<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress.com" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>sabetayizm &amp;laquo; WordPress.com Tag Feed</title>
	<link>http://en.wordpress.com/tag/sabetayizm/</link>
	<description>Feed of posts on WordPress.com tagged "sabetayizm"</description>
	<pubDate>Sat, 05 Dec 2009 08:23:42 +0000</pubDate>

	<generator>http://en.wordpress.com/tags/</generator>
	<language>en</language>

<item>
<title><![CDATA[Atatürk ve Sabetay Sevi Tekkesi]]></title>
<link>http://kendihalinde.wordpress.com/2008/12/14/ataturk-ve-sabetay-sevi-tekkesi/</link>
<pubDate>Sun, 14 Dec 2008 20:45:41 +0000</pubDate>
<dc:creator>kendihalinde</dc:creator>
<guid>http://kendihalinde.wordpress.com/2008/12/14/ataturk-ve-sabetay-sevi-tekkesi/</guid>
<description><![CDATA[Sabataycılık denince akla ilk gelen iki şehir Selanik ve İzmir&#8217;dir. İspanyol Yahudi&#8217;si, ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div><span style="font-family:mceinline;"><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;"><img class="aligncenter size-medium wp-image-348" title="sabetay-sevicilik" src="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/12/sabetay-sevicilik.jpg?w=264" alt="sabetay-sevicilik" width="264" height="300" /></span></span></div>
<div><span style="font-family:mceinline;"><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Sabataycılık denince akla ilk gelen iki şehir Selanik ve İzmir&#8217;dir.</span></span></div>
<p><span style="font-family:mceinline;"><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">İspanyol Yahudi&#8217;si, Avrupalı kaynaklara göre İzmir Yahudi kaynaklarına göre Edirne doğumlu Sabatay Sevi 1665 /1666&#8242;da İzmir&#8217;in Kemeraltı-Agora semtindeki Portekiz Sinagogu&#8217;nda ikinci kez Yahudi Mesih&#8217;i olduğunu ilan etti. Daha önce 1648&#8242;de 22 yaşındayken de Mesihliğini ilan etmiş fakat yeterli ilgiyi görmemişti. Çok kısa sürede Avrupa, Ortadoğu ve Rusya&#8217;da duyulan bu hadise sadece Osmanlı Türkiye&#8217;sindeki Yahudileri değil, Müslüman Türkleri ve Doğu Avrupa&#8217;daki Hıristiyan tebaayı da derinden etkiledi.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Gelişmeler üzerine tutuklanarak Edirne&#8217;de 11 Eylül 1666&#8242;da Divan&#8217;da sorgulandı. Sorgulamayı kafes arkasından Padişah Avcı Mehmet&#8217;in de takip ettiği Sabatay Sevi, Mesihliğini inkâr etti. Sorgulamada bulunan ve kendisi de bir Yahudi dönmesi olan Hekimbaşı Hayatizade Mustafa Fevzi Efendi&#8217;nin (Moses ben Raffael Abrabanel); &#8220;Müslüman ol kelleni kurtar&#8221; tavsiyesi ile Sevi görünürde Müslüman olup Mehmet Aziz Efendi adını almıştır.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Sabatay Sevi görünürde Müslüman Türk, hakikatte ise kendi Yahudi inançlarına bağlı kalarak ikili (dual) bir hayat sürdürmüştür. Müritlerinin de benzer ikili kimliği benimsemesiyle tarihte ve günümüzde &#8220;dönmelik&#8221; veya &#8220;Sabataycılık&#8221; denen bir tür çift kimlikli &#8220;açık Müslüman-gizli Yahudi&#8221; &#8220;tarikat&#8221; doğmuştur.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Nitekim Rabbi Abraham Danon tarafından Revue des Etudes Juives&#8217;de İbranice metni yayınlanan Sabatay Sevi&#8217;nin 18 maddeden oluşan inanç risalesi, Prof. Abraham Galante tarafından hem orijinal İspanyolca metin hem de Fransızca tercümesi yayımlandı. Sabatay Sevi&#8217;nin 18 emirden oluşan Ladino dilinde yazılmış risalesi ilk kez 1897&#8242;de Paris Şarkiyat Kongresi&#8217;ne sunulan bir tebliğde Journal&#8217;de Selanique&#8217;nin yayın yönetmeni Sadi Levi vasıtasıyla ortaya çıkar.</span></p>
<p></span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Niçin 18 emir?<!--more--></span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Sabatay Sevi Yahudi tarihinde ortaya çıkan 17. Mesih&#8217;ti ve apokalips (kıyamet) Mesih&#8217;inin habercisiydi. 18. Mesih kıyamet gününde ortaya çıkacaktı. İnançlı Sabataycılar 18. mesih&#8217;i bekliyorlar.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">18 maddeden oluşan risalenin 16. Maddesi aynen şöyle: &#8220;Türklerin adetlerine, onların gözlerini örtmek maksadıyla, dikkat edilsin. Ramazan orucunu tutmak için sıkıntı gösterilmesin ve aynı şey kurban için de yapılsın. Gözün gördüğü her şey yerine getirilmelidir.&#8221;</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">1990&#8242;lardan itibaren sık sık gündeme getirilen Sabatay Sevi adı, 2006 yılının son günlerinde Sabatay Sevi adına kurulması düşünülen bir müze tartışmasıyla tekrar basında sık sık yer almaya başladı.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">İnternet sitelerinin dışında Yeni Şafak gazetesi muhabiri Şaban Arslan, araştırmacı yazar Ahmet Almaz&#8217;ın &#8220;Tevrat&#8217;ın Türk Evlatları&#8221; kitabı (Yakamoz Yayınları 0212-222 72 75) ile akademisyen Cengiz Şişman&#8217;ın &#8220;Sabatay Sevi ve Sabataycılar&#8221; adlı çalışmasında Sabatay Sevi müzesi kurulması çalışmasıyla ilgili bilgiler yer almakta. Ayrıca tarafımızın özel kaynaklardan elde ettiği bilgileri de dikkatle değerlendirdiğimizde, İzmir&#8217;de &#8220;müze&#8221; adı altında &#8220;Sabatay Sevi Tekkesi&#8221;nin kurulmak istendiği anlaşılıyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">İzmir Selçuk&#8217;taki Bülbül dağında 100 yıl kadar önce başlatılan &#8220;kutsal Meryem Ana Evi&#8221; çalışması nihayetinde 1967 yılının 26 Temmuz günü bizzat Papa 6. Paul&#8217;un Bülbül dağına gelerek burayı &#8220;kutsaması&#8221; ile Hıristiyanlar için &#8220;hac&#8221; merkezi haline getirildi.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Yöntem bildik ve bayağı. Yörüklerin &#8220;aşağı köyde bir yalan söyledim yukarı köyde kendim de inandım&#8221; cinsinden bir &#8220;kutsallaştırma&#8221; operasyonu.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Bütün ısrarlara rağmen Rahmetli Atatürk&#8217;ün Hıristiyanlara satılmasına izin vermediği Bülbül dağındaki metruk taş yığınını barındıran 29.200 metrekare arazi 1950&#8242;de Bayar-Menderes ikilisi döneminde maalesef Hıristiyan Vakıfları destekli Meryem Ana Derneği&#8217;ne satıldı. Sonra restorasyon adı altında görkemli bir Meryem Ana Evi inşa edildi. Sonra da Papalık tarafından kutsandı. Artık her Papa burayı ziyaret ediyor. Hıristiyanlar burada hacı oluyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">1774 yılında Almanya&#8217;da doğan kötürüm ve histerik rahibe olduğu bilinen Anne Catherine Emmerich&#8217;in &#8220;gördüğü vizyonlar&#8221; (rüyalar) önce kitaplaştırıldı, sonra Emmerich&#8217;in vizyonlarına Fransız Sorbonne Üniversitesi tarih Profesörü Charles Lenormand tarafından &#8220;bilimsel&#8221; kılıf geçirildi. Artık &#8220;tarihi gerçekler&#8221;e göre Meryem Ana&#8217;nın Evi İzmir Selçuk&#8217;taki Bülbül dağındaydı.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Dünyanın 43 farklı yerinde Papalık tarafından &#8220;kutsanmış&#8221; Meryem Ana Evi var, ancak Kudüs ve Bülbül dağındakilerin ayrı bir önemi bulunuyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Şimdi de benzer senaryo İzmir&#8217;de Sabatay Sevi Müzesi (tekkesi) için uygulamaya konuyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">İzmir Ticaret Odası (İZTO) Yönetim Kurulu Başkanı Ekrem Demirtaş ile TOBB-ETU Üniversitesi tarih bölümünde ve ABD&#8217;nin Boston şehrindeki Harvard Üniversitesi&#8217;nde öğretim üyesi olan Yrd. Doç. Dr. Cengiz Şişman &#8220;Sabatay Sevi Müzesi&#8221; çalışmasının önderliğini üstlenmiş görünüyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Boston ve çevresindeki Türk akademisyenlerin iddiasına göre Cengiz Şişman Fethullah Gülen cemaatine oldukça yakın.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Prof. Dr. Yalçın Küçük &#8220;Sabatay Sevi Müzesi fikrini kim önermişse Sabatayist&#8217;tir&#8221; diyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Tarihçi ve biyografi araştırmacısı Mahmut Çetin ise &#8220;görünenlerin arkasına iyi bakmak gerekir, bu uluslararası bir organizasyon işine benziyor. Daha önceki örneği de Meryem Ana Evi&#8221; şeklinde konuştu.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">İzmir&#8217;in Agora semtindeki Portekiz Sinagogu&#8217;nda 370 bin YTL&#8217;ye bir Sabatay Sevi Müzesi kurmak için İZTO&#8217;dan bir grup harekete geçiyor. Ancak İZTO Başkanı Demirtaş, tepkilerden çekinerek, projeyle ilgili teklifi son anda geri çekiyor. (Şaban Arslan-Yeni Şafak 28. 12. 2006)</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">İzmir Ticaret Odası&#8217;nın 65 bin üyesi var ve İZTO yönetimi &#8220;Sabatay Sevi Müzesi&#8221; gibi netameli bir teklifin de yer aldığı 425 sayfalık Yönetim Kurulu Çalışma Programı ve 2007 Bütçesi&#8217;ni sadece 179 meclis üyesine gönderiyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Çalışma Raporu&#8217;nun 378.sayfasındaki Sabatay Sevi Müzesi başlığı altında yer alan şu ifadeleri nasıl yorumlamamız gerekir? &#8220;Sabatay Sevi, Musevilik tarihinde önemli yer tutan bir kişiliktir ve İzmir&#8217;de yaşamıştır. Hatta Sabataycılık Museviliğin bir kolu olarak varlığını sürdürmüştür. İzmir&#8217;in tarihinde önemli bir yeri olan olay ve kişiler, kent belleğinin bir parçasıdır. Bu nedenle Sabatay Sevi&#8217;nin Musevi tarihindeki rolünü ortaya koyabilecek ve çeşitli eski eserlerin de yer alacağı bir müze kurulması, müzenin eski bir sinagog veya eski bir binada yapılması düşünülmektedir.&#8221;</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">İZTO Başkanı Ekrem Demirtaş&#8217;a göre böyle bir müze &#8220;müzeler şehri&#8221; yapmayı düşündükleri İzmir&#8217;e renk katacak. Demirtaş, &#8220;Amacımız tamamen turizme renk getirmek. Bu tür renkli kişilerin de dikkate alınması ferekiyor&#8221; dedi.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">İZTO Meclis Üyesi Necmi Çalışkan İZTO&#8217;nun daha önce de kilise ve sinagogların restorasyonu için karar aldığını belirtiyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Bu beylere sormak gerekmez mi? Siz kaç cami, kaç Türk eseri ve hele hele İzmir tarihinde önemli bir yeri olan Timur için ne kararlar aldınız, neler yaptınız?</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">&#8220;Etnografik değerlerimizi korumamız gerekir. Musevi vatandaşların oluşturduğu kültür İzmir için çok önemlidir&#8221; diye devam eden Bay Necmi Çalışkan ve Bay Ekrem Demirtaş saf olmadıklarına göre ya cahiller ya da kötü niyetli.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Nitekim İZTO Meclis Başkan Vekili Necip Nasır &#8220;300 yıldır gizli olan bir yapılanmanın ticaret odasının gündemine gelmesi yadırganacak bir şeydir. Farklı bir amaçla yapılmış olabilir&#8221; diye konuştu.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Yine İZTO meclis üyelerinden Salih Büyükuğur İZTO yönetiminin geçen yıl da sinangog ve kiliselerin onarımı için 3 milyon YTL para ayırdığını ve bu karara muhalefet şerhi koyduğunu belirterek şunları söylüyor:</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">&#8220;Bu talep Yunanistan Konsolosluğu&#8217;ndan gelmiş. Kapalı kapılar arkasında dolaplar dönüyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">İZTO Başkanı Demirtaş bunun kulisini yapmıştır, meclisten geçirir. Çünkü meclis üyelerinin yüzde 30&#8242;u kurduğu şirketlerin de ortağı.&#8221;</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Bir diğer İZTO meclis üyesi Vasfi Çakıroğlu da Sabatay Sevi Müzesi&#8217;ne karşı olduğunu belirterek şöyle diyor:</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">&#8220;2007 yılında üyelerden, toplanan aidatın 170 YTL&#8217;den 250&#8242;ye çıkarılacağını, toplanan paraların da toplumu dejenere edici, kamplara bölücü konular için harcanacak. Sevi&#8217;ye Yahudiler bile karşı çıkıyor. &#8220;Yahudi dönmesi&#8221; diyorlar.&#8221;</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Son zamanlardaki bazı açıklamalarını ve kitaplarındaki bazı metinleri hayretler içinde kalarak takip ettiğimiz Prof. Dr. İlber Ortaylı, Ahmet Almaz&#8217;ın kitabındaki bilgiye göre Sabatay Sevi Müzesi&#8217;ni destekliyor. Ortaylı&#8217;nın sözleri şöyle: &#8220;Böyle bir müze kurulmasını çok önemli buluyorum, çok iyi olur. Sabatay Sevi, dini bir kişilik olmasının yanı sıra tarihi bir kişiliktir, şehrin tarihine katkısı vardır, taraftarları olan biridir.&#8221;</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Türkiye Yahudi Cemaati Başkanı Silvio Ovadio: &#8220;Yahudi mekânlarında kesinlikle böyle bir müze kurulmayacaktır. Böyle bir müze, başka bir yerde kurulsa bile, Yahudiler için herhangi bir anlam ifade etmeyecektir. Sıradan bir müzedir&#8221; şeklinde konuşuyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Başkan Silvio Ovadio, İZTO ve İzmir Büyükşehir Belediyesi&#8217;nin, yıkık sinagogları restore etmek için kendilerine başvurduğunu da söylüyor. &#8220;Biz Yahudi dinindeniz. Bu din Sabatayistliği Yahudi kabul etmez. Ama tabi ki nefret boyutunda değil&#8221; diye sözlerini sürdürüyor Ovadio.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Prof. Yalçın Küçük&#8217;e göre, Sabatayistler &#8220;Ben Sabataist&#8217;im deme cesaretini gösteremedikleri için müze açma isteklerini başka gerekçelere dayandırıyorlar.&#8221; Küçük Hoca; &#8220;Sabatay Sevi ile ilgili müzeye konacak bir tek fotoğraftan başka bir şey yok&#8221; diyerek hadisenin bir başka boyutuna dikkat çekiyor: &#8220;Bu müze inanç turizmine katkıda bulunmaz. Çünkü Yahudiler Sabataycılardan nefret ederler. Sabataycıları Yahudilerin bir kolu olarak değil, sapkınlık olarak görürler. Bu müzeyi Yahudiler ziyaret etmez. Müslümanlar ve Hıristiyanlar da ziyaret etmeyeceğine göre burayı kim ziyaret edecek ki? Bu müzeyi küçük bir grup, kendi dini liderlerine saygıdan dolayı yapıyorlar.&#8221;</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Müfit Yüksel&#8217;e göre de İzmir Ticaret Odası&#8217;nda Sabataycılar var ve bunlar Sabatayistleri Yahudiliğe eklemlemeye çalışıyorlar. &#8220;Öyle sanıyorum ki İsrail&#8217;deki bazı çevreler müze işine sıcak bakacaklardır. İsrail&#8217;de bazı çevreler ne hikmetse Sabataycı kimliğin açığa çıkmasını ve ilgi uyandırmasını istiyorlar&#8221; diye sürdürüyor sözlerini Müfit Yüksel.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Gazeteci Mustafa Aydın ise Portekiz Sinagogu&#8217;nun Sabatay Sevi Müzesi&#8217;ne dönüştürülmesinin kavgaya sebep olabileceğini ileri sürerken Sevi&#8217;nin &#8220;doğduğu ev&#8221;in müze yapılabileceğini söylüyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Hemen bir bilgi notu ilave edelim. &#8220;İzmir&#8217;in Agora semtinde bulunan Portekiz ve Galata Sinagogları, TÜSİAD eski Başkanı Tuncay Özilhan ve İzmir&#8217;in ölen Belediye Balkanı Ahmet Piriştina tarafından 1999-2000 yıllarında restore ettirdi.&#8221; (Alişan Satılmış, Ortadoğu gazetesi 26 Aralık 2007)</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">TOBB-ETU Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi ve Harvard Üniversitesi&#8217;nden doktoralı Cengiz Şişman &#8220;Sabatay Sevi ve Sabataycılar-Mitler ve Gerçekler&#8221; adlı kitabında İzmir Belediyesi&#8217;nin de, Kültür Bakanlığı&#8217;nın da Sabatay Sevi Evi Müzesi projesinin içinde olduğunu yazıyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Ne derece doğru bilemiyorum. Ancak pek çok internet sitesinde Cengiz Şişman&#8217;ın Harvard Üniversitesi&#8217;nde Türkiye Yahudi Hahambaşılığı&#8217;nın bursu-finansal desteği ile doktora yaptığı iddiası yer alıyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Cengiz Şişman&#8217;a göre Sabatay Sevi Evi tartışması uluslar arası boyutta epey alevlendi.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Sabatay Sevi Evi konusunda Berry Kapanji (Kapani) nin araştırma yaptığını ve bu araştırmalardan faydalanarak Cengiz Şişman&#8217;ın İsrail&#8217;in ünlü gazetesi Haaretz&#8217;de bir makale yazdığını öğreniyoruz. Bu makaleye atıfta bulunan başka makaleler de ABD&#8217;de yayımlanan bazı dergilerde yer alıyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">&#8220;Berrry Kapanji&#8217;nin gayretleriyle bu konu gün yüzüne çıkarıldı ve olay uluslar arası bir tartışma zeminine çekildiğinde bir infial uyandırdı. Ben şimdiye kadar belki onlarca e-posta aldım bu evin kurtarılması konusunda.&#8221; (C. Şişman, a.g.e, s.127)</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Agora semtindeki evin Sabatay Sevi&#8217;nin doğduğu ev olup olmadığını tespit için Cengiz Şişman&#8217;ın da içinde bulunduğu bir grup karbon testi yaparak evin yaşını öğrenmeye çalışıyorlar.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Anladığınız gibi Sabatay Sevi Evi-Müzesi için Berry Kapanji, Cengiz Şişman İZTO yönetimi, İzmir&#8217;in CHP&#8217;li belediye yönetimi, AKP&#8217;li Kültür Bakanlığı, Harvard Üniversitesi, İsrail ve ABD&#8217;deki bazı merkezler, bazı İslami cemaatler ve şimdilik &#8220;yerli&#8221; ve yabancı perdenin arkasındakiler işbirliği yapıyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Tıpkı Meryem Ana Evi tezgâhı gibi.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Cengiz Şişman&#8217;ın yazdığına göre Prof. Marc Bregman 1970&#8242;li yıllara ait bir hatırasında, Agora&#8217;daki Çingeneler New York&#8217;tan gelen bir kadının evin üçüncü katına çıktığını ve ağlayarak dua ettiğini aktarıyor. Yani projenin zihni kökenleri eskiye dayanıyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">1992 yılında Michael Grosman adlı Yahudi&#8217;nin yaptığı &#8220;Sazanikos&#8221; adlı belgeselde, Sabatay Sevi&#8217;nin doğduğu eve ait olduğu iddia edilen görüntülere de yer veriliyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">&#8220;Daha sonra evi kurtarmak için birkaç çabada bulunulmuş. Bunlardan birisi de İsrailli Kabala uzmanı olan Abraham Elqayam&#8217;a ait. Ancak bu çabaların hiçbiri sonuç vermemiş. İşte son zamanlarda bir de benim de içinde olduğum ULUSLAR ARASI BİR GRUP olarak bir şeyler yapmaya çalışıyoruz.&#8221; (C. Şişman, a.g.e, s.130)</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">İşte Sabatay Sevi Müzesi-Evi projesinin tam merkezindeki isimlerden Cengiz şişman Rahmetli Atatürk&#8217;ün babasını Arnavut annesini de Makedonyalı yapıveriyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Cengiz Şişman gibi ben de ABD&#8217;de lisansüstü eğitim gördüm. Amerikalıların pek çok devlet politikalarını, hele hele Evanjelist-Kabalist Yahudi tezgâhı Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ni yerden yere vururum. Ama Amerika&#8217;da da çok sayıda namuslu siyasetçi hele hele üniversitelerde ilmi ahlakına saygı duyulacak binlerce akademisyen var. Bu insanlar tarihi gerçekler konusunda oldukça dürüsttürler. Yani Cengiz Şişman&#8217;ın yaptığı gibi çarpıtma yapmazlar.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Anlaşılıyor ki Mustafa Kemal Atatürk&#8217;e Sabatayist yaftası tutmayınca şimdi de Arnavutluğu tedavüle sürüyor. Türk devletinin kurucusu Gazi, Türk bilinmesinde ne bilinirse bilinsin.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Bir tarafta İslam ve Peygamberimiz Hz. Muhammed üzerine oynanıyor. Öte yandan Cumhuriyet Türkiye&#8217;sinin kurucusu Türk milletinin medarı iftiharı Atatürk üzerine. Ama Türk milleti ahlaki şuurda Muhammed Mustafa&#8217;nın, milli şuurda Mustafa Kemal&#8217;in rehberliğinde yoluna devam edecektir. Bu durum &#8220;travmacılar&#8221;a rağmen değişmeyecektir.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Atatürk Sabataycı mıydı?</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Bu mesnetsiz iddiaların kaynaklarını şöyle sıralayabiliriz:</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">1- Atatürk&#8217;ün uşağı Cemal Granda&#8217;nın hatıralarında naklettiği ve Atatürk&#8217;ün söylediğine dair kendisinden başka şahidin olmadığı!</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">&#8220;Benim için de bazı kimseler, Selanikli olduğumdan Yahudi olduğumu söylemek istiyorlar. Şunu unutmamak lazımdır ki Napolyon da Korsikalı bir İtalyan&#8217;dı. Ama Fransız olarak öldü ve tarihe Fransız olarak geçti. İnsanların içinde bulundukları cemiyete çalışmaları lazımdır&#8221; sözü.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Cemal Granda&#8217;nın Sabataycı olduğuna dair iddiaların olduğunu belirtelim ve geçelim.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">2- ABD&#8217;ye göç eden bir Ermeni asıllı Türk vatandaşının 1923 yılında Amerikan gümrüğünde sorgulanırken söylediği var sayılan &#8220;Atatürk&#8217;ün Sabatayist olduğu&#8221;na dair tevatür.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">3- Yahudi Ansiklopedisi Encylopedia Judaica&#8217;nın &#8220;Atatürk&#8221; maddesinde yer alan bu yöndeki ima.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">4- Mustafa Kemal Atatürk&#8217;ün Selanik&#8217;te Şemsi Efendi Mektebine gitmesi. Bu mektebin sahibi Şemsi Efendi Sabataycı&#8217;dır. Ancak bugün bile gizlenmek, deşifre olmamak için kılı kırk yaran Sabataycıların 1900&#8242;lerde sadece Sabataycıların çocuklarının gittiği bir okul açma cesareti! Kelleyi koltuğa almaktan öte bir şeydir. Bugün de Fevziye Mektepleri ve Işık Üniversitesi&#8217;nin öğrencilerinin büyük çoğunluğu Müslüman Türk ailelerinin çocuklarıdır.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Bir başka husus, Atatürk&#8217;ün gittiği Şemsi Efendi Mektebi, Atatürk&#8217;ün evinin sadece birkaç sokak ilerisindedir.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">5- 1942 yılında Itamar Ben-Zwi adlı İsrailli bir gazetecinin hatıraları yayınlanır. Zwi&#8217;nın ölümünden sonra yayımlanan hatıralarına göre, Atatürk 1911 yılında Trablusgarp&#8217;a giderken Filistin&#8217;e uğrar ve bir otel barında tesadüfen bu gazeteciyle sohbet sırasında kendisinin ilkokuldayken &#8220;Shema Yisrael Adonai Eloheinu ve Adonai Ehad&#8221; (Dinle ey İsrail Rabbimiz olan Tanrı tektir) duasını okuduklarını hatırladığını söyler. İsrailli gazeteci buradan hareketle Atatürk&#8217;ün Sabataycı olabileceğini iddia eder.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">İşte bu hatıralara dayanarak İsrail gazetelerinde defalarca yazı yazan Amerikalı Yahudi Hillel Halkin 1994 yılında Atatürk&#8217;ün Sabataycı olduğunu iddia etti. Halkin&#8217;in yazısına bazı Avrupalı gazete ve dergilerde atıfta bulunuldu.</span></p>
<p><span style="font-size:x-small;"><span style="font-family:Arial;">Hillel Halkin&#8217;in yazısını şu kaynaktan okuyabilirsiniz: <span style="text-decoration:underline;"><span style="color:#0000ff;">&#60;http://www.f16.parsimony.net/forum27628/messages/1517.htm&#62;</span></span></span></span><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;"> FORWARD, A Jewish Newspaper published in New York. January 28, 1994.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Halkin&#8217;in uzunca makalesinin elle tutulur yanı yok. Temel dayanak olarak kullandığı İsrailli gazeteci Itamar Ben-Zwi&#8217;nin hatıralarının ne zaman yazıldığı belli olmadığı gibi 1911 yılında Atatürk sıradan bir Türk subayıdır, tanınmamaktadır.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Sakarya Üniversitesi&#8217;nden tarih doktoru Emin Sezer Hoca&#8217;nın ifadesiyle &#8220;Atatürk&#8217;ün Türk oğlu Türk olduğuna dair yeterince ve sağlam belge mevcuttur.&#8221; İsteyen Türk Tarih Kurumu kaynaklarına başvurabilir. Hala bugün Atatürk&#8217;ün mensup olduğu Türkmen aşireti aileleri Karaman&#8217;da yaşamaktadır.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Maalesef Milli Gazete yazarı Mehmet Şevki Eygi, Sabatayist-İsrail vatandaşı Yahudi Ilgaz Zorlu&#8217;nun Zvi-geyik adlı yayınevinde basılan &#8220;İki Kimlikli, Gizli, Esrarlı ve Çok Güçlü Bir Cemaat Yahudi Türkler Yahut Sabataycılar&#8221; adlı kitabında Amerikan Yahudi&#8217;si Hillel Halkin&#8217;in mesnetsiz makalesine dayanarak şunları yazabilmiştir:</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">&#8220;Türkiye&#8217;yi bugünkü perişan hale çocukluğunda bir Karay Hoca&#8217;dan gizlice Yahudi diniyle ilgili dersler alan ve her gece &#8220;Şema Yisrael&#8221; duasını okumadan yatağa girip uyumayan bir kişi sokmuştur.&#8221; (M.Ş. Eygi, a.g.e, s.112)</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Eygi açıkça Atatürk&#8217;ü Sabatayist olmakla itham etmektedir. Anlaşılıyor ki Eygi&#8217;nin Suudi Arabistanlı yılları onun maddi kazanç yılları olsa da manevi-insaf yönünü törpülemiş.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Eygi&#8217;nin Halkin&#8217;in makalesine dayanarak zikrettiği &#8220;Karay Hoca&#8221; Karaim/Karay Yahudisidir. Atatürk&#8217;e Yahudi duasını öğrettiği iddia edilen Karay Yahudiliği ile Sabataycılık asla bir araya gelmesi mümkün olmayan farklı iki mezheptir.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Dr. Rıza Nur &#8220;Hayat ve Hatıralarım&#8221;da Atatürk&#8217;ü yer yer ağır şekilde tenkit eder. Ancak Atatürk&#8217;ün Sabataycı olduğuna dair en ufak bir imada dahi bulunmaz. Hiç şüpheniz olmasın ki Atatürk&#8217;te böyle bir kan bağı olsaydı Rıza Nur bunu en detaylı şekilde kullanırdı.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Türk Yahudilerinin tarihini yazan değerli araştırmacı Rıfat Bali ile 2007 yılı içinde yaptığımız bir sohbette, benim sorum üzerine &#8220;Atatürk&#8217;ün Sabataylıkla uzak yakın bir alakası yoktur&#8221; dedi ve ve bunu bir makale olarak Ortadoğu gazetesinde yayımladım. Sayın Bali Sarbon Üniversitesi mezunudur. Bazı konularda farklı düşünsek de kendi ifadesiyle bu toprağın evladıdır ve Türk milletinin manevi değerleri konusunda hassasiyetini sürekli dile getirir.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Bir başka husus, Türk tarihinde mason localarını 10 Ekim 1935 yılında bir gecede kapatan ilk ve tek Türk devlet adamı Atatürk&#8217;tür. Hatta bu sebepten dolayı Atatürk&#8217;ün Yahudiler ve Sabatayistler tarafından ağır ağır zehirlendiğine dair çok sayıda kaynakta bilgi mevcuttur. Kaldı ki hepimize ilkokuldan beri adeta maksatlı bir şekilde öğretildiği bugün iyice gün yüzüne çıkan; &#8220;Atatürk çok içki içtiği için buna bağlı sirozdan öldü&#8221; de gerçeği yansıtmamaktadır.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Atatürk&#8217;e biyopsi de otopsi de yapılmamıştır. Atatürk&#8217;ün İstiklal Savaşı yıllarında hiç içki içmediği, daha sonraki yıllarda da kendisinin asla aşırı alkol almadığı daha çok karşısındakilere içirdiği pek çok hatıratta yer almaktadır.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Atatürk&#8217;ün &#8220;salyrgan&#8221;(civalı ilaç) ile tedavi gerekçesiyle aslında ağır ağır zehirlenerek öldürüldüğü artık ortaya çıktı. Bugün mezarından alınacak bir tek saç telinin analizi her şeyin ortaya çıkmasına yeter de artar bile. Öte yandan Atatürk daha önce sıtma geçirmesine rağmen sadece 1937 yılında İstanbul Eczanesi&#8217;nden Atatürk için 43 kutu kinin ilacı alınmıştır. Bu ilaç karaciğer ve dalağı yıpratır. </span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Görüldüğü gibi Türk milli kimliğinin oluşmasında büyük katkısı olan bizi ümmetten ve tebadan millete geçiren Mustafa Kemal Atatürk Türk kimliğinin dışına çıkarılmak isteniyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Değerli tarihçi, akademisyen Dr. Emin Sezer&#8217;in ifade ettiği gibi; &#8220;Türk, Muhammed Mustafa&#8217;sız da Mustafa Kemal&#8217;siz de olmaz.&#8221; &#8220;Sabatayist&#8221; iddiaları ile Mustafa Kemal Türk kimliğinden çıkarılmak istenirken, &#8220;ılımlı İslam&#8221;, &#8220;dinlerarası diyalog&#8221; ve &#8220;Kelime-i Tevhid&#8217;in Muhammedün Resulullah kısmını söylemeye gerek yoktur&#8221; ile Hz. Peygamber İslam&#8217;ın alt basamaklarına itilerek &#8220;İsevi Müslümanlık&#8221; peydahlanmak, İslam, Kabala temelli Yahudi-Hıristiyan inancına monte edilerek Yeni Dünya Düzeni&#8217;nin &#8220;tek dünya dini&#8221;, senkretik dinin içi boşaltılmış bir parçası haline dönüştürülmek planlanıyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">İzmir Selçuk Bülbül dağındaki Meryem Ana Evi ile İzmir&#8217;deki Sabatay Sevi Müzesi-Evi aynı karanlık emellerin kilometre taşlarıdır. Her ne kadar proje tepkiler üzerine biraz &#8220;askıya&#8221; alınmış görünse de.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Ahmet Almaz&#8217;ın sözünü ettiğimiz kitabından bir alıntı yapalım. Bu bilginin esas kaynağı 28 Aralık 2006 tarihli Yeni Şafak gazetesi ve Şaban Aslan&#8217;dır.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">&#8220;Sabatay Sevi&#8217;nin 300 yıl önce görev yaptığı İzmir&#8217;in Agora semtindeki Portekiz Sinagogu&#8217;na Sabatay Sevi Müzesi yapma girişimi, Musevi cemaati tarafından da onaylanmamıştı. Sabatay Sevi&#8217;nin oturduğu mahalle, Havra Sokağı&#8217;nın yanında, tarihi Agora kentinde bulunuyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">İzmir Büyükşehir Belediyesi, Agora kentinin cazibesini artırmak için eskiden çoğu Yahudi yerleşimcilerden oluşan, şimdilerde işyeri olan eski binaları yıkarak yeşil alana dönüştürüyor. Agora kentinin yanında yıkımı durdurulan birkaç binadan biri, Sabatay Sevi&#8217;nin 300 yıl önce yaşadığı tarihi ev. Evin bulunduğu Namazgâh Mahallesi&#8217;nin 15 yıllık muhtarı Erol Ertürkmen &#8220;Tüm mahalleyi yıktılar bir o evi bıraktılar. Orayı neden yıkmadıklarını sordum. &#8216;Burası Sabatay Sevi&#8217;nin evi&#8217; dediler. Bu evde 10 yıl öncesine kadar bir aile oturuyordu. Sanıyorum etrafı temizlenip onarılacak&#8221; dedi.(A. Almaz, a.g.e, s.201)</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Size çok ilginç bir örnekten daha bahsetmek istiyorum.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Evanjelist Hıristiyanlar ve Ortodoks Yahudiler Kudüs&#8217;te bir an önce Süleyman Tapınağı&#8217;nın yeniden yapılmasını istiyorlar. Süleyman Tapınağı&#8217;nın üçüncü kez yapılabilmesi için Mescid-i Aksa ve Kubbetüs Sahra Camilerinin yıkılması gerekiyormuş. </span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Bu &#8220;kutsal idealin&#8221; en önemli isimlerinden biri 1970&#8242;lerden beri Frankist (Hıristiyan Yahudi veya Hıristiyan Sabatayist) âlim-papaz Bellarmino Bagatti ve en büyük destekçisi de İsrailli ünlü mimar Tuvia Sagiv. Bu hususta daha geniş bilgiyi Joel Levy&#8217;nin 2006&#8242;da yayımlanan &#8220;Lost Histories/Exploring the World&#8217;s most Famous Mysteries&#8221; adlı kitabında bulabilirsiniz.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Ruşen Çakır 27 Haziran 2008 tarihli Vatan gazetesindeki köşesinde Cengiz Şişman&#8217;ın kitabını konu alan uzunca bir yazı yayınladı.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Yazının bir bölümü Cengiz Şişman&#8217;la yapılmış mülakattan oluşuyor. Aşağıda okuyacağınız satırlar Çakır&#8217;ın yazısından derlenmiştir.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">&#8220;Hem Yahudilik hem de masonlukla irtibatlı olarak gösterilen Sabataycılar bir de işin içine gizlilik girince iyice hedef tahtasına yerleştirildiler… Yrd. Doç. Cengiz Şişman&#8217;ın &#8220;Sabatay Sevi ve Sabataycılar&#8221; kitabıyla karşılaştığımda önce tereddüt ettim. Fakat &#8220;Mitler ve Gerçekler&#8221; altbaşlığı ve yazarın ABD&#8217;de Harvard Üniversitesi&#8217;nde konuyla ilgili doktora yapmış olduğu bilgisi üzerine okumaya koyuldum… Sonuçta Şişman&#8217;ın kitabı &#8220;düşmanımızı tanıyalım&#8221; diye alanları hayal kırıklığına uğratıyor; Türkiye mozaiğinin bir parçası olan Sabataycılık hakkında serinkanlı, objektif bilgi sahibi olmak isteyenlerin de takdirini kazanıyor.&#8221;</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Ruşen Çakır&#8217;ın yazısında yer alan Cengiz Şişman&#8217;ın sözleri de özetle şöyle:</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">&#8220;Kolay olmayan bir işe kalkıştığım doğru. Yerleşik yanlışları değiştirmek zorlu ve zaman isteyen bir iş… Eleştirilerden daha fazla da takdir alıyorum… Ben bu konu ile yıllardır bilimsel anlamda ilgileniyorum. Çünkü hem Osmanlı tarihçisi hem de dinler tarihçisiyim. Ancak başlangıçtan itibaren bu konudaki yaklaşım tarzları, art niyetler ve cahilane yorumlar beni hep rahatsız ede gelmiştir. Konuya akademik bir disiplin ve hassasiyetle yaklaşıldığında benim vardığım sonuçlar çok şaşırtıcı değil.&#8221;</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Burada kısa bir açıklama yapalım. Cengiz Şişman söz konusu kitabında, dinler tarihi hususunda büyük otorite olan, ilim insanlığına herkesin hürmet ettiği, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Abdurrahman Küçük&#8217;ün &#8220;Dönmeler-Sabatayistler Tarihi&#8221; adlı kitabını (Andaç Yayınları, 0312-384 18 28-29; Faks: 0312-384 38 67) küçümsüyor, beğenmiyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Yine bu hususta Prof. Orhan Türkdoğan ile Mahmut Çetin&#8217;in çok değerli eserleri var ve her objektif düşünceli insanın takdirini kazanıyor.</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Şişman&#8217;dan devam edelim.</span></p>
<div><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">&#8220;Oyunun/güç ilişkilerinin dışında kalan ya da dışında kaldığını hisseden herkesin, kendi yetersizliklerini açıklamakta başvurduğu en kestirme savunma mekanizması bu. En yakın örneklerden biri &#8220;dünyanın efendileri&#8221;nin katıldığı yıllık Bilderberg toplantıları hakkındaki komplolardır mesela. İslamcıların bir zamanlar en çok spekülasyon yaptıkları konu idi. Ama son iki yıldır gündemden düştü. Niye? Çünkü İslamcılar güç ilişkilerinin merkezine yerleşmeye başladılar ve &#8220;komplo kurulan&#8221; değil &#8220;komplo kuran&#8221; bir mevkiye yükseldiler… Sabataycı kökenli insanlar Osmanlı&#8217;nın son dönemlerinde ve çağdaş Türkiye&#8217;nin kurulması aşamasında etkili olmuş insanlardır…</span></div>
<div> </div>
<div><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Bunların birçoğu 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren dini, ırki ya da kabilesel kimliklerinin bırakıp, diğer birçok Türk aydını gibi modernleşmeci, aydınlatmacı ve kısmen de masonik fikirlerin etkisi altında kalmışlardır… Şurası bir gerçektir ki, Sabataycılık ilk başında oldukça yoğun Yahudilik unsurları barındırmış ama zamanla bu azalmış ve yukarıda bahsettiğim gibi özellikle modernite ile tanıştıktan sonra bir kısmı agnostik ya da ateist olmuşlardır.&#8221;</span></div>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Sözün özü…</span></p>
<p><span style="font-family:Arial;font-size:x-small;">Türkiye teostratejik planlamaya dayalı siyasi, iktisadi, psikolojik, etnik tabanlı sosyal ve dini tehditler altında.</span></p>
<p>Kaynak: OrtadoğuGazetesi.net  Ramazan K. Kurt</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Yalçın Küçük Üzerine Tezler II]]></title>
<link>http://yalcinkucuk.wordpress.com/2008/11/03/yalcin-kucuk-uzerine-tezler-ii/</link>
<pubDate>Mon, 03 Nov 2008 03:22:27 +0000</pubDate>
<dc:creator>yalcinkucuk</dc:creator>
<guid>http://yalcinkucuk.wordpress.com/2008/11/03/yalcin-kucuk-uzerine-tezler-ii/</guid>
<description><![CDATA[İsim Bilim İsim Bilim Dedikleri (I. Bölüm) Sehl-i Mümteni adı verilen, genellikle Divan Şiiri&#8217;]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="margin-bottom:0;">
<p style="margin-bottom:0;"><span style="color:#800000;"><strong>İsim Bilim İsim Bilim Dedikleri (I. Bölüm)<br />
</strong></span></p>
<p style="margin-bottom:0;">
<p style="margin-bottom:0;">Sehl-i Mümteni adı verilen, genellikle Divan Şiiri&#8217;ne has söz sanatı -en kaba anlatımla- “ifadedeki yalnılıkla anlamdaki derinliği bir araya getirme” sanatı olarak tanımlanabilir. Genellikle atasözleri bu sanatın en iyi örneklerini sunar. Bizim bu “söz söyleme sanatı” için en iyi örneklerden birini içeren atasözümüz hiç şüphesiz ki, “koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler” atasözüdür. Bu sözün Türkçe&#8217;ye has olması şaşırtıcı değildir. Kuşkusuz, toplumlar kültürleriyle yaşam biçimlerini de yansıtırlar. Seyretmeyi seven memleket insanı, kendini eğlendiren, iyi kötü bilgilendiren birini buldu mu eteğinde toplanıp dinlemeye bayılır. Bilgilenmenin, sözüm ona,  en iyi yolu bilgiyi aramak değil, anlatınını bulmaktır. Bu durum genellikle anlatıcının hikayesini kendi hikayesince benimsemek, ona körü körüne inanmak biçiminde tezahür eder. Nasıl olsa bileni varsa, o artık en doğrusunu bilendir. Kimse bedavadan gelmiş bilginin arkasını aramaz.</p>
<p style="margin-bottom:0;">
<p style="margin-bottom:0;">Bilimle, bugün sefasını sürdüğü şöhreti yakalayamayan Küçük Hoca, kendi &#8220;başlattığı&#8221; bilimle tirajları, reytingleri zorlamaya başlayınca, kaçınılmaz olarak, bu işin de arkası geldi. Hem de suyu çıkarılırcasına. Bu yeni bilimin adı: <strong>isim bilim</strong>. Ya da okuyucusunu cehaletine mahkum ederek hizaya getirmeyi seven Hoca&#8217;nın kullandığı ecnebicesiyle: <strong>onomastique</strong>. Bir güzel atasözünün yeri de tam burasıdır. Balık baştan kokar. Şöyle açıklayayım. Hoca&#8217;nın yaptığı isimlere zırvadan etimolojik kökenler uydurma mesaisine, bizzat bunu gerçekten bir bilim olarak idrak ve tatbik ederek, kaynaklara dayandırarak etimolojik kökenlere ulaşan ecnebiler, maalesef onomastik değil <a href="http://tdk.gov.tr/TR/SozBul.aspx?F6E10F8892433CFFAAF6AA849816B2EF4376734BED947CDE&#38;Kelime=antroponim">antroponim</a> (Hoca için ecnebicesini de vereyim: <a href="http://fr.wikipedia.org/wiki/Nom_de_personne"><strong>anthroponymie</strong></a>) derler. Antroponim, onomastiğin iki kolundan biridir. Bir diğeri ise yer adlarının etimolojik kökenlerini iş edinen Toponim&#8217;dir.</p>
<p style="margin-bottom:0;">
<p style="margin-bottom:0;">Bir konuda haklıdır Hoca. Antroponim&#8217;i (ya da Hoca&#8217;nın ezberlediği şekliyle Onomastik&#8217;i) daha önce bu kadar popüler konularda kullanan ilk kişi kendisidir. Ancak hiç şüphesiz ki, isimlerin kökenleri üzerine çalışmalar Türk dilinde, Hoca&#8217;nın ömründen de daha eskidir. Başlı başına her özel adlar sözlüğü bir Antroponim çalışmasıdır. Muhtemelen, bilimin bir dalı olarak addettiklerinden, bu kadar ucuzlamasına vicdanı elvermeyen önceki antroponimistler bu işi böylesi magazinsel kalıpların içinde çeşitli şekiller verilen bir oyun hamuru olarak görmemişlerdi. Yalçın Küçük ile birlikte, bir çok konuda olduğu gibi, bu iş de artık “komikliğe” dönüşmüştür.</p>
<p style="margin-bottom:0;">
<p style="margin-bottom:0;">Bir şekilde okumaya başladığınız bu satırların devamında, internette Hoca&#8217;nın sıklıkla rastlanan kimi “onomastik” içerikli yazılarındaki kimi ahkam(lar)ını ele almak niyeti güdülmektedir. Yalçın Küçük&#8217;ün okuyucu profilindeki kalite kaybından mütevellid, “Koskoca Hoca Efendi&#8217;nin bilgisinin yanında, sen de kimsin bre zındık” ithamlarıyla karşılaşmamak için kendi dilbilgimi bu çalışmanın dışında tutmaya çalışarak, Hoca&#8217;nın iddialarına karşılık, çoğunlukla sözlüklerden ya da çeşitli kaynaklardan referanslar vermeye özen gösterdim. İtalik harflerle dizilen ifadeler Yalçın Hoca&#8217;ya, geri kalanları ise ben faniye aittir. Ömür vefa ettikçe, Yalçın Hoca bıkmadıkça da bu can sıkıcı işi yapma niyetindeyim.</p>
<p style="margin-bottom:0;">İlk ahkamı <a href="http://yalcinkucuk.blogcu.com/ahmet-yildiz-in-yalcin-kucuk-ile-soylesisi_2223539.html">Ahmet Yıldız&#8217;ın Yal</a><a href="http://my.opera.com/yalcinkucuk/blog/?startidx=30">çın Küçük&#8217;le röportajı</a> başlığıyla internette dolaşan bir söyleşiden topluyoruz. (Erişim tarihi: Ekim 2008) Yalçın Hoca, -reklam potansiyeli güçlü isimler hakkında çirkine varan ifadelerle yorumlar yapmayı bir gündelik yaşam biçimine dönüştürdüğünden- bu söyleşisinde <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Cemal_Kutay">Cemal Kutay</a>&#8216;a dokundurarak açıyor perdeyi. (Burada bir parantez açmakta yarar var. Yalçın Küçük&#8217;ün “dokundurmalarına” maruz kalan kişileri bu yazıda yalnızca Yalçın Hoca&#8217;nın mesnetsiz ahkamının kurbanı olarak aldığımı okuyucunun bilmesini isterim. Onları savunmak gibi bir derdim olmadığını, bahsi geçen isimlerden kimisini hiç tanımadığımı belirterek gayet iyi anlatmış olurum sanırım. Asıl mesele kesinlikle bu değildir. Hele benim meselem hiç değil.)</p>
<p style="margin-bottom:0;">Yalçın Hoca şöyle buyuruyor:</p>
<p style="margin-bottom:0;">“<em>Kutay&#8221; adına geldiğimizde, Türkçe &#8220;kut&#8221; ile İbrani &#8220;ay&#8221; ekinden yapılmıştır, İbrani &#8220;ay&#8221; eki, &#8220;-lı&#8221; veya &#8220;-lu&#8221; demektir, &#8220;selçuk-lu&#8221; veya &#8220;osman-lı&#8221; bildiğimiz sözcüklerdir, &#8220;kutay&#8221;, &#8220;kutlu&#8221; anlamına geliyor; müfrit Kemalistlerden &#8220;Cemal Kutay&#8221; dolayısıyla biliyoruz. &#8220;Cemal&#8221;, bildiğimiz &#8220;cemal&#8221; olabilir, ancak &#8220;or-al&#8221; misali, &#8220;cem-al&#8221; olması ihtimali de yüksektir. &#8220;Al&#8221; veya Türkçe&#8217;de &#8220;el&#8221; de yapıyoruz, İbrani &#8220;allah&#8221; olup, &#8220;gur-el&#8221; çok tanınanıdır, aslı &#8220;gur-al&#8221; diyebiliriz, İbrani &#8220;Allahın aslanı&#8221; anlamına gelmektedir. İsrail Hava şirketi &#8220;el-al&#8221;, yükseğe ve Allah&#8217;a doğru, anlamını da veriyor</em>&#8220;</p>
<p style="margin-bottom:0;">
<p style="margin-bottom:0;">&#8220;Dakika bir, gol bir&#8221; diye amiyane bir tabir vardır. Bu deyim ışığında Yalçın Hoca bir gol kralıdır. Türkçe “<a href="http://tdk.gov.tr/TR/SozBul.aspx?F6E10F8892433CFFAAF6AA849816B2EF4376734BED947CDE&#38;Kelime=kut">kut</a>” sözcüğüne İbranice “-ay” eki eklenerek adın oluşturulduğu iddiası yalnızca komik değil, sergilediği cehaletin boyutu göz önüne alındığında acıklıdır da. Hoca&#8217;nın “-lı, -li anlamına gelir” dediği “-ay” İbranice&#8217;de küçük bir virgül gibi görünen <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Yodh">Yod</a> harfiyle gösterilir. <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Yodh">Yod</a> harfi Arapça, Farsça, Urduca, Tacikçe, Kürtçe ve elbette Arap-Fars etkisiyle Türkçe&#8217;de de bulunan “ye” soneki ile aynı işlevi görür. İlgi ye&#8217;si olarak tanımlanabilecek bu harf, sonuna gelerek değiştirdiği sözcüğün bahsi geçen şey ile ilgili olduğunu anlatmaya yarar. Bir örnekler, dahil sözcüğüne gelen “ye” onu dahilî yapar ve ona dahil ile, iç ile ilgili yapar. İbranice&#8217;de de böyledir. Ancak Hoca&#8217;nın gözden kaçırdığı nokta bu sonekin “-i” olarak okunduğudur. Bu durumda, Türkçe “kut” sözcüğüne Hoca&#8217;nın “ilgi ye&#8217;si” eklendiğinde, Yunanca&#8217;da küfür olup Türkçe&#8217;ye de geçen “kuti” sözcüğü ortaya çıkmalıdır. Bir güzel sözü daha çağıracak olursak, yeri gelen atasözü, “yarım hoca adamı dinden çıkarır”dır. Hoca&#8217;nın karıştırdığı “-ay” eki, (eklendiği sözcüğe göre uyuma girerek “-ey” de olması mümkündür.) Tevrat&#8217;ın yazıldığı ve içinden <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Modern_Hebrew#Modern_Hebrew">Modern İbranice</a>&#8216;yi doğuran <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Biblical_Hebrew">Klasik İbranice</a> bir ektir. İbranice, tıpkı Fransızca, Arapça ya da Almanca gibi sözcüklere dilbilgisel cinsiyet atfeden bir dildir. Sözcükler eril ve dişil olarak ayrılırlar. “-ay” ya da “-ey” soneki, Klasik İbranice&#8217;de eril sözcükleri çoğul yapmaya yarayan bir ektir. Modern İbranice&#8217;de “-im” olarak yaşamaya devam eder, tamlamaya girdiği durumlarda “-ey” haline dönüşebilir. Bu nedenle İsrailoğulları&#8217;na “Ban<strong>im</strong> İsrael” değil “Ben<strong>ey</strong> İsrael” denir. Dolayısıyla, Hoca&#8217;nın kurgusuna cevap verecek şekilde, İbranice&#8217;de kullanılan “<a href="http://he.wikipedia.org/wiki/%D7%A1%D7%9C%D7%92%27%D7%95%D7%A7%D7%99%D7%9D">Seldjukay</a>” (Modern İbranice&#8217;de <a href="http://he.wikipedia.org/wiki/%D7%A1%D7%9C%D7%92%27%D7%95%D7%A7%D7%99%D7%9D">Seldjukim</a>) sözcüğü, Selçuklu değil Selçuklar demektir. İsrail dilinde Selçuklular, Selçuklar olarak anılmaktadır.</p>
<p style="margin-bottom:0;">
<p style="margin-bottom:0;">Öte yandan, Türk Dil Kurumu&#8217;nun İsimler Sözlüğü, <a href="http://tdk.org.tr/tr/AdArama.aspx?F6E10F8892433CFFAAF6AA849816B2EF0BF5B4755D05B9EB&#38;sirano=5197">Kutay</a> sözcüğünün düpedüz Türkçe olduğunu söylemekte, hatta yanısıra <a href="http://tdk.org.tr/tr/AdArama.aspx?F6E10F8892433CFFAAF6AA849816B2EF0BF5B4755D05B9EB&#38;sirano=1424">Baykutay</a>, <a href="http://tdk.org.tr/tr/AdArama.aspx?F6E10F8892433CFFAAF6AA849816B2EF0BF5B4755D05B9EB&#38;sirano=3093">Erkutay</a>, <a href="http://tdk.org.tr/tr/AdArama.aspx?F6E10F8892433CFFAAF6AA849816B2EF0BF5B4755D05B9EB&#38;sirano=4522">İlkutay</a>, <a href="http://tdk.org.tr/tr/AdArama.aspx?F6E10F8892433CFFAAF6AA849816B2EF0BF5B4755D05B9EB&#38;sirano=6336">Orkutay</a>, <a href="http://tdk.org.tr/tr/AdArama.aspx?F6E10F8892433CFFAAF6AA849816B2EF0BF5B4755D05B9EB&#38;sirano=6672">Özkutay</a> gibi varyasyonlarını da saymaktadır. Türkçe bir ada İbranice bir “sözde ek” yakıştırarak oluşturulan fotoğraf bizzat Yalçın Küçük&#8217;e aittir ve gerçekte karşılığını bulamamaktadır.</p>
<p style="margin-bottom:0;">
<p style="margin-bottom:0;">“<em>Cemal&#8221;, bildiğimiz &#8220;cemal&#8221; olabilir, ancak &#8220;or-al&#8221; misali, &#8220;cem-al&#8221; olması ihtimali de yüksektir. &#8220;Al&#8221; veya Türkçe&#8217;de &#8220;el&#8221; de yapıyoruz, İbrani &#8220;allah&#8221; olup&#8230; </em><span style="font-style:normal;">ifadeleri, konudan haberdar olan herhangi bir okuru ağlatacak cinsten kötü bir uydurma örneği ortaya koyar. Oral adı üzerine bahis biraz daha ileride (bu durumda aşağıda demek daha uygun elbette) geçecek ama burada hemen sıcağı sıcağına müdahale edilmesi gereken nokta, Hoca&#8217;nın “Al var, onu da Türkçe&#8217;de El yapıyoruz, o da zaten Allah demektir” yollu ifadesidir. Her şeyden önce, <strong>Al</strong> kesinlikle ve kesinlikle Tanrı anlamına gelen bir sözcük değildir. Tanrı, olan <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/El_(god)">El</a>&#8216;dir ve İsrail&#8217;in resmi adı Yisrael&#8217;de gözümüzün önünde tüm çıplaklığıyla durmaktadır. Al ise İbranice&#8217;de Cemal adıyla ilişkilendirilmesi namümkün bir sürü anlama gelir. Arapça&#8217;daki elif&#8217;in karşılığı olan <a href="http://www.milon.co.il/general/general.php?term=%D7%90%D7%9C">alef ile yazılırsa</a> (</span>אל<span style="font-style:normal;">) “değil” anlamı verir. <a href="http://www.milon.co.il/general/general.php?term=%D7%A2%D7%9C">Ayn harfi ile yazılırsa</a> bu kez de “üzerinde” ya da “yüksek, yükseklik” anlamlarını yüklenir. Hoca&#8217;nın “hani El Al var İsraillilerin havayolu şirketi, o da zaten Allah&#8217;a doğru demektir” yollu delil gösterdiği şey de tam budur. <em><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/El_Al">El Al</a></em> sözcüğü “yukarıya doğru” anlamına gelir. Allah&#8217;la kitapla doğrudan sözlüksel bir bağı yoktur. Belki mecazi bir ifade barındırıyor olabilir. Ama burada geçen <a href="http://en.wiktionary.org/wiki/to#Translations_2">El</a> sözcüğü, Tanrı anlamına gelen değil, farklı harekelerle gösterilen ve “<a href="http://en.wiktionary.org/wiki/to#Translations_2">-e, -e doğru</a>” anlamlarına gelen yönelme edatıdır. Özetle <a href="http://tdk.org.tr/tr/AdArama.aspx?F6E10F8892433CFFAAF6AA849816B2EF0BF5B4755D05B9EB&#38;sirano=2037">Cemal</a> de, <a href="http://tdk.org.tr/tr/AdArama.aspx?F6E10F8892433CFFAAF6AA849816B2EF0BF5B4755D05B9EB&#38;sirano=5197">Kutay</a> da Yalçın Hoca&#8217;nın işine yarayacak kadar “İbrani” değildirler. Türk Dil Kurumu&#8217;nun da söylediği üzere Kutay Türkçe&#8217;dir. Cemal ise, hemen herkesin bildiği üzere Arapça&#8217;dır.</span></p>
<p style="margin-bottom:0;font-style:normal;">
<p style="margin-bottom:0;font-style:normal;">İleride dönme hakkımı da saklı tutarak Ahmet Yıldız röportajını bir kenara bırakıyor, yine Hoca&#8217;nın internette arz-ı endam eyleyen bir diğer metni “<a href="http://yalcinkucuk.blogcu.com/sabataist-kadrolasma_2223516.html">Sabetayist</a> <a href="http://www.angelfire.com/wy/yaw/Yalcin/yalcin.html">Kadrolaşma</a>”ya geçiyorum. (Erişim tarihi 2008) Bu yazı, <a href="http://www.anadolugenclik.com.tr/">Anadolu Gençlik</a> adlı, eski <a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=milli%20genclik%20vakfi">Milli Gençlik Vakfı</a>&#8216;nın bakiyesi olan, derginin 19.sayısına verilmiş bir mülakat. Derginin aslı bende yok. Yalçın Küçük&#8217;ün (en azından artık) okuyucusu olmadığım ve onun yaranmaya çalıştığı kesimlerin dergilerinde televizyonlarında koşuşturma hızına yetişemeyeceğim için de nerede bulunur bilemiyorum. Ancak elimdeki metin internette, dile çok duyarlı olduğu savıyla <em>showbusiness</em> dünyasında masaları yumruklayan Hoca&#8217;ya rağmen, Sabataist Kadrolaşma (yanlış yazan ben değilim) adıyla ulaşılabilir durumda.</p>
<p style="margin-bottom:0;font-style:normal;">
<p style="margin-bottom:0;font-style:normal;">Bu tuhaf isim oyunundan kendi mezheplerince garip bir zevk alan İslami tandanslı basın-yayın dünyasının Hoca&#8217;ya ilk yer verişi değil elbette bu. Önceleri şirket amblemlerindeki <a href="http://www.harunyahya.org/KITAP/YahudilikveMasonluk/yvm8.html">pergellerden</a><a href="http://www.harunyahya.org/KITAP/YahudilikveMasonluk/yvm8.html">, aslan ikonlarından</a> Masonluk çıkaran İslamcılar artık bu işi Abdurrahman Çelebi Hoca&#8217;ya devrederek isimlerin arkasındaki “gizemli” hikayeyi, Yahudi komploculuğunu, Sabatay kahpeliğini dinlemeye koyulduklarından beri benzeri röportajlara sıklıkla rastlamak mümkün. Hoca da zaten bu söyleşisinde, “alıcısının” beklentisine tam olarak cevap verebilmek için birbiri ardına sıralıyor bombaları.</p>
<p style="margin-bottom:0;">
<p style="margin-bottom:0;font-style:normal;">İlk bombayı, tahmin ettiğim kadarıyla Çiller kasırgasının işçiyi, köylüyü, esnafı, Kürt&#8217;ü, solcuyu olduğu kadar İslamcıyı da “mazlum” ettiği yıllara denk düşen bir sayıya mülakat verdiği için, <a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=ozer%20ciller">Özer Çiller</a> ile patlatıyor. Yani tuhaf bir “tevafuk” eseri, Erbakan&#8217;ın iktidar ortağı olan Tansu Hanımefendinin eşi ile. Bu durumda Yalçın Hoca&#8217;nın aynı mülakatı Perinçek&#8217;in dergilerinden birine vermesi durumunda Erbakan&#8217;a da (adındaki er- hecesinden ötürü) benzeri bir itham yapıştırabileceği sonucunu çıkarabiliriz, sadece Çiller&#8217;in ortağı olduğu için. İçine Erbakan döneminde İsrail&#8217;le yapılan anlaşmalar da serpiştirilerek oldukça inandırıcı görünülebilirdi üstelik.</p>
<p style="margin-bottom:0;">
<p style="margin-bottom:0;"><span style="font-style:normal;"> Yalçın Hoca, “</span><em>İşte isimbilim örneği olarak Özer ismi; yardımcı demek, yardım yapan.</em><span style="font-style:normal;">” diyor. Manzara muhteşem. Hocaefendi, Türkçe olduğunu bas bas bağıran bir ada İbranice&#8217;deki (neredeyse) sesdeşini karşılık göstererek Özer Çiller&#8217;e Yahudilik donu biçiyor. Özer Çiller Yahudidir, değildir ya da belki de Budist&#8217;tir. Bir an için olayı böyle değerlendirmekten uzaklaşalım. Öz ve er hecelerinden mürekkep olup da bu kadar arı Türkçe olan bir isim durup duruken nasıl olur da İbranice olur? Olmak zorunda bırakılmıştır çünkü. <a href="http://www.milon.co.il/general/general.php?term=assistant">Ozer</a> (Özer değil doğal olarak) sözcüğü, (ayn-vav-zayn-reş harfleriyle yazılır) gerçekten de İbranice “yardımcı, asistan” demektir. Ancak bunun düpedüz, özbeöz Türkçe <strong>Özer</strong> değil de aslında İbranice <strong>Ozer</strong> olduğunu görmek biz ölümlülere değil, Yalçın Hoca&#8217;ya bahşedilmiş bir nimettir. </span></p>
<p style="margin-bottom:0;">
<p style="margin-bottom:0;font-style:normal;">Devam edelim.</p>
<p style="margin-bottom:0;">
<p style="margin-bottom:0;"><span style="font-style:normal;"> “</span><em>Çok açık, Zekeriya, &#8220;ben bir Sabataistle evlendim, ama ben Sabataist değilim&#8221; diyor. Mümkündür ki öyledir, ama benim geliştirdiğim yöntemle biraz daha araştırma gösteriyor ki, Zekeriya ismi çok kullanılan Tevratik bir isim. Önemli olan nokta, seçilen adın çok cevaz verilen bir üslupta olması. Hayyim&#8217;e İtalyanlar Vita diyorlar. Avram Galanti, Milaslı, yazmış olduğu örnekler arasında &#8220;Şemtol&#8221;ü gösteriyor meselâ. Şem, İbranice &#8216;isim&#8217; demektir, tol de &#8216;güzel&#8217; demektir.</em><span style="font-style:normal;">”</span></p>
<p style="margin-bottom:0;">
<p style="margin-bottom:0;font-style:normal;">Bahsi geçen <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Zekeriya_Sertel">Zekeriya</a>, <a href="http://www.ata.boun.edu.tr/chronology/kim_kimdir/sabiha_sertel.htm">Sabiha Sertel</a>&#8216;in eşidir. Sabiha Sertel&#8217;in <a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=7974571">Sabetaycı</a> olduğu yıllardır konuşulan, hatta bizzat kendi ifadelerinden çıkarılan bir söylentidir. Doğru olup olmaması şu an için umrumuzda değil. Zekeriya, Tevratik (dile bu kadar “duyarlı” bir bilim adamının bu kadar uyduruk bir kelime yaratması da ayrıca inanılmaz. Tevratî demek istemiştir diye kabul ediyoruz) ifadesi adı Zekeriya olan ve İslam tarihi boyunca çoklarıyla karşılaştığımız bütün Zekeriyalara karşı yapılmış büyük bir ayıptır. Tevrat&#8217;ta geçen ad <a href="http://www.stempublishing.com/authors/dennett/Zecharia.html">Zeharya</a>&#8216;dır. <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Islamic_view_of_Zechariah">Zekeriya</a>, İsrailoğulları Peygamberi olarak bilinen bu zatın Arapçalaşmış (musta&#8217;ribe) adıdır. Ancak, bu noktada gözden kaçırılmaması gerek bir şey var. Zeharya adı, Araplara söylemesi zor geliyor diye Zekeriya yapılmış değildir. Bu bilinçli bir tercihtir. Arapça ile İbranice arasındaki sesletim farklılıklarına dayanan bu değişim İslam yazını tarafından bilinçli bir tercihe dönüşmüştür. İslam, bütün önceki peygamber ve nebileri tanır, kabul eder. Dolayısıyla Zaharya, Zekeriya oluşuyla aslında <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Zekeriya_(peygamber)">bir İslam peygamberi olarak</a> kabul edildiği mesajını saklar. Zekeriya bir Arap adı olduğu kadar bir <a href="http://tdk.org.tr/tr/AdArama.aspx?F6E10F8892433CFFAAF6AA849816B2EF0BF5B4755D05B9EB&#38;sirano=9610">Müslüman adıdır</a> da. Eğer öyle olmasaydı, Müslümanlar çocuklarının adını Zekeriya değil, Zaharya koyarlardı. Bu bilinçli tercih, bu peygamberi sahiplenen ve İslam kültürünün bağrına basan tercih Yalçın Hoca&#8217;nın show tutkusuyla yok sayılmış, birden bire “<em>Tevratik</em>” bir isim oluvermiştir. Üstelik, Kuran&#8217;da adı 10 küsur kere (yanlış hatırlamıyorsam 13 olmalı) geçiyor, Meryem&#8217;in koruyucusu olarak anılıyorken.</p>
<p style="margin-bottom:0;">
<p style="margin-bottom:0;font-style:normal;">Yalçın Hoca, mesnetsiz hatta daha amiyane tabiriyle <a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=iskembe%20i%20kubradan%20atmak">işkembe-i kübradan</a> savurduğunun kendi de varmış olsa gerek, kafaları karıştırarak, durup duruken, “çokça cevaz verilen” isimlere geçiveriyor, arada hiçbir bağlantı kurma ihtiyacı duymaksızın. <a href="http://www.behindthename.com/name/chayim">Hayim</a> (ya da Hayyim-Chayyim) İbranice&#8217;de Hayat demektir. Doğal olarak İtalyanca&#8217;da tam karşılığı olan <a href="http://www.wordreference.com/enit/life">Vita</a> ile karşılanması (Hayim&#8217;in erkeklere, Vita&#8217;nın kadınlara ad olarak konulmasının dışında) anormal olmuyor. Ancak Şemtol&#8217;a nasıl gelindiği bir muamma. Avram Galanti&#8217;nin (<a href="http://www.nedirbilelim.com/dizin3/galanti-avram.html">Galanti</a> Milaslı değil <a href="http://www.msxlabs.org/forum/siyaset-tr/13978-avram-galanti-bodrumlu-galanti-bodrumlu-kimdir-galanti-bodrumlu-hakkinda.html">Bodrumludur</a>. Yalçın Hoca&#8217;nın bunu kaçırmış olması da ayrıca tuhaf) Türkler ve Yahudiler eserinde rastladığını söylediği isim ise Şemtov olmalıdır. Ve aynen Güzel Ad  demektir. Yahudilikte Tanrı&#8217;nın adını anmak günah sayıldığı için, Tanrı lafzının geçeceği yerlerde “isim” yani <a href="http://en.wiktionary.org/wiki/name#Translations">Şem</a> denir. Dolayısıyla İbrani düşüncesinde “isim”e yapılan övgüler doğrudan Tanrı&#8217;ya yöneliktir. (Buradaki yazım yanlışlığını -derginin matbu halini görmediğim için- Hoca&#8217;nın üzerine atamıyorum. Ama imkan dahilindedir.) <a href="http://en.wiktionary.org/wiki/good#Translations">Tov</a>, İbranice&#8217;de “iyi” demektir.</p>
<p style="margin-bottom:0;">
<p style="margin-bottom:0;font-style:normal;">Popülerin şöhretinden nemalanma işine, hedefe <a href="http://akat.bilgi.edu.tr/">Asaf Savaş Akat</a>&#8216;ı koyuyor Hoca, mülakatın devamında.</p>
<p style="margin-bottom:0;">
<p style="margin-bottom:0;"><span style="font-style:normal;"> “</span><em>(&#8230;) Asaf Savaş oluyor&#8230; Asaf&#8217;ın Asaf adı&#8230; Akad semitik bir isim&#8230; Asaf, &#8220;toplanan, toplayan&#8221;dan geliyor&#8230; Akad, bildiğimiz Akadlar&#8217;dan geliyor&#8230; Yakında annesi öldü, ölüm ilânına baktım, annesinin ismi de ilginç.</em><span style="font-style:normal;">”</span></p>
<p style="margin-bottom:0;">
<p style="margin-bottom:0;"><span style="font-style:normal;"> Asaf, aynen bu yazıldığı halde okunduğunda İbranice&#8217;de “toplamak, bir araya getirmek” anlamlarına geliyor. Eğer, Arapça&#8217;daki uygun karşılığıyla söylersek, &#8220;şeddeli&#8221; olarak okunursa; diğer bir ifadeyle Assaf olursa o zaman bir erkek adı oluyor. Kitabı Mukaddes&#8217;de bu ad <a href="http://www.bursakilisesi.com/kutsalkitap/?q=asaf&#38;as=25&#38;sm=herhangi&#38;sira=1&#38;index=25">37 yerde</a> geçer. Bir Yahudi adı olduğu doğrudur. Ancak<a href="http://tdk.org.tr/tr/AdArama.aspx?F6E10F8892433CFFAAF6AA849816B2EF0BF5B4755D05B9EB&#38;sirano=820"> Türk Dil Kurumu&#8217;nun kişi adları sözlüğü</a> Türkçe&#8217;de Arapça&#8217;dan gelme bir Asaf adı olduğundan bahseder. Biraz eksik olmakla birlikte TDK&#8217;nın söylediği de doğrudur. Asaf ya da İslam yazınında daha çok bilinen adıyla <a href="http://www.astromerkez.com/gizliilim.php">Asaf Bin Berhiya</a>, <a href="http://www.isimevi.com/isim-detaylari.asp?isimno=13380">Hz. Süleyman&#8217;ın veziri</a>dir. Müfessirler, İsrailiyat yoluyla ulaşılan bu bilgi ışığında, Kur&#8217;an&#8217;ın Neml Suresi&#8217;nin 38-40 ayetlerinde geçen “ve <a href="http://www.biriz.biz/kuran/neml/27neml.htm#40">kitap hakkında bilgi sahibi olan</a> biri” (</span><span style="font-family:Tahoma;">الَّذِي عِندَهُ عِلْمٌ مِّنَ الْكِتَابِ, </span>Kur&#8217;an 27:40<span style="font-style:normal;">) diye bahsedilen kişinin de Asaf Bin Berhiya olduğu yönünde görüş belirtirler. Kur&#8217;an&#8217;ın anlatısına göre, Saba Melikesi&#8217;ni getirtmek isteyen Hz.Süleyman&#8217;ın bu arzusuna ifritlerden biri, “<a href="http://www.biriz.biz/kuran/neml/27neml.htm#38">oturduğu yerden kalkmadan</a>” çare olabileceğini söyler. Bunun üzerine “kendisinde kitap hakkında ilm bulunan” kişi, “göz açıp kapayıncaya kadar” Melike&#8217;yi, Hz.Süleyman&#8217;ın tahtının yanına kadar getirir. İşte İslam yazınında Asaf&#8217;a atfedilen değer buradan ileri gelmektedir. Dolayısıyla Araplar, daha geniş düşünüldüğünde İslam dünyası, İsrailî olmasına bakmaksızın bu ismi çocuklarına verirler. İsim, TDK&#8217;nın önerdiği üzere Arapça değildir, İbranice&#8217;dir, fakat <a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=israiliyyat">İsrailiyat</a> ile İslam&#8217;a giren bir çok şey gibi Süleyman ve Saba Melikesi anlatısıyla İslam yaşantısına da girmiştir. Bu da adı Asaf olan bir kimseyi, İbrani olmak zorunluluğundan kurtaran bir ayrıntıdır.</span></p>
<p style="margin-bottom:0;"><span style="font-style:normal;"> </span></p>
<p style="margin-bottom:0;"><span style="font-style:normal;"> Hoca, laf olsun torba dolsun diye yaptığı çok belli olan analizinde Asaf Savaş Akat&#8217;ın, bal gibi Türkçe olan, Savaş adını “atlayarak” soy adına geçiyor.  “Akad semitik bir isim, Akadlardan geliyor” diyerek “hikmetini ruşen kılıyor”. Birincisi, Asaf Savaş Hoca&#8217;nın soyadı, Hoca&#8217;nın olmasını istediğinin aksine, <a href="http://akat.bilgi.edu.tr/">Akad değil Akat</a>&#8216;tır. Akat&#8217;ın da “beyaz at” anlamına geldiğini görebilmek içinse Yalçın Hoca gibi Kalkınma İktisadı profesörü olmaya gerek yok. İlkokula gitmek, hatta gitmemiş olmak bile, yeterlidir bunu görebilmek için. Lakin, Yalçın Hoca ve onunla yalnızca “bakalım bu gizli çıfıtlar ne numaralar çeviriyormuş” dedirtmek için mülakat yaptığı açık Anadolu Gençlik dergisi görmüyor. İkincisi, Asaf Hoca&#8217;nın soyadının Akad olduğunu kabul etsek bile, Akad sözcüğü (Hoca&#8217;nın Akkad&#8217;tan yuvarladığı) Sami bir sözcük değildir. Akad, ya da doğru ifade edilişiyle Akkad, <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Akkadian_Empire">Sumerce Agade</a>&#8216;nin Samileşmiş, semitikleşmiş halidir. Sumerce&#8217;de “ateşten taç” anlamına gelen bu sözcük, Sami soylu Akkad ve halefleri olan Asur-Babil dillerinde Akkadu (<a href="http://www.klinopis.cz/utf/utf/catalogue.php?bookandchapter=(Ammi-%E1%B9%A3aduqaEdikt_A,III,">ak.ka.du</a>) halini almıştır. Bilinir ki Sumer dili, <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Sumerian_language">Sami-Semitik bir dil değildir</a>. Asaf Savaş Hoca&#8217;nın soyadına Yahudilik (ya da en azından Samilik) yakıştırması karşılığı olmayan bir fanteziden ibraettir. Soyadı zaten Akad olmayan birine Yalçın Hoca&#8217;nın uydurduğu köken bile zavallıca mesnetsizdir. Bir bilim adamından beklenmeyecek ölçüde büyük bir cehaleti yansıtır.</span></p>
<p style="margin-bottom:0;">
<p style="margin-bottom:0;"><span style="font-style:normal;"> Son olarak, teorilerine “mezar taşlarıyla bilim yapıyorum” diye kattığı nekrofilik motif de son derece çirkindir. İnsanların kaybettiği kişilerin adları, sanları, varlıkları üzerinden hiç de iyi niyet içermeyen masallar uydurmanın ne bilimle alakası vardır ne de insanlıkla. Ölmüş insanları, kendi çirkin <em>show</em>una alet etmeye değil Yalçın Küçük&#8217;ün, hiçbir ademoğlunun hakkı olmamalıdır. Ayrıca, sürekli giz dolu bir şeyler biliyormuş da biz fanilerin havsalası almayacağı için bize kırıntılarını ikram ediyormuş gibi bir tutum takınan Küçük Hoca&#8217;nın “annesinin adı da bir tuhaf zaten” diye satmaya çalıştığı ad ise <a href="http://www.ntvmsnbc.com/news/85338.asp">Adalet</a>&#8216;tir. İnternetin hafızası, hafıza-i beşeriyeden daha kuvvetli olduğu için açıp bakılabilir. Asaf Hoca&#8217;nın rahmetli annesinin adı <a href="http://www.ntvmsnbc.com/news/85338.asp">Adalet</a>&#8216;tir ve -kimse kusura bakmasın- bu ada da İbrani köken yapıştırmaya çalışmak kelimenin en basit anlamıyla “küçülmektir”. <a href="http://tdk.org.tr/tr/AdArama.aspx?F6E10F8892433CFFAAF6AA849816B2EF0BF5B4755D05B9EB&#38;sirano=129">Adalet</a>, <strong><em>adl</em></strong> kökünden gelen Arapça bir addır. Aksini ispat edenden Arapça dersi almaya ya da ücretsiz İbranice dersi vermeye hazırım. Adalet adının nesi “<strong>ilginç</strong>”tir? Küçük Hoca bunu açıklamakla mükelleftir.</span></p>
<p style="margin-bottom:0;">
<p style="margin-bottom:0;"><span style="font-style:normal;"> Aynı söyleşiden aktarmaya devam ediyorum.</span></p>
<p style="margin-bottom:0;">
<p style="margin-bottom:0;"><span style="font-style:normal;"> “</span><em>Kemalist Püsküllüoglu&#8217;nun, Türk isimler sözlügünde bile &#8220;oral&#8221; adi yer almiyor, buna karsilik &#8220;Ural&#8221; adi var. Püsküllüoglu, dil bilim ve tarihsel kaynaklara itibar etmiyor; bu nedenle türk isimleriyle ilgisiz &#8220;Selin&#8221; adini bile kaydediyor, bir televizyon kanalinin Tel-Aviv muhabirinin ve sarkici Celine Dion&#8217;un adidir, bu nedenle Oral&#8217;i almamasi, son zamanlarda uyarlanmis isimlerden bile sayilmadigini gösteriyor. Diger kaynaklarda da rastlamiyoruz ve ben Dedem Korkut&#8217;a geçen isimleri, bu açidan etüt ettim, demek, Çalislar&#8217;in adi, kesinlikle türklere ait degildir. Ibrani&#8217;de ise &#8220;or&#8221; bir isimdir ve &#8220;isik&#8221; anlamina geliyor ve ayrica yahudiler &#8220;Oral&#8221; adini tasiyorlar, fakat Ibrani kökenli olmadigini biliyoruz. Ibrani kökenli &#8220;Orali&#8221; var, &#8220;isigimiz&#8221; anlamina geliyor ve kuskusuz bu bulgular, beni sasirtiyor. Ancak misyoner Amerikan kolejlerinden yetismis Çalislar&#8217;i sasirtmayabilir, ayrica, Washington Islâmi&#8217;ni savunan yazilarina da denk düsmektedir.</em><span style="font-style:normal;">”</span></p>
<p style="margin-bottom:0;">
<p style="margin-bottom:0;"><span style="font-style:normal;"> Küçük Hoca söze, Püsküllüoğlu&#8217;nun Kemalistliğinden dem vurarak başlıyor. Nabza göre şerbet vermenin üstadı olan Hoca, mülakatı hangi dergiye verdiğini hiç aklında çıkarmayarak, İslamcıların duyarlılıklarını okşayarak, çok çok yakinen tanıdığı bir zamanların sol-magazinini epeyce meşgul etmiş Ali Püsküllüoğlu&#8217;nun sözlüğüne çamur atarak hikmet yumurtlamaya devam ediyor. Burada Püsküllüoğlu&#8217;nun “yetersizliğine” Kemalistliğinin eklenmesi elbette tesadüf değildir. Öyle ki Oral adına bahsi geçen sözlükte karşılık bulamamış olmasını bile “Türkçe olmayan Selin adı bile var ama Oral yok” diyerek “bilimsellik” katarak, gümbürtüye getiriyor. </span></p>
<p style="margin-bottom:0;">
<p style="margin-bottom:0;"><span style="font-style:normal;"> İlkin, <a href="http://tdk.org.tr/tr/AdArama.aspx?F6E10F8892433CFFAAF6AA849816B2EF0BF5B4755D05B9EB&#38;sirano=7380">Selin</a> adı Türkçe bir addır. Hatta “-lı, -li” anlamı katan Farsça ekle türetilmiş Türkçe köklü bir sözcük (mesela <em><strong>sel</strong></em>) olduğu bile düşünülebilir ki benzeri sözcükler Türkçe&#8217;de bulunuyor. Türk Dil Kurumu&#8217;nun Kişi Adları Sözlüğü Selin adıyla ilgili şunları kaydediyor:</span></p>
<p style="margin-bottom:0;">
<p style="margin-bottom:0;"><span style="font-style:normal;"> Köken :Türkçe</span></p>
<p style="margin-bottom:0;"><span style="font-style:normal;"> Cinsiyet:Kız </span></p>
<p style="margin-bottom:0;"><span style="font-style:normal;"> Anlam: </span></p>
<p style="margin-bottom:0;"><span style="font-style:normal;"> 1. Övün. </span></p>
<p style="margin-bottom:0;"><span style="font-style:normal;"> 2. Gür akan su. </span></p>
<p style="margin-bottom:0;"><span style="font-style:normal;"> 3. Orta Asya’da yetişen, bodur, sürekli yeşil kalan bir bitki. </span></p>
<p style="margin-bottom:0;">
<p style="margin-bottom:0;font-style:normal;"><a href="http://www.tdkterim.gov.tr/ttas/?kategori=derlay&#38;kelime=selinmek">Selinmek</a> diye bir fiilin varlığını, bu fiilin “övünmek” anlamına geldiğini ve Uşak-Kütahya yöresine ait olduğunu <a href="http://www.tdkterim.gov.tr/ttas/?kategori=derlay&#38;kelime=selinmek">Derleme Sözlüğü</a> kaydediyor. Sözcük, her üç anlamıyla da, düpedüz Türkçe&#8217;dir. Küçük Hoca son derece artniyetli bir şekilde işin içine Yahudilik katabilmek için artık iyiden iyiye saçmalayarak Selin adını,  “<em>bir televizyon kanalinin Tel-Aviv muhabirinin ve sarkici Celine Dion&#8217;un adi” </em>olarak tanımlayıp bir kalemde tartışma dışı bırakıyor. Hoca&#8217;nın bu kadar kolay ulaşılabilecek bir bilgiyi yok saymak konusunda iyi niyet taşıdığına bir türlü inanamasam da anlatayım. “Bir televizyon kanalının Tel-Aviv muhabiri”ni tanımam, kimdir, necidir bilmem. Belki de Türkiye Musevilerinden bir hanımefendidir. Zira Yahudileri istedikleri isimleri alabilmekten men eden bir kanun ya da yaptırım yok. Türkçe isimler de alabilirler ve sayısı binleri bulan almış örnek de vardır. Ancak <a href="http://www.celinedion.com/">Celine Dion</a>&#8216;un adındaki <em><strong>Celine</strong></em> ile bizim Uşak-Kütahya kökenli olması muhtemel Selin aynı  değildir. <a href="http://www.behindthename.com/name/ce10line">Celine</a> adı, <a href="http://www.behindthename.com/name/marceline">Marceline</a> adının kısaltılmış halidir. Ümmügülsüm&#8217;üm Ümmügül hatta Ümmü olması gibi diyelim. Marceline adı ise IV. yüzyılda Roma İmparatoru Diocletian tarafından idam edilen <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Pope_Marcellinus">Aziz Marcellinus</a>&#8216;un adının kadınlara uyarlanmış versiyonudur. Aziz ve Azize gibi diyelim buna da.</p>
<p style="margin-bottom:0;font-style:normal;">
<p style="margin-bottom:0;font-style:normal;">Oral meselesine gelince. Küçük Hoca, burada bir atasözünü daha haketmiştir artık. “Eğri cetvel doğru çizmez” der eskiler. Hoca&#8217;nın “isimbilim” fantezisi bu sözü layıkıyla hakeden bir manzara ortaya koymaktadır. Yahudi ya da en azından İbrani kökeni yakıştırdığı hemen her ismin bahsi geçen kökenle ilgisi Hoca&#8217;nın hayal gücünün ürünüdür. <a href="http://tdk.org.tr/tr/AdArama.aspx?F6E10F8892433CFFAAF6AA849816B2EF0BF5B4755D05B9EB&#38;sirano=6313">Oral</a> da Türkçe bir isimdir. Ya da en azından İbranice değildir. Kişi adları sözlüğüne bakılırsa Türkçe&#8217;dir.</p>
<p style="margin-bottom:0;font-style:normal;">
<p style="margin-bottom:0;"><span style="font-style:normal;"> </span>Köken : Türkçe.</p>
<p style="margin-bottom:0;">Cinsiyet: Erkek</p>
<p style="margin-bottom:0;">Anlam:   &#8220;Kaleyi, şehri ele geçir, zaptet&#8221; anlamında kullanılan bir ad.</p>
<p style="margin-bottom:0;">
<p style="margin-bottom:0;">Ben kendi adıma TDK&#8217;nın önerdiği bu kökeni tatmin edici bulmadığmı söylemek zorundayım. Zaten beni işin “uydurma İbranice” kısmı daha fazla ilgilendiriyor. Küçük Hoca, Oral adı ile ilgili “<em>Diger kaynaklarda da rastlamiyoruz ve ben Dedem Korkut&#8217;a geçen isimleri, bu açidan etüt ettim, demek, Çalislar&#8217;in adi, kesinlikle türklere ait degildir. Ibrani&#8217;de ise &#8220;or&#8221; bir isimdir ve &#8220;isik&#8221; anlamina geliyor ve ayrica yahudiler &#8220;Oral&#8221; adini tasiyorlar, fakat Ibrani kökenli olmadigini biliyoruz. Ibrani kökenli &#8220;Orali&#8221; var, &#8220;isigimiz&#8221; anlamina geliyor ve kuskusuz bu bulgular, beni sasirtiyor.” </em><span style="font-style:normal;">diyor. Bu noktada Mehmet Ördekçi&#8217;nin internette çokça rastlanan “<a href="http://www.derki.com/dergi/index.php/sabetaycilar-ve-kucuk-hoca.html">Sabetaycılar ve Küçük Hoca</a>” adlı yazısında bahsettiği Yalçın Küçük&#8217;ün “önce hipotezi kuruyorum, sonra araştırıyorum” temalı bilimselliği(!) akla geliyor. Hoca, Oral adının Türkçe olmadığına önce inanıyor, sonra araştırıyor. Eh, Dede Korkut&#8217;ta da rastlamadığına göre (Türk Dili&#8217;nin tek yazılı kaynağı Dede Korkut ya!) “<em>demek ki</em>” diyerek hipotezini güçlendirip sonra da Oral adının İbraniliğine delil arıyor. Ancak uydurduğu köken de, tıpkı isimbilim adını verdiği çamursporunun kendisi gibi “kof” bir kökendir. İçi boştur. Havanda su bile değil, çamur dövüp sağa sola sıçratmaktır. Küçük Hoca&#8217;nın “<em>tam olarak Oral yok ama Orali var</em>” dediği Yahudi adı <a href="http://www.behindthename.com/name/orli">Orli</a> dir (ki o da feminen bir addır). Kimi ecnebi lisanlarında da <a href="http://www.behindthename.com/name/orly">Orly</a> olarak karşımıza çıkan bir isimdir. Tam olarak Türkçe karşılığı, Hoca&#8217;nın uydurduğu gibi “ışığımız” değil “ışık benimdir” şeklinde görünür Türkçe&#8217;de. Neden “ışığımız” demek olmadığını da anlatmak isterdim. Ama Hoca, Kudüs&#8217;ü ziyaret etmiş bir turist kadar bile İbranice bilmediği için gerek duymuyorum. Merak ederse, kendisine bizzat açıklayabilirim fakat, erinmem bundan. </span></p>
<p style="margin-bottom:0;">
<p style="margin-bottom:0;"><span style="font-style:normal;"> Sonuç olarak Püsküllüoğlu&#8217;nda ve Dede Korkut&#8217;ta yoksa bir adın Türkçe olmadığına kanaat getiren Küçük Hoca, Yahudi adlarını aramak için iki sayfa sözlük karıştırmaya üşenmiş görünmektedir. Hatta daha da kötüsü, sözlük karıştırmış ama bulamayınca kendi yazıp, bestleyip, meşk etmeyi tercih etmiştir. Bir çok şeyi olduğu gibi, Yalçın Hoca, Orli adının nasıl olup da Oral&#8217;a dönüştüğünü biz “isimbilime meraklı okuyucularına” açıklamakla mükelleftir.</span></p>
<p style="margin-bottom:0;">
<p style="margin-bottom:0;"><span style="font-style:normal;"> Yine de bulamazsa ben kendisine <a href="http://www.behindthename.com/name/uriel">Uriel</a> ismini öneririm. Yazılışı itibarıyla, Hocaniyetli olunursa (harekelerini görmeksizin) Or(i)al olarak okunabilecek olan bu ad basbayağı bir Yahudi adıdır. İbranicedir. Ve “Tanrı Işığımdır” anlamına gelmektedir. Oral adı da olsa olsa burada gelmiştir zaten. Değil mi hocam?</span></p>
<p style="margin-bottom:0;"><span style="font-style:normal;"><em><strong>DEVAM EDECEK&#8230;</strong></em><br />
</span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Yalçın Küçük Üzerine Tezler I]]></title>
<link>http://yalcinkucuk.wordpress.com/2008/10/21/yalcin-kucuk-uzerine-tezler-i/</link>
<pubDate>Tue, 21 Oct 2008 19:36:11 +0000</pubDate>
<dc:creator>yalcinkucuk</dc:creator>
<guid>http://yalcinkucuk.wordpress.com/2008/10/21/yalcin-kucuk-uzerine-tezler-i/</guid>
<description><![CDATA[Küçük Hoca Sahnede 80&#8242;li yılların darbenin baskın etkisinden görece kurtulmuş ikinci yarısı Tü]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><span style="font-weight:bold;color:#990000;">Küçük Hoca Sahnede</span><span style="font-weight:bold;"><br />
<span style="font-weight:bold;"> </span></span></p>
<p>80&#8242;li yılların darbenin baskın etkisinden görece kurtulmuş ikinci yarısı Türk solunun geneli için buhranlı geçti. Darbe, bütün kadroları biçmiş, ya cezaevlerinde, <a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=1491455">laboratuvar</a> adıyla anılan işkencehanelerde doğrudan ortadan kaldırmış ya da oralardan kurtulanlara hayatları boyunca acı çekecekleri hastalıklar armağan etmişti. Kurtulan şanslılar ise ya Avrupa&#8217;ya kaçmak zorunda kalmış ya da &#8220;dönek&#8221; olmak, &#8220;liboş&#8221; olmak ya da &#8220;alkolik&#8221; olmak gibi seçeneklerle karşı karşıya kalmışlardı. Bu üzerine ölü toprağı serpilmiş dönem çoğunlukla iç hesaplaşma, birbirini ihanetle suçlama ve &#8220;Sovyetler yıkılacak mı&#8221; tartışmalarıyla atlatıldı. 80&#8242;lerin sonuna gelindiğinde Türkiye&#8217;de solculuk illegal platformda 80 öncesinden beri devam eden geleneklerin yaşayan bir kaç unsuru ve onların kendi aralarındaki tartışmalarından ibaretken legalde yalnızca eski geleneklerden olup da sosyal demokrat partiden belediye başkanı seçilen iyi niyetli isimlerin düzenledikleri umuma açık toplantılar, festivaller ve kitap fuarlarıyla sınırlanmıştı.90&#8242;ların başı Türkiye solu için iki önemli gündem maddesini ortaya koymuştu. Yalçın Küçük hocanın daha bir kaç ay öncesinde Ankara SBF&#8217;de verdiği söyleşide, söylediği her şey çıkan adam pozuyla, &#8220;yıkılmaz&#8221; dediği Sovyetler paldır küldür yıkılmış, bakiyesi olan cumhuriyetler ise başlarına birer eski Sovyet ajanı <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Askar_Akayev">di</a><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Saparmurat_Niyazov">kt</a><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Heydar_Aliyev">atör</a> beğenmekte, liberalleşmeyi Lenin heykellerini alaşağı etmekle ölçmekte birbirleriyle yarışır duruma gelmişlerdi. İkinci gelişme ise 70&#8242;lerin geç dönemlerinden beri ayak sesleri işitilen ancak artık devletin karşısında örgütlü ve silahlı bir güç olarak dikilen Kürt Ulusalcı hareketi oldu. Kürt Ulusalcılığının başlangıç aşamasında kullandığı &#8220;Kendi Kaderini Tayin Hakkı&#8221; yanlısı ve görece &#8220;sosyalist&#8221; temalar Türk solu içinde iki alan yaratacaktı. Bunlardan biri ulusal bir hareketin küçük burjuva yanına vurgular yaparak sistemle uzlaşmasını kaçınılmaz olarak öngören geneli sosyalist devrimci örgütlerin oluşturduğu teorik havuzdu. İkinci alan ise çoğunlukla Kürt Ulusal Hareketinin yarattığı dalgalanmanın bir halk hareketine gebe olduğu kabulüyle bu hareketin kitleselliğinden sebeplenmeye çalışan çoğunlukla devrimci demokrat çizgide örgütlerin oluşturduğu alandı.Genellikle ezberi 60&#8242;lı ve 70&#8242;li yılların esasoğlanı olmak üzerine kurulu olan Prof. Dr. Yalçın Küçük&#8217;ün de tabiri caizse meydanı boş bularak kendine haklı şöhretini edinmeye başladığı yıllar da aslında bu yıllar oldu. Tezler dizisi, Türk Solu&#8217;nun okuma ve düşünme alışkanlığını ufak ufak yitirmeye başladığı bir döneme denk geldiği için hakkettiği değeri bulamamıştı. Hem Aydın hem De Türkiye Üzerine Tezler dizisi, Yalçın Küçük&#8217;e hala bile saygı duymayı sağlayacak kadar büyük eserlerdi. Ancak ne Tezler ne de Sovyetler&#8217;in kuruluşu ve çözülüşü üzerine yazdığı eserler Yalçın Küçük&#8217;e tatmin olacağı ölçüde bir şımartılmayı getirmemişti. Zaten Türkiye&#8217;de solun en hasarlı olduğu ve kendi yaraların dahi saracak derman bulamadığı zamanlara denk gelen bu dönem Yalçın Hoca&#8217;yı daha ilerleyen dönemlerde farklı arayışlara itecek, Abdullah Öcalan&#8217;la film senaryoları hayalleri kurdukları Bekaa&#8217;ya kadar sürükleyecekti.Bugün siyasi varlığını -öyle ya da böyle- Türkiye Komünist Partisi olarak sürdüren ikinci TİP kökenli Gelenek-Sosyalist İktidar ekibiyle yolları zorunlu olarak ayrılan Yalçın Hoca, epey zaman<a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=toplumsal+kurtulus"> Toplumsal Kurtuluş</a> dergisini çıkardı. Bu dergi Yalçın Küçük&#8217;ün o çok esprisi yapılan &#8220;Yalçın Hoca bir dergi çıkarır, dört farklı yazar adı uydurup bütün yazıları kendi yazar&#8221; döneminin de başlangıcı olarak görülebilir. Toplumsal Kurtuluş&#8217;un büyük kopuşlar yaşamasının ardından Yalçın Hoca&#8217;nın çeşitli dergilere yazılar yazdığını, Hepileri gibi kendi başına yazdığı dergiler çıkardığını biliyoruz. Hepileri içinse, Yalçın Hoca&#8217;nın o dönemde Kürt Ulusal Hareketinin kitle kuyrukçuluğunu &#8220;meslek&#8221; edindiği dergi olarak kaydedilebilir.Kürt Ulusal Hareketi seviciliği döneminin en karakteristik ürünü de bu dönemin bir yansımasıdır: <a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=9734042">Kürt Bahçesinde Sözleşi</a>. Yalçın Küçük&#8217;ün -bütün vasıflarına ilaveten gazeteci sıfatıyla- Abdullah Öcalan&#8217;a Bekaa&#8217;da misafir oluşunu anlatan bu kitap, şimdilerde televizyon programlarında -<a href="http://www.bugun.com.tr/haber_detay.asp?haberID=31890">yapımcıların isteği</a> <a href="http://www.tumgazeteler.com/?a=3866533">üzerine</a>- &#8220;Uyan ey kami Türk!&#8221; diye masaları yumruklayan Küçük&#8217;ün Kemalizm, Mustafa Kemal, Türklük gibi bugün üzerinden geçiminin bir kısmını sağladığı bir çok kurum ve değere yönelik hikmetleriyle doludur. Hatta Kemalizm&#8217;le arası hiç düzelmemiş Nazım Hikmet bile ona göre &#8220;Kemalizm&#8217;in içoğlanıdır&#8221;.&#8221;Neden çeşmelerden bal akmıyor&#8221; gibi ucuz bahanelerle &#8220;<a href="http://www.derki.com/dergi/index.php/sabetaycilar-ve-kucuk-hoca/Page-4.html">Demirel&#8217;in cumhurbaşkanı, Çiller&#8217;in başbakan, Manukyan&#8217;ın ise vergi rekortmeni olduğu ülkede yaşayamayacağını</a>&#8221; gerekçe göstererek Fransa&#8217;ya gidişi ve ardından geri dönüşü Yalçın Hoca&#8217;ya hayatının fırsatını sunmuştur. İlginçtir ki Çiller var diye yurdu terkeden Küçük&#8217;ün geri dönmesi Yılmaz&#8217;ın başbakanlığına rastlar. Her taşın altından çıkmasıyla övünen Yalçın Hoca&#8217;nın geri dönmek için Çiller yerine tercih ettiği, kendisini bir süre önce olası bir suikaste karşı uyardığını iddia ettiği Mesut Yılmazdır.Dönüşüyle birlikte hakkındaki hapis cezasını yatmak üzere teslim olmuş olur. Zaten Yalçın Hoca&#8217;ya bugünkü &#8220;yeni&#8221; şöhretinin kapılarını açan gelişme de hapis cezasını çektiği Haymana Cezaevi olur. Burada Doğu Perinçek&#8217;le birlikte yatacak, &#8220;<a href="http://www.zekibingol.com/content/view/1218/2/">mezar taşlarından bilim yapıyorum</a>&#8221; diye saçmaladığı ilk yazıları Perinçek&#8217;in dergilerinde boy göstermeye başlayacaktır.</p>
<p><span style="font-weight:bold;color:#990000;">Show Must Go On</span></p>
<p>Solun tamamen tükendiği, siyasi gücünü 90&#8242;ların sonuyla birlikte tarihe gömdüğü yılların ardından Yalçın Hoca kendine daha güvenilir bir geçim kaynağı bulmuştur artık: Gizli Yahudiler ve Sabetaycılar.Alkışlayanın da çok olmasıyla Küçük&#8217;ün gemi azıya alıp sistemli ama cahilce bir antisemitizm propagandasına başlayışı kamuoyunda &#8220;çok şeyler bilen bir adamın akılalmaz hikmetleri&#8221; duygusu uyandırdığından bir süre sonra bu minvalde seyreden yayınların sayısında büyük bir artış gözlemlenir oldu. Genel algıya göre, bütün dünya Yahudilerin ya da Yahudiliklerini gizleyen insanların taht-ı idaresindeydi, bu gizli Yahudiler ise o kadar gizliydiler ki bunu yalnızca Yalçın Küçük&#8217;ün belirlediği kıstasları uygulayarak anlamak mümkündü. Üstelik de &#8220;Yahudi&#8221; ya da &#8220;gizli Yahudi&#8221; olduğu iddia edilen insanların çoğu bu durumdan kendileri bile habersizdi ve &#8220;gerçeği&#8221;(!) Hz.Küçük&#8217;ten öğrenmekteydiler.Türkiye&#8217;de antisemitizmin varlığı uzun yıllardır hep tarışma konusu oldu. Bu konuda ortaya konan tarihsel bilgi ve belge içeren çalışmaların çoğunluğu Türkiye&#8217;de kimi dönemlerde antisemit dalgalanmaların olduğunu ispatlar nitelikte. Ancak, &#8220;<a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=13094996">Vatandaş Türkçe Konuş</a>&#8221; kampanyalarından<a href="http://kitap.antoloji.com/1934-trakya-olaylari-kitabi/"> Trakya Olayları</a>&#8216;na kadar yaşanan tatsızlıklar gözden geçirildiğinde konunun antisemitizm değil, benzer bir öfkenin ülkenin hemen tüm etnik ya da marjinal gruplarına yöneltilmesiyle vücut bulan bir zenofobia olduğu söylenebilir. Türkiye&#8217;de, -özellikle Türkiye&#8217;de- Yahudiler, antisemitizme zemin hazırlayacak düzeyde ne ekonomik bir güç sahibi oldular ne de idari hayatın çeşitli kademelerinde kendilerine uygun yerler bulabildiler. Yahudilerden rahatsız bir nüfus her zaman mevcudiyetini korudu, onları düzenbazlıkla, hırsızlıkla, fuhuşla, kan emicilikle suçlamaya, Israil&#8217;e &#8220;yaltakçılık&#8221; etmekle suçladı durdu. Ancak bu da çok geçerli bir malzeme değildi. Çünkü Türk toplumsal yaşantısı zaten halihazırda Yahudi&#8217;nin varoluş biçimlerine alışkındı ve onu garipsemiyordu. Ancak genç cumhuriyetin, Yalçın Hoca gibi burada ecnebice bir deyim kullanacak olursak, <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Nation-building">nation-building</a> sürecinde farklılıkları törpülemek için daha yoğunluklu olarak zenofobik öğeler kullanılacaktı. Bu nedenle de &#8220;Yeni Türkiye&#8217;nin Yeni Türk&#8217;ü&#8221; sınırları dışında kalan herkes &#8220;kusurlu&#8221; sayılabilirdi. Bunun için Rum, Ermeni, Yahudi ya da Kürt olmanın bir önemi yoktu. &#8220;Türkçe Konuşmayan Vatandaş&#8221; ne yazık ki &#8220;vatandaş&#8221; sayılmıyordu.Özetle antisemitizm, 1934&#8242;de <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Mustafa_%C4%B0smet_%C4%B0n%C3%B6n%C3%BC">Başvekil İsmet Bey</a>&#8216;in Trakya Olayları ardından Akşam ve Vakıt gazetelerinde yayınlanan beyanatındaki gibi, &#8220;Türkiye metaı değildi&#8221;. Avrupa etkili, daha açık bir ifadeyle &#8220;Hıristiyan dünyasının bir icadı&#8221; idi. Batı&#8217;dan, muasırlaşma adına gelen her şey gibi antisemitizm de, yıllarca tutunamasa da, hep bu topraklara gürül gürül aktı. 90&#8242;ların sonuna gelip de çift sıfırlı yıllar başlayana kadar bu etki zayıf bir Avrupai dalga olarak kaldı, <a href="http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=986">Cevat Rifat</a> gibi marjinal adamların, Siyon Protokolleri gibi ucuz ezberlerle savunduğu bir örgütsüz hareket olarak silinip gitti. Buna resmen de pek izin verilmedi üstelik. Ancak 2000&#8242;ler ve onun bir kaç yıl öncesine uzanan yıllar, Türkiye&#8217;de Yahudiliğin &#8220;şerri&#8221; konusu yeniden konuşulduğu yıllar oldu.</p>
<p><span style="font-weight:bold;color:#990000;">Yalçın Küçük&#8217;ün Alıcısı</span></p>
<p>Türk solu, Yahudiliği ya da Türkiye&#8217;nin farklı din ve dinden olan gruplarını ayrı bir başlıkta değerlendirmeye alamadı. Kürtlere örgüt programlarında vaat edilen kültürel, sosyal ve ekonomik haklar diğer gruplara, &#8220;elbet herkes inancında özgürdür&#8221; düzeyinde kaldı. Ermeni sorunu olarak yıllardır resmi ideoloji tarafından uzatılıp, çözümsüzlüğe mahkum edilen konu Türk solunun gündeminde neredeyse hiç yer bulamadı. Türk solu &#8220;<a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/6-7_Eyl%C3%BCl_Olaylar%C4%B1">6-7 Eylül Skandalı</a>&#8216;nın mağdurlarına devlet yerlerini iade etmeli, zararlarını geç de olsa tanzim etmeli&#8221; iddiasını uzunca yıllar dile getiremedi. Bugün bile bu iddia Musevi asıllı bir siyasetçi-yazarın öncülüğünde dile getirilmektedir. Halen ne &#8220;6-7 Eylül Skandalı&#8221; ne de &#8220;<a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Varl%C4%B1k_Vergisi">Varlık vergisi</a>&#8220;, &#8220;Trakya Olayları&#8221; konusunda Türkiye solu örgütlü bir düşünce geliştirmekten acizdir.Türk Milliyetçi düşüncesi ise, kendi deyimleriyle &#8220;azınlık&#8221; konusuna karşı hep önyargılı oldu. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki daha &#8220;milli&#8221; görünen milliyetçilik zamanla yerini maneviyatçı, mukaddesatçı Türk-İslam düşüncesine bıraktı. Dha verimli ürünler ortaya koyması beklentisi yaratan bu evlilik maalesef kısır bir ideolojik çember yaratıp milliyetçileri o çembere kıstırıp bıraktı. Dolayısıyla da milliyetçilik Türkiye&#8217;de, Türkeş&#8217;in ölümüne kadar, silahlı-külahlı işler peşinde koşturan, cahil ama maneviyatçı genç isimlerin elinde üretimsiz bir düşünce olarak atıl yattı. &#8220;Azınlıklar&#8221; konusunda görüş belliydi. Türkiye bir mozaik değil, &#8220;mermer&#8221;di. O nedenle de bunun tartışılmasına dahi gerek yoktu. Dünyadaki etkinin aksine Türk milliyetçiliğine göre Türküm&#8221; diyen herkes Türk olabilirdi. Yahudi&#8217;nin, Rum&#8217;un, Kürt&#8217;ün Türklerle bir arada yaşamasının bir önemi yoktu, önemli olan onların kendilerini Türk hissedip, bunu söylemeleriydi. Bütün bunlardan ötürü, Kürt Ulusal Hareketi&#8217;nin dönem dönem yarattığı cinnet halindeki milliyetçileşmeyi bir kenara bırakırsak, farklı grupların varlığı Türk Milliyetçiliğinin çok büyük bir kesimini uzun süre enterese etmedi.80&#8242;lerin çıkışında Evren Cuntası&#8217;nın devlet yönetimindeki skandal düzeydeki beceriksizliğinin imdadına Özal koştu. Özal, başlattığı liberalleşme dalgasıyla, Cumhuriyetçe harekete geçirilen sermaye birikimini gayrimüslimlerden alıp Anadolu ağalarına devrederek yerli burjuvazi yaratma projesi neredeyse tamamlanmış oldu. Anadolu Burjuvazisi&#8217;nin de hesaba katılmayan bir başka yanı vardı fakat. Geneli İslamcıydı üstelik de aralarında farklı tarikat ve kollarını temsil eden şeyhleri hocalar bile vardı. Elde ettikleri güç ile paranın yanında tüketim maddeleri pazarları, televizyonlar, radyo ve gazeteler gibi çok güçlü bir takım başka silahlara ulaşan bu kesim 2000&#8242;lerin ilk yarısı tamamlanırken Türkiye&#8217;de ciddi bir hakimiyet ve hareket alanının sahibi oldu, iktidara getirdiği partiyle devlet içinde de kadrolaşma, bürokratik kanallar elde etme işini tamamladı. &#8220;Kemalist&#8221; düzene karşı elde edemedikleri tek şey düzenin kendisiydi ve onunla olan kavgalarını onun değer ve kurumlarını hedef alan çeşitli işlere evsahipliği yaparak, medya araçlarını bu propagandaya açarak sürdürdüler.Yalçın Küçük&#8217;ün ucuz antisemitizminin de alıcısı çoğunlukla bu kesimin medya araçları olmuştur. Yalçın Hoca&#8217;nın bunu tercih etmesindeki nedenler muhtemelen iki tanedir. Birincisi, İslamcılar, daha önceden &#8220;dünyayı yöneten yahudi bilmemne tarikatı&#8221;, &#8220;gizli mason düzeni&#8221; gibi fantastik anlatılara zaten eskiden beri eğilimliydiler. Bu hikayeleri gizemli olduğu kadar, kendi mevcudiyetlerini tehdit eden birer düşman olarak görüyorlardı. O nedenle anlatıcısını, ağzı açık ayran budalası gibi dinlemekte ısrarcı oldular. Bu da Yalçın Hoca&#8217;ya Yeni Şafak&#8217;larda, Aksiyon&#8217;larda sıklıkla rastlamak imkanı tanımıştır bizlere. İkinci sebep ise Küçük&#8217;ün iflah olmaz &#8220;one man show&#8221; tutkusudur. İslamcıların gazetelerinin sokaklarda bedava dağıtıldığı, televizyon kanallarının antensiz çektiği göz önünde bulundurulursa, Yalçın Küçük&#8217;ün günü geçmiş zihninin uydurduğu zırvaları daha geniş kitlelere ulaştırması için İslamcıların medyası buna uygun bir araçtır. Ve uzun bir süredir gözlemlenebilmektedir ki, Yalçın Hoca&#8217;nın geçinme işinde oldukça etkin bir rol oynamaktadır bu kanal.Yalçın Küçük komploculuğunun bir diğer alıcısı ise Ulusalcı olarak bilinen, ancak ne savunduğu tam olarak belli olmayan kesim olagelmiştir. Hala da canlı yayına çıktığı programlar, mülakat verdiği dergi ve gazeteler bunu doğrular niteliktedir. Yalçın Küçük onları da genellikle, bu bahsini ettiği yere batasıca gizli <a href="http://yalcinkucuk.blogcu.com/semitizm-antisemitizmden-daha-kotu_2301881.html">Yahudilerin, Türkiye&#8217;yi idare etmek konusunda IV.Murad&#8217;dan beri(!) gizli işler çevirdiği</a>, şimdiyse Kürtlerle flört ederek bir <a href="http://www.yalcinkucuk.net/haber_detay.asp?haberID=106">Kürt-Yahudi devleti</a> kuracağı noktasından yakalamaktadır. İslamcı gazetelere gizli Yahudilerin çevirdiği işleri anlatan Yaçlın Hoca, ulusalcılara İslamcıların nasıl olup da iktidarı ve ona ulaşan araçları ele geçirdiğini anlatmaktadır. Öyle ki bu işin bile arkasından Yahudiler çıkmış, muhtemelen Küçük&#8217;ten ilhamla yazılan Musa&#8217;nın Bilmemnesi kitaplarıyla ulusalcılar AKP&#8217;nin başadamlarının soyunda Yahudilik olduğunu öne sürmüşlerdir.Antisemitizm Türkiye için yeni bir modadır. Bu modayı Avrupa&#8217;dan bizzat çantasında getiren adam Yalçın Küçük&#8217;tür. Üstelik de kullandığı argümanların üstündeki &#8220;made in europe&#8221; etiketini bile kaldırmayı unutmuş, Cevat Rıfat&#8217;ın Alman kalıplarıyla Türkçe Yahudi karşıtı gazete çıkartması gibi, yüzlerce yıllık ucuz malzemeleri satmaya çalışmaktadır. Küçük&#8217;ün şansı, Türkiye&#8217;nin yalnızca antisemitizm konusunda bu kadar habersiz olması değil bir de üstüne yüzlerce yıldır birlikte yaşadığı Yahudiler&#8217;in kim olduklarından da bihaber olmasıdır. Avrupa Faşistlerinin kullandığı iddialarla Türkiye&#8217;de gerçekten etnik olarak Yahudi olan ya da konuyla uzaktan yakından ilgisi olmayan insanları zan altında bırakan, kişilik haklarına mütecaviz ithamlarda bulunmak artık maalesef bir ekmek kapısı olmuştur Hoca için. Örneğin, bir insanın yolunun New York&#8217;tan geçmiş olması kesinlikle onun Yahudiliğine delalet eder. Bu düşünce Nazilerin 1940 yapımı, efsanevi propaganda filmi <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/The_Eternal_Jew">Der Ewige Jude</a>&#8216;den alınmadır. Bu filmde geçen &#8220;New York, dünya Yahudiliğinin merkezidir&#8221; ifadesi, Küçük&#8217;ün kitaplarında sıklıkla rastlanan bir ifadedir.</p>
<p><span style="font-weight:bold;color:#990000;">İsim Bilim</span></p>
<p>Yalçın Küçük&#8217;ün isim bilim dediği şey daha baştan çuvallamış bir cahil aldatan oyunudur. Bir yerlerden temin ettiği bir kaç özelad sözlüğü ile insanların Yahudiliğine kanaat getiren Yalçın Hoca, Yahudiliğin harcı olan İbrani Dili konusunda sıfırdır. Tek kelime İbranice bilmeden, isimlerin kökenlerine sözlüklerden bakarak uydurduğu anlamlar tamamen palavradan ibarettir. Tekar etmekte yarar var, Yalçın Küçük, İngilizce, Fransızca ya da Farsça biliyor olabilir elbette ancak çalışmalarında ortaya koyduklarına bakara rahatlıkla söyleyenebilir ki tek kelime İbranice bilmemekte, Avrupa Yahudilerinin dili olan Yidiş ve oryantal Yahudilerin dili olarak kalmış Ladino&#8217;dan zerre kadar anlamamaktadır. Bu nedenle de yaptığı çıkarsamaların hiç birinin her hangi bir bilimsel değeri yoktur. Üstelik de aynı vefat ilanı üzerine Jak ve Ahmet adlarının bir arada yer alması Ahmet&#8217;i Yahudi yapmaz. Yalçın Küçük&#8217;ün okuyucusunun kendine sorması gereken asıl soru budur.Genel ezber, &#8220;gizli&#8221; Yahudilerin adlarında çeşitli işaretler taşıdığı yönündedir. Genellikle gizli Yahudiler, adlarında -er, er-, -el, el- gibi heceler taşımakta, kimilerinde ise -man son eki bulunmaktadır. Ancak Sabetaycı bir aileden geldiğini bizzat kendisi dile getiren ve bu konuda çalışmaları bulunan yazar Ilgaz Zorlu&#8217;nun adında ve soyadında bunların hiç biri bulunmamaktadır. Demek ki Çorumlulara, Adanalılara, Mardinlilere Yahudilik yakıştıran Yalçın Küçük&#8217;ün &#8220;onomastik&#8221; formülü, gerçek bir &#8220;gizli Yahudi&#8221;yi &#8220;yakalamaya&#8221; muktedir değildir. Ancak 500 sayfa süren kitaplarını doldurmaya yarayacak uydurma listeler yapmak açısından yararlıdır, ki magazin haberi kesikleri ve vefat ilanlarıyla zaten bu işi layıkıyla yapmaktadır.</p>
<p><span style="font-weight:bold;color:#990000;">Yahudi Tarihi</span></p>
<p>Küçük Hoca&#8217;nın İbranice konusundaki zırcehaleti Yahudi Tarihi konusunda da kendinden beklenmeyecek şekilde yüksek bir düzeydedir. Küçük Hoca, Türkiye&#8217;nin yakın tarihinde hemen her önemli olayda her taşın altından çıkmakla övünürken, Yahudilerin geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet tarihi konusunda &#8220;bilgisini&#8221; ortaya koymaktan kaçınmakta, üstelik polemiklerle dikkat çekmeyi çok sevmesine rağmen, bu alanda yazan tarihçilerle her hangi bir tartışmaya girmekten kaçınmaktadır. Yalçın Küçük, Elza Niyego olayı, Vatandaş Türkçe Konuş kampanyası, Trakya Olayları, Türkiye&#8217;de Siyonizm konusunda her nedense dut yemiş bir bülbüldür. Bütün mesaisini Yahudilere, Yeni Dünya&#8217;nın ve Avrupa&#8217;nın çok uzun yıllar önce Beynelmilel Yahudi ve Siyon Liderlerinin Protokolleri ile yaptığı gibi, şer atfetmek için harcayan Küçük&#8217;ün Türkiye&#8217;de Yahudilerin ya da sırf &#8220;normal&#8221; olmadıkları için Rumların, Ermenilerin, Lazların, Kürtlerin, Asurilerin başına gelenlerden haberi olmaması imkansızdır. Bunu doğal karşılamamazı sağlayacak tek görüş ise Küçük Hoca&#8217;nın, bu işlerin şimdikiler kadar para ve şöhret getirmeyeceğine inandığı varsayımıdır. Elbette, Aşkale&#8217;de can vermesi işten bile olmayan gariban Yahudi&#8217;nin televizyon dizisinin esaskızı kadar dikkat çekici olmadığını takdir etmek gerekir.</p>
<p><span style="font-weight:bold;color:#990000;">Yalçın Nereye Koşuyor</span></p>
<p>Yalçın Küçük, tutkunu olduğu şöhret uğruna insanların kişisel bilgilerini ahlaksızca ortaya dökmenin yanı sıra sürekli olarak canlı hedefler yaratarak bu insanların, halen zenofobik havanın dağılmadığı, üstelik de birilerinin bu atmosferden sürekli primlendiği Türkiye&#8217;de, can güvenliğini hiçe saymaktadır. Yahudiler bu ülkenin tıpkı Müslüman-Sunni-Hanefi Türkleri gibi, sadakatlerini ispatlamak dahi zorunda olmayan- ev sahiplerinden biridir. Türkiye&#8217;nin metaı olmayan bir düşünceyi kullanmak suretiyle günü kurtarmak için yapılan bu çirkin saldırılar hoş görülecek cinsten olmayı geçeli epey zaman olmuştur. İnsanları &#8220;bu aslında Yahudi&#8217;dir, ondan&#8221; diyerek ürkütmek yakışık alan bir davranış değildir. Küçük Hoca, durduğunu iddia ettiği nokta itibariyle tam tersine &#8220;şu Yahudi&#8217;dir&#8221;, &#8220;bu Dönme&#8217;dir&#8221; diyenlerin karşısında dikilip, &#8220;ee.. ne olmuş yani?&#8221; demelidir. Yeteneksiz pop şarkıcılarının, yazarların, magazinde boy gösterip ne iş yaptığı belli olmayan insanların adlarından abuk subuk heceler bulup, adlarında uydurma İbranice anlamlar atfedip onları &#8220;kötüler, çünkü Yahudiler&#8221; diye ortaya atmanın hiç bir ahlaki yanı yoktur. Türk gençliğinin önceki onyıllara oranla kitaba ve okumaya ilgisinin düştüğünü fırsat bilip az çok okuyan üç-beş İslamcı genci zehirleyerek, sırf üç gün daha gündemde kalmak, televizyonlara davet edilmek için bilinçli antisemitler yetiştirmek bir bilim adamının misyonu değildir. Yalçın Küçük&#8217;ün bugün o esaslı yapıtlarını okumuş okurlarının gözünde geldiği düzey, içler acısıdır. Davet edildiği sohbetlerde sempatik(!) hareketleriyle davetlilerin maskarası haline getirilen Küçük Hoca&#8217;nın bir an önce şapkasını (eğer Ulusalcı bir platform ise kalpağı elbette) önüne koyup bir kez daha hesabını çıkartması ve kendi ülkesinin insanlarının düşmanlığından ekmek yiyor olmayı kendine artık yediremez olmasının günü gelmiştir.</p>
<p><strong>mahir ünsal</strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Sabetaycılardan yeni Türkiye projesi]]></title>
<link>http://ergenekoncetesi.wordpress.com/2008/08/24/sabetaycilardan-yeni-turkiye-projesi/</link>
<pubDate>Sun, 24 Aug 2008 13:21:56 +0000</pubDate>
<dc:creator>oktay571</dc:creator>
<guid>http://ergenekoncetesi.wordpress.com/2008/08/24/sabetaycilardan-yeni-turkiye-projesi/</guid>
<description><![CDATA[  20.Ağustos.2008 15:34:59 YENİ PROJE TUTACAK MI? Sabetaycılardan yeni Türkiye projesi Aksiyon]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><span class="habermetin"> </span><br />
<span class="manset_detay"><strong>20.Ağustos.2008 15:34:59</strong></span></p>
<p class="detay_manset" style="margin-top:0;margin-bottom:0;" align="center">YENİ PROJE TUTACAK MI?</p>
<p><img src="http://resim.samanyoluhaber.com//haber/1/1/3/5/2/113525.jpg" alt="Sabetaycılardan yeni Türkiye projesi" hspace="2" vspace="2" width="270" height="200" align="left" /><span class="manset2">Sabetaycılardan yeni Türkiye projesi</span><br />
<span class="manset_ozet"><strong>Aksiyon&#8217;dan Hamdi Yılmazer, Yeni Sabetayizm projesini yazdı. Eğer proje tutarsa Sabetaycılar ne yapacak?</strong></span></p>
<p><span class="manset_detay">Yeni Sabetayizm projesi tutarsa, Sabetaycılar isimleri hiç anılmadan rahatlıkla her türlü işi yapacak. Sabetaycı olarak ortada dolaşanlarla hiçbir alakaları olmayacak. Toplumla aralarına tam bir tampon kitle yerleştirmiş olacaklar.</span> </p>
<p>Sabetaycılar, haklarında oluşan tüm olumsuzlukları üstlenmeye hevesli kitleler bulma arayışına geçti. Eğer kadro ve sayısal yeterlik açısından inandırıcı olabilecek, kendilerine biçilen rolü de şahane bir ihsan kabul ederek pazarlığa takla atarak koşacak böyle kitle bulurlarsa derine dalış gerçekleşecek.<!--more--></p>
<p>Pazarlığa razı olan kitle, Sabetaycı geçmişin deşifre olmuş hadiselerini üstlenme karşılığında isim hakkını almış olacak. Tabelayı duvarına asacak. Kendisine sağlanan avantajların karşılığı olarak da Sabetaycıların yapacağı bundan sonraki faaliyetlerde taşeron olarak çalışıp, muhtemel olumsuzlukları üstlenerek ‘Efendi’lerine tam kamufle imkânı sağlayacak&#8230;</p>
<p>Eğer bu proje tutarsa, Sabetaycılar isimleri hiç anılmadan rahatlıkla her türlü işi yapacak. Sabetaycı olarak ortada dolaşanlarla hiçbir alakaları olmayacak. Toplumla aralarına tam bir tampon kitle yerleştirmiş olacaklar.</p>
<p>“Bu da neren çıktı şimdi?” diyenler, son günlerde İlhan Selçuk’un telefon konuşmalarında geçen ‘Akıllı çocuk’ Oray Eğin’in yazılarına bakabilir. Selçuk, telefonda Eğin ile ilgili çok özel bilgiler de veriyor ama orası bizi ilgilendirmiyor.</p>
<p>Oray, bundan bir süre önce Soner Yalçın’ın ‘Efendi’ kitabına dikkatleri çekmiş, orada Sabetaycıların dindar insanlara muhteşem bir jest yaparak el uzattığını ama dindarların bunu anlamadığını yazmıştı.</p>
<p>Soner’in kitabının neresinde jest vardı diye düşünüp dururdum bunca zamandır. İlhan Selçuk’un zeki çocuğu Oray ‘Yeni Sabetayizm: Fethullahçılık’ yazısını yazınca jestten ne kastettiğini de anlamış olduk. Soner, kitabında cemaat ve tarikatların önde gelen ve sevilen şahsiyetlerinin cümlesini Sabetaycı göstererek tam bir karıştırma yapmıştı.</p>
<p>İşte o zaman tarikat ve cemaat mensupları ya da temayüz ettiği halde her hangi bir cemaat yahut tarikata mensup olmayan kişiler kendilerine ‘lutfedilen’ Sabetaycılık payesini adeta bir şeref madalyası gibi kabul etmeliymiş!.. Ama anlamamışlar. Onların anlayışsızlığını gören zeki çocuk Oray, -hangi saikler etkili olduysa- ‘İstemeseniz de bu külah başınıza geçirilecek.’ edalarıyla başlamış üfürmeye: ‘Yeni Sabetayizm: Fethullahçılık’</p>
<p>Selçuk’un zeki çocuğu, zekânın bütün inceliklerini sergileyerek başlamış işine (!): Önce Yalçın Küçük ağabeyine methiyeler dizmiş. Onun 1967 Arap-İsrail savaşı sonrası Sabetaycılığı tezine balıklama atlamış. Sonra Sabetaycıların güzelliğinden hoşluğundan dem vurmuş. Sonra bir icatta bulunmuş. ‘Kötü olan Sabetaycılık değil, Sabetaycı lobicilik’ demiş ve başlamış yakınmaya. İşte bu lobicilik sayesinde kabiliyetlerin önü tıkanıyormuş. Hiçbir yeteneği olmayan kişiler büyük işler alıyor, gazetelere yayın yönetmeni oluyormuş. Dindar kişilerden ismi bilinmeyenler on yıl içinde büyük sermayelere sahip oluyormuş&#8230;</p>
<p>Bunca işi yapanların hepsi yeteneksiz!&#8230;</p>
<p>Yetenek nerede bulunur derseniz Soner, Yalçın Küçük ve Oray gibilerinin asil kanında denilecektir. Peki bunlar ‘yetenekli kanı’ nereden almışlar? Atalarından mı yoksa ismi bilinmeyen kan merkezlerinden mi?</p>
<p>Bu soruların cevabını da bir gün mutlaka yazarlar. Biz açıklamayı onlara bırakıp bazı bilgileri sıralayalım:</p>
<p>Sabetaycılar hakkında karıştırıcı kitaplar yazan iki kişi Soner Yalçın ve Yalçın Küçük’ün ortak yönlerinden birisi her ikisinin de Doğu Perinçek’in Aydınlık’ında çalışmış olmalarıdır. Perinçek bugün Ergenekon terör örgütünün üst düzey kişilerinden olma iddiasıyla ceza evinde tutuklu bulunuyor.</p>
<p>Ayrıca Oray’ın öve öve bitiremediği Yalçın Küçük’ün PKK ilişkileri ve Atatürk aleyhine neler neler yazdığı STV anahaberde bütün ayrıntılarıyla verildi. Eğer Yalçın Küçük’ün yaptıklarından binde biri AKP tabanından birisi mesela küçük bir kasabanın belediye başkanı tarafından ya da bir türbanlı genç kızımız tarafından söylenmiş olsa irtica brifinglerine girer, kıyametler koparılırdı. Yalçın Küçük hakkında etkili odaklardan bir tek aleyhte sözün bile çıkmamış olması garip değil mi?</p>
<p>Neden acaba? Yalçın Küçük’ün bilinmeyen bir canipten dokunulmazlığı mı var, yoksa ‘Sabetaycı lobi’nin gücüne mi dayanıyor?</p>
<p>Sabetaycı lobi tarafını bilemiyorum. Ama kendi ağzından bildiğim bir şey var ki, o da -merak edenler Aktüel dergisi ve Hürriyet gazetesi arşivlerinden bu bilgilere ulaşabilir- Yalçın Küçük’ün “Anne tarafından Yahudi olabilirim.” sözüdür. Aynı haberlerde babasının Fransızlara çalışmış olabileceğini de ifade ediyor Sayın Küçük.</p>
<p>Nasıl ama? İşte kendi ağzından anlatıla anlatıla bitirilemeyen, yerlere göklere sığdırılamayan Yalçın Küçük&#8230;.</p>
<p>Güya Sabetaycılıkla ilgili çalışmaları yapma sebebi, Kemal Derviş’i engellemek, İsmail Cem’in de cumhurbaşkanlığına mâni olmakmış Sayın Küçük’ün. Zeki çocuk Oray’a bakılırsa bunları başarmış da netekim. Kemal Derviş gitmek zorunda kalmış, Cem de cumhurbaşkanı olamamış.</p>
<p>İlahi çocuk! İsmail Cem’in Sabetaycı kökenden geldiğini bilmeyen mi vardı bu güzide memlekette!.. Ve Cem gibi sempatik bir kişinin Sabetaycı olarak bilinmesi Sabetaycılara zarar mı veriyordu ki, Yalçın Küçük onu deşifre ederek büyük bir iş yapmış olsun!&#8230;</p>
<p>Zekâ bu ya, yerinde durmuyor. Önünü kapatsan arkasını açarak çalışmaya devam ediyor. Güya bunları insanlar yutacak. İsmail Cem olaylarının Hilmi Özkök Paşa’yı engellemek isteyen, Edip Başer’i emekli eden projenin dışında olduğunu yutacak! Ecevit’i hastane köşelerinde yok etmek isteyenlerle, MGK’da anayasa kitapçığıyla kriz çıkarıp, hükümeti devirebilmek için milletin ocağına incir ağacı dikenlerle ilişkisini görmeyecek!&#8230;</p>
<p>İlhan Selçuk’un harika çocuğuna Hadi Bey dedi ki, ‘Oray, sen de biliyorsun ki Fethullah Gülen isminin geçtiği yazılar her zaman çok okunuyor. İnternet üzerinden okunurluğunu arttırabilmek için bu yazıları yazıyorsun’.</p>
<p>Hadi Bey çok haklı. Haklı ama olay bununla sınırlı değil. Bu bir proje ve Oray, Soner Yalçın Küçük’ler gibilerle bu projede bilerek rol alıyor.</p>
<p>HAMDİ YILMAZER/AKSİYON</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Sabetaycıların Türkiye Projesi]]></title>
<link>http://kendihalinde.wordpress.com/2008/08/20/sabetaycilarin-turkiye-projesi/</link>
<pubDate>Wed, 20 Aug 2008 15:19:29 +0000</pubDate>
<dc:creator>kendihalinde</dc:creator>
<guid>http://kendihalinde.wordpress.com/2008/08/20/sabetaycilarin-turkiye-projesi/</guid>
<description><![CDATA[Yeni Sabetayizm projesi tutarsa, Sabetaycılar isimleri hiç anılmadan rahatlıkla her türlü işi yapaca]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:justify;"><span style="color:black;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;"><a href="http://kendihalinde.files.wordpress.com/2008/08/sabetay-mask.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-270" src="http://kendihalinde.wordpress.com/files/2008/08/sabetay-mask.jpg?w=300" alt="" width="300" height="219" /></a></span></span></span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:black;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Yeni Sabetayizm projesi tutarsa, Sabetaycılar isimleri hiç anılmadan rahatlıkla her türlü işi yapacak. Sabetaycı olarak ortada dolaşanlarla hiçbir alakaları olmayacak. Toplumla aralarına tam bir tampon kitle yerleştirmiş olacaklar.</span></span></span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:black;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Sabetaycılar, haklarında oluşan tüm olumsuzlukları üstlenmeye hevesli kitleler bulma arayışına geçti. Eğer kadro ve sayısal yeterlik açısından inandırıcı olabilecek, kendilerine biçilen rolü de şahane bir ihsan kabul ederek pazarlığa takla atarak koşacak böyle kitle bulurlarsa derine dalış gerçekleşecek.</span></span></span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:black;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Pazarlığa razı olan kitle, Sabetaycı geçmişin deşifre olmuş hadiselerini üstlenme karşılığında isim hakkını almış olacak. Tabelayı duvarına asacak. Kendisine sağlanan avantajların karşılığı olarak da Sabetaycıların yapacağı bundan sonraki faaliyetlerde taşeron olarak çalışıp, muhtemel olumsuzlukları üstlenerek ‘Efendi’lerine tam kamufle imkânı sağlayacak&#8230;</span></span></span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:black;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Eğer bu proje tutarsa, Sabetaycılar isimleri hiç anılmadan rahatlıkla her türlü işi yapacak. Sabetaycı olarak ortada dolaşanlarla hiçbir alakaları olmayacak. Toplumla aralarına tam bir tampon kitle yerleştirmiş olacaklar.</span></span></span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:black;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">“Bu da neren çıktı şimdi?” diyenler, son günlerde İlhan Selçuk’un telefon konuşmalarında geçen ‘Akıllı çocuk’ Oray Eğin’in yazılarına bakabilir. Selçuk, telefonda Eğin ile ilgili çok özel bilgiler de veriyor ama orası bizi ilgilendirmiyor.<!--more--></span></span></span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:black;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Oray, bundan bir süre önce Soner Yalçın’ın ‘Efendi’ kitabına dikkatleri çekmiş, orada Sabetaycıların dindar insanlara muhteşem bir jest yaparak el uzattığını ama dindarların bunu anlamadığını yazmıştı.</span></span></span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:black;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Soner’in kitabının neresinde jest vardı diye düşünüp dururdum bunca zamandır. İlhan Selçuk’un zeki çocuğu Oray ‘Yeni Sabetayizm: Fethullahçılık’ yazısını yazınca jestten ne kastettiğini de anlamış olduk. Soner, kitabında cemaat ve tarikatların önde gelen ve sevilen şahsiyetlerinin cümlesini Sabetaycı göstererek tam bir karıştırma yapmıştı.</span></span></span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:black;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">İşte o zaman tarikat ve cemaat mensupları ya da temayüz ettiği halde her hangi bir cemaat yahut tarikata mensup olmayan kişiler kendilerine ‘lutfedilen’ Sabetaycılık payesini adeta bir şeref madalyası gibi kabul etmeliymiş!.. Ama anlamamışlar. Onların anlayışsızlığını gören zeki çocuk Oray, -hangi saikler etkili olduysa- ‘İstemeseniz de bu külah başınıza geçirilecek.’ edalarıyla başlamış üfürmeye: ‘Yeni Sabetayizm: Fethullahçılık’</span></span></span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:black;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Selçuk’un zeki çocuğu, zekânın bütün inceliklerini sergileyerek başlamış işine (!): Önce Yalçın Küçük ağabeyine methiyeler dizmiş. Onun 1967 Arap-İsrail savaşı sonrası Sabetaycılığı tezine balıklama atlamış. Sonra Sabetaycıların güzelliğinden hoşluğundan dem vurmuş. Sonra bir icatta bulunmuş. ‘Kötü olan Sabetaycılık değil, Sabetaycı lobicilik’ demiş ve başlamış yakınmaya. İşte bu lobicilik sayesinde kabiliyetlerin önü tıkanıyormuş. Hiçbir yeteneği olmayan kişiler büyük işler alıyor, gazetelere yayın yönetmeni oluyormuş. Dindar kişilerden ismi bilinmeyenler on yıl içinde büyük sermayelere sahip oluyormuş&#8230;</span></span></span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:black;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Bunca işi yapanların hepsi yeteneksiz!&#8230;</span></span></span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:black;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Yetenek nerede bulunur derseniz Soner, Yalçın Küçük ve Oray gibilerinin asil kanında denilecektir. Peki bunlar ‘yetenekli kanı’ nereden almışlar? Atalarından mı yoksa ismi bilinmeyen kan merkezlerinden mi?</span></span></span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:black;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Hamdi Yılmazer &#8211; Aksiyon</span></span></span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Selanik dönmeleri ve komplo teorileri]]></title>
<link>http://ozguryazilar.wordpress.com/2008/04/27/selanik-donmeleri-ve-komplo-teorleri/</link>
<pubDate>Sun, 27 Apr 2008 22:12:07 +0000</pubDate>
<dc:creator>ozguryazilar</dc:creator>
<guid>http://ozguryazilar.wordpress.com/2008/04/27/selanik-donmeleri-ve-komplo-teorleri/</guid>
<description><![CDATA[Haluk Hepkon Komplo teorilerini, bir takım sorunlu insanların hastalıklı kurguları olarak kabul etme]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;">Haluk Hepkon</span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;">Komplo teorilerini, bir takım sorunlu insanların hastalıklı kurguları olarak kabul etmek, meseleyi bir hayli hafife almak anlamına gelir. Bu hafife alışın nedeni ise, komplo teorilerinin siyasi bir işlevi olduğu gerçeğinin üzerinden atlamaktır. Bu yüzden, sıklıkla, komplo teorilerinin saçma sapan içeriklerine bakılırken, onların üzerinde yükseldiği ideolojik zemin gözden kaçırılır. Oysa bir komplo teorisinin incelenmesi, söz konusu iddianın ortaya atıldığı dönemi ve bu dönemde yaşanan siyasi mücadeleleri anlamak açısından çok değerli ipuçları vermektedir. Bu inceleme sırasında iki şeyi unutmamak gerekmektedir. Birincisi, komplo teorileri büyük toplumsal dönüşüm ya da kriz anlarında ortaya çıkmaktadır. İkincisi, komplo teorileri söz konusu dönüşümden ya da krizden zarar gören genci kesimler tarafından imal edilmektedir. Meseleye bu bakış açısıyla yaklaşıldığında, komplo teorilerinin yardımıyla çeşitli dönemleri ve bu dönemlerde yaşanan siyasi mücadeleleri kavramak kolaylaşacaktır. </span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;">Son yıllarda Sabetaycılar diye de anılan Selanik Dönmeleri hakkında üretilen komplo teorileri bir hayli revaçtadır. Meseleye yukarıda özetlenen çerçeveden bakıldığında, yanıtlanması gereken ilk soru söz konusu rivayet ve iddiaların ne zaman ortaya çıktıklarıdır. Selanik Dön melen ile ilgili komplo teorilerinin ortaya çıkışında, konu hakkındaki kitap ve broşürlerin yayımlanma tarihlerine de bakarak, esas olarak dört dönemden bahsetmek mümkündür. Üstelik bu dört dönem, tarihimizdeki büyük toplumsal dönüşümlere ve krizlere de tekabül etmektedir. Bunlardan birincisi 1908 Devrimi’nin hemen arkasından Ittihat ve Terakki’ye karşı başlatılan saldırılar esnasında gerçekleşmiştir. Selanik Dönmeleri hakkındaki ikinci saldırı dalgası Cumhuriyet Devrimi’nin hemen ardından başlamıştır. 1924 yılında Karakaşzade Rüştü’nün dilekçesi ile başlayan <span>tartışmalar bu döneme </span>aittir. 1948 İsrail’in kuruluşunun ardından ise üçünçü bir dönem başlamıştır. 1990’lı yıllarda başlayan yeni dönem ise, günümüzde Büyük Ortadoğu Projesi adı altında devam eden süreçten bağımsız değildir. </span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;">Aşağıda bahsi geçen dört dönem, bu dönemlerdeki siyasi mücadeleler ve bu mücadelelerin Selanik Dönmeleri hakkındaki komplo teorilerine etkileri incelenecektir. </span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;"><strong>İlk Dönem: 1908 Devrimi sonrası </strong></span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;">Günümüzde ülkemizdeki komplo teorilerinin olmazsa olmazı haline gelen Dönmelik hareketi, 17. yüzyılda Sabetay Sevi’nin Mesihliğini ilan etmesiyle başlamıştı. Sevi’nin Mesihliğine inananların hızla artması ve etkisinin Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırlarının dışına taşması, Yahudi cemaati içinde büyük bir tepkiye yol açtı. Başından itibaren Sabetay Sevi’yi kuşkuyla izleyen Osmanlı Sarayı, bu durum karşısında sahte mesihi tutuklama yoluna gitti. Bu noktadan sonra hikâye garipleşmeye başladı. Dönemin padişahı IV. Mehmed’in karşısına çıkan Sabetay Sevi’ye Müslüman olmadığı takdirde öldürüleceği söylenmişti. Bunun üzerine Sevi fikirlerinde ısrar etmek yerine, Müslüman olduğunu ilan etti ve inananlarından da aynı şeyi yapmalarını istedi. Nitekim Sevi’nin mesihliğine inanan müritleri de din değiştirmeyi tercih ettiler. Ama bu kitlesel ihtida, gerek Müslümanlar gerekse Yahudiler tarafindan büyük bir şüpheyle karşılandı. Sevi’nin müritlerinin çok önemli bir bölümü Selanik şehrinde yaşadığı için bir dönem sonra dönmelik ve Selanik birlikte anılmaya başlanacaktı.</span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;">Yahudiler tarafından dışlanan Dönmeler, hem yakın ilişki içerisinde bulundukları devletten destek gördükleri hem de hahamların baskılarından kurtuldukları için, modemleşmeyi diğer etnik ve dini gruplardan çok daha hızlı benimsediler. Selanik Dönmesi gençler tarafından 1883-84 yılları arasında çıkarılan <em>Gonca-ı Edeb </em>isimli dergide çıkan yazıların incelenmesi meseleyi daha da aydınlatacaktır. Söz konusu yazılar, Selanik Dönmeleri arasında Aydınlanmacı fikirlerin ve gelenek karşıtlığının yaygın olduğunu göstermektedir.<a class="sdendnoteanc" name="sdendnote1anc" href="#sdendnote1sym"><sup>i</sup></a> Ama bu durum onların, tıpkı Avrupa’daki Yahudiler gibi, genci kesimler tarafından modernliğin canlı timsalleri olarak görünmelerine yol açacaktı. Özellikle eğitim konusuna verdikleri önem, Selanik Dönmelerini hem Yahudilerden hem de Müslümanlardan ayırmaktaydı. Bütün bu özelliklerinden dolayı Dönmeler, 1908 Devrimi’ni ve İttihat-Terakki’yi hararetle desteklediler. İttihat ve Terakki’nin ana yayın organı <em>Meşveret, </em>Selanik Dönmelerini Selanik’te “hareket için çalışan tek grup” olarak niteliyordu.<a class="sdendnoteanc" name="sdendnote2anc" href="#sdendnote2sym"><sup>ii</sup></a></span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;"><strong>1908 </strong>Devrimi sırasında “Balkanlarm Kudüs’ü” diye anılan Selanik’in nüfusunun ağırlıklı kısmı Yahudilerden oluşmuştu. Müslümanlar arasında sayıldıkları için kesin sayıları bilinmeyen Dönmelerin, daha az nüfusa sahip olmalarına rağmen, ekonomik açıdan büyük bir etkileri vardı. Selanik’in bu demografik durumu İttihat ve Terakki karşıtlarının ürettiği komplo tezlerinde sürekli olarak işlenecekti. Komplo teorisyenlerine göre Yahudiler ve Yahudi kökenli Dönmeler İttihat Terakki aracılığıyla Osmanlı devletini yıkmak istemişler ve bunda da başarılı olmuşlardı. Oysa bu iddianın dönemin gerçekleriyle hiçbir ilişkisi yoktu. Selanik’teki Yahudiler ve Dönmeler arasında esas olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun devamının kendileri için çok daha iyi olduğu fikri yaygındı. Gerçekten de Yunan burjuvazisi açısından ticaretle uğraşan bu kesimler bir tehditti. Nitekim Selanik Yunanlılar tarafından ele geçirildiğinde Yahudiler ve Dönmeler şehri terk etmek zorunda kalmışlardı. Ayrıca milliyetçi akımların başarısı, zengin hinterlandı parçalanan Selanik’in şaşaalı günlerinin bitmesi anlamına geliyordu. Bütün bu nedenlerden dolayı Siyonizm, Osmanlı devletinin devamını arzulayan Selanik’teki Yahudiler arasında hiç rağbet görmemişti.<br />
Kaldı ki Ittihat ve Terakki, her ne kadar hoşgörü ile baksa da Selanik Dönmelerinin asimile olmalarını istiyordu. Zekeriya Sertel ‘in Dönme bir aileden gelen Sabiha Derviş ile evlenmesi sırasında yaşananlar Ittihat ve Terakki’nin bu tavrını çok iyi özetlemektedir. İttihat ve Terakki’nin ünlü isimlerinden Doktor Nazım, bir “Dönme kızı” ile evleneceğinin duyulması üzerine Sertel’i çağırarak tebrik etmiş ve yaptığı işin yüzyıllardır birbirine yan bakan iki toplumun kaynaşmasına yol açacağını söylemişti. Doktor Nazım’a göre, “Dönmelik kastına ölüm yumruğu indiren bu nikah milli bir olay haline getirilmeli” idi. Nitekim nikahta gelinin şahidinin Talat Paşa olması, İttihat ve Terakki’nin meseleye ne kadar önem verdiğini göstermektedir.<a class="sdendnoteanc" name="sdendnote3anc" href="#sdendnote3sym"><sup>iii</sup></a></span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;">İşin ilginç yanı Selanik Dönmeleri hakkındaki ilk komplo suçlamalarının İngiliz emperyalizmi ve 11. Abdülhamit’in çevresi tarafından ortaya atılmış olmasıydı. Ittihat ve Terakki’nin örgütlenmek için Selanik’ de mason localarını kullanması ve bu şehirde Yahudi kökenli Dönmelerin yoğun oluşu, söz konusu komplo teorilerine malzeme sağlamıştı. Bu dönemde İttihat ve Terakki’ye saldırmak için ortaya atılan komplo teorileri ideolojik gıdalarını Batı’dan almakta ve esas olarak İngiliz emperyalizminin çıkarlarına hizmet etmekteydiler.</span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;">Katolikler tarafından çıkartılan <em>La Croix</em> gazetesinin 4 Haziran 1909 tarihli sayısında İttihatçılar hakkında “dinsiz masonlar” denmesi, söz konusu saldırıların tipik bir örneği idi. Bu suçlamalara Fransız masonlannın dergisi <em>Acacia’nın</em> karşı çıkması üzerine, <em>La Croix, </em>masonları Yahudilere satılmış olmakla suçladı. <em>La Croix</em>’<em>nın</em> tavrı ile Ittihat Terakki’nin en ünlü karşıtlarından Arap izzet Paşa’nın tavrı birbirinin aynıydı. Abdülhamid’in ikinci katibi iken yurt dışına kaçan İzzet Paşa İngiltere’de Fransız elçisi Cambon ile görüşmesinde 1908 Devrimi’nin Yahudiler ve Dönmeler tarafından planlandığını öne sürmüştü. Aynı dönemde Henri Roger Gougenot des Mousseaux’nun ve Eduard Drumont’un Fransa’nın Yahudiler tarafından ele geçirildiği yönündeki iddialarının yaygınlığı hatırlandığında, Paris’e rapor edilen mason-Yahudi komplosu iddiaların etkisinin nedeni, hemen anlaşılacaktır.</span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;">Ama bu dönemde komplo teorilerinin ortaya çıkmasının asıl nedeni, İttihat ve Terakki aleyhinde İngiliz basınında yürütülen kampanya oldu. Bu kampanyanın temelini, İngiltere karşıtı Mısırlı milliyetçilerin İttihatçılarla ilişkisi oluşturuyordu. 1909 yılının ikinci yarısında Mısır’daki İngiliz taraftan basın, İttihat ve Terakki’ye saldırılarını iyice artırdı.<a class="sdendnoteanc" name="sdendnote4anc" href="#sdendnote4sym"><sup>iv</sup></a> Ama kampanyanın bel kemiğini 1910 yılında,İstanbul’daki İngiliz elçiliği tarafından, Dışişleri Bakanı E. Grey’e sunulmak üzere hazırlanan ünlü “Lowther Raporu” oluşturuyordu. Elçi Gerard Lowther’in imzasını taşıyan raporu asıl hazırlayan İttihat ve Terakki’ye düşmanlığıyla tanınan, elçiliğin baş tercümanı Fitzmaurice idi. Londra dışında Hindistan, Mısır ve İran’daki İngiliz diplomatik temsilcilerine de gönderilen söz konusu rapor, Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar İngiltere’nin İttihat ve Terakki hakkındaki politikalarının belirlenmesinde büyük pay sahibi oldu. Rapora göre, Türkiye’yi yöneten gizli hükümet, başını Talat Paşa’nın çektiği masonlardan oluşuyordu. Yahudiler İttihat Terakki’yi egemenlikleri altına almışlardı. Jön Türkler Yahudi masonluğunun etkisiyle Fransız Devrimi’ni taklit ediyorlardı. Gidişat engellenemezse Türk Devrimi, tıpkı Fransız Devrimi gibi, İngiliz çıkarlarıyla çatışacaktı. Bu durumda Mısır’ın ikinci bir Selanik olması kaçınılmazdı. İngiliz aleyhtarlığının etkisini azaltmak için Jön Türklerin Yahudi ve masonlar tarafından yönetildiği propagandasına ağırlık verilmeliydi<a class="sdendnoteanc" name="sdendnote5anc" href="#sdendnote5sym"><sup>v</sup></a> . Raporda Ittihat ve Terakki’ye yönelik Siyonizm suçlamaları da geniş yer buluyordu. Bu suçlamaların asıl nedeni, İngiliz diplomasisinde hakim olan Alman kökenli Theodor Herzl’in başını çektiği Siyonist hareketinin, Alman çıkarlarına hizmet ettiği inancıydı.<a class="sdendnoteanc" name="sdendnote6anc" href="#sdendnote6sym"><sup>vi</sup></a> İngiliz dış politikasının bu iddiası zamanla yerli gericiliğin önemli unsuru haline gelecekti. Komplo teorilerinin Aydınlanma ve devrim düşmanı karakteri, bu çevreler açısından cezbedici bir özellik taşıyordu. </span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;">Lowther Raporu’nda İttihat ve Terakki’nin masonlukla, Siyonistlikle, Yahudilerin ve Maliye Bakanı Cavit Bey üzerinden Dönmelerin kontrolünde olmakla suçlanması, komplo teorisyenlerine gerekli cephaneyi sağlıyordu. Bu ideolojik çimento sayesinde gerici kesimler arasında Selanik Dönmeleri aleyhine dolaşan rivayetler büyük bir komplo iddiası biçiminde bir araya getirildi. Bu dönemde Selanik Dönmeleri hakkında ilk kitap ve broşürler yayımlanmaya başlayacaktı.</span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;">Selanik Dönmeleri hakkında dilimizde basılmış ilk yazı, Selanik’te askeriye başkatipliği vazifesinde bulunmuş olan Ahmed Safi’nin “Dönmeler Adeti” başlıklı makalesidir. Ahmed Safi 1926 yılında ölene kadar kendi el yazısıyla <em>3350 </em>sayfa ve 18 cilt tutan <em>Sefinetü’s-Safi (Safl’nin Gemisi) </em>isimli bir çalışma kaleme almıştı. “Dönmeler Adeti” başlıklı makale, bu çalışmanın 5. cildinde 444-466. sayfalarında yer alıyordu.<a class="sdendnoteanc" name="sdendnote7anc" href="#sdendnote7sym"><sup>vii</sup></a><br />
1911 yılında Mülkiye kaymakamlarından Leskovikli Mehmed Rauf tarafından kaleme alınan İ<em>ttihat ve Terakki Cemiyeti ne idi? </em>isimli 112 sayfalık kitap da, Dönmelere yapılan saldırılara bir yanıt niteliğindeydi. Kitapta Selanik Dönmelerinin hürriyet mücadelesindeki fedakarlıkları ve eğitime verdikleri önem anlatılarak, kendilerinden kuşkulananların cahil oldukları söyleniyordu.<a class="sdendnoteanc" name="sdendnote8anc" href="#sdendnote8sym"><sup>viii</sup></a></span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;">Selanik Dönmeleri’nin aleyhinde bir başka propaganda kitapçığı ise, 1919 yılında İstanbul’da yayımlandı. Şemsi Matbaası’nda basılan <em>Dönmeler, Honyus, Kuvaryus, Sazan </em>adlı kitapçık komplo teorileri açısından yeni bir dönemin haberini vermekteydi. Yazarı bilinmeyen 15 sayfalık bu kitapçıkta Selanik Dönmeleri bütün kötülüklerin nedeni olarak gösteriliyorlardı.<a class="sdendnoteanc" name="sdendnote9anc" href="#sdendnote9sym"><sup>ix</sup></a> Aynı yıl içerisinde Emekli Binbaşı Sadık tarafından <em>Dönmelerin Hakikati </em>başlıklı 32 sayfalık bir başka kitapçık yayımlandı. Söz konusu kitapçıkta <em>Dönmeler </em>başlıklı kitapçıktaki iddialar reddediliyordu.<a class="sdendnoteanc" name="sdendnote10anc" href="#sdendnote10sym"><sup>x</sup></a></span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;"><strong>ikinci Dönem: Cumhuriyet Devrimi sonrası</strong></span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;">Cumhuriyetin ilanından sonra, 1924 yılında, Selanik Dönmeleri ile ilgili iddialar tekrar gündeme geldi. Söz konusu iddiaların tekrar gündeme gelişinin nedenlerinden birisi de Cumhuriyet Devrimi’ne karşı<br />
çıkan unsurların muhalefetlerini komplo teorileriyle göstermeyi tercih etmeleriydi. Ama bu iddiaların yayılmasının asıl nedenini, bu tarihte gerçekleştirilen Nüfus Mübadelesi’nde ve Yahudi tüccarların Rum ya da Ermeni meslektaşlarının yerlerini almaları üzerine toplumda oluşan tepkide aramak daha gerçekçi görünmektedir. Bu durum azınlıkların ticarete hakim olmalarına karşı oluşan Batı karşıtı milliyetçi tepkinin Yahudilere yönelmesine neden olacaktı.<a class="sdendnoteanc" name="sdendnote11anc" href="#sdendnote11sym"><sup>xi</sup></a> Eğitimleri ve ticarete olan hakimiyetleriyle bilinen Selanik Dönmelerinin bu tepkiden paylarına düşeni almaları kaçınılmazdı.</span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;">Selanik Dönmeleri ile ilgili tartışma Karakaşzade Rüştü’nün 1 Ocak 1924 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne verdiği bir şikayet dilekçesiyle başladı. Karakaşzade Rüştü dilekçesinde aslen ve ırken Yahudi olan, İslamiyet maskesi altında kendi adetlerini sürdüren Dönmelerin Türk ve Müslüman olmadıklarını ileri sürüyordu. Karakaşzade Rüştü’ye göre Dönmeler Mübadele esnasında Türkiye’ye alınmamalıydılar. Söz konusu dilekçenin <em>Yedi </em>Gün gazetesinde yayımlanmasından sonra Dönmelik tartışması ülkenin gündemine oturacaktı. Karakaşzade Rüştü’nün açıklamaları özellikle <em>Vakit </em>gazetesinde geniş yer buldu.<a class="sdendnoteanc" name="sdendnote12anc" href="#sdendnote12sym"><sup>xii</sup></a> <em>Vatan </em>gazetesinde Ahmet Emin Yalman’ın Karakaşzade Rüştü’nün açıklamalarını eleştirmesi <em>Sebilü’r-Reşad </em>gibi dinci dergilerin de işin içine girmesine ve tartışmanın giderek büyümesine neden oldu.</span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;">İşin tuhaf tarafı, aynı dönemde Atina’da da benzer bir teşebbüs gerçekleşmişti. Dönme olduğunu iddia eden Mustafa Efendi isimli bir kişi buradaki meclise verdiği bir dilekçede aslen Yahudi olduklarını ve bu yüzden Mübadele’den muaf tutulmaları gerektiğini ileri sürüyordu.</span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;">Aslında Nüfus Mübadelesi gibi geniş çaplı bir olayda büyük hoşnutsuzlukların yaşanması son derece doğaldı. Nitekim Yunanistan’dan gelen nüfusun iskanı sırasında çeşitli sıkıntılar yaşanmıştı. Bunun dışında hükümetin Rumların Mübadelesi konusunda Yunanistan ile anlaştığı iddiaları büyük tepki doğurdu. 17 Ağustos 1924 tarihinde İstanbul Sultanahmet’te konu ile ilgili bir de miting yapılacaktı.</span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;">Mübadele sırasında basın, ısrarla, göçmenlerin iyi karşılanmasının milli bir vazife olduğunu söylüyordu. Ama zaman içerisinde göçmenler ile ile yerli halk arasında gerginlikler ortaya çıktı. Karakaşzade Rüştü’nün dilekçesini bu dönemde vermesi son derece anlamlıdır. Dilekçe etrafında başlayan tartışma çerçevesinde Mübadele ile gelenlere karşı oluşan tepki somut bir biçimde ortaya dökülecekti. Söz konusu tepkinin göçmenler içerisinde Selanik Dönmesi olmayan kesimlerin de işine geldiği açıktır. Geçmişte Selanik’te sınıfsal bir temele sahip olan Dönmeler ve Dönme olmayanlar arasındaki gerilim, Mübadele sonrasında yaşanan tartışmalarla boşalmaya başlıyordu.<a class="sdendnoteanc" name="sdendnote13anc" href="#sdendnote13sym"><sup>xiii</sup></a> Gerek yerli gerekse de Dönme kökenli olmayan Selanikliler arasında Dönmeler ile ilgili rivayetlerin yayılmasının ana nedeninin, Mübadele’de gelenlere paylaştıniması planlanan mülkler olduğu anlaşılmaktadır. </span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;">1924 yılından bahsederken aynı tarihte hilafetin kaldırıldığını da unutmamak gerekmektedir. Bu durum Kafkasya ve Anadolu’da yayımlanan gazetelerde antisemitik bir kampanyanın ortaya çıkmasına neden olmuştu. Bu kampanyaya göre Dönmeler, Osmanlı devletini yıkarak ve hilafeti kaldırarak hain emellerini gerçekleştirmişlerdi. Devrim karşıtı çevreler, esas olarak Lowther Raporu’nun iddialarına dayandırdıkları kampanyalarında, Mustafa Kemal Atatürk’ün de Selanik kökenli olduğunun altını özenle çizmekteydiler.<br />
Karakaşzade Rüştü’den sonra Selanik Dönmeleri ile ilgili iddialar Bakırköy’de bir okulda görev yapan İbrahim Alaettin Gövsa’nın yazdığı <em>Sabatay</em> <em>Sevi </em>isimli kitapçıkta dile getirildi. İşin tuhaf tarafı, Gövsa aynı zamanda İttihat ve Terakki’nin muhaliflerinden ve ilk komplo teorisyenlerinden Miralay Sadık’ın da yeğeni oluyordu.<a class="sdendnoteanc" name="sdendnote14anc" href="#sdendnote14sym"><sup>xiv</sup></a></span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;"><strong>Üçüncü dönem: İsrail’in kuruluşu</strong></span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;">İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesinin ardından ülke ve dünya çapında bir dizi önemli olay gerçekleşti. Bunlardan birincisi ABD merkezli bir antikomünizmin hem Türkiye’de hem de dünyada yükselişe geçmesidir. Bu durumun komplo teorileri üzerindeki etkisi ortaya çıkmakta gecikmedi. Yerli komplo teorisyenlerinin yeni kıblesi artık ABD olmuştu. Bu tarihten 1980’li yıllara kadar artık komplo teorilerinde baş düşman komünizm olmuştu. </span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;">İkinci Dünya Savaşı sonrasında, dönemi etkileyen bir diğer önemli olay ise, 1948 yılında İsrail’in kurulması oldu. Bu durum Türkiye’de bir tepkinin doğmasına neden olmuştu. Bu dönemde Türkiye’de basının Yahudilerin kontrolünde olduğu şeklindeki iddiaların ortaya atılmasının temelinde de İsrail’in kuruluşunun yarattığı ruh halini aramak gerekmektedir. Türkiyeli Yahudilerin İsrail’e göçlen bu tepkiyi daha da artıracaktı. Bu tepki, Selanik Dönmeleri hakkındaki iddiaların tekrar ortalığa dökülmesine neden oldu. Örneğin 1949 yılında Ahmet Emin Yalman’ın Nazım Hikmet’in serbest bırakılması için kampanya düzenlemesi komplo teorilerine eğilimli kesimler tarafından, ABD’nin aktif çabalarıyla yükselen antikomünizmin de etkisiyle, “Dönme-komünist işbirliği”nin bir neticesi olarak algılanmıştı.<a class="sdendnoteanc" name="sdendnote15anc" href="#sdendnote15sym"><sup>xv</sup></a> Aynı tarihte İzmir’de yayımlanan <em><span>Salamona</span></em> <em><span>Bomba </span></em>isimli haftalık gazetede, Yahudilerin İsrail’e gidişi eleştirilirken aynı zamanda Dönme kökenli İzmir Belediye Başkanı Osman Kibar da hedef alınıyordu.<a class="sdendnoteanc" name="sdendnote16anc" href="#sdendnote16sym"><sup>xvi</sup></a></span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;">1952 yılında Dönme olduğunu iddia eden Nazif Özge’nin <em>Büyük Doğu </em>gazetesine yaptığı açıldamalarla Selanik Dönmeleri tekrar gündeme geldi. Özge’nin iddiaları o kadar karışıktı ki, <em>Büyük Doğu </em>bile Özge’nin intikam peşinde koşan dengesiz birisi olduğunu ifade edecekti. Ama <em>Büyük Doğu </em>bütün bunlara rağmen Özge’nin iddialarını yayımlamayı tercih etmişti.<a class="sdendnoteanc" name="sdendnote17anc" href="#sdendnote17sym"><sup>xvii</sup></a></span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;"><strong>Dördüncü dönem: Büyük Ortadoğu Projesi ve Ilımlı islam</strong></span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;">1980’li yıllara kadar dinci ve milliyetçi akımlar, esas olarak ABD’nin Yeşil Kuşak Projesi yüzünden antikomünizme özel bir önem veriyorlardı. ABD bu yolla hem Sovyetler Birliği’ni İslamcı bir çemberle kuşatmayı hem de Türkiye gibi ülkelerde İslamcılığı sola karşı bir barikat olarak kullanmayı hedefliyordu. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla birlikte, ABD tek başına dünya hakimiyetini sağlamak amacıyla yeni projeler arayışına başladı. Bu dönemde ortaya çıkan ve ABD’nin yönetimindeki tek kutuplu bir dünyayı öngören Yeni Dünya Düzeni, tam da bu ihtiyaca cevap vermek üzere üretilmişti.</span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;">Yeni Dünya Düzeni’nin en önemli bileşeni Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) adı altında ortaya çıktı. ABD, BOP çerçevesinde, Fas’tan Pakistan’a kadar 22 ülkeyi kapsayan büyük bir coğrafyanın siyasal, askeri ve ekonomik yapısını değiştireceğini ilan etti. açtı. “Ilımlı İslam” fikri ilk olarak ABD’nin Ortadoğu’yu hedef aldığı bu dönemde ortaya atılmıştı. ABD’nin Ortadoğu uzmanı Graham Fuİler’e ve CIA İstasyon Şefi Paul Henze’e göre artık Kemalizm dönemi bitmişti. Türkiye Yeni Dünya Düzeni ile bütünleşmek istiyorsa ihtiyaç duyacağı ideolojik kimlik “Ilımlı İslam” olmalıydı. “Ilımlı İslam” projesi geçmişten beri ABD ile yakın ilişkide bulunan gerici kesimler arasında da büyük rağbet görecekti.</span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;">Bu yeni dönemde Türkiye’deki komplo teorilerinde de önemli değişiklikler yaşandı ve 1970’li yıllarda artık pek fazla kullanılmayan Selanik Dönmeleri vurgusu tekrar gündeme geldi. Komplo teorilerinde antikomünizm yerini Cumhuriyet Devrimi düşmanlığına bırakıyordu. İttihat Terakki’yi yıpratmak için ortaya atılan Selanik Dönmeleri ile ilgili rivayetler bu ihtiyaca çok uygundu. Türkiye’nin içerisinde bulunduğu siyasi ve toplumsal krizin yanı sıra, etkilerini giderek daha fazla hissettirmeye başlayan internetin ve popüler kültürün de yardımlarıyla, komplo teorileri daha önce hiç olmadığı kadar büyük bir güç kazandılar.</span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;">Yeni dönemde Selanik Dönmeleri hakkındaki rivayetlerin ve komplo iddialarının yayılmasında Ilgaz Zorlu’nun önemli bir rolü vardı. <em>Birikim, Tarih ve Toplum, Toplumsal Tarih </em>dergilerinde yayımlanan makalelerinde Selanik Dönmesi olduğunu ifade eden Zorlu, daha sonra bu makaleleri “<em>Evet, Ben Bir Selanikliyim” </em>isimli kitabında toplayacaktı. Zorlu’nun kurduğu Zvi-Geyik Yayınevi Selanik Dönmeleri ya da yeni dönemdeki adıyla Sabetaycılar hakkındaki bütün komplo teorilerini ve hurafeleri arka arkaya yayımlayarak yeni bir dönemin başlamasına neden oldu. İşin tuhaf tarafi, Zvi-Geyik Yayınevi’nin kanat- ları arasına girerek pertavsızla etrafta Sabetaycı arayanlar, hemen yanı başlarındaki Zorlu’nun İsrail ile olan somut ilişkilerini, bir türlü göremiyorlardı.</span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;">Yeni dönemde Selanik Dönmeleri hakkındaki komplo teorilerinin yayılmasında Yalçın Küçük’ün de payı vardı. Küçük’ün iddiası siyasette bir “Copernicus Devrimi” yapmaktı.<a class="sdendnoteanc" name="sdendnote18anc" href="#sdendnote18sym"><sup>xviii</sup></a> Copernicus’a kadar insanlar dünyanın sabit olduğuna ve yıldızların döndüğüne inanıyorlardı. Copernicus ise, sistemin hareket noktasını değiştirerek dünyanın hareket ettiğini, sabit duranın yıldızlar olduğunu ileri sürmüştü. Yalçın Küçük de yakın tarihimize bakarken hareket noktasını değiştirdiğini ileri sürüyordu. Yeni hareket merkezi olarak “Sabetayistler” dediği Selanik Dönmelerini seçen Küçük’e göre “Sabetayizmi ihmal ederek veya görmeyerek, Tanzimat’tan bu yana Türkiye modemizasyonunu, edebiyat ve basın tarihini yazmak imkansızdır, belki de şimdiye kadar imkansız deneniyordu.<a class="sdendnoteanc" name="sdendnote19anc" href="#sdendnote19sym"><sup>xix</sup></a>Küçük’ün hareket merkezi değişmiş yeni tarih kurgusuna göre, İttihat Terakki ile Ulusal Kurtuluş hareketinde Sabetayistler büyük bir ağırlığa sahiptiler. Sabetayistler daha sonra sırasıyla Demokrat Parti’yi ve CHP içinde Bülent Ecevit’i desteklemişlerdi. 27 Mayıs sonrası Milli Birlik Komitesi’nde ve 12 Mart Darbesi’nin yöneticileri arasında da bulunan Sabetayistler, TİP’i ve solu yıkmayı kendilerine misyon bellemişlerdi.</span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;">Yalçın Küçük’ün o güne kadar İslamcıların tekelinde olan bir konuya farklı bir bakış açısıyla yaklaşma iddiası, Selanik Dönmeleri ile ilgili rivayetlerin ve komplo teorilerinin popülerleşmesinde önemli bir kilometre taşı olmuştu. Küçük’ün açtığı çığın bir diğer önemli ismi ise Soner Yalçın oldu. Fakat gerek Küçük’ün gerekse Yalçın’ın kitaplarında dile getirdikleri tezlerin orijinal olduklarını söylemek güçtür. İnternet ortamında dolaşan benzerlerine bakıldığında, söz konusu tezlerin, yerli komplo teorisyenlerinin kolektif ürünü sayılması gerektiği anlaşılacaktır. Yerli komplo teorisyenlerinin kolektif dağarcığından beslenen Küçük ve Yalçın’ın tezleri kornplo teorilerine “sol bir bakış açısı” getirme iddiasındadır. Oysa söz konusu tezlerin siyasi neticelerine bakıldığında bu farklılaşma iddiasının ciddiye alınamayacağı görülecektir. Dolayısıyla, Küçük’ün ve Yalçın’ın tezleri özelinde, bütün yerli komplo teorileri dağarcığımızın ele alınması mümkündür. Bu durum Küçük’ün ve Yalçın’ın ileri sürdüğü tezlerin ve sonuçlarının incelenmesini daha da önemli hale getirmektedir.</span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;">Soner Yalçın <em>Efendi </em>isimli kitabında Sabetayist olduklarını ileri sürdüğü Evliyazadeler aracılığıyla bir Türkiye tarihi yazmaya çalışmıştı. Küçük’ün kitaplanndaki iddiaları tekrarlamaktan öteye gidemeyen Soner Yalçın’ın yazdıklarına bakılırsa, Türkiye’nin devrimci tarihinde ne varsa hepsi “Dönmelerin eseri” idi. Mustafa Kemal de dahil olmak üzere İttihat ve Terakki’nin ve Cumhuriyet Devrimi’nin neredeyse bütün kadroları Dönme ya da masondular. Kurtuluş Savaşı bile Yunanlılarla arası iyi olmayan Yahudiler ve Dönmeler sayesinde kazanılabilmişti.<a class="sdendnoteanc" name="sdendnote20anc" href="#sdendnote20sym"><sup>xx</sup></a></span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;">Yalçın, <em>Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı </em>isimli, konuyla ilgili ikinci kitabında ise Vaka-i Hayriyye’den Cumhuriyet Devrimi’ne kadar tarihimizdeki bütün toplumsal olayların Hıristiyan-Yahudi çekişmesinin sonucu olduğunu ileri sürdü. Soner Yalçın’a göre Yeniçeri Ocağı ilk Müslüman-Türk sermaye birikimini sağlamıştı. Rumların gözden düşmesiyle güçlenen Ermeniler, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasını ve yerine Nizamı cedid’in almasını istemişlerdi. Yahudilerin buna karşı çıkması sonucunda ise, Yahudi-Bektaşi ittifakının ilk adımı atılıyordu. 16. yüzyıldan itibaren Yahudi-Müslüman ittifakı Ermeni- Rum sermayesiyle karşı karşıya gelmişti. Soner Yalcın’a göre. Yahudi sermayesiyle iç içe olan Yeniçeri Ocağı bu yüzden kapatılmıştı. Yahudiler, Bektaşi Türkler ve tabii Sabetayistlerin bu duruma yanıtı ise, “Ittihat ve Terakki” adı altında örgütlenerek iktidarı tekrar ele geçirmek olmuştu. Aynı unsurlar Cumhuriyet’i kurarak ve 1924 Mübadelesi ile Hıristiyanlardan intikam almaya devam edeceklerdi.<a class="sdendnoteanc" name="sdendnote21anc" href="#sdendnote21sym"><sup>xxi</sup></a></span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;">Dinci-milliyetçi çevreler geçmişte komplo teorileri aracılığıyla Ittihat ve Terakki’den Kemalistlere kadar Türkiye’nin bütün ilerici birikimini, sosyalistleri ve Alevilen “Sabetayist” ilan etmeyi hedeflemişlerdi. Bu yüzden söz konusu iddiaları içeren metinlerde Mithat Paşa, Halide Edip, Talat Paşa, Hasan Ali Yücel, Nazım Hikmet, Mehmet Ali Aybar gibi isimler sürekli tekrarlanıyordu. Yalçın Küçük’ün ve Soner Yalçın’ın yaptıkları, geniş kitleleri Cumhuriyet Devrimi’ne ve sola karşı yönlendirmeye çalışan bu dedikoduları tekrarlamaktan ibaretti. Dinci basının büyük ilgi gösterdiği bu kampanyada, bütün önderleri Yahudi ve/veya Selanik Dönmesi ilan edilen Cumhuriyet Devrimi, halktan kopuk gizli bir tarikatın üyeleri tarafından hayata geçirilmiş bir iktidar değişimi şeklinde gösteriliyordu.</span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;">ABD’nin Ortadoğu’yu hedef aldığı bir dönemde ortaya atılan “Ilımlı İslam” kavramının Selanik Dönmeleri ile ilgili rivayet ve komplo teorileri açısından bir milat olduğu görülmektedir. Söz konusu komplo teorilerinin siyasi sonuçlarına ve bu sonuçların ABD’nin bölge politikalarıyla örtüşmesine bakıldığında bu tarihlendirme daha da anlam kazanacaktır. Bu konuda Küçük’ün ve Yalçın’ın özellikle Kıbrıs Meselesi ile ilgili tezlerini incelemek son derece öğretici olacaktır.</span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;">Yalçın Küçük’e göre Yahudi lobisi ile Türkler Kıbrıs konusunda ortak bir paydaya sahiptirler ve uluslararası Yahudi lobisi bu yüzden Kıbrıs’ta Türk tezini desteklemektedir. Bu durumun bir de tarihsel arka planı vardır: Osmanlı devletinin Kıbrıs’ı almasına Kıbns kralı olmayı düşleyen Yasef Nasi’nin şahsında Yahudi lobisi neden olmuştur. Yaklaşık 300 yıllık bir aradan sonra İngiliz emperyalizminin ihtiyaçlarından ziyade Yahudi kökenine bağlı İngiltere başbakanı Disraeli, Abdulhamid ile anlaşarak Kıbrıs’ın idaresini Büyük Britanya’ya geçirecektir. <a class="sdendnoteanc" name="sdendnote22anc" href="#sdendnote22sym"><sup>xxii</sup></a> Küçük’e göre, Kıbrıs ‘in taksiminde diğer bir önemli rolün Yahudi Henry Kissenger tarafından oynanması tesadüf değildir.<a class="sdendnoteanc" name="sdendnote23anc" href="#sdendnote23sym"><sup>xxiii</sup></a> Uluslararası Yahudi lobisi, hem Kıbrıs hem de diğer meselelerde Türkiye’deki çıkarlarını kollamak için Dönme kökenli Simavilere Hürriyet gazetesini çıkarttırır. Yahudiler Türklerin egemenliği altındaki yerlerde farklı azınlıklara, özellikle de Yunanlılara, tahammül edememektedirler.<a class="sdendnoteanc" name="sdendnote24anc" href="#sdendnote24sym"><sup>xxiv</sup></a> Uluslararası Yahudi lobisinin Kıbrıs’ta ve diğer meselelerde Türkiye yanlısı ve Yunanistan karşıtı tutumunun nedenlerinden birisi de bu tahammülsüzlüktür. Rauf Denktaş’ın ve Mümtaz Soysal’ın Dönme kökenli olduğunu iddia eden Yalçın Küçük’ün tezleri, Kıbrıs’ta ABD’nin ve AB’nin tezlerini savunmaya ve Karen Fogg’u uluslararası Yahudi Partisi’ne karşı mücadele eden bir diplomat ilan etmeye kadar varmaktadır.<a class="sdendnoteanc" name="sdendnote25anc" href="#sdendnote25sym"><sup>xxv</sup></a> Bu durum, hangi niyetle savunulursa savunulsun, komplo teorilerinin genci içeriğini ve bunları savunmanın varacağı politik sonuçları göstermesi açısından anlamlıdır. </span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;"><strong>Ermeni Soykırımı iddiaları ve komplo teorileri </strong></span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;">Yalçın Küçük’ün ve Soner Yalçın’ın, kitaplarında sıklıkla Yahudiler ile Ermeniler ve/veya Yunanlılar arasında tarihi bir hesaplaşma olduğunu iddia etmeleri aslında anlamlıdır.<a class="sdendnoteanc" name="sdendnote26anc" href="#sdendnote26sym"><sup>xxvi</sup></a> Her ikisi için de çıkış noktası olan bu hesaplaşma ve komplo tezi, aslında Birinci Dünya Savaşı sırasında ABD’yi savaşa sokmak için Ermeni Tehciriyle ilgili soykırım iddialarına özel bir önem veren İngiltere tarafından imal edilmişti. İngiltere bu dönemde <em>Mavi Kitap’ı </em>hazırlayarak Ermenilerin soykırımı iddialarıyla ABD ‘deki kamuoyunu etkilemeyi amaçlamıştı. Hıristiyanlığı ilk seçen halk olan Ermenilerin katledildikleri iddiaları Batı’daki komplo teorisyenlerine de çekici gelmişti. Böylelikle komplo teorisyenleri Lowther Raporu’ndan edindikleri cephaneyi. bu kez de Ermeni Meselesiyle ilgili kullanmaya başladılar. Bu yeni çerçeveye göre Ermenileri katledenler Selanikli mason Yahudiler olmuştu. İlluminati hakkındaki akıl dışı iddialarıyla tanınan Texe Marrs’ın tezleri bu konuda iyi bir örnektir.<a class="sdendnoteanc" name="sdendnote27anc" href="#sdendnote27sym"><sup>xxvii</sup></a> Marrs’a göre Neron, Adam Weishaupt ve Robespierre Yahudi oldukları için Hıristiyanlan öldürmüşlerdi. Ermenilerin Yahudi masonlar tarafından katledildiklerini kanıtlamak için ünlü Lowther Raporu’na gönderme yapmayı yeterli sayan Marrs, aslında okuyucu kitlesinin dini duygularını harekete geçirerek kendi görüşleri için taraftar toplamayı hedeflemekteydi. Batı’daki genci çevreler arasında büyük rağbet gören bu iddia kısa zaman içerisinde yerli komplo teorisyenleri tarafından da benimsendi. Batı’daki antisemitik duyguları harekete geçirmek için ortaya atılan komplo teorileri Türkiye’de tarihin yeniden yazılmasını gerektiren müthiş buluşlar gibi sunulacaktı.<br />
<strong>Hazarlar ve Büyük Ortadoğu Projesi </strong></span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;">1994 yılında İsrail Cumhurbaşkanı Ezer Weizmann’ın Türkiye’yi ziyareti öncesinde Hillel Halkin adlı bir gazeteci Atatürk’ün Yahudi kökenli olduğunu ve bu durumun ifade edilmesinin Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkileri iyi yönde etkileyeceğini ileri sürüyordu. Halkin New York’ta yayımlanan <em>Forward</em> isimli Yahudi gazetesinde de yer alan iddiasını tanınmış Yahudi gazeteci İtamar Ben Avi’nin günlüğünde geçen bir cümleye dayandınyordu. Buna göre 1911 yılında Kudüs’te Kamenitz Oteli’ndeki bir görüşme sırasında Atatürk İtamar Ben Avi’ye kendisinin Sabetay Sevi’nin soyundan geldiğini söylemişti.<br />
Halkin’in çıkışını basit bir işgüzarlık olarak ele almamak gerekmektedir. Arap ülkeleriyle sarılı bir coğrafyada hem nüfus hem de müttefik sıkıntısı çeken İsrail açısından bu türden ortak köken iddiaları son derece uygundur. 1991 yılında düzenlenen Süleyman Operasyonu ‘nda Etiopya’daki Falaşa denilen Yahudi kökenli zencilerden 15 bininin bir gecede İsrail’e getirildiği hatırlanırsa, bu sıkıntının büyüklüğü daha iyi anlaşılır. <em>Guardian</em> gazetesinin 7 Ağustos 2002 tarihli sayısında yer alan bir haberde Peru’daki bir grup kızılderilinin Museviliği seçtiğinden bahsedilmesi, söz konusu sıkıntının bazen tuhaf sonuçlara da yol açtığını göstermektedir. Yeni dönemde artık “Sabetaycılar” denmeye başlanılan Selanik Dönmeleri ve Musevi Hazar Türkleri hakkındaki yayınların yoğunlaşmasını bir de bu çerçeveden değerlendirmek gerekiyor. Cumhuriyet Devrimi ‘nin önderlerinin Yahudi kökenli olduğunun iddia edilmesi aslında Israil’in bölgedeki menfaatleriyle örtüşmektedir.</span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;">Batı’da Hazarlar aslında uzun zamandır komplo teorilerinin önemli unsurlarından birisi haline gelmişlerdi. Kitapları Almanya’da yasaklanan neonazi Jan Van Helsing’e göre, dünyanın karşı karşıya olduğu tehlikenin başlıca kaynağı olan Hazar Yahudileri Almanya’yı yöneten  asıl güçtü. Helsing de bu iddiasını kanıtlamak için “isimbilim”e baş vurarak Helmut Kohl’un gerçek adının Henoch Kohn olduğunu ileri sürüyordu.<br />
Hazarların komplo teorisyenleri tarafindan ilgi görmesinin bir başka nedeni de Arthur Koestler’in <em>Onüçüncü</em> <em>Kabile </em>isimli kitabında dile getirdiği Doğu Avrupa’daki Eşkinaz Yahudilerinin kökeninin Hazar Türkleri olduğu iddiasıdır. Genellikle neonazi hareketlere yakın komplo teorisyenlerine göre Yahudiler ile anlaşan Adolf Hitler aslında Hazar Türklerini yok etmişti. Yahudiler ise, soylarını Hazarlardan korumak için Hitler’in yaptıklarını desteklemişlerdi. Soykırımı reddetmek ve Hitler’i aklamak isteyen komplo teorisyenleri arasında Hazarlara gönderme yapma alışkanlığının nedeni aslında bu akıl dışı iddia olmuştu.27</span></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;">Yerli komplo teorisyenleri Hazar Türkleri ile ilgili bu iddiaların kullanım değerini anlamakta gecikmediler. <em>Metal Fırtına </em>kitabının yazarlarından Orkun Uçar’a göre Siyonist liderler, Hitler’i komünistlere ve İsrailoğlu soyundan olmayan Yahudilere karşı kullanarak İsrail devletinin kuruluşunun zeminini hazırlamışlardı.28<br />
Hazarlar ile ilgili iddiaların Türkiye’de, tıpkı son dönemde Sabetaycılar hakkındakiler gibi, esas olarak Büyük Ortadoğu Projesi sonrasında gündeme gelmesi son derece anlamlıdır. Kevin Alan Brook’un <em>Hazar Yahudileri- Bir Türk İmparatorluğu </em>isimli kitabı söz konusu sürecin en iyi örneklerinden birisidir. Brook “Yahudi kökenlerini yükseltmek için” yazdığını söylediği kitabında, Arthur Koestler ‘in Onüçüncü Kabile isimli kitabında dile getirdiği ve hiçbir bilimsel dayanağı olmayan Eşkenaz Yahudilerinin kökeninin Hazar Türklerine dayandığı tespitini biraz farklılaştırarak tekrarlamaktadır. Brook’a göre Hazarların hiküyesi Judaizmin birçok Türk halkı tarafından benimsenen cazip bir alternatif olduğunu kanıtlamaktadır. Hazarlar aynı zamanda tarihte Museviliğe büyük çapta dönüşler olmadığı tezini de çürütmektedir. Üstelik Brook’a göre Türkler <em>Tekvin </em>‘de adı geçen Gomer ‘in <strong>Oğlu </strong>Togarmah’tan türemişlerdir, ki bu durum onları İsrailoğulları ile zaten akraba yapmaktadır. Hazar devletinin bir tür “Yahudi Ergenekonu” olduğunu ileri süren Brook’a göre Alperowitz ve Alperovitch gibi soyadları Türkçe “Alper” isminden gelmektedir.29<br />
Eşkenaz Yahudilerinin Türk kökenlerini kanıtlamak için uğraşan Brook’un kullandığı yöntem aslında yerli komplo teorisyenlerininki27 Aytunç Aıtındaı’a göre aslen Yahudi oıan Hitler gizli güçler tarafından Almanya’nın başına<br />
getirilmiştir. Aytunç Altındal, <em>Bilinmeyen Hitler, </em>Alfa Yayınları, 12. Basım, Kasım 2004. 28 Orkun Uçar, <em>Metal Fırtına </em>2 Kayıp Naaş, Altın Kitaplar, Ağustos, 2005, s.<br />
29 Kevin Alan Brook, <em>Hazar Yahudileri, </em>Nokta Kitap, Çev. İsmail Çulcalı, Şubat 2005.;1 </span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify">
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;">nin aynıdır. Bu müthiş yöntemi şöyle özetlemek mümkündür: Birincisi, herkes aksi kanıtlanana kadar Yahudi kökenlidir. İkincisi, birisinin Yahudi kökenli olduğuna dair kanıt olmaması onun Yahudi kökenli olmadığını kanıtlamamaktadır. İşin tuhaf tarafı, Brook söz konusu yöntemi yalnızca Türklere uygulamamaktadır. Brook’a göre 2001 yılında İsrailli bilim adamları tarafından yapılan bir araştırma Seferad Yahudileri ile Kürtlerin de akraba olduklarını kanıtlamıştır. Brook aynı yerde Kürtler ve Yahudilerin ortak bir kökene sahip olduklarına işaret eden bu heyecan verici araştırmaların Kürtleri ve Yahudileri birbirini tanımaya ve “Kuzey Irak’ta son yıllarda sahip oldukları dostluğu sürdürmeye” teşvik edeceğini umduğunu söylemektedir. 30 Brook gibilerinin Büyük Ortadoğu Projesi’nin zorla hayata geçirilmeye çalışıldığı bir dönemde bu stratejik bölgede yaşayan neredeyse bütün toplulukların Yahudi bir kökene sahip oldukları iddia etmeleri kuşkusuz anlamlıdır.<br />
Öte yandan, İsmet Siverekli’nin aynı dönemlerde yayımlanan <em>Kürt-İsrail İlişkileri Kürdistanlı Yahudiler </em>isimli kitabı Brook’un mesajının alındığını göstermektedir. Kürtlerle Yahudiler arasındaki ilişkiyi İbrahim Peygamberden başlatan Siverekli, İbrahim Peygamberi Kürt ilan ederek ırki bir yakınlık da kurmaktadır. Kevin Alan Brook’un gösterdiği yoldan giden Siverekli Kürtlerle Yahudiler arasında akrabalık kurma çalışmalarının ABD’nin Irak’ı işgaliyle başladığını ifade etmekten çekinmemektedir. Siverekli’ye göre ABD işgaliyle bir araya gelen bu iki akraba topluluğun ittifakı bölgeye huzur getirecektir.3’<br />
<strong>Komplo teorileri emperyalizmin önünü açıyor</strong></span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;">Selanik Dönmeleri hakkında ortaya atılan komplo teorileri dört ayrı dönemde ortaya atılmıştır. 1908 Devrimi’nin hemen sonrasına rastlayan birinci dönemde söz konusu iddialar İttihat ve Terakki yönetimini yıpratmak amacıyla ortaya atılmıştı. İngiliz emperyalizminin çıkarlan doğrultusunda hazırlanan “Lowther Raporu” bu iddiaların asıl kaynağıdır. Lowther Raporu daha sonraları hakim dinin İslam olduğu sömürgelerde devrimci İttihat ve Terakki yönetimine karşı gelişen sempatiyi yok etmek için kullanılmıştı. İngiltere tarafından sömürgelerde propaganda amacıyla dağıtılan rapor sayesinde, Doğu ilk kez komplo teorileriyle tanışmıştı. </span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;">Cumhuriyet Devrimi sonrasında devrimi yapan kadrolara karşı muhalefet ve nüfus mübadelesinin yarattığı toplumsal koşullar Selanik Dönmeleri hakkındaki iddiaları tekrar gündeme getirdi. Daha sonra gündemden düşen iddialar İsrail’in kuruluşu esnasında tekrar canlanır gibi oldu. Ama Selanik Dönmeleri hakkındaki komplo teorilerinin dördüncü ve asıl ortaya çıkışı Büyük Ortadoğu Projesi sırasında gerçekleşti. ABD’nin Türkiye için Kemalizm döneminin bittiğini, Büyük Ortadoğu Projesi’ne bağlı olarak “Ilımlı İslam” döneminin başladığını iddia etmesiyle birlikte Selanik Dönmeleri ile ilgili iddialar tekrar piyasaya çıktılar. 1908 Devrimi’ni yapan İttihat ve Terakki’ye karşı mücadele esnasında “imal edilen” söz konusu iddialar, bu kez de Cumhuriyet Devrimi’ni yapan kadrolara karşı kullanılmaya başlanmıştı. Öte yandan BOP’un stratejik bölgelürinde yaşayan neredeyse herkesin Yahudilerle akraba olduğunu ileri süren bu iddialar, bölgede etkisini artırmaya çalışan İsrail’in de işini kolaylaştırmaktadır. İçinde yaşadığımız coğrafyaya geçmişte İngiliz emperyalizmi tarafından Lowther Raporu aracılığıyla sokulan komplo teorileri, günümüzde de ABD’nin önünü açmaktadır. Söz konusu teorileri ortaya atanların kendilerini nasıl tarif ettiklerinin hiçbir önemi yoktur. Nitekim komplo teorilerinden yola çıkılarak vanlan bütün politik sonuçlarm ABD’nin ve İsrail’in politikalanyla uyuşması son derece manidardır. </span></span></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;">30 Eşref <strong>Günaydın, </strong><em>Yahudi Kürtler Babil’ in Kayıp Çocukları, </em>Karakutu YayınlarI, 4. Baskı,<br />
Ağustos 2004, s. 66 &#8211; </span></span></p>
<p align="justify">
<div id="sdendnote1">
<p style="margin-bottom:1.02cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial;"><span style="font-size:x-small;"><a class="sdendnotesym" name="sdendnote1sym" href="#sdendnote1anc">i</a>Cengiz 	Şişman, “Gonca-ı Edeb’ten İki ‘Söz”, <em>Tarih Toplum, </em>cilt 38, sayı 223, (Temmuz<br />
,nrn <em>rn</em> </span></span></p>
</div>
<div id="sdendnote2">
<p class="sdendnote" style="margin-bottom:0.5cm;"><span style="font-size:x-small;"><a class="sdendnotesym" name="sdendnote2sym" href="#sdendnote2anc">ii</a>Marc 	David Bear Selanik Dönmelerinin Camisi Ortak bir Gecmişin Tek 	Yadigarı”Tarih Tolum,cilt 28 sayı 168,(Aralık 1997),s.32</span></p>
</div>
<div id="sdendnote3">
<p class="sdendnote" style="margin-bottom:0.5cm;"><span style="font-size:x-small;"><a class="sdendnotesym" name="sdendnote3sym" href="#sdendnote3anc">iii</a>Zekariya 	Sertel, Hatırladıklarım ,Remzi Kitabevi,5 basım ,Şubat 	2001,s.70-71</span></p>
</div>
<div id="sdendnote4">
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial;"><span style="font-size:x-small;"><a class="sdendnotesym" name="sdendnote4sym" href="#sdendnote4anc">iv</a>Orhan 	Koloğlu, <em>İttihatçılar ve Masonlar, </em>Pozitif Yayınları, 	Şubat 2005, s.154</span></span></p>
</div>
<div id="sdendnote5">
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial;"><span style="font-size:x-small;"><a class="sdendnotesym" name="sdendnote5sym" href="#sdendnote5anc">v</a>Orhan 	Koloğlu, <em>İttihatçılar ve Masonlar, </em>Pozitif Yayınları, 	Şubat 2005, s. <em>s.178-187</em></span></span></p>
</div>
<div id="sdendnote6">
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><span style="font-family:Arial;"><span style="font-size:x-small;"><a class="sdendnotesym" name="sdendnote6sym" href="#sdendnote6anc">vi</a><span style="font-size:x-small;">Orhan 	Koloğlu, </span><span style="font-size:x-small;"><em>İttihatçılar 	ve Masonlar, </em></span><span style="font-size:x-small;">Pozitif 	Yayınları, Şubat 2005, s. </span><span style="font-size:x-small;"><em>153</em></span></span></span></p>
</div>
<div id="sdendnote7">
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><a class="sdendnotesym" name="sdendnote7sym" href="#sdendnote7anc">vii</a><span style="font-family:Arial;"><span style="font-size:x-small;">M. 	Ertuğrul Düzdağ, </span></span><span style="font-family:Arial;"><span style="font-size:x-small;"><em>Yakın 	Tarihimjzde Dönmeljk ve Dönmeler, </em></span></span><span style="font-family:Arial;"><span style="font-size:x-small;">Zvi- 	Geyik Yayınları, Kasım<br />
2002,</span></span></p>
</div>
<div id="sdendnote8">
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><a class="sdendnotesym" name="sdendnote8sym" href="#sdendnote8anc">viii</a><span style="font-family:Arial;"><span style="font-size:x-small;">Düzdağ, </span></span><span style="font-family:Arial;"><span style="font-size:x-small;"><em>Yakın 	Tarjhjmjzde Dönmelik ve Dönmeler, </em></span></span><span style="font-family:Arial;"><span style="font-size:x-small;">s. 	285-288</span></span></p>
</div>
<div id="sdendnote9">
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><a class="sdendnotesym" name="sdendnote9sym" href="#sdendnote9anc">ix</a><span style="font-family:Arial;"><span style="font-size:x-small;">A</span></span><span style="font-family:Arial;"><span style="font-size:x-small;"><span>bdurrahman 	Kuçük, </span></span></span><span style="font-family:Arial;"><span style="font-size:x-small;"><em><span>Dönmeler 	Tarihi, </span></em></span></span><span style="font-family:Arial;"><span style="font-size:x-small;"><span>Rehber 	Yayınları, Gözden Geçirilmiş ve Genişletilmiş flaveli Yeni 	Baskı, s.469. Küçük bu kitapçıın yazarının Sait Molla 	olabileceğini Söylüyor. </span></span></span></p>
</div>
<div id="sdendnote10">
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><a class="sdendnotesym" name="sdendnote10sym" href="#sdendnote10anc">x</a><span style="font-family:Arial;"><span style="font-size:x-small;">M. 	Ertuğrul Düzdağ, </span></span><span style="font-family:Arial;"><span style="font-size:x-small;"><em>Yakın 	Tarihimjzde Dönmeljk ve Dönmeler,s 271-284 Soner Yalçın Efendi 	isimli kitabında bu kitapçığın yazarının Miralay Sadık 	olduğunu söyler.</em></span></span></p>
</div>
<div id="sdendnote11">
<p class="sdendnote" style="margin-bottom:0.5cm;"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:x-small;"><a class="sdendnotesym" name="sdendnote11sym" href="#sdendnote11anc">xi</a>Rıfat 	Bali,Cumhuriyet yıllarında Türkiye Yahudileri Bir Türklştirme 	serüveni (1923-1945),İletişim yayınları ,7 baskı İstanbul 	2005,s 53</span></span></p>
</div>
<div id="sdendnote12">
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><a class="sdendnotesym" name="sdendnote12sym" href="#sdendnote12anc">xii</a><span style="font-family:Arial;"><span style="font-size:x-small;"><em>Vakit </em></span></span><span style="font-family:Arial;"><span style="font-size:x-small;">gazetesinde 	Karakaşzade Rüştü ile görüşmeyi yapan ve Selanik Dönmeleri 	hakkında<br />
kampanyanın başlamasına dolaylı olarak hizmet eden 	Hüseyin Necati, Tansu Çiller’in babasıydı. Yıllar sonra 	Hüseyin Necati&#8217;nin babasıydı. Yıllar sonra Hüseyin Necati&#8217;ninde 	Selanik dönmesi ya da yahudi olabileceği görüşü ortaya 	atılacaktı. Bakınız Yalçın Küçük Tekelistan 5. Baskı 	2004,s,286-291 </span></span></p>
</div>
<div id="sdendnote13">
<p class="sdendnote" style="margin-bottom:0.5cm;"><span style="font-size:x-small;"><a class="sdendnotesym" name="sdendnote13sym" href="#sdendnote13anc">xiii</a>Mehmet 	ali Göçkaçtı,Nüfus Mübadelesi Kayıp bir Kuşağın 	Hikayesi,İlteşim yayınları,2 Baskı,İstanbul 2004,s.209-240</span></p>
</div>
<div id="sdendnote14">
<p class="sdendnote" style="margin-bottom:0.5cm;"><a class="sdendnotesym" name="sdendnote14sym" href="#sdendnote14anc">xiv</a>İ<span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:x-small;">brahim 	Alaettin Gövsa ,Sebatay Sevi İzmirli Meşhur Mesih hakkında Bir 	Sosyal Araştırma,Turan Kitapevi Ekim 2000.</span></span></p>
</div>
<div id="sdendnote15">
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><a class="sdendnotesym" name="sdendnote15sym" href="#sdendnote15anc">xv</a><span style="font-family:Arial;"><span style="font-size:x-small;"><strong>Rıfat 	N. Bali, </strong></span></span><span style="font-family:Arial;"><span style="font-size:x-small;"><em>Musa’nın 	Evlatları Cumhuriyet’ in Yurttaşları, </em></span></span><span style="font-family:Arial;"><span style="font-size:x-small;">İletişim 	Yaymİan, 2001,</span></span></p>
</div>
<div id="sdendnote16">
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><a class="sdendnotesym" name="sdendnote16sym" href="#sdendnote16anc">xvi</a><span style="font-family:Arial;"><span style="font-size:x-small;"><span>Rıfat 	N. </span></span></span><span style="font-family:Arial;"><span style="font-size:x-small;"><em><span>Bali,Cumhurjyet</span></em></span></span> <span style="font-family:Arial;"><span style="font-size:x-small;"><em><span>Yıllarıpıda 	Türkiye Yahudileri Aliya: Bir Toplu Göçün Öyküsü (1946-1949), </span></em></span></span><span style="font-family:Arial;"><span style="font-size:x-small;"><span>iletişim 	Yayınlan, 2. Baskı, 2003; İstanbul, s.242-246. </span></span></span></p>
</div>
<div id="sdendnote17">
<p class="sdendnote" style="margin-bottom:0.5cm;"><a class="sdendnotesym" name="sdendnote17sym" href="#sdendnote17anc">xvii</a>Akataran 	Rıfat N Bali “Dönmenin hikayesi Nazif Özge Kimdir? Tarih 	Toplum,cilt 38,sayı 223,(Temmuz 2002)s.15-21)</p>
</div>
<div id="sdendnote18">
<p class="sdendnote" style="margin-bottom:0.5cm;"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:x-small;"><a class="sdendnotesym" name="sdendnote18sym" href="#sdendnote18anc">xviii</a>Yalçın 	Küçük Tekelliyet Birinci Cilt,İthaki yayınları,İstanbul,2003 	s 356 </span></span></p>
</div>
<div id="sdendnote19">
<p class="sdendnote" style="margin-bottom:0.5cm;"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:x-small;"><a class="sdendnotesym" name="sdendnote19sym" href="#sdendnote19anc">xix</a>Yalçın 	Küçük Tekelliyet Birinci Cilt,İthaki yayınları,İstanbul,2003 	s 341</span></span></p>
</div>
<div id="sdendnote20">
<p class="sdendnote" style="margin-bottom:0.5cm;"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:x-small;"><a class="sdendnotesym" name="sdendnote20sym" href="#sdendnote20anc">xx</a>Soner 	Yalçın “Beyaz Türklerin sırrı “Doğan Kitap,38 baskı 	,Ağustos 2004</span></span></p>
</div>
<div id="sdendnote21">
<p class="sdendnote" style="margin-bottom:0.5cm;"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:x-small;"><a class="sdendnotesym" name="sdendnote21sym" href="#sdendnote21anc">xxi</a>Soner 	Yalçın “Beyaz Müslümanları Büyük Sırrı Efendi 2,Doğan 	Kitap Haziran 2006</span></span></p>
</div>
<div id="sdendnote22">
<p class="sdendnote" style="margin-bottom:0.5cm;"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:x-small;"><a class="sdendnotesym" name="sdendnote22sym" href="#sdendnote22anc">xxii</a>Yalçın 	Küçük Tekelliyet Birinci Cilt,s,239.</span></span></p>
</div>
<div id="sdendnote23">
<p class="sdendnote" style="margin-bottom:0.5cm;"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:x-small;"><a class="sdendnotesym" name="sdendnote23sym" href="#sdendnote23anc">xxiii</a>Yalçın 	Küçük Tekelliyet Birinci Cilt,s,241</span></span></p>
</div>
<div id="sdendnote24">
<p class="sdendnote" style="margin-bottom:0.5cm;"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:x-small;"><a class="sdendnotesym" name="sdendnote24sym" href="#sdendnote24anc">xxiv</a>Yalçın 	Küçük Tekelliyet Birinci Cilt,s,246</span></span></p>
</div>
<div id="sdendnote25">
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><a class="sdendnotesym" name="sdendnote25sym" href="#sdendnote25anc">xxv</a>“<span style="font-family:Arial;"><span style="font-size:x-small;">Türkiye’de 	yönetimin bir bölümü tarafından sevilmediği ve bir ara persona 	non grata ilan edilmek üzere olduğunu biliyoruz, bu bir cephedir, 	ve diğer cepheden bakıldığında, Avrupa Birliği ‘nin Ankara 	Büyükelçisi Karen Fogg ‘un çok atak bir diplomaı olduğu 	kesindir, Avrupa yanlısı bir ilişkiler ağı kurmuştu&#8230; 	Büyükelçi Fogg’un konuşmasının bu yanının ilgi çekmesi 	normaldir, yalnız diskurunda daha önemli bir bölüm vardı ve 	aktarma gereğini duyuyorum: ‘Türkler duyguları ile hareket 	ederler. Bunun için büyük sorunlar yaratabiiirler. 1997 	koşullarından daha kötü bir durumla karşı karşıya 	kalınabilir. Bu noktada ABD faktürünü gözden kaçırmamak 	lazım&#8230; Richard Perle’e dikkat edilmeli, Yahudiler’e çok 	yakın. Türkiye’yi AB’den koparmak istiyor’&#8230; Avrupalı bu 	diplomata göre bunlar (Beyaz Saray’a hakim olan ‘Yahudi 	komplosu’nun yöneticileri- HH) ve Perle, Türkiye’yi Avrupa’dan 	koparmak istemektedir; bunu, birincisi üniter ve Avrupa Birliği 	üyesi bir Kıbrıs’ı önlemekle yapabilirler ve ikincisi, diğer 	her türlü imkanı deneyebilirler, eğer gerçekten Yahudi Partisi 	adına hareket ediyorlarsa; Kıbns’ın en azından bir diliminin 	Türkiye’de ve Türkiye’nin de Avrupa Birliği dışında 	kalmasında ısrar etmeleri mantıklıdır”. (Yalçın Küçük, </span></span><span style="font-family:Arial;"><span style="font-size:x-small;"><em>Tekeliyet, </em></span></span><span style="font-family:Arial;"><span style="font-size:x-small;">Birinci 	Cilt,<br />
s. 262-263). </span></span></p>
</div>
<div id="sdendnote26">
<p class="sdendnote" style="margin-bottom:0.5cm;"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:x-small;"><a class="sdendnotesym" name="sdendnote26sym" href="#sdendnote26anc">xxvi</a>Yalçın 	Küçük;İsyan Birinci Çilt İthaki yayınları s.475-523 </span></span></p>
</div>
<div id="sdendnote27">
<p class="sdendnote" style="margin-bottom:0.5cm;"><span style="font-family:Arial,sans-serif;"><span style="font-size:small;"><a class="sdendnotesym" name="sdendnote27sym" href="#sdendnote27anc">xxvii</a>Texe 	Marrs İlluminati Entrika Çemberi ;Timtaş yayınları Çeviren 	Petek Demir 15. baskı Haziran 2006.</span></span></p>
</div>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Atatürk, Sabetayist mi ?]]></title>
<link>http://ozgurdurus.wordpress.com/2007/04/13/ataturk-sebatayist-mi/</link>
<pubDate>Fri, 13 Apr 2007 17:15:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>Free Stand</dc:creator>
<guid>http://ozgurdurus.wordpress.com/2007/04/13/ataturk-sebatayist-mi/</guid>
<description><![CDATA[İşte müthiş bir iddia. Tek satırına bile dokunmadan, yazının Türkçe kısmını c/p yapıyorum. Kaynağıda]]></description>
<content:encoded><![CDATA[İşte müthiş bir iddia. Tek satırına bile dokunmadan, yazının Türkçe kısmını c/p yapıyorum. Kaynağıda]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[SONER YALÇIN’A “EFENDİ”Yİ KİM YAZDIRDI?]]></title>
<link>http://tarihvebilim.wordpress.com/2007/03/11/soner-yalcin%e2%80%99a-%e2%80%9cefendi%e2%80%9dyi-kim-yazdirdi/</link>
<pubDate>Sun, 11 Mar 2007 12:43:06 +0000</pubDate>
<dc:creator>tarihvebilim</dc:creator>
<guid>http://tarihvebilim.wordpress.com/2007/03/11/soner-yalcin%e2%80%99a-%e2%80%9cefendi%e2%80%9dyi-kim-yazdirdi/</guid>
<description><![CDATA[SONER YALÇIN’A “EFENDİ”Yİ KİM YAZDIRDI? Soner Yalçın hakkında büyük bir iddia ortaya atıldı. Aydınlı]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="margin-bottom:0.42cm;"><font size="3"><strong>SONER YALÇIN’A “EFENDİ”Yİ KİM YAZDIRDI?</strong></font></p>
<p style="margin-bottom:0.49cm;" align="justify"><font size="3"><strong>Soner Yalçın hakkında büyük bir iddia ortaya atıldı. Aydınlık Dergisi 25 Şubat 2007 tarih ve 1023 numaralı sayısında “Soner Yalçın&#8217;a Efendi kitabını Mit yazdırdı.” Doğu Perinçek ve Soner Yalçın arasında soğuk yeller estiği biliniyordu. Aydınlık dergisinin haberinde Binbaşı Cem Ersever&#8217;in katlinden Cem Ersever sorumlu tutuluyordu. Aydınlık dergisinin haberinin Soner yalçın&#8217;la ilgili bu haberini okuyunca tüylerim diken diken oldu. Haberi yayınlamak için  bekledim. Eski dava arkadaşlarının yurtseverlerin birbirine girmesi oldukça can sıkıcı bir durum.</strong></font></p>
<p style="margin-bottom:0.49cm;" align="justify"><font size="3"><strong>Aydınlık dergisi İsmail Cem&#8217;in Sebatayist olduğunu , Cumhurbaşkanı olmaması gerektiğini yazmıştı. Yalçın Küçük Tekelistan kitabında  “Derviş -Makovski komplosunu çözdüğünü,İsmail Cem&#8217;in Başbakan olmasını engellediği”yazmıştı.</strong></font></p>
<p style="margin-bottom:0.49cm;" align="justify"><font size="3"><strong>Aydınlık Dergisinin haberini  aynen yaınlıyorum</strong></font></p>
<p style="margin-bottom:0.49cm;" align="justify"><font size="3"><strong>Gaziantep&#8217;in Sam köyünden Ali Savcı, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’e şöyle diyor: “Ben bu kitabı okudum, kendi kendimden şüphe etmeye başladım!” “Efendi’nin hedefi de buydu zaten: Milletin bilincini bulandırmak. Soner Yalçın da kitabı şöyle özetlememiş miydi:</strong></font></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><font size="3">Birinci baskısı 2004 Nisanı’nda yapılan “Efendi- Beyaz Türklerin Büyük Sırrı” başlıklı kitap MİT tarafından oluşturuldu ve Soner Yalçın’a verildi. Kitap, Aydınlık’a ulaşan bilgiye göre, Yalçın’dan önce dört gazeteciye daha teklif edildi, ancak onlar “Efendi”nin altına imza atmayı reddettiler. Reddeden gazetecilerden biri Tuncay Özkan. (Tuncay Özkan bu suçlamayı Kanaltürk&#8217; de yalanladı)</font></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><font size="3">Soner Yalçın ise balıklama atladı.“Efendi”, yayıncı Doğan Grubu’nun olanaklarıyla piyasaya sürüldü. Üç yıl sonra, geçen ay yapılan 72. baskıyla kitap sayısı 148 bine çıktı. Geçen Temmuz’da da Efendi-2 piyasaya sürüldü.</font></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><font size="3"><font size="3"><strong>SONER YALÇININ İKİ ÖZELLİĞİ</strong></font><br />
Soner Yalçın’ın 2000’e Doğru ve Aydınlık’taki çalışma sürecinde mesai arkadaşlarının dikkatini çeken iki özelliği var. Birincisi İngilizce bilmediği halde konuşmasının aralarına sık sık Ingilizce kelimeler sıkıştırması. İkincisi ise çok daha vahim bir kişilik problemi: Soner Yalçın, bilgi alabilmek için arkadaşlarını başkalarına kötülemeyi meşru sayıyor. Böylece kendisini Aydınlıkçılıktan da ayırmış oluyor. Bu huyu eleştirildiğinde de şu yanıtı veriyor: “Ben gazeteciyim, haber alabilmek için bunu yaparım.”</font></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><font size="3"><strong><font face="Helvetica\, sans-serif">NE ZAMAN </font>KONTROL <font face="Helvetica\, sans-serif">ALTINA GİRDİ</font></strong><br />
Soner Yalçın’ın kontrol altına girdiği dönem de net. Olayın öyküsü şöyle: Aydınlık’ın günlük gazete olarak çıktığı dönem. Tansu Çiller Başbakan, Gazetenin dağıtımı engelleniyoı paketleri açılmadan kalıyor ve öylece iade muamele rüyor. Bu engellemenin Çi MGK’dan kaynaklandığı Aydınlık’a ulaşıyor ve olayı araştırma görevi de Soner Yalçın’a yor. Soner Yalçın dönemin Genel Sekreteri Orgeneral <font face="Helvetica\, sans-serif"><span style="font-style:normal;">Ahmet </span><em> </em></font>Çörekçi’yle hemşehri olduk bu vesileyle kendisine ulaşabileceğini söylüyor.</font></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><font size="3">Aydınlık bu arada eline haberi de yapıyor ve MGK’da herhangi bir yalanlama gelmiyor. Bu süreçte Soner Yalçın, 1994&#8242;te larında Çörekçi’yle Ankara dışında  hafta sonunda özel bir röportaj gerçekleştiriyor. Aydınlık’taki çalışma arkadaşalrı, “Soner Yalçın o görüşme sonra temelli değişti” diye anlatıyorlar. </font></p>
<p style="margin-bottom:0.49cm;" align="justify"><font size="3"><strong>KARADAYI <font face="Helvetica\, sans-serif">ALEYHİNE YAPTIĞI </font>KAPAK <font face="Helvetica\, sans-serif">HABERİ</font></strong><br />
Soner Yalçın’ın Aydınlık’ta kritik haberi 1994’te gazete haftalığa döndükten sonra. Kapaktan verilen haberin başlığı: “Özal’ın Ordudaki halefi Karadayı”. Yalçın’ın Aydınlık’a yaptırdığı bu provokatif haberin konusu olan Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı, gerçekte Türk Silahlı Kuvvetleri’ni 12 Eylül sürecinden çıkartan ve asli görevi olan içte ve dışta vatan savunması çizgisine oturtan komutanların başında geliyor.</font></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><font size="3">Soner Yalçın’ın getirdiği yalan bilgiyle yapılan habere göre Karadayı Türk-İslam sentezci! Bu sıfat sonradan 28 Şubat sürecinin Genelkurmay Başkanı olan Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı için kullanılıyor. Soner Yalçın kitaplarını da işte böyle yazıyor! </font></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><font size="3"><strong><font face="Helvetica\, sans-serif">AYDINLIK’TA MİSTER KOMPLO, SONER YALÇIN’DA </font>BAY PİPO</strong><br />
Soner Yalçın’ın “Efendi”den önce stajını tamamladığı eseri “Bay Pipo”. Konusu, MİT eski müsteşarlarından Hiram Abas. Abas’ın Soner Yalçın’ın gazeteciliğe girdiği Aydınlık çevresindeki adı “Mister Komplo”. Ama Soner Yalçın’ın kitabında “Mister Komplo” oluyor “Bay Pipo”! Soner Yalçın’ın kitabına göre, Hiram Abas, CIA’nın MİT’e soktuğu başından beri ABD’nin hizmetinde bulunan biri değil; romantik fakat aşırılıkları olan, meslekten bir istihbaratçı </font></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><font size="3">Soner Yalçın, “Efendi”yle yetinmedi “Efendi 2”yi de çıkardı. Bu kitap da aynı tema üzerinden gidiyor. Bu kez alt başlığı “Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı”. Kitap tarikatların tepesindeki isimleri konu ediyor. İddia yine aynı: Hepsi Sabetayist. Ama ilginç bir durum var.<span style="text-decoration:none;"> <font face="Helvetica\, sans-serif">Kitaba göre </font>Sebatayist </span><u> </u>olmayan bir tek Fetullah Gülen.</font></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><font size="3">Aydınlık, “Efendi” kitabının sponsorluğunun İshak Alaton tarafından yapıldığı, Yahudi cemaatinin diğer önemli isimleri tarafından da desteklendiğini yazmıştı. Alaton, kitaba malzeme olan bilgilerin bulunmasında da rol aldı. Yahudi cemaatinin önemli ismi Alaton. TESEV Vakfı’nın da önem<br />
ii isimlerinden. TESEV Vakfı ise, geçen yıl “Güvenlik Sektörü ve Demokratik Gözetim” raporuyla gündeme gelmişti. Rapor’da açıkça Türk Ordusu hedef alınıyor, Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın Genelkurmay Başkanı olmasının nasıl önleneceği tartışılıyordu.</font></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><font size="3">Yan tarafta gördüğünüz fotoğrafta, Alaton-Karen Fogg’la yine bir TESEV etkinliğinde birlikteler. Karen Fogg kim? “AB Türkiye Temsilcisi” sıfatıyla Türkiye’de ajan faaliyeti yürütmüş bir “diplomat”! Aydınlık, 2002 yılında foyasını ortaya çıkarınca, Fogg ülkemiz terk etmek zorunda kaldı. Ancak Türkiye’de bulunduğu yıllar boyunca, başta medya içindekiler olmak üzere irticacı, bölücü güçlerle ve bazı sendikalarla sıkı ilişkiler kurup, onları kışkırtmıştı.</font></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><font size="3"><strong><font face="Helvetica\, sans-serif">ASKERİ </font>İSTİHBARAT: <font face="Helvetica\, sans-serif">SONER YALÇIN, MİKDAT ALPAY EKİBİNDEN</font></strong><br />
Askeri İstihbarat’ın 2000 yılında hazırladığı gazeteciler raporunda Soner Yalçın’ın adı da geçiyor ve isminin karşısında bağlı bulunduğu kurum şöyle yazılıyor: (Mikdat Alpay ekibinden). </font></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><font size="3">MİT içindeki CIA&#8217;cı klik ile yazılı ve görsel basın arasındaki ilişkileri konu alan ve Milli Güvenlik Kurulu’na sunulan raporda önemli saptamalarda bulunuluyor. İstihbarat birimlerinin basın içinde gazeteci sıfatıyla yer almasının Kemalist Cumhuriyet Devrim ilkeleriyle bağdaşmayacağı vurgulanıyor. Raporda, “Ülke ve dünya gerçeklerini yansıtmayan, çıkar odakları ile siyasal-ekonomik güç dengeleri arasında sıkışıp kalan, istihbarat kadrolarının yer aldığı bir yapılanma sonucu, Türk basını onurunu yitirmiştir” deniyor.</font><br />
“<font size="3"><strong><font face="Helvetica\, sans-serif">MİT-MEDYA İLİŞKİSİNE SON VERİLMELİDİR”</font></strong><br />
Askeri İstihbarat Raporu’nda, gazetecilerle ilgili raporun neden  hazırlandığı şöyle ifade edliyor: “Gazetecilik mesleğini, meslek ilkeleri ve onuruna yakışır hale getirmek öncelikle gazetecilerin olmalıdır. Ancak, ulusal  güvenlik sorunu haline gelen medyanın yapılanması ve Kemalist Cumhuriyet Devrimlerinin korunabilme Türkiye Cumhuriyeti ulusal güvenliğinin korunabilmesi önemlidir.</font><br />
“<font size="3">Negatif gelişmelerin ulusal çıkarları zedelemesine ve kamu vicdanında yaralar açmasına fırsat verilmeksizin, istihbarat örgütü ile  ulusal medya arasındaki eski gün geçtikçe daha da dejenere olarak dal budak salıp kontrolü dahi olanaksız hale gelen ilişkiye son verilmelidir.</font></p>
<p style="margin-bottom:0.42cm;" align="justify"><font size="3"><strong><font face="Helvetica\, sans-serif">CEM ERSEVER’İN KATLEDİLMESİNDE SORUMLU</font></strong><br />
Bir general ise, Soner Yalçın Aydınlık gazetesinden ayrıldıktan  uzun bir zaman sonra, şunları söylemişti:“Biz, Yüzbaşı Cem Ersever&#8217;i Aydınlık’ a hayatını kurtarması gönderdik. Ancak Aydınlık ör bir hata yaparak, Yüzbaşı Cem Ersever’le görüşme işine Soner Yalçın’ı da kattı. Bu yanlış, Cem Ersever’in hayatına maloldu.” </font></p>
<p align="justify">&#160;</p>
<p style="margin-bottom:0;" align="justify">&#160;</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[ÖZBEKLER TEKKESİ: MÜZE OLSUN]]></title>
<link>http://tarihvebilim.wordpress.com/2007/02/22/ozbekler-tekkesi-muze-olsun/</link>
<pubDate>Thu, 22 Feb 2007 03:17:25 +0000</pubDate>
<dc:creator>tarihvebilim</dc:creator>
<guid>http://tarihvebilim.wordpress.com/2007/02/22/ozbekler-tekkesi-muze-olsun/</guid>
<description><![CDATA[Yahudilik sebatayizm ve masonluk Türkiye&#8217;de eleledir. Nerede sömürü ve haksızlık varsa orada o]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong></strong></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="font-family:Arial;">Yahudilik sebatayizm ve masonluk Türkiye&#8217;de eleledir. Nerede sömürü ve haksızlık varsa orada onlar oradalar. Sebatayistler niçin bukadar zengin hiç düşündünüz mü?  Türkiye&#8217;yi soyanlar ülke kaynaklarını dışarıya aktaranlar emperyalizmin işbirlikçisi  Sebatayistlerdir.  Halil Bezmen yurtdışına kaçtığında Türkiye&#8217;de sebatyist olduğum için baskı görüyorum dememişmiydi.?</p>
<p>Özbekler tekkesi ile ilgili olarak bizde yazmıştık. Yazarken Soner Yalçın Efendi kitabından alıntı yapmıştık. Özbekler tekkesi Sebatayistler için çok önemli olduğunu biliyoruz. Küresel sermayenin işbirlikçisi &#8220;Ahmet Ertegün &#8221; vefat edince Özbekler  tekkesine gömülmüştü.  Ahmet Ertegün ünlü Atlantik plağın sahibiydi.</p>
<p>Yahudi gazeteci Aylin Varon ile  Sebatayistlerin ortak haber yapması doğrusu beni şaşırtmadı. Özbekler tekkesi ile ilgili sorulacak o kadar soru  vardı. Aylin Varon bu soruların hiç birini sormadı al gülüm ver gülüm bir röğortaj olmuş.. Unutmuşum Türkiye&#8217;de gazeteci olmak için,dış işlerinde yüksek düzey bürokrat olmak için,  Üniversitede yönetici  olmak için  yahudi kanı taşımak gerekmiyormu? Aylin Varon röportajı Yalçın Küçük tezlerini doğruluyor..  Beceriksiz gazetecilik ödülü Aylin Varon&#8217;a verilmeli..<br />
</span></p>
<p style="margin-bottom:0;font-family:Arial;text-align:justify;"><font color="#ffffff"><img src="http://www.milliyet.com.tr/2006/12/30/pazar/resim/paz01.jpg" align="right" border="1" height="225" hspace="10" vspace="10" width="150" /></font>Türkiye &#8220;Nerelisin, kimlerdensin?&#8221; ülkesi&#8230; Tarikatların, cemaatlerin, aşiretlerin, kimin seceresinin nereye uzandığıyla ölçülen bir &#8220;bizimkini kollama&#8221;  geleneğinin ülkesi&#8230; Tabii ortak hedefler, benzer bakış açıları kesiştiği sürece&#8230; Şartlar uymadı mı &#8220;bizimki&#8221;ni, bizden olanı da her an karalamamız mümkün.</p>
<p style="text-align:justify;font-family:Arial;">Konumuz, 14 Aralık&#8217;ta kaybettiğimiz &#8220;bizden&#8221; bir Amerikalı, bir dünya vatandaşı, bir büyük müzik adamı olan Ahmet Ertegün ve ölümüyle birlikte gündeme gelen Özbekler Tekkesi.<br />
Bildiğiniz gibi konu hakkında bol miktarda yazıldı, çizildi. Gerçek bir Amerikan rüyası figürünün, yeri dolmayacak bir Rönesans adamının ardından; kimi Türkler onu &#8220;bizimki&#8221; diye göklere çıkardı, kimileri yerden yere vurmayı tercih etti. Gerçek bir Türk olup olmadığı sorgulandı, &#8220;Türkiye&#8217;ye ne faydası olmuş, bir Türk starı bile yaratmamış&#8221; diyenler oldu, aile ocağı olan Özbekler Tekkesi nedeniyle Sabetayist, mason ve illuminati bağlantılı olabileceği yorumları yine komplocu zihniyetleri hayal gücünün dehlizlerine sürükledi.<br />
Fakat onca tartışmanın sonunda Ertuğrul Özkök&#8217;ün bir yazısında ifade ettiği şu sözler olayın özünü yansıtıyordu: &#8220;Ahmet Ertegün, büyük Amerikan vatandaşı, büyük Türk vatandaşı ana rahmine döndü.&#8221; Özbekler Tekkesi&#8217;ne&#8230; Ahmet Ertegün nereliydi, kimlerdendi sorusunun cevabını arayanların bakması gereken yere&#8230;<br />
Biz de aynen öyle yaptık ve Özbekler Tekkesi&#8217;ne giderek tekkede yaşayan son kuşağın temsilcileri İbrahim Ethem Özbekkangay ve ebru sanatçısı kızı Eda Özbekkangay&#8217;la konuştuk. Ahmet Ertegün&#8217;le büyük dedeleri ortak olan baba-kız, Özbekler Tekkesi&#8217;nin bilinen ve bilinmeyenlerini anlattı&#8230;</p>
<p><font color="#ffffff"><img src="http://www.milliyet.com.tr/2006/12/30/pazar/resim/paz011.jpg" align="right" border="1" height="133" hspace="10" vspace="10" width="200" /></font><strong><font size="4"><font color="#df002b">&#8220;Ahmet Ertegün&#8217;le aynı dedenin torunlarıyız&#8221;</font></font></strong></p>
<p><em>Yakınlarda kaybettiğimiz büyük müzik adamı Ahmet Ertegün&#8217;ün akrabasısınız. Nedir bağınız?</em><br />
İbrahim Ethem Özbekkangay: Eski Özbek şeyhlerinden İbrahim Ethem Efendi&#8217;nin dört çocuğundan biri olan Ayşe Hamide Hanım&#8217;ın oğlu, ilk ABD büyükelçimiz Münir Ertegün. Münir Bey&#8217;in oğulları ise Ahmet Ertegün ve Nasuhi Ertegün. Bir de Selma diye bir kız kardeşleri var. İbrahim Ethem Efendi&#8217;nin diğer bir çocuğu da Sadık Efendi. Ondan ise Ata Efendi ve benim babam Necmettin Efendi geliyor. Kardeş çocukları yani kuzenlerin çocukları oluyoruz biz. İkinci kuzeniz yani Ahmet Ertegün&#8217;le. Ata Efendi&#8217;nin torunu da reklamcı Ali Taran. O da çocuklarımla kuzen.</p>
<p><em>Ertegün ailesi ve özellikle Ahmet Ertegün&#8217;le ilgili ilginç anılarınız var mı?</em><br />
İbrahim E.Ö.: Ertegün ailesi ismiyle hep arkamızda oldu. Ahmet Ertegün tekkeyi yeniden yaptırarak bizi kurtardı. Biz burada oturmuyorduk. O burayı restore ettirip bizi şahane bir eve geçirdi. Bu hatıralar hala canlı. 84 senesinde geçtik buraya. Cengiz Bektaş yaptı renovasyonu. Ahmet Bey&#8217;in manevi desteğini unutamayız.<br />
Eda Özbekkangay: Ben ebru sanatçısıyım. Geçen sene New York&#8217;ta Türk Haftası&#8217;nda Türk Evi&#8217;nde bir sergim oldu. Ahmet Ertegün&#8217;ün yanına gitmiştim. O hastanedeydi. Ama sergim onun desteğiyle oldu. O bizim için bir manevi baba.</p>
<p><em>Ahmet Bey nasıl bir insandı? Çeşitli ırklara toleranslı bakışı acaba tekke kültüründen mi geliyordu? Ya da sanata bu kadar önem veren bir tekkeye mensup olup da dünyanın en önemli sanat adamlarından biri haline gelmesi tesadüf müydü acaba?</em><br />
İbrahim E.Ö.: Ahmet Ertegün burayla çok içli dışlı değildi. Baba ocağıydı burası onun için. Aile kabristanı var burada. Bir dönem Ahmet Ertegünler burada kalmışlar. Çok eskiden. 40&#8242;larda aile olarak burada yaşamışlar. Burası onlar için eski bir baba ana ocağı. Aile ocağı. Hem aile mezarı burada hem burayı kendilerinin gibi gördüler. O nedenle 500-600 bin dolar gibi bir parayla burayı sıfırdan yaptırdılar</p>
<p><em>Ebru sanatı ve tasavvuf müziğinin icra edildiği bir sanat merkezi haline getirilebilir belki yenilenen tekke&#8230;</em><br />
İbrahim E.Ö.: Evet. Zaten tarihte de bu böyle. Büyük dedemiz İbrahim Ethem Efendi çok marifetli bir sanatçı ve mucitmiş aslında. Birçok sanatı başarıyla icra edebildiği için kendisine hezarfen denirmiş. Ebru sanatını da Osmanlı&#8217;ya getiren kişi kendisi. Şeyh Ata Efendi&#8217;den sonra şeyh olan babam Necmettin Efendi ise burayı bir müzisyenler merkezi haline getirdi. TRT İstanbul Radyosu&#8217;nun bütün sanatçıları burada toplanır ve tasavvuf musikisi icra ederler, Özbek pilavı yerlerdi. Gelen müzisyenler, Cüneyt Orhon, Süleyman Erguner, Niyazi Sayın, Kudsi Erguner (o çocuktu o zaman), Nezih Uzel gibi neyzenler. O tarz bir faaliyet hâlâ senede birkaç kere oluyor.</p>
<p><font color="#ffffff"><img src="http://www.milliyet.com.tr/2006/12/30/pazar/resim/paz012.jpg" align="right" border="1" height="38" hspace="10" vspace="10" width="75" /></font><strong><font size="4"><font color="#df002b">&#8220;Atatürk&#8217;ün kapatmadığı tek tekke&#8221;</font></font></strong></p>
<p><em>İbrahim bey, Özbekler Tekkesi&#8217;nde yaşayan son kuşağın reisi olarak kısaca anlatır mısınız buranın hikayesini?</em><br />
İbrahim E.Ö.: Özbekler Tekkesi, Ahmet Yesevi&#8217;ye bağlı Nakşibendi tarikatı için açılmış bir dergah. 16&#8242;ncı yüzyılda Orta Asya&#8217;dan gelen Müslümanların hacca gitmeden önce İstanbul&#8217;u ziyaret etmeleri adettenmiş. Bu kişiler aynı zamanda halife olan padişaha saygılarını iletip hac için izin almaya gelirmiş. 18&#8242;inci yüzyılda dönemin Osmanlı padişahı, Sultantepe&#8217;de konaklayan Özbek hacı adaylarının çadırlarına rastlayıp kendisine gösterilen konukseverlikten etkilenmiş. Ve Nakşi şeyhine her yıl konakladıkları yerde bir tekke yaptıracağına söz vermiş. Böylece bir vakıf kurulmuş ve Özbek şeyhi vakfın başına atanmış.</p>
<p><em>Bu tekke mensuplarının felsefesi, düşünce yapısı nedir?</em><br />
İbrahim E.Ö.: I. Dünya Savaşı&#8217;ndan evvel burada Nakşibendi tarikatının gelenekleri sürdürülüyormuş. Dualar edilirmiş. Hatm-i hacegan okunurmuş. Namaz kılınır ve Özbek pilavı pişirilirmiş. Sessiz zikir geleneği var. Yani oturuyorsun ve duanı kalbinden yapıyorsun. Ama ben bu konularda fazla bir şey bilmiyorum. Biz cumhuriyet çocuğuyuz, Atatürkçüyüz. Tarikat geleneklerini, inançlarını bilmeyiz. Onlar eskide kalmış.</p>
<p><em>Peki cumhuriyet döneminden sonra neler oluyor dergahta?</em><br />
İbrahim E.Ö.: Cumhuriyet kurulmadan evvel burada süren tarikat faaliyetleri sonra çok yavaşlıyor. Bizim Ertegünlerle birlikte soyundan geldiğimiz Şeyh İbrahim Ethem Efendi&#8217;den sonra hukukçu ve modern bir kişi olan Ata Efendi şeyh oluyor. Onun zamanında burada milli mücadele başlıyor. Burası Kuvayi Milliye merkezi haline getiriliyor. Hastane ve posta merkezi vazifesi görüyor. Cephanelerin toplandığı, kaçırıldığı yer oluyor. Ve Halide Edip Adıvar, İsmet İnönü, Celalettin Arif gibi çok önemli şahsiyetler buraya sığınıyor. Kaçırılarak İstanbul&#8217;dan Anadolu&#8217;ya geçmeleri sağlanıyor. Bu nedenle bütün tekke ve zaviyeler 1925&#8242;te kapatılsa da buraya tolerans gösteriliyor.</p>
<p><strong><font size="4"><font color="#df002b">&#8220;Gerçekler için &#8216;Nutuk&#8217;a başvurun&#8221;</font></font></strong></p>
<p><em>Soner Yalçın&#8217;ın &#8220;Efendi 2&#8243; kitabında tekke hakkında yazdıklarına ne diyorsunuz?</em><br />
İbrahim E.Ö.: Kendisi buraya gelip araştırma yapmadı. Buranın dışında bizim hakkımızda yapılan yayınlardan yararlanmış. Yazdıklarında hiç de doğru olmayan bölümler var. Mesela şeyh Ata Efendi Münir Ertegün&#8217;ün ağabeyi değil. Kendisi benim babam Necmettin Efendi&#8217;nin ağabeyi. Onun Illuminati ve masonlukla ilgisi olduğu konusunda yazılanlar içinse şunu söyleyebilirim: Tamamen çamur atma.</p>
<p><em>Sabetayistlerle anılan Bülbüldere Mezarlığı&#8217;nın hemen yanınızda olduğunu yazmış ve onlarla bir alakanız olabileceği imasını yapmış Yalçın&#8230;</em><br />
İbrahim E.Ö.: Bülbüldere Mezarlığı&#8217;nın burayla alakası yok. Burası Özbekler Tekkesi. Bülbüldere yanımızda değil. Aramızda 2 km var. Eğer onlar Sabetayistse bile Özbeklerle hiçbir bağlantıları yok.<br />
Eda Ö.: Bu tekkeye Atatürk&#8217;ün &#8220;Nutuk&#8221;unda 13 sayfa ayrılmış. Atatürk&#8217;ün kapatmadığı tek tekke burası. Tekkenin milli mücadeledeki rolünden bahsediyor &#8220;Nutuk&#8221;ta. Münir bey Atatürk&#8217;ün hukuk danışmanıymış zaten. Gerçekler için &#8220;Nutuk&#8221;a başvurun.</p>
<p style="margin-bottom:0;font-family:Arial;">
<p style="margin-bottom:0;font-family:Arial;">&#160;</p>
<p style="margin-bottom:0;font-family:Arial;">&#160;</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[İŞBİRLİKÇİ MASONLAR]]></title>
<link>http://tarihvebilim.wordpress.com/2007/02/22/isbirlikci-masonlar/</link>
<pubDate>Thu, 22 Feb 2007 02:45:45 +0000</pubDate>
<dc:creator>tarihvebilim</dc:creator>
<guid>http://tarihvebilim.wordpress.com/2007/02/22/isbirlikci-masonlar/</guid>
<description><![CDATA[Petrol Yasası, özelleştirme, toprak satışı gibi ülke için hayati önem taşıyan konularda çarpıcı açık]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:justify;"><big> </big><big>      </big><a href="http://karsigorus.files.wordpress.com/2007/02/aytunc.jpg" title="İŞBİRLİKÇİ MASONLAR"><img src="http://karsigorus.files.wordpress.com/2007/02/aytunc.jpg" alt="İŞBİRLİKÇİ MASONLAR" /></a></p>
<p><big> Petrol Yasası, özelleştirme, toprak satışı gibi ülke için hayati önem taşıyan konularda çarpıcı açıklamalar yapan Altındal, mason kökenli işbirlikçilere dikkat çekti.</big></p>
<p style="text-align:justify;font-family:Arial;"><big><strong>Masonik çevre, çete olmuş bizi yönetiyor!</strong><br />
Araştırmacı Yazar Altındal: Petrol Yasası gibi kanunlar birilerinin yönlendirmesiyle çıkarılıyor. Türkiye’de Batı işbirlikçisi olanların neredeyse tamamı mason</big></p>
<p style="text-align:justify;font-family:Arial;"><big>Araştırmacı &#8211; yazar Aytunç Altındal,  başta petrol yasası, özelleştirme, toprak satışı gibi&#8230; Türkiye’nin birliği ve bütünlüğü açısından stratejik öneme sahip konularda çarpıcı değerledirmelerde bulundu. Yüksel Mutlu’nun sorularını cevaplayan Altındal,  Türkiye’nin yabancılara peşkeş çekilmesinin arkasında mason kökenli işbirlikçilerin olduğunu söyledi. Altındal, Masonların Türkiye’yi bölmek ve parçalamak için son zamanlarda yükselmekte olan Atatürk sevgisi ve Atatürk milliyetçiliğini küstahça hedef aldıklarını kaydetti.</big></p>
<p style="text-align:justify;font-family:Arial;"><big>Son zamanlarda hızla çıkarılan yasaların altında yatan gerçek nedir?<br />
Türkiye’de yasalar birilerinin yönlendirmesi ve  talepleriyle çıkarılmaktadır. Ancak bir gerçek vardır ki o da asla gözardı edilmemelidir. Türkiye’de özellikle 20. yüzyılın başından bu yana Batı işbirlikçisi olan kişilerin neredeyse tamamına yakını masondur. Bu bir rastlantı olamaz.  Bugünkü özelleştirme, petrol yasası , toprak satışları, maden arama ruhsatları hep  TÜSİAD ve TESEV çevresinde  sayıları bir hayli fazla olan bu işbirlikçi çevreler tarafından gerçekleştirilmektedir. İslamcı olduğunu söyleyen ve İslam dinini savunduğunu söyleyen AKP iktidarı da kimbilir kaç Mason danışmandan görüş alır? Özellikle kültür, sanat, edebiyat başta olmak üzere Türkiye’de bu masonik çevre bir çete gibi Türkiye’yi yönetmektedir.</p>
<p>Geçtiğimiz gün  Atatürk’le ilgili bir açıklama yapan Masonlar, “Mustafa Kemal’in Mason olup olmadığı kesin olarak bilinmiyor” dedi. Bunun  amacı neydi?<br />
Milli duyguların yükselmeye başladığı bir dönemde, mason locaları hedef şaşırtmak ve kafa karıştırmak için özellikle bu tür açıklamalar yaparlar. Hiç kimse de bunlara kanmamalı ve söylediklerini de tartışma konusu yapmamalıdır. Atatürk adı kullanılarak  gündem değiştiriliyor. Üstelik bazı çevrelere de koz verilmiş oluyor. Amaçları son zamanlarda yükselen Atatürk sevgisinin önünü kesmek. Bu nedenle masonlar Türkiye’nin bekaası için hizmet etmemektedirler.<br />
</big></p>
<p style="text-align:justify;font-family:Arial;"><big>Atatürk bunları huzurundan kovmuştu&#8230;<br />
Evet. Şimdi Türkiye’deki masonlara baktığımızda, bunlar  kelimenin tam tabiriyle dandik masonlardır. Bunlar işbirlikçidirler. Kendilerine ait hiç bir fikirleri yoktur. Masonluğun ne olduğunu bilmezler. Bu adamları Gazi Mustafa Kemal Paşa ’Tufeyli tayfası’olarak nitelendirip huzurundan kovarak, localarını  kapatmıştı. O nedenle bizim bu Mason palavralarına karnımız tok.<br />
</big></p>
<p style="text-align:justify;font-family:Arial;"><big><strong>Akıl hocaları Fransız locası<br />
</strong>Türkiye Masonları  Fransız locasına bağlı yanılmıyorsam&#8230;<br />
Doğrudur. Bunların bağlı olduğu Fransa’ya bir bakalım. Fransa’daki Büyük Doğu Locası iki ay önce yaptığı açıklamasında Fransa’daki Laikliğin teminatı ve temel koruyucusunun kendileri olduğunu belirttiler. Açıklamada “Bizim isteğimiz dışında Fransa’daki laiklik üzerinde oyun oynanamaz. Müslümanlar da bizim koyduğumuz yasalara dinlerinin gereği ne ise onları dikkate almaksızın uymak zorunda” denildi. Yani onların dini ne diyorsa diyebilir ama  bizim koyduğumuz yasaların dışına da kimse çıkamaz . İslam dininde ve geleneğinde böyle bir tavır yoktur deniliyor ise de biz bunu kabul etmiyor ve İslam dini de bizi hiç ilgilendirmiyor. Türkiye’deki  Masonlar da Fransa’daki Büyük Loca’dan izin alarak ve onun gösterdiği yolda giderek İslam dinine yönelik eleştiriler yapıyorlar. Öyleyse Türkiye’deki Masonlar  kendilerine özgü bir masonluğu yoktur; yabancı masonların Türkiye’deki işbirlikçileri olarak  faaliyet göstermektedirler.<br />
</big></p>
<p style="text-align:justify;font-family:Arial;"><big><strong> Hangi dine inanıyorlar?<br />
</strong> Fransa ve ABD’deki Mason localarında yemin törenleri Tevrat’a el basılarak yapılır. Diğer kitaplar yoktur. Bunun nedeni olarak ise İslam’ı bir din olarak kabul etmedikleri, İslam diye bir din olmadığını sadece bir Cihad,  bir başkaldırma ve terör ideolojisi olduğunu söylerler. Bu durumda Türkiye’deki masonların zaman zaman açıklamalar yapıp ’efendim biz dindarız veya Allah’a inanıyoruz” demelerinin hiç bir anlamı yoktur. Çünkü bağlı  oldukları ve kabul edildikleri yer bunları  kabul etmiyor. Bir diğer konu Türkiye’deki mason localarının kuruluş belgeleri ve mason aidatları. Masonluğa girmiş olanların listesi Fransız Büyük Locası ve İskoç localarından onay, patent numarası almadan Mason yapılamaz. Bu patenti alabilmek için de Türkiye’deki  mason locaları üyelerinin ‘tanrı tanımaz değil, ama dinsiz’olduklarını beyan ve kabul etmek zorunda.<br />
</big></p>
<p style="text-align:justify;font-family:Arial;"><big><strong>Avrupa Birliği sömürgeleştirme planı</strong><br />
Son olarak Türkiye’nin AB’ye üyeliğiyle ilgili neler söyleyeceksiniz&#8230;<br />
Avrupa Birliği’nin 73 milyonluk Türkiye’yi sömürgeleştirme planı olduğunu görmek istemiyorlar. Türkiye’deki yalaka profesörler ve liboş gazeteciler, patronlarının alacakları ihalelere göre yazılar yazarak ’efendim bunlar komplo teorisidir’ diyorlar. ‘Şimdi şu anda bugün AB’ne üye olduğu için bölünen ülke var mıdır?’ diye yazılar yazan takkeli liboşlara ve din fikirli profesörlere soruyorum : AB’nin merkezi olan Belçika bölündü mü bölünmedi mi? İtalya’da Milano önderliğinde bir hareket başlatıldı mı? Fransa’da Korsika bağımsızlığı için çalışan güçler iki ay önce Sarkozy’yi Korsika’dan kovdular mı kovmadılar mı? Bu olaylar sırasında dokuz bomba patladı. ’Burası Korsika  ve geldiğin yere geri dön’ diyerek Yahudi diye sokmadılar. İspanya’da BASK bölücü bir  hareket mi değil mi? Kimler tarafından destekleniyor. İngiltere’de İskoçya ayrılarak bağımsız devlet olacak mı olmayacak mı?</big></p>
<p style="text-align:justify;font-family:Arial;"><a href="http://www.yenicaggazetesi.com.tr/newsdetail.asp?NewsID=4963">http://www.yenicaggazetesi.com.tr/newsdetail.asp?NewsID=4963</a></p>
<p style="text-align:justify;font-family:Arial;">&#160;</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[YALÇIN KÜÇÜK:&#8221;TEKELİSTAN&#8221;]]></title>
<link>http://tarihvebilim.wordpress.com/2007/02/03/yalcin-kucuktekelistan/</link>
<pubDate>Sat, 03 Feb 2007 15:08:14 +0000</pubDate>
<dc:creator>tarihvebilim</dc:creator>
<guid>http://tarihvebilim.wordpress.com/2007/02/03/yalcin-kucuktekelistan/</guid>
<description><![CDATA[Yalçın Küçük “Tekelistan “ çalışması Sebatayizm konusunda baş yapıttır. Araştırmacalar yeni ufuk kaz]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p align="justify"><font face="Arial, sans-serif">Yalçın Küçük “Tekelistan “ çalışması Sebatayizm konusunda baş yapıttır. Araştırmacalar yeni ufuk kazandırmıştır. Yalçın Küçük&#8217;ün Tekelistan savunduğu görüşleri kabul etmediğimi belirtmek isterim. Karşı görüş yazarı katıksız bir “kuvvai milliyeci” ve “ Atatürkçüdür” Yalçın Küçük&#8217;ün her düşüncesine katılması, mümkün değildir. Şüphesiz Yalçın Küçük değerli bir bilim adamıdır. Tekelistan çalışması için Yalçın Küçük&#8217;e Türk halkı teşekkür borçludur.</font></p>
<p align="justify"><a href="http://karsigorus.wordpress.com/?attachment_id=61" rel="attachment wp-att-61" title="YALÇIN KÜÇÜK:”TEKELİSTAN”"><img src="http://karsigorus.wordpress.com/files/2007/02/yalcin2.jpg" alt="YALÇIN KÜÇÜK:”TEKELİSTAN”" /></a></p>
<p align="justify"><font face="Arial, sans-serif">Yalçın Küçük&#8217;ün Tekelistan kitabı hakkında yazmak istemiyor, Tekelistan hakkında yazmayacak, görüş belirtmeycektim. Araştırmacı yazar Soner Yalçın&#8217; ın “Beyaz Türklerin Sırrı Efendi” yayınlanınca deyim yerimdeyse yer yerinden oynamıştı. Sanıyorum 2004 yılının Mayıs ayıydı, Efendi&#8217;yi okumaya başlayınca bitirinceye kadar,elimden bırakamamıştım. Yalçın Küçük ise Tekelistan&#8217;da bilimsel yöntemlerle derin analizlere giriyor ve sonuçlara ulaşıyordu.</font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, sans-serif"> TEKELİSTAN DA NE ANLATILMAK İSTENİYOR?</font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, sans-serif">Ülkemizde Kripto Yahudilerin ve Sebatayistlerin olduğu tartışılmaz bir gerçeklik olduğunu, Sebatayistlerin İsrail kurulduktan sonra kendilerini Türkiye&#8217;ye ait hissetmediklerini, Sebatayistler Hürriyet Radikal ve diğer yazılı ve görsel Medya&#8217;yı yönettiklerini, ülkemizde ki ahlaki bozulmanın en önemli nedenlerinden birinin sebatiyistler olduğunu ileri sürüyordu Yalçın Küçük. Şarkı söylemeyi bilmeyenlerin assolist olduğunu,ekonomiden anlamayanların Üniversitelerde Profesör olduğunu,gazetelerde ekonomi yazıları yazdığını,Üniversite rektörlüklerinin ve dekanlıkların,Dış işleri Bakanlığında ki bazı koltukların  sebatiyistlerin tapulu malı olduğunu ileri sürüyordu. Sebatayistler dinlerine aşırı bağlı olduklarından, Türk ve Müslümanlarla evlenmediklerini medyadan tanınmış örneklerle Tekleistan Kitabında veriliyor&#8230;. </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, sans-serif">Yalçın Hoca kitabında “Sormayan toplum cansIzdır. Bunu İbn Haldun &#8216;un Asabiye kuramı ile de tekrarlaybiliriz;soru yoksa klan hırsı bitmiş anlamındadır. Sormak çöküşten çıkış aramaktır ve borazandan bir &#8220;ti&#8221; işareti sayabiliriz.”</font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, sans-serif">Yalçın Küçük Tekelistan&#8217;da onomostik (anlam bilim) çalışması ile Türkiye&#8217;de ki Sebatayistleri deşifre ediyordu. Yalçın Küçük&#8217;e karşı medyada yapılan linç nedensiz değildi. Bazılarının çıkıp çatlak Profesör demesi, Hürriyet ve Radikal takımının sürekli Yalçın Hocaya saldırması nedensiz değildir.<br />
</font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, sans-serif">.</font><a href="http://karsigorus.wordpress.com/files/2007/02/yalcin-kucuk.jpg" title="YALÇIN KÜÇÜK:”TEKELİSTAN”"><img src="http://karsigorus.wordpress.com/files/2007/02/yalcin-kucuk.jpg" alt="YALÇIN KÜÇÜK:”TEKELİSTAN”" /></a></p>
<p align="justify"><font face="Arial, sans-serif">Aşağıda ki metin Yalçın Küçük&#8217;ün Tekelistan kitabından alıntıdır.                                    </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, sans-serif">Bilimde, kuruluş, çok zaman üst kattan başlar; binalarda çöküş ise hep alt kattandır. Binalarda çok somut olduğunu biliyoruz, çünkü çöküşü görebiliyoruz. Buna karşın bir devletin, bir düzenin, bir politikanın çöküşünü, hissetmekle birlikte, görmek her zaman mümkün ve kolay olmuyor, çünkü enkazı teşhis etmekte güçlük çekiyoruz; kaldı ki, devlet, düzen ya da politika çöküşü kabul etmemek eğilimindedir. İlaveten bir de şu çıktı, Sovyet Düzeni’nin yıkılmasından sonra çöküş’e “devrim” demek adet olmuş haldedir, çünkü artık “devrim” sözcüğü “provokatör” olmaktan çıkmıştır, Oligarşik asimilasyona uğradıgını görüyoruz ve bu nedenle olabilir, bugün Türkiye’de oligarşi her gün bir devrim yapmaktadır, “ötekiler” diyebiliriz ve o halde oligarşik medyakratlar “devrim” sözcügünü de işportaya düşürdüler. Öte yandan, devletin, düzenin veya politikanın kendisine en karşı devlet, düzen ya da politika tarafından işgal edilmesi de mümkündür, buna da “kurtuluş” ya da “yenileşme” dendiğini, yaşayarak teşhis etmek durumundayız. Demek ki, kavramak zor’dur.</font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, sans-serif">Peki “çöküş” nedir, madde’si saf değil, elle tutulamamaktadır, gösterilen karışık olunca gösterge açık olamamakta ve bu nedenle, çok zaman zorluğu çevirebilmek üzere ve büyük bir haksızlıkla, “iflas” sözcüğü kullanılmaktadır, anlaşılıyor, ekonomizm, etkisini en çok dilde göstermektedir. İngilizce “bankrupt” veya Fransızca, “banqueroute” köklerinden geliyor ve buradaki “banque” veya “bank” sözcükleri ise, ilk bakışta sanıldığının aksine, çıkışı itibariyle, banka ile ilgili değiller, nehir kenarına da “bank” diyoruz. Buradan esinlenerek parklarda, su kenarlarında oturmaya elverişli setlere de “bank” adını veriyoruz; masa olabilir veya bankalardaki çalışanlarla mevduat sahipleri arasındaki tezgahlar da buradan geliyorlar, yüksek olmaları şarttır. İflas işte bu bankaların, masa ya da tezgahların kırılmasıdır; ödeyemez hale gelmek anlamındadır ve arkasından sel kaçınılmaz olmaktadır. Bütün çöküşlerde ve bir aşamadan sonra sel yaşanıyor. O halde biz yine de çöküş’e bakmak zorundayız; buna “düşüş” de demekteyiz. Ancak ister “düşüş” ve isterse “çöküş” olsun, alt kata veya Marksizmin yaydığı formülasyonla alt yapıya işaret etmektedir. Güzel ve doğru, yalnız bu işareti, kaba Marksizm ya da Rusya Marksizmi, gözleri üst yapıya kapamak şeklinde de vaaz edebilmiştir; bu ise, altta enkazın çok karışık olduğu hallerde görememek anlamına da geliyordu. Halbuki alt yapıda görülmesi zor olan çöküş veya düşüş, üst yapı ya da üst katta çok aşikar olabilmektedir, kaba Marksizm bakmamayı öğretiyordu; üst katta ahlak var ve düşüş, önce üst kattakilerin ahlaklarında ortaya çıkmaktadır.</font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, sans-serif">Demek ki körlük, oligarşide organik ve strüktürel, buna karşın, kaba Marksistlerde ise entelektüel kaynaklıdır. Öyleyse, oligarşinin ve kaba Marksizmin karşılıklı konuşlanmış halde hegemonya kurduğu bir toplumun toptan kör olduğunu söyleyebiliyoruz. O halde geçerken not edebiliyoruz, kaba Marksizm bir bakış-yasakları dizgesi halidir.</font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, sans-serif">FAHİŞELİK DEVRİMİ</font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, sans-serif">Doğrusu, hepsi olmasa da oligarşinin en az bir devrimini kabul ediyorum ve buna “fahişelik devrimi” adını veriyorum. Bu düzen, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbelerinden geçerek, benim “4 Kasım Tezleri” ile, Kasım 2002 Seçimleri’nden bir gün sonra formüle edilmişti, yüksek bürokrasinin son otuz beş yılda en çok aradığı hükümet ilan ettiğim, “ak diktatorya” zamanında, gerçekten fahişeliği ortadan kaldırmıştır. Artık “ünlü” mankenler veya şarkıcılar, bir günlüğüne “aşık” ya da “birlikte” olabiliyorlar, son “fahişelik devrimi” ile bunlar fuhuş sayılmamaktadır, “büyük” medya, günlük gazetelerin ikinci sayfasında, eskiden bu sayfalara “düşünenlerin düşüncesi” adı veriliyordu ve burada “fikir adamları” memleket meselelerini yazıyorlardı, kimin son geceyi hangi tekstilci ya da inşaatçı ya da turizmci ile geçirdiğini yazmaktadır. Demek ki artık düzen, düşünenler mahalline yerIeşmi haldedir ve bunu daha yüksek bir aşama saymak yerindedir.Demek ki, fahişelik devrimini, “tit” düzenine borçluyuz.</font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, sans-serif">Turizm, inşaat ve tekstil’den oluşan bu sektörü ve darbesini yıllardır yazıyorum. Turizm, yatak, inşaat dikmek ve tekstil de giydirmek ya da aynı anlama gelmek üzere soymak demektir; ve benim “tit” diktatoryası analizim, “kir teorisi” ile birlikte gitmektedir. Her üç sektör, aynı zamanda, hiçbir birikim ya da kalifikasyon gerektirmemektedir; ilkesizdirler ve kirlenme ile kir üretmeye yatkındırlar. Öyleyse, yatak, dikme ve soyma ya da aynı anlama gelmek üzere, giydirme girdileri varsa, “fahişelik devrimi” kaçınılmaz ve çok kolay görünmektedir. Hammadde ya da elemanlar ortadadır, sonucu kendiliğinden çıkabilmektedir.</font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, sans-serif">Marksizmin yansıma kuramı, asıl burada hükmünü sürdürmekte; yaratıcılık, gerçekligin yansımasını bozabilmektedir ve yerindedir, yaratıcılığı burada görebiliyoruz, gerçekligin bozularak tamamlanması olarak düşünebiliriz. Demek ki, yaratıcılık alanında bozma var, ideolojik ve hegemonik alanda ise bozma sözkonusu degildir, düşünemiyoruz; bu nedenle, “tit” darbesinin ideolog ve yayıncıları sadece ve sadece köle olmak zorundadırlar.</font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, sans-serif">Oyleyse şimdi en köle olanlar, genel yayın yönetmenleri, tv müdürleri ve çok zaman da rektörlerdir; bunları köle olarak görmek durumundayız ve kölelerin sadece bu türüne acıyamıyoruz. Çünkü, tiksinti, acımayı önlemektedir. Bunu bir yerde netlikle tespit edebiliyoruz; büyük gazeteciler, artık röntgencilerden çıkmaktadır ve röntgencilere acımanın imkansızlıgını biliyoruz. Bir tespittir, bir sonucu var, büyük patronlar, oligarklar, fuhuş vakanivüsi durumuna gelmiş olmaktan utanmamaktadırlar; gerçi utanmaları için bir nedenin kalmadığını da düşünebiliriz, 12 Mart ve 12 Eylül Darbelen ile temelleri atılan ve sonra ANAP-AKP ile gerçekleştirilen “fahişelik devrimi” sonucunda, fuhuş ortadan kalkmış haldedir.</font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, sans-serif">Yaygınlaştıkça ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın son emirnamesi ile fişleme kapsamına alınan “yüksek” sosyeteye mal oldukça, fahişelik lagv edilmektedir, ben buna “fahişelik devrimi” adını veriyorum. Artık matbuat patronları, A. Doğan, T. Ciner, bir zamanlar Uzan, sahibi oldukları gazetelerin, eşleri, kızları veya torunları tarafından okunmaları halinde ahlaklarının bozulacağından kaygılanmamaktadırlar; çünkü oligarşinin darbeleri ile “fahişelik devrimi” gerçekleştirilmiş ve fahişelik lağvedilmiştir, itikatları budur ve bu da başlı başına bir “ahlak devrimi” değerindedir. Güvenle ve iftiharla söyleyebiliyoruz, artık ülkemizde, “pahalı” fahişe kalmamıştır; “çok şükür” diyebiliyoruz. Demek ki, fahişelik, yayıldıkça ve elit tabakalarda bir yaşam biçimi oldukça, ortadan kalkmaktadır. Buna “pahalı fahişelerin fahişeliği koyma yasası” adını da verebiliyoruz; fahişelerin fiyatları arttıkça, fahişelik ikinci sayfaya yerleştikçe, fahişelik çözülmekte ve bitmektedir.</font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, sans-serif">Hep dış turizme karşı oldum, Başbakanlık-Devlet Planlama Teşkilatı’nda çalışırken de bunu ileri sürdüm, “turizm sektörü ile fahişelik sektörü birlikte gelişir” diyordum, doğrusu ben, bir iktisatçı ve plancı olarak, yabancı para geleceği iddiası ile bir ülkenin en güzel sahil ve koylarını o ülkenin halkına kapatıp sadece yabancılara tahsis etmeyi de hainane buluyordum ve buluyorum. Şimdi Türkiye’nin ihracatı, turizme, tekstile ve dışarda alınan taahhüt işlerine dayanmaktadır ve ihracat arttıkça, görüyoruz, fahişelik hem artmakta ve hem de ortadan kalkmaktadır. Mankenler, tekstil sektörü nün türevidir: geceleri, tekstilcilerle “birlikte” oluyorlar veya turistik yerlerdeki barcılara aşık olup boş zamanlarda inşaatcılara “ekstra” yapıyorlar böylece ve “birlikte olmalar” ile fahişeliğin kökü kazınmaktadır. Demek ki “fahişelik devrimi”, eninde-sonunda bir tarif meselesidir, bir demirperde işidir ve bir ahlaki karşı-devrimdir.</font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, sans-serif">Bu sektör, “tit” darbesi, ancak esaret ücreti düzeniyle kendisini sürdüre bilmektedir. Ülkede iş hukuku ile işci haklarının Osmanlı’nın son zamanlarının da gerisine düşmesinin nedenini burada aramak durumundayız. Özal’ın Anap’ı kanalıyla Eylülist diktatoryanın ürünü ve devamı olan AKP azınlık rejiminin ilk olarak daha önceki dönemde çıkartılan iş güvenliği yasasını geri çevirmesi bu nedenledir. </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, sans-serif">Türkiye’nin bir demir-perde ülkesi oluşunun kavramsal ve pratik analizini, Tekelliyet’in daha sonraki cildlerinde ele alıyorum. Burada kısaca haberi var ve yetinmek durumundayım. devamla, şimdi bu düzen, iki boynuzlu bir öküzün üzerine binmiş durumdadır; birisi, esaret ücreti ve diğeri ağır hapis cezalarıdır. Fahişelik devrimi, bu iki boynuzun marifetidir</font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, sans-serif">SİBEL KEKİLİ VAKASI</font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, sans-serif">Almanya’da bir Alamancı kız, adı “Sibel”, oynadığı film nedeniyle ödül alıyordu ve daha sonra Almanya’nın büyük gazeteleri, bu Sibel’in porno film çevirdiğini ortaya çıkardılar; bu, para karşılığı cinsel ilişkiye girmek ve daha çok “orgy” türü ilişkileri filme almak demektir. Fahişelik, para karşılığı vücudunu satmaksa, bu fahişeliktir; kızın babası, o da Alamancı, utancını dile getirdi ve Sibel’i reddetti. Fakat Türkiye, başta, İslamist hükümetin kültür bakanı ve tüm A. D. gazete ve televizyonları, pornocu Sibel’i savunma kampanyası başlattı; Sibel de A. D. kızlarından birisine “kredi kartı borcum vardı, porno film çektim” deyiverdi ve bu önemli açıklama üzerine, zavallı Alamancı kızın “gurbette ne kadar büyük zorluklarla karşılaştığı” ve sonunda yıkılmadan ayakta kalabildigi, ödül ile Türklüğün adını dünyaya duyurarak hem kendisini ve hem de milletimizi yükselttigi hızla takdir edildi Bu sırada üstün devlet hizmet ödülü, Sami Türk ile birlikte, F Tipi sistemini yaratan, uygulamasında pek çok insanımız ölmüştü, ceza evleri genel müdürü Öztosun’a tahsis edildiği için, Pornocu Sibel’e verilemedi. Kaçırıldı ise de telafi imkanlarının bulunduğu kesindir, A. D. matbuatında, dünyada büyük yıldızların hemen hepsinin önce pornoculuk yaptıklarını yazanlar da çıktı, böylece pornoculuk mesleği yüceltildi, Sibel’e olmasa bile Sibel’jn şahsında tüm pornuculara hizmet ödülü verilmiş oldu, Sibel de teskin edildi, üzülen babanın bir “töre cinayeti” işlememesi için uyarılması da ihmal edilmiyordu. Bu minval üzere, Pornocu Sibel, Istanbul havaalanında bir kraliçe olarak karşılandı, herhalde eski ülkücü ve şimdi aşırı Müslüman, karısı “Işıl”, oğlu Mehmet Ali ve Furkan, kültür ve turizm bakanı da hazırdı; demek ki fahişelik lağvedilmiş haldedir ve ahlakta bir “devrim” ile karşı karşıyayız. </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, sans-serif">HÜLYA AVŞAR</font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, sans-serif">Annesinin kumar ve benzeri zaafları günlük ve değişmez haber malzemesidir, hep biliyoruz ve kızı veya kız kardeşi ise’ bir iş sahibi olmamakla birlikte sık sık tekstilci veya inşaatcılar ile “birlikte” olmaktadır, hızla degiştirdigini hep okuyoruz, yorulmamaktadır. Kocası için “usturuplu zina” doktrinini ileri süren odur, bu da bir marifet olmalıdır, K. Ç. en çok evlilik-dışı ilişkileri nedeniyle haber yapılmaktadır. Bunlardan birisinde karakola düşmüştü, polisler çarşaflardan spermler topladılar: ancak Koç Matbuatı’nın “zorlama yok” yayınının yargı üzerinde etkili olduğu anlaşılmaktad ve H. Ç. bu tür skandallardandan sonra “Zehra olmasa hemen boşarım” demekle birlikte, kurulu düzenin selameti için, boşanması istenmemektedir, H. Ç. evli ve K. Ç. koca kalmıştır. İşte bu H. Ç., bu Ak diktatorya hükümetinin sağlık bakanının başlattığı “aileyi destekleme” kampanyasının yıldızı ve sembolü olabilmektedir. İkiyüzlülüğün bu kadarı, herhalde hiçbir kavme nasip olmamıştır; bazı Islami tarikatlarda ve kripto-yahudilikte yaygın tavır olan ikiyüzlülük ahlaksızlıga açılmış bir kapı durumundadır.</font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, sans-serif">Bu kadar değil, bu kadar olsaydı, belki yine “güzel” diyebilirdik; bu profesör sağlık bakanının eşinin siyah çarşaflı fotoğrafı gazetelerde yayınlanmıştı, tarikatçı olduğu ileri sürülmektedir. Kendi ailesini siyah çarşaflı tutan bir ak diktatorya bakanının, aileyi destekleme kampanyasında, böyle birisini yıldız ve dolayısıyla aile sembolü seçmesini açıklamak çok zor görünüyor: fakat yine de denemek yararlıdır.(1)</font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, sans-serif">Benim, İslamizmin bitmekte olduğu tespitim, bir ölçüde de bu verilere dayanıyordu; ahlak, bir hareket emirleri dizgesidir ve ahlakın kurallarını rasyonalite ile açıklamak zor veya beyhudedir. Pornocu Sibel’i akıl düzeyinde kalarak takbih etmek veya “usturuplu zina” doktrininin yeni peygamberini kınamak imkansızdır, bu ayrımı Kant’tan beri ezbere söyleyebiliyoruz. Ancak ahlak’tan önce dinler vardı ve din, eninde sonunda, bir yasaklar manzumesidir; şimdi İslamın bir yasak dizgesinin kalmadığını görüyoruz.</font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, sans-serif">Ritüel mi, bu en çok paganlarda ve bizde ise şamanlarda var; eğer belli bir hareket etme veya etmeme düzeni yoksa, türban takmayı veya günde beş kez belli yerlerde namaz kılmayı, bir din sayamayız. Şamanizmde, her sabah ve önemli günlerde, doğmakta olan güneşin önünde eğilme ya da secde yapma var; ama şamanlar, dindar değil pagandırlar. Her türlü paganizmde, her türlü dinden daha zor ve fedakarlık isteyen bir tapınma olduğunu biliyoruz; ama yine de paganları, modern zamanlarda bazı türlerine “hoşgörü” de denilen, vurdumduymazlar kabul edebiliyoruz. Din ise, öncelikle bir doktrin ve entelektüel duruştur, ayrımı burada görüyoruz. Ak diktatorya’da Müslümanlık, ahlakını kaybetmektedir.</font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, sans-serif">İster Hristiyan, isterse Yahudi veya Müslüman olsun, dindar, yabancıya kuşkulu ve dışa kapalıdır; muhafazakar, denilen de budur. Türkiye’de Müslümanlık ve muhafazakarlık, bu nedenle, Tevfik Fikret’i en çok “Haluk’un Vedaı” şiirinden dolayı kınıyordu; Fikret, oğlunu dışarıya gönderiyor ve “ne bulursan getir” diyordu. Türkiye tarihinde Fikret’in, Müslüman ve aynı anlamda muhafazakarlar tarafından “zındık” ilan edilmesi bu nedenledir. Ancak şimdi bu ülkede, bir gazetede fıkra yazan ve “en Müslüman” iddialı bir gazeteci, imam-hatip mezunu kızını ilahiyat tahsili için Viyana’ya gönderebilmektedir; Viyana, halk eğitim kurumlarında Yahudiliğin en etkin olduğu Avrupa başkentlerinden birisidir ve Türk Müslümanları artık ilahi olanı öğrenmek için de dışa açılmakta ve her yerlerini açmaktadırlar. Şimdi ahlaksızlık, göklerdedir. </font></p>
<p align="justify"><font face="Arial, sans-serif">Düşüş, Fikret’in işaret ettiği üzere, etrafı görmemekten olmasa da düşenlerin etrafı görmedikleri kesindir; bu o kadar öyle ki, bu gün düşüşe, yönetenlerin ve oligarşinin körlüğünü görerek de hükmedebiliyoruz. Dindarlar ve zenginlerde yerel hiçbir yükseklik ve hiçbir halk gerçekliği ve değeri kalmamıştır, kör gözleri sadece dışa açılmaktadır. Bütün zenginlerin ve tüm muhafazakarların çocukları dışardadır ve dışarda “okuyorlar”; palazlanmış Muslümanlar, çocuklarının kulaklarına, “hepsi lazım bu yurda, hepsi müfid/ bize bol bol ziya kucakla getir,” dizelerini yolluk olarak veriyorlar, ve şimdi muhafazakarların, Fikret’i Mehmet Akif&#8217;ten daha yüksek görmeleri de mümkündür.<br />
</font></p>
<p style="background:transparent none repeat scroll 0 50%;margin-bottom:0;" align="justify"><font face="Arial">Çöküş varsa soru var diyebiliriz. Bolşevik devriminin Hegel&#8217;e yeni bir okuyucu getirdiğini tespit edebiliyorduk;Sovyet düzenin yıkılması ise, Marx ve hatta Lenin üzerine yeni sorular çkartıyordu,bunu da normal kabul etmek durumundayız. Kaçış ise bir soru-cevap idi;geride kalmak üzere olduğumuzu gözleyebiliyoruz. </font></p>
<p style="background:transparent none repeat scroll 0 50%;margin-bottom:0;" align="justify">&#160;</p>
<p style="background:transparent none repeat scroll 0 50%;margin-bottom:0;" align="justify"><font face="Arial, sans-serif">1)Şaşırtıcı bilgiler içeren bir etimolojik sözlükte şu girişe rastlıyoruz:“</font></p>
<p style="background:transparent none repeat scroll 0 50%;margin-bottom:0;" align="justify"><font face="Arial, sans-serif">Helin. HLYN, patr. of proper n. Hel, Hill, short for Hellel, cf. Hillel..” Burada ibrani yazın var ve ben bunun yerine karakterlerin Latin karşılığını aktarmış bulunuyorum tam telaffuzu “helin” olmaktadır. “Hel” adının patronymic’i olabilir ki. bunu “Gül’lü” misali “Hel&#8217;li olarak<br />
söyleyebiliriz. Bir de Hillel adının küçültülmüşü olarak kullanılıyor; Hilel adı ise Tevrat ta var. Aynı sözlükte “avişar”, avisay, “avinur”, girişlerini de buluyoruz, sırasıyla, şarkı, şar, babamız ir, veya say, hediye, babamızdır, babamız hediye’dir veya babamız ışık’tır, anlamlarını veriyor,isim olarak taşımıyorlar.</font></p>
<p style="background:transparent none repeat scroll 0 50%;margin-bottom:0;" align="justify"><font face="Arial, sans-serif">Bu sözlük çok güven veriyor ve bu açıdan da şaşırtıcıdır; çünkü, dünyada Yahudilerinin taşıdıkları isimler arasında “benderli” de tespit edilmektedir, biz politikada yükselmiş Atıf Benderli nin İbrani asıllı olduğunu kaydetmiştik, burada bulmak, bulgularımızı desteklemektedir ve temimize güvenimizi artırmaktadır.</font></p>
<p style="background:transparent none repeat scroll 0 50%;margin-bottom:0;" align="justify"><font face="Arial, sans-serif">Bu ve üstelik pek pahalı sözlüğü bulabilmek kolay olmadı; Londra’da İ. Tekin ve S. Çarmıklı ve arkadaşları aylarca peşini kovaladılar, bulup bana gönderdikleri için teşekkür ediyorum.</font></p>
<p style="background:transparent none repeat scroll 0 50%;margin-bottom:0;" align="justify"><font face="Arial, sans-serif">H. W. St E. H. Guggenheimer, Jewish famiiy Nanws Their Origins —An Etynıological Dictionary, Ktav Publishinh House. 1992, p. 334 and others. </font></p>
<p align="justify">&#160;</p>
<p align="justify">&#160;</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Yalçın Küçük Sabetaycıların Kuklası mı ?]]></title>
<link>http://kendihalinde.wordpress.com/2006/12/08/yalcin-kucuk-sabetaycilarin-kuklasi-mi/</link>
<pubDate>Fri, 08 Dec 2006 13:37:09 +0000</pubDate>
<dc:creator>kendihalinde</dc:creator>
<guid>http://kendihalinde.wordpress.com/2006/12/08/yalcin-kucuk-sabetaycilarin-kuklasi-mi/</guid>
<description><![CDATA[&#8220;Prof.Dr.Yalçın Küçük Deşifre ettiğini iddia ettiği İbrani asıllı Sabataycıların kuklası olabi]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="margin:0;"><span class="postbody"><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:13.5pt;">&#8220;Prof.Dr.Yalçın Küçük Deşifre ettiğini iddia ettiği İbrani asıllı Sabataycıların kuklası olabilir&#8221;</span> </span></span></p>
<p><span class="postbody"><span style="font-family:Times New Roman;"><img style="width:293px;height:411px;" src="http://img133.imageshack.us/img133/488/kuklssavi2.jpg" alt="sdsad" width="293" height="411" align="middle" /></span></span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"><span class="postbody">Madem ortaya Sabataycılık hakkında bir iddia atıyoruz o halde ,işe;&#8221;Sabataycılık nedir?&#8221; sorusunu yanıtlamakla başlamalıyız. <!--more--></span></span><span style="font-family:Times New Roman;"><span class="postbody">Sinem Karaağaça göre Sabbatai Zvi(Sabatay Sevi); &#8220;1626 Yılında İzmir&#8217;de Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Sabetay Sevi 1665 yılında kendisinin Tevrat&#8217;ta beyan edilen ve dünyaya gelip &#8220;vadedilen topraklar&#8221; da Yahudiliği tekrar hakim kılacak olan Mesih (İsa) olduğunu iddia etti. Bir din adamı olan Sevi&#8217;yi başka Yahudi din adamları da kabul edip destekleyince büyük bir Yahudi kitlesi onun arkasına takıldı ve devletlerinin de olmamasının acısıyla bu amaca giden yolda ve Siyonizmi ortaya çıkaracak süreçte onu desteklediler.Kudüs&#8217;teki Yahudi önde gelenleri Sevi&#8217;yi desteklemedikleri gibi, onu dinlerini bozan bir düzenbaz olarak gördüler ve Osmanlı Sarayına şikayet ettiler. &#8230;. &#8221; </span><span class="postbody">İşte bu günlerde medyayı elinde bulunduran yahudi asıllı sabataycıların bu denli büyük yerlere gelme sebebi ;İsraildeki yahudilerin ziona ulaşma(siyonizm) tutkularıyla taban tabana örtüşmektedir.Çünkü İsrail yahudilerin arz-ı mevudu (onlara göre vaad edilmiş toprakları) kudüs ve çevresindeki kutsal topraklar ise; Türkiyedeki ibraniler için de şu an üzerinde bulunduğumuz topraklardır. </span></p>
<p><span class="postbody">Sabataistler, Modern Türkiye tarihinin hem sahne önündeki flaş aktörleri hem de sahne ardındaki yapımcı ve yönetmenleridir. Osmanlı&#8217;nın yıkılışında oynadıkları rolle onun yerine yeni rejimin kuruluşunda oynadıkları rol, belirgin bir sebep-sonuç ilişkisine sahiptir. Günümüz Türkiyesi&#8217;nde, tüm köşe başlarını kapmış olmaları tesadüf değildir. </span></p>
<p><span class="postbody">Öteden beri &#8220;Dönmelik&#8221; olarak bilinen Sabataizm, İzmirli bir hahamken tüm dünya Yahudileri&#8217;nin kurtarıcısı (mehdi) olduğu iddiasıyla ortaya çıkan Sabatay Zvi&#8217;nin adına nisbet edilir. Döneminin Yahudi dünyası içerisinde de marjinal ve Yahudilik&#8217;ten sapmış (heretik) bir gurup olarak kabul edilen Sabataycılar, Osmanlı döneminde hep Müslüman adları alarak içten Yahudi oldukları halde dıştan Müslüman gibi göründükleri için &#8220;dönme&#8221; adıyla anıla gelmişlerdir. Bu isim onlar Yahudilik&#8217;ten İslam&#8217;a döndükleri için değil &#8220;dönmedikleri&#8221; için verilmiştir. Değilse İslam&#8217;da &#8220;ihtida&#8221; müessesesi vardır ve samimi olarak İslam&#8217;a giren kimse, yedi sülalesi Müslüman olan biriyle din katında eşittir. Bu nedenle Ermeni, Rum Ortodoks ve hatta Yahudi iken sonradan &#8220;Allah&#8217;a teslimiyeti&#8221; (=İslam) din olarak seçen hiç kimseye &#8220;dönme&#8221; adı verilmemiştir. </span></p>
<p><span class="postbody">Yahudiliğin Hurûfî, mistik, gizemli ve simgeci yorumu olan Kabala ekolü bilinmeden Sabataizm bilinemez. Çünkü Sabataizm, Kabalacı metinlerin daha marjinal ve militan bir yorumu olan Zohar ekolünün ürünüdür. İlginç olan husus, İsrail devletini İslam topraklarının bağrına bir bıçak gibi saplayan Siyonizm de, Sabataizm gibi Zohar ekolünden doğmuştur. Yani Siyonizm ve Sabataizm, aynı annenin iki memesinden emen ikiz kardeştirler. Bu nedenle ikisi de makyavelist, maskeli, çıkarcı ve sinsidir. İkisi de &#8220;ibâhî&#8221;dir. Konunun yüzyılımızdaki en büyük Müslüman uzmanı olan Prof. Dr. Abdulvahhab el-Mesiri&#8217;nin isabetli teşhisiyle ikisinin kendisinden doğduğu kaynağın temel felsefesi &#8220;küresel değersizleştirme&#8221;dir. </span></p>
<p><span class="postbody">İşte niteliklerini ve kökenini yukarıda kısaca dile getirmeye çalıştığımız Dönmeler -namı diğer Sabataistler- yüzyıllardır insanımızın zihninde yer eden &#8220;dönmeler dönmezler&#8221; özdeyişini doğrulayarak bir kez daha atağa geçtiler. </span></p>
<p><span class="postbody">İslam&#8217;a karşı &#8220;küreselleşme&#8221; adı altında küresel bir savaşa girişen ABD&#8217;deki &#8220;kıyametçi&#8221; Hıristiyan fanatiklerle Yahudi fanatikler el ele vererek dünyayı haraca kesme projesini uyguluyorlar. ABD yönetimini ele geçiren Hıristiyan fanatikler projelerini uygulayacakları başka ülkelerde Siyonistler&#8217;le iş tutarken, sıra Türkiye&#8217;ye gelince Siyonistler&#8217;in ikiz kardeşi olan Sabataistler&#8217;i tercih ediyor. </span></p>
<p><span class="postbody">Şu günlerde gizemli bir el tarafından yeniden dizayn edilen seyaset arenasına mebzul miktarda Sabataycı&#8217;nın sürülmesini siz tesadüf mü sanıyorsunuz? Önümüze, ardımıza, sağımıza, solumuza, merkez solumuza, merkez sağımıza ve tam merkezimize hep siyasetin baş aktörü olmaya aday Sabataistler birer birer yerleştiriliyor. </span></p>
<p><span class="postbody">İsteniyor ki Sabataycı&#8217;nın rakibi de Sabataycı olsun. Birinin foyası ortaya çıkar ya da Sabataist destekli medya tarafından şişirilen balonu patlarsa, onun alternatifi de Sabataist olsun. Yani, bu ülkede Sabataistler&#8217;den kurtuluş imkanı kalmasın ve biz millet olarak Sabataycılar&#8217;dan Sabataycı beğenelim. </span></p>
<p><span class="postbody">Mesela &#8220;Leydi&#8217;nin Topuk Sesleri!&#8221; manşetleriyle şişirilen, medyanın &#8220;sarışın güzel&#8221; diye nitelediği, Mübadelede (Bu &#8220;mübadele&#8221; sözcüğü anahtar bir sözcük; tüm sır mübadele listesinde saklı) Sabataizm&#8217;in kalesi Selanik&#8217;ten getirilip Milas civarına yerleştirilen Sabataist eskidi diyelim. </span></p>
<p><span class="postbody">Al sana ABD&#8217;den ithal, sıfır kilometre, bir tarafı ecnebi bir tarafı Sabataistler&#8217;in Kapani koluna mensup melez bir Sabataycı daha! Arkasına uluslararası finans çevrelerinin de desteğini alarak gelen bu Sabataist&#8217;e hangi babayiğidin gücü yeter? 28 Şubat&#8217;ta dindar milletin anasını ağlatan &#8220;kahraman koruyucular&#8221; bile, bu dayısı kuvvetli Sabataist&#8217;e selam durur evelallah. </span></p>
<p><span class="postbody">Diyelim ki, onun &#8220;ecnebi&#8221; oluşundan dolayı milletin huzuruna çıkarılamayacak kadar defolu olduğu anlaşıldı ya da anlaşılma ihtimali belirdi. &#8220;Demokrasilerde(!!!) çare tükenmez&#8221; derlerdi ya hani? İşte ondan&#8217; al sana İzmir&#8217;den bilmem nereye, oradan Sakarya&#8217;ya göçerek ve dahi Demokratlar arasında politika yapan aile büyüklerini de kullanarak Sabataycı kökenini kaybettirmeyi başarmış genç, iş bilir, becerikli bir Sabataist daha&#8217; Tabiî ki yine ABD&#8217;den, yine ithal&#8217;. </span></p>
<p><span class="postbody">Yeniler, ABD tv&#8217;lerinin uzantıları CNN ve NTV&#8217;nin olağanüstü desteğine rağman istenen rüzgarı estiremedi mi? Onun da kolayı var: Eski Sabataistler&#8217;den takviye edilmiş bir Dönmeler portföyüne (İpekçilerden bir İpekçi&#8217;nin &#8220;Sabatay Zvi dedem olur&#8221; diye demeç verdiğini hatırlatmaya bile gerek yok) maydanoz kabilinden onlara payanda olmaya hazır birkaç sözüm ona yerli&#8217; </span></p>
<p><span class="postbody">Yani Sami Hocaoğlunun da belirttiği gibi ;sabatayist adı altında toplanmış ve yakubiler,karakaşiler ve kapaniler diye kendi aralarında üç gruba ayrılmış bu gizli cemaat ülkemizde ne yazık ki çok az nüfusa fakat çok büyük bir nüfuza sahipler. </span></p>
<p><span class="postbody">Fakat konu başlığımızı oluşturan asıl sorun ;sabataycılar nasıl olur da bu akdar güçlü olmalarına rağmen kendileri hakkında Prof.Dr.Yalçın Küçük&#8217;ün bu kadar yazıp çizdiklerini önleyememektedir? </span></p>
<p><span class="postbody">Sizce medyaya bu denli hakim,içlerinde generallerin,eski dışişleri bakanlarının bulunduğu böylesine büyük bir cemaat adı üstünde küçücük &#8220;Yalçın Küçük&#8221; le başedememekte olabilirler mi? </span></p>
<p><font face="Times New Roman"><span>Tabii ki hayır.İşte bu soruya verilebilecek iki adet cevap vardır. </span></p>
<p></font></span></p>
<p><span><span style="font-family:Times New Roman;"><span class="postbody">1-Büyük çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu vatanımızda,bu cemaatin varlığının birdenbire belli edilmesi büyük bir kaosa sebep olacağından Yalçın Küçük gibi kuklaları kullanarak,kendi varlıklarını yavaş yavaş halkımızın beynine sokmaya çalışmaktalar. </span></span><span style="font-family:Times New Roman;"><span class="postbody">2-Türkiyenin siyasal gidişatında pek buyuk roler ustlenemeyen bir çok sabataistin arasında-aslında onlarla alakası olmadıkları halde Müslüman Türk olan önemli şahsiyetlerin de onların tartafındanmış gibi gösrerilmesini sağlamak.Buna en büyük örnek Mustafa Kemal Atatürk&#8217;ün Yahudi olduğu gibi saçma sapan iddaların gündeme taşınmış olması ve sabataycılığın (türkiyedeki yahudi asıllıların) merkezinin Atatürk&#8217;ün doğum yeri olan, Selanik olduğunun sürekli vurgulanmasıdır.</span><span style="font-size:13.5pt;"><span style="font-family:Times New Roman;"> </span></span><span><font face="Times New Roman"> </p>
<p></font></span></span></span> <span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';">Murat Asiltürk</span><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';"><br />
<a href="http://www.turkstudent.net/">www.turkstudent.net</a>  forum sayfalarindan aktarmadir.</span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA['Dönmeler' yahut 'Sabetaycılık' ]]></title>
<link>http://kendihalinde.wordpress.com/2006/12/05/donmeler-yahut-sabetaycilik/</link>
<pubDate>Tue, 05 Dec 2006 06:22:42 +0000</pubDate>
<dc:creator>kendihalinde</dc:creator>
<guid>http://kendihalinde.wordpress.com/2006/12/05/donmeler-yahut-sabetaycilik/</guid>
<description><![CDATA[&#8216;Dönmeler&#8217; yahut &#8216;Sabetaycılık&#8217; tartışmalarına bir katkı denemesi &#8211; I ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">&#8216;Dönmeler&#8217; yahut &#8216;Sabetaycılık&#8217; tartışmalarına bir katkı denemesi &#8211; I </span></strong></p>
<p><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"><img style="width:195px;height:219px;" src="http://www.8sutun.com/files/abdullah_muradoglu111.gif" alt="ddd" width="195" height="219" align="middle" /></span></strong></p>
<p><strong></strong><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span></strong><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Abdullah Muradoğlu</span></strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"><br />
<a href="mailto:amuratoglu@yahoo.com">amuratoglu@yahoo.com</a> </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Soner Yalçın&#8217;ın Doğan Yayıncılık&#8217;tan çıkan &#8220;Efendi: Beyaz Türklerin Büyük Sırrı&#8221; başlıklı kitabı &#8216;Sabetayizm&#8217; tartışmalarını yeniden canlandırdı. Son yılların en spekülatif konularının başında yer alan Sabetaycılık, artık gerçek bağlamı dışında ele alınmaya ve tartışılmaya başlandı. Bu konuda yapılan tartışmalar, ortaya atılan iddialar tehlikeli sularda seyretmeye başladı. Her konuyu olduğu gibi bu konunun da cılkını çıkarmayı başardık. Toplumsal tarihimizin parçası olan ve ancak bu bağlamda tartışılması, araştırılması gereken konu, ne yazık ki siyasal, ideolojik, dini tartışmalara eklemlendi. </span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"><!--more-->&#8216;Sabetaycılık&#8217;, Türkiye&#8217;de sisteme yönelik teorik çözümlemelerin anahtarı gibi algılanmaya başladı. Genelde ilahiyatçıların, din sosyolojisinin, din psikolojisinin ve bir ölçüde tarihçilerin cevaplandırması gereken konu bambaşka mecralara sürüklendi. Sağcısı solcusu, dinlisi dinsizi, laiki antilaiki, herkes bundan bir pay çıkarmaya başladı. İş sonunda geldi, bir soy adı paranoyasına dayandı. Bir kere başlı başına &#8220;Sabetaist&#8221; kelimesinde sakatlık bulunmaktadır. Sabetaist, tıpkı Marksist, Kapitalist, Faşist kelimeleriyle benzeştirilebilir. Birisine Sabetaist dediğimiz zaman Sabetaycılık adı altında belirli inanç, ideoloji ve yaşam tarzına kesin hatlarla bağlı birisini tarif ediyoruz demektir. İşin aslına bakılacak olursa Sabetaycılık-Sabetaizm kavramı Yahudi tarihçi ve araştırmacılar tarafından icat edilmiş bir kavramdır, daha çok da Sabetay Sevi yahut Aziz Mehmet Efendi taraftarlarını küçümsemek, suçlamak amacıyla kullanılmıştır. Zaten Sabetay Sevi&#8217;yi şikayet edenler Yahudi Hahamlar değil midir? Yahudiler Sabetay Sevi ve bağlılarının-görünürde olduğu kabul edilse bile-İslam dinine girmelerini hiç bir zaman affetmediler. Yahudilik içinde sapkın bir kol olarak görülen Sabetay Sevi bağlıları, Yahudiler tarafından aşağılanan, horlanan bir topluluk olmuşlardır. Bu bakış açısına sahip olan Osmanlı Yahudilerinin yer yer &#8216;Dönmeler&#8217; aleyhinde Osmanlı devletine ihbarlarda bulundukları açık bir gerçektir. Sabetay Sevi&#8217;nin aslında Yahudi olduğu, eski inancına devam ettiği, hatta gizlice bu tarikatı yayma çabası içinde olduğuna dair bir ihbar nedeniyle Arnavutluk&#8217;a sürgün edildiği söylenebilir. &#8220;Dönmeler&#8221; aleyhindeki propaganda tarihin pek çok kesitinde yapılagelmiştir. Bugünkü tartışmaların temelinde bu propagandaların etkisi vardır. Örneğin Josepf Nehama adlı Yahudi tarihçi 7 ciltlik &#8220;Selanik Musevileri Tarihi&#8221; adlı Fransızca eserinde  &#8220;Sabetaycılık Azabı&#8221; başlıklı bölümde bu kavram kullanılır. Kitapta Avdetiler&#8217;den Yahudilikten dönen sapkın bir cemaat olarak sözedilir. (Bak: Orhan Koloğlu, Marrano&#8217;dan Sabetay&#8217;a Avdeti&#8217;den Dönme&#8217;ye 350 Yıllık Serüven. Tarih ve Toplum, Temmuz 2002). Nehama&#8217;nın kitabında Sabetay Sevi ve taraftarlarının İslam&#8217;ı kabul edişi şiddetle eleştirilerek, tasasız bir şekilde binlerce yıllık dinlerini inkar ettikleri, düşmanlarının intikam planlarına karşı korunmak için efendileri Osmanlıların inancını benimsedikleri belirtilir. Nehama, dönemin Yahudi Hahambaşılığı tarafından yayımlanan bir serkülerden alıntılar yapar. Alıntılarda bu topluluk hakkında zinalar, ahlaksızlık, sahtekarlık, yolsuzluk gibi akla hayale gelmez iddiaları sıralar. Sadece bu bile Yahudilerin, Avdetilerin -görünürde yahut gerçekten- Müslümanlığı kabul edişlerine nasıl aşağılık bir olay olarak baktıklarını gösterir.  Ünlü Yahudi tarihçi Scholem Gershom da Türkiye Avdetilerinden &#8220;Gizli Yahudi Cemaati&#8221; olarak söz eder. Scholem&#8217;in bu çerçevedeki bir makalesi, 1988&#8242;de Ankara İlahiyat Fakültesi dergisinde, kendisi de &#8216;Dönmelik&#8217; üzerine doktora tezi çalışan Prof. Hasan Küçük&#8217;ün imzasıyla çevirilerek yayınlanır. Aslında Nehama&#8217;nın ağır hakaretler içeren kitabındaki yaklaşımla Scholem&#8217;in &#8220;Gizli Yahudi Cemaati&#8221; yaklaşımı arasındaki farklılık dikkat çekicidir. Birinci yaklaşım Avdetileri aşağılayıp dışlarken, ikinci yaklaşım yaşadıkları varsayılan bir gizlilikten kurtarılıp himaye altına alınmaları gerektiğini ima eder. Bu da son tartışmaların mahiyetine küçük bir ışık tutabilir.</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"> </span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"> </span><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Her fikrin avdetisi var</span></strong></p>
<p><strong></strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Yahudi araştırmacılar-kendi tabirleriyle- &#8220;Sabetaycılık-Sabetaist&#8221; kavramını sıklıkla vurgulamışlardır. Dolayısıyla günümüze kadar sarkan &#8220;Sabetaizm-Sabetaycı&#8221; ithamları Yahudi araştırmacılarının bakış açılarını yansıtıyor. Oysa Osmanlı tarih yazıcıları dönmelere &#8220;Avdeti&#8221; demektedirler. Örneğin, ünlü Osmanlı biyografi yazarı Hüseyin Vassaf, Sefinetün Evliya(Evliyalar Gemisi) adlı önemli eserinde Mevlevi dedelerinden(Halil Bezmen&#8217;in anneannesinin dayısı) Esad Dede&#8217;yi övgüyle anlatırken &#8220;Avdeti&#8221; ibaresini kullanır. Halk arasında ise daha çok &#8216;Dönme&#8217; ibaresi kullanılagelmiştir. Dönme kelimesi daha sonra ansiklopedilere, sözlüklere girerek Yahudilikten ayrılmış bir topluluğu tanımlayan bir kavram niteliği kazandı. Avdeti bir Bektaşi Dedesi müslüman bir Osmanlı biyografisti tarafından evliyalar listesine alınmıştır, bunda hiçbir beis de görülmemiştir. Bu listelere sol dahil, daha başka fikri ve siyasi akımların listelerini de ekleyebiliriz. Örneğin Şefik Hüsnü Deymer, Zeki Baştımar, Reşat Fuat Baraner gibi Selanik kökenli isimlerin önderlik ettiği Türkiye Komünist Partisi&#8217;ni buna ekleyebiliriz. Buradan çıkan sonuç şudur, toplumun pek çok kesiminden olduğu gibi Avdeti ailelerden de ülkedeki siyasi, fikri, dini akımlara katılanlar olmuş, Avdeti bir Komünistle, Avdeti bir Kemalist, Avdeti bir din adamı, Avdeti bir liberal farklı saflarda farklı cephelerde karşı karşıya gelmişlerdir. Öte yandan Avdeti&#8217;ler arasında pek çok ailenin de Sabatay Sevi&#8217;nin din değiştirmesine rağmen eski inançlarını sürdürdükleri biliniyor. Bunu Avdeti kökenlilerin yaptıkları açıklamalardan öğreniyoruz. Örneğin &#8220;Tarih Vakfı Yurt Yayınları&#8221; tarafından yayımlanan &#8220;İstanbul&#8217;da Hatırlamak ve Unutmak: Birey, Bellek ve Aidiyet &#8221; isimli kitapta Leyla Neyzi&#8217;nin Fatma Arığ&#8217;la yaptığı mülakatta da bu belirtiliyor. Neyzi, &#8220;Sabetaycıların Türkiye&#8217;deki diğer azınlıklardan farkı, görünüşte çoğunluktan farksız olmakla birlikte, cemaat içinde farklı bir kimliği sürdürmeleri. Yani kimlikleri gizlilik üzerine kurulu. Onları diğer azınlıklardan ayıran başka bir özellik de, toplumda ekonomik ve politik güç sahibi olmaları&#8221; der. Görüldüğü gibi &#8216;Sabetaist&#8217;, &#8216;Sabetaycı&#8217; kavramı herkes için bir anahtar kavramdır. Neyzi, yazısında Sabetaycıları görünüşte müslüman olan Sabatay Sevi taraftararı olarak da niteler ayrıca. Öte yandan Fatma Arığ da ailesinde Sabetaycı ritüellerin bütün canlılığıyla yaşadığını nakleder. Arığ, büyükbabası ve büyükannesinin ve ondan önceki neslinin de bu kimliğin bütün kural ve vecibelerini yerine getirdiklerini belirterek,&#8221;Şimdi ben bunu nasıl yok varsayabilirim&#8221; demektedir. Arığ ilginç bir tespitte daha bulunarak Sabetaycıların Atatürk&#8217;ün arkasına sığındıklarını, &#8220;laiklik kavramı kendilerini de rahatlatan bir kavram olduğu için, topluma karşı kendilerini &#8216;Selanikli dönme&#8217; değil &#8216;Atatürkçü Laik&#8217; diye tanımlayarak bu külfetten kurtulmaya çalışmışlardır&#8221; sözleriyle anlatıyor. Arığ bu cümleleri, anneannesine neden namaz kılmadığını sorduğunda &#8220;Biz Atatürkçüyüz&#8221; cevabını aldığını belirttikten sonra sıralıyor. Arığ, bu topluluk içinde ağır bir kimlik bunalımı yaşandığını da sözlerine ekler. Kendisinin Sabetaist olmadığını söyleyen Arığ, geçmişi, kökleri reddetmek değil, bundan yeni sentezler üretmek gerektiğini de vurgular. Ünlü Türk komünistleri Zekeriya Sertel, eşi Sabiha Sertel ve kızı Yıldız Sertel de anılarında &#8216;Dönme Cemaati&#8217;nden söz ederler, onların kapalı devre yaşamlarından bahsederler, hatta İstanbul&#8217;daki Selaniklilerin kendi okullarını bile diğer okullardan ayırdıklarını anlatırlar. Siyasi bir cinayete kurban giden Abdi İpekçi de Selaniklerin dışardan kız almalara karşı çıkmalarını şiddetle kınıyordu. Hatta ilk nişanlısı olan Esin Dölen&#8217;in üç Selanikli zümreden birine mensup olduğu için Abdi İpekçi&#8217;nin ailesinin bu evliliğe karşı çıktıklarını Tufan Türenç ve Erhan Akyıldız&#8217;ın yazdığı Gazeteci kitabından öğreniyoruz. Tarih Vakfı Yurt Yayınları&#8217;ndan çıkan &#8220;Doğu Akdenizde Liman Kentleri&#8221; isimli kitabın Selanik bölümünde Basil C. Gounaris, Selanik&#8217;te geleneksel olarak, en zengin müslümanların ticaretle uğraşan tek müslüman kesim olan Dönmeler olduğunu yazar. Joseph Nehama&#8217;nın Historie des İsraelites des Selanique adlı eserinden bol bol yararlanan Gounaris, Dönmelerin refah içinde yaşamalarını ise büyük ölçüde hükümete bağlı vergi mültezimleri olmalarına dayandırır. Dönmelerin üç ayrı soya ayrıldıklarını belirten Gounaris şöyle devam eder:  &#8220;İki tanesi üçüncü soyla evlenmez, üçüncü de kızlarını Osmanlılara vermezdi. Dönmeler ne müslümanlar ne de yahudiler arasında sevilirdi. Müslümanlar dönmelerin yalnızca ismen müslüman olduklarını, gizliden gizliye Yahudi dininin kurallarına uymaya devam ettiklerini ve müslüman olarak konumlarından mali çıkar sağladıklarını düşünürlerdi. Yahudiler içinse, bu dönmeler ticarette en tehlikeli rakipti. Hem yahudiler hem de müslümanlarca hakir görülen dönmeler, cemaatlerinin devamını iç evlilikler ve iyi eğitimle sağlamaya çalışıyorlardı. Daha sonraki yıllarda, muhtemelen siyasal ilişkilerde daha güvenli bir konum elde edebilmek için Jöntürk hareketine mali destek verdikleri ve son derece popüler bir gazete olan Asr&#8217; ı kontrol ettikleri görülüyor.&#8221;</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"> </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Gounaris, Selanik&#8217;in Hıristiyan ve Yahudi tüccarlarının Dönmelerle birlikte Selanik Ticaret Odası&#8217;nı denetlediklerini, çıkarlarını korumak için yabancı konsoloslukların desteğiyle yerel yetkililere, hatta Bab-ı Ali&#8217;ye bile baskı uygulayabildiklerini belirtir. Yanı sıra 1909 ve 1910&#8242;da Girit Sorunu üzerine Yunanistan&#8217;a karşı başlatılan Osmanlı boykotunun  taşıyıcı unsurlarının Yahudi ve Dönme tüccarları olduunu belirterek, &#8220;Boykotun uzması üzerine Yahudi mavnacılar zor duruma düşünce Dönme ve Yahudi tüccarlar İtihat ve Terakki Cemiyeti ile yaptıkları toplantıda boykotun sona ermesini istemişlerdi&#8221; der. </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Balkanların en canlı kentlerinden olan ve çok uluslu çok dinli yapısıyla bilinen Selanik, İttihat ve Terakki&#8217;nin de en önemli merkezlerinden birisidir. Bu nedenle aydın, yarı-aydın Avdeti kökenli tüccarlar, avukatlar, gazeteciler, öğretmenler, subaylar da devleti yeniden biçimlendirmeyi amaçlayan bu yeni akım içerisinde yer almışlardır. </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Fitili tutuşturanlar hep cemaatten </span></strong></p>
<p><strong></strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">İkinci bir husus ise &#8220;Dönmelik&#8221;, &#8220;Sabetaycılık-Sabetaizm&#8221; tartışmaları her ne hikmetse-çoğu kez-yine bu topluluğun içinde yer alan kişilerce başlatılmıştır. Bu olguya değinmek gerekiyor. Sabetaycılık tartışmaları 1919&#8242;da imzasız olarak yayımlanan &#8220;Dönmeler&#8221; isimli imzasız bir broşürde yer alan aleyhtar iddialar nedeniyle başladı. Risalenin adı, &#8220;Dönmeler, Honiyas, Kavayros, Sazan&#8221;dır, İstanbul&#8217;da Şems Matbaası tarafından basılan 16 sayfalık risalede Dönmeler müslüman toplum arasında fesat yayan bir topluluk olarak nitelendiririlir, pek çok kötü olayın sebebi olarak gösterilir. Buna cevap, &#8216;Dönme&#8217; olduğu kuvvetle muhtemel, Binbaşılıktan emekli Sadık Bey tarafından, Ermenilere ait Karabet Matbaası&#8217;nda basılan &#8220;Dönmelerin Hakikati&#8221; adlı risaleyle gelir. Burada bir ayrıntıya yer vermek gereği vardır. 1919&#8242;da &#8220;Dönmelerin Hakikati&#8221; isimli risalenin yazarı Binbaşı Sadık Bey&#8217;in meşhur Miralay Sadık Bey olduğu &#8216;Efendi&#8217;de yer aldı. Yanlıştır. Sadık Bey, 1911&#8242;de miralay olarak ordudan emekli olduğu günden beri Miralay Sadık ismiyle tanınmaktadır. 150&#8242;liklerden Osmanlı Hürriyet ve İtilaf Fırkası kurucularından eski İttihatçı(Manastır İT Cemiyeti Başkanlığı yaptı) Miralay Sadık Bey&#8217;in &#8220;Dönmelerin Hakikati&#8221; isimli bir risalesi bulunmamaktadır. Sadık Bey&#8217;in İttihat ve Terakki içinde muhafazakar bir klik oluşturmaya çalıştığı doğrudur. Miralay Sadık Bey&#8217;in, Sabetay Sevi üzerine latin alfabesiyle yazılmış ilk kitabın yazarı, Atatürk ve İsmet Paşa döneminde CHP&#8217;den mebus seçilen Alaettin Gövsa&#8217;nın amcası olduğu doğrudur. Osmanlı Hürriyet ve İtilaf Fırkası&#8217;nın önce ikinci başkanı(1911), sonra (1919) da reisi İttihatçı Miralay Sadık Bey, İttihat ve Terakki&#8217;de Siyonist etkisine olumsuz vurgu yapan muhafazakar bir siyasi kişiliktir. Soner Yalçın&#8217;ın kitabında &#8220;Dönmelerin Hakikati&#8221; isimli risalenin ise 1919&#8242;da Binbaşı Sadık Bey tarafından yazıldığı doğrudur. Ancak bu Sadık Bey, Miralay Sadık Bey değildir. 1919&#8242;da &#8220;Dönmelerin Hakikati&#8221; isimli risaleyi yazan Binbaşı Sadık, Avdeti-Müslüman bir subaydır. Sözü edilen risaleyi, dönmeler aleyhinde yazılan isimsiz bir risaleye karşı kaleme almıştır. Savaştan dönen yorgun ve yaralı bir subay olduğu belirtilen Binbaşı Sadık Bey risalesinde dönme olarak anılan insanları savunmuştur. Sabatay Sevi&#8217;nin Sultan 4. Mehmet tarafından &#8220;Aziz&#8221; olarak ünvanlandırıldığını ve inanmış bir mümin olduğunu vurgulamış, öteki risalade yer alan ithamları soru haline getirerek makul sayılabilecek ölçülerde bir bir cevaplamıştır. Dolayısıyla risalenin dönmelerin lehinde mi aleyhinde mi olduğu konusunda bir şüphe yok. Miralay Sadık Bey&#8217;in yeğeni İbrahim Alaettin Gövsa&#8217;nın kaleme aldığı Sabatay Sevi üzerine yazdığı kitap ise yakın zamanda sadeleştirilerek Anka Yayınları tarafından yayınlandı. </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Sabetaycı kavramını kim icat etti? </span></strong></p>
<p><strong></strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">1970&#8242;lere kadar Türk literatüründe &#8216;Sabetaycı&#8217; kavramı kullanılmamıştır. Sadece bir kitapta kullanılmış, bu ibare de Yahudi araştırmacıların kitaplarından alıntılanmıştır.  1919&#8242;daki kitaplı, risaleli tartışmanın ardından ikinci önemli tartışma 1924&#8242;de, hem de mübadelenin en canlı döneminde Karakaşzade Rüştü isimli bir Avdeti&#8217;nin TBMM&#8217;ne ve Atatürk&#8217;e yazdığı bir mektupla başlar. Bu mektup da Avdetiler aleyhinde, belki de Avdetilerin bir koluyla ilgili aleyhtar iddialardır. Öte yandan bu itirafların, ithamların gerçekte hangi nedenlerden ötürü yapıldığı esrarengiz kalmıştır. Bu iddialar zamanın basın organlarında yer alarak tartışmalara neden olmuştur. Ahmet Emin Yalman&#8217;ın çıkardığı Vatan gazetesinde bu iddialara cevap verilmiş, ayrıca Sabetay Sevi ve Avdetiler hakkında makaleler yayımlanmıştır. Kendisi de Avdeti bir aileye mensup olan Ahmet Emin Yalman&#8217;ın sahibi olduğu Vatan gazetesinin 11 Ocak 1924 tarihli nüshasında imzasız olarak yayınlanan &#8220;Tarihin Esrarengiz Bir Sahifesi&#8221; başlıklı yazıda Selanikli bazı esrarengiz zümrelerin kendilerini Türk ve müslüman toplumdan ayırdıkları, bu yüzden hafif bir infialle karşılaştıkları belirtilir, başka ülkelerde bu tür durumlarda daha şiddetli infiallerin olacağı vurgulanır. Aynı yazıda, Selanik&#8217;teki Kapancılar, Karakaşlar ve Yakubi olarak bildiğimiz üç Avdeti zümreden ikisinin teşkilat olarak çözüldükleri, diğer kalan zümrede ise enkaz halinde hurufat ve hususiyetler olduğu ifade edilerek, bu meselenin kati surette tasfiye edilmesi tavsiye edilir. Yazıda devamla söz konusu tasfiyenin, &#8220;Bu hükümetle değil, içtimai tazyik ve efkarı umumiyeden gelir&#8221; denilerek,  bu tür durumlarda mertçe ortaya çıkıp gerçek kimliklerini açıklamaları ve ayrı kalmak istediklerimi belirtmeye davet ediliyor, bunun da bir takibata  uğramayacağı vurgulanarak, &#8220;Türk camiası hakiki mahiyeti anlar ve ona göre hareket eder&#8221; deniliyor. Selanik&#8217;te aydın Dönmeler tarafından yayınlanan Gonca-i Edep mecmuası kendi mensup oldukları ailelerin sürdürdükleri adetleri köhnemiş oldukları için terkedilmesini ve Türk toplumuna karışılmasını savunuyordu daha 1900&#8242;lerde. </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span></p>
<p><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Basın kavgasında argüman oldu</span></strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Dönme tartışmaları gün gelmiş, basında bir güç kavgasının, bir siyasal çatışmanın parçası olabilmiştir. Mesala, Cumhuriyet&#8217;in sahibi Yunus Nadi ile Tan gazetesinin sahibi Ahmet Emin Yalman arasında çıkan çatışmada &#8220;dönme&#8221; ithamı en uç yorumlarla yapılabilmiştir. 22 Ekim 1937 tarihli Cumhuriyet&#8217;te Yunus Nadi, Yalman&#8217;ı hedef alarak, &#8220;Haydi, ben derebeyi ailesinden olayım. Ya sen kimsin? Tekirdağ&#8217;da kazığa kakılmaktan kurtulmak için selameti yalancıktan dinini değiştirmekte bulan Yahudi fesatçısı Sabatay Sevi&#8217;nin torunu değil mi?&#8221;  diyebilmiştir. Yunus Nadi, suçlamalarını 23 Ekim tarihli sayıda da sürdürmüş, &#8220;Tan gazetesi etrafında toplanmış olan Ahmet Emin&#8217;ler, Sabiha&#8217;lar Türk değildirler. Onların Türk isimleri altında başka ırklar, başka zihniyetler, başka hüviyetler saklıdır. Bunlar adına &#8220;Dönme&#8221; denilen ve Türklükle alakaları olmak ihtimali bulunmayan bir kavim ve kabilenin okudukları nisbette ifritleşmiş ferdleridir&#8221; diyebilmiştir. Dolayısıyla &#8220;Sabetaycılık&#8221; tartışmaları tek başına İslamcıların sebebiyet verdiği bir tartışma değildir. Ünlü Türkçü Nihal Atsız da pek çok yazısında Dönmeliğe atıflarda bulunur. Mesala Orhun dergisinin 12 Mart 1934 tarihli nüshasında Yunus Nadi&#8217;den aşağı olmamak üzere, &#8220;Yahudi iki türlüdür. Biri asıl Yahudidir, bu dilinden tanınır. Biri de Yahudi dönmesidir. Bu dilinden tanınmaz. Bunu tanımak için yüzünün mütereddit Yahudi hatlarına dikkatle bakmak lazımdır. Yahudiyle Yahudi Dönmesi&#8217;nin hiçbir farkı yoktur, Biri &#8216;biz Yahudiler&#8217; derse öteki de &#8217;siz Türkler&#8217; der&#8221; diyerek noktalar sözlerini. </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Üçüncü önemli tartışma da 1952&#8242;de yine Nazif Özge isimli bir Avdeti&#8217;nin İslamcı &#8220;Büyükdoğu&#8221; gazetesinde &#8220;Ben dönmeyim&#8221; başlıklı ifşaatlarıyla alevlendi. Tartışma Sebilürreşat dergisinde de dönmeler üzerine yazılan tefrika makalelerle devam eder. Bir süre soğumaya bırakılmış olan ve neredeyse unutulmuş bulunan Dördüncü önemli tartışma ise 1990&#8242;ların başında yine Avdeti&#8217;lerden olduğunu öne süren ve Musevi dinine kabul edilmek için hem Türkiye Hahambaşılığı hem de İsrail nezdinde büyük bir mücadeleye girişen Ilgaz Zorlu&#8217;nun 1990&#8242;ların başında başta &#8220;Tarih ve Toplum&#8221;, &#8220;Toplumsal Tarih&#8221; olmak üzere çeşitli dergilerde yazdığı yazılarla yeniden gündeme gelir. Açıkça söylemek gerekirse son yıllardaki Sabetaizm tartışmaları Ilgaz Zorlu&#8217;nun sözkonusu dergilerde kaleme aldığı makalelerle başlamış, bu tartışmalara sağdan soldan pek çok kişi katılmıştır. Zorlu da ilk makalelerinde &#8216;Dönme&#8217; ve &#8216;Dönmelik&#8217; tabirlerini kullanmış, bilahare İsrail&#8217;de Sabetay Sevi üzerine 1 yıl kadar araştırma yapmış, sonraki makalelerinde ise daha çok &#8216;Sabetaycılık&#8217; ve &#8216;Sabetaizm&#8217; kelimelerini kullanmaya başlamıştır. Uzun ve yorucu bir hukuk savaşından sonra Musevi dinine kabul edilen Zorlu&#8217;nun görüşleri, iddiaları, kavramları İslamcı olarak nitelendirilen yazarlar tarafından da kullanılmaya başlamış, buna daha sonra radikal sol kimlikli ünlü isimlerden Yalçın Küçük de büyük bir keyifle dahil olmuştur. Dolayısıyla müslüman çevrelerde &#8220;Avdeti&#8221;, &#8220;Dönme&#8221; olarak telakki edilen Sabetaycılık büyük ölçüde &#8216;gizli şebeke&#8217;, &#8216;örgütlü ideolojik ve ekonomik güç sahibi bir topluluk&#8217; olarak anılmaya anlaşılmaya başlandı. Ben burada Avdeti olarak tanımlanan dönme ailelerinin Cumhuriyet, Batılılılaşma, Laiklik vesaire gibi tartışmalar içindeki yerlerini es geçmek istiyorum. Çünkü bu bambaşka bir yazı konusu. Öte yandan &#8216;Sabetaistlerin Türkiye&#8217;ye aydınlığı getirdikleri&#8217; gibi tezleri çok iddialı buluyor, altının da boş olduğunu düşünüyorum. Türkiye&#8217;nin modernleşme, çağdaşlaşma, Batılılaşma seyri, Osmanlı imparatorluğunun görkemli gücünü yitirmesiyle ilgili bir süreçtir, başka dinamiklerle bağlantılıdır. Bunun aktörleri Osmanlı&#8217;nın her kökenden olmak üzere aydın-bürokrat sınıfıdır. Ki bu Batılılaşmacı, Modernleşmeci, Yenileşmeci aktörlerin içinde tekke mensuplarının sayısı azımsanacak ölçülerde değildir. </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span></p>
<p><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">&#8216;Sızma&#8217;  değil  &#8216;Katılma&#8217;</span></strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Sabetaycılık ya da Osmanlı son döneminde ortaya çıkan Dönmelik, aslında İttihat ve Terakki ile başlayan çok karmaşık bir dönemde yer yer tartışıldı, ama hiçbir  zaman başlı başına bir anti-kampanya haline getirilmedi. &#8220;Dönme&#8221; kavramının İttihat ve Terakki”nin çok taraflı koalisyon yapısı içindeki hizipleşmelerde, iktidar kavgalarında sıradan bir argüman olarak kullanıldığını görmekteyiz. Bu nedenle asıl tartışmalar Osmanlı döneminde değil, tam aksine Cumhuriyetin ilk yıllarında başladı, sonraki yıllarda da devam etti. Dolayısıyla Sabatay Sevi”nin ihtida ettiği, din değiştirdiği 1600”lü yıllardan 1900”lü yılların birinci çeyreğine kadar Dönmelik diye ciddi bir tartışma Osmanlı döneminde sözkonusu olmamıştır. Varolduğu söylenen tartışmalar, çatışmalar ise yine dönme olarak nitelendirilen topluluğun, ailelerin kendi arasında cerayan etmiştir, zaten bu da bir söylentiler dizgesinden ibarettir. İhtida meselesi Osmanlı imparatorluğu döneminde hep olagelen bir şeydir. Pek çok Yahudi müslüman olduğu gibi Polonyalısı, Rum&#8217;u, Macar&#8217;ı, Sırp&#8217;ı da hatta tek tük de olsa Fransız muhtedilerin varlığını biliyoruz, bu kişiler arasında paşa, sadrazam ve vezir olanların sayısı hiç az değil. Öte yandan muhtedilerin müslümanlığı da tartışma konusu edilmemiştir. (Bugün bile Türkiye&#8217;de en çok okunan Kur&#8217;an meallerinden birisi, Yahudi kökenli müslüman bir alim olan Muhammed Esed&#8217;in mealidir). Mevlevi dedelerinden Esad Dede, Müslüman-Türk camiasında itibarlı yerleri olan Mehmet Akif ve Tahir&#8217;ül Mevlevi başta olmak üzere pek çok isme hocalık etmiştir. Bu nedenle Esad Dede Avdeti olmasına rağmen hayırla yad edilen bir alimdir. Elbette bu gibi şahsiyetlerin konumunu, Soner Yalçın&#8217;ın Tempo dergisine verdiği söyleşide olduğu gibi, &#8220;Sabetaycılar İslama da sızdı&#8221; üst başlığıyla verilmesi doğru değildir. Bu sakat bir bakışaçısıdır. &#8220;Sızma&#8221; kelimesi Türkiye Komünist Partisi literatüründe de partiye sızan polis ajanları veya ajan provokatörler için kullanılan, kötü niyetliliği ifade eden bir kavramdır. Bu kavramı insanların inançlarını ve niyetlerini sorgulamaya yönelik olarak kullanmak aşırılıktır. Gerçekten de Avdetilerden müslüman camiada hayırla yadedilenlerin sayısı çok fazladır, bunu bir &#8217;sızma&#8217; olarak değil bir &#8216;katılma&#8217; olarak anlamak gerekir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Osmanlı dini çevrelerinde ilimde derinleşen kişiler, kökenlerine bakılmaksızın baştacı edilmişlerdir. Osmanlı döneminde Avdeti kökenli pek çok insan, Avdeti kökenli olmayan binlerce insan gibi, kendilerine en yakın buldukları tasavvufi yapılara mensup olmuşlardır. Bu bağlamda Bektaşilik, Mevlevilik, bazı Kadiri, Rufai, Rıfai, Celveti gibi diğer tarikatlere kıyasla daha serbest, daha geniş, daha hoşgörülü olduğu düşünülen tarikatler, Avdeti müslümanların ilgi gösterdiği tasavvuf grupları içerisinde yer almışlardır. Bunun bir sızma olduğunu iddia etmek için yorumdan çok güçlü kanıtlara ihtiyaç var. Diğer taraftan Avdetiler içinde, kültürel ve etnik kodlara sahip olmak dışında eski inançlarını şu ya da bu şekilde yaşayanlar varsa bile, bu tartışılması yahut itham edilmesi gereken bir şey değil, hoşgörüyle karşılanması gereken bir şeydir.  Elbette Sabatay Sevi hareketi kitlesel muhtedi olayı olması bakımından farklılık gösterir. Bu muhtediler içinde gerçekten müslümanlığı kabul edenler olduğu gibi görünürde inançlarını gizliden gizliye de olsa sürdürenler çıkacaktır. Bunun tartışmasını dönme din adamları yahut teologlar yapmalılar. </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Sonuçta bu bir inanç meselesidir ve oldukça spekülatif bir konu niteliği taşıyor.</span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span></p>
<p><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Herkes kendi kavgasında kullanıyor</span></strong></p>
<p><strong></strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Ilgaz Zorlu&#8217;nun açtığı Sabetayizm tartışmalarında pek çok gazeteci de yer aldı. Aydınlık gazetesi Cengiz Çandar&#8217;a dönme olarak hitap ederken, Hürriyetten Hadi Uluengin de Coşkun Kırca ile yaptığı bir kalem kavgasında Kırca&#8217;ya dönme hitabında bulundu. Liste bununla sınırlı değildir, Agos&#8217;tan Hırant Dink de 20 Ekim 2000 tarihli Agos&#8217;ta bir yazısında 1915&#8242;deki tehcir olaylarından söz ederken tehcirin arkasında Yahudi parmağı olabileceğine dair değinilerde bulunur. İttihat ve Terakki&#8217;nin kurmayları arasında Nazım Bey gibi Sabatay Sevi kökenli bir çok Yahudinin olduğu, 1915&#8242;deki tehcir kararında bu kişilerin önemli roller oynadığına ilişkin iddiları gündeme getirir. Musevi araştırmacı Rıfat Bali, Dönme ithamının çeşitli gerekçelerle çeşitli siyasi çevreler ve kişiler tarafından gündeme getirildiğini şu sözlerle dile getirir: &#8220;Siyasi tavırlarından ve düşüncelerinden dolayı kişilere yöneltilen eleştirilerde onların dini veya ırki kimliklerine vurgu yapılması, tarihi olayların ırki unsurları önplana çıkaran iddilarla açıklanması ırkçılığın ve ayrımcılığın en belirgin ve bilinen özelliklerinden biridir. Dini veya ırki kimliği bir silah veya tarihte yaşanan olayları açıklamak için bir araç olarak kullananların, kemalist ideolojinin önde gelen gazeteleri olan Cumhuriyet&#8217;in sahibi ve başyazarı Yunus Nadi ile Ulus yazarı Nurettin Artam&#8217;dan Kürt milliyetçilerine, Kürt milliyetçilerinden modernizmin ve kozmopolitizmin şampiyonluğunu elden bırakmayan Hürriyet köşe yazarı Hadi Uluengin&#8217;e, islamcılara bir hukuk profesörüne, bir insan hakları savunucusu ve nihayet bir gayrimislim gazeteciye kadar çok geniş bir yelpazeye yayılması oldukça dikkat çekicidir.&#8221;(Rıfat N. Bali, Musa&#8217;nın Evlatları Cumhuriyetin Yurttaşları, İletişim Yayınları) </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Rıfat Bali bir başka söyleşide bazı Dönme ailelerinin muhafazakar müslüman camianın tepkisini haklı olarak çeken davranışlarından söz eder. Onların aşırı laik uygulamaların müsebbibi olarak görüldüklerini ekler.</span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span></p>
<p><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">İşin içinde başka hesaplar mı var?</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span></strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Yahudi araştırmacıların literatürümüze armağan(!) ettiği Sabetayizm ve bu bağlamda yapılan tartışmalar, acaba, arkaplanında İsrail&#8217;in Musevi nüfusu artırmaya yönelik bir gizli niyetinin ürünü müdür? Artık bir yerde Türkiye toplumuna karışmış-istisnaları olabilir-, erimiş, Yahudi asıllı bir topluluğu çeşitli şekillerde deşifre ederek, onları hedef tahtası haline getirilmesini sağlayarak yeni bir politik tutunum mu edinilmeye çalışılmaktadır? Yoksa bu tartışmaların arkasında daha başka siyasal amaçlar, siyasal-ekonomik çatışmalar, hesaplaşmalar mı bulunmaktadır? Basında, ekonomide, siyasette, acaba bazıları bazılarını, bu tartışmalar üzerinden yıpratmak, tasfiye etmek niyetinde midirler? Acaba, spekülatif tartışmaları yürütenler bir takım çevrelerin değirmenine su mu taşımaktadırlar? Bir diğer husus ise, Müslümanlığı kabul ettikleri için Yahudiler tarafından affedilmeyen Avdetiler cezalandırılmak, rahatsız edilmek, canlarından bezdirilmek mi isteniyorlar. Yahudi fıkhında Musevilikten çıkanlarla ilgili hangi hükümler verilmektedir? Elbette bu sorunun muhatapları ilahiyatçılardır. 1919, 1924, 1952 yıllarında ve sonraki dönemlerde gündeme gelen Sabetaycılık tartışmalarının, acaba, ilk ikisinin Filistin&#8217;e Yahudi muhaceratının çok yoğun yaşandığı dönemlere, 1952 yılının da İsrail devletinin ilk yıllarına denk düşmesinin bir payı olabilir mi? Acaba Avdeti olarak nitelendirilen topluluklara bu ülkeye bağlılıklarının bedeli mi ödettirilmek isteniyor?  Yaşadıları ülkeye bağlılıklarının İsrail devletine bağlılığın üstünde olan Musevilerin cezalandırıldığı iddialarını dikkate alacak olursak, acaba, Musevi dinini terkeden topluluklar da mı aynı iddialara muhataptırlar? Doğrusu bu konuyla ilgilenenlerin bu soruları, bu kuşkuları gözardı etmemeleri gerekir. Neden, şu veya bu nedenle kendi kapalı yaşam tarzlarını sürdürmeyi yeğleyen bir topluluk, sanki mecburlarmış gibi, hem de kendi içlerinden çıkan bazı kişiler eliyle, kendilerini açıklamaya, deklere etmeye çağırılıyor? Türkiye&#8217;de her etnik topluluk bir ölçüde kendi kültürel kodlarını taşır, bazı ritüellerini yaşatır, bundan daha doğal ne olabilir. Önemli olan bu kültürel kodlar nedeniyle başka toplulukların yaşam tarzlarına, inançlarına bir dayatmaya gitmemek, ellerindeki ekonomik- politik güçleri tahakküm aracı haline getirmemektir. Bu noktada solcusu, milliyetçisi, dindarı, faili meçhul Sabetayizm tartışmalarına araştırmadan, irdelemeden, düşünmeden balıklama dalmamaları, birilerinin açtığı kanallardan gözü kapalı yürüyerek toplumda yeni bir düşmanlık ve çatışma dalgasının yayılmasına, amacı belli olmayan bir şekilde katkıda bulunmamaları gerek diye düşünüyorum. Belki de bunu amaçlayanlar, Leyla İpekçi&#8217;nin ifadesiyle yeni bir günah keçisi icat ederek kendi işlerini, kendi iç hesaplaşmalarını, topluma yeni bir düşmanlık ekleyerek yapıyor olabilirler. İşi, &#8220;Bu işi İslamcılara, şunlara bunlara bırakmamak lazım&#8221; gibi ciddiyetsiz, yakışıksız, altı boş tekerlemelere sığınarak, İslamcıların bile haya ettiği ölçüde tartışmaları sürdürmek safdillik değilse, bir art niyet ifadesidir.</span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span></p>
<p><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">&#8216;Sabetaycı&#8217;lığa sınıfsal analizle bakabilir miyiz? </span></strong></p>
<p><strong></strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Avdeti aileler özellikle Osmanlı son döneminden başlamak üzere nüfus ve güç sahibi olmaya, iktidara yakın durmaya, hatta etkilemeye başlamışlardır. Osmanlı yönetici sınıfına dahil binlerce aileye, Cumhuriyet döneminde, ticaret, sinema, sanayii, basın ve başka alanlarda ilerleyerek zenginleşen Avdeti aileleri de katılmıştır. Osmanlı ve Cumhuriyet döneminin en ünlü paşa ailelerinden birine mensup bir kişi, kendi dahil olduğu aileyi anlatırken, &#8220;Osmanlı devletinden kalma bir mutlu azınlığın biyografisi&#8221; ibaresini kullanır. Avdeti kökenli zengin aileler de sınıfsal ve kültürel olarak &#8220;Mutlu azınlığa&#8221; katılmışlar, sözkonusu mutlu azınlığın doğası gereği bütün niteliklerini taşımışlardır. Önceleri pek de devlet görevlerine sıcak bakmamış bulunan Avdeti aileler, İkinci Meşrutiyet döneminden itibaren günümüze kadar burada da yer almışlar, devletin siyasi rejiminin savunucuları olarak yer yer müslüman toplumu rencide eden uygulamaları savunmuşlardır. Ama bu, Avdeti kökenli olmayan radikal laik kişilikten çok da farklı değildir. Yeri gelmişken belirtmek gerek, nasıl ki Osmanlı döneminden kalma yönetici sınıfa dahil aileler, kendi aralarında dayanışma, kayırmacılık, içine girmişseler, elbette zenginleşerek bu azınlığa katılmış Avdeti aileler de kendi aralarında aynı tutumu sergilemişlerdir. Bu her güçlü ailenin yapageldiği bir şeydir. Her güçlü aile diğer güçlü ailelerle -en azından evlilik yoluyla-bağ kurmanın yanı sıra iktidar güçleriyle de ilişki kurma yoluna gider. Osmanlı yönetici sınıfından ayakta kalan zümreler Cumhuriyetle birlikte yeni sürece de kolayca ayak uydurmuş, cumhuriyetin elitleriyle, bürokrasisiyle güçlü bağlar kurabilmişlerdir. Sermaye ve iktidar arasındaki ilişkileri analiz edecek değiliz. Sadece değiniyoruz. Öte yandan yeni cumhuriyet elitleriyle en kolay ilişkiyi de Batılı yaşam tarzına açık olan yapıları gereği elbette dönme aileleri kurabilmiştir. Türk burjuvazisinin devlet eliyle serpildiğini, devletin güçlü kanatları ve zengin imkanlarıyla oluştuğunu, hala da bazı sermaye çevrelerinin devletten beslenmeye devam etmeye çabaladıklarını da biliyoruz. Sanırım Türkiye&#8217;deki en önemli sorun, devlet sınıfları ve zümreleriyle, geniş halk yığınları arasındaki çelişkide temelleniyor. Demokrasi, bir ölçüde devlet olanaklarının halka eşit dağıtılmasını kolaylaştırıyor. Osmanlı&#8217;da reaya adı verilen halk zümreleri çok partili sistemle birlikte iktidara, devlete ve onun bürokrasisine katılıyor, çelişki ve çatışma buradan doğuyor. İşte bu noktada ellerindeki gücü reaya ile paylaşmak istemeyen güçler, demokrasiyi yer yer kesintiye uğratarak bu süreçten daha güçlü çıkmaya çabalıyorlar. Mücadele edilmesi gereken budur.</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Biyografi çalışmalarının handikapları </span></strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Ben Sabataycı araştırmacısı değilim. Siyasi biyografilerle uğraşan bir gazeteciyim. Bu konuda dört kitap yazdım, ilk kitabım Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer&#8217;i konu alan Köşkteki Hakim, ikincisi Kemal Derviş ve 300 yıllık ailesini anlatan Reformun Dervişleri, üçüncüsü işadamı Üzeyir Garih&#8217;i anlatan Öldüren Sır: Sıradışı Bir Musevinin Sıra Dışı Öyküsü&#8221;, son olarak da İsmail Cem&#8217;i ve ailesini anlatan İsmail Cem: Selanikten İstanbula Bir Ailenin Biyografisi&#8221; dir. İpekçilerle ilgili kitabım 2002 Ekim’inde yayınlandı. Bu bağlamda yapılan ilk çalışma sayılabilir. Kitaplarıma konu olan portreler, bir gazetecinin ilgi alanı içerisine doğal olarak giren siyasi kişiliklerdir. Yine doğal olarak İsmail Cem&#8217;i incelerken mensup olduğu aileye ilişkin bilgiler de yer almış, bu bağlamda son yıllarda çokça tartışıldığı için &#8220;Sabetaizm&#8221; konusuna da gerektiği kadar olmak üzere kısaca değinilip geçiştirilmiştir. Bu konuda da zorlama yorumlardan çok, İlber Ortaylı gibi bilim adamları ve Avdeti kökenli bir aileye mensup bir aydın olan Halit Refiğ&#8217;in anlatımlarına yer verdim. Elbette bir siyasi kişiliğin oluşumunda aile bağları, çevresel faktörler, eğitim, son derece önemlidir. Bu doneler konu aldığımız siyasi kişiliğe ayna tutmamıza, onu anlamımıza, kritik etmemize yardımcı olurlar. Bir iki bilgi hatası dışında kitabım belgelere dayalıdır, yorumlara değil. Bu nedenle bazı internet sitelerinde  yer alan sayfalardaki Sabetaycılık araştırmaları çerçevesinde, benim çalışmalarıma bağlamından koparılarak değinilmiş olması, kitapta yer alan kimi bilgilerin spekülatif amaçlı olarak kullanılmasından başka bir şey değildir. Bunun dışında Sabetaycılık tartışması herhangi bir gazeteciyi, bir aydını, bir yurttaşı ne kadar ilgilendiriyorsa beni o kadar ilgilendiriyor. Eğer bir çok araştırmacının iddia ettiği ölçülerde bir &#8220;gizli şebeke&#8221; sözkonusu ise, bu şebeke ülkedeki siyasal sorunlara demokratik mekanizmalar dışında müdahil oluyorlarsa bunun ortaya çıkarılması yargıya düşen bir ödevdir, gazeteciler savcı ve yargıç değillerdir. Sabetaycılık&#8217;ı araştırmak, teologların, kültür ve sosyal tarihçilerinin, din sosyologlarının işidir. Son olarak söylemek gerekirse, Sabetaizm-Sabataycılık tartışmalarını anti-semitik bir akım haline dönüştürmeden, kendi bağlamı içinde, kimseleri rahatsız yahut rencide etmeden sürdürmek gerekiyor. Her cemaat, milliyet, topluluk, aile içinden değerli insanlar da çıkar kötü niyetliler de. Bir kişi yüzünden bir aileyi, bir topluluğu rencide etmek hakkaniyet ilkesine sığmaz.</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"> </span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"> </span></p>
<p><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span></strong><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">&#8216;Dönmeler&#8217; yahut &#8216;Sabetaycılık&#8217; tartışmalarına bir katkı denemesi &#8211; II </span></strong><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"> </span><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Abdullah Muradoğlu</span></strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"><br />
<a href="mailto:amuratoglu@yahoo.com">amuratoglu@yahoo.com</a> </span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"> </span></p>
<p><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Efendi&#8217;de ilk göze çarpan yanlışlar </span></strong></p>
<p><strong></strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Osmanlı ve Cumhuriyet dönemindeki Sabetayizm tartışmalarını özetledikten sonra Soner Yalçın&#8217;ın Efendi kitabını ilk elden rastgeldiğimiz bazı bilgi yanlışlıklarına değinmek istiyorum. Soner Yalçın, 1904-1905 yılları arasında Kudüs mutasarrıfı Ahmet Reşid Rey&#8217;in, Siyonist bir şirketten vilayetin vergi açığını kapatmak için borç aldığı için görevden alındığı söyleniyor. Oysa Ahmed Reşid Rey, bu görevinin akabinde, bir ay kadar sonra valiliğe terfi ediyor. Öte yandan Ahmet Reşit Rey, İttihat ve Terakki”de siyonist etkiye savaş açan Miralay Sadık”ın da yer aldığı Hürriyet ve İtilaf Fırkasının kurucuları arasındadır. Soner Yalçın, Reşit Rey&#8217;in neden Rey soyadı aldığını da irdeliyor. Rey, İspanyolca kral demekmiş, ama başka birşey daha var, Rey, Arapça&#8217;da da içtihat anlamında kullanılıyor. Bu yüzden Hanefi mezhebi &#8216;rey ekolü&#8217; olarak adlandırılır. Bundan ne çıkar.</span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Soner Yalçın, &#8220;Adnan Menderes”in babası aslen Mora&#8217;lıydı. Köklerinin Kerkük Süleymaniyeden geldiği söyleniyor&#8221; dedikten sonra &#8220;İsmail Efendi&#8217;nin Kürt olduğu hemen akla gelebilir&#8221;, diyor, ama Kürt olması önemli değil Soner Yalçın için, çünkü takip eden satırlarda XX yüzyıla kadar Mezepotamya&#8217;da Süleymaniye ve Kerkük başta olmak üzere çok sayıda Kürdistanlı Yahudi olduğuna dair bazı kaynaklara atıfta bulunuyor. Yalçın, Barzaniler&#8217;in Yahudiliği yahut Yahudi Kürtler başlıklı spekülatif iddiaları da bir şekilde Kürt Bedirhaniler&#8217;e ekleyerek aynı kervana katılıyor. Bunu da Menderes&#8217;in Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu&#8217;nun Bedirhani&#8217;lerle hısımlığı konusunu irdelerken yapıyor. Yalçın Küçük&#8217;ün Bedirhanilerin Yahudiliği konusundaki iddiasına atıfta bulunuyor, &#8220;Bedirhanileri Kürt bilirdik&#8221; dedikten sonra da Kuzey Irak&#8217;ta bir zamanlar Yahudilerin bulunduğunu söylemekten kendini alamıyor. Bir zamanlar bir yerlerde Yahudilerin yaşaması, bu yerlerden Türkiye&#8217;ye gelen insanları Yahudi itham etmek için yeterli neden olsa gerek.  Soner Yalçın, Efendi kitabında pek çok isim için de yapıyor. </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Mesela Efendi&#8217;de yer alan şu satırlara bakalım, &#8220;İbrahim Ethem&#8217;in annesi Fitnat hanımın babası Katipzade Mehmet Efendi”nin soy ağacının 1724”e kadar uzandığı , daha ötesinin bilinmediği belirtiliyor. Soy ağacının en başında  el Hac Mehmet Efendi var, İzmire mütesellim, vergi toplama memuru olarak geldiği sanılıyor, ama nereden geldiği bilinmiyor…&#8221; </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Soner Yalçın, İbrahim Ethem&#8217;in kayınpederi Tireli Hacı Ali Paşa&#8217;nın Kırım&#8217;dan Kafkasya&#8217;dan geldiğine ilişkin söylentilere yer verirken bir aşırı yoruma daha girişiyor,  Kırım&#8217;da ve Kafkasya&#8217;da bir zamanlar Yahudilerin yaşadığından söz ediyor . Sonra da &#8220;Hacı Ali Paşa Kafkas Yahudisi olabilir mi? Bu konuda elimizde  yeteri kedar bilgi ve belge yok&#8221; diyor. ? Bununla yetinmiyor Yalçın, Tire&#8217;de de bir dönem Yahudilerin yaşadığını ekliyor. Yahudi bağlantısı kurulsa rahata erilecek sanki. Böyle bir hava hissediyor okur. Yalçın, Kırımlı Ali”nin dağdan inerek dul bir çiftlik sahibi kadınla evlenmesini iyice sorguluyor, &#8220;Dul kadın Türk ve müslüman mıydı yoksa Rum ya da Yahudi miydi? Dul kadının kimliği hep büyük bir sır olarak kaldı&#8221; diyor. Oysa değerli araştırmacı Dr. Sabri Yetkin, Toplumsal Tarih&#8217;te yayınlanan &#8220;Yetim Adnan Menderes Bey!in Arazi Sorunu&#8221; başlıklı bir makalesinde Tireli Hacı Ali Paşa&#8217;nın yaşam öyküsünden söz ederken, &#8220;Hacı Ali Paşa anlatıya göre, silahlı olarak dağlarda dolaşıp, zamanla bazı toprakları ele geçirip, ağa, bey, sonra da padişahın bir fermanıyla sivil paşa olmuştur. Böylesi bir anlatı, Anadolu&#8217;da aniden sivrilen bütün toprak ağalarının hikayelerinden birisidir. Bu tür ağalar, hemen daima geçmişleri pek bilinmeyen kaynaklardan gelirler. Hiç yoktan gelirler. ilk önce şanslarını şu veya bu yolda denerler, hatta biraz dağlarda dolaşırlar. Bunların asıl kabiliyetleri de ondan sonra meydana çıkar. Dağlar, taşlar, ovalar hep onun olur. Yeni bey için her yol meşrudur. Ama bu yayılma sırasında birçok düşmanlar da edinilir. Nihayet bu düşmanlar birgün bir yerde beyin yaşamına son verirler. Ama beyin ardından gelenler, bu toprağı ellerinde tutarlar ve kendileriyle çevre arasında, sürekli çekişmeli bir yaşam, yıllar hatta nesiller boyu sürer.&#8221; der. </span></p>
<p><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Bağlamlar biribirine karışıyor </span></strong></p>
<p><strong></strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Adnan Menderes&#8217;in dedesi Haci Ali Paşa Tire ve yöresinde büyük nüfuz sahibi bir eşraftı. Yöredeki eşkiya çeteleri nedeniyle asayiş sağlamakta güçlük çeken Osmanlı Hükümeti&#8217;nin bu konuda Haci Ali Paşa&#8217;nın nüfuzundan yararlandıkları ve pek çok konuda ondan yardım istediği biliniyor. Öte yandan yöredeki eşkiyaların dağdan düze indirilmesinde de Ali Paşa&#8217;nın aracılığını istedikleri kayıtlarda geçmektedir. Çakırcalı Ahmet Efe&#8217;nin düze indirilmesi Ali Paşa sayesindedir. Uluslararası ticaretin yoğun olduğu Ege bölgesinde eşkiyalık sıradan bir dağa çıkma ve sıradan bir asayiş olayı değildir. Bir iktidar ve rant kavgasının karmaşık yapısı içindedir. Yerel eşraf, tüccarlar, yabancı devlet temsilcilikleri, hatta valiler işin içindedirler. Hacı Ali Paşa&#8217;ya sivil paşa ünvanı verilmesi Doğudaki asayiş olaylarını kontrol altına almak amacıyla Kürt ağalarına nasıl Osmanlı tarafından paşa ünvanı verilmişse Haci Ali Paşa&#8217;ya da aynı gerekçelerle bu ünvan verilmiştir. Bunun bir sürece bağlı olması da gerekmemektedir. İkinci Abdulhamit tahta çıktıktan sonra Hacı Ali Paşa saray ile ilişkisini geliştirmek için Rus harbi sırasında hem bazı önemli eşkiya çetelerini düze indirmiş hem de başta Tire ve Ödemiş olmak üzere yörede gönüllü birlikler oluşturmuş, dağdaki çeteleri de düze indirerek dahil etmiştir. Bu gönüllü birlikler Ruslara karşı savaşmışlardır. Soner Yalçın,  Hacı Ali Paşa&#8217;nın kaç yıl içinde Paşa va Hacı ünvanını aldığını merak ediyor  Cevabı çok basit, Sivil paşalık unvanını Sultan dilediğine, istediği zaman veriyor. Padişahın iki dudağının arasındaki bir iş. Kim engelleyebilir, kim sorgulayabilir. Mesala damatlar otomatikman sivil paşa ünvanı aldıkları gibi, Sarayın aristokrasisine uygun görevlere de tayin ediliyorlar. Hacı&#8217;lık ünvanı almak için ise sadece Hacca gitmek yetiyor. Yedi kez Hacca gidenler El Hac ünvanı alıyorlar. Bu noktada Hacı Ali Paşa&#8217;nın serveti ve gücünün kaynaklarını bu yazının dışında bırakmak gerekiyor. Konu, Osmanlı&#8217;da toprak mülkiyeti içinde yer alır. Yalnız şu söylenebilir, tasarrufu Sultan&#8217;a ait olan araziler keyfi olarak bir kişiye verilebiliyor, geri de alınabiliyor. </span></p>
<p><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Menderes&#8217;in &#8216;tuhaf&#8217; ilişkisi mi yazarların tuhaf yaklaşımı mı? </span></strong></p>
<p><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span></strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Soner Yalçın&#8217;ın Menderes&#8217;in babası İbrahim Ethem”in sertliğiyle bilinen Hacı Ali Paşa&#8217;nın kızı Tevfika&#8217;yı kaçırmasını da pek akla uygun bulmuyor, &#8220;Aşkları ve kaçışları akla uygun değil&#8221; diyor  ve ekliyor, &#8220;Bir sır var.&#8221; Anadolu&#8217;nun pek çok yerinde sıklıkla rastlanabilen basit bir kız kaçırma vakasının bu tarz bir yorum içinde sunulması eşine az rastlanır bir yorum. Soner Yalçın, Adnan Menderes&#8217;in neden Alipaşazade Adnan ismini taşıdığını da sorguluyor. Aslında cevap basit, babasını ve annesini küçük yaşta kaybediyor ve doğal olarak dedesinin, paşa dedesinin adıyla anılıyor, bu kadar abartmaya gerek yok. </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Soner Yalçın,  Atatürk&#8217;ün Tevfik Rüştü Aras”a neden önce Uygur sonra Aras soyadını verdiğini sorarken şöyle der, &#8220;Nedeni ailesinin Kafkas göçmeni olması mıydı yoksa bir sır mı var?&#8221;. Okura verilen mesaj açık. Soner Yalçın devamla  Kafkasya&#8217;da yahudi toplulukları bulunduğunu yazar. Oysa Atatürk&#8217;ün, ulusçuluk yaklaşımı nedeniyle arkadaşlarına, eşine dostuna böyle soyadları verdiği bilinir. </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Yalçın, &#8220;Adnan , neden arkadaşı Ethem Menderes&#8217;in soyadını aldı?&#8221; dedikten sonra Berrin Menderes&#8217;in bu soyadı meselesinden ötürü Ethem Menderes&#8217;i sevmediğini kaydediyor. Ve devam ediyor, “Peki   kişi en sevdiği arkadaşının soyadını aradan iki yıl geçince mi sever? Adnan Menderes ile Ethem Menderes arasındaki ilişkiyi bugüne kadar kimse anlayamamıştır&#8221; diyor. İki yıl sonra 5 yıl sonra, ne çıkar bundan. Ayrıca, Menderes&#8217;in yakın arkadaşı, yoldaşı Ethem Menderes&#8217;in ismi de İbrahim Ethem Menderes&#8217;tir. Bay Yalçın&#8217;ın anlayamadığı ilişki, kendisiyle söyleşi yapan gazeteciler tarafından da sıklıkla gündeme getirildi, Hürriyet&#8217;ten Ayşe Arman(Hürriyet Pazar, 2 Mayıs 2004), &#8220;Adnan Menderes eşcinsel miydi&#8221; sorusunu söyleşinin başlığına taşırken, CNN&#8217;den Cüneyt Özdemir de hem Haftalık dergisinde hem Radikal Kitap&#8217;ta Ethem Menderes ve Adnan Menderes arasındaki, -böyle pek çok örnek bulunmasına rağmen- derin dostluk ilişkisini &#8220;tuhaf bir ilişki&#8221; , Bir &#8216;garip&#8217; ilişki cümleleriyle tırnak içine alma gereği hissetmiş. Ayşe Arman &#8220;Adnan Menderes&#8217;in eşcinsel olduğu kanıtlanabilecek durumda mı?&#8221; derken, Soner Yalçın, &#8220;Ben öyle birşey yazmadım. Eşcinseldir demedim&#8221; demektedir. Ama nedense pek çok gazeteci Yalçın&#8217;ın ben öyle birşey kastetmedim demesine rağmen, ki bu gazeteciler Yalçın&#8217;ın çok çok yakın arkadaşları olmasına ve kitabın yazım sürecinde bulunduklarını açıklamalarına karşın bu ilişkiyi tırnak içine alma gereği hissettiler. Elbette sağduyulu olduklarını yaptıkları programlardan bildiğimiz meslektaşlarımızın yazdıklarından sonra Efendi kitabını didik didik ederek Menderes&#8217;in cinsel yaşamına dair cümleler arayanların haddi hesabı yok. Öte yandan Yalçın, Kurtuluş harbi sırasında 20-22 yaşlarında genç bir delikanlı olan kolej son sınıf öğrencisi Adnan Menderes&#8217;in İstiklal Madalyası almasını da irdeliyor, Menderes&#8217;in önemli hiçbir Kuvvacı teşkilatta yer almadığını, kurucularından olduğu belirtilen Ayyıldız adıyla bir millici çetenin varlığı hakkında da ciddi bir bilgi olmadığını ifade ediyor. Menderes&#8217;in İstiklal Savaşı&#8217;na katılarak madalya almasını naklettikten sonra da, Ankara Hükümeti&#8217;nin savaşa katılmayanların İstiklal Mahkemeleri&#8217;nde yargılanacaklarına dair bir kararı nakletme gereği duyuyor.  Bu karar olmasaydı Adnan Menderes savaşa katılmayacaktı demek istiyor Soner Yalçın. Ve çok zorluyor gazeteciliğinin sınırlarını. Menderes, Kolej son sınıf öğrencisi iken 4 Aralık 1916&#8242;da askere alındı, 15 Aralık 1917&#8242;de Zabit Vekili (Asteğmen) rütbesine yükseltildi, 30 Ekimde terhis oldu. İstiklal Savaşı&#8217;nda 6 Ekim 1920&#8242;de yeniden askere alınarak Aydın Askerlik Şubesinde görevlendirildi. 1 Eylül 1921&#8242;de Şube İnzibat Subaylığına atandı. 1 Mart 1922&#8242;de Menderes Bölgesi Komutan Yaveri oldu. Zaferden sonra 1 Eylül 1922&#8242;de Teğmenliğe yükseltildi. 1&#8242;inci Kolordu II. Şube, İstihbarat Şubesi ve İzmir Sansüründe hizmette bulundu. </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">1 Ağustos 1923&#8242;te terhis edildi. Milli Savunma Bakanlığı&#8217;nın web sayfasında yer alan bilgilerden de anlaşıldığı gibi, Menderes, fonksiyonu ne olursa olsun, 17 yaşında iken askere alınmış, 1918&#8242;de terhis edilmiş. İkinci kez 1920&#8242;de askere alınarak 1923&#8242;de terhis edilmiş. Menderes savaşa katılmak istemeseydi, zengin ailelere mensup pek çok akranı gibi savaş yıllarını yurt dışında bir okulda  geçirebilirdi.</span></p>
<p><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Soyağaçlarının kökü nereye kadar gider? </span></strong></p>
<p><strong></strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Soner Yalçın, &#8220;Evliyazadelerin kızı Naciye Yemişçizade İzzet Efendi ile evlendi. Bu evlilikten Berin Menderes dünyaya geldi&#8221; diyerek, Yemişçizade&#8217;lerin Sabatayist olup olmadıklarını irdeliyor, ama elde delil yok. Evliyazedelerin kendisi hakkında zaten delil yok. Yorum var. Selanik kökenli ailelerle evlilik yoluyla kurulan bağlar nedeniyle Evliyazadelerin, Katipzadelerin, dolayısıyla Adnan Menderes&#8217;in Sabetayist olduğunu söylemek zorlama yorumdur. Yalçın, &#8220;Uşakizadeler de Sabetayist miydi? Bu da bir sır&#8221; diyor. Ne Evliyazadelerin ne Katipzadelerin ne Uşakızadelerin Yahudi asıllı olduklarına ilişkin hiçbir ciddi kanıt yoktur. Ama bu ailelerden Selanik kökenli ailelerle evlilik yapanlar vardır. Soner Yalçın bu aileleri &#8216;Sabetaycılar&#8217;a bağlamak isterken yine aşırı ve keyfi yorumlara başvuruyor. Mesala Uşakizadelerden söz ederken, Uşak&#8217;ta bir zamanlar bir Yahudi topluluğun yaşadığından bahsediyor. Bunu defalarca yapıyor. Konumları gereği yahudiler pek çok ülkede, şehirde, kasabada yaşamışlardır. Evliyazadelerin Katipzadelerin 300-400 yıllık bir aile silsilesine sahip oldukları, ondan ötesinin sır olduğunu ima ediyor. Burada, 1600&#8242;lü yılların sonlarında İzmir&#8217;de Yahudilerin varlığından, yanı sıra Sabatay Sevi taraftarlarının din değiştirdiklerinden söz etmeyi unutmuyor. İma çok açık. Oysa bu çok doğal, bugün pek çok ünlü ailenin bile Cumhuriyet öncesi tarihi yoktur, her biri köylü/çiftçi çocuğudur. Ama aynı ailelerin yüzyıl ya da 200 yıl sonraki kuşakları büyük büyük dedeleri hakkında epey bilgi sahibi olacaklardır. Bugün milyonlarca insan, kendi kökleriyle ilgili olarak bir yüzyıl bile geriye gidememektedir. Eğer Yalçın&#8217;ın kullandığı kıstası kabul edecek olursak, hepimizin geçmişi bir &#8217;sır&#8217; örtüsü altındadır.  Oysa dini literatürde bütün insanlar, eninde sonunda &#8220;Ademin çocukları&#8221;dır. </span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Soner Yalçın, İzmir İktisat Kongresi&#8217;ni anlatırken Atatürk&#8217;ün katılanlara, &#8220;Efendiler&#8221; tabiri kullanmasını başka şekilde yorumluyor. &#8220;Efendi, Dönmelere verilen bir ünvandır&#8221; görüşünden yola çıkıyor. Atatürk sözde İzmir&#8217;deki dönme işadamlarına hitap ediyor Oysa bu doğru değil. Osmanlıda Efendi kelimesi daha çok belli statü sahiplerine verilen bir isimdir, zenginlik ve kentliliği ifade eder. Öte yandan Atatürk&#8217;ün ölümüne kadar, Ankara&#8217;da, Konya&#8217;da, Meclis&#8217;te, şurda burda çeşitli kesimlerden insanlara yaptığı konuşmaların neredeyse tamamında &#8220;Efendiler&#8221;, &#8220;Arkadaşlar&#8221; ibaresi sıklıkla kullanılmaktadır. Dolayısıyla &#8220;Efendiler&#8221;den başka anlam çıkmaz. Osmanlı sistemi içinde kul tabir edilen insanlara Cumhuriyetin insan tipini ifade eden, hak ve hukuklar bakımından eşit statü veren &#8220;Efendi&#8221; kullanılmıştır, hepsi bu. </span></p>
<p><strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Mareşal Çakmak neden Musevilere yardım etti </span></strong><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Soner Yalçın kitabında, benim &#8220;Türkeş&#8217;in Gizli Dünyası&#8221; isimli yazı dizimi özetleyerek bazı yargılarda bulunuyor ve dizimi yanlış bir bağlama yerleştiriyor. Yalçın, Mareşal Fevzi Çakmak ve Arusi Şeyhi Ömer Fevzi Mardin&#8217;in ikinci dünya savaşı yıllarında ve Varlık Vergisi döneminde neden Türk Musevilerine yardım eli uzattıklarını sorguluyor, &#8220;Neden Museviler&#8221; diyor. Oysa Mareşal Çakmak kadar pek çok insan Musevileri Ehli Zimmet olarak görür, hak ve hukuklarının garanti ve güvence içinde olmasını destekler. Osmanlı&#8217;dan yana bu böyle gelmiştir. Aynı anlayış farklı biçimler alsa da Cumhuriyet döneminde de devam eder. Ömer Fevzi Mardin de bazı kitaplarında Museviliği ve Musevileri hem ilahi din olması hem de ehli zimmet bağlamı içinde irdeler. Çakmak ve Mardin&#8217;in neden Musevilere yardım ettikleri çok açıktır, gerçekten de varlık vergisinin en ağır bedelini Museviler ödemişlerdir. Doğal olarak ilahi bir dinin mensupları olan Museviler bir başka ilahi din olan İslamın dindarlarına sığınırlar. Dönemin şartlarında sığınılabilecek başka bir sine bulunmamaktadır. Osmanlı Devleti, İspanya&#8217;da engizisyon mahkemeleri tarafından inim inim inletilen Yahudileri hangi nedenlerle ülkesine getirtmişse, Mareşal Çakmak ve Ömer Fevzi Mardin de aynı nedenlerle hareket etmişlerdir. Ayhan Aktar&#8217;ın İletişim Yayınları&#8217;ndan çıkan &#8220;Varlık Vergisi ve Türkleştirme Politikaları&#8221; isimli çalışmasında görüldüğü gibi, o dönemde satılan gayrimenkullerin yüzde 39&#8242;u Musevilere, Yüzde 29&#8242;u Ermeni&#8217;lere, yüzde 12&#8217;si Rum&#8217;lara, yüzde 5&#8242;i yabancılara, yüzde 0.3&#8242;ü diğer azınlıklara(Bulgar ve Rus gibi), yüzde 0.8&#8242;i ise  müslümanlara aittir. Varlık Vergisi döneminde İstanbul Deftardarı olan Faik Ökte&#8217;nin &#8220;Varlık Vergisi Faciası&#8221; adlı kitabında verilen dökümlerde ise varlık vergisi mükelleflerinin yüzde 7&#8217;si müslüman, yüzde 83&#8217;si gayrimüslim ve yüzde 10&#8242;u &#8216;diğer&#8217; olarak yer almıştır. Öte yandan bir diğer husus da, Varlık Vergisinde mükellef Dönmeler (D) cetveli olarak kategorize edilmişlerse de uğradıkları mağduriyet gayrimüslimlere kıyasla hiç mesabesindedir. Aşkale sürgünlerinin listesi incelediğinde Dönmelerin sayısının hiç denecek kadar az olduğu, belki hiç olmadığı görülecektir. Öte yandan İş Bankası gibi büyük bir devlet bankası bazı Dönme işadamlarına krediler açarak bu mağduriyeti ucuz atlatmaları sağlanmıştır. Bu nedenle hem Osmanlı hem dindar kişilikleriyle bilinen Çakmak ve Mardin&#8217;in Varlık Vergisi yüzünden birinci sırada mağdur olan Musevilere yardım elini uzatmaları Türk-Müslüman örf ve adetinin gereği olarak anlamak daha doğru bir yorum gibi geliyor bana. &#8220;Reformun Dervişleri: Halil Hamit Paşa&#8217;dan Kemal Derviş&#8217;e 300 yıllık Bir Ailenin Biyografisi&#8221; isimli kitabımda, Derviş ailesinin neredeyse bütün bağlantılarını vermiş olmamıza rağmen, hala Derviş&#8217;in Sabataistliği iddia ediliyor. Hiçbir ilgisi bulunmamasına rağmen Kemal Derviş ile Sabiha Sertel, Neşet Deriş, Celalettin Deriş(Derviş olarak geçiyor bazı kayıtlarda) arasında akrabalık tesis ediliyor. Ama bu akrabalık bağını gösteren bağlantı verilemiyor. Kemal Derviş&#8217;in  içinde yer aldığı politik bağlama karşı olmak başka şey, Sabataist olduğunu ısrarla savunmak ayrı birşey. Buna rağmen Derviş&#8217;in Sabataist olduğu yazılıp duruyor. Bu mantıkla bakılırsa Derviş soyadı taşıyanlar Sabetaisttir. Bu ne derece bilimsel yaklaşımdır? Bir insanın politik/ekonomik görüşlerinin kötü olduğunu söylemek için Sabetaist olduğunu öne sürmek gerekmez. Bu başka bir bağlamda tartışılmalı. Bir zamanlar sisteme karşı hareketleri nitelemek için &#8220;kökü dışarda&#8221; tabiri kullanılırdı. Şimdilerde bunun yerini &#8220;Sabetayizm&#8221; almış görünüyor.</span><span style="font-size:10pt;color:#000000;font-family:Arial;">Böylece, konu sol hareket mi kökünü bağlayın Sabetayizme, İslamcılık yahut herhangi bir tarikat mi eklemleyin Sabetayizme, sağcılık mı Sabetayizme bulaştırın olsun bitsin mi denilecek? Bu mantıkla her harekete, yapıya Sabetayizm yaftası vurulabilir. Bu tehlikeli mantığın insanı götüreceği yer örtülü bir &#8216;Mc Carthyizm&#8217;den başka bir yer olamaz</span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Sabetaycılar ve Yalçın Küçük Hoca!]]></title>
<link>http://kendihalinde.wordpress.com/2006/12/05/sabetaycilar-ve-yalcin-kucuk-hoca/</link>
<pubDate>Tue, 05 Dec 2006 05:54:21 +0000</pubDate>
<dc:creator>kendihalinde</dc:creator>
<guid>http://kendihalinde.wordpress.com/2006/12/05/sabetaycilar-ve-yalcin-kucuk-hoca/</guid>
<description><![CDATA[Sabetaycılar ve Küçük Hoca Yazar Mehmet Ördekçi / www.derki.com  &#8216;dan aktarmadır. Hayatımdan g]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong><span style="font-size:18pt;font-family:Arial;">Sabetaycılar ve Küçük Hoca</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-size:18pt;font-family:Arial;"><img style="width:168px;height:207px;" src="http://www.habervitrini.com/haber_resim/yalcin_kucuk5.jpg" alt="ddd" width="168" height="207" align="middle" /><img style="width:200px;height:207px;" src="http://upload.wikimedia.org/wikipedia/tr/a/a7/Sabetay.jpg" alt="aaa" width="200" height="207" align="middle" /></span></strong></p>
<p><strong></strong><strong><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Yazar Mehmet Ördekçi / </span></strong><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"><a href="http://www.derki.com/">www.derki.com</a>  &#8216;dan aktarmadır.</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Hayatımdan geçmiş en tipik megalomanın soyadının \&#8221;Küçük\&#8221; olması, ironisiz de yeterince tuhaf olan hayat hikayemin sayısız ironilerinden biri&#8230;</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Küçük Hoca’nın önce adı, yazıları ve kitaplarıyla, sonra kendisi, mavi Vosvos’u ve kırmızı atkısıyla 12 Eylül karanlığının henüz tam dağılmadığı yıllarda tanıştım. Yasal dergi ve kitapların bile “örgütsel doküman” sayılabildiği Olağanüstü Hal Bölgesi’nden Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni kazanarak Ankara’ya gelmiş, geldiği yerde gizli saklı okuduklarıyla kendini artık komünist olarak gören bir çocuktum. Ankara’da, ciğer dolabının kapağını açık bulmuş aç kedi heyecanıyla, ne bulsam okuyordum.<!--more--></span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Benim radikal kimliğimi borçlu olduğum askeri yönetim, Küçük Hoca’yı doçentlik yaptığı üniversiteden atmış ve darbeden önce yayınlanan ‘Yeni Bir Cumhuriyet İçin’ kitabı nedeniyle bir-iki yıl da hapsetmişti. Ama ben Ankara’ya geldiğimde Hoca çoktan tahliye olmuş, panellere katılıyor, yazılar yazıyor, kitaplarını yayınlıyordu. </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">1984 yılında dönemin cumhurbaşkanı Kenan Evren’e (daha doğrusu huzura kabul edilmedikleri için dış kapıdaki görevlilere) verilen ve anayasa değişsin dedikleri için yıllarca yargılanmalarına yol açan 1300 imzalı “Aydınlar Dilekçesi”nin Aziz Nesin, Murat Belge gibi isimlerle birlikte başını çekmişti. Devletin başındaki Paşa, yanılmıyorsam Manisa’daydı, alkışlar arasında halka hitap ederken, Aydınlar Dilekçesi imzacılarını kastederek “Vahdettin de aydındı netekim. Ama memleketi düşmanlara teslim etti. Ne yapayım böyle aydını!” demekle olaya son noktayı koyduğunu düşündürmüş, ama Aziz Nesin mahkemedeki savunmasında “Vahdettin’in aydın olduğu kesin değildir, ama devlet başkanı olduğu kesindir” diyerek kendisinin neden Aziz Nesin olduğunu herkese göstermişti.</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Özal’lı yıllardı. Askeri dönemde zorunlu olarak ‘Ezop dili’ kullanıp simgesel anlatımlarla yetinen birkaç dergi artık açıkça sosyalizmden söz etmeye başlıyor, dahası sol yeraltı örgütleri birer birer kendi yasal dergileriyle ‘görünür’ oluyorlardı. Ama o günlerde, benim gibi örgüt bağlantısı olmayan ve entellektüel eğilimleri daha ağır basan sosyalistlerin cazibe merkezi Küçük Hoca’ydı. Hoca hem çok ‘dolu’, hem cesurdu.</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Yine o dönemde, üniversitelerde solcu öğrenciler kıpırdanıyor, dernekleşme cenkleri yaşanıyordu. Kuruluş başvuruları komik eksiklikler icat edilerek reddediliyor, kurulabilen dernekler sık sık basılıyor, Nazlı Ilıcak’ın Tercüman’ı ve ileride Seda’yla Gülben’in “Enver Abi”leri olacak dinci Enver Ören’in Türkiye’si gibi gazeteler öğrenci derneği faaliyeti yürütenlerin arkasında Moskova bağlantısı keşfediyordu. Öğrenci derneklerini tamamen anlamsızlaştıracak bir yasa girişimi büyük tepki toplayarak 12 Eylül sonrasının ilk kitlesel öğrenci eylemini de ateşledi Ankara’da. Sanıyorum bu eylemden sonraydı, bazı öğrenciler açlık grevi başlattı. </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Bu öğrencileri eylemlerini sürdürmek üzere Karakusunlar’daki evine davet eden Küçük Hoca, hep rüyasını gördüğü liderlik hedefine giden yolda “kitle” ile ilk kucaklaşmayı yaşamış oldu. Evinde yapılan eyleme zamanın cılız ama etkili sol basınının ilgisi ve eylemcileri ziyaret eden bazı solcu sanatçılar üzerinden konunun büyük gazetelere de taşması, Hoca’nın ününü arttırdı. Cesaretinin ödülüydü bu.</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Küçük Hoca’nın çıkmış bütün kitaplarını okumuştum. Kendilerine intisabım, dizinin dibine oturuşum, irşad halkasına girişim, müridana katılışım ise bu anlattığım dönemden sonradır. Ama hem şeyhimin narsist, benmerkezci ve megaloman tutumları, hem de dönemin yukarıda çizdiğim kasvetli tablosunun bende yasadışı örgütlenme ve yeraltı mücadelesinden başka şansımız olmadığı düşüncesi uyandırması sonucu, bir süre sonra Küçük Hoca’yı kendisine olan ümitsiz aşkı ve Açık Devrimci Parti projesiyle baş başa bırakıp kendi yoluma gittim.</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Sonrası toz duman. Bana ne oldu anlamadım. Öncesini hayal meyal hatırlıyorum, kendime geldiğimde iki yıldır cezaevindeydim ve yatmam gereken daha sekiz yıl vardı. Eşime (bir zamanlar evliydim) içeride ayıldıktan sonra “birileri gazozuma etkisi beş-altı yıl süren bir hap atmış olabilir mi?” diye yazmıştım. Anneme göre çok “kafalı” olduğum için nazara gelmiştim, babamsa “iç düşmanımız” olan karanlık mihrakların çaktırmadan beynimi yıkadığına inanıyordu. Ama elbette doğru cevap, hiçbiri! Hayatımdaki olumlu edimlerin övüncü gibi olumsuzların sorumluluğu da sadece bana ait. Bu yazının sonraki bölümlerinde eleştireceğim “iyi olan ne varsa biz başardık, kötü olan ne varsa başkalarının yüzünden” şeklindeki bakış açısı, birinci tekil şahıs çekimiyle de bana çok yabancı. Belki, sonraki hapislik yıllarımda sadece kendim için doldurduğum ve “İç Defteri” dediğim, pek çok sayfasında gözlerimden damlayan yaşlarla dağılmış mürekkep lekeleri bulunan lacivert kapaklı harita metod defterine yazdığım son cümle, bu paragraf için de iyi bir son cümle: Mükemmel olsaydım, dünyada olmazdım&#8230;</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Her zaman şükredecek şeyler vardır. Şükür ki kimsenin kılına dokunmamış, zarar vermemiştim. Evet bağırıp çağırmış, ama can yakmamıştım. On yıllık cezamın sekiz yılını artık hiç inanmadığım, hatta saçma ve komik bulduğum bir dava uğruna yattım. Ama kendimi saçma ve komik bulmadığım için, şunları yakalatayım da beni bırakın diyecek kadar (itirafçılık) hiç alçalmadım, namusumla cezamın son saatine kadar yattım çıktım. </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Nobel’ini haberleştirirken, Orhan Pamuk için “hapiste yatmamış tek önemli Türk yazarı” dedi ya bazı yabancı gazeteler, belki ben de büyüyünce önemli Türk yazarı olacağım, bunun için yatmam gerekiyordu diye avunuyorum son günlerde. (Dikkat, espridir.)</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Kimine göre o beton ve demirden mezarda içsel aydınlanma yaşamış, eski yoldaşlara göre ise “içeride kafayı yemiş” olarak yeni hayatım için gün sayarken, eski mürşidim Küçük Hoca’nın serencamını da uzaktan izledim. Onun içine düştüğü durumu Allah düşmanıma bile yaşatmasın diyor, ama insanız, çiğ süt emmişiz, zaman zaman kendimi onun hallerine sevinirken yakalıyordum. “Demek ki tek değişen ben değilim,” diyordum. “Tamam, uğrunda gençliğimi harcadığım marksizme ‘yabancılaşmaya’ karar verdim: Artık inşaat ameleleri eliyle yaratılacak yeni bir dünya rüyası görmüyorum. En korkuncu, materyalizm ve ateizme ‘inanmayı’ da çoktan bıraktım. </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Ama en azından, hala kendisini memleketin en büyük marksisti saymaya devam eden şeyhim gibi, hastalıklı bir ilgi görme ihtiyacı ile ırkçılığın değirmenine su taşıyan bir soy-sop dedektifi de olmadım&#8230;”</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Ben içeriden çıkalı üç yıl oldu bu arada. Geçen zaman içerisinde Küçük Hoca da değirmene su taşıma aşamasını tamamlayıp değirmenin başına geçti.</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Aslında ırkçı ya da dinci yurdum gericiliği için hiç de yeni bir konu olmayan (onlar ‘dönmelik’ ya da ‘avdetilik’ derlerdi), ama Küçük Hoca’nın son yıllarda üzerinde çok yoğunlaşarak uçuk iddialarıyla cılkını çıkardığı, isimbilimden yararlanarak gizli Yahudileri deşifre ediyorum diye ağız dolusu saçmaladığı Sabetaycılık konusunun geçmişi 17. yüzyıla dayanıyor. </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Osmanlı’da yaşayan çok sayıda Yahudi var ya hani, işte onlardan, İzmirli bir Yahudi din adamı olan Sabetay Sevi, 1600 küsür yılında kendisinin beklenen Mesih olduğuna inandığı gibi, çok sayıda Yahudiyi de inandırıyor. Olay Osmanlı ülkesinde Osmanlı’yı da hedefleyen bir siyasal-dinsel harekete dönüşünce, saray müdahale ediyor. Sabetay Sevi o zaman Edirne’de olan saraya getirilip yargılanıyor. Nedamet getirip af diliyor ve İslam’a geçiyor. Tekrar bağlılarının arasına dönünce, görünürde Müslüman olacaklarını, ama kendi içlerinde musevi inançlarını sürdüreceklerinin söylüyor. Görünüş, “Sabetay Sevi sarayda Müslüman olup Mehmet Aziz adını aldı, şimdi de adamları topluca Müslüman oluyor” şeklinde. Tabii binlerce insanın bildiği bir şey sır olarak kalamaz. Eninde sonunda “kokusu çıkıyor”, ama Sabetaycılar bugüne kadar geliyor. Asıl yoğun oldukları Osmanlı şehri, Selanik. Sonra, İzmir. Cumhuriyet kurulduğunda Selanik artık Osmanlı toprağı değil. 1924’te Yunanistan’la aramızda mübadele yapılıyor, buradaki Rumlar oraya, oradaki Müslümanlar buraya&#8230; Oradan gelen Müslümanlar arasında çok sayıda Sabetaycı da var. O günden bugüne bu Sabetaycı aileler ne kadar değişmiş ya da aynı kalmıştır, benim tahmin ettiğim gibi bir nevi folklorik aidiyet olarak mı sürmektedir, asimilasyon oran ve dereceleri nedir, aralarında sonradan gerçekten Müslümanlığı seçenler olmamış mıdır?.. Genellikle böyle sorular sorulmadan, tamamen olumsuz önyargılarla damgalanan ve “incelenmeye” başlanan Sabetaycılar konusundan tabii komplo teorileri ve saçma sapan kuruntulardan başka bir şey çıkmıyor. </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"><br />
<strong>KASIK MINTIKASINDA BİR SÜPER MARKSİST</strong><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"> </p>
<p></span></span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"><br />
22 Eylül tarihli Akşam gazetesinde okuduğum bir haber, doğum günümü zehir etti. Hoş, doğum günü kutluyor değildim, ama yeni yaşıma girdiğimin farkındaydım ve o haber olmasa en azından daha olumlu duygularla ‘idrak edecek’tim yeni yaşımı.</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Akşam, magazin sayfasında, bir gün önce piyasaya çıkan Tempo dergisinin kapak konusunu haber yapmıştı. “Araştırmacı Küçük Hoca, aralık ayında \&#8217;Sabetayizm ve Grup Seks\&#8217; adlı kitabını piyasaya çıkaracak.“&#8230; “Sabetayizmle, grup seks hep iç içe oldu.” &#8230; “Hülya Avşar, Sabetayların propagandasını yapıyor, aile kurumunu altüst ediyor.” &#8230; “Aslında Hülya Avşar\&#8217;ın İbrani ve Sabetayist olabileceğini hiç aklıma getirmezdim. Bir gün, \&#8217;Kaya usturuplu zina yapıyor\&#8217; diye konuştu. Bu, tipik Sabetay emridir.” &#8230; gibi sözler, gözlerimden beynime çakıldı sanki.</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Dışarıdan bir bakışla, bu sözlerin beynime çakılması için hiçbir neden yok. Bu aşağılık iftiraların yöneltildiği Sabetaycılardan değilim. Herhangi bir başka azınlıktan da değilim ki, “sıra bize gelir” kaygısı yaşayayım. Ama yukarıda belki biraz da sizi sıkarak uzunca anlattığım gençlik günlerimde devletle başımı derde sokarken de tinerci falan değil, devletin kaymakam adayıydım. Bugünkü aklım olsa üslubum daha farklı olurdu, ama yine herşeye sessiz kalmazdım. Sonra devletin beni attığı yerde, ben örgütten ayrılıyorum, artık marksist değilim derken de örgüt yöneticisiydim ve örgütlerin rızası olmadan cezaevi müdürlerinin istifa bile edemediği (ayrıntı verebilirim) yıllardı ve 1995 sonlarında, Bursa Cezaevinde davetle gittiğim PKK koğuşunda, şimdi ‘78’liler Birliği Vakfı çalışması yürüten Celalettin Can’ın da şahitliğinde, PKK Merkez Komite üyesi Muzaffer Ayata’nın “ülkelerinin (Kürdistan’mış) bir aydını olarak beni koğuşlarında sürekli misafir etme” teklifini geri çevirdikten birkaç gün sonra kalmaya başladığım yer, altı adımlık bir hücreydi. Sadece etliye sütlüye, haklıya haksıza karışmamak, üç maymunu oynamak karşılığında, o koğuşta “misafir” statüsü ile sefa sürmekle kalmayıp cezaevi sonrası Avrupa’da PKK medyasında istihdam edilebilecekken, kullandığım tuvaletin de içinde bulunduğu o hücrede yaşamayı tercih ettim. Kayıtlara göre sadece “lise mezunu, işsiz, boşanmış, sabıkalı” olduğum için pek kimse farkına varmasa da, galiba Muzaffer’in dediği gibi “aydın”lık var bende biraz! Ne zaman sadece kendimi düşünsem, böcek olmuşum da kabuğum beni boğuyormuş duygusu kaplıyor içimi. İnsanların sırf atalarından devraldıkları inançlar yüzünden parmakla gösterilmesinin, kovalanmasının, listeler halinde teşhir edilmesinin vardığı nokta artık “bunlar var ya bunlar, grup seks yaparlar, eş değişimi yaparlar” olmuşsa, ben bunu kendime dert ederim. Sabetaycı değilim, ama böcek de değilim. Bir azınlık kesimin namusuna dil uzatma noktasına gelmiş bir saldırı varsa, orada kimsenin değil, asıl çoğunluk aydınlarının namus günü gelmiştir tarih önünde. Hele ki söz konusu olan, çıkıp “biz öyle değiliz” diyemeyen bir azınlıksa&#8230;</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Şu anda bu konuda yapabileceğim tek şey, okuduğunuz bu yazıyı yazmak. Bunu sinirle, sakinleşebilmek için yazıyorum. Sakin kafayla yine yazarım. Lütfen bu yazıyı “Notlar” diye kabul edin. Buradan buraya niye atlamış demeyin. Bağlantıları da yapmaya kalkarsam, yazı değil kitap çıkar. Atlaya zıplaya da olsa şu birkaç günde kafama üşüşenleri yazmak, deşarj olmak zorundayım. Yoksa patlayacağım. Yıllar önce, “kırk yaşını doldurana kadar yazmayacağım,” diye bir karar almıştım. On bir yıldan beri mektup ve günlük dışında bir şey yazmadım. Yayınlatmak üzere yazmaya yeniden başlamam için daha bir yılım vardı. Ama Küçük Hoca’nın Tempo’ya söylediklerine tepkisiz kalmam çok zordu.</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Önce bir Tempo aldım. Küçük Hoca’nın kapaktaki resminde tepesi açılıp beyin kıvrımları toplu seks yapan çıplak kadın ve erkek figürleri şeklinde çizilmiş. Başlık da güzel: “Grup seks büyük yalçın küçük”&#8230; Üst başlık da “Kafasını Sabetayistlere takan profesör, yatak odasından bildiriyor: </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Sabetayistler ve Grup Seks.” Tempo’nun alaycı yaklaşımı hoşuma gitti. Hatta kendimi olayın komik olduğuna inandırma gayreti içinde ben de “Onlar bize ‘soğan kafa’ diyorsa (öyle derlermiş ya) biz de onlara ‘sarımsak kafa’ falan der, ödeşirdik be güzelim, n’aptın sen!” deyip zoraki gülerek Küçük Hoca’yla kendimce dalga geçtim. Ama bu kapağın, içteki söyleşinin (ki, başlığı Hoca’nın ağzından “Grup seks Sabetayizmin emridir”), bu söyleşiye dayanılarak gazetelerde ve internet sitelerinde yapılan onca yayının Türkiye ortalamasınca algılanışında aslında komik olan bir şey yoktu. Ben ve pek çok insan, bu arada anlaşılan Tempo’cular da, onun yazdıklarını, söylediklerini ciddiye almıyorduk. Söyleşiyi yapan Tutkun Akbaş, sorularıyla Hoca’ya saçmaladığını hissettiriyordu. Ama acaba iş orada bitiyor muydu? Zaten kafasındaki ilkel sorulara böyle ilkel cevaplar aramakta olan milyonlarca insana da komik mi gelecekti acaba bu zırvalar?</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">İlk kez duymuyordum, Sabetaycılara yapılan bu yakıştırmayı. “Sonra da&#8230; anlarsınız ya&#8230; aganigi naganigi” düzeyinde, daha efendice saçmalandığını duymuşluğum, okumuşluğum vardır. Ama bu kadar kesin ifadelerle, doğrudan ve terbiyesizce, sanki daha bu sabah o işin gerçekleştirildiği bir ortamda gözlemlerde bulunmuş gibi anlatılanı da Küçük Hoca’dan duymak varmış kaderde. </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Bakırköy Rıfat Ilgaz Halk Kütüphanesi’nde, İbrahim Alaettin Gövsa’nın Sabatay Sevi’sinin 50-60 yıl önceki orijinal baskısını bulup okumuştum. O da Sabetaycıların “öyle” olduklarına bizi inandırmak istemiş, ilgili bölümlerde. Ama o hiç değilse –mış, -muş diye atmış iftirayı. “Ben de şimdi oradan geliyorum, 14 kişi sayabildim,” der gibi değil! Ayrıca, popüler bir haftalık derginin kapağından ve bu kapağı haber yapan günlük gazetelerden de değil.</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Hülya Avşar “Kaya usturuplu zina yapıyor” demiş, Küçük Hoca bundan Hülya Avşar’ın Sabetaycı olduğu sonucunu çıkarmış. Çünkü Sabetay Sevi’nin “Zina yapın ama usturuplu yapın” şeklinde bir emri varmış. “Ben Hülya Avşar’ın İbrani ve Sabetayist olabileceğini hiç aklıma getirmezdim” de diyor. Yani sadece kadının ağzından çıkan o cümleyle şıp diye koymuş teşhisi. Bütün diller gibi Türkçe’de de sıfat tamlamaları sınırlı sayı ve kombinasyonda olduğuna göre (zinanın önüne koyabileceğiniz kaç tane sıfat vardır?) insanların yaşarken ettiği lafları toplayıp incelerseniz, herkesi herşeyci ilan edebilirsiniz Küçük Hoca’nın yöntemiyle. Nüfus sayımlarında, aslında Star Wars filmleri için uydurulmuş bir din olan Jedi dinini din hanesine yazdıran İngilizlerin sayısı 390 bini bulmuş. Uydurma da olsa kendine göre kuralları, aşamaları, düsturları olan bu “rol icabı din”in hiçbir metnini okumadım. Star Wars’ların da tekini bile izlemedim, ama Küçük Hoca’nın her an ortaya çıkarabileceği gibi, benim gerçekte –öyle sıradan bir Jedi da değil- bir “Jedi Şövalyesi” olup bunu gizlediğimi ‘gösteren’, Jedi metinlerinde fosforlu kalemle işaretlenip gözüme sokulabilecek ne laflar etmişimdir kimbilir&#8230; </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Papa Efendi Hazretleri’nin San Pietro Meydanı’ndaki o pazar ayini konuşmalarının kayıtları bir araya getirilip bir incelense, çok tekrarladığı kimbilir hangi sözlerin kuyruğu satanizmin kurucusu Anton Szandor LaVey’in “Satanic Bible”ında yakalanıp Vatikan’a suçüstü yapılabilecektir! Ama ben temel faşist metinlerde iz sürmeye gerek duymaksızın, Küçük Hoca’nın fena “sardırdığı” emeklilik hobisinden, heyecanından ve başkalarının kökenlerinden söz ederken “ortaya çıkardım”, “incelerim”, “yazacağım” gibi sözler kullanmasından hareket ederek, hani kendisi henüz faşist değilse bile, yaptığının faşizm olduğunu iddia ediyorum. </span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Faşistlerin kuyruğu mu var? Onlara faşist, düşünme şekillerine ve kuracakları rejime faşizm denmesi, insanların soyları soplarıyla ilgilenip sırf bu nedenle insanları aşağılamaları, suçlamaları, dışlamaları, daha ileri noktada da yok etmeye çalışmalarından dolayı değil mi? </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Altı-yedi yıldan beri her geçen gün daha fazla boş kafalı insanı kendisine çeken bu “Sabetaycı safarisi”ne faşizm diyebilmek için, listeleme işleminin tamamlanıp Sabetaycıların “temizlenmeye” başlanmasını mı bekleyeceğiz? Solculuk iddiaları olmadığı için rahatlıkla faşist diye nitelediğimiz insanların hepsi katil mi?</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">İnsan kendisine bakarken objektif olamayabilir. “Köprüden önce son çıkış” tabelasını da fark edemeyebilir. Ama hiç değilse yirmi yıl önceki okurları ile bugünküleri kalite terazisinde tartıp ibrede kendi düşünsel evrimini görmeyi denemezse, Küçük Hoca tarihte marksizmden faşizme kaymış ilk ya da son insan olmayacak.</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Yaygın kanının aksine, faşist olmak için anti-semitizm (Yahudi düşmanlığı) aslında zorunlu değil. Sadece, tarihteki en bilinen örneği bu temel üzerinde geliştirildiği için anti-semitizm faşizmin bir çeşit alameti gibi olmuş. Bu böyleyken, Küçük Hoca gibi faşist zihniyetten en uzak görünen birinin faşizmin tam da bu en bilinen kapısını zorlamasını, günlük hayatta böyle durumlar için kullandığım klasik esprimle yorumlayayaım: Her şeyi önümüze sermiş, Allah daha bir de mektup mu yazsın!</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Küçük Hoca’nın “usturuplu zina yapın” diye anladığı emir şöyle: “Sekizincisi budur ki aralarında zina hüküm sürmesin. ‘Beria’ vesilesinde dahi hilekarlardan dolayı ihtiyatlı bulunmak lazımdır.” (İ. A. Gövsa, Sabatay Sevi, s. 60) [Beria: yaratma, yaratılış]</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Evet evet, vallahi başka bir şey yok. İşte, zinayı yasaklayan bu maddeden “tutan tuttuğunu becersin” sonucu çıkarıyorlar. Meğer, bir sonraki cümlede “zina yapın” diyebilmek için, “zina yapmayın” diye girmiş lafa Sabetay! Ben bu kadarını anladım. Gerisi hayal gücü istiyor, yok bende ondan&#8230;</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Sabetaycı avı yapılan sitelerde “İşte Sabetay’ın 18 emrinden birkaçı” diye sıralanan emirler arasında neden bu emre hiç rastlamadığımızın da açıklaması bu işte. </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Avcılarımız bunu bize gizli anlamlarıyla beraber zaten ballandıra ballandıra anlatacakları için, kafalarımızı karıştırmak istemezler.</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">\&#8217;Usturuplu zina\&#8217;dan Hülya Avşar\&#8217;ın Sabetaycılığı çıkmaz bence, ama Küçük Hoca’nın \&#8217;usturuplu faşizm\&#8217;i çıkabilir pekala. Usturuplu, yani “derli toplu, ustalıklı, uygun”. Usturuplu, çünkü “ya sev ya terk et” demiyor, bu çalıntı sloganın aslı gibi “love or leave” de demiyor. Sadece, insanların gizlemeyi tercih ettikleri köklerini “ortaya çıkarıyor, inceliyor, yazıyor&#8230;”! </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Peki niye?.. Küçük Hoca, derdinin bilim olduğunu iddia ederken niye Sabetaycılığı tarih, sosyoloji, sosyal psikoloji, antropoloji, hatta ilahiyat pencerelerinden incelemiyor da, Sabetaycıları “ortaya çıkarıyor?”</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Üsluba bakar mısınız: “Rantiye olmayan hiç kimseyi incelemiyorum. </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Haldun Dormen\&#8217;i incelemedim. Sonunda eski karısı Betül Mardin çok kızdırdı, o zaman yazdım.”</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">İrtibatım olsa eski eşimi arardım hemen, “aman Hoca’yı kızdırma, benim aslında Jedi Şövalyesi olduğumu sermesin ortaya!” demek için&#8230;</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">“Ortaya çıkarma” yönteminin güvenilirliği de ayrı konu. </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Burada Küçük Hoca’nın çürük ‘yöntem’ini çürütmekle uğraşacak değilim. Kitaplarına iştahla saldıranlar arasında ‘yöntem’iyle ilgilenen var mı, ondan da kuşkuluyum. Kitap tirajlarına bakarken, bana hiç de bir bilim açlığıyla karşı karşıyaymışız gibi gelmiyor. Dine değil kine, bilime değil iman kırıntılarına, bilgiye değil iliklerine kadar sinmiş önyargılarını güçlendirebilecekleri söylentilere ihtiyaç duyan milyonların önüne şimdi de aslında çiğnene çiğnene sakız olup unutulmuş kadim bir iftirayı sürerek, ilgi çekmek istiyor.</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Sabetaycılar inançları gereği grup seks ve eş değiş tokuşu yaparlarmış. Ama bunca yüzyıllar boyunca bu pislik hiç bir yerden patlak verip polise, adliyeye, basına yansımamış. Bir tek grup seks buluşmasında kavga çıkmamış 17. yüzyıldan beri, onca insan onca hararet içinde hiçbir sürtüşme yaşamadan topluca düzüşmüş. Milyonlarca eş değiştirme olayından bir teki, misal “adam beni kovup eşimi eve kapattı, gittiğimde beni de dövdü” diye şikayet konusu olmamış 350 yıldır. Bir tek komşuları yanlışlıkla kapıyı açıp onları o halde görmemiş. Hatta koca bir dinsel topluluk tarafından yüzyıllardır uygulandığına göre pekala muhtemel olduğu halde, yaşanan onca depremden birinde bir enkaz altından çıplak grup halinde Sabetaycı cesetleri çıkmamış. </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Kaynak hep “başkaları”nın –mış’lı –muş’lu anlatımları. Gördüm diye anlatan yok, yaptım diye anlatan hiç yok. Toplam sayıları herhalde milyonları bulacak onca Sabetaycı kuşağı, doğmuşlar, büyümüşler, bizi kandırmak için göstermelik evlenip birbirlerinin karılarıyla, kocalarıyla düşüp kalkmışlar&#8230; Kimin eli kimin cebinde, kim kimin gerçek babasıdır bilinemediğine, hep de cemaat içi evlilik yapıldığına göre büyük ihtimalle kardeş olduklarını bilmeden birbiriyle evlenenler de çok olmuştur o zaman (Aha! Bir iftira da benden!) Ve bütün bunlar bizim burnumuzun dibinde yaşanmış. Peki, ev ya da dükkan komşularımız, iş ya da okul arkadaşlarımız arasında geleneksel olarak grup seks yaşanan 350 yılın birikimi olarak elimizde ne kanıt var? &#8230;mış, &#8230;.muş, &#8230;miş, &#8230;müş&#8230; Hepsi bu kadar!</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Daha somut bir “kanıt” örneği vereyim de, insan önyargısıyla mutlu ise onları hiçbir gücün ayıramayacağı konusunda siz de bana inanın. Sinem Karaağaç imzalı olup internette pek çok yerde bulabileceğiniz bir “araştırma”nın “Sabataycılıkta cinsi sapıklıklar” ara başlığı altında şunları okursunuz:</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">“Sabataycıların sıkça gündeme getirilen bir bayramı var: Kuzu Bayramı.</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"> Mesih Sevi’nin doğum günü olduğuna inanılan, Mart’ın 21. gününü 22’ye bağlayan gecesi mum söndü olarak nitelenen kutlama, bir yönüyle toplu seks olarak değerlendirilmektedir. Bu Kuzu Bayramı’nin artık kutlanmadığına dair iddialar varsa da Alaettin Gövsa kendi şahid olduğu bir örneği Sabatay Sevi isimli kitabının 97. sayfasında anlatmaktadır.</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">”</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Yanlış mı anlıyorum, siz karar verin</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">:</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">1) Bir Kuzu Bayramı var.</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">2) “Bir yönüyle” toplu seks “olarak değerlendiriliyor.</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">”</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">3) Artık bu bayramı kutlamıyoruz diyorlar.</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">4) Ama İ. A. Gövsa görmüş, kutluyorlar.</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"> Şu kitabın şu sayfasında anlatıyor.</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Burada öyle bir mantık kurulmuş ki, Gövsa bunları bir 21-22 Mart gecesi topluca çiftleşirken görmüş zannediyor okuyan. Bu satırları internetten milyonlarca kişi girip okuyabiliyor ve Alaettin görmüş, valla bak, alt alta üst üstelermiş diye beynine kaydediyor. </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Oysa çok az sayıda insan benim yaptığım gibi, o kitabın o sayfasına bakıyor ve şunları okuyor: “Bu kuzu etini muayyen bir zamandan evvel yememek adeti bu kitabın muharriri tarafından da bizzat tecrübe ve müşahede edilmiştir. Makrıköyünde (Makriköy, yani bugünkü Bakırköy) Sabatayistlere ait olan leyli mektepte müdür iken ilkbaharda aşçıya kuzu eti pişirmesi hususundaki emrini bir türlü dinletememiş, aşçının itaatsizliğine ait şikayeti mektebin himaye heyetine kabul ettirememiş ve kendilerince muayyen zamanı gelmeden önce mektepte kuzu eti verdirmeğe muvaffak olamamıştı.” (Sinem Karaağaç’ın dediği yazar, dediği kitap, dediği sayfa, dediği şahitlik.)</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Tebrikler Sinem Hanım! Benim bu yazımın yayınlandığı dakikada, siz de onbinlerce, belki yüzbinlerce komşusuna iftira atmış bir insan olarak tarihe geçeceksiniz, “bir yönüyle” yani&#8230;</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Yine aynı ‘araştırmada,’ benim okuyunca “orada kanıtlar var uzakta, gitmesek de görmesek de o kanıtlar bizim kanıtlarımızdır” diye mırıldanıp güldüğüm bölümler var. Uzatmayayım şimdi, diyor ki, aslında Sabetayistlerin kendilerine ait yazılı kanıtlar da varmış, ama İsrail’deki arşivlerdeymiş, araştırmacılara açık değilmiş, kimse görmemiş, ama illa ki Sabetaycıların ahlaksızlığı orada açıkça görülüyormuş falan filan&#8230; İnternetten kendiniz okuyun, her yerde var bu ‘araştırma.’</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Ama ben bir de şunu söyleyeyim: </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Önyargılarıyla mutlu internet alimleri, kaynağına bakmadan ve bilimsel ölçütlere vurmadan, işlerine gelen her kanıta sarılmaya hazırlar. Hele ‘kanıt’ bir Yahudinin kaleminden çıkmışsa, ya da İsrail’deki arşivlerden çıkması umut ediliyorsa, ona laboratuvar bulgusu muamelesi yapıyorlar. O arşivlerin Sabetaycıların aleyhine olduğu için açılmadığından niye bu kadar eminler, anlamadım. Belki de lehlerine olduğu için açılmıyordur. Zira benim anladığım kadarıyla Yahudiler, cenazeleri camiden kalkan bu Sabetaycıları hiç sevmiyorlar. Bu da doğal. </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Radikal solda da, en katı düşmanlıklar birbirinden çıkan örgütler arasında yaşanır. İnançlı bir Yahudinin Sabetaycılar hakkında yazdıklarını okurken, Cübbeli Ahmet Hoca’nın Aleviler hakkında bir konuşmasını dinliyormuşçasına temkinli olmak gerekir&#8230; gibime geliyor. </span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Tarihçi Frederick William Hasluck, Osmanlı\&#8217;da sünnilerin Alevilere, Arapların Zerdüştlere, Türklerin Sabetaycılara aynı iftirayı attıklarını, 12. yüzyılda yaşamış Endülüslü bir Yahudi olan Tudelalı Benjamin\&#8217;in de seyahatnamesinde aynı ithamı Dürzilere yönelttiğini yazıyor. Komünistlere yönelik olarak 1950\&#8217;li yıllarda yanılmıyorsam TBMM kürsüsünden bile dile getirilmiş bir karalama vardı: Memlekete komünizm gelirse, evinize girdiğinizde askıda bir erkek şapkası varsa geri çıkacak, adamın karınızla işi bitene kadar dışarıda oyalanacaksınız, diye. İddia sahiplerinin kendi eşleriyle ilgili bir fantazilerinden doğmuş olması da muhtemel bu senaryo, kadınları özne olarak değil de sadece \&#8221;o işe\&#8221; yarayan bir ev eşyası gibi görmesi bir yana, bir gruba okkalı bir iftira atılmak istendiğinde insanların hayal gücünün kasık mıntıkasından fazla uzaklaşamadığının da tipik bir göstergesiydi.</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">İçinden taşan kendi hastalıklı nefretini yaymak için, bir kişiye iki kişiye değil, çoğunu tanımadığı, yediden yetmişe, dünden bugüne, ölmüşler dahil kuşaklar boyu koca bir topluma bile bile kara çalmak&#8230; Bunu yapabilmek için gerekli olan ahlak yoksulluğu, ancak ahlak yoksunluğu temalı bir kara çalma ile perdelenebilir. Belki de budur, kasıklar üzerinde dönüp durmanın esbab-ı mucibesi.</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">On yıl kadar önce, bir taşra üniversitesinde, bizimkilerin kazandığı bir milli maçın ardından coşan erkek öğrenciler, milliyetçi sloganlar böğürerek ve kendiliğinden, içgüdüsel olarak kız yurduna yönelmiş, kapısına dayanmışlardı. Bir üniversiteden söz ettiğimin altını çizerek, milliyetçiliğin de kasıklarda yaşandığı bir ülkede Sabetaycılar hakkındaki ırkçı zırvaların yenik, hırçın ve kararmış bir ruh tarafından mumsöndü-eş değiştirme-grup seks boyutuna taşınmasının beni neden bu kadar öfkelendirdiğini anlamanızı rica edeceğim. </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Aynı zamanda, çıkacak kitabın neden satış patlaması yapacağını ve daha neler olabileceğini de&#8230;</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Aynı kararmış ruh, sekiz yıl önce bugünlerde, aslında bağımsız Kürdistan’a dönüş yapacağını düşünerek gidip dört buçuk yıl kaldığı Fransa’dan dönme hazırlıkları yapıyordu. Dört buçuk yıl önce, 1994’te, yeniden döndüğü üniversitede profesör ünvanını elde ettiği, emeklilik hakkı kazandığı ve Türkiye devriminden de iyice umudunu kestiği günlerde, yükselmekte olan PKK’yı gözüne kestirmiş, “Ben Çiller’in başbakan, Demirel’in cumhurbaşkanı, Manukyan’ın vergi rekortmeni olduğu bir ülkede yaşayamam.” diye basın toplantısı yapıp Fransa’ya yerleşmişti. Nedense, emekliliği dolmadan ve profesörlük almadan önce bu saydıklarını görmezden gelmiş, bu ülkede yaşamıştı. Kendisi -yaklaşan herkesi geri kaçırdığı için- gövdesiz bir baş, PKK ise başı yetersiz olan bir gövdeydi. Ne güzel rastlantıydı! PKK’da kitle vardı, başlarına kendisi gibi süper bir beyin lazımdı. Gidip kütüphaneler dolusu bilgi saklayan kafasıyla önce PKK Avrupa teşkilatını avucunun içine alırsa, sıra 1989’da Bekaa’da görüştüğü Apo’nun koltuğuna da gelirdi zamanla&#8230; Ama Kürt devrimine liderlik etme hayaliyle geldiği Paris’te, ola ola PKK televizyonunda tartışmacı olabildi kendileri. Türkiye’deyken de PKK’nın gazetesinde yazıyordu zaten. </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">O Avrupa’ya bunun için mi gelmişti. Hüsran&#8230; O kanalda yaptığı konuşmalardan dolayı epey cezası olduğunu, hapse gireceğini bile bile, Paris’e giderken avucuna alabileceğini sandığı, belki kendisinin okuduğu kitap sayısı kadar köşe yazısı bile okumamış ama siyasi oyunbazlık erbabı, dalavere uzmanı köylülerin avuçlarından kendini Türkiye’ye zor attı!</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Dağlarda Türk ve Kürt gençleri birbirini öldürecek, şehirlerde bombalar patlayacak, ülkede ceset dağları Ağrı\&#8217;yla yarışacak, Küçük Hoca Paris’te oturup bu boğazlaşmanın bir tarafını yönetecek, strateji ve taktik belirleyecekti. Ama bu aşağılık makamın heveslisi de bol olduğundan, onu oraya oturtmadılar!</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">29 Ekim 1998 günü Türkiye’ye ve cezaevine giriş yaptı. Demirel hala cumhurbaşkanı, Manukyan hala vergi rekortmeniydi. Ha, evet Çiller başbakan değildi. Ama kader bu, cilvesiz durur mu? Hoca oradan yanında yol azığı olarak “Mesut bana haber gönderdi, ben de Apo’yu aradım, Tansu’nun suikastinden kurtuldu” sansasyonu ile geldiği için, aylarca Tansu Çiller’in yayınladığı Öncü gazetesinin manşetlerinden inmedi, yine Çiller’in BTV’sinin haber bültenlerinden çıkmadı.</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">&#8230;İşte ondan sonra da, Sabetaycılar madenini keşfetti. Halen orada. “Ortaya çıkarıyor, araştırıyor,” kafasını bozanları “yazıyor”!</span></p>
<p><strong><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"> </span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">“İYİ BİZ” İÇİN KÖTÜ “ÖTEKİ” ŞART! (MI?)</span></strong></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Benim için “Sabetaycının iyisi olmaz” ne kadar saçma bir düşünce ise, “Sabetaycının kötüsü olmaz” da aynı derecede saçma bir düşünce. Her milletin, dinin vs. mensuplarında olduğu gibi, Sabetaycının da iyisi de olur kötüsü de. Ama siz “Sabetaycının iyisi olmaz” saçmalığını kabul ettirme azminde iseniz, mesela TV’lerdeki hepsi birbirinden “hızlı” magazin kızlarından (uygun kelime bu değil ama&#8230;) sadece Sabetaycı olanları görürsünüz. Onları ardarda ardarda öyle seri ve öyle sık anlatırsınız ki, okuyucu ya da dinleyicinin kafasında istediğiniz o izlenimi bırakırsınız. İnsan, en nihayet, aldanabilen bir varlıktır! </span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Olguları alt alta sıralayarak, Türkiye’nin demokrasiyle yönetildiğini de ispatlayabilirsiniz, faşizmle yönetildiğini de&#8230; Türklerin melek olduğunu da ispatlayabilirsiniz, şeytan olduğunu da&#8230; İspatlamak istediğiniz her şey için dünyada alt alta sıralayabileceğiniz yeterince olgu, olay ve örnek bulabilirsiniz. Hayat böyle bir şeydir çünkü.</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Dünyada yeterli sayıda “iyi Sabetaycı” da vardır, yine yeterli sayıda “kötü Sabetaycı” da&#8230; Siz illa bunlardan sadece birini görmek istiyorsanız, sadece iyileri ya da sadece kötüleri görebilirsiniz. \&#8221;Kötü\&#8221; Sabetaycıların adlarını ve sizin seçtiğiniz icraatlarını alt alta sıralayarak, okuyan veya dinleyen kişide bu kötülüklerin onların Sabetaycı olmalarından kaynaklandığı düşüncesi oluşturabilirsiniz rahatlıkla. </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">İnternette Sabetaycı cadı avı yapılan siteleri biraz incelerseniz, yapılanın bu olduğunu görürsünüz. Türkler, Amerikalılar, Araplar, Kürtler, Çinliler, Müslümanlar, Ermeniler, Aleviler gibi ağzımdan rastgele çıkacak her topluluk için geçerlidir dediklerim.</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Aklın kendiliğinden çalışma şekli diyorum ben, şöyle bir mekanizma var: Kendisinden uzak tutmak istediği ne kadar kötülük, ahlaksızlık ve çirkinlik varsa ‘öteki’ne atfeder. Kendi ulusundan, dininden, mezhebinden, hatta ailesinden biri kötü, ahlaksız ya da çirkinse bu o birinin kişisel kötülüğü, ahlaksızlığı ya da çirkinliğidir. Ama ‘öteki’lerden bir tekinin kötülüğü, ahlaksızlığı ya da çirkinliği, onun ‘onlardan’ olması yüzündendir. ‘Onlar’ın arasında iyi, ahlaklı ya da güzel birine rastlanırsa, bu da o birinin kişisel iyiliği, ahlakı ya da güzelliğidir. Yoksa yani aslında ‘onlar’ kötü, ahlaksız ve çirkindir&#8230; ‘Hedef’ kesimden bir tek kişinin olumsuzluklarını bile genelleştirirken, kendi kabilesinden karşılaştığı sayısız olumsuzlukları hep tekil örnekler olarak ele alır, genelleştirmez. Bu böyle bir mekanizmadır. </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Aklı kendi başına bırakmamak lazımdır! Felsefe bunun için vardır.</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Ben naçizane, \&#8217;soru’nun kendisine karşıyım. Bırakın külliyen iyi ya da külliyen kötü milletleri, külliyen iyi ya da külliyen kötü bir bireyin olacağına bile inanmam. En kötü insanda bile iyilik vardır. Her çeşit insanı aylar, yıllar boyu yedi gün yirmi dört saat aynı odada bir arada yaşayarak tanıma fırsatı buldum. Tavsiye etmiyorum, yaşarken hiç hoş değildi. Ama en azından bu yazdığımı öğrenmiş oldum. Kimse sadece Türk, sadece Müslüman, sadece Yahudi, sadece Rus olmadığı gibi, sadece katil, sadece hırsız, sadece fahişe değildir. Biz kavrayabilmek için basitleştirmek zorunda kalmışızdır.</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Komplo teorilerine “aptallar için entellektüel eğlence” diyorum. Hapishane kütüphanesinde bolca çeşidi bulunan ve \&#8221;Türkiye’yi parçalamak için 100 plan\&#8221;, \&#8221;Rusların sıcak denizlere inme hayalleri\&#8221;, \&#8221;masonlar dünyayı nasıl idare ediyor\&#8221;, \&#8221;kızılların işçilerimizi ve gençlerimizi aldatma usulleri\&#8221;, \&#8221;Türk’e Türk’ten başka yoktur dost millet\&#8221;, \&#8221;Yahudilerin dünyayı ele geçirme planı\&#8221; gibi isimler taşıyan zırvaların hepsini okuyup bir tür bağışıklık kazandığımdan mıdır, yoksa basitçe, bende komploları sezecek basiret doğuştan eksik olduğundan mıdır bilmem; Sabetaycılarla ilgili önüme ne çıktıysa hatmettim, ama kafamda sadece şöyle bir tablo oluştu: Sabetaycıların fikir ve eylemlerinde en az etkili olan unsur, Sabetaycı kimlikleri!</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Her çeşit insan, her çeşit fikir var Sabetaycılarda. Aynı “normal” insanlar gibi yani. Hayret!</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Benim 12 Eylül döneminde idam edilmiş yoldaşım var. Onun kalemini kıran hakim var. Polis var, asker var. Dolandırıcı var, ama dolandırıcılık masası şefi de var! Bunca çeşitlilikte hala ortak bir kötülük bulunabiliyorsa, ben de başka bir kötülük görmeye başlıyorum o zaman. Kafatasçılık dediğimiz şey: Sabetaycılar kötüdür, çünkü onlar Sabetaycıdır!</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Filistinlilerle omuz omuza İsrail’e karşı savaşan sabetaist devrimci gençler oldu geçmişte. Şimdi benim onları İsrail’in Türkiye’deki ajanları kabul etmem isteniyor. Bu nasıl bir imandır yahu! Nasıl bir nefret ihtiyacıdır ki, gözleri kör eder&#8230;</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Bu öyle bir dermansız illet ki, Kürtleri cahil, kaba saba görüp fazla ayak takımı diye onlardan nefret eden aynı zihniyet, Sabetaycıları da okumuş görüp, fazla seçkinler diye nefret duyuyor! Çünkü mesele nefret edilen nesnede değil, nefret eden öznede. İnsan yeter ki nefret etmek istesin, yoktan malzeme/gerekçe yaratır kendine. Çevremde alnı secde görmeden yetmiş yaşına gelmiş, cenaze törenleri ve belki bir de bayramlar dışında camiye de uğramamış, ama Alevilerden neden nefret ettiklerini sorduğumda namaz kılmıyorlar, camiye gitmiyorlar diye cevap veren o kadar çok zavallı var ki. Dine değil kine ihtiyaçları olduğu için, namaz deyince de kendilerinin itikatları gereği yapmaları farz olan bu ibadeti niçin yapmadıklarını sorgulamaktan çok, itikatları gereği namazı farz görmeyen \&#8221;öteki\&#8221;nin niye farz görmediğiyle ilgileniyorlar. Sizde farz işte, kılsana!</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Tıpkı, Sabetaycılarda gördüğü her olumsuzluğun Müslüman Türkler ve toplumdaki diğer kesimler için de geçerli olduğunu görmeyen usturuplu faşizm gibi&#8230;</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Tek tek saydınız mı kardeşim, memleket kötülerinin çoğu gerçekten Sabetaycı mı? Oranları alayım, kaçta kaç?! Ya da Sabetaycıları sıraya dizip tek tek kontrol ettiniz ve içlerindeki kötü oranı iyilerden fazla mı çıktı? Kaçta kaç?!</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">(Hem iyi ne, kötü ne, ben kimim, burası neresi? Hani biz solcuyduk&#8230; niye başaşağı&#8230; duruyoruz ya&#8230; korkuyorum! Anne!)</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Diyelim ki Sabetaycılar çoğunlukla bu toplumun seçkinleri arasındalar. Ne güzel. Biz nasıl seçkin olacağız? Ortalama –dile kolay!- 3.5 yıl ‘okuduğumuz halde’ seçkin olmamamızın ardında azınlık komplosu arayarak mı? Hayatımızda iyi olan ne varsa biz başardık/kazandık/yendik/aldık, kötü olan ne varsa başkalarının yüzünden, değil mi? </span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Ulan Sabetaycılar olmasa o 3.5 yıl da aslında daha az çıkacak, adamlar ülkenin eğitim ortalamasını yükseltiyor be! Sıvacı, boyacı falan mı olacaklardı?</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Sabetaycıların neden seçkin olduklarını anlamak için saçma sapan teoriler uydurmaya, kuruntular üretmeye gerek yok. Şöyle düşünmeyi teklif ediyorum ben:</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Bu insanlar genelde seçkinler, çünkü babaları da seçkinmiş. Babaları da seçkinmiş, çünkü senin deden elinde kalan son birikimle babana dillere destan düğün yapmayı tercih ederken, onun dedesi elinde kalan son birikimle oğlunu Amerika\&#8217;ya uzmanlık eğitimi almaya göndermiş. Dedelerinizin eş dost akrabaya hava basma ve düşman çatlatma şekilleri farklıymış, hepsi bu! Gizli sinagoglarda toplanıp Türkiye\&#8217;yi ele geçirmek için sırada hangi adım var diye tartışıyor değiller. Etraflarında hep okumuş, yükselmiş uzak yakın akrabalar gördükleri için gıpta ya da kıskançlıkla, ya da basitçe, başka yaşam şekli bilmedikleri için okuyup bir yerlere geliyorlar. Sen kansere çare buluyordun da Sabetaycılar mı engelledi?.. Bir çocuğun babası avukat, amcası mimar, dayısı doktor, kuzenlerinden bazıları masterlı doktoralı, teyzeleri, hatta ev kadını olan annesi bile belki üniversite mezunu ise o çocuk ne olur, kamyon şoförü mü!? Ve ayrıca \&#8221;bunlar var ya bunlar,\&#8221; bir yerde yetkili iseler, işe eleman almak ya da yükseltmek için önlerine gelen üç-beş isimden birini seçmeleri gerektiğinde, tıpkı Kürtlerin, Lazların, Çerkezlerin, Alevilerin, islamcıların, ülkücülerin, solcuların, Erzurumluların, Amasyalıların, Adanalıların yaptığı gibi, \&#8221;kendilerinden\&#8221; olanı seçmeye eğilimli oluyorlar&#8230;</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Her şey bu kadar basit olamaz mı? Olabilir tabii, ama o zaman bu hikayeler tiraj yapmaz. Küçük Hoca Tempo\&#8217;ya kapak olmaz&#8230; </span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"><strong>“SOLUN HASAN MEZARCI’SI” ADAYI</strong></span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Kapak dedim de, zincirleme anılar akmaya başladı, yakalayabildiklerimi aktarayım&#8230; Daha Mülkiye’de öğrenciyken, 1950\&#8217;lerin sonlarında, Demokrat Parti iktidarına karşı verdiği mücadeleyle Metin Toker\&#8217;in yayınladığı, dönemin popüler haftalık dergisi Akis\&#8217;e kapak olmuş Küçük Hoca. Böyle bir kişisel tarihten geliyor. Türkiye devriminin hem Lenin’i hem Stalin’i olma ihtirasıyla otuz yıl günde dört saat uyuyup üç yüz sayfa kitap okuyan Küçük Hoca’nın, devrimin ufukta bile görünmediği bir Türkiye’de hayatının sonbaharını sürmeyi içine sindirebilmesi, onunki çapında bir ego için hiç kolay değil tabii, kabul etmek lazım. Ama şu ya da bu kesime karşı bilimsel kılıflı cihat yürütmek için geçerli mazeret de değil onun hayal kırıklığı.</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">1988\&#8217;de, o zaman çalıştığım dergiden patronum Mehmet Ağabey ve rahmetli sendikacı Sait Ağabey ile birlikte bir panel için gittikleri Gaziantep\&#8217;te topluca gözaltına alındıklarında Küçük Hoca bir ara gözlerini uzaklara dikerek sevgilisine \&#8221;O da korkardı dersin&#8230; o da korkardı diye yazarsın.\&#8221; demiş. Hani Krupskaya Lenin\&#8217;den Anılar\&#8217;ı yazmış ya, ileride de Küçük Hoca\&#8217;dan Anılar yazılacak&#8230; Müstakbel Krupskaya bunu devrimi ve Küçük Hoca\&#8217;nın ölümünü beklemeden, Antep\&#8217;ten dönüşlerinde anlatmıştı da, epey mizah malzemesi çıkmıştı bize. Mizah malzemesi yaptığımız bu hanımın saflığı değil, Hoca’nın megalomanisi (büyüklük hastalığı) idi elbet. “Aslen” oyun yazarı olan hanımefendi, aynı zamanda şarkıcı ve romancı da kabul edilir arkadaşları arasında. Hikayeleri de varmış. Kırk yaşından sonra şarkıcı olup kaseti çıktığında \&#8221;elli yaşından sonra da resme başlayacağım\&#8221; diyordu, belki ressam da olmuştur, buralarda yoktum, bilmiyorum. Kaseti Mehmet Ağabey\&#8217;in sahibi olduğu Yeni Dünya Plak\&#8217;tan çıkmıştı. Ahbaplarının yani. Ben içerideyken yayınlanan saçma sapan romanları ise, Beyoğlu’nda, yazarların kitaplarını kendi paralarıyla yayınlattığı, yayınevinin sadece teknik işler, yayınevi adı ve dağıtım kanalları karşılığında, yazardan aldığı paradan başka, kitabın gelirine de sahip olduğu ilgili herkesçe malum bir yayınevinden. </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Belki ellisinden sonra ressam da olmuştur da, tanıdık galeri bulamadığı için resimleriyle adını duyuramamıştır.</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Hoca’nın takma adla yazdığı yazılarda kullandığı mahlas, “Çelik Bilgin” idi. Stalin adının Rusça’da “çelik adam” anlamına geldiğini de belirteyim. </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Bugün bir arkadaşımla konuşuyorduk. Küçük Hoca’nın Sabetaycılardan nefret etmesinin nedenini sordu. Hoca’nın nefret etmediği bir bunlar kalmıştı, bunlara da sıra gelecekti elbet, diye cevap verdim. Aslında şaka da sayılmaz, doğruya çok yakın. Sesli düşünüyordum. İkinci cevabım şöyle oldu: Galiba 1987 yılıydı. Ankara’da belediye Kızılay’ın göbeğindeki Güven Park’ı otopark yapmaya kalkışınca o zaman için ciddi bir tepkiyle karşılaştı. Çevreciler ve sivil toplum kuruluşları eylemler yaptılar. Küçük Hoca küçümsüyordu böyle ottan yapraktan eylemleri, kendisi toplumsal devrim yapacaktı. Park eyleminin öncüleri arasında ’68 kuşağından isimler de bulunduğu için, “kırları kurtaracaklardı, Güven Park’a razı oldular” diye alay ediyordu. Küçük Hoca da (Çelik Bilgin) Türkiye’nin Stalin’i olup 70 milyona çullanacaktı, Sabetaycılara razı oldu!</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Bu da tamamen yanlış değil. En azından, adamdaki hıncın yenilmiş, kaybetmiş bir muhterisin hıncı olduğunu açıklıyor. Sabetaycılar olmasa başkası olacaktı. Sabetaycılar gizemli mevzu olduğu için, dergilere kapak olma ihtiyacına da cevap veriyor. (“Ün ilkelliktir,” değil mi hocam? Biz senden öğrendik&#8230;) </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Sabetaycıların kapalı bir cemaat olmasından kaynaklanan gizemin konuya ilgiyi arttırması, Küçük Hoca’nın da bu ilgiyle yakından ilgilenmesi yani&#8230; Ha bir de şu olabilir: Bağırsaklardan internet sayfalarına salınan onca efsaneye rağmen, Türkiye’de en korunmasız olan hedef, Sabetaycılar aslında. Ortaya çıkıp “biz öyle değiliz” demeleri bile zor. Adam aslında inançsız olup kendisini cemaatten hissetmese bile bir şey diyemez. </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Çünkü her an saldırganlaşma potansiyeli taşıyan bu histeri karşısında akrabalarını deşifre etmek istemez. Bu da birilerine saldırarak psikolojik ve sosyal tatmin sağlayacak kimselerin cesaretini arttırıyor. Bu son furyada görüldüğü gibi, ülkeyi ellerinde tuttukları söylenen bir topluluk, kendilerini aşağılayan, yerden yere vuran, isim isim hakaret eden, dahası listeler halinde hedef gösterenlere karşı hiçbir şey yapamıyor. Hani Türkiye bunların elindeydi? “Sabetaycılar ve Grup Seks” diye kitap çıkacak, niye engelleyemiyorlar?.. </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Yok yani, bu nasıl hakimiyetmiş, onu merak ettim&#8230;</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Tam yeri&#8230; Tam burada, yukarıda zina ile ilgili olanını yazdığım Sabetay emirlerinden bir başkasını yazmak isterim: “Altıncısı budur ki, onlar arasında katiller bulunmasın. Hatta kendilerine nefret eden başka millet mensuplarından da kimse öldürülmesin!”</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Yoksa bu da “öldürmeyin” derken aslında “sağ bırakmayın” mı demek istiyor?! </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Zina maddesinden sıra gelirse bunun da yorumlanmasını isterim şahsen.</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Ormanda benim hafızam için ‘on kaplan gücündedir’ derlerdi! Benim hatırladıklarımı hatırlamayan bazı eski arkadaşlar, Hoca’nın durumunu bunama ya da ileri yaşlarda bazı kimselerde görülebilen mizaç değişikliği ile açıklamaya çalışıyorlar. Küçük Hoca hep böyleydi. Nitel değil nicel bir değişim var. Bugüne dek Türkiye’nin Lenin’i olma hayallerine sığınarak, Berlin Duvarı’na yaslanarak, sonrasında PKK’ya tutunarak iyi kötü idare etmişken, geldiği noktada kendisinin aslında sadece bir memur emeklisi olduğunu hissedip zıvanadan çıkma durumu&#8230; Değişen, teorik birikimine ve siyasal geçmişine ihanet edercesine, dünyaya soy sop temelinden ve komplo mantığıyla bakmaya başlamasıdır. Ama kanımca hem birincisine “geçiş” çok zor değildir, hem de paranoya sınıfına girebilecek bugünkü her sözünün yirmi yıl öncesinde izleri vardı.</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Hatta daha öncesinde de başka ipuçları varmış: Eski DPT (Devlet Planlama Teşkilatı) yöneticisi Ali Nejat Ölçen\&#8217;in teşkilattaki anılarını kaleme aldığı \&#8221;Devlet Yokuşu\&#8221; kitabında adı geçen bürokratlar arasında Küçük Hoca da var. 1960lı yılları anlatan kitapta Ali Nejat Ölçen\&#8217;in Küçük Hoca için söylediği \&#8221;Her şeyin içinde bir savaş arardı. Kafasında bitip tükenmeyen bir kavga vardı sanki&#8230;\&#8221; ve \&#8221;Ona göre biri ya kazanır, ya kaybederdi.\&#8221; gibi sözler, benim 1980\&#8217;lerde tanıdığım Küçük Hoca\&#8217;ya da tıpatıp uyuyor. </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Ve emin olun şimdi, 2000\&#8217;lerde de farklı bir Küçük Hoca ile karşı karşıya değiliz.</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Biraz empati: Burjuvazi diye, oligarşi diye harflerden düşmanlar belirlemiş ve yetmiş yaşına kadar kelimelere kılıç sallamaktan yorulmuşsa insan, o soyutluğun içini daha somut, adı sanı olan bir sosyal kesimle doldurmak müthiş rahatlatıcı bir keşif olmaz mı? Dünyaya soy sop temelinden bakışa “geçiş” dediğim, bu. Bunun için Sabetaycılardan uygunu da yok gerçekten. Her yüksek yerde Sabetaycıya rastlayınca kavram soyutluktan çıkıp “ben oligarşi gördüm” cümlesiyle örneklenebilecek hal alıyor. Ama bunun tarihten gelen onca nedeni (onların eğitim düzeyi ya da Müslümanların eğitimsizlik düzeyi mesela) varken komplo (Hoca, “tertip” diyor) paranoyalarına sarılmak, adamın ayağını soldan sağa kaydırır.</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">\&#8221;Dışişleri bakanı falanca ülke başkentinde filanca toplantıya katılıyor, aynı gece Ankara’da Küçük Hoca gözaltına alınıyor. Rastlantı mı?” gibi ‘değerlendirmeler’ çok yer almıştır, Küçük Hoca’nın Toplumsal Kurtuluş dergisinde. (Şeytan diyor, dal arşivlere, elinde 300 sayfalık bir kitapla çık!)</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">1992 olabilir, veya 1993. Galiba Hoca\&#8217;cıların çıkardığı Yeni İnsan dergisinde başlayıp Doç. Mustafa Sercan’ın Küçük Hoca’nın yazısını İnsancıl dergisinde eleştirmesi ve Hoca’nın da İnsancıl’da cevap vermesiyle oraya taşınan bir “Ruhi Su Türk olamaz” tartışması vardı ki, bugün Sabetaycı ‘deşifre’ etmekte kullandığı bazı tuhaf mantık zincirleriyle orada da “güzel sesli biri Türk olamaz” iddiasını inatla ispatlamaya çalışmıştı Hoca. (Bu dergilerin hepsini saklardım ben ya&#8230; Ankara Emniyetinin kalorifer kazanlarında yakılıp polisleri ısıtmakta kullanıldı sonra. Neyse&#8230;) </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Küçük Hoca, sesini güzel bulduğu ve atalarının Türk olmadığı bilinen 5-10 şarkıcı sayıyor, buradan “Hipotezimi kuruyorum: Türklerde ses yoktur.” deyip, oradan “Bu durumda Ruhi Su’nun Türk olmaması gerekiyor, zaten şurada şu yıl doğmuş, orada o yıl şöyle şeyler olmuştu.” diye ‘ispat’a geçiyordu. Şimdi Tutkun Akbaş’ın “Bu ülkede çok para kazanan, ünlü olan herkes İbrani midir size göre?” sorusunu “Hipotezi öyle kuruyorum, sonra araştırıyorum.” diye cevaplıyor ya, onun ortalık yerde hipotez kurma alışkanlığı yeni değil yani. “Çürütemiyorlar!” diyor. Kardeşim, sen odanda kursana hipotezlerini! İspatla, sonra yaz. Ben niye çürüteyim, hipotez senin hipotezin, sen ispatlasana! Elli bin kişi seni okuduktan sonra ben çürütsem ne olacak!</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">&#8230;Yani her şey Avrupa dönüşü, Sabetaycı madenini keşfedince sıfırdan başlamadı. </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Temel hep vardı. Belki temelin de temelinde, Ali Nejat Ölçen’in kırk yıl önce fark ettiği şey vardır: “Kafasında bitip tükenmeyen bir kavga vardı sanki&#8230;”</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Hipotez değil, temenni de değil, kaygı olarak okunmasını isterim: Küçük Hoca’yı “solun Hasan Mezarcı’sı” olma yolunda görüyorum. Hasan Mezarcı, hani sonradan garip kıyafetlerle ortaya çıkıp ben İsa’yım diyen eski radikal islamcı muhalif. Kendisinin Mesih olduğuna öyle ince düşünülmüş, öyle akla gelmeyecek, bir açıdan bakıldığında öyle mantıklı kanıt ve işaretler sayıp döküyordu ki&#8230; Mezarcı’ya üzüldüm ben, Küçük Hoca’ya da elbette üzülürüm. Bu paragrafta eleştiri yok. Hocam kendisine dikkat etsin&#8230; </span></p>
<p><strong><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"> </span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">“BU MUYMUŞ LA ONOMASTİK!</span></strong></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">”</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Tempo’daki söyleşide Hoca’nın cevaplarıyla sinirlerimin, muhabirin sorularında Hoca’nın düştüğü hallerle moralimin bozulup ikisinin tepkimeye girmesiyle kilitlendiğim, bu yazıyı yazma konusunda yeniden kararsızlaştığım bir gün, Bakırköy D&#38;R’a gittim. İşsiz olduğum için kitap alacak durumda değilim. Züğürtlükten, evden bile seyrek çıkabiliyorum. Bakırköy’ün ötesine de pek geçemiyorum. Allah’tan cezaevi alışkanlığı var, günlerce kapıdan dışarı adım atmasam da hissetmiyorum. Küçük Hoca’nın yeni dönemde (1998 sonrası) çıkan kitaplarının hiçbirini okumadım. Şart da değil. Bana Türkiye’nin yarısının İbrani olduğunu ispatlasa ne yazar! Ben misal bu yazının bir yerinde “Türkiye’nin yarısı İbrani değildir” gibi bir şey mi diyorum ki, kitaplarını okumak zorunda olayım. Öyle şeyler, düşmansever ilkel zihinlerin ilgi alanında. Yine de para kazanırsam alacağım Hoca’nın bütün kitaplarını. Cezaevindeyken Aydınlık’ta ve Bilim ve Ütopya’da yazdıklarını okurdum. Şimdi de internete düşenleri okuyorum. Zaten ben genel olarak şimdilik sadece internetteki kaynaklardan ve Bakırköy Rıfat Ilgaz Halk Kütüphanesi’ndeki kitaplardan sorumluyum!</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Kitapçıda Tekelistan’ı (sadece bu ismi, cilt no, altbaşlık yok, 2003’te çıkmış) elime alıp rastgele tek bir sayfa açtım. Ayaküstü okurken ürperdim. Yazılanlardan değil, 864 sayfa içinde o sayfayı açmış olmamdan dolayı. Kitabı yerine koyup başka bir şeye bakmadan hızla çıktım. Kendi kendime, yine Küçük Hoca’dan öğrendiğim, Stalin’in bir lafını mırıldanıp duruyordum: “Eta li slaçayni tavarişi, nyet tavarişi ni eta ni slaçayni!” Rusça. Anlamı şu: Bu bir tesadüf olabilir mi yoldaşlar, hayır, bu bir tesadüf olamaz yoldaşlar!</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Orada Mehmet Ağar\&#8217;ın soyadının onomastik (onomastik, yani isimbilim: Küçük Hoca, dünyanın aslında başka galaksilerden gelen Yahudilerin bir komplosundan ibaret olduğunu ispatlama yolunda koşar adım ilerlerken bu bilimden yararlanıyor!), evet onomastik incelemesini yaparken, \&#8217;ağar\&#8217; kelimesinin Türkçe\&#8217;de bulunmadığını ve Türkiye\&#8217;de soyadı olarak rastlanmadığını iddia ediyor. \&#8221;Oralarda Ermeniler falan da vardı.\&#8221; diyerek Mehmet Ağar\&#8217;ın Ermeni olduğunu ima ediyor. Herkes kendince, ben de şahsen kendimce Mehmet Ağar\&#8217;ın ne olduğunu biliyoruz. Bu saatten sonra bir Ermeni ya da Orta Dünyalı bir hobbit olduğunun anlaşılması benim gözümde Mehmet Ağar\&#8217;ı değiştirmez. Kaldı ki Ermenilik kişinin kendi seçtiği bir şey olmadığı gibi, iyi ya da kötü bir şey de değildir. Ama kendi anadilindeki ‘ağar’ kelimesini bilmeyen bir onomastikçilik ve \&#8221;bu soyadı başka yerde yok\&#8221; derken neye dayandığını bizden gizleyen bir ultra-mega-hiper-süper bilim adamlığı, bence kötüdür. Tıpkı soy sop dedektifliğinin bir solcu için utanılacak derecede kötü olması gibi. Görün bakın, şimdi yazacaklarımla, Mehmet Ağar\&#8217;ın onomastik Ermeniliği iddiası koskoca Küçük Hoca’nın bilimsellik iddiasını da yanına alıp nasıl sıvışacak.</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">TDK\&#8217;nın sözlüğünde bile (ben internet sözlüğüne baktım) yer almadığı için elimdeki diğer sözlükleri tek tek saymayayım şimdi, bendeki hiçbir sözlükte ‘ağar’ diye bir kelime yok, doğru. Ama ta 18. yüzyılda ne demiş Samuel Johnson, \&#8221;No dictionary of a living tongue can ever be perfect &#8211; Yaşayan dilde mükemmel sözlük olmaz\&#8221;!.</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">\&#8217;Ağar\&#8217; kelimesi, bugün \&#8221;ilk göz ağrım\&#8221; diye söylediğimiz sözdeki \&#8221;ağrı\&#8221;nın otantik ve doğru biçimidir. Ulu çınarımız Yaşar Kemal, “ilk göz ağarı, ilk gelen aydınlık demek,” diyor. “Gördüğünüz yerde ‘ağrı’ diye düzeltmeyin,” diyor. Yani Mehmet Ağar’ın soyadı, “Aydınlık”! Son derece!..</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"><br />
(Bu arada, Küçük Hoca’nın Yaşar Kemal’in dünyaca tanınmış olmasını da rahmetli karısı Tilda’nın Yahudiliğine bağlamayı başardığını hatırladım, hapishanede okuduklarımdan. Ağar aslında bu anlama gelmiyor da, biz Yaşar Kemal’in de katıldığı bir Yahudi oyunu ile yanıltılıyor olabilir miyiz diye düşünmedim değil. Uyanık olmak lazım!)</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Ayrıca bütün ciddi sözlüklerde bulabileceğimiz \&#8221;ağmak\&#8221; diye bir fiilimiz var ki, bunun üçüncü tekil şahıs ve geniş zaman çekimi elbette \&#8221;ağar\&#8221;dır. Yani \&#8221;sevmek\&#8221;ten nasıl \&#8221;sever\&#8221; soyadı oluyorsa, “ağmak”tan da “ağar” soyadı olabilir.</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">(ağmak (I) 1 . Sarkmak, aşağıya inmek: \&#8221;Hiç konuşmadan güneş batıya ağıncaya dek çalıştılar.\&#8221;- R. N. Güntekin. 2 . Bir yana eğilmek, meyletmek. </span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">ağmak (II) Yükselmek, yukarı doğru çıkmak: \&#8221;Ay oldum âleme doğdum, bulut oldum göğe ağdım.\&#8221;- Yunus Emre.) (bkz. http://www.tdk.gov.tr)</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Bu kadar da değil. Ağar aynı zamanda, TDK sözlüğüne göre beyazlaşmak, rengi solmak, ve şafak sökmek gibi üç ayrı anlamı bulunan “ağarmak” fiilinin emir kipinden çekimidir ki, pekala bu anlamıyla da soyadı olarak seçilebilir.</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Şimdi, Mehmet Ağar’ın dedesi ya da babası, ya da her kimse, ailesine bir soyadı seçeceği zaman, şuracıkta ayaküstü yedi ayrı anlamını ortaya döktüğüm bu \&#8221;ağar\&#8221;ı seçmişse ve Küçük Hoca tarafından bu soyadına bakarak Türk olmayabilecekleri ima ediliyorsa&#8230;</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Bu muymuş yani Küçük Hoca’nın soy sop teşhis yöntemi! Atmaya atıyor, bari onomastiği rahat bıraksa&#8230; Dilbilim aleminde \&#8221;özel isimleri inceleyen dal\&#8221; diye resmi kabul gördüğüne göre herhalde bunun aslı böyle işkembe-i kübra temelli bir şey değildir. Yok mudur bunun derneği falan, ya da Onomastikçiler Odası, başvurup şikayetçi olsak!</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"><br />
Neyse, gelelim Ağar’a soyadı olarak rastlanmadığı iddiasına&#8230; Benim 21 yıl önce, aileminse benden iki yıl sonra ayrıldığımız memleketim Besni’de, Sivas ve Erzurum kongrelerinden 1970’lerin sonlarına kadar, Besni nereye bağlıysa o vilayeti (Malatya-Gaziantep-1954’ten beri Adıyaman) temsil etme görevini Ağar’lar yapmıştır! Hüveydilerden Reşit Ağa (1870-1935) Atatürk’ün daveti üzerine Erzurum ve Sivas Kongrelerine Malatya temsilcisi olarak katılmış, birinci ve ikinci dönem Malatya, üçüncü, dördüncü ve beşinci dönem Antep milletvekilliği yapmıştır. O zaman soyadı yoktu, doğru, ama Reşit Ağa’nın soyundan gelen Sait ve Halil Ağar, 1950’lerden 1970’lerin sonlarına kadar TBMM’de sağ partilerden milletvekilliği yapmışlardır.</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Daha nasıl rastlanacaktı Ağar soyadına?!</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Lisede, aileden okul ve sınıf arkadaşlarım oldu. Mehmet Ağar’la bir akrabalıkları yok. Ağar’ları biz Türkleşmiş Kürt olarak biliyorduk. Ama Adnan Menderes Kaya’nın yakınlarda okuduğum “Avşar Türkmenleri” kitabında (Geçit Yayınları, 2004) Besni’deki Hüveydi aşiretinin aslen Avşar Türkmenlerinden olup Avşarların bazı yerlerde Kürtleşmiş oldukları yazıyor. Yani bir belirsizlik var. Küçük Hoca bir el atsa da, yakın gözlüğünü takıp adlarına soyadlarına bakarak şıp diye çıkarsa Hüveydilerin köklerini! (Allahım yarabbim ya&#8230;)</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Ağar kelimesi ve soyadı ile ilgili olarak, kafamda işte bunlar vardı. Herhalde anlaşılmıştır, bir kitapçıda karşıma çıktığı için ayaküstü elime alıp rastgele tek sayfasını açtığım 864 sayfalık kitapta o tek sayfanın \&#8221;ağar\&#8221; sayfası olmasının bana neden \&#8221;yaz ulan o yazıyı\&#8221; diyen ilahi bir işaret gibi göründüğü. Tesadüf müdür tevafuk mu bilmem ama, çok ilginç gerçekten&#8230;</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"><br />
<strong>HIK MIK&#8230; İŞTE&#8230; ÖYLE&#8230;</strong><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"> </p>
<p></span></span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Güne güneş doğmadan başlamayı sevdiğim için, öğle saatlerinde 20-30 dakika kestirmem gerekiyor. Otuz dakikayı geçince niteliği olumsuz anlamda değişen, hani uyku bir deniz ise dibe çökerek değil de şöyle bir dalıp dibe değmeden tekrar yüzeye çıkarak yaşanması gereken bu şekerlemenin ardından gözümü açtığımda zihnim o kadar tazelenmiş oluyor ki, bir gün yazar olursam diye şuraya buraya karaladığım notların, fikirlerin, buluşların en parlakları genellikle bu \&#8221;cat nap\&#8221; sonrası damlıyor içime. Bugün de bu yazıyı düşünerek gözümü açtım öğle uykusundan. Tempo\&#8217;daki Küçük Hoca röportajını bir daha okuyayım dedim. Sabetaycılar&#8230; aile&#8230; tahrip ediyorlar&#8230; Devam etmedim, bıraktım. \&#8221;Dinime söven Müslüman olsa\&#8221; atasözü belirdi gözümün önünde. Kafamın içinde dönmeye başladı. Hayır, bunu Sabetaycılar söylemez, onlar Müslüman değil&#8230; ama Küçük Hoca da söyleyemez, o da dinsiz&#8230; Küçük Hoca söyleyecek olsa, Rusça da bildiğine göre, \&#8221;Camdan evin varsa, komşunun evine taş atma\&#8221; mealindeki Rus atasözünü söylerdi bence. Evet evet, onu söylemeli. Söylemese bile aklından geçirmeli: Camdan evin varsa, komşunun evine taş atma&#8230;</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Tamam, kurtuldum! Kafamın içinde dönüp durmuyor artık.</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Google\&#8217;a Küçük Hoca’yı arattım. Yeni bir şey yok, öylesine dolaştım oltaya takılan sonuçlar arasında.</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Sonuçlardan biri bir çağrışım fişeği ateşledi. Sanki o yıllarda&#8230; galiba başka bir devrimci büyüğümüzün&#8230; yıllar boyunca İstanbul\&#8217;da kocasıyla, Ankara\&#8217;da onunla yaşayan, sanatın her dalına maydanoz evli bir sevgilisi vardı gibi. Gizli olmayan, en azından Ankara\&#8217;da açık yaşanan, içimizi bulandıran, ama \&#8221;vardır herhalde bir bilmediğimiz izah şekli\&#8221; diye tuhaf bir \&#8221;tevekkül\&#8221; içinde aklımıza getirmemeye çalıştığımız. Küçüğüz ya hani, kelli felli devrimci abilerimiz, ablalarımız değil de biz rahatsız oluyorsak durumdan, herhalde henüz yeterli kemalata ulaşmadığımız için bize açıklanma zamanı gelmemiş bir sır vardır, şeklindeki ruh hali. (“Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyuruyor: -Şeyhine (neden?) ve (niçin?) diyen mürid iflah olmaz. Şeyhine itiraz eden müridin üzerine feyz kapıları kapanır. Mürid, şeyhini kontrol edip ona itiraz edemez.”)</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Belki de 17. yüzyıldan, Sabetay Sevi\&#8217;den gelen sırlı emirler vardır hakikaten. Şimdi Tempo\&#8217;daki röportajda Küçük Hoca’nın söylediklerine bir an inanacak olsam, o iç bulandırıcı konu şıp diye aydınlanıyor: Her üçü de Sabetaycı anlaşılan ki, İstanbul\&#8217;daki koca, Ankara\&#8217;daki sevgili ve ortadaki hanım, Sabetaycılığın mealen \&#8221;zina yapın, grup halinde çiftleşin ki günahlar artsın, mesihin günü gelsin\&#8221; şeklindeki emri gereği idare etmişler birbirlerini. </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Zaten koca (İstanbul’da olan) zengindi de. Sabetaycılar zengin olurmuş ya hani&#8230; Tabii üçlü ilişkide asıl amaç, aileyi yok etmek. Küçük Hoca’nın bu aile konusundaki hassasiyeti gözlerimi yaşartıyor hakikaten&#8230; Neyse, sözkonusu hanımın şair kocası (İstanbul\&#8217;da olan) 2002\&#8217;de ölmüştü, ben içerideyken. İşte onun gazetelerden aktarılmış cenaze haberlerine rastladım da bir sitede. Küçük Hoca da cenazeye iştirak edenler arasında sayıldığı için, aramada o site de çıktı Hoca’nın adından dolayı. Tazelenmiş belleğimi bu can sıkıcı anılarla dolduran, bu cenaze haberleriydi. Küçük Hoca’nın aile müessesesine büyük saygısı olmasa ihtiyar şairin cenazesine katılıp ailenin acısını paylaşır mıydı? Ortadaki hanımın sevgilisi de (Ankara\&#8217;da olan) katılmıştır mutlaka cenazeye. Değil mi hocam? Bunları siz bizden daha iyi tanırsınız. Aileyi yıkmaya yönelik “tertibi” ortaya çıkarıyorsunuz ya! Cenaze tarihi itibariyle 18 yıldan beri karısıyla yattığı adamı uğurlamaya da mutlaka gitmiştir Ankaralı sevgili? Sabetay Sevi’ye uyarak sağlığında rahmetliyi de ekibe dahil edip \&#8217;grup\&#8217; olarak bir etkinlikleri olmuş mudur bilemeyiz, ama şimdi mesela bu hanım ve sevgilisinin (Ankara’da olan), ve de tabii kocasının (İstanbul’da olan) sabetaist olduklarından emin olabiliriz Küçük Hoca’ya göre. Aileyi tahrip etmelerinden belli!</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">İşte böyle&#8230; Öğle uykusu iyidir. Yarım saati geçmesin. Bu bölüm de bir hatıra olsun, yazıyı nasıl yazdığıma dair. Bir kesit&#8230; Bir sahne&#8230; Öylesine! </span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"> </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"><strong>TÜRKLÜĞÜMÜ BURNUMDAN GETİRDİNİZ!</strong></span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Baştan söyleyeyim de kimse boşuna araştırmasın: Benim köküm Hititlere dayanıyor kardeşim. Buranın yerlisiyim! Türkler en son geldi, biz de Türk olduk. Burnumuzdan getirmeyin&#8230;</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Orta Asya\&#8217;dan Anadolu\&#8217;ya toplam bir milyon kadar Türk geldiği tahmin ediliyor. O sırada bu topraklarda yedi milyon insan vardı. Malazgirt savaşında yedi milyon ölü var da bizden mi gizleniyor? Ya da yıllar önce Küçük Hoca’nın Ankara adliyesinde hakimler karşısında resmi tezlerle dalga geçmek için söylediği gibi (geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer hocam!) \&#8221;1071\&#8217;de Türkler Türkleri fethetti\&#8221; de biz mi yanlış anladık? Neysek neyiz. Kavimler Kapısı Anadolu\&#8217;da harman olduk, bugüne geldik. Bu saatten sonra ayrışma olacaksa; Sabetaycılar Selanik\&#8217;e, Yahudiler İsrail\&#8217;e, komünistler Küba\&#8217;ya, mollalar İran\&#8217;a, başörtülüler Arabistan’a (Demirel dedi), Ermeniler Ermenistan\&#8217;a, Boşnaklar Bosna\&#8217;ya, çukurovadaki Araplar Mısır\&#8217;a, güneydoğudaki Araplar Irak\&#8217;a, Rumlar Yunanistan\&#8217;a, Nusayriler Suriye\&#8217;ye, Gürcüler Gürcistan\&#8217;a, Çerkezler Kafkasya\&#8217;ya, Lazlar işte nereden geldilerse oraya, şiiler Azerbaycan\&#8217;a, Kürtler Kuzey Irak\&#8217;a&#8230; derken bu iş çok uzayacak. Bence usturuplu-usturupsuz bütün faşistler Orta Asya’ya gitsin, konu kapansın! Biz burada daha binlerce yıl yaşarız bir arada.</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Benim için pek önemi olmadığı için fazla araştırmadıysam da, bildiğim kadarıyla ben de Türkmen soyundan, yani Orta Asya kökenliyim. Bilgilerine ulaşabildiğim tüm atalarım Türk-Müslüman-Sünni-Hanefi. Kürt olamayacağıma Ankara\&#8217;da yıllar önce İsmail Beşikçi gibi bir uzmanla birlikte kanaat getirdiğimiz için, rahatlıkla bölgemde çoğunluğu oluşturan Kürtlerden olmadığımı söyleyebiliyorum. Geçen yüzyılda islamı seçen Besnili Ermeni aileler halk arasında halen bilindiği -ve en azından benim çocukluk yıllarımda, maalesef içten içe aşağılandığı- için, daha önceki yüzyıllarda da Ermeniler Ermeni olarak kaldıkları için, onlardan olmadığımızı da biliyorum. Çerkezlerin bir kolu olan Besni\&#8217;lerin adınınsa, atalarının bizim oradan Kafkasya\&#8217;ya giden ve orada bu adda yerleşim birimleri kurup Çerkezleşen Avşarlar olduğunu yazıyor okuduğum kaynaklar. Dolayısıyla Çerkez de değilim.</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Dediğim gibi, köklerimin benim için hiçbir önemi yok. Türk\&#8217;üm demek bana yetiyor. Belki de atalarım hakikaten hep buradaydı ve ben Hititliyim! Bilmiyorum, önemsemiyorum ve sanırım, kardeşin kardeşe para pul için düşman olabildiği bir dünyada, hangi kabileye mensup olduğumuzun niçin bu kadar önemli sayıldığını anlayamadan ölüp gideceğim. Şimdi bu soy sop muhabbetini yapıyor olmam da tamamen sağlı-sollu \&#8217;usturuplu\&#8217; faşistlerin \&#8221;aha! işte bir \&#8217;sebatay\&#8217;! demek orada da varlarmış\&#8221; höykürüşlerine peşinen cevap verme amaçlı. Sanki hırsız değilim, kaçakçı değilim der gibi \&#8221;ben Sabetaycı değilim\&#8221; demekle, bu usturuplu faşizm modasına kapılanların ilkel duygularını zımnen meşrulaştırmak, bana o kadar zor ve aşağılayıcı geliyor ki&#8230;</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Ben aslında, güya gençliğinde -af buyrun- \&#8221;San Francisco’da tanınmış bir gay olduğu\&#8221; ve bu yüzden sadece gözlerini açıkta bırakan siyah başlığı olmaksızın görüntülenmeye izin vermediği yönünde CIA destekli propaganda yapan hükümet güçlerine, Zapatistaların gerçek kimliği bilinmeyen lideri Marcos\&#8217;un 1994\&#8217;te verdiği cevabı küçük bir ekle tekrarlamayı kendime daha çok yakıştırırdım. Marcos \&#8221;Evet, ben San Francisco’da bir eşcinsel, Güney Afrika’da bir siyah, İsrail\&#8217;de bir Filistinli, Avrupa’da bir Asyalı, gecenin onunda metroda yalnız bir kadın, Polonya\&#8217;da çingene, Bosna\&#8217;da bir savaş karşıtıyım&#8230;\&#8221; diyor ve devam ediyordu ya, ben de \&#8221;2006 Türkiyesi\&#8217;nde eş değiş tokuşu ve grup seks iftiralarıyla alçakça karalanan bir Sabetaycıyım\&#8221; diye bir ekle aynen tekrarlayabilirdim o muhteşem cevabı. Ama bu, \&#8221;tamaam, laf kalabalığı yapıyor ama kesin ‘sebataycı’!\&#8221; diye karşılanacak, yazdıklarımın, yoğunluğu azaltılmış “light” beyinler karşısındaki ümitsizliği şimdi olduğundan daha fazla olacaktı</span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"><strong>AKIL, VİCDAN VE İNSAF</strong></span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Ortaya çıkıp kendilerini savunmalarına engel özel bir durumları olmasa, burada Sabetaycılar adına Sabetaycıları savunmayı bile otoriter bir tavır sayar, bundan kaçınırdım. Onlar kendilerini savunur, ben onların yanında dururdum. Hala bir yanlış anlaşılma korkusu da taşımıyor değilim aslında&#8230; Bakın, ben Sabetaycılar yok demiyorum, onlar hakikaten Müslüman oldular demiyorum&#8230; Sabetaycıları veya aşağılanan herhangi bir topluluğu \&#8221;bu şartlarla\&#8221; ya da başka kayıtlarla savunmayı da doğrusu kendime yakıştırmam. Bizi zenginleştiren onca renkten biri olarak, bu ülkeden vazgeçmeyen, burada yaşamaya devam eden her topluluk gibi Sabetaycılar da Türkiye\&#8217;nin ortak sahibidir diyorum. Vize süresi dolmuş Afrikalılardan ya da İstanbul\&#8217;da kaçak çalışan Romen işçilerden söz etmiyoruz. En az 514 yıldır Osmanlı\&#8217;daki atalarımız ve cumhuriyet kuşakları ile kader birliği etmiş, savaşlarda şehitler vermiş, İzmir\&#8217;de Yunanlı işgalcilere ilk kurşunu sıkmış, \&#8221;Türk\&#8221; kimlikleriyle dünyada adımızı, papa suikastçiliğiyle, uyuşturucu kaçakçılığıyla, kadın ticaretiyle, mültecilikle değil, -en son, Nobel dahil- bilim-sanat-meslek başarılarıyla duyurmuş, kıtlığı da bolluğu da burada ve bizimle yaşamış, bir yere gittiğinde Türkiye\&#8217;yi özlemiş, köylerimizde öğretmenlik, uzak şehirlerimizde doktorluk yapmış, halen-şu gün-şu saatte binlerce çocuğu askerde olan bir insan grubundan söz ediyoruz. Allahaşkına, biz sünni Müslüman-Türk çoğunluğun, bu saydıklarımdan fazla yaptığımız ne var da onları dışlamaya kalkacağız? Daha kalabalık olmak mıdır yani üstünlük ölçüsü? Orman mı burası! Türkiye Türk-Müslüman-Sünni (hatta bir de hanefi sünni!) çoğunluğun malıdır, geri kalanlar biz lütfettiğimiz için, lütfettiğimiz sürece buradalar, şeklindeki yaygın faşizan zihniyeti, Sabetaycılara iyilik olsun diye değil kendi halkımızın kalitesini yükseltmek için kafalardan silmeye çalışmamız gerekirken, hep birlikte ormana mı döneceğiz? Büyük çoğunluğun varlığının küçük azınlıkça tehdit edildiği psikolojisi hangi ülkede, ne zaman hayırlı sonuçlara yol açmış da, biz cehaletten dolayı zaten var olan bu psikolojiyi besleyeceğiz? Naziler “hadi tarihe kara bir leke olalım” diye mi yola çıkmışlardı? Aptal mıydı hepsi? Yoksa, yaptıkları ve yapacakları her şeyi son derece mantıklı bir şekilde açıklayabilen, ama vicdanın danışmanlığını yitirmiş bir aklın çizdiği rotayla mı düştüler o hallere?</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Kitlesel histerilere giden yolun taşları böyle döşenmeye devam edilirse halk Sivas\&#8217;ta Alevilere ve aydınlara yaptığı gibi otellerde insan yakmaya her an hazır, bunu hissediyor ve korkuyorum. Provokasyon, irtica, siyasal islam vb. kavramlaştırmalar Sivas\&#8217;taki barbarlığın ve önceki yıllardaki Trakya olayları, 6-7 Eylül, Maraş katliamı gibi onlarca benzerinin faillerinin kimliklerini bulandırmamalı. Sivas\&#8217;taki o barbarlar mesela, en azından benden ve bu yazıyı okuyanların çoğundan \&#8221;daha halk\&#8221;tı: Oranın bakkalı, manavı, kahvecisi, kahvede oturanı ve Marx’ın bize yarı-tanrıymış gibi anlattığı şanlı Sivas proletaryasından tiplerdi bunlar. \&#8221;Derin Türkiye\&#8221;de bunlardan yüzbinlerce, belki milyonlarca var. Danıştay saldırganı şimdi serbest bırakılıp parti kursa, üye olmaya hazır binlerce genç var. Ülke geneli daha bu düzeyde ve düzlemdeyken, eli kalem tutanlar yeni düşmanlar keşfetmekle ve düşmanlıklar icat etmekle uğraşıyorsa, ancak yeni katliamlarla ödüllendirilirler. Öte yandan, hayali bir halk uydurup onu yüceltmek gibi, kendi halkımızdan nefret etmek de bize bir şey kazandırmaz. Bu halk bir realite. Elimizdeki malzeme bu. Denize mi dökelim!</span><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;">Lütfen&#8230; Bir \&#8221;trafik canavarı\&#8221; uydurup kendi abukluklarımızı o elsiz dilsiz garibana yüklediğimiz gibi, Sabetaycılığı da her ülke sorununun bağlanacağı kavramsal şeytan haline getirip taşlamayı bırakalım. Ortaya koyanın soyuna göre niyet araştırmaları yapmakla uğraşacağımıza, ortaya konanın ülkeye ve topluma yararlarına-zararlarına bakalım. Soyumuz sopumuz bizim için önemli madem, enerjimizi başkalarını dışlamaya harcamaktansa onlarla yarışmaya harcayalım, onları geçelim. İlkinin Türkiye\&#8217;ye ve Türk imajına zararı, yarışmanınsa her durumda Türkiye\&#8217;ye yararı olur. Kampanyayı başlatan kadının Sabetaycı kimliğiyle de bağlantılandırarak \&#8221;Haydi Kızlar Okula\&#8221; kampanyasını \&#8221;Haydi Kızlar Sokağa\&#8221; diye adlandırıp karalayan insanların, ne seksen yıl önce de kızlarını okutan, okumuş annelerce büyütülen Sabetaycıların bugün neden seçkin tabaka olduklarını anlama şansları vardır, ne de seksen yıl da geçse seçkin tabaka olma şansları. Böyle beyinler, başlarına gelen her şeyin arkasında kötü niyetli komplolar arar ve bulurlar! Aynalardan kaçmayalım&#8230; Günahlarımızı keçilere yüklemeyelim&#8230; Kendi göz önündeki ahmaklıklarımızı bir yenelim, -hala öyle vehimler üretebilecek olursak- “gizli” düşmanlarımızı nasıl olsa yeneriz! Başkalarından nefret etmek için kendimizi masum-mazlum-mağdur görme ilkelliğini bırakalım. Yeryüzünde bize bizden fazla zarar veren hiçbir güç yok. Okullardaki tarih derslerinde öğrendiklerimizi mümkün mertebe unutmaya çalışalım. Yekpare toplum arzumuz depreştikçe, ütopyamızın öngörünümü için Sivas katliamını hatırlayalım&#8230; </span></p>
<p><span style="font-size:10pt;font-family:Arial;"> </span><span style="font-family:Arial;"><a href="http://www.derki.com/joomla/index.php?option=com_content&#38;task=view&#38;id=282&#38;Itemid=27">http://www.derki.com/joomla/index.php?option=com_content&#38;task=view&#38;id=282&#38;Itemid=27</a></span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>
