yerin yapıtları için bir önemi varsa sözü edilir. Ataol Behramoğlu ile İsmet Özel askerliklerinde şiir tarihimize geçmiş önemli şiirler yazmışlardır. Peki Yusuf Alper’in “Askerlik hizmetini Girne’de, zorunlu hizmetini Muğla’da” yapmış olmasının edebiyatımız için önemi ne?</p>
<p>Ali Asker Barut için, “İlk kitabı Almanca’ya çevrildiği halde kitaba yayıncı bulunamadı.” denmiş. Böyle bir bilgi kısa yaşamöyküsüne neden yazılır, aşağılamak için değilse? Ben de o kitap yayımlanalı altı ay oldu desem ne diyecek Mehmet H. Doğan?</p>
<p>Tek tek okunduğunda bol bol gülünç cümlelerin yer aldığı yaşamöyküleri bölümü ayrı bir incelemeyi hak ediyor. Ya şiirler? Hiç değilse onlar yanlışsız, özenli basılabilmiş olsaydı.</p>
<p>Kitabın boyutları şiir yayıncılığı için son derece elverişli. Geniş enine uzun dizeli şiirleri rahatça sığdırabilirsiniz. Ama ne gezer? Mehmet H. Doğan büyük hayranlık duyduğu Edip Cansever, Turgut Uyar<strong> </strong>gibi uzun dizeler kuran şairlerin şiirlerine, bu sevgisini gösterecek en küçük bir özeni bile göstermemiş. Önceki basımlarda yer olmadığı için alt satıra döndürülen dize biçimleri aynen korunmuş. Örnek için Turgut Uyar’ın “Münacat” şiirine bakılabilir. İkiliklerden oluştuğu besbelli şiirin kimi dizelerinin sonundaki sözcüğü bir alta indirmenin anlamı ne? Onları indirirken 4. ve 5. ikilikleri birleştirerek dörtlük yapmışsınız. Bu tür şiirlerin şairin sağlığında yayımladığı kitapların ilk basımlarıyla karşılaştırarak düzeltilmesi gerekirdi. “Şiirimizin yaşayan en önemli eleştirmeni” olmak kolay değil.</p>
<p>Bir de antolojide yer vermeye değer bulunmayanlar var. Benim saptayabildiklerim: Onlarca kitabı olan Ahmet Necdet, altı kitabı olan, 1989 Ceyhun Atuf Kansu Ödülü’nün sahibi Müslim Çelik, kitapları büyük satışlara ulaşmış Nevzat Çelik ve Akgün Akova. Üçüncü cildin kapağında 70’li yılların öncü şairleri arasında adı geçmesine karşın kitapta şiirleri olmayan Yıldırım Türker.</p>
<p>Bir çalışmanın etkisi ve kalıcılığı yaydığı adalet duygusuyla sağlanabilir. Hazırlayanın öznel yargılarının böylesine yansıdığı bir çalışma edebiyat tarihimizde iz bırakabilir mi?</p>
<p><em>23.5.2001</em></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Cahit’in Odası]]></title>
<link>http://turgayfisekci.wordpress.com/2009/11/19/cahit%e2%80%99in-odasi/</link>
<pubDate>Thu, 19 Nov 2009 13:27:55 +0000</pubDate>
<dc:creator>bfisekci</dc:creator>
<guid>http://turgayfisekci.wordpress.com/2009/11/19/cahit%e2%80%99in-odasi/</guid>
<description><![CDATA[Bir süredir depremin yıktıklarını konuşuyoruz. Oysa neredeyse elli yıldır bitmez tükenmez bir yıkım ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong> </strong></p>
<p>Bir süredir depremin yıktıklarını konuşuyoruz. Oysa neredeyse elli yıldır bitmez tükenmez bir yıkım içindeyiz. Ormanlarımızı yaktık, köylerimizi yaktık, denizlerimizi öldürdük, doğru dürüst bir temel eğitim veremediğimiz için milyonlarca insanımızı yıkık kişilikler olarak yetiştirdik.</p>
<p>Geçmiş yıllara ilişkin hiçbir anının kalmadığı kentler yaratmak yalnızca bize özgü. Bir toplum bu denli çevresinden, geçmişinden koparılabilir mi? Geçmiş değerlere bakmadan, onları irdelemeden bugünü hangi ölçütlere dayanarak değerlendireceğiz?</p>
<p>Yirminci yüzyılın dünyaya gelmiş en büyük şairlerinden biri ülkemizde yaşadı: Nâzım Hikmet.</p>
<p>Onun bu ülkede yaşadığını kanıtlayacak bugüne ne kaldı? Yaşadığı sokaklar, oturduğu evler, kullandığı eşyalar nerede? Son elli yılın yıkımı çoğunu yok etti. Yalnızca Atatürk’ün denize girdiği yer olduğu için bile korunması gereken Florya kıyılarının kanalizasyon çukuruna dönüştürülmesinin bile, ülkenin kurucusunun anısına yapılmış bir saygısızlık olduğu düşünülmez mi?</p>
<p>Anılarını yazan şairlerimizin sayısı çok az.</p>
<p>Cahit Külebi’nin <em>İçi Sevda Dolu Yolculuk</em>’unu okuyordum. Şöyle bir cümleye rastladım: “Cahit Sıtkı’nın Zafer meydanındaki bir apartmanda oturduğu sırada, Orhan, Cahit, Şahap, Necati ve ben Şükran’dan çıktık yürüyerek Cahit’in odasına geleceğiz.”</p>
<p>Bu odanın 1940’ların Ankara’sının yazın ortamının merkezlerinden biri olduğunu ilk kez Melih Cevdet Anday’ın anılar kitabı olan <em>Akan Zaman Duran Zaman</em>’da okumuştum. Cahit Sıtkı’dan sonra burayı Orhan Veli tutmuş. Orada anlatılan şöyle bir öyküsü vardı odanın:</p>
<p>Gerçeküstücü akımın önde gelen ozanlarından Philippe Soupault, 1949’da Ankara’ya gelir ve o sırada çok ünlü olan Garip akımının temsilcisi ozanlarla tanışmak ister. Ozanlarımızın o sıralar konuk ağırlayabilecek bir mekânları olmadığından bu odayı derleyip toparlayıp “Yaprak” dergisinin bürosuymuş gibi yaparlar. Burada buluşulur, konuşulur, şiirler okunur. Günün beklenmedik davranışı Orhan Veli’den gelir. Soupault’tan çevirdiğini söylediği şu şiiri okur:</p>
<p><em>Şakir Efendi</em></p>
<p><em>Koltukçu</em></p>
<p><em>Öldü</em></p>
<p><em>Dün gece</em></p>
<p><em>Çerkes’te</em></p>
<p><em>Öldü</em></p>
<p><em>Gitti</em></p>
<p><em>Çerkeş’te öldü gitti.</em></p>
<p>Şiiri bir kez daha dinleyen Soupault, “Aslı gibi,” der, ülkemizden ayrılırken de bir gazeteciye şunları söyler: “Şiiri bütün dünyada aradım, Türkiye’de buldum.”</p>
<p>Melih Cevdet, bu olayı anlattığı yazısın şöyle tamamlar:</p>
<p>“Orhan Veli’nin eski odası, kim bilir, yıkılmış mıdır? O odayı Ankara Belediyesi satın alsaydı da, kapısına, ‘Cahit Sıtkı Tarancı, sonra Orhan Veli Kanık burada oturdular. Philippe Soupault burada konuklandı’ levhasını assaydı iyi olurdu.”</p>
<p>İyi olmasından çok öte, çağdaş edebiyatımıza ilişkin bir tanıklığı gelecek kuşaklara aktarabilirdik. Yalnızca tek tek mekânlar değil, bütünüyle kentler ve doğa bize ait şeylerse, tarihimizde, edebiyatımızda bir yerleri varsa korunmak zorundadır.</p>
<p>İstanbul üzerine en güzel şiirleri yazmış Yahya Kemal, bu kenti dil ile ölümsüzleştirmişse, artık kimsenin “Erenköy’de Bahar” şiirinin anlattığı Erenköy’ü değiştirmeye hakkı olamaz.</p>
<p>Bugünün Erenköy’ünde doğup büyüyen bir gence “Erenköy’de Bahar” şiiri bir şey söyleyemez. Çünkü o duyarlığın Erenköy’ü artık ortada yoktur.</p>
<p>Toplumumuz acaba geçmişini yok ederken, geleceğini de yok ettiğinin ne zaman ayırdına varacak?</p>
<p><em>15.9.1999</em></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[11.11.1933]]></title>
<link>http://turgayfisekci.wordpress.com/2009/11/19/11-11-1933/</link>
<pubDate>Thu, 19 Nov 2009 12:49:14 +0000</pubDate>
<dc:creator>bfisekci</dc:creator>
<guid>http://turgayfisekci.wordpress.com/2009/11/19/11-11-1933/</guid>
<description><![CDATA[65 yıl önce bugün, Türk şiirinin büyük dönemeçlerinden birini oluşturan “Karıma Mektup” adlı şiiri, ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>65 yıl önce bugün, Türk şiirinin büyük dönemeçlerinden birini oluşturan “Karıma Mektup” adlı şiiri, Nâzım Hikmet, Bursa Cezaevi’nde yazdı.</p>
<p>Bu şiir, şairin 1935’de yayımlanan <em>Portreler</em> adlı kitabında yer aldı. Ancak kitabın yergi ve polemik amaçlı öteki şiirleri arasında tek başına kaldı. Bu yıllarda Nâzım, hâlâ Fütürizmin yüksek sesli söyleyiş özellikleriyle şiir yazıyordu. Kitabı,</p>
<p>Behey!</p>
<p>Kara maça bey!</p>
<p>behey yüzü kara.</p>
<p>Ruhunu zenci bir esir gibi çıkardın pazara,</p>
<p>bir orospu odası yaptın kafatasını&#8230;</p>
<p>gibi şiirlerle doluydu. 1929’da <em>835 Satır</em>’la başlayan, şairin gençlik heyecanlarıyla dolu olduğu süreç henüz sona ermemişti. “Putları yıkıyoruz” kampanyasıyla saldırdığı eski şiirin temsilcileriyle tartışmaları sırasında yazdığı taşlamaların toplandığı <em>Portreler</em> kitabı bir yergi şiirleri toplamı olarak anıldı.</p>
<p>Ardından 1936’da <em>Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı</em>’nın yayımlanmasıyla Nâzım’ın Türk şiir geleneğini kucaklayan yeni bir bireşime vardığı görüldü.</p>
<p>Ertesi yıl, “Varlık” dergisinde, eski şiire bütünüyle karşı çıkan, Nâzım’ın siyasallaştırdığı şiiri, tümüyle sıradan insana yönelten “Garip” şiirinin ilk örnekleri yayımlanmaya başladı.</p>
<p>“Mesele bir sınıfın ihtiyaçlarının müdafaasını yapmak olmayıp sadece zevkini aramak, bulmak ve sanata hâkim kılmaktır.” diyordu Orhan Veli.</p>
<p>1938’de yazdığı “Kitabe-i Seng-i Mezar” şiirindeki,</p>
<p>Hiçbir şeyden çekmedi dünyada</p>
<p>Nasırdan çektiği kadar</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Yazık oldu Süleyman Efendi’ye</p>
<p>dizeleri bu akımın getirdiği yenilik anlayışının simgesi oldular.</p>
<p>Yeniden 1933’de yazılan “Karıma Mektup” şiirine dönersek Nâzım’ın şu dizelerinin de Orhan Veli’ninkilerden pek farklı olmadığını görürüz:</p>
<p>Paran varsa eğer</p>
<p>bana fanila bir don al,</p>
<p>tuttu bacağımın siyatik ağrısı.</p>
<p>Birinde “nasır” sözcüğüyle şiir gündelik hayata sokulurken, ötekinde “fanila”, “don” ve “siyatik ağrısı” sözcükleriyle aynı şey yapılıyor.</p>
<p>Söylemek istediğim şu: Orhan Veli’nin şiirimize getirdiği yenilik hareketi aslında Nâzım’ın “Karıma Mektup” şiiriyle başlamıştı.</p>
<p>Ne var, o yıllarda Nâzım’ın da bunu görebildiğini söylemek zor. Bu şiirin “Garip” şiirlerinden farklı olarak yoğun bir duygu yüküyle dolu olduğunu da söylemeliyiz.</p>
<p>“Karıma Mektup”, içinde barındırdığı iki önemli özellikten birini, yani sonradan “Garip” şiirinin yaptığı sıçramayı yapamamış, buna karşın şairine sonradan <em>Memleketimden İnsan Manzaraları</em>’nı yazdıracak yolu açan şiir olmuştur.</p>
<p>Her zaman şiirleri  üstüne alçakgönüllü sözler söyleyen, hatta yazdıklarına “şiir” değil, “yazı” diyen Nâzım, bakın karısına yazdığı bir mektupta bu şiirden nasıl söz ediyor:</p>
<p>“Bak, 49-11-11’miş bugün. Hani benim bir şiirim vardır, sana yazılmış, 33-11-11, Bursa, Hapisane diye başlar. Demek ki aradan on altı yıl geçmiş, on altı yıl önce bugün sana şiir halinde ve belki de en güzel şiirlerimden biri halinde bir mektup yazmışım. (&#8230;) Türk dili konuşulduğu – ki ebediyen konuşulacak yeryüzünde, bu yeryüzünün en güzel dillerinden biri olan bizim dilimiz – 33-11-11 tarihinde yazılan o şiir okunacak.”</p>
<p><em>11.11.98</em></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Şairi Anlama]]></title>
<link>http://turgayfisekci.wordpress.com/2009/11/17/sairi-anlama/</link>
<pubDate>Tue, 17 Nov 2009 19:53:21 +0000</pubDate>
<dc:creator>bfisekci</dc:creator>
<guid>http://turgayfisekci.wordpress.com/2009/11/17/sairi-anlama/</guid>
<description><![CDATA[Şairlerimizin şiirleri kadar, şiir üstüne düşüncelerini açıkladıkları yazıları, söyleşilerinin de il]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Şairlerimizin şiirleri kadar, şiir üstüne düşüncelerini açıkladıkları yazıları, söyleşilerinin de ilgi görmesi sevindirici bir gelişme. Okurların, şiirlerin ardındaki insanı da merak ettiklerini görüyoruz.</p>
<p>Edip Cansever’in söyleşilerinin ve üstüne yazılan yazıların toplandığı kitap <em>Gül Dönüyor Avucumda</em> birkaç baskı yaptı.</p>
<p>Cemal Süreya’nın yazıları hep ilgi gördü, görüyor.</p>
<p>Şu günlerde yayımlanan <em>Şiirde Dün Yok mu</em> (Can Yayınları) kitabı ise Turgut Uyar üstüne yazılan deneme, eleştiri yazılarıyla ona yazılan şiirleri ve bir de açıkoturumu bir araya getirmiş.</p>
<p>Turgut Uyar, daha ilk şiirleriyle ilgi uyandırmış, dönemin en sözü geçen eleştirmeni Nurullah Ataç’ın övgüsünü kazanmıştı. Ataç’ın 1952’de onu anlatırken kurduğu cümleler, şiir sanatının evrensel doğrularını anlatır gibi bugün de ışıldıyorlar:</p>
<p>“Şairin öyle akıllı olması gerektir, şiir bir akıl işidir de onun için. Şair kendini duygularına bırakamaz, düşünerek, neye yarayacağını bilerek çalışır, ölçer, tartar da her mısraını öyle yazar.” (s. 17)</p>
<p>Turgut Uyar, şiirimizde ustalıktan kaçan bir şair olmasıyla özel bir önem taşır. Kendine özgü bir şiir yolu bulup, yaşamı boyunca benzer şiir yazan şairlerden değildir o, hep farklı yollara girmeyi, bilinmedik yolların acemilikleri ile boğuşmayı, oralardan diri, yeni şiirler çıkarmayı denemiş ve başarmıştır.</p>
<p>Kitaptaki pek çok yazı, Turgut Uyar’ın şiirdeki bu bitmeyen yolculuklarından söz ediyor. <em>Divan</em> kitabındaki şiirleri Kemal Tahir, “Hiçbir toplum dağılıp külleri havaya savrulmadıkça tarihine dönmemezlik, gelecek için ondan hız ve güç almamazlık edemez.” (s. 36) diye selamlayarak gelenek tartışmalarına kendi tarih görüşleriyle katılıyor.</p>
<p>Cemal Süreya, onun şiirdeki deneyim dolu serüvenini şu son derece savlı sözlerle anlatıyor :  “onun deneyiminin şiirimizdeki işlevi şiirinden de önemlidir. Ahmet Muhip Dıranas, Ahmet Hamdi Tanpınar ortaya çok güzel yapıtlar koymuş sanatçılardır, ama ne kendi günlerinde ne de daha sonra bir işlevleri olmuştur. Buna karşılık Orhan Veli’nin büyük bir yapıtı yoktur, ama büyük bir işlevi vardır. Turgut Uyar’da ise iki özelliği bir arada görüyoruz: büyük bir yapıt ve büyük bir işlev.” (ss. 70-71)</p>
<p>Kitapta çok sayıda önemli yazı var, burada her birinden söz edebilme olanağı yok. Gerçek olan şu: Bu yazıları okudukça Turgut Uyar’a daha da yaklaşıyorsunuz, şiirlerini biliyorsanız, okumuşsanız, daha çok seviyor, yeniden okuma gereksinimi duyuyorsunuz; yok, okumamışsanız, hayatınızda önemli bir eksiklik olduğunu ayrımsıyorsunuz.</p>
<p>Kitabı yayıma hazırlayanlar bölümlere ayırırken, yaklaşık 1950 sonrası doğumluların yazılarını ayrı bir bölüm yaparak “Genç Kuşağın Gözünden” adını vermişler. Bu ayrımın bence tek bir yararı olmuş, o da “genç kuşak” denilen yazarlar arasından son derece önemli şiir değerlendirmelerinin çıkmış olması.</p>
<p>Bunu şunun için söyledim: Günümüz şiirinin içinde bulunduğu karmaşık yapının aydınlanıp netleşebilmesi, daha çok eleştiriye bağlı.</p>
<p>Günümüz edebiyatı içinde de bu nitelikte önemli yazarlar var. Orhan Koçak’ın, Önder Otçu’nun bu anlamda önlerinin açılması; yazdıklarının iyi değerlendirilip sunulması, üzerlerinde tartışılması, yeni çalışmalar için özendirilmeleri gerekiyor. Onların Turgut Uyar üstüne yazılarını okurken bu iki yazarın şiir dünyamızın gereksinim duyduğu tutarlı, yetke kişilikler olduğunu düşündüm.</p>
<p>“Şiir bir sanat olayı değildir. Bir yaşama çabasıdır önce. Yaşadığımıza tanıklık eder. Her gün yeni bir dünya içinde, her gün yeniden ve başka etkilerle duygulanan insan, her gün bunları yeni biçimlerle söylemelidir.”</p>
<p><em> </em></p>
<p><em>18.8.1999</em></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Şiir Düşünmek]]></title>
<link>http://turgayfisekci.wordpress.com/2009/11/15/siir-dusunmek/</link>
<pubDate>Sun, 15 Nov 2009 17:06:06 +0000</pubDate>
<dc:creator>bfisekci</dc:creator>
<guid>http://turgayfisekci.wordpress.com/2009/11/15/siir-dusunmek/</guid>
<description><![CDATA[Şiir yazmakla, şiir üstüne düşünmek ayrı şeyler midir? Belki sormak bile gereksiz, şiir yazan birini]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Şiir yazmakla, şiir üstüne düşünmek ayrı şeyler midir?</p>
<p>Belki sormak bile gereksiz, şiir yazan birinin elbet, şiirin ne olduğu, nereden gelip nereye gittiği üstüne düşünmesinden daha doğal ne olabilir ki!</p>
<p>Ama her gün birbirinden ilginç garipliklerin yaşandığı ülkemizde, şiir sanatı da payına düşeni alıyor. Şiirle hiçbir ilgisi olmayan sulugözlü duygusallıkların, laf ebeliklerinin, türlü kültür yozluklarının kitle iletişim araçlarından sunulmasıyla, şiir sanatının da terazisi bozuldu. Eğriyi doğruyu tartmakta çok zorlanıyor.</p>
<p>Yazdığı şiirleri göndererek görüşlerimi soranlar, sağ olsunlar hiç eksilmiyorlar. Ancak böyleleri içinde gerçek şaire rastlamak, buğday ambarında bir inci tanesini aramaya benziyor. Şiir yazdıklarını söyleyenlerin ürünlerine bakıp, şiirden bu denli uzak olduklarını görmek korkutuyor beni. Nasıl bir sanat dalı bu denli başka bir şey gibi algılanabilir diye şaşıyorum.</p>
<p>Onlara verdiğim en temel yanıt ise, şiir yazmayı bir süre bir yana bırakarak şiir üstüne kitaplar okumaları ve şiirin ne olduğu üstüne düşünmeleri gerektiği oluyor.</p>
<p>* * *</p>
<p>Şiirin ne olduğu nasıl anlaşılır?</p>
<p>Bunun ne yazık ki, açık bir tanımı, yolu yöntemi yok. Okuyarak diyoruz, en genel anlamda. Önemli şairleri, şiirdeki değişim ve gelişimleri, şiir eleştirilerini, şairlerin şiir üstüne kitaplarını, başarılı şiir çevirilerini, büyük şairlerin yaşamöykülerini&#8230; Her şey gibi şiiri öğrenmenin de yolu sonugelmez bir okumadan geçiyor.</p>
<p>Üstelik az değildir bizde şiir üzerine düzyazı yazarak, şiirin ne olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini anlamaya, anlatmaya çalışmış şairler. <strong>Tanpınar</strong>’dan <strong>Orhan Veli</strong>’ye, <strong>Cemal Süreya</strong>’dan <strong>Turgut Uyar</strong>’a zengin sayılabilecek bir kitaplığımız vardır bu alanda. <strong>Nurullah Ataç</strong>, günlük gazetede, okurların her gün ne söyleyeceğini merak ettiği şiir eleştirileri yazardı. <strong>Melih Cevdet Anday</strong>, bu geleneği gazetemizdeki yazılarında dönem dönem sürdürdü. Onların kitaplaşmış bu yazıları bugünün okurları için bulunmaz değerde.</p>
<p>Özellikle de şiir alanında bir anlayışın mücadelesini vermiş şairler, görüşlerini daha iyi anlatabilmek için en az şiirleri kadar düzyazı da yazmışlardır.</p>
<p>* * *</p>
<p>İşte bu şairlerden biri de, 1960’lı yıllardan başlayarak şiirimizi yeni bir duyarlıkla yazılmış devrimci şiirlerle tanıştıran <strong>Ataol Behramoğlu</strong>.</p>
<p>Ataol Behramoğlu’nun şiir anlayışını, Türk ve dünya şiiri üstüne görüşlerini bulabileceğiniz iki kitabı yayımlandı şu günlerde: <em>Yaşayan Bir Şiir</em> ve <em>Şiirin Dili Anadil</em> (Evrensel Basım Yayın).</p>
<p>Bu iki kitapta 1960’lı yıllardan günümüze şiirin temel sorunlarının tartışılmasının yanında pek çok şaire ilişkin izlenimler, düşünceler de bulacaksınız. Şiirin ve şairin renkli dünyası açılacak önünüzde.</p>
<p>Neye yarar böylesi kitaplar okumak?</p>
<p>Gerçek şiirin dünyasına girmeye, onun atmosferinde soluklanmaya.</p>
<p>Şiir sanatı, bu dünyanın en saf ve arı güzelliklerinden biridir. Onun dünyasında soluk alıp verebildiğinizde, bu güzellikleri de paylaşabildiğinizi duyumsarsınız. Üstelik bu güzellikler yalnızca, bugünün moda güzellikleri değil, geçmiş ve gelecek çağların evrensel güzellikleridir.</p>
<p>Şairler yalnız şiirleriyle değil, yazılarıyla da bu mutlu buluşmaya yol açarlar.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Günümüz Şiiri]]></title>
<link>http://turgayfisekci.wordpress.com/2009/11/15/gunumuz-siiri/</link>
<pubDate>Sun, 15 Nov 2009 15:54:01 +0000</pubDate>
<dc:creator>bfisekci</dc:creator>
<guid>http://turgayfisekci.wordpress.com/2009/11/15/gunumuz-siiri/</guid>
<description><![CDATA[TÜYAP Kitap Fuarı sırasında düzenlenen tartışma programlarında en çok konuşulan konulardan biri de g]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>TÜYAP Kitap Fuarı sırasında düzenlenen tartışma programlarında en çok konuşulan konulardan biri de günümüz şiiriydi.</p>
<p>Günümüz şiiri kavramını 1980’den bugüne dek yazılan ve yazılmakta olan şiir olarak anlayabiliriz. Ben bu dönemi şiire, şaire ve topluma ilişkin temel değerlerin ve sorunların, herkesin kafasını karıştıracak biçimde karmaşıklaştığı bir dönem olarak görüyorum.</p>
<p>Bunda birinci etkeni, bu dönemde çok sayıda ve çok farklı anlayışlarla şiirler yazılmasına karşın, bu şiirlerin bir eleştiri süzgecinden geçmemesi oluşturuyor.</p>
<p>Geçmiş dönemlerde de şiir eleştirisi çok yazılmıyordu. Ama hem sözüne ve yargılarına güvenilen birkaç eleştirmen vardı, hem de şairler şiir üzerine yazdıkları eleştiri ve tartışma yazılarıyla bu boşluğu dolduruyorlardı.</p>
<p>Günümüz şiir ortamı tartışmaların olmadığı bir alan. Herkes şiirini yazıp yayımlıyor, sonra da derin bir suskunluk deniziyle karşı karşıya kalıyor. Hatta düşüncelerini açıklamak için arada bir kaleme sarılanlara kızılıyor.</p>
<p>Kimi romancıların, kendilerini eleştirenlere, “Ekmek paramla oynuyorlar,” diye karşı çıktıklarına tanık olmuştum. Şiirden ekmek parası kazanmak da söz konusu değil.</p>
<p>O halde neden tartışmaktan korkuluyor, anlamak zor. Tartışmak bir düşmanlık değil, dostluk göstergesidir oysa. İkinci Yeni anlayışına en sert eleştirileri yöneltmiş Asım Bezirci, bu anlayışta şiir yazan şairlerin en yakın arkadaşlarından biriydi.</p>
<p>Sanat yapıtlarının boş övgülerle değil, sarsıcı eleştirilerle gerçek değerlerine ulaşacağını kim yadsıyabilir?</p>
<p>Günümüz şairlerinin tartışmaktan ve eleştiriden korkularının ardında bir kendine güvensizlik duygusunun yattığını düşünüyorum.</p>
<p>Günümüz şairlerinin karşısındaki bir başka önemli ölçüt de çok güçlü ve zengin bir bütün oluşturan çağdaş şiirimiz.</p>
<p>Türk şiiri 1930’lardan 1980’lerin başına dek hem çok büyük aşamalar geçirdi, hem de sayıları yirminin üzerinde çok önemli şairler yetiştirdi.</p>
<p>Bir ülkede bir yüzyılda bu denli çok sayıda önemli şair çıkması dünya tarihinde de az rastlanır bir olgu. Nâzım Hikmet’ten Orhan Veli’ye, Oktay Rifat’tan Melih Cevdet’e, Dağlarca’dan Dıranas’a, Necatigil’den Külebi’ye, Cemal Süreya’dan Edip Cansever’e, Ahmed Arif’ten Can Yücel’e say, sayabildiğin kadar.</p>
<p>Bunca büyük şairin ardından şiir yazmaya girişmek her şeyden önce büyük cesaret isteyen bir iş. Bu şairlerden sonra şiir yazabilmek için onlardan öte, onlardan önemli şeyler söyleyebilmek, yazabilmek savında olmak gerek. Geçmiş şiirle hesaplaşmadan yeni bir şiir yazabilmek olanaklı mıdır?</p>
<p>Günümüzde şiir yazanlar, bu büyük geçmişin karşısında bir ölçüde umarsız kalıyorlar. Kendilerine bir çıkış yolu bulamıyorlar ve bu geçmiş onları eziyor.</p>
<p>1993-2001 arasında dokuz yıl boyunca yayımlanan Şiir Yıllıkları her yıl bana derin bir acı vermiştir. Nedeni bu yıllıklarda hep en beğendiğim şiirleri yine eski kuşak şairlerin yazdığını görmemdi. Bir yıl boyunca yazılmış yüzden çok şiir bir kitapta toplanıyor, içinde birkaç pırıltı, gerisi koca bir çöplük.</p>
<p>Bu ay, gazetemizin kültür sayfasında “ayın şiiri” olarak seçilen Kemal Özer’in “O Halde” başlıklı şiirini okudunuz mu?</p>
<p><em>Duyalım istemiyorlar sürgündeki köyleri</em></p>
<p><em>damlar hâlâ yerle bir, ocaklar yıkık</em></p>
<p>diye başlıyor. Neden böylesi güncel bir temayı günümüzün yeni kuşak şairleri işleme cesaretini gösteremiyor da yaşı altmış beşi geçmiş ozanın dizelerini beğeniyoruz. Hayat bu kadar uzak mı bugünün şairine? A. Kadir’in dizelerini, kendi dizelerine aşılamayı Kemal Özer gerçekleştirecek de bugünün şairi onu hiç anmayacak mı?</p>
<p>Şairler hayatta her şeyi yitirmiş, yalnızca şiirleriyle kalmış insanlar değil midir? Kendini yakmadan büyük şiir çıkarabilmiş kim vardır yeryüzünde? O halde günümüz şairleri neyi yitirmekten korkuyorlar?</p>
<p>Cesaret şair!</p>
<p><em>6.11.2002</em></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[... Gibi Olmak]]></title>
<link>http://turgayfisekci.wordpress.com/2009/11/15/gibi-olmak/</link>
<pubDate>Sun, 15 Nov 2009 15:09:56 +0000</pubDate>
<dc:creator>bfisekci</dc:creator>
<guid>http://turgayfisekci.wordpress.com/2009/11/15/gibi-olmak/</guid>
<description><![CDATA[Kimi semtlerde akşamları içki içilirken şiir okunan/dinlenen yerler var. Birkaç kez Beyoğlu&#8217;nd]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Kimi semtlerde akşamları içki içilirken şiir okunan/dinlenen yerler var. Birkaç kez Beyoğlu&#8217;nda böylesi ortamlarda bulundum. Buralarda karşılaştığım, şiire ilgi duyan insanlar beni birkaç yönden şaşırttı.</p>
<p>Gördüğüm, bu insanların şiir meraklarını bilgiyle besleyecekleri yerde, söylencelerin kanatlarıyla uçmakta olduklarıydı.</p>
<p>Sözgelimi bir Rimbaud söylencesidir gidiyordu. Sanki Rimbaud&#8217;un yaptıklarını yapabilseler (her tür otoriteye karşı çıkmak, eşcinselliği denemek, uzak diyarlara gidip oralarda yıllar geçirmek, genç sayılacak yaşlarda ölmek&#8230;) onlar da o denli büyük şair olacaklardı.</p>
<p>Bir başka &#8220;takıntı&#8221; da, Orhan Veli benzeri, hayatlarının genç ve trajik bir biçimde son bulmasıydı. Bu durumda da, yazdıkları şiirlerin ardlarından ünleneceğini düşünüyorlardı.</p>
<p>Bütün bu düşünce ve davranışların yoğun bir alkol yükü altında geliştirildiği, konuşulduğu, uğruna kavgalar edecek denli benimsenildiği de unutulmamalı.</p>
<p>Bu tablo, geleneklerimizde son derece güçlü izleri olan sözlü kültürle beslenmenin altını çiziyor. Duyduklarınızı önce inanıp benimsiyor, sonra da geliştirip yüceltiyorsunuz.</p>
<p>Şiir de öteki sanatlar gibi, öğrenilebilir bir sanat türüdür. Okulu olmasa da şiirin dününü bugününü öğrenebileceğimiz kitaplar vardır. Şiir yazmak, dahası yazdığı şiirle kalıcı olup, gelecekte de anımsanmayı isteyen birinin önce yapmak istediği işi öğrenmesi gerekmez mi? Bir işin öğrenilmeden yapılabildiği nerede görülmüş? İlhan Berk, &#8220;yeryüzünde benim haberim olmadan şiir yazılamaz,&#8221; der, dünyanın her yerinde yazılan şiirle ne denli ilgili olduğunu göstermek için. Bırakın yeryüzünü, şiir meraklıların geniş çoğunluğunun çağdaş şiirimizin büyük şairlerini bile tek tük örnekler dışında bilmedikleri sık sık karşıma çıkıyor.</p>
<p>Hem bu insanlar şiirle ciddi biçimde ilgileniyor olsalar, başka sanatlarda olduğu gibi şiirde de başarı kazanmanın yolunun başka sanatçılara benzemek değil, benzememekle, her sanatçının kendine özgü dünyasından bir özgün sanat toplamı çıkararak başarıya ulaşabileceğini öğrenmiş olurlardı.</p>
<p>Bir sanatçının yapıtlarından etkilenmek, dahası onun ürünlerine öykünmek anlaşılır bir şeydir. Ancak farklı bir çağda, bambaşka koşulların sonucunda ortaya çıkmış bir sanatçının yapıtına da değil, doğrudan yaşamına öykünmeyi gerçekçi bir davranış olarak nitelemek olanaksız.</p>
<p>Bir de şu var: Mutlaka büyük şairler büyük hayatların sonucu mudurlar?</p>
<p>Hiç de değil. Çağdaş şiirimizde pekçok büyük şair yetişmiştir. Ama bunlar içinde Nâzım Hikmet dışında büyük bir hayatı olan yoktur. Son derece sıradan sayılabilecek bir hayatı olan Behçet Necatigil de büyük bir şairdir.</p>
<p>Büyük hayatlar, kişilerin ellerinde olmayan koşullar sonucu doğar. On dokuzunda hem kendi ülkendeki Kurtuluş Savaşını, hem de komşu ülkedeki tarihin en büyük devrimlerinden birini yaşayabilmek ancak yazgı olabilir. Bu süreç Nâzım için yetişme dönemidir. Mevlana&#8217;dan Mayakovski&#8217;ye uzanan geniş bir kültürle donanmıştır. Ülkeye döndüğünde iktidarlarca rahat bırakılsa, belki onun da sabah işine gidip akşam evine döndüğü sıradan bir hayatı olacak, yaratı dünyası belki bambaşka bir seyir izleyecek, onu dünyanın ilgi odağı durumuna getiren gelişmeler olmayacaktı.</p>
<p>Şairlerin hayatları elbette şiir meraklıları için ilgi çekicidir. Sanatçıların hangi ürünlerini hangi yaşam koşulları altında verdikleri, o ürünleri ve sanatçıyı daha yakından tanımamıza ve anlamamıza yarar. Ama sonuçta bir sanatçıyı sanatçı yapan hayatı değil, ürünleridir. Tek başına ilginç hayatlar dillerden ve belleklerden zamanla uçar gider, kalıcı olan ise yapıtlardır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><em>29.7.1998</em></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Yaptığın İşi Bilmek]]></title>
<link>http://turgayfisekci.wordpress.com/2009/11/15/yaptigin-isi-bilmek/</link>
<pubDate>Sun, 15 Nov 2009 15:02:03 +0000</pubDate>
<dc:creator>bfisekci</dc:creator>
<guid>http://turgayfisekci.wordpress.com/2009/11/15/yaptigin-isi-bilmek/</guid>
<description><![CDATA[Oktay Rifat, kendisiyle yapılan bir konuşmada sanatta başarılı olmanın yollarından söz ederken, “her]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong> </strong></p>
<p>Oktay Rifat, kendisiyle yapılan bir konuşmada sanatta başarılı olmanın yollarından söz ederken, “her şeyin başı bilmek. Bir işi bilerek yapmak.” diyor.</p>
<p>Ülkemizin yıllardır içinde yuvarlandığı, bir türlü bitmek bilmeyen  alt-üst oluş süreci, insanlarımızı fazlasıyla etkiledi. Bir günde televizyon sunucusu, gazeteci, siyasetçi, trilyoner olunabildiği gibi sanatçı da olunabileceğine inanıldı. Hatta çoğuna bunlardan biri yetmedi, hem gazeteci, hem sanatçı, hem siyasetçi, hem de iş adamı olunabileceğini sıradan yurttaşlara gösterdiler.</p>
<p>Böylelikle eğitimin, yıllar boyu okullarda geçirilen günlerin pek de önemli olmadığı, bir parça yeteneğin çok şeye yetebileceği kanıtlanmış oluyordu.</p>
<p>Sık sık karşılaştığım durum: Elinde bir şiir dosyasıyla gelen genç bir insan.</p>
<p>“Ben şiir yazıyorum. Yazdıklarımı çevremde herkes beğeniyor. Bir de size göstermek istiyorum.”</p>
<p>Bakıyorsunuz, ne bir dil özeni, ne anlattığı bir şey var, ne de şiirin ne olduğundan haberi.</p>
<p>Böyle durumlarda soruyorum:</p>
<p>“Siz hiç şiir okudunuz mu?”</p>
<p>“Okudum.”</p>
<p>“Kimleri?”</p>
<p>“Orhan Veli.”</p>
<p>“Başka?”</p>
<p>“Özdemir Asaf.”</p>
<p>“Başka?”</p>
<p>Başkası yok. Kimi zaman yukarıdaki isimler değişiyor ama yine başkası yok.</p>
<p>Bu noktadan sonra bir parça sertleşme hakkını kendimde buluyorum. Başka mesleklerden örnekler veriyorum.</p>
<p>“Kalay dökmesini bilmeyen biri, kalaycı olabilir mi?”</p>
<p>Fransa’da yapı ustası yetiştiren yapı meslek okullarında öğrenciler, okullarını bitirdikten sonra ülkenin çeşitli bölgelerinde o yörelerin yapı gereçlerini tanımak için çalışmak zorundadırlar. Hangi yörenin gereçleri nasıldır, üzerinde çalıştıkça ustayla gereç birbirlerini eğitir, bütünler, tamamlarlar. Sonunda işini iyi bilen bir usta çıkar ortaya. Yalnızca demir ve çimentoyla ev yapmayı bilen biri ülkenin her yerini beton yapılarla donatamaz. Sözgelimi, Kuzey Fransa’da konutlar yalnızca kırmızı tuğla ile yapılabilir. Yörenin geleneksel yapıları böyle olduğundan yerel yönetimler bunun sürmesini isterler ve tuğla dışında bir gereçten konut yapmanıza izin vermezler. Beğenir ya da beğenmezsiniz ama başka türlü de davranamazsınız.</p>
<p>Ülkemizde ise öyle bir boşvermişlik yayılmış ki ne yerel yapı özellikleri kalmış, ne kültür, ne insan, toparlayabilene aşk olsun.</p>
<p>Şöyle soralım:Son bir yılda halkı bilgilendirdiği savındaki televizyon ekranlarında şair olarak en çok kimi gördünüz?</p>
<p>Boşuna düşünmeyin, yanıt: Kerem Alışık.</p>
<p>Her akşam ekranları dolduran, içerikleriyle halkın yaşam kültürünü her gün biraz daha düşüren kim kimle ne yapıyor programlarının vazgeçilmez kişisi. Şiir yazdığı için kadınların gönlünde taht kuran erkek. Ne yazmış, nasıl yazmış soran yok.</p>
<p>İnsanlarımıza galiba önce gökten yere inmediklerini, üzerinde yaşadıkları dünyanın binlerce yılda oluşmuş bir tarih ve kültür kalıtının olduğunu, bugünün insanlarının da bu geleneğin son halkası olduklarını görmeliyiz.</p>
<p>Şiir mi yazıyorsunuz, Homeros’u başlangıç sayarsak demek, 2700 yıldır şiir yazılıyor. Böylesi bir şiir birikiminden habersiz, ben şiir yazıyorum diye ortaya çıkılabilir mi?</p>
<p>Sanat yapıtlarının değeri biraz da kendinden öncekilerle ve çağdaşlarıyla kıyaslanarak belirlenir. Bu kıyaslamayı da önce ortaya koyduğu ürüne bakıp sanatçının kendisi yapacaktır.</p>
<p>Başka alanlarda, bilgisizlik belki örtülebilir ama sanatta ilk bakışta kendini gösterir.</p>
<p>Bilgisiz sanat olmaz.</p>
<p><em>14.10.1998</em></p>
<p><em> </em></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[MİNİ MİNİ ŞİİRLER / Orhan Veli]]></title>
<link>http://simgesiir.wordpress.com/2009/11/11/mini-mini-siirler-orhan-veli/</link>
<pubDate>Wed, 11 Nov 2009 21:10:37 +0000</pubDate>
<dc:creator>simgesiir</dc:creator>
<guid>http://simgesiir.wordpress.com/2009/11/11/mini-mini-siirler-orhan-veli/</guid>
<description><![CDATA[&nbsp; ORHAN VELİ &nbsp; Deli eder insanı bu dünya; Bu gece, bu yıldızlar, bu koku, Bu tepeden tırna]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img class="aligncenter size-full wp-image-1533" title="orion" src="http://simgesiir.wordpress.com/files/2009/11/orion.jpg" alt="orion" width="450" height="400" /></p>
<p>&#160;</p>
<h2><span style="color:#ff0000;">ORHAN VELİ</span></h2>
<p>&#160;</p>
<p>Deli eder insanı bu dünya;<br />
Bu gece, bu yıldızlar, bu koku,<br />
Bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç</p>
<p>&#160;</p>
<h3><span style="color:#000080;">RÜYA</span></h3>
<p>Annemi ölmüş gördüm rüyamda.<br />
Ağlayarak uyanışım<br />
Hatırlattı bana, bir bayram sabahı<br />
Gökyüzüne kaçırdığım balonuma bakıp<br />
Ağlayışımı.</p>
<p>&#160;</p>
<h3><span style="color:#000080;">DAĞ BAŞI</span></h3>
<p>Dağ başındasın;<br />
Derdin günün hasretlik;<br />
Akşam olmuş,<br />
Güneş batmış,<br />
İçmeyip de ne haltedeceksin?</p>
<p>&#160;</p>
<h3><span style="color:#000080;">DÂVET</span></h3>
<p>Bekliyorum<br />
Öyle bir havada gel ki,<br />
Vazgeçmek mümkün olmasın.</p>
<p>&#160;</p>
<h3><span style="color:#000080;">CIMBIZLI ŞİİR</span></h3>
<p>Ne atom bombası,<br />
Ne Londra Konferansı,<br />
Bir elinde cımbız,<br />
Bir elinde ayna,<br />
Umurunda mı dünya!</p>
<p>&#160;</p>
<h3><span style="color:#000080;">AYRILIŞ</span></h3>
<p>Bakakalırım giden geminin ardından;<br />
Atamam kendimi denize, dünya güzel;<br />
Serde erkeklik var, ağlayamam.</p>
<p>&#160;</p>
<h3><span style="color:#000080;">VATAN</span></h3>
<p>Neler yapmadık şu vatan için!<br />
Kimimiz öldük,<br />
Kimimiz nutuk söyledik.</p>
<p>&#160;</p>
<h3><span style="color:#000080;">SAKA KUŞU</span></h3>
<p>Güzel kız, sen küçüklüğümde<br />
Bahçemdeki erik ağacının<br />
En yüksek dalına kurduğum<br />
Öksenin üstünde dolaşan<br />
Saka kuşu kadar<br />
Sevimli değilsin.</p>
<p>&#160;</p>
<h3><span style="color:#000080;">YATAĞIM</span></h3>
<p>Ben ki her akşam yatağımda<br />
Onu düşünüyorum.<br />
Onu sevdiğim müddetçe<br />
Yatağımı da seveceğim.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[ ANLATAMIYORUM ]]></title>
<link>http://umutunblogu.wordpress.com/2009/11/10/anlatamiyorum/</link>
<pubDate>Tue, 10 Nov 2009 18:20:31 +0000</pubDate>
<dc:creator>umut2599</dc:creator>
<guid>http://umutunblogu.wordpress.com/2009/11/10/anlatamiyorum/</guid>
<description><![CDATA[Ağlasam sesimi duyar mısınız, Mısralarımda; Dokunabilir misiniz, Gözyaşlarıma, ellerinizle? Bilmezdi]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong>Ağlasam sesimi duyar mısınız,<br />
Mısralarımda;<br />
Dokunabilir misiniz,<br />
Gözyaşlarıma, ellerinizle?<br />
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,<br />
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu<br />
Bu derde düşmeden önce.<br />
Bir yer var, biliyorum;<br />
Her şeyi söylemek mümkün;<br />
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;<br />
Anlatamıyorum.</p>
<p>ORHAN VELİ</p>
<p></strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[KAPALIÇARŞI  /  Orhan Veli]]></title>
<link>http://simgesiir.wordpress.com/2009/11/05/kapalicarsi-orhan-veli/</link>
<pubDate>Thu, 05 Nov 2009 17:46:21 +0000</pubDate>
<dc:creator>simgesiir</dc:creator>
<guid>http://simgesiir.wordpress.com/2009/11/05/kapalicarsi-orhan-veli/</guid>
<description><![CDATA[KAPALIÇARŞI Giyilmemiş çamaşırlar nasıl kokar bilirsin, Sandık odalarında; Senin de dükkanın öyle ko]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img class="aligncenter size-full wp-image-1339" title="kapalıçarsı" src="http://simgesiir.wordpress.com/files/2009/11/kapalicarsi.jpg" alt="kapalıçarsı" width="450" height="298" /></p>
<h3><span style="color:#000080;">KAPALIÇARŞI</span></h3>
<p>Giyilmemiş çamaşırlar nasıl kokar bilirsin,<br />
Sandık odalarında;<br />
Senin de dükkanın öyle kokar işte.<br />
Ablamı tanımazsın,<br />
Hürriyette gelin olacaktı, yaşasaydı;<br />
Bu teller onun telleri,<br />
Bu duvak onun duvağı işte.<br />
Ya bu camekandaki kadınlar?<br />
Bu mavi mavi,<br />
Bu yeşil yeşil fistanlı&#8230;<br />
Geceleri de ayakta mı dururlar böyle?<br />
Ya bu pembezar gömlek?<br />
Onun da bir hikayesi yok mu?<br />
Kapalıçarşı deyip geçme;<br />
Kapalıçarşı,</p>
<p>Kapalı kutu.</p>
<h3><span style="color:#ff0000;">Orhan VELİ </span></h3>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Çiğ Çağların Esas Kahramanları]]></title>
<link>http://drempro.wordpress.com/2009/11/04/cig-caglarin-esas-kahramanlari/</link>
<pubDate>Wed, 04 Nov 2009 13:36:02 +0000</pubDate>
<dc:creator>drempro</dc:creator>
<guid>http://drempro.wordpress.com/2009/11/04/cig-caglarin-esas-kahramanlari/</guid>
<description><![CDATA[Romain Gary Ne Balzac gibi, “Tanrıdan sonra en çok insan yaratan kişi” unvanını almasına karşın, ölü]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div id="attachment_396" class="wp-caption alignleft" style="width: 250px"><a rel="attachment wp-att-396" href="http://drempro.wordpress.com/2009/11/04/cig-caglarin-esas-kahramanlari/gary-2/"><img class="size-full wp-image-396" title="gary" src="http://drempro.wordpress.com/files/2009/11/gary1.jpg" alt="gary" width="240" height="240" /></a><p class="wp-caption-text">Romain Gary</p></div>
<p>Ne <strong>Balzac </strong>gibi, <em>“Tanrıdan sonra en çok insan yaratan kişi”</em> unvanını almasına karşın, ölüm döşeğine düştüğünde bile hâlâ, <strong>“Daha yazacaklarım bitmemişti” </strong>diyen bir hayat arsızlığı; ne de<strong> Marcel Proust </strong>gibi, yedi ciltlik<em> “Kayıp Zamanın İzinde”</em> serisinin son noktasını koyduktan sonra, <strong>“Artık rahatça ölebilirim”</strong> diyen bir tevekküle sarılmış; ömrü boyunca yazdığı ilk ve son romanı <em>“Çağımızın Kahramanı”</em>nda ‘kahraman’ olarak tarif ettiği; çevresindeki bütün kadınları kendine aşık edip, hiçbirine, değil aşık olmak, en ufak bir sevgi ve merhamet dahi beslemeyen hastalıklı <strong>Peçorin</strong>’le, yalnızca çağı değil, çağın kahramanlarını da sorgulatmıştı insanlara <strong>Lermontov</strong>. Peçorin, <em>‘aşık olamayan’ </em>biriydi ve bu haliyle ‘çağımızın kahramanı’ydı.<!--moreDevamı&#62;--></p>
<p>Çağ, şahsi zaaf ve yetersizliklerden ziyade, daha toplumsal, kitlesel hastalıklarla kirlenmeye başlayıp, kalabalıklar yine de yollarına ve ömürlerine kıytırık<em> ‘kahramanlar’ </em>atamakla cebelleşirken, <strong>Brecht</strong> haykırmıştı bu kez, halen pek dikkate alınmayan o muazzam reçeteyi: <strong>“Toplumca ihtiyacımız olan şey kahramanlar değil, kahramanlara ihtiyacı olmayan bir toplumdur olsa olsa.”</strong></p>
<p><strong>Gabriel Garcia Marquez</strong>’in, yazın yolculuğunu noktaladığı ve tüm okurlarına bir dilim çikolatalı pasta gibi sunarken, bana, tamamen özel bir servisle ikram ettiğini duyumsatan, 29 Ağustos doğumlu yaşlı kahramanıyla başucuma yerleşen, <em>“Benim Hüzünlü Orospularım”</em> kitabından sonra, tamamen şahsi nedenlerle başucu kitaplığımın ikinci sırasına yerleşmiş; <strong>“Bu kitabı sizin için yazdım Emre bey” </strong>sözüyle biten, <strong>Murathan Mungan</strong>’ın <em>“Yüksek Topuklar” </em>romanının, benim gözümde Emre’den sonraki en “cool” karakteri olan ve sanki, Mungan’ın, yüzünü ardına saklayarak seslendirdiği eşcinsel yazar Selim’in, <strong>“Hiç kimse kendi çağının kahramanı değildir” </strong>sözü ise, bu yazıya asıl ilham veren teşhistir; tam da yüzden, başınız fena halde beladadır!</p>
<p><strong>* * *</strong></p>
<div class="mceTemp" style="text-align:left;">Çoğunluk için ilk bakışta <em>‘edebi’ </em>ve <em>‘sanatsal’ </em>gibi görünen, ancak daha seyrek bir grup tarafından <em>‘şahsi’ </em>olduğu bilindiği için tek kalemde ve çoğu zaman başlamadan biten, değersizleşen, olduğundan da çok ahlâksızlaşan eleştirilerin iyice arttığı dönemde, bu eleştirilere mümkün olduğunca sükûnet içinde yanıt verip, çoğu zaman sessiz kalan, ama tüm saldırıların şahsi garez ya da komplekslerden kaynaklandığını bildiği ve tüm bu kişisel hesapların, sanatının değerlendirilmesine haksızca alet edilmesinin büyük haksızlığına duyduğu öfkeyi de, her ne kadar kalabalıklara yansıtmasa da tüm hücrelerinde hissederek, kendi kendine yaşayan <strong>Romain Gary</strong>’nin de dikkatle izlediği Fransız Edebiyatı’na bomba gibi bir kitap düşmüştü<strong> 1975</strong> senesinde: <em>“La vie devant soi.”</em> Yani, <em>“Onca yoksulluk varken.”</em></div>
<p>O güne kadar izi bile görülmemiş <strong>Emile Ajar</strong> adında bir yazarın ilk romanı olan ve romandan ziyade uzun bir hikâyeyi andıran; henüz 5 yaşındaki <strong>Momo</strong>’nun dilinden anlatılan <em>“Onca Yoksulluk Varken”</em>in namı, kısa bir süre sonra Fransa sınırlarını aşıyor ve literatüre evvelâ, <em>“kayıp yazar” </em>özelliğiyle kaydoluyordu. Evet, Emile Ajar, kayıptı. Bir kişi dışında (o da mektup vasıtasıyla) hiç kimseye röportaj vermemiş, olumlu-olumsuz tüm eleştirileri yanıtsız bırakmıştı. Ama Ajar, Romain Gary’nin o dönem, <em>“Fransız edebiyatının en büyük yazarı” </em>olduğunu savunanlara karşıt tüm <em>“eleştirmen”</em>lerce, <em>“asıl ve asil yetenek abidesi” </em>ilan ediliyor, lâkin bunu da, tıpkı kötü niyetli saldırıları ve dedikoduları olduğu gibi, hiç umursamıyordu. Gary ise, <em>“kendisinden daha büyük bir yetenek ve dehaya sahip”</em> olarak kabul edilen Ajar hakkında, <strong>“Değerli eleştirmenlerimizin takdiri bu yöndeyse, üzerine söz söylemek benim haddim değildir” </strong>demekle yetiniyor, tevazuuyla yalnızca hayranlarını değil, karşıtlarını da büyülüyordu. Fransız edebiyat çevreleri şimdi, iki farklı kutba ayrılıyordu. Bir yanda Romain Gary, diğer yanda ise, Emile Ajar müritleri. Bir yazarı her şeyiyle sahiplenen, diğerini insafsız bir aptallıkla reddediyordu. Emile Ajar kayıptı, Gary ise acı acı gülüyordu.</p>
<p><strong>* * *</strong></p>
<p>Emile Ajar, ilk romanının ardından kendisiyle ilgili olarak, tamamen kurgulanmış bir başka Emile Ajar daha yaratmış çevreleri hiç de “ince” sayılamayacak kadar sert bir üslupla eleştiren <em>“Yalan Roman”</em>ı, <em>“Onca Yoksulluk Varken”</em>den sadece bir yıl sonra yayınladığında; Romain Gary, <em>“kısa süre sonra çıkaracağı romanın çalışmalarını sürdürdüğünü” </em>açıklamıştı. Ajar’ın romanından bir yıl sonra da, 1977’de, Gary’nin <em>“Kadının Işığı” </em>geldi. Şimdi artık rekabet, böyle uzaktan bir atışma gibi sürecek, önce Ajar sözünü söyleyecek, herkes onun romanlarına hücum edecek, ardından Gary’nin mürekkebi vitrinlere dökülecekti.</p>
<p>1979’da <em>“Kral Solomon’un Bunalımı”</em>yla üçüncü adımını attı Ajar. 1980 yılında yayınladığı <em>“Uçurtmalar”</em>la <em>“müritlerinin” </em>sayısını biraz daha arttıran Gary ise o yıl, bu romanıyla değil,<strong> intiharıyla </strong>konuşulacaktı. Ajar, <em>“Solomon’un Bunalımı”</em>yla sabahlarken, Gary, kendi bunalımının çemberini yaramamış, <strong>2 Aralık 1980 </strong>günü Paris’te, tabancasını şakağına dayamayı tercih etmişti. Bütün dünyada büyük yankı uyandıran intiharın ardından olay yerine gidenlerin teşhis ettikleri cesette gördükleri şey ise, intihardan önce Gary tarafından yazılmış mektupta yer alan,<strong> “Çok eğlendim, teşekkür ederim. Hoşçakalın”</strong> sözünden çok daha derin, anlamlı ve anlamsızdı. <strong>İntihar ederek hayatına son veren yalnızca Romain Gary değil, aynı zamanda Emile Ajar’dı. </strong></p>
<p>Kendi şakağına dayadığı tabancadan çok daha öldürücü hamlelerle üzerine çevrilmiş, sözde eleştiri kalemlerinin sivriliğine, kesinlikle daha sivri olmayan bir yöntemle yanıt verip, kendinden bir başka adam daha yaratmıştı; şimdi dünya edebiyatının en önemli isimlerinden biri, daha doğrusu ikisi (!) olarak anılan <strong>ROMAIN GARY</strong>. Üstelik bu yöntemle, kendi düşmanlarını bile kendisine tapar hale getirmiş ve Fransa’daki her yazarın sadece bir kere alma hakkı bulunan <strong>Goncourt Edebiyat Ödülü</strong>’nü, iki kere elde etmişti.</p>
<p>Oysa Romain Gary bile tüm bu özellikleriyle, <em>“kendi çağının kahramanı” </em>değildi. Ölümü, belki de bu gerçeğin en soğuk göstergesiydi.</p>
<p><strong>* * *</strong></p>
<p>Bazen ödeyemediği, bazen ödemek istemediği için borçları gün be gün biriken Balzac, <em>“soylu”</em> çevrelere girmeye çalışırken, sürekli kaçmak zorunda kaldığı için adres değiştirdiği zamanlarda onu kovalamaktan bitap düşmüş alacaklılarının bilmediği şuydu: Onlar, “bir” kişinin peşinde değillerdi. Romain Gary’yi acımasızca eleştirirken, Emile Ajar’ı göklere çıkaranların da, “bir” kişi olarak başedemeyecekleri deha ve yeteneklerin sahipleri olan sanatçılar, özellikle de yazarlar; ömürleri boyunca <em>“kahramanı”</em> olamadıkları çağlarından çok daha ötesine uzanarak isimlerini kazımayı başardılar yeryüzüne.</p>
<p>Oysa karşılarındakiler, tanınmıyorlar bile.</p>
<p>Orhan Veli’nin <em>“hayasızlığının yüzüne tükürmeye”</em> davet edildi bu ülkede de insanlar, kimi kılavuz boku yemiş <em>“yazarlar” </em>ve <em>“eleştirmenler” </em>tarafından. Can Yücel için, <em>“şair değil, küfürbazın teki”</em> denildi; Ece Ayhan, eşcinsel olduğu için kaymakamlıktan azledildi. Çetin Altan, <em>“dönek” </em>denilerek parmakla gösterildi. Nazım Hikmet, fotoğrafları <em>“solcu”</em> gazetelere basılarak, hedef ilan edildi. Orhan Pamuk, Elif Şafak linç edilmek istendi. Yaşar Kemal, işkence tezgâhlarından geçirildi. Neyzen Tevfik, açlık ve yoksullukla <em>“terbiye” </em>edildi. Sabahattin Ali, haince katledildi… ve daha niceleri…</p>
<p>Ama onlar, kendi çağlarının değil sadece; kirleri, kompleksleri, yetersizlikleri, zekâsızlıkları, vicdansızlıkları, ahlâksızlıkları, aşağılıklıklarıyla bütün çağları kirletenlere karşın, çiğ çağlarına ışık oldukları dünyanın, en esas kahramanları… Etrafınıza bakın hemen; parmakla gösterip, <em>“kaka”</em> dediğiniz bir yazar göreceksiniz. Ona bir daha bakın: çünkü o çağlar boyunca yaşayacak, siz, iziniz kalmaksızın çürüyüp gideceksiniz.</p>
<p>Çünkü, evet, <em>“kimse kendi çağının kahramanı değildir”</em>… <strong>sanatçılar hariç!</strong></p>
<p><strong>EMRE DURSUN</strong><br />
<em>&#8216;09, İstanbul</em></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[DENİZ KIZI / Orhan Veli]]></title>
<link>http://simgesiir.wordpress.com/2009/10/18/simge-deniz-2/</link>
<pubDate>Sun, 18 Oct 2009 13:01:20 +0000</pubDate>
<dc:creator>simgesiir</dc:creator>
<guid>http://simgesiir.wordpress.com/2009/10/18/simge-deniz-2/</guid>
<description><![CDATA[DENİZ KIZI Denizden yeni mi çıkmıştı neydi; Saçları, dudakları Deniz koktu sabaha kadar; Yükselip al]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img class="aligncenter size-medium wp-image-778" title="orhanveli" src="http://simgesiir.wordpress.com/files/2009/10/orhanveli.jpg?w=300" alt="orhanveli" width="300" height="215" /></p>
<h3><span style="color:#003300;">DENİZ KIZI</span></h3>
<p><span style="color:#000080;">Denizden yeni mi çıkmıştı neydi;<br />
Saçları, dudakları<br />
Deniz koktu sabaha kadar;<br />
Yükselip alçalan göğsü deniz gibiydi.</span></p>
<p><span style="color:#000080;">Yoksuldu, biliyorum<br />
- Ama boyuna da yoksulluk sözü edilmez ya-<br />
Kulağımın dibinde, yavaş yavaş,<br />
Aşk türküleri söyledi.</span></p>
<p><span style="color:#000080;">Neler görmüş, neler öğrenmişti kim bilir,<br />
Denizle boğaz boğaza geçen hayatında!<br />
Ağ yamamak, ağ atmak, ağ toplamak,<br />
Olta yapmak, yem çıkarmak, kayık temizlemek<br />
Dikenli balıkları hatırlatmak için<br />
Elleri ellerime değdi.</span></p>
<p><span style="color:#000080;">O gece gördüm, onun gözlerinde gördüm;<br />
Gün ne güzel doğmuş meğer açık denizde!<br />
Onun saçları öğretti bana dalgayı;<br />
Çalkandım durdum rüyalar içinde.</span></p>
<h3><span style="color:#0000ff;">Orhan VELİ</span></h3>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Orhan Veli

"ömür
...
özenle sak ... ]]></title>
<link>http://hayatnedir.wordpress.com/2009/10/09/orhan-veliomur-ozenle-sak/</link>
<pubDate>Fri, 09 Oct 2009 21:24:40 +0000</pubDate>
<dc:creator>envare</dc:creator>
<guid>http://hayatnedir.wordpress.com/2009/10/09/orhan-veliomur-ozenle-sak/</guid>
<description><![CDATA[Orhan Veli &#8220;ömür &#8230; özenle sakladığınız bir sarı lira gibi ömrünüz; vakit gelip sandıktan]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Orhan Veli</p>
<p>&#8220;ömür<br />
&#8230;<br />
özenle sakladığınız bir sarı lira gibi ömrünüz;<br />
vakit gelip sandıktan çıkardığınızda,<br />
birde bakıyorsunuz ki,<br />
tedavülden kalkmış.&#8221;</p>
<p>Hayat Böyle Zaten<br />
Bir evin bir köpeği vardı;<br />
Kıvır kıvırdı, adı Çinçon&#8217;du, öldü.<br />
Bir de kedisi vardı: Maviş,<br />
Kayboldu.<br />
Evin kızı gelin oldu,<br />
Küçük bey sınıfı geçti.<br />
Daha böyle acı,tatlı<br />
Neler oldu bir yıl içinde!<br />
Oldu ya, olanların hepsi böyle.<br />
Hayat böyle zaten! ..</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[OKTAY RIFAT - İSTANBUL TÜRKÜSÜ]]></title>
<link>http://lisanihafi.wordpress.com/2009/10/07/oktay-rifat-istanbul-turkusu/</link>
<pubDate>Wed, 07 Oct 2009 19:46:35 +0000</pubDate>
<dc:creator>ersinkose</dc:creator>
<guid>http://lisanihafi.wordpress.com/2009/10/07/oktay-rifat-istanbul-turkusu/</guid>
<description><![CDATA[İSTANBUL TÜRKÜSÜ Kasımpaşa kıyıları tersane Bir kız sevdim alimallah bir tane Herdem sevdalıya kız m]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><pre style="text-align:center;"><span style="font-family:Times;color:#ff0000;font-size:medium;">

</span><span></span><span style="font-family:Times;color:#ff0000;font-size:medium;">İSTANBUL TÜRKÜSÜ
</span></pre>
<p style="text-align:center;"><img class="alignnone" title="oktay " src="http://siir.gen.tr/siir/o/oktay_rifat/oktay_rifat.jpg" alt="" width="125" height="184" /></p>
<pre style="text-align:center;">
<span style="font-family:Times;font-size:medium;">Kasımpaşa kıyıları tersane
Bir kız sevdim alimallah bir tane
Herdem sevdalıya kız mız bahane
Top çiçeğim deste gülüm
Canım İstanbullum
Aman aman bahane

Gittim baktım şıkır şıkır Balıkpazarı
Üç tek attım sarhoş oldum ayak üzeri
Üç doluya üç tanecik badem şekeri
Top çiçeğim deste gülüm
Canım İstanbullum
Aman aman badem şekeri
</span></pre>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[S'imge: RÜYÂ]]></title>
<link>http://simgesiir.wordpress.com/2009/09/30/simge-ruya/</link>
<pubDate>Wed, 30 Sep 2009 11:20:23 +0000</pubDate>
<dc:creator>simgesiir</dc:creator>
<guid>http://simgesiir.wordpress.com/2009/09/30/simge-ruya/</guid>
<description><![CDATA[RÜYÂ (Düş) sayımızda, 17 yazı, 63 seçilmiş şiir yer alıyor. William Blake (İngiltere, 1757-1827) BİR]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img class="aligncenter size-medium wp-image-424" title="rüya" src="http://simgesiir.wordpress.com/files/2009/09/ruya.jpg?w=201" alt="rüya" width="201" height="300" /></p>
<p style="text-align:center;"><span style="color:#808000;"><em>RÜYÂ (Düş) sayımızda, 17 yazı, 63 seçilmiş şiir yer alıyor.</em></span></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;"><br />
</span></strong></p>
<h3><span style="color:#000080;">William Blake</span></h3>
<p>(İngiltere, 1757-1827)</p>
<h3><span style="color:#000080;">BİR DÜŞ</span></h3>
<p><strong>Bir gece karanlık bir düş dokudu<br />
Yatağımdaydım, meleklerin koruduğu,<br />
Bir karıncaydı gördüğüm düşümde<br />
Yolunu yitirmiş çimenler içinde.</strong></p>
<p><strong>Bir başına, şaşkın ve endişeli,<br />
Bu yol yorgunu belli ki dertli<br />
Karışmış otun, yaprağın içinde,<br />
Şöyle dedi bana kırık bir sesle:</strong></p>
<p><strong>&#8220;Nerde çocuklarım! Ağlıyorlar mı?<br />
Babalarının ahını duyuyorlar mı?<br />
Çıkıp çıkıp bana bakıyorlardır,<br />
Dönüp de gözyaşı döküyorlardır.&#8221;</strong></p>
<p><strong>Üzülüp bir damla gözyaşı döktüm;<br />
O anda bir ateş böceği gördüm,<br />
Sordu: &#8220;kimdir bu ağlayıp inleyen<br />
Bir gece bekçilerine seslenen?</strong></p>
<p><strong>Böcekler dönmeye başladığında,<br />
Işıklar saçarım ben de dünyaya,<br />
Onların vızıltılarını izle;<br />
Küçük serseri, dönersin evine.&#8221;</strong></p>
<p><span style="color:#ff0000;"><em>(Türkçesi: Tozan Alkan)</em></span></p>
<h3><span style="color:#000080;">Edgar Allan POE</span></h3>
<p>(ABD, 1809-1849)</p>
<h3><span style="color:#000080;">BİR DÜŞ</span></h3>
<p><strong>Görüntüleri arasında karanlık gecenin<br />
Yitirilmiş sevincin düşünü kurdum.<br />
Ama kalbimi kırarak beni uyandırdı<br />
Görüntüsü yaşamın ve ışığın.</strong></p>
<p><strong>Ah! Düş olmayan bir şey var mıdır gündüzleyin<br />
Gözlerinde geçmişten gelen bir ışıkla<br />
Çevresine bakan kişi için?</strong></p>
<p><strong>O kutlu düş-o kutlu düş,<br />
Bütün dünya kınarken<br />
Tarlı bir ışık gibi neşelendirdi beni<br />
Yalnız bir ruha yol gösteren.</strong></p>
<p><strong>Ne olmuş geceleyin ve fırtınada<br />
Titriyorsa yükseklerdeki ışık?<br />
Daha berrak bir sey var mıdır<br />
Gündüz parlayan yıldızından, gerçeğin!</strong></p>
<p>(<span style="color:#ff0000;">Türkçesi: Oğuz Cebeci)</span></p>
<h3><span style="color:#000080;">GEÇMİŞ YAZ</span></h3>
<p><strong>Rü’yâ gibi bir yazdı. Yarattın hevesinle,<br />
Her ânını, her rengini, her şi&#8217;rini hazdan.<br />
Hâlâ doludur bahçeler en tatlı sesinle!<br />
Bir gün, bir uzak hâtıra özlersen o yazdan</strong></p>
<p><strong>Körfezdeki dalgın suya bir bak, göreceksin:<br />
Geçmiş gecelerden biri durmakta derinde;<br />
Mehtâb&#8230; iri güller&#8230; ve senin en güzel aksin&#8230;<br />
Velhâsıl o rü’yâ duruyor yerli yerinde!</strong></p>
<h3><span style="color:#ff0000;">Yahya Kemal BEYATLI</span></h3>
<h3><span style="color:#000080;">ALTINDAĞ</span></h3>
<p><strong>Biri bir koca görür rüyasında:<br />
Yüz lira maaşlı kibar bir adam.<br />
Evlenir, şehire taşınırlar.<br />
Mektuplar gelir adreslerine:<br />
Şen Yuva Apartımanı, bodrum katı.<br />
Kutu gibi bir dairede otururlar.<br />
Ne çamaşıra gidilir artık, ne cam silmeye;<br />
Bulaşıksa kendi bulaşıkları.<br />
Çocukları olur, nur topu gibi;<br />
Elden düşme bir araba satın alınır.<br />
Kızılay Bahçesi&#8217;ne gidilir sabahları;<br />
Kumda oynasın diye küçük Yılmaz.<br />
Kibar çocukları gibi.</strong></p>
<p><strong>Lâğamcının hamam rüyasıdır.<br />
Rüyaların en güzeli.<br />
Uzanır yatar göbek taşına;<br />
Tellâklar gelip dizilir yanıbaşına.<br />
Biri su döker,<br />
Biri sabunlar;<br />
Elinde kese sıra bekler biri.<br />
Yeni müşteriler girerken içeri,<br />
Lâğamcı,<br />
Pamuklar gibi çıkar dışarı.</strong></p>
<h3><span style="color:#ff0000;">Orhan VELİ</span></h3>
<h3><span style="color:#000080;">GÜZEL&#8217;E</span></h3>
<p><strong>Dün gece senin küçücük elinle yalnız yattık.<br />
Yalnız, senin küçücük elinle, yalnızlık<br />
Kandilli ilkokulu kadar kalabalık…<br />
Zilleri çaldığında düşlerinin<br />
Sınıfların kapıları ardına kadar açık,<br />
Gökyüzünün, denizin, toprağın, hayalle, emeğin<br />
Haklı sınıfları…</strong></p>
<p><strong>Belki de baskın korkusuyla vefasız, akıntıya atılan<br />
Kitaplar var ya, onlardan<br />
Öğrenmiş Marx&#8217;ı, gümüş balıkları<br />
Ve belki de onun için o kadar,<br />
O kadar aydınlık ortalık&#8230;</strong></p>
<p><strong>Sen ki çiçekleri toplamayan Güzelim<br />
Çicekleri sulayan çocuk<br />
Ve ben ki buruk ve kavruk<br />
Bir ihtiyar adamım artık,<br />
Öyle güzeldim ki senle, çiçeklerden çok…<br />
Ve anladım, anladım ki bir daha:<br />
DÜŞÜNDE BİLE GÖREMEZ İŞLER<br />
DÜŞLERİN GÖRDÜĞÜ İŞLERİ.</strong></p>
<h3><span style="color:#ff0000;">Can YÜCEL</span></h3>
<h3><span style="color:#000080;">ZÜMRÜDÜANKA</span></h3>
<p><strong>serin bir rüyanın hatırınadır<br />
çektiğim dünya ağrısı.</strong></p>
<p><strong>bir hayalden geldim ben,<br />
bir hayal verdim sana,<br />
mavi-yeşil bir hatıra: işte dünya<br />
ruhum! ovada sert es, yamaçta sus,<br />
ırmakta ağla.</strong></p>
<p><strong>işte dünya kapısı, işte dünya kederi<br />
ister dağının gölgesinde dur,<br />
ister incirin neşesine vur<br />
ağrı kendine ve tamamla.</strong></p>
<p><span style="color:#ff0000;"><strong>Birhan KESKİN</strong></span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Dayanılır Şey Değil]]></title>
<link>http://kaptanpilotin.wordpress.com/2009/09/22/dayanilir-sey-degil/</link>
<pubDate>Tue, 22 Sep 2009 22:02:29 +0000</pubDate>
<dc:creator>kaptanpilotin</dc:creator>
<guid>http://kaptanpilotin.wordpress.com/2009/09/22/dayanilir-sey-degil/</guid>
<description><![CDATA[bent street Orhan Veli&#8217;nin mısraları, içinde bulunulan durumu belki de somutlaştırabilir; Bilm]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div id="attachment_167" class="wp-caption alignnone" style="width: 310px"><img class="size-full wp-image-167" title="bent street" src="http://kaptanpilotin.wordpress.com/files/2009/09/street.jpg" alt="bent street" width="300" height="392" /><p class="wp-caption-text">bent street</p></div>
<p><span style="color:#808080;">Orhan Veli&#8217;nin mısraları, içinde bulunulan durumu belki de somutlaştırabilir;</span></p>
<p><span style="color:#008080;">Bilmem ki nasıl anlatsam;<br />
Nasıl, nasıl, size derdimi!<br />
<em>Bir dert ki yürekler acısı,<br />
Bir dert ki düşman başına</em>.<br />
Gönül yarası desem…<br />
Değil!<br />
Ekmek parası desem…<br />
Değil!<br />
Bir dert ki…</span></p>
<p><span style="color:#008080;"><strong>Dayanılır şey değil</strong></span></p>
<p><span style="color:#008080;"><strong> </strong></span></p>
<p><span style="color:#888888;">öyle de bir şey.</span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>
