<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress.com" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>sevdigim-yazilar &amp;laquo; WordPress.com Tag Feed</title>
	<link>http://en.wordpress.com/tag/sevdigim-yazilar/</link>
	<description>Feed of posts on WordPress.com tagged "sevdigim-yazilar"</description>
	<pubDate>Wed, 30 Dec 2009 02:38:02 +0000</pubDate>

	<generator>http://en.wordpress.com/tags/</generator>
	<language>en</language>

<item>
<title><![CDATA[İman en büyük imkandır.... ]]></title>
<link>http://doganzeki.wordpress.com/2009/12/22/iman-en-buyuk-imkandir/</link>
<pubDate>Tue, 22 Dec 2009 18:49:45 +0000</pubDate>
<dc:creator>doganzeki</dc:creator>
<guid>http://doganzeki.wordpress.com/2009/12/22/iman-en-buyuk-imkandir/</guid>
<description><![CDATA[Mustafa İSLAMOĞLU &#8220;İmkanım yoktu&#8221; deme. Kendine doğruyu söyle. &#8220;Üşendim&#8221; de…]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong><em><span style="text-decoration:underline;"><span style="color:#800000;">Mustafa İSLAMOĞLU</span></span></em></strong></p>
<p><a title="ImageShack - Image And Video Hosting" href="http://img694.imageshack.us/i/letlovetakeflightbypuri.jpg/" target="_blank"><img class="alignright" src="http://img694.imageshack.us/img694/8669/letlovetakeflightbypuri.jpg" border="0" alt="" /></a><strong><span style="color:#ff0000;"><span style="color:#0000ff;">&#8220;İmkanım yoktu&#8221; </span>deme. Kendine doğruyu söyle. <span style="color:#0000ff;">&#8220;Üşendim&#8221;</span> de…</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;"><span style="color:#0000ff;">&#8220;Tembellik ettim&#8221;</span> de…<br />
<span style="color:#0000ff;">&#8220;Canım istemedi&#8221;</span> de…<br />
<span style="color:#0000ff;">&#8220;Yapmak içimden gelmedi&#8221;</span> de…<br />
Hiç değilse <span style="color:#0000ff;">&#8220;yattım&#8221;</span> de…<br />
Ne dersen de, ama &#8220;<span style="color:#0000ff;">imkanım yoktu&#8221;</span> deme.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Unutma, <span style="color:#0000ff;">iman en büyük imkandır.</span> <span style="color:#0000ff;">İmanı olanın imkanı tükenmez.</span> Hatta kimi zaman &#8220;imkanım yoktu&#8221; demek &#8220;imanım yoktu&#8221; demeye bile gelebilir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Birileri önüne çıkıp şöyle sorabilir: <span style="color:#0000ff;">&#8220;Falancanın imkanı var, fakat yapmıyor; nesi eksiktir dersin?&#8221;</span></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">O zaman diyeceğin bir şey, vereceğin bir cevap yoktur.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;"><span style="color:#000080;">İmanın makarrı olan yürek bitimsiz bir güç merkezidir. </span><span style="color:#000080;">Göz ferini, diz dermanını, yumruk fermanını yürekten alır. </span>Tıpkı kaslara komuta eden sinir sistemi gibi. <span style="color:#0000ff;">Başını dik tutan kasların değil, o kasa komuta eden beynindir. Yumruğunu havaya kaldıran pazuların değil, o pazulara komuta eden beynindir.</span></span></strong></p>
<p><span style="color:#ff0000;"><!--more--></span></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Gittinse, ayağın değil yüreğin götürdüğü için gittin.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#0000ff;">Gitmedinse, yüreğin yetmediği için gitmedin.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Yaptınsa, elin erdiği için değil aklın erdiği için yaptın.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#0000ff;">Yapmadınsa, elin ermediği için değil yüreğin yetmediği için yapmadın.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Gördünse gözün olduğu için, baktığın için değil, gönlün olduğu için gördün. <span style="color:#0000ff;">Eğer gözü olan herkes görseydi, bunca &#8220;bakarkör&#8221;ün varlığını nasıl ve neyle açıklardık? </span>Eğer göz görmenin yegane organı olsaydı, gözü olmadığı halde bir çok göz sahibinin göremediği hakikatleri gören kafa gözü kör, kalp gözü açık yiğidi nereye koyardık?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Görmedinse göz olmadığı için değil, hatta &#8220;göz bakmadığı&#8221; için değil, &#8220;gönül akmadığı&#8221; için görmedin. <span style="color:#0000ff;">Tıpkı yapmadıklarını gönlün olmadığı için yapmadığın gibi</span><span style="color:#0000ff;">. </span>Tarih bir işe baş koyanların, önce o işe gönül koyduklarının şahididir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;"><span style="color:#0000ff;">&#8220;Yapacaktım ama, kimsem yoktu&#8221;</span> deme.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;"><span style="color:#0000ff;">&#8220;Kimsesiz&#8221;</span> değilsiniz, <span style="color:#0000ff;">&#8220;kimse, sizsiniz&#8221;.</span> O ise, sadık yâriniz ve her an yanı başınızda hâzır ve nâzır yardımcınızdır.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#0000ff;">Yapacağı işte onu hesaba katmayanlar besmelesizdirler. Besmeleli olanlar, yaptıklarını O&#8217;nun sayesinde, O&#8217;ndan aldıkları yetki ve güçle, O&#8217;nun yardım ve desteğiyle yaptıklarının bilincinde olanlardır.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#000080;">O, elde var &#8220;Bir&#8221;dir. Gerisi sıfır olsa ne yazar?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#0000ff;">O&#8217;nu yanında bilen kimseye muhtaç değildir, O&#8217;nsuz olanın kimsesi yoktur.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Görevini yapmak için sağına soluna ve dahi ardına bakanlar, O&#8217;nun gözetimi altında olduklarının, O&#8217;na karşı sorumlu olduklarının şuurunda olmayanlardır.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;"><span style="color:#0000ff;">&#8220;Yürüyeceğim ama, kim gelecek?&#8221;</span> deme, sadece yürü.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#0000ff;">Yeter ki yürü ve iz bırak. Zamana ve mekana bir soğuk damga gibi vur ayak izini. Yürüyüşünün tanığı olsun bıraktığın izler. Hiç iz bırakıp da izlenmeyen birini gördün mü? Unutma ki iz bırakanlar mutlaka izlenirler.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Hem baksana kendine! Sen, senden önce yürüyen birilerinin izini izlemiyor musun? Bunu ancak yolcu olduğunu unutmayanlar, yolculuğu her şeye rağmen sürdürenler bilir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Zaten yol dediğin, izlerin icmalinden başka nedir ki?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#0000ff;">Yolu yol kılan biraz da senin ve senden önce yürüyenlerin izi değil midir? Zaman ve mekanda var olan tüm yolları, yolcular açmamışlar mıdır? Ve yolun kerameti yolcudan menkul değil midir?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Ve bir de &#8220;yapacağım ama, değerinin bilineceğinden umutlu değilim&#8221; deme.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#0000ff;">Bir kere umut dediğin imanın öz çocuğudur. Çocuğuna kıyan anasını ağlatır. Umuduna kıyma ki imanın ağlamasın.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Etrafına bak, ne kadar umutlu adam varsa, hepsi de bir şeyler yapan, değer üreten, kıymet ortaya koyan kimselerdir. Yani yapanlar umutlu, yatanlar umutsuzdur. Handiyse birinin umuduna bakıp onun &#8220;yapanlardan&#8221; mı &#8220;yatanlardan&#8221; mı olduğunu anlayabilirsin.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Hem yatanların umutlu olması hayra alamet değildir, tabi ki yapanların umutsuz olması da…</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Değerini kim mi bilecek?</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Bu kaygı sahte değerlere yakışan bir kaygıdır. Sahici değerler &#8220;Değerim bilinir mi acaba?&#8221; diye kaygı duymazlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Çünkü onların varlığı ve hâlâ bir şeyler yapıyor olmaları, değerin değerini takdir eden birilerinin her zaman ve zeminde mutlaka varolacağının en güzel isbatıdır.</span></strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Teslimiyet...]]></title>
<link>http://doganzeki.wordpress.com/2009/12/17/teslimiyet/</link>
<pubDate>Thu, 17 Dec 2009 17:41:08 +0000</pubDate>
<dc:creator>doganzeki</dc:creator>
<guid>http://doganzeki.wordpress.com/2009/12/17/teslimiyet/</guid>
<description><![CDATA[Teslimiyet; Ölümün ayak seslerini duyan Eba Bekire “Üçüncüsü Allah olan iki kişiyi sen ne sanıyorsun]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><a title="ImageShack - Image And Video Hosting" href="http://img690.imageshack.us/i/ahteslimiyet.jpg/" target="_blank"><img class="alignright" src="http://img690.imageshack.us/img690/1792/ahteslimiyet.jpg" border="0" alt="" /></a><strong>Teslimiyet;<br />
<span style="color:#000080;">Ölümün ayak seslerini duyan Eba Bekire “Üçüncüsü Allah olan iki kişiyi sen ne sanıyorsun”. Diyebilmekti…<br />
</span>Teslimiyet;<br />
<span style="color:#ff0000;">Ateşler atılacağını bildiği halde, ona yardıma gelen Cebrail’e; “Vekilim Allah’tır”. Diyebilmekti…<br />
<span style="color:#000000;">Teslimiyet;</span><br />
</span><span style="color:#0000ff;">Evlatlarını, malını kaybedip hastalığa yakalanıp yakın, dostları onu terk ettiğinde dahi Rabbini unutmayıp O’na şükredebilmekti…<br />
</span>Teslimiyet;<br />
<span style="color:#ff0000;">Can ciğerpare evladını Allah için bıçak altına yatırabilmek, boğaza dayalı bıçak karşısında da “Babacığım emredileni yap, inşaallah beni sabredenlerden bulacaksın”, diyebilmekti…<br />
</span>Teslimiyet;<br />
<span style="color:#0000ff;">Taifde taş yağmuruna tutulup kanlar içinde ve üst üste gelen hüzünler içinde bile “Allah’ım onlar bilmiyorlar” diyebilmekti…<!--more--><br />
</span>Teslimiyet;<br />
<span style="color:#008000;">Bütün işkenceler karşısında kızgın çöl güneşinin altında üzerine bastırılan taş altında ezilirken susuzluktan çatlayan dudaklardan “Ehad”, “Ehad”,diyebilmekti…<br />
</span>Teslimiyet;<br />
<span style="color:#ff0000;">Dünya zevklerine karşı, gömleği arkadan yırtılmaktı…<br />
</span>Teslimiyet;<br />
<span style="color:#0000ff;">Temiz ve iffetli olduğu halde, bütün dedikodular karşısında, suskunluk orucu tutabilmekti…<br />
</span>Teslimiyet;<br />
<span style="color:#ff0000;">Hangi şart ve koşullarda olursa olsun, Allah’ın emirlerine boyun eğip Sırat-ı Müstakim yolundan ayrılmamaktır…</span></strong></p>
<p><strong><em> alıntı</em></strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Ve yine...]]></title>
<link>http://doganzeki.wordpress.com/2009/12/16/ve-yine/</link>
<pubDate>Wed, 16 Dec 2009 17:30:01 +0000</pubDate>
<dc:creator>doganzeki</dc:creator>
<guid>http://doganzeki.wordpress.com/2009/12/16/ve-yine/</guid>
<description><![CDATA[Ve sen yine denendiğinde ve yine kalbin daraldığında ve yine bütün kapılar yüzüne kapandığında ve yi]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:center;"><a title="ImageShack - Image And Video Hosting" href="http://img10.imageshack.us/i/caresizlik.jpg/" target="_blank"><img src="http://img10.imageshack.us/img10/8955/caresizlik.jpg" border="0" alt="" /></a><br />
<strong></strong></p>
<p style="text-align:center;"><strong><span style="color:#003366;">Ve sen yine denendiğinde<br />
ve yine kalbin daraldığında<br />
ve yine bütün kapılar yüzüne kapandığında<br />
ve yine ne yapman gerektiğini bilemediğinde<br />
Uzun uzun düşün<br />
ve hatırla yaratanını!</span></strong></p>
<p style="text-align:center;"><strong><span style="color:#ff0000;">Allah kuluna kâfi değil mi?</span></strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kalbi olan kalpten ölür]]></title>
<link>http://doganzeki.wordpress.com/2009/12/15/kalbi-olan-kalpten-olur/</link>
<pubDate>Tue, 15 Dec 2009 05:46:36 +0000</pubDate>
<dc:creator>doganzeki</dc:creator>
<guid>http://doganzeki.wordpress.com/2009/12/15/kalbi-olan-kalpten-olur/</guid>
<description><![CDATA[Mona İSLAM “Hayatı öğrenmenin iki yolu vardır. Uzun olanı kitaplardan, kısa olanı aşktan geçer.”  HA]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong><em><span style="text-decoration:underline;">Mona İSLAM</span></em></strong></p>
<p><strong><span style="color:#800000;">“Hayatı öğrenmenin iki yolu vardır. Uzun olanı kitaplardan, kısa olanı aşktan geçer.”</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#800000;"> HAYAT İNSANI HALDEN hale çevirir, bir gününüz bir diğer gününüzle asla bir olmaz. Ancak kimi zaman insan bu hakikatten gaflet eder de, tesbih taneleri gibi birbirinin eşi benzeri günler yaşıyorum sanır. Yoksa gökte ay nasıl her gün değişirse, insan da her gün hayatının başka bir sayfasını okur. Her günün dersi ayrı, ibreti ayrı, nimeti ayrı, külfeti ayrıdır. Allah günleri çevirir.</span></strong><a title="ImageShack - Image And Video Hosting" href="http://img697.imageshack.us/i/kalpx.png/" target="_blank"><span style="color:#800000;"><img class="alignright" src="http://img697.imageshack.us/img697/9409/kalpx.png" border="0" alt="" /></span></a></p>
<p><strong><span style="color:#800000;">Aşk çok keskin bir tat bırakır insanın ağzında. Su içseniz, ekmek yeseniz, konuşsanız, sussanız geçmeyen bir acı tattır aşkın tadı. Ancak bu acı iştahı arttırır olsa gerek ki, insan yedikçe doymadığı lezzetler gibi aşktan lezzet alır. Aşk canınızdan bezdirir, aşk canınızı alır, yine de onu seversiniz, çünkü sizi Yüce maksudunuza ulaştırır. Aşk keskin acıyı, bayıltan bir tatlıyla karıştırmış bir sihirli macun, ızdırap verdikçe yetkinleştiren bir nimettir.<!--more--></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#800000;">Bazen aşk bahçelerinde seyran eder insan, meyvelerine dokunur, koparır ve yer, bazen meyveleri sadece seyreder. Zira başkasının bahçesindedir onlar, izinsiz yenemezler. İzinsiz meyve koparmanın acısını ta içimizde, ceddimizde, genlerimizde biliriz. Atamız Adem’i bize verdiği bu ders için rahmetle yad ederiz. Hasretle iç çekerek seyrederiz hayatın memnu meyvelerini, tükenen güzelliklerini, batan güneşlerini. Dünya memnu meyvenin ta kendisidir. Hem verilmiş hem alınmıştır. Her önümüzdedir, hem yasaklanmıştır. O sadece gerçek Sevgiliyi anlatmak için kurulmuş bir film platosudur. Filmi perdeden izler ama perdeye dokunmazsınız. Mecazi aşklar da böyledir. Kavuşursanız son bulur, ayrı kalırsanız ebedi olurlar.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#800000;">Bazen bir zindan olur aşk insanın bağrında, sizi yukarıda bir delikten içeri bırakır, karanlık bir dehlizde tutar, güneşi sizden kıskanır, en hayat dolu olduğunuz evrede sizi iç dünyanıza diri diri gömer. Taş kırdırır, duvar ördürür, iş yaptırır, Aynı yerde tekrar tekrar volta attırır. Bu tutukluluk hali sevdiğiniz sizi azad edinceye dek sürer. Azatname daima maşukun belinde durur. Maşuk uzaklardadır. Maşuk her gün bir iş başındadır. Maşuk sizi kalbinden bir kementle bağlamıştır, nereye giderse hayalinizi de beraber sürükler. Ta ki siz o, o siz olun da ipin çekilişindeki sızı bitiversin ister. Kölelik o vakit gönüllü olur, köle o zaman kul olur. Aşk insanı abd kılar. Tüm meyillerinize sevgilinin arzusunu takar. Tüm yönelişlerinizi O yönlendirir. Atarsanız O atar, bakarsanız Onun basiretidir size eşyanın hakikatini gösteren. İşittiğiniz her ses ona söylenmiş kasidelerdir. Bildiğiniz her şey onun öğrettikleridir. Yüzünüzdeki her çizgi onun çiziktirdikleridir. Ağzınızdan dökülen her isim Onun ismidir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#800000;">Ayrılık ölümden daha acıdır. Sevgilinizden bedenen ayrı, mekanen ayrı, zihnen ayrı olursunuz. Ayrılık tevhid etmek isteyen kalbe çok ağır gelir. Hiçbir şey size onun rızası hakkında bir delil getirmez. Hiçbir şey onun hoşnutluğundan haber vermez. Kalbiniz umutla doludur. Ancak kalbinizi ısıtacak bir ses yoktur. Zan üzere beklersiniz, kapıda diz çökersiniz. Zan ki asla bilginin yerini tutmaz. Siz sevildiğinizi emniyetle bilmek istersiniz. Bu senet size verilmez. Reddedilseniz de gidecek başka yer olmadığının derin sarsıntısı ile secde edersiniz. Beden kafesiniz, gözler körlüğünüz, akıl pranganız olur. Görmek istediğinizi göstermedikten sonra gözü neyleyesiniz? Ayaklarınızla yerde, kalbinizle gökte olmaktır aşk. Kanatlarınız olmadığı için çekilen bir “ah”tır. Amansız bir bekleyiştir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#800000;">Her vesile Ona yol bulur. Her cümle Ona işaret eder. Her nesne Onu gösterir. Her bahane Ona yöneltir. Göz başkasını görmez, kalp başkasına yönelmez. Zira Ondan başka bakılmaya değer bir şey bulamazsınız. Yıldızlar Onun gözleridir. Çiçekler Onun kokusu. Huzur Onun göğsüne yaslanmaktan ibarettir. Zikir Onu aklından bir an dahi çıkaramamaktır. Her anın mektubu Ondan bir şey söyler. Her haliniz Onu anlatır. O sizinle konuşmazsa, helak olursunuz. Peçe kalkmaz Cemal görünmezse kahrolursunuz. Bazen O güzel cemalinden bir cilve gönderir de sizi sarhoş eder. Umudunuzu tazeler. Tebessümü ile sizi helaketten naim cennetlerine çıkarır. Cennet Sevgilinin yüzünüze bakmasıdır. O bir bakışı ile sizi sonsuzlaştırır. O bir bakışı ile seve seve yok olduğunuz Zat’tır. Aşıkın yokluğu sonsuzluğunun mukaddimesidir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#800000;">“Ayrılığı bulsaydık ona kendi acısını tattırırdık” der ya İbn Arabi. Hakikaten bu zehir can alır, sevgili canınızı ister sizden, can bedeli olarak size muhabbetini bahşeder. Hayatınızdan hiçbir şeyi Ondan esirgeyemezsiniz. Onu küstüremezsiniz. Ayrı kalmakla insan kemal bulur. Ayrılıkla müştak olduğunun hakikatine vakıf olur. Vuslat, ayrılıkla mana bulur. İnsan kavuşabilsin diye şu ruhu sıkıştıran arza terk edilmiştir. Kavuşmak da ancak terk ile mümkündür. Hayat insana tam kavuşacağım derken engel çıkaran, önüne taş koyan bir muammadır. Duvarın önünde kalakalırsınız, her imkansızlık aslında Ona sevginizi ispat için bir imkandır. O tam bir acz içinde olanlara gülümser. Onu kucaklayamayacağınızı idrak ettiğiniz ve gözyaşlarınızı tükettiğiniz an kucaklandığınız andır.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#800000;">“Yusuf’um gelse Kenan bulunmaz” diyen şair ne güzel söylemiş. Yusuf’a kavuşmak Kenan diyarında değildir. Yusuf cennet misal Mısır’a gittikten sonra bir daha Kenan’a dönmez. Yusuf Kenan çöllerine yakışmaz. İnsan dünya çölünde vuslatı bulamaz. Yusuf’a kavuşmak Mısır’a gitmekle olur. Sevgiliye kavuşmak için dergahına gidilir. Aşık sevgilisini ayağına çağırmaya, kendi dar dünyasına hapsetmeye, zindanına sokmaya ar eder. Sevgili edepsizin yüzüne bakmaz. Zira edepsiz adamdan aşık olmaz. Züleyha’ların biricik engeli edepsizlikleridir. Yusuf’a “Gel” denilmez. Yusuf’un ayağına gidilir. Zira o cemalin azam tecellisidir. Yakup’ların biricik sığınağı ise sabırları ve edepleridir. Yusuf’a kavuşmak ancak Yakub gibi gözleri kapanana dek ağlasa da umudu korumakladır. Cemalin Celalle birlikte tecelli ettiğini bilmekle, gözyaşlarını çorak toprağına salmakla çöl katlanılır bir yer olur.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#800000;">Sevgilinin hakikatine varanlar onun toprak koktuğunu bilirler. Faniliğini, gidişini, ayrılışını, gurubunu daha yanlarında iken hisseder hüzünlenirler. Toprak candır. Toprak nefsin ve cesedin kuruduğu mekandır. Toprak gerçek hayata açılan bir menfezdir. Toprak isimlerin fışkırdığı mekandır. Toprak aşıkların her yerlerine bulamadan geçemeyecekleri biricik gerçektir. Ebu Turab(toprak babası) Ali’nin sıfatıdır. Nasıl ki cemal-i Mustafa’ya Ali kapısından vasıl olunur, cemal-i ilahiye de toprak kapısından dahil olunur. Toprak Esma-ül hüsnanın giriş kapısıdır. Bunun için toprak da, topraktan olan da, toprakta olan da güzeldir. Bu yüzden ölenlere “ölmüş” demeyiz, “alem-i cemale gitmiş” deriz. Toprak insanın fazlaca ayrı kalmaya dayanamadığı başlangıç noktasıdır. Aşkını gömenlerin gelip gelip konuştukları yarleridir toprak. Abidlerin alınlarındaki secde izidir toprak. Efendimizin(sav) bizi tanıması alametidir yüzümüzdeki toprak. Aşkın ateşi toprağa gömülmeden nura dönmez. Hiç kimse toprakla barışmadan sevgilisine kavuşamaz.</span></strong></p>
<div><strong><span style="color:#800000;">Kalbi olan kalpten ölür. Kalbi olanlar ölmeden ölürler zaten. Ayrılıktır kalbin sızısı. Her tecellide bir daha dirilir, her gurubda bir daha ölür aşık. Şehid gibi doymaz yari için yeniden yeniye ölmeye. Sahib-ül kalb sevgilisini kalbine gömer, başında bir ömür mezar taşı olup bekler. Alnında yazılı olan sevgilisinin adıdır. Onun kendine mahsus bir adı yoktur artık. Leyla peşinde ömür tüketenlerin adına Mecnun derler. Kimse Kays’ı hatırlamaz. Kays verilirse ancak Leyla alınabilir. Kalp topraktandır, akıl sudan, nefis ateşten. Kalbine aşkının ateşini tastamam gömebilenler “Aşıklar ölmez” sırrına vakıf olurlar. Aşk çekirdek dahi olsa sahibini kurtarır. Rabbi onu rahmetle sular, mağfiretle yıkar, cemali ile süsler, sevgisi ile kucaklar, büyütür. Kökü derinlerde, dalları semada intişar eden bir ağaç yapar. Sevgili kalpte kök salınca uzak-yakın bilinmez olur. Ben kalmaz O olur. Nefis çürür, cennet yeşerir. Cennetim beyaz çiçekleri güneşe dönük bir badem ağacıdır. Arzum sevgilinin vechine bakmaktır. Aşık için yüzünü nereye çevirse Sevgilinin vechi oradadır. Gerçekten değerli olan her şey acı ile pişerek elde edilir. Nur nardan, cemal celalden daha ziyade yakar. Ölümle tezkiye edilmiş bir aşk gözleri kör eden bir nurdur. Sadece insan bile bile pervane gibi yanmaya ve aşka talip olur. Aşıklara selam olsun…</span></strong></div>
<p><strong></strong><strong><span style="color:#800000;"> </span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#800000;">Not 1: “Limen kane lehu kalb…” (KALBİ OLANLAR…) Kaf 37. ayetinin tefekküründen kalbe düşenler.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#800000;">Not 2: “Kalbi olan kalpten ölür” sözünü ilk kez babamın vefatında onu anlatmak için söylemiştim.</span></strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Elif Şafak-Aşk-Kırk Kural]]></title>
<link>http://doganzeki.wordpress.com/2009/12/01/elif-safak-ask-kirk-kural/</link>
<pubDate>Tue, 01 Dec 2009 19:37:19 +0000</pubDate>
<dc:creator>doganzeki</dc:creator>
<guid>http://doganzeki.wordpress.com/2009/12/01/elif-safak-ask-kirk-kural/</guid>
<description><![CDATA[Elif ŞAFAK-Aşk Birinci Kural: Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong><em><span style="text-decoration:underline;">Elif ŞAFAK-Aşk</span></em></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Birinci Kural:</span></strong> <strong>Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet Tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sende korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok eğer Tanrı dendi mi evvele aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.</strong><a title="ImageShack - Image And Video Hosting" href="http://img691.imageshack.us/i/lale.png/" target="_blank"><strong><img class="alignright" src="http://img691.imageshack.us/img691/1138/lale.png" border="0" alt="" /></strong></a></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">İkinci Kural:</span> Hak Yolu’nda ilerlemek yürek işidir, akıl işi değil. Kılavuzun daima yüreğin olsun, omzun üstündeki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol, silenlerden değil!</strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Üçüncü Kural:</span> Kuran dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahire manadır. Sonraki batıni mana. Üçüncü batıninın batınisıdır. Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayesiz kalır tarif etmeye.</strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Dördüncü Kural:</span> Kainattaki her zerrede Allah’ın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü O camide, mescitte, kilisede, havrada değil her an her yerdedir. Allah’ı görüp yaşayan olmadığı gibi O’nu görüp ölen de yoktur. Kim O’nu bulursa sonsuza dek O’nda kalır.</strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Beşinci Kural:</span> Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. ‘Aman sakın kendini’ diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği: ‘bırak kendini, ko gitsin!’<br />
Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!<!--more--></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Altıncı Kural:</span> Şu dünyada çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol, kelimelere fazla takılma. Aşk diyarında dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur.</strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Yedinci Kural:</span> Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, Hakikat’i keşfedemezsin. Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin.</strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Sekizinci Kural:</span> Başına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, sonunda O sana kimsenin bilmediği bir patika açar. Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! İstediğini elde edince şükretmek kolaydır. Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir.</strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Dokuzuncu Kural:</span> Sabretmek öyle durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. Allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder. Ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.</strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Onuncu Kural:</span> Ne yöne gidersen git, -Doğu, Batı, Kuzey ya da Güney -çıktığın her yolculuğun içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi sonunda arzı dolaşır.<br />
<span style="color:#ff0000;">On Birinci Kural:</span> Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Senden yepyeni ve taptaze bir “Sen” zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir.</strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">On İkinci Kural:</span> Aşk bir seferdir. Bu sefere çıkan her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.</strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">On Üçüncü Kural:</span> Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hoca şeyh şıh var. Hakiki mürşit seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. Tutup da ona hayran olmaya değil.</strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">On Dördüncü Kural:</span> Hakk’ın karşısına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil seninle beraber aksın.” Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir “diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?</strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">On Beşinci Kural:</span> “Allah, içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldur. Tek tek hepimiz tamamlanmamış bir sanat eseriyiz. Yaşadığımız her hadise, attığımız her badire eksiklerimizi gidermemiz için tasarlanmıştır. Rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.”</strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">On Altıncı Kural:</span> Kusursuzdur ya Allah, O’nu sevmek kolaydır. Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir. Unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde bilebilir. Demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini, Yaradan’dan ötürü yaratılanı sevmeden, ne layıkıyla bilebilir, ne layıkıyla sevebilirsin.</strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">On Yedinci Kural:</span> Esas kirlilik, dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.</strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">On Sekizinci Kural:</span> Tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. Şeytan dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil, bizzat içimizde bir sestir. Şeytanı kendinde ara; dışında, başkalarında değil. Ve unutma ki nefsini bilen Rabbini bilir. Başkalarıyla değil, sadece kendiyle uğraşan insan, sonunda mükafat olarak Yaradan’ı tanır.</strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">On Dokuzuncu Kural:</span> Başkalarından saygı, ilgi ya da sevgi bekliyorsan, önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı sevin. Yakında gül yollayacak demektir.</strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Yirminci Kural:</span> Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.</strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Yirmi Birinci Kural:</span> Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi, hiç şüphesiz öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermemek, kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hak’ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.</strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Yirmi İkinci Kural:</span> Hakiki Allah aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur. Ama bekri aynı namazgaha girdi mi orası ona meyhane olur. Şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil.</strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Yirmi Üçüncü Kural:</span> Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki ağlar, perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı, kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir, ya kıymet bilmeyiz.<br />
Aşırılıklardan uzak dur. Sufi ne ifrattadır ne tefritte. Sufi daima orta yerde…</strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Yirmi Dördüncü Kural:</span> Madem ki insan eşref-i mahlukattır, yani varlıkların en şereflisi, attığı her adımda Allah’ın yeryüzündeki halifesi olduğunu hatırlayarak, buna yakışır soylulukta hareket etmelidir. İnsan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile, gene de başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir.</strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Yirmi Beşinci Kural:</span> Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. İkisi de şu an burada mevcut. Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeye başarsak, cennetteyiz aslında. Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak; nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz.</strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Yirmi Altıncı Kural:</span> Kainat yekvücut, tek varlıktır. Her şey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma; bir başkasının hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki dünyanın öte ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti, herkesin yüzünü güldürebilir.</strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Yirmi Yedinci Kural:</span> Şu dünya bir dağ gibidir, ona nasıl seslenirsen o da sana sesleri öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı bir laf yankılanır. Şer çıkarsa, sana gerisin geri şer yankılanır.<br />
Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece sadece güzel sözler et. Kırk günün sonunda göreceksin her şey değişmiş olacak. Senin gönlün değişirse, dünya değişir.</strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Yirmi Sekizinci Kural:</span> Geçmiş zihinlerimiz kaplayan bir sis bulutundan ibaret. Gelecek ise başlı başına bir hayal perdesi. Ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz. Sufi daima şu an’ın hakikatini yaşar.</strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Yirmi Dokuzuncu Kural:</span> Kader, hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten” ne yapalım kaderimiz böyle “ deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamı değil sadece yol ayırımlarını verir. Güzergah bellidir ama dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatın hakimisin, ne de hayat karşısında çaresizsin.</strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Otuzuncu Kural:</span> Hakiki Sufi öyle biridir ki başkaları tarafından kınansa, ayıplansa, dedikodusu yapılsa, hatta iftiraya uğrasa bile, o ağzını açıp da kimse hakkında tek kelime kötü laf etmez.<br />
Sufi kusur görmez. Kusur örter.</strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Otuz Birinci Kural:</span> Hakk’a yaklaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık; kimi ayrılık acısı çeker; kimi maddi kayıp… Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. Ama kimimiz bundaki hikmeti anlar ve yumuşar; kimimiz ise, ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar.</strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Otuz İkinci Kural:</span> Aranızdaki bütün perdeleri tek tek kaldır ki, Tanrı’ya saf bir aşkla bağlanabilesin. Kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yakut yargılamak için kullanma. Bilhassa putlardan uzak dur, dost. Ve sakın kendi doğrularını putlaştırma. İnancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama!</strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Otuz Üçüncü Kural:</span> Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen HİÇ ol. Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl çömleği tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil, hiçlik bilincidir.</strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Otuz Dördüncü Kural:</span> Hakk’a teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir. Tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir. Teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır; emin bir beldede yaşar.</strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Otuz Beşinci Kural:</span> Şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz. Mümin içindeki münkirle tanışmalı, Tanrıya inanmayan kişi ise içindeki inananla. İnsan-ı Kamil mertebesine varana kadar gıdım gıdım ilerler kişi. Ve ancak tezatları kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır.</strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Otuz Altıncı Kural:</span> Hileden, desiseden endişe etme. Eğer birileri san tuzak kuruyor, zarar vermek istiyorsa, Tanrı’da onlara tuzak kuruyordur. Çukur kazanlar o çukura kendileri düşer. Bu sistem karşılıklar esasına göre işler. Ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer.<br />
O’nun bilgisi dışında yaprak bile kımıldamaz. Sen sadece buna inan!</strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Otuz Yedinci Kural:</span> Tanrı kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki sayesinde her şey tam zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insan için bir aşık olma zamanı vardır, bir de ölme zamanı.</strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Otuz Sekizinci Kural:</span> ’Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım?’ diye sormak için hiçbir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün.<br />
Tek bir gün bile tıpatıp aynıysa yazık. Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.</strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Otuz Dokuzuncu Kural:</span> Noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. Bu dünyadan giden bir hırsız için bir hırsız daha doğar. Ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. Hem bütün hiçbir zaman bozulmaz, her şey yerli yerinde kalır, merkezinde… Hem de bir günden bir güne hiçbir şey aynı olmaz.<br />
Ölen her Sufi için Yeni bir Sufi daha doğar.</strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Kırkıncı Kural:</span> Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalı, mecazi mi, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur. AŞK’ın ise hiçbir sıfat ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.<br />
Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde.</strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Rabbim, Senden başka kimim var benim?]]></title>
<link>http://doganzeki.wordpress.com/2009/11/29/rabbim-senden-baska-kimim-var-benim/</link>
<pubDate>Sun, 29 Nov 2009 17:16:20 +0000</pubDate>
<dc:creator>doganzeki</dc:creator>
<guid>http://doganzeki.wordpress.com/2009/11/29/rabbim-senden-baska-kimim-var-benim/</guid>
<description><![CDATA[Selim GÜNDÜZALP   HER YENİ başlangıç beni müthiş heyecanlandırır. Bu bazen elime aldığım yeni bir ki]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong><em>Selim GÜNDÜZALP</em></strong><br />
<strong> </strong><br />
<a title="ImageShack - Image And Video Hosting" href="http://img21.imageshack.us/i/laler.jpg/" target="_blank"><img class="alignleft" src="http://img21.imageshack.us/img21/4416/laler.jpg" border="0" alt="" /></a><br />
<strong>HER YENİ başlangıç beni müthiş heyecanlandırır. Bu bazen elime aldığım yeni bir kitabın ilk sayfası olur. Bazen de bir ağacın dallarındaki tomurcukların uyanışı. Bazen bir bebeğin ilk adımlarını atışını seyretmek de olabilir. Eğer şuurunuz açık ve duygularınız uyanık ise, hemen söyleyeyim hayatta karşılaşacağınız sürprizler hiç de az değildirler. O gün ne yapacağınız ne yakalayacağınız, biraz da sizin duruş ve bakışınıza bağlıdır. <span style="color:#ff0000;">Tecrübeli bir balıkçının dediği gibi: &#8216;Yakalayacağınız balığın cinsini belirleyen, elinizdeki yemin kalitesidir.&#8217;</span></strong><strong><span style="color:#ff0000;"> Hayat tıpkı bir ayna gibidir. İçinizde ne taşıyorsanız,</span></strong><strong><span style="color:#ff0000;"> dışınızda onu buluyorsunuz. Yaşamak, hayatı başıboş bir şekilde tüketip bitirmek demek değildir. </span><span style="color:#000080;">Yaşamak, o hayatın iman ile hakkını vermektir. Hayatın hayatı iman iledir, inanç iledir. Hayatın kemâli ise, her daim devam iledir. Yüce Yaratıcı ile bağını koparan bir hayat, zindandan farksızdır, karanlıktır. Sürekli nur, bitmeyen ışık Ondandır. Hayatın sahibindendir, onu yaratandan gelir. Yoksa birçok insanın yaptığı gibi hayat, yaşamak zorunda kaldığı ve asla kıymetini bilemediği bir şey olup çıkar elimizden. </span>Elbette hayatın gayesi bu değildir. Aksi halde hayat en büyük bir nimet iken, en büyük bir azap olur. Gençliğinde ya da hayatının bir döneminde böyle yaşayan, sonra da bu yanlışı fark edip hidayete eren ve dosdoğru bir hayata yönelen nice insanlar var. HAYAT bir defadır ve ancak dosdoğru yaşamaya yetecek kadardır, çok kısadır. Hayatın kıymetini belirleyen hayatın kendisi değil, hayatı bize kim verdiyse o olabilir. <!--more-->Allah (c.c.) nasıl bir hayat yaşamamızı istiyorsa, biz ancak ona uygun yaşamakla bu hayatın kıymetini anlayabiliriz. İdeal ve gerçek hayat budur. Gerisi boştur. Böyle bir gün, hayata yeniden doğduğumuz, merhaba dediğimiz o gündür. İşte böyle günlerden bir gün, baharla beraber ruhumun da uyandığı bir sabah, parkta bir bebeğin ilk adım atışlarını seyrettim. Genç bir baba, iki elinden tuttuğu yavrucuğunu yürütmeye çalışıyordu. Bebek çok heyecanlıydı. Adımlarını dizden kırıp atıyor, dilini ısırıyordu. Bir yandan da böcük böcük gözlerle bakınıp hedefine ilerliyordu. Parkın bir köşesinde durup, baba ile çocuğun macerasını ve birbirlerini kucaklayıp sarılışlarını seyrettim. Çocuğun, babasının kucağına atıldığındaki sevincini bir görmeliydiniz. Benim bir kucağım, bir sığınağım var diyordu âdeta. Ne olduysa, birden o çocuk gibi ben de kendimi Rabbimin rahmet kucağına atmak istedim. İçimde bu arzuyu coşar buldum. Dilimde dua gibi bir söz peyda oldu: &#8216;Ey Rabbim senden başka kimim var benim? Rahmetinle sar, sarmala, tut kucakla beni Rabbim, senden başka kimim var benim?&#8217;</strong><strong> O anda bu duanın bütün</strong><strong> benliğime yayıldığını hissettim. Anladım ki, ben yalnız değilim. Dualarıma cevap veren bir Rabbim var. Ve O bana çok yakın. Ne kadar güçlü olduğumu, bana, en güçsüz olduğum bir anda hissettirdin Rabbim. Şükürler olsun, hamdüsenalar olsun. Rabbim, senden başka kimim var benim?.. HAYAT bazen çıkmazlara giriyor ve bir yerlerde düğümleniyor. Sonsuza yolcu olan bir ruhun arzularını, bu sonlu ve fani dünya karşılayamıyor. İnsana ne verirsiniz verin, o gözünü ötelere, cennete dikmiş. Burada yapılması gereken tek şey var. Geç kalmadan Ona yönelmek, Ondan istemek. Hem de çok istemek&#8217;¦ Çekinmeden isteyin. İsteyin, isteten verecektir mutlaka. Allah (c.c.) vermek istemeseydi, size bu istemek duygusunu vermezdi. Çekinmeden isteyin. Ne olur istemeye devam edin. Bunu yalvara yakara söylememin bir sebebi var. İzninizle onu da anlatayım. Allah ve Dua kitabımızı imzalarken, sohbet ettiğim, konuştuğum bir çok okuyucumuzun itirafları oldu. &#8216;Biz bu kitap sayesinde dua etmeyi öğrendik, duayı böyle bilmiyorduk&#8217;.</strong><strong> Âcizane bizim de</strong><strong> kendilerine bazı tavsiyelerimiz oldu. Önce kendimize mahsus bir dille ve samimi bir kalple Rabbimizle, yaratıcımızla konuşmanın çarelerini bulmalı, yollarını araştırmalıyız. En küçük hacetimizi dahi Ondan istemekten çekinmemeliyiz. Bu çok güçlü bir iman ve inancın da gereğidir. Aslında dua bir ibadettir, ibadetlerin karşılığı ise ahirettedir. Kulun, derdini ihtiyacını Rabbine iletmesinin, açmasının bir aracıdır dua. Birbirimizle bu kadar konuştuğumuz halde, Rabbimizle hiç konuşmamak olacak şey mi? Ruh bu uzaklığa, Onun rahmetinden ayrı kalmaya ne kadar dayanabilir ki? Sığının Ona yönelin, kalbiniz huzur ve sükÃ»n bulsun. Yaşadığınıza şükredin, hem de her nefes için. HALİ vakti yerinde bir arkadaşımın hanımı, şu sıralar doğum öncesi bir rahatsızlığa yakalanmış. O kadar ki, nefes alamamış, hastane seferber olmuş hemen. Elden gelen ve yapılacak pek bir şey de olmayınca beklemişler, dua etmişler. Sonunda düzelmiş hastamız. Arkadaşımız eşine, &#8216;Bak&#8217;</strong><strong> demiş, &#8216;bir tek nefes alıp vermenin ne kadar önemli olduğunu</strong><strong> anlamız için Rabbimiz bize bunları yaşattı. Havadan, sudan yaşıyoruz diye belki de küçümsediğimiz bir nimetin kıymetini bize bildirdi&#8217;</strong><strong></strong><strong> demiş. Bir nefes alma</strong><strong>nın kıymetini, ne demek olduğunu onu kaybetmeden anlamıyoruz. Her şey zıttıyla bilinir: gece gündüzle, sıhhat hastalıkla, açlık toklukla. Zıtlar devreye girmeden eldeki nimetlerin kadri kıymeti maalesef bilinmiyor. Rabbim, kıymetini elindeyken bilenlerden eylesin. Küçük bir çocuk ağlıyormuş, &#8216;Niye ağlıyorsun?&#8217; diye sormuş, yanına yaklaşan yaşlı bir bey. &#8216;Amca&#8217;</strong><strong> demiş. &#8216;Bir liramı</strong><strong> kaybettim.&#8217;</strong><strong> Ağlama&#8217; demiş, yaşlı adam, tutmuş çocuğa bir lira vermiş. Çocuk</strong><strong> bir lirayı almış ama, bu defa sesi daha fazla çıkmaya başlamış. Yaşlı adam, &#8216;Peki evlâdım şimdi niye ağlıyorsun?&#8217;</strong><strong> diye sorunca, çocuk, &#8216;Amcacığım o bir</strong><strong> lirayı kaybetmeseydim, şimdi iki liram olacaktı&#8217;</strong><strong> demiş. Biz de bazen o çocuktan</strong><strong> farksız oluyoruz. Hayatı güzel yaşamaya başlayınca bu defa geçmiş günler için üzülüyoruz. Keşke o günleri de heba etmeseydik, adam gibi yaşasaydık, elimizde bir değil, iki güzel ömür olsaydı istiyoruz ama onu da tövbeyle değiştirmek mümkün. Tövbe eden bir insan Rabbinin af ümidini içinde daima taşımalı ve yaşamalı. Aksi halde şeytan &#8216;Nasıl olsa senin günahların affedilmemiştir&#8217; diyerek o insanı aldatıp, eski günahlarının batağına çekebilir. Rabbimiz hepimizi muhafaza eylesin. Şu kıssadan hepimize bir hisse var sanırım. Feridüddin Attar&#8217;ın ünü cihana yayılan eseri, Mantıkut-Tayr (Kuş Dili)nde, tekkeye gelen bir sarhoşun hikâyesi vardır. Sarhoş ağlayıp sızlayıp ortalığı karıştırmış, sonunda yığılıp kalmıştır yere. Tekkenin şeyhi yanına gelmiş ve &#8216;Neden ağlıyorsun? Elini bana ver, kalk!&#8217;</strong><strong> demiştir ona. Sarhoşun cevabı</strong><strong> müthiştir: &#8216;Ey Şeyh! Allah sana yardım etsin; elden tutmak senin harcın değil! Sen başını alıp git! Baş aşağı yıkılmak benim payıma düştü! Eğer herkes düşkünlerin elini tutabilseydi, karınca yiğitlik meclisinin baş köşesine kurulurdu. El tutmak senin işin değil, yürü! Ben sayıya geleceklerden değilim, çekil! Ey kendisinden başka bir var olmayan, ey herkesin feryadına ancak kendisi yetişen, benim imdadıma sen yetiş! Düştüm, benim elimi sen tut!&#8217;</strong><strong> İNSAN, beynine</strong><strong> hangi alanda zevk almayı öğretirse beyni de ona göre çalışıyormuş. İnsan beynine yüksek ideallerden zevk almayı öğretirse, aklına, iradesine ve duygularına hâkim olmayı biliyor. Rabbim senden başka kimim var benim? Hedefinden, idealinden, yolundan, izinden ayırma, saptırma beni. Kim senden daha fazla verebilir; kim senden daha fazla sevebilir; kim senden daha fazla gözetebilir ki bizi? Kim, kim, kim ey Rabbim? Kim senden başka çağırmadan gelebilir; kim senden başka istemeden verebilir; kim senden başka sesimizi duyabilir?.. Kim, kim, kim ey Rabbim? Kim senden daha fazla bilebilir; kim senden daha fazla affedebilir; kim senden daha fazla kördüğüm olmuş şeyleri çözebilir; kim senden daha fazla bizi önemseyebilir ki?.. Rabbim, senden başka kimim var benim? Kimsem yok benim senden başka ey Rabbim!..</strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kırık Cam Teorisi...]]></title>
<link>http://doganzeki.wordpress.com/2009/11/29/kirik-cam-teorisi/</link>
<pubDate>Sun, 29 Nov 2009 11:21:04 +0000</pubDate>
<dc:creator>doganzeki</dc:creator>
<guid>http://doganzeki.wordpress.com/2009/11/29/kirik-cam-teorisi/</guid>
<description><![CDATA[Senai DEMİRCİ Yıllar öncesi. Öğrenciyim. Hava sıcak ve yorgunum. Az sonra bineceğim otobüste de otur]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong><em><span style="text-decoration:underline;">Senai DEMİRCİ</span></em></strong></p>
<p><img class="alignleft" src="http://img215.imageshack.us/img215/171/krkcam.jpg" border="0" alt="" /><strong>Yıllar öncesi. Öğrenciyim. Hava sıcak ve yorgunum. Az sonra bineceğim otobüste de oturamayacağım kesin. Bari beklerken dinlenebilirdim. Duraktaki banka oturmaya niyetlendim. Ama garip ki, benden önce oturanlar oturak yerine ayaklarını koymuşlar, bankın arkalığını da oturmak için kullanmışlardı.</strong></p>
<p><strong>Gençler öyle otururdu o zamanlar. (Herkes gibi otururlarsa, yaşlı sanılmaktan mı korkarlardı?) &#8220;Böyle gelmiş, böyle gider&#8221;di. Ben de onlar gibi oturmak zorunda kaldım. Ayakkabılarımı oturak yerine koydum, koltuğun arkalığının daracık ucuna yerleştim. Çok geçmedi ki banka benim gibi oturamayacak yaşlı teyze, benden önce banka benim gibi oturan gençlerin hepsinin hesabını bana sordu. İyice bir fırça yedim. Ben o azarı hak etmemiştim ama o haklıydı. Sustum.<br />
 <br />
Meğer ben o koltuğa oturmadan yıllar önce, ABD&#8217;de bir araştırmacı, o teyzeye karşı yaşadığım acı mahcubiyetin hesabını yapmışmış. Şimdi haberim oldu. &#8220;Kırık Cam Teorisi&#8221; hesabıymış bu.<br />
 <br />
Anlatıldığı kadarıyla: &#8220;Kırık Cam Teorisi&#8221; ABD&#8217;li suç psikoloğu Philip Zimbardo&#8217;nun 1969&#8242;da yaptığı bir deneyden ilham alınarak geliştirilmiş. Zimbardo, suç oranının yüksek olduğu, yoksul Bronx ve daha yüksek yaşam standardına sahip Palo Alto bölgelerine birer 1959 model otomobil bıraktı. <!--more-->Araçların plakası yoktu, kaputları aralıktı. Ve olup bitenleri izledi. Bronx&#8217;taki otomobil üç gün içinde baştan aşağıya yağmalandı. Diğerine ise bir hafta boyunca kimse dokunmadı. Ardından Zimbardo ve iki öğrencisi &#8217;sağ kalan&#8217; otomobilin yanına gidip çekiçle kelebek camını kırdı. Daha ilk darbe indirilmişti ki çevredeki insanlar (zengin beyazlar) da olaya dahil oldu. Birkaç dakika sonra o otomobil de kullanılmaz hale gelmişti. &#8220;Demek ki&#8221; diyordu Zimbardo, &#8220;ilk camın kırılmasına ya da çevreyi kirleten ilk duvar yazısına izin vermemek gerek. Aksi halde kötü gidişatı engelleyemeyiz. &#8220;<br />
 <br />
Şimdi niye o banka öyle oturduğumu anladım. Ve benim olmayan suça nasıl da kolayca katılabildiğime, hatta onu çoğalttığıma şaşırmadım. Ayrıca benden önceki suçların hepsinin hesabının bana sorulmuş olması da gerekiyormuş.<br />
 <br />
&#8220;Kırık Cam Teorisi&#8221;nin takipçileri bakın ne diyor: &#8220;Metruk bir bina düşünün. Binanın camlarından biri bile kırık olsa, o camı hemen tamir ettirmezseniz, çok kısa sürede, oradan geçen herkes bir taş atıp, binanın tüm camlarını kırar. Ben ilk cam kırıldığında hemen tamir ettirdim. Bir elektrik direğinin dibine ya da bir binanın köşesine, biri bir torba çöp bıraksın. O çöpü hemen oradan kaldırmazsanız, her geçen, çöpünü oraya bırakır ve çok kısa bir sürede dağlar gibi çöp birikir. Ben ilk konan çöp torbasını kaldırttım.&#8221;<br />
 <br />
Bunları niye mi anlattım? Kalbimizde ucundan kıyısından kırılmış camlar taşıyoruz sürekli&#8230; Ruhumuzun başköşelerine ilk başta önemsiz gözüken, laf etmeye değmez çöpler bırakıyoruz her gün. Küçük küçük günahlar, minik minik hatalar camı kırık araba gibi diğerlerini de camları kırmaya, kapıları çerçeveleri indirmeye teşvik ediyor. Pişmanlığımızı fırsat bilip ortadan kaldıracak kadar ciddiye almadığımız &#8220;çöpler&#8221;imiz, sürçmelerimiz, kötülüklerimiz, ayıplarımız, kokuşmuş çöp dağlarına, kötülük yığınlarına kapı aralıyor. &#8220;Böyle gelmişse, böyle gider&#8221; diye kendi kendimizi ağır veballer altında ezdirdikçe ezdiriyoruz.<br />
 <br />
Kırık camın oradaki varlığı, diğer camların da kırılabileceğine dair bir haklılık üretir içimizde. Çöpün bizden önce oraya atılmış olması, oraya çöp atmanın bir alışkanlık olduğunu söyler bize. Çok geçmeden biz de o alışkanlığa alışır, alışık olunanı yapmakta haklı görürüz kendimizi. Cam ilk kırıldığında hafife alırsak, ağırlaşır cam kırıkları. Çöp ilk atıldığında umursamazsak, umursamazlığımız bir çöp dağını besler.<br />
 <br />
Tam da &#8220;hafife almakla&#8221; açılan, &#8220;umursamazlıkla&#8221; genişleyen bir &#8220;yol(suzluk) &#8220;u tarif eden sûre&#8217;nin (Mutaffifîn) berceste ayetinin konusudur &#8220;cam kırıkları teorisi&#8221;: &#8220;Yapmaya alıştıkları kötü işler, gitgide kalplerini paslandırdı.&#8221; (Mutaffifîn, 83/14).<br />
 <br />
Bir de aynı ayeti yorumlayan Efendimiz&#8217;in [asm] küçümseyerek/hafife alarak ilerlediğimiz yol(suzluk)u tarif edişine kulak verelim: &#8220;İnsan bir günah işler ve onu tevbe ile silmezse, kalbinde bir leke olarak kalır. Eğer tevbe ederse kalbi yine parlar. İkinci bir günah işlediğinde ise o leke büyür. Ve kalb günah işleye işleye öyle bir kararır ki, bütün kalbi ele geçirir.&#8221;<br />
 <br />
Bu yüzden galiba&#8230; &#8220;Günah insanı kâfir yapmaz ama istiğfarsızlık küfre götürebilir&#8221; imasında bulunur Said Nursî. &#8220;Her günahta küfre giden bir yol var&#8221;sa, ilk &#8220;cam kırığını&#8221; onarmamaktandı r bu. Masum görünen her hata, her günaha yaklaşış, bir büyük günaha doğru sürüklüyorsa bizi, ilk atılan çöpü kaldırmamaktandır bu.<br />
 <br />
İlk cam kırığını görür görmez, &#8220;Estağfirullah! &#8221; İlk çöp torbasının kokusunu alır almaz, &#8220;tövbe ya Rabbi!&#8221;<br />
 <br />
Hazır mıyız?</strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Bıçak İsmail'i Neden Kesmedi?]]></title>
<link>http://doganzeki.wordpress.com/2009/11/29/bicak-ismaili-neden-kesmedi/</link>
<pubDate>Sun, 29 Nov 2009 10:24:28 +0000</pubDate>
<dc:creator>doganzeki</dc:creator>
<guid>http://doganzeki.wordpress.com/2009/11/29/bicak-ismaili-neden-kesmedi/</guid>
<description><![CDATA[Murat ÇİFTKAYA DÜŞÜNÜN Kİ, ÇOK YAŞLISINIZ. Ölüm kapınızı ha bugün ha yarın çalacak. Ve düşünün ki, ç]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong><em><span style="text-decoration:underline;">Murat ÇİFTKAYA</span></em></strong></p>
<p><a title="ImageShack - Image And Video Hosting" href="http://img504.imageshack.us/i/kurban.jpg/" target="_blank"><img class="alignleft" src="http://img504.imageshack.us/img504/9904/kurban.jpg" border="0" alt="" /></a><br />
<strong>DÜŞÜNÜN Kİ, ÇOK YAŞLISINIZ. Ölüm kapınızı ha bugün ha yarın çalacak. Ve düşünün ki, çocuğunuz yok. Hayırlı bir evlâttan, en güzel yardımcıdan, en güzel haleften, ideallerinizi devam ettirecek bir vesileden mahrumsunuz. Ve mahzunsunuz. Çaresizsiniz. Çünkü acizsiniz. Hasret duyduğunuz şeye kavuşmak için elinizden hiçbir şey gelmiyor. Siz de, Hz. İbrahim gibi, elinizi Rabbinizin rahmetine doğru açıyor ve O’ndan istiyorsunuz.</strong></p>
<p><strong>Ve düşünün ki, dualarınızı işiten ve kudretine hiçbir şey ağır gelmeyen Rabbiniz, size İsmail gibi bir erkek evlât ihsan ediyor. Seviniyorsunuz. Şükrediyorsunuz. Oğlunuzu bağrınıza basıyorsunuz. Onunla seviniyor, onunla yaşıyorsunuz. Ve evlâdınız büyüyor. Akıllı bir delikanlı oluyor. Tam sizin istediğiniz gibi, maddeten ve manen size yardımcı oluyor. Ona olan sevginiz kat kat artıyor&#8230;</strong></p>
<p><strong>Ve düşünün ki, bir gün Rabbiniz size oğlunuzu kurban etmenizi emrediyor. Şaşırıyorsunuz. Sarsılıyorsunuz. İlâhî emir bir defa daha tekrarlanıyor. Sonra bir defa daha. Rabbinizin emrinin kesinlik kazandığını anlıyorsunuz&#8230;</strong></p>
<p><strong>Ne yapardınız? Ne yapardık? İsterseniz, bizim halimizi sonra düşünmek üzere, şimdi Hz. İbrahim’in ne yaptığına bakalım.<!--more--></strong><strong>Hz. İbrahim’in Rabbinin emrine dosdoğru uyup, İsmail’ini kurban etmek için yola koyulduğunu hepimiz biliyoruz. Yolda kendisine vesveseler ve şüpheler vermeye çalışan şeytanı Rabbinin rahmet ve şefkat delilleriyle taşladığını, Hz. İsmail’in de ilâhî emir karşısında teslimiyet ve sabır üzere olduğunu, nihayet baba oğlunu kurban etmeye çalıştığı halde, bıçağın İsmail’i kesmediğini, Rabbinin İsmail yerine kurban edilmek üzere bir koç gönderdiğini de hemen hepimiz biliriz&#8230;</strong></p>
<p><strong>Fakat, Hz. İbrahim’in İsmail’i kurban etmeye hazır oluşu aslında bir son adımdı, bir neticeydi. Çünkü, İsmail, onun Rabbine sunduğu ilk kuban değildi; son kurbandı.</strong></p>
<p><strong>Hz. İbrahim’in Rabbine kurban ettiği ilk şey, kendisi oldu. Çünkü, o, Kur’ân’da da anlatıldığı gibi, kendisini bir ‘kul’ olarak tanımladı ve Rabbini aradı. “Ben kendim için değilim, ben başka Birisi içinim. Ben kendi başıma bir amaç olamam, çünkü ben faniyim, acizim, zayıfım, muhtacım. Asıl maksud hiç son bulmayan, hiçbir şeye muhtaç olmayan, benim ihtiyaçlarımı bilebilecek Birisi olabilir” dedi. “Ve ben de O’na intisabımla, O’na nisbet edilerek anlam kazanabilirim.” Eğer kurban birşeyi amaç olmaktan çıkarıp, asıl amaca yaklaştıran bir araç ve binek yapmak ise, Hz. İbrahim önce kendisini kurban etti Rabbine.</strong></p>
<p><strong>Sonra yıldızları, sonra ayı ve sonra da güneşi. Çünkü, Rab arayışında onların da batıp gittiğini gördü. Onlar da kendisi gibi acizdi, onlar da faniydi. Dolayısıyla, onlar da amaç olamazdı, Rab olamazdı. Kendi başlarına bir anlam taşıyamazlardı. Arkasındaki başka birşeyi görmek ve tanımak için bir perdeyi yırtmak onu kurban etmekse, Hz. İbrahim yıldızları, ayı ve güneşi kurban etti. Elindeki bıçağın üstünde ise “Allah’a bakan vechi dışında, herşey fanidir” manevî yazısı nakşolunmuştu.</strong></p>
<p><strong>Hz. İbrahim’in kurban ettiği, yani Rabbine perde olmaktan çıkardığı şeylerden birisi de kavmiydi. Aynı topraklarda doğmuş olmasına, onların içinde büyümüş ve onlarla birlikte yaşıyor olmasına rağmen, onların putperestliğini hiçbir zaman hoşgörmedi. İman ile küfür arasında asla bir ‘uzlaşma’ olamayacağını bildiğinden, davasından hiç taviz vermedi. Ve başta babası olmak üzere, kavmine hikmetli bir dille tevhîd dersini verdi.</strong></p>
<p><strong>Kavminin horlamalarına, alaylarına, baskılarına sabırla göğüs gerdi, ama elindeki tevhîd kılıcını bırakmadı. Allah’tan gayri herşeyin üzerindeki yalancı ilâhlık perdelerini yırttı; üzerlerindeki yalancı mabudiyet etiketlerini parçalayıp, onları hakikî konumları olan kulluğa döndürdü. Mahlukatı, kendi başına birer amaç olmaktan çıkarıp, O’nu tanıtan ve O’na götüren araçlar kıldı. Hem de tek başına ve bütün kavmine rağmen. Kavmini değil, Rabbinin kudret ve rahmetini dayanak noktası bildiğindendir ki, Kur’ân onu ‘tek başına bir millet’ olarak vasıflandırdı. Ve o da kendisinden sonra geleceklere bu semavî tevhîd milliyetini miras bıraktı. Tevhîde inanan herkes, rengi ve ırkı ne olursa olsun, ‘İbrahim milleti’nden olarak anılageldi.</strong></p>
<p><strong>&#8230;Ve nihayet, Hz. İbrahim İsmail’i kurban etti, çünkü onu doğru şekilde ‘okudu.’ Bir yazıdaki kelime ya da harfleri, taşıdıkları mânâya ulaşmak için araç yapmak onları kurban etmekse, Hz. İbrahim İsmail’i asıl bu anlamda kurban etti. Onu kendi kendisine işaret eden bir isim olarak değil, Rabbinin ilâhî isimlerine işaret eden bir harf olarak gördü.</strong></p>
<p><strong>Hz. İbrahim, o harfi ’Yaratan Rabbinin adıyla oku’du. Onun kendine bakan yönünde bir hiç olduğunu, kendi zâtında bağımsız ve kendine ait sabit bir vücuda sahip olmadığını, kendi başına ayakta durabilen bir hakikatı bulunmadığını bildi. Ancak, kendisini yaratan Rabbine bakan, O’na işaret eden, O’nu bildiren yönüyle bir anlama ve bir vücuda sahip olabileceğini kavradı.</strong></p>
<p><strong>Hz. İbrahim yere yatırıp kesmek istediğinde, bıçak İsmail’i kesemedi. Çünkü, Rabbi izin vermedi. Çünkü, yerde İsmail’in bizzat kendisine ait hiçbir şey yoktu ki, bıçak kesebilsin. İsmail’de görünen herşey, Rabbinden bir ihsandı, O’nu gösteren birer işaretti. Hz. İbrahim’in elindeki bıçak ise bir tevhîd kılıcıydı ve Allah’tan gayrı şeyleri O’na perde olmaktan çıkarmakla vazifeliydi. Hz. İbrahim İsmail’i Rabbine karşı bir perde yapmadığından, İsmail de ‘teslimiyet ve sabır’ üzere olduğundan, bıçak ona zarar veremedi.</strong></p>
<p><strong>Ve Hz İbrahim, Rabbindan gayri herşeyi O’na kurban edebilmesi sayesinde Allah’a yaklaştı. O’nun dostluğunu kazandı ve böylece, ‘halilullah’ olarak nam saldı bütün zamanlara.</strong></p>
<p><strong>Nitekim, bizler de, günde en az otuz-kırk defa selâm ve dua gönderiyoruz İbrahim’e ve ailesine. Yani, onu kendimize önder ve örnek aldığımızı dile getiriyoruz. Peki, bu, dillerimizden hallerimize de yansıyor mu?</strong></p>
<p><strong>Meselâ, sevdiklerimizden Rabbimiz adına vazgeçebiliyor muyuz? Onları O’nun adına sevebiliyor muyuz? Onları asıl Sevgili’nin gönderdiği hediyeler olarak görüp, O’nun sevgisine yaklaşmaknın aracı kılabiliyor muyuz? Hz. İbrahim gibi, tevhîd kılıcını onların fani ve geçici yüzlerine çalabiliyor muyuz? Yoksa onları kendi nefsimiz adına sevip, âyet ve işaret olmaktan çıkarıp, bizatihî isim ve amaç kılarak putlaştırıyor muyuz?</strong></p>
<p><strong>Kurban bayramlarında kurbanımızı ne derece Hz. İbrahim&#8217;e iktida ederek, sevdiğimiz herşeyi Rabbimizin bize gönderdiği birer hediye ve bir nimet bilerek, O’na yakınlaşmak için birer araç ve binek yapma niyetimizin ifadesi olarak kesiyoruz?</strong></p>
<p><strong>Evlâdımızı, anne-babamızı, kavmimizi, yaşadığımız beldeyi&#8230; kendi adımıza sevip onları Rabbimize perde mi yapıyoruz; yoksa onları yaratan Rabbimizin adıyla sevip, Rabbimizin muhabbetine birer binek, birer burak mı yapıyoruz?</strong></p>
<p><strong>Kısacası; âhiretin dünyaya, Hz. İbrahim&#8217;in kudsî milliyetinin dünyevî ve kavmî milliyetçiliklere, ibadetlerin âdetlere, isimlerin harflere, amaçların araçlara kurban edildiği böylesi bir ortamda, İbrahim’in kurbanı, bize unuttuğumuz pek çok hakikati hatırlatıyor.</strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[İçimizdeki İsmail'i kurban etmek...]]></title>
<link>http://doganzeki.wordpress.com/2009/11/28/icimizdeki-ismaili-kurban-etmek/</link>
<pubDate>Sat, 28 Nov 2009 10:12:21 +0000</pubDate>
<dc:creator>doganzeki</dc:creator>
<guid>http://doganzeki.wordpress.com/2009/11/28/icimizdeki-ismaili-kurban-etmek/</guid>
<description><![CDATA[Ali İhsan Er Allah’a yakınlaşmamıza engel olan her şey bizim İsmail’imizdir. Herkesin İsmail’i farkl]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong><span style="text-decoration:underline;"><span style="color:#000000;"><strong><em>Ali İhsan Er</em></strong></span></span></strong><br />
<a title="ImageShack - Image And Video Hosting" href="http://img81.imageshack.us/i/shahdah9cq.gif/" target="_blank"><img class="alignleft" src="http://img81.imageshack.us/img81/2326/shahdah9cq.gif" border="0" alt="" /></a><br />
<strong><span style="color:#ff0000;">Allah’a yakınlaşmamıza engel olan her şey bizim İsmail’imizdir.</span> Herkesin İsmail’i farklıdır ve hayatın her alanında, farklı görüntülerle karşımıza çıkar. <span style="color:#0000ff;">Öyle ise sana düşen, içindeki İsmail’ini tespit edip onu Allah için kurban edebilmendir.</span></strong></p>
<p><strong>Hayırlı ve huzurlu bir bayram geçirmemizi nasip eyle!</strong></p>
<p><strong><span style="color:#0000ff;">Rabbimiz! Bu güzel bayram günü hürmetine kalbimizde dolaylı ya da doğrudan Sen’in rızana ulaştırmayan/ulaştırmayacak olan sevgiler varsa onları sil süpür.. tatmak, görmek gibi duyularımızı ve hayal, hafıza gibi kalbe bağlı duygularımızı Sen’in emrine muhalefetten muhafaza eyle! Sevdiklerimizle birlikte hayırlı, huzurlu ve mutlu bir bayram geçirmemizi nasip eyle. (Amin)</span></strong></p>
<p><strong>Bir gece teslimiyet peygamberi Hz. İbrahim (a.s.) rüyasında oğlunu kurban etmekte olduğunu görür. Aynı rüyayı üç gün üst üste görünce bunun Allah’tan olduğunu anlar. Oğlunu kurban etmeye Mekke’ye gelirken yolda karşılaştığı bir adam bu rüyanın şeytani bir rüya olduğunu söyler. Hz. İbrahim, kendisinden başka kimsenin bilmediği rüyayı bu adamın bilmesine şaşırır ama çok geçmeden onun Allah’ın düşmanı şeytan olduğunu anlar. Ve onu huzurundan kovar. Bu defa şeytan, İsmail’in annesi Hacer’in gözüne gözükür. <!--more-->İbrahim’in çocuğunu kurban edeceğini anlatır. Hz. Hacer annemizin Allah’a teslimiyeti bütün kadınlara örnek olur ve yeri-göğü titretir: &#8220;Eğer bunu Allah emretti ise yapmalıdır. Bize düşen Allah’ın emrine teslim olmaktır.&#8221; Hz. Hacer de şeytanı kovar. Hz. İbrahim ve Hz. Hacer’i kandıramayan İblis, son olarak İsmail’e gözükür. Ancak onu da kandıramaz. Sonunda İsmail, şeytanı babası Hz. İbrahim’e şikayet etmek zorunda kalır. Hz. İbrahim: &#8211; Onu taşla oğlum, der. Hz. İsmail babasının tavsiyesiyle yerden aldığı taşları ona doğru fırlatır. Bu taşlamalardan sonra şeytan ümidini kaybederek oradan uzaklaşır.</strong></p>
<p><strong>Bıçak neden kesmedi?</strong></p>
<p><strong>Bundan sonra Hz. İbrahim de oğlu İsmail’i kurban etmeye yönelir. Ancak o da ne! Taşı kesen bıçak Hz. İsmail’in boynunu kesmez. Nasıl ki zamanında kendisinde yakma kabiliyeti olan ateş Hz. İbrahim’i yakmadıysa, bu sefer de kendisinde kesme kabiliyeti olan bıçak Hz. İsmail’i kesmez. Çünkü burada Cenab-ı Hakk’ın muradı elbette Hz. İsmail’in kurban edilmesi değildir. Allah emre itaate mükâfat olarak kurbanlık koç lutfeder ve Hz. İbrahim o kurbanı keser. İşte bizler de müminler olarak bu önemli hadisenin anısını Rabbimize teslimiyetimizin bir ifadesi olarak kestiğimiz kurbanlarımızla her sene tazeliyoruz. Nitekim Peygamber Efendimiz bir hadislerinde bu hususa dikkatleri çekerek &#8220;Kurban kesin. Zira kurban kesmek, atanız İbrahim’in sünnetidir.&#8221; buyurmuştur.</strong></p>
<p><strong>Kurban, kavurma şöleni mi?</strong></p>
<p><strong>Esasen kurban, bizi Hz. İbrahim’in itaatine, Hz. İsmail’in teslimiyetine yönlendirerek hayatın sıkıntı ve imtihanlarına karşı Rabbimize kurban olma ve Rabbimize dost olarak sıkıntılarımıza çözüm bulma yollarını gösterir. Rabbimiz, &#8220;Kurban etleri ve kanları değil, sadece takvanız Allah’ın katına ulaşır.&#8221; (Hacc 22/37) diye buyurarak kurban ibadetinde temel ilkenin et kesip kan akıtmak ya da kurbanın kavurma şöleni olmadığını, esas maksadın takvaya ulaşmak olduğunu bize bildirmektedir. Çünkü ancak takva ile insan, Rabbinin yasaklarından sakınma hassasiyeti kazanma arzusu ile dirildiği gibi Rabbinin sevdiği işlere de yakınlık duyabilir. Evet, bu hadisiyle Allah, peygamberi Hz. İbrahim’i çok çetin bir imtihandan geçirir. İmtihanı kazanan Hz. İbrahim, &#8220;Halilullah-Allah’ın dostu&#8221; unvanını alır ve biz de bütün Müslümanlar olarak asırlardan beri her namaz kılışımızda tahiyyatta bizzat ismini söyleyerek Hz. İbrahim’e selam gönderiyor, onun kutlu ailesine dua ediyoruz.</strong></p>
<p><strong>SAHİ SİZİN İSMAİL&#8217;İNİZ NE ?</strong></p>
<p><strong>Hz. İbrahim Allah’a yaklaşmak için en çok sevdiği oğlunu kurban etme teşebbüsünde bulunmasıyla bize şu mesajı veriyordu: Allah’a yaklaşabilmek için gerektiğinde en çok sevdiğini Allah için terk edebilmelisin. Bizler de içimizdeki İsmail’i bulup onu Allah yolunda terk edebiliyorsak o zaman kurbandaki gerçek manayı bulmuş oluruz. Peki bizim İsmail’imiz nedir? Esasında Allah’a yakınlaşmamıza engel olan her şey bizim İsmail&#8217;imizdir. Herkesin İsmail’i farklıdır ve hayatın her alanında, farklı görüntülerle karşımıza çıkar. Kiminin İsmail’i şan-şöhrettir; kimininki öfkedir, kimininki hırs ve hasettir, kimininki makam-mevkidir, kimininki karşı cinse karşı duyduğu meşru dairede olmayan alakadır vs. listeyi uzatmak mümkündür. Allah&#8217;a yaklaşmamıza engel olan her şey veya bizi O’ndan uzaklaştıran her şey, nerede ve ne zaman olursa olsun kurban etmemiz gereken şeydir. Öyle ise sen de içindeki İsmail’ini tespit et ve onu Allah için kurban et!</strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Üç ayak]]></title>
<link>http://doganzeki.wordpress.com/2009/11/26/uc-ayak/</link>
<pubDate>Thu, 26 Nov 2009 12:40:39 +0000</pubDate>
<dc:creator>doganzeki</dc:creator>
<guid>http://doganzeki.wordpress.com/2009/11/26/uc-ayak/</guid>
<description><![CDATA[Ahmet ALTAN-Taraf Aslında oyun çok basitti.Sistemi “üç ayak” üstüne kurmuşlardı. Ordu, yargı, medya.]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong><em><span style="text-decoration:underline;">Ahmet ALTAN-Taraf</span></em></strong></p>
<p><strong>Aslında oyun çok basitti.Sistemi “üç ayak” üstüne kurmuşlardı.<br />
<span style="color:#ff0000;">Ordu, yargı, medya.</span><br />
Ve, bunlar gerçekle hiç alakası olmayan bir Türkiye tablosu çizip insanları buna inandırmaya çalışıyorlardı.<a title="ImageShack - Image And Video Hosting" href="http://img405.imageshack.us/i/koseyazisi.jpg/" target="_blank"><img class="alignright" src="http://img405.imageshack.us/img405/9569/koseyazisi.jpg" border="0" alt="" /></a><br />
<span style="color:#ff0000;">Ordu, disiplinli, güvenilir ve şanlıydı.Yargı, bağımsız, tarafsız ve saygıdeğerdi.Medya, dürüst ve gerçekçiydi.</span><br />
Halkı da parçalara ayırıp biçimlendirmişlerdi.<br />
<span style="color:#0000ff;">Kürtler teröristti, dindarlar yobazdı, solcular haindi, Aleviler ahlaksızdı.</span><br />
Sistemin hedefi olmak istemeyen bu gruptakilerin neler yapacağı, nasıl davranacağı da belirlenmişti.<br />
<span style="color:#ff0000;">Kürt olabilirdin ama “aslında Türk” olduğunu söyleyecektin, dindar olabilirdin ama dinin gereklerini yerine getirmeyecektin, solcu olabilirdin ama hayatı “yüce Atatürk’ün ilke ve inkılâplarına” göre değerlendirecektin, Alevi olabilirdin ama Alevi olduğunu söylemeyecektin.</span><br />
İtiraf etmek gerekir ki bu oyun tuttu.<br />
<span style="color:#ff0000;">Ezilenler, sistemin birbirleri hakkında söylediklerine inandılar çünkü.</span><br />
<span style="color:#0000ff;">Kendine “yobaz” denen dindar buna kızdı, bunu haksız buldu ama Kürtlerin “terörist” olduğuna inandı.“Bana yobaz derken haksızlık eden biri, Kürt’e terörist derken de haksızlık yapmış olamaz mı” diye sormadı.<br />
</span><span style="color:#ff0000;">İşkencelerden geçen, köyleri yakılan, insanları sokaklarda öldürülen Kürtler, kendilerine “terörist” denmesindeki haksızlığı görüyorlardı ama dindarların “yobazlığı” konusunda bir kuşkuya düşmediler.</span></strong></p>
<p><strong>İnsafsız bir propagandayla “ahlakları” sorgulanan Aleviler, “insan sevgisini ibadetinin merkezine koyan birine ahlaksız diyenin, diğerleri hakkında söylediklerine inanmam doğru mu” diye sormadı.<!--more--></strong><span style="color:#ff0000;"><strong>Her askerî darbede belleri kırılan, en büyük acıyı çeken solcular, “Kürtlerin emperyalizmin ajanı teröristler olduğuna, dindarların irticacı yobazlar” olduğuna inanmakta neredeyse hiç duraklamadı.</strong></span></p>
<p><strong>Bu tabloyu olaylarla kanıtlamak için aşağılık oyunlardan da geri kalmadılar, Kürtler vahşi baskılarla dağlara sürüldü ve böylece boyunlarına “terörist” yaftası daha rahat asıldı.</strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Sivas’ta, Maraş’ta, Çorum’da kitle eylemleriyle Alevilere saldırıldı, bütün Sünnilerin “yobazlığı” hak etmesi sağlandı.<br />
Aleviliğin ne olduğunun anlatılmasına izin verilmedi ama onlar hakkındaki rezil propagandalar hep sürdürüldü.<br />
</span><br />
Sistemin bu “yalancı dürbününün” merceği medyaydı.<br />
Sistemin istediği görüntüler oradan yayılıyordu topluma.</strong></p>
<p><span style="color:#ff0000;"><strong>Orduyla yargı hiç sorgulanmıyor ama halkın bütün kesimleri sürekli yaftalanıyordu.</strong></span></p>
<p><strong>Yalana ve çarpıtmaya dayalı bu sistem sonunda inanılmaz yolsuzluklar ve suçlar üretmeye başladı “sorgulanmayan kurumların” içinde.</strong></p>
<p><strong>Dünya da değişmeye başlamıştı.</strong></p>
<p><strong>Devletin her istediği suçu işleyebildiği, halkın sürekli baskı altında kaldığı ülkenin “bir çöplük” haline gelmesi, bütünleşmekte olan dünyayı da rahatsız etti.<br />
Ülkenin içi de huzursuzlanıyordu, sermaye el değiştiriyordu.<br />
Gerilim gittikçe artıyordu.<br />
Sonunda sistemin “üç ayağı” göbeğinden yarıldı.</strong></p>
<p><span style="color:#0000ff;"><strong>Ordunun içinden “darbeciliğe engel olmak” isteyen askerler çıktı, yargıda “hukuksuzluktan rahatsız olan” hukukçular hareketlendi, medyada bu sistemin dışında kalan gazeteler ve televizyonlar belirdi.</strong></span></p>
<p><strong>Türkiye gerçekleri görmeye başladı ve ikiye ayrıldı.</strong></p>
<p><span style="color:#ff0000;"><strong>Ordunun içinde cunta kuran subaylarla, cuntalara karşı çıkan subaylar var ve “sistemden” yana olanlar “cuntacıları” gerçek ordu kabul edip, buna karşı çıkanlara “muhbir” diyor.</strong></span></p>
<p><strong>Yüksek yargıçlar, Ergenekon savcılarını durdurmaya çalıştığında, sistemden yana olanlar “yüksek yargıçları” yargının temsilcisi kabul ediyor.<br />
Ordunun cuntacılarıyla, yargının “hukuksuzlarını” sahiplenen medya da kendine “merkez” medya adını takıyor.</strong></p>
<p><strong>Ama bu sistem, “yarım ordunun, yarım yargının, yarım medyanın” taşıyamayacağı kadar ağır suçlarla yüklü, onun için de “üç ayak” bel veriyor, esniyor ve kırılmaya doğru gidiyor.</strong></p>
<p><strong>Ordunun içindeki cuntaların planları ortaya çıkıyor, “askerî muhtıralara” karşı çıkmayan barolar “hoş geldin darbeci” pankartlarıyla karşılanıyor, Kafes planını görmezden gelen medyaya “senin asıl görevin ne” diye soruluyor.</strong></p>
<p><span style="color:#ff0000;"><strong>Şimdi sıra, Kürtlerin, dindarların, Alevilerin, solcuların, bu baskıcı sistemin kendileri hakkında söylediklerini gözden geçirmesinde, “benim için yalan söyleyen, diğerleri için neden doğru söylesin” diye sormasında.</strong></span></p>
<p><strong>Ezilenler bu soruyu sorduğunda bu sistem bitecek, bu ülkenin çocukları eşitsizlikten, esaretten, baskıdan kurtulacak.</strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[İnfak, sahici bir "kişisel gelişim" çabasıdır...]]></title>
<link>http://doganzeki.wordpress.com/2009/11/25/infak-sahici-bir-kisisel-gelisim-cabasidir/</link>
<pubDate>Wed, 25 Nov 2009 08:43:55 +0000</pubDate>
<dc:creator>doganzeki</dc:creator>
<guid>http://doganzeki.wordpress.com/2009/11/25/infak-sahici-bir-kisisel-gelisim-cabasidir/</guid>
<description><![CDATA[Senai DEMİRCİ Malı Allah yolunda infak etmek, sadece infak edilen malı değil, infak edeni de bereket]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong><em><span style="text-decoration:underline;">Senai DEMİRCİ</span></em></strong></p>
<p><a title="ImageShack - Image And Video Hosting" href="http://img145.imageshack.us/i/kanaat.jpg/" target="_blank"><img class="alignleft" src="http://img145.imageshack.us/img145/462/kanaat.jpg" border="0" alt="" /></a><br />
<strong>Malı Allah yolunda infak etmek, sadece infak edilen malı değil, infak edeni de bereketlendirir. Bakara 261. ifadesiyle, &#8220;habbe gibidir&#8221; o infak edenler. Habbe, meyvesi ve tohumu aynı olan hububat için kullanılır. Buğday, arpa, pirinç, mısır gibi&#8230; &#8220;Hububat&#8221;ın tohumları meyve olarak yine kendi tohumlarını verir. Sözgelimi bir elma çekirdeğinde olduğu, meyve çekirdekten farklı bir şeye dönüşmez. İnfak eden insanlar da&#8221;hububat&#8221; tohumları gibi, başak verdiğinde yine aynı görünürler. Gözle görülmez biçimde çoğalmışlardır. Bire yedi yüz katlanmışlardır. Bu yüzden infakla çoğalan mal ya da kişilik üzerinde gözle görülür bir değişiklik gözlemlenmeyebilir. İnfakın çoğaltması, üste üste ekleme biçiminde değildir, istiflemeyle açıklanamaz. Toplama işleminden daha başka bir şeye tabi olur infak ehlinin kişiliği ve serveti. Maaşına zam yapılmayabilir ama bereketlenir. Servetinin fiyatı artmayabilir ama değerlenir.</strong></p>
<p><strong>Malı infak ederken, Rabbimizin çoğaltmayı vaad ettiği infak edenin kişiliğidir. Bir tür kişilik genişlemesi yaşar Allah için veren. Kişiliği başak verir, dallanıp budaklanır, meyveye durur Şahsiyeti birden bine çıkar. Kelimenin tam anlamıyla bir &#8220;kişisel gelişim&#8221; yaşar. Peki ya nasıl?<!--more--></strong></p>
<p><strong>Bakara 261&#8242;in ardından gelen ayetler sarih biçimde verir bu sorunun cevabını: &#8220;Allah yolunda mallarını harcayan ve sonra iyiliklerini başa kakıp (muhtaç kişinin duygularını) inciterek (bu) harcamalarının değerini düşürmeyenler mükâfatlarını Rableri katında bulacaklar; onlar için artık ne korku vardır, ne de üzülürler.&#8221;</strong></p>
<p><strong>Dikkat edilirse, ayetin öncelikle dert ettiği harcanan malın niceliği değil, veren kişinin niteliğidir. İyiliği başa kakmamak bir erdemdir. Ki bu erdemi ancak bir başkası için kendimizden bir şey eksiltmeyi tercih ettiğimizde ortaya çıkarırız. Başa kakmamanın test edilmesi için vermekten başka bir eylem alanı yoktur. Kişi, harcadığı malla ihtiyacını gördüğü kişinin başına kakmamalı ve ayrıca onun kişiliğini ezecek bir incitmede bulunmamalı. Yani, çok mal verse bile, azıcık da olsa başa kakmamalı ve incitmemeli. Yoksa, vermesi infak sayılmaz. Demek ki, infak, kişiyi verdiği mal üzerinden kalite sahibi yapmayı hedefliyor. Malını bir muhtaca verirken, başa kakmamayı öğrenirse, başa kakmayan biri olarak yeni baştan inşa edilir yeryüzünde. Muhtaç olması nedeniyle zaten incitilmeyi hak ettiğini düşünen birini incitmemeyi gönüllüce tercih ederse, kendisi ?incitmeyen biri? olmayı başarmış olur.</strong></p>
<p><strong>Malla erdem inşa etmek. Ne güzel! Kişi sahip olduğu mal üzerinden değer kazanabilir demek ki. Elindekilerle kişiliğine kalite katabilir. Mal sahibi olmak isterken, arzu ettiğimiz tam da bu değil midir? Ne kadar çok şeyimiz varsa, o kadar değerli sayarız ya kendimizi! Ne kadar pahalı arabamız varsa, o kadar el üstünde tutulmaya değer görürüz ya kendimizi!</strong></p>
<p><strong>İşte bu yanlış hesapla yüzleştirir bizi Rabbimiz. Malı elinde tutmak, üst üste yığmak, istiflemek, kişiyi malın hizmetçisi yapar. Az olan malı çoğaltmak için sürekli koşturur. Değerli olan kişiliğini daha az değerli olanın peşinde harcatır. Malı çok olsa bile, çok olanı elde tutmak ya da daha da çoğaltmak için kişiyi kendi malının dilencisi eyler.</strong></p>
<p><strong>Hesabın doğrusu şudur: Bir malın sahibine kazandırabileceği en yüksek değer ancak infak sayesinde ortaya çıkar. Elinde tuttuğu ile değil, elinden çıkarabildiği ile gerçekten sahip olur kişi. Üst üste yığdıkları sayesinde değil, gönüllüce terk ettikleri sayesinde &#8220;adam&#8221; olur. Öbür türlü olsaydı, kişi kendi değerini mala endeksler ve malın değeri kadar aşağılamış olurdu kendisini. Dahası, servetinin hizmetinde koşturan biri olarak, bir tür &#8220;madde bağımlılığı&#8221; ile eksilirdi, kişiliğinden kaybederdi.</strong></p>
<p><strong>Malını Allah &#8220;ver!&#8221; dedi için verebilen, Allah&#8217;ın kendisine verdiğini bilir. Malı verir, Allah&#8217;ı alır. Malından Allah için vazgeçebilen, Allah&#8217;ın vazgeçilmezi olduğunu fark eder. Böylece en önemli kişisel darlıktan kurtulur. Malın dilencisi olmaktan çıkar. Servete karşı bağımsızlığını kazanır. Servete değil serveti veren Allah&#8217;a muhtaç olduğunu idrak eder. Böylece &#8220;değerini&#8221; tükenebilen, eskiyebilen ve eksilebilen mallarının yanında değil; hiç terk etmeyen, asla eksilmeyen &#8220;Rabbi katında bulur.&#8221;</strong></p>
<p><strong>İnfak ehlinin kazandığı değerin görüntüsünü ayet son cümleyle verir: &#8220;Onlar için ne korku vardır ne de hüzünlenirler.&#8221; Yani, kendi varlığının ve sürekliliğinin malının yanında değil Rabbi katında olduğunu öğrenen kişi, gelecekte kaybedecekleri yüzünden yaşayacağı korkudan kurtulur, geçmişte kaybettiklerinden dolayı hüzünlenmez, üzülmez. Çünkü artık gelecekte başına gelecekleri kuşatan ve bilen Vasî ve Alîm bir Allah&#8217;la tanışmıştır. Çünkü geçmişte yitirdiklerini yine kendisine verebilecek, sadece bildiği ve hatırladığı geçmişini değil; kendisinin bilmediği ve bilinmediği, &#8220;anılmaya değer bir şey bile olmadığı&#8221; geçmişini kuşatan ve bilen Vasî ve Alîm bir Allah&#8217;la buluşmuştur. Hem de malı sayesinde! Hem de parasıyla! Mal ve paranın kazandırabileceği daha değerli bir şey var mı ki?</strong></p>
<p><strong>İnfakın gayesi, kişiyi malın bağımlılığından kurtarmaktır. Malı üzerinden kişiliğinin prim yapacağı yanılgısını düzeltmektir. Kişi, malını verdiği için başa kakıyorsa ve malını verdiği kişiyi incitiyorsa, yine malı üzerinden kendisine üstünlük payı çıkarıyor demektir. Malı üzerinden büyüklenmeye devam edecekse, verse de vermese de fark etmez. Hatta, vermekle kibirleniyorsa, vermemesi hakkında daha hayırlıdır. Bakara 263. ayetin uyarısı bu yöndedir: &#8220;Gönül alıcı bir söz ve başkasının eksiğini gizlemek, peşinden incitmenin geldiği bir yardımdan daha hayırlıdır; ve Allah Ganîdir Halîmdir.&#8221; Bir diğer ifadeyle, &#8220;inciteceksen verme!&#8221; diyor Rabbimiz. &#8220;İncitmeyen bir kişilik sahibi olmanı, malını benim yolumda harcamandan daha çok önemsiyorum!&#8221; diyor zımnen. Çünkü Ganîdir Allah; senin verdiğin mala da, senin vermene de muhtaç değildir.</strong></p>
<p><strong>Fakiri ve muhtacı senin verdiğin olmaksızın da besleyebilir, sevindirebilir. Aksine, vermeye muhtaç olan sensin Allah değil! Bedeli senin şımarman ve büyüklenmen olan bir vermeyi dilemiş olsaydı Allah, senin yaptığın yanlışı yapmış olur, malını kişiliğinden daha çok önemsemiş olurdu. Oysa, kişiliğin malından daha önceliklidir. Allah malını eksiltmeni seni kazanmak için, senin kazanman için istiyor. Bununla birlikte, bu gerçeği anladığın güne kadar seni bekleyecek kadar da Halîmdir Allah. Senin muhtaçlara mal verirken kestiğin başa kakma ve ezme cezasını, Allah şimdilik sana kesmiyor, sabrediyor. Çünkü sen &#8220;ben&#8221; dediğin ve &#8220;benim&#8221; dediğin her şeyinde Allah&#8217;a muhtaç olduğun halde, Allah sana yaptığı bunca iyiliği ne başına kakıyor ne de seni verdikleriyle incitip eziyor. Aksine, sana verdikleri hepten seninmiş gibi senden nezaketle vermeni istiyor, vermeni bekliyor. Kendisi muhtaç olduğu için değil; sen muhtaç olduğun için.</strong></p>
<p><strong>İnsanın &#8220;daha çok&#8221; adam olması, &#8220;daha çok&#8221; mal sahibi olmasından da, &#8220;daha çok&#8221; mal vermesinden de daha önceliklidir Allah için.</strong></p>
<p><strong>Malını çoğaltmayı kendi kişiliğini bereketlendirmenin önüne koyanların hali &#8220;üzerinde azıcık toprak bulunan yumuşak bir kayanın hali gibidir; bir sağanak vurunca cascavlak kalıverir&#8221;ler. [Bakara, 263] Yani, kişiliği bereketlenmemiş insanın yüzündeki maske, kaya üzerindeki toprak gibi hemen dökülüverir. Verir gibi görünebilir ama başa kakmama ve incitmeme sınavını kaybeder. Ne kadar çok verirse versin, kendi kişiliğini geliştirmemişse, üzerindeki cömertlik makyajı hemencecik sıyrılıverir.</strong></p>
<p><strong>Serveti üzerinden Allah&#8217;[ın rızasın]ı bulmuşsa, &#8220;verimli topraklar üzerindeki bahçe gibi&#8221; olurlar, bir sağanak vurunca, ürün iki misli artar.&#8221; [Bakara, 263]</strong></p>
<p><strong>Ayetin &#8220;sağanak&#8221; diye ifade ettiği, yeryüzündeki toprağı alt üst eden, karıştıran, çamurlaştıran bir gelişmeye denk gelir insanın dünyasında. Yani, sahip olduklarımızın biz istemeden eksilmesi, elimizden çıkması, bize isabet eden musibettir, sağanaktır. İşte böyle bir durumda, kişiliğini katlamış olanlar &#8220;verimli toprak&#8221; gibi daha çok ürün verirler. Kaybettikleri mallar üzerinden malları çoğaltan ve eksilten Allah&#8217;ı kazanırlar. Ama bir de &#8220;toprak&#8221;mış gibi görünenler var ki, malları çok da olsa, kişilikleri azdır. Servetleri kendilerini güçlendiriyor/güçlendirecek sanırken, gerçekte servetlerinin tükenebilirliği kadar zayıftırlar. Bir eksilme sağanağı geldiğinde, mallarıyla birlikte kişilikleri de silinip gider. Bir anda çözülürler; dağılıverirler.</strong></p>
<p><strong>Çözülmemek için malla bağları çözmek gerek. Dağılmamak için, kişiliği servete bağlamamak gerek. Değil mi?</strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Utanıyorum... ]]></title>
<link>http://doganzeki.wordpress.com/2009/11/23/utaniyorum/</link>
<pubDate>Mon, 23 Nov 2009 09:00:45 +0000</pubDate>
<dc:creator>doganzeki</dc:creator>
<guid>http://doganzeki.wordpress.com/2009/11/23/utaniyorum/</guid>
<description><![CDATA[Fahri SARRAFOĞLU Dünyada hangi ülke var ki, halkın seçimi ile iktidara gelen bir hükümeti devirmek i]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong><em><span style="text-decoration:underline;">Fahri SARRAFOĞLU</span></em> </strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Dünyada hangi ülke var ki, halkın seçimi ile iktidara gelen bir hükümeti devirmek için planlar yapan bir ordusu olsun… Neredeyse her 10 yılda bir darbe yapılan ülke konumuna düştük.  Halkı ile bütünleşememiş halkına güvenmeyen, aklı ermez, hep hata yapan bir vatandaş olarak gören bir başka devlet var mı?  </span> Var mı? Var. Belki Afrika ülkelerinde ama orada da demokrasi yok ki zaten…</strong><a title="ImageShack - Image And Video Hosting" href="http://img405.imageshack.us/i/koseyazisi.jpg/" target="_blank"><strong><img class="alignleft" src="http://img405.imageshack.us/img405/9569/koseyazisi.jpg" border="0" alt="" /></strong></a></p>
<p><strong>         <span style="color:#0000ff;">Dünyada hangi ülke var ki,  rüşvet alma ve vermede dünya dördüncüsü olsun. Araştırmaya göre Türkiye yurtdışında iş yapmak için en çok rüşvet veren dördüncü ülke. </span>Başka devlet var mı? Var.  İlk sırayı Hindistan, ikinciliği Çin, üçüncülüğü de Rusya alıyor. Ama oralarda demokrasi yok ki zaten…</strong></p>
<p><strong>         <span style="color:#ff0000;">Dünyada hangi ülke var ki, avukattan pirinç üreticisine, akaryakıt istasyonu sahibinden eczacısına kadar bütün kesimlerin, fırsatını bulduğunda vergi kaçırsın. Türkiye’de her 10 mükelleften 6’sı vergi kaçırıyor. Ayrıca vergi kaçıranlar adeta kahraman olarak ilan ediliyor.</span> Başka devlet var mı? Var, Angola, Guatemala, Nijerya… Ama oralarda demokrasi yok ki zaten…</strong></p>
<p><strong>         Dünyada hangi ülke var ki, kara para aklama cenneti olarak tanınsın. Türkiye&#8217;de davası devam eden dosyalarda, 1997 yılı başından bu yana 2 katrilyon 331 trilyon 709,9 milyar lira kara para aklandığı belirlendi. Peki, başka ülke var mı? Diyeceksiniz ki yine Afrika ya da Kuzey Amerika ülkeleri. Ama demokrasi olmayan ülkeler zaten kara para cenneti…<!--more--></strong></p>
<p><strong>         Dünyada hangi ülke saçından, sakalından ya da başındaki örtüsünden dolayı kendi vatandaşını devlet dairelerine bırakın çalışmayı iş icabı girmesine dahi müsaade etmiyor. Varsa da demokrasisi olmayan ülkelerdir. Laik ve sosyal devlet diyeceğiz, halkından vergi alacağız ama iş başörtüsü ile çalışmaya geldi mi ya da sakallı otobüs şoförü oldu mu devletin bütünlüğü, milletin beraberliği tehlikeye girer. Biraz hükümeti, devleti eleştirdin mi hemen düşünce suçu.  Var mı böyle ülke… Var, dedik ya. Demokrasi olmayan ülkeler diye…</strong></p>
<p><strong>         Demokrasi, demokrasi deyip de yıllardır demokrasinin nimetleri anlatılır ama nedense şu demokrasi Türkiye’ye niye gelmez… Daha çok demokrasiden kim ne kaybeder… Bilakis tüm kesim kazanır… Osmanlı’ya padişahlık rejimi diyorduk, beğenmiyorduk. Peki, şu anda var olan 55 tane ülkeyi nasıl idare etti. Hem de yüzyıllarca. Baskıyla mı, askeri çözümle mi? Yooo..Tam tersi hoşgörü ile. Adı demokrasi değildi ama büyük ölçüde hoşgörü vardı. Şimdi ise kendi ülkemizde demokrasi gelsin diye AB’nin kapısında bekliyoruz. Aslında niye AB’nin kapısında bekliyoruz biliyor musunuz? Ekonomi için değil. Artık o eskidendi şu anda işadamlarımız, sanayicilerimiz aştılar kendilerini dünyanın her tarafına çarıktan tutun da düdüklü tencereye kadar hatta gazocağı iğnesine kadar satıyoruz.  Türk işadamları artık dünyanın tüm ülkesinde cirit atıyorlar. Ama gel gelelim demokrasi olmadığı için onlarında önü kesiliyor.         AB girelim, belki oradan bir parça demokrasi gelir de gerçekten sosyal devlet oluruz, gerçekten laik ve hukuk devleti oluruz diye AB’yi istiyoruz… Hah işte ben bundan utanıyorum. Yani biz kendi kendimize demokrasiyi getiremeyeceğiz, kendi kendimize rahatlık, huzur vermeyeceğiz de AB’nin zorlamasıyla, bak AB istiyor diye ite kaka Anayasa değiştireceğiz, ite kaka açılımlar yapacağız… Yapmayın yahu dünyada yer kalmadı birçok ülke uzaydan parsel satın alıyor biz hala darbelerle, Ergenekonlarla, kısaca dedikodu ile uğraşıyoruz… Haksız mıyım utanmakla?</strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Aşk isteyene ölüm verilir,bu iyi bir alışveriştir]]></title>
<link>http://doganzeki.wordpress.com/2009/11/22/ask-isteyene-olum-verilirbu-iyi-bir-alisveristir/</link>
<pubDate>Sun, 22 Nov 2009 14:14:52 +0000</pubDate>
<dc:creator>doganzeki</dc:creator>
<guid>http://doganzeki.wordpress.com/2009/11/22/ask-isteyene-olum-verilirbu-iyi-bir-alisveristir/</guid>
<description><![CDATA[Mona İSLAM AŞK ÖLÜME mıhlıdır. Kimi aşkını kurtarmak için ölüme koşar, kimi ölümün adımlarını duysa ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong><em><span style="text-decoration:underline;">Mona İSLAM</span></em></strong></p>
<p><strong>AŞK ÖLÜME mıhlıdır. Kimi aşkını kurtarmak için ölüme koşar, kimi ölümün adımlarını duysa da sevgilinin menzilinden ayrılamaz. Gerçekte sevgi ölüme rağmen vardır, ve ölüme meydan okur. Hiç kimse sevgilinin gözlerine bakılan doyumsuz beş dakikayı, ölümle sarmaş dolaş olmak pahasına istemiyorsa, “seviyorum” demesin. Bu söz ona memnudur. Onun aşkın tek bir harfini bile telaffuzu, haddini bilmezlik, serserilik, hatta edepsizlik addedilir.</strong><a title="ImageShack - Image And Video Hosting" href="http://img141.imageshack.us/i/atesiask.jpg/" target="_blank"><strong><img class="alignleft" src="http://img141.imageshack.us/img141/6457/atesiask.jpg" border="0" alt="" /></strong></a></p>
<p><strong>İnsan sevmeyi bilmeyebilir. Bencil olabilir. Nasıl olsa elden çıkacak bir hayata, öyle ya da böyle son bulacak bir ilişkiye, vazoda en geç bir hafta sonra leş gibi kokacak olan çiçeklere itibar etmeyebilir. Ama söyleyiniz, kim kaybeder, çiçekler mi, elbette hayır. Çiçekler onları kısacık ömürlerinde hayran hayran seyredecek, onların üzerlerindeki satırları bir şiir edasıyla okuyacak, kokularında sarhoş olacak birini mutlaka bulurlar. Bu çiçeklerin yazgısıdır. Çiçeklere ve aşka talip olmak nesneden çok özneye yarayan bir vecibedir. Bu yüzden aşkta karşılık aramak ahmaklıktır, ehl-i aşk ücretini peşin alır. Seven, konduğu çiçekle kendi varoluşuna sonsuz bir anlam katan kelebek misali, bir başkasını sevmekle kendi varoluşunu anlamlandırır. Aşkın kişinin bünyesinde ince ince işlediği, kelebek kanatları kabilinden hikmet ve kemalat, uğruna her şeyin verilebileceği kadar kıymetlidir.<!--more--></strong></p>
<p><strong>Sevgi hele de sorumluluk duygusu ile birleşirse, onda rahmet tecellileri göz kamaştırır. Hasta olmuş eşinin yanından kendi yaşamı da tehdit altında iken dahi ayrılmayan, onun alnındaki teri silen, istifrağ ettiğinde başını bir yere vurması endişesiyle alnını tutan bir kadından daha güzel bir yaratık var mıdır? Ya da ihtilalin boğduğu şehirlerde, kalabalıkların taşkın bir nehir gibi aktığı sokaklarda eşini bulup korumaya çalışan bir erkekten daha olağanüstü bir varlığa rastladınız mı? Hangi biçim, hangi kostüm, hangi parfüm, bir insanı sevgisi için ölüme koşmaktan daha çekici kılar ki? Kim aşk için dökülmüş kanın ve terin necis olduğunu iddia edebilir? Zira sevgili bir gün morarıp tefessüh edecek cesedi için sevilmez; o ruhu için sevilir, ruh ise uğruna her şeyi fedaya değer bir cevherdir.</strong></p>
<p><strong>“The Painted Veil,” Türkçe adıyla Duvak sadece böyle bir ölüm-aşk sarmalının öyküsünü gözönüne sermekle kalmıyor, aynı zamanda kişinin sevgiyi ancak hayatla ölümün iç içe olduğu bir yaşam içinde öğrenebileceğini, aşkı da merhameti de ölümde demlemeden içmenin tatsız olacağını anlatıyor bize. Steril hayatlar yaşayan, ölümü kalplerinin, evlerinin, sohbetlerinin, hatta şehirlerinin dışına çıkaran modern insanların neden sevmeyi beceremediği kafamıza dank ediyor. Ölümü kovan, aşkı da kovar çünkü…</strong></p>
<p><strong>Benzer bir fikre Thomas Mann’ın “Venedik’te Ölüm” romanında da rastlıyoruz. Yazar kitapta aşkı sebebiyle bir salgın hastalığın baş gösterdiği Venedik’ten ayrılamayan, aklı her ne kadar ülkesine dönmesini emretse de kalbine söz geçiremeyen bir adamı anlatır. Romanın kahramanı için ölüm alınacak ufak bir risk, aşk için ödenecek minik bir bahşiştir. Onun için ölümün gözleri, en az aşkı tutuşturan İtalyan kahvesinin acı, siyah ve sert tadı kadar çekicidir.</strong></p>
<p><strong>Aşkın sonsuzlaştırdığı dakikaları birer tesbih tanesi gibi evirip çevirir sona yaklaşır. Salgın hastalığı ciğerlerine hazla çeker. Son gördüğü yüz sevdiğinin yüzü olduktan sonra, ölmek ne gam?</strong></p>
<p><strong>Hiçbir sevgiliye candan geçmeden kavuşulamaz. Sevgili aşkına karşılık hayatınızı ister. Ancak hayatını, ruhunu, canını armağan etmiş olanlar, onun sonsuz tebessümünü hak edebilirler. Sufilerin dediği gibi, seyr-i suluk aşkla başlar. Aşkı isteyene ölüm teklif edilir, bu alışverişte pazarlık yoktur. Ancak ölümü alıp koynuna koyanlar, bu kendini aşmışlığın yüzünü aşk-ı hakikiye çevirebildiği ölçüde, iki dünyada da daima En Sevgilinin huzurunda olacaklardır. Onlar kazanan taraftadırlar. Diğerleri için hayat yalnızlık, sefalet ve hüsrandan ibarettir. Sevenler değil, aslında sevemeyenlerdir her şeyini kaybedenler…</strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Hizmet, İslamiyet'i yaşamaktır.]]></title>
<link>http://doganzeki.wordpress.com/2009/11/21/hizmet-islamiyeti-yasamaktir/</link>
<pubDate>Sat, 21 Nov 2009 09:51:12 +0000</pubDate>
<dc:creator>doganzeki</dc:creator>
<guid>http://doganzeki.wordpress.com/2009/11/21/hizmet-islamiyeti-yasamaktir/</guid>
<description><![CDATA[Hekimoğlu İSMAİL Bazı arkadaşlar bana &#8220;Hizmet nedir?&#8221; diye soruyorlar. Çin&#8217;in başk]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong><em><span style="text-decoration:underline;">Hekimoğlu İSMAİL</span></em></strong></p>
<p><strong>Bazı arkadaşlar bana &#8220;Hizmet nedir?&#8221; diye soruyorlar.<br />
Çin&#8217;in başkenti Pekin&#8217;de içki içmeyen, kumar oynamayan bir Müslüman varmış. Çok çalışır, az konuşurmuş. Bazı kimseler, &#8220;Burası darü&#8217;l harptır. Faiz bile yiyebilirsin.&#8221; deseler de o, İslamiyet&#8217;e ayna tutabilmek için bunlardan kaçınırmış. Hiç kimsenin hakkını yemezmiş. </strong><a title="ImageShack - Image And Video Hosting" href="http://img260.imageshack.us/i/55297856.png/" target="_blank"><strong><img class="alignright" src="http://img260.imageshack.us/img260/2796/55297856.png" border="0" alt="" /></strong></a><strong>Borcunu ya zamanından evvel</strong> öder <strong>veya ödeyemeyecek duruma düşerse, haber verir, özür dilermiş. Zaten yemesi ve giymesi de çok basitmiş. Az konuşmasına rağmen güzel ve öz konuşurmuş. Elbisesi daima temizmiş. Bir işte çalışırmış; o işi en iyi bilen o imiş. İşine zamanında gelir, ter dökermiş. Paydostan evvel ayrılmaz, herkesten sonra çıkarmış.</strong></p>
<p><strong>Dinden imandan hiç bahsetmemesine rağmen İslam&#8217;ın emirlerini yapıp, yasaklarından kaçarmış.</strong></p>
<p><strong>Bazı toplantılarda komünistlerin kötü hareketlerini anlatanlar olurmuş. O, bunları duyunca içi kan ağlarmış. Çünkü komüniste kızanlardan bazısı borcunu ödemez, bazısı sözünde durmaz, bazısı da bindiği dalı kesecek kadar yaptığı işten habersizmiş. Bu sebeple dudaklarına kilit vurulmuşçasına susar, ahmaklardan kaçarmış. Dolayısıyla kalabalık bir memlekette yalnız yaşamak zorunda kalmış.</strong></p>
<p><strong>Bir gün Pekin halk mahkemesi onu tevkif etmiş. <!--more-->Suçu, İslam&#8217;ı yaşamakmış. Hakim diyormuş ki, &#8220;Sen Müslümansın, bunu biliyoruz. Fakat diğer Müslümanlardan farklı bir Müslüman&#8217; sın&#8230; İşte bunun için seni tevkif etmek zorundayım. İslamiyet&#8217;i kendi şahsında yaşadığın gibi O&#8217;nu başkalarına da sevdiriyorsun. İşte buna izin veremeyiz. Bunun için senin yerin güneş görmeyen zindanlardır.&#8221;</strong></p>
<p><strong>Adamcağız düşünmüş, &#8220;Yalnızlık&#8230; Binlerce insanın içinde de yalnızdım, zindanda da yalnız olacağım. Ne fark eder?&#8221; Sonra içine bir güneş doğmuş. Kış ortasında sanki baharı, zindanda ziyafeti bulmuş. İslam&#8217;ı yaşadığı için bu hallere düştüğünden, İslamiyet&#8217;in sahibi olan Allah, ona huzur vermiş.</strong></p>
<p><strong>Savaş esirleri vardır ya&#8230;</strong></p>
<p><strong>Bir de onları kontrol eden nöbetçiler&#8230; O nöbetçilerin omzunda silah vardır. Ve o silahların da namlusu&#8230; İşte esirler, o namlunun ucunda hayat bitmesin diye, bitmez zannedilen işleri bile bitiriverirler. Hiçbir zaman, hiçbir an &#8220;yoruldum&#8221; demezler. Hasta olsalar bile dilleri varmaz ki söylesinler. Çünkü nöbetçi er, &#8220;Sen işe yaramıyorsun! Boşuna ekmek yeme!&#8221; deyiverir; belki de bir kurşuna acır, ya süngüsünü saplar veya tekmeler&#8230; Bir esir ölmüş; kimin umrunda&#8230;</strong></p>
<p><strong>Bütün bunları düşünmüş adam.</strong></p>
<p><strong>&#8220;Ben Müslüman&#8217;ım! Menfaat kulesinde yükselen, şöhretin sancağını açan; gururun mabedinde, ahmaklık mihrabına yönelen insanların içinde mahkûm olan bir insanım. Yani hem esir, hem Müslüman&#8217;ım! Çalışmaktan başka hiçbir sermayem yoktur. Her işimin ağırlığını, hem de esirliğin akla gelmez çilelerini çekip, şahsi dertlerimin bütününü unutmuş bir kimseyim. Artık ben parçalanmış bir gemiden, denize düşen kazazedeyim. Sadece ve sadece intihar etmemiş olmak için, kah yüzüp, kah çırpınıyorum. Fakat başımı suya batırmayacağım. Gücüm yettiği sürece, başımı dik ve suyun dışında tutacağım.&#8221;</strong></p>
<p><strong>Hizmet, İslamiyet&#8217;i yaşamaktır.</strong></p>
<p><strong>Bir otomobilin motoru paslanmaya yüz tutmuşsa trafik kazalarından ona ne? Sigortalar atmışsa avizeler işe yaramaz. Yangın çıkan bir evde ziyafet sofrasına oturulmaz. Bunun için bir Müslüman, her şeyden evvel kendi iç dünyasını Darü&#8217;l İslam (İslam memleketi) yapmak zorundadır. İslam yurdu olmayan bir vücudun giriş kapısına asacağı tevhid bayrağı insana ne kazandırır?</strong></p>
<p><strong>Denizde olmasına rağmen yanarak batan çok gemi vardır.</strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Başı Yerde Âşık ]]></title>
<link>http://doganzeki.wordpress.com/2009/11/20/basi-yerde-asik/</link>
<pubDate>Fri, 20 Nov 2009 17:09:04 +0000</pubDate>
<dc:creator>doganzeki</dc:creator>
<guid>http://doganzeki.wordpress.com/2009/11/20/basi-yerde-asik/</guid>
<description><![CDATA[İskender Pala Gerçek sevgi sevenin varlığını kaplayan ondan taşan dışa vuran ve görünür kılınan bir ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong><em><span style="text-decoration:underline;">İskender Pala</span></em></strong></p>
<p><a title="ImageShack - Image And Video Hosting" href="http://img98.imageshack.us/i/laleb.jpg/" target="_blank"><img class="alignright" src="http://img98.imageshack.us/img98/92/laleb.jpg" border="0" alt="" /></a><br />
<strong>Gerçek sevgi sevenin varlığını kaplayan ondan taşan dışa vuran ve görünür kılınan bir vetiredir. Sevme duygusundan dolayı kişinin dış dünyasına yansıyan her şey aslında soyut olanın somutlaşması özün kabukta yansıması siretin surete aksetmesinden ibarettir.<br />
Bu bakımdan sevgi öncelikle seveni sevenin sevgisi oranında da sevileni etkiler. Sevenin sevgiliye karşı takındığı tutum ve davranışlar onun huzurunda veya gıyabında gösterilen gayret ve hizmet bu sevginin dışa vurumunda da başlıca belirleyici unsurdur.<br />
Eski terbiye geleneğimizde konuşulan sözü üç yerde baş eğerek dinlemek bir kaidedir. Bunlardan biri büyüklerin küçükleri (amirin memuru üstün astı) azarladıkları ayıpladıkları hatalarını ikaz ettikleri esnada küçüğün başını eğerek dinlemesidir (yazık ki modern hayatta küçükler büyüklere baskın çıkma konumundalar). İkincisi kendisine iltifat edilen kişinin tevazu gereği başını yere indirmesi bunun mahcubiyeti ile mahviyetkârlık göstermesidir (Bu dahi şimdilerde tersine dönmüştür). Başı yere indirmenin üçüncü sebebi asıl konumuz olan gerçek sevgi ve hürmettir.<!--more--><br />
Evet seven her daim sevgiliye bakmayı ister bu doğrudur; illa ki sevgili kendisine baktığı anda bakış yönünü hemen yere indirmeye yeltenir. Gerçek sevginin göstergesi işte bu hâldir. Göz elbette kalbin aynasıdır ve elbette sevenin kalbi sevgiliye yönelik olmak her daim ona bakmak arzusu güder; ne var ki iş tersine döndüğünde yani sevilen lutfedip sevene baktığında sevenin sevgi dolu kalbi sevgilinin kalbindeki celale onun haşmet ve heybetine dayanmakta zorluk çeker. Sevenin bu heybetten utanması kendisini sevgilinin celali karşısında saygıya ve dolayısıyla gözlerini yere indirerek mahviyet göstermesine vesile olur. Aksi takdirde gerçek sevgi taşıyan bir kalb sevdiğinin yüzüne bakmaya dayanamaz yerinden fırlayacakmış gibi çırpınmaya başlar kaynar fokurdar. Hani eskilerin Efendiler Efendisi’nin güzel adı anıldığında sağ ellerini kalplerinin üstüne bastırma halleri vardır ya; işte bu tavır Sevgili’nin adı anılınca kalbi yerinden oynatan gerçek sevginin zaruri bir neticesidir. Öte yandan gözler delalet ettikleri gerçekleri dilden (zebandan) daha net açıklarlar. Sevgilinin gözlerine bakıp da sevgisinin karşılığı olan gerçeği öğrenmek yerine sevgilinin sözlerini dinleyerek umuda yapışmak elbette sevgi işine daha layıktır. Dilden dökülenleri te’vil etmek veya nalıncı keseriyle yontmak mümkündür ama gözlerin anlattığını hiçbir yorum zerre miktar yerinden oynatamaz. Üstelik sözler bazen meramın tam tersini ifadelendirebilir ama gözler asla yalan söylemez.<br />
Krallar ve sultanlar töresidir huzura kabul edilen kişiler yere bakacaktır. Bu onları hem memnun eder hem de tebaalarına karşı heybetlerini bir ölçüde de saygı ve sevgilerini arttırır. Nitekim yüksek makamdakilerin huzurunda onların yüzüne bakmayıp yere bakarak arz-ı hâl (arzuhal) eylemek bugün dahi edeb ve terbiye bilenlerin nihai saygı tavrıdır.<br />
İmdi sevgili adını kalbinde ve dilinde her an zikr ü tesbih eden (anan ve tekrarlayan) sevilenin emir ve isteklerini kendi arzularından önde tutan emrine boyun eğen bunun karşılığında maddi veya manevi herhangi bir menfaate yönelik talepler gözetmeyen sevgili adı anıldığında bütün varlığıyla ona yönelen bir an olsun tereddüt göstermeden onun varlığı içinde kaybolmayı isteyen sevgiliden konuşulmayı onun güzelliğinden yüceliğinden yeganeliğinden bahsedilmeyi adeta bir vecd hali gibi canla başla kabul eden bir âşıkın başını yere eğip bütün benliğiyle hiçbir sapma göstermeden kendini ona teslim etmesinden daha tabii ne olabilir!?.. Sevgilinin yaşadığı yerlere gidip onun ayak izlerine basmayı aradaki engelleri kaldırıp vuslata kapı açacak sebeplere yapışmayı ondan her söz edilişte heyecan ve ürpertilere düşmeyi sevgilinin lehinde ve aleyhinde söylenenlerden etkilenip ona göre ya muavenet ya gayret göstermeyi velhasıl onunla sevinmeyi onunla üzülmeyi varlığının her zerresiyle kabul eden bir âşık için başını yere indirmek de ne gam!.. Bunu tekkelerin önünde kuru ekmek parçası bekleyen köpekler bile yapıyor!..</strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Birbirinize muhtaçsınız]]></title>
<link>http://doganzeki.wordpress.com/2009/11/20/birbirinize-muhtacsiniz/</link>
<pubDate>Fri, 20 Nov 2009 15:02:37 +0000</pubDate>
<dc:creator>doganzeki</dc:creator>
<guid>http://doganzeki.wordpress.com/2009/11/20/birbirinize-muhtacsiniz/</guid>
<description><![CDATA[Ahmet ALTAN-Taraf Karşınızdaki gücü azımsamayın.Ordunun içinde hâlâ “suikast” planları yapan, bu sui]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong><em><span style="text-decoration:underline;">Ahmet ALTAN-Taraf</span></em></strong></p>
<p><a title="ImageShack - Image And Video Hosting" href="http://img405.imageshack.us/i/koseyazisi.jpg/" target="_blank"><img class="alignright" src="http://img405.imageshack.us/img405/9569/koseyazisi.jpg" border="0" alt="" /></a><br />
<strong>Karşınızdaki gücü azımsamayın.<span style="color:#ff0000;">Ordunun içinde hâlâ “suikast” planları yapan, bu suikastlar için silahlar hazırlayan, hükümeti devirmek için her yolu mubah sayan, her türlü felakete yol açabilecek birileri var.</span></strong></p>
<p><strong>Bizim dün yayımlayıp bugün de devamını verdiğimiz plan, benim bugüne dek gördüklerim arasında en vahşi olanıydı belki de.</strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Koç Müzesi’nde “çocukları” havaya uçurmayı düşünebilecek kadar çıldırmış birilerinden söz ediyoruz.</span></strong></p>
<p><strong>Ama beni korkutan sadece onlar değil.<span style="color:#0000ff;">Beni asıl korkutan, bu tür planların, örgütlenmelerin çevresindeki koruma kalkanı.</span></strong></p>
<p><strong>Dün sabah, <span style="color:#ff0000;">kaç televizyonda bu dehşet planıyla ilgili haber gördünüz?Kaç internet sitesine girdi bu haber?Kaç siyasetçi açıklama yaptı?Kaç parti bu meselenin üstüne gitti?Kaç hukukçu, kaç “baro” bu planı lanetledi?</span></strong></p>
<p><strong>Hâlâ <span style="color:#0000ff;">medyada “Ergenekon” örgütlenmesini küçümsemeye çalışan yazılar yazılıyor, hâlâ bu darbe ve suikast planlarının ciddiyetini törpülemeye uğraşan makaleler yayımlanıyor.</span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Cüppeleriyle sokaklarda yürüyen “barolar” bu hazırlıkları görmezden geliyor.</span>Bütün tabloyu, bu ürkütücü “koalisyonu” birarada görmelisiniz.</strong></p>
<p><strong>CHP’li Onur Öymen’in açıklamasını unutmayın.<span style="color:#0000ff;">Suçlu suçsuz ayırımı yapılmadan, kadın, erkek, çoluk çocuk, yaşlı demeden öldürülen Kürt Alevilere Dersim’de uygulanan “cezanın” bugün de Kürtlere uygulanabilecek bir model olduğunu düşünüyor CHP yönetimi.</span></strong></p>
<p><strong>Bu suikast ve darbe planını hazırlayanlar, onların vahşetini görmezden gelen medya, “katliam” önerileri yapan CHP&#8230;</strong></p>
<p><strong>Bunların, <span style="color:#0000ff;">eğer galip gelirlerse, Kürtlere ne yapacakları açıkça görülüyor.<span style="color:#ff0000;">Dindarlar, bu tür planlar başarıya ulaşırsa zaten “suçlu” ilan edilip cezalandırılacaklar.<!--more--></span></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#ff0000;">Solcular, liberaller, demokratlar, <span style="color:#000000;">bu çevreler tarafından</span> </span>çoktan “hain” ilan edilip “cezalandırılacaklar” listesine dahil edildi.</strong></p>
<p><strong>CHP’ye ve orduya sığınmaya çalışan Aleviler, çoktan ordu tarafından “andıçlandı”, uğradıkları katliamlar hâlâ onaylanıyor.</strong></p>
<p><strong>Bütün bunlar niye olabiliyor peki?</strong></p>
<p><strong>Bir tek nedeni var.</strong></p>
<p><strong>“Kurbanların”, cellatlarına değil birbirlerine “düşman” olmasından.</strong></p>
<p><strong>Cuntacılar, darbeciler, onların siyasetçileri, onların medyası, onların hukukçuları galip gelemeyecek, bu çok açık, ama kolayca pes etmeyecekleri de çok açık.</strong></p>
<p><strong>“Kafes” planının hazırlanma tarihi Mart 2009.</strong></p>
<p><strong>Daha birkaç ay önce bu insanlar, Ergenekoncuları kurtarmayı, hükümeti devirmeyi, insanları öldürmeyi planlayabiliyor.</strong></p>
<p><strong>Bunu yapacak cüreti, “kurbanların” dağınıklığından alıyorlar.</strong></p>
<p><strong>Hedefteki herkes birbirine muhtaç bu ülkede.</strong></p>
<p><strong>Aleviler, dindarlar, Kürtler, solcular, liberaller, demokratlar birbirine muhtaç.</strong></p>
<p><strong>Bu “ezilen”, hedefe konulan grupların önce “zihnen” birleşmesi gerekiyor.</strong></p>
<p><strong>Küçük hesapların, eskimiş öfkelerin zamanı değil.</strong></p>
<p><strong>Herkesin şunu anlaması lazım.</strong></p>
<p><strong>Başkasının hakkını vermeyen, kendi hakkını alamaz.</strong></p>
<p><strong>Sünniler, Alevileri korumadıkları sürece kendileri de korumasız kalır.</strong></p>
<p><strong>Aleviler, Sünnilerin haklarını savunmadıkça “Dersim’i” öven konuşmalarla aşağılanır, andıçlara konu olur.</strong></p>
<p><strong>Kürtler, dindarlarla, Alevilerle, demokratlarla elele vermedikçe, “onları çoluk çocuk” yok etmeyi öneren “Dersim” konuşmalarını dinlerler.</strong></p>
<p><strong>Bütün Sünniler kendi kendilerine sorsunlar, “neden Alevilerin ibadet etme hakkını savunmuyoruz”, diye.</strong></p>
<p><strong>Alevilerin “cemevlerinde” ibadet etmesinin size ne zararı var?</strong></p>
<p><strong>Neden Alevi çocuklarına “zorla” din dersi okutuyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>Bütün Aleviler de kendilerine sorsunlar, neden türbanlıların “zorla” başlarının açılmasına karşı çıkmıyoruz diye?</strong></p>
<p><strong>Genç bir kızın başının “zorla” açılmasına itiraz etmezseniz, kendi çocuğunuza “zorla” din dersi verilmesine nasıl itiraz edeceksiniz?</strong></p>
<p><strong>Kürtler, “barış yolunu açacak” demokratik girişimlere gerektiğince yardımcı olup olmadıklarını sorsunlar kendilerine.</strong></p>
<p><strong>“Kim daha çok taviz verdi” hesaplarının zamanı mı, bir sorsunlar.</strong></p>
<p><strong>Bütün ezilenler kendilerine sorsunlar, birbirinizi ezmek için, gidip sizi ezenlerle işbirliği mi yapacaksınız, onlar sizinle işbirliği yapmaz.</strong></p>
<p><strong>Sizin, sizden başka koruyucunuz yok.</strong></p>
<p><strong>Birbirinize muhtaçsınız.</strong></p>
<p><strong>Bu korkunç planlar, bu korkunç açıklamalar, bu medya, bu hukukçular size gerçeği göstermeye yetmiyor mu?</strong></p>
<p><strong>Zihninizdeki “duvarları” yıkmazsanız, birbirinize dost olmazsanız, güçlerinizi birleştirmezseniz, “hedef” olacaksınız.</strong></p>
<p><strong>Özgürleşeceksek, birlikte özgürleşeceğiz.</strong></p>
<p><strong>Esir kalacaksak, birlikte kalacağız.</strong></p>
<p><strong>Kararı da hep birlikte siz vereceksiniz.</strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Ey beni en çok sevenin en sevdiği...]]></title>
<link>http://doganzeki.wordpress.com/2009/11/16/ey-beni-en-cok-sevenin-en-sevdigi/</link>
<pubDate>Mon, 16 Nov 2009 15:56:02 +0000</pubDate>
<dc:creator>doganzeki</dc:creator>
<guid>http://doganzeki.wordpress.com/2009/11/16/ey-beni-en-cok-sevenin-en-sevdigi/</guid>
<description><![CDATA[İskender Pala Bilirim. her gün… doğmadan kızıllığına yazar adını.. Bilirim her martı dokunmadan deni]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong><em><span style="text-decoration:underline;">İskender Pala</span></em></strong></p>
<p><a title="ImageShack - Image And Video Hosting" href="http://img260.imageshack.us/i/55297856.png/" target="_blank"><img class="alignleft" src="http://img260.imageshack.us/img260/2796/55297856.png" border="0" alt="" /></a></p>
<div><strong>Bilirim. her gün…<br />
doğmadan kızıllığına yazar adını..<br />
Bilirim her martı dokunmadan denize<br />
Kendi dilince tekrarlar duanı..<br />
Ve her gül açmadan kollarını<br />
Bu dünyaya<br />
Senin kokunu bular yüreğine..<br />
Bilirim düşmez güneş<br />
Toprağın hiçbir zerresine…<br />
Hatırlamadan seni…<br />
Bilirim seversin sen seni seveni….<br />
Ey beni en çok sevenin en sevdiği…<br />
Ey gönlümdeki sevgiye bengisuyunu, okyanus diyarından yudum yudum damlatan…<br />
Kar suları yıkarken ruhumu, ılık bir yağmur damlasının sevdasında, yürek atışlarıma merhamet denizinden katreler düşüren…<br />
Ey kalbimin en derin toprağına, avuçlarımda biriktirdiğim dualarıma kattığım, kirpiklerimin ıslaklığı ile bezediğim, nazenin çiçeğimin adı…<br />
Sonra, yalnız karanlıklarımın donduran soğukluğunda , yapraklarının gölgesinde bakışlarımı ısıttığım …<br />
Adıyla,en tenha zamanların karmaşasında, içimin dalları kıran fırtınalarını durulttuğum…<!--more--><br />
Her uyanışımda sabaha, gurubun kızıllığına taze açmış yaseminler aklığında ismini yüreğimle yazdığım…<br />
Ey adıyla, serin rüzgarlarında bedenimi üşüten eylülü, nisanın yeni açmış badem ağaçlarına döndüren… içimin dermansız bildiğim dertlerine, sonsuz bir iyileşmeyle deva olan…<br />
Ey seher vakitlerinde soğuk gül yapraklarına ılık dokunuşlarla konan, şebnemlerin nazlı terennümü…<br />
Bütün kar taneleri erguvan dalında çiçek oluyor kökünü ruhuma salan…adının gölgesine sığınınca günahlardan bizar olmuş yüreğim…<br />
Sana gönderdiğim selamların kabul olma umudunun heyecanıyla, dağbaşlarımı kuşatan bencillik dumanlarının arasında, sevmeye dair al laleler açtıran…<br />
İçimde dünyalık nefesler adına r büyüttüğüm bütün mavi kuşları salıyorum semaya… uğruna, kendi içimde kendimi tutsak ettiğim her anın zincirlerini koparıyorum zihnimden… teselliyi sana yolladığım selamın kabul edilmesi umudunda buluyorum… bilir misin Ya Resulullah? Her yıkılışında içimin kaleleri, kalbimin kırıklarını bu umutla sarıyorum… yüzüme kapanan kapıların dibinde gözyaşımdan bir ırmakta boğulurken, bana uzanan elin sıcaklığı bu umuttan… bütün alınmışlıklarımın, tek başına bırakılmışlarımın, darmadağın oluşlarımın sessizliğine düşen tatlı bir terennüm oluyor bu umut… içimin burukluğunda, merhametsizlik dağlarken yüreğimin her bir zerresini, sabah ezanlarına kadar kapanmayan gözlerimin aminlerine dost ediyorum bu umudun varlığını…<br />
Ey bütün çiçeklerin naif susuşlarının ardında, hiç durmadan söylenip duran sevda ikliminin şanlı adı…<br />
Ey ılık gamzeleri gibi toprağın, ruhumun buz tutmuş dehlizlerine merhametle inen bahar…<br />
Gül kokusunda içime çektiğim şefkatin, eşsiz timsali…..<br />
Uzak zamanlarında ömür tüketiyoruz saadet asrının… bir tek kalbimde büyüyen sevgi aşabiliyor zamanı, mesafeleri, asırları… donup kalıyor zaman, içimdeki özlemin sıcaklığında… çözülüyor imkansızlıklar, sessiz eriyişlerde… zaman susuyor kör kuyuların diplerinde… tarihler ses vermiyor gizli köşelerde… ve bir tek özlemim aşıyor zamanı, mesafeleri… bir tek gözyaşımdan bir kuşun kanadı bırakıyor beni, senin yürüdüğün çöl zerrelerin arasına… bir tek özlemin dev bir dalga olup, sürüklüyor bedenimi, Sevr mağarasında yuva yapan güvercinin kanat çırpmayışlarına… bir tek dualarımın kabulü taşıyor beni yaşadığın zamanların kıyısına… hıçkırıklar kesiyor nefesimi, yüzümde pişmanlıkların buyun eğişleri… anlatamıyorum… sevmekten uzak seslenişlerim susuyor iç yangınlarımda… senin adını yüreğime mühürleyip dönüyorum amin deyişlerime…<br />
İçimin ülkelerine çöreklenmiş menfaat bulutlarından kaçıyorum..kaçıyorum kibirden yalnız kendine istiyor olmaktan, öfkeden… kaçıyorum ne varsa faniliğe dair… pişmanlıkla ıslanmış bir hıçkırıkta, selamlarımın kabul edilmesi umudunda yeniden geliyorum hayata…kan revan oluyor aklımda hüzünler… yağmamış yağmurlar kadar latif şimdi kalbimde devleşen sıkıntılar…<br />
Korkularımı emziren bütün gecelerin siyahı, yeni açmış bir karanfil kokusu oluyor… bulunca seni…<br />
Benliğimin kuytularında sızlayan yalnız kalmışlıklar, kayan dev bir yıldız oluyor… anınca seni…<br />
Bütün sessizlikler rahmet oluyor… bütün çaresizlikler gündoğumu&#8230; bütün boyun büküşler amin oluyor dudaklarımda… bütün amin deyişler gül adında… seni ta içimde taşıdığım zaman bu ömür türküsünde…..<br />
Yalnız kalıyor bazen aminler…gecenin sakinliğinde usulca hayat bulan aminler uykuya yenik düşüyor çoğu zaman…daha derinden dua etmeye susuz dudaklarım… Zaman merhametsizlikte hüküm sürüyor ya Resulalah… mazlumun ayaklar altında ezilen yüreğiyle besleniyor zalim kalp atışları… şefkate kanat çırpan kırlangıçların kanatları isyandan devleşen tel örgülere takılıyor… kanatlarından sızan kana bulanıyor ruhum… belki her gün bir günahsız yavrunun bedeni, hain bir merminin kılıcından geçiyor… günahsızların iniltileri içimde yankılanıyor… semayı sarsıyor annelerin ağıtları… gözlerimizin önünde yüreklerimizin dibinde inliyor nefesleri günahsızların… insanlar çoktan sökmüş gibiler köklerini, içlerindeki merhamet adlı çınarın… babaları ölmeden miras derdinde birbirine düşer olmuş kardeşler… duaya açık kapılarından dudakların, gıybet yükselir olmuş… yalansız konuşmalar azalmış… herkes birbirinin kuyusunu kazıyor… ve ölümü unuttu sanki kalpler… ölümü anmaktan aciz zihinlerimiz… İçim acıyor Ya Resulullah… her haksızlığın ardında tükeniyor nefeslerim… içim kanıyor… her acının ardında çaresizlik yağmamış bir bulut gözlerimde… bir tek silahım var… ona sarılıyorum gece yarıları… duaya…</strong></div>
<div><strong>Sevmek çekince dalgalarını bir zamanlar hiç durmadan dövdüğü kıyılarımızdan, okyanus ortasında su arar olduk… öldük hatta susuzluktan… yağmur sağanak sağanak boşanırken bedenlerimize… Adını unuttukça anmayı, dudaklarımızdan, başka isimler söyler oldu dillerimiz… başka sevdalar salınır oldu bakışlarımızda… içimize yabancı hevesler ,içimizde… hasretleri bile yabancılaştı dünyamızın… sevgi uzaklaştığımız hatta kaçtığımız bir hastalık gibi…ben böyleyken… hala umudu var mıdır sana olan selamlarımın kabulünün?… bu kadar kendimi bulanmışken sensizliğe…</strong></div>
<div><strong>Aynı zaman diliminde atsaydı kalplerimiz seninle… Yüreğimiz hissetseydi seni bir kere görmüş olmanın bahtiyarlığını… oysa şimdi hercai sevgilerde kanıyor ümitlerimiz… Varsa zihnimin kirli dumanları arasında ,dünyaya bel bağlamış iniltili hayatımın ortasında,hala sevmeye dair kımıldayan bir tomurcuk sana olan özlemimin sıcaklığındandır…<br />
Ya Resulullah bu özlemimizin sınırsızlığına bakıp dua eder misin yüreklerimize? secdenin izi alınlarımızdan, amin deyişler gece uyanışlarımızdan ve sana olan sevgi solmayan yediverenler gibi hiç silinmesin gönüllerimizden…<br />
Ey beni en çok sevenin en sevdiği…<br />
Bir lale vakti… bir bahar gecesi… dudaklarımda sana selamlarla göz kapayışlarım var geceye… herşeye rağmen sevilme umuduyla bükülüyor boynum… sevginin sonsuzluğuna açılıyor avuçlarımda ruhum…<br />
Ey Rabbim,<br />
en sevdiğinin sevgisini artır ki kalbimde…<br />
senin yanına sevdiğinin sevgisiyle dolu bir yürekle varabileyim son nefesimde…</strong></div>
<p><strong>
<p>&#160;</p>
<p></strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Çıldırtan gerçek]]></title>
<link>http://doganzeki.wordpress.com/2009/11/15/cildirtan-gercek/</link>
<pubDate>Sun, 15 Nov 2009 10:28:11 +0000</pubDate>
<dc:creator>doganzeki</dc:creator>
<guid>http://doganzeki.wordpress.com/2009/11/15/cildirtan-gercek/</guid>
<description><![CDATA[Hekimoğlu İSMAİL 1850 ile 1883 yılları arasında yaşamış Fransız hikâyecilerinden Maupassant&#8217;ın]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong><em>Hekimoğlu İSMAİL</em></strong></p>
<p><a href="http://img682.imageshack.us/i/uzay.jpg/"><img class="alignright" src="http://img682.imageshack.us/img682/4527/uzay.jpg" border="0" alt="Image Hosted by ImageShack.us" /></a><strong>1850 ile 1883 yılları arasında yaşamış Fransız hikâyecilerinden Maupassant&#8217;ın şöhreti dünyanın dört bucağına yayılmıştır.</strong></p>
<p><strong>Saç isimli hikâyesinde zengin olduğunu, istediği her şeyi alabildiğini, Fransız usulünce dilediği kadınla kalabildiğini anlattıktan sonra, &#8220;Geçmişi arıyorum, halden korkuyorum, gelecek ise ölümdür. Her şeye acıyorum, her canlıya ağlıyorum. Elimden gelse zamanı durduracağım ve geriye çevireceğim. Saatler dursa çok iyi olur amma, durmadan işliyor, zaman ilerliyor, benden saniyeleri koparıp, yokluk adına alıp götürüyor. Ölmek ve bir daha yaşamamak, işte bu gerçek beni çıldırtıyor.&#8221; diyor.</strong></p>
<p><strong>Gerçekten Maupassant çıldırmış, yıllarca hastane köşelerinde kalmış ve genç yaşta ölmüştü.</strong></p>
<p><strong>Meşhur muzdaripler bu kadar değildir. Hıristiyanlıktan uzaklaşan, İslamiyet&#8217;e giremeyen pek çok Avrupalı ilim adamı, devlet adamı ve filozoflar, çektikleri ıstırapla da meşhur oldular, kocaman akıllarıyla ıstırap çektiler.</strong></p>
<p><strong>Alman filozoflarından Nietzsche ve Schopenhauer bunlardan sadece ikisidir. Zaman zaman İslamiyet&#8217;in lehinde şeyler söylemiş olan Voltaire de muzdariptir.<!--more--></strong><strong>Bunların Müslüman olmamasında zahiri iki mühim sebep vardır. Biri, İslamiyet&#8217;i bütünüyle öğrenmemiş olmaları, diğeri de, Müslümanları görüp, İslamiyet&#8217;ten yüz çevirmeleridir. Amma, Asr-ı Saadet&#8217;ten günümüze kadar, Müslümanların sayısı, gayrimüslimlerin Müslüman olmasıyla artmıştır. Bu da ayrı bir gerçek.</strong></p>
<p><strong>İspanya&#8217;da yüzlerce sene saltanat sürmüş olan Endülüs Emevi Devleti, pek çok Hıristiyan&#8217;a tesir etmiş; hatta Müslüman gibi yaşayan Hıristiyanların sayısı çokmuş. İngiliz tarihçilerinden Prof. Dr. Philip K. Hitti&#8217;nin yazdığı ve Prof. Dr. Salih Tuğ tarafından tercüme edilen İslâm Tarihi&#8217;nde deniliyor ki: &#8220;Halife Abdurrahman devrinde, harem sistemi dâhil, Endülüs Müslümanlarının dil, edebiyat, din ve diğer sosyal müesseselerin tesir ve cazibesi o derece büyük oldu ki, fiilen İslamiyet&#8217;i kabul etmemiş Hıristiyan şehir ahalisinin çoğu, Müslümanlar gibi bir yaşayış içine girdiler&#8230;&#8221;</strong></p>
<p><strong>Bir zamanlar Avrupalılar, Müslümanları taklit edermiş, şimdi de Müslümanlar Avrupalıları taklit ediyor. Şu tablo gösteriyor ki biz, o ecdada layık torunlar değiliz.</strong></p>
<p><strong>Endülüs, Selçuklu ve Osmanlı İslâm devlerinin tesir sebebiyle Esop gibileri Müslümanların kıssalarını alıp, anekdot diye anlattılar. Victor Hugo, &#8220;Sefiller&#8221; isimli romanında, evliyaların hayatını, papazların ve Jan Valjan gibi sefillerin üzerinde dile getirdi. Dante ise hem cehennem tarifini Kur&#8217;an&#8217;dan aldı, hem de İslâm büyüklerini cehennemde gösterme küstahlığına gitti. Bu misallerin sayısını artırabiliriz. Neticede, Avrupa&#8217;yı taklit eden Türkiye&#8217;de iki türlü anlayış meydana geldi: Ahirete inananlar ve inanmayanlar.</strong></p>
<p><strong>Ahirete inanmayanlar, &#8220;Bu dünyada ne yaparsak, yanımıza kâr kalır&#8221; düşüncesiyle, her türlü kötülüğü yapabiliyor. Fakat akılları, geçmiş zamanın pişmanlıklarını ve gelecek zamanın korkularını hatırlatıyor. Özellikle ölümden çok korkuyorlar. Maupassant&#8217;ın çömezleri sayılacak bu gibi kimseler, ölümü hatırlamamak için kendilerini ya içkiye veriyorlar veya kumara. Böylece hayat daha da zorlaşıyor.</strong></p>
<p><strong>Her türlü ekonomik meseleyi tartışabilen sosyalistler, ölüm hakkında konuşmak istemezler. Onlar akıllarına göre bir hayat yaşamak isterler, bu da İslamî açıdan çok uzaktır. Kapitalistler de bunlardan daha iyi değil.</strong></p>
<div><strong>Ölüm yokluk ve hiçlik değildir. Ruhunu tekâmül ettiren insan, ölümden korkmaz. Ecnebilerin dediği gibi, &#8220;life for life&#8221;, yaşamak için yaşamak şeklinde hayatını sürdürüyorsa, ölümden korkar.</strong></div>
<p><strong>
<p>&#160;</p>
<p></strong><strong> </strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Esmâü’l Hüsnâ Yazıları-Ya Rahim]]></title>
<link>http://doganzeki.wordpress.com/2009/11/14/esmau%e2%80%99l-husna-yazilari-ya-rahim/</link>
<pubDate>Sat, 14 Nov 2009 17:39:14 +0000</pubDate>
<dc:creator>doganzeki</dc:creator>
<guid>http://doganzeki.wordpress.com/2009/11/14/esmau%e2%80%99l-husna-yazilari-ya-rahim/</guid>
<description><![CDATA[Meryem Aybike SİNAN   Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla, Rabbim, Sırtındaki heybesi günahlarla do]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong><em>Meryem Aybike SİNAN</em></strong></p>
<p><strong> </strong><br />
<a title="ImageShack - Image And Video Hosting" href="http://img689.imageshack.us/i/rahim.png/" target="_blank"><img class="alignright" src="http://img689.imageshack.us/img689/6/rahim.png" border="0" alt="" /></a><strong>Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla,</strong></p>
<p><strong>Rabbim,</strong></p>
<p><strong>Sırtındaki heybesi günahlarla dolu bir kulunum. İçtiğim tüm çeşmelerin arkından günah suları akıyordu onca zaman. Testilerimden taşıdığım bu sulardı içtiğim. Gökyüzünden habersiz, mavi derinliklerden uzak bir karanlıktaydım. İçimdeki kör kuyularda büyütüyordum kederlerimi. Heybem gün be gün ağırlaşıyor, ruhum ağırlaşıyor, kederim artıyordu. Bir ele muhtaçtım. Beni , ruhumu sağaltan bir elin şefkatine muhtaçtım. Ruhumun derinlerinde bir yerde içten içe bir okyanus kaynıyordu. Beni yaratan, bana can bahşeden senin varlığın dürtüyordu kalbimin en mutena yerini. Varlığına inanıyordum. Beni sevdiğini biliyordum. İçimdeki o efsunlu ses, her daim fısıldıyordu ruhuma.<!--more--></strong></p>
<p><strong>Ne güzel söylüyordu o ses:</strong></p>
<p><strong>*İnanana acıyor</strong></p>
<p><strong>Her fırsatta “Yâ Rahîm”</strong></p>
<p><strong>Mü’mini bağışlıyor</strong></p>
<p><strong>Ahirette “Yâ Rahîm”</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Rabbim, </strong></p>
<p><strong>Heybem günah yüklü olsa da beni bağışlayacağına , beni affedeceğine inancım tam. Senden yana ümidim tam. Sana tapan ruhumun başka ilacı yok. Gideceği başka yönü yok. Sen istemesen seni tanıyamazdım&#8230; Senin sevgili kullarından olamazdım. Beni inananlardan eyledin. Bana kendini tanıttın.. Kalbime nurunun ışığını doldurdun. Şükürler olsun Rabbim. Senin sevgin canıma can kattı. İçime yerleşen senin aşkın bana seni fısıldıyor.  Yağmur bulutlarıyla  daralan gökyüzü, gurup vakti efkarlanan gün, şafak vakti sürurlu seher hep seni anlatıp duruyor bana. Her şey senin varlığın ispatı. Gönlüm bir ashap şenliğini misafir ediyor. Senin sevgini kuşanıyor benliğim. İçimdeki selva kuşu ne güzel söylüyor:</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>İslam şerbeti ile</strong></p>
<p><strong>Gönüller benzer güle</strong></p>
<p><strong>Dilediği her kula</strong></p>
<p><strong>Hidayette “Yâ Rahîm”</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Allah’ım,</strong></p>
<p><strong>Bizi, beni katıksız inananlardan eyle. Zerre kadar şek ve şüphe kalmasın gönlümüzde. Sana bir melek saffetiyle gelelim. Huzurunda mahçup düşmesin Ümmet-i Muhammed. İki alemde yar ol bize rabbim. Yaran ol kullarına. Senin aşkın dışında başka sevgiler tanımasın yüreğimiz. Tek bir yüzümüz olsun . Tek bir sözümüz olsun. Aklımız gönlümüzün yoldaşı olsun, düşsün senin yoluna. Bizi iki yüzlülerden bed sözlülerden ayır Rabbim. Bize rahmeyle. Senin Rahim sıfatının hakkı için, Rahman olan olan adının hakkı için bizi bağışla, bize merhamet et. Şefkatinin, merhametinin güneşi batmasın üzerimizden. Bize senin yollarını tarif eden bütün mana erlerinin içimi bayıltan füsunlu seslerini duyuyorum. Ne güzel söylüyorlar hak yolunun erenleri:</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Bizi affına erdir</strong></p>
<p><strong>Nur-u cemâlin gördür</strong></p>
<p><strong>İki âlemde yârdir</strong></p>
<p><strong>İnayette “Yâ Rahîm”</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Allahım,</strong></p>
<p><strong>Nur-u cemalin aksediyor cümle kainatta.  Her zerresinde seni tespih ediyor dar-ı dünya. Dünya dönüyor biz dönüyoruz. Gece günle kesişirken , her bir yandan rüzgarlar esişirken, zaman akıyor. Zamanın getiriyor bizi sana doğru. Her anımız seninle nakışlanıyor&#8230; Her yanımızda, her yönümüzde sen varsın. Dünyanın nimetleri tad vermiyor. Gördüğümüz, bildiğimiz, duyduğumuz her şey, bizi sana getiriyor. Gerçek mutluluğu ve huzuru seninle buluyor gönlümüz. Yoksa bu gönül avare, huzursuz, mutsuz. Biz sana inandık, sana sığındık. Bize rahmeyle Allahım. Bu kimsesiz kullarının kimsesi ol. Karanlıktayız nurumuz ol. Uzaklardayız yakınımız ol.  Her iki cihanda da Rahman ve Rahim sıfatının, inayeti rabbaniye yağmurlarında ıslanalım. Biz aciz kullarız. Huzurumuz ol. </strong></p>
<p><strong>Ta uzaklardan bir ses duyuyorum. Ne güzel söylüyor o ses:</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>İnanan kula nâzır</strong></p>
<p><strong>Her yerde mevcûd hâzır</strong></p>
<p><strong>Sendendir mutlak huzur</strong></p>
<p><strong>Saadette “Ya Rahîm”</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Allahım,</strong></p>
<p><strong>Ne zaman daralsam, ne zaman engin bir sevgi ve şefkate muhtaç olsam yanımdasın. Ne zaman kana kana ağlasam, ardından yüzümü güldürensin. Ne zaman ateşlere düşsem merhamet yağmurlarınla söndürensin. Ne zaman çaresiz kalsam, çıkmaz sokaklara dalsam, yol gösterensin. Ne zaman yolumu kaybetsem, karanlık göklerime Kervankıranları dizensin. Ne zaman kederden kör kuyulara insem, beni düzlüğe çıkaransın. Ne zaman şaşırsam beni uyaransın. Ne zaman öldüm, bittim, tükendim desem, yeni baştan sağaltansın, diriltensin. Ne zaman bunalsam, ferahlatansın. Ne zaman dağlar başında kalsam kervanlara katansın. </strong></p>
<p><strong>Beni kayıransın. </strong></p>
<p><strong>Bizi kayıransın. </strong></p>
<p><strong>Ahrette de bizi yalnız, bizi kimsesiz, bizi yarsız-yaransız bırakma.</strong></p>
<p><strong>Sana şükürler olsun Güzel Allahım, Büyük Allahım, Rahman Allah’ım, </strong></p>
<p><strong>Ve&#8230;</strong></p>
<p><strong>Rahim Allah’ım.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Mutlu musun?]]></title>
<link>http://doganzeki.wordpress.com/2009/11/12/mutlu-musun/</link>
<pubDate>Thu, 12 Nov 2009 19:43:34 +0000</pubDate>
<dc:creator>doganzeki</dc:creator>
<guid>http://doganzeki.wordpress.com/2009/11/12/mutlu-musun/</guid>
<description><![CDATA[  Eğer sende Allah&#8217;a inanarak hayatın güçlüklerine katlanacak kadar İNANÇ Geleceğin daha iyi o]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:center;"><a title="ImageShack - Image And Video Hosting" href="http://img691.imageshack.us/i/miscellaneous528.gif/" target="_blank"><img class="aligncenter" src="http://img691.imageshack.us/img691/3752/miscellaneous528.gif" border="0" alt="" /></a></p>
<div><strong> </strong></div>
<div style="text-align:center;"><strong><strong>Eğer sende Allah&#8217;a inanarak hayatın güçlüklerine katlanacak kadar</strong><strong> İNANÇ</strong></strong></div>
<p style="text-align:center;">
<div style="text-align:center;"><strong></strong><strong>Geleceğin daha iyi olacağına inanacak kadar <strong>ÜMİT</strong></p>
<div><strong></strong></div>
<p></strong><strong>Topluma,ailene,islama faydalı olabilecek kadar<strong> SAĞLIK</strong></p>
<div><strong></strong></div>
<p></strong><strong>Doğru bildiklerin için mücadele edebilecek kadar <strong>CESARET</strong></p>
<div><strong></strong></div>
<p></strong><strong>İhtiyaçlarına yetebilecek zekatını verebilecek kadar<strong> PARA</strong></p>
<div><strong></strong></div>
<p></strong><strong>Başkalarının daima iyi yönlerini görebilecek kadar <strong>GÖZ </strong></p>
<p></strong>
<p>&#160;</p>
</div>
<p style="text-align:center;">
<div style="text-align:center;"><strong><!--more--></strong></div>
<p style="text-align:center;"><strong>Çevrendeki insanlara yardım elini uzatabilecek kadar <strong>CÖMERTLİK</strong></p>
<div><strong></strong></div>
<p></strong><strong>İnsanlardan karşılık beklemeden yapabileceğin <strong>İYİLİK</strong></p>
<div><strong></strong></div>
<p></strong><strong>Hayatın zorluklarına karşı hayatı ve insanları kuşatacak <strong>SEVGİ</strong></p>
<div><strong></strong></div>
<p></strong><strong>Yastık kadar yumuşak ve rahat bir<strong> VİCDAN</strong></p>
<div><strong></strong></div>
<p></strong><strong>Dilini,belini,kalbini,keseni ve gözünü haramdan saklayabilecek <strong>İRADE</strong></p>
<div><strong></strong></div>
<p></strong><strong>Gördüklerinin,duyduklarının düzelmesini bekleyecek kadar<strong> SABIR</strong></p>
<div><strong></strong></div>
<p></strong><strong>Günahlarını,eksiklerini itiraf edecek kadar<strong> FAZİLET</strong></p>
<div><strong></strong></div>
<p></strong><strong>En kötü halinde bile Allah&#8217;tan razı olabilecek kadar<strong> ŞÜKÜR</strong></p>
<div><strong></strong></div>
<p></strong><strong>varsa</p>
<p><strong>-SEN MUTLUSUN-</strong></p>
<div><strong></strong></div>
<p></strong><strong></p>
<p style="text-align:center;">alıntı<strong> </strong></p>
<p></strong></p>
<p style="text-align:center;"><strong> </strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Elde var aşk...]]></title>
<link>http://doganzeki.wordpress.com/2009/11/10/elde-var-ask/</link>
<pubDate>Tue, 10 Nov 2009 08:35:02 +0000</pubDate>
<dc:creator>doganzeki</dc:creator>
<guid>http://doganzeki.wordpress.com/2009/11/10/elde-var-ask/</guid>
<description><![CDATA[Mustafa İSLAMOĞLU Ne yaparsak yapalım içine aşkı kattığımızda o işe Cenabı Hakk&#8217;ın sonsuz sevg]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong><em>Mustafa İSLAMOĞLU</em></strong></p>
<p><a title="ImageShack - Image And Video Hosting" href="http://img36.imageshack.us/i/21102363.png/" target="_blank"><img class="alignright" src="http://img36.imageshack.us/img36/2543/21102363.png" border="0" alt="" /></a></p>
<div><strong>Ne yaparsak yapalım içine aşkı kattığımızda o işe Cenabı Hakk&#8217;ın sonsuz sevgisinden bir parçayı katmış oluyoruz.<br />
O Vedud dur. hem seven hem sevilmek isteyendir.rızık verir rızık istemez merhamet eder merhamet istemez vs.. fakat sevgi verir sevilmek ister.<br />
’’O onları sever O da onları sever.’’</strong></div>
<p><strong>Aşk acıyı bala dönüştüren iksirdir.bu iksiri bulanların en büyüğü de hüzünlerin peygamberidir.bin sevincin veremediğini bir acı verebilir.</p>
<p>Acını Aşk santralinde bitimsiz bir enerjiye dönüştürmeye bak.hatırla ki kalp nükleer güç merkezidir.umuttan sözettiğin herdem AşK dan söz ediyorsundur.çünkü umut aşkın çocuğudur.</p>
<p>&#160;</p>
<p></strong><!--more--></p>
<p><strong>peki AşK tükenir mi ?o zaman umudum tükendi deme.çünkü umut aşk tandır.ve gerçekten seviyorsan muhabbet tükenmez çünkü muhabbet ırmağının kökü Allah dan çağlar.Eğer tükeniyorsa onun adına aşk değil tutku denir.Tutku tutuklar aşk özgür kılar.</strong></p>
<p><strong>Bir duygunun aşk mı tutku mu olduğunu anlamak istersen rengine bak.Karasevda mı ak sevda mı?sevdanın karası körleştirir akı özgür kılar.özgür kılan aşka Kuran lisanında muhabbet denir.muhabbet yüreğe düşmüş tohumdur.muhabbet tohumu yürek toprağında bire yediyüz verir.insanın harcadıkça çoğalan tek sermayesidir.o yüzden sevgiyi vermekten korkmayın.</strong></p>
<p><strong>üzerine gelen kara yüzleri ancak muhabbetin siperine sığınarak savuşturabilirsin.sen kazanırsın çünkü sen aşkın muhabbetin cephesinde yer aldın.bu yolda ayağına diken batmışları kalbini kanatmışları taşın altına kalplerini koyanları unutma.taşın altına koyacak yüreğin yoksa bari elini koy.hiç bir şey koyamıyorsan koyanlara saygı duy.</strong></p>
<p><strong>istanbulun mekkenin kahirenin kardeşleri olduğunu unutma.yeryüzünde acı çeken kardeşlerin olduğunu yüreğinin Asya Avrupa Amerika tarafları olduğunu unutma.Hesabını yaparken aklında bir şey olmalı bir unsuru hiç aklından çıkarma!</strong></p>
<p><strong>’’ELDE VAR AşK’’ eğer aşkın muhabbetin sancın varsa gerisi sıfır olsa ne yazar???</strong></p>
<p><strong>&#8220;Eğer elde aşk kalmışsa herşey sana kalmıştır.&#8221;</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Seni arıyorum...]]></title>
<link>http://doganzeki.wordpress.com/2009/11/10/seni-ariyorum-2/</link>
<pubDate>Tue, 10 Nov 2009 04:30:18 +0000</pubDate>
<dc:creator>doganzeki</dc:creator>
<guid>http://doganzeki.wordpress.com/2009/11/10/seni-ariyorum-2/</guid>
<description><![CDATA[Meryem Aybike SİNAN    Bismihi, Allah’ım, En sevgilim, Seni arıyorum… Mevsim güze sarmış, zaman dara]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><em><strong>Meryem Aybike SİNAN</strong></em> </p>
<p><strong> </strong><br />
<a title="ImageShack - Image And Video Hosting" href="http://img301.imageshack.us/i/llhg.jpg/" target="_blank"><img class="alignright" src="http://img301.imageshack.us/img301/6994/llhg.jpg" border="0" alt="" /></a></p>
<p><strong>Bismihi,</strong><strong><br />
</strong><strong>Allah’ım,</strong><strong><br />
</strong><strong>En sevgilim,</strong><strong><br />
Seni arıyorum… Mevsim güze sarmış, zaman daralmış, bütün sevdiklerim gitmiş. Ben bütün yolları aşmış şimdi yokuşlardayım. Seherin serin rüzgârı üşütüyor ruhumu, ürperiyorum. Uzak sandığım yollar bir bir ayaklarımın altından geçmiş, yakalayamamışım zamanı, varamamışım senin dergâhına. Şimdi uzak dağlara kar yağıyordur, geçit vermez olmuştur bentler. Kirpiklerimin ucundan leyli renklere bağlanmışım, görmemişim senin ülkenden gelen ışıkları, zamanın içine düşmüşüm, kaybetmişim bütün iyi bildiklerimi. Bütün sözlerimi unutmuş, bütün iyiliklerimi yitirmişim. Küsmüşüm, üzülmüşüm, yıkılmışım, kendimi senin ırmaklarına bırakmışım sonra. Yüreğimin coğrafyasını kaybetmişim, bütün dağlarıma kar yağmış, hudutlarına sığmaz olmuş yüreğim.<br />
Gece gündüz demeden ben seni arıyorum, ruhuma kar yağıyor, ellerime kar yağıyor&#8230; Düşünüyorum, ne çok yanılmışım, kendimi ne çok yaralamış, benliğimi ne çok karalamışım.  Yok, saymışım kendimi, bırakmışım nefsimin dizginlerini ansızın. Sonra içimi yakan kor ateşin düşürmüş beni yollara.<br />
Düşmüşüm yollara Rabbim!<br />
Seni arıyorum.</strong></p>
<p><strong> <!--more--></strong></p>
<p><strong>Seni arıyorum!</strong><strong><br />
Bu çöl cehenneminden serin bir yürüyüşe çıkmalıyım diyorum. Ellerimde gül kokusu, gözlerimde bengisu pınarları, ruhumda pişmanlıklar sana gelmeliyim. Kendimden kaçmalı, nefsimin yumuşak ellerinden uzak durmalıyım. Beni yağmalayan nefsim çörekotu misali küçülmeli, düğümlenmeli, bir elif, bir lam, bir he olup, gelip konmalı yüreğimin avuçlarına. Sürüklemeli beni sel misali, götürmeli tanımadığım, unuttuğum, bilmediğim Ummanlara. Yepyeni seferlere revan olmalıyım son soluk. Bütün gerçekler istifhamları savmalı bir bir. Bütün süvarilerim ellerinde cevşenlerle, dualarla dirilmeli ruhumun koynaklarında. Dudaklarım alevlenmeli seni anarken, büyük sonsuzluğun adını dillendirmeli. Çaresizliğim kesik ritimli türkülere kalmamalı, senin yıldızların yağmalı inceden inceye üzerime. Bütün perdeler inmeli karanlığın üzerine. Yeni baştan yeşermeliyim, yeni baştan öğrenmeliyim, yeni baştan bilmeliyim.<br />
Düşmüşüm yollara Allah’ım, yüreğimde bin bir umut, telaşla…<br />
Ve yüreğimde bin bir ah! la…<br />
Seni arıyorum!</strong></p>
<p><strong>Seni arıyorum Allah’ım,</strong><strong><br />
Kalabalıkların orta yerinde, el değmemiş kadim yalnızlıkların en ucunda, söz değmemiş dualarla geliyorum kapına. Yüreğimde beni savuran bir ah var, kimselerin bilmediği, görmediği, duymadığı… İplik iplik ruhuma kırkikindiler yağmakta, ıslanmaktayım seraser. Hani diyor içim hani kimsen, göz göz kanayan yaraların neden sarmaz kimseler? Bir çalı kuşu gibi yalnızım dikenlerin arasında, hangi dala konsam yaralarım kanamakta, ruhum çekilmekte, felaketim olmakta hayat. Dalgalı bir deniz gibi gözyaşlarım, yollarıma dökülmekte. Belli iflas etmişim, yitirmişim kendimi, bitirmişim. Son gemileri kaçırmak üzereyim şimdi rıhtımlarda. Son gemiyi kaçırmadan, soluğum kesilmeden yokuşlarda, düşmeden azmin sırçasından sana gelmeliyim, uzaklara, çok uzaklara gitmeliyim ansızın. Bir telaş var yüreğimde, beni ürperten bir telaş var yüreğimin basamaklarında. Hüzünleri soluyan nefesim kısılmadan, senin dergâhına gelmeliyim vakit çok geç olmadan.<br />
Çaresizim Allah’ım, yalnızım,<br />
Bitmişim, artık çok azım,<br />
Seni arıyorum!</strong></p>
<p><strong>Seni arıyorum!</strong><strong><br />
Seni arıyorum Allah’ım, Kanatları kırılan kuşlar gibi uçamasam da, oylum oylum akan sular gibi akamasam da, sabır denen kaleyi Yakup misali çıkamasam da, nefis denen o dağı yıkamasam da seni arıyorum… Buhur-u Meryem kokan ellerim olsa diyorum. Hüsn-ü kâinatı anlatan dillerim olsa, gülzarı bezeyen hu hu diye katmer katmer açan güllerim olsa diyorum, hepsini senin yollarına dizsem, seni söylesem bin bir kereler… Bütün desenlerin içindesin Rabbim, bütün cümle mahlûkat seni anmakta her dem. Vakit seheri gösterirken, senin huzurunda el açmış yalvarıyorum. Bütün renkler ayağa kalkıyor yeni baştan, gecenin yüzü soluyor, gün can kesiliyor… Oysa ben hala ölgünüm, solgunum, kederlerdeyim. Ruhumun vadilerine kar yağıyor, işgal altındayım. Bütün yollar kapanmış, geçit vermiyor içine düştüğüm hüznün girdapları. Hüzzam duygular fethetmiş yüreğimi. Ruhumun esrarında mutlak sözü söyleyecek umutlar gizli. Havf ve recâ arasında med ceziri yaşıyor gönlüm.<br />
Ey bize son sözü muştulayan Rabbim,<br />
En yüce tanık!<br />
Düşmüşüm yollara Allah’ım, yüreğimde bin bir umut, telaşla…<br />
Ve yüreğimde bin bir ah!la…<br />
Seni arıyorum!</strong></p>
<p><strong>Seni arıyorum!</strong><strong><br />
Bir yemin var aramızda, kadim zamanlardan kalma. Sözümü unutmuş olsam da, soğuk ülkelere yolumu düşürsem de, bütün gidişlerim sanadır, bütün yanılmalarım, bütün günahlarım, bütün cehlim, bütün arsızlığım bilmediğimdendir. Bilseydim yapmazdım, unutmazdım, bile bile ateşlere atmazdım zavallı yüreğimi. Şimdi insafsız bir cehennemde sana yalvarıyorum, af gelmezse senin ülkenden, beni çekip almazsan çıkmazdayım… Bir seher vaktinde alıyorum başımı  sana geliyorum, terk ediyorum bütün dar sokakları, çıkıyorum terse akan bu ırmağın yatağından. Caddeler insan kaynıyor, evler insan yığını. Kıyameti hatırlatıyor, bütün gördüğüm evler. Bütün ayaklar telaş içinde bir yerlere koşturuyor, bağırıyor, çağırıyor bıkmayası. Ürküyorum bu sığ kalabalıklardan, uzaklaşıyorum… Bütün bahçeler işgal altında. Evler taşımıyor bu kadar  ağırlığı. Odalar dar, tavanlar basık, avlular çiçeksiz. Her şey bir kıymık gibi batıyor ruhuma. Bu şehirde her şey bana yabancı. Oturduğum ev, konuştuğum insanlar, yaslandığım ağaç, içtiğim su… Bu emanet hayatın bir taraflarını bırakmışım, ne yandan tutsam elime geliyor Rabbim! Granit duvarları andıran yüreklerin içinde yokum bundan böyle, yokum ısıtmayan duvarların içinde. Sendeyim bundan gayrı, senin ülkenin yollarındayım.<br />
Seni arıyorum ey yüce tanık,<br />
Seni arıyorum…</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Allahı Seviyorum Sanırdım ]]></title>
<link>http://doganzeki.wordpress.com/2009/11/09/allahi-seviyorum-sanirdim/</link>
<pubDate>Mon, 09 Nov 2009 18:03:45 +0000</pubDate>
<dc:creator>doganzeki</dc:creator>
<guid>http://doganzeki.wordpress.com/2009/11/09/allahi-seviyorum-sanirdim/</guid>
<description><![CDATA[Nihat Hatipoğlu   Sevmek çok zor ama bir o kadar da şerefli bir duygudur. Zordur; çünkü sevmek, sevi]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong><em>Nihat Hatipoğlu</em></strong></p>
<p><a title="ImageShack - Image And Video Hosting" href="http://img525.imageshack.us/i/llh.jpg/" target="_blank"><img class="alignleft" src="http://img525.imageshack.us/img525/318/llh.jpg" border="0" alt="" /></a></p>
<div><strong> </strong></div>
<div><strong>Sevmek çok zor ama bir o kadar da şerefli bir duygudur. Zordur; çünkü sevmek, sevilenle seven arasında menfaate dayalı olmayan bir ilgiyi gerektirir. Karşılıklı fedakârlığı, vefayı gerektirir. Cefaya karşı sabrı, sert rüzgârlara karşı dağılmamayı gerektirir. Sevmek, sevileni kırmamayı, ona karşı yanlış yapmamayı, kendi isteklerini sevilenin isteklerine tercih etmemeyi gerektirir.<br />
İsterseniz çocuğunuzu, isterseniz eşinizi, isterseniz bir canlıyı, çevreyi veya başka bir şeyi sevin. Sonuç değişmez. Hayatın zor labirentlerinde bu emaneti yitirmeden yürümeniz şarttır.<br />
Biz bugün farklı bir sevgiden bahsedelim&#8230;<br />
Biz bugün farklı bir sevgiden bahsedelim, belki sevginin esası olan sevgiden bahsedelim. Yüce Allah’a karşı hissetmemiz gereken sevgiden…</strong></div>
<div><strong>Şimdi şöyle bir soru sorsam ve desem ki “ Allah’ı seviyor muyuz?” İnanıyorum ki hepimiz “ Elbette Allah’ı seviyoruz” diyeceğiz. “ Allah sevilmez mi, O’na kurban olalım!” deriz. Bu duygumuzda samimiyiz de. Çünkü hiç kimse “ Allah’ı sevmiyorum” demez, diyemez. Hiç inanmayan bile böyle bir cümlenin yüküne talip olamaz, olmamalıdır da.</strong></div>
<p><strong>
<p>&#160;</p>
<p></strong>O zaman ikinci soruyu soralım ve “O zaman sevgi nedir?” diyelim. Veya bizim sevmemiz yeterli mi? O’nu sevmek mi önemli, yoksa O’nun tarafından sevilmek mi?<!--more--></p>
<p>Ne dersiniz, bütün bu sorulara bir çırpıda makul cevaplar verebilecek miyiz?</p>
<p>Dilerseniz gelir İslâm tarihinin ölümsüz şahikalarından enfes satırlar okuyalım. Bakalım sevgiye nasıl bir anlam yüklemiş büyükler?</p>
<p>Bistamlı Beyazıd sevgi sanılan boş bir kuruntunun, duvarların yüzüne çarparken unutulmaz bir ders verir:</p>
<p>“ Allah’ı seviyorum sanırdım! Ama anladım ki, esas olan O’nun sevmesi imiş. Allah bir kulu severse, onun kalbini kendisi ile meşgul edermiş”</p>
<p>Doğrudur… Bistamlı Beyazıt’ın dediği gibi, sevgi eğer sevilenin sevgisini getirmeyecekse, boş bir kuruntudur. Allah’ı o kadar seveceksin ki, neticede O sizi sevmeye başlayacak. O zaman sizin sevginiz, O’nun sevgisine mahkûm olur. İşte o zaman O’nun gören gözü, işiten kulağı, yürüyen ayağı olursunuz.</p>
<p>Fudayl bin Iyaz’ın, sevgiyi tarif eden dokunaklı sözleri ruh dünyamızda depremler meydana getirecek kadar derindir. Şöyle diyor;</p>
<p>“ Allah’ı seviyormuyuz diye sorarlarsa sus, konuşma. Evet dersen, tavırların evet diyenlerinkine benzemiyor ki! O zaman da münafıklara, sahtekârlara benzersin!”</p>
<p>İşte size Bağdatlı Cüneyd’in cümleleri, Mevlana’nın ufkunu ne kadar da çok hatırlatıyor:</p>
<p>“Şu kalp Allah’a aittir. O’na sakın yabancıyı sokma!”</p>
<p>Sevgide dozu iyi anlamak şarttır. Sevgi teslimiyet ve tam bir tevekkülü gerektirir. Gayrisinden hicret ve fıkrat (ayrılık) gerektirir. Koşmak, koşmak, koşmak ve yine koşmak gerektirir.</p>
<p>Sevginin kapısı hiç kapanmaz zira. Kapıyı kapalı zannediyorsanız, sevgiliyi tanımıyorsunuz demektir. Belki de kapısı kapalı olan sevgili değildir, sevgili olamaz…</p>
<p>Salih Mürri, bir gün vaaz ediyor camide. Ümitsizliği kıracak sözler kullanıyor, ümidin kapılarını açıyor. Ümitsizliğin yakan bir ateş olduğunu anlatıyor. Bunu da şöyle formüle ediyor:</p>
<p>“ Ümitsizliği yenin. Bir insan Yüce Allah’ın kapısını ısrarla çalarsa, kapı mutlaka bir gün açılacaktır!”</p>
<p>Sözler böyleydi ve doğruydu da. Ama cemaatin arkasında bir kadın vardır ve onun dünyasında ayrı, apayrı fırtınalar kopmaktadır. O, Salih’in durduğu yerde değildir. Birden ayağa kalkar ve seslenir:</p>
<p>“ Daha ne zamana kadar böyle demeye devam edeceksin? O kapı hiç kapanmadı ki açılsın!”</p>
<p>Evet; sevgilinin kapısı hiç kapanmaz. Zaten kapısı kapanacak sevgili, sevgili değildir.</p>
<p>Öyle bir sevgili sevin ki, herkesin kapısı kapandığında bile O’nun kapısı açık dursun!</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>
