<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress.com" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>seyir-notu &amp;laquo; WordPress.com Tag Feed</title>
	<link>http://en.wordpress.com/tag/seyir-notu/</link>
	<description>Feed of posts on WordPress.com tagged "seyir-notu"</description>
	<pubDate>Wed, 10 Feb 2010 13:04:01 +0000</pubDate>

	<generator>http://en.wordpress.com/tags/</generator>
	<language>en</language>

<item>
<title><![CDATA[Nehrin Solgun Yüzü'yle yeni bir oyun, yeni bir sahne]]></title>
<link>http://seyirci.wordpress.com/2009/01/25/nehrin-solgun-yuzuye-yeni-bir-oyun-yeni-bir-sahne/</link>
<pubDate>Sun, 25 Jan 2009 18:31:08 +0000</pubDate>
<dc:creator>homonihilis</dc:creator>
<guid>http://seyirci.wordpress.com/2009/01/25/nehrin-solgun-yuzuye-yeni-bir-oyun-yeni-bir-sahne/</guid>
<description><![CDATA[Gökkafes birçok itiraza rağmen sonunda açıldığında “mümkünse o binaya gitmeyeceğim” demiştim kendime]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><a href="http://seyirci.files.wordpress.com/2009/01/nehrin_solgun_yuzu_afis1.jpg"><img src="http://seyirci.wordpress.com/files/2009/01/nehrin_solgun_yuzu_afis1.jpg?w=203" alt="nehrin_solgun_yuzu_afis1" title="nehrin_solgun_yuzu_afis1" width="203" height="300" class="alignright size-medium wp-image-456" /></a>Gökkafes birçok itiraza rağmen sonunda açıldığında “mümkünse o binaya gitmeyeceğim” demiştim kendime. Çirkinliğiyle devasa bir kafes gibi çökmüştü şehrin üstüne. Böylesine berbat bir bina, yasaların hilafında inşa edilebiliyorsa, yıllardır bir ceset gibi çürüyen Park Otel inşaatı neden devam edemiyor? Doğru cevapları alabilmek için, soruyu tersten sormak lazım sanırım.</p>
<p>Neyse, birkaç yıl önce, iş icabı mecburen girince o binaya, kendime verdiğim bir sözü daha çiğnemiş oldum. Tiyatro izlemek için yerin dibindeki bodrum katlarına bile inmiş biri olarak, o melun binaya tekrar gitmek çok da koymadı bana. Böylece, yeni açılan Tiyatro Maan Performans Sahnesi’ni, Türkiye’de bir oyunu ilk defa oynanan Nick Stafford’un Türkçe’ye romantik çağrışımlı <a href="http://seyirci.wordpress.com/1909/01/07/nehrin-solgun-yuzu-tiyatro-studyosu/">Nehrin Solgun Yüzü</a> adıyla çevrilen Katherine Desouza oyunu için görmüş oldum.</p>
<p>Oyunun, Türkçe olmayan kelimeleri acımasızca yasaklayan çevirmeni kızabilir belki ama, oyunu tanımlamak için en uygun söz “suspense” (Türkçe’de o karşılığı tam olarak veren kelime bilmiyorum). Sonunda bir şeyler çözülmüş gibi oluyor ama yine de birkaç alternatif doğru olabilir. Konu kısaca şöyle: Boş zamanlarında, aklını kaçıran kocasını tımarhanede ziyaret eden Fay, doğduğu ufak kentte bir zamanlar ufak bir aşk yaşadığı Kevin ile yeniden iletişime geçer ve onunla yazışmaya, ardından onu hapishanede ziyarete başlar. Kevin, birçok kadını tecavüzün ardından boğarak öldüren Vaftizci Yahya lakaplı seri katil olduğu iddiasıyla tutukludur; ancak ısrarla suçsuzluğunu savunur. Bu sırada ortaya çıkan David ise, daha önce intihara da kalkışmış olan ve iki yıldır kendisinden haber alınamayan kızı Katherine Desouza’nın da Vaftizci Yahya tarafından öldürüldüğünü düşünmekte; kızının akıbetini tam olarak öğrenebilmek için Fay’den yardım istemektedir. Kevin ise, aleyhine tanıklık ederek hapse girmesine sebep olan bir arkadaşının asıl seri katil olduğunu iddia eder ve David’e bire bir uyan bir eşgal verir. Bu çerçevede, oyunda birkaç soru sürekli havada kalıyor:</p>
<ul>
<li> Katherine öldürüldü mü? Yoksa ailesini terk edip kayıplara mı karıştı? Ya da cesedinin bulunamayacağı şekilde intihar mı etti?</li>
<li> David, Katherine’in babası mı, yoksa Vaftizci Yahya mı?</li>
<li> Kevin gerçekten katil mi?</li>
<li> Fay yalnızlığından kurtulmak için geçmişindeki ufacık bir sevgi kırıntısına ne pahasına olursa olsun tutunmaya çalışan mutsuz bir kadın mı? Yoksa Kevin’in suçluluğunu ortaya çıkarmaya çalışan bir görevli mi?</li>
<li> En önemlisi, Fay ile Kevin’in paylaştığı anı, iki liseli gencin yıllar önce nehir kıyısında, arabadan gelen müzik eşliğinde çimenlerin üzerinde masumca yatışlarından mı ibaret? Yoksa o masum anıda, Kevin’in seri katillik deneyiminin ilk belirtilerinin yaşandığı bir olay mı gizli?</li>
</ul>
<p>Kevin’in Fay’den kendisi için yalancı şahitlik istemesinin ardından geçirdiği nöbette sayıkladıkları, bunlara net bir cevap vermeyen oyunun sonunda seyirciye bazı kestirimler yapma şansı veriyor sadece.</p>
<p>Küçük kadrolu ve az sahneli bu oyunda, Tiyatro Maan Performans Sahnesi’nin imkânları güzel kullanılmış. Bazı sahnelerin, ışık altında saydamlaşan arka planın gerisine taşınması, yerden ve blackout’tan tasarruf sağlamış ama bir noktada o sahnelerden birini aydınlatan spotların bozulması biraz sıkıntı yaşattı kadroya. Geriye kalan üç mekan olan hapishane görüşme odası, park ve kitapçı için gerekli değişimler ise, biraz da sahnenin ortasında duran ve bir seferinde kitaplık olarak kullanılan, diğer kullanımlarını pek çıkaramadığım hantal ve zor yer değiştirilen sütun sebebiyle, uzunca sürüyordu.<br />
<a href="http://seyirci.wordpress.com/2007/02/14/bocek-dot/">Böcek</a>’te birkaç dakikada ölüveren Gökçer Genç, burada iyi bir Kevin olmuş. <a href="http://seyirci.wordpress.com/2008/11/16/bana-bir-picasso-gerek-duru-tiyatro/">Picasso</a>’da daha yeni izlediğimiz Ayça Bingöl de rahat ve abartısız oyunuyla iyiydi. Sahnede ilk defa gördüğüm Mahmut Gökgöz ise nedense çok fazla tekledi ve sözlerini unuttu.</p>
<p>Ahmet Levendoğlu’nun, belli kelimeleri, daha yaygın ancak yabancı kaynaklı alternatiflerini tamamen dışlarcasına ısrarlı kullanımı, metnin önüne geçiyor sanki. David’in oyun boyunca birkaç defa bir şeylerin “ayırdında” olması, “tanılama ve sağaltımdan” bahsetmesi, okumuş yazmış bir adam için çok yadırgı durmayabilir. Ama hayatında kitap okumamış, bir köyde yetişmiş ve acımasız bir seri katil haline gelmiş Kevin’in “düşlemlemek” gibi sözcükler kullanması gerçek dışı kalıyor. Ancak yine de, David’in ara sıra bazı şeylerin “farkında da olması” dileğini atlamamak şartıyla, bu uğraşı olumlu buluyorum.</p>
<p>Öte yandan çevirmen, geçen sezon Tiyaro Dergisi’nde birkaç ay süren bir çeviri tartışmasının ardından, yine aynı eleştirilere maruz kalabilecek bir çeviri yapmış. <a href="http://seyirci.wordpress.com/2007/05/03/inishmaan%e2%80%99in-sakati-istanbul-dt/">Inishmaan’ın Sakatı</a>’ndaki “ittiğimin dünyası” bu sefer bolca “düdükleniyor”. DT’de küfredilemiyor olabilir ama özel bir sahnedeki seri katil de şöyle doya doya bir küfredemeyecek mi? Bir de bu denli Türkçeleştirilmiş bir oyunda, bizim mobesenin dengi olan, kolaylıkla “güvenlik kamerası” denebilecek CCTV’nin metinde “sisitivi” olarak bırakılmış olması ilginçti.</p>
<p>Ufak ışık aksiliğine, hafif aksak dekora rağmen, genel olarak iyi bir oyunun ve yeni bir salonun bize kazandırılmış olması güzel.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Çağdaş Tiyatroda Mitolojinin Gücü]]></title>
<link>http://seyirci.wordpress.com/2008/11/30/cagdas-tiyatroda-mitolojinin-gucu/</link>
<pubDate>Sat, 29 Nov 2008 22:14:51 +0000</pubDate>
<dc:creator>homonihilis</dc:creator>
<guid>http://seyirci.wordpress.com/2008/11/30/cagdas-tiyatroda-mitolojinin-gucu/</guid>
<description><![CDATA[Talimhane Tiyatrosu, meraklıları için değişik fırsatlar sunmaya devam ediyor. Ölüm Ayrıcalığı’ndan s]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img src="http://seyirci.wordpress.com/files/2008/11/the_brothers_size_afis.jpg?w=212" alt="the_brothers_size_afis" title="the_brothers_size_afis" width="212" height="300" class="alignleft size-medium wp-image-253" /><strong><a href="http://www.talimhanetiyatrosu.com/"><span style="color:#0000ff;">Talimhane Tiyatrosu</span></a></strong>, meraklıları için değişik fırsatlar sunmaya devam ediyor. <strong><a href="http://seyirci.wordpress.com/2008/10/31/el-privilegio-de-morir-provisional-danza/"><span style="color:#0000ff;">Ölüm Ayrıcalığı</span></a></strong>’ndan sonra, bu sahnede izlediğimiz ikinci yabancı oyun Actors Touring Company ve Young Vic ortak yapımı olan <strong><a href="http://seyirci.wordpress.com/2008/11/19/the-brothers-size-actors-touring-company-young-vic/"><span style="color:#0000ff;">The Brothers Size</span></a></strong> oldu. Üç oyuncunun hiç ara vermeden, dans ederek, şarkı söyleyerek, tüm güçleriyle gümbür gümbür oynadıkları oyundaki performanslarından etkilenmemek güçtü. Dahası, bir de oyunun, metnin kendi güzelliğini var. </p>
<p>Konu kısaca şu: Oshoosi hapisten çıkar ve abisi Ogun’un yanına yerleşir. Amacı, hapisteyken hayallerini kurduğu serbest hayatı yaşamak, eğlenmek, kız tavlamak, seyahat etmektir. Ama abisi Ogun buna engel olur. Oshoosi’nin, kendisi gibi belirli, düzenli, yerleşik bir hayat yaşamasını ister. Onu, kendi tamirhanesinde çalışmaya zorlar, sürekli istediği arabayı ona vermez. Yeniden belaya bulaşmaması için ona sürekli hapishaneyi hatırlatır ve uyarılarda bulunur.</p>
<p>Abisinin bu sıkı tavrından sıkılan Oshoosi’ye, hapisten arkadaşı olan Elegba bir araba hediye eder. Oshoosi bir yandan tamirhanede çalışmaya devam ederken, diğer yandan da Elegba ile zaman geçirmeye başlar. Bir akşam Elegba arabaya uyuşturucu yerleştirir ve polisler bunu fark edince, Oshoosi’in tekrar hapse girmemek için kaçmaktan başka çaresi kalmaz. Ogun, tüm çabalarına rağmen başını derde sokan kardeşini yine de kabullenir ve ona kaçması için bir araba verir. Oyun iki kardeşin dramatik ayrılığı ile sona erer.</p>
<p>Aslında ilk anlatışta, pek de ilgi çekici, yenilikçi bir öyküsü yok oyunun. Ancak, oyunda her üç karakterin de Batı Afrika halklarından Yorubaların mitolojisiyle doğrudan ilişkilendirilmiş olmaları, oyunu asıl ilgi çekici kılan nokta. Bu üç adamın temsil ettiği tanrılar ve oyunda olup bitenlerle mitolojik hikayelerin kesişimi şöyle:</p>
<p>Büyük kardeş Ogun Size, küçüğünü sürekli koruyup kollamak, yönlendirmek zorunda olan, aynı zamanda yerleşik ve belirli bir hayatı tercih etmiş bir adam. Çok çalışmış ve kazandıklarıyla kendisine bir tamirhane açabilmiş. Şimdi hapisten çıkan küçük kardeşinin de kendi gibi düzenli ve aklı başında bir hayat sürmesini istiyor. Onu doğruya, aslında kendi doğru bildiğine yönelmeye zorluyor. Ogun, Yoruba mitolojisinde ateşin ve demirin tanrısının ismi, yani yerleşikliği, olgunluğu ve gücü simgeliyor.</p>
<p>Küçük kardeş Oshoosi ise çok daha uçarı, yerinde duramayan ve çalışmaktan hoşlanmaya bir kişiliğe sahip. Başı beladan hiç kurtulmamış, hayatı boyunca sürekli çuvallamış. Üstelik, farkında olmasa da yine çuvallamak üzere. Hapisten çıktıktan sonraki hayatını abisinin tamirhanesinde çalışarak değil, bir araba alıp, etrafta gezinip, kızları “avlayarak”, Meksika’yı, hatta Madagaskar’ı görmeye giderek geçirmek istiyor. Oshoosi’nin mitolojik karşılığı olan Oxosi ya da Ochosi, avcılık ve orman tanrısı. Yerinde duramaması, sürekli gezmek, yeni yerler görmek istemesi bundan kaynaklanıyor. Bu tanrının aynı zamanda adalet arayanların dua ettiği tanrı olması da, oyundaki siyahlara karşı adaletsizlik vurgusunu güçlendiriyor.</p>
<p>Oshoosi’nin hapisten arkadaşı olan Elegba, oyunda kilit role sahip. Önce abisinin vermeyi reddettiği arabayı Oshoosi’ye karşılıksız hediye ediyor. Ardından o arabaya uyuşturucu yerleştirerek Oshoosi’nin kaçıp gitmesine sebep oluyor. Elegba’nın mitolojik karşılığı olan Elegba ya da Eshu isimli tanrı, kesişen yolların ve yolcuların tanrısı. Üstelik Eshu, oyuncu bir tanrı. İnsanları, onlara birşeyler öğretmek, doğru yolu göstermek için önce kandırıp birbirine düşürüyor, ardından ortaya çıkıp ders veriyor. </p>
<p>Elegba’nın, bu mitolojik kurgu dahilinde, Ogun ve Oshoosi’ye iki konuda ders verdiğini, onları iki konuda doğruya yönelttiğini söylemek mümkün:</p>
<p>1. Birbirinizin hapishanesi olmayın: Ogun, annesi ve babası öldükten sonra, kendisi çok büyük olmasa da Oshoosi’ye hep bakmak, ona göz kulak olmak, onu yetiştirmek zorunda kalmıştır. Buna rağmen Oshoosi sürekli hata yapar ve onun yaptığı her hatada, çevredekiler Ogun’u suçlar. Oshoosi hata yaptıkça, Ogun üzerine düşen görevi yerine getirememiş sayılır. O her düştüğünde, “çelmeyi takan” sanki Ogun’dur. Bu yüzden Oshoosi, hayatı boyunca Ogun’un hapishanesi olmuştur.</p>
<p>Ogun, Oshoosi’nin, hapse girerek doruk noktasına ulaştırdığı bu başarısızlığını artık sonlandırmaya kararlıdır. Bu amaçla, kardeşini sıkı kontrol altında tutar. Onu zorla çalıştırır, nerede kiminle neler yaptığını sorgular. Oshoosi hapisten çıkmıştır ama artık, parmaklıkları olmayan başka bir hapishanede gibidir.</p>
<p>Sonuçta iki kardeş birbirinin hapishanesi olmuştur. Oyunun başında yere tebeşirle çizilen ve oyuncuların hareket alanını sınırlayan çember, her şeyden önce bu birbirine tutsak olma durumunu temsil eder.</p>
<p>2. Herkesin doğrusu kendine: Ogun’un, biraz küçüklüğünden beri o yönde yönlendirildiği için, biraz da kendince doğru olan bu olduğu için Oshoosi’yi sokmaya çalıştığı kalıp, küçük kardeşe hiç uymaz. Bu iki adam, kardeş olmakla birlikte, farklı ve hatta zıt karakterlere sahiptir. Birinin doğrusu diğerine uymaz. Aralarındaki sevgiyle karışık sürekli çatışmanın bir sebebi de budur. İkisinin, özellikle de Ogun’un, bu gerçeği fark ederek diğerini olduğu gibi kabullenmeyi öğrenmesi gerekir.</p>
<p>İşte bu iki çatışmayı çözümlemek için, hilebaz tanrı Elegba çıkar ortaya. Oshoosi’ye hediye edilen arabadan dolayı Ogun’un bile heyecanlandığı gözden kaçmaz. Ama Elegba, ikisini de aldatmaktadır. Bir an için düşünmemelerini, sorgulamamalarını sağlar ve Oshoosi’nin kaçışıyla sonuçlanan olayları başlatır. Böyle davranarak, hem iki kardeşi birbirleri için yarattıkları hapishaneden kurtarır, hem de Ogun’a kendi gerçeğinin Oshoosi’nin gerçeğine uymadığını, onun kendi gerçekliğinde kendi hayatını yaşaması gerektiğini öğretir.<br />
<img src="http://seyirci.wordpress.com/files/2008/11/the_brothers_size001.jpg" alt="the_brothers_size001" title="the_brothers_size001" width="250" height="167" class="alignright size-full wp-image-255" /><br />
Oyun, bu iki temayı Batı Afrika mitolojisiyle yoğurarak sunarken, şekilsel olarak da aynı kültürün törensel geleneklerinden yararlanıyor. Sürekli hareket halinde olan, dans eden, şarkılar söyleyen bu üç adamın performansı, zaman zaman sanki bir ayine dönüşüyor. Oyuncular, bir daireden ibaret oyun alanında, hiçbir dekor ya da ek malzeme kullanmadan, çıplak toprak üzerinde kadim öykülerini anlatan Afrikalılar gibi oynuyorlar. Hatta zaman zaman seyirciye dönüp “Ogun şöyle söyler”, “Elegba şunları yapar” cümleleriyle az sonra yapacaklarını anlatmaları, bilge bir öykü anlatıcısının tüm kabileyi etrafında toplayıp eski zamanlardan kalma efsaneleri anlatışını hatırlatıyor. Böylece – en azından Talimhane Tiyatrosu’nda – sahnenin etrafına dizilmiş olan seyirciler de bu kabilenin birer bireyi haline geliyor, hemen birkaç adım ötelerinde olup biten anlatıya bir şekilde dahil oluyor. </p>
<p>Bu türden bir anlatımın içine, her karakterin kendi kişiliğinin özünü anlattığı oldukça keyifli monologlar yerleştirilmiş. Böylece seyirci, Oshoosi’nin hapishane kütüphanesindeki kitapta Madagaskar’ı gördüğünde nasıl heyecanlandığını, Ogun’un kardeşini tek başına büyütmeye çalışırken kendini ne kadar kıstırılmış ve başarısız hissettiğini, Elegba’nın, hapiste bir gece abisinin adını sayıklayarak ağlayan Oshoosi’nin hislerine “sanki kendisinin de özlediği bir abisi varmış gibi” nasıl ortak olduğunu, bunları gerçekten yaşamış kişilerden dinliyor gibi öğrenebiliyor.</p>
<p>Böyle güzel bir oyunun en önemli özelliği, yazarının henüz 1980 doğumlu, Yale School of Drama’dan geçen sene mezun olmuş genç bir yazar olması. Bu bir yazarın gelişimini izlemek sanırım keyifli olacaktır, oyunlarını izleme şansına erişenler için.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Ölüm Ayrıcalığı]]></title>
<link>http://seyirci.wordpress.com/2008/11/21/olum-ayricaligi/</link>
<pubDate>Fri, 21 Nov 2008 21:12:49 +0000</pubDate>
<dc:creator>homonihilis</dc:creator>
<guid>http://seyirci.wordpress.com/2008/11/21/olum-ayricaligi/</guid>
<description><![CDATA[Talimhane Tiyatrosu’na sanırım (ve umarım) bolca yabancı konuk topluluk gelecek. İlk örnek Carmen We]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img src="http://seyirci.wordpress.com/files/2008/11/olum_ayricaligi_01.jpg" alt="olum_ayricaligi_01" title="olum_ayricaligi_01" width="230" height="180" class="alignleft size-full wp-image-240" />Talimhane Tiyatrosu’na sanırım (ve umarım) bolca yabancı konuk topluluk gelecek. İlk örnek Carmen Werner ve Provisional Danza idi. Dans gösterisi olarak sunulan <strong><a href="http://seyirci.wordpress.com/2008/10/31/el-privilegio-de-morir-provisional-danza/"><span style="color:#0000ff;">El Privilegio de Morir</span></a></strong> (Ölüm Ayrıcalığı) aslında dans tiyatrosu da sayılabilecek bir içeriğe sahipti. Üstelik de ilgi çekici bir teması vardı: <strong><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Edward_Hopper"><span style="color:#0000ff;">Edward Hopper</span></a></strong> resimleri ve ölmek ayrıcalığı&#8230;</p>
<p>Dansçılar sahnede tabloları tek tek canlandırırken, bir yandan da ölmek ayrıcalığına bir türlü ulaşamayan bir adam umutsuzca kendini öldürmeye çalışıyordu. Dansçılardaki güç ve dinamizm gerçekten etkileyiciydi. </p>
<p>Hopper tablolarını dans formatında canlandırmak güzel bir fikir. Ancak gösterinin çıkış noktasında temel bir aksaklık mevcut. Broşürde şunlar yazıyor: “Bu yapıt Edward Hopper’ın resimlerinden esinlenerek yaratıldı; onun resimlerindeki karakterlerin yansıttığı huzurdan, ışıltıdan, renklerden ve başka şeylerden esinlenilerek&#8230; Resimlerdeki herkes bir şeyi ya da birilerini bekler gibi; acı çekmiyorlar, belki de ölüm ayrıcalığını beklemekteler&#8230;”</p>
<p>İkinci cümle, Hopper resimlerindeki ana temayı bekleyiş olarak yorumlama eğilimindeki biri için, nihai beklentiyi tanımlamak açısından isabetli sayılır. Gösterinin adına ve içeriğine de uyuyor. Ama ilk cümleyle arasında bir çelişki var. Diyelim ki ikincisi doğru, bu insancıklar gerçekten bir şeyi, hatta ölümü, gösterinin iddiasıyla “ölebilme ayrıcalığını” bekliyorlar. Bu noktaya iki şekilde gelmiş olabilirler:</p>
<p>1. Hayatları acı, mutsuzluk ve (çoğu insanın ya da resimleri görmemiş çoğu insanın yorumuna güvendiği çoğu başka insanın Hopper’a şıp diye atfettiği) hüzün ile doludur. Bu hayatı yaşamaktan mut almamaktadırlar. Ama bir türlü de bu hayatı sonlandıramazlar. O zaman da oturur ölümü beklerler ya da, gösteride olduğu gibi, olur olmaz yöntemlerle intihara kalkışırlar.</p>
<p>2. Bu insanlar acı falan çekmemektedir, mutsuz da değildir. Ama mutlu da olamazlar. Hayatlarına bir yön, anlam, sebep bulamamışlardır. Anlamsız kalmışlar, amaçsızlaşmış, inançsızlaşmışlardır. Bu insanlar için herhangi bir şeyi yapmak ile yapmamak arasında bir seçim mümkün değildir, çünkü her iki seçim de eşit oranda anlamsızdır. O yüzden bu insancıklar, tıpkı aslında yaşayamadıkları gibi, ölememektedir de. Kendi vermedikleri bu karar, doğanın işleyişi gereği kendiliğinden gerçekleşecektir ve mevcut anlamsızlıkları başka bir anlamsızlığa dönüşecektir. Hopper’ın insanlı resimlerindeki beklerdururluk, aslında ikinci tür insanları anlatır, desem yanıltıcı bir genelleme yapmış olur muyum? “Bana göre” öyle derim, o zaman.</p>
<p>Aynı noktaya, ölme ayrıcalığını bekleme noktasına, farklı yollardan gelen bu iki tür insanı ele aldığımızda, gösteri içeriğine uygun olan elbette birincisi. Ama hangisi olursa olsun, yukarıda alıntılanan iki cümleden ilki yersiz oluyor. Çünkü her iki durumda da bu insanlarda ne huzur ne de ışıltı görmek mümkün olacaktır. Bu durumda anlatılmak istenen ile, bu anlatılmak istenenin Hopper’a bağlanışı ve sahnede canlandırılan resimlere eklenen dramatizasyon  arasında bir bağlantısızlık oluşuyor. </p>
<p>Yine de, isminden ve amacından bağımsız şekilde, gösteriyi sırf dans olarak izlemek bile keyif verici. Hatta kendini bir türlü öldüremeyen zavallı adamın sonuçsuz çabalarına şuursuzca gülen bir “homo nonsemioticus” iseniz, düpedüz eğlenmeniz bile mümkün.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[2007-2008'in en iyi beşleri]]></title>
<link>http://seyirci.wordpress.com/2008/10/18/2007-2008in-en-iyi-besleri/</link>
<pubDate>Sat, 18 Oct 2008 12:22:24 +0000</pubDate>
<dc:creator>homonihilis</dc:creator>
<guid>http://seyirci.wordpress.com/2008/10/18/2007-2008in-en-iyi-besleri/</guid>
<description><![CDATA[Önceki sezon sonunda olduğu gibi, yeni sezonun ilk oyununu görmeden önce, geçen sezonun (2007-2008) ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Önceki sezon sonunda olduğu gibi, yeni sezonun ilk oyununu görmeden önce, geçen sezonun (2007-2008) kendimce ilk beşlerini açıklıyorum. Festival dahil 49 oyun görmüşüm, en çok şunları beğenmişim: </p>
<p><span style="color:#ff0000;"><span style="text-decoration:underline;"><strong>İlk 5 Oyun:</strong></span></span></p>
<p><strong><a href="http://seyirci.wordpress.com/2007/12/01/kurklu-merkur-dot/"><span style="color:#0000ff;">Kürklü Merkür</span></a></strong> &#8211; Dot<br />
<strong>Seyir Notu<code>&#62;&#62; </code></strong><a href="http://seyirci.wordpress.com/2007/12/14/kurklu-merkur-yikimardi-dunyada-yasamin-cigligi/"><strong><span style="color:#ff0000;">Yıkımardı dünyada yaşamın çığlığı</span></strong></a></p>
<p><strong><a href="http://seyirci.wordpress.com/2008/01/15/sivas93-dostlar-tiyatrosu/"><span style="color:#0000ff;">Sivas&#8217;93</span></a></strong> &#8211; Dostlar Tiyatrosu<br />
<strong>Seyir Notu<code>&#62;&#62; </code></strong><a href="http://seyirci.wordpress.com/2008/01/16/sorular-ve-ozur/"><strong><span style="color:#ff0000;">Sorular ve özür&#8230;</span></strong></a></p>
<p><span style="color:#000000;"><strong><a href="http://seyirci.wordpress.com/2008/05/02/seylerin-sekli-yeni-kusak-tiyatro/"><span style="color:#0000ff;">Şeylerin Şekli</span></a></strong> &#8211; Yeni Kuşak Tiyatro </span><br />
<strong>Seyir Notu<code>&#62;&#62; </code></strong><a href="http://seyirci.wordpress.com/2008/05/03/seylerin-sekli-iki-vazgecis/"><strong><span style="color:#ff0000;">İki vazgeçiş</span></strong></a></p>
<p><span style="color:#000000;"><strong><a href="http://seyirci.wordpress.com/2008/05/22/geyikler-lanetler-arca-azzurra-teatro/"><span style="color:#0000ff;">Geyikler Lanetler</span></a></strong> &#8211; Arca Azzurra Teatro</span></p>
<p><strong><a href="http://seyirci.wordpress.com/2008/03/08/39-basamak-kent-oyunculari/"><span style="color:#0000ff;">39 Basamak</span></a></strong> &#8211; Kent Oyuncuları<br />
<strong>Seyir Notu<code>&#62;&#62; </code></strong><a href="http://seyirci.wordpress.com/2008/03/10/39-basamak-eglenceli-bir-uyarlama/"><strong><span style="color:#ff0000;">Eğlenceli bir uyarlama</span></strong></a></p>
<p><span style="color:#ff0000;"><span style="text-decoration:underline;"><strong>İlk 5 Oyuncu:</strong></span></span></p>
<p>Serkan Altunorak &#8211; <strong><a href="http://seyirci.wordpress.com/2007/12/01/kurklu-merkur-dot/"><span style="color:#0000ff;">Kürklü Merkür</span></a></strong><br />
Rıza Kocaoğlu &#8211; <strong><a href="http://seyirci.wordpress.com/2007/12/01/kurklu-merkur-dot/"><span style="color:#0000ff;">Kürklü Merkür</span></a></strong><br />
Cemil Büyükdöğerli &#8211; <strong><a href="http://seyirci.wordpress.com/2007/12/01/kurklu-merkur-dot/"><span style="color:#0000ff;">Kürklü Merkür</span></a></strong><br />
Bartu Küçükçağlayan &#8211; <span style="color:#000000;"><strong><a href="http://seyirci.wordpress.com/2008/05/02/seylerin-sekli-yeni-kusak-tiyatro/"><span style="color:#0000ff;">Şeylerin Şekli</span></a></strong><br />
Tansu Biçer &#8211; <strong><a href="http://seyirci.wordpress.com/2008/03/23/infazci-no14-semaver-kumpanya/"><span style="color:#0000ff;">İnfazcı No:14</span></a></strong></p>
<p><strong>Not:</strong> Yine en iyi beşte sıralama yok. Hepsi en birinci&#8230;</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Şeylerin Şekli: İki vazgeçiş ]]></title>
<link>http://seyirci.wordpress.com/2008/05/03/seylerin-sekli-iki-vazgecis/</link>
<pubDate>Sat, 03 May 2008 20:04:31 +0000</pubDate>
<dc:creator>homonihilis</dc:creator>
<guid>http://seyirci.wordpress.com/2008/05/03/seylerin-sekli-iki-vazgecis/</guid>
<description><![CDATA[Şeylerin Şekli ilk bakışta aşkı ve sanatı sorgular gibi gözüküyor. Açılış direkt olarak sanatın ne o]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><a href="http://seyirci.wordpress.com/2008/05/02/seylerin-sekli-yeni-kusak-tiyatro/"><span style="color:#0000ff;"><strong>Şeylerin Şekli</strong></span></a> ilk bakışta aşkı ve sanatı sorgular gibi gözüküyor. Açılış direkt olarak sanatın ne olduğu, ne olması, neleri nasıl anlatması gerektiği ile ilgili. Kapanış da bir ölçüde ne olmadığını anlatıyor. Arada ise aşk ele alınmış. Adam’ın güvensizliği sebebiyle kaçırdığı fırsatlar, Jenny’yi en yakın arkadaşına kaptırması, ama hâlâ içten içe sevmesi, bu arada güzel olduğu kadar küstah Evelyn’i bulması, ona aşık olması ama onun kendisine neden aşık olduğunu bir türlü çözememesi, sonra birazcık kendine güveni gelince başka kadınları düşünmeye başlaması, hatta Jenny’yle gecikmiş de olsa bir yakınlaşma yaşaması&#8230; Bir tür aşk öyküsü.</p>
<p>Ama her ikisi de asıl meselenin yan unsurları. Oyunda aşk da sanat da irdeleniyor, evet, ama asıl konu vazgeçiş. Adam tüm hayatından aşkı uğruna vazgeçiyor. Alışkanlıklarını, yaşantısını değiştirip arkadaşlarını terk ediyor. Burnunu bile yaptırıyor. Sonunda yaşadıklarının tamamının yalan çıkması, bu sorgusuz terk edişin, mutlu olmadığını düşündüğü hayattan ilk fırsatta vazgeçişin bir cezası.</p>
<p>Bu dönüşüm Adam’a hiç değilse bir şeyler öğretiyor. Evelyn tarafında ise bunu rahatlıkla söylemek mümkün değil. O da sanat uğruna büyük bir vazgeçiş yaşıyor aslında, tüm insanı değerlerden, kendi sözleriyle “aileden, dinden, toplumdan, devletten” uzaklaşıyor. İnandığı mutlak sanatı icra etmek uğruna, bir insanı kandırıp manipüle edebiliyor. Sonunda ortaya çıkardığı “eser” ile gurur da duyuyor. O kadar ki, pişmanlık bile hissetmiyor. Övgüler alacağını, sanat hayatına müthiş bir başlangıç yapacağını düşünüyor. Adam’a göre bu sanat değil, olsa olsa dizginlenemeyen ilgi çekme ihtiyacının bir sonucu. Ama Evelyn’in umurunda değil, o kadar vazgeçmiş insanlığından.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Aylar süren bekleyiş]]></title>
<link>http://seyirci.wordpress.com/2008/04/26/evlilikte-ufak-tefek-cinayetler/</link>
<pubDate>Sat, 26 Apr 2008 20:20:20 +0000</pubDate>
<dc:creator>homonihilis</dc:creator>
<guid>http://seyirci.wordpress.com/2008/04/26/evlilikte-ufak-tefek-cinayetler/</guid>
<description><![CDATA[Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler’in biletini 14 Ocak’ta almışız, 25 Nisan’daki gösterim için. Üç ayda]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><a href="http://seyirci.wordpress.com/2008/04/25/evlilikte-ufak-tefek-cinayetler-oyun-atolyesi/"><span style="color:#0000ff;"><strong>Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler</strong></span></a>’in biletini 14 Ocak’ta almışız, 25 Nisan’daki gösterim için. Üç aydan fazla olmuş. Şu anda bu sezonun biletleri bitmiş durumda, gelecek sezonun biletleri eylülde çıkacakmış. Oyuncuların popülerliğinden kaynaklanıyor olsa da bir tiyatro oyununun kapalı gişe oynaması iyi bir şey.</p>
<p>Ancak bu oyun bu kadar beklenecek, bilet bulmak için uğraşılacak kadar iyi bir oyun değil. Sahnelenişinden değil, oyun metninden bahsediyorum. Temelde karı koca arasındaki zamanla aşkın yanı sıra nefreti de içerecek şekilde gelişen ilişkiyi anlatıyor. Fransızlar ikili, hatta üçlü<br />
aşk ilişkilerini irdelemek konusunda, başka herhangi bir milletin yaklaşamayacağı denli çok üretim yapmış olmalılar. Yıpranmış ancak tükenmemiş bir sevginin, bir sürü hırgür sonunda iki sevgiliyi bir araya getirişini bu sezon <a href="http://seyirci.wordpress.com/2007/12/23/koca-bir-ask-cigligi-aysa-produksiyon-tiyatrosu/"><span style="color:#0000ff;"><strong>Koca Bir Aşk Çığlığı</strong></span></a>’nda da izlemiştik. Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler de aynı konuda fazla yeni bir şey söylemeyen, olsa olsa kocaları karılarını ihmal etmelerinin sonuçlarına karşı uyaran bir oyun.</p>
<p>Oyunda artık klasikleşmekte olan bir Haluk Bilginer izledik. Ancak Vahide Gördüm’de aynı tadı alamadık. Gördüm role girememişti sanki, tavrını belirleyememişti. Bir yandan yaptıkları için vicdan azabı duyan, öte yandan kendini haklı çıkaracak sebepleri olan bir kadının ikilemini izleyemedik. Konsantrasyon sorunu vardı sanki, hatta zaman zaman prova yapmakta olan Haluk Bilginer’in karşına sırf diğer rolü okumak için çıkmış birini izliyormuş gibi hissettim. O akşama özel bir durumdu umarım.</p>
<p>Yine de oyun seyirciden büyük alkış aldı. Ancak bir kez daha, izleyenler izlediklerinin üzerinde ne kadar düşünüyorlar, merak ettim. Oyunun ilk perdesinde daha çok komedi unsurları ağırlıktaydı. Üstelik de sahnede, böyle bir malzemeyi çok iyi kullanan bir oyuncu var. Seyircinin neşelenmesi çok normal. Ancak ikinci perdede, işin rengi ortaya çıkıp oyun drama doğru hızla ilerlerken, Haluk Bilginer’in gayet sinirli ya da üzgün tepkileri bile seyircilerin gülüşmelerine sebep oldu. Sanki izleyici, oyunun komik yerlerini alımlıyor, gülecek bir şey bulamadığı diğer bölümleri, televizyonda reklam izler gibi boş boş izleyip, yeniden güleceği zamanı sabırla ve tetikte bekliyor. Bir küçük fırsat bulduğu anda da kahkahayı basıyor. Üstelik Oyun Atölyesi’nin seyirci kitlesi, toplumun daha yüksek eğitimli bir bölümünden oluşuyor. Yani bu tavırları daha da anlaşılmaz.</p>
<p>Ey tiyatro izleyicisi&#8230; Tiyatro sırf sizi güldürmek için yapılmaz. Her duruma gülmeyiniz. Trajikomik durumlarda, hatta ironik esprilerde gülerek, kendiniz komik duruma düşmektesiniz. Lütfen izlediğiniz oyunu tüketmeye değil anlamlandırmaya çalışınız. Aksi durumda hızla tükettiğiniz her şey gibi tiyatronun da bitmesine sebep olursunuz. Düşününüz&#8230; Korkmayınız, düşünmekten zarar gelmez&#8230;</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Ful yaprakları]]></title>
<link>http://seyirci.wordpress.com/2008/04/23/ful-yapraklari/</link>
<pubDate>Wed, 23 Apr 2008 18:14:05 +0000</pubDate>
<dc:creator>homonihilis</dc:creator>
<guid>http://seyirci.wordpress.com/2008/04/23/ful-yapraklari/</guid>
<description><![CDATA[Yalnız bir adam var. Yalnızlığının nedeni belirsiz. Aslında yalnız olup olmadığı da pek belli değil.]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Yalnız bir adam var. Yalnızlığının nedeni belirsiz. Aslında yalnız olup olmadığı da pek belli değil. Bir genç kadınla çetleşiyor. Kadın doğuştan sakat, tekerlekli sandalyeye mahkum. Ama adama balerin olduğunu söylüyor. Annesi o doğarken ölmüş. Ona ablası bakıyor. İki kız kardeşi, babaları terk etmiş. Abla gündüz çalışmanın yanı sıra geceleri de fahişelik yapıyor. Sonunda bir akşam, kardeşinin çetleştiği acayip adam müşterisi oluyor.</p>
<p>Bu iki kadının öyküsüne rağmen, oyun aslında adamın etrafına kurulmuş. Kadınların hikayesi kısa ve sıradan. Adamınki ise belirsiz. Karısı var, ama bazen yok. Bazen onu başka bir adam için terk etmiş, bazen adam onu açık denizde yüzerlerken boğmuş. Adamın işi belli değil. Ama resim yapıyor. Yüzü olmayan bir kadını çiziyor hep. Lisedeyken, çok sevdiği ayakkabılarını giydiği bir gün bir kızı öpmüş. Bir tankın ardına bağlanıp sürüklenirken de aynı ayakkabıları giyiyormuş. Ya da kızı aslında başkası öpmüş, kendisi de tanka bağlanıp sürüklenen adamı izlerken gülen askerlerden biriymiş. Adam bunları anlatıp duruyor, hangilerinin doğru olduğu belli değil.</p>
<p>Uzun zamandır izlemek istediğim <a href="http://seyirci.wordpress.com/2008/04/19/ful-yapraklari-istanbul-dt/"><span style="color:#0000ff;"><strong>Ful Yaprakları</strong></span></a>&#8216;na sonunda gittim. Ne düşüneceğimi pek bilmiyorum. Bir şeyler anlatmaktan çok olasılıklar, fikirler, olaylar bombardımanıyla kafa karıştırıp düşündürmeye yönelik bir oyun. Bu tür oyunlar izledik daha önce, ama bir Türk yazardan ikinci defa izliyoruz. Civan Canova, Mikadonun Çöpleri’ndeki adamı güncelleştirmiş. Kadını da ikiye bölmüş ve daha da arızalandırmış. Sonuçta Canova, Anday’dan hiç de uzak değil. Bu açıdan oyun, anlatmacı, hatta göstermeci Türk tiyatrosu içinde farklı, özgün bir yere sahip. Uzun süredir oynanıyor, hep de oynanmalı.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Neleri unuttuk, farkında mısınız?]]></title>
<link>http://seyirci.wordpress.com/2008/04/05/444-neleri-unuttuk-farkinda-misiniz/</link>
<pubDate>Sat, 05 Apr 2008 14:10:46 +0000</pubDate>
<dc:creator>homonihilis</dc:creator>
<guid>http://seyirci.wordpress.com/2008/04/05/444-neleri-unuttuk-farkinda-misiniz/</guid>
<description><![CDATA[Bize verilmiş hayatları yaşıyoruz. Bunu yaşa, şunu terk et&#8230; Bunu bil, şunu unut&#8230; Bunu se]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img class="alignleft size-medium wp-image-177" style="float:left;" src="http://seyirci.wordpress.com/files/2008/04/444-oyun-afisi009-178x300.jpg" alt="" width="178" height="300" />Bize verilmiş hayatları yaşıyoruz. Bunu yaşa, şunu terk et&#8230; Bunu bil, şunu unut&#8230; Bunu sev, şundan öldüresiye nefret et&#8230; Bilinçsizleşiyoruz, belleksizleşiyoruz, umursuzlaşıyoruz&#8230; Hayatımıza ilişkin en önemli ayrıntıları hatırlamaz oluyoruz. Birilerinin bize sürekli hatırlatması gerek.</p>
<p>Yiğit Sertdemir’in yeni oyunu <a href="http://seyirci.wordpress.com/2008/04/01/444-6dan-sonra-tiyatro/"><span style="color:#0000ff;"><strong>444</strong></span></a> bu durumdan bahsediyor. Bu unutuşa dikkat çekmeye, onu  ortadan kaldırmaya çalışıyor. İnsanlara istedikleri şeyleri hatırlatan bir servisin çağrı merkezinde geçen oyun hafif bir komedi gibi başlıyor. Yeni işe başlayan adam geliyor, uzun süredir çalışmakta olan kadınla tanışıyor. Adam titiz ve kuralcı, kadın şakacı ve geveze, dolayısıyla biraz çelişiyorlar, biraz çatışıyorlar. Sonra işlerine dönüyorlar ama birden her şey karışıyor.</p>
<p>Tüm çağrı merkezleri onlara yönlendirilmiş. Bir sürü saçma sapan talep ve şikayetle uğraşıyorlar. Çilingir bulmaya, gazete ilanı vermeye, gaz sızıntısını gidermeye çalışıyorlar. Kablolu yayını bozulan bir adama filmin devamını anlatıyorlar. Hepsi amirlerinin gözüne girmek, takdir edilmek, belki küçük bir ikramiye almak için.</p>
<p>Sonunda telefonlar normale döndüğünde asıl sorun ortaya çıkıyor: Servisin tüm veri tabanı yok olmuş. Birileri bir amaçla müşteri bilgilerini ele geçirmiş ve bunları kendi çıkarları için kullanacak. Peki kim? Adamın aklına hemen seçimleri kazanmak isteyen siyasi parti geliyor. Öyle ya, bu insanlar tuttukları takımın bile kendilerine hatırlatılmasını istiyorlar, oy verecekleri partiyi de birileri hatırlatırsa gider o partiye oy verirler.</p>
<p>Veri tabanı normale döndüğünde bu komplo teorisinin kısmen doğru olduğu ortaya çıkıyor. Çünkü milyonlarca yeni hatırlatma kaydı var. Ancak bunların seçimle ilgisi yok. Yıllar boyunca gördüğümüz, duyduğumuz, hatta çok bahsettiğimiz, sonra da unutup toplumsal bilinçsizlik çukurunun dibine gönderdiğimiz olayları hatırlatıyorlar. Mesela insanların bir otelde nasıl yakıldığını, bir trafik kazası sayesinde hangi pis işlerin ortaya çıktığını hatırlatıyorlar. Bu veri tabanı unuttuğumuz, unutmak istediğimiz, unutmaya yönlendirdiğimiz herşeyin kaydını tutuyor. Daha da umursuzlaşmamızı engelemeye çalışıyor.</p>
<p>Sertdemir’in oyunu bir buçuk saatte, dolaylı yoldan ve seyirciyi sıkmadan yalnızlığı, yabancılaşmayı, belleksizliği ve umursamazlığı anlatıyor. Oyunun anlatmaya çalıştığı şeyler, varmaya çalıştığı amaçlar var. Bunlar İstiklal Caddesi’nde, hepimizin sıkça önünden geçtiği, belki ilk katındaki “bayansız girilmeyen” falcıda fal baktırdığı, girişindeki işportacıdan alışveriş ettiği pasajın ikinci katında, her seferinde 40 izleyiciye anlatılıyor.</p>
<p>Tiyatroya ilgi duymayı, aslında birbirine aşık olan kaprisli ve inatçı iki yaşlı oyuncunun iki saat boyunca birbirini aşağılamasını seyredip kahkahayı basmaktan ibaret sananlara duyrulur: Burada adam gibi bir oyun var, gidin izleyin&#8230;</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[12 yıldır boşgezenin kalfasıyız]]></title>
<link>http://seyirci.wordpress.com/2008/03/22/12-yildir-bosgezenin-kalfasiyiz/</link>
<pubDate>Sat, 22 Mar 2008 19:53:53 +0000</pubDate>
<dc:creator>homonihilis</dc:creator>
<guid>http://seyirci.wordpress.com/2008/03/22/12-yildir-bosgezenin-kalfasiyiz/</guid>
<description><![CDATA[Ferhan Şensoy yıllar önce dizi olarak yayınlanan ama nedense pek tutmayan Boşgezen ve Kalfası&#8216;]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><b>Ferhan Şensoy</b> yıllar önce dizi olarak yayınlanan ama nedense pek tutmayan<a href="http://seyirci.wordpress.com/2008/03/19/bosgezen-ve-kalfasi-ortaoyuncular/"> <font color="#0000ff"><b>Boşgezen ve Kalfası</b></font></a>&#8216;nı oyun haline getirmiş. Zaman ne çabuk geçiyor. Oyunun başında diziden bölümler gösterdiler. <b>Rasim Öztekin</b>&#8216;in indiği halk otobüsü hâlâ turuncuymuş o zamanlar. Kapıları açılıp kapanırken düdük çalmak dışında pek de teknoloji harikası olmayan, üstelik Türk kıçına göre pek küçük koltuklara sahip Kore malı mavi-yeşil konserve kutuları ithal edilmemiş henüz. Sordum Gugıl Efendi&#8217;ye, sene 1995 imiş.</p>
<p>12 yılda ne çok şey değişiyor hayatta. Ama değişmeyenler de var. Mesela o zaman da simitler anlamsız derecede pahalı imiş. Öyle ki Şensoy, simitçiyle yapılan ve pahalılık ekseninde dönen videodaki tartışmayı tam ortasında kesip sahnede aynen devam ettirebiliyor. Sanki 12 yıl önce televizyonun karşısında birkaç dakika içimiz geçmiş de şimdi uyanıvermişiz. 12 yıldır ülkece patinaj çekiyoruz, üstelik artistik patinajda bile bir başarımız yok henüz.</p>
<p>Oyun, bu ekonomik karmaşa içinde işe gitmeyi, para kazanmak için deli gibi çalışmak zorunda olmayı reddeden &#8220;boşgezen&#8221;in, bulduğu bir safın evine yerleşip onun sırtından geçinmeye başlamasını anlatıyor. Boşgezen, Konfiçyüs&#8217;ü de kullanarak boşgezme felsefesini öyle bir anlatıyor ki sonunda bütün mahalle bu öğretinin takipçisi oluyor. Hareket bir tarikata dönüşüyor. Hemen müridler arasında sınıflaşma ve bölüşmeler başlıyor. Bu sırada ortaya çıkan bir gizli polis tüm tarikatı tutuklarken, ne hikmetse boşgezen şeyhin kaçmasına, hem de amerikanyaya kaçmasına göz yumuyor.</p>
<p>Şensoy&#8217;un her sezon yeni bir oyununu izleyebildiğimiz için şanslı olduğumuzu düşünüyorum. Ancak bu oyunda Şensoy&#8217;un daha prömiyerde çok yorgun ve hatta isteksiz gözüktüğünü, sözlerini söylerken sesinin pek işitilemediğini gördük. Acaba bir hastalığı mı var, diye korkuyoruz. Umarım geçici bir durumdur.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[39 Basamak: Eğlenceli bir uyarlama]]></title>
<link>http://seyirci.wordpress.com/2008/03/10/39-basamak-eglenceli-bir-uyarlama/</link>
<pubDate>Sun, 09 Mar 2008 22:55:16 +0000</pubDate>
<dc:creator>homonihilis</dc:creator>
<guid>http://seyirci.wordpress.com/2008/03/10/39-basamak-eglenceli-bir-uyarlama/</guid>
<description><![CDATA[John Buchan’ın 1915 tarihli casusluk romanı 39 Basamak’ta, sıradan bir adam olan Richard Hannay’nin ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><b>John Buchan</b>’ın 1915 tarihli casusluk romanı <b>39 Basamak</b>’ta, sıradan bir adam olan Richard Hannay’nin hayatı, evine gelen yabancı bir casus kadının öldürülmesiyle değişir. Hannay Londra’dan kaçmak zorunda kalır ve İskoçya’ya doğru yola çıkar. Amacı, kadının ölmeden önce ona verdiği bilgileri kullanarak “39 Basamak” adındaki gizli casus örgütünü ortaya çıkarmak, böylece kendini kurtarmaktır. Yolda onlarca farklı kişiyle karşılaşır ve başından pek çok olay geçer. Bu arada örgüte bağlı çalışan ve kendilerini polis olarak tanıtan iki adam da peşine düşer. Hannay sonunda, yolda tanıştığı – ve aşık olduğu – sarışın kadının da yardımıyla olayları çözer, örgütün çökmesini sağlar ve kurtulur.</p>
<p>Şaşkın şaşkın oradan oraya koşuşturan çaresiz Hannay’nin <b>Hitchcock</b>’un dikkatini çekmemesi düşünülemezdi herhalde. Romanın üç sinema uyarlamasından ilkini o yapmış. Ama böylesine hareketli ve bol olaylı bir öyküyü sadeleştirmeden tiyatroya uyarlamak çok zor. Bunu da <b>Patrick Barlow</b> başarmış.</p>
<p>2006’dan beri Londra’da sahnelenen bu uyarlama oldukça minimalist. Sadece 4 oyuncuyla, birkaç parça eşya ve aksesuar kullanılarak, neredeyse tüm efektleri oyunculara yaptırarak bütün bu öyküyü anlatmayı başarmışlar. Bu prodüksiyon 2007 Laurence Olivier Ödülleri’nde en iyi komedi oyunu seçilmiş. Grup daha önce birkaç sandalye ve bir bayrak kullanarak, bir “Savaş ve Barış” uyarlaması da sahnelemiş. Merak ettim doğrusu&#8230;</p>
<p><b>Kent Oyuncuları</b>, İngiltere gündemini yakından takip ediyor ve şu anda hem West End’de hem de Broadway’de sahnelenmekte olan bu <a href="http://seyirci.wordpress.com/2008/03/08/39-basamak-kent-oyunculari/">uyarlamayı Türkiye’de de başarıyla sahneliyorlar</a>.</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://seyirci.wordpress.com/files/2008/03/39_basamak01.jpg" alt="39_basamak01.jpg" /></div>
<p>Oyunun asıl yükünü dekor ve aksesuarları getirip götüren, pek çok role giren, efektleri canlandıran ve zaman zaman dekorun bir parçası olan iki oyuncu taşıyor. Londra’daki sahnelenişinde bu iki oyuncu tam 146 farklı rolü canlandırıyormuş. Ben oyun sırasında bizimkilerin kaç farklı role girdiğini sayamadım. Bu oyuncular tren yolcusu, birçok farklı polis memuru, birkaç İskoç köylüsü, otel sahibi bir çift, yaşlı Alman casusu ve eşi gibi rollere giriyorlar. Ayrıca rüzgarda yuvarlanan çalılık ya da aşılması güç bir nehir oluyorlar. Bir bardaktan su sıçratarak yağmur, mavi bir duş örtüsünü sallayarak şelale etkisi yaratıyorlar.Özellikle trende geçen kovalamaca sahnesinde bu durum doruk noktasına ulaşıyor. Aynı anda hem gazete satıcısı ve kondüktör, hem iki polis, hem de iki tren yolcusu olup, üstüne bir de Hannay’i kovalıyorlar. Hannay’ın camdan dışarı çıkıp trenin üzerinde polislerden kaçtığı ve sonunda köprüden aşağıya atlayarak kurtulduğu sahne özellikle muhteşem planlanmış ve çok iyi oynanıyor.</p>
<p>Oyuna bir de gölge oyunu bölümü eklenmiş. Bu bölümde kaçmakta olan Hannay bir uçak tarafından kovalanıyor. Uçaktakiler önce Hannay’ye ateş etmeye başlıyorlar ancak daha sonra uçak düşüyor ve Hannay peşindeki kişilerden kurtuluyor. North by Northwest’ten ödünç alınan bu sahnede Hitchcock da purosu ve başına konmuş kargasıyla perdede görülüyor. İlk önce bu bölümün, buraya özgü bir ekleme olduğunu düşündüm ama Londra prodüksiyonunda da mevcutmuş.</p>
<p>Bu sahneleme tarzı ve oldukça karikatürize edilmiş tipler oyuna büyük ölçüde komedi unsuru katıyor. Böylece ortaya oldukça eğlenceli bir oyun çıkmış. Bu sezonun en iyi oyunu olmasa da beni en çok eğlendiren oyunu olduğu kesin.</p>
<p>Oyunda yan rolleri canlandıran <b>Okan Yalabık</b> ve <b>Bülent Şakrak</b> bolca koşuşturmalarına rağmen çok iyiydiler. Özellikle Yalabık’ın rüzgarda yuvarlanan çalılık olarak sahnenin bir ucundan diğerine yuvarlanışını unutmak mümkün değil.</p>
<p>İki ayrı rolde yer alan <b>Demet Evgar</b>, Kent Oyuncuları’nın geçen seneki başarılı <a href="http://seyirci.wordpress.com/2007/01/28/anna-karenina-kent-oyunculari/">Yeşim Koçak</a> projesinden sonra, sanırım toplulukta bu senenin parlayan yıldızı olarak seçilmiş. Öldürülen yabancı casus Annabella Smith rolünde kaba aksanlı femme fatale olarak çok iyiydi. <b>Hakan Gerçek</b> ise şaşkın Hannay olup çıkmış. Bir kez daha takdir ettim.</p>
<p>İngiltere&#8217;ye bağlantı:<br />
<a href="http://www.officiallondontheatre.co.uk/news/display?contentId=91075">http://www.officiallondontheatre.co.uk/news/display?contentId=91075</a><br />
<a href="http://london.broadway.com/story/id/3003299">http://london.broadway.com/story/id/3003299</a></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Dalga'nın hatırlattıkları]]></title>
<link>http://seyirci.wordpress.com/2008/01/27/dalganin-hatirlattiklari/</link>
<pubDate>Sun, 27 Jan 2008 19:45:03 +0000</pubDate>
<dc:creator>homonihilis</dc:creator>
<guid>http://seyirci.wordpress.com/2008/01/27/dalganin-hatirlattiklari/</guid>
<description><![CDATA[Bir toplumu önce kendi gözünde madden ve manen değersizleştir. Aidiyetini, amacını, varlık tatminini]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Bir toplumu önce kendi gözünde madden ve manen değersizleştir. Aidiyetini, amacını, varlık tatminini kaybetmiş bireyler yarat. Sonra onlara yeni bir değerler bütün sun, bu değerleri sahiplenmesini sağla. Bir de öteki, bir düşman oluştur. Artık sunduğun değerler bütününü ne pahasına olursa olsun savunup koruyacak gözü kara bir ordun var. İşte yine karşımızda “harekete geçmiş cehalet”&#8230;</p>
<p>Almanya’da da durum böyleydi. 1940larda yaşananlar, en az 70 yıllık bir sürecin sonucuydu. 1871’de Almanya, Prusya ile yaptığı savaştan galip çıkınca yüklü tazminatlar elde etti ve II. Reich kuruldu. Bu, Almanya’nın hızla sanayileşip büyümesini, Avrupa dışında sömürgeler elde etmesini sağladı. Tabii ki tüm sermaye hakim bir grubun elinde toplanmıştı. Halkın geri kalanı, çocuklar dahil günde 14-15 saat çalıştırılıyordu. Karşılığında sefil bir hayat sürüyorlardı. Yavaş yavaş bilinçlenip hak aramaya başladılar. Ama monarşinin desteği her zaman sermayenin yanındaydı. Hemen bir düşman yaratıldı: sosyalistler. Bu “büyük” tehdit karşısında baskıcı uygulamalar artırıldı, toplum içi nefret körüklendi, yoksul kitlenin odağı dağıtıldı. Araç olarak kullanılan ideoloji ise çok basitti: Alman milliyetçiliği.</p>
<p>İşte sana ordu, git dünyayı fethet. Almanya bir defa denedi, olmadı. Büyük çöküş, daha büyük seflaet getirdi. Sefalet umutsuzluğu besledi. Umutsuzların umudu Hitler oldu. Almanya bir daha denedi. Bu seferki çılgıncaydı, kendini aştı, kontrolden çıktı. Amacını unutup aracına sarıldı. Başta bir araç olarak ortaya konan etnik düşmanlık, bir süre sonra hareketin asıl amacı olmaya başladı.</p>
<p>Şimdi biz, bunlar geçmişte kaldı, şartlar değişti, diyoruz. Katliamlar, toplama kampları, zulümler çok uzak geliyor. Ancak uygun şartlar altında ve bu şartları kullanacak kötü niyetli insanların varlığında, tüm olup bitenler yinelenebilir. Yineleniyor da&#8230; Kenya’da bir aydır süren iç çatışmada ölenler 800’ü aştı. Ölenler de, öldürenler de Kenyalı. Tıpkı Almanya’da bir arada yaşayan, her gün birbirine selam veren, birbirinden alışveriş yapan insanların, kalkıp birbirini öldürmeye başlaması gibi. Demek ki insanlık, yeterli provakatif destekle, aynı vahşeti her zaman yeniden yaratabilir.</p>
<p>Donkişot Tiyatro’nun <a href="http://seyirci.wordpress.com/2008/01/22/dalga-donkisot-tiyatro/"><font color="#0000ff"><b>Dalga</b></font></a> oyunu bunu hatırlatıyor bize. Nazi Almanyası&#8217;nda (ve dünyanın bir çok başka yerinde) olanları unutmamamızı, aklın, sağduyunun yolundan uzaklaşmamamızı, körü körüne, sorgulamadan kabullenmememizi söylüyor.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Sorular ve özür...]]></title>
<link>http://seyirci.wordpress.com/2008/01/16/sorular-ve-ozur/</link>
<pubDate>Wed, 16 Jan 2008 20:09:52 +0000</pubDate>
<dc:creator>homonihilis</dc:creator>
<guid>http://seyirci.wordpress.com/2008/01/16/sorular-ve-ozur/</guid>
<description><![CDATA[O zamanlar 14 yaşımdaydım. Bir akrabamız İstanbul’a gelmişti, bizde kalıyordu. Bir akşam yemek sıras]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>O zamanlar 14 yaşımdaydım. Bir akrabamız İstanbul’a gelmişti, bizde kalıyordu. Bir akşam yemek sırasında şöyle demişti: “ O kafir var ya, o, aziz demeyeceğim, aziz Allah’ın adı, ama o Nesin denen herif var ya&#8230; Her şeyi o başlattı!” Televizyonda birkaç gün önce Sivas’ta olanlarla ilgili haberler vardı. Ben anlamamıştım olanları, pek de önemsememiştim.</p>
<p>Dün akşam önemsedim. Genco Erkal çıktı sahneye arkadaşlarıyla, bir buçuk saat anlattı. Arkada da olayın görüntülerini içeren bir belgesel film&#8230;</p>
<p>Olay nasıl başladı? Önceden hazırlanan bildirilerle, namazdan çıkan cemaatin arasında karışan kışkırtıcılarla kalabalık nasıl kızıştırıldı? “Harekete geçmiş cehalet” şehri nasıl talan etti, insanları bir otelde nasıl kuşattı? Yetkililer ve sorumlular neleri yapamadılar, neleri yapmadılar? Halkı sakinleştirmesi gerekenler sözleriyle onları nasıl daha çok kışkırttı?</p>
<p>O kadar insan nasıl yakıldı? Medeniyetin göbeğinde cehennem ateşi nasıl tutuşturuldu? Olayın asıl hazırlayıcıları neden yakalanmadı, suçlular olağanüstü hal ilan edilmiş bir şehirden nasıl ellerini kollarını sallayarak ayrılabildiler?</p>
<p>Bu devlet Aziz Nesin’i linç etmeleri için halka feryat eden, itfaiye demiriyle ona bizzat saldıran belediye encümen üyesini nasıl bulamaz? Bu halk, “haydi şunların ruhuna bir fatiha okuyun” diyerek halkı güya sakinleştiren belediye başkanının milletvekili olmasına, yakalanan üç beş caniyi savunmaya kalkışanların Adalet Bakanlığı yapmasına nasıl göz yumar? Bu devletin o zamanki yöneticileri “Oteli saran halkımıza zarar gelmemiştir.” açıklamasını hangi cüretle yapabilir?</p>
<p>“Cumhuriyet Sivas’ta kuruldu, Sivas’ta yıkılacak” diye slogan atılan bir olay, nasıl olur da adi bir suç gibi gösterilemeye çalışılır?</p>
<p>Bunları ben dün akşam <a href="http://seyirci.wordpress.com/2008/01/15/sivas93-dostlar-tiyatrosu/"><b><font color="#0000ff">Sivas’93</font></b></a>’ü seyredince, olaydan 15 sene sonra sormaya başladım. En çok da kendime sordum: Neredeydin? Sonra, oyunun sonunda, ölen o 35 insanın fotoğrafları perdeye yansıdığında, bu gafletten bana düşen pay için özür diledim hepsinden.</p>
<p>Ama arkamdaki sırada oturan, oyundaki kısacık Mesut Yılmaz taklidinde, oyunun o boğucu, ezici, sıkıntıdan isyan ettirici havasından hemen sıyrılıp kahkahayı patlatan ahmak, bunları düşünmedi herhalde? Kim bilir neler düşündü? Hiç düşündü mü?</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kara Kaplı: Bir yüzleşme öyküsü]]></title>
<link>http://seyirci.wordpress.com/2007/12/24/kara-kapli-bir-yuzlesme-oykusu/</link>
<pubDate>Mon, 24 Dec 2007 21:48:13 +0000</pubDate>
<dc:creator>homonihilis</dc:creator>
<guid>http://seyirci.wordpress.com/2007/12/24/kara-kapli-bir-yuzlesme-oykusu/</guid>
<description><![CDATA[Kara Kaplı’da Jean-Jacques bir hukuk bürosunun ortağı olan başarılı bir avukattır. Yoğun iş temposun]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><a href="http://seyirci.wordpress.com/2007/12/24/kara-kapli-tiyatro-yuzlesme/"><b><font color="#0000ff">Kara Kaplı</font></b></a>’da Jean-Jacques bir hukuk bürosunun ortağı olan başarılı bir avukattır. Yoğun iş temposunun yanı sıra geceleri de pek çok kadınla birlikte olur ve onları unutmamak için kara kaplı defterine tek tek not eder. Jean-Jacques yine böyle bir gecenin sabahında, işe gitmek için hazırlanırken, bir kadın açık bulduğu kapıdan içeri girer, adamın evine ve hayatına yerleşir, düzenini alt üst eder.</p>
<p>Adam önceleri kadını evinden göndermek için her türlü yola başvurur. Ancak kadın gitgide adamın hayatında daha fazla yer tutmaya, zamanla vazgeçilmez olmaya başlar. Sonunda adamın yaşamını sorgulamasını, tüm sözde başarılarını bir kenara koyup kendi için yaşamaya başlamasını sağlar. Jean-Jacques işlerini bırakır, ortaklıktan çıkar, evini ve eşyalarını terk ederek yeni bir hayata başlar. Geride unutulmuş başarılar, terk edilmiş bir ev ve görevini tamamlamış kadın kalır.</p>
<p>Birdenbire esrarengiz bir şekilde ortaya çıkıp adamın hayatına giren, onu tüm yaşamını, varlığını sorgulamaya zorlayan, adamı kendiyle yüzleştirip sonunda toptan değişmesine sebep olan, hayal-gerçek karışımı kadın karakteri, <b>Mikadonun Çöpleri</b>’nden sonra bir kez daha karşımızda.</p>
<p><a href="http://seyirci.wordpress.com/2007/07/20/kendinden-kacak/"><b><font color="#0000ff">Mikadonun Çöpleri</font></b></a>’nde adam, kadını sokakta bulup evine getiriyordu. Aralarındaki ilişki de birbirlerine gittikçe gerçeklere daha da yaklaşan, yalanlarla dolu çelişik hikayeler anlatmaktan öteye gitmiyordu. O adam kaybetmiş ve bunun suçunu hep başkalarına atmış, o yüzden de kendine sürekli yalanlar söylemiş biriydi.</p>
<p><img src="http://seyirci.wordpress.com/files/2007/12/yuzlesme.gif" alt="yuzlesme.gif" align="left" />Jean-Jacques ise aksine kazanan biri. İşi ve sosyal hayatı mükemmel. İşte onun da kendine söylediği yalanlar burada başlıyor. O utangaç, çekingen genç, hâlâ Jean-Jacques’ın içinde yaşıyor. O aslında hayatında bir durgunluk, dinginlik istiyor. Onun istediği her gece bir başka kadınla birlikte olmak değil, mutlu olacağı bir kadında sonsuz aşkı bulmak. O yüzden yüzleştirici, Jean-Jacques’ın karşısına önceleri nefret edilen, sonra yavaş yavaş sevilmeye, sonunda tapılmaya başlayan kadın olarak çıkıyor. Jean-Jacques şiddetle reddediyor onu, hatta en nefret ettiği ismi ona yakıştırıyor. Ama sonunda, adam açısından umutsuz bir aşk hikayesine dönüşmeye başlayan bu ilişki,  yavaş yavaş adama kendini sorgulatıyor. Kadın adamı silkeleyip kendine getiriyor, değiştiriyor, başka birine, belki de başka birinden tekrar kendine dönüştürüyor.</p>
<p>Modern zamanların insanı kazanan da olsa, kaybeden de olsa mutluluğu bulamıyor. Onu rahatlatmak, iç huzuruna kavuşturmak, kendiyle yüzleştirip kendine karşı dürüst olmasını sağlamak için bir yüzleştiriciye ihtiyacı var. Şanslı olanlar ya böyle birine rastlıyor, ya da Jean-Jacques gibi onu kendi yaratıyor. Şanssız olanlarsa yeraltına battıkça batıyor.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kürklü Merkür: Yıkımardı dünyada yaşamın çığlığı]]></title>
<link>http://seyirci.wordpress.com/2007/12/14/kurklu-merkur-yikimardi-dunyada-yasamin-cigligi/</link>
<pubDate>Thu, 13 Dec 2007 22:14:32 +0000</pubDate>
<dc:creator>homonihilis</dc:creator>
<guid>http://seyirci.wordpress.com/2007/12/14/kurklu-merkur-yikimardi-dunyada-yasamin-cigligi/</guid>
<description><![CDATA[Önce oyun sonrası: Kürklü Merkür’ü izledikten sonra sarsılmış şekilde salondan çıkıyorum, asansöre d]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><u>Önce oyun sonrası:</u></p>
<p><a href="http://seyirci.wordpress.com/2007/12/01/kurklu-merkur-dot/"><font color="#0000ff"><strong>Kürklü Merkür</strong></font></a>’ü izledikten sonra sarsılmış şekilde salondan çıkıyorum, asansöre doğru yürürken duvarın dibinde birileriyle konuşan Murat Daltaban’ı görüyorum, yarı bilinçsiz gidip elini sıkıyorum. Sonra asansörü beklemeden merdivenlerden aşağıya iniyorum. Yüzüme çarpıp beni kendime getirecek soğuk havaya ihtiyacım var. Bu sezon (ve hatta geçen sezon) izlediğim oyunlar arasında en etkileyicisi olduğunu düşünerek caddede yürüyorum. Bunun üzerine uzun süre herhangi bir oyunu çok beğenebileceğimi sanmıyorum.</p>
<p><u>Sonra oyunun özeti:</u></p>
<p>Yıkımardı bir dünyada hayatta kalmaya çalışan geçmişsiz ve geleceksiz gençler… Hayatlarını partiler düzenleyerek ve kelebek satarak kazanıyorlar. Ne güzel görünüyor değil mi? Değil… O partilerde zenginlerin her türlü sapkın fantezisi gerçekleştiriliyor. Mesela o gün hazırlandıkları partide, bir şirketin üst düzey yöneticisi, bir oğlan çocuğuna tecavüz edecek ve sonunda onu vahşice öldürecek.</p>
<p>Kelebekler de öyle bildiğimiz masum kelebeklerden değil. Bunlar bir gün bir fırtınayla ortaya çıkan, genetik olarak değiştirilmiş kelebekler. Yiyende sanrılara sebep oluyorlar, uzun vadedeki etkileri ise bellek yitimi ve dil yeteneklerinin kaybı.</p>
<p>Bu ortamda Eliot, kıt akıllı ve kelebek bağımlısı kardeşi Darren’i, sevgilisi travesti Lola’yı, hatta güçlü ve korkutucu görünen patronu Sfenks’i korumaya, onların hayatlarını devam ettirmeye çalışıyor. Ama olmuyor, oyunun sonunda Eliot sözünü tutamıyor…</p>
<p><u>Son olarak oyuncular:</u></p>
<p>Önceden izlediklerimden Cemil Büyükdöğerli, Mutlu Günler’den aklımda kalmıştı. Burada ise sapkınlıktan çıldırmış Parti Konuğu olarak gözlerini patlatıp dilini çıkararak salya sümük fantezilerini anlattığında sanki karşımda şeytanı gördüm. Enis Arıkan geçen sene “yumuşatılmış” Hamlet’te eğretiydi biraz, belki de Hamlet’e o efemine tavrı yakıştıramadığım için. Lola’da ise çok daha iyiydi. Geçen senenin karizmatik aşık <a href="http://seyirci.wordpress.com/2007/01/28/anna-karenina-kent-oyunculari/"><strong><font color="#0000ff">Vronski</font></strong></a>’si Engin Altan Düzyatan ise dehşetli ve bir o kadar da kendiyle çelişik Sfenks’te bambaşka biri olmuştu.</p>
<p>Ayrıca Eliot – Darren ikilisinde Serkan Altunorak ile Rıza Kocaoğlu, Nez’de de Tuğrul Tülek çok iyiydiler. Bu kadar ağır replikli ve çok hareketli bir oyunda hiçbir oyuncunun aksamamasını, teklememesini, hepsinin rolündeki kişi olup çıkmasın izlemek gerçekten keyif verdi. Oyuncuları böyle hazırlamak da Daltaban’ın başarısı.</p>
<p><img src="http://seyirci.wordpress.com/files/2007/12/9.jpg" alt="9.jpg" /></p>
<p>Geçen sezon Dot’ta <a href="http://seyirci.wordpress.com/2007/02/14/bocek-dot/"><strong><font color="#0000ff">Böcek</font></strong></a> ve <a href="http://seyirci.wordpress.com/2007/04/28/sansurcu-dot/"><strong><font color="#0000ff">Sansürcü</font></strong></a>’yü izlerken “bu şiddete, bu kadar küfre ne gerek var?” diye düşünmüştüm. O oyunlarda bu unsurlar zorlamaydı sanki, öyküyü anlatmanın bir gereği değildi, bu ölçüde olmasa da olurdu. Ama Kürklü Merkür’de olan bitenler, bu şiddet, çıldırmış bir yıkımardı dünyada her şeyini kaybetmiş insanların vahşiliği başka türlü anlatılamaz. Bu oyun tam da böyle yazılmış ve oynanmış olmalı. Seyirci rahatsız oluyor, belki oyunu terk etmeye kalkışıyor, “yok artık, yeter!” demeye başlıyor. Ama insanlığın geçirmesi çok muhtemel ortak cinnetin korkunç sonuçlarını anlatmanın başka yolu yok.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kenan Ne Yönetir Ne Yönetmez?]]></title>
<link>http://seyirci.wordpress.com/2007/11/30/kenan-ne-yonetir-ne-yonetmez/</link>
<pubDate>Fri, 30 Nov 2007 20:36:40 +0000</pubDate>
<dc:creator>homonihilis</dc:creator>
<guid>http://seyirci.wordpress.com/2007/11/30/kenan-ne-yonetir-ne-yonetmez/</guid>
<description><![CDATA[Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz’ı, lisedeki dersten kaçma tiyatro gruplarından defalarca izlemiştim. İlk d]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><a href="http://seyirci.wordpress.com/2007/11/28/yasar-ne-yasar-ne-yasamaz-ibb-sehir-tiyatrolari/"><font color="#0000ff"><strong>Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz</strong></font></a>’ı, lisedeki dersten kaçma tiyatro gruplarından defalarca izlemiştim. İlk defa profesyonel bir prodüksiyonda izledim, güzeldi. Şarkılı, danslı, şamatalı, güzel bir eğlence.<img src="http://seyirci.wordpress.com/files/2007/11/yasar1.jpg" alt="yasar1.jpg" /></p>
<p>Aziz Nesin alttan alttan dalga geçiyor ama anlayan yok, o başka. Mesela Yaşar gayet ironik bir şekilde “Biz yaşamışız, ölmüşüz, ne fark eder&#8230; Yeter ki devlet yaşasın!” diyor. Aslında vatandaşın, devletin aşılmaz gücü karşısında nasıl da önemsizleştirildiğini, değersizleştirildiğini, birey hakkının nasıl görmezden gelindiğini anlatıyor. Ama seyirci bunu – biraz da günün şartları gereği – “varlığım Türk varlığına armağan olsun” tadında algılıyor ve çılgınca alkışlıyor. Olsun, yine de oyun güzelliğinden bir şey kaybetmiyor.</p>
<p>Oyunun sonunda iyi bir reji olduğunu düşündüm. Geçen sezon <a href="http://seyirci.wordpress.com/2007/03/10/olumsuz-oyku-ibb-sehir-tiyatrolari/"><font color="#0000ff"><strong>Ölümsüz Öykü</strong></font></a>’yü, muhteşem öyküsünün yanı sıra sahneleniş biçiminden dolayı da beğenmiştim. Yıllar öncesinden de bir <em><strong>İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?</strong></em> hatırlarım ki o da güzeldi. Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz, yapısı itibarıyla seyirciyi kolay tavlayacak bir oyun ama buna benzer pek çok oyun gibi çok sulu zırtlak sahnelenmiyor. Kenan Işık iyi etmiş dedim.</p>
<p><img src="http://seyirci.wordpress.com/files/2007/11/yasar.jpg" alt="yasar.jpg" align="left" />Sonra Gugıl Efendi’ye sordum ve öğrendim ki oyun Bursa DT tarafından da iki sezondur oynanmaktaymış. Üstelik oradaki oyunun yönetmeni, burada da oyundan sonra sahneye çağırılan (galaydı izlediğim), oyunun hazırlıkları boyunca yardımlarını esirgemediği için teşekkür edilen Ali Düşenkalkar imiş. <a href="https://www.dtgm.gov.tr/eser/eser1325.asp"><font color="#0000ff"><strong>Bursa DT’nin internet sayfasında</strong></font></a> oyunun fotoğrafları da var. Dekorlar aynı, oyun düzeni, sahneler aynı, koreografi aynı&#8230; O oyunu (resimlerden gördüğüm kadarıyla) neredeyse aynen buraya aktarmışlar.</p>
<p>Haydi diyelim bunu Ali Düşenkalkar kabullendi. Ama aynı dekor için, aynı dans düzeni için, buradaki oyunda başkalarının isimeri geçiyor. Oradakilerin emeğine yazık değil mi? Bir de başkasının yaptığı oyunu her şeyiyle aynen aldıysa, üstelik bir de hazırlıklarda, provalarda diğer yönetmeni çalıştırdıysa, Kenan Işık bu oyunda neyi yönetti?</p>
<p>Bursa’da oyun aralık ayında da oynanıyor. Eğer yeni yılda da oynanmaya devam ederse, gidip görmeye niyetliyim. Belki o zaman iki reji arasındaki (varsa) dokuz farkı bulurum&#8230;</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Şiirden Oyuna Benerci’nin Öyküsü]]></title>
<link>http://seyirci.wordpress.com/2007/11/24/siirden-oyuna-benerci%e2%80%99nin-oykusu/</link>
<pubDate>Sat, 24 Nov 2007 10:46:28 +0000</pubDate>
<dc:creator>homonihilis</dc:creator>
<guid>http://seyirci.wordpress.com/2007/11/24/siirden-oyuna-benerci%e2%80%99nin-oykusu/</guid>
<description><![CDATA[Devlet Tiyatroları’nda 2001’den beri oynanan Benerci Kendini Niçin Öldürdü, Mehmet Ulusoy tarafından]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Devlet Tiyatroları’nda 2001’den beri oynanan <a href="http://seyirci.wordpress.com/2007/11/16/benerci-kendini-nicin-oldurdu-istanbul-dt/"><font color="#0000ff"><strong>Benerci Kendini Niçin Öldürdü</strong></font></a>, Mehmet Ulusoy tarafından 1980’de sahneye uyarlanarak Fransa’da oynanmış ve çok beğenilmiş. Biz de sonunda gidebildik. Oyunda şiirin tamamına yakını bire bir kullanılmış. Ancak iki bölüm dışarıda bırakılmış.</p>
<p>Oyuna alınmayan birinci bölüm Benerci’nin, Afrika’daki halkın köleleştirilerek tren yolu yapımında nasıl zorla çalıştırıldığını anlatan bir kitabı, Somadeva’ya okuduğu kısım. İkinci bölüm ise Benerci’nin hapisteyken, Somadeva’nın ölümü sonrasında yarım kalan “Hindistan’ın Yirminci Asır Tarihi” isimli eserini nasıl tamamladığını, ayrıca bu süre içinde kendi kanıyla yazdığı özgürlük ve devrim yazılarını hapishane dışına göndererek, halkın gözünde nasıl bir istiklâl kahramanı haline geldiğini anlatan kısım.</p>
<p>Birincisi Benerci’nin fikri gelişimini, düşünce yapısının nasıl şekillendiğini anlatıyor. Şiirde geçen başka olaylardan biliyoruz ki Benerci özgürlükçü, eşitlikçi bir devrim istemektedir, toplumlar üzerindeki emperyal baskıların yıkılması gerektiğini savunmaktadır. O sebeple bu bölümün oyun dışında bırakılması çok büyük bir eksiklik yaratmıyor.</p>
<p>Ancak dışarıda bırakılan ikinci bölüm, öykünün akışında bir gedik oluşturuyor. Somadeva öldükten, Benerci de sonunda yakalanıp hapse atıldıktan sonra, arada olan bitenden seyircinin hiç haberi olmuyor. Gün geliyor, Benerci hapisten çıkıyor, eski arkadalaşları ve devrime destek veren halk arasında bir kahraman gibi karşılanıyor. Bütün şehrin çalkalandığı törensel bir yürüyüş ile evine götürülüyor. Seyirci olarak Benerci’nin birden bire bu kadar önemli bir konuma gelişini kavrayamıyoruz. Daha sonrasında, özgürlük hareketi için vazgeçilmez konuma gelmiş Benerci’nin, yine aynı hareketin selameti için kendini feda edişinin neden bu kadar önemli olduğunu da göremiyoruz.</p>
<p>Gerekiyorsa başka yerlerden – örneğin Nâzım Hikmet’in, edebi safsatayla uğraşan yazarlarla dalga geçtiği bölümlerden – vazgeçilerek, atlanmış bölümlerin oyuna dahil edilmesi, sanırım oyunun bütünlüğüne katkıda bulunurdu. Tabii ki, bazı bakış açılarından sakıncalı görülebilecek bu bölümler özellikle dışarıda bırakılmadıysa&#8230;</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Can Tarlası: Güzel Bir Başlangıç]]></title>
<link>http://seyirci.wordpress.com/2007/11/18/can-tarlasi-guzel-bir-baslangic/</link>
<pubDate>Sun, 18 Nov 2007 14:21:15 +0000</pubDate>
<dc:creator>homonihilis</dc:creator>
<guid>http://seyirci.wordpress.com/2007/11/18/can-tarlasi-guzel-bir-baslangic/</guid>
<description><![CDATA[Geçen yaz, Kadıköy Belediyesi’nin festival dediği garip organizasyonda, Can Tarlası&#8216;nı izlemey]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Geçen yaz, Kadıköy Belediyesi’nin <a href="http://seyirci.wordpress.com/2007/08/16/yildizlar-altinda-tiyatro-felaketi/"><strong><font color="#0000ff">festival dediği garip organizasyonda</font></strong></a>, <a href="http://seyirci.wordpress.com/2007/08/13/can-tarlasi-%e2%80%93-istanbul-halk-tiyatrosu/"><strong><font color="#0000ff">Can Tarlası</font></strong></a>&#8216;nı izlemeye çalışmış ama yarısında çıkmıştık. Sonunda tamamını izledim. <a href="http://seyirci.wordpress.com/2007/04/21/barut-ficisi-istanbul-st/"><font color="#0000ff"><strong>Barut Fıçısı</strong></font></a>’ndan etkilenmiş olmakla birlikte oldukça iyi bir oyun.</p>
<p>Seyirci – popüler dizi oyuncularının varlığından da etkilenerek – komedi olduğunu düşünerek geliyor, komedi unsuru da bolca var. Ama aslında ciddi bir toplumsal eleştiri mevcut oyunda. Toplumun her kesiminde her an herhangi bir nedenle suç işleniyor olduğunu anlatıyor. Yeşil sermaye dolandırıcılığı, uyuşturucu satanlar, çocuğu hastanede rehin kalanlar, fikirlerini beğenmedikleri yazarları vuranlar, töre cinayeti, aşk cinayeti, rüşvetçi polisler ve son skeçte de tüm bunlardan habersiz, izole ve yapay bir hayat süren mankenler, şarkıcılar, şovmenler var oyunda.</p>
<p>Bütün bunlara, ışık vurunca kan kırmızı olan bordo kumaşla kaplı arka plan ve üzerine yansıtılan tabanca şeklinde ışık da eklenince, aslında can sıkıcı, kafa karıştırıcı mesajlar çıkıyor ortaya. Bazı skeçlerden sonra, olanların hızlı çekimle geriye doğru oynanması da “bunlar olmayabilirdi” fikrini vermek için düşünülmüş. Ancak Özgürlük Parkı’ndaki izleyiciden daha öğretimli olduğu her halinden belli BKM izleyicisi de bir anlam veremedi bunlara. Hatta ikincisinde, konuşulanların geri alınmasından ibaret sesleri komik bile buldu.</p>
<p>İstanbul Halk Tiyatrosu’nu oluşturan oyuncular genel olarak iyiler sahnede. Özellikle Bahtiyar Engin yaşlı annesinin kılığına giren dolandırıcı rolünde, Dolunay Soysert de son bölümde azgın manken/oyuncu rolünde iyiydiler. Levent Üzümcü’yü <a href="http://seyirci.wordpress.com/2007/10/25/tozlu-cizmeler-ibb-sehir-tiyatrolari/"><strong><font color="#0000ff">Tozlu Çizmeler</font></strong></a>’den kısa bir süre sonra burada izleyince “yerini bulmuş” diye düşündüm. Absürd, hareketli roller – belki de diziden dolayı – ona daha çok yakışıyor sanki. Tozlu Çizmeler’de onu bir türlü “halkı peşine takacak karizmatik ve dirayetli ordu komutanı” olarak görmeyi başaramadım. Belki de bu durum onun fazlasıyla kibar, iyi aile çocuğı imajından kaynaklanıyor.</p>
<p>Bende benzeri bir imaja sahip Yıldıray Şahinler, ise Can Tarlası’nda bu imajı yerle bir etti. O hep sahneye girer, sakin bir tavırla zekice laflar eder ve gider. Can Tarlası’nda da iki skeçte benzeri rolleri vardı. Ama Barut Fıçısı’nda, otobüsteki kaçık rolünde biraz ipucunu gördüğümüz “psikopat”, bu defa rüşvetçi polisi soyan tinerci rolünde tamamıyla ortaya çıktı. Bu bölümde sanki bambaşka biri olmuştu Şahinler, kısa ama unutulmaz bir oyunla seyirciyi mest etti.</p>
<p>Can Tarlası İstanbul Halk Tiyatrosu için çok güzel bir başlangıç. Devamının nasıl olacağını merak ettiriyor&#8230;</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Ben bir elektronum...]]></title>
<link>http://seyirci.wordpress.com/2007/11/11/ben-bir-elektronum/</link>
<pubDate>Sun, 11 Nov 2007 12:09:16 +0000</pubDate>
<dc:creator>homonihilis</dc:creator>
<guid>http://seyirci.wordpress.com/2007/11/11/ben-bir-elektronum/</guid>
<description><![CDATA[Kuzey Işığı bir otel lobisinde geçiyor. Lobide üç adam var: 1. Birinci Dünya Savaşı’nda cephede yer ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><a href="http://seyirci.wordpress.com/2007/10/31/kuzey-isigi-theatre-rast/"><font color="#0000ff"><strong>Kuzey Işığı</strong></font></a> bir otel lobisinde geçiyor. Lobide üç adam var:</p>
<p>1. Birinci Dünya Savaşı’nda cephede yer almış, savaş sırasında türlü zorluk çekmiş, ölümler görmüş, büyük travmalar yaşamış resepsiyonist</p>
<p>2. Çin’deki araştırmalarını, sadece bir kez gördüğü ve aşık olduğu oyuncu ile evlenmek üzere yarıda kesip gelmiş, kadın onu aramayınca da sinirlenip umutsuzluğa kapılmış bir paleantropolog</p>
<p>3. Çok ünlü fizikçilerin katıldığı, zorlu soyut kavramların tartışıldığı bir konferansı organize eden, bu arada da tartışılan fikirleri kavramaya uğraşan bir fizikçi</p>
<p>Fizikçi sürekli olarak herhangi bir gerçekliğin tam olarak algılanamayacağından, algılansa bile algılayanın algılanan gerçekliği değiştirmiş olacağından, birçok kişi tarafından algılanan birçok farklı gerçeklik olduğundan, dolayısıyla aynı şeyin aynı anda farklı durumlarda bulunabileceğinden ve bu durumların hepsinin de gerçek olabileceğinden bahsediyor. Buna göre bir kedi aynı anda hem ölü hem de diri olabilir. Bu iki durum da, bu durumları algılamış olan kişilere göre gerçektir.</p>
<p>Resepsiyonist sürekli kötü savaş anılarından, günlerce bataklıkta kalmaktan, arkadaşlarının parçalanmış cesetlerinden söz ediyor. Paleantropolog ise insan evriminin aşamalarını ve evrimin sürekli iyiye doğru işleyen bir süreç olduğunu anlatıyor.</p>
<p>Bu noktada fizikçi ile resepsiyonist, tek evrim sürecinin sonucunda ortaya çıkan iki farklı insani gerçekliğin temsilcisi oluyorlar. Fizikçinin anlaşılması zor üst düzey felsefi fikirleri, soyut tartışmaları, insan zekasının ulaştığı boyutu ve etraftaki diğer tüm canlılara karşı üstünlüğünü gösteriyor. Öte yandan resepsiyonistin anlattıkları, yine aynı insanın bir hiç uğruna nasıl vahşileşebildiğini, savaşlar çıkarıp büyük yıkımlara sebep olabildiğini vurguluyor. Paleantropolog ise ikisinin tam ortasında duruyor. O ne fizikçi kadar soyut, ne de resepsiyonist kadar vahşi. Dolayısıyla onun anlattığı, aslında soyut bir kavram olmakla birlikte insani duyguların somutlaştırdığı bir olgu, yani aşk.</p>
<p>Oyunun sürekli ilgi isteyen, belli konularda bilgi gerektiren, beyin yorucu bir metni var. Keyifli bir metin ama bu metnin bir tiyatro oyunu olarak yazılmış olmasının ne derece doğru olduğu tartışılabilir. Tiyatro sonuçta bir gösteri sanatı. Sahnede karakterleri ağır mantık tartışmalarına itmek, dakikalarca oldukları yerde konuşmalarını sağlamak ne kadar tiyatroya uygun? Bu metni bir öykü olarak okumak, tiyatroda izlemekten daha keyifli olabilirdi sanırım.</p>
<p>O sebeple bu oyunun basılı halini edinip okumak kaçınılmaz oluyor. Şimdilik, oyunun sonunda fizikçinin Bülent Emin Yarar’ın ağzından anlattıklarından hatırladıklarımızla yetinmek durumundayız:</p>
<blockquote><p>Ben bir elektronum. Bir atomun çevresinde gittikçe belirsizleşerek dönüyorum. Bana bakmakta olan birisi bulunmadığı için, bir dalga mı yoksa bir parçacık mı olduğumu bilmiyorum.</p>
<p>Ben bir elektronum. Belirli değerler aldığımda belli sonuçlar üretiyorum. Ben bir olasılığım&#8230;</p></blockquote>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Uçurtması olmayana kuyruklu oyun]]></title>
<link>http://seyirci.wordpress.com/2007/10/30/ucurtmasi-olmayana-kuyruklu-oyun/</link>
<pubDate>Tue, 30 Oct 2007 20:09:31 +0000</pubDate>
<dc:creator>homonihilis</dc:creator>
<guid>http://seyirci.wordpress.com/2007/10/30/ucurtmasi-olmayana-kuyruklu-oyun/</guid>
<description><![CDATA[Böyle şeyler yazabildiğine göre, keşke Savaş Dinçel bolca oyun yazsaymış da bunlar sık sık sahnelens]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p align="justify">Böyle şeyler yazabildiğine göre, keşke Savaş Dinçel bolca oyun yazsaymış da bunlar sık sık sahnelenseymiş&#8230;</p>
<p align="justify">Adam, bizim buraların kaybetmişi&#8230; Hayatı boyunca babasının buyruğuyla yaşamış, o ne derse yapmış, onun istediği yaşamı kurmuş, babası ölünce de ortada kalakalmış. Değil kadınlarla, hiçbir insanla doğru dürüst ilişkisi yok. Gerekmediği halde bir ofiste çalışıyor ama tek yaptığı sabah erkenden işe gidip akşam hava kararmadan eve dönmek. Üstü başı hep temiz, ütülü. Evi tıpkı eskisi gibi derli toplu, düzenli. Hayatı mümkün olduğunca kurallı ve tekdüze. Babasından kalan mirasa bile dokunmamış, çünkü parayla yapabileceği herhangi bir şey yok.</p>
<p align="justify"><img src="http://seyirci.wordpress.com/files/2007/10/snv31486.jpg" alt="snv31486.jpg" /></p>
<p align="justify">Bir gün, hayatında ilk defa kendi başına bir karar alıyor ama uygulamaya fırsat bulamıyor. Kapısını ısrarla çalan bir yabancı pandır küldür evine dalıyor ve adamı düşünmeye, değişmeye zorlamaya başlıyor. <em>&#8220;Çünkü çocukluğunu yaşamamış kişiler yaşlansalar bile çocukluk yapma hakkına sahiptirler.&#8221;</em> İşte bu yabancı da adama yaşamadığı çocukluğunu yaşatmaya uğraşıyor ve sonunda onu, hiç sahip olmadığı uçurtmanın kuyruğunda mutluluğa yolcu ediyor.</p>
<p align="justify">Müjdat Gezen Tiyatrosu’nun küçücük bir odadan ibaret, minderli demir sıralara oturulan (ki bu sıralar eski 500A otobüslerinin koltuklarından bile dar), pasajın geri kalanından pimapen ve camla ayrılmış, olsa olsa bozuk para cebi olabilecek bir sahnesine Savaş Dinçel’in adı verilmiş. Burada iki büklüm, sırt ağrıları içinde ve eğer erken giderseniz daha az kafa arasından <a href="http://seyirci.wordpress.com/2007/10/28/ucurtmanin-kuyrugu-mujdat-gezen-tiyatrosu/"><font color="#0000ff"><strong>Uçurtmanın Kuyruğu</strong></font></a>’nu izlemek mümkün.</p>
<p align="justify">Çok iyi bir oyunu, Barış Dinçel’in evden farkı olmayan özenli dekorunda, dikkat çekici oyunculardan izlemek için iki saatlik sıkıntıya değdi mi? Evet, diyebilirim. Ama orada bir oyun daha izler miyim? Sanmıyorum&#8230;</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Savaş ikinci perdede çıktı]]></title>
<link>http://seyirci.wordpress.com/2007/10/25/savas-ikinci-perdede-cikti/</link>
<pubDate>Wed, 24 Oct 2007 21:52:10 +0000</pubDate>
<dc:creator>homonihilis</dc:creator>
<guid>http://seyirci.wordpress.com/2007/10/25/savas-ikinci-perdede-cikti/</guid>
<description><![CDATA[Tutkuyla bağlandıkları şeyleri korumak üzere hayattaki her türlü rezilliğe katlanacak insanlar var m]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Tutkuyla bağlandıkları şeyleri korumak üzere hayattaki her türlü rezilliğe katlanacak insanlar var mıdır? Oldrich Danek’e göre varmış. Adı Brendl olan bu adam bir tiyatrocu. Genç yaşında evinden oyuncu olmak için ayrılıyor ve berbat da olsa bir kumpanyada işe başlıyor. Zaman içinde özellikle sahne üzerindeki karizması sayesinde fark ediliyor, şehir tiyatrolarından davet alıyor. Brendl’ın tiyatroya olan bağlılığı sebebiyle vermek zorunda kaldığı tavizler de bu noktada çıkıyor.</p>
<p>Önce, kendi tiyatrosunu kurup kendi istediği oyunları oynayabilmek için zengin bir kadının parti süsü olmayı kabulleniyor ve bu uğurda karısından ayrılıyor. Sonrası daha da zorlu, çünkü savaş yıllarında işgal altındaki şehirde Brendl, Naziler’in istediği oyunları oynamak zorunda kalıyor. Ardından, sadece tiyatrosunu ayakta tutabilmek için, perdeyi her akşam açıp insanlara biraz olsun umut verebilmek, güzel zaman geçirtebilmek için devrimci arkadaşlarının isimlerini Naziler’e bildirmek zorunda kalıyor.</p>
<p>Biraz büyük bir bedel değil mi? Benzeri öykülerde hep ezilmeyen, doğruyu yapmak uğruna bırakın tiyatrosunu kendi hayatını riske atan adamlar gördük şimdiye kadar. Ama Brendl onlardan biri değil. Onun inandığı tek şey tiyatro, bu uğurda feda edilmeyecek hiçbir şeyi yok. Zaten zamanla ailesini, arkadaşlarını, şerefini ve hatta özgürlüğünü kaybediyor. Belki daha önceki bir çok öykünün tekrarı olurdu ama biz yine de kırılmayı bükülmeye tercih eden bir adam görmek isterdik. Ama olsun, bu da farklı bir bakış açısı&#8230;</p>
<p><img src="http://seyirci.wordpress.com/files/2007/10/savas_ikinci_perdede_cikacak01.jpg" alt="savas_ikinci_perdede_cikacak01.jpg" /> <img src="http://seyirci.wordpress.com/files/2007/10/savas_ikinci_perdede_cikacak04.jpg" alt="savas_ikinci_perdede_cikacak04.jpg" /></p>
<p><a href="http://seyirci.wordpress.com/2007/05/16/mufettis-istanbul-dt/"><font color="#0000ff"><strong>Müfettiş</strong></font></a>’te Kaymakam’dan sonra, <a href="http://seyirci.wordpress.com/2007/10/20/savas-ikinci-perdede-cikacak-istanbul-dt/"><font color="#0000ff"><strong>Savaş İkinci Perdede Çıkacak</strong></font></a>’ta da Brendl rolünde Hakan Meriçliler var. Müfettiş’te belki de kadroya sonradan dahil olduğu için, diğer oyuncular uzun süredir bilikte çalıştıkları için Hakan Meriçliler çok farkedilmiyordu. Belki bunda Çetin Tekindor’dan rolü devralmanın yükü de vardı. Ama Brendl’da izlenmeye değer bir performans var. İki buçuk saat süren (ara hariç) gayet yüksek tempolu bir oyunu neredeyse tek başına götürmek çok da kolay değil. Yanında Levent Güner ve yaşına rağmen Alpay İzbırak da iyiydiler. Bu oyundaki misafir sanatçı Şenay Gürler ise sanki gereksiz bir süs gibi kaldı, özellikle ağla(yama)dığı ayrılık sahnesindeki oyunuyla.</p>
<p>Oyundan önce kalabalık kadro ve bir de orkestra Oda Tiyatrosu’nun küçücük sahnesine nasıl sığacak diye düşünmüştük, sığdırmışlar. Bu sahnenin balkonu var, tam ortasında da döner bir merdiven iki katı bağlıyor. Normalde merdiven ve balkon kısmı dekorun ardında kalıyor ama derinlik gerektiğinde bu bölümler de kullanılıyor. Ben o merdivenin ve balkonun aslında sabit olduğunu yeni anladım, oyun boyunca da orada seyrettiğim diğer oyunlardaki dekorları hatırlamaya çalıştım. Orkestrayı işte bu balkona yerleştirerek yer kazanılmış. Balkonun altı da açılarak sahne derinleşmiş. Böylece özellikle arka planda yavaş çekimde olayları canlandıran oyuncular için gerekli yer sağlanmış. Tabii ki <a href="http://seyirci.wordpress.com/2007/08/22/taksim-sahnesine-veda/"><font color="#0000ff"><strong>Taksim Sahnesi</strong></font></a>’nde izlemeyi tercih ederdik ama kısmet değilmiş. Artık oraya yapılacak alışveriş merkezi biter de, içinde bir de salon olur da, o salonu Devlet Tiyatroları’na verirler de, biz de yine gideriz Taksim Sahnesi’nde oyun izlemeye&#8230;</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Baştan savma bir destan]]></title>
<link>http://seyirci.wordpress.com/2007/10/14/bastan-savma-bir-destan/</link>
<pubDate>Sun, 14 Oct 2007 12:09:47 +0000</pubDate>
<dc:creator>homonihilis</dc:creator>
<guid>http://seyirci.wordpress.com/2007/10/14/bastan-savma-bir-destan/</guid>
<description><![CDATA[Leyla ile Mecnun geçen sezonun sonlarına doğru çıktı. Yazın da Açıkhava Sahnesi’nde sergilendi. Şehi]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><a href="http://seyirci.wordpress.com/2007/10/11/leyla-ile-mecnun-ibb-sehir-tiyatrolari/"><font color="#0000ff"><strong>Leyla ile Mecnun</strong></font></a> geçen sezonun sonlarına doğru çıktı. Yazın da Açıkhava Sahnesi’nde sergilendi. Şehir Tiyatroları bu oyun için çok tanıtım yaptı. Üstgeçitlerdeki reklam panolarında bile ilk defa bir oyuna yer ayrıldı. Sanırım oyunun bir prestij prodüksiyonu olması isteniyordu. Belki geçen sezon ve yazın yapılan gösterimler bu amacı yerine getirmiştir. Ancak bizim izlediğimiz, çok uğraşılmış ama olmamış bir oyundu.</p>
<p>Bunun en önemli sebebi, fazlasıyla kalabalık sahnedeki oyuncuların büyük çoğunluğunun gerek dans hareketlerinde, gerekse kırk yılda bir sıra kendilerine geldiğinde sözlerini söylerken çok acemice davranmalarıydı. Sanki karşımızda bir lise müsameresi vardı. (Geçen sezon turneye gelen Trabzon DT’den Ayak Bacak Fabrikası’nı izlediğimizde de aynı şeyi hissetmiştik.) Ayrıca Sadabat Sahnesi’nin ses düzeninde de sorunlar var. Tenorların tenorluğunu hissedemedik pek, şarkılar kulak tırmalayan tiz gürültülerden ibaret idi. Bunların yanı sıra oyunda genel bir baştan savmalık vardı sanki, dekor olarak kullanılan platformlar bile dökülüyordu, kenarlarındaki siyah kaplamalar aşınmıştı. Bir ara dansçı Leyla ile Mecnun çifti dans ederken ayaklarındaki deri çarıklardan çıkan gıcırtılar bile müziği bastırdı. Buna dahi bir çözüm düşünülmemişti. Sanırım oyunun ilk hazırlandığındaki heyecan (veya ödenek mi?) ortadan kaybolmuş.</p>
<p>Bunlara bir de oyun metninin özellikleri eklenince, takibi iyice güçlenen bir gösteri ortaya çıkıyor. Metin şiirsel anlatımıya zaten zorlayıcı. Buna bir de özellikle Mecnun’un şarkılarındaki anlaşılmaz söz öbekleri eklenince, zaman zaman yabancı dilde bir oyun izlediği fikrine kapılıyor insan. Bu durum yazarın hikâyeyi şeklen farklı anlatmak istemesinden kaynaklanıyor, süslü eski dil kullanılarak bu başarılmış da. Ancak bu haliyle oyun  yalınlıktan ve anlaşılmaktan uzaklaşmış. Anlaşılmaktan çok güzel söz söylemeyi amaçlayan divan şiirine fazla yaklaşmış. Yazarın bu alandaki engin deneyimi hikâyenin önüne geçmiş.</p>
<p>Bu noktada oyunu, iki yıl önce yine Şehir Tiyatroları’nın sergilediği Ferhad ile Şirin oyunuyla karşılaştırmak kaçınılmaz oluyor. O oyun, bununla karşılaştırıldığında çok daha minimalist idi, ama yine de daha fazla keyif veriyordu. Orada metindeki temel amaç, hikâyeyi biçimsel olarak değiştirerek yeniden anlatmak değil, olaya tamamen farklı bir açıdan bakmaktı. Nazım Hikmet bunu Ferhad’ı ya da Şirin’i değil, onların kavuşmasını engelleyen Mehmene Hatun’u başrole çıkararak sağlamış. (Bu rolde Sevil Akı’yı hâlâ unutmadık.) Böylece yüzyıllardır anlatılan hikâye de yeniden söylenmiş. Leyla ile Mecnun’da temel eksik buydu belki de.</p>
<p>Oyun boyunca en çok, sahneden neden birçok Leyla-Mecnun çifti olduğunu anlamlandırmak için uğraştım. Yöentmen ne der bilmiyorum ama benim bulduğum cevap şu: Bu hikaye farklı Leylalar ve Mecnunlar ile defalarca yaşanmış ve hep aynı şekilde sonuçlanmıştır. Bilmem temel düşünceye yaklaşabildim mi?</p>
<p>Oyun sayesinde hikâyeyi bir kez daha düşündüm. Bu öyküde aslında diğer aşk öykülerinden farklı bir son var. Yine aşıklar binbir badireden sonra karşılaşıyorlar, artık tüm sorunların ortadan kalktığı bir anda birbirlerini buluyorlar. Ama diğer hikâyelerin aksine birbirlerine kavuşamıyorlar. Neden? Çünkü Mecnun Leyla’yı öyle sevmiş ki aşkı aşmış artık. Kendini kaybetmiş Mecnun, bizzat aşk olmuş. Aşıkın maşuku olur, aşkın değil. O yüzden Mecnun aşkı biliyor sadece, Leyla’yı bilmiyor. Demek ki Mecnun o kadar zaman sonra, Leyla’yı sevmeyi unutmuş, Leyla’yı sevmeyi sevemeye başlamış. O yüzden herhalde en acıklısı budur aşk öykülerinin.</p>
<p>Kağıthane Sadabad Sahnesi’ne bu oyunu izlemeye 50-60 kişi gelmişti. 10 kişilik bir grubun yanlış akşamda geldiği ortaya çıktı. Kalanların 10’u da küçük yaşta çocuklardı. Demek ki oyunu izlemeye bilinçli gelmiş 20-30 kişi vardı. Bu kadar uğraşılmış, besteler yapılmış, orkestra kayıtları hazırlanmış, tenorlar, sopranolarla çalışılan bir oyuna yazık oluyor buralarda. Bu sene Şehir Tiyatroları Muhsin Ertuğrul Sahnesi’ni kullanmıyor. O yüzden Leyla ile Mecnun da seyirciye ulaşamıyor. Belki bu oyun özelinde, ses düzeni çok daha iyi olan CRR’nin kullanılması düşünülebilir. Orası tiyatroya ne kadar uygun bilmiyorum ama oyunun daha fazla izleneceği kesin.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Geçen sezonun en iyi 5 oyunu]]></title>
<link>http://seyirci.wordpress.com/2007/10/10/gecen-sezonun-en-iyi-5-oyunu/</link>
<pubDate>Wed, 10 Oct 2007 19:36:33 +0000</pubDate>
<dc:creator>homonihilis</dc:creator>
<guid>http://seyirci.wordpress.com/2007/10/10/gecen-sezonun-en-iyi-5-oyunu/</guid>
<description><![CDATA[Yine herhangi bir öncelik belirtmeden, geçen sezon izlediğim 42 oyun arasında zorlu bir elemeyle 5]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Yine herhangi bir öncelik belirtmeden, geçen sezon izlediğim 42 oyun arasında zorlu bir elemeyle 5&#8242;e indirdiğim en iyi oyunları alfabetik olarak sıralıyorum.</p>
<p><img src="http://seyirci.wordpress.com/files/2007/09/annakarenina.jpg" alt="annakarenina.jpg" align="absmiddle" /> <a href="http://seyirci.wordpress.com/2007/01/28/anna-karenina-kent-oyunculari/"><font color="#0000ff"><strong>Anna Karenina</strong></font><br />
</a></p>
<p><img src="http://seyirci.wordpress.com/files/2007/10/mikado.jpg" alt="mikado.jpg" align="absmiddle" /> <a href="http://seyirci.wordpress.com/2007/06/07/mikado%e2%80%99nun-copleri-besiktas-bel-ksp-produksiyon-tiyatrosu/"><font color="#0000ff"><strong>Mikadonun Çöpleri</strong></font></a></p>
<p><img src="http://seyirci.wordpress.com/files/2007/10/olumsuzoyku7.jpg" alt="olumsuzoyku7.jpg" align="absmiddle" /> <a href="http://seyirci.wordpress.com/2007/03/10/olumsuz-oyku-ibb-sehir-tiyatrolari/"><font color="#0000ff"><strong>Ölümsüz Öykü</strong></font></a></p>
<p><img src="http://seyirci.wordpress.com/files/2007/10/uyarca_afis.jpg" alt="uyarca_afis.jpg" align="absmiddle" height="208" width="153" /> <a href="http://seyirci.wordpress.com/2007/02/24/uyarca-istanbul-dt/"><strong><font color="#0000ff">Uyarca</font></strong></a></p>
<p><img src="http://seyirci.wordpress.com/files/2007/10/yeraltindan_notlar_afis.jpg" alt="yeraltindan_notlar_afis.jpg" align="absmiddle" height="219" width="155" /> <a href="http://seyirci.wordpress.com/2006/12/02/yeraltindan-notlar-istanbul-dt/"><strong><font color="#0000ff">Yeraltından Notlar</font></strong></a></p>
<p>Ayrıca geçen sezonun oyunları olmakla birlikte benim sezondan önce tiyatro festivalinde izlediğim iki oyunun da hakkını yemek istemem, onları da en iyi 5 oyun listesinin iki üyesi sayıyorum. (evet ne var, 7 üyeli bir en iyi 5 listesi de yapabilir insan&#8230;)</p>
<p><img src="http://seyirci.wordpress.com/files/2007/10/amadeus_afis.jpg" alt="amadeus_afis.jpg" align="absmiddle" height="221" width="156" /> <a href="http://seyirci.wordpress.com/2006/05/17/amadeus-istanbul-dt/"><font color="#0000ff"><strong>Amadeus</strong></font></a></p>
<p><img src="http://seyirci.wordpress.com/files/2007/10/oyun_sonu_afis.jpg" alt="oyun_sonu_afis.jpg" align="absmiddle" height="222" width="156" /> <a href="http://seyirci.wordpress.com/2006/05/28/oyun-sonu-dostlar-tiyatrosu/"><strong><font color="#0000ff">Oyun Sonu</font></strong></a></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Geçen sezonun en iyi 5 oyuncusu]]></title>
<link>http://seyirci.wordpress.com/2007/09/26/gecen-sezonun-en-iyi-5-oyuncusu/</link>
<pubDate>Wed, 26 Sep 2007 20:27:23 +0000</pubDate>
<dc:creator>homonihilis</dc:creator>
<guid>http://seyirci.wordpress.com/2007/09/26/gecen-sezonun-en-iyi-5-oyuncusu/</guid>
<description><![CDATA[Yeni sezona başlamadan önce geçen sezonla hesaplaşmalar çerçevesinde, izlediğim oyunlarda en beğendi]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Yeni sezona başlamadan önce geçen sezonla hesaplaşmalar çerçevesinde, izlediğim oyunlarda en beğendiğim 5 oyuncuyu sıralamak istiyorum. Değerlendirmede herhangi bir bilimsel metod izlemedim, tamamen duygusal davrandım. Sıralamada da öncelik yok, alfabetik dizdim.</p>
<p><img src="http://seyirci.wordpress.com/files/2007/09/krapp3.jpg" alt="krapp3.jpg" align="middle" /> Beyti Engin &#8211; Krapp &#8211; <a href="http://seyirci.wordpress.com/2007/03/30/krapp%e2%80%99in-son-bandi-tiyatro-z/"><font color="#0000ff"><strong>Krapp&#8217;ın Son Bandı</strong></font></a> &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><a href="http://seyirci.wordpress.com/files/2007/09/mahir.JPG" title="mahir.JPG"><img src="http://seyirci.wordpress.com/files/2007/09/mahir.thumbnail.JPG" alt="mahir.JPG" align="middle" /></a> Mahir Günşıray &#8211; <a href="http://seyirci.wordpress.com/2006/12/18/yalnizliklar-tiyatro-oyunevi/"><font color="#0000ff"><strong>Yalnızlıklar</strong></font></a></p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><a href="http://seyirci.wordpress.com/files/2007/09/yaralti2.jpg" title="yaralti2.jpg"><img src="http://seyirci.wordpress.com/files/2007/09/yaralti2.thumbnail.jpg" alt="yaralti2.jpg" align="middle" /></a> Payidar Tüfekçioğlu &#8211; <a href="http://seyirci.wordpress.com/2006/12/02/yeraltindan-notlar-istanbul-dt/"><font color="#0000ff"><strong>Yeraltından Notlar</strong></font></a></p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><img src="http://seyirci.wordpress.com/files/2007/09/anna.JPG" alt="anna.JPG" align="middle" height="140" width="117" /> Yeşim Koçak &#8211; Anna Karenina &#8211; <a href="http://seyirci.wordpress.com/2007/01/28/anna-karenina-kent-oyunculari/"><font color="#0000ff"><strong>Anna Karenina</strong></font></a></p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><a href="http://seyirci.wordpress.com/files/2007/09/kapilarin.jpg" title="kapilarin.jpg"><img src="http://seyirci.wordpress.com/files/2007/09/kapilarin.thumbnail.jpg" alt="kapilarin.jpg" align="middle" /></a> Yiğit Sertdemir &#8211; Beckmann &#8211; <a href="http://seyirci.wordpress.com/2007/03/05/kapilarin-disinda-6dan-sonra-tiyatro/"><font color="#0000ff"><strong>Kapıların Dışında</strong></font></a></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Yıldızlar altında tiyatro felaketi]]></title>
<link>http://seyirci.wordpress.com/2007/08/16/yildizlar-altinda-tiyatro-felaketi/</link>
<pubDate>Thu, 16 Aug 2007 06:11:51 +0000</pubDate>
<dc:creator>homonihilis</dc:creator>
<guid>http://seyirci.wordpress.com/2007/08/16/yildizlar-altinda-tiyatro-felaketi/</guid>
<description><![CDATA[Daha önce hiçbir oyunu yarısında terk etmedim. Ne kadar kötü de olsa, bana ne kadar uymamış da olsa ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Daha önce hiçbir oyunu yarısında terk etmedim. Ne kadar kötü de olsa, bana ne kadar uymamış da olsa tüm oyunları sonunda dek izledim. Oyuna, oyuncuya olan saygımdan dolayı izledim. Ama ilk defa, hem de tam bu sebeple, oyuna olan saygımdan dolayı <a href="http://seyirci.wordpress.com/2007/08/13/can-tarlasi-%e2%80%93-istanbul-halk-tiyatrosu/"><strong>Can Tarlası</strong></a>’nı perde arasında terk ettim.</p>
<p>Oyun Kadıköy Belediyesi’nin açıkhava tiyatro festivali kapsamında Özgürlük Parkı’ndaki açıkhava tiyatrosunda oynandı. Parka gittiğimde neredeyse parkın girişine kadar uzayan sırayı görmek açıkçası beni sevindirdi. İçeri giremeyeceğimizi bile düşündüm bir ara. Ama neredeyse 600 – 700 kişi doluştuk içeriye ve oyunu beklemeye başladık. Fakat beklediğimiz bir felaketmiş.</p>
<p>Öncelikle şunu söylemeliyim: yarısını izlediğim Can Tarlası oldukça iyi bir oyun. Tüm olumsuzlukların oyunla ya da oyuncularla ilgisi yok. Oyundan, yeni sezonda mutlaka görmek üzere çıktım.</p>
<p>Sorunun birinci kaynağı belediyenin organizasyonu. Özgürlük Parkı’nda açık havada tiyatro festivali yapmak çok güzel bir fikir. Ama fikir olarak kalmış sadece. Belediye buna ne bütçe ayırmış, ne de özen göstermiş. Anonsları yapan sunucu kılığındaki adam oyuncuların isimlerini bile kağıttan zor okuyarak anons ediyorsa, tiyatroya saygıdan falan bahsedemezsiniz. Oyun sırasında hemen yan taraftaki çay bahçesinden gelen müziğin oyuncuların seslerini bastırmasını engelleyemiyorsanız, çocukların dışarıda çılgın gibi bağrışmalarına önlem alamıyorsanız, ışık diye iki uyduruk direk dikiyorsanız, bozuk mikrofonlar ve berbat ses sistemiyle oyunun daha da anlaşılmaz olmasına sebep oluyorsanız, o zaman bu festivali de göstermelik yapıyorsunuz demektir, dostlar festivalde görsün, belediye bunu da yaptı desin diye… Bu haliyle olay tiyatro festivalinden çok, bir sahil kasabasının çarşısında belediyenin düzenlediği eğlencelere benziyordu.</p>
<p>Sorunun ikinci ve asıl kaynağı ise seyircinin tutumu. Bir süredir tiyatro salonlarında görülen ve artık genelleşmeye başlayan yanlış tavırlar, ücretsiz gösterimde artık ayyuka çıktı. Gelen kitlenin beklentisi televizyonda gördüğü için tanıdığı oyuncuların, tam da televizyonda gördüğü şeyleri yaparak güldürmesi. Çünkü ne yazık ki tiyatro = komedi algılaması artık had safhaya ulaşmış durumda. İnsanlar tiyatroya gülmeye odaklanmış olarak geliyorlar, güldürmeyen, hatta aksine gerçekleri seyircinini yüzüne vurmaya kalkışan bir oyun o kitleye hitap etmiyor. Bunun en güzel örneği arkamızda oturan kadının “bu oyun drama ayol” demesiydi. Evet bu oyun drama, ne istiyordunuz ki? Asıl drama nedir biliyor musunuz? Adı “İstanbul Halk Tiyatrosu” olan bir topluluğun halka ulaşamıyor olmasıdır.</p>
<p>O günkü seyirci oyun boyunca cangır cangır çalan telefonlarını açıp uzun uzun konuştu. Yanındakine, önündekine, ardındakine “O ne dedi? Neden öyle yaptı? Bak bak düşecek şimdi! Nerede bunlar hapiste mi?” diyerek oyunu naklen tartışmaktan geri kalmadı. Ses sistemi bozulunca oyunculara “Ses! Seeeees!” diye bağrımayı da gayet doğal karşıladı. Rol icabı küfreden oyuncuyu “Yok artık, ayıp oluyor ama!” diyerek uyardı, sonra aynı oyuncu çocuklara uyuşturucu satanlara aynı küfrü edince de çılgınca alkışladı. Oyunun bazı bölümlerinin sonunda, geriye sarılmış ses kaydı eşliğinde tüm sahnenin hızlıca geriye doğru oynanmasına bir türlü anlam veremedi. Özellikle uyarı yapılmış olmasına rağmen, oyuncular sahnedeyken kalkıp sahnenin önünden geçerek dışarı çıkmaya çalıştı.</p>
<p>Bunları yaşlı yaşlı amcalar ile teyzeler yaptı. Tamam onlar belki pek sık gitmediler tiyatroya, belki bedava diye gelip görmek istediler, televizyondan alıştıklarını görmeyince de yadırgadılar. Ama bunları gençler de yaptılar ve maalesef onlar için de bir önceki cümle aynen geçerli. Demek ki aradan geçen seneler ve kuşaklar boyunca entelektüel anlamda hiçbir ilerleme olmamış.</p>
<p>Bu ülkede yıllardan beri hükümetlerin etkili bir kültür-sanat politikaları olmadığı, eğitim politikalarının da başarısız olduğu konuşulur. Aksine bu gibi durumlar her ikisinin de mevcut ve çok başarılı olduklarını gösteriyor. Yoksa son 50 senede nicel olarak çığ gibi büyüyen bir toplumun nitel olarak yerinde saymasını sağlamak nasıl mümkün olurdu? Evet, o politikalar onları ortaya koyanlar açısından gayet başarılı.</p>
<p>Peki ne yapmak gerek? Toplumun herhangi bir kültürel faaliyete olduğu gibi tiyatroya da uzak durmasını, yaklaştığında da anlamlandırmaya çalışmayıp kendi beklentilerine göre eğip bükmesini nasıl engelleriz? Burada belki de en önemli iş okullarda gerçek sanat dersleri verilmesini sağlamak.</p>
<p>Bizler de yıllar boyunca okulda resim, müzik dersleri aldık. Her yıl 23 Nisan resmi çizdik, aptal bir müzik aletinden üç tane nota çıkarmak için üfleyip durduk, sonra da hepsini unuttuk gitti. Sorun şu: herkes o resmi güzel yapacak, o flütü düzgün çalacak kadar yetenekli değil. Zaten gerekli olan tüm toplumun flüt çalabilmesi de değil. Biz o çocuklara – zamanında da bizlere – bunların yerine sanat tarihi öğretseydik, resim okumayı, müziği anlamayı, izlediği, okuduğu şeyleri kendince anlamlandırmayı öğretseydik, sanırım her zaman entelce bir serzeniş olan “bu millet anlamaz” olgusunu ortadan kaldırmış olurduk. Şimdi tabii hangi okulda, hangi öğretmenle diye bir soru da karşımıza çıkıyor. Evet, neremiz doğru ki bunu düzeltelim. Ama bir köşesinden başlamak gerek işte.</p>
<p>Bu doğal olarak uzun bir süreç. Kültürel anlamda tıpkı annelerimiz, babalarımız gibi bizler de kaybedilmiş kuşaklarız. Hatta yeni eğitilmiş ve hâlâ eğitilmekte olanlarımız da kaybedilmiş kuşaklarız. Bundan sonra alınacak tüm iyileştirme önlemleri ancak henüz yamultulmamış bireylerde, onlarca sene sonra sonuç verecek. Ama o zamana kadar da boş oturacağız anlamına gelmiyor bu.</p>
<p>Bu toplumun aydınlanması birileri tarafından yıllardır sistematik olarak engelleniyorsa, o zaman buna karşı çıkmak da toplumda bunun farkına varmış kişilerin görevidir. Eğer kitap okumayı seviyorsanız, çocuklarınıza, kardeşlerinize de sevdirin. Okuduklarınızdan neler anladığınızı onlara da anlatın. Eğer tiyatroyu takip ediyorsanız, onları da yanınızda götürün, tiyatro kültürünü öğretin, izlemenin ne olduğundan bahsedin. Hatta bunları annelerinize, babalarınıza da yapın. Yapın ki bu engellenmiş aydınlanma daha da engellenmesin. Buna alet olmayın. Olacaksanız, bir sonraki seçimde hiç şaşırmayın.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Krapp’ın yalnızlığı]]></title>
<link>http://seyirci.wordpress.com/2007/08/11/krapp%e2%80%99in-yalnizligi/</link>
<pubDate>Fri, 10 Aug 2007 22:56:49 +0000</pubDate>
<dc:creator>homonihilis</dc:creator>
<guid>http://seyirci.wordpress.com/2007/08/11/krapp%e2%80%99in-yalnizligi/</guid>
<description><![CDATA[Krapp yalnız adamın teki, hayatı boyunca yalnız yaşadı. Şimdi de her zamanki gibi yalnız. Hayatında ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><a href="http://seyirci.wordpress.com/2007/03/30/krapp%e2%80%99in-son-bandi-tiyatro-z/"><strong><font color="#0000ff">Krapp</font></strong></a> yalnız adamın teki, hayatı boyunca yalnız yaşadı. Şimdi de her zamanki gibi yalnız. Hayatında hiç değişmeyen bir şey daha var: muz sevmesi. Üstelik hep kabızlık çekti ve yediği muzlar bunu hep kötü etkiledi. Ama o muz yemeyi hiç bırakmadı.</p>
<p>Hayatında değişmeyen son bir şey daha var: Krapp her doğum gününde geçen yılı anlattığı ses kayıtları yaptı. Şimdi 69. doğum günü geldi. Krapp eski kayıtları dinliyor ve yapacağı yeni kayda hazırlanıyor.</p>
<p><strong>29 yaşında:</strong></p>
<p>Krapp kararlar alıyor. 1. Sevgilisi Bianca’dan ayrılacak. (kim bilir neden) 2. Alkolü azaltacak. (ölçmüş ve bulmuş ki geçen sene zamanının %40’ını alkollü yerlerde geçirmiş) 3. Seksi de azaltacak. (belki de Bianca’yı bundan terk edecek)</p>
<p><strong>39 yaşında:</strong></p>
<p>Krapp’ın annesinin öldüğü yıl. O öldüğünde Krapp, evinin karşısındaki bir parkta evi gözetlemiş ve tam öldüğü anda bir köpekle oynamış…</p>
<p>Krapp o yıl ayrıca bir başka sevgiliden daha ayrılmış. Kadın onda derin izler bırakmış, neden ayrıldığı yine belli değil. Belki de sefil yalnızlığını sürdürebilmek için…</p>
<p>39 yaşındaki Krapp 29 yaşındaki Krapp’ı dinleyince gençliğinin geçmiş olduğuna şükrediyor.</p>
<p><strong>69 yaşında:</strong></p>
<p>Krapp sefil yalnızlığını ve alışkanlıklarını sürdürüyor. İçkiyi hâlâ azaltmamış, ama seks doğal olarak azalmış. Ara sıra ona uğrayan yaşlı sıska bir fahişeyle yatıyor.</p>
<p>Eski bantların artık sadece sevdiği bölümlerini dinliyor. Mesela 39’unda terk ettiği kadınla sandalda yaşadıklarını… O bantta söylediklerini artık pek anlayamıyor, anladığı zaman da düşüncelerine kızıp kendine küfrediyor.</p>
<p>Sonunda Krapp 69. yaşının bandını doldurmaya başlıyor. Ama bu sene önemli bir şey olmamış. Yazmakta olduğu kitabı o sene nihayet bitirebilmiş ama kitap sadece 17 adet satılmış. Krapp bunu söylüyor banda ve birkaç kelime daha…</p>
<p>Sonra başa sarıyor 39. yaşının bandını ve baştan dinliyor sandalda yaşadıklarını…</p>
<p><span style='text-align:center; display: block;'><object width='425' height='350'><param name='movie' value='http://www.youtube.com/v/RutFckNyLV0&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;showsearch=0&#038;hd=0' /><param name='allowfullscreen' value='true' /><param name='wmode' value='transparent' /><embed src='http://www.youtube.com/v/RutFckNyLV0&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;showsearch=0&#038;hd=0' type='application/x-shockwave-flash' allowfullscreen='true' width='425' height='350' wmode='transparent'></embed></object></span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>
