<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress.com" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>saman &amp;laquo; WordPress.com Tag Feed</title>
	<link>http://en.wordpress.com/tag/saman/</link>
	<description>Feed of posts on WordPress.com tagged "saman"</description>
	<pubDate>Sat, 28 Nov 2009 00:07:46 +0000</pubDate>

	<generator>http://en.wordpress.com/tags/</generator>
	<language>en</language>

<item>
<title><![CDATA[Muhyidin dan 9 yang lain disaman RM105 juta]]></title>
<link>http://mymalaysian.wordpress.com/2009/11/21/muhyidin-dan-9-yang-lain-disaman-rm105-juta/</link>
<pubDate>Sat, 21 Nov 2009 04:53:20 +0000</pubDate>
<dc:creator>nikqlate</dc:creator>
<guid>http://mymalaysian.wordpress.com/2009/11/21/muhyidin-dan-9-yang-lain-disaman-rm105-juta/</guid>
<description><![CDATA[IPOH, : 10 pihak termasuk Menteri Pelajaran, Tan Sri Muhyidin Yasin dan Komanden Kem 1Malaysia Kuala]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>IPOH, : 10 pihak termasuk Menteri Pelajaran, Tan Sri Muhyidin Yasin dan Komanden Kem 1Malaysia Kuala Dipang disaman RM105 sebagai gantirugi berikutan kematian tiga kanak-kanak selepas mereka jatuh dan hanyut berikutan jambatan gantung runtuh di Kuala Dipang.</p>
<p>Selain kedua-duanya, turut disaman adalah guru besar Sekolah Jenis Kebangsaan Tamil (SJKT) Mambang Diawan, gurubesar SJKT Gopeng; Ketua Pegawai Pejabat Pelajaran Daerah Kinta Selatan; Pengarah Pelajaran Negeri Perak; Yang Dipertua Majlis Daerah Kampar; Pengarah Jabatan Kerja Raya Negeri Perak dan Komanden <!--more-->Kem 1Malaysia Kuala Dipang, penderma jambatan gantung itu iaitu syarikat GS Synergy Sdn Bhd, syarikat kontraktor CWL Enterprise dan kerajaan Malaysia.<br />
<img src="http://www.harakahdaily.net/v2/images/stories/jambatan.jpg" border="0" alt="" width="339" height="203" align="left" /><br />
Tiga bapa kepada tiga peserta Kem 1Malaysia yang terkorban dalam tragedi jambatan gantung runtuh di pusat kokurikulum pejabat pelajaran daerah Kinta Selatan di Kampar pada 26 Oktober lalu, memfailkan saman menuntut gantirugi itu di Mahkamah Tinggi Ipoh.</p>
<p><em>(<strong>Gambar: </strong>Jambatan gantung yang runtuh dalam tragedi Kuala Dipang yang mengorbankan tiga pelajar sekolah)</em></p>
<p>K Mageswaran, K Vasudevan dan T Nathan, bapa kepada tiga kanak-kanak yang mati akibat kejadian di pusat tersebut yang terletak berhampiran Sekolah Kebangsaan Kuala Dipang.</p>
<p>Writ saman itu difailkan melalui Tetuan A.Sivanesan &#38; Coi di pejabat Pendaftar Mahkamah Tinggi di Ipoh  pagi tadi.</p>
<p>Selain menuntut gantirugi am sebanyak RM35 juta setiap seorang, mereka masing-masing menuntut RM19,120 bagi gantirugi khas, RM100,000 bagi gantirugi teladan, faedah 8 peratus bagi jumlah penghakiman dari tarikh kematian hingga tarikh penyelesaian sepenuhnya, kos guaman dan apa-apa relif yang difikirkan sesuai oleh mahkamah.</p>
<p>Plaintif mendakwa, pada masa kejadian, kawasan itu dipercayai gelap gelita, tidak ada lampu besar yang dipasang untuk keselamatan murid-murid, dan ini menunjukkan kecuaian kerana dengan adanya lampu besar, kanak-kanak yang jatuh ke dalam sungai boleh dilihat dengan jelas serta mempunyai peluang yang lebih baik untuk menyelamatkan diri atau diselamatkan.</p>
<p>Mereka juga mendakwa tidak ada seliaan atau kawalan yang baik di jambatan oleh pihak penganjur yang mana sepatutnya penggunaan jambatan perlu diawasi, dengan menentukan kapasiti iaitu bilangan murid yang boleh menggunakan pada satu-satu masa.</p>
<p>Mereka juga mendakwa murid-murid tidak dilengkapi jaket keselamatan ketika menyeberangi sungai, guru-guru didapati tidak terlatih untuk mengendalikan kem seperti itu serta tiada doktor atau pegawai perubatan ditempatkan untuk keselamatan peserta kem tersebut.</p>
<p>Plaintif juga mendakwa jambatan gantung tersebut tidak diperiksa oleh Majlis Daerah Kampar dan Jabatan Kerja Raya Perak bagi memastikan ciri-ciri keselamatan telah dipatuhi.</p>
<p>Mereka juga mendakwa kematian anak-anak mereka amat menyedihkan dan telah mengancam ketenteraman mereka dan keluarga selain masih mengalami dan menanggung kehilangan dan kerugian.</p>
<p>http://www.harakahdaily.net/v2/index.php?option=com_content&#38;view=article&#38;id=23331:muhyidin-dan-9-yang-lain-disaman-rm105-juta&#38;catid=1:utama&#38;Itemid=50</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Mu]]></title>
<link>http://bpakman.wordpress.com/2009/11/18/mu/</link>
<pubDate>Wed, 18 Nov 2009 11:18:52 +0000</pubDate>
<dc:creator>bpakman</dc:creator>
<guid>http://bpakman.wordpress.com/2009/11/18/mu/</guid>
<description><![CDATA[İlk kez James Churchward tarafından ortaya atılan geçmişte üzerinde ileri bir uygarlığın bulunduğu, ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div>
<h3>İlk kez James Churchward tarafından ortaya atılan<sup> </sup>geçmişte üzerinde ileri bir uygarlığın bulunduğu, Pasifik Okyanusu’nda bir kıtanın varlığı konusundaki görüş, çeşitli belge<sup> </sup>ve bulgular mevcut olmakla birlikte, henüz arkeologlar arasında yaygınlık kazanmamış bir görüş veya bir varsayım olmaktan öteye gidememiştir. Çin’e ve çevre adalara kaçanların kitabelerinde kıtamız battı, biz de buraya kaçtık yazmaktadır. Bu yazılı kayalar 14 bin yıllıktır, c14 karbon testleriyle sabittir. Türkler’in de Mu Kıtasından geldiği söylentileri de varsayım olarak eklenmiştir. Mu Kıtası, Türkiye’nin ilk cumhurbaşkanı M. Kemal Atatürk’ün talimatıyla kurulan bir ekip tarafından araştırılmıştır.. Deniz dibinden bulunan kalıntılara Karbon testleri yapılmış ve 12-20 bin yıllık olduğu görülmüştür, bu da bilimsel ıspattır.</h3>
<h3>Churchward’ın iddia ettiğine göre Mu uygarlığını araştırmasına başlaması, Batı Tibet’teki, adını vermediği gizli bir tapınağın arşivlerinde bulunan, çok eski bir dilde yazılmış olan Naacal Tabletleri’ni okumasıyla başlamıştır. Söylediğine göre,<sup> </sup>bu tabletleri okuyabilme becerisini de yine o tapınakta bulunan bir Tibet rahibinden öğrenmiştir. Churchward sonraki yıllarda, mineralog ve arkeolog olan Dr. William Niven tarafından Meksika’da ortaya çıkarılan tabletler üzerinde çalışmıştır. Çin’e, Hindistan’a, güney asya ülkelerine ve çevre adalara kaçanların kitabelerinde kıtamız battı, biz de buraya kaçtık yazmaktadır. Bu yazılı kayalar 14 bin yıllıktır, c14 karbon testleriyle sabittir.</h3>
<h3>Churchward’a göre,<sup> </sup>Mexico City yakınlarında 1921–1923 yılları arasındaki kazılarda keşfedilen bu 2600 tablet, Tibet’te öğrendiği Naga-maya dilinde yazılmıştı. Churchward’a göre bu tabletler 12.000 yıldan daha eskiydi.</h3>
<h3>Yaklaşık 50 yıl boyunca 20’den fazla ülkeye giderek Mu uygarlığı hakkında veri toplayan James Churchward’un ve Mu varsayımını destekleyenlerin Mu uygarlığı hakkındaki görüşleri kısaca şöyle özetlenebilir:</h3>
<ul>
<li>
<h3>Yeryüzünde insanın ilk ortaya çıktığı kıta Mu kıtasıdır.</h3>
</li>
<li>
<h3>Mu kıtası kuzeyden güneye 3000 mil, doğudan batıya 5000 mil kadar uzanan,üç kara parçasından oluşan büyük bir kıtaydı.</h3>
</li>
<li>
<h3>Günümüzde Polinezya, Mikronezya ve Melanezya takımadalarını oluşturan adalar, muhtemelen bu kıtadan arta kalan kara parçalarıdır.</h3>
</li>
<li>
<h3>Bu kıta, kıtanın altında yer alan gaz odacıklarının patlamalara yol açması nedeniyle, yaklaşık 12.000 yıl önce 64 milyon nüfusuyla birlikte sulara gömülmüştür.</h3>
</li>
<li>
<h3>Bu kıtada 70.000 yıl önce tek tanrılı bir din bulunuyordu. Aynı tarihlerde Mu’lular diğer kıtalarda koloniler oluşturmaya başlamışlardı ki, anavatan dışındaki en büyük imparatorluk, başkenti günümüzde Gobi Çölü’nün uzandığı bölgede bulunan Uygur İmparatorluğu’ydu.</h3>
</li>
<li>
<h3>Mu dininin öğretimini Naakaller adı verilen rahipler üstlenmişlerdi ve sembolizme dayalı bir öğretimleri vardı.</h3>
</li>
<li>
<h3>Mu dininin esası, Tanrı’nın tek oluşuna ve ruhsal gelişim için sürekli olarak tekrar doğmak inanışına dayanıyordu.</h3>
</li>
<li>
<h3>Atlantis’teki din Mu’nun tek tanrılı dininden başka bir şey değildir.</h3>
</li>
<li>
<h3>“Ra” sözcüğü güneş anlamına gelirdi ki, daire ile ifade edilen güneş sembolü, bir ad ve sıfat vermek istemedikleri, “O” diye hitap ettikleri Tek Tanrı’yı simgelemede kullanılırdı; Mu imparatoru da “Mu’nun güneşi” anlamında Ra-Mu adıyla ifade edilirdi. Ra sözcüğü sonradan diğer kıtalara ve Atlantis yoluyla Mısır’a da taşınmıştır.</h3>
</li>
<li>
<h3>Dört ırktan oluşan Mu’lularda yazı dilleri farklı olmakla birlikte, konuşma dilleri ortaktı.</h3>
</li>
<li>
<h3>Mu’lular günümüz uygarlığına kıyasla manevi alanlarda çok daha ileriydiler.</h3>
</li>
<li>
<h3>Telepati, durugörü, çift bedenlenme, astral seyahat gibi, uygarlığımızda ancak kimi medyumlarda ve mistiklerde görülebilen olağanüstü yetenekler Mu’lularda olağan yetenekler olarak mevcuttu.<sup> </sup>(Bu, Churchward’un değil, bazı izleyicilerinin görüşüdür).</h3>
</li>
</ul>
<ul>
<li>
<h3>Mu uygarlığının en önemli çöküş nedeni, teşevvüş adı verilen, bir aşamadan diğerine geçilirken yaşanan kargaşa dönemini atlatamamasıdır. (B.Ruhselman’a göre)</h3>
</li>
</ul>
<h3>Genelde bu iddiaların herhangi birini destekleyecek arkeolojik veya antropolojik bulgu bulunmamaktadır. Mu dinine, kolonilerine (örneğin Uygur İmparatorluğu kolonisi fikri) ve Mu kıtasının nasıl battığına ilişkin iddialar<sup><em> </em><em></em></sup>Mu varsayımını savunanlar arasında da genel geçer kabul görmemiştir ve farklı düşünceler mevcuttur.Türklerin atası Mu lardır.</h3>
<h3>Churchward’un yararlandığı ve tezini desteklediğini ileri sürdüğü kaynaklar şöyledir:</h3>
<ol>
<li>
<h3>Dr. William Niven’in 1921-1923 yılları arasında keşfettiği, günümüzde Mexico Müzesi’nde bulunan 2600 tablet.</h3>
</li>
<li>
<h3>Yucatan’da hazırlanmış eski bir Maya kitabı olan ‘Troano El Yazması’. British Museum’da bulunmaktadir.</h3>
</li>
<li>
<h3>Bir başka Maya kitabı olan Cortesianus Kodeksi. Bugün Madrid Ulusal Müzesi’nde bulunmaktadır.</h3>
</li>
<li>
<h3>Paul Schlieman tarafından Tibet’teki bir Budist tapınağında keşfedildiği ileri sürülen “Lhassa Belgesi”.</h3>
</li>
<li>
<h3>Yucatan’da (Meksika) Churchward’un batan Mu kıtasının anısına inşa edilmiş olduğunu ileri sürdüğü Uxmal tapınağı’ndaki yazıtlar. Bu tapınaktaki yazıtlarda “geldiğimiz yer olan Batı ülkelerinin anısını korumak için inşa edilmiştir” ifadesi bulunmaktadır.</h3>
</li>
<li>
<h3>Meksiko şehrinin 96 km. güneybatısında yer alan Xochicalo Piramiti yazıtları. Bu piramit, üzerindeki yazıtlara göre, “Batı ülkelerinin yıkımının anısına” inşa edilmiştir.</h3>
</li>
<li>
<h3>Perezianus ve Dresden kodeksleri.</h3>
</li>
</ol>
<h3>Çin’e, Hindistan’a, güney asya ülkelerine ve çevre adalara kaçanların kitabelerinde kıtamız battı, biz de buraya kaçtık yazmaktadır. Bu yazılı kayalar 14 bin yıllıktır, c14 karbon testleriyle sabittir. Auguste Le Plongeon ve Brasseur de Bourbourg adlı araşturmacılar da Churchward’la aynı dönemde Mu konusunda araştırmalarda bulunmuşlardır; kimilerine göre<sup> </sup>konuyu ilk kez Le Plongeon gündeme getirmiştir. Arkeolog Egisto Roggero, baron D’Espiard de Cologne, Hans S.Santesson, J.Churchward’dan sonra konuyla ilgilenen önemli araştırmacılar arasında sayılırlar. Mu araştırmacılarına göre, Büyük Okyanus’daki, Mu kıtasından arta kalan, çoğu insanlarca meskun olmayan adalardaki devasa kalıntılar da Mu varsayımını destediği iddia edilmektedir. Ancak bu iddiaların hiçbiri bilimsel yönden Mu efsanesine kanıt sağlamamaktadır.</h3>
<h3>Mu araştırmacılarına göre, Mu kıtasından her kıtaya göçler yapılmışsa da başlıca göçler Kuzey ve Güney Amerika’ya, Orta-Asya’ya, Mısır ve Anadolu’ya yapılmıştır. Churchward’a göre  70.000 yıl önce mevcut olan Uygur imparatorluğu Avrupa içlerine kadar uzanmaktaydı. Uygur imparatorluğu birine Churchward’un manyetik felaket adını verdiği iki büyük doğal afetle (-diğer afet dağların yükselmesidir-) darbe yemiş ve sağ kalanlar aralarında Avrupa’nın birçok kavminin de bulunduğu çeşitli ari kavimleri oluşturmuşlardır. Kimilerine göre,Mu ya da Orta-Asya kökenli bu kavimlerin hemen hemen hepsinde (yaklaşık 40 dilde) telaffuzları az çok ufak farklarla, “baba” anlamına gelen ata sözcüğü mevcuttur. Churchward Uygurlar’ın torunları olan bu kavimlerden bazıları olarak Keltler’i, Basklar’ı ve Asyalı İskitler’i sayar.  Yine Churchward’a göre<sup> </sup>Osiris Mu kıtasında eğitilmiş, Atlantis’te reform yapmış, Atlantis’li bir bilge ya da peygamberdir; öğretisi sonradan “Osiris dini” adını almış olup Hermes Trismegistus tarafından Mısır’a getirilmiştir. ABD’de “uyuyan peygamber” lakabıyla anılmış Edgar Cayce’in “akaşik okumalar”ına göre, Atlantis gibi Mu kıtası’nın da batmasına neden olan etken, Atlantisliler’den satanik yol mensuplarının, ellerindeki nükleer güçleri yıkıcı amaçlarla kullanmaları yüzünden yerkabuğunun dengelerini bozmalarıydı.</h3>
<h3>Tahsin Mayatepek’in araştırmaları</h3>
<h3>Tahsin Bey, Atatürk’ün isteğiyle 1935 senesinde Meksika Büyükeliçiliği’ne atandı. Ancak Büyükelçi Tahsin Bey’in vazifesi çok daha farklıydı; Mustafa Kemal Atatürk Tahsin Bey’i Mu Kıtası, Mayalar ve Türkler arasındaki ilişkiyi araştırmakla görevlendirmişti.</h3>
<h3>Tahsin Mayatepek (Mayakon), Türk Dilini Tetkik Cemiyeti Başkanı İbrahim Necmi Dilmen ile yazışmalarından sonra Atatürk’e 7-8 adet rapor göndermişti. Bugüne kadar 7. rapordan 13. rapora kadar ulaşılabilmiştir. Turan Dursun 1978 yılında 14. rapora ulaştığını açıklamış ve bununla ilgili bir inceleme yazmıştı. Mayatepek raprolarından 7 numaralı raporda Churchward’ın kitaplarından bahsedilir. 1. raprodan 5. rapora kadar bulunamamıştır. Başka rapor olup olmadığı bilinmemektedir.</h3>
<h3>Meksika’ya maslahatgüzarı Tahsin Mayakon, 2 Mart 1936 tarihinde Churchward’ın kitapları ile ilgili 7. raporu Atatürk’e sunduğunda Atatürk, Churchward’ın kitaplarını getirtmiş ve 60 çevirmene kısım kısım taksim ederek Türkçeye tercüme ettirmiştir.<sup> </sup>Mayatepek raporlarının geri kalanları Maya kültürü ve dili ile ilgilidir. Tahsin Mayakon, Meksika’da Maya kültürünü incelemiş, incelemeleri sonuncunda çok sayıda sözcüğün Türk ve Maya dillerinde aynı olduğunu saptamıştı.Bu sözcüklerden biri de Türkçe’deki “tepe” sözcüğüydü (Maya dilindeki karşılığı “tepek” idi ve tepe anlamına geliyordu). Bunun üzerine Atatürk Meksika’ya elçi olarak atadığı Tahsin beyin soyadını “Mayatepek” olarak değiştirmiştir.<sup> </sup>Fakat Tahsin Mayatepek’in iki kültür arasında bulduğu ortak noktalar sözcüklerden ibaret değildi; her iki kültür arasında, Mayalar’ın ayyıldızlı davullarından, Şamanik kültüründen, kilim desenlerinden, sembollerinden tüy takma alışkanlıklarına kadar pek çok ortak nokta mevcuttu.Tahsin Mayatepek, çalışmalarını belge ve fotoğraflarla 3 ciltlik bir defter halinde toplayarak Atatürk’e gönderdi. Bunların ikisi 1970′lere kadar TDK kütüphanesinde bulunuyordu (No:57-56) Üçüncü defter kayıptır. Bu defterlerde dini tören, ibadet ve tapınaklarda da benzerlikler bulunduğu belirtiliyordu.<sup><em><br />
</em></sup></h3>
<p><strong><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Mu_%28kay%C4%B1p_k%C4%B1ta%29" target="_blank">KAYNAK VİKİPEDİA ORG</a></strong></p>
</div>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Türklerin Ata Dini Şaman]]></title>
<link>http://kadinlarcesmesi.wordpress.com/2009/11/16/turklerin-ata-dini-saman/</link>
<pubDate>Mon, 16 Nov 2009 18:57:02 +0000</pubDate>
<dc:creator>mezun</dc:creator>
<guid>http://kadinlarcesmesi.wordpress.com/2009/11/16/turklerin-ata-dini-saman/</guid>
<description><![CDATA[Gök Tanrı Dini Gök Türkler’in dini, Gök Tanrı dinidir. Gök Tanrı düşüncesinin, toprağa yerleşmiş top]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div>
<div>
<p style="text-align:justify;"><strong>Gök Tanrı Dini</strong></p>
<p>Gök Türkler’in dini, Gök Tanrı dinidir. Gök Tanrı düşüncesinin, toprağa yerleşmiş topluluklardan daha çok avcılık, çobanlık ya da hayvancılıkla geçinen göçebe topluluklara özgü olduğu bilindiğinden, bu inancın kökeni, Asya bozkırlarına bağlanmıştır. Türk tarihi ve kültürüyle ilgili araştırmalarıyla tanınmış bilim adamlarına göre Gök Tanrı inancı bütün Türklerin ana kültüdür. Bu kült, Kunlar, Tabgaçlar, Gök Türkler, Uygurlar gibi eski Türk boylarında inanç sisteminin başında yer alır.</p>
<p style="text-align:justify;">Orkun yazıtlarında, Türk Tanrı inancının temelleriyle ilgili bazı bilgilere rastlanmaktadır. Tonyukuk bengü taşında birçok kez adı geçen Tangri ya da Tengri, daha çok “milli” bir tanrı niteliği taşır. Gök Türkler’in Çin esaretinden kurtularak İkinci Göktürk Devleti’ni kurmaları (680-682), Tanrı’nın isteğiyle gerçekleşmiş kabul edilir; Hakan’ı Türklere Tanrı vermiş, budun Hakanı terk edince Tanrı tarafından cezalandırılmıştır. Yani Tanrı Türk Milleti’nin hayatı ve geleceği ile ilgilenen bir ulu varlık durumundadır.</p>
<p style="text-align:justify;">Gök Tanrı (Kök Tengri) kavramının eski Türk inanışında önemli bir yer tuttuğu konusunda daha somut örnekler de vardır: Tanrıkut Mete (Motun) Çin hükümdarına yazdığı bir mektupta, kendisini tahta Gök-Tanrı’nın çıkardığını bildirmiş, Gök’ün yardımıyla ve kendi askerlerinin ve atlarının çabalarıyla çevresindeki 26 devleti ve (Gansu’dan kuzey Tibet ile batı Türkistan’a kadar uzanan bölgede) bazı halkları yenerek Kun’laştırdığını belirtmiştir. Görüldüğü gibi, günümüze kalan belgelerde, devletin başına kağanı Gök’ün getirdiği belirtilmiş, devletin ve insanların yönetimi de Gök’e mal edilmiştir: Tanrı Türk’ün yaşamına doğrudan karışır, buyruklar verir, iradesine boyun eğmeyenleri cezalandırır, insanlara bağışladığı iktidar (kut) ve kısmeti (ülüğ) değerini bilmeyenlerden geri alır. Şafak söktüren (tan üntürü) ve bitkileri oluşturan da “Ulu Tanrı”dır. O, yaşam verici ve yaratıcıdır, ölüm de Tanrı’nın iradesine bağlıdır.</p>
<p style="text-align:justify;">Bütün bu inanışlar, Gök Tanrı’nın “eşi ve benzeri olmayan, insanlara yol gösteren, onların varoluşuna hükmeden, cezalandıran ve ödüllendiren bir ulu varlık olduğunu” ortaya koymaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;">Türk inanç sisteminin Gök-Tanrı dışında bir başka özelliği de Atalar Kültüdür. Ölmüş atalara saygı, onlar için kurban kesilmesi, ataerkil ailede baba egemenliğinin belirtisi sayılmaktadır. Kunların her yılın mayıs ayı ortalarında atalara kurban sunulduğu bilinmektedir. Eski Türkler’de en büyük kurban, bozkırlı Türk’ün kutsal bir duyguyla benimsediği “at”tır. Eski Türk bölgelerinde özellikle Altay’lardaki kurganlarda birçok at iskeleti bulunmuştur. Atalarla ilgili kalıntıların kutlu sayılması, mezarlara yapılan tecavüzlerin sert şekilde cezalandırılmasından da anlaşılmaktadır : Batı tarihçilerine göre Attila’nın ikinci Balkan seferinin nedenlerinden biri, Kun hükümdar ailesine ait mezarların Margus (Belgrat dolaylarında, Tuna kıyısındaki kent-kale) piskoposu tarafından açılarak soyulmasıdır. Kunlar’ın büyük bir hakaret saydıkları bu işe piskoposu sevk eden etken, eski Türkler’in erkek ölüleri silah ve değerli eşyalarıyla; ölen başbuğları altın ve gümüş koşumlu atlarıyla; kadınları da süs eşyaları ve mücevherleriyle birlikte gömmeleriydi. Bunun nedeni, Türkler’in, öbür dünyada ikinci bir hayatın varlığına ve ruhların sonsuza kadar yaşadıklarına inanmalarıydı.</p>
<p style="text-align:justify;">Türkçe’de (Gök Türkçe, Uygurca) “ruh” için can anlamına gelen “tin” sözcüğü kullanılıyordu. Bu aynı zamanda “soluk” demekti. Ölüm, soluğun kesilmesi, ruhun bedenden ayrılıp uçması biçiminde düşünülüyordu. Bu yüzden de bazen “öldü” yerine “uçtu” denir, ruhları öbür dünyaya göç eden ataların, orada rahatsız edilmemeleri, iyi yaşamaları gerektiğine inanılırdı. Bu nedenle Eski Türkler’de mezarları gizleme geleneği yoktur, aksine özellikle büyüklerin özel mezarları yapılıp, üzerlerine bir yapı (bark) yapılmış, barkın iç duvarları ölünün yaşarken katıldığı savaş sahnelerini gösteren resimlerle süslenmiştir. Ayrıca mezarın ya da mezar yapısının üstüne Balballar dikilmiş, sıradan kişilerin mezarlarına da, belirli olması için tümsek biçimi verilmiştir.</p>
<p style="text-align:justify;">Eski Türkler’de “ruh”ların insan biçiminde düşünülmesi söz konusu olmadığı için, tapınmaya ilişkin putlara da rastlanmaz. Türkler gizli güçleri olduğuna inandıkları doğa olgularına kutsallık vermekle yetinmişlerdir. Doğada gizli güçlerin bulunması inancı, Orkun yazıtlarında “yer-su” (yarsub) terimiyle yansıtılmıştır. Bu açıdan yer-su “kutsal” sözcüğüyle nitelendirilmiştir. Genellikle bu tür inançlarda maddi yaşam koşullarının, ekonomik ve toplumsal etkenlerin rol oynadığı kabul edilmektedir. Orkun yazıtlarında, Türkler’in yararına çalışan manevi güçler anlamında kullanılan yer-su sözcüğüne oldukça sık rastlanır. Eski Türkler’de kutsallık “ıduk” kavramıyla dile getirilmiş, özellikle Göktürkler’de sular, dağlar ıduk sayılmıştır. Her boyun her obanın bir kutsal dağı olmuş, bu dağ ıduk olarak benimsenmiştir.</p>
<p style="text-align:justify;"><!--more--></p>
<p style="text-align:justify;">Gök Tanrı’ya sunulan bütün kurbanlar, adaklar ilgili dağa götürülerek orada törenle, şölenle gereği yapılmıştır. Orta Asya Türkleri arasında en yüce, en kutsal sayılan dağ “Ötüken”dir. Ötüken yalnız dağ değil aynı zamanda bir ormandır. Türkler ona büyük saygı göstermiş, adaklar sunmuş, kurbanlar kesmişlerdir. Kurban, iyi ruhların sembolü ve yerinin gökyüzünde olduğuna inanılan “Bay Ülgen” için kesilmişse başı “doğu”ya, kötü ruhların sembolü ve yeraltında olduğuna inanılan “Erlik” adına kesilmişse “batı”ya çevrilir.</p>
<p style="text-align:justify;">Dağların yanı sıra bazı tepeler, ormanlar, sular, ateş, gök gürültüsü, ay ve güneş de kutsal sayılmıştır: Bizans elçisi Zemakhos Orta Asya’da Batı Göktürk sınırına vardığında, Türkler’in onu ve arkadaşlarını alevler üstünden atlatarak kötü ruhlardan arındırdıklarını belirtmiştir. Kunlar döneminde güneş, ay, yıldız kültleri (daha sonra 6. – 8. yy. larda Türk toplulukları arasında değerlerini yitirmişlerdir) de rol oynamıştır; Kun hükümdarı her sabah doğan güneşe, gece de dolunaya saygısını belirtirdi. Ayrıca Gök-Tanrı’nın yanı sıra yer de büyük önem taşımıştır. Ancak, eski Türk belgelerinde geçen “yer” sözcüğüyle toprağın kastedilmediği, tanrısal gücün öğelerinden biri olarak “yer”i, tanın kültürüne bağlı topluluklardaki “toprak tanrısı” ile karıştırmamak gerektiği. Eski Türk dinine göre “yer”in de Tanrı tarafından yaratılmış olduğu araştırıcılar tarafından belirtilmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Orta Asya Türkleri’nin yaradılış efsanesine göre, tanrıların en yükseği, insanoğlunun atası olan Tengere Kayra Han (ya da Bay Ülgen), “kişi”yi, onun aracılığı ile de yeryüzünü, dağları, vadileri yaratmış; “kişi”nin kendisine baş kaldırması üzerine, ona “Erlik” adını vererek ışık evreninden yeraltı atmış, yerden dokuz dallı bir ağaç büyüterek her dalında bir cins insan yaratmıştır. Orkun yazıtlarında da, Türk evrendoğum inanışı hakkında: “Yukarıda mavi gök, aşağıda yağız yer yaratıldığında, ikisi arasında insanoğlu yaratılmış” cümlesine rastlanmaktadır. (Uze Kök Tengırü, asra yağız kılındıkta, ikin ara kişioğlu kılınmış). Bu cümleden bazı araştırmacılar, Kök Tengri deyimiyle bir tek yüce Tanrı’nın değil, doğrudan “mavi gök”ün kastedildiğini; Kök Tengri deyimiyle “Ulu Tanrı” kastedilseydi, “yaratanın da aynı zamanda yaratılmış olması” gibi çelişkinin söz konusu olacağını belirtmektedirler.</p>
<p style="text-align:justify;">Altaylar’da dünyanın sonlu olduğu günün birinde yıkılacağı inancı vardır. Bu inanca göre, yeryüzü yaşamı sürekli değildir; günün birinde sona erecek ve insanlar, hayvanlar, bitkiler yok olacaktır. Bu sona doğru insan soyunda azalma başlayacak, suçlar çoğalacak, günahlar alıp yürüyecek, insanlarda tanrı korkusu kalkacaktır. İyilik simgesi Bay Ülgen’le, kötülük simgesi Erlik arasında oluşacak büyük savaşın sonunda, Bay Ülgen dışında bütün savaşanlar ölecektir. Bay Ülgen bütün canlıların öldüğünü, yeryüzünde kendisinden başka kimse kalmadığını görünce “kalkın ey ölüler” diye bağıracak, bu çağrı üstüne bütün ölüler yattıkları yerden kalkacaktır. “İnsanların yeniden dirilmesi” anlamına gelen “kalkancı çağ” (kalıcı çağ) budur.</p>
<p style="text-align:justify;">Kunlar’da gerçek bir dinle karşılaşılmakta, Gök Türkler’de ise Gök Tanrı bütünüyle manevi bir “güç” durumuna gelmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Gök-Tanrı dininin Türkler’e özgü bir inanç olduğu, “Tanrı” (Tengri) sözcüğünden anlaşılmaktadır: Bu sözcük belirli fonetik farklarla ( Başkurtça dışında ) bütün Türk lehçelerinde yer almasının yanı sıra, birçok Asya topluluğu dillerine giren ortak bir kültür öğesidir; Türkçe olan “Tanrı” sözcüğü en açık biçimde Çince yazılmış bir metinde Kun imparatoru Mete’nin unvanları arasında geçmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Şamanizm</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Şamanizm, ata ruhlarına, doğa varlıklarına tapınmaya dayanan eski bir Asya dinidir. Aslında bir dinden ziyade, temel ilkesi ruhlara, cinlere, perilere emir vermek, gelecekten haber almak düşüncesi olan bir çeşit sihirdir. Eskiçağ ve Ortaçağ’daki çok yaygın olan sihirlerden farkı, onların kişisel olmalarına karşılık, şamanlığın başta Orta Asya ve Kuzey Asya halkları olmak üzere, Tunguzlar’da, Moğollar’da, Mançular’da, Laponlar’da, Eskimolar’da, Vogullar’da, Ontiyaklar’da, Samoyedler’de, Kafkaslar’da, Hindistan’da, Çin’de, Japonya’da, Endonezya’da, Malezya’da, Polinezya’da, Avustralya’da, Büyük Okyanus’un öbür adalarında, Alaska’da, Grönland ve İzlanda’da, Kuzey Amerika’da, Guyana’da, Amazon bölgesinde ve Afrika’nın birçok yerinde (ufak tefek ayrılıklar bir yana) temel ilkeler değişmemek koşuluyla az yada çok kalabalık cemaat’ın bulunmasıdır. Şamanlığın ne zaman ortaya çıktığı, ne gibi değişiklikler geçirdiği kesin olarak bilinmemektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Tarih ve din bilimi açısından, Şamanizmin doğuşu ve kaynağı gibi, “şaman” sözcüğünün de nereden geldiği, nasıl bir anlam taşıdığı kesin olarak belirlenememiştir. Bu konuda üç farklı görüş öne sürülmektedir ;</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>1)</strong> Şaman kavramı, Hindistan’daki Pali dilinde “ruhlardan esinlenen kişi” anlamına gelen “samana” sözcüğünden türemiştir,</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>2)</strong> Şaman kavramının kaynağı, Sanskritçe’de “budacı rahip” anlamına gelen samana sözcüğüdür,</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>3)</strong> Şaman kavramı, Mançu dilinde “oynayan zıplayan, bir iş görürken sürekli olarak hareket eden” anlamındaki saman kavramından gelir.</p>
<p style="text-align:justify;">Şaman, Gök Tanrı tarafından bu göreve getirildiğine (güçlerle donatıldığına), Tanrı ile insanlar arasında aracı olduğuna, bazı tanrısal nitelikler, gizli bilgiler taşıdığına inanır.</p>
<p style="text-align:justify;">Şaman her şeyden önce, kendi özel yöntemiyle ulaştığı “kendinden geçme” (vecd) durumunda, ruhunun göklere yükselmek, yeraltına inmek ve oralarda dolaşmak için bedeninden ayrıldığını hisseden bir “aşkınlık” (trans) ustasıdır. Bütün samanların derin sezgileri, geniş düş güçleri vardır. Derin bir coşkunluğa kapılarak kendinden geçer, bütün gökleri, yeraltı dünyasını gezdiğine, ruhların yaşayışlarını gördüğüne, bütün gizli alemleri dolaştığına inanır. Şaman vecd sırasında, ruhları egemenliği altına alarak, ölüler, doğa ruhları (cinler-periler) ve şeytanlarla ilişki kurar. Böylece ruhlar ve tanrılar dünyasıyla doğrudan ve somut ilişkilere girişen şaman, bir çok ruha sahip olur. Çoğunlukla hayvan biçiminde düşünülen söz konusu ruhlar, Sibirya halklarında ve Altay’larda ayı, kurt, geyik, tavşan, çeşitli kuşlar, (özellikle kartal), baykuş, karga suretinde görünebilirler. Ayrıca, büyük böcek, ağaç, toprak, ateş olarak ta ortaya çıkabilirler. Şaman, gerektiğinde bütün yardımcı ruhları dünyanın dört bucağında bile olsalar çağırabilir. Bu çağrıyı davul veya tefini çalarak yapar.</p>
<p style="text-align:justify;">Şamanlık sonradan kazanılan bir görev değildir ; şaman olacak kimsenin, bir şamanın soyundan gelmesi gerekir. Şaman olmak için gerekli belirtileri taşıyan çocuk, belirli bir yaşa gelince eski bir şamanın eğitimine bırakılıp gerekli ön bilgileri edinir. Şamanın denetimi altında bir sınavdan geçtikten sonra şamanlık yetkisi alıp dinsel tören, bayram şöleni, kurban töreni, dua okuma v. b. görevlere başlar. Şaman bu görevler sırasında ; her parçası, üzerine takılan her maddesi, her şekli ayrı bir varlığın sembolü olan garip (özel ) giysiler, külahlar giyer, maske takar ve yine özel bir şekilde hazırlanmış davulunu ya da tefini çalar. Kendinden geçinceye, başka bir deyişle, tanrılarla ve ruhlarla temas sağlayıncaya kadar zıplar, sıçrar, garip sesler, hayvan sesleri çıkarır, söylenir, yalvarır, yerlerde sürünür, bazen de bayılarak düşer. Şamanın okuduğu “hayır dualar”a alkış denir, şamandan alkış alan bir kimse dileklerinin yerine geleceğine inanır.</p>
<p style="text-align:justify;">Bu konularda en ciddi çalışmalar yapan araştırmacılar ; Orta ve Kuzey Asya topluluklarında dinsel yaşamın daha çok “şaman” çevresinde yoğunlaştığını, fakat bu durumun bütün dinsel etkinlikleri şamanın yönettiği anlamına gelmediğini, bazı yerlerde tanrılara kurban sunucuların “şaman” olmadıklarını, aile reislerinin bile bu işi yapabildiklerini, her sihirle uğraşanın “şaman” sayılmadığını, hastalara şifa vermenin samanlığın temel özelliklerinden biri olmakla birlikte, her şifa sunucunun da şaman olmadığını öne sürmektedirler.</p>
<p style="text-align:justify;">Şamanizmde tanrılar “iyilik” ve “kötülük” tanrıları olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Ruhlar da tanrılar gibi iyi ve kötü ruhlar olarak vasıflandırılırlar. Eski Türkler’de iyi ruh “Bay Ülgen”, kötü ruh “Erlik” diye adlandırılmıştır. “Bay Ülgen” aynı zamanda iyi ruhların başında bulunan, onlara emir veren bir tanrıdır.</p>
<p style="text-align:justify;">Şamanizmde törenler de genel olarak ikiye ayrılmaktadır ; belirli günlerde yapılanlar veya önceden belirlenmemiş törenler. Bu törenlerde, çeşitli halkların inanç, gelenek ve göreneklerine göre farklılıklar olmakla birlikte mutlaka kurban adeti vardır. At ve koyun dışında kan akıtılarak sunulan kanlı kurban bilinmemektedir. Kutsal sayılan bir yere bir değere bir şey sunmak, eşya adamak, şamanın davuluna, kutsal ağaçlara bez bağlama ; çeşitli maddelerden yapılan tanrı tasvirlerine (töz, ongon, tangara, eren ) yemek sunma, ateşe içki dökme ya da atma kansız kurbandır. Kansız kurbanların bir başka biçimi de ruhlara adanıp kırlara salıverilen hayvanlardır. Samanlıkta kurbansız tören de, törensiz kurban da yoktur.</p>
<p style="text-align:justify;">Şamanizmin bütün çeşitlerinde tanrı-doğa-insan arasında sürüp giden kopmayan bir bağlantının bulunduğu inancına rastlanır. Bu yaygın inanca göre tanrılar insanları yönetimleri altındaki ruhlarla etkilerler: Bir tanrı insana doğrudan buyruk göndermez, gerekli yasakları koymaz. Bütün tanrılar çeşitli maddelerden yapılan eşyalarla tasvir edilir. Bunlar bazı yerlerde altından, keçeden, paçavradan yapılmış olabilir.</p>
<p style="text-align:justify;">Şamanlığın başka bir özelliği de edebiyat alanındaki etkisidir. Orta Asya halklarından Buryatlar arasında şamanlar zengin bir sözlü destan edebiyatının koruyucuları olmuşlardır. Yakutlar’da halkın kullandığı sözcük sayısı 4000’i geçmezken şamanların sözcük dağarcığı 12. 000’dir.</p>
<p style="text-align:justify;">İlk olarak XIII. y.y. da kullanılmış olan şaman sözcüğünün eski Türkler tarafından kullanılmadığını öncelikle belirtmek gerekir. Eski Türkler’de şaman sözcüğü yerine “Kam” sözcüğü kullanılmıştır. Eski Türkler’de dini törenleri yöneten kişiye “Kam” denildiği, eski Çin kaynaklarından anlaşılmaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;">Altay Türkleri’nin günümüzde “şaman” anlamında kullandıkları “Kam” sözcüğü, araştırmacılara göre en az 5. y.y.’dan bu yana yaşamaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;">Uygurlar (8. – 11. y.y.) da ise “Kam” sözcüğünün “din adamı” anlamında değil, büyücü, sihirbaz anlamında kullanıldığı bilinmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Uygurca’da “şaman”, “hastalıkları gideren, acıları dindiren, çılgınlıkları, saraları yatıştıran, hastalara ilaç yapan kimse” anlamında, “otacı” diye anılmıştır. Çin kaynaklarına göre, Kırgızlar’da şamanın adı Gan’dır. Altaylılar şamana Kam, kamların yönettikleri törenlere de “kamlama” demişlerdir. Moğolca’da şamanın karşılığı ise Böge’dir. Fakat Orkun yazıtlarında ve ele geçen Göktürkçe yazılı metinlerde ne “din adamı” anlamında, ne de “şaman” anlamında Kam sözcüğüne rastlanmadığı gibi, hiçbir belgede şamanlıkla ilgili açıklamalara rastlanmamıştır.</p>
<p style="text-align:justify;">Bütün bunlarla birlikte, bozkırlar alanındaki dinsel inançların samanlığa bağlanması bir gelenek (alışkanlık) haline gelmiş ve Eski Türk dininin temel niteliğini oluşturduğunda bir hemfikir (görüş birliği) oluşmuştur. Buna etken, 19. y.y.ın ikinci yarısında özellikle Rus araştırmacıların Sibirya’da yaşayan Türkler arasında yaptıkları incelemelerdir.</p>
<p style="text-align:justify;">Gerçek şamanlığın eski Türk topluluklarında görülen tanrılarla ve yer-su inançlarıyla ilgisi olmadığı görülmektedir. Bazı Rus ve Türk araştırmacıları (bu arada Ziya Gökalp) şamanlığı, Türkler’in islamdan önce bağlı oldukları din saymışlardır. Onlara göre günümüzdeki Yakutlar arasında varlığını sürdüren şamanlık eski Türkler’in de diniydi. Fakat daha yeni arştırmalar şamanlığın Türkler’e özgü olmayıp bütün Asya’ya yayıldığını ( Samoyedler’den Endonezya adalarına kadar ) ve Amerika kızılderili kültürlerinde de benzerlerine rastlanan bir sihir sistemi olduğunu göstermektedir. Eldeki tarih belgelerine göre birçok Asya halkında görülen samanlık Moğol istilasından sonra Türkler arasında yayılmıştır. Bundan önceki belgelerde Türk tarihinde şamanlıkla ilgili bir belge bulunmamaktadır. Bu yüzden Göktürkler’in dini samanlık değil, benzerine Çin’de ve Japonya’da rastlanan ikici ve uyumcu bir Gök-Yer dinidir.</p>
<p style="text-align:justify;">Şamanlığın eski Türk topluluklarının diniyle bir ilgisi olmamasına rağmen, arada şaşırtıcı benzerlikler bulunması doğal sayılmalıdır. Şamanlığın temel özelliği, yayıldığı bölgelerdeki halkın ruh dünyasına kolayca uyarlanabilmesidir. Şamanlıktaki vecd (kendinden geçme), ruhun tanrılarla ilişki kurması konusunda eski Türk topluluklarında, doğada varsaydıkları gizemli güçleri adamakıllı istismar etmiştir. Bu durum, özellikle atalar kültünün, kartal inancının, demirciliğin ve at kurban etmenin şamanlığa özgü bir nitelik taşımasında görülür. Böylece şamanlık eski Türkler’in inançlar sistemini yavaş yavaş işlemeyi başarmış, zaman içinde bir “din” sağlamlığına ulaşmıştır.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Şamanizm ve Türkler</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Orta Asya’da bugüne yansıyan görüntüsü ile Şamanist inanca göre dünya “Gök”, “Yeryüzü” ve “Yeraltı” olmak üzere üç parçadan oluşmaktadır. Altay Türkleri’nde “Aydınlık Âlemi” olarak adlandırılan gökyüzünü “Tanrı Ülgen” ve ona bağlı iyi ruhlar temsil etmektedir. Yeryüzünde, yâni “Orta Dünya”’da insanlar bulunmaktadır. Yeraltı dünyasını yâni “Aşağıdaki Dünyayı” “Tanrı Erlik” ve ona bağlı kötü ruhlar temsil etmektedir. İyiliğin, gücün ve güzelliğin sembolü olan Göktanrı eski Türkler’de en önemli tanrıdır. Tanrı veya en büyük ruh göğün en üst katında ve insan biçimindedir.<br />
Gökle yeraltı arasında yâni güzellik ve kötülük arasında insanların yaşadığı yeryüzü bulunmaktadır. Yeryüzü iki zıtlık arasında yaşamın varolduğu bir yerdir. Siyahla beyazın, iyilik ile kötülüğün, güzellik ile çirkinliğin mücadelesi arasında kalan insanın kendi doğru yolunu ruhlarının yardımı ile bulmaya çalıştığına inanılırdı.</p>
<p style="text-align:justify;">Altay’larda göğün üç ve dokuz katından söz edilmektedir. Âyinler sırasında göğün bu katlarına çıkılır. Bâzı toplumlarda 33 gök dairesinden bahsedilmektedir. Altay Türkleri’nde tanrı Ülgen’in yedi veya dokuz kızı ve birtakım yardımcı ruhları bulunmaktadır. Tanrı Ülgen ve eşi göğün en üst katında oturmaktadır. Tanrı Ülgen’in çocukları ve dünyadaki elçileri de göğün değişik katlarında oturmaktadırlar. Altay Şamanları âyinler sırasında transa geçip göğe yükselirken altıncı katta “Ay Baba’yı”, yedinci katta da “Güneş Ana’yı” selâmlamaktadırlar.</p>
<p style="text-align:justify;">Türk Tatarlar, birçok başka halklar gibi gök kubbeyi bir çadır gibi tasarlarlar. Daha önce de belirtilmiş olduğu gibi yıldızları temsil eden çadır dikişleri göğün çeşitli katlarının havalandırılması için açılmış delikler olarak tasvir edilir. Göğün ortasında büyük çadırı bir orta direk gibi tutan Kutup Yıldızı parlamaktadır. Samoyetler ona “Gök’ün Çivisi”, Çukçi ve Koryaklar “Çivi Yıldızı” demektedirler. Altaylılar Kutup Yıldızını bir direk olarak tasarlarlar. Moğol Kalmuk ve Buryatlar’a göre “Altın Direk”, Sibirya Tatarları ve Başkurtlara göre de “Demir Kazık”tır. Dünyanın Direği olan Kutup Yıldızı aynı zamanda atların bağlandığı bir direktir. Kutup yıldızını temsil eden bu direk, mikrokozmosta evin direğidir ve kutsaldır. Bu direğe bez parçaları bağlanır ve dibine sunular konur. Şamanlar’ın “Totem Direği” bu direktir.<br />
Gök sırığına enlemesine çakılan 7 veya 9 ağaç, Türk düşüncesinde çok şey ifâde eden sembollerdir. Bilindiği üzere gök, Batı Türkleri’ne göre yedi ve Doğu Türkleri’ne göre ise, dokuz kattan meydana gelmişti. Sırık sembolik olarak göğün direği olmakta üzerine çift başlı bir kartal oturtulmaktadır. Bu düşünce düzeni, Çin denizinden İzlanda’ya kadar uzanan, bütün Altay kültüründe yer bulmuştur. Göçlerle geniş bölgelere yayılmış olan bu fikir yer yer değişikliklere de uğramıştır. Bazıları, bu kutsal çift başlı kartalı, göğün üçüncü katına oturtmuşlar ve bâzıları da onu göğün dokuzuncu katına kadar çıkarmışlardır. Göğün yedinci veya dokuzuncu katı, Büyük Tanrı’nın bir oturağıdır. Bâzı Altay kavimlerince, çift başlı kartalı, Tanrı ile beraber oturtmak hoş gelmemiş, onlar kartalı birkaç kat aşağıya indirmişlerdir.</p>
<p style="text-align:justify;">Eski Türkler dağların Tanrı makamı olduğuna inanırlardı. Dağların, “ana” olarak algılanan yeryüzünün, göğe uzanan ve ”baba” olarak algılanan göksel güçlere dokunmaya çalışan kolları olduğu düşünülürdü. Doğal olarak göksel güçler, önce dağlarla ilişkiye geçerlerdi, bu nedenle dağlar tanrısal mekânlardı. Öldükten sonra yükselen ruhlar, yâni iyi insanların ruhları oraya giderlerdi. Her boyun bir kutsal dağı olurdu ve o dağda oturduğu varsayılan kutsal koruyucu ruhların olduğuna inanılırdı. Eski Türkler’in en kutsal dağı Ötüken’in “ıduk-başı” idi. Bugünkü Altay Türkleri’nin hepsince de Altay en kutlu dağdır. Altaylı Şor ve Beltirler de kurbanlarını Kök Tengri’ye yüksek dağ tepelerinde sunarlardı. Dünya üzerindeki çeşitli toplumların eski geleneksel bilgilerinde yer alan “Kutsal Dağlar” inancı Orta Asya’daki bu kültten gelmektedir. Gök tanrıya yakın olmaları düşüncesiyle kutsanan bu dağlar daha sonra tanrıların mekânları olarak görülmeye başlanmıştır. İsa peygamberin havarileriyle Zeytinlik dağında gizli toplantılarını gerçekleştirmesi, Musa peygamberin Sina dağında on emri alması, Muhammed peygamberin birçok sıra dışı olayları Nûr dağının Hira mağarasında yaşaması hep bu kültün izlerini taşır. Zeus’un Olimpos dağı, Hintliler’in Meru dağı bunlar arasında en fazla duyulanlarıdır. Bunların diğerlerine nazaran daha fazla bilinmesi bu dağların bu dinlerin kutsal kitaplarında dile getirilmiş olmasındandır.</p>
<p style="text-align:justify;">Şamanizm tefekkürü çok tanrılı çok ruhlu ve totemli gözükmekle beraber, Uygur tapınakları incelendiğinde farklı bir görüntü ile karşılaşılır. Aslında var olan tek tanrı Gök Tanrısı’dır. Tanrının insanlarla veya başka cisimlerle tasvir edilmesini kabûl etmemektedirler. Putlar tanrının tasviri olarak yapılmamıştır. Birinin çok sevdiği bir yakını öldüğünde onun sûreti yapılmakta ve evde saklanmaktadır. Bu sûretin önüne yemekler konur, en sevilen şeylerin ilk lokmaları sûretle paylaşılır, önünde saygı ile yere eğilinirdi. Bu davranış biçiminin zaman içinde putperestliği ortaya çıkardığı düşünülmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Şamanizm ve Türkler İnanç ve İbadetleri</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Şamanist inanca göre dünya, gök, yeryüzü ve yeraltı olmak üzere üç kısma ayrılır. Altay Türklerine göre “Aydınlık Alemi”, yukarıdaki dünyayı yani gökyüzünü Tanrı Ülgen’le ona bağlı iyi ruhları temsil eder.Yeryüzünü, yani “Orta Dünya”yi insanlar oluşturur. Yer altı dünyası olan “Aşağıdaki Dünya”yı ise Tanrı Erlik ve ona bağlı kötü ruhlar oluşturur. İyi ruhlarla ilişki kurup, iyilik yapan Şamanlara ak-Şaman, yeraltı ruhlarıyla konuşup, Erlik ‘in hizmetinde olanlaraysa kara-Şaman denir.</p>
<p style="text-align:justify;">Eski Türklerin de inandığı din Şamanizm ‘ di. Bu Şamanizm,Yakutlar ve Altaylar’da yaşayan ilkel Şamanizm aşamasını bir süre sonra geride bırakmış, gelişmişti. Avcılık ve ilkel tarımla dar bir bölgede yaşayan boyların inanışlarıyla, büyük devletler kuran, Çin Duvarı ‘ yla Bizans arasına yayılmış halkların inanışları aynı kalmamıştı.</p>
<p style="text-align:justify;">Çin kaynaklarından anlaşıldığına göre eski Orta-Asya Şamanizm ‘ inin temelleri Gök-Tanrı, Güneş, yer, su, atalar ve ocak (ateş) kültleridir.Bu bağlamda Asya halklarının inandığı Şamanlığın temelinde insan ve doğanın birlik ile beraberliği ve uyumu düşüncesi yer alır. Evren,dünya,insan,hayvan ve bitkiler alemi bir bütün olarak düşünülür. Dünya ve Gök,yaratma eylemini birlikte işbirliği halinde gerçekleştirmektedir. Bunlar bütün varlıkların yaratıcısı olmalarından ötürü kutsaldır. İşte bu yüzden Asya ‘nın Şamanist göçebe halklarında Gökle Yer Su’yu sayma ve bunlara saygı gösterme, bu göçebe halkların inanışlarının özünü oluşturmaktadır. Dağın eteğinde ya da zirvesinde, nehrin ya da gölün kıyısında, yolun ya da atın bağlandığı direğin yanında, bir göçebenin kutsamayla eylemleri, tüm yaşamın ortak bir bilinci paylaştığı doğaya dönüktür.</p>
<p style="text-align:justify;">Şamanlıktaki bir diğer inanışta, insan neslinin sonsuz bir şekilde devamlılığı düşüncesi. Şamanist olan birisi kendini, baba, dede, ve atalarına ait olan bir hayatın devamı olarak görür, bunları bilir ve sayar (Atalar kültü). Bununla birlikte, söz konusu bu insan aynı zamanda kendi geleceğini de sonraki nesillerde görmektedir, ki bu durum varoluşun ana anlamıdır. Bundan dolayı bu insanin görevi çocuk ve torunlarına toplumun en iyi yanlarını aşılayarak yetiştirmek ve hayata hazırlamaktır</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Şaman Kimdir? Kimler Şaman Olabilir?</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Şaman dininin ayin ve törenlerini yapan, ruhlarla insanlar arasında aracılık eden kişiye Şaman denir. Şaman sözcüğü Türkçe kökenli değildir. Türkler Şaman yerine kam sözcüğünü kullanırlardı. Avrupa’da 18.yüzyılda kabul edilen Şaman sözcüğü, Rusların, Kuzey Sibirya’da Tunguzlardan öğrendiği bir sözcük. Aslında bu sözcüğün kökeni hâlâ tartışmalı. Bazı bilim adamları sözcüğün Pali dilinde bulunan “şamna” olduğunu, Sanskritçe’de bulunan “çramana” ile aynı kökten geldiğini ileri sürüyorlardı. Bazıları da bu sözcüğün Mançu ‘ ca olduğunu,”zıplayan,dans eden” anlamına geldiği görüşündeler. Bir başka teori de Şaman sözcüğünün Buda inanışına ait bir sözcük olduğudur. Firdevsi’nin sehname’sinde geçen “Semen” (Buda rahibi) sözcüğü dolayısıyla Şaman sözcüğünün Hindistan kökenli olduğu söylenir.</p>
<p style="text-align:justify;">Kasgarlı Mahmut’tan öğrendiğimize göre kamlar, Müslüman Türkler zamanında da unutulmuş değil. Divan-i Lugat-it Türk’te “Kamlar kamik arvisti: kamlar (ayin sırasında) anlaşılmayan bir takım sözler söyledi.” gibi cümlelere rastlanmaktadır. Benzer biçimde Balasagunlu Yusuf Has Hacib, “Kutadgu Bilig” adli eserinde kamlarla hekimleri (otacıları) bir tutmuş, ikisini de insanlar için yararlı isler yapan kişiler olarak göstermişti. Bir yerde söyle der: “Kerek tut otaçi, kerek kam, öligligke her giz asig kilmaz em. (Gerek hekim tut, gerekse kam, eceli gelene ilaç fayda etmez.)</p>
<p style="text-align:justify;">Şaman (kam), tanrılar ve ruhlarla insanlar arasında aracılık yapma gücüne sahip olan kişidir. İnsan, ufak tefek ruhlara, aileyi koruyan ateş ve iyi yer-su ruhlarına bizzat kurbanlar ve saçılar sunabilirse de, kuvvetli, hele kötü ruhlara doğrudan başvuramaz. Kötü ruhlar insanların en büyük düşmanlarıdır. İnsanlara ve hayvan sürülerine hastalık göndermek suretiyle kurban isterler. Bunların istediklerini yerine getirmek gerekir. İnsanlar onların ne istediklerini bilmezler. Ne istediklerini ancak gücünü göklerden ve atalarının ruhlarından alan Şamanlar bilir.</p>
<p style="text-align:justify;">Şamanlık bilgisi öğrenmekle elde edilemez. Şaman olmak için belli başlı bir Şamanın neslinden olmak gerekir. Kimse Şaman olmayı istemez, ancak geçmiş ataların ruhundan biri, Şaman olacak torununa musallat olur; onu Şaman olmaya zorlar. Bu hale Altaylılar “töz basıp yat” (ruh basıyor) derler. Ata ruhu musallat olan adam Şamanlığı kabul etmezse deli olur.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Türklerin Ata Dini: Kamcıllık (Şamanizm)</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Tarihçi ve yazar Enver Behnan Şapolyo, Tarih Boyunca Türk Tefekkürü Şamanizm Tefekkürü adlı kitabını Şamanizm ve Türk tefekkürüne ayırmış ve Şamanizm ile Türk inanç sistemini eş kabul ederek, bu inanç sisteminin semavi dinlerdeki ( Musevilik, Hıristiyanlık, İslam ) günümüze kadar gelen oluşum ve etkilerini incelemiştir :</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>İNANÇLA İLGİLİ DÜŞÜNCELERİN DOĞUŞ YERİ</strong></p>
<p style="text-align:justify;">İlk inanç tefekkürü Asya da yaşamakta olan insanlar arasında doğup gelişmiştir. İnsanlığın ilk ulu tefekkürü Orta Asya da Tanrı Dağı sakinlerinde doğmuştur. Bu ülkede yaşayanlar yalnızca Türkler di. Türkler bu ilk yurtlarına Günortaç , doğu kesimine Hatay Ülkesi , batı kesimine Horasan İli , kuzey kesimine de Kıpçak Ülkesi adını vermişlerdi. Bu ülkede doğan inanç sistemi üç merkezde kendini göstermiş ve temelleşmiştir : Birincisi Günortaç ta Şamanizm ; ikincisi Orta Asya dan Mezopotamya ya göç eden Sümerler in inancı ; üçüncüsü ise yine göçün sonucu, Mısır da Menfıs mevkiindeki hermetizm tefekkürüdür.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>1. Şamanizm</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Şamanizm ; evrenin yaradılış düşüncesidir. Bu ilk düşünceler Orta Asya daki Eski Türkler tarafından ele alınarak yaradılış sırları çözülmeye çalışılmıştır. Sonunda bütün varlıkların, evreni kaplayan bir nur olduğu, bu nurun da Hüsn-ü Mutlak (mutlak güzellik) olduğu inancına varılmıştır.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Yaradılış Efsanesi</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Kainat (evren) henüz yaratılmadığı zamanda, yukarıda gök, aşağıda yer ve canlı mahluk ta yoktu. Kainatı yaratan Hüsn-ü Mutlak bu güzelliği tecelli ettirmeyi düşündü, bu güzellikten bütün varlıklar bir anda hasıl oldu. Bunlar arasından insan, evrenin özvarlığını düşündü, bunun Nur-u Ziya olduğu sonucuna vardı. Gök alemini kaplayan yaratıcı ve yaşatıcı , nur-u ziyayı dünyaya hayat vermek üzere Güneş i bahşetti, ayı da ona eş olarak yarattı. Güneş e inananlar Şamanizm inanç sistemini oluşturdular. Böylece Şamanizm Türk tefekkürü olarak ortaya çıktı.<br />
Şamanizmde güneşe gün ana denmekte ve göğü ve yeri aydınlatmaktadır. Ay ise ay ata dır. Bunlar nur-u ziya varlığının kutsallarıdır. Şamanizmde güzelliğin timsali güneş olduğu için kutsaldır, tan yeri ağarırken ona ibadet edilir. Türkler e göre evrende bütün varlıklar dört eşit parçaya bölünmüştür. Dört te manevi cevher vardır; dört yön de dört renk te ( gök – kızıl – ak – kara ) kutsaldır. Şamanizmin din adamlarına şaman veya kam denir. Şamanın ayin yönetmek yanında, sihirle ilgili bazı görevleri de vardır. Şaman kırmızı külah giydiğinden kızılbaş diye de anılır, kopuz, tef, davul çalar, raks eder. Şaman olmak birçok şarta ve merasime bağlıdır. Bunlar kainatın sırlarını çözen tefekküre sahiptirler. Bu tefekkür sisteminin izlerine İslamiyet te tasavvufta rastlıyoruz. Türkler Müslüman olduktan sonra Şamanizm, tasavvuf şeklinde Horasan Erenleri vasıtasıyla Anadolu ya yayılmıştır. Horasan Erenleri nin en büyüğü mutasavvuf Ahmet Yesevi dir. Onu izleyenler Hz. Mevlana, Hacıbektaşı Veli, Ahi Evren Veli, Hacı Bayram Veli Mir. Bu kişiler tasavvuf yoluyla Şamanizmi Türk tarikatları bünyesinde asırlarca yaşatmış ve günümüze kadar gelmesine sebep olmuşlardır.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>2. Sümer Medeniyeti ve İnanç Tefekkürü</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Güneşe yani Nur-u Ziya denilen ebedi güzelliğe inanan dini sistem Şamanizm tefekkürü, M. Ö. 5000 dolaylarında Türkler in Orta Asya dan Mezopotamya ya göç etmeleri sonucunda Sinear bölgesinde yerleşen Sümerler tarafından taşınmıştır. Güneş Sistemi olarak gelişen bu inanç sisteminde, Sümerler in en ulu ilahı Güneş ti.<br />
Güneş inancı, Şamanizmden kaynaklanan ve Orta Asya dan göç etmiş Türkler ce oluşturulan bir inançtı. Sümer Türkleri nin büyük bir medeniyet merkezi olan Uruk ta yeni bir inanç gelişti : Bu yeni inanç düşüncesini Uruk lu bir heykeltraş olan Azer in oğlu İbrahim oluşturdu. Bu ilk tek tanrı fikridir. Bu tek tanrı tefekkürü Sümer Türkleri medeniyetinin mirasçısı olan Sami kavimlere geçti. Museviler. Hıristiyanlar ve Müslümanlar tek tanrı inancını kabul ederek üç büyük (semavi) din doğdu.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>3. Mısır Medeniyeti ve İnanç Tefekkürü</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Şamanizm tefekkürü Sümerler le beraber Mısır a yerleşen Türkler kanalıyla Hermetzim ( Hermestod ) Tefekkürünü oluşturdu. Mısır ın deltasına yerleşen oymaklar nom adı ile siteler kurdular. Bunların içinde Türk oymaklarının isimlerini taşıyanlar vardır: Bunlardan birinin adı Yuf tur ki bu ada halen Orta Asya nın bir çok yerinde rastlanmaktadır. Tenis şehri de Tan oymağının adını taşımaktadır. Nom sitelerinin devlet başlarına sanı denirdi. Saru eski Türkçe de nur anlamındadır. Hükümdarlar güneşin nurundan unvanlarını almışlardır. Mısırlılar, güneş mabetlerine de het saru (nur şatosu) derlerdi. Saru Sümer dilinde hükümdar, prens anlamındadır. İbranice de şaru kelimesi prens demektir. Mısırlılar da ilk medeniyet kuranların dilleri de Ural-Altay dilinden doğmuş bir karışım olduğu anlaşılmaktadır. Özellikle din, tefekkür ve ahlaka ait sözcükler Türkçe köklüdür. Mısır dini (inancı) Şamanizme pek benzemektedir: Eski Türkler de olduğu gibi Mısır da da güneş ve onun nuru ilahlarıdır, bu nuru kaplayan da göktür. Mısır inancında en önemli rol sahibi güneştir. Bu düşünce sistemi hermetizm olarak adlandırılan tefekkürü oluşturmuştur.</p>
<p><strong>HERMETİZM ( HERMESTOD ) TEFEKKÜRÜ</strong></p>
<p style="text-align:justify;">M. Ö. 5000 ile 3000 yıllarında Türklerin Orta Asya dan göçü olmuştur. Bu göçün bir kısmı Mezopotamya ya yerleştikleri tarihlerde bir kısmı da Nil deltasına yönelmiştir. Tarih öncesi devir yaşanmakta olan Mısır da birden tarih çağı başlamıştır. Mısır ın eski tarihi incelendiğinde halkın Afrikalı, Arap ve Kafkas Ari kavimlerinden olmadığı, dilinin de Arapçayla ilgisi olmadığı anlaşılır. Mezarlardan çıkarılan mumyaların beyaz ırktan olduğu, sima, dil ve dini düşüncelerin eski Türkler le pek benzeştiği görüldüğünden bu halkın Orta Asya dan göç eden Türkler den olduğu sonucu çıkmaktadır. Mısır tanrısı nur ilahıdır, güneşin timsalidir. Horus, hor sözcüğünden gelmekte, hor sözcüğü Türkçe de nar-ı beyza anlamını taşımaktadır. Ayrıca, Mısırlılar ın savaş ilahı kurf tur. Bunlar, Mısır dininin, Orta Asya kabileleri tarafından Nil vadisine getirildiğinin işaretleridir.<br />
Mısır ın manevi kitapları Hermes e aittir. Hermes in ne zaman yaşadığı kesin olarak bilinmemektedir, 42 tomar yazı yazdığı rivayeti vardır. Hermes in oluşturduğu tefekkür, evrenin sırlarını aramaktır. Buna Hermetizm adı verilmiştir. Bu sırlara vakıf olmak isteyenler esrarengiz törenle gizli mabede alınır, orada eğitilir, aydınlatılırdı. Hermetizm ne bir din, ne de mezheptir. Yalnız tefekkür cemiyetidir, doğanın sırlarını araştırma yoludur. Bu yolda çalışanlar müspet bilimlerin köklerini keşfetmişlerdir : Astronomi, fizik, geometri, felsefe, ahlak ve teoloji bilimlerinin kökenine inilmiş, gelecek nesillere önderlik edilmiştir. Bu mabette yetişenler Mısır da devlet idaresi ve firavunluk mertebesine erişmişlerdir. Hermetizm, Şamanizmin Mısır da oluşan en gelişmiş şeklidir.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>KABBELA TEFEKKÜRÜ</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Şamanizmin bir tekamülü olan Hermetizm, Mısır da kapalı bir tefekkür olarak yaşamış, sonunda Mısır daki İbraniler vasıtasıyla Filistin e geçerek Kabbela Tefekkürü olarak gelişmiştir. Kabbela gelenek anlamının taşımaktadır. Hz. Yusuf vasıtasıyla Mısır a gelip yerleşen (M. Ö. 1650) İbraniler ( İsrailoğulları ) zamanla çoğaldılar. Mısırlılar tarafından hakir görülerek zulmedilmeye başlanan İbraniler i, II. Ramses in yeğeni olan (Hz. ) Musa kurtarmaya ahdetti. Musa, Kermes Mabedinde yetişmiş üstadlardandı. Hermes tefekkürünü İbraniler arasında gizlice öğretti, 70 kişi yetiştirdi. Mısır dan ayrılan İbraniler tarafından oluşturulan bu düşünce sistemine Kabbela Tefekkürü denildi. Musa bu tefekkürünü Zohar adlı bir kitapta toplamıştır. Zohar Nur Kitabı anlamına gelmektedir. Bu kitapta yıldızlar aleminin gizleri yazılıdır, başta güneş ve ay gelmektedir. Bu da Şamanizmin hermetizmden sonraki şeklidir. Zoharda dört esas vardır : İlahi ruh, nesih (hava), su ve ateştir. Evrenin sırları, Yahudilerin kutsal kitabı Tevrat ta değil, Zohar da yer almıştır. Zohar ın içeriği Şamanizmin hüsn-ü mutlak tefekkürüne dayanmaktadır. Tevrat a inananlar Yahudi cemaatini oluştururlar. Tevrat ın, Yahudilerin Babil esaretinden sonra yazıldığı anlaşılmaktadır. Çünkü Tevrat ta yer alan birçok olayın Sümerler den alındığı anlaşılmaktadır: Tufan olayı Sümer kitaplarında aynen mevcuttur.<br />
Hermes ve Kabbela tefekkürü Musevilik ve Hıristiyanlık dinleri içinde yer almamıştır. Dinlerin itikatları dogmatik olduğundan, düşünce hürriyeti taşıyan ve doğa olaylarını akıl yoluyla izleyen düşünce sistemleri, dinler dışında gizli-kapalı şekilde devam etmiştir. Hermetizm ve kabbela Suriye ve Anadolu da gizli mezhepler şeklinde yaşamış, Filistin de taşçılık yapan Kenanlılar arasında yaşatılmış, Haçlı Seferleri ile Anadolu, Suriye ve Filistin e gelen Hıristiyanların bir kısmı, bu kapalı- gizli tefekkür ve Ahilik le tanışmıştır. Bu yolla, eski Orta Asya dini düşüncelerini taşıyan ahiliğin, anılan temaslarla Hıristiyanlar kanalıyla Avrupa halklarına ulaşmış olduğu anlaşılmaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;">Şamanizm ; Hermestod, Kabbela ve Epifani tefekkürü ile olgunlaşmıştır. Mısır (Menfıs) gizli mabedinden geçen bu tefekkür (Epifani ile) İtalya ya, oradan da Fransa ya ve İngiltere ye geçmiştir. Bu tefekkür Orta Çağda uyumuş, haçlı seferleri ile yeniden uyanmıştır.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>TASAVVUF TEFEKKÜRÜ</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Tarih boyunca insanlığın tefekkürü Şamanizm, Hermetizm, Kabbela ve Epifani olmak üzere dört devre geçirmiştir. Budizm, Konfıçyüs dini ile Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık bu dört tefekkürden ilham almış fakat ayrı bir yoldan insanlığı aydınlatmışlardır. Bu dört tefekkür bütün dinlerin dışında kalmış, insanlığı akıl ve hikmet, vicdan ve güzellik duygularıyla etkilemeye çalışmışlardır. Bu tefekkürler İslam aleminde tasavvuf kisvesiyle temelleşmiştir.<br />
Uzun ve kanlı savaşlardan sonra 10. Asırdan itibaren Müslümanlığı kabul eden Oğuz Türkleri, Şamanizm tefekkürünün yüksek tesirinden ayrılamamışlardır : İslamiyet bir dindir ve felsefesi olmaz. İslamiyet uluhiyet tanıyor, ahlak telkin ediyor ve bir hukuk müessesesi oluşturuyordu. Her din gibi o da dogmatik idi ve hür bir tefekküre meydan vermiyordu. Dinin emirlerine kayıtsız şartsız uymak imanın şartı idi. Fakat akıl ve hikmet ; insanlığı, ileriyi, yeniyi, güzeli düşünüyordu. Bu yola giren Müslümanlar İslam ın felsefesi olan kelam ı oluşturdular. Kelam İslami felsefedir. Bu felsefe konu olarak mezhep ve tarikatların ayrı ayrı görüşlerini incelemiştir. Dini konular ele alınarak Kur an ve hadisler incelenmiş, ayrı yollar oluşmuştur. Bunlar mezhep olarak adlandırılır. Bu mezheplere girenler sofi olarak anılmışlardır. Arap, Hint ve İran Müslümanlarında mezhep var, tarikat yoktur. Tarikat yalnız Türkler de doğmuştur. Türk tarikatları Şamanizmden kaynaklanır. Şamanizm, İslamiyette tasavvuf olarak temelleşmiştir. Bütün Türk tarikatları tasavvufa dayanmaktadır. İlk mutasavvuf Ahmedi Yesevi dir. Şamanizmi İslami akidelerle birleştirerek İslam tasavvufunun kurucusu olmuştur. Ahmedi Yesevi müritlerine Horasan Erenleri adı verilmiş ve bunlar, Anadolu Türkler tarafından fetholunca Anadolu ya göç etmeye başlamışlardır. Göç edenlerin en önde gelenleri : Mevleviliği kuran Mevlana Celaleddini Rumi, Bektaşiliği ve Kızılbaşlığı kuran Hacı Bektaşi Veli, Ahiliği kuran Ahi Evran Veli dir. Özellikle Bektaşilik te ve Kızılbaşlık ta Şamanizm tamamen yaşamaktadır. Ahilik te Şamanizmden doğmuştur. Haçlı Seferleri ile Anadolu ya gelen Hıristiyanlar ahiliği incelemişlerdir</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>IV. ŞAMANİZMİN VE ESKİ TÜRK İNANÇLARININ GÜNÜMÜZDEKİ YANSIMALARI</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Din bilimcilerin kitaplı dinler olarak ifade ettiği semavi dinler, eski dinlerin ve inançların etkisinden kurtulamamışlardır. Bu olgu İslam dini ve Şamanizm için de geçerlidir.<br />
Orta Asya da Şaman ya da Gök-Tanrı inancım taşıyan Türkler İslamiyeti kabul ederken, Müslümanlığı Arap Yarımadası nda ortaya çıktığı şekilde değil kendi kültür ve eski inançlarıyla uyumlu olabilecek özellikleriyle birlikte benimsemişlerdir.<br />
Tariçilere göre Türkler le Arap İslam ordularının ilk karşılaşmaları Kafkasya üzerinden Hazar Türkleri, Horasan üzerinden de Göktürkler le olmuştur. Müslüman Arap ordularının Orta Asya ya yayılmak ve hakimiyet kurmak için giriştikleri savaşlar çok kanlı olmuştur. Arap orduları içindeki bedevilere , fethedilen yerlerde vaad edilen ganimet, Türk yurtlarında tarihin ender rastladığı vahşete ve toplu katliamlara yol açmıştır. O tarihlerde Türkler arasında en yaygın din anlayışının başında Şamanizm, budizm yer almaktaydı. Bazı bölgelerde ve Türk topluluklarında ise Hıristiyanlık, Musevilik, çintuizm ve birçok farklı inanç ta hüküm sürmekteydi. Bu nedenle bu kadar çok sayıda ve birbirinden farklı dinlerin aynı coğrafi bölgelerde birarada kavgasız yaşaması, muhtemelen Türkler de başlangıçtan beri varolan tolerans düşüncesinin bir ürünü veya toleransın gelişip yerleşmesine neden olmuştur. Fakat Arap ordularının, zenginliği ile bilinen Türk yurtlarına karşı başlattıkları ve ganimet vaad edilen yayılma ve bir dinin zorla kabul baskılarının doğurduğu çok kanlı savaşlar, Müslümanlığın 300-350 yıl kadar süren büyük bir direnişten sonra kabulüne yol açmıştır. Hazar Türkleri arasında Müslümanlık yerleşememiştir. 8. y.y. başlarında Hazar Hakanı Yahudiliği din olarak seçmiştir. Bu bölgede islamiyet, Hazar Devletinin yıkılışından sonra Özbek Han (1313-1340) zamanında kanlı mücadeleler sonunda yerleşmiştir.<br />
Oğuz ların İslamlaştırılması iki asır sürmüştür. Kıpçak Türkleri nin İslamlaşması ise 10. y.y. başlarından 14. y.y. başlarına kadar devam etmiştir.<br />
Çok uzun süren kanlı savaşlar sonunda kabul edilen Müslümanlığa Türkler eski inançlarını da taşıdılar. Türkler bedevi İslamı aynen benimseme yerine kendi inançlarıyla harman edip yeni bir sentez oluşturdular. Bu sentez İslamın Orta Asyalılaşması olan ve başında Hoca Ahmet Yesevi nin bulunduğu İslamın sufi yorumudur. Sufılik yani tasavvuf, İslamiyetin siyasal mücadelelere, hırs ve menfaate alet edilmesine tepki olarak ortaya çıkmıştır. Bu kimseler daha sonraları tıpkı Musevi, Hıristiyan ve Budist rahipler gibi kendilerini halktan ayıran giysiler sof giymeye başladıkları için bunlara sonraları sufi adı verilmiştir. Araştırıcılara göre Türkler arasında İslamiyeti, Emevi Müslümanlığın resmi sözcüleri ve orduları yayamamışlardır. Dinin şer i kurallarını önemsemeyen, dini sufice yorumlayan, halkın benimseyeceği biçimde ifade eden ve halkın eski inançları ile yeni dini kaynaştıran sufiler olmuştur.<br />
9. ve 10. y.y. da Türkistan ı adım adım arşınlayan dedeler, babalar, atalar ; tıpkı şaman dedeler gibi menkıbeler, nasihatler anlatan, halk üzerinde sevgi ve saygıdan kaynaklanan nüfuzları olan kimselerdi. Daha sonra bu dedeler, babalar göçlerin başında, uzun süren yolculuklar sonunda Anadolu ya ulaştılar. Bunlar Anadolu da, dede, baba, abdal ve gazi gibi ad ve unvanlarla Orta Asya daki misyonlarını sürdürmek için dergahlar açtılar : Mevlana lar, Hacı Bektaş Veli ler, Ahi Evran Veli ler, Abdal Musa lar, Sarı Saltık lar, Taptuk Emre ler, Yunus Emre ler bu coşkun ırmağın Anadolu daki kollarıdır.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>DEDE – ŞAMAN</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Anadolu da dede olmanın temel koşulu dede soyundan gelmektir. Şamanlarda da durum aynı idi. Gerek dedelik gerek şamanlığın soydan gelme dinsel özelliği dışında, seçiliş şekilleriyle, kıyafetleriyle, gördükleri hizmetlerle ve kendilerine gösterilen sevgi ve saygıda, bu denli zaman aralığına rağmen aralarında şaşırtıcı benzerlikler bulunmaktadır : Dedeler de şamanlar gibi tamamen hafızaya dayalı zengin halk şiirini, nefesleri, duaları ve sözlü halk geleneğini nesilden nesile aktaran iletişim organları gibidirler. Şamanlar gibi dedelerin de hastalıkları iyileştiren olağanüstü güçleri olduğuna inanılır. Şaman kendi çocukları arasında samanlığa en çok ilgisi olanı seçer ve geleceğe dayalı gizli bilgiyi de vererek yetiştirir. Bu durum aynen Anadolu Aleviliği nde dede yetiştirme biçimine taşınmıştır. Şaman giysisindeki özellikler Bektaşi giysilerine de yansımıştır. Şamanlar ( kamlar ), tanrılar ve koruyucu ruhlar için arak (rakı) saçı saçarlar, bu kansız kurban sayılırdı. Alevi ve Bektaşi tarikatlerinde de içilen içkiye içki , rakı , şarap denilmeyip, şaşmaz bir kural olarak tolu ya da dolu denilmesi ve içilen içkinin dem anlamına gelmesi benzerlik nedenlerini aydınlatmaktadır.<br />
Türkler in İslamiyeti kabulünden bugüne yaklaşık on asır geçmesine rağmen bugün, günlük yaşamımızdaki birçok kültürel, sosyal öğe İslamdan önceki izlerini taşımaktadır. Şimdi bunlardan bazılarını ele alalım :</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>İÇKİ İÇİLMESİ</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Sadece düğün, tören, şölen gibi kutlamalarda değil, ayinlerde de içki içilmesi eski Türk kültüründe çok yaygındır; kutlamanın, ayinin vazgeçilmez bir parçasıdır. Şaman ayinlerindeki dinsel toplantılarda içilen kımız, şarap v. s. bugün Anadolu da bazı dinsel içerikli toplantılarda varlığını dem olarak sürdürmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>MEZARTAŞI</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Bu adet eski Türk ve Orta Asya, Mezopotamya kültürlerinden kalmadır. Arap -İslam ülkelerinde mezar taşına rastlanmaz. Mezarlara taş dikilmesi ve onun adeta bir güzel sanat haline gelmesi İslam coğrafyasında sadece Anadolu da vardır ve Türkler in Atalar Kültü ne dayanır. Mezarlar çok temiz ve bakımlı tutulur, süslenir, çiçeklenir. Ruhun ölmezliğine inanıldığı için ölüm kelimesi yerine dünya değiştirdi , göçtü , don değiştirdi , hakka yürüdü gibi terimler kullanılır.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>MUM YAKILMASI</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Mum yakılması ve ateş yakılması da eski Türk inançlarındandır. Bunun kökeni ateşin kutsal sayıldığı döneme dayanır. Ateşe, suya, taşa, türbeye dua edilmesi buralardan medet umulması eski inançlardan kalmadır. Anadolu da yatır, türbe, dergah, kutsal taşlar, mezar v. b. ziyaretlere giden insan sayısı bir hayli fazladır.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>BEZ BAĞLANMASI, PAÇAVRA BAĞLANMASI</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Halen yatırlara, bazı ağaçlara ve kutsal sayılan yerlere bez veya paçavra bağlamak, bu yolla adakta bulunmak inancı sürmektedir. Bu inanç ta eski Türkler in şamanın davuluna bez veya paçavra bağlanması yoluyla adakta bulunmak, dilemek gibi kansız kurban sayılan inanç ve geleneklerdendir.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>GÜNEŞ E, AY A NİYAZ</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Anadolu da orta yaşın üzerindeki insanların çoğu, güneşin ve ayın ilk görülmesi sırasında, ya da ay hilalken niyaz eder, dua ederler, kutsarlar. Bunlar İslam da yoktur. Eski Türk inancı olan Göktanrı (Kök-tengri) inancından kaynaklanmaktadır. Akarsuların, kaynakların, göllerin, bazı ağaçların kutsal sayılması onların kesilmemesi doğa inançlarından kalmadır. Eski Türklerin Yer-su (yar-sub) kutsallarıdır.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>MEVLİT OKUTULMASI</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Mevlit okutmak, Kur-an ı müzikle okutmaktır. Süleyman Çelebi nin eserleri, Kur-an ın ayetleri, Hz. Muhammet ve Hz. Ali nin hayatının müzikle okunması İslam da yoktur. Bu gelenek, eski Türk inançlarından kaynaklanmaktadır. Şamanlıkta müziksiz ayin yapılmazdı. Ayinde, Şaman davulu, tefi veya kopuz olmadan şaman töreni olmazdı.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>KÜMBETLER</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Anadolu da yaygın mimari yapılardan biri kümbetlerdir. Bunların mimarisine dikkat edilirse, karşıdan çadıra benzemektedirler. Yani göçebe kültürü olan çadır ın mimariye taşınmasıdır. Bu kümbetler aynı zamanda, Gök-tanrı inancından gelen gök kubbelerdir. Göğün mimariye gökkubbe olarak taşınmasıdır. Renk verilirken de, kubbelerin gökyüzünü andıran kısmı mavi olur. Bunun da, İslam öncesi Gök-Tanrı inancının mimariye yansıması kabul edilmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>EŞİĞİN KUTSALLIĞI</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Kapıdan içeri girilirken eşiğe basılmaması da eski Türk inancından (Şamanizmden) kalma bir inanıştır (semboldür). Eşik kapıdır. Kapı ise yeni bir dünyaya açılmaktadır. Bu nedenle saygındır, kutsaldır. Anadolu, Balkanlar ve Türkistan daki din büyüklerinin yattığı yatırlar kitleler tarafından ziyaret edilirken eşikleri niyaz edilir, o kapıdan şefaat beklenir. Anadolu da evlenip yeni evine giren gelin, yeni evine (yeni hayata) girerken evin eşiğini niyaz edip eve öyle girer.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>HALI – KİLİM DESENLERİ</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Şamanın üzerine giydiği giysiye yılan, akrep, çiyan, kunduz v. s. yabani – zazarlı hayvan şekilleri çizerek onların kaçırılacağına inanılırdı. Bugün Anadolu da Türkmen köylerinde dokunan halı, kilim gibi örgüler şaman giysilerinden aynı izleri taşımaktadır. Türkmen halı ve kilimleri üzerindeki akrep, yılan, kırkayak gibi hayvan resimleri, eski Türk inanış ve geleneklerinden kalma özelliktir. Bunun amacının zararlı olan resimdeki hayvanları kaçırmak olduğu kabul edilmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>NAZAR</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Anadolu da halk arasında nazar olgusu çok yaygın bir inançtır. Bazı insanların olağandışı özellikleri olduğu ve bunların bakışlarının karşılarındaki kimselere rahatsızlık verdiğine, kötülük yaptığına inanılır. Bunun önüne geçmek için nazar boncuğu , deve boncuğu , göz boncuğu v.s. takılır. Nazar olgusu da eski Türk inançlarındandır. Yine, istenmeyen bir olay duyulduğunda tahtaya el ile tokmak gibi üç kere vurulması da, kötülükten korunmak, kötü ruhların duymasını önlemek amacına yönelik eski bir şaman inanışıdır.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>ALTAYLAR’DAN ANADOLU’YA ŞAMANİZM TEFEKKÜRÜ</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Sonsuzluğun bilinmeyen bir anında bir büyük patlama oluştu. Devâsâ boyutlardaki gazlar, kütleler sonsuz boşluğa yayıldılar ve patlamanın merkezinden hızla uzaklaşmaya başladılar. Sonsuzluk içindeki hareketlerinde dönüşümlere uğradılar. Büyük patlamadan uzun süre sonra adeta sonsuz uzayda bir toz bulutunu andıran bu sonsuz büyüklük içinde milyarlarca galaksi, güneş ve gezegen meydana geldi. Samanyolu olarak adlandırılan toz kümesi de bu milyarlarca galaksiden sâdece biriydi. Patlama merkezinden uzaklaşma sırasındaki soğuma sürecinde güneş sistemimiz ve dünyamız oluştular. Dünyamızın güneş etrafında dönmesinden kaynaklanan gece ve gündüz kavramları ile zaman değeri oluştu. Sonsuzluk içinde oluşan hareketler ve değişimler sonsuz büyük uzaydaki sonsuz sayıdaki toz zerresinden birinde onun değer ölçüleri ile değerlendirilmeye başlandı. Güneşin ısısı, yerdeki su bir araya geldi ve sularda ilk amino asit zincirleri oluştu. Evrimin son yüz yıllık tarihi içinde yapılan kazılar ve değerlendirmeler sonucu günümüzden 400 milyon yıl öncesinde sularda yaşamın başladığı, 300 milyon yıl öncesinde karada bitkilerin oluştuğu, 150 milyon yıl öncesinde deniz ve karalarda sürüngenlerin yaşadığı, 35 milyon yıl öncesinde de insansılaşmaya hazırlanan maymun türlerinin oluştuğu, 500.000 yıl önce de ilk Neandertal insanının ayakları üzerinde yaşamını sürdürmekte olduğu saptanmıştır.</p>
<p style="text-align:justify;">Doğanın ürünü olan bu canlılar ve aralarındaki en gelişmiş türü olan insan başlangıçta yaratıldığı değerler, yâni vahşi doğa içinde çok güçsüzdü. Bugün İlk İnsan olarak adlandırdığımız bu insan lav kayaları üzerine çıkıp çevresine baktığında kendisinden aşağıda ve güçsüz olan diğer canlı ve cansız varlıklara hükmetmekte, onları öldürmekte ve kullanmakta, ancak kendisinden çok daha güçlü olan yukarıda gördüğü doğa karşısında korku duymaktaydı. Uçsuz bucaksız doğanın karşısında çok yalnızdı. Yaşamak için bulduğu güçsüz hayvanları parçalayıp yemekte ancak fırtınalar, seller, gök gürlemeleri ve yanardağlar karşısında silinip gitmekteydi. Uzun bir dönem bu korkular ve sevinçlerle yaşandı. Daha sonra bu güçlere bir anlam ve irade atanmaya başlandı.</p>
<p style="text-align:justify;">Yukarıda bir “Gök” vardı. İlk insan bunu fark ettiğinde evrim sürecinin çok uzun bir döneminde gökten korkacak, binlerce yıl boyunca yücelik, tanrılık ve güçlülük ölçüsü ile maviyi özdeşleştirecekti. Doğa güçleri bir şeyi yakmak istediğinde yakabilmekte, sevmek istediğinde ısıtmakta ve can verebilmekteydiler. Onlar da insan gibi zekâ ve iradeye sahiptiler. Tanrı irade ve zekâsı ve buna yakarış duygusu böylece doğdu. Yaşamın ilk aşamasında avcılık ve tarımla geçinen insanlar için en güçlü tanrı “Doğa Tanrısı” yâni “Gök Tanrı”’sıydı. Gök kubbenin yarattığı yücelik duygusu insanın kozmolojiye ilgisini de arttırdı. Yaşantısının tümünü doğada geçiren insan gökyüzündeki tüm oluşumları ve değişimleri yakından izlemeye başladı. En parlak yıldız olan kutup yıldızı göğün direği olarak algılandı. Gök kubbe de o günün barınağı olan çadırla özdeşleştirildi. Samanyolu çadırın dikiş yerleri, yıldızlar da ışığın gelmesi için açılmış deliklerdi. Zaman zaman tanrılar çadırın bir yerini açıp yeryüzündeki insanlara bakmaktaydılar. Bu zamanlarda da yıldız kaymaları ve meteor yağmurları olmaktaydı.</p>
<p style="text-align:justify;">Göğü inceleyen insan yıldızlarla mevsimleri ve doğa olaylarını bağdaştırdı. Büyükayı takımyıldızının kuyruğunun döndüğü yöne göre, mevsim de değişmekteydi. Büyükayı’nın kuyruğu, kuzeyde ise kış, batıda ise sonbahar, güneyde ise yaz ve doğuda ise ilkbahar geliyordu. Irmakların taşma dönemlerinde görünen yıldızlar “Taşma Yıldızları”, tarlalar sürülürken ve ekin ekilirken görülen yıldızlar “Öküz ve Boğa Yıldızları”, oğlaklar doğduğu zaman görünen yıldızlar “Oğlak Yıldızları” gibi isimler aldılar ve bunlara bu güçler verildi. Gökteki boğanın gücü bir süre sonra yerdeki boğaya da verildi ve yeryüzündeki canlı cansız varlıklar da kutsallaşmaya başladı. İyilik getirdiğine inanılan güçler ve kötülük getirdiklerine inanılan güçler de “İyilik Tanrıları” ve “Kötülük Tanrıları” olarak tanımlanmaya başlandılar. Genellikle İyilik ile Gökyüzü, Kötülük ile Yerin Altı özdeşleştirildiler.</p>
<p style="text-align:justify;">Tarih öncesi olarak tanımlanan dönemde var olduğu söylenen Mu uygarlığının en önemli kolonileri Atlantis’te ve Orta Asya’da bulunmaktaydılar. Orta Asya’da Uygur kolonisi yaşamaktaydı. Bu kolonilerde tanınan en büyük güç, en büyük tanrı gökyüzünde bulunmaktaydı. Atlantis’in Mısır kolonisinde ise dünyaya hayat verdiği için güneş en büyük tanrı olarak görülmekteydi. “Ra” olarak adlandırılan bu tanrı daha sonra semavi dinlerde de “Rab” olarak adlandırılmış olan tüm evrenin tanrısı kavramına dönüşmüştür. Uygur kolonisinde ise gök kubbenin ve bunun altındaki tüm doğal güçlerin bir ruhu olduğuna inanılmaktaydı. Gök kubbenin mavi rengi de en kutsal renkler arasındaydı. Günümüzde de Uygur Kolonisini oluşturan Türk toplumlarının rengi olan “Turkuaz” rengi Gök Tanrı inancının rengidir.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Şamanizm İnancı</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Yüzyıllar boyu doğa ile iç içe yaşayan Orta Asya insanı gökteki oluşumların ihtişamını izledi, onlara anlamlar atadı, yeryüzü ile gökyüzü arasında bağlar kurmaya çalıştı. Canlı cansız tüm varlıkların içindeki cevherler keşfedildi, bu güçlerle ilişkiler kuruldu, onlardan medet umuldu, bâzıları onlara yakın oldu. Doğa karşısındaki güçsüzlük sonucu doğaya teslimiyetle doğa dinleri oluştu. Günümüzden binlerce yıl önce yaşanılan bu tefekküre Şamanizm adı verilmiştir. Şamanizm, tarih öncesine âit olan, yeryüzünde hiçbir uygarlığın mevcut olmadığı dönemde oluştuğu varsayılan bir düşünce ve inanç sistemidir. Şamanlığın oluşum serüveninin takvimsel zaman bakımından Mezopotamya ve Sümerler’den 20.000 ilâ 25.000 yıl öncesine dayandığı varsayılır. Temel olarak sihir ve büyüye dayanır. Her hangi bir kurucusu veya kutsal kitabı olmadığı gibi ortaya çıkış tarihi de belli değildir. Köken olarak anaerkil dönemde ortaya çıktığı tahmin edilmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Orta Asya’da oluşan Şaman inancı göçlerle dünyanın çeşitli alanlarına yayılmıştır. Şamanlık Laplar’ın ülkesinden Bering Boğazı ile Eskimolar’a, oradan da Kuzey Amerika’ya, Güney Amerika sâhillerine, Hindistan üzerinden de Güney Asya adalarına yayılmıştır. Böylece Orta Asya, Sibirya, Kuzey ve Güney Amerika kıtalarında, Endonezya, Polenezya ve Avustralya’yı kapsayan dünyanın farklı bölgelerinde küçük ya da büyük toplulukların inanç sistemi olarak yer bulmuştur.<br />
Orta Asya’da Şaman kelimesinin kökeni araştırıldığında bu kelimenin Asya halkları arasında “büyücü, sihirbaz“ anlamında kullanıldığı görülmektedir. Örneğin Tunguz’ca da “Şaman”, Mancu dilinde “Sama” olarak ifâde edilmektedir. Bâzı araştırmacılar da kelimenin kökeninin Sanskritçe’ye dayandığını, Sanskritçe “Budist Râhip, Budist Derviş” anlamına gelen “Sramana” veya “Çramana” kelimelerinden türediğini düşünmektedirler. Şaman sözcüğü Therca’da “Samane”, Çince’de “Samen”, Farsça’da Budist râhip anlamına gelen “Semen” veya “Saman” kelimeleriyle ifâde edilir. Türk kavimleri Şamanlarına “Kam” adını vermişlerdir. Moğollar, Buryatlar ve Kalmuk Türk Boyları erkek Şamanları’na “bö, böge”, Aykutlar “oyun”, Çuvaşlar “yum”, Kırgız ve Kazaklar “bakşı, baskı, bahsı” demektedirler. Türkler’in kullandığı “Kam” kelimesi “kâhin, tabip, filozof, âlim” anlamına gelmektedir. Türkler’in az sayıdaki yazılı belgelerinden biri olan “Divan-ü Lügat İt-Türk”de Otacıların hastaları şifâlı otlarla tedavi ettikleri, kam’ların ise hastayı kendi usûllerine göre daha çok rûhi yollardan, efsun ve sihirle tedavi etmeye çalıştıkları yazmaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;">Orta Asya topluluklarının önemli bir bölümünün tarih boyunca göçebe olarak yaşamaları nedeniyle geçmişe âit çok az sayıda yazılı bilgi bulunmaktadır. Şamanizm’e ve Türkler’e âit bilgilere bu nedenle bu dönemin yerleşik toplumu olan Çinliler’in kaynaklarından erişilebilmektedir. Görüldüğü gibi bu dünyanın en eski inanç ve düşünce sisteminin kökeni konusunda yazılı bir kitabı olmadığı için kesin bir bilgi yoktur. Ancak tarih öncesi dönemlerden bu yana çok geniş bir coğrafyada toplumlar tarafından benimsenmiş bir sistemdir.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Nasıl Şaman Olunur</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Şamanizm inancını yayan, törenleri yöneten ve toplumlara yön veren din adamlarına verilen ad da “Şaman” olarak tanımlanmıştır. Şamanlar toplumun en duygu yüklü ve farklı bireylerinden seçilmektedir. Bu kişiler trans durumuna geçebilme yeteneğine sâhiptirler. Bir kimsenin Şaman olup olamayacağı çocukluk çağında gösterdiği bâzı ruhsal belirtilerden anlaşılmaktadır. Şaman âyin sırasında önce kendinde büyük bir yorgunluk hisseder, vücudu kasılıp titrer, göğsü daralır ve birtakım sesler çıkartarak ağlamaya başlar. Sonra birdenbire ayağa kalkarak hoplayıp zıplamaya ve dans etmeye başlar. Ağzından köpükler saçarak yere yıkılır. Bu durumu inananlar tarafından Şaman’ın bu dünyadan koparak öbür dünyaya, yâni ruhlar âlemine geçtiği şeklinde algılanır. Nöbet geçtiğinde ayağa kalkar ve davulunu monoton bir ritmle çalmaya başlar. Tanımlanan bu belirtiler epilepsi hastalığı için belirtilen tanıları anımsatmaktadır. Kriz çan sesleri duyulması ile başlamakta ve bittiğinde de hastada zekâ kıvılcımları oluşmaktadır. Kriz bitiminde hayâl gücü en üst düzeydedir ve kişi olağanüstü yaratıcı bir durumdadır. Kriz sırasında cin, peri, devler ve ruhlar gören Şaman ayıldığı zaman öteki dünyadan haberler verir.</p>
<p style="text-align:justify;">Belirtilen özellikleri gösteren Şaman adayı uzun süre sınanır. Genç aday değişik âyinlere ilişkin gerekli bilgileri topluluğun ihtiyarlarından ve kudretli Şamanlar’dan alır. Günü geldiğinde de yaşlı Şaman genç Şaman’ı yüksek bir dağa çıkartır. Orada Şaman elbisesi giydirir ve davulunu verir. Adayın sağında dokuz erkek solunda da dokuz kız çocuk yer alır. Hoca da Şaman elbisesini giymiş olarak adayın arkasında durur. Genç Şaman hocasının okuduğu yemini tekrarlayarak yoksullara ve düşkünlere yardım edeceğine ve yüksek dağların zirvesindeki ruhlara saygı gösterip hizmet edeceğine söz verir. Şaman daha sonra bir “Ölme ve Dirilme” sembolizmasını yaşar. Aday baygınlığa benzer bir trans durumuna geçer. Transa geçince bir deniz hayvanı tarafından yenilip yutulur. İskeleti kalır, ancak bir süre sonra uykudan uyandığında eski hâline döner. Bu görüntüsü ile tören bir inisiyasyon törenini andırır. Dünyanın en eski inanç sisteminde görülen bu yeniden doğuş sembolizmasının daha sonra günümüze kadar uzanan birçok yansıması görülecektir.</p>
<p style="text-align:justify;">Şamanizm kan bağına dayanan bir inanç sistemidir. Şamanlık bilgisi sâdece öğrenmekle elde edilemez. Şaman olmak için belli başlı bir Şaman’ın neslinden olmak gerekir. Kimse Şaman olmayı istemez, ancak geçmiş atalarının ruhundan biri, Şaman olacak torununa musallat olur; onu Şaman olmaya zorlar. Bu hale Altaylılar “töz basıp yat” (ruh basıyor) derler. Ata ruhunun musallat olduğu kimse Şamanlığı kâbul etmezse deli olur. Bu anlatım Şamanın ailesinde var olan genetik hastalığın nesilden nesile geçmesi nedeniyle Şamanlığın sâdece eğitimle değil bir âile bağı ile geliştiği göstermektedir.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Şaman Giysisi</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Şamanlar dinsel törenler sırasında kendilerine özgü giysiler giyerler. Giysi Şaman için çok önemlidir. Giysilerinin üzerinde çeşitli maddeler ve motifler bulunur. Bu şekillerin de önemli olduğuna inanılır. Elbise üzerinde de genellikle hayvan motifleri vardır. Bu hayvanlar, kuş, ren geyiği ve ayı olabilir. Örneğin giysisinin üzerinde kuş resmi olan bir Şaman’ın öteki âleme kuş yardımı ile uçabildiğine inanılır. Giysi hangi hayvanı sembolize ediyorsa takı olarak da bu hayvanın tüyleri, kemikleri ve boynuzları takılır. Altaylılar’da Şaman, cübbesinin kollarına ve sırtına çıngıraklar takar. Dans etmeye başladığı zaman çıkan ses kötü ruhları korkutacak ve bunları ortamdan kovacaktır. Şaman giysileri özellikle Sibirya’da yaygındır. Türkler arasında ise Şaman dinî törenleri günlük giysileri ile yönetir. Sâdece Şaman davulu denilen özel davulunu kullanır.</p>
<p style="text-align:justify;">Geleneğe uygun bir elbise hazırlamanın zor geldiği kamlar, ruhların özel izinleriyle birkaç yıl cübbesiz âyin yaparlar. Fakat cübbesiz kamlar kötü ruhlara karşı fazla cesaret gösteremezler. Bunun için kamlar ne yapıp edip Şaman kıyafeti edinirler. Şaman, cübbe ve davulunu kendi arzu ve isteğiyle değil, hizmetinde bulunduğu ruhun emir ve ilhamına göre yaptırır. Cübbe ve davulun nitelikleri, biçimi ve süsleri bütün ayrıntılarıyla bu ruh tarafından belirlenir. Ruhun istediklerinden en ufak biri bile eksik kalsa cübbe ve davul âyin yapmaya yaramaz. Giysi hazırlandıktan sonra özel bir törenle ruhların beğenisine sunulur.</p>
<p style="text-align:justify;">Şaman cübbesi altmışa yakın çok çeşitli parçaya sâhiptir. Cübbenin asıl kısmı maral veya beyaz koyun derisinden yapılan ceketten ibarettir, başka parçalar bu cekete dikilir. Bu parçalar Şamanların ruhlar dünyasında bulunduğunu düşündüğü varlıkların sembolleridir. Sözgelimi cübbenin yakasından sallanan dokuz küçük kukla Ülgen’in dokuz kızını, küçücük cübbeler onların elbiselerini temsil eder. Kötü ruhlarla mücadelede kullandığı “mânevî” yayın ve diğer silâhların sembolleri, küçücük yay ve çıngıraklardır. Kötü ruhların fısıltılarını dinlemek için kulak, ay, güneş, yıldızlar, Erlik dünyasında yaşayan kurbağalar, yılanlar cübbede tasvir edilir.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Şaman Davulu</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Şamanlar için cübbeden sonra en önemli parça “Şaman Davulu’”dur. Şaman cübbesini olduğu gibi davulunu da kendi isteğine uygun olarak değil, hizmetinde bulunduğu ruhun istemleri doğrultusunda yaptırır. Davul kayın veya sedir ağacının temiz ve zedelenmemiş, hiçbir insan eli değmemiş ve hiçbir hayvanın yaklaşmadığı düşünülen dallarından yapılır. Şaman öldüğünde davulu parçalanarak bir ağacın dalına asılır. Şaman da bu ağacın dibine gömülür.</p>
<p style="text-align:justify;">Bazı bölgelerde Şamanlar’ın yeraltına veya gökyüzüne yaptıkları yolculuklarda bir binek hayvanı gibi davul ve tokmağı kullandıklarına inanılmaktadır. Davulun derisinin üzerinde birtakım kozmik resimler bulunmaktadır. Bu resimlerin dinsel ve büyüsel anlamları vardır. Davul üzerindeki ağaç motifi “Dünya Ağacını”, merdiven gökyüzüne tırmanmayı, atlar uzun mesafeleri aşmada yardımcı olmayı sembolize etmektedirler.</p>
<p style="text-align:justify;">Şamanların âyin yapmak için zaman zaman kopuz kullandıkları da görülmüştür. Yenisey Kırgızları’nın da Şaman âyinlerinde saz çaldıkları bilinmektedir. Eski Oğuzlarda, İslâm’ın kabûlünden sonra Şaman geleneklerini sürdüren ozanlar kopuzu kutsal saymışlardır. Sözgelimi, Dede Korkut her öykünün sonunda kopuzuyla gelmekte, ad verirken, dua ederken kopuz çalmaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;">Tarih öncesi topluluklar ekonominin avcılığa dayandığı dönemlerde anaerkil özellik gösterirler. Eski Türk toplumlarında da anaerkil denen bir toplumsal dönem yaşanmıştır. Bu dönem erkeğin değil kadının egemen olduğu dönemdir. Şamanlık da anaerkil yapının izlerini taşımaktadır ve bu tarihsel sürecin ürünüdür. Örneğin Yakutlar’da erkek Şamanlar özel cübbelerinin olmadığı zamanlarda âyinlerde kadın entârisi giymektedirler. Erkek Şamanların uzun saç bırakmaları da anaerkil dönemin bir özelliğidir. Eski hanlar ve hakanlar tüm saçlarını uzatmasalar da bir tutam saçlarını uzun bırakarak veya kadına değişik şekillerde benzeyerek geçmişle bağlantı kurmakta, böylece otoritelerini ifâde etmektedirler.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Şamanizm ve Türkler</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Orta Asya’da bugüne yansıyan görüntüsü ile Şamanist inanca göre dünya “Gök”, “Yeryüzü” ve “Yeraltı” olmak üzere üç parçadan oluşmaktadır. Altay Türkleri’nde “Aydınlık Âlemi” olarak adlandırılan gökyüzünü “Tanrı Ülgen” ve ona bağlı iyi ruhlar temsil etmektedir. Yeryüzünde, yâni “Orta Dünya”’da insanlar bulunmaktadır. Yeraltı dünyasını yâni “Aşağıdaki Dünyayı” “Tanrı Erlik” ve ona bağlı kötü ruhlar temsil etmektedir. İyiliğin, gücün ve güzelliğin sembolü olan Göktanrı eski Türkler’de en önemli tanrıdır. Tanrı veya en büyük ruh göğün en üst katında ve insan biçimindedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Gökle yeraltı arasında yâni güzellik ve kötülük arasında insanların yaşadığı yeryüzü bulunmaktadır. Yeryüzü iki zıtlık arasında yaşamın varolduğu bir yerdir. Siyahla beyazın, iyilik ile kötülüğün, güzellik ile çirkinliğin mücadelesi arasında kalan insanın kendi doğru yolunu ruhlarının yardımı ile bulmaya çalıştığına inanılırdı.</p>
<p style="text-align:justify;">Altay’larda göğün üç ve dokuz katından söz edilmektedir. Âyinler sırasında göğün bu katlarına çıkılır. Bâzı toplumlarda 33 gök dairesinden bahsedilmektedir. Altay Türkleri’nde tanrı Ülgen’in yedi veya dokuz kızı ve birtakım yardımcı ruhları bulunmaktadır. Tanrı Ülgen ve eşi göğün en üst katında oturmaktadır. Tanrı Ülgen’in çocukları ve dünyadaki elçileri de göğün değişik katlarında oturmaktadırlar. Altay Şamanları âyinler sırasında transa geçip göğe yükselirken altıncı katta “Ay Baba’yı”, yedinci katta da “Güneş Ana’yı” selâmlamaktadırlar.</p>
<p style="text-align:justify;">Türk Tatarlar, birçok başka halklar gibi gök kubbeyi bir çadır gibi tasarlarlar. Daha önce de belirtilmiş olduğu gibi yıldızları temsil eden çadır dikişleri göğün çeşitli katlarının havalandırılması için açılmış delikler olarak tasvir edilir. Göğün ortasında büyük çadırı bir orta direk gibi tutan Kutup Yıldızı parlamaktadır. Samoyetler ona “Gök’ün Çivisi”, Çukçi ve Koryaklar “Çivi Yıldızı” demektedirler. Altaylılar Kutup Yıldızını bir direk olarak tasarlarlar. Moğol Kalmuk ve Buryatlar’a göre “Altın Direk”, Sibirya Tatarları ve Başkurtlara göre de “Demir Kazık”tır. Dünyanın Direği olan Kutup Yıldızı aynı zamanda atların bağlandığı bir direktir. Kutup yıldızını temsil eden bu direk, mikrokozmosta evin direğidir ve kutsaldır. Bu direğe bez parçaları bağlanır ve dibine sunular konur. Şamanlar’ın “Totem Direği” bu direktir.</p>
<p style="text-align:justify;">Gök sırığına enlemesine çakılan 7 veya 9 ağaç, Türk düşüncesinde çok şey ifâde eden sembollerdir. Bilindiği üzere gök, Batı Türkleri’ne göre yedi ve Doğu Türkleri’ne göre ise, dokuz kattan meydana gelmişti. Sırık sembolik olarak göğün direği olmakta üzerine çift başlı bir kartal oturtulmaktadır. Bu düşünce düzeni, Çin denizinden İzlanda’ya kadar uzanan, bütün Altay kültüründe yer bulmuştur. Göçlerle geniş bölgelere yayılmış olan bu fikir yer yer değişikliklere de uğramıştır. Bazıları, bu kutsal çift başlı kartalı, göğün üçüncü katına oturtmuşlar ve bâzıları da onu göğün dokuzuncu katına kadar çıkarmışlardır. Göğün yedinci veya dokuzuncu katı, Büyük Tanrı’nın bir oturağıdır. Bâzı Altay kavimlerince, çift başlı kartalı, Tanrı ile beraber oturtmak hoş gelmemiş, onlar kartalı birkaç kat aşağıya indirmişlerdir.</p>
<p style="text-align:justify;">Eski Türkler dağların Tanrı makamı olduğuna inanırlardı. Dağların, “ana” olarak algılanan yeryüzünün, göğe uzanan ve ”baba” olarak algılanan göksel güçlere dokunmaya çalışan kolları olduğu düşünülürdü. Doğal olarak göksel güçler, önce dağlarla ilişkiye geçerlerdi, bu nedenle dağlar tanrısal mekânlardı. Öldükten sonra yükselen ruhlar, yâni iyi insanların ruhları oraya giderlerdi. Her boyun bir kutsal dağı olurdu ve o dağda oturduğu varsayılan kutsal koruyucu ruhların olduğuna inanılırdı. Eski Türkler’in en kutsal dağı Ötüken’in “ıduk-başı” idi. Bugünkü Altay Türkleri’nin hepsince de Altay en kutlu dağdır. Altaylı Şor ve Beltirler de kurbanlarını Kök Tengri’ye yüksek dağ tepelerinde sunarlardı. Dünya üzerindeki çeşitli toplumların eski geleneksel bilgilerinde yer alan “Kutsal Dağlar” inancı Orta Asya’daki bu kültten gelmektedir. Gök tanrıya yakın olmaları düşüncesiyle kutsanan bu dağlar daha sonra tanrıların mekânları olarak görülmeye başlanmıştır. İsa peygamberin havarileriyle Zeytinlik dağında gizli toplantılarını gerçekleştirmesi, Musa peygamberin Sina dağında on emri alması, Muhammed peygamberin birçok sıra dışı olayları Nûr dağının Hira mağarasında yaşaması hep bu kültün izlerini taşır. Zeus’un Olimpos dağı, Hintliler’in Meru dağı bunlar arasında en fazla duyulanlarıdır. Bunların diğerlerine nazaran daha fazla bilinmesi bu dağların bu dinlerin kutsal kitaplarında dile getirilmiş olmasındandır.</p>
<p style="text-align:justify;">Şamanizm tefekkürü çok tanrılı çok ruhlu ve totemli gözükmekle beraber, Uygur tapınakları incelendiğinde farklı bir görüntü ile karşılaşılır. Aslında var olan tek tanrı Gök Tanrısı’dır. Tanrının insanlarla veya başka cisimlerle tasvir edilmesini kabûl etmemektedirler. Putlar tanrının tasviri olarak yapılmamıştır. Birinin çok sevdiği bir yakını öldüğünde onun sûreti yapılmakta ve evde saklanmaktadır. Bu sûretin önüne yemekler konur, en sevilen şeylerin ilk lokmaları sûretle paylaşılır, önünde saygı ile yere eğilinirdi. Bu davranış biçiminin zaman içinde putperestliği ortaya çıkardığı düşünülmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Türklerin İslamlaşması</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Göktanrı’ya inanan Şaman Türkler Müslüman Araplar’ın Orta Asya’ya ulaşması ile binlerce yıllık inançlarını değiştirmek zorunda kalırlar. Türkler’le Araplar’ın ilk karşılaşmaları Kafkasya üzerinden Hazar Türkleri, Horasan üzerinden de Göktürkler’le olmuştur. Türklerin İslâmlaşması 300-350 yıl kadar sürmüştür. Oğuzlar iki asırda, Kıpçak Türkleri de 14. yy başlarında İslâmlaşmışlardır.</p>
<p style="text-align:justify;">Türkler Müslümanlığa eski inançlarını da taşıdılar. İslâm’ı aynen benimseme yerine kendi inançlarıyla harman edip yeni bir sentez oluşturdular. Bu sentez, İslâm’ın Orta Asyalılaşması olan ve başında Hoca Ahmet Yesevî’nin bulunduğu İslâm’ın sufî yorumudur. Sufîlik, yâni Tasavvuf, İslâmiyet’in siyasal mücadelelere, hırs ve menfaate âlet edilmesine tepki olarak ortaya çıkmıştır. Türkler arasında İslâmiyeti, dinin şer’î kurallarını önemsemeyen, dini sufîce yorumlayan, halkın benimseyeceği biçimde ifâde eden ve halkın eski inançları ile yeni dini kaynaştıran “sufîler” yaymıştır.</p>
<p style="text-align:justify;">9. ve 10. y.y. da Türkistan’ı adım adım arşınlayan dedeler, babalar, atalar; tıpkı şaman dedeler gibi menkıbeler, nasihatler anlatan, halk üzerinde sevgi ve saygıdan kaynaklanan nüfuzları olan kimselerdi. Daha sonra bu dedeler, babalar göçlerin başında, uzun süren yolculuklar sonunda Anadolu’ya ulaştılar. Bunlar Anadolu’da, dede, baba, abdal ve gâzi gibi ad ve unvanlarla Orta Asya’daki misyonlarını sürdürmek için dergahlar açtılar. Mevlânâ’lar, Hacı Bektaş Velî’ler, Ahî Evran Velî’ler, Abdal Musa’lar, Sarı Saltık’lar, Taptuk Emre’ler, Yûnus Emre’ler bu coşkun ırmağın Anadolu’daki kollarıdır.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Şamanlığın Anadolu’daki İzleri</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Türklerin İslâmiyet’i kabûlünden bu yana on asır geçmiş olmasına rağmen, bugün günlük hayatımızdaki birçok kültürel öğe İslam’dan önceki kültürün izlerini taşımaktadır. Şimdi bunlardan bazılarını ele alalım:</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>AY</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Yakut Türkleri ay tutulmasını ayın küçülmesi olarak yorumlamakta, bu küçülmenin ayın kurtlar ve ayılar tarafından yenmesinden kaynaklandığını düşünmektedirler. Altaylılar ise ay tutulmasının “Yelbegen” isimli yedi başlı bir canavarın ayı yemesi sonucu oluştuğuna inanmaktadırlar. Orta Asya’da bu yaratıkları korkutup kaçırmak ve ayı kurtarmak için de havaya taş atılmakta ve gürültü yapılmaktadır. Bu inanışın devamı olarak bugün de Anadolu’da ay tutulması sırasında havaya silâh sıkılır, teneke çalınır ve gürültü yapılır.</p>
<p style="text-align:justify;">Anadolu’da yeni ayın görünmesi sırasında yere diz çökerek niyaz edilmekte, gökyüzüne, aya ve toprağa bakarak dilekte bulunulmaktadır. Yeni ayın yeni umutlara ve yeni başlangıçlara vesile olacağını düşünülür. Bu olgu da Türkler’in eski Göktanrı inancından kaynaklanmaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>MUM</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Câmi avlularında mum yakılması, ağaçlara bez ve çaput bağlanması da Şamanizm döneminden günümüze aktarılan geleneklerdir.</p>
<p style="text-align:justify;">MÜZİK</p>
<p style="text-align:justify;">Şamanlar âyinlerinde davul ve kopuz kullanmışlardır. Müziksiz bir âyin düşünülemez. Oysa İslam dininde Kur’an dışındaki dinî eserlerin müzikle okunması günahtır. Şaman geleneğinin devamı olarak Anadolu’da Hz. Muhammed’in, Hz. Ali’nin hayatları müzikle okunmaktadır. Mevlit ve İlâhiler sâdece Anadolu’da uygulanan müzikli anlatımlardır.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>40 Sayısı</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Şaman inanışına göre ruh fizikî bedeni 40 gün sonra terk etmektedir. Türk destanlarında kırk sayısı çok yer alır ve kırk yiğitler, kırk kızlar epeyce geçer. Manas destanında olduğu gibi, Dede Korkut hikâyelerinde kırk yiğitler görülmektedir. Kırgız türeyiş efsânesinde de, Sağan Han’ın bir kızı ve otuz dokuz hizmetçisi ile kırk kız bir gölün kenarına giderek sudan gebe kalmışlardı. Oğuz’un verdiği şölende, diktirdiği sırıkların boyu kırk kulaç uzunluğunda idi. Hikâyelerde ve masallarda kırk gün ve kırk gece düğünler, kırk haremiler, kırk satır ve kırk katır çok geçer. Bazı ejderhalar vardır ki onlar yenilmez ve ölmezler, ancak bunların tılsımları bozulursa ölürler. Bu gibi ejderhaların kırk günlük bir uyku zamanı vardır. İşte bu zamanda ejderhanın yanına gidilir, üzerinden kırk tâne kıl koparılır, ateşe atılarak yakılırsa ejderha da ölür.</p>
<p style="text-align:justify;">40 sayısı da totemcilik döneminden kalma bir inanıştır. Semâvî dinler dâhil tüm dinlerde 40 sembolizmasının görülmesi dinlerin evrim süreci konusunda fikir vermektedir. İslâmiyet’te ölümün ardından 40 gün geçtikten sonra Kur’an ve Mevlit okutma âdetlerinin, Musa’nın Tanrı’nın buyruklarını Tur dağında 40 gün 40 gecede almasının, eski Mısır’da firavunun ölümünden kırk gün sonra cennete gidebilmek için bir boğa ile mücadele etmek zorunda kalmasının, Hıristiyanlar’ın paskalyaya 40 gün oruç tutarak hazırlanmasının, Ayasofya kilisesinin zemin katında 40 sütununun ve kubbesinde de 40 penceresi olmasının kökeninde o devirlerden kalma şaman veya totem gelenekleri yatar.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>MEZARTAŞI</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Şaman âyin sırasında yardımcı ruhlarını kullanmaktadır. Ölülerin, âilenin vefat etmiş büyüklerinin, eski Şamanlar’ın ruhlarının, ormanın, suyun ve yerin yardımcı ruhlarının da Şaman’a yardım ettiği kabûl edilir. Ölen büyüklerin ruhlarının çoğalması sonucu bu ruhların en kıdemlisinin ruhların başına geçeceğine ve bunun da diğerlerinin yardımı ile Şaman’a yol göstereceğine inanılır. Kuş biçiminde düşünülen bu ruhlar Şaman’a gökyüzüne yapacağı yolculukta yardımcı olmaktadırlar. Toplumda ulu kabûl edilen kişilerin ölümünden sonra ruhlarından medet ummak mezarları kutsamış ve bu yerler medet umulan yerler hâline gelmişlerdir. Günümüzde mezar, türbe, yatır ve benzeri yerlerin ziyareti ve bunlardan medet umulması da bu inanç sisteminin devamı olarak ortaya çıkmıştır.</p>
<p style="text-align:justify;">Göktürkçe’de ve Uygurca’da “ruh” için can anlamına gelen “tın” sözcüğü kullanılıyordu. Bu aynı zamanda “soluk” demekti. Ölüm, soluğun kesilmesi, ruhun bedenden ayrılıp uçması biçiminde düşünülüyordu. Bu yüzden de bâzen “öldü” yerine “uçtu” denilmektedir. Ruhları öbür dünyaya göç eden ataların, orada rahatsız edilmemeleri, iyi yaşamaları gerektiğine inanılırdı. Bu nedenle Eski Türkler’de mezarları gizleme geleneği yoktur, aksine özellikle büyüklerin özel mezarları yapılıp, üzerlerine bir yapı (bark) yapılmış, barkın iç duvarları ölünün yaşarken katıldığı savaş sahnelerini gösteren resimlerle süslenmiştir. Ayrıca mezarın veya mezar yapısının üstüne Balballar dikilmiş, sıradan kişilerin mezarlarına da, belirli olması için tümsek biçimi verilmiştir.</p>
<p style="text-align:justify;">Arap dünyasında mezar taşı yoktur. Ölünün toprakla bütünleşmesi ve zaman içinde kaybolması istenir. Kutsanması günahtır. Mezarlara taş dikilmesi ve bu taşın san’at eseri hâline getirilecek kadar süslenmesi İslam coğrafyasında sadece Anadolu’da görülmektedir. Şaman geleneğinin devamı olarak Anadolu’da mezarlara ölenlerin sevdiği eşyalar bile konmaktadır. Gelin ve genç kızların mezarları tel ve duvaklarla süslenmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>KURBAN</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Göktanrı inancında kanlı kurbanlardan başka bir de kansız kurbanlar vardır. Saçı, yalma, yani ağaçlara veya kamın davuluna bağlanan paçavralar, ateşe yağ atma, tözlerin ağızlarını yağlama ve kımız serpme gibi törenler bu kansız kurbanlardır. Kansız kurbanların en önemlisi ruhlara bağışlanarak başı-boş salıverilen hayvanlardır. Bu tür kurbanlara eski Türkler “ıduk” demişlerdir. Bunun kelime karşılığı “salıverilmiş”, “gönderilmiş” demektir. Terim olarak “tanrıya gönderilmiş, tanrıya bağışlanmış hayvan” anlamını taşır. Anadolu’da da ağaçlara çaput bağlama kafesteki kuşların salıverilmesi hâlen sürdürülen gelenekler arasındadır.<br />
<strong><br />
ÖLÜM</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Şamanizm’de köpek ruhun yaklaştığını uzaktan acı ulumayla haber verebilmektedir. Sıradan bir kişi bu ruhu görürse bu onun pek yakında öleceğine işaret sayılır. Anadolu’da günümüzde köpek uluması uğursuz sayılmaktadır. Köpeklerin bâzı olayları önceden algıladıklarına ve bunu uluyarak anlattıklarına inanılır. Köpekler duyular dışı algılamalarıyla nasıl ki depremleri önceden haber veriyorlarsa bir evden ölü çıkacağını da önceden hissedebilmekte ve uluyarak duyurabilmektedirler.</p>
<p style="text-align:justify;">Şaman dünyasında ölüme inanılmadığı için Anadolu’da çoğunlukla “öldü” kelimesi kullanılmaz. Ruhun ölmediğini vurgulamak için, “Göçtü”, “Dünya değiştirdi”, “Hakk’a yürüdü” gibi anlatımlar kullanılır.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>DEDE – ŞAMAN</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Anadolu’da dede olmanın temel koşulu dede soyundan gelmektir. Şamanlar’da da durum aynı idi. Gerek dedelik gerek Şamanlık’ın soydan gelme dinsel özelliği dışında, seçiliş şekilleriyle, kıyafetleriyle, gördükleri hizmetlerle ve kendilerine gösterilen sevgi ve saygıda, bu denli zaman aralığına rağmen aralarında şaşırtıcı benzerlikler bulunmaktadır. Dedeler de Şamanlar gibi tamamen hâfızaya dayalı zengin halk şiirini, nefesleri, duaları ve sözlü halk geleneğini nesilden nesile aktaran iletişim organları gibidirler. Şamanlar gibi dedelerin de hastalıkları iyileştiren olağanüstü güçleri olduğuna inanılır. Şaman kendi çocukları arasında Şamanlık’a en çok ilgisi olanı seçer ve geleceğe dayalı gizli bilgiyi de vererek yetiştirir. Bu durum aynen Anadolu Aleviliği’nde dede yetiştirme biçimine taşınmıştır. Şaman giysisindeki özellikler Bektaşî giysilerine de yansımıştır.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>İÇKİ</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Şamanlar (kamlar), tanrılar ve koruyucu ruhlar için arak (rakı) saçı saçarlar, bu kansız kurban sayılır. Oysa İslâm’da içki içilmesi kesinlikle yasaklanmıştır. Eski Türk kültüründe içki içilmesi yaygın bir gelenektir. Özellikle düğünlerde ve mutlu günlerde müzik eşliğinde içki içilmesi geleneği vardır. İçki Şaman âyinlerinin de vazgeçilmez bir parçasıdır. Alevî ve Bektaşi tarikatlerinde içilen içkiye “içki”, “rakı”, “şarap” denilmeyip, şaşmaz bir kural olarak “tolu” veya “dolu” denilmesi ve içilen içkinin “dem” anlamına gelmesi benzerlik nedenlerini aydınlatmaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>NAZAR</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Anadolu’da halk arasında “nazar” olgusu çok yaygın bir inançtır. Bâzı insanların olağandışı özellikleri olduğu ve bunların bakışlarının karşılarındaki kimselere rahatsızlık verdiğine, kötülük yaptığına inanılır. Bunun önüne geçmek için “nazar boncuğu”, “deve boncuğu”, “göz boncuğu” v.s. takılır. Nazar olgusu da eski Türk inançlarındandır. Yine, istenmeyen bir olay duyulduğunda tahtaya el ile tokmak gibi üç kere vurulması da, kötülükten korunmak, kötü ruhların duymasını önlemek amacına yönelik eski bir Şaman inanışıdır.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>KURŞUN DÖKME</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Kurşun Dökme de Şaman geleneklerinden kalan bir âdettir. Şamanlar bu ritüele “Kut Dökme” anlamına gelen “Kut Kuyma” adını vermişlerdi. İnsana musallat olan kötü ruhların olumsuz etkisini ortadan kaldırmaya yönelik olarak çok eski dönemlerde uygulanan sihir kökenli bir ritüeldi. Kurşun dökme, obsesyondan kurtarma yöntemlerinden biri olarak kullanılmış ve günümüzde de Anadolu’da halk gelenekleri arasında yaşamaya devam etmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>HALI – KİLİM DESENLERİ</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Şaman’ın üzerine giydiği giysiye yılan, akrep, çiyan, kunduz gibi yabanî ve zararlı hayvan şekilleri çizilerek onların kaçırılacağına inanılırdı. Bugün Anadolu’da Türkmen köylerinde dokunan halı, kilim gibi örgüler Şaman giysilerinin izleri taşımaktadır. Türkmen halı ve kilimleri üzerindeki akrep, yılan, kırkayak gibi hayvan resimleri, eski Türk inanış ve geleneklerinden kalma özelliktir. Bunun amacının resmedilen hayvanları uzaklaştırmak olduğu kabûl edilir.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>KÜMBETLER</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Anadolu’da yaygın mimarî yapılardan biri de kümbetlerdir. Bunların mimarîsine dikkat edilirse, karşıdan çadıra benzemektedirler. Yâni göçebe kültürü olan “çadır’ın mimarîye taşınmasıdır. Bu kümbetler aynı zamanda, Göktanrı inancından gelen gök kubbelerdir. Göğün mimariye “gök kubbe” olarak taşınmasıdır. Renk verilirken de, kubbelerin gökyüzünü andıran kısmı mavi olur. Bunun da, İslâm öncesi Göktanrı inancının mimarîye yansıması kabûl edilmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Tarih boyunca insanlığın tefekkürü Şamanizm, Hermetizm, Kabbala ve Epifani olmak üzere dört devre geçirmiştir. Budizm, Konfiçyüs dini ile Musevîlik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık bu dört tefekkürden ilham almış fakat ayrı bir yoldan insanlığı aydınlatmışlardır. Bu dört tefekkür bütün dinlerin dışında kalmış, insanlığı akıl ve hikmet, vicdan ve güzellik duygularıyla etkilemeye çalışmışlardır. Bu tefekkürler İslam âleminde tasavvuf kisvesiyle temelleşmiştir.</p>
<p style="text-align:justify;">İnsanoğlu, var olduğu günden bu yana hep var oluşunun nedenini sorguladı. Yeryüzünde olmanın mutluluğunu yaşadı ve ölümsüzlüğü araştırdı. İlkel çağda kurtuluşu gökyüzünde sihirde ve büyüde aradı, geliştikçe kavramsallık ön plâna çıktı. Kurtuluşu olacağını varsaydığı şeylere anlamlar atadı ve kutsallaştırdı. Kimya ile ölümsüzlüğe erişeceği ilaçları aradı ve Simya ön plana çıktı. Kurtuluş reçeteleri hep zâhiri dünyadan geldi. Elçiler tarih boyunca kendinden geçti ve varsayılan öbür âlemden mesajlar ilettiler. Sihir ve büyü binlerce yıldan bu yana hep var oldu. Ölümsüzlüğe erişme ya da ölümden sonra devam etme isteği onu semavi dinlerle birlikte bu dünyada dürüst olma, kurallara uyma ve ölümden sonra mükâfatlandırılma düşüncesine itti. Semboller ilk çağdan bu yana neredeyse hiç değişmedi, onlara hep benzer anlamlar verildi.</p>
<p style="text-align:justify;">Şaman inancındaki üçler, beşler, yediler, dokuzlar ve otuz üçler sembolizmaları, yedi basamaklı merdivenler, hayat ağaçları bugünün akl-ı selîmin ve bilimselliğin ön plânda olduğu düşünce sistemlerinde de yerlerini korudular. Günümüzde simyanın yerini kimya, sihirin yerini bilim aldı, tıp öbür dünyaya geçiş olarak varsayılan trans durumunu bilimsellikle târif etti. Genetik yapının keşfi ile ilâhî programın ilk satırları deşifre edilmeye başlandı.</p>
<p style="text-align:justify;">Ancak sonsuz büyük uzayda büyük patlama ile oluşan yaşam süreci içinde varoluşun özünü hareketin ve dönüşümün oluşturduğu belki de henüz tam anlamı ile algılanamadı. İçinde yaşadığımız uzayda her şey her an hareket ediyor ve değişiyor. Evren, galaksiler, güneşler, gezegenler ve tabii ki dünyamızdaki canlılar ve insanlar. Evrenin mekanizmasını sürekli hareket ve değişim oluşturuyor. Canlılar için doğum, yaşam ve ölüm de bu büyük değişim sürecinin bir parçası. Her canlı için hareket sağlığı, durma ise çürümeyi getiriyor. O hâlde ne mutlu gerçeği aramak için çalışanlara, yerinde durmadan araştıranlara ve mücadele edenlere.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Yararlanılan Kaynaklar:</strong><br />
Şamanizm – Türkler’in İslamiyetten Önceki Dini; Etik Yayınları, Şubat 2000; Cemal ŞENER<br />
Okültizm – Tarih Boyunca Gizli Bilimler; Ege Meta Yayınları, 1996; M.Reşat GÜNER<br />
İlkel Mitoloji – Tanrının Maskeleri; İmge Kitabevi, Şubat 1992; Joseph CAMPBELL<br />
Düşünce Tarihi; Varlık Yayınları, Ekim 1963; Orhan HANÇERLİOĞLU<br />
Türk Mitolojisinin Anahtarları; Kabalcı Yayınevi, Haziran 2002; Yaşar ÇORUHLU<br />
Şamanizm; Okyanus Yayıncılık, 1996; Nevill Drury<br />
Oyun ve Bügü – Türk Kültüründe Oyun Kavramı; YKY, Ağustos 2003; Metin AND<br />
Türklerin Kültür Kökenleri; Sınır Ötesi Yayınları, Temmuz 2002; Ergun CANDAN<br />
Şamanizm; İmge Kitabevi, Kasım 1999; Mircea ELIADE<br />
Türklerin Dini Tarihi; Rağbet Yayınları, Mart 2003; Ü. GÜNAY, H. GÜNGÖR<br />
Türk Tarihinin Sosyolojisi; IQ Kültür Sanat Yayıncılık, Temmuz 2003; Prof. Dr. Orhan TÜRKDOĞAN<br />
Tanrı’nın Türkleri; Kafkas Basın Yayın A.Ş. 2003; Semih Tufan GÜLALTAY<br />
Semboller ve Yorumları; Zafer Matbaası, Nisan 2000; Necmettin ERSOY<br />
Eski Tür İnançları ve Şamanizm; Anahtar Kitap Yayınevi, Ocak 2003; Esat KORKMAZ</p>
</div>
<p>Kategorisi: <a title="Türk Dini kategorisindeki tüm yazıları göster" rel="category tag" href="http://tr.wordpress.com/tag/turk-dini/">Türk Dini</a> &#124; Etiketlendi: <a rel="tag" href="http://tr.wordpress.com/tag/ata/">ata</a>, <a rel="tag" href="http://tr.wordpress.com/tag/dini/">dini</a>, <a rel="tag" href="http://tr.wordpress.com/tag/goktanri/">göktanrı</a>, <a rel="tag" href="http://tr.wordpress.com/tag/turk/">türk</a>, <a rel="tag" href="http://tr.wordpress.com/tag/turklerin/">türklerin</a>, <a rel="tag" href="http://tr.wordpress.com/tag/saman/">şaman</a>, <a rel="tag" href="http://tr.wordpress.com/tag/samani/">şamani</a>, <a rel="tag" href="http://tr.wordpress.com/tag/samanist/">şamanist</a>, <a rel="tag" href="http://tr.wordpress.com/tag/samanizm/">şamanizm</a>, <a rel="tag" href="http://tr.wordpress.com/tag/samanlar/">şamanlar</a> &#124; <a title="Türklerin Ata Dini Şaman için yapılan yorumlar" href="http://soycular.wordpress.com/2009/09/21/turklerin-ata-dini-saman/#respond">» yorum bırak;</a></p>
</div>
<div id="post-50">
<h2><a title="İçimizdeki Sinsi Düşman Akp’den Alevilere Bir Ayrımcılık Daha" rel="bookmark" href="http://soycular.wordpress.com/2009/09/08/icimizdeki-sinsi-dusman-akpden-alevilere-bir-ayrimcilik-daha/">İçimizdeki Sinsi Düşman Akp’den Alevilere Bir Ayrımcılık Daha</a></h2>
<div>Posted on 08 Sep 2009 by Uluğhan</div>
<div>
<div>
<p>Antakya’da Alevilere ait minibüs hatlarının tasfiye edilmesi halkın tepkisine neden oldu.<br />
Geçen aylarda Alevi kökenli hakemlere görev verilmemesi ile gündeme gelen Antakya’da bu seferde Alevilere ait minibüs hatlarının tasfiye edilmesi halkın tepkisine neden oldu. Alevilere ait hatları tasfiyeye yönelik uygulamayı protesto eden binlerce minibüs şoförü AKP’li Antakya Belediyesinin, hatları halk otobüslerine peşkeş çektiğini söyleyerek protesto gösterisi yaptı.</p>
<p>AKP’li Antakya Belediyesi, trafikle ilgili sorunları çözmek iddiasıyla minibüs duraklarının yerlerini değiştirdi. Çevre belediyeler ile köy minibüslerinin şehir dışından dolaşarak gitmelerini öngören değişiklik nedeniyle mağdur olan minibüs şoförleri ile emekçi halk isyan etti. Yolu trafiğe kapatarak Antakya Valiliği’ne yürüdü. 3 bin kişinin katıldığı eylemde ayrımcılığa neden olan uygulamanın kaldırılması istendi. “Çarşı güzergahına eşitlik istiyoruz” yazılı dövizler açan minibüs şoförleri, Alevilere ait hatları tasfiyeye yönelik uygulamayı protesto etti. AKP’li Antakya Belediyesinin, hatları halk otobüslerine peşkeş çektiğini söyledi.</p>
<p>Minibüs şoförlerinden Yusuf Miroğlu, “Bizim ekmeğimizle oynuyorlar, Antakya Belediyesi etnik ayrım yapıyor” dedi. Bu hatlarda çalışan kooperatiflerin hepsinin Alevi olduğuna dikkat çeken Miroğlu, “Bizi tasfiye edip, hatları kendi yandaşlarına peşkeş çekmeye çalışıyorlar. Bu oyuna izin vermeyeceğiz. Bu iş çözülene kadar trafiği kapatmaya devam edeceğiz” dedi.</p>
<p style="text-align:justify;">Eylemler sürerken Antakya Valiliği tarafından sorunun çözümü için çalışma başlatıldığı açıklaması yapıldı.</p>
</div>
</div>
</div>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Apakah hukuman memandu cuai hingga menyebabkan kematian?]]></title>
<link>http://belajarmemandu.wordpress.com/2009/11/12/apakah-hukuman-memandu-cuai-hingga-menyebabkan-kematian/</link>
<pubDate>Thu, 12 Nov 2009 11:41:55 +0000</pubDate>
<dc:creator>smnilam</dc:creator>
<guid>http://belajarmemandu.wordpress.com/2009/11/12/apakah-hukuman-memandu-cuai-hingga-menyebabkan-kematian/</guid>
<description><![CDATA[JOHOR BAHRU 5 Nov. &#8211; Seorang buruh kasar dihukum penjara dua tahun dan denda RM5,000 oleh Mahk]]></description>
<content:encoded><![CDATA[JOHOR BAHRU 5 Nov. &#8211; Seorang buruh kasar dihukum penjara dua tahun dan denda RM5,000 oleh Mahk]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Dari Akhbar: iJPJ permudah warga emas peroleh lesen B2]]></title>
<link>http://belajarmemandu.wordpress.com/2009/11/08/dari-akhbar-ijpj-permudah-warga-emas-peroleh-lesen-b2/</link>
<pubDate>Sun, 08 Nov 2009 11:21:57 +0000</pubDate>
<dc:creator>smnilam</dc:creator>
<guid>http://belajarmemandu.wordpress.com/2009/11/08/dari-akhbar-ijpj-permudah-warga-emas-peroleh-lesen-b2/</guid>
<description><![CDATA[Lebih 5,000 berusia 45 ke atas mendapat manfaat ALOR SETAR: Lebih 5,000 rakyat negara ini mendapat m]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Lebih 5,000 berusia 45 ke atas mendapat manfaat ALOR SETAR: Lebih 5,000 rakyat negara ini mendapat m]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Ragnarok Online DS: új kasztok]]></title>
<link>http://runemidgard.wordpress.com/2009/11/05/ragnarok-online-ds-uj-kasztok/</link>
<pubDate>Thu, 05 Nov 2009 07:58:52 +0000</pubDate>
<dc:creator>nniarth</dc:creator>
<guid>http://runemidgard.wordpress.com/2009/11/05/ragnarok-online-ds-uj-kasztok/</guid>
<description><![CDATA[A tegnapi DK bejegyzés után keresgéltem egy kicsit a neten, hátha többet is ki lehetne deríteni vele]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>A tegnapi DK bejegyzés után keresgéltem egy kicsit a neten, hátha többet is ki lehetne deríteni vele kapcsolatban, hát túl sok mindent nem találtam, de az legalább érdekes: két új kasztot jelentettek be ugyanis a RO DS változathoz (amiről már írtam is korábban) egy japán újságban, a Famitsu-ben. Az egyik a <strong>Shaman </strong>a másik pedig a <strong>Dark Knight</strong>, aminek nem csak az neve hajaz nagyon a titokzatos Death Knight kasztra, hanem még a spriteja is, ezt magatok is megvizsgálhatjátok a klikk után, ahol az újság scannelt oldalait is megnézhetitek. <!--more--></p>
<p>Az új kasztok concept artjai:<br />
<a href="http://runemidgard.wordpress.com/files/2009/11/006c.jpg"><img class="alignnone size-thumbnail wp-image-166" title="Shaman F" src="http://runemidgard.wordpress.com/files/2009/11/006c.jpg?w=106" alt="006c" width="106" height="150" /></a> <a href="http://runemidgard.wordpress.com/files/2009/11/0162.jpg"><img class="alignnone size-thumbnail wp-image-169" title="Shaman M" src="http://runemidgard.wordpress.com/files/2009/11/0162.jpg?w=106" alt="016" width="106" height="150" /></a> <a href="http://runemidgard.wordpress.com/files/2009/11/0141.jpg"><img class="alignnone size-thumbnail wp-image-171" title="Dark Knight F" src="http://runemidgard.wordpress.com/files/2009/11/0141.jpg?w=106" alt="014" width="106" height="150" /></a> <a href="http://runemidgard.wordpress.com/files/2009/11/013.jpg"><img class="alignnone size-thumbnail wp-image-172" title="Dark Knight M" src="http://runemidgard.wordpress.com/files/2009/11/013.jpg?w=106" alt="013" width="106" height="150" /></a></p>
<p style="text-align:left;">A Famitsu japán újság megfelelő oldalai:<br />
<a href="http://runemidgard.wordpress.com/files/2009/11/ragnarok_online_ds1.jpg"><img class="size-thumbnail wp-image-174 alignnone" title="ragnarok_online_ds1" src="http://runemidgard.wordpress.com/files/2009/11/ragnarok_online_ds1.jpg?w=120" alt="ragnarok_online_ds1" width="120" height="150" /></a> <a href="http://runemidgard.wordpress.com/files/2009/11/ragnarok_online_ds21.jpg"><img class="alignnone size-thumbnail wp-image-176" title="ragnarok_online_ds2" src="http://runemidgard.wordpress.com/files/2009/11/ragnarok_online_ds21.jpg?w=120" alt="ragnarok_online_ds2" width="120" height="150" /></a></p>
<p>Valamint, hogy miért is mondtam, hogy a két sprite nagyon hasonlít egymásra (klikk a képre a nagybb méretért):<br />
<a href="http://runemidgard.wordpress.com/files/2009/11/darkknightsprites.png"><img class="size-thumbnail wp-image-177 aligncenter" title="DarkKnightSprites" src="http://runemidgard.wordpress.com/files/2009/11/darkknightsprites.png?w=63" alt="DarkKnightSprites" width="63" height="150" /></a></p>
<p style="text-align:left;">Vajon ez jelentheti azt, hogy a következő adag extended kaszt a Death(vagy Dark?) Knight <strong>és</strong> a Shaman lesz? Azt hiszem a Death-Dark Knightra mindenképpen számíthatunk és én személy szerint a Shamant sem zárnám ki, esetleg az előfordulhat, hogy a kettőt külön hozzák a játékba. Hát&#8230; majd kiderül <img src='http://s.wordpress.com/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':)' class='wp-smiley' /> .</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Recent Update: Weekend and Journey to KT]]></title>
<link>http://talk2ha.wordpress.com/2009/11/03/recent-update-weekend-and-journey-to-kt/</link>
<pubDate>Tue, 03 Nov 2009 18:31:05 +0000</pubDate>
<dc:creator>talk2ha</dc:creator>
<guid>http://talk2ha.wordpress.com/2009/11/03/recent-update-weekend-and-journey-to-kt/</guid>
<description><![CDATA[Let&#8217;s update!! Where to begin..? Should I begin the last week story (which I already forgot wh]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:justify;">Let&#8217;s update!!</p>
<p style="text-align:justify;">Where to begin..? Should I begin the last week story (which I already forgot why I was so eager to update)? Or this weekend story..? Or Yesterday story.. which was quite interesting! Or today story.. which is quite pac!</p>
<p style="text-align:justify;">Last week story.. I cannot remember anymore. So let proceed to the weekend story.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="text-decoration:underline;"><strong>Weekend Story</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;"><span style="text-decoration:underline;">On Saturday</span>, I went to kenduri of staff in my office. It was a tea lady&#8217;s daughter wedding. I promised to meet up Kak Mas somewhere at LRT station. So we met up at University&#8217;s LRT station. To be short, a few other office mates and ex-office mate went to the wedding. Nothing much to tell since it was not my friend&#8217;s wedding.</p>
<p style="text-align:justify;">
<div id="attachment_387" class="wp-caption aligncenter" style="width: 310px"><img class="size-medium wp-image-387" title="31102009652" src="http://talk2ha.wordpress.com/files/2009/11/31102009652.jpg?w=300" alt="Pengantin.." width="300" height="224" /><p class="wp-caption-text">Pengantin..</p></div>
<p style="text-align:justify;">Later, Kak Mas sent me to Amcorp Mall, because my housemates were there. Then, we went to Alamanda, shopping for Permata Hijrah thing. I already went to Alamanda a day before, and bought liquid therapy for my eyes. It had been said could repair eye sight problem. I&#8217;m not sure about that yet, but it definitely can make your eyes clearer. One more thing, lately I got sinus quite badly, always felt a little bit itchiness on my eyes so I tend to rub them. Because of that, my eyes got red. So when I put this liquid into my eyes, although it quite smarting, it decreasing the redness.</p>
<p style="text-align:justify;"><img class="aligncenter size-medium wp-image-393" title="norrasprlextv" src="http://talk2ha.wordpress.com/files/2009/11/norrasprlextv.jpg?w=166" alt="norrasprlextv" width="166" height="300" /></p>
<p style="text-align:justify;">But, before we went to Permata Hijrah booth, we went to Carefour.. and guess what I saw..</p>
<p style="text-align:justify;">
<div id="attachment_388" class="wp-caption aligncenter" style="width: 310px"><img class="size-medium wp-image-388" title="31102009654" src="http://talk2ha.wordpress.com/files/2009/11/31102009654.jpg?w=300" alt="BOOK SALES!!!! " width="300" height="225" /><p class="wp-caption-text">BOOK SALES!!!! </p></div>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;">OMG.. I became crazy and see what I got for myself..</p>
<p style="text-align:justify;">
<div id="attachment_389" class="wp-caption aligncenter" style="width: 310px"><img class="size-medium wp-image-389" title="31102009655" src="http://talk2ha.wordpress.com/files/2009/11/31102009655.jpg?w=300" alt="itupun nasib baik.." width="300" height="224" /><p class="wp-caption-text">itupun nasib baik housemate call panggil balik..</p></div>
<p style="text-align:justify;">If I got time, I will review the books.</p>
<p style="text-align:justify;">After that, we went to Setiawangsa Jusco for solat Maghrib and shopping. Then we went dinner at Sakura Kristal Kafe, inside Jusco. The food was just okay for me.. may be because I ordered something gravy and not spicy, which made me a little bit nausea.</p>
<p style="text-align:justify;">
<div id="attachment_390" class="wp-caption aligncenter" style="width: 310px"><img class="size-medium wp-image-390" title="31102009660" src="http://talk2ha.wordpress.com/files/2009/11/31102009660.jpg?w=300" alt="in front the Sakura Kristal Kafe" width="300" height="224" /><p class="wp-caption-text">in front the Sakura Kristal Kafe</p></div>
<p><span style="text-decoration:underline;">On Sunday</span>, we went jogging at Keramat Recreation Centre, across Jelatek LRT station. When I just about to warm up the body, got a call from Faiz. She just arrived at Sydney, still in the airport, waiting for her friend to pick her up. Thanks Faiz for calling!</p>
<p style="text-align:justify;">After having joging and using all the gym stuff for about 1 hour or more.. then we went to NZ for the breakfast. Unfortunately, we got a little accident on the way back to home. Somehow, Atirah bumped into the road border. I was so pity with her, so I lend her money for changing the tyre. *the tyre totally broke!</p>
<p style="text-align:justify;">We went to having cendol and eating rojak after that.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="text-decoration:underline;"><strong>Monday &#8211; Journey to Kuala Terengganu</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">I went to Kuala Terengganu yesterday with Farah, Domain Team for LIS system <em>*don&#8217;t ask much about that system, overall it&#8217;s about Lab system.</em> and her 2-weeks proton saga, called Mr. Brown <em>*named after her color</em>. We are traveling about 8 hours, insaf after we got stopped by police roadblock. It was a confusing moment for me *<em>because I never be in a car where had been stopped by police before</em>, and it was a scaring moment for Farah. <em>*But Farah did claim I was scared too.. which at this point aku sengih jelah..</em></p>
<p style="text-align:justify;">Actually, Farah drove 100km/hr, but the limit is 90km/hr. Farah didn&#8217;t realize about the limit, because highway limit is usually 110km/hr. When police stopped us at Bentong, it really confused me, because I did think that Farah didn&#8217;t drive fast, until I asked the police..</p>
<p style="text-align:justify;"><em>&#8220;Encik.. kitorang kena saman ke?&#8221;</em></p>
<p style="text-align:justify;">Luckily the police just let us go. Thank God for that, but I suspected because we were women, and our face look pale too! <img src='http://s.wordpress.com/wp-includes/images/smilies/icon_wink.gif' alt=';)' class='wp-smiley' /> </p>
<p style="text-align:justify;">When we arrived at Kemaman, we off the main road to Kuala Kemaman, just because Farah eager to find Hai Peng Kopitiam. Ok.. penat la cakap orang putih. Nak cakap melayu la plak. Saya macam pelik je Farah ni sebab dia boleh je off the road without knowing exactly where to go. Pening saya! Kot adventure pun, kena la ada based, kan! So.. luckily saya kenal seorang kawan bernama Encik Ilmami kan, jadi saya pun calling-calling la dengan beliau. Sampai ke Kuala Kemaman kami sesat, betul-betul dekat tempat orang turunkan ikan. Aduh! So patah balik.. dan kami pun berjaya lah tiba ke Hai Peng kopitiam dengan jayanya!</p>
<p style="text-align:justify;">
<div id="attachment_391" class="wp-caption aligncenter" style="width: 310px"><img class="size-medium wp-image-391" title="02112009664" src="http://talk2ha.wordpress.com/files/2009/11/02112009664.jpg?w=300" alt="Hai Peng Kopitiam.." width="300" height="225" /><p class="wp-caption-text">Hai Peng Kopitiam..</p></div>
<div id="attachment_392" class="wp-caption aligncenter" style="width: 310px"><img class="size-medium wp-image-392" title="02112009678" src="http://talk2ha.wordpress.com/files/2009/11/02112009678.jpg?w=300" alt="the Coffee.." width="300" height="225" /><p class="wp-caption-text">the Coffee..</p></div>
<p style="text-align:justify;">Lepas tu, kami bergerak terus ke KT, sebab dah lambat sangat. Tiba di hotel pukul 5.30. Check in, solat jamak, then off to pantai pulak, for walking along the beach, jagung bakar santan and A&#38;W rootbeer float.</p>
<p style="text-align:justify;">Balik hotel, solat jamak again, then off to airport Kuala Terengganu to pick up Bambang, the programmer from Jakarta.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="text-decoration:underline;"><strong>Today Activity</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">This morning, we jogged along the beach. <span style="text-decoration:line-through;">*ohh.. saya sungguh pancit</span>. Tapi tak sempat ambil gambar. Esok saya akan ambil gambar. <em>*boleh ke saya bangun ni, sampai sekarang belum tidur.</em></p>
<p style="text-align:justify;">Kemudian, aktiviti dengan user berjalan lancar tanpa sebarang masalah.</p>
<p style="text-align:justify;">Pulang dari hospital, Farah, Bambang dan saya bersiap ke Pulau Duyung, planning to catch pembuat bot yang terkenal. Tapi sebab dah lewat, kami terus mencari ikan (dan makanan laut) salut tepung. Oh sungguh sedap sehingga menjilat jari!</p>
<p style="text-align:justify;">
<div id="attachment_397" class="wp-caption aligncenter" style="width: 310px"><img class="size-medium wp-image-397" title="03112009724" src="http://talk2ha.wordpress.com/files/2009/11/03112009724.jpg?w=300" alt="Bambang with food byk tak sampai lagi.." width="300" height="225" /><p class="wp-caption-text">Bambang with food byk tak sampai lagi..</p></div>
<p style="text-align:justify;">Pulang, singgah di Giant. Banyak betul barang yang Farah beli, tapi saya cuma beli sekotak air soya+jagung dan sebungkus mini bun. <span style="text-decoration:line-through;">*Sebenarnya duit saya dah habis beli baju, seluar dan kasut sukan semalam, sebab nak keluar berjoging hari ni!</span></p>
<p style="text-align:justify;">
<div id="attachment_398" class="wp-caption aligncenter" style="width: 310px"><img class="size-medium wp-image-398" title="03112009727" src="http://talk2ha.wordpress.com/files/2009/11/03112009727.jpg?w=300" alt="shopping at Giant.." width="300" height="225" /><p class="wp-caption-text">shopping at Giant..</p></div>
<p style="text-align:justify;">Oklah, sudah pukul 2.09 pagi. Saya perlu tidur, esok nak bangun pagi dan joging lagi!</p>
<p style="text-align:justify;">regards,</p>
<p style="text-align:justify;">~Ha~</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kerana Nasi Sebungkus, Aku Disaman.]]></title>
<link>http://ahamimokhi.wordpress.com/2009/10/31/kerana-nasi-sebungkus-aku-disaman/</link>
<pubDate>Sat, 31 Oct 2009 12:16:20 +0000</pubDate>
<dc:creator>ahamimokhi</dc:creator>
<guid>http://ahamimokhi.wordpress.com/2009/10/31/kerana-nasi-sebungkus-aku-disaman/</guid>
<description><![CDATA[Apa kaitan kedua-dua gambar ini yang menyebabkan tajuk blog aku seperti di atas? Erm! Sedapnya apabi]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Apa kaitan kedua-dua gambar ini yang menyebabkan tajuk blog aku seperti di atas?</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-201" title="nasibaryani" src="http://ahamimokhi.wordpress.com/files/2009/10/nasibaryani.png" alt="Nasi Baryani" width="480" height="360" />Erm! Sedapnya apabila terpandang nasi ni. Nasi inilah yang buat aku mengidam hari ni.</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-200" title="suratsaman" src="http://ahamimokhi.wordpress.com/files/2009/10/suratsaman.png" alt="Surat Saman Tempat Letak Kereta." width="480" height="360" />Yang ini pulak surat saman yang aku terima tengahari tadi. Terus aku bermuhasabah diri kejap.</p>
<p>Jadi, begini ceritanya bermula. Apabila tiba hari2 hujung minggu iaitu Sabtu dan Ahad. Aku berasa semacam aman dunia di sekeliling aku. Iyelah. Aku dapat melepaskan segala tekanan yang terbuku di dalam diri dengan merehatkan minda dan fizikal agar dikumpulkan semula kekuatan yang ada untuk dihadapi lima hari bekerja akan datang. Tabiat aku dalam mengharungi hari hujung minggu biasanya akan dipenuhi dengan aktiviti2 yang agak <em>special </em>termasuklah dalam hal makan. Aku bercadangnya nak melantak asam pedas ikan kat Medan Asam Pedas di Parit Jawa tu. Maklum la aku bukan reti nak masak lauk ni. Emak aku je yang pandai. Tapi entah macam mana aku mengidam dan &#8216;terbelok&#8217; ke arah Batu Pahat untuk menikmati nasi baryani Mat Shah (seperti gambar di atas) pulak. Dah tu macam mana aku boleh dapat surat saman? Ha ini kisah berikutnya. Apabila sudah membeli nasi itu (beli sebungkus je), aku membelok terus ke bandar. Dah alang2 ada kat bandar, aku pergilah ke bank untuk cucuk duit sementelahan dah semakin ringan dompet aku. Kebiasaannya aku cucuk duit pada waktu malam sebab tak kena kupon. Rugi je letak kupon kalau mengambil waktu yang singkat macam cucuk duit ni. Jadi, dalam kepala otak aku ni selalu menganggap kalau hari cuti tak payah la letak kupon macam tengahari tadi. Sampai kat bank, <em>parking </em>yang dekat dah penuh. Nak tak nak terpaksa aku letak jauh. Ada la dalam 8 &#8211; 10 minit kena jalan kaki. Masa aku  dalam jalan kaki tu, aku dah ternampak pegawai perbandaran berlegar2 di sepanjang lot <em>parking</em>. Itu pun aku masih tak tersentak lagi walaupun dah diberikan petanda. Lepas selesai cucuk duit dan kembali ke kereta aku, surat yang berwarna agak kemerahjambuan dah terpampang di <em>wiper. </em>Barulah aku sedar bahawa aku dah disaman buat pertama kali dalam hidup ini. Tempoh 14 hari telah ditetapkan untuk menunaikan bayaran saman tersebut (kadar bayaran saman seperti anak panah dalam gambar). Satu lagi masalah telah timbul selepas surat notis pembayaran PTPTN yang aku terima sebelum ini. Sepanjang pemanduan pulang ke rumah, aku asyik teringatkan saman itu padahal hari ini hari cuti. Akhirnya baru aku sedar cuma hari Ahad atau hari kelepasan am sahaja tak perlu letak kupon. Itulah salah satu kecuaian ingatan yang tidak sepatutnya berlaku. Nak tak nak terpaksa aku menapak ke kaunter pembayaran saman pada minggu depan dengan harapan dapat dikurangkan  bayaran itu memandangkan aku orang luar (plat kereta aku M, hehehe). Bila difikirkan balik kalau aku ke medan asam pedas tu, takde kena beban macam hari ni. Maka timbul satu pepatah Melayu ubahsuaian oleh aku iaitu kerana nasi sebungkus, aku disaman pegawai perbandaran.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Pagan Roots of Halloween]]></title>
<link>http://messianicmdg.wordpress.com/2009/10/30/pagan-roots-of-halloween/</link>
<pubDate>Fri, 30 Oct 2009 02:04:46 +0000</pubDate>
<dc:creator>messianicmdg</dc:creator>
<guid>http://messianicmdg.wordpress.com/2009/10/30/pagan-roots-of-halloween/</guid>
<description><![CDATA[I am going through all the booklets I have on the topic so you can read my resources. If you want to]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>I am going through all the booklets I have on the topic<br /> so you can read my resources. If you want to write<br />
an article or book on the topic please feel free to use<br />
as you like.
</p>
<p>Rough Notes -WDHCF</p>
</p>
<ul>
<li>Where did Halloween originate from?</li>
<li>How did we get it?</li>
<li>Halloween was celebrated by pagans centuries <br /> before the First Century Congregation was founded.</li>
<li>Introduced into the First Century Congregation <br /> centuries after the death of the Apostles, yet it <br /> was celebrated by the pagans centuries before the <br />
First Century Congregation was founded.
</li>
<li>From Halloween Through Twenty Centuries, by Ralph<br /> Linton, page 4, it says, &#8220;The American celebration <br /> rests upon Scotish and Irish folk customs which <br />
can be traced in direct line from Pre-Christian <br />
times. Although Halloween has become a night of <br />
rollicking fun, superstitious spells, and eerie <br />
games which people take only half seriously, its <br />
beginnings were quite otherwise. The earliest <br />
Halloween celebrations were held by the Druids in <br />
honor of Samhain, Lord of the Dead, whose festival <br />
fell on November 1.&#8221;
</li>
<li>very distant from being righteous festival.</li>
<li>pagan holiday masquerading as though it was a <br /> genuine custom of the true Congregation of <br /> Yeshua / Jesus Christ.
</li>
<li>parents allow their children to get involved in the <br /> spirit of the pagan custom.</li>
<li>The Encyclopedia Americana states, &#8220;it&#8217;s clearly a <br /> relic of pagan times.&#8221;</li>
<li>The Encyclopedia Britannica states, &#8220;It long <br /> antedates Christianity. The two chief <br /> characteristics of ancient Halloween were the <br />
lighting of bonfires and the belief that this is the <br />
one night in the year during which ghosts and<br />
witches are most likely to wander about. History <br />
shows that the main celebrations of Halloween were <br />
Druidical and this is further provided by the fact <br />
that in parts of Ireland October 31 is still known <br />
as Oidhch Shamhna, &#8220;Virgil of Saman.&#8217;&#8221;
</li>
<li>Halloween celebrated by the pagans long before<br /> Yeshua / Jesus Christ was even born.</li>
<li>Halloween was celebrated by the Romans.</li>
<li>Encyclopedia Britannica continues, &#8220;On the Druidic<br /> ceremonies were grafted some of the characteristics <br /> of the Roman festival in honor of Pomona held about<br />
November 1, in which nuts and apples, representing <br />
the winter store of fruits, played an important <br />
part.&#8221;
</li>
<li>Halloween&#8217;s pagan customs are widespread around the<br /> world to celebrate this season.</li>
<li>The Book of Halloween by Ruth Kelley writes, &#8220;The <br /> pagan Druid priests taught the immortality of the<br /> soul, that it passed from one body to another at <br />
death &#8230; They believed that on the last night of <br />
the old year (October 31) the lord of death <br />
gathered together the souls of all those who had <br />
died in the passing year and had been condemned to <br />
live in the bodies of animals, to decree what forms <br />
they should inhabit for the next twelve months. He <br />
could be coaxed to give lighter sentence by gifts <br />
and prayers. &#8221;
</li>
<li>Halloween Through Twenty Centuries page 5 writes,<br /> &#8220;On the New Year, their sins being expiated, they <br /> were released to go to the Druid Heaven.&#8221;
</li>
<li>Wheel of the Year, picture found <br /> <a href="http://i11.photobucket.com/albums/a164/danielmgrant/wheelofyear.jpg">here</a> <br /> illustrates Pagan festivals such as Samhain <br />
(Halloween), Yule (Saturnalia &#8211; Christmas), <br />
Imbolc, Ostara (Ishtar &#8211; Easter) Beltane, Litha, <br />
Lammas, Mabon, which some of their customs have <br />
been grafted into Christianity.
</li>
<li>Halloween / Samhain promoted the &#8216;Doctrine of<br /> Immortality of the Soul&#8221; that the dead are not <br /> really dead.
</li>
<li>almost all heathen countries had festivals or days <br /> set aside to honor the dead.</li>
<li>These festivals originated from the death of Nimrod,<br /> (Genesis 10:8-10) whom Semiramis said had resurrected<br /> from the dead when an evergreen tree grew out of a<br />
dead tree stump which is the origins of the Christmas<br />
tree associating Yule (Saturnalia &#8211; Christmas) to Samhain<br />
(Halloween).
</li>
<li>The meaning of the word &#8220;Halloween&#8221; &#8211; Allhallows or<br /> Hallowmas, or All Saints Day which is one of the <br /> festivals of the Catholic Church says Lintons <br />
Halloween Through Twenty Centuries, page 3.
</li>
<li>Samhain / Halloween was the evening celebration<br /> commencing at sunset, in anticipation of November 1,<br /> honoring the Lord of the Dead.
</li>
<li>Who is Lord of the Dead?</li>
<li>Yeshua / Jesus Christ states in Matthew 22:31-32<br /> &#8220;But as touching the resurrection of the dead, have <br /> ye not read that which was spoken to you by God, <br />
saying, I am the God of Abraham, and the God of <br />
Isaac, and the God of Jacob? God is not the God <br />
of the dead, but of the living&#8221;
</li>
<li>God is not God of the dead but in reality and in<br /> righteousness, Yeshua / Jesus Christ is Lord of the <br /> dead.
</li>
<li>the dead do not serve God (Psalm 6:5, 115:17), the<br /> soul that sins dies (Ezekiel 18:4), the dead know <br /> nothing (Ecclesiastes 9:5), the dead&#8217;s thoughts <br />
perish (Psalm 146:4), only God has immortality<br />
(1 Timothy 1:17, 6:15-16), and only God can destroy <br />
a persons soul (Matthew 10:28)
</li>
<li>to consult the dead is an abomination.<br /> (Leviticus 19:31, Deuteronomy 18:9-12) and is part <br /> of the abominations of the nations. <br />
(Deuteronomy 18:9, 1 Kings 14:24, Ezekiel 6:9)
</li>
<li>How is Yeshua / Jesus Christ Lord of the dead? He<br /> defeated death as atonement for our sins but also to <br /> become Lord of the dead (Romans 14:9)
</li>
<li>Yeshua / Jesus Christ through his resurrection <br /> obtained the keys to Hades or state of the dead. <br /> (Revelation 1:18)
</li>
<li>Who did Yeshua / Jesus take the authority of &#8220;Lord <br /> of the Dead&#8221; from? Satan / Lucifer ofcourse. <br /> (Hebrews 2:14)
</li>
<li>What is Yeshua&#8217;s / Jesus Christ&#8217;s function as Lord <br /> of the Living and the Dead?</li>
<li>on the last day to change the righteous from mortal <br /> to immortal (1 Corinthians 15:51-58, <br /> 1 Thessalonians 4:14-18), to resurrect the righteous <br />
to eternal life (John 3:16) and the unrighteous to <br />
resurrection of condemnation (John 6:39, 40, 44, 54, <br />
11:24-26, 12:48, 5:28-30)
</li>
<li>Paganism make the &#8220;Lord of the Dead&#8221; other than<br /> Yeshua / Jesus Christ but give authority to deities <br /> such as Samhain, Baal, Nimrod, Hercules, Tammuz, <br />
Adonis, Achilles, Orion, Belial, Mithra, Horus, <br />
Osiris, Thor, Yule, Cronos, Kronus, Saturn, Odin, <br />
Bacchus, Dionysus, Molech, Deonius, Jupiter, Man <br />
the Branch, Wodan, Attes, Attis, and many others <br />
depending which variation of paganism the name <br />
derives from.
</li>
<li>Paganism really is worshiping Satan / Lucifer as<br /> &#8220;Lord of the Dead&#8221; , as Satan deceives the whole <br /> world (Revelation 12:9) and Satan / Lucifer is the <br />
Prince the power of the air (Eph 2:2) and god of <br />
this world (2 Cor 4:4).
</li>
<li>Giving these deities the authority of &#8220;Lord of the <br /> Dead&#8221; rather than Yeshua / Jesus Christ is <br /> glorifying Satan / Lucifer and is a form of <br />
Idolatry.
</li>
<li>In my opinion Halloween is Satanic.</li>
<li>people today are deceived into believing that <br /> Halloween is harmless fun, but infact are honoring <br /> Satan on this day.
</li>
<li>most people know deep in their soul that Halloween <br /> is Occult, sinful, and honors Satan / Lucifer</li>
<li>Apostle Paul states that this kind of worship is <br /> worshiping demons (Galatians 4:8)</li>
<li>Halloween is not a righteous form of worship to <br /> worship God</li>
<li>The True God demands that worshipers worship him <br /> in Spirit and in Truth. (John 4:23-24)</li>
<li>What is the origins of All Saints Day?</li>
<li>November 1st, derived from the pagans is celebrated <br /> by in hundreds of Church denominations to honor <br /> the dead Saints
</li>
<li>Pope Urban IV states All Saints day is &#8220;to honor <br /> all the saints, known and unknown, and to supply <br /> any deficiencies in the faithful&#8217;s celebration of <br />
saints&#8217; feasts during the year&#8221; according to <br />
Reference Catholic Encyclopedia
</li>
<li>How did Christianity come to venerating saints <br /> come to be observed on the day in honor of the <br /> devil?
</li>
<li>The Catholic Encyclopedia continues, &#8220;&#8230; The <br /> Church, feeling that every martyr should be <br /> venerated, appointed a common day for all.&#8221;
</li>
<li>The Catholic Encyclopedia continues, &#8220;Gregory III <br /> (731-741) consecrated a chapel in the basilica <br /> of St. Peter to all saints and fixed the <br />
anniversary on November 1 &#8230; Gregory IV <br />
(827-844) extended the celebration on 1 November <br />
to the entire church. The vigil (Halloween) seems <br />
to have been held as early as the feast itself.&#8221;
</li>
<li>From Halloween Through Twenty Centuries Ralph Linton <br /> says, &#8220;All Saints&#8217; Day was introduced into the <br /> church calender because the year was not long <br />
enough to make it possible to dedicate a special <br />
day for each spirit of the Catholic Church, &#8230; That <br />
the day chosen was one already associated in the <br />
popular mind with a thronging of spirits of the <br />
dead which was quite in line with church policy <br />
of incorporating harmless pagan folk ideas. &#8221;
</li>
<li>Protestant Churches observe All Saints&#8217; Day &#8220;since <br /> it was on this day in 1517, that Martin Luther <br /> posted his epoch-making ninety-five theses on the <br />
door of the castle church at Wittenberg, &#8230; He <br />
chose Halloween night because he knew that the<br />
townsfolk &#8230; would be coming to the church that <br />
night.&#8221; (Halloween pp 9-10)
</li>
<li>What is the origins of &#8220;Trick or Treat?&#8221;</li>
<li>Where did the prank of children knocking on peoples <br /> doors and shouting &#8220;Trick or Treat&#8221; come from?</li>
<li>From Halloween Through Twenty Centuries Ralph Linton<br /> says, &#8220;&#8230; certainly it comes from pagan times. &#8230; <br /> led by a man in a white robe wearing a horse mask. <br />
&#8230; which indicated that this custom was a survival <br />
of a Druid rite.&#8221;
</li>
<li>The horse head was sacred to the Sun God.</li>
<li>The procession levied a contribution from the <br /> farmers in the perverted name of what probably was <br /> an old Druid god. Unless the procession was treated <br />
liberally with gifts, the farmers were tricked with <br />
the threat of a curse that would ruin following years <br />
crops.
</li>
<li>The custom of having processions at Halloween were<br /> further derived by wealthy churches during the Middle <br /> Ages copying the ancient Greek and Roman processions <br />
parading the relics of patron saints.
</li>
<li>Poorer churches could not afford to buy relics so <br /> they used caricatures of their patron saints</li>
<li>Halloween Through Twenty Centuries page 103 states,<br /> &#8220;Those who were not playing the parts of the holy <br /> ones also wanted to get into the procession and so <br />
dressed up as angels or devils. The Allhallows <br />
procession around the churchyard eventually became a <br />
gay and motley parade.&#8221;
</li>
<li>the &#8220;Trick or Treat&#8221; custom simply derived from these <br /> former degenerate absurd customs which came out of <br /> paganism, grafting them into Christianity labeling <br />
them with Christian names.</li>
</ul>
<p>Shalom<br />Michael Grant</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[ALEVİLİK GERÇEĞİ]]></title>
<link>http://panteidar.wordpress.com/2009/10/29/alevilik-gercegi/</link>
<pubDate>Wed, 28 Oct 2009 23:22:20 +0000</pubDate>
<dc:creator>pante</dc:creator>
<guid>http://panteidar.wordpress.com/2009/10/29/alevilik-gercegi/</guid>
<description><![CDATA[Aleviliğin Kökeni: Aleviliğin kökeni genel olarak Muhammed’in vefatı sonrasında yaşanan gelişmelere ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong><span style="font-family:Verdana,Arial,Helvetica,sans-serif;color:#3333ff;font-size:medium;">Aleviliğin Kökeni:</span></strong></p>
<p><span style="font-family:Verdana,Arial,Helvetica,sans-serif;font-size:medium;">Aleviliğin kökeni genel olarak Muhammed’in vefatı sonrasında yaşanan gelişmelere dayanmaktadır. Ancak Anadolu Aleviliği ele alınırken islamöncesi ve sonrası birçok farklı dinsel ve kültürel unsuru da gözden kaçırmamak gerekmektedir.Önce Aleviliğin doğuşuna yolaçan gelişmeleri görelim:<!--more--></span></p>
<p>Muhammed’in vefatı sonrasında ortaya çıkan kimin halife olacağı sorunu, Alevi-sünni meselesinin ilk tohumlarını atmıştır.<br />
Alevilere göre muhammed, Ali&#8217;yi yerine halefi olarak gösteriyordu.</p>
<p>Ölmeden önce Muhammed “Bana bir kalem ve kağıt getirin size bir vasiyet yazdırayım ki, benden sonra ihtilafa düşmeyesiniz.” demiş ancak bu isteği yerine getirilmemiş ve Peygamber vasiyetini yazamadan vefat etmişti. Daha sonra Ali ve diğer aile üyeleri Peygamberin defin işleriyle uğraşırken, Ebu Bekir ve Ömer’in de aralarında bulunduğu ensar ve muhacirin ileri gelenleri iktidar kavgasına başlamışlardı bile. Bu iktidar mücadelesi Ebu Bekir’in halife olması ile sonuçlanmış, daha sonra sırasıyle Ömer ve Osman halife olmuşlardır. Sonuç olarak bu üç kişinin halifelikleri, deyim yerindeyse Peygamberin Ehli Beytine rağmen gerçekleşmiş, bu nedenle yüzyıllardır tartışılagelmiştir. Ali, bu halifelikleri onaylamamakla birlikte, iktidar uğruna gerginlik yaratmaktan da kaçınmış, bu haksızlığı sineye çekmeyi uygun görmüştür.</p>
<p>Bilhassa Osman’ın halifelik dönemi (644-656), daha önce tohumları ekilmiş bulunan bölünmelerin, problemlerin su yüzüne çıktığı bir dönem olmuştur. Halife Osman’ın yönetiminde akrabalarına, yani Emevi ailesine gösterdiği aşırı yakınlık ve valiliklere onları tayin etmesi ve diğer suistimaller ona karşı Irak, Mısır, Hicaz ve Suriye’de yoğun bir hoşnutsuzluk duyulmasına yol açmıştır. Valileri halka kötü davranıyor olmalarına rağmen onları koruyucu bir tutum takınmış, sonuçta Mısır, Basra ve Kûfe’den yola çıkan gruplar Halife Osman’ın evini kuşatarak onu öldürmüşlerdir.</p>
<p>Üçüncü Halife Osman’ın öldürülmesi sonrası, Ali halifeliği sahabenin ısrarları üzerine kabul etmiştir. Ali iç karışıklıkların çok yoğun olduğu bir dönemde ve bu karışıklıkları sonlandırmak amacıyla halifelik görevini kabul etmiştir. Daha önce Osman’ın aleyhinde bulunmuş olan Muhammed’in eşlerinden Ayşe, Talha ve Zübeyr, Ali’nin halife olması sonrasında onu Osman’ın ölümünden sorumlu tutarak Cemel savaşına yolaçmışlardır. Cemel Savaşı Ali’nin galibiyetiyle sonuçlanmıştır.<br />
Asıl sorun ise kendisine biat etmeyi reddeden Şam valisi Muaviye&#8217;dir. Muaviye, Ali’yi Osman’ın ölümünden sorumlu tutuyor ve Şam’da bunun propagandasını yapıyordu. Ali’nin uyarıları sonuçsuz kalınca Ali ve Muaviye Orduları arasında Sıffin Savaşı (657) başlamış oldu.  Ali’nin ordusu savaşı kazanmak üzereyken, Muaviye’nin yakın adamı Amr İbn-ül As’ın, askerlerin mızraklarının ucuna Kuran sayfalarını bağlatarak “Allahın kitabı sizinle bizim aramızda hakem olsun.” diye bağırtması sonucu Hz. Ali’nin ordusu saldırıyı durdurdu. Bu şekilde Amr’ın hilesi işe yaradı ve iki taraftan hakemler seçildi. Hakemlikteki entrika ile Muaviye halife seçildi.</p>
<p><span style="font-family:Verdana,Arial,Helvetica,sans-serif;font-size:medium;">Bu arada Ali’nin ordusundan ayrılan bir grup da Hariciler adını almışlardır. Böylece müslümanlar Ali yandaşları, Muaviye yandaşları ve Hariciler olmak üzere üçe bölünmüş oluyorlardı. Ali vefatından önce Haricilere yönelik askeri bir harekat düzenlemiş, önemli bir bölümünü yok etmişti. 24 Ocak 661’de ise Ali, İbn Mülcem adlı bir harici tarafından uğradığı saldırı sonucunda öldürüldü.. </span></p>
<p><strong><span style="font-family:Verdana;color:#3333ff;font-size:medium;">Kerbela Katliamı:</span></strong></p>
<p><span style="font-family:Verdana,Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="font-size:medium;"> Ali’nin vefatı sonrası Şam ve Mısır dışında bütün eyaletler Hasan’a biat etmişlerdi. Muaviye kendi iktidarı için tehlikeli saydığı Hasan’ı zehirletmekten de çekinmedi. Muaviye, Ehli Beyte ve  Ali yandaşlarına her türlü eziyeti yaptırmış, camilerde Ali’ye lanet okutmuş ve kendisinden sonra oğlu Yezid’in halife olmasını sağlamak yoluna gitmişti. Hasan’ın zehirletilmesiyle Yezid’in önünde en büyük engel olarak Hüseyin bulunmaktaydı.</span></span></p>
<p>Yezid ilk iş olarak Medine Valisi ve akrabası Velid’e bir mektup yazarak, özellikle Hüseyin’in muhakkak kendisine uymasının sağlanmasını, bunu reddederse öldürülmesini emrediyordu. Doğal olarak Hüseyin’in Yezid gibi bir zalime itaat etmesi mümkün değildi. Hüseyin, Muhammed Hanefi’nin de tavsiyesiyle 4 Mayıs 680 gecesi, bütün aile fertlerini yanına alarak Mekke’ye gitti. Ayrıca, Hüseyin’in Yezid’e biat etmediğini ve Mekke’ye gittiğini öğrenen Kûfeliler de Hüseyin’e elçiler göndererek Kûfe’ye davet ile kendisini halife olarak tanıyacaklarını bildirdiler. Bunun üzerine Hüseyin amcaoğlu Müslim’i uygun bir ortam sağlamak için Kûfe’ye gönderdiyse de Müslim Yezid’in adamlarınca yakalanarak idam edildi. Hüseyin Mekke’den Kûfe’ye doğru yola çıktığı sırada Müslim öldürülmüştü.</p>
<p>Hüseyin ve beraberindekiler Kerbela’ya geldiklerinde hem susuz bırakılmış, hem de binlerce kişilik ordu tarafından sarılmış durumdaydılar. Yezid’in Kûfe valisi Ubeydullah,  Hüseyin’in geri dönmek, Yezid’le görüşmek veya islam sınırlarından birine gitmek isteklerinden hiçbirini kabul etmedi. Esasen onun görevi Yezid’in emrini yerine getirmek, yani Hüseyin’i öldürmekti. Çünkü biliyordu ki  Hüseyin yaşadığı sürece efendisi Yezid’e rahat yoktu. Sözde müslümanlardan oluşan koskoca bir ordu iktidar uğruna kendi dinlerini kuran Peygamberin torununu ve ailesini katletmeye kararlıydı.</p>
<p>Nihayet 10 Ekim 680 günü Hüseyin son hazırlıklarını yaptı ve Yezid’in ordusuna yaklaşarak hitab etmek istediyse de, bu anlamlı konuşma Yezid’in ordusunu pek etkilemedi. Çok dengesiz bir şekilde başlayan savaşta Hüseyin’in 23 süvari ve 40 piyadeden oluşan savaşçıları öğleden sonraya gelindiğinde gittikçe azalmış bulunuyordu. Hüseyin de bu az sayıda insanla yaya olarak savaşıyordu. Sonunda Şimr’in emriyle her yandan hücum edilerek Hüseyin öldürüldü. Sonra çadırlar yağma edildi, hasta olan İmam Zeynel Abidin de öldürülmek istendiyse de engellendi. Bu çirkin savaşın en küçük kurbanı ise daha altı aylık bir bebek olan Hüseyin’in oğlu Ali Asgar’dı. Hüseyin tarafında öldürülenlerin sayısı 72 kişi idi.</p>
<p>Kerbela olayı yüzyıllara damgasını vurmuş bir tarihsel olaydır. Bu olay o zamanki müslüman  halkları o kadar etkiledi ki Emevi saltanatı kökünden sarsıldı. Kerbela Olayı İran ve Hicaz’da duyulunca halkta Emevilere karşı büyük bir kin oluştu ve isyan hareketleri başgösterdi. Yezid’in Mekke ve Medine’ye saldırması ise bardağı taşıran son damla oldu. Özet olarak , camilerde Ali’ye küfür ettirilmesi, önce  Hasan’ın daha sonra da  Hüseyin ve ailesinin ki Peygamberin soyu onlardan devam ediyordu, acımasızca öldürülmeleri, Emevi Hanedanına karşı muhalif bir düşünsel ve siyasal temeli olan bir harekete yolaçtı. Bu harekete Ali yandaşlığı anlamına gelen Alevilik denildi.</p>
<p><span style="font-family:Verdana,Arial,Helvetica,sans-serif;"> <strong><span style="color:#3333ff;">Kızılbaşlık-Alevilik </span></strong></span></p>
<p><span style="font-size:medium;">Aslında Aleviliğin tarihsel adı Kızılbaşlıktır. Alevilik adının tarihsel karşılığı yoktur.<br />
Kızılbaşlık, Türk tarihinin en önemli göç dalgalarından birisinin sonucu olarak ortaya çıkmış olan, temelinde Türk kültürü; vahdet-i vücud görüşünü benimseyen, fazla mezhep kaygısı taşımayan sufilikle yoğrulmuş yüzeysel bir Müslümanlık ve yoğun Ehl-i Beyt sevgisi olan, sosyo politik bir farklılaşma hareketidir.</span></p>
<p>Kızılbaş adı, başlangıçta, hiçbir olumsuz içerik taşımaksızın, sadece Safevi taraftarlığı anlamında, bizzat Kızılbaş diye isimlendirilen kimseler tarafından, övünçle kullanılmıştır. Kızılbaşlık, başlangıçta, yalın haliyle Erdebil Tekkesine mürid olmak anlamına gelmekteydi. Osmanlı kaynakları da, esas olarak “Kızılbaşlık”ı Safevileri destekleyen Türk boyları için kullanmışlardır.</p>
<p>Safevi devleti “Devlet-i Kızılbaş”, askerleri de “leşker-i Kızılbaş”tır. Osmanlı- Safevi mücadelesinde özellikle Osmanlıların meşruiyet arayışı Kızılbaşlığın din zeminine taşınmasına yol açmıştır. 19. asrın sonlarından itibaren Kızılbaş adı yerini, “Alevi” adına bırakmıştır. Alevilik, Kızılbaşları, Çepnileri, Tahtacıları, Bektaşileri vs. kucaklayan bir şemsiye kavram haline gelmiştir.</p>
<p>Şah İsmail’den bize intikal eden şiirler dikkatlice tetkik edildiği zaman, bunların ciddi manada bir Tasavvufî derinlik taşıdıkları farkedilmektedir. Şah İsmail, Tanrı’nın varlığına içtenlikle inanan, Muhammed’i peygamber olarak kabul eden bir insandır. Ancak, onun Tanrı anlayışında, Vahdet-i Vücud’cu bir boyut hemen hissedilmektedir. Ali’ye yönelik sevginin yoğunluğu, belki de onu, derin denizlerde, pusulasız yelken açmaya sürüklemiş olmalıdır.</p>
<p>Gerçekten de, Ali sevgisinin Şah İsmail’in dilinden dile getirilişi, insanı ürpertecek niteliktedir. Belki de Ali’nin uluhiyeti ile ilgili görüşler, bu anlayışın bir tezahürü olarak anlaşılmalıdır. Onun, zaman zaman “enel Hak” ifadesini kullanması, Vahdet-i Vücut anlayışının bir göstergesidir. Şah İsmail’in şiirlerinde Oniki İmam sevgisi de öne çıkmaktadır.</p>
<p>Şah İsmail, bir şiirinde Tevhid konusunda şöyle demektedir:</p>
<p><span style="color:#990000;font-size:medium;">Evvel ol Allah’ın adı söylenir<br />
Cümle ibadetin başıdır Tevhid.<br />
Pirim Şeyh Safi’den bize kalmıştır<br />
Sofi kardeşlerin kânıdır tevhid.</span></p>
<p>****<br />
Her kim Şeyh Safi’nin emrini tutmaz<br />
Yorulur bu yolda menzile gitmez<br />
Gayrı millet ana itibar etmez<br />
Cümle ibadetin başıdır tevhid.</p>
<p>****<br />
Can Hatayim Tevhid derya denizdir<br />
Tevhid etmeyenler bizim nemizdir<br />
Pirim Şeyh Safiden sermayemizdir<br />
Oniki imamin erkânı tevhid.</p>
<p><strong><span style="color:#0000ff;">Bektaşilik-Alevilik</span></strong></p>
<p><span style="font-family:Verdana,Arial,Helvetica,sans-serif;color:#000000;"> <span style="color:#000000;font-size:medium;">Günümüzde, Alevilik konusunda yapılan araştırmalarda, en çok kullanılan ifade, “Alevilik-Bektaşilik” şeklindedir. Alevilikle, tarihteki doğru kullanılışı ile Kızılbaşlıkla, Bektaşilik arasında bir ilgi, irtibat olduğu, tartışılamayacak kadar açıktır. Kızılbaşlık Bektaşiliği ciddi olarak etkilemiştir.</span></span></p>
<p>Osmanlı’nın, Kızılbaşları denetim altında tutabilmek için, onları bir şekilde Bektaşi tekkeleri ile irtibatlandırma yoluna gitmiş olması da, bu etkileşim sürecinde etkin bir husustur. Şah İsmail’in de, kendi emelleri açısından Bektaşiliği kullanmış olması imkan dahilindedir. Ne var ki, Kızılbaşlıkla Bektaşilik arasındaki ilişki yaterince araştırılmamıştır. Bektaşilik, Osmanlı’nın kuruluşundan beri var olan ve Yeniçeri Ocağı ile irtibatlandırılarak bir anlamda resmi tarikat niteliğine bürünen bir tarikattır. 1826’da Yeniçeri Ocağı kaldırılıncaya kadar, Bektaşilerle Osmanlı Devleti arasında, çok ciddi bir çatışmanın var olduğu söyleyebilmek pek mümkün değildir. 1826’da kapatılan Bektaşi tekkeleri 13 yıl sonra tekrar açılmıştır. Bektaşiler, bu dönemde Osmanlı sarayı tarafından korunmuş ve desteklenmişlerdir. Aynı Osmanlı Devleti, Kızılbaşları Yavuz Sultan Selim’den itibaren düşman ilan etmiştir. Arşiv belgeleri, Kızılbaşlara yapılan kötü muamelelerin, zulümlerin, haksızlıkların da belgesi niteliğindedir.</p>
<p>Bektaşi ;İmam Cafer mezhebinden ,Hacı Bektaş tarikatından Türkmen etiği haricinde olan kişi ve gurpların adıdır .Yani Arnavut ,Sırp ,Rum ,Laz,Ermeni vs. etiğinden gelen ve Bektaşi tarikatına girenlere &#8221;Bektaşi&#8221; denir .</p>
<p>Bektaşilik etnik köken belirtmez . Bir tarikattır isteyen herkes Bektaşi olabilir .Bir Bektaşi Babasından &#8221;el almak &#8221; bunun için yeterlidir .<br />
Alevilik ise etnik köken belirtir .Türkmen olmayı bereberinde getirir.Anadoluda kendini Alevi-Kızılbaş olarak niteleyen gurupların tümü Türkmendir .<br />
Aleviliğe girme diye bir uygulama yoktur . Düşkün olur çıkarsın ama eğer bir Alevi -Türkmen anne-babaya sahip değilsen Alevi olamasın .Alevilikte böyle bir uygulama yok .</p>
<p>Alevi-Kızıbaşalar ile Bektaşiler arasındaki farklardan birde &#8221;Musahiplik&#8221; uygulmasıdır .Eski bir Moğol-Türk gelenegi olan &#8221;Anda&#8221;lık yani &#8221;Kan kardeşliği &#8221; Türkmen-Alevi inancında&#8221;Musahip&#8221;lik adı altında yol ve ahiret kardeşliğine dönüşmüştür . Alevi-Kızılbaş uygulamasında olan musahiplik Bektaşilkte yoktur .</p>
<p>Alevi-Kızılbaş Türkmenler kendilerinden olanı &#8221;BİZDEN &#8221; diğer sünni, şafi grupları &#8221;YABANCI &#8221; olarak tanımlarlar .</p>
<p>Bektaşi dergâhları eğitim faaliyetleri ve araçları bakımından da, ocakzade dedelere bağlı Alevilerle kıyaslanmayacak ölçüde kurumsallaşmış idiler.Dergahlarda yüzlerce cilt eser bulunurken, Alevi köylerinde sadece Dede evlerinde el yazması kitaplar bulunurdu.</p>
<p><strong><span style="color:#0000ff;">Şamanizm-Alevilik</span></strong></p>
<p><span style="font-family:Verdana,Arial,Helvetica,sans-serif;color:#000000;"><span style="color:#000000;"> <span style="font-size:medium;">Anadolu Aleviliğinde Şamanizmin etkisi büyüktür.</span></span></span></p>
<p>Alevî, Bektaşî ve Tahtacı semahlarının, Şamanların davulun eşliğinde okuyarak oynamasına çok benzemesi, bu sonuncunun Şaman oyununun gelişmiş şekli olduğunu söylemeye esas verir. Musiki, resitatif şiir ve raks, Şamanı vecde getirdiği gibi, halk sufilerini de dünya kaygılarından uzaklaştırır, Tanrı ile insan arasındaki engeli aradan kaldırır. Alevî ve Tahtacılarda Dernek ve Cem ayini zamanı yapılan semahlarda saz veya bağlama gibi enstrümanlardan yararlanılırdı. Bu merasimlerde ikiden az ve onikiden çok saz olmazdı. Şarkının, oyunun ve musikinin semahı oluşturması, dini içerikli sazlı, sözlü ve oyunlu merasimlerin geçirilmesi, semahın, aynı zamanda erkânın da eski Şaman merasimlerinin ve kültürünün bir kalıntısı olması dolayısıyladır.</p>
<p>Bektaşîler, Alevîler, Tahtacılar Ahiret ve ölümden sonraki sorumluluğu “Eline, Beline, Diline sahip ol”, şeklinde algılıyorlar. Nitekim bu üç temel prensibe amel etmeyenin ahirette de sorumlu olacağına kesin şekilde inanılır. Bu ise ahiret inancını şer’î hükümlerden ve dinî kurallardan daha çok manevî bir yaşama bağlamak demektir.</p>
<p><span style="font-size:medium;">Bismişah Allah ! Allah !!..</span></p>
<p><span style="color:#000000;font-size:medium;">Gün çerağı uyardım fahri Hüda&#8217;nın aşkına<br />
Seyyidi Kenvey MUHAMMED MUSTAFA&#8217;nın aşkına<br />
Sakiyi Kevser hem Aliyül Mürteza&#8217;nın aşkına<br />
Hem Hatice Fatıma Hayrülnisa &#8216;nın aşkına<br />
Şah Hasan Hulki Rıza ,Hem Şah Hüseyin desti<br />
Kerbela&#8217;nın aşkına<br />
Ol Zeynel Abidin mazlumun aşkına<br />
Hem Muhammed Muhammed Bakır ol kim nesli pak CAFERİ SADIK aşkına</span></p>
<p>Şah Muhammed Taki,Aliyül Naki&#8217;nin aşkına<br />
Hem Hasan &#8216;ül Askeri ,Hem Muhammed Mehdi&#8217;nin aşkına<br />
Pirimiz üstadımız HÜNKAR HACI BEKTAŞ VELİ &#8216;nin aşkına<br />
Rüşan olsun çerağımız Cebrail Aleyhüselam&#8217;ın aşkına</p>
<p>Pir Cemal&#8217;i MUHAMMED,kemali İmam Hasan ve İmam Hüseyin ALİ &#8216;yi bilenlere<br />
candan selavat .</p>
<p>Bismişah Allah ! Allah !!..<br />
Bismişah Allah ! Allah !!..<br />
Bismişah Allah ! Allah !!..</p>
<p><strong><span style="color:#0000ff;">Alevilerde İnanç ve İbadet</span></strong></p>
<p><span style="font-family:Verdana,Arial,Helvetica,sans-serif;color:#000000;font-size:medium;"> <span style="color:#000000;">Alevilerde inanç ve ibadet anlayışının kendine özgü yönleri bulunmaktadır. Bu anlayışın temeli biçimden çok özü esas almasına dayanır. Biçimsel anlamda ibadetin bir araç, olgun insan olmanın ise esas amaç olduğu kabul edildiğinden cemlere katılmak, oruç tutmak yetmez. Eline, diline, beline bağlı olmayan, en kutsal varlık olan insanı sevmeyen, olgunlaşmamış insanların ibadetleri de boşunadır. Bu kişiler Cem törenlerine alınmadıkları gibi toplumdan da dışlanırlar.</span></span></p>
<p>Bilindiği üzere Alevilik Hz. Ali, Ehl-i Beyt ve Oniki İmam, ondört masum sevgisine dayanır. Ehl-i Beyt sözcük olarak ev halkı demektir. Ev halkı yani Ehl-i Beyt Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’den oluşmaktadır.</p>
<p>1- İmam Ali<br />
2- İmam Hasan<br />
3- İmam Hüseyin<br />
4- İmam Zeynel Abidin<br />
5- İmam Muhammed Bakır<br />
6- İmam Cafer Sadık<br />
7- İmam Musa Kazım<br />
8- İmam Ali Rıza<br />
9- İmam Muhammed Taki<br />
10-İmam Ali Naki<br />
11-İmam Hasan Askeri<br />
12-İmam Mehdi</p>
<p>Öndört Masum:</p>
<p>Muhammed Ekber, Abdullah b. İmam Hasan, Abdullah b. İmam Hüseyin, Kasım, Zeynelaba, Kasım b. Zeynel-abidin, Ali Eftar, Abdullah b. İmam Cafer Sadık, Yahya el-Hadi, Salih, Tayyib, Cafer b. Muhammed Taki, Cafer b. Hasan Askeri, Kasım b. Muhammed Taki.</p>
<p>Dört Kapı Kırk Makam:</p>
<p>Dört Kapı Kırk Makam şeklindeki Kâmil(olgun) insan olma ilkelerini Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin tespit ettiğine inanılır.Hacı Bektaş “Kul Tanrı’ya kırk makamda erer, ulaşır, dost olur.” buyurmuşlardır. Bu ilkeler aşama aşama insanı olgunluğa ulaştırır. Bir başka yoruma göre ise şeriat anadan doğmak, tarikat ikrar vermek, marifet nefsini bilmek, hakikat hakkı özünde bulmak yollarıdır.</p>
<p>Dört Kapı:</p>
<p>1.Şeriat<br />
2.Tarikat<br />
3.Marifet<br />
4.Hakikat</p>
<p><span style="font-family:Verdana,Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="color:#000000;"><span style="font-size:medium;"><span style="color:#3333ff;">Üç sünnet / yedi farz<br />
</span><br />
Alevilerin kutsal kitaplarından “Buyruk”larda yazıldığına göre Alevi yolunun temeli üç sünnet yedi farza dayanır. Bu temel esaslara uymak zorunludur. Üç sünnet yedi farz şunlardır:</span></span></span></p>
<p>Üç Sünnet</p>
<p>1- Dilini tevhid kelimesinden ayırmaya,<br />
2- Gönlünden düşmanlığı gidere, kimseye kin ve kibir tutmaya, kıskançlık etmeye, hırsına uyup şeytana gönül vermeye.<br />
3- Sözü Hakkın kudreti ola, kimseyle kavga etmeye, kimseye düşmanlık yapmaya.</p>
<p>Yedi Farz</p>
<p>1- Çok sır saklaya,<br />
2- Talip binbir ise, bir otura ve bir dilden söyleye,<br />
3- Hakkın terazisine itaat ede, yaptığı bir günaha bin özür ve niyaz eyleye, kimsenin gıybetini<br />
etmeye ve yalan yere and içmeye, yalan söylemeye,<br />
4- Mürebbi hakkına itaat ede, emrine uya,<br />
5- Kuşak kuşana, halifeden el alıp, tövbe eyleye,<br />
6- Musahibini hakikatte Hak cemiyetine eriştire,<br />
7- Halife’den tac ve kisvet kabul eyleye. Özünü şeyhlere ulaştıra.<br />
Bir kişi bunca farzdan ve sünnetten düşse, ona derman yoktur, sürgün olur, yüzü karadır.</p>
<p>Türkiye’deki bütün Alevilerin hepsinin aynı inançta olduğunu söylemek doğru değildir. Çünkü<br />
Alevilerin bir kısmı Melikoff’un dediği inançta bir kısmı ise aksi inançtadır. Örneğin namaz konusunda Aleviler arasında birlik yoktur. Nitekim Cem Vakfı’nın İstanbul’da yaptığı I. İnanç Önderleri Toplantısında(27-351), Alevi dedeleri bu konuda ikiye bölünmüşlerdir. Bir kısmı Alevilikte namaz olmadığını, Alevi ibadetinin sadece cem törenlerinde kılınan halka namazından ibaret olduğunu iddia ederlerken bir kısmı ise Alevilikte hem Sünnilerde olduğu gibi 5 ya da 3 vakit namaz ve hem de cem törenlerinde kılınan halka namazının olduğunu öne sürmüşlerdir. Türkiye’deki Aleviler de, dedeleri gibi bu konuda farklı inanca sahiptirler.</p>
<p>Aleviler arasında oruç konusunda da birlik yoktur. Bazı Aleviler hem ramazan orucunu hem de Muharrem orucunu kabul etmektedirler. Bir kısmı ise Alevilikte Ramazan orucuna yer olmadığını, sadece muharrem orucunun bulunduğuna inanmaktadır. Bazı Aleviler ise Ramazan orucunu kabul ederken bunun 30 gün olmadığını Ramazanda üç gün oruç tutmanın yeterli olabileceğine inanmaktadır.</p>
<p>Hac konusunda ise Ege bölgesi Alevileri genellikle Hz. Hüseyin’in şehit edildiği yer olan Kerbela haccını yaparken, Orta Anadolu ve Çubuk Yöresi Alevileri hem Mekke-Medine hem de Kerbela Haccını kabul etmektedirler.</p>
<p><span style="font-family:Verdana,Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="color:#000000;"><span style="font-size:medium;"><strong><span style="color:#3333ff;">Araştırmacıların Gözüyle Alevilik:</span><br />
</strong><br />
Alman araştırmacı Anton Jozef Dierl Anadolu Aleviliği adlı eserinde şu ifadelere yer vermektedir. ” Keskin inançlı bir Alevi grubu, Zazaca ve Dersimce’nin milli dil olması ve Alevistan adlı ulusal bir otonom bölgenin kurulmasını savunmaktadır. Aleviler, Sünnileri cahil ve bağnaz bulduklarını söyleyeceklerdir. Sünniler ise Alevileri, Hıristiyanlardan da daha kötü görmektedirler. Onlar için Aleviler, kafirdir, ahlaksızdır, komünisttir. Aradaki çatlaklığın birleştirilemeyecek kadar büyük olduğu açıktır. Sünniler, Alevilerin Ali’yi Tanrı olarak kabul ettiklerine inanırlar. Aleviler bu suçlamayı kabul etmezler.</span></span></span></p>
<p>Bir diğer araştırmacı Ruth Mandel Yabancı Ortamlarda Alevi-Bektaşi Kimliği Berlin Örneği adlı çalışmasında şunları yazar: “Sünniler Alevileri Müslüman olmayanlar olarak tanımlamaktadırlar. Sünniler Alevililerin dini ritüellerine kadınları almaları yüzünden suçlamaktadırlar.<br />
Aleviler de Sünnileri peçe gelenekleri dolayısıyla yobaz ve tutucu olarak eleştirmektedirler. Sünni bakış açısına göre Aleviler, imansız kafirlerdir. Aleviler sadece düşman Sünnilere karşı değil, aynı zamanda Türkiye’nin kırsal kesiminde görev yapan jandarmaya karşı da önlem almak zorunda kalmışlardır.</p>
<p>Yine bu yazara göre Aleviler, Uç öykülerinin gerçek olup olmadığını merak ediyorlardı. Çoğu bu öykülere inancı sürdürme konusunda güçlük çekiyordu. Ama kültürlerine, tasavvufa ve kullandıkları sembollere çok bağlıydılar. Her şeyi yukarıdan seyreden bir Tanrı’nın varlığına inanmasalar da, dinsel türkülere çok bağlıydılar. Ben Hıristiyan bir ülkede doğmuş olmak anlamında Hıristiyan’ım ama, Tanrı’nın varlığına inanmıyorum. Ancak Mozart’ın dinsel müziğini hayranım. Dinin müzik gibi sembollerini, bir kültür olarak dinden yararlanmaktan mutluluk duyuyorum. Sanıyorum, Alevilerin yaptıkları da bu, Ali’yi öven şarkılar söylemeye bayılıyorlar, ama Ali’ye inanmıyorlar.<br />
Yine Shankland(1997:24), bu konuda şunları yazmıştır:</p>
<p><span style="font-family:Verdana,Arial,Helvetica,sans-serif;"><span style="color:#000000;"><span style="font-size:medium;">“Bir halkın veya toplumun modern dünyada yerini alabilmesi için bir milli devletin parçası olması gerekir. Devlet vatandaşlarını bağlılık görmek için eğitir, rehberlik eder, yönetir, zenginleştirir ve korur. İstisnalar dışında bütün bunları yaşayan kişi, milletin bir ferdidir ve millet de bu ferdin sadakatından emindir. Buna göre Sünni köyler, merkezi otoriteye karşı koymaz ve onunla bağdaşır. Oysa Alevi kültüründe hükümete itaat etme söz konusu değildir. Alevi insanı kendi inanışını, dinsel törenini ve fikirlerini terk etmeden modern Türk Devletine uyum sağlayamaz.<br />
Shakland, Alevilerin merkezi hükümetle bağdaşabilmeleri için Aleviliklerini terketmeleri gerektiğini yazıyor. Bu görüşler, ister istemez Prof. Baykan Sezer’in şu düşüncelerini akla getirmektedir: “Batı kendi içindeki gelişmenin aksine, Doğu’da dinsizliği yaymaya çalışıyor. Çünkü Batı dünya egemenliğinin temelini Doğunun kontrolüne dayandırmaktadır.”<br />
Shakland’ın arzuladığı gibi, eğer Aleviler, Aleviliklerini terkederlerse, onlarda kimlik bunalımı ortaya çıkar ve toplumsal çözülme kendisini gösterir. Bunun yaygın bir hal almasının bir toplum için ne kadar tehlikeli olduğunu anlamak zor olmasa gerektir.</span></span></span></p>
<p><span style="font-family:Verdana,Arial,Helvetica,sans-serif;color:#000000;"> <span style="color:#000000;font-size:medium;">Benzer düşünceleri bir İtalyan gazetecisinde de görüyoruz. Şöyle ki; 17 Temmuz 1999 günü Çubuğun Yukarıkaraköy’de görüşülen köy muhtarı Aslan Ayhan, şunları anlatıyor: “1998 yılında bir İtalyan gazetecisi bizim köye gelerek benimle görüşmek istedi ve bana şu soruları sordu: </span></span></p>
<p><span style="font-family:Verdana,Arial,Helvetica,sans-serif;"><br />
<span style="color:#000000;font-size:medium;">1. Alevilik nedir?<br />
2. Sünnilerle aranız nasıl?<br />
3. Ali’yi Allah olarak kabul ediyor muşsunuz doğru mu?<br />
4. PKK hakkında ne düşünüyorsun? </span></span></p>
<p><span style="font-family:Verdana,Arial,Helvetica,sans-serif;"><br />
<span style="color:#000000;font-size:medium;">Bu sorulara ben şu cevapları verdim: </span><br />
<span style="color:#000000;font-size:medium;">1.Biz Aleviler, Allah’ın kulu, Hz. Muhammed’in ümmetiyiz, kitabımız Kur’an, Adem Sefiyullah<br />
neslinden ve Hz. İbrahim milletindeniz.<br />
2.Sünniler bizim kardeşimiz, bu ülkede birlikte yaşıyoruz, T.C. vatandaşıyız, aramızda herhangi<br />
bir sorun yoktur.<br />
3.Allah gözle görülmez. Peygamberimiz Hz. Muhammet’tirir. Hz. Ali ise Hz. Muhammed’in damadıdır ve onun Allah’la hiçbir alakası yoktur. Hz. Muhammet, Ali’ye aslanım demiştir. Hz. Ali, Zülfikar adlı kılıcı ile kafirlerin kafasını koparmıştır. Bu sözler karşısında İtalyan gazetecinin gözleri fal taşı gibi açıldı.<br />
4. PKK bir terör örgütüdür, Türklüğe düşmandır, Türkiye Cumhuriyetini çökertmek isteyen kötü bir örgüttür. Bu sözler üzerine İtalyan gazeteci köyümüzden hızla uzaklaştı.</span></span></p>
<p>Bir başka örnek;<br />
Almanya’nın Manheim şehrinde Musevi, Hıristiyan ve Müslüman kuruluşlar ortak bir sempozyum düzenliyorlar. Bu toplantıya 3 Musevi hahamı, 11 papaz, 3 cami imamı ve Manheim Alevi Kültür Merkezi’nden iki kişi katıldı. Bu toplantıda herkes kendi dinini ve kendi inancını yüceltmeye çalışıyordu. Bir ara Maraş Pazarcıktan İsmail adında bir Alevi, oturumu yöneten Papaza “Ya Ali, Ali’yi unutuyor musunuz?” dedi. Bunun üzerine Papaz, “Ali’de durun, çünkü o bütün peygamberlerden üstündür. Siz Alevi misiniz? Sizden rica ediyorum Avrupa’da ve bütün dünyada lobi yapın, Aleviliği anlatın. Biz size yardım edeceğiz, Aleviliğinizin ön plana çıkması gerekir”, dedi. Bu papaz, ertesi günü Cem Evine 17.000 Marklık yardım göndermiştir(Cem vakfı,2000:287).<br />
İlk bakışta Papazın düşünceleri ve cem evine para yardımı yapması, doğru ve çok masumane gelebilir. Fakat bu papaz Hz. Ali’yi bu kadar takdir ederken, onun yeni bir din getirmediğini, kendisinin de Müslüman olduğunu bilmezden gelmektedir. Papaz, niçin Almanya’daki başka Türk gruplarına değil de Alevilere yardım etmek istiyor. Aleviler Hıristiyanların nesi oluyor ve bu yakınlık nereden geliyor. Alevilerin Aleviliklerini ön plana çıkarmak isterken onların Türk oldukları onu neden hiç ilgilendirmez?<br />
Bu gibi sorular, ister istemez bir takım ard niyetlerin olabileceğini akla getirmektedir.</p>
<p><span style="color:#000000;font-size:medium;">Batılıların tutumu ve Batılı bilim adamlarının düşünceleri, Alevi-Sünni farklılığını  körükleyerek bunu düşmanlığa dönüştürmek amacını taşıdıkları şüphesini uyandırmaktadırlar. Nitekim Albay Stokson, 1920’de Lord Curzon’a gönderdiği resmi yazıda;<br />
&#8220;Azerbaycan’da Alevi-Sünni zıtlığı büyük, bu daha da geliştirebilir&#8221; diye yazmıştır.<br />
Batılı araştırmacılardan Hasluck, Arnavutluk’taki Bektaşilerin sadece adlarının Müslüman olduğunu bunların gerçekte Hıristiyan inancını benimsediklerini, Bektaşi olan Yanya’lı Ali Paşa’nın<br />
kendisinin Yanya peygamberi olduğunu söyleyerek peygamberliği alay konusu yaptığını, ayrıca bu şahsın, başta karısı için olmak üzere ülkede çok sayıda kilise yaptırdığını fakat hiç cami inşa ettirmediğini yazmaktadır.</span></p>
<p>İrene Melikoff’a göre Aleviler, Ali’yi Tanrı olarak kabul ettikleri gibi aynı zamanda güneşe de tapmaktadırlar. Aynı yazara göre yine Aleviler, eski Türk inancı ile Müslümanlık arasında kalmışlar. Bu yüzden ne eski inançlarını terkedebilmişler ve ne de Müslümanlığı benimseyebilmişlerdir. Onun için de namaz, oruç, hac gibi İslam ibadeti ile bunların hiçbir ilişkisi yoktur. Asılsız olan bu iddialara Alevi-Sünni grupların inandıklarını düşünürsek, sonuçta Alevi-Sünni gruplar, birbirlerini yanlış algılayacaklar ve sonuçta bu gruplar arasında çatışmalar olabilecektir. Eğer Melikoff’un amacı bu değilse, asılsız iddialarla nereye varmak istemektedir?<br />
İngiliz Antropologu David Shankland, görüştüğü bütün Alevilerin, Tanrı’ya ve Ali’ye inanmadıklarını, Kerbela’dan şüphe ettiklerini söylemiştir. Aleviler arasında bu inançta insanlar olduğu gibi Tanrı’ya, Ali’ye ve Kerbela’ya kesin inananlar da bulunmaktadır. Bir bilim adamının kendi inancını veya belli sayıda kişiden elde ettiği bulguları (bunların doğru olup olmadıkları da şüpheli ama), genelleştirmesi yanlış olduğu gibi bilim adamına yakışan bir tavır da değildir.<br />
Aynı bilim adamı, Sünni köylerin devlete bağlı, fakat Alevilerin hükümete karşı olduklarını onların Türk devletine uyum sağlayabilmeleri için Aleviliklerini terketmeleri gerektiğini söylemiştir. Bu düşünceler de son derece yanlıştır. Çünkü Aleviler, Yavuz Selim’den sonra Osmanlı yönetimi ile çatıştıkları halde, İstiklal savaşında Atatürk’e destek olmuşlar ve bugün de Türkiye Cumhuriyeti’ne ve laikliğe son derece bağlıdırlar. Bu rejim sayesinde rahat ve huzur içinde yaşama hakkını elde etmişlerdir. O halde niçin devlete karşı olsunlar?<br />
Ruth Mandel’e göre Almanya’da yaşayan Aleviler, Sünnileri yobaz ve gerici olarak suçlarken, Sünniler de Alevileri dinsiz olarak kabul etmektedirler. Peki her iki grupta da makul düşünen ve birbirini aynı ülkenin insanları ve aynı ulusa mensup kişiler olarak görüp seven ve birbirlerinin inançlarına saygı duyan insanlar yok mudur? Almanya’da Türk kökenli, Türkiye Cumhuriyetine son derece bağlı çok sayıda Alevi bulunmaktadır. Kaldı ki, Kürt kökenli Alevilerden Türkiye Cumhuriyetine karşı olan ufak bir grup olduğunu araştırmacının kendisi de kabul etmektedir. Şu halde bunların çoğunluğu da Türkiye Cumhuriyetine bağlı vatandaşlarımızdır.<br />
Ayrıca Mandel, Sünnilerin, Alevileri, Ali’yi Tanrı kabul etmekle suçladıklarını Alevilerin bunu reddettiklerini yazmaktadır. Oysa Melikoff ise Alevilerin bizzat kendilerinin Ali’yi Tanrı olarak kabul ettiklerini iddia etmektedir. Acaba bu iki savdan hangisi doğrudur?<br />
Aynı araştırmacı bazı dedelerin istedikleri kız ve kadınlarla yatabildiklerini de yazmaktadır ki, bu tamamen iftiradır. Araştırmacı, galiba dedeleri, günah çıkartan kilise papazları ile karıştırmaktadır. Bir defa Aleviler namus konusuna son derece düşkündürler. Eskiden zina yapan erkek ve kadın öldürülürdü. Bırakınız dedenin böyle bir şey yapmasını bugün bile kırsal kesimde dedenin çocuğu zina yapsa dede, bu yüzden düşkün sayılıp kendisinden dedelik görevi alınmaktadır.<br />
Yine Alman araştırmacı Anton Jozef Dierl’e göre, Almanya’daki Aleviler, Sünnileri cahil ve bağnaz olarak kabul etmektedirler. Sünniler de Alevileri kafir, ahlaksız, komünist ve Hıristiyandan da daha kötü görmektedirler. Aradaki çatlaklık birleştirilemeyecek kadar büyüktür. İki grup Dierl’in iddia ettiği gibi birbirini bu kadar düşman görüyorsa ve biraraya gelmeleri mümkün değilse her an çatışma olabilir, düşüncesini akla getirmektedir. Gerçek bu değildir, geçmişte iç ve dış ajanlar tarafından ufak çapta Kahramanmaraş, Çorum ve Sivas’ta yapay çatışmalar yaratılmışsa da gerek Alevilerde ve gerekse Sünnilerde aklı başında ve ülkenin birliğini bütünlüğünü isteyen milyonlarca insan vardır. Onun için Dierl’in bu arzusu gerçekleşmeyecektir.</p>
<p><span style="color:#000000;font-size:medium;">Şimdi de Osmanlı&#8217;dan bu yana Aleviler hakkındaki yalan-yanlış düşüncelere ve kasıtlı iftiralara bir bakalım:</span></p>
<p>Saptama:</p>
<p>-          Alevinin pişirdiği yenmez.</p>
<p>-          Alevinin evine misafir olunmaz.</p>
<p>-          Onlar mumsöndü yaparlar.</p>
<p>-          Aleviler zındıktır.</p>
<p>-          Alevilerin katli vaciptir.</p>
<p>·    Diyanet İşler Başkanlığı, Aleviliği sazlı-sözlü bir kültür, cümbüş olarak değerlendirmektedir.</p>
<p>·    Bir devlet bakanı Alevilik için, “Bir tarikattır; ancak, namaz oruç gibi temel kaideler yerine getirilmez ise İslamdan sapılmış olacağı kesindir” demektedir.</p>
<p>·    Bu yakıştırmalar camide verilmiş, tekrarlanmış ve kuşaktan kuşağa geçerek potansiyel Alevi düşmanlığı bugüne kadar barınagelmiştir.</p>
<p>Tez:</p>
<p>·   20 milyon civarındaki Alevinin inancı ısrarla gözardı edilir ve “herhangi bir ayrım yok” denilerek görmemezliğe gelinirse, farklı inançlara sahip insanlar arasındaki ikilik devam edecektir.</p>
<p>İstem:</p>
<p>·  Olumsuz yakıştırmalar giderilmeli, mezhepler arası inanç farklılıklarına, dolayısıyla Aleviliğe tarafsızca yaklaşılmalıdır.</p>
<p><span style="color:#000000;font-size:medium;">Alevilerin genelinin camiye gitmedikleri bir gerçektir. Bunun hem sosyal, hem tarihi, hem de felsefi nedenleri vardır. </span></p>
<p><span style="color:#000000;font-size:medium;">Aleviler bunu şöyle açıklıyorlar:</span></p>
<p>1) Tarihi Sebep: Bilindiği gibi, Mekke&#8217;nin alınması üzerine korkudan Müslüman olan Ebu Süfyan ailesinden gelme Muaviye, Osman zamanında Suriye&#8217;yi avucuna almış, Ali zamanında isyan etmiş, kılıç zoruyla püskürtülmüştü.</p>
<p>Ali Harici İbni Mülcem tarafından şehit edilince, Muaviye zor yoluyla Hasan&#8217;dan halifeliği aldı. Halbuki o zamana kadar, halife, halkın onayı ile seçiliyordu.</p>
<p>Muaviye, Ali&#8217;ye düşmandı&#8230; Ona, Şam&#8217;daki camilerde kılınan namazlarda, özellikle cuma namazlarında lanet ettiriliyordu.</p>
<p><span style="color:#000000;font-size:medium;">Hasan, Muaviye&#8217;ye hilafeti bırakırken, bu kötü âdetin kaldırılmasını anlaşmaya koymuştu. Fakat Muaviye, diğer koşullara uymadığı gibi, buna da uymadı. İslam şehirlerindeki camilerde, Ali&#8217;ye ve evlatlarına hakaretler, aldı başını gitti. Peygamber soyuna yönelik bu saldırılar, samimi Müslümanları yaralıyor, onları camilerden soğutuyordu.</span></p>
<p>2) Sosyal Sebep: Camilerde, Alevilere yapılan saldırılar ve hakaretler, bu kesimlerin camilerden kopmalarına sebep olmuştur. Türklerin Müslüman oldukları dönemde, camilerden kopma olayı tamamlanmıştı.</p>
<p>Alevi kesimi, camilerden uzaklaşmış, ama ibadetini bırakmamış, Tanrıya karşı görevini yapmak için yeni ibadet biçimleri de yaratmıştır. Anadolu Alevileri, başlangıçtan beri ibadetlerini cem ayini ile yerine getirmiştir.</p>
<p>Bu nedenle, Alevilerin camiye gitmemeleri, bazı bağnazların söyledikleri gibi, onların dinsiz olduğunu göstermez.</p>
<p>Geçmiş dönemde, Aleviliğin, alt tabakalar tarafından benimsenmiş olması; bu tabakalar arasında bir ortak ibadet biçimi yaratmayı zorunlu kıldı. Çünkü, bu kesimler; kendilerine karşı düşmanlık eden tabakalarla bir arada ibadet etmenin olanaksızlığını görüyorlardı. Camilerin katı politik merkez haline getirilerek alt tabakaların inançlarına karşı hakaretlerin ortaya çıkması, kopuşu gündeme getirdi. Çünkü, camiler, yönetici kesimlerin elindeydi. Camilerde, hutbeler, yönetici kesimin çıkarlarını koruyacak biçimde veriliyordu. Hatta, İslamiyet&#8217;in görüntüsü bile değiştirilmiş; Müslümanlık, yönetici kesimin çıkarlarının savunması olarak gösterilmeye başlanmıştı. Tabakalar arasındaki sosyal, siyasal, ekonomik çatışmalar bu amaçla kullanılıyordu. Yönetimin denetemindeki camiler; alt katmanlara karşı amansız siyasi, dini, sosyal saldırıların gündeme getirildiği merkezler halindeydi. Alevi tabakalar; böyle bir ortamda ibadet etmenin olanaksızlığını görmüştü&#8230; Alevi geleneğine göre, Cafer&#8217;üs Sadık döneminde Aleviler özel ibadet toplantılarını başlatmışlardır. İlk cemler, bu toplantılar olarak kabul edilebilir.</p>
<p>3) Ekonomik Sebep: Aleviler, yoksul kesimden insanlardır. Göçebelerden bile çok zengin olanlar; Sünniliğe geçmişlerdir. Alevi halk, yaşayabilmek için çok çalışmak zorunda kalmıştır. Günde beş kez işlerini keserek namaz kılmaları, onları verimsiz olmaya, aç kalmaya mahkûm ediyordu.</p>
<p>Kuran&#8217;da yalnızca Tanrı&#8217;ya kulluk ediniz? dendiği halde, bu, günde beş vakit namaza dönüştürülmüş ve İslamiyet de bununla sembolize edilmeye başlanmıştı. Çalışan kesimin yaşam biçimine uymayan günde beş vakit işi bırakma nedeniyle Alevi kitlesi, bu işlemin yerine geçecek yeni yollar yaratmıştır. Zaten geçmişte de namazın bir meşakkate, yüke dönüşmemesi için gerektiğinde namaz birleştirilerek kılınmıştır. Muhammet buna özen göstermiştir. Ali&#8217;de namazın uzatılarak yeni Müslüman olan halkın soğutulmaması için Yemen&#8217;deki görevlilere emir yollamıştır.</p>
<p>Gerçek, Kendini Kabul Ettirir</p>
<p>Alevilerin camiye gitmemesi, geçmişte ve günümüzde onlar için büyük suçlama konusu oldu. Fakat, gerçek kendisini dayattı; yaşam, Sünnileri de camiden koparttı. Bugün, Sünni Müslümanlardan camiye gidenlerin oranı yüzde onu geçmez. Hayatı rahat olan, geçinmek için hiç zorlanmayan şehirli kesim de bugün camiye gitmiyor&#8230; Bu sıkı tapınma biçimi, sosyal ve ekonomik hayatın gerçeklerine uymadığı için, namaz yalnızca bazı yaşlıların uyduğu bir ibadet haline döndü. Çalışan kitlenin namaz kılmaya vakti ve gücü kalmadığı için, camiler bomboş. Fakat, camiye gitmiyor diye, Sünni kesim insanlarımızın da inancından, imanından kuşku duyulmaz.</p>
<p>4) Felsefi Sebep: Alevilerin namaz kılmamasının asıl nedeni ise Alevi felsefesinden kaynaklanır.</p>
<p>Alevi felsefesinde, ibadette içtenlik önemlidir. Bütün ibadetlerin amacı da, Tanrı&#8217;ya yönelik kulluğun, Tanrı katından geri insana yansımasıyla, insanın mükemmel olmasıdır. Eğer, insan, inancında samimi ise ibadetin değişik şekilleri ile kendini meşgul etmesi yanlış bile sayılabilir. Çünkü bu, bir oyalanmadır. Yüreğin, Tanrı ile buluşmasını engeleyen bir oyalanma&#8230;</p>
<p>Aleviler, ceza veya mükâfat duygularıyla yapılan ibadetin gerçek kulluk olmadığına inanırlar. Hacı Bektaş Veli&#8217;nin bu konudaki görüşü, her şeyin içtenlikle yapılması yönündedir. İbadette biçim değil, öz önemlidir.</p>
<p>Namazı temel alan, namaz kılmayı mutlaklaştıran anlayış ile Alevi anlayışı arasında derin felsefi ayrılık vardır.</p>
<p>Not: Bu yazı Alevi Forum&#8217;dan alıntıdır.</p>
<p>5) Dinsel Sebep: Aleviler için dindar olmanın yolu namaz kılmaktan geçmez. Namaz reddedilmez ama, ibadet onunla sınırlandırılmaz. Ayrıca, Alevilerin namaza bakış açısı, Sünnilikteki uygulamadan farklıdır.</p>
<p>Aleviler, Kuran&#8217;da namazın bugünkü haliyle dile getirildiğini kabul etmezler. Kuran&#8217;da namaz kılınız biçiminde bir ifade de yoktur. Söz konusu olan &#8220;salat&#8221;&#8216;tır. Salat, namaz değil, Tanrı&#8217;yı içten anıp selamlamaktır. Eğer bugünkü anlamda eğilip doğrulma gibi bir namaz biçimi kesin şart olsaydı, bunun Tanrı tarafından biçiminin bildirilmesi gerekirdi.</p>
<p>Halbuki;</p>
<p>a) Kuran&#8217;da namazın biçimi yoktur&#8230; Nasıl kılınacağı tarif edilmemiştir.</p>
<p>b) Kuran&#8217;da, namazın beş vakit kılınacağına ilişkin bilgi de yoktur.</p>
<p>Namazın bir secde olduğu, Kâbe&#8217;de putlar önünde eğilmenin bu anlama geldiği de ayrı bir olgudur. İslam öncesinin Arapları da (Müşrikler) bu anlamda namaz kılmışlardır. Bu olgu, diğer bütün dinlerde de bulunmaktadır.</p>
<p>İslamiyette, namaz uzun geldiğinden, kısaltılmıştır; kimi zaman uzatılmıştır; sayısı, değiştirilmiştir. Bu uygulamalar bile, namazın Tanrı&#8217;nın kesin emri olmadığını göstermek bakımından yeterlidir. Eğer namaz Tanrı&#8217;nın kesin emri ve gelecek zamanlara da uzanmasını istediği bir emri olsaydı; namaz olgusunun böyle boşlukta bırakılmaması gerekirdi. Namazın biçimi konusunda, Sünni kesim arasında bile yer yer anlaşmazlıklar vardır. Namazı kesin Tanrı buyruğu sayanlar, bu konuyu Kuran&#8217;da ve İslam tarihinde derinlemesine araştırmayanlardır.</p>
<div><span style="color:#000000;font-size:medium;">Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nu (AABK) oluşturan Almanya, Fransa, Avusturya İsvec, Norvec, İsviçre, Belçika, Danimarka ve Hollanda Alevi Birlikleri Federasyonlarını, Alevi kadınlarını, Avrupa gençlerini ve Avrupa Alevi Dedeler Kurumunu temsil eden 82 delegenin katıldığı ‘’Avrupa Alevi Konferansı’’ 24 ve 25 Aralık 2005 tarihlerinde Hollanda’nın Amsterdam kentinde gerçekleşmişti.Alevilik Konferansı&#8217;nda bütün gözler, bu inancın tarihi kaynaklarını araştırmada dünyanın önde gelen isimleri arasında sayılan Profesör Irene Melikoff üzerindeydi.<br />
Uyur İdik Uyardılar (Cem Yayınları 1993); Alevilik Üstüne Ne dediler? (Ant yayınları, 1990); Sur les Traces du Sufism Turque / Türk Sufiliğinin İzleri (Isıs, 1992) gibi kitapları Türkçe de yayınlanmış olan Melikoff, Aleviliğin Türklerin tarihiyle bağlantılarını kaynağında araştırmış bir kişi.<br />
Melikoff, Aleviliğin &#8220;senkretik&#8221; bir inanç sistemi, yani çeşitli inanç unsurlarını bir araya getiren bir sentez olarak nasıl geliştiğine bakarak, hem Orta Asya&#8217;dan kaynaklanan Şamanizm unsurlarının, hem de Anadolu halk sufiliğinin Aleviliği oluşturmadaki rolünü vurguluyor.<br />
&#8220;Göçmen Türkmenlerin Müslüman olması bir dakikada gerçekleşmedi&#8221; diyor. &#8220;Müslüman olmak için birkaç asır lazım, kültür lazım. Şehirdeki insanlar mezhep biliyorlar, kültür alıyorlar. Fakat göçmen Türkmenler böyle bir kültür almıyor. Müslümanlığı kendi inaçlarına uydurmaya çalışıyor. Alevilik böyle oluştu.&#8221;<br />
Bu şekilde Anadolu&#8217;ya göçeden bir Türkmen dervişi (ve Mevlana &#8216;nın çağdaşı) olan Hacı Bektaş &#8216;ın Aleviliğin ortak başlangıcı olduğunu, ama sonradan ayrı iki cereyan oluştuğunu söylüyor. &#8220;Bektaşilik zaman içinde büyük önem kazandı; Bektaşiler yerleşik düzene geçti. Osmanlılarla ilk Bektaşiler arasında yakın ilişki vardı; aynı Türkmen boyundan geliyorlardı. Osmanlıların Trakya ve Balkanları fethetmesinde Bektaşiler büyük rol oynadılar, Gazi oldular. Anadolu&#8217;da kalan göçmen Alevilerle aralarında inanç farkı yoktu, ama büyük sosyal farklar vardı.&#8221;<br />
Anadolu Alevilerinin, daha sonraki yüzyıllarda Şiiliği ve 12 İmam inancını İran&#8217;da resmi devlet dini haline getiren Safevilerden etkilendiğini, fakat &#8220;asla Şii olmadıklarını&#8221; savunuyor Melikoff: &#8220;Türkmen alevilerin Hz. Ali&#8217;yi tanrılaştırmasının, Şiilikle hiç bir ilgisi yok. Bu bambaşka bir şey. Bunu anlamam tam 25 yıl sürdü.&#8221;<br />
Ne sonuca vardınız diye sorduğumda, Melikoff&#8217;un cevabı ilginç: &#8220;Ali, aslında eski Türklerin gök tanrısı. Yani Şamanizm&#8217;in izleri var. Müslüman olduktan sonra bu gök tanrısı büsbütün yokolmadı, Hz. Ali ile birleşti. Daha sonra tabii ki Şiiliğin bazı tesirleri oldu. Başka unsurlar girmeye başladı.&#8221;<br />
Aleviliğin Kürtlük boyutunu büyük kuşkuyla karşılıyor Melikoff: &#8220;Kürt Aleviler var ama büyük çoğunluğu Sünni. Aleviliği bir Kürt dini olarak katiyen göremem. 25 senedir yaptığım bütün araştırmalar buna karşı geliyor.&#8221;</p>
<p>&#160;</p>
<p></span></div>
<div><span style="color:#000000;font-size:medium;"> İrene Melikoff&#8217;un Alevi araştırmasının bu sonucu Aleviler içinde çok küçük bir kesim için doğru olabilir. Hristiyanlıktaki Tanrının yeryüzünde Hz. isa olarak vücut bulduğu inancıyla benzeşen bu inanışta olanlar da yok değildir. Ancak Alevi inancını bu şekilde sunmak kesinlikle yanlıştır.<br />
Ali&#8217;yi Tanrı görenlerden çok daha fazlası onu peygamber olarak görür.<br />
Peygamber olarak görenlerden çok daha fazlası ise, asıl peygamberliğe layık olanın Ali olduğuna inanır.<br />
Bunlardan çok daha fazlası ise ona Allah&#8217;ın Arslanı, (Kur&#8217;an-ı Natır) Konuşan Kur&#8217;an, 4.halife Emirelmüminin, şah-ı merdan (mertlerin en büyüğü) olarak inanır ve saygı duyar.Muhakkak ki Türklerin eski adet ve kültürleri ile Şaman dininin izlerini Alevi toplumları taşımaktadır. Ancak Gök Tanrının yerini Ali değil, Allah almıştır. Diğer tanrıların yerini de melekler. Onun için Aleviler; &#8220;Allah-Muhammed-Ali&#8221; derler. Ali, diğer halifelerden çok daha üstün ve kutsal bir konuma getirilmiştir. Neredeyse peygamber düzeyinde görülmekte ama böyle inanılmamaktadır.</p>
<p>Bunların  yanında Alevilikle Ateizmi bağdaştırma çabası içinde olan Aleviler de vardır. Bunların bir kısmı Allah&#8217;ı, peygamberleri reddeder, bir kısmı ise Allah&#8217;a inanır ama cennet ve cehennemi kabul etmez. Cennet ve cehennemin dünya yaşamında olduğuna inanılır.</p>
<p>Alevi kökenli ateistler ise Ali&#8217;ye inanmasalar dahi Ali için ve diğer Alevi büyükleri için yazılmış ağıtlardan, türkülerden, semahlardan çok hoşlanır ve bu kültürden kopamaz.<br />
Alevi olmayan, Bektaşiler ve farklı fikir ve inançtaki insanlardan da Alevi kültüründen, türkü ve semahlarından hoşlanan ve Alevi dostu olan çok insan vardır.<br />
Türkiye&#8217;de 15 milyon Alevi varsa en az o kadarda Alevi dostu vardır diyebiliriz.</p>
<p>&#160;</p>
<p></span></div>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Moja cesta Draka]]></title>
<link>http://sefaranas.wordpress.com/2009/10/22/moja-cesta-draka/</link>
<pubDate>Thu, 22 Oct 2009 22:24:07 +0000</pubDate>
<dc:creator>sefaranas</dc:creator>
<guid>http://sefaranas.wordpress.com/2009/10/22/moja-cesta-draka/</guid>
<description><![CDATA[Vcera som mala chvilu cas a tak po dlhej dobe sa mi podarilo dostat sa niekam, kam som si priala ist]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Vcera som mala chvilu cas a tak po dlhej dobe sa mi podarilo dostat sa niekam, kam som si priala ist]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Masih ada pengguna tidak penting keselamatan]]></title>
<link>http://belajarmemandu.wordpress.com/2009/10/10/masih-ada-pengguna-tidak-penting-keselamatan/</link>
<pubDate>Sat, 10 Oct 2009 13:44:44 +0000</pubDate>
<dc:creator>smnilam</dc:creator>
<guid>http://belajarmemandu.wordpress.com/2009/10/10/masih-ada-pengguna-tidak-penting-keselamatan/</guid>
<description><![CDATA[KANGAR 9 Okt. &#8211; SIKAP sesetengah pengguna yang tidak begitu mengambil berat mengenai keselamat]]></description>
<content:encoded><![CDATA[KANGAR 9 Okt. &#8211; SIKAP sesetengah pengguna yang tidak begitu mengambil berat mengenai keselamat]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Saman Manohara Odelia Pinot, RM 1.1 Juta]]></title>
<link>http://malaysiakuboleh.wordpress.com/2009/10/08/saman-manohara-odelia-pinot-rm-1-1-juta/</link>
<pubDate>Thu, 08 Oct 2009 05:58:51 +0000</pubDate>
<dc:creator>chips84</dc:creator>
<guid>http://malaysiakuboleh.wordpress.com/2009/10/08/saman-manohara-odelia-pinot-rm-1-1-juta/</guid>
<description><![CDATA[Mahkamah Tinggi Syariah di sini memberi tempoh tujuh hari berkuat kuasa semalam kepada Manohara Odel]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><a href="http://jutawanklik.com?a_aid=e7461d23&#38;a_bid=6fbd07a0"><img src="http://jutawanklik.com/affiliate/accounts/default1/banners/Othman.gif" alt="" width="468" height="60" /></a><img style="border:0;" src="http://jutawanklik.com/affiliate/scripts/imp.php?a_aid=e7461d23&#38;a_bid=6fbd07a0" alt="" width="1" height="1" /></p>
<p><a href="http://isteriklimaks.uuuq.com"><img src="http://img524.imageshack.us/img524/5784/frontzm.jpg" border="0" alt="" /></a></p>
<p><a href="http://www.buatebook.com/index.php?ref=tipsebook"><img src="http://www.buatebook.com/images/banner468x60.gif" alt="" /></a></p>
<p>Mahkamah Tinggi Syariah di sini memberi tempoh tujuh hari berkuat kuasa semalam kepada Manohara Odelio Pinot, isteri Tengku Temenggong Kelantan, Tengku Muhammad Fakhry Ismail Petra untuk memfailkan hujah pembelaan bertulis. Arahan itu dibuat ekoran kegagalan defendan berbuat demikian walaupun perintah mahkamah telah dikeluarkan sejak 2 Ogos lalu terhadap tuntutan dua saman oleh plaintif melalui peguamnya, Zainul Rijal Abu Bakar dan Abdul Halim Bahari.</p>
<p><img style="display:block;text-align:center;cursor:pointer;width:425px;height:334px;margin:0 auto 10px;" src="http://koranwopi.files.wordpress.com/2009/04/89984ef5cf3099915c8403ed59c091d8400x280.jpg" border="0" alt="" />Dua saman tersebut ialah Manohara dituntut supaya kembali taat kepada suaminya manakala saman kedua berkaitan tuntutan hutang berjumlah RM1,112,250 (3.3 Miliar Rupiah). Hutang itu termasuk pemberian jam jenama Audemars Piguet bernilai RM174,000 dan selebihnya adalah kiriman wang sebanyak enam kali bagi kegunaan defendan dan ibunya.</p>
<p><img style="display:block;text-align:center;cursor:pointer;width:425px;height:284px;margin:0 auto 10px;" src="http://www.thekualalumpurtraveler.com/wp-content/uploads/2009/04/manohara.jpg" border="0" alt="" />Ketika prosiding, peguam Manohara, Mohamad Faiz Adnan dan Roshdan Sujak Rafie berhujah bahawa kegagalan pihaknya berbuat demikian kerana berlaku beberapa kekeliruan terhadap kedua-dua tuntutan yang dibuat oleh plaintif. Alasan tersebut mencetuskan perang mulut seketika antara peguam plaintif dan peguam defendan.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Dari Akhbar: Kaji semula kurikulum JPJ]]></title>
<link>http://belajarmemandu.wordpress.com/2009/10/07/dari-akhbar-kaji-semula-kurikulum-jpj/</link>
<pubDate>Wed, 07 Oct 2009 05:35:01 +0000</pubDate>
<dc:creator>smnilam</dc:creator>
<guid>http://belajarmemandu.wordpress.com/2009/10/07/dari-akhbar-kaji-semula-kurikulum-jpj/</guid>
<description><![CDATA[HARI ini rata-rata masyarakat berbicara mengenai Ops Sikap Ke-20 yang melabuhkan tirainya Isnin lalu]]></description>
<content:encoded><![CDATA[HARI ini rata-rata masyarakat berbicara mengenai Ops Sikap Ke-20 yang melabuhkan tirainya Isnin lalu]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Laporan KPI: Guru wanita saman pengetua RM228,000]]></title>
<link>http://skpz.wordpress.com/2009/10/07/laporan-kpi-guru-wanita-saman-pengetua-rm228000/</link>
<pubDate>Wed, 07 Oct 2009 04:58:30 +0000</pubDate>
<dc:creator>kulop ludin</dc:creator>
<guid>http://skpz.wordpress.com/2009/10/07/laporan-kpi-guru-wanita-saman-pengetua-rm228000/</guid>
<description><![CDATA[KUANTAN 6 Okt. &#8211; Akibat tidak puas hati dengan laporan Petunjuk Prestasi Utama (KPI) oleh ketu]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>KUANTAN 6 Okt. &#8211; Akibat tidak puas hati dengan laporan Petunjuk Prestasi Utama (KPI) oleh ketuanya, seorang guru sekolah menengah memfailkan saman terhadap pengetua sekolah tersebut bagi menuntut ganti rugi RM228,000.</p>
<p>Rozilah Abdullah, 37, dari Sekolah Menengah Kebangsaan (SMK) Seri Mahkota, Jalan Gambang memfailkan saman tersebut melalui firma guaman, Tetuan Balkish Alias &#38; Co. di pejabat pendaftar Mahkamah Sesyen di sini pada 12 Ogos lalu.</p>
<p>Rozilah selaku plaintif yang diwakili peguam Balkish Alias menamakan pengetua sekolah tersebut, Aluwiyah Osman sebagai defendan.</p>
<p>Kes berkenaan disebut di hadapan Hakim Hassan Abdul Ghani hari ini.</p>
<p>Hassan bagaimanapun menetapkan 5 November ini sebutan semula kes tersebut selepas Peguam Kanan Persekutuan yang mewakili defendan memohon masa untuk memfailkan pernyataan pembelaan.</p>
<p>Guru berkenaan yang telah berkhidmat sejak 11 tahun lalu mendakwa berlaku ketidakadilan dan penindasan terhadapnya melalui laporan KPI yang dikeluarkan oleh defendan.</p>
<p>Menurut Rozilah, dia telah menerima surat menyatakan tiada pergerakan gajinya pada tahun lalu berikutan laporan KPI yang dinilai sebagai buruk yang dikeluarkan pengetua berkenaan.</p>
<p>&#8221;Pengetua itu turut memalukan saya di hadapan guru lain selain menuduh saya sengaja enggan mematuhi perintah.</p>
<p>&#8221;Malah, saaya tidak diberi peluang untuk membela diri kerana tidak pernah dipanggil dalam sebarang siasatan atau diberi peluang menjawab laporan yang dibuat oleh ketua saya itu,&#8221; dakwanya kepada pemberita ketika ditemui di pekarangan mahkamah.</p>
<p>Menurut pernyataan tuntutannya, plaintif mendakwa mengalami tekanan perasaan selepas mengetahui laporan prestasinya diketahui pihak lain sebelum dia menerimanya.</p>
<p>Ekoran tersebarnya laporan prestasinya yang buruk itu, dia mendakwa mengalami penyakit tekanan darah rendah selain perasaan malu yang akan kekal sepanjang hayat.</p>
<p>Disebabkan laporan itu juga, dakwa Rozilah, kewibawaan dan reputasinya sebagai seorang pendidik dipandang rendah serta dicemuh masyarakat sekeliling.</p>
<p>Sehubungan itu, dia tampil ke mahkamah untuk menuntut keadilan selain memulihkan kembali reputasinya yang terjejas teruk.</p>
<p>somber: <a href="http://www.utusan.com.my/utusan/info.asp?y=2009&#38;dt=1007&#38;pub=Utusan_Malaysia&#38;sec=Mahkamah&#38;pg=ma_02.htm" target="_blank">utusan malaysia</a></p>
<blockquote><p><strong><span style="color:#ff9900;">em&#8230;. kena pasang lawyer la lepas ni&#8230;&#8230; taklama lagi mesti ada skim guaman guru-guru malaysia&#8230;</span></strong></p></blockquote>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Recuperación del Valle del Turbio]]></title>
<link>http://agroislenablog.wordpress.com/2009/10/05/recuperacion-del-valle-del-turbio/</link>
<pubDate>Mon, 05 Oct 2009 12:49:58 +0000</pubDate>
<dc:creator>Aníbal J Melo.</dc:creator>
<guid>http://agroislenablog.wordpress.com/2009/10/05/recuperacion-del-valle-del-turbio/</guid>
<description><![CDATA[Imagen: Tabarato.com La recuperación de tierras que adelanta el Gobierno Nacional en los predios del]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Imagen: Tabarato.com La recuperación de tierras que adelanta el Gobierno Nacional en los predios del]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kes saman bapa Nurin 30 Okt]]></title>
<link>http://malaysiakuboleh.wordpress.com/2009/10/05/kes-saman-bapa-nurin-30-okt/</link>
<pubDate>Mon, 05 Oct 2009 12:42:04 +0000</pubDate>
<dc:creator>chips84</dc:creator>
<guid>http://malaysiakuboleh.wordpress.com/2009/10/05/kes-saman-bapa-nurin-30-okt/</guid>
<description><![CDATA[Mahkamah Tinggi hari ini menetapkan 30 Okt ini untuk keputusan permohonan penghakiman ringkas dalam ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><a></a><img src="http://www.pancutkansuami.com/images/banner468x60.gif" alt="" /></p>
<p><a href="http://jutawanklik.com?a_aid=e7461d23&#38;a_bid=6fbd07a0"><img src="http://jutawanklik.com/affiliate/accounts/default1/banners/Othman.gif" alt="" width="468" height="60" /></a><img style="border:0;" src="http://jutawanklik.com/affiliate/scripts/imp.php?a_aid=e7461d23&#38;a_bid=6fbd07a0" alt="" width="1" height="1" /></p>
<p><a href="http://isteriklimaks.uuuq.com"><img src="http://img524.imageshack.us/img524/5784/frontzm.jpg" border="0" alt="" /></a></p>
<p>Mahkamah Tinggi hari ini menetapkan 30 Okt ini untuk keputusan permohonan penghakiman ringkas dalam kes saman bapa allahyarham Nurin Jazlin, Jazimin Abdul Jalil, terhadap pihak polis dan kerajaan Malaysia berhubung penyebaran gambar bedah siasat anaknya melalui internet.</p>
<p>Timbalan Pendaftar Siti Noraida Sulaiman menetapkan tarikh itu dalam kamarnya selepas kes itu disebut di hadapannya.</p>
<p>Peguam Akbardin Abdul Kader, yang mewakili Jazimin, ketika ditanya berkata pihaknya membuat permohonan bagi penghakiman ringkas di bawah Aturan 14 Kaedah-kaedah Mahkamah Tinggi 1980 atas alasan pihak polis telah mengaku dalam pernyataan pembelaan bahawa pihaknya membawa keluar gambar bedah siasat itu.</p>
<p>&#8220;Bila ada isu yang jelas dan nyata, mahkamah boleh melupuskan kes saman ini tanpa perlu dibicarakan,&#8221; katanya.</p>
<p>Pada 21 Ogos 2008, Jazimin, menfailkan saman terhadap ketua polis negara, ketua polis Selangor, ketua polis daerah Petaling Jaya dan kerajaan Malaysia berhubung penyebaran gambar bedah siasat anaknya melalui internet.</p>
<p>Dalam saman kecuaian itu, Jazimin tidak menyatakan jumlah ganti rugi tetapi memohon ganti rugi am, ganti rugi teladan, ganti rugi melampau, faedah ke atas ganti rugi am sebanyak empat peratus setahun daripada tarikh pemfailan, faedah ke atas jumlah penghakiman sebanyak lapan peratus setahun, kos dan lain-lain relif yang difikirkan wajar oleh mahkamah.</p>
<p>Pada 20 Ogos 2007, Nurin, 8, hilang ketika keluar seorang diri ke pasar malam berhampiran rumahnya di Seksyen 1, Wangsa Maju, di sini, sebelum mayatnya dijumpai pada 17 Sept 2007 iaitu selepas 27 hari kehilangannya</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Sukarnya mendidik pengguna jalan raya]]></title>
<link>http://belajarmemandu.wordpress.com/2009/10/02/sukarnya-mendidik-pengguna-jalan-raya/</link>
<pubDate>Fri, 02 Oct 2009 14:45:21 +0000</pubDate>
<dc:creator>smnilam</dc:creator>
<guid>http://belajarmemandu.wordpress.com/2009/10/02/sukarnya-mendidik-pengguna-jalan-raya/</guid>
<description><![CDATA[Proses belajar memandu di Malaysia perlu diperkemas SEBANYAK 16 lagi kematian dicatatkan pada hari k]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Proses belajar memandu di Malaysia perlu diperkemas SEBANYAK 16 lagi kematian dicatatkan pada hari k]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kadar maut di jalan raya tinggi. Apa kata PM?]]></title>
<link>http://belajarmemandu.wordpress.com/2009/10/02/kadar-maut-di-jalan-raya-tinggi-apa-kata-pm/</link>
<pubDate>Fri, 02 Oct 2009 14:32:16 +0000</pubDate>
<dc:creator>smnilam</dc:creator>
<guid>http://belajarmemandu.wordpress.com/2009/10/02/kadar-maut-di-jalan-raya-tinggi-apa-kata-pm/</guid>
<description><![CDATA[PM dukacita kadar maut di jalan raya tinggi Atasi sikap pemandu tak endah nasihat Kaji batal lesen m]]></description>
<content:encoded><![CDATA[PM dukacita kadar maut di jalan raya tinggi Atasi sikap pemandu tak endah nasihat Kaji batal lesen m]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kajian syor baharui lesen memandu kurang 5 tahun]]></title>
<link>http://belajarmemandu.wordpress.com/2009/10/01/kajian-syor-baharui-lesen-memandu-kurang-5-tahun/</link>
<pubDate>Thu, 01 Oct 2009 14:58:55 +0000</pubDate>
<dc:creator>smnilam</dc:creator>
<guid>http://belajarmemandu.wordpress.com/2009/10/01/kajian-syor-baharui-lesen-memandu-kurang-5-tahun/</guid>
<description><![CDATA[KUALA LUMPUR 30 Sept. &#8211; Kementerian Pengangkutan akan mengkaji cadangan untuk mengehadkan temp]]></description>
<content:encoded><![CDATA[KUALA LUMPUR 30 Sept. &#8211; Kementerian Pengangkutan akan mengkaji cadangan untuk mengehadkan temp]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Naikkan had umur bagi mendapatkan lesen memandu motosikal dan kereta kepada 21 tahun untuk motosikal dan 25 tahun untuk kereta?]]></title>
<link>http://belajarmemandu.wordpress.com/2009/10/01/naikkan-had-umur-bagi-mendapatkan-lesen-memandu-motosikal-dan-kereta-kepada-21-tahun-untuk-motosikal-dan-25-tahun-untuk-kereta/</link>
<pubDate>Thu, 01 Oct 2009 14:34:33 +0000</pubDate>
<dc:creator>smnilam</dc:creator>
<guid>http://belajarmemandu.wordpress.com/2009/10/01/naikkan-had-umur-bagi-mendapatkan-lesen-memandu-motosikal-dan-kereta-kepada-21-tahun-untuk-motosikal-dan-25-tahun-untuk-kereta/</guid>
<description><![CDATA[Ya, itu adalah cadangan salah seorang warga prihatin yang pandangannya disiarkan di salah sebuah akh]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Ya, itu adalah cadangan salah seorang warga prihatin yang pandangannya disiarkan di salah sebuah akh]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Tindakan tegas jika benarkan pihak lain gunakan kenderaan tanpa mengikut peraturan]]></title>
<link>http://belajarmemandu.wordpress.com/2009/10/01/tindakan-tegas-jika-benarkan-pihak-lain-gunakan-kenderaan-tanpa-mengikut-peraturan/</link>
<pubDate>Thu, 01 Oct 2009 14:17:43 +0000</pubDate>
<dc:creator>smnilam</dc:creator>
<guid>http://belajarmemandu.wordpress.com/2009/10/01/tindakan-tegas-jika-benarkan-pihak-lain-gunakan-kenderaan-tanpa-mengikut-peraturan/</guid>
<description><![CDATA[KUCHING-Jabatan Pengangkutan Jalan (JPJ) akan mengambil tindakan tegas terhadap pemilik kenderaan te]]></description>
<content:encoded><![CDATA[KUCHING-Jabatan Pengangkutan Jalan (JPJ) akan mengambil tindakan tegas terhadap pemilik kenderaan te]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Türklerin Ata Dini Şaman]]></title>
<link>http://soycular.wordpress.com/2009/09/21/turklerin-ata-dini-saman/</link>
<pubDate>Mon, 21 Sep 2009 11:10:08 +0000</pubDate>
<dc:creator>Uluğhan</dc:creator>
<guid>http://soycular.wordpress.com/2009/09/21/turklerin-ata-dini-saman/</guid>
<description><![CDATA[Gök Tanrı Dini Gök Türkler&#8217;in dini, Gök Tanrı dinidir. Gök Tanrı düşüncesinin, toprağa yerleşm]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>Gök Tanrı Dini</strong><br />
</span><br />
Gök Türkler&#8217;in dini, Gök Tanrı dinidir. Gök Tanrı düşüncesinin, toprağa yerleşmiş topluluklardan daha çok avcılık, çobanlık ya da hayvancılıkla geçinen göçebe topluluklara özgü olduğu bilindiğinden, bu inancın kökeni, Asya bozkırlarına bağlanmıştır. Türk tarihi ve kültürüyle ilgili araştırmalarıyla tanınmış bilim adamlarına göre Gök Tanrı inancı bütün Türklerin ana kültüdür. Bu kült, Kunlar, Tabgaçlar, Gök Türkler, Uygurlar gibi eski Türk boylarında inanç sisteminin başında yer alır.</p>
<p style="text-align:justify;">Orkun yazıtlarında, Türk Tanrı inancının temelleriyle ilgili bazı bilgilere rastlanmaktadır. Tonyukuk bengü taşında birçok kez adı geçen Tangri ya da Tengri, daha çok “milli” bir tanrı niteliği taşır. Gök Türkler’in Çin esaretinden kurtularak İkinci Göktürk Devleti&#8217;ni kurmaları (680-682), Tanrı’nın isteğiyle gerçekleşmiş kabul edilir; Hakan’ı Türklere Tanrı vermiş, budun Hakanı terk edince Tanrı tarafından cezalandırılmıştır. Yani Tanrı Türk Milleti&#8217;nin hayatı ve geleceği ile ilgilenen bir ulu varlık durumundadır.</p>
<p style="text-align:justify;">Gök Tanrı (Kök Tengri) kavramının eski Türk inanışında önemli bir yer tuttuğu konusunda daha somut örnekler de vardır: Tanrıkut Mete (Motun) Çin hükümdarına yazdığı bir mektupta, kendisini tahta Gök-Tanrı’nın çıkardığını bildirmiş, Gök’ün yardımıyla ve kendi askerlerinin ve atlarının çabalarıyla çevresindeki 26 devleti ve (Gansu’dan kuzey Tibet ile batı Türkistan’a kadar uzanan bölgede) bazı halkları yenerek Kun’laştırdığını belirtmiştir. Görüldüğü gibi, günümüze kalan belgelerde, devletin başına kağanı Gök’ün getirdiği belirtilmiş, devletin ve insanların yönetimi de Gök’e mal edilmiştir: Tanrı Türk’ün yaşamına doğrudan karışır, buyruklar verir, iradesine boyun eğmeyenleri cezalandırır, insanlara bağışladığı iktidar (kut) ve kısmeti (ülüğ) değerini bilmeyenlerden geri alır. Şafak söktüren (tan üntürü) ve bitkileri oluşturan da “Ulu Tanrı”dır. O, yaşam verici ve yaratıcıdır, ölüm de Tanrı’nın iradesine bağlıdır.</p>
<p style="text-align:justify;">Bütün bu inanışlar, Gök Tanrı’nın “eşi ve benzeri olmayan, insanlara yol gösteren, onların varoluşuna hükmeden, cezalandıran ve ödüllendiren bir ulu varlık olduğunu” ortaya koymaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;">Türk inanç sisteminin Gök-Tanrı dışında bir başka özelliği de Atalar Kültüdür. Ölmüş atalara saygı, onlar için kurban kesilmesi, ataerkil ailede baba egemenliğinin belirtisi sayılmaktadır. Kunların her yılın mayıs ayı ortalarında atalara kurban sunulduğu bilinmektedir. Eski Türkler’de en büyük kurban, bozkırlı Türk’ün kutsal bir duyguyla benimsediği “at”tır. Eski Türk bölgelerinde özellikle Altay’lardaki kurganlarda birçok at iskeleti bulunmuştur. Atalarla ilgili kalıntıların kutlu sayılması, mezarlara yapılan tecavüzlerin sert şekilde cezalandırılmasından da anlaşılmaktadır : Batı tarihçilerine göre Attila’nın ikinci Balkan seferinin nedenlerinden biri, Kun hükümdar ailesine ait mezarların Margus (Belgrat dolaylarında, Tuna kıyısındaki kent-kale) piskoposu tarafından açılarak soyulmasıdır. Kunlar’ın büyük bir hakaret saydıkları bu işe piskoposu sevk eden etken, eski Türkler’in erkek ölüleri silah ve değerli eşyalarıyla; ölen başbuğları altın ve gümüş koşumlu atlarıyla; kadınları da süs eşyaları ve mücevherleriyle birlikte gömmeleriydi. Bunun nedeni, Türkler’in, öbür dünyada ikinci bir hayatın varlığına ve ruhların sonsuza kadar yaşadıklarına inanmalarıydı.</p>
<p style="text-align:justify;">Türkçe’de (Gök Türkçe, Uygurca) “ruh” için can anlamına gelen “tin” sözcüğü kullanılıyordu. Bu aynı zamanda “soluk” demekti. Ölüm, soluğun kesilmesi, ruhun bedenden ayrılıp uçması biçiminde düşünülüyordu. Bu yüzden de bazen “öldü” yerine “uçtu” denir, ruhları öbür dünyaya göç eden ataların, orada rahatsız edilmemeleri, iyi yaşamaları gerektiğine inanılırdı. Bu nedenle Eski Türkler’de mezarları gizleme geleneği yoktur, aksine özellikle büyüklerin özel mezarları yapılıp, üzerlerine bir yapı (bark) yapılmış, barkın iç duvarları ölünün yaşarken katıldığı savaş sahnelerini gösteren resimlerle süslenmiştir. Ayrıca mezarın ya da mezar yapısının üstüne Balballar dikilmiş, sıradan kişilerin mezarlarına da, belirli olması için tümsek biçimi verilmiştir.</p>
<p style="text-align:justify;">Eski Türkler’de “ruh”ların insan biçiminde düşünülmesi söz konusu olmadığı için, tapınmaya ilişkin putlara da rastlanmaz. Türkler gizli güçleri olduğuna inandıkları doğa olgularına kutsallık vermekle yetinmişlerdir. Doğada gizli güçlerin bulunması inancı, Orkun yazıtlarında “yer-su” (yarsub) terimiyle yansıtılmıştır. Bu açıdan yer-su “kutsal” sözcüğüyle nitelendirilmiştir. Genellikle bu tür inançlarda maddi yaşam koşullarının, ekonomik ve toplumsal etkenlerin rol oynadığı kabul edilmektedir. Orkun yazıtlarında, Türkler’in yararına çalışan manevi güçler anlamında kullanılan yer-su sözcüğüne oldukça sık rastlanır. Eski Türkler’de kutsallık “ıduk” kavramıyla dile getirilmiş, özellikle Göktürkler’de sular, dağlar ıduk sayılmıştır. Her boyun her obanın bir kutsal dağı olmuş, bu dağ ıduk olarak benimsenmiştir.</p>
<p style="text-align:justify;">Gök Tanrı’ya sunulan bütün kurbanlar, adaklar ilgili dağa götürülerek orada törenle, şölenle gereği yapılmıştır. Orta Asya Türkleri arasında en yüce, en kutsal sayılan dağ “Ötüken”dir. Ötüken yalnız dağ değil aynı zamanda bir ormandır. Türkler ona büyük saygı göstermiş, adaklar sunmuş, kurbanlar kesmişlerdir. Kurban, iyi ruhların sembolü ve yerinin gökyüzünde olduğuna inanılan “Bay Ülgen” için kesilmişse başı “doğu”ya, kötü ruhların sembolü ve yeraltında olduğuna inanılan “Erlik” adına kesilmişse “batı”ya çevrilir.</p>
<p style="text-align:justify;">Dağların yanı sıra bazı tepeler, ormanlar, sular, ateş, gök gürültüsü, ay ve güneş de kutsal sayılmıştır: Bizans elçisi Zemakhos Orta Asya’da Batı Göktürk sınırına vardığında, Türkler’in onu ve arkadaşlarını alevler üstünden atlatarak kötü ruhlardan arındırdıklarını belirtmiştir. Kunlar döneminde güneş, ay, yıldız kültleri (daha sonra 6. &#8211; 8. yy. larda Türk toplulukları arasında değerlerini yitirmişlerdir) de rol oynamıştır; Kun hükümdarı her sabah doğan güneşe, gece de dolunaya saygısını belirtirdi. Ayrıca Gök-Tanrı’nın yanı sıra yer de büyük önem taşımıştır. Ancak, eski Türk belgelerinde geçen “yer” sözcüğüyle toprağın kastedilmediği, tanrısal gücün öğelerinden biri olarak “yer”i, tanın kültürüne bağlı topluluklardaki “toprak tanrısı” ile karıştırmamak gerektiği. Eski Türk dinine göre “yer”in de Tanrı tarafından yaratılmış olduğu araştırıcılar tarafından belirtilmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Orta Asya Türkleri’nin yaradılış efsanesine göre, tanrıların en yükseği, insanoğlunun atası olan Tengere Kayra Han (ya da Bay Ülgen), “kişi”yi, onun aracılığı ile de yeryüzünü, dağları, vadileri yaratmış; “kişi”nin kendisine baş kaldırması üzerine, ona “Erlik” adını vererek ışık evreninden yeraltı atmış, yerden dokuz dallı bir ağaç büyüterek her dalında bir cins insan yaratmıştır. Orkun yazıtlarında da, Türk evrendoğum inanışı hakkında: “Yukarıda mavi gök, aşağıda yağız yer yaratıldığında, ikisi arasında insanoğlu yaratılmış” cümlesine rastlanmaktadır. (Uze Kök Tengırü, asra yağız kılındıkta, ikin ara kişioğlu kılınmış). Bu cümleden bazı araştırmacılar, Kök Tengri deyimiyle bir tek yüce Tanrı’nın değil, doğrudan “mavi gök”ün kastedildiğini; Kök Tengri deyimiyle “Ulu Tanrı” kastedilseydi, “yaratanın da aynı zamanda yaratılmış olması” gibi çelişkinin söz konusu olacağını belirtmektedirler.</p>
<p style="text-align:justify;">Altaylar’da dünyanın sonlu olduğu günün birinde yıkılacağı inancı vardır. Bu inanca göre, yeryüzü yaşamı sürekli değildir; günün birinde sona erecek ve insanlar, hayvanlar, bitkiler yok olacaktır. Bu sona doğru insan soyunda azalma başlayacak, suçlar çoğalacak, günahlar alıp yürüyecek, insanlarda tanrı korkusu kalkacaktır. İyilik simgesi Bay Ülgen’le, kötülük simgesi Erlik arasında oluşacak büyük savaşın sonunda, Bay Ülgen dışında bütün savaşanlar ölecektir. Bay Ülgen bütün canlıların öldüğünü, yeryüzünde kendisinden başka kimse kalmadığını görünce “kalkın ey ölüler” diye bağıracak, bu çağrı üstüne bütün ölüler yattıkları yerden kalkacaktır. “İnsanların yeniden dirilmesi” anlamına gelen “kalkancı çağ” (kalıcı çağ) budur.</p>
<p style="text-align:justify;">Kunlar’da gerçek bir dinle karşılaşılmakta, Gök Türkler’de ise Gök Tanrı bütünüyle manevi bir “güç” durumuna gelmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Gök-Tanrı dininin Türkler’e özgü bir inanç olduğu, “Tanrı” (Tengri) sözcüğünden anlaşılmaktadır: Bu sözcük belirli fonetik farklarla ( Başkurtça dışında ) bütün Türk lehçelerinde yer almasının yanı sıra, birçok Asya topluluğu dillerine giren ortak bir kültür öğesidir; Türkçe olan “Tanrı” sözcüğü en açık biçimde Çince yazılmış bir metinde Kun imparatoru Mete’nin unvanları arasında geçmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>Şamanizm</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Şamanizm, ata ruhlarına, doğa varlıklarına tapınmaya dayanan eski bir Asya dinidir. Aslında bir dinden ziyade, temel ilkesi ruhlara, cinlere, perilere emir vermek, gelecekten haber almak düşüncesi olan bir çeşit sihirdir. Eskiçağ ve Ortaçağ’daki çok yaygın olan sihirlerden farkı, onların kişisel olmalarına karşılık, şamanlığın başta Orta Asya ve Kuzey Asya halkları olmak üzere, Tunguzlar’da, Moğollar’da, Mançular’da, Laponlar’da, Eskimolar’da, Vogullar’da, Ontiyaklar’da, Samoyedler’de, Kafkaslar’da, Hindistan’da, Çin’de, Japonya’da, Endonezya’da, Malezya’da, Polinezya’da, Avustralya’da, Büyük Okyanus’un öbür adalarında, Alaska’da, Grönland ve İzlanda’da, Kuzey Amerika’da, Guyana’da, Amazon bölgesinde ve Afrika’nın birçok yerinde (ufak tefek ayrılıklar bir yana) temel ilkeler değişmemek koşuluyla az yada çok kalabalık cemaat’ın bulunmasıdır. Şamanlığın ne zaman ortaya çıktığı, ne gibi değişiklikler geçirdiği kesin olarak bilinmemektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Tarih ve din bilimi açısından, Şamanizmin doğuşu ve kaynağı gibi, “şaman” sözcüğünün de nereden geldiği, nasıl bir anlam taşıdığı kesin olarak belirlenememiştir. Bu konuda üç farklı görüş öne sürülmektedir ;</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>1)</strong></span> Şaman kavramı, Hindistan’daki Pali dilinde “ruhlardan esinlenen kişi” anlamına gelen &#8220;samana&#8221; sözcüğünden türemiştir,</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>2)</strong></span> Şaman kavramının kaynağı, Sanskritçe’de “budacı rahip” anlamına gelen samana sözcüğüdür,</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>3)</strong></span> Şaman kavramı, Mançu dilinde “oynayan zıplayan, bir iş görürken sürekli olarak hareket eden” anlamındaki saman kavramından gelir.</p>
<p style="text-align:justify;">Şaman, Gök Tanrı tarafından bu göreve getirildiğine (güçlerle donatıldığına), Tanrı ile insanlar arasında aracı olduğuna, bazı tanrısal nitelikler, gizli bilgiler taşıdığına inanır.</p>
<p style="text-align:justify;">Şaman her şeyden önce, kendi özel yöntemiyle ulaştığı “kendinden geçme” (vecd) durumunda, ruhunun göklere yükselmek, yeraltına inmek ve oralarda dolaşmak için bedeninden ayrıldığını hisseden bir “aşkınlık” (trans) ustasıdır. Bütün samanların derin sezgileri, geniş düş güçleri vardır. Derin bir coşkunluğa kapılarak kendinden geçer, bütün gökleri, yeraltı dünyasını gezdiğine, ruhların yaşayışlarını gördüğüne, bütün gizli alemleri dolaştığına inanır. Şaman vecd sırasında, ruhları egemenliği altına alarak, ölüler, doğa ruhları (cinler-periler) ve şeytanlarla ilişki kurar. Böylece ruhlar ve tanrılar dünyasıyla doğrudan ve somut ilişkilere girişen şaman, bir çok ruha sahip olur. Çoğunlukla hayvan biçiminde düşünülen söz konusu ruhlar, Sibirya halklarında ve Altay’larda ayı, kurt, geyik, tavşan, çeşitli kuşlar, (özellikle kartal), baykuş, karga suretinde görünebilirler. Ayrıca, büyük böcek, ağaç, toprak, ateş olarak ta ortaya çıkabilirler. Şaman, gerektiğinde bütün yardımcı ruhları dünyanın dört bucağında bile olsalar çağırabilir. Bu çağrıyı davul veya tefini çalarak yapar.</p>
<p style="text-align:justify;">Şamanlık sonradan kazanılan bir görev değildir ; şaman olacak kimsenin, bir şamanın soyundan gelmesi gerekir. Şaman olmak için gerekli belirtileri taşıyan çocuk, belirli bir yaşa gelince eski bir şamanın eğitimine bırakılıp gerekli ön bilgileri edinir. Şamanın denetimi altında bir sınavdan geçtikten sonra şamanlık yetkisi alıp dinsel tören, bayram şöleni, kurban töreni, dua okuma v. b. görevlere başlar. Şaman bu görevler sırasında ; her parçası, üzerine takılan her maddesi, her şekli ayrı bir varlığın sembolü olan garip (özel ) giysiler, külahlar giyer, maske takar ve yine özel bir şekilde hazırlanmış davulunu ya da tefini çalar. Kendinden geçinceye, başka bir deyişle, tanrılarla ve ruhlarla temas sağlayıncaya kadar zıplar, sıçrar, garip sesler, hayvan sesleri çıkarır, söylenir, yalvarır, yerlerde sürünür, bazen de bayılarak düşer. Şamanın okuduğu “hayır dualar”a alkış denir, şamandan alkış alan bir kimse dileklerinin yerine geleceğine inanır.</p>
<p style="text-align:justify;">Bu konularda en ciddi çalışmalar yapan araştırmacılar ; Orta ve Kuzey Asya topluluklarında dinsel yaşamın daha çok “şaman” çevresinde yoğunlaştığını, fakat bu durumun bütün dinsel etkinlikleri şamanın yönettiği anlamına gelmediğini, bazı yerlerde tanrılara kurban sunucuların “şaman” olmadıklarını, aile reislerinin bile bu işi yapabildiklerini, her sihirle uğraşanın “şaman” sayılmadığını, hastalara şifa vermenin samanlığın temel özelliklerinden biri olmakla birlikte, her şifa sunucunun da şaman olmadığını öne sürmektedirler.</p>
<p style="text-align:justify;">Şamanizmde tanrılar “iyilik” ve “kötülük” tanrıları olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Ruhlar da tanrılar gibi iyi ve kötü ruhlar olarak vasıflandırılırlar. Eski Türkler’de iyi ruh “Bay Ülgen”, kötü ruh “Erlik” diye adlandırılmıştır. “Bay Ülgen” aynı zamanda iyi ruhların başında bulunan, onlara emir veren bir tanrıdır.</p>
<p style="text-align:justify;">Şamanizmde törenler de genel olarak ikiye ayrılmaktadır ; belirli günlerde yapılanlar veya önceden belirlenmemiş törenler. Bu törenlerde, çeşitli halkların inanç, gelenek ve göreneklerine göre farklılıklar olmakla birlikte mutlaka kurban adeti vardır. At ve koyun dışında kan akıtılarak sunulan kanlı kurban bilinmemektedir. Kutsal sayılan bir yere bir değere bir şey sunmak, eşya adamak, şamanın davuluna, kutsal ağaçlara bez bağlama ; çeşitli maddelerden yapılan tanrı tasvirlerine (töz, ongon, tangara, eren ) yemek sunma, ateşe içki dökme ya da atma kansız kurbandır. Kansız kurbanların bir başka biçimi de ruhlara adanıp kırlara salıverilen hayvanlardır. Samanlıkta kurbansız tören de, törensiz kurban da yoktur.</p>
<p style="text-align:justify;">Şamanizmin bütün çeşitlerinde tanrı-doğa-insan arasında sürüp giden kopmayan bir bağlantının bulunduğu inancına rastlanır. Bu yaygın inanca göre tanrılar insanları yönetimleri altındaki ruhlarla etkilerler: Bir tanrı insana doğrudan buyruk göndermez, gerekli yasakları koymaz. Bütün tanrılar çeşitli maddelerden yapılan eşyalarla tasvir edilir. Bunlar bazı yerlerde altından, keçeden, paçavradan yapılmış olabilir.</p>
<p style="text-align:justify;">Şamanlığın başka bir özelliği de edebiyat alanındaki etkisidir. Orta Asya halklarından Buryatlar arasında şamanlar zengin bir sözlü destan edebiyatının koruyucuları olmuşlardır. Yakutlar’da halkın kullandığı sözcük sayısı 4000’i geçmezken şamanların sözcük dağarcığı 12. 000’dir.</p>
<p style="text-align:justify;">İlk olarak XIII. y.y. da kullanılmış olan şaman sözcüğünün eski Türkler tarafından kullanılmadığını öncelikle belirtmek gerekir. Eski Türkler’de şaman sözcüğü yerine &#8220;Kam&#8221; sözcüğü kullanılmıştır. Eski Türkler’de dini törenleri yöneten kişiye “Kam” denildiği, eski Çin kaynaklarından anlaşılmaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;">Altay Türkleri’nin günümüzde “şaman” anlamında kullandıkları “Kam” sözcüğü, araştırmacılara göre en az 5. y.y.’dan bu yana yaşamaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;">Uygurlar (8. &#8211; 11. y.y.) da ise “Kam” sözcüğünün “din adamı” anlamında değil, büyücü, sihirbaz anlamında kullanıldığı bilinmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Uygurca’da “şaman”, “hastalıkları gideren, acıları dindiren, çılgınlıkları, saraları yatıştıran, hastalara ilaç yapan kimse” anlamında, “otacı” diye anılmıştır. Çin kaynaklarına göre, Kırgızlar’da şamanın adı Gan’dır. Altaylılar şamana Kam, kamların yönettikleri törenlere de &#8220;kamlama&#8221; demişlerdir. Moğolca’da şamanın karşılığı ise Böge’dir. Fakat Orkun yazıtlarında ve ele geçen Göktürkçe yazılı metinlerde ne “din adamı” anlamında, ne de “şaman” anlamında Kam sözcüğüne rastlanmadığı gibi, hiçbir belgede şamanlıkla ilgili açıklamalara rastlanmamıştır.</p>
<p style="text-align:justify;">Bütün bunlarla birlikte, bozkırlar alanındaki dinsel inançların samanlığa bağlanması bir gelenek (alışkanlık) haline gelmiş ve Eski Türk dininin temel niteliğini oluşturduğunda bir hemfikir (görüş birliği) oluşmuştur. Buna etken, 19. y.y.ın ikinci yarısında özellikle Rus araştırmacıların Sibirya’da yaşayan Türkler arasında yaptıkları incelemelerdir.</p>
<p style="text-align:justify;">Gerçek şamanlığın eski Türk topluluklarında görülen tanrılarla ve yer-su inançlarıyla ilgisi olmadığı görülmektedir. Bazı Rus ve Türk araştırmacıları (bu arada Ziya Gökalp) şamanlığı, Türkler’in islamdan önce bağlı oldukları din saymışlardır. Onlara göre günümüzdeki Yakutlar arasında varlığını sürdüren şamanlık eski Türkler’in de diniydi. Fakat daha yeni arştırmalar şamanlığın Türkler’e özgü olmayıp bütün Asya’ya yayıldığını ( Samoyedler’den Endonezya adalarına kadar ) ve Amerika kızılderili kültürlerinde de benzerlerine rastlanan bir sihir sistemi olduğunu göstermektedir. Eldeki tarih belgelerine göre birçok Asya halkında görülen samanlık Moğol istilasından sonra Türkler arasında yayılmıştır. Bundan önceki belgelerde Türk tarihinde şamanlıkla ilgili bir belge bulunmamaktadır. Bu yüzden Göktürkler’in dini samanlık değil, benzerine Çin’de ve Japonya’da rastlanan ikici ve uyumcu bir Gök-Yer dinidir.</p>
<p style="text-align:justify;">Şamanlığın eski Türk topluluklarının diniyle bir ilgisi olmamasına rağmen, arada şaşırtıcı benzerlikler bulunması doğal sayılmalıdır. Şamanlığın temel özelliği, yayıldığı bölgelerdeki halkın ruh dünyasına kolayca uyarlanabilmesidir. Şamanlıktaki vecd (kendinden geçme), ruhun tanrılarla ilişki kurması konusunda eski Türk topluluklarında, doğada varsaydıkları gizemli güçleri adamakıllı istismar etmiştir. Bu durum, özellikle atalar kültünün, kartal inancının, demirciliğin ve at kurban etmenin şamanlığa özgü bir nitelik taşımasında görülür. Böylece şamanlık eski Türkler’in inançlar sistemini yavaş yavaş işlemeyi başarmış, zaman içinde bir “din” sağlamlığına ulaşmıştır.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>Şamanizm ve Türkler</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Orta Asya’da bugüne yansıyan görüntüsü ile Şamanist inanca göre dünya “Gök”, “Yeryüzü” ve “Yeraltı” olmak üzere üç parçadan oluşmaktadır. Altay Türkleri&#8217;nde “Aydınlık Âlemi” olarak adlandırılan gökyüzünü “Tanrı Ülgen” ve ona bağlı iyi ruhlar temsil etmektedir. Yeryüzünde, yâni “Orta Dünya”’da insanlar bulunmaktadır. Yeraltı dünyasını yâni “Aşağıdaki Dünyayı” “Tanrı Erlik” ve ona bağlı kötü ruhlar temsil etmektedir. İyiliğin, gücün ve güzelliğin sembolü olan Göktanrı eski Türkler&#8217;de en önemli tanrıdır. Tanrı veya en büyük ruh göğün en üst katında ve insan biçimindedir.<br />
Gökle yeraltı arasında yâni güzellik ve kötülük arasında insanların yaşadığı yeryüzü bulunmaktadır. Yeryüzü iki zıtlık arasında yaşamın varolduğu bir yerdir. Siyahla beyazın, iyilik ile kötülüğün, güzellik ile çirkinliğin mücadelesi arasında kalan insanın kendi doğru yolunu ruhlarının yardımı ile bulmaya çalıştığına inanılırdı.</p>
<p style="text-align:justify;">Altay’larda göğün üç ve dokuz katından söz edilmektedir. Âyinler sırasında göğün bu katlarına çıkılır. Bâzı toplumlarda 33 gök dairesinden bahsedilmektedir. Altay Türkleri&#8217;nde tanrı Ülgen’in yedi veya dokuz kızı ve birtakım yardımcı ruhları bulunmaktadır. Tanrı Ülgen ve eşi göğün en üst katında oturmaktadır. Tanrı Ülgen’in çocukları ve dünyadaki elçileri de göğün değişik katlarında oturmaktadırlar. Altay Şamanları âyinler sırasında transa geçip göğe yükselirken altıncı katta “Ay Baba’yı”, yedinci katta da “Güneş Ana’yı” selâmlamaktadırlar.</p>
<p style="text-align:justify;">Türk Tatarlar, birçok başka halklar gibi gök kubbeyi bir çadır gibi tasarlarlar. Daha önce de belirtilmiş olduğu gibi yıldızları temsil eden çadır dikişleri göğün çeşitli katlarının havalandırılması için açılmış delikler olarak tasvir edilir. Göğün ortasında büyük çadırı bir orta direk gibi tutan Kutup Yıldızı parlamaktadır. Samoyetler ona “Gök&#8217;ün Çivisi”, Çukçi ve Koryaklar “Çivi Yıldızı” demektedirler. Altaylılar Kutup Yıldızını bir direk olarak tasarlarlar. Moğol Kalmuk ve Buryatlar&#8217;a göre “Altın Direk”, Sibirya Tatarları ve Başkurtlara göre de “Demir Kazık”tır. Dünyanın Direği olan Kutup Yıldızı aynı zamanda atların bağlandığı bir direktir. Kutup yıldızını temsil eden bu direk, mikrokozmosta evin direğidir ve kutsaldır. Bu direğe bez parçaları bağlanır ve dibine sunular konur. Şamanlar&#8217;ın “Totem Direği” bu direktir.<br />
Gök sırığına enlemesine çakılan 7 veya 9 ağaç, Türk düşüncesinde çok şey ifâde eden sembollerdir. Bilindiği üzere gök, Batı Türkleri&#8217;ne göre yedi ve Doğu Türkleri&#8217;ne göre ise, dokuz kattan meydana gelmişti. Sırık sembolik olarak göğün direği olmakta üzerine çift başlı bir kartal oturtulmaktadır. Bu düşünce düzeni, Çin denizinden İzlanda&#8217;ya kadar uzanan, bütün Altay kültüründe yer bulmuştur. Göçlerle geniş bölgelere yayılmış olan bu fikir yer yer değişikliklere de uğramıştır. Bazıları, bu kutsal çift başlı kartalı, göğün üçüncü katına oturtmuşlar ve bâzıları da onu göğün dokuzuncu katına kadar çıkarmışlardır. Göğün yedinci veya dokuzuncu katı, Büyük Tanrı&#8217;nın bir oturağıdır. Bâzı Altay kavimlerince, çift başlı kartalı, Tanrı ile beraber oturtmak hoş gelmemiş, onlar kartalı birkaç kat aşağıya indirmişlerdir.</p>
<p style="text-align:justify;">Eski Türkler dağların Tanrı makamı olduğuna inanırlardı. Dağların, “ana” olarak algılanan yeryüzünün, göğe uzanan ve ”baba” olarak algılanan göksel güçlere dokunmaya çalışan kolları olduğu düşünülürdü. Doğal olarak göksel güçler, önce dağlarla ilişkiye geçerlerdi, bu nedenle dağlar tanrısal mekânlardı. Öldükten sonra yükselen ruhlar, yâni iyi insanların ruhları oraya giderlerdi. Her boyun bir kutsal dağı olurdu ve o dağda oturduğu varsayılan kutsal koruyucu ruhların olduğuna inanılırdı. Eski Türkler&#8217;in en kutsal dağı Ötüken’in “ıduk-başı” idi. Bugünkü Altay Türkleri&#8217;nin hepsince de Altay en kutlu dağdır. Altaylı Şor ve Beltirler de kurbanlarını Kök Tengri’ye yüksek dağ tepelerinde sunarlardı. Dünya üzerindeki çeşitli toplumların eski geleneksel bilgilerinde yer alan “Kutsal Dağlar” inancı Orta Asya’daki bu kültten gelmektedir. Gök tanrıya yakın olmaları düşüncesiyle kutsanan bu dağlar daha sonra tanrıların mekânları olarak görülmeye başlanmıştır. İsa peygamberin havarileriyle Zeytinlik dağında gizli toplantılarını gerçekleştirmesi, Musa peygamberin Sina dağında on emri alması, Muhammed peygamberin birçok sıra dışı olayları Nûr dağının Hira mağarasında yaşaması hep bu kültün izlerini taşır. Zeus’un Olimpos dağı, Hintliler&#8217;in Meru dağı bunlar arasında en fazla duyulanlarıdır. Bunların diğerlerine nazaran daha fazla bilinmesi bu dağların bu dinlerin kutsal kitaplarında dile getirilmiş olmasındandır.</p>
<p style="text-align:justify;">Şamanizm tefekkürü çok tanrılı çok ruhlu ve totemli gözükmekle beraber, Uygur tapınakları incelendiğinde farklı bir görüntü ile karşılaşılır. Aslında var olan tek tanrı Gök Tanrısı&#8217;dır. Tanrının insanlarla veya başka cisimlerle tasvir edilmesini kabûl etmemektedirler. Putlar tanrının tasviri olarak yapılmamıştır. Birinin çok sevdiği bir yakını öldüğünde onun sûreti yapılmakta ve evde saklanmaktadır. Bu sûretin önüne yemekler konur, en sevilen şeylerin ilk lokmaları sûretle paylaşılır, önünde saygı ile yere eğilinirdi. Bu davranış biçiminin zaman içinde putperestliği ortaya çıkardığı düşünülmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>Şamanizm ve Türkler İnanç ve İbadetleri</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Şamanist inanca göre dünya, gök, yeryüzü ve yeraltı olmak üzere üç kısma ayrılır. Altay Türklerine göre &#8220;Aydınlık Alemi&#8221;, yukarıdaki dünyayı yani gökyüzünü Tanrı Ülgen&#8217;le ona bağlı iyi ruhları temsil eder.Yeryüzünü, yani &#8220;Orta Dünya&#8221;yi insanlar oluşturur. Yer altı dünyası olan &#8220;Aşağıdaki Dünya&#8221;yı ise Tanrı Erlik ve ona bağlı kötü ruhlar oluşturur. İyi ruhlarla ilişki kurup, iyilik yapan Şamanlara ak-Şaman, yeraltı ruhlarıyla konuşup, Erlik &#8216;in hizmetinde olanlaraysa kara-Şaman denir.</p>
<p style="text-align:justify;">Eski Türklerin de inandığı din Şamanizm &#8216; di. Bu Şamanizm,Yakutlar ve Altaylar&#8217;da yaşayan ilkel Şamanizm aşamasını bir süre sonra geride bırakmış, gelişmişti. Avcılık ve ilkel tarımla dar bir bölgede yaşayan boyların inanışlarıyla, büyük devletler kuran, Çin Duvarı &#8216; yla Bizans arasına yayılmış halkların inanışları aynı kalmamıştı.</p>
<p style="text-align:justify;">Çin kaynaklarından anlaşıldığına göre eski Orta-Asya Şamanizm &#8216; inin temelleri Gök-Tanrı, Güneş, yer, su, atalar ve ocak (ateş) kültleridir.Bu bağlamda Asya halklarının inandığı Şamanlığın temelinde insan ve doğanın birlik ile beraberliği ve uyumu düşüncesi yer alır. Evren,dünya,insan,hayvan ve bitkiler alemi bir bütün olarak düşünülür. Dünya ve Gök,yaratma eylemini birlikte işbirliği halinde gerçekleştirmektedir. Bunlar bütün varlıkların yaratıcısı olmalarından ötürü kutsaldır. İşte bu yüzden Asya &#8216;nın Şamanist göçebe halklarında Gökle Yer Su&#8217;yu sayma ve bunlara saygı gösterme, bu göçebe halkların inanışlarının özünü oluşturmaktadır. Dağın eteğinde ya da zirvesinde, nehrin ya da gölün kıyısında, yolun ya da atın bağlandığı direğin yanında, bir göçebenin kutsamayla eylemleri, tüm yaşamın ortak bir bilinci paylaştığı doğaya dönüktür.</p>
<p style="text-align:justify;">Şamanlıktaki bir diğer inanışta, insan neslinin sonsuz bir şekilde devamlılığı düşüncesi. Şamanist olan birisi kendini, baba, dede, ve atalarına ait olan bir hayatın devamı olarak görür, bunları bilir ve sayar (Atalar kültü). Bununla birlikte, söz konusu bu insan aynı zamanda kendi geleceğini de sonraki nesillerde görmektedir, ki bu durum varoluşun ana anlamıdır. Bundan dolayı bu insanin görevi çocuk ve torunlarına toplumun en iyi yanlarını aşılayarak yetiştirmek ve hayata hazırlamaktır</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>Şaman Kimdir? Kimler Şaman Olabilir?</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Şaman dininin ayin ve törenlerini yapan, ruhlarla insanlar arasında aracılık eden kişiye Şaman denir. Şaman sözcüğü Türkçe kökenli değildir. Türkler Şaman yerine kam sözcüğünü kullanırlardı. Avrupa&#8217;da 18.yüzyılda kabul edilen Şaman sözcüğü, Rusların, Kuzey Sibirya&#8217;da Tunguzlardan öğrendiği bir sözcük. Aslında bu sözcüğün kökeni hâlâ tartışmalı. Bazı bilim adamları sözcüğün Pali dilinde bulunan &#8220;şamna&#8221; olduğunu, Sanskritçe&#8217;de bulunan &#8220;çramana&#8221; ile aynı kökten geldiğini ileri sürüyorlardı. Bazıları da bu sözcüğün Mançu &#8216; ca olduğunu,&#8221;zıplayan,dans eden&#8221; anlamına geldiği görüşündeler. Bir başka teori de Şaman sözcüğünün Buda inanışına ait bir sözcük olduğudur. Firdevsi&#8217;nin sehname&#8217;sinde geçen &#8220;Semen&#8221; (Buda rahibi) sözcüğü dolayısıyla Şaman sözcüğünün Hindistan kökenli olduğu söylenir.</p>
<p style="text-align:justify;">Kasgarlı Mahmut&#8217;tan öğrendiğimize göre kamlar, Müslüman Türkler zamanında da unutulmuş değil. Divan-i Lugat-it Türk&#8217;te &#8220;Kamlar kamik arvisti: kamlar (ayin sırasında) anlaşılmayan bir takım sözler söyledi.&#8221; gibi cümlelere rastlanmaktadır. Benzer biçimde Balasagunlu Yusuf Has Hacib, &#8220;Kutadgu Bilig&#8221; adli eserinde kamlarla hekimleri (otacıları) bir tutmuş, ikisini de insanlar için yararlı isler yapan kişiler olarak göstermişti. Bir yerde söyle der: &#8220;Kerek tut otaçi, kerek kam, öligligke her giz asig kilmaz em. (Gerek hekim tut, gerekse kam, eceli gelene ilaç fayda etmez.)</p>
<p style="text-align:justify;">Şaman (kam), tanrılar ve ruhlarla insanlar arasında aracılık yapma gücüne sahip olan kişidir. İnsan, ufak tefek ruhlara, aileyi koruyan ateş ve iyi yer-su ruhlarına bizzat kurbanlar ve saçılar sunabilirse de, kuvvetli, hele kötü ruhlara doğrudan başvuramaz. Kötü ruhlar insanların en büyük düşmanlarıdır. İnsanlara ve hayvan sürülerine hastalık göndermek suretiyle kurban isterler. Bunların istediklerini yerine getirmek gerekir. İnsanlar onların ne istediklerini bilmezler. Ne istediklerini ancak gücünü göklerden ve atalarının ruhlarından alan Şamanlar bilir.</p>
<p style="text-align:justify;">Şamanlık bilgisi öğrenmekle elde edilemez. Şaman olmak için belli başlı bir Şamanın neslinden olmak gerekir. Kimse Şaman olmayı istemez, ancak geçmiş ataların ruhundan biri, Şaman olacak torununa musallat olur; onu Şaman olmaya zorlar. Bu hale Altaylılar &#8220;töz basıp yat&#8221; (ruh basıyor) derler. Ata ruhu musallat olan adam Şamanlığı kabul etmezse deli olur.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>Türklerin Ata Dini: Kamcıllık (Şamanizm)</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Tarihçi ve yazar Enver Behnan Şapolyo, Tarih Boyunca Türk Tefekkürü Şamanizm Tefekkürü adlı kitabını Şamanizm ve Türk tefekkürüne ayırmış ve Şamanizm ile Türk inanç sistemini eş kabul ederek, bu inanç sisteminin semavi dinlerdeki ( Musevilik, Hıristiyanlık, İslam ) günümüze kadar gelen oluşum ve etkilerini incelemiştir :</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>İNANÇLA İLGİLİ DÜŞÜNCELERİN DOĞUŞ YERİ</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">İlk inanç tefekkürü Asya da yaşamakta olan insanlar arasında doğup gelişmiştir. İnsanlığın ilk ulu tefekkürü Orta Asya da Tanrı Dağı sakinlerinde doğmuştur. Bu ülkede yaşayanlar yalnızca Türkler di. Türkler bu ilk yurtlarına Günortaç , doğu kesimine Hatay Ülkesi , batı kesimine Horasan İli , kuzey kesimine de Kıpçak Ülkesi adını vermişlerdi. Bu ülkede doğan inanç sistemi üç merkezde kendini göstermiş ve temelleşmiştir : Birincisi Günortaç ta Şamanizm ; ikincisi Orta Asya dan Mezopotamya ya göç eden Sümerler in inancı ; üçüncüsü ise yine göçün sonucu, Mısır da Menfıs mevkiindeki hermetizm tefekkürüdür.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>1. Şamanizm</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Şamanizm ; evrenin yaradılış düşüncesidir. Bu ilk düşünceler Orta Asya daki Eski Türkler tarafından ele alınarak yaradılış sırları çözülmeye çalışılmıştır. Sonunda bütün varlıkların, evreni kaplayan bir nur olduğu, bu nurun da Hüsn-ü Mutlak (mutlak güzellik) olduğu inancına varılmıştır.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>Yaradılış Efsanesi</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Kainat (evren) henüz yaratılmadığı zamanda, yukarıda gök, aşağıda yer ve canlı mahluk ta yoktu. Kainatı yaratan Hüsn-ü Mutlak bu güzelliği tecelli ettirmeyi düşündü, bu güzellikten bütün varlıklar bir anda hasıl oldu. Bunlar arasından insan, evrenin özvarlığını düşündü, bunun Nur-u Ziya olduğu sonucuna vardı. Gök alemini kaplayan yaratıcı ve yaşatıcı , nur-u ziyayı dünyaya hayat vermek üzere Güneş i bahşetti, ayı da ona eş olarak yarattı. Güneş e inananlar Şamanizm inanç sistemini oluşturdular. Böylece Şamanizm Türk tefekkürü olarak ortaya çıktı.<br />
Şamanizmde güneşe gün ana denmekte ve göğü ve yeri aydınlatmaktadır. Ay ise ay ata dır. Bunlar nur-u ziya varlığının kutsallarıdır. Şamanizmde güzelliğin timsali güneş olduğu için kutsaldır, tan yeri ağarırken ona ibadet edilir. Türkler e göre evrende bütün varlıklar dört eşit parçaya bölünmüştür. Dört te manevi cevher vardır; dört yön de dört renk te ( gök &#8211; kızıl &#8211; ak &#8211; kara ) kutsaldır. Şamanizmin din adamlarına şaman veya kam denir. Şamanın ayin yönetmek yanında, sihirle ilgili bazı görevleri de vardır. Şaman kırmızı külah giydiğinden kızılbaş diye de anılır, kopuz, tef, davul çalar, raks eder. Şaman olmak birçok şarta ve merasime bağlıdır. Bunlar kainatın sırlarını çözen tefekküre sahiptirler. Bu tefekkür sisteminin izlerine İslamiyet te tasavvufta rastlıyoruz. Türkler Müslüman olduktan sonra Şamanizm, tasavvuf şeklinde Horasan Erenleri vasıtasıyla Anadolu ya yayılmıştır. Horasan Erenleri nin en büyüğü mutasavvuf Ahmet Yesevi dir. Onu izleyenler Hz. Mevlana, Hacıbektaşı Veli, Ahi Evren Veli, Hacı Bayram Veli Mir. Bu kişiler tasavvuf yoluyla Şamanizmi Türk tarikatları bünyesinde asırlarca yaşatmış ve günümüze kadar gelmesine sebep olmuşlardır.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>2. Sümer Medeniyeti ve İnanç Tefekkürü</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Güneşe yani Nur-u Ziya denilen ebedi güzelliğe inanan dini sistem Şamanizm tefekkürü, M. Ö. 5000 dolaylarında Türkler in Orta Asya dan Mezopotamya ya göç etmeleri sonucunda Sinear bölgesinde yerleşen Sümerler tarafından taşınmıştır. Güneş Sistemi olarak gelişen bu inanç sisteminde, Sümerler in en ulu ilahı Güneş ti.<br />
Güneş inancı, Şamanizmden kaynaklanan ve Orta Asya dan göç etmiş Türkler ce oluşturulan bir inançtı. Sümer Türkleri nin büyük bir medeniyet merkezi olan Uruk ta yeni bir inanç gelişti : Bu yeni inanç düşüncesini Uruk lu bir heykeltraş olan Azer in oğlu İbrahim oluşturdu. Bu ilk tek tanrı fikridir. Bu tek tanrı tefekkürü Sümer Türkleri medeniyetinin mirasçısı olan Sami kavimlere geçti. Museviler. Hıristiyanlar ve Müslümanlar tek tanrı inancını kabul ederek üç büyük (semavi) din doğdu.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>3. Mısır Medeniyeti ve İnanç Tefekkürü</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Şamanizm tefekkürü Sümerler le beraber Mısır a yerleşen Türkler kanalıyla Hermetzim ( Hermestod ) Tefekkürünü oluşturdu. Mısır ın deltasına yerleşen oymaklar nom adı ile siteler kurdular. Bunların içinde Türk oymaklarının isimlerini taşıyanlar vardır: Bunlardan birinin adı Yuf tur ki bu ada halen Orta Asya nın bir çok yerinde rastlanmaktadır. Tenis şehri de Tan oymağının adını taşımaktadır. Nom sitelerinin devlet başlarına sanı denirdi. Saru eski Türkçe de nur anlamındadır. Hükümdarlar güneşin nurundan unvanlarını almışlardır. Mısırlılar, güneş mabetlerine de het saru (nur şatosu) derlerdi. Saru Sümer dilinde hükümdar, prens anlamındadır. İbranice de şaru kelimesi prens demektir. Mısırlılar da ilk medeniyet kuranların dilleri de Ural-Altay dilinden doğmuş bir karışım olduğu anlaşılmaktadır. Özellikle din, tefekkür ve ahlaka ait sözcükler Türkçe köklüdür. Mısır dini (inancı) Şamanizme pek benzemektedir: Eski Türkler de olduğu gibi Mısır da da güneş ve onun nuru ilahlarıdır, bu nuru kaplayan da göktür. Mısır inancında en önemli rol sahibi güneştir. Bu düşünce sistemi hermetizm olarak adlandırılan tefekkürü oluşturmuştur.<br />
<span style="color:#ff0000;"><br />
<strong>HERMETİZM ( HERMESTOD ) TEFEKKÜRÜ</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">M. Ö. 5000 ile 3000 yıllarında Türklerin Orta Asya dan göçü olmuştur. Bu göçün bir kısmı Mezopotamya ya yerleştikleri tarihlerde bir kısmı da Nil deltasına yönelmiştir. Tarih öncesi devir yaşanmakta olan Mısır da birden tarih çağı başlamıştır. Mısır ın eski tarihi incelendiğinde halkın Afrikalı, Arap ve Kafkas Ari kavimlerinden olmadığı, dilinin de Arapçayla ilgisi olmadığı anlaşılır. Mezarlardan çıkarılan mumyaların beyaz ırktan olduğu, sima, dil ve dini düşüncelerin eski Türkler le pek benzeştiği görüldüğünden bu halkın Orta Asya dan göç eden Türkler den olduğu sonucu çıkmaktadır. Mısır tanrısı nur ilahıdır, güneşin timsalidir. Horus, hor sözcüğünden gelmekte, hor sözcüğü Türkçe de nar-ı beyza anlamını taşımaktadır. Ayrıca, Mısırlılar ın savaş ilahı kurf tur. Bunlar, Mısır dininin, Orta Asya kabileleri tarafından Nil vadisine getirildiğinin işaretleridir.<br />
Mısır ın manevi kitapları Hermes e aittir. Hermes in ne zaman yaşadığı kesin olarak bilinmemektedir, 42 tomar yazı yazdığı rivayeti vardır. Hermes in oluşturduğu tefekkür, evrenin sırlarını aramaktır. Buna Hermetizm adı verilmiştir. Bu sırlara vakıf olmak isteyenler esrarengiz törenle gizli mabede alınır, orada eğitilir, aydınlatılırdı. Hermetizm ne bir din, ne de mezheptir. Yalnız tefekkür cemiyetidir, doğanın sırlarını araştırma yoludur. Bu yolda çalışanlar müspet bilimlerin köklerini keşfetmişlerdir : Astronomi, fizik, geometri, felsefe, ahlak ve teoloji bilimlerinin kökenine inilmiş, gelecek nesillere önderlik edilmiştir. Bu mabette yetişenler Mısır da devlet idaresi ve firavunluk mertebesine erişmişlerdir. Hermetizm, Şamanizmin Mısır da oluşan en gelişmiş şeklidir.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>KABBELA TEFEKKÜRÜ</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Şamanizmin bir tekamülü olan Hermetizm, Mısır da kapalı bir tefekkür olarak yaşamış, sonunda Mısır daki İbraniler vasıtasıyla Filistin e geçerek Kabbela Tefekkürü olarak gelişmiştir. Kabbela gelenek anlamının taşımaktadır. Hz. Yusuf vasıtasıyla Mısır a gelip yerleşen (M. Ö. 1650) İbraniler ( İsrailoğulları ) zamanla çoğaldılar. Mısırlılar tarafından hakir görülerek zulmedilmeye başlanan İbraniler i, II. Ramses in yeğeni olan (Hz. ) Musa kurtarmaya ahdetti. Musa, Kermes Mabedinde yetişmiş üstadlardandı. Hermes tefekkürünü İbraniler arasında gizlice öğretti, 70 kişi yetiştirdi. Mısır dan ayrılan İbraniler tarafından oluşturulan bu düşünce sistemine Kabbela Tefekkürü denildi. Musa bu tefekkürünü Zohar adlı bir kitapta toplamıştır. Zohar Nur Kitabı anlamına gelmektedir. Bu kitapta yıldızlar aleminin gizleri yazılıdır, başta güneş ve ay gelmektedir. Bu da Şamanizmin hermetizmden sonraki şeklidir. Zoharda dört esas vardır : İlahi ruh, nesih (hava), su ve ateştir. Evrenin sırları, Yahudilerin kutsal kitabı Tevrat ta değil, Zohar da yer almıştır. Zohar ın içeriği Şamanizmin hüsn-ü mutlak tefekkürüne dayanmaktadır. Tevrat a inananlar Yahudi cemaatini oluştururlar. Tevrat ın, Yahudilerin Babil esaretinden sonra yazıldığı anlaşılmaktadır. Çünkü Tevrat ta yer alan birçok olayın Sümerler den alındığı anlaşılmaktadır: Tufan olayı Sümer kitaplarında aynen mevcuttur.<br />
Hermes ve Kabbela tefekkürü Musevilik ve Hıristiyanlık dinleri içinde yer almamıştır. Dinlerin itikatları dogmatik olduğundan, düşünce hürriyeti taşıyan ve doğa olaylarını akıl yoluyla izleyen düşünce sistemleri, dinler dışında gizli-kapalı şekilde devam etmiştir. Hermetizm ve kabbela Suriye ve Anadolu da gizli mezhepler şeklinde yaşamış, Filistin de taşçılık yapan Kenanlılar arasında yaşatılmış, Haçlı Seferleri ile Anadolu, Suriye ve Filistin e gelen Hıristiyanların bir kısmı, bu kapalı- gizli tefekkür ve Ahilik le tanışmıştır. Bu yolla, eski Orta Asya dini düşüncelerini taşıyan ahiliğin, anılan temaslarla Hıristiyanlar kanalıyla Avrupa halklarına ulaşmış olduğu anlaşılmaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;">Şamanizm ; Hermestod, Kabbela ve Epifani tefekkürü ile olgunlaşmıştır. Mısır (Menfıs) gizli mabedinden geçen bu tefekkür (Epifani ile) İtalya ya, oradan da Fransa ya ve İngiltere ye geçmiştir. Bu tefekkür Orta Çağda uyumuş, haçlı seferleri ile yeniden uyanmıştır.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>TASAVVUF TEFEKKÜRÜ</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Tarih boyunca insanlığın tefekkürü Şamanizm, Hermetizm, Kabbela ve Epifani olmak üzere dört devre geçirmiştir. Budizm, Konfıçyüs dini ile Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık bu dört tefekkürden ilham almış fakat ayrı bir yoldan insanlığı aydınlatmışlardır. Bu dört tefekkür bütün dinlerin dışında kalmış, insanlığı akıl ve hikmet, vicdan ve güzellik duygularıyla etkilemeye çalışmışlardır. Bu tefekkürler İslam aleminde tasavvuf kisvesiyle temelleşmiştir.<br />
Uzun ve kanlı savaşlardan sonra 10. Asırdan itibaren Müslümanlığı kabul eden Oğuz Türkleri, Şamanizm tefekkürünün yüksek tesirinden ayrılamamışlardır : İslamiyet bir dindir ve felsefesi olmaz. İslamiyet uluhiyet tanıyor, ahlak telkin ediyor ve bir hukuk müessesesi oluşturuyordu. Her din gibi o da dogmatik idi ve hür bir tefekküre meydan vermiyordu. Dinin emirlerine kayıtsız şartsız uymak imanın şartı idi. Fakat akıl ve hikmet ; insanlığı, ileriyi, yeniyi, güzeli düşünüyordu. Bu yola giren Müslümanlar İslam ın felsefesi olan kelam ı oluşturdular. Kelam İslami felsefedir. Bu felsefe konu olarak mezhep ve tarikatların ayrı ayrı görüşlerini incelemiştir. Dini konular ele alınarak Kur an ve hadisler incelenmiş, ayrı yollar oluşmuştur. Bunlar mezhep olarak adlandırılır. Bu mezheplere girenler sofi olarak anılmışlardır. Arap, Hint ve İran Müslümanlarında mezhep var, tarikat yoktur. Tarikat yalnız Türkler de doğmuştur. Türk tarikatları Şamanizmden kaynaklanır. Şamanizm, İslamiyette tasavvuf olarak temelleşmiştir. Bütün Türk tarikatları tasavvufa dayanmaktadır. İlk mutasavvuf Ahmedi Yesevi dir. Şamanizmi İslami akidelerle birleştirerek İslam tasavvufunun kurucusu olmuştur. Ahmedi Yesevi müritlerine Horasan Erenleri adı verilmiş ve bunlar, Anadolu Türkler tarafından fetholunca Anadolu ya göç etmeye başlamışlardır. Göç edenlerin en önde gelenleri : Mevleviliği kuran Mevlana Celaleddini Rumi, Bektaşiliği ve Kızılbaşlığı kuran Hacı Bektaşi Veli, Ahiliği kuran Ahi Evran Veli dir. Özellikle Bektaşilik te ve Kızılbaşlık ta Şamanizm tamamen yaşamaktadır. Ahilik te Şamanizmden doğmuştur. Haçlı Seferleri ile Anadolu ya gelen Hıristiyanlar ahiliği incelemişlerdir</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>IV. ŞAMANİZMİN VE ESKİ TÜRK İNANÇLARININ GÜNÜMÜZDEKİ YANSIMALARI</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Din bilimcilerin kitaplı dinler olarak ifade ettiği semavi dinler, eski dinlerin ve inançların etkisinden kurtulamamışlardır. Bu olgu İslam dini ve Şamanizm için de geçerlidir.<br />
Orta Asya da Şaman ya da Gök-Tanrı inancım taşıyan Türkler İslamiyeti kabul ederken, Müslümanlığı Arap Yarımadası nda ortaya çıktığı şekilde değil kendi kültür ve eski inançlarıyla uyumlu olabilecek özellikleriyle birlikte benimsemişlerdir.<br />
Tariçilere göre Türkler le Arap İslam ordularının ilk karşılaşmaları Kafkasya üzerinden Hazar Türkleri, Horasan üzerinden de Göktürkler le olmuştur. Müslüman Arap ordularının Orta Asya ya yayılmak ve hakimiyet kurmak için giriştikleri savaşlar çok kanlı olmuştur. Arap orduları içindeki bedevilere , fethedilen yerlerde vaad edilen ganimet, Türk yurtlarında tarihin ender rastladığı vahşete ve toplu katliamlara yol açmıştır. O tarihlerde Türkler arasında en yaygın din anlayışının başında Şamanizm, budizm yer almaktaydı. Bazı bölgelerde ve Türk topluluklarında ise Hıristiyanlık, Musevilik, çintuizm ve birçok farklı inanç ta hüküm sürmekteydi. Bu nedenle bu kadar çok sayıda ve birbirinden farklı dinlerin aynı coğrafi bölgelerde birarada kavgasız yaşaması, muhtemelen Türkler de başlangıçtan beri varolan tolerans düşüncesinin bir ürünü veya toleransın gelişip yerleşmesine neden olmuştur. Fakat Arap ordularının, zenginliği ile bilinen Türk yurtlarına karşı başlattıkları ve ganimet vaad edilen yayılma ve bir dinin zorla kabul baskılarının doğurduğu çok kanlı savaşlar, Müslümanlığın 300-350 yıl kadar süren büyük bir direnişten sonra kabulüne yol açmıştır. Hazar Türkleri arasında Müslümanlık yerleşememiştir. 8. y.y. başlarında Hazar Hakanı Yahudiliği din olarak seçmiştir. Bu bölgede islamiyet, Hazar Devletinin yıkılışından sonra Özbek Han (1313-1340) zamanında kanlı mücadeleler sonunda yerleşmiştir.<br />
Oğuz ların İslamlaştırılması iki asır sürmüştür. Kıpçak Türkleri nin İslamlaşması ise 10. y.y. başlarından 14. y.y. başlarına kadar devam etmiştir.<br />
Çok uzun süren kanlı savaşlar sonunda kabul edilen Müslümanlığa Türkler eski inançlarını da taşıdılar. Türkler bedevi İslamı aynen benimseme yerine kendi inançlarıyla harman edip yeni bir sentez oluşturdular. Bu sentez İslamın Orta Asyalılaşması olan ve başında Hoca Ahmet Yesevi nin bulunduğu İslamın sufi yorumudur. Sufılik yani tasavvuf, İslamiyetin siyasal mücadelelere, hırs ve menfaate alet edilmesine tepki olarak ortaya çıkmıştır. Bu kimseler daha sonraları tıpkı Musevi, Hıristiyan ve Budist rahipler gibi kendilerini halktan ayıran giysiler sof giymeye başladıkları için bunlara sonraları sufi adı verilmiştir. Araştırıcılara göre Türkler arasında İslamiyeti, Emevi Müslümanlığın resmi sözcüleri ve orduları yayamamışlardır. Dinin şer i kurallarını önemsemeyen, dini sufice yorumlayan, halkın benimseyeceği biçimde ifade eden ve halkın eski inançları ile yeni dini kaynaştıran sufiler olmuştur.<br />
9. ve 10. y.y. da Türkistan ı adım adım arşınlayan dedeler, babalar, atalar ; tıpkı şaman dedeler gibi menkıbeler, nasihatler anlatan, halk üzerinde sevgi ve saygıdan kaynaklanan nüfuzları olan kimselerdi. Daha sonra bu dedeler, babalar göçlerin başında, uzun süren yolculuklar sonunda Anadolu ya ulaştılar. Bunlar Anadolu da, dede, baba, abdal ve gazi gibi ad ve unvanlarla Orta Asya daki misyonlarını sürdürmek için dergahlar açtılar : Mevlana lar, Hacı Bektaş Veli ler, Ahi Evran Veli ler, Abdal Musa lar, Sarı Saltık lar, Taptuk Emre ler, Yunus Emre ler bu coşkun ırmağın Anadolu daki kollarıdır.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>DEDE &#8211; ŞAMAN</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Anadolu da dede olmanın temel koşulu dede soyundan gelmektir. Şamanlarda da durum aynı idi. Gerek dedelik gerek şamanlığın soydan gelme dinsel özelliği dışında, seçiliş şekilleriyle, kıyafetleriyle, gördükleri hizmetlerle ve kendilerine gösterilen sevgi ve saygıda, bu denli zaman aralığına rağmen aralarında şaşırtıcı benzerlikler bulunmaktadır : Dedeler de şamanlar gibi tamamen hafızaya dayalı zengin halk şiirini, nefesleri, duaları ve sözlü halk geleneğini nesilden nesile aktaran iletişim organları gibidirler. Şamanlar gibi dedelerin de hastalıkları iyileştiren olağanüstü güçleri olduğuna inanılır. Şaman kendi çocukları arasında samanlığa en çok ilgisi olanı seçer ve geleceğe dayalı gizli bilgiyi de vererek yetiştirir. Bu durum aynen Anadolu Aleviliği nde dede yetiştirme biçimine taşınmıştır. Şaman giysisindeki özellikler Bektaşi giysilerine de yansımıştır. Şamanlar ( kamlar ), tanrılar ve koruyucu ruhlar için arak (rakı) saçı saçarlar, bu kansız kurban sayılırdı. Alevi ve Bektaşi tarikatlerinde de içilen içkiye içki , rakı , şarap denilmeyip, şaşmaz bir kural olarak tolu ya da dolu denilmesi ve içilen içkinin dem anlamına gelmesi benzerlik nedenlerini aydınlatmaktadır.<br />
Türkler in İslamiyeti kabulünden bugüne yaklaşık on asır geçmesine rağmen bugün, günlük yaşamımızdaki birçok kültürel, sosyal öğe İslamdan önceki izlerini taşımaktadır. Şimdi bunlardan bazılarını ele alalım :</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>İÇKİ İÇİLMESİ</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Sadece düğün, tören, şölen gibi kutlamalarda değil, ayinlerde de içki içilmesi eski Türk kültüründe çok yaygındır; kutlamanın, ayinin vazgeçilmez bir parçasıdır. Şaman ayinlerindeki dinsel toplantılarda içilen kımız, şarap v. s. bugün Anadolu da bazı dinsel içerikli toplantılarda varlığını dem olarak sürdürmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>MEZARTAŞI</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Bu adet eski Türk ve Orta Asya, Mezopotamya kültürlerinden kalmadır. Arap -İslam ülkelerinde mezar taşına rastlanmaz. Mezarlara taş dikilmesi ve onun adeta bir güzel sanat haline gelmesi İslam coğrafyasında sadece Anadolu da vardır ve Türkler in Atalar Kültü ne dayanır. Mezarlar çok temiz ve bakımlı tutulur, süslenir, çiçeklenir. Ruhun ölmezliğine inanıldığı için ölüm kelimesi yerine dünya değiştirdi , göçtü , don değiştirdi , hakka yürüdü gibi terimler kullanılır.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>MUM YAKILMASI</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Mum yakılması ve ateş yakılması da eski Türk inançlarındandır. Bunun kökeni ateşin kutsal sayıldığı döneme dayanır. Ateşe, suya, taşa, türbeye dua edilmesi buralardan medet umulması eski inançlardan kalmadır. Anadolu da yatır, türbe, dergah, kutsal taşlar, mezar v. b. ziyaretlere giden insan sayısı bir hayli fazladır.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>BEZ BAĞLANMASI, PAÇAVRA BAĞLANMASI</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Halen yatırlara, bazı ağaçlara ve kutsal sayılan yerlere bez veya paçavra bağlamak, bu yolla adakta bulunmak inancı sürmektedir. Bu inanç ta eski Türkler in şamanın davuluna bez veya paçavra bağlanması yoluyla adakta bulunmak, dilemek gibi kansız kurban sayılan inanç ve geleneklerdendir.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>GÜNEŞ E, AY A NİYAZ</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Anadolu da orta yaşın üzerindeki insanların çoğu, güneşin ve ayın ilk görülmesi sırasında, ya da ay hilalken niyaz eder, dua ederler, kutsarlar. Bunlar İslam da yoktur. Eski Türk inancı olan Göktanrı (Kök-tengri) inancından kaynaklanmaktadır. Akarsuların, kaynakların, göllerin, bazı ağaçların kutsal sayılması onların kesilmemesi doğa inançlarından kalmadır. Eski Türklerin Yer-su (yar-sub) kutsallarıdır.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>MEVLİT OKUTULMASI</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Mevlit okutmak, Kur-an ı müzikle okutmaktır. Süleyman Çelebi nin eserleri, Kur-an ın ayetleri, Hz. Muhammet ve Hz. Ali nin hayatının müzikle okunması İslam da yoktur. Bu gelenek, eski Türk inançlarından kaynaklanmaktadır. Şamanlıkta müziksiz ayin yapılmazdı. Ayinde, Şaman davulu, tefi veya kopuz olmadan şaman töreni olmazdı.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>KÜMBETLER</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Anadolu da yaygın mimari yapılardan biri kümbetlerdir. Bunların mimarisine dikkat edilirse, karşıdan çadıra benzemektedirler. Yani göçebe kültürü olan çadır ın mimariye taşınmasıdır. Bu kümbetler aynı zamanda, Gök-tanrı inancından gelen gök kubbelerdir. Göğün mimariye gökkubbe olarak taşınmasıdır. Renk verilirken de, kubbelerin gökyüzünü andıran kısmı mavi olur. Bunun da, İslam öncesi Gök-Tanrı inancının mimariye yansıması kabul edilmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>EŞİĞİN KUTSALLIĞI</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Kapıdan içeri girilirken eşiğe basılmaması da eski Türk inancından (Şamanizmden) kalma bir inanıştır (semboldür). Eşik kapıdır. Kapı ise yeni bir dünyaya açılmaktadır. Bu nedenle saygındır, kutsaldır. Anadolu, Balkanlar ve Türkistan daki din büyüklerinin yattığı yatırlar kitleler tarafından ziyaret edilirken eşikleri niyaz edilir, o kapıdan şefaat beklenir. Anadolu da evlenip yeni evine giren gelin, yeni evine (yeni hayata) girerken evin eşiğini niyaz edip eve öyle girer.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>HALI &#8211; KİLİM DESENLERİ</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Şamanın üzerine giydiği giysiye yılan, akrep, çiyan, kunduz v. s. yabani &#8211; zazarlı hayvan şekilleri çizerek onların kaçırılacağına inanılırdı. Bugün Anadolu da Türkmen köylerinde dokunan halı, kilim gibi örgüler şaman giysilerinden aynı izleri taşımaktadır. Türkmen halı ve kilimleri üzerindeki akrep, yılan, kırkayak gibi hayvan resimleri, eski Türk inanış ve geleneklerinden kalma özelliktir. Bunun amacının zararlı olan resimdeki hayvanları kaçırmak olduğu kabul edilmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>NAZAR</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Anadolu da halk arasında nazar olgusu çok yaygın bir inançtır. Bazı insanların olağandışı özellikleri olduğu ve bunların bakışlarının karşılarındaki kimselere rahatsızlık verdiğine, kötülük yaptığına inanılır. Bunun önüne geçmek için nazar boncuğu , deve boncuğu , göz boncuğu v.s. takılır. Nazar olgusu da eski Türk inançlarındandır. Yine, istenmeyen bir olay duyulduğunda tahtaya el ile tokmak gibi üç kere vurulması da, kötülükten korunmak, kötü ruhların duymasını önlemek amacına yönelik eski bir şaman inanışıdır.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>ALTAYLAR&#8217;DAN ANADOLU&#8217;YA ŞAMANİZM TEFEKKÜRÜ</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Sonsuzluğun bilinmeyen bir anında bir büyük patlama oluştu. Devâsâ boyutlardaki gazlar, kütleler sonsuz boşluğa yayıldılar ve patlamanın merkezinden hızla uzaklaşmaya başladılar. Sonsuzluk içindeki hareketlerinde dönüşümlere uğradılar. Büyük patlamadan uzun süre sonra adeta sonsuz uzayda bir toz bulutunu andıran bu sonsuz büyüklük içinde milyarlarca galaksi, güneş ve gezegen meydana geldi. Samanyolu olarak adlandırılan toz kümesi de bu milyarlarca galaksiden sâdece biriydi. Patlama merkezinden uzaklaşma sırasındaki soğuma sürecinde güneş sistemimiz ve dünyamız oluştular. Dünyamızın güneş etrafında dönmesinden kaynaklanan gece ve gündüz kavramları ile zaman değeri oluştu. Sonsuzluk içinde oluşan hareketler ve değişimler sonsuz büyük uzaydaki sonsuz sayıdaki toz zerresinden birinde onun değer ölçüleri ile değerlendirilmeye başlandı. Güneşin ısısı, yerdeki su bir araya geldi ve sularda ilk amino asit zincirleri oluştu. Evrimin son yüz yıllık tarihi içinde yapılan kazılar ve değerlendirmeler sonucu günümüzden 400 milyon yıl öncesinde sularda yaşamın başladığı, 300 milyon yıl öncesinde karada bitkilerin oluştuğu, 150 milyon yıl öncesinde deniz ve karalarda sürüngenlerin yaşadığı, 35 milyon yıl öncesinde de insansılaşmaya hazırlanan maymun türlerinin oluştuğu, 500.000 yıl önce de ilk Neandertal insanının ayakları üzerinde yaşamını sürdürmekte olduğu saptanmıştır.</p>
<p style="text-align:justify;">Doğanın ürünü olan bu canlılar ve aralarındaki en gelişmiş türü olan insan başlangıçta yaratıldığı değerler, yâni vahşi doğa içinde çok güçsüzdü. Bugün İlk İnsan olarak adlandırdığımız bu insan lav kayaları üzerine çıkıp çevresine baktığında kendisinden aşağıda ve güçsüz olan diğer canlı ve cansız varlıklara hükmetmekte, onları öldürmekte ve kullanmakta, ancak kendisinden çok daha güçlü olan yukarıda gördüğü doğa karşısında korku duymaktaydı. Uçsuz bucaksız doğanın karşısında çok yalnızdı. Yaşamak için bulduğu güçsüz hayvanları parçalayıp yemekte ancak fırtınalar, seller, gök gürlemeleri ve yanardağlar karşısında silinip gitmekteydi. Uzun bir dönem bu korkular ve sevinçlerle yaşandı. Daha sonra bu güçlere bir anlam ve irade atanmaya başlandı.</p>
<p style="text-align:justify;">Yukarıda bir “Gök” vardı. İlk insan bunu fark ettiğinde evrim sürecinin çok uzun bir döneminde gökten korkacak, binlerce yıl boyunca yücelik, tanrılık ve güçlülük ölçüsü ile maviyi özdeşleştirecekti. Doğa güçleri bir şeyi yakmak istediğinde yakabilmekte, sevmek istediğinde ısıtmakta ve can verebilmekteydiler. Onlar da insan gibi zekâ ve iradeye sahiptiler. Tanrı irade ve zekâsı ve buna yakarış duygusu böylece doğdu. Yaşamın ilk aşamasında avcılık ve tarımla geçinen insanlar için en güçlü tanrı “Doğa Tanrısı” yâni “Gök Tanrı”’sıydı. Gök kubbenin yarattığı yücelik duygusu insanın kozmolojiye ilgisini de arttırdı. Yaşantısının tümünü doğada geçiren insan gökyüzündeki tüm oluşumları ve değişimleri yakından izlemeye başladı. En parlak yıldız olan kutup yıldızı göğün direği olarak algılandı. Gök kubbe de o günün barınağı olan çadırla özdeşleştirildi. Samanyolu çadırın dikiş yerleri, yıldızlar da ışığın gelmesi için açılmış deliklerdi. Zaman zaman tanrılar çadırın bir yerini açıp yeryüzündeki insanlara bakmaktaydılar. Bu zamanlarda da yıldız kaymaları ve meteor yağmurları olmaktaydı.</p>
<p style="text-align:justify;">Göğü inceleyen insan yıldızlarla mevsimleri ve doğa olaylarını bağdaştırdı. Büyükayı takımyıldızının kuyruğunun döndüğü yöne göre, mevsim de değişmekteydi. Büyükayı’nın kuyruğu, kuzeyde ise kış, batıda ise sonbahar, güneyde ise yaz ve doğuda ise ilkbahar geliyordu. Irmakların taşma dönemlerinde görünen yıldızlar “Taşma Yıldızları”, tarlalar sürülürken ve ekin ekilirken görülen yıldızlar “Öküz ve Boğa Yıldızları”, oğlaklar doğduğu zaman görünen yıldızlar “Oğlak Yıldızları” gibi isimler aldılar ve bunlara bu güçler verildi. Gökteki boğanın gücü bir süre sonra yerdeki boğaya da verildi ve yeryüzündeki canlı cansız varlıklar da kutsallaşmaya başladı. İyilik getirdiğine inanılan güçler ve kötülük getirdiklerine inanılan güçler de “İyilik Tanrıları” ve “Kötülük Tanrıları” olarak tanımlanmaya başlandılar. Genellikle İyilik ile Gökyüzü, Kötülük ile Yerin Altı özdeşleştirildiler.</p>
<p style="text-align:justify;">Tarih öncesi olarak tanımlanan dönemde var olduğu söylenen Mu uygarlığının en önemli kolonileri Atlantis’te ve Orta Asya’da bulunmaktaydılar. Orta Asya’da Uygur kolonisi yaşamaktaydı. Bu kolonilerde tanınan en büyük güç, en büyük tanrı gökyüzünde bulunmaktaydı. Atlantis’in Mısır kolonisinde ise dünyaya hayat verdiği için güneş en büyük tanrı olarak görülmekteydi. “Ra” olarak adlandırılan bu tanrı daha sonra semavi dinlerde de “Rab” olarak adlandırılmış olan tüm evrenin tanrısı kavramına dönüşmüştür. Uygur kolonisinde ise gök kubbenin ve bunun altındaki tüm doğal güçlerin bir ruhu olduğuna inanılmaktaydı. Gök kubbenin mavi rengi de en kutsal renkler arasındaydı. Günümüzde de Uygur Kolonisini oluşturan Türk toplumlarının rengi olan “Turkuaz” rengi Gök Tanrı inancının rengidir.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Şamanizm İnancı</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Yüzyıllar boyu doğa ile iç içe yaşayan Orta Asya insanı gökteki oluşumların ihtişamını izledi, onlara anlamlar atadı, yeryüzü ile gökyüzü arasında bağlar kurmaya çalıştı. Canlı cansız tüm varlıkların içindeki cevherler keşfedildi, bu güçlerle ilişkiler kuruldu, onlardan medet umuldu, bâzıları onlara yakın oldu. Doğa karşısındaki güçsüzlük sonucu doğaya teslimiyetle doğa dinleri oluştu. Günümüzden binlerce yıl önce yaşanılan bu tefekküre Şamanizm adı verilmiştir. Şamanizm, tarih öncesine âit olan, yeryüzünde hiçbir uygarlığın mevcut olmadığı dönemde oluştuğu varsayılan bir düşünce ve inanç sistemidir. Şamanlığın oluşum serüveninin takvimsel zaman bakımından Mezopotamya ve Sümerler&#8217;den 20.000 ilâ 25.000 yıl öncesine dayandığı varsayılır. Temel olarak sihir ve büyüye dayanır. Her hangi bir kurucusu veya kutsal kitabı olmadığı gibi ortaya çıkış tarihi de belli değildir. Köken olarak anaerkil dönemde ortaya çıktığı tahmin edilmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Orta Asya’da oluşan Şaman inancı göçlerle dünyanın çeşitli alanlarına yayılmıştır. Şamanlık Laplar’ın ülkesinden Bering Boğazı ile Eskimolar&#8217;a, oradan da Kuzey Amerika’ya, Güney Amerika sâhillerine, Hindistan üzerinden de Güney Asya adalarına yayılmıştır. Böylece Orta Asya, Sibirya, Kuzey ve Güney Amerika kıtalarında, Endonezya, Polenezya ve Avustralya’yı kapsayan dünyanın farklı bölgelerinde küçük ya da büyük toplulukların inanç sistemi olarak yer bulmuştur.<br />
Orta Asya’da Şaman kelimesinin kökeni araştırıldığında bu kelimenin Asya halkları arasında “büyücü, sihirbaz“ anlamında kullanıldığı görülmektedir. Örneğin Tunguz’ca da “Şaman”, Mancu dilinde “Sama” olarak ifâde edilmektedir. Bâzı araştırmacılar da kelimenin kökeninin Sanskritçe’ye dayandığını, Sanskritçe “Budist Râhip, Budist Derviş” anlamına gelen “Sramana” veya “Çramana” kelimelerinden türediğini düşünmektedirler. Şaman sözcüğü Therca’da “Samane”, Çince’de “Samen”, Farsça’da Budist râhip anlamına gelen “Semen” veya “Saman” kelimeleriyle ifâde edilir. Türk kavimleri Şamanlarına “Kam” adını vermişlerdir. Moğollar, Buryatlar ve Kalmuk Türk Boyları erkek Şamanları&#8217;na “bö, böge”, Aykutlar “oyun”, Çuvaşlar “yum”, Kırgız ve Kazaklar “bakşı, baskı, bahsı” demektedirler. Türkler&#8217;in kullandığı “Kam” kelimesi “kâhin, tabip, filozof, âlim” anlamına gelmektedir. Türkler&#8217;in az sayıdaki yazılı belgelerinden biri olan “Divan-ü Lügat İt-Türk”de Otacıların hastaları şifâlı otlarla tedavi ettikleri, kam’ların ise hastayı kendi usûllerine göre daha çok rûhi yollardan, efsun ve sihirle tedavi etmeye çalıştıkları yazmaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;">Orta Asya topluluklarının önemli bir bölümünün tarih boyunca göçebe olarak yaşamaları nedeniyle geçmişe âit çok az sayıda yazılı bilgi bulunmaktadır. Şamanizm’e ve Türkler&#8217;e âit bilgilere bu nedenle bu dönemin yerleşik toplumu olan Çinliler&#8217;in kaynaklarından erişilebilmektedir. Görüldüğü gibi bu dünyanın en eski inanç ve düşünce sisteminin kökeni konusunda yazılı bir kitabı olmadığı için kesin bir bilgi yoktur. Ancak tarih öncesi dönemlerden bu yana çok geniş bir coğrafyada toplumlar tarafından benimsenmiş bir sistemdir.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>Nasıl Şaman Olunur</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Şamanizm inancını yayan, törenleri yöneten ve toplumlara yön veren din adamlarına verilen ad da “Şaman” olarak tanımlanmıştır. Şamanlar toplumun en duygu yüklü ve farklı bireylerinden seçilmektedir. Bu kişiler trans durumuna geçebilme yeteneğine sâhiptirler. Bir kimsenin Şaman olup olamayacağı çocukluk çağında gösterdiği bâzı ruhsal belirtilerden anlaşılmaktadır. Şaman âyin sırasında önce kendinde büyük bir yorgunluk hisseder, vücudu kasılıp titrer, göğsü daralır ve birtakım sesler çıkartarak ağlamaya başlar. Sonra birdenbire ayağa kalkarak hoplayıp zıplamaya ve dans etmeye başlar. Ağzından köpükler saçarak yere yıkılır. Bu durumu inananlar tarafından Şaman&#8217;ın bu dünyadan koparak öbür dünyaya, yâni ruhlar âlemine geçtiği şeklinde algılanır. Nöbet geçtiğinde ayağa kalkar ve davulunu monoton bir ritmle çalmaya başlar. Tanımlanan bu belirtiler epilepsi hastalığı için belirtilen tanıları anımsatmaktadır. Kriz çan sesleri duyulması ile başlamakta ve bittiğinde de hastada zekâ kıvılcımları oluşmaktadır. Kriz bitiminde hayâl gücü en üst düzeydedir ve kişi olağanüstü yaratıcı bir durumdadır. Kriz sırasında cin, peri, devler ve ruhlar gören Şaman ayıldığı zaman öteki dünyadan haberler verir.</p>
<p style="text-align:justify;">Belirtilen özellikleri gösteren Şaman adayı uzun süre sınanır. Genç aday değişik âyinlere ilişkin gerekli bilgileri topluluğun ihtiyarlarından ve kudretli Şamanlar&#8217;dan alır. Günü geldiğinde de yaşlı Şaman genç Şaman&#8217;ı yüksek bir dağa çıkartır. Orada Şaman elbisesi giydirir ve davulunu verir. Adayın sağında dokuz erkek solunda da dokuz kız çocuk yer alır. Hoca da Şaman elbisesini giymiş olarak adayın arkasında durur. Genç Şaman hocasının okuduğu yemini tekrarlayarak yoksullara ve düşkünlere yardım edeceğine ve yüksek dağların zirvesindeki ruhlara saygı gösterip hizmet edeceğine söz verir. Şaman daha sonra bir “Ölme ve Dirilme” sembolizmasını yaşar. Aday baygınlığa benzer bir trans durumuna geçer. Transa geçince bir deniz hayvanı tarafından yenilip yutulur. İskeleti kalır, ancak bir süre sonra uykudan uyandığında eski hâline döner. Bu görüntüsü ile tören bir inisiyasyon törenini andırır. Dünyanın en eski inanç sisteminde görülen bu yeniden doğuş sembolizmasının daha sonra günümüze kadar uzanan birçok yansıması görülecektir.</p>
<p style="text-align:justify;">Şamanizm kan bağına dayanan bir inanç sistemidir. Şamanlık bilgisi sâdece öğrenmekle elde edilemez. Şaman olmak için belli başlı bir Şaman&#8217;ın neslinden olmak gerekir. Kimse Şaman olmayı istemez, ancak geçmiş atalarının ruhundan biri, Şaman olacak torununa musallat olur; onu Şaman olmaya zorlar. Bu hale Altaylılar &#8220;töz basıp yat&#8221; (ruh basıyor) derler. Ata ruhunun musallat olduğu kimse Şamanlığı kâbul etmezse deli olur. Bu anlatım Şamanın ailesinde var olan genetik hastalığın nesilden nesile geçmesi nedeniyle Şamanlığın sâdece eğitimle değil bir âile bağı ile geliştiği göstermektedir.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>Şaman Giysisi</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Şamanlar dinsel törenler sırasında kendilerine özgü giysiler giyerler. Giysi Şaman için çok önemlidir. Giysilerinin üzerinde çeşitli maddeler ve motifler bulunur. Bu şekillerin de önemli olduğuna inanılır. Elbise üzerinde de genellikle hayvan motifleri vardır. Bu hayvanlar, kuş, ren geyiği ve ayı olabilir. Örneğin giysisinin üzerinde kuş resmi olan bir Şaman’ın öteki âleme kuş yardımı ile uçabildiğine inanılır. Giysi hangi hayvanı sembolize ediyorsa takı olarak da bu hayvanın tüyleri, kemikleri ve boynuzları takılır. Altaylılar&#8217;da Şaman, cübbesinin kollarına ve sırtına çıngıraklar takar. Dans etmeye başladığı zaman çıkan ses kötü ruhları korkutacak ve bunları ortamdan kovacaktır. Şaman giysileri özellikle Sibirya’da yaygındır. Türkler arasında ise Şaman dinî törenleri günlük giysileri ile yönetir. Sâdece Şaman davulu denilen özel davulunu kullanır.</p>
<p style="text-align:justify;">Geleneğe uygun bir elbise hazırlamanın zor geldiği kamlar, ruhların özel izinleriyle birkaç yıl cübbesiz âyin yaparlar. Fakat cübbesiz kamlar kötü ruhlara karşı fazla cesaret gösteremezler. Bunun için kamlar ne yapıp edip Şaman kıyafeti edinirler. Şaman, cübbe ve davulunu kendi arzu ve isteğiyle değil, hizmetinde bulunduğu ruhun emir ve ilhamına göre yaptırır. Cübbe ve davulun nitelikleri, biçimi ve süsleri bütün ayrıntılarıyla bu ruh tarafından belirlenir. Ruhun istediklerinden en ufak biri bile eksik kalsa cübbe ve davul âyin yapmaya yaramaz. Giysi hazırlandıktan sonra özel bir törenle ruhların beğenisine sunulur.</p>
<p style="text-align:justify;">Şaman cübbesi altmışa yakın çok çeşitli parçaya sâhiptir. Cübbenin asıl kısmı maral veya beyaz koyun derisinden yapılan ceketten ibarettir, başka parçalar bu cekete dikilir. Bu parçalar Şamanların ruhlar dünyasında bulunduğunu düşündüğü varlıkların sembolleridir. Sözgelimi cübbenin yakasından sallanan dokuz küçük kukla Ülgen&#8217;in dokuz kızını, küçücük cübbeler onların elbiselerini temsil eder. Kötü ruhlarla mücadelede kullandığı &#8220;mânevî&#8221; yayın ve diğer silâhların sembolleri, küçücük yay ve çıngıraklardır. Kötü ruhların fısıltılarını dinlemek için kulak, ay, güneş, yıldızlar, Erlik dünyasında yaşayan kurbağalar, yılanlar cübbede tasvir edilir.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>Şaman Davulu</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Şamanlar için cübbeden sonra en önemli parça “Şaman Davulu’”dur. Şaman cübbesini olduğu gibi davulunu da kendi isteğine uygun olarak değil, hizmetinde bulunduğu ruhun istemleri doğrultusunda yaptırır. Davul kayın veya sedir ağacının temiz ve zedelenmemiş, hiçbir insan eli değmemiş ve hiçbir hayvanın yaklaşmadığı düşünülen dallarından yapılır. Şaman öldüğünde davulu parçalanarak bir ağacın dalına asılır. Şaman da bu ağacın dibine gömülür.</p>
<p style="text-align:justify;">Bazı bölgelerde Şamanlar&#8217;ın yeraltına veya gökyüzüne yaptıkları yolculuklarda bir binek hayvanı gibi davul ve tokmağı kullandıklarına inanılmaktadır. Davulun derisinin üzerinde birtakım kozmik resimler bulunmaktadır. Bu resimlerin dinsel ve büyüsel anlamları vardır. Davul üzerindeki ağaç motifi “Dünya Ağacını”, merdiven gökyüzüne tırmanmayı, atlar uzun mesafeleri aşmada yardımcı olmayı sembolize etmektedirler.</p>
<p style="text-align:justify;">Şamanların âyin yapmak için zaman zaman kopuz kullandıkları da görülmüştür. Yenisey Kırgızları&#8217;nın da Şaman âyinlerinde saz çaldıkları bilinmektedir. Eski Oğuzlarda, İslâm’ın kabûlünden sonra Şaman geleneklerini sürdüren ozanlar kopuzu kutsal saymışlardır. Sözgelimi, Dede Korkut her öykünün sonunda kopuzuyla gelmekte, ad verirken, dua ederken kopuz çalmaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;">Tarih öncesi topluluklar ekonominin avcılığa dayandığı dönemlerde anaerkil özellik gösterirler. Eski Türk toplumlarında da anaerkil denen bir toplumsal dönem yaşanmıştır. Bu dönem erkeğin değil kadının egemen olduğu dönemdir. Şamanlık da anaerkil yapının izlerini taşımaktadır ve bu tarihsel sürecin ürünüdür. Örneğin Yakutlar’da erkek Şamanlar özel cübbelerinin olmadığı zamanlarda âyinlerde kadın entârisi giymektedirler. Erkek Şamanların uzun saç bırakmaları da anaerkil dönemin bir özelliğidir. Eski hanlar ve hakanlar tüm saçlarını uzatmasalar da bir tutam saçlarını uzun bırakarak veya kadına değişik şekillerde benzeyerek geçmişle bağlantı kurmakta, böylece otoritelerini ifâde etmektedirler.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>Şamanizm ve Türkler</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Orta Asya’da bugüne yansıyan görüntüsü ile Şamanist inanca göre dünya “Gök”, “Yeryüzü” ve “Yeraltı” olmak üzere üç parçadan oluşmaktadır. Altay Türkleri&#8217;nde “Aydınlık Âlemi” olarak adlandırılan gökyüzünü “Tanrı Ülgen” ve ona bağlı iyi ruhlar temsil etmektedir. Yeryüzünde, yâni “Orta Dünya”’da insanlar bulunmaktadır. Yeraltı dünyasını yâni “Aşağıdaki Dünyayı” “Tanrı Erlik” ve ona bağlı kötü ruhlar temsil etmektedir. İyiliğin, gücün ve güzelliğin sembolü olan Göktanrı eski Türkler&#8217;de en önemli tanrıdır. Tanrı veya en büyük ruh göğün en üst katında ve insan biçimindedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Gökle yeraltı arasında yâni güzellik ve kötülük arasında insanların yaşadığı yeryüzü bulunmaktadır. Yeryüzü iki zıtlık arasında yaşamın varolduğu bir yerdir. Siyahla beyazın, iyilik ile kötülüğün, güzellik ile çirkinliğin mücadelesi arasında kalan insanın kendi doğru yolunu ruhlarının yardımı ile bulmaya çalıştığına inanılırdı.</p>
<p style="text-align:justify;">Altay’larda göğün üç ve dokuz katından söz edilmektedir. Âyinler sırasında göğün bu katlarına çıkılır. Bâzı toplumlarda 33 gök dairesinden bahsedilmektedir. Altay Türkleri&#8217;nde tanrı Ülgen’in yedi veya dokuz kızı ve birtakım yardımcı ruhları bulunmaktadır. Tanrı Ülgen ve eşi göğün en üst katında oturmaktadır. Tanrı Ülgen’in çocukları ve dünyadaki elçileri de göğün değişik katlarında oturmaktadırlar. Altay Şamanları âyinler sırasında transa geçip göğe yükselirken altıncı katta “Ay Baba’yı”, yedinci katta da “Güneş Ana’yı” selâmlamaktadırlar.</p>
<p style="text-align:justify;">Türk Tatarlar, birçok başka halklar gibi gök kubbeyi bir çadır gibi tasarlarlar. Daha önce de belirtilmiş olduğu gibi yıldızları temsil eden çadır dikişleri göğün çeşitli katlarının havalandırılması için açılmış delikler olarak tasvir edilir. Göğün ortasında büyük çadırı bir orta direk gibi tutan Kutup Yıldızı parlamaktadır. Samoyetler ona “Gök&#8217;ün Çivisi”, Çukçi ve Koryaklar “Çivi Yıldızı” demektedirler. Altaylılar Kutup Yıldızını bir direk olarak tasarlarlar. Moğol Kalmuk ve Buryatlar&#8217;a göre “Altın Direk”, Sibirya Tatarları ve Başkurtlara göre de “Demir Kazık”tır. Dünyanın Direği olan Kutup Yıldızı aynı zamanda atların bağlandığı bir direktir. Kutup yıldızını temsil eden bu direk, mikrokozmosta evin direğidir ve kutsaldır. Bu direğe bez parçaları bağlanır ve dibine sunular konur. Şamanlar&#8217;ın “Totem Direği” bu direktir.</p>
<p style="text-align:justify;">Gök sırığına enlemesine çakılan 7 veya 9 ağaç, Türk düşüncesinde çok şey ifâde eden sembollerdir. Bilindiği üzere gök, Batı Türkleri&#8217;ne göre yedi ve Doğu Türkleri&#8217;ne göre ise, dokuz kattan meydana gelmişti. Sırık sembolik olarak göğün direği olmakta üzerine çift başlı bir kartal oturtulmaktadır. Bu düşünce düzeni, Çin denizinden İzlanda&#8217;ya kadar uzanan, bütün Altay kültüründe yer bulmuştur. Göçlerle geniş bölgelere yayılmış olan bu fikir yer yer değişikliklere de uğramıştır. Bazıları, bu kutsal çift başlı kartalı, göğün üçüncü katına oturtmuşlar ve bâzıları da onu göğün dokuzuncu katına kadar çıkarmışlardır. Göğün yedinci veya dokuzuncu katı, Büyük Tanrı&#8217;nın bir oturağıdır. Bâzı Altay kavimlerince, çift başlı kartalı, Tanrı ile beraber oturtmak hoş gelmemiş, onlar kartalı birkaç kat aşağıya indirmişlerdir.</p>
<p style="text-align:justify;">Eski Türkler dağların Tanrı makamı olduğuna inanırlardı. Dağların, “ana” olarak algılanan yeryüzünün, göğe uzanan ve ”baba” olarak algılanan göksel güçlere dokunmaya çalışan kolları olduğu düşünülürdü. Doğal olarak göksel güçler, önce dağlarla ilişkiye geçerlerdi, bu nedenle dağlar tanrısal mekânlardı. Öldükten sonra yükselen ruhlar, yâni iyi insanların ruhları oraya giderlerdi. Her boyun bir kutsal dağı olurdu ve o dağda oturduğu varsayılan kutsal koruyucu ruhların olduğuna inanılırdı. Eski Türkler&#8217;in en kutsal dağı Ötüken’in “ıduk-başı” idi. Bugünkü Altay Türkleri&#8217;nin hepsince de Altay en kutlu dağdır. Altaylı Şor ve Beltirler de kurbanlarını Kök Tengri’ye yüksek dağ tepelerinde sunarlardı. Dünya üzerindeki çeşitli toplumların eski geleneksel bilgilerinde yer alan “Kutsal Dağlar” inancı Orta Asya’daki bu kültten gelmektedir. Gök tanrıya yakın olmaları düşüncesiyle kutsanan bu dağlar daha sonra tanrıların mekânları olarak görülmeye başlanmıştır. İsa peygamberin havarileriyle Zeytinlik dağında gizli toplantılarını gerçekleştirmesi, Musa peygamberin Sina dağında on emri alması, Muhammed peygamberin birçok sıra dışı olayları Nûr dağının Hira mağarasında yaşaması hep bu kültün izlerini taşır. Zeus’un Olimpos dağı, Hintliler&#8217;in Meru dağı bunlar arasında en fazla duyulanlarıdır. Bunların diğerlerine nazaran daha fazla bilinmesi bu dağların bu dinlerin kutsal kitaplarında dile getirilmiş olmasındandır.</p>
<p style="text-align:justify;">Şamanizm tefekkürü çok tanrılı çok ruhlu ve totemli gözükmekle beraber, Uygur tapınakları incelendiğinde farklı bir görüntü ile karşılaşılır. Aslında var olan tek tanrı Gök Tanrısı&#8217;dır. Tanrının insanlarla veya başka cisimlerle tasvir edilmesini kabûl etmemektedirler. Putlar tanrının tasviri olarak yapılmamıştır. Birinin çok sevdiği bir yakını öldüğünde onun sûreti yapılmakta ve evde saklanmaktadır. Bu sûretin önüne yemekler konur, en sevilen şeylerin ilk lokmaları sûretle paylaşılır, önünde saygı ile yere eğilinirdi. Bu davranış biçiminin zaman içinde putperestliği ortaya çıkardığı düşünülmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>Türklerin İslamlaşması</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Göktanrı&#8217;ya inanan Şaman Türkler Müslüman Araplar&#8217;ın Orta Asya’ya ulaşması ile binlerce yıllık inançlarını değiştirmek zorunda kalırlar. Türkler’le Araplar&#8217;ın ilk karşılaşmaları Kafkasya üzerinden Hazar Türkleri, Horasan üzerinden de Göktürkler’le olmuştur. Türklerin İslâmlaşması 300-350 yıl kadar sürmüştür. Oğuzlar iki asırda, Kıpçak Türkleri de 14. yy başlarında İslâmlaşmışlardır.</p>
<p style="text-align:justify;">Türkler Müslümanlığa eski inançlarını da taşıdılar. İslâm’ı aynen benimseme yerine kendi inançlarıyla harman edip yeni bir sentez oluşturdular. Bu sentez, İslâm&#8217;ın Orta Asyalılaşması olan ve başında Hoca Ahmet Yesevî’nin bulunduğu İslâm&#8217;ın sufî yorumudur. Sufîlik, yâni Tasavvuf, İslâmiyet&#8217;in siyasal mücadelelere, hırs ve menfaate âlet edilmesine tepki olarak ortaya çıkmıştır. Türkler arasında İslâmiyeti, dinin şer’î kurallarını önemsemeyen, dini sufîce yorumlayan, halkın benimseyeceği biçimde ifâde eden ve halkın eski inançları ile yeni dini kaynaştıran “sufîler” yaymıştır.</p>
<p style="text-align:justify;">9. ve 10. y.y. da Türkistan’ı adım adım arşınlayan dedeler, babalar, atalar; tıpkı şaman dedeler gibi menkıbeler, nasihatler anlatan, halk üzerinde sevgi ve saygıdan kaynaklanan nüfuzları olan kimselerdi. Daha sonra bu dedeler, babalar göçlerin başında, uzun süren yolculuklar sonunda Anadolu’ya ulaştılar. Bunlar Anadolu’da, dede, baba, abdal ve gâzi gibi ad ve unvanlarla Orta Asya’daki misyonlarını sürdürmek için dergahlar açtılar. Mevlânâ’lar, Hacı Bektaş Velî’ler, Ahî Evran Velî’ler, Abdal Musa’lar, Sarı Saltık’lar, Taptuk Emre’ler, Yûnus Emre’ler bu coşkun ırmağın Anadolu’daki kollarıdır.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>Şamanlığın Anadolu’daki İzleri</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Türklerin İslâmiyet&#8217;i kabûlünden bu yana on asır geçmiş olmasına rağmen, bugün günlük hayatımızdaki birçok kültürel öğe İslam’dan önceki kültürün izlerini taşımaktadır. Şimdi bunlardan bazılarını ele alalım:</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>AY</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Yakut Türkleri ay tutulmasını ayın küçülmesi olarak yorumlamakta, bu küçülmenin ayın kurtlar ve ayılar tarafından yenmesinden kaynaklandığını düşünmektedirler. Altaylılar ise ay tutulmasının “Yelbegen” isimli yedi başlı bir canavarın ayı yemesi sonucu oluştuğuna inanmaktadırlar. Orta Asya’da bu yaratıkları korkutup kaçırmak ve ayı kurtarmak için de havaya taş atılmakta ve gürültü yapılmaktadır. Bu inanışın devamı olarak bugün de Anadolu’da ay tutulması sırasında havaya silâh sıkılır, teneke çalınır ve gürültü yapılır.</p>
<p style="text-align:justify;">Anadolu&#8217;da yeni ayın görünmesi sırasında yere diz çökerek niyaz edilmekte, gökyüzüne, aya ve toprağa bakarak dilekte bulunulmaktadır. Yeni ayın yeni umutlara ve yeni başlangıçlara vesile olacağını düşünülür. Bu olgu da Türkler&#8217;in eski Göktanrı inancından kaynaklanmaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>MUM</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Câmi avlularında mum yakılması, ağaçlara bez ve çaput bağlanması da Şamanizm döneminden günümüze aktarılan geleneklerdir.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;">MÜZİK</span></p>
<p style="text-align:justify;">Şamanlar âyinlerinde davul ve kopuz kullanmışlardır. Müziksiz bir âyin düşünülemez. Oysa İslam dininde Kur&#8217;an dışındaki dinî eserlerin müzikle okunması günahtır. Şaman geleneğinin devamı olarak Anadolu’da Hz. Muhammed&#8217;in, Hz. Ali’nin hayatları müzikle okunmaktadır. Mevlit ve İlâhiler sâdece Anadolu’da uygulanan müzikli anlatımlardır.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>40 Sayısı</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Şaman inanışına göre ruh fizikî bedeni 40 gün sonra terk etmektedir. Türk destanlarında kırk sayısı çok yer alır ve kırk yiğitler, kırk kızlar epeyce geçer. Manas destanında olduğu gibi, Dede Korkut hikâyelerinde kırk yiğitler görülmektedir. Kırgız türeyiş efsânesinde de, Sağan Han’ın bir kızı ve otuz dokuz hizmetçisi ile kırk kız bir gölün kenarına giderek sudan gebe kalmışlardı. Oğuz’un verdiği şölende, diktirdiği sırıkların boyu kırk kulaç uzunluğunda idi. Hikâyelerde ve masallarda kırk gün ve kırk gece düğünler, kırk haremiler, kırk satır ve kırk katır çok geçer. Bazı ejderhalar vardır ki onlar yenilmez ve ölmezler, ancak bunların tılsımları bozulursa ölürler. Bu gibi ejderhaların kırk günlük bir uyku zamanı vardır. İşte bu zamanda ejderhanın yanına gidilir, üzerinden kırk tâne kıl koparılır, ateşe atılarak yakılırsa ejderha da ölür.</p>
<p style="text-align:justify;">40 sayısı da totemcilik döneminden kalma bir inanıştır. Semâvî dinler dâhil tüm dinlerde 40 sembolizmasının görülmesi dinlerin evrim süreci konusunda fikir vermektedir. İslâmiyet&#8217;te ölümün ardından 40 gün geçtikten sonra Kur&#8217;an ve Mevlit okutma âdetlerinin, Musa&#8217;nın Tanrı&#8217;nın buyruklarını Tur dağında 40 gün 40 gecede almasının, eski Mısır’da firavunun ölümünden kırk gün sonra cennete gidebilmek için bir boğa ile mücadele etmek zorunda kalmasının, Hıristiyanlar&#8217;ın paskalyaya 40 gün oruç tutarak hazırlanmasının, Ayasofya kilisesinin zemin katında 40 sütununun ve kubbesinde de 40 penceresi olmasının kökeninde o devirlerden kalma şaman veya totem gelenekleri yatar.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>MEZARTAŞI</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Şaman âyin sırasında yardımcı ruhlarını kullanmaktadır. Ölülerin, âilenin vefat etmiş büyüklerinin, eski Şamanlar&#8217;ın ruhlarının, ormanın, suyun ve yerin yardımcı ruhlarının da Şaman&#8217;a yardım ettiği kabûl edilir. Ölen büyüklerin ruhlarının çoğalması sonucu bu ruhların en kıdemlisinin ruhların başına geçeceğine ve bunun da diğerlerinin yardımı ile Şaman&#8217;a yol göstereceğine inanılır. Kuş biçiminde düşünülen bu ruhlar Şaman&#8217;a gökyüzüne yapacağı yolculukta yardımcı olmaktadırlar. Toplumda ulu kabûl edilen kişilerin ölümünden sonra ruhlarından medet ummak mezarları kutsamış ve bu yerler medet umulan yerler hâline gelmişlerdir. Günümüzde mezar, türbe, yatır ve benzeri yerlerin ziyareti ve bunlardan medet umulması da bu inanç sisteminin devamı olarak ortaya çıkmıştır.</p>
<p style="text-align:justify;">Göktürkçe&#8217;de ve Uygurca’da “ruh” için can anlamına gelen “tın” sözcüğü kullanılıyordu. Bu aynı zamanda “soluk” demekti. Ölüm, soluğun kesilmesi, ruhun bedenden ayrılıp uçması biçiminde düşünülüyordu. Bu yüzden de bâzen “öldü” yerine “uçtu” denilmektedir. Ruhları öbür dünyaya göç eden ataların, orada rahatsız edilmemeleri, iyi yaşamaları gerektiğine inanılırdı. Bu nedenle Eski Türkler’de mezarları gizleme geleneği yoktur, aksine özellikle büyüklerin özel mezarları yapılıp, üzerlerine bir yapı (bark) yapılmış, barkın iç duvarları ölünün yaşarken katıldığı savaş sahnelerini gösteren resimlerle süslenmiştir. Ayrıca mezarın veya mezar yapısının üstüne Balballar dikilmiş, sıradan kişilerin mezarlarına da, belirli olması için tümsek biçimi verilmiştir.</p>
<p style="text-align:justify;">Arap dünyasında mezar taşı yoktur. Ölünün toprakla bütünleşmesi ve zaman içinde kaybolması istenir. Kutsanması günahtır. Mezarlara taş dikilmesi ve bu taşın san&#8217;at eseri hâline getirilecek kadar süslenmesi İslam coğrafyasında sadece Anadolu’da görülmektedir. Şaman geleneğinin devamı olarak Anadolu’da mezarlara ölenlerin sevdiği eşyalar bile konmaktadır. Gelin ve genç kızların mezarları tel ve duvaklarla süslenmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>KURBAN</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Göktanrı inancında kanlı kurbanlardan başka bir de kansız kurbanlar vardır. Saçı, yalma, yani ağaçlara veya kamın davuluna bağlanan paçavralar, ateşe yağ atma, tözlerin ağızlarını yağlama ve kımız serpme gibi törenler bu kansız kurbanlardır. Kansız kurbanların en önemlisi ruhlara bağışlanarak başı-boş salıverilen hayvanlardır. Bu tür kurbanlara eski Türkler “ıduk” demişlerdir. Bunun kelime karşılığı “salıverilmiş”, “gönderilmiş” demektir. Terim olarak “tanrıya gönderilmiş, tanrıya bağışlanmış hayvan” anlamını taşır. Anadolu’da da ağaçlara çaput bağlama kafesteki kuşların salıverilmesi hâlen sürdürülen gelenekler arasındadır.<br />
<span style="color:#ff0000;"><strong><br />
ÖLÜM</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Şamanizm&#8217;de köpek ruhun yaklaştığını uzaktan acı ulumayla haber verebilmektedir. Sıradan bir kişi bu ruhu görürse bu onun pek yakında öleceğine işaret sayılır. Anadolu’da günümüzde köpek uluması uğursuz sayılmaktadır. Köpeklerin bâzı olayları önceden algıladıklarına ve bunu uluyarak anlattıklarına inanılır. Köpekler duyular dışı algılamalarıyla nasıl ki depremleri önceden haber veriyorlarsa bir evden ölü çıkacağını da önceden hissedebilmekte ve uluyarak duyurabilmektedirler.</p>
<p style="text-align:justify;">Şaman dünyasında ölüme inanılmadığı için Anadolu’da çoğunlukla “öldü” kelimesi kullanılmaz. Ruhun ölmediğini vurgulamak için, “Göçtü”, “Dünya değiştirdi”, “Hakk’a yürüdü” gibi anlatımlar kullanılır.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>DEDE &#8211; ŞAMAN</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Anadolu’da dede olmanın temel koşulu dede soyundan gelmektir. Şamanlar&#8217;da da durum aynı idi. Gerek dedelik gerek Şamanlık&#8217;ın soydan gelme dinsel özelliği dışında, seçiliş şekilleriyle, kıyafetleriyle, gördükleri hizmetlerle ve kendilerine gösterilen sevgi ve saygıda, bu denli zaman aralığına rağmen aralarında şaşırtıcı benzerlikler bulunmaktadır. Dedeler de Şamanlar gibi tamamen hâfızaya dayalı zengin halk şiirini, nefesleri, duaları ve sözlü halk geleneğini nesilden nesile aktaran iletişim organları gibidirler. Şamanlar gibi dedelerin de hastalıkları iyileştiren olağanüstü güçleri olduğuna inanılır. Şaman kendi çocukları arasında Şamanlık&#8217;a en çok ilgisi olanı seçer ve geleceğe dayalı gizli bilgiyi de vererek yetiştirir. Bu durum aynen Anadolu Aleviliği’nde dede yetiştirme biçimine taşınmıştır. Şaman giysisindeki özellikler Bektaşî giysilerine de yansımıştır.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>İÇKİ</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Şamanlar (kamlar), tanrılar ve koruyucu ruhlar için arak (rakı) saçı saçarlar, bu kansız kurban sayılır. Oysa İslâm’da içki içilmesi kesinlikle yasaklanmıştır. Eski Türk kültüründe içki içilmesi yaygın bir gelenektir. Özellikle düğünlerde ve mutlu günlerde müzik eşliğinde içki içilmesi geleneği vardır. İçki Şaman âyinlerinin de vazgeçilmez bir parçasıdır. Alevî ve Bektaşi tarikatlerinde içilen içkiye “içki”, “rakı”, “şarap” denilmeyip, şaşmaz bir kural olarak “tolu” veya “dolu” denilmesi ve içilen içkinin “dem” anlamına gelmesi benzerlik nedenlerini aydınlatmaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>NAZAR</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Anadolu’da halk arasında “nazar” olgusu çok yaygın bir inançtır. Bâzı insanların olağandışı özellikleri olduğu ve bunların bakışlarının karşılarındaki kimselere rahatsızlık verdiğine, kötülük yaptığına inanılır. Bunun önüne geçmek için “nazar boncuğu”, “deve boncuğu”, “göz boncuğu” v.s. takılır. Nazar olgusu da eski Türk inançlarındandır. Yine, istenmeyen bir olay duyulduğunda tahtaya el ile tokmak gibi üç kere vurulması da, kötülükten korunmak, kötü ruhların duymasını önlemek amacına yönelik eski bir Şaman inanışıdır.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>KURŞUN DÖKME</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Kurşun Dökme de Şaman geleneklerinden kalan bir âdettir. Şamanlar bu ritüele “Kut Dökme” anlamına gelen “Kut Kuyma” adını vermişlerdi. İnsana musallat olan kötü ruhların olumsuz etkisini ortadan kaldırmaya yönelik olarak çok eski dönemlerde uygulanan sihir kökenli bir ritüeldi. Kurşun dökme, obsesyondan kurtarma yöntemlerinden biri olarak kullanılmış ve günümüzde de Anadolu’da halk gelenekleri arasında yaşamaya devam etmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong><span style="color:#ff0000;">HALI &#8211; KİLİM DESENLERİ</span></strong></p>
<p style="text-align:justify;">Şaman&#8217;ın üzerine giydiği giysiye yılan, akrep, çiyan, kunduz gibi yabanî ve zararlı hayvan şekilleri çizilerek onların kaçırılacağına inanılırdı. Bugün Anadolu’da Türkmen köylerinde dokunan halı, kilim gibi örgüler Şaman giysilerinin izleri taşımaktadır. Türkmen halı ve kilimleri üzerindeki akrep, yılan, kırkayak gibi hayvan resimleri, eski Türk inanış ve geleneklerinden kalma özelliktir. Bunun amacının resmedilen hayvanları uzaklaştırmak olduğu kabûl edilir.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>KÜMBETLER</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Anadolu’da yaygın mimarî yapılardan biri de kümbetlerdir. Bunların mimarîsine dikkat edilirse, karşıdan çadıra benzemektedirler. Yâni göçebe kültürü olan “çadır’ın mimarîye taşınmasıdır. Bu kümbetler aynı zamanda, Göktanrı inancından gelen gök kubbelerdir. Göğün mimariye “gök kubbe” olarak taşınmasıdır. Renk verilirken de, kubbelerin gökyüzünü andıran kısmı mavi olur. Bunun da, İslâm öncesi Göktanrı inancının mimarîye yansıması kabûl edilmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">Tarih boyunca insanlığın tefekkürü Şamanizm, Hermetizm, Kabbala ve Epifani olmak üzere dört devre geçirmiştir. Budizm, Konfiçyüs dini ile Musevîlik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık bu dört tefekkürden ilham almış fakat ayrı bir yoldan insanlığı aydınlatmışlardır. Bu dört tefekkür bütün dinlerin dışında kalmış, insanlığı akıl ve hikmet, vicdan ve güzellik duygularıyla etkilemeye çalışmışlardır. Bu tefekkürler İslam âleminde tasavvuf kisvesiyle temelleşmiştir.</p>
<p style="text-align:justify;">İnsanoğlu, var olduğu günden bu yana hep var oluşunun nedenini sorguladı. Yeryüzünde olmanın mutluluğunu yaşadı ve ölümsüzlüğü araştırdı. İlkel çağda kurtuluşu gökyüzünde sihirde ve büyüde aradı, geliştikçe kavramsallık ön plâna çıktı. Kurtuluşu olacağını varsaydığı şeylere anlamlar atadı ve kutsallaştırdı. Kimya ile ölümsüzlüğe erişeceği ilaçları aradı ve Simya ön plana çıktı. Kurtuluş reçeteleri hep zâhiri dünyadan geldi. Elçiler tarih boyunca kendinden geçti ve varsayılan öbür âlemden mesajlar ilettiler. Sihir ve büyü binlerce yıldan bu yana hep var oldu. Ölümsüzlüğe erişme ya da ölümden sonra devam etme isteği onu semavi dinlerle birlikte bu dünyada dürüst olma, kurallara uyma ve ölümden sonra mükâfatlandırılma düşüncesine itti. Semboller ilk çağdan bu yana neredeyse hiç değişmedi, onlara hep benzer anlamlar verildi.</p>
<p style="text-align:justify;">Şaman inancındaki üçler, beşler, yediler, dokuzlar ve otuz üçler sembolizmaları, yedi basamaklı merdivenler, hayat ağaçları bugünün akl-ı selîmin ve bilimselliğin ön plânda olduğu düşünce sistemlerinde de yerlerini korudular. Günümüzde simyanın yerini kimya, sihirin yerini bilim aldı, tıp öbür dünyaya geçiş olarak varsayılan trans durumunu bilimsellikle târif etti. Genetik yapının keşfi ile ilâhî programın ilk satırları deşifre edilmeye başlandı.</p>
<p style="text-align:justify;">Ancak sonsuz büyük uzayda büyük patlama ile oluşan yaşam süreci içinde varoluşun özünü hareketin ve dönüşümün oluşturduğu belki de henüz tam anlamı ile algılanamadı. İçinde yaşadığımız uzayda her şey her an hareket ediyor ve değişiyor. Evren, galaksiler, güneşler, gezegenler ve tabii ki dünyamızdaki canlılar ve insanlar. Evrenin mekanizmasını sürekli hareket ve değişim oluşturuyor. Canlılar için doğum, yaşam ve ölüm de bu büyük değişim sürecinin bir parçası. Her canlı için hareket sağlığı, durma ise çürümeyi getiriyor. O hâlde ne mutlu gerçeği aramak için çalışanlara, yerinde durmadan araştıranlara ve mücadele edenlere.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#ff0000;"><strong>Yararlanılan Kaynaklar:</strong></span><br />
Şamanizm &#8211; Türkler’in İslamiyetten Önceki Dini; Etik Yayınları, Şubat 2000; Cemal ŞENER<br />
Okültizm – Tarih Boyunca Gizli Bilimler; Ege Meta Yayınları, 1996; M.Reşat GÜNER<br />
İlkel Mitoloji – Tanrının Maskeleri; İmge Kitabevi, Şubat 1992; Joseph CAMPBELL<br />
Düşünce Tarihi; Varlık Yayınları, Ekim 1963; Orhan HANÇERLİOĞLU<br />
Türk Mitolojisinin Anahtarları; Kabalcı Yayınevi, Haziran 2002; Yaşar ÇORUHLU<br />
Şamanizm; Okyanus Yayıncılık, 1996; Nevill Drury<br />
Oyun ve Bügü – Türk Kültüründe Oyun Kavramı; YKY, Ağustos 2003; Metin AND<br />
Türklerin Kültür Kökenleri; Sınır Ötesi Yayınları, Temmuz 2002; Ergun CANDAN<br />
Şamanizm; İmge Kitabevi, Kasım 1999; Mircea ELIADE<br />
Türklerin Dini Tarihi; Rağbet Yayınları, Mart 2003; Ü. GÜNAY, H. GÜNGÖR<br />
Türk Tarihinin Sosyolojisi; IQ Kültür Sanat Yayıncılık, Temmuz 2003; Prof. Dr. Orhan TÜRKDOĞAN<br />
Tanrı’nın Türkleri; Kafkas Basın Yayın A.Ş. 2003; Semih Tufan GÜLALTAY<br />
Semboller ve Yorumları; Zafer Matbaası, Nisan 2000; Necmettin ERSOY<br />
Eski Tür İnançları ve Şamanizm; Anahtar Kitap Yayınevi, Ocak 2003; Esat KORKMAZ</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Juzna Amerika - indianske ritualy]]></title>
<link>http://sefaranas.wordpress.com/2009/09/09/juzna-amerika-indianske-ritualy/</link>
<pubDate>Wed, 09 Sep 2009 20:47:32 +0000</pubDate>
<dc:creator>sefaranas</dc:creator>
<guid>http://sefaranas.wordpress.com/2009/09/09/juzna-amerika-indianske-ritualy/</guid>
<description><![CDATA[Samanizmus v Juznej Amerike V pozadi etnomedicinskych zazitkovych seminarov Dr. Valentina Hampejsa l]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Samanizmus v Juznej Amerike V pozadi etnomedicinskych zazitkovych seminarov Dr. Valentina Hampejsa l]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[TUVA - sibirski samani]]></title>
<link>http://sefaranas.wordpress.com/2009/09/08/tuva-sibirski-samani/</link>
<pubDate>Tue, 08 Sep 2009 10:26:11 +0000</pubDate>
<dc:creator>sefaranas</dc:creator>
<guid>http://sefaranas.wordpress.com/2009/09/08/tuva-sibirski-samani/</guid>
<description><![CDATA[Pred viac ako desattisic rokmi nasi predkovia objavili sposob ako vyuzit a rozsirit moznosti ludskej]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Pred viac ako desattisic rokmi nasi predkovia objavili sposob ako vyuzit a rozsirit moznosti ludskej]]></content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>
