<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress.com" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>sosyal-bilgiler &amp;laquo; WordPress.com Tag Feed</title>
	<link>http://en.wordpress.com/tag/sosyal-bilgiler/</link>
	<description>Feed of posts on WordPress.com tagged "sosyal-bilgiler"</description>
	<pubDate>Fri, 04 Dec 2009 10:55:37 +0000</pubDate>

	<generator>http://en.wordpress.com/tags/</generator>
	<language>en</language>

<item>
<title><![CDATA[Genel]]></title>
<link>http://metinsonmezilkogretimokulu.wordpress.com/2009/11/20/genel/</link>
<pubDate>Fri, 20 Nov 2009 09:41:53 +0000</pubDate>
<dc:creator>metinsonmezilkogretimokulu</dc:creator>
<guid>http://metinsonmezilkogretimokulu.wordpress.com/2009/11/20/genel/</guid>
<description><![CDATA[Okulumuz1998 yılında eğitim öğretime açılmıştır.]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Okulumuz1998 yılında eğitim öğretime açılmıştır.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Hoş Geldiniz]]></title>
<link>http://erenkoyilkogretim.wordpress.com/2009/11/20/hos-geldiniz/</link>
<pubDate>Fri, 20 Nov 2009 09:34:36 +0000</pubDate>
<dc:creator>erenkoyilkogretim</dc:creator>
<guid>http://erenkoyilkogretim.wordpress.com/2009/11/20/hos-geldiniz/</guid>
<description><![CDATA[]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><a rel="attachment wp-att-43" href="http://erenkoyilkogretim.wordpress.com/2009/11/20/hos-geldiniz/dsc00279/"><img class="alignleft size-medium wp-image-43" title="DSC00279" src="http://erenkoyilkogretim.wordpress.com/files/2009/11/dsc00279.jpg?w=300" alt="" width="300" height="225" /></a><a rel="attachment wp-att-44" href="http://erenkoyilkogretim.wordpress.com/2009/11/20/hos-geldiniz/dsc00275/"><img class="alignright size-medium wp-image-44" title="DSC00275" src="http://erenkoyilkogretim.wordpress.com/files/2009/11/dsc00275.jpg?w=300" alt="" width="300" height="225" /></a></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Sosyal Bilgilerde Test Çözme Teknikleri]]></title>
<link>http://doganzeki.wordpress.com/2009/10/28/sosyal-bilgilerde-test-cozme-teknikleri/</link>
<pubDate>Wed, 28 Oct 2009 03:48:51 +0000</pubDate>
<dc:creator>doganzeki</dc:creator>
<guid>http://doganzeki.wordpress.com/2009/10/28/sosyal-bilgilerde-test-cozme-teknikleri/</guid>
<description><![CDATA[Test tekniğini kazanmada mutlaka bilgiye ihtiyaç vardır ama aynı zamanda yorum gücünü kazanmak, süre]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong><a href="http://doganzeki.wordpress.com/files/2009/10/ders-calisma.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-389" title="ders-calisma" src="http://doganzeki.wordpress.com/files/2009/10/ders-calisma.jpg?w=150" alt="ders-calisma" width="150" height="107" /></a>Test tekniğini kazanmada mutlaka bilgiye ihtiyaç vardır ama aynı zamanda yorum gücünü kazanmak, süreyi iyi kullanmak ve muhakeme gücünü devreye sokabilmek bilgi ile birlikte kullanılan önemli yardımcılardır. Test tekniğini iyi kavrayabilmek için:</strong></p>
<p><strong>1- Yeni konularla ilgili test çözerken kolaydan zora doğru bir yol izlenmelidir.</strong></p>
<p><strong> 2- Öğrenilen her konu ile ilgili yeterince soru çözülmelidir.</strong></p>
<p><strong> 3- Mümkün olduğunca farklı kaynaklardan yararlanılmalıdır fakat amaca hitap etmeyen soru kaynakları boşa zaman harcanmasına ve yanlış yönde çalışma yapmaya yol açabilir.</strong></p>
<p><strong> 4- Bütün çalışmalarda resmi süre olan bir dakikaya bağlı kalınarak soru çözülmelidir.</strong></p>
<p><strong>5- Soru kökleri çok iyi okunmalı soruda ne istendiği çok iyi anlaşılmalıdır.</strong></p>
<p><strong>6- Soru anlaşılmadan şıklara geçilmemelidir.<!--more--></strong></p>
<p><strong>7- Soru kökleri okunurken olumlu ve olumsuz yönlerine dikkat edilmelidir.</strong></p>
<p><strong>8- Hiçbir bilginizin olmadığı soruları boş bırakma alışkanlığı kazanılmalıdır.</strong></p>
<p><strong>9- Eleme yapılan şıklar arasında ilk akla gelen şıkkın doğru olma olasılığı yüksektir.</strong></p>
<p><strong>10- Dört yanlışın 1 doğruyu götürdüğü kesinlikle unutulmamalıdır.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>11- Bazen 3 yanlışı bulmak bir doğruyu bulmaktan daha kolaydır. Yanlış şıkları eleyerek doğru cevaba ulaşabilirsiniz.</strong></p>
<p><strong>12- Testlere en iyi olduğunuz dersin sorularıyla başlamalı, iyi olduğunuz dersleri sona bırakmamalısınız.</strong></p>
<p><strong>13- Soru kökü dikkatli okunmalı, OKS’de muhakeme,yorum ve kavrama gücünün</strong></p>
<p><strong>ölçülmeye çalışıldığı unutulmamalıdır.</strong></p>
<p><strong>14- Test çözerken cevap şıklarında kendi görüşünüzü değil soruda istenilen doğru cevabı bulmanız gerektiğini unutmayınız.</strong></p>
<p><strong>15- Soru kökünü yarım okuyup şıklara kesinlikle geçmeyin. Soru basit de olsa yanlış cevabı verebilirsiniz.</strong></p>
<p><strong>16- Bütün şıkları okumadan cevabı işaretlemeyin. Daha doğru bir cevap diğer şıklarda olabilir.</strong></p>
<p><strong>17- Çözdüğünüz soruların SBS standartlarına uygun olmasına dikkat edin.</strong></p>
<p><strong>18- Yorulduğunuzu hissettiğiniz anlarda kısa molalar verin. Mümkünse bu molaları bölümler arasında kullanın.</strong></p>
<p><strong>19- Hızınızı belirli aralıklarda kontrol edin. Planladığınız süreyi kontrol ederek izleyin.</strong></p>
<p><strong>20- Alanınızla ilgili olan testlere daha fazla zaman ve dikkat harcayın. Asıl puanı bu bölümlerden alacağınızı unutmayın.</strong></p>
<p><strong>21- Çözdüğünüz her testte kaydırma, kodlama veya yanlış cevabı işaretleme gibi klasik hataları yapmamaya özen gösterin.</strong></p>
<p><strong>22- Test çözmeye önyargısız, moral gücü yüksek ve kendinize güven duygusu ile</strong></p>
<p><strong>başlarsanız, rakiplerinize göre bir adım öndesiniz demektir.</strong></p>
<p><strong>23- Paragraf sorularında ilk önce soru kökünü daha sonra paragrafı okuyun. Bu size parçada ne arayacağınız konusunda avantaj sağlar.</strong></p>
<p><strong>24- Sınavı , kesinlikle süre dolmadan terketmeyin. Son dakikaya kadar süreyi kullanın.</strong></p>
<p><strong>25- Karşılaştığınız zor sorularla inatlaşıp zaman kaybetmeyin. Çünkü zor soruyu yapan değil çok soruyu yapan sınavı kazanır.</strong></p>
<p><strong>26- Her testte cevaplayamayacağınız sorular çıkacaktır. Moralinizi bozmayın.</strong></p>
<p><strong>27- Sınavlarda çevrenizdeki kişilerin, hangi testi çözdüğü, kaç soru cevapladığı sizi ilgilendirmemeli. Bu, dikkatinizi dağıtabilir ve moralinizi bozabilir.</strong></p>
<p><strong>28- Tüm test çözümlerinizde süre tutun ve teste başladığınız andan itibaren dış dünya ile tüm bağlantılarınızı kesin. Eğer bunu başarabilirseniz sınava konsantre olmuşsunuz demektir.</strong></p>
<p><strong>29- Her denemenin sonunda doğru, yanlış ve boş sorularınızı kontrol edin. Yanlış işaretlenen ve boş bırakılan soruları inceleyip kontrol edin. Aynı hata ve eksiklerle sınavlara girmeye devam ederseniz aynı sonuçları almaya devam edersiniz.</strong></p>
<p><strong>30- Test hızınızı konu tekrarıyla değil, soru çözerek arttırabilirsiniz. Hazırlık döneminde çok sayıda soru çözmeye gayret edin.</strong></p>
<p><strong>31- Test çözerken ezberden kaçının. Soruları anlayarak ve yorumlayarak çözmeye çalışın.</strong></p>
<p><strong>32- Hazırladığınız programa uyduğunuz taktirde kendinize kesinlikle güvenin. Çünkü, ÖSS’de ölçülmeye çalışılan bilgi düzeyinizi en verimli şekilde kullanabilmeniz için kendinize güven duymanız, rahat hissetmeniz ve zihninizin açık olması son derece önemlidir.</strong></p>
<p><strong>33- Soru çözümünden sonra yanlış yaptığınız, boş bıraktığınız soruları inceleyerek hatanın bilgi eksikliğinden mi, yanlış bilgiden mi yoksa dikkatsizlikten mi kaynaklandığını tespit ederek çalışmalarınıza yön veriniz.</strong></p>
<p><strong>34- Öncüllü sorularda;</strong></p>
<p><strong>a) Ortak bir yargı mı var?</strong></p>
<p><strong>b) Her öncülün seçeneklerde bir karşılığı mı var?</strong></p>
<p><strong>Bu tip sorularda, soru köküne dikkat ediniz.</strong></p>
<p><strong>35- Paragraf sorularını iki açıdan değerlendirebiliriz:</strong></p>
<p><strong>a) cevabı paragrafta bulunan sorular; en kolay soru tipidir. Paragraf dikkatle</strong></p>
<p><strong>incelendiğinde çözülmemesi imkansız denilebilir.</strong></p>
<p><strong>b) Sadece ön bilgi amacıyla verilip bizlerden yorum istenen sorular; bu sorularda paragrafla seçenek arasında bağlantı kurulması gerekmekte ve yorum gücümüz zorlanmaktadır.</strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[19. ve 20. Yüzyıllarda Osmanlı Devleti]]></title>
<link>http://doganzeki.wordpress.com/2009/10/25/19-ve-20-yuzyillarda-osmanli-devleti/</link>
<pubDate>Sun, 25 Oct 2009 18:51:24 +0000</pubDate>
<dc:creator>doganzeki</dc:creator>
<guid>http://doganzeki.wordpress.com/2009/10/25/19-ve-20-yuzyillarda-osmanli-devleti/</guid>
<description><![CDATA[Osmanlı Devleti, bu yüzyılda Fransız İhtilali sonucu yayılan Milliyetçilik akımının etkisiyle çıkan ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Osmanlı Devleti, bu yüzyılda Fransız İhtilali sonucu yayılan Milliyetçilik akımının etkisiyle çıkan azınlık ayaklanmalarıyla uğraşmak zorunda kalmıştır. Artık elindeki toprakları korumaya çalışmış ve düzelmek için daha kapsamlı Islahatlar yapılmıştır ( Tanzimat, Meşrutiyet gibi).<br />
<strong>1789 FRANSIZ İHTİLALİ </strong><br />
Nedenleri: 1- Kral ve soylular zenginlik içinde yaşarken halkın fakir olması<br />
2- Halktan ağır vergiler alınması<br />
3- İngiltere’de meşrutiyetle halkın daha rahat yaşaması<br />
4- Amerikanın bağımsızlık bildirgesi<br />
5- Bazı aydınların  halkı biliçlendirmesi<br />
 Gelişimi: İhtilalciler 1789’da Bastil Hapishanesini basarak Fransız İhtilalini başlattı. Toplanan meclis anayasa hazırlayarak meşrutiyet ilan edildi. Böylece Fransız İhtilali gerçekleşti.<br />
Sonuçları: 1- Yeniçağ bitti Yakınçağ başladı<br />
2- Özgürlük, eşitlik, adalet, milliyetçilik (ulusçuluk) gibi akımlar yayıldı.<br />
3- İmparatorluklar yıkılarak terlerine ulusal devletler kurulmaya başladı.<br />
4- Demokrasi ve cumhuriyet yönetimleri yayıldı.<br />
Osmanlıya Fransız İhtilalinin Etkileri: Fransız İhtilalinin Osmanlıya olumlu ve olumsuz olmak üzere iki etkisi olmuştur.<br />
** Olumlu etkisi: Fransız ihtilali sayesinde Osmanlıda yeni fikirler ve ıslahatlar oldu. ( Tanzimat, meşrutiyet gibi)<br />
** Olumsuz etkisi: Osmanlı egemenliğindeki uluslar milliyetçilik akımının etkisi ile ayaklanmaya başladı.</p>
<p><strong>1806 -1812 Osmanlı &#8211; Rus Savaşı</strong>-<br />
Rusya’nın   Eflâk   ve   Boğdan   beylerini Osmanlılara karşı kışkırtması<br />
-    Fransa’nın kışkırtmasıyla Eflâk ve Boğdan beylerinin    görevden    alınması    ve boğazların Ruslara kapatılması üzerine savaş başladı.<br />
Sonuçta, 1812′de Bükreş Antlaşması yapıldı. Prut nehri iki ülke arasında sınır kabul edildi. Sırplara bazı haklar tanındı.<br />
NOT: İlk defa, bir azınlık Bükreş antlaşmasıyla ayrıcalık elde etmiştir.<br />
Sırp İsyanı<br />
Fransız İhtilâlinin etkisi, yöneticilerin halka kötü davranması , ağır vergiler alınmasından ve topraklarında sık sık savaş olmasından dolayı  Sırp halkı isyan etmiştir. Sırplar Fransız İhtilalinin etkisi ile Osmanlıya karşı ayaklanan ilk millettir.<br />
 1812 Bükreş antlaşmasıyla ayrıcalık kazanmıştır.<br />
1829 Edirne Antlaşması ile özerk yönetime (içişlerinde serbest, dış işlerinde Osmanlıya bağlı) kavuştu .<br />
1878 Berlin Antlaşması ile bağımsızlıklarına kavuşmuşlardır.<br />
Yunan İsyanı<br />
Fransız İhtilâlinin etkisi, Rusların kışkırtması ve Etnik-i Eterya Cemiyeti’nin çalışmaları sonucunda isyan etmişlerdir. Kavalalı Mehmet Paşa isyanı bastırmış, ancak Avrupa ülkeleri Yunanistan’a bağımsızlık verilmesinden yana olduklarından bu olaya karşı çıkarak Navarin’de (1827) Osmanlı donanmasını yakmışlardır. Bunun üzerine Osmanlı -Rus Savaşı yapıldı. Osmanlılar yenildiler.<br />
Osmanlı Devleti zorunlu olarak Edirne Antlaşması’nı imzalamıştır (1829). Yunanistan’a bağımsızlık verilmiştir.Mora’da Yunanlılara bırakıldı.  Ayrıca Rus ticaret gemileri boğazlardan serbest geçiş hakkı elde etmiştir.<br />
NOT: Akdeniz’de dengenin bozulduğunu ileri süren Fransa 1830′da Cezayir’i işgal etti.</p>
<p><strong>Kavalalı Mehmet Ali Paşa Ayaklanması</strong><br />
Nedenleri: Mora’daki Yunan isyanını bastıran Mehmet Ali Paşa’ya Mora Valiliği verilecekti. Mora Yunanlılarda kalınca Mehmet Ali Paşa  Suriye Valiliğini istedi. II. Mahmut Kabul etmeyince oğlu İbrahim Paşa Adana ve Konya’ya ilerledi. Suriye’de Osmanlı Ordusunu yenmesi sonucunda Osmanlı Devleti, Mehmet Ali Paşa’ya karşı Rusya ile anlaşmıştır. Bunun üzerine Mehmet Ali Paşa Osmanlı Devleti’ne karşı isyan etmiştir. Rusya’nın devreye girmesi bazı Avrupa ülkelerini rahatsız etmiş ve Mısır sorunu uluslararası bir boyut kazanmıştır. İngiltere’nin devreye girmesi ile Kütahya Antlaşması imzalanmıştır (1833).<br />
    Buna göre: Mehmet Ali Paşa’ya Mısır valiliğine ek olarak Suriye ve Girit Valiliği oğluna Cidde valiliği ve Adana çevresinin vergi toplama hakkı verilmiştir.<br />
    Vali’nin yeniden isyan edebileceğini düşünen II. Mahmut’un Rusya ile dostluk antlaşması olan Hünkâr iskelesi Antlaşması’nı  (1833) imzalaması boğazlar sorununu gündeme getirmiştir. Çünkü bu antlaşmaya göre savaşta iki devlet birbirine yardım edecek ve Osmanlıya saldırıda Ruslar Boğazlara inebilecekti.<br />
     Mehmet Paşa ile tekrar savaş başladı. Mehmet Paşa Nizip’te Osmanlı ordusunu yendi. Rusya’nın karışmasını istemeyen İngiltere araya girerek Mehmet Ali Paşa ile Osmanlı arasında Londra Antlaşması imzalatıldı.<br />
<strong>Londra Antlaşması (1840)</strong><br />
Buna göre; Mısır sorunu çözümlendi. Mısır, Osmanlı Devleti’ne bağlı kalmakla beraber yönetimi Kavalalı Mehmet Ali ve çocuklarına bırakılacaktı.<br />
<strong>Londra  Boğazlar Sözleşmesi (1841) :</strong><br />
Osmanlı &#8211; Rus yakınlaşması diğer ülkeleri rahatsız etmiş bu amaçla Londra Boğazlar Sözleşmesi imzalanmıştır.  Buna göre:<br />
- Boğazların denetimi Osmanlı’ya, bırakılmış ve barış döneminde boğazlardan savaş gemilerinin geçişi yasaklanmıştır. Böylece Boğazlar uluslar arası statü (değer) kazandı.<br />
NOT: Bu antlaşma, Hünkâr İskelesi Antlaşması ile kazanılan Boğazlardaki Rus ayrıcalıklarına son vermiştir.</p>
<p><strong>Kırım Savaşı 1853-1856</strong><br />
Rusya’nın boğazlar almak, Osmanlı  topraklarını paylaşmak istemesi ve kutsal yerler sorununu bahane ederek savaş açtı. Ancak Avrupa ülkelerinin Osmanlı Devleti’ni desteklemesi sonucunda Rusya yapılan savaşta yenilmiştir. Buna bağlı olarak 1856 yılında Paris Antlaşması imzalanmıştır. Antlaşmaya göre: Osmanlı Devleti Avrupa devleti sayılmış, Eflak ve Boğdan’a özerklik verilmiş Karadeniz’in tarafsız bir deniz olduğu karara bağlanmıştır.<br />
*** Osmanlı ilk kez bu savaşta dış borç aldı ( İngiltere’den)<br />
*** Paris Antlaşması öncesi Osmanlı Islahat fermanını yayınlamıştır.</p>
<p><strong>1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı (93 Harbi)</strong><br />
Fransa’nın Almanya’ya yenilmesi sonucunda Avrupa’nın güçler dengesi bozuldu. Rusya’nın Karadeniz’in tarafsızlığına karşı çıkması sonucunda İstanbul Konferansı’nın toplanmasına karar verilmiştir. Alınan kararlara Osmanlı Devleti’nin karşı çıkması sonucunda savaş çıkmıştır. Savaşı Rusya kazanmış Ayastefenos (Yeşilköy) Antlaşması imzalanmıştır. Buna göre: Bulgaristan Krallığı kurulmuş Sırbistan, Eflak, Boğdan ve Karadağ bağımsızlığına kavuşmuş Kars, Ardahan, Batum ve Doğubeyazıt Ruslar’a verilmiştir. Girit ve Ermenistan’da ıslahatlar yapılacaktı.<br />
NOT: Avrupa devletlerinin araya girmesiyle Ayastefanos Antlaşması tanınmadı. Yerine Berlin Antlaşması yapıldı._</p>
<p><strong>Berlin Antlaşması (1878)</strong><br />
-    Sırbistan, Romanya ve Karadağ’a tam bağımsızlık verilmiş<br />
-    Kars, Ardahan, Batum Rusya’ya Doğubeyazıt Osmanlı Devleti’ne  bırakılmıştır.<br />
-    Girit ve Ermenistan’da ıslahatlar yapılacaktı.<br />
-    Büyük Bulgaristan krallığı üç bölüme ayrıldı (Makedonya   &#8211;   Doğu   Rumeli   &#8211;   Asıl Bulgaristan). Makedonya ıslahat yapma koşuluyla,  Osmanlılara bırakıldı.  Doğu Rumeli özerk olacaktı.<br />
NOT: Osmanlı &#8211; Alman yakınlaşmasının başlangıcıdır.<br />
          İlk Ermeni sorununu ortaya çıkmıştır.<br />
          İstanbul konferansının toplandığı zaman, Avrupalıları etkileyebilmek için, I. Meşrutiyet ilân edildi.</p>
<p><strong>Ermeni sorunu: </strong><br />
Yıllardır  dost yaşadığımız Ermeniler ilk defa 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı sırasında isyan ettiler.<br />
Ermeniler, Hınçak ve Taşnak Cemiyetlerini kurarak Osmanlı içinde faaliyetlere başladılar. II. Abdülhamit’e suikast girişimde bulundular. Van, Muş , Bitlis gibi illerde ayaklanmalar çıkardılar.<br />
   I. Dünya Savaşı başlayınca Osmanlı 1915’te Tehcir Kanununu ( Göç Kanunu) çıkararak Anadolu’daki Ermenileri Suriye’ye göç ettirdi. Ancak günümüzde Ermeniler bu dönemde 1,5 milyon Ermeni öldürüldü diyerek Soykırım (kökünü kurutma)<br />
iddialarında bulunmaktadır.<br />
    O dönemde savaştan, açlıktan ve çete savaşlarında dolayı Ermeniler öldüğü doğrudur; ancak iddia edildiği gibi bir soykırım yapılmamıştır. Zaten o dönemde Ermenilerin hepsi 1,5 milyon etmiyordu. Ayrıca biz günümüzde arşivlerimizi açtığımız halde Ermeniler arşivlerini açmamaktadır. Bu soykırım iddialarının amacı Türkiye’yi yıpratmak ve topraklarımızdan pay alabilmektir.<br />
Panslavizm Politikası: Rusya ve diğer devletlerin Balkanlardaki Slav ırkını birleştirme ve bağımsızlığa kavuşturma bahanesiyle slav ları Osmanlıya karşı kullanmalarına verilen addır.</p>
<p><strong>19. YÜZYIL ISLAHATLARI : </strong><br />
Bu dönem ıslahatları, Osmanlı Devleti’ni çöküntüden kurtarmak, azınlıkların ayaklanmalarını engellemek amacına yöneliktir.<br />
Sened-İ İttifak (1808)<br />
Anadolu ve Rumeli ayanları ile Padişah II. Mahmut arasında imzalanmıştır. Bu senede göre, ayanlar padişaha bağlı kalacaklarına, yapılacak ıslahatları kendi bölgelerinde uygulayacaklarına dair söz vermişlerdir.<br />
NOT: Sened-i ittifak hükümdarın mutlak otoritesini (gücünü) sınırlayan ilk antlaşmadır. Devletin, ayanlara söz geçiremeyecek durumda olduğunu göstermiştir.</p>
<p>*** II. Mahmut Dönemi Islahatları:<br />
- Sekban-ı Cedit ocağı kuruldu.  Yeniçeri ayaklanması sonrası kaldırıldı.<br />
***- Divan kaldırılmış, Şeyhülislam ve Sadrazamın   yetkileri elinden alınmış, Nazırlık (bakanlık) sistemine geçilmiştir<br />
- Eşkinci ocağı kuruldu.<br />
- Devlet memurluğunda nişan ve rütbe uygulamasına geçilmiştir, Devlet memurlarına  maaşlar bağlandı.<br />
-  İlk öğretim zorunlu hale getirilmiştir. (Fakat uygulanamadı).<br />
***-  1826’da Yeniçeri   ocağı   kaldırılmıştır Buna Vakay-i Hayriye (Hayırlı Olay) denir.  Yerine Asakir-i Mansure-i<br />
      Muhammediye ordusu kuruldu.<br />
***- Askerî amaçlı nüfus sayımı yapılmıştır.<br />
***- Kılık—kıyafette düzenlemeye gidilmiştir.<br />
***- Takvim-i Vakayı adında ilk resmî gazete yayımlandı.<br />
***- İlk posta örgütü kurulmuştur.<br />
***- İlk polis teşkilatı kuruldu.<br />
***- Müsadere usulü (Devlet tarafından kişilerin mallarına el koyma) kaldırılmıştır.<br />
- Tımar ve zeamet usulü kaldırılmıştır.<br />
- Devletçe din ve mezhep ayrımı yapılmayacağı açıklandı<br />
- Devlet Dairelerine Padişah resmi asıldı.<br />
- Avrupa’ya ilk defa öğrenci gönderildi.</p>
<p><strong>1839 Tanzimat Fermanı : </strong><br />
ilân Edilme Nedeni  : &#8211; Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyanına karşı,Avrupa’nın desteğini almak düşüncesi<br />
-  Avrupa devletlerinin azınlıkları bahane ederek iç işlerine karışmalarını önleme isteği<br />
-  Mustafa Reşit Paşa tarafından hazırlanmış, Padişah Abdülmecit tarafından kabul edilmiştir.<br />
Gülhane Parkında halka ilân edilen bu fermana göre:<br />
- Müslüman, Hıristiyan tüm Osmanlı halkının can, mal ve namus güvenliği sağlanacak<br />
- Vergiler herkesin gelirine göre düzenli ve eşit alınacaktır.<br />
- Askerlik işleri belli bir düzene bağlanacaktır.<br />
- Herkes mülk edinme ve miras hakkına sahip olacaktır.<br />
- Kimse yarğılanmadan cezalandırılmayacaktır.<br />
- Mahkemeler adil ve halka açık olacaktır.<br />
*** Gülahne Parkında okunduğu için buna Gülhane Hat-ı Hümayunu’da denir.<br />
*** İlk kez padişah kendi gücü üstünde bir güç tanıdı. ( Yasa gücünü )<br />
*** Tanzimat anayasa değil ama anayasal düzen için önemli bir adımdır.</p>
<p><strong>1856 Islahat Fermanı: </strong><br />
Avrupa Devletlerinin dostluğunu ve desteğini kazanmak, Paris Görüşmelerinde Avrupalıların içişlerimize karışmalarını önlemek amacıyla ilân edilmiştir.<br />
-  Azınlıklara din ve mezhep özgürlüğü tanınacaktır.<br />
-  Azınlıklarda memur olabilecek ve askere alınacaktır. Azınlıklara askerlikte nakdi bedel usulü (bedelli askerlik)<br />
    getirilmiştir.<br />
-  Mahkemelerde herkes inancına göre yemin edebilecek<br />
-  İltizam usulü kaldırılacaktır.<br />
- Gayri Müslimleri küçük düşürücü sözler yasaklandı<br />
- Gayri Müslimlerde mal mülk edinebilecek.<br />
- Gayri Müslimlerde belediye seçimlerine katılabilecek.<br />
*** Tanzimat tüm halkı eşit alırken Islahat’ta Gayri Müslimler biraz daha ön plana çıkarılmıştır.</p>
<p><strong>1876  I. Meşrutiyet</strong><br />
İlân Edilme Nedenleri : Aydınların, ıslahat ve Tanzimat hareketlerinin Osmanlı Devleti’ni kurtarmaya yetmeyeceğini savunmaları ve bu doğrultuda çalışmalar yapmaları   &#8211; Genç Osmanlıların (Jön Türkler) Osmanlı Devleti’ni çöküntüden kurtarmak, Azınlıkları bahane ederek,Avrupa’nın   Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışmasını önlemek istemeleri.<br />
23 Aralık 1876 ‘da Mithat Paşa ve arkadaşlarınca hazırlanan Kanun-i Esasi’yi Padişah II. Abdülhamit’in onaylamasıyla I. Meşrutiyet ilan edilmiştir. Buna göre:<br />
-    Din, mezhep, ırk farkı gözetilmeksizin herkesin devlet hizmetlerine girmesi  kabul edilmiştir.<br />
-    Mesken ve kişi özgürlüğü   tanınmıştır.<br />
-    Mahkemelerin bağımsız olması kabul edilmiştir.<br />
-    Yürütme görevi padişah ve Bakanlar kuruluna, yasama yetkisi ise ayan ve mebusan meclisine verilmiştir.<br />
*** İlk Osmanlı anayasası olan Kanun-i Esasi yürürlüğe girdi.<br />
*** Meclis; Ayan (padişahın seçtiği) ve Mebusan (halkın seçtiği) olmak üzere iki kısımdan oluştu.<br />
*** Padişahın yetkileri fazla idi. Meclisi açma kapama yetkisi vardı.<br />
*** Padişah 1877-1878 Osmanlı Rus savaşını bahane ederek meclisi kapattı. Böylece I. Meşrutiyet sona erdi.</p>
<p><strong>1908 II. Meşrutiyet:</strong><br />
İlân Edilme Nedenleri :- Fransız ihtilâlinin etkisiyle milliyetçilik hareketlerinin gelişmesi  -  II. Abdülhamit’in baskıcı yönetimine karşı İttihat ve Terakki Partisinin yoğun çalışması sonucu ilan edildi.<br />
NOT: Padişahın yetkileri sınırlanmış, hükümet, Meclisi Mebusana sorumlu hale gelmiştir.<br />
II. Meşrutiyet’ten sonra Türkçülük akımı gelişmiş, ittihat ve Terakki Partisinin hükümranlığı başlamıştır.<br />
Ayrıca Alman hayranlığı geliştirilirken, Rusya, İngiltere ve Fransa düşmanlığı yaygınlaştırılmıştır.<br />
31 Mart Vakası (Olayı) (130Nisan 1909):<br />
II. Meşrutiyet’e karşı olanların düzeni değiştirmeye yönelik harekettir.<br />
Nedenleri:-  II. Meşrutiyet yönetimine karşı çıkanların, eski yönetime dönme istekleri.    - Bu dönemde kaybedilen toprakların halk üzerinde olumsuz etki yapması<br />
Sonucu:<br />
13 Nisan 1909 tarihinde İstanbul’da meydana gelen ayaklanma, komutanlığını Mahmut Şevket Paşa’nın, Kurmay Başkanlığını Mustafa Kemal’in üstlendiği Hareket ordusu tarafından bastırılmıştır. Meclis II. Abdülhamit’i olaylara karıştığı gerekçesiyle tahttan indirip yerine V. Mehmet Reşat’ı Padişahlığa getirmiştir. II. Meşrutiyet’ten sonra ülkedeki İç karışıklıklardan yararlanan Bulgaristan bağımsızlığını İlân etmiş, Avusturya- Macaristan İmparatorluğu Bosna- Hersek’i topraklarına katmış, Girit Rumları ayaklanarak Yunanistan’a bağlanmışlardır.</p>
<p> <strong>1911- 1912 Trablusgarp Savaşı: </strong><br />
Nedenleri: &#8211; Siyasi birliğini geç tamamlayan İtalya’nın pazar ve hammadde arayışında olması, bu amaçla Trabiusgarp’ı işgal etmesi<br />
    İtalyanlar herhangi bir gerekçe göstermeden Trablusgarp’ı  Osmanlı  Devleti’nden  istemiş, istekleri geri çevrilince burayı işgal etmiştir. Osmanlı Devleti M. Kemal, Enver Paşa gibi subayları buraya göndererek halkı direnişe geçirdi. Bunu üzerine İtalyanlar Oniki adaya asker çıkardı. Balkan Savaşlarının da başlaması üzerine Osmanlı barış istedi.<br />
 1912 yılında İtalya ile Uşi Antlaşması imzalanmıştır. Antlaşmaya göre:<br />
-    Trablusgarp İtalya’ya verilmiştir. Böylece Kuzey Afrika’daki son toprak parçası kaybedilmiştir.<br />
-    Oniki ada, Balkan Savaşlarının sonunda geri verilmek üzere İtalya’ya bırakılmıştır.( Ancak bir daha geri alınamadı)<br />
NOT: İtalya, Balkan Savaşlarından sonra Oniki adayı terketmemiştir. Oniki ada II. Dünya Savaşından sonra İtalya yenilince Yunanistan’a verilmiştir.<br />
NOT: Trablusgarp Savaşı sırasında M. Kemal, Tobruk ve Derne’de başarılı savunmalar yapmıştır.<br />
<strong><br />
<strong>1912- 1913 BALKAN SAVAŞLARI</strong><br />
<strong>I.  BALKAN SAVAŞI </strong></strong><br />
Nedenleri: &#8211; Fransız ihtilâlinin etkisi ile milliyetçilik hareketlerinin yaygınlaşması   &#8211; Rusya’nın Akdeniz’e inmek için Balkan halklarını kışkırtması   &#8211;  Osmanlı Devleti’nin Trablusgarp savaşında yenilmesi ve iyice zayıflaması<br />
*** Balkan Devletlerinin Karadağ, Sırbistan, Yunanistan, Bulgaristan 1912 Ekim ayında, Osmanlı Devleti’ne saldırmasıyla savaş başlamıştır. Savaşı Osmanlı Devleti kaybetmiştir.<br />
Bu kargaşadan yararlanan Arnavutluk bağımsızlığını    ilân etmiştir.<br />
Londra Konferansı (1913)<br />
Balkan Devletleri İle Osmanlı Devleti arasında imzalanmıştır.<br />
-    İmroz  ve  Bozcaada  dışındaki  adalar Yunanistan’a verildi.<br />
-    Midye-Enez hattı Bulgaristan ile sınır kabul edildi.<br />
-    Midye-Enez çizgisinin batısındaki topraklar kaybedildi.</p>
<p><strong>II. Balkan Savaşı</strong><br />
Nedeni: &#8211; Londra Antlaşmasında Bulgaristan’ın fazla toprak kazanması  -Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ’ın Romanya’yı da yanlarına alarak Bulgaristan’a savaş açmaları<br />
Sonucu:<br />
Bulgaristan savaşı kaybedince Osmanlı Devleti’de bu durumdan yararlanarak Edirne ve Kırklareli’yi tekrar geri almıştır. Savaş sonucunda Bulgaristan’la “İstanbul Antlaşması” imzalanmıştır. Buna göre Edirne, Kırklareli, Dimetoka, Osmanlı’ya Kavala ise Bulgaristan’a verilmiştir.<br />
Yunanistan ile de “Atina Antlaşması” imzalanmış, Selanik, Yanya ve Girit adası Yunanistan’a verilmiştir.<br />
NOT: Bab-ı Ali Baskını ile İttihat Terakki Cemiyeti Yönetimi ele geçirerek padişahı etkisiz hale getirdi. 1918’e kadar yönetimde İttihat ve Terakkinin sözü geçti.</p>
<p><strong>BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI (1914 -1918 ):</strong><br />
    I. Dünya Savaşı öncesi dünyada çıkar çatışmaları ve sanayileşme ile beraber bir yarış ve sömürge yarışı başlamıştı. Buda zamanla ülkeler arasında gerginliğe yol açtı. Ve dünyada büyük bir savaş kaçınılmaz olmuştu.<br />
     Ülkeler iki ana gruba ayrılmıştı. Bunlar :<br />
İtilaf   (Anlaşma)   Devletleri: İngiltere, Fransa ve Rusya (Sonradan; İtalya, ABD, Japonya, Romanya, Yunanistan)<br />
İttifak (Bağlaşma) Devletleri: Almanya, Avusturya- Macaristan İmp. Ve İtalya (Sonradan; Osmanlı ve Bulgaristan)<br />
** İtalya Savaş başlamadan önce İttifak grubunda İtilaf grubuna geçmiştir.</p>
<p> I. Dünya Savaşının Nedenleri:<br />
1- Sanayileşmeye bağlı sömürge yarışı<br />
2- Sömürgeciliğe bağlı Ham madde ve Pazar yarışı<br />
3- Çıkar çatışmaları ( Mesela Almanya Fransa arasında Alses Loren Bölgesi sorunu)<br />
4- Bloklaşma (Gruplaşma)<br />
5- Milliyetçilik, özgürlük gibi düşünce akımlarının etkisi<br />
Savaşın Başlama Nedeni (Görünen Sebep): Savaşın başlaması an meselesi idi. Savaşın başlamasına Saray Bosna gezisine çıkan Avusturya – Macaristan İmparatorluğu Veliaht’ının bir Sırplı tarafından öldürülmesi üzerine I. Dünya Savaşı başladı.<br />
* Savaş yukarıda saydığımız nedenlerle başlaması bekleniyordu. Veliahttın öldürülmesi sadece savaşın bahanesidir. Bu nedenle buna görünen sebep denir.<br />
Savaşın Gelişimi:<br />
    Sırplılara, Avusturya – Macaristan imparatorluğu savaş ilan etti. Sırplıları destekleyen İngiltere ve Fransa’da Savaşa girdi. Daha sonra Almanya’da savaşa girmesi ile dünya savaşı başladı.  İlk başlarda İttifak Grubu başarılı iken ABD’nin savaşa girmesi ile İtilaf Grubu savaşı kazandı.</p>
<p><strong>OSMANLI DEVLETİNİN SAVAŞ GİRMESİ:</strong><br />
Savaş başladığında Osmanlı tarafsızlığını ilan etti. İtilaf Devletleri Osmanlının tarafsız kalmasını istiyordu. Almanya ise Osmanlıyı yanında savaşa istiyordu. Yönetimi elinde bulunduran İttihat ve Terakki Cemiyetini yönetenler Almanya yanında savaşa girilirse başarılı olacağına inanıyorlardı ( Başta Enver Paşa).<br />
  Almanlarla gizli bir antlaşma yapıldı. İki Alman gemisi İngilizlerden kaçarak Osmanlıya sığındı. İngiltere gemileri isteyince gemilerin satın alındığı söylendi. Goben (Yavuz) ve Breslav ( Midilli) adlı iki Alman gemisine Türk bayrağı çekilerek bunlar Karadeniz’de Rus limanlarını bombaladılar. Rusya’nın Osmanlıya savaş ilan etmesi ile Osmanlı I. Dünya Savaşına girmiş oldu.<br />
   ** Osmanlını savaşa girme amacı; kaybettiği toprakları geri almak ve eski gücüne kavuşmaktı.<br />
** Almanya’nın Osmanlıyı Yanında İstemesinin Sebepleri: 1- Cephelerini genişletmek   2- İngiliz ve Fransızların Sömürge yollarını kesmek   3- Osmanlıdaki Halifelik gücünden yararlanarak Türkleri ve Müslümanları yanında savaşa katmak.<br />
Osmanlının Savaştığı Cepheler: Osmanlının savaştığı cepheleri üçe ayırabiliriz. Bunlar: 1- Saldırı (Taarruz ) Cepheleri: Kafkasya ve Kanal Cepheleri    2- Savunma Cepheleri: Çanakkale, Irak, Suriye ve Filistin, Hicaz, Yemen cepheleridir.<br />
3- Yardım cepheleri: Galiçya ve Makedonya cepheleridir.</p>
<p>1- Çanakkale cephesi: İtilaf Devletleri açtı. Açılma amacı; Rusya’ya yardım götürmek, Boğazları ve İstanbul’u alarak Osmanlıyı savaş dışı bırakmaktı.<br />
  18 Mart 1915’te Çanakkale Bpğazı önünde savaşlar başladı. İtilaf donanmaları boğazları geçemeyince Gelibolu Yarımadasına asker çıkardı. (Anzaklar: Yeni Zelanda ve Avustralya askerleri) M. Kemal burada başarılı savaşlar çıkardı.<br />
M. Kemal burada: “Size ben taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve başka komutanlar gelebilir.” diyordu.<br />
  Yapılan savaşlar sonunda İtilaf askerleri çekilmek zorunda kaldı. Bu savaşta yaklaşık beş yüz bin asker şehit olmuştur.<br />
** Savaşın kazanılması I. Dünya Savaşının uzamansa sebep oldu.<br />
** M. Kemal’e başarılarından dolayı “Anafartalar Kahramanı” unvanı aldı.</p>
<p>2- Kafkasya Cephesi : Rusların egemenliğindeki Türklerle birleşmek için açıldı. Yalnız Enver Paşanın yanlış politikası yüzünden Sarıkamış’ta binlerce asker açlıktan, hastalıktan ve soğuktan savaşmadan öldü. Ruslar Muş, Bingöl, Van,Erzurum, Erzincan çevresini ele geçirdi.<br />
   Çanakkale Cephesinden buraya gelen M. Kemal Muş , Bitlis gibi yerleri geri aldı. Bu sırada Rusya içinde Bolşevik Devrimi olunca Rusya Brest Litowsk Antlaşmasını imzalayarak I. dünya savaşından çekildi. Berlin antlaşması ile aldığı Kars, Ardahan ve Batum’u geri verdi.</p>
<p>I. Dünya Savaşını Sonuçları:<br />
 1- Milyonlarca insan öldü.   �<br />
2- Avrupa’nın siyasi haritası değişti.<br />
3- Yeni devletler kuruldu ( Türkiye, Çekoslovakya gibi).<br />
4- İmparatorluklar yıkılmaya başladı.<br />
5- İngiltere en kazançlı devlet oldu.                                       �<br />
6- Milletler cemiyeti kuruldu.<br />
7- Savaş sonu çekişmeler II. Dünya Savaşına zemin hazırladı.</p>
<p>Mondros Ateşkes Antlaşması (30 Ekim 1918):<br />
Osmanlının savaş sonunda imzaladığı ateşkes antlaşmasıdır. Bu antlaşma ile Osmanlının Ordusu dağıtıldı, silahlarına el konuldu, ulaşım ve haberleşme araçlarına el konuldu.İstanbul kontrol altına alındı. Fakat en önemli iki maddesi vardı. Bunlar:<br />
7. Madde: İtilaf Devletlerinin güvenliklerini tehdit edecek bir durum ortaya çıkarsa; İtilaf devletleri herhangi bir stratejik noktayı işgal edebilecek.<br />
Amacı: Osmanlının her yerini işgale açık hale getirerek Osmanlıyı parçalamak.<br />
24. Madde: Şark-ı Vilayet (altı doğu ili) illerinde bir sorun çıkarsa buralar işgal edilebilecek.<br />
Amacı: Burada bir Ermeni devleti kurmak.</p>
<p> *** Mondros Ateşkes Antlaşması olmasına rağmen şartları çok ağırdır.<br />
*** Osmanlı ile barış antlaşması olarak Sevr Antlaşması imzalanacak (10 Ağustos 1920) ancak TBMM antlaşmayı kabul etmediği için yürürlüğe girmedi.<br />
*** Mondros’tan sonra Türk Halkı M. Kemal önderliğinde Kurtuluş Savaşını başlatmış. Ve ülkemizi işgal eden devletlere karşı üstün başarı göstererek yıkılan imparatorluktan Türkiye Cumhuriyetini kurmuştur.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Sosyal Bilgiler Dersine Nasıl Çalışmalı?]]></title>
<link>http://doganzeki.wordpress.com/2009/10/24/sosyal-bilgiler-dersine-nasil-calismali/</link>
<pubDate>Sat, 24 Oct 2009 18:47:56 +0000</pubDate>
<dc:creator>doganzeki</dc:creator>
<guid>http://doganzeki.wordpress.com/2009/10/24/sosyal-bilgiler-dersine-nasil-calismali/</guid>
<description><![CDATA[Sosyal bilgiler dersi öğretme ve öğrenme stratejileri arasında düz anlatım, soru &#8211; cevap, tart]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Sosyal bilgiler dersi öğretme ve öğrenme stratejileri arasında düz anlatım, soru &#8211; cevap, tartışma, küme çalışması, problem çözme, eğitici ve eğlendirici oyunlar, bilgisayar destekli öğretim sayılabilir.</p>
<p>Öğrenme stratejileri temelde iki grupta incelenmektedir. Daha çok aktarma yaklaşımının yer aldığı öğretmenin merkezde olduğu, öğrencinin alıcı durumunda bulunduğu bir öğrenme ile öğrencinin merkezde yer aldığı ve öğrenme sürecine etkin biçimde katıldığı daha çok öğrencinin kendisine dayanan ve problem çözmesi gereken yoldur.</p>
<p>Bu öğrenme stratejilerine ek olarak öğrencilerin kendi öğrenmelerinde kullanabilecekleri; anlamayı güçlendirici, örgütleme, okuduğunu anlama stratejileri de vardır.</p>
<p><strong>- Anlamayı Güçlendirici Strateji:</strong><br />
Bu yöntemde öğrenci sosyal bilgiler dersinin konularını okurken anlamasını kolaylaştırmak için anahtar sözcükler bulma, kafiye ya da ritim oluşturma, konunun baş harflerini düzenleme yöntemi kullanabilir. Örneğin; İlk Çağ’da Mezopotamya’da kurulmuş olan devletlerin isimlerini öğrenmek için “ASABE” (Asurlular, Sümerler, Akadlar, Babiller, Elâmlar) anahtar sözcüğü kullanılabilir.</p>
<p>Maddeler hâlinde ifade edilmiş olan bir metnin baş harfleriyle sözcük oluşturularak anlamlı kılınabilir. Örneğin; “TALEBEM” Karadeniz Bölgesi’nin yer altı kaynakları olarak öğrenilebilir. (Taşkömürü, Linyit, Bakır, Manganez). “ZÜHTİP” Ege Bölgesi’nin Türkiye ekonomisine birinci derecede katkısı olan tarım ürünlerini ifade edebiliriz (Zeytin, üzüm, haşhaş, tütün, pamuk).</p>
<p><strong>- Örgütleme Stratejisi:</strong><br />
Örgütleme stratejisi gruplama, terim ya da düşünceleri bir araya getirme, metni küçük alt parçalara bölme, önemli düşünceleri belirlemeyi veya daha geniş bilgiden ana düşünceleri çıkarmayı içerir.</p>
<p>Sosyal bilgiler dersi konularının kavramları arasında bağlantı kurarak, tarihî olaylar arasında benzerlikler, ortak noktalar not alınarak, kavram haritası çizilebilir. Öğrenci bilgiyi şematize ederek kavram haritası oluşturulabilir. Eğer belirli bir dönemde yapılan antlaşmaları karşılaştırmalı olarak değerlendirmek istiyorsak kavram hartası en iyi yöntemdir. Antlaşmayı yapan ülkeler ve antlaşma tarihlerini bir kutuya yazdıktan sonra, altındaki boşluğa antlaşmada kabul edilen maddeleri yerleştiririz. Böylece tüm bilgiler bir arada göründüğü için sonuçlar daha kolay değerlendirilebilir.</p>
<p>Bazı konularda matris örgütleme yöntemi kullanılabilir. Matris yatay alanına tarihte geçen önemli olayları, dikey alanına ise bu olayların geçtiği yerleri, nedenlerini, sonuçlarını yazarak öğrenebiliriz. Örneğin;</p>
<p><strong>OSMAN DEVLETİ’NİN YÜKSELİŞ DÖNEMİ </strong></p>
<p>Yılı</p>
<p>Hükümdarı</p>
<p>Nedenleri</p>
<p>Sonuçları</p>
<p>Mısır’ın Fethi</p>
<p>Preveze Deniz Savaşı</p>
<p>Matris yöntemi bazı coğrafya konularında da rahatlıklı uygulanabilen bir yöntemdir. Bölgelerin nüfus miktarlarının artış oranları gibi.</p>
<p><strong>- Okuduğunu Anlama Stratejisi: </strong></p>
<p>Okuduğunu anlamada başarı, hızlı ve anlaşılır bir şekilde okumaya bağlıdır. Sosyal bilgiler konularını okurken niçin, nasıl, nerede, ne zaman, kim gibi sorular okuyanın kafasında merak uyandırmalıdır.</p>
<p>a) İnceleme: Konuyu okumadan önce başlık ve tabloları, şemaları gözden geçirmelidir. Atlaslardan, resimlerden, grafiklerden yararlanmalıdır. Önce konunun adı, alt başlıkları, amacı genel olarak gözden geçirilmelidir.<br />
b) Başlıkları soruya dönüştürmek: Her sorunun cevabını bulmak için okumak gerekir. Konu hakkında cevaplar, sorular belirlenmelidir. Örneğin; Geçmiş yıllarda çıkmış olan OKÖSYS soruları konuyu öğrenmek amacıyla kullanılabilir. Bu sorular bizi okurken daha dikkatli olmaya yöneltecektir.<br />
c) Okuma: Konunun her bölümünün, daha sonra bütününün ana düşüncesini bulmak için düzenlenir. Okurken önemli olayların nedenlerini ve önemli olaylar arasındaki etkileşim ve bunların günümüze kadar olan etkileri düşünülmelidir. Konu en az iki defa okunmalıdır. İlk okumada konudaki ana ve yan düşünceler tesbit edilir. Konu ile ilgili temel kavramlar ve terimler öğrenilir. Örneğin; Ulusal bağımsızlık, ulusal egemenlik, üniter devlet gibi bilinmeyen kavramlar ve terimler öğrenilmelidir. İkinci okumada ana ve yan düşüncelerin altları öğrenilmelidir. İkinci okumada ana ve yan düşüncelerin altları çizilerek metni okuma sırasında zihnimizde yer edinen soruların cevapları bulunmalıdır. Konu okunurken sayfa kenarlarına kendimize özgü işaretler konulabilir, not alınabilir. Örneğin; &#124; önemli, &#124;&#124; çok önemli, “A” araştır, ? öğretmene sor gibi. Böylece sorulara verilecek cevapların yazılması ile konunun tekrarı daha kolaylaşmış olacaktır.</p>
<p><strong>Özetleme:</strong><br />
Özetleme ile metnin anlaşılması ve anımsanması kolaylaşır. Her başlık altındaki parçayı dikkatle okuduktan sonra metni oluşturan yardımcı fikirlerden, kendi cümlelerimizle kısa bir özet çıkartmalıyız. Bunu gerçekleştirmek yazının çatısını gösteren şemayı oluşturmak demektir. Böylece öğrenmeye aktif bir şekilde katılmış oluruz.</p>
<p><strong>Tekrarlama:</strong><strong><br />
</strong>Öğrenilenlerin doğru olup olmadığı denetlenmiş ve doğru olanlar pekiştirilmiş olacaktır. Tekrarlanan bilgilerin unutulma olasılığı azaldığı için düzenli olarak günlük tekrarın yapılması gereklidir. Konular kavrandıktan sonra, testler çözülmelidir. Yanlış yapılan sorulara tekrar bakılarak sorunun doğru cevabı ve sebebi mutlaka araştırılmalıdır. Bunun yapılması zamanla soruların yanlış yapılmasını önleyecektir.</p>
<p><strong>Düz anlatım:</strong><strong><br />
</strong>Uygulaması en kolay, fakat gerektiği gibi yapılması zor olan bir yöntemdir. Yöntem kısa sürede uygulanabilir. Özet bilgi sunulabilir, öğrenciye dinleme ve not almak becerisi kazandırılabilir.</p>
<p><strong>Tartışma:</strong><strong><br />
</strong>Öğrenci merkezli bir yöntemdir. Öğrencilere yaşantıları boyunca gerekli olacak davranışları kazanması sağlanabilir. Konu öğretmenin ya da bir öğrencinin yönetiminde yürütülür.</p>
<p><strong>Soru &#8211; cevap:</strong><strong><br />
</strong>Öğrenci daha etkindir. İletişimi iki taraflı olduğu için zaman kaybına yol açabilir.</p>
<p><strong>Küme çalışması:</strong><strong><br />
</strong>Sosyal bilgiler dersine ait bazı konuların öğrenciler tarafından araştırılarak anlatılmasıdır.</p>
<p><strong>İş birlikli öğrenme:</strong><strong><br />
</strong>Öğrencilerin sınıfta oluşturdukları karma kümelerle, ortak amacın gerçekleştirilmesinde birbirlerinden sorumlu oldukları ve küme başarısının buna göre belirlendiği öğrenme stratejisidir.</p>
<p><strong>Problem çözme:</strong><strong><br />
</strong>Herhangi bir konuda etmenleri değerlendirerek o an için en uygun olana kara vermektir.</p>
<p><strong>Eğlendirici ve Eğitici Oyunlar:</strong><strong><br />
</strong>Rol yapma, benzetim, ben kimim oyunu ve kart oyunlarından biri konuya uygulanarak öğretilebilir.</p>
<p><strong>Bilgisayar Destekli Eğitim:</strong><strong><br />
</strong>Her konu için özel yazılımlar ile hazırlanmış olan konuların birey tarafından uygulanmasıdır.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[TTnet Vitamin nedir ? | www.ttnetvitamin.com.tr]]></title>
<link>http://yeni1blog.wordpress.com/2009/01/07/ttnet-vitamin-nedir-wwwttnetvitamincomtr/</link>
<pubDate>Wed, 07 Jan 2009 07:38:42 +0000</pubDate>
<dc:creator>kedimi7m</dc:creator>
<guid>http://yeni1blog.wordpress.com/2009/01/07/ttnet-vitamin-nedir-wwwttnetvitamincomtr/</guid>
<description><![CDATA[TTNET Vitamin, Millî Eğitim Bakanlığı müfredatına uygun olarak geliştirilmiş ve internet üzerinden k]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><div class="p-con">
<div class="snap_preview">
<p style="text-align:justify;"><a href="http://www.sendegel.org/index.php/2009/01/ttnet-vitamin-nedir-wwwttnetvitamincomtr/"><img class="alignleft size-full wp-image-2151" title="ttnet_vitamin_nedir" src="http://www.kursatsenturk.com/wp-content/uploads/2008/09/ttnet_vitamin_nedir.jpg" alt="" width="232" height="167" align="left" /></a><a href="http://www.sendegel.org/index.php/2009/01/ttnet-vitamin-nedir-wwwttnetvitamincomtr/" target="_blank"><strong>TTNET Vitamin</strong></a>, Millî Eğitim Bakanlığı müfredatına uygun olarak geliştirilmiş ve internet üzerinden kullanılan bir eğitim destek aracıdır. <strong><a href="http://www.sendegel.org/index.php/2009/01/ttnet-vitamin-nedir-wwwttnetvitamincomtr/" target="_blank">TTNET Vitamin</a>, </strong>İlköğretim 4, 5, 6, 7 ve 8. sınıf öğrenci ve öğretmenlerinin eğitim hayatını kolaylaştırmak için hazırlanmıştır.</p>
<p style="text-align:justify;">Artık çocuklar evden eğlenerek, sıkılmadan okuldaki derslerini bilgisayar başında tekrar edebilecekler. Böylece öğrencilerin hem ailelerine ayıracak zamanları olacak hem de öğretmenleri ertesi gün onları sınıfta derslerine hazırlanmış olarak bulacak.</p>
<p style="text-align:justify;">Matematik, Fen ve Teknoloji, Türkçe ve Sosyal Bilgiler derslerini içerir. Öğrencilerin dersleri kolayca anlamasına yardım eden, öğrencilerin derse olan ilgisini arttıran sesli konu anlatımları bulunmaktadır. Çocukların öğrenme motivasyonunu arttıran canlandırmalar ve dikkatini canlı tutan interaktif etkinlikler ile ders anlatımları eğlenceli hale getirilmiş, ayrıca hem sınıfta uygulanabilen hem de öğrencilerin anlayarak yapabileceği deneyler ve etkinlikler bulunmaktadır.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>TTNET Vitamin </strong>paketinden evde faydalanmak için TTNET satış noktalarına başvurarak ya da       444 0 375 TTNET Müşteri Hizmetleri’ni arayarak, ayda sadece 5 YTL’ye ya da yıllık 36 YTL’ye    <strong>TTNET Vitamin</strong> paketi satın almak ve <strong> <a href="http://www.ttnetvitamin.com.tr/" target="_blank">www.ttnetvitamin.com.tr</a></strong> web sitesi üzerinden kayıt olmak gerekiyor.</p>
<p style="text-align:justify;">Çalan şarkı Elidor reklamından <em><span><span>Madonna ft. Justin timberlake &#8211; 4 minutes to save the  world</span></span></em></p>
</div>
</div>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Sırttaki Okul Çantası]]></title>
<link>http://umutsarikaya.wordpress.com/2009/01/02/sirttaki-okul-cantasi/</link>
<pubDate>Fri, 02 Jan 2009 02:21:12 +0000</pubDate>
<dc:creator>umutsarikaya</dc:creator>
<guid>http://umutsarikaya.wordpress.com/2009/01/02/sirttaki-okul-cantasi/</guid>
<description><![CDATA[Oğlum orda yaa&#8230; Sosyal Bilgiler kitabının yanına koymuştum Yok lan orda.. Kitabın yanında peçe]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img class="aligncenter size-full wp-image-102" src="http://umutsarikaya.wordpress.com/files/2009/01/2rqyfcj.jpg" alt="" width="450" height="337" />Oğlum orda yaa&#8230; Sosyal Bilgiler kitabının yanına koymuştum</p>
<p>Yok lan orda.. Kitabın yanında peçeteye sarılmış kuru açma var&#8230; Yiyeyim mi?</p>
<p>Ye! Altlara bak orda olması lazım. (Sars hars sars hars)</p>
<p>Yok oğlum yaa.. Bulamıyorum</p>
<p>Off.. Çok sıcak.. Igghh</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[TTnet Vitamin nedir ?  &#124; www.ttnetvitamin.com.tr]]></title>
<link>http://blog.kursatsenturk.com/2008/09/26/ttnet-vitamin-nedir-wwwttnetvitamincomtr-2/</link>
<pubDate>Fri, 26 Sep 2008 03:55:13 +0000</pubDate>
<dc:creator>Halet-i Ruhiyye</dc:creator>
<guid>http://blog.kursatsenturk.com/2008/09/26/ttnet-vitamin-nedir-wwwttnetvitamincomtr-2/</guid>
<description><![CDATA[TTNET Vitamin, Millî Eğitim Bakanlığı müfredatına uygun olarak geliştirilmiş ve internet üzerinden k]]></description>
<content:encoded><![CDATA[TTNET Vitamin, Millî Eğitim Bakanlığı müfredatına uygun olarak geliştirilmiş ve internet üzerinden k]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[TTnet Vitamin nedir ? &#124; www.ttnetvitamin.com.tr]]></title>
<link>http://blog.kursatsenturk.com/2008/09/24/ttnet-vitamin-nedir-wwwttnetvitamincomtr/</link>
<pubDate>Wed, 24 Sep 2008 01:20:59 +0000</pubDate>
<dc:creator>Halet-i Ruhiyye</dc:creator>
<guid>http://blog.kursatsenturk.com/2008/09/24/ttnet-vitamin-nedir-wwwttnetvitamincomtr/</guid>
<description><![CDATA[TTNET Vitamin, Millî Eğitim Bakanlığı müfredatına uygun olarak geliştirilmiş ve internet üzerinden k]]></description>
<content:encoded><![CDATA[TTNET Vitamin, Millî Eğitim Bakanlığı müfredatına uygun olarak geliştirilmiş ve internet üzerinden k]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[SBS sınav sonuçları soruları ve cevap anahtarı]]></title>
<link>http://habermerkezi.wordpress.com/2008/07/06/sbs-sinav-sonuclari-sorulari-ve-cevap-anahtari/</link>
<pubDate>Sun, 06 Jul 2008 06:02:20 +0000</pubDate>
<dc:creator>habermerkezi</dc:creator>
<guid>http://habermerkezi.wordpress.com/2008/07/06/sbs-sinav-sonuclari-sorulari-ve-cevap-anahtari/</guid>
<description><![CDATA[lköğretim 6. sınıf öğrencileri için düzenlenen ve 991 bin adayın katıldığı ilk Seviye Belirleme Sına]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>lköğretim 6. sınıf öğrencileri için düzenlenen ve 991 bin adayın katıldığı ilk Seviye Belirleme Sınavı (SBS) sona erdi. Sınav sonuçları 31 Temmuzda açıklanacak.</p>
<p>Sınav saat 10.00’da başladı ve 90 dakika sürdü. Adaylara Türkçe, Matematik, Fen ve Teknoloji, Sosyal Bilgiler (Sosyal Bilgiler, İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi), Yabancı Dil (İngilizce, Almanca, Fransızca, İtalyanca) alanından 80 soru yöneltildi.<!--more--></p>
<p>Sınava, ilköğretim 6. sınıf öğrencilerinden 515 bin 269 erkek, 476 bin 304 kız olmak toplam 991 bin 573 aday ter döktü. Sınava, 5 bin 826 engelli aday katıldı.</p>
<p>İlköğretim 7. sınıf öğrencilerinin gireceği SBS ise yarın saat 10.00’da yapılacak. Bu öğrenciler yine aynı soru alanlarından, 90 soruyu 100 dakikada yanıtlayacak.</p>
<p>Sınava, ilköğretim 7. sınıf öğrencilerinden 514 bin 889 erkek, 475 bin 885 kız aday olmak üzere toplam 990 bin 774 aday katılacak. Sınav sonuçları 31 Temmuzda açıklanacak.<br />Seviye Belirleme Sınavı (SBS), Türkiye genelinde sorunsuz tamamlandı. Sınav, toplam 544 merkezde toplam 6 bin 771 binada, 114 bin 692 salonda gerçekleştirildi.
<p class="content content_12" align="center"><em>Soruları ve cevap anahtarını indirmek için bilgisayarınızda <u>Adobe Reader</u> olması gerekmektedir. İndirmek için </em><a href="http://ardownload.adobe.com/pub/adobe/reader/win/8.x/8.1.2/tr_TR/AdbeRdr812_tr_TR.exe" target="_blank"><font color="#cc0000"><em>buraya</em></font></a><font color="#cc0000"> </font><em>tıklayın</em></p>
<p><span class="manset_detay">
<p class="MsoNormal" style="text-align:center;margin:0;" align="center"><b><span style="font-size:20pt;color:blue;">6. SINIFLAR</span></b></p>
<p></span>
<p class="content content_12"></p>
<table align="center" border="0" cellpadding="5" cellspacing="0">
<tbody>
<tr>
<td><strong><img src="http://egitek.meb.gov.tr/image/3.gif" width="11" height="12" /></strong></td>
<td><span class="style3"><a href="http://egitek.meb.gov.tr/Sinavlar/Sorular/sbs/sbs_6_2008/TESTA.pdf" target="_blank"><font color="#0000ff"><strong>A Kitapçığı Soruları </strong></font></a></span></td>
<td> </td>
<td><img src="http://egitek.meb.gov.tr/image/3.gif" width="11" height="12" /></td>
<td><span class="style3"><a href="http://egitek.meb.gov.tr/Sinavlar/Sorular/sbs/sbs_6_2008/TESTACEVAP.pdf" target="_blank"><font color="#0000ff"><strong>A Kitapçığı Cevap Anahtarı </strong></font></a></span></td>
</tr>
<tr>
<td><font color="#0000ff"><img src="http://egitek.meb.gov.tr/image/3.gif" width="11" height="12" /></font></td>
<td><span class="style3"><a href="http://egitek.meb.gov.tr/Sinavlar/Sorular/sbs/sbs_6_2008/TESTB.pdf" target="_blank"><strong>B Kitapçığı Soruları</strong></a></span></td>
<td> </td>
<td><img src="http://egitek.meb.gov.tr/image/3.gif" width="11" height="12" /></td>
<td><span class="style3"><a href="http://egitek.meb.gov.tr/Sinavlar/Sorular/sbs/sbs_6_2008/TESTBCEVAP.pdf" target="_blank"><font color="#0000ff"><strong>B Kitapçığı Cevap Anahtarı </strong></font></a></span></td>
</tr>
<tr>
<td><font color="#0000ff"><img src="http://egitek.meb.gov.tr/image/0.gif" width="11" height="12" /></font></td>
<td><span class="style3"><a href="http://egitek.meb.gov.tr/Sinavlar/Sorular/sbs/sbs_6_2008/TESTA.zip" target="_blank"><strong>A Kitapçığı Soruları (Sıkıştırılmış) </strong></a></span></td>
<td> </td>
<td><img src="http://egitek.meb.gov.tr/image/0.gif" width="11" height="12" /></td>
<td><span class="style3"><a href="http://egitek.meb.gov.tr/Sinavlar/Sorular/sbs/sbs_6_2008/TESTB.zip" target="_blank"><strong>B Kitapçığı Soruları (Sıkıştırılmış) </strong></a></span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p class="content content_12"><span class="manset_detay"><font size="1"> </font></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:center;margin:0;" align="center"><b><span style="font-size:20pt;color:blue;">7. SINIFLAR</span></b></p>
<p><span class="manset_detay"><br />
<table align="center" border="0" cellpadding="5" cellspacing="0">
<tbody>
<tr>
<td><img src="http://egitek.meb.gov.tr/image/3.gif" width="11" height="12" /></td>
<td><span class="style3"><a href="http://egitek.meb.gov.tr/Sinavlar/Sorular/sbs/sbs_7_2008/TESTA.pdf" target="_blank"><font color="#0000ff"><strong>A Kitapçığı Soruları </strong></font></a></span></td>
<td><strong> </strong></td>
<td><strong><img src="http://egitek.meb.gov.tr/image/3.gif" width="11" height="12" /></strong></td>
<td><span class="style3"><a href="http://egitek.meb.gov.tr/Sinavlar/Sorular/sbs/sbs_7_2008/TESTACEVAP.pdf" target="_blank"><font color="#0000ff"><strong>A Kitapçığı Cevap Anahtarı </strong></font></a></span></td>
</tr>
<tr>
<td><font color="#0000ff"><strong><img src="http://egitek.meb.gov.tr/image/3.gif" width="11" height="12" /></strong></font></td>
<td><span class="style3"><a href="http://egitek.meb.gov.tr/Sinavlar/Sorular/sbs/sbs_7_2008/TESTB.pdf" target="_blank"><font color="#0000ff"><strong>B Kitapçığı Soruları</strong></font></a></span></td>
<td><strong> </strong></td>
<td><strong><img src="http://egitek.meb.gov.tr/image/3.gif" width="11" height="12" /></strong></td>
<td><span class="style3"><a href="http://egitek.meb.gov.tr/Sinavlar/Sorular/sbs/sbs_7_2008/TESTBCEVAP.pdf" target="_blank"><font color="#0000ff"><strong>B Kitapçığı Cevap Anahtarı </strong></font></a></span></td>
</tr>
<tr>
<td><font color="#0000ff"><strong><img src="http://egitek.meb.gov.tr/image/0.gif" width="11" height="12" /></strong></font></td>
<td><span class="style3"><a href="http://egitek.meb.gov.tr/Sinavlar/Sorular/sbs/sbs_7_2008/TESTA.zip" target="_blank"><strong>A Kitapçığı Soruları (Sıkıştırılmış) </strong></a></span></td>
<td><strong> </strong></td>
<td><strong><img src="http://egitek.meb.gov.tr/image/0.gif" width="11" height="12" /></strong></td>
<td><span class="style3"><a href="http://egitek.meb.gov.tr/Sinavlar/Sorular/sbs/sbs_7_2008/TESTB.zip" target="_blank"><strong>B Kitapçığı Soruları (Sıkıştırılmış) </strong></a></span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p></span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[KÜLTÜRÜN TANIMI]]></title>
<link>http://resit86.wordpress.com/2008/03/24/kulturun-tanimi/</link>
<pubDate>Mon, 24 Mar 2008 11:06:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>resit86</dc:creator>
<guid>http://resit86.wordpress.com/2008/03/24/kulturun-tanimi/</guid>
<description><![CDATA[Kültürün Tanımı :Toplumsal bilimlerin hiçbir konusu, şüphesiz, “k ü l t ü r” kavramında olduğu kadar]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Kültürün Tanımı :<br />Toplumsal bilimlerin hiçbir konusu, şüphesiz, “k ü l t ü r” kavramında olduğu kadar çok sayıda yargılama ve tanımlama üretmemiştir. Somut analizler (tarihsel, etnografik, sosyolojik vb.) kültür üzerine o denli çok çeşitli kavramlar üretmişlerdir ki, bunları birbirleriyle bağdaştırmak neredeyse imkânsız gözükmektedir.<br />Kültür birlikte uzun süredir yaşayan insanların doğa ve birbirleriyle girdikleri etkileşimler sonucu oluşan maddi ve manevi öğeler, yani teknoloji ve onunla birlikte oluşan anlam, değer ve kurallar bütünüdür. Bu bağlamda yöneten ve yönetilenler arasındaki ilişkiler, iktidar, güç, otorite, egemenlik gibi olgular siyasal sistem ve yönetim biçimleri gibi süreçler kültürün oluşum sürecine hem etki ederler ve hem de ondan etkilenirler.<br />18. yüzyıla kadar Eski Yunan ve Roma geleneğinde kültür, “toprağı işlemek” anlamına gelmekteydi. Voltaire; “İnsanoğlu nasıl bitkileri, hayvanları evcilleştiriyorsa, kendi zihnini, mantalitesini, düşüncesini de geliştirebilir. İnsan kültürlü bir varlıktır” diyerek ilk defa “kültür” sözünü insanlara uygulayan bir düşünürdür.<br />Fredrich Hegel; “Her devir anlamlı eylemi yarattığı ölçüde gelişimci, yaratamadığı ölçüde baskıcı, bunaltıcıdır.” der. Ona göre, anlamın ölçüsü, herhangi bir devre ait kavramsal dokudur. İnsanlar o doku ile yaşar yahut ölürler, gelişir yahut gerilerler. İşte Hegel’in, “kavramsal doku” (Geist) diye tanımladığı kelimeye bugün Alman idealizmi “k ü l t ü r” adını vermiştir. Bu ifadeden hareketle, her toplumun belirleyici bir kültür dokusunun (konveksi) ve bu dokudan uç veren toplumsal bir yaşantısının varlığından söz edebiliriz.<br />“Kültür” denilince ilk akla gelen entellektüeller arasında antropologlardan Tylor ve Bronislaw Malinowski’yi burada zikretmek yerinde olacaktır. Tylor “Primitive Culture,1871” adlı esrinde kültürü şöyle tanımlamaktadır; “Bilgi, inanç, sanat, ahlak, hukuk, örf ve adetlerden ve insanın toplumun bir üyesi olarak elde ettiği bütün yeteneklerden oluşmuş karmaşık bütün.” Dolayısıyla bu tanıma göre sosyal örgütlenme ve sosyal kurumlar kültürün içinde yer almaktadır.<br />Malinowski’nin tanımında k ü l t ü r; “Aletlerden ve tüketim mallarından, çeşitli gruplaşmalar için yapılan anayasal belgelerden, insana özgü düşün ve becerilerden, inanç ve törelerden oluşan bütünsel bir toplamdır.”<br />Yazarın ifadeleri bize, toplumun kültür yapısının aynı zamanda o toplumun sosyo-ekonomik yapısının bir yansıması olduğunu da beyan etmektedir. Diğer bir ifadeyle, kültürü toplumdan ayrı ve bağımsız bir bütün olarak almak olanaksızdır. Aynı şekilde, toplumdaki kişilerin davranışlarını, tutumlarını, vaziyet alışlarını etkileyen, toplumu bir arada tutup, bir bütün olarak kaynaştıran ve toplumun değerlerini, normlarını içeren kültür yapısından toplumu ayırarak tek başına ele almak mümkün olmadığı için, kültürün toplumla içinde bulunduğu karşılıklı etki süreci birbirleriyle ilişkili ve birbirlerine dayanan unsurlarla çok karmaşık bir bütünü meydana getirdiği görülmüştür. Bu karmaşık bütün içerisinde hiç bir örf, âdet, yasa, davranış ve kurum tek başına diğerlerinden soyutlanmış olarak bulunmaz. Ekonomik şartlar, aile düzeni, dinî telkinler, siyasî hedefler hep birbiri içine geçmiş unsurlardır.<br />Doğal olarak, topluluklar arası “kültür alış-verişleri”nin, ezilmemek şartı ile milletlerin ilerlemesini sağlayan etkenlerden biri olduğu göz ardı edilememelidir. Nitekim geçen iki yüz yıl boyunca sonuca bağlı endişelerden dolayı “kültür mü yoksa medeniyet mi?” tartışmaları eksik olmamıştır. Öyle ki, kendi toplumumuz için de geçerli olan bu endişeler, Türk Düşüncesi’nin önemli isimlerinden biri olarak Ziya Gökalp’in de temel tartışma alanını teşkil etmiştir.<br />Gökalp’e göre kültür ve medeniyet, aynı toplumsal kurumların ayrı cepheleridir. Yani, kültür ve medeniyet farkı birbirindeki kurumların ötekinde olmamasından kaynaklanmamıştır. Kurumlar onların ikisinde de birdir. Bunlar hukuk, iktisat, teknik, sanat, dil, din ve ilmî spekülasyon faaliyetleridir. Kültür, onların bir topluma ait özellikleridir. Medeniyet ise, millî özellikler dışında çeşitli toplumlarca paylaşılmış hayat şeklidir.<br />Gökalp gibi bazı Türk aydınları arasında “kültür-medeniyet” ayrımının sıklıkla tartışılması, zaman zaman onların bir çıkmaza sürüklenmelerine de neden olmuştur. Çünkü problem; bir taraftan Batı dünyasının maddî bakımdan ezici bütün medenî vasıtalarına sahip olunmak istenmesi, öbür taraftan aynı dünyanın zevkleri, aile hayatı, her türlü sosyal münasebetleri, felsefî ve dinî inançları, sanat ve eğlence hayatı ve benzerinin mevcut hayat tarzından nasıl uzak tutulacağı çıkmazıdır. Yani, neyin değiştirilip değiştirilemeyeceği sorunudur.<br />Erol Güngör, Gökalp’in değiştirilmesi istenmeyen bütün değerleri “kültür” adı altında toplamasını; değiştirilmesi istenenleri de “medeniyet”e dahil şeyler olarak göstermesini, pratik bir endişe olarak yorumlamıştır. Çünkü, Gökalp için birinci gruba giren değerler milletlerin öz malı olup değişmesi değil, gelişmesi söz konusu şeyler; ikinci, yani medenî değerler grubuna girenler ise, kültürün inkişâfına imkân vermedikleri takdirde değiştirilmesi gereken şeylerdir. Çünkü Gökalp’e göre; “Medeniyet usûlle yapılan ve taklît vasıtası ile bir milletten diğer millete geçen mefhumların ve tekniklerin toplamıdır. Hars (kültür) ise, hem usulle yapılamayan, hem de taklîtle başka milletlerden alınamayan duygulardır.” Yani, medeniyet; teknik ve evrensel olanların tarihi, kültür de; biraz daha öznel ve bize ait olanların tarihi. Şüphesiz içine girdiğiniz zaman kültürün de bir teknolojisi vardır. Diğer taraftan, bir ülkenin, bir toplumun kültürünü, tarihini çevresinden, yabancılardan tamamen bağımsız görmek mümkün değildir.<br />O halde, gelişme düzeyi ne olursa olsun, her insan toplumunda ortak davranış kurallarını (normları), inanç ve değerlerini yeni kuşaklara aşılamak; toplum mensuplarını normlarda, inanç ve değerlerde bütünleştirmek toplum yapısı ile kültürü arasında uyumu sağlamanın gereğidir. Bernard Lewis’in de yaklaşımıyla; bütün kültürlerin kendi kazanımları, kendi sanat ve müzikleri , felsefe ve bilimleri, edebiyat ve yaşam tarzları, insanlığın ilerlemesine başka katkıları vardır; bunların bilinmesinin bize yarar sağlayacağına ve hayatımızı kolaylaştıracağına şüphe yoktur.( 2 )<br />Tanımlamaya çalıştığımız kültürün bir yönünü belirleyen bu yaratım ve kazanımlar; aynı zamanda bireyin ait olduğu toplumun bir üyesi olarak var olma koşuludur. Çünkü insan için kültür bir zorunluluktur. Necmi Uygur’un deyimiyle; “Kültür olmayınca o da olamayacağına göre: insan kültür üretip kültürce üretildiği; kültür taşıyıp kültürce taşındığı temel gerçeği insan olarak insan varlığının en başta gelen var olma koşuludur.” Kişi edindiği bilgiyi, inancı, değerleri, sanatı, ahlâk anlayışını, örf ve âdetleri, yasaları içeren bu karmaşık bütünle bir değer taşımaktadır. Bu anlamda kişi kendine özgü yaşama koşullarını kaynaşmış bulunduğu toplumun kültür kalıplarına dayanarak sağlamaktadır. Ve yine bu anlamda kişilik, kültür yapısının bireysel bir ifadesi, kültür ise kişiliğin kollektif ifadesi olmaktadır. Sosyolojik açıdan yapılan tanımlamalarda da görüleceği gibi, toplumsal yapı, yapıyı oluşturan toplumsal kurumların, bunların karşılıklı ilişkilerinden doğan toplumsal değerlerin karşılıklı olarak etkiledikleri bir bütündür.<br />Bilindiği gibi kollektif bilinci psikoloji bilincinden ayıran nitelikleri ilk ortaya atan E. Durkheim olmuştur. Toplumsal gerçeğin niteliklerini ortaya atarak Toplumbilimin konu alanını sınırlandıran Durkheim başta olmak üzere, hemen hemen tüm toplumbilimcilerin soyut görüş dairesinde yoğunlaştıkları açıktır. Diğer taraftan pek çok toplumbilimcinin de somut görüş dairesinde toplandıkları dikkati çeker. Soyut görüş sahibi toplumbilimcilere göre sosyolojinin anlamı yalnızca kollektif bilinçte; başka bir deyişle ekonomi, teknik, töre, âdet, hukuk, ahlâk, din, dil, bilgi, eğitim, sanat vb. gibi türlü değerlerden ve bunların maddeye yansımış sembollerinden ibaret olacaktır. Ancak, bu değerler sahası somut olarak ele alınan toplumun çeşitli katlarından biri olarak kabul edilir. Bu durumda, toplumlardaki değerlerden başka unsurların göz ardı edilmesi gibi bir yöntemi onaylamak olası değildir. Ancak bilincin bilincine erişen, kendi dünyasını, değerlerini yaratan tek varlık insandır. Onun için toplumsal alan insan alanıdır, değerler alanıdır. İnsan yarattığı değerleri nesnelleştirir, dünyaya taşıyarak maddeye yansıtır. Böylece araçlarını, sembollerini, kavramlarını kurar. Geçmişe doğru uzanarak hafızasını, kişiliğini nesnelleştirir; geleceğe doğru nesnelleşerek de ülkülerini yaratır.<br />Kuşbakışı bir yaklaşımla, kültür: İnsanın ortaya koyduğu, insanın içinde varolduğu tüm gerçeklik demektir. Öyleyse ‘kültür’ deyimiyle insan dünyasını taşıyan, yani insan varlığını gördüğümüz her şey anlaşılabilir.<br />Kültür, insanın kendini kendi evinde duymasını sağlayacak bir dünya ortaya koymasıdır. Buna göre kültür, böylesi bir dünyanın anlam-varlığına ilişkin tüm düşünülebilirlikleri içerir: insan varoluşunun nasıl ve ne olduğudur. İnsanın nasıl düşündüğü, duyduğu, yaptığı, istediği; insanın kendine nasıl baktığı, özünü nasıl gördüğü; değerlerini, ülkülerini, isteklerini nasıl düzenlediği hep kültürün öğeleridir.( 4 )</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[KÜRESELLEŞME (GLOBALLEŞME)]]></title>
<link>http://resit86.wordpress.com/2008/03/24/kuresellesme-globallesme/</link>
<pubDate>Mon, 24 Mar 2008 11:01:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>resit86</dc:creator>
<guid>http://resit86.wordpress.com/2008/03/24/kuresellesme-globallesme/</guid>
<description><![CDATA[KÜRESELLEŞME TANIMI VE ÖZELLİKLERİ Berlin Duvarı’nın 1989 yılında çöküşünün ardından,1990’lı yıllard]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>KÜRESELLEŞME</p>
<p>TANIMI VE ÖZELLİKLERİ</p>
<p>            Berlin Duvarı’nın 1989 yılında çöküşünün ardından,1990’lı yıllardan itibaren hemen her alanda sıkça karşılaştığımız küreselleşme sözcüğü,günümüzde sadece ekonomik bir kavram olarak değil,içinde bulunduğumuz uluslar arası sistemi tanımlamak için de kullanılmaktadır.(1)<br />            Küreselleşme,ekonomiden siyasete,sosyal politikadan kültüre,hemen hemen yeryüzünün her alanındaki değişimi ifade etmek için kullanılan “sihirli” bir sözcük haline gelmiş;ünlü sosyolog Peter Burger’ın (s.23) deyimiyle, Alman kömür endüstrisindeki gerilemeden, Japon gençlerinin cinsel alışkanlıklarını açıklamaya kadar geniş bir alanda kullanılan “klişe”ye dönüşmüştür.Burger’ın görüşlerine paralel bir biçimde adeta geçmiş ve geleceğin kapılarını açacak anahtar bir kavram olarak görülen küreselleşmeyi Bauman’da “parolaya dönüşmüş moda bir deyim” olarak değerlendirmektedir.Kavram olarak “küresel” (global) Sözcüğünün kökeni,400 yıl öncesine gitse bile “küreselleşme” (globalization),oldukça yenidir.İlk olarak 1960’larda ortaya çıkan küreselleşme kavramı,1980’lerde ise sıkça kullanılmaya başlanmıştır.1990’lara gelindiğinde de bilim adamlarının önemini kabul ettiği anahtar bir sözcük haline gelmiştir(Lubers).(2)<br />            “Amatör bir kameranın tespit ettiği bu çatışma…”,”Uydu tarafından ekranlara yansıyan alınmış olan bu fotoğraf…”,”Batık denizaltından ilk görüntüler…”<br />            Artık sıkça duyduğumuz yukarıdaki ifadeler,ekranları başındaki kitleleri heyecanlandırmakla,gündelik hayatlarını-bazı durumlarda-doğrudan etkilemekle kalmıyor,daha önemlisi,uluslar arası ilişkileri de şekillendiriyor bugün.<br />            Artık bugün,yerel (milli) meselelerin yol açtığı küresel etkiler,çözüm arayışlarında uluslar arası konjonktür gerçeğini dikkate alma zorunluluğunu da beraberinde getiriyor.(3)           <br />            Piyasa güçlerine daha fazla dayanan ve ekonomi yönetiminde devletin rolünün azalması olarak tanımlanan “uyum süreci” üzerine küresel ve bütünleşik bir perspektif geliştirme amacını gütmektedir.Burada sunulan savın özü yapısal uyumun,küreselleşme süreci ile karşılıklı bağımlılık ve birbirini güçlendirme ilişkisi içinde bulunan dünya çapında bir olay olduğudur.Küreselleşme sürecinden kast edilen dünya ekonomilerinin artan bütünleşmesidir.Uyum ve küreselleşme süreçleri geniş kapsamlı sosyo-politik sonuçlara yol açmışlardır.Değişik mekanizmalar aracılığıyla, bu süreçler ülkeler içindeki ve arasındaki eşitsizliğin ve yoksulluğun yoğunlaşmasına ve dolaylı olarak bir dizi sosyal probleme katkıda bulunmuştur. Sadece ulusal birlik ve dayanışma adına değil,gelecekteki büyüme için de gerekli bir yatırım olarak sosyal problemlerin ele alınması gerekmektedir. Dolayısıyla 1990’ların karşımıza çıkardığı sosyal sorunlara meydan okuyacak kurumsal düzenlemelerin ve sosyal konfigirasyonları incelemek büyük önem taşır.(4)</p>
<p>(1)Öztürk,Feza;”Küreselleşme-Yeni Dünya Düzeni”,<br /><a href="http://www.mfa.gov.tr/turkce/grupe/ues/5FOzturk2.htm">www.mfa.gov.tr/turkce/grupe/ues/5FOzturk2.htm</a><br />(2)Bozkurt,Veysel;”Küreselleşme”,<br /><a href="http://www.eylem.com/">www.eylem.com</a><br />(3)Gönüllü,Ömer Said:Küreselleşme ile Gelen,İst s:57<br />(4)Prendergast,Renee:Piyasa Güçleri ve Küresel Kalkınma,(Çev:İ.ESER),İst,1995,s:131</p>
<p>1</p>
<p>   Globalleşme ya da Küreselleşme son yıllarda çok sık kullandığımız kavramlardan birisi. Globalleşme, iktisadi, siyasi, sosyal ve kültürel alanlarda bazı ortak değerlerin yerel ve milli sınırları aşarak dünya çapında yayılmasını ifade ediyor. İktisadi alanda hem gelişmiş, hem de gelişmekte olan ülkelerde benimsenen iktisadi sistem ve buna bağlı olarak uygulanan iktisat politikaları giderek benzerlik gösteriyor. Reel sosyalizmin çöküşü ile birlikte dünyada liberal ekonomik düzen, yani serbest piyasa ekonomisi giderek globalleşiyor. Tüm dünyada kamu ekonomisinin görev ve fonksiyonları yeniden tanımlanmaya çalışılıyor. Devletin sınırlanması ve küçültülmesi ve bu şekilde piyasa ekonomisine işlerlik kazandırılması görüşleri önem kazanıyor. Dünya ticareti giderek serbestleşiyor.(1)<br />Gerçek anlamı tamamıyla anlaşılmadan ve tartışılmadan, bütün dünyada olumlu veya olumsuz tepkilere yol açan bir sözcük olan küreselleşmenin bir şanssızlığı da, Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından, dünyada bu kelimeyi sıkça kullanmaya başlayan siyasetçilerin izledikleri politikalarla özdeşleştirilmiş olmasıdır. Bu yaklaşımın doğal sonucu olarak, küreselleşmenin ne anlam ifade ettiği tam anlaşılmadan, hakkında olumlu veya olumsuz değer yargıları oluşmuştur.                                          <br />Küreselleşmeyi savunanlar da, eleştirenler de kendi görüşlerinin haklılığını ortaya koyacak gelişmeleri ve istatistik bilgileri sıkça kullanmaktalar. Küreselleşmenin faydaları konusunda bir görüş birliği olduğunu söylemek mümkündür. Sürdürülebilir ekonomik kalkınma, yükselen yaşam standartları, teknolojik ilerleme ve bilginin daha hızlı yayılması, küreselleşmenin en belirgin faydaları arasında sayılmaktadır.<br />Öte yandan, küreselleşmeyi sadece ekonomik alandaki faaliyetleri etkileyen bir unsur olarak görmek de sınırlı bir bakış açısını yansıtmaktadır. Bu çerçevede, malların ve sermayenin serbestçe dolaşımının yanı sıra, insanların daha sık seyahat etmeleri, bilgi-iletişim teknolojilerindeki hızlı gelişmeler ve Internet kullanımının giderek yaygınlaşması, küreselleşmenin önde gelen itici güçleri arasında bulunmaktadır. Saydamlık da, küreselleşmenin ön plana çıkardığı kavramlar arasında yer almaktadır. Gelir dağılımının daha hakça olması, yolsuzlukların azalması, hatta siyasi özgürlüklerin ve insan haklarına saygının artması, küreselleşmeyle doğru orantılı gelişen unsurlar arasında sayılmaktadır.(2)<br />Bir diğer ifadeyle aşırı küreselleşmecilere göre, piyasalar artık devletlerden daha güçlüdür.  Devletlerin otoritesindeki bu gerileme ise, diğer kurumlar ile birliklerin ve yerel/bölgesel otoritelerin artarak yaygınlaşması şeklinde görülebilir. Radikal/aşırı küreselleşmeciler, dünya toplumunun, geleneksel ulus devletlerin yerini almakta olduğunu (ya da alacağı) ve yeni toplumsal örgütlenme şekillerinin   belirmeye başladığı düşüncesindedirler. Ancak bu grup içinde yer alanlar, homojen bir görünüm arz etmemektedirler. Örneğin neo-liberaller, devlet gücü üzerinde piyasanın ve bireysel otonominin başarısını memnuniyetle karşılarken, aynı grup içinde yer alan neomarksistler (ya da radikaller), çağdaş küreselleşmeyi, baskıcı küresel kapitalizmin temsilcisi olarak değerlendirmektedirler. Fakat bu  ideolojik yaklaşımlardaki farklılıklara rağmen, bugün giderek artan bir biçimde bütünleşmiş küresel bir ekonomin mevcut olduğuna ilişkin düşünceyi de paylaşmaktadırlar (Held, McGrew, Goldblatt ve Perraton., s.2-4).(3)</p>
<p>(1)Drucker,Peter;”Globalleşme,Bölgeselleşme ve Yerelleşme”,(Çev:Prof. Dr. Coşkun Can AKTAN),www.foreigntrade.gov.tr/ead/DTDERGI/tem98/global.htm<br />(2)Öztürk,Feza;”Küreselleşme-Yeni Dünya Düzeni”,<br /><a href="http://www.mfa.gov.tr/turkce/grupe/ues/5FOzturk2.htm">www.mfa.gov.tr/turkce/grupe/ues/5FOzturk2.htm</a><br />(3)Bozkurt,Veysel;”Küreselleşme”,www.eylem.com</p>
<p>2</p>
<p>KÜRESELLEŞMENİN TARİH SONUCU ANALİZİ</p>
<p>            Küreselleşme olgusunun dünya üzerinde yayılma hızı,1980 yılından itibaren artan bir ivme kazanmıştır.Ekonomik alanda küreselleşmenin ivme kazandırdığı unsurlar genel hatlarıyla;sermaye ve finans çevrelerinin artan serbest dolaşım hızı,demografik yapının gelişmiş ülkeler aleyhine değişmesiyle ortaya çıkacak emek piyasalarının seyyaliyeti ve üretimdeki rolü,dış ticaretin yaygınlaşması ve gittikçe birbirine bağlı hale gelmesi şeklinde sınıflandırılabilir.<br />            Soğuk Savaş döneminin sona ermesi ve küreselleşme,üzerinde tartışılan ve uğruna mücadele edilen kavramları sorgulamamıza zemin hazırlamış,aynı zamanda bizi,yitirilenler yerine ikame değerlere yönelmeyi zorunlu kılmıştır. Ülkeler;yakın bir gelecekte yürüttükleri sömüren ve sömürülen,ezen ve ezilen kavgalarını gündemlerinden tamamen kaldırarak,ülkelerine yönelik yabancı sermaye akışını artırmak gayreti içersine girmişlerdir.<br />            Ülkelerin sermaye transferine yönelik çalışmaları,karlı projelerin üretilmesi ile sınırlı olmayıp;makro ekonomik dengeleri sağlayan reformların ve yapısal dönüşümlerin ülke içerisinde hayatiyet kazandırılması çabalarını da kapsamaktadır.<br />            Uluslar arası piyasalardan sağlanacak sermaye akışı;yatırımların artırılması,mevcut teknolojinin modernize edilmesi ve/veya ileri teknoloji transferinin sağlanması,üretimin ve istihdamın artırılması,ihracatın geliştirilmesi ve tüm bunlara bağlı olarak büyümenin hızlandırılması sonucunu temin edecektir.(1)<br />            21. yüzyıla girerken, dünya ekonomisine damgasını vuran olgulardan birisi olarak kabul edilen “küreselleşme”yi, işgücünün, sermayenin teknolojinin ve mal piyasalarının uluslararası nitelik kazanması şeklinde tarif etmek mümkündür. Bugüne kadar ekonomik boyutu ön plana çıkan küreselleşmenin gelecek yüzyılda siyasi, sosyal ve değer yargıları boyutları da gündeme gelecek ve tüm dünya için geçerli normların oluşturulması ile küreselleşme nihai hedefine ulaşacaktır. Aralık 1996 ayında Singapur’da düzenlenen DTÖ Bakanlar Konseyi toplantısında; iş standartları, rekabet politikaları, devlet ihaleleri, rüşvet ve ayrımcılık gibi uygulamaları dünya ticareti kapsamında değerlendirmeye alınması küreselleşmenin “tek bir dünya sistemi” yaratmaya yönelik olduğu konusunda önemli ipuçları vermektedir.(2)  <br />1980&#8242;li yılların ikinci yarısında başlayan &#8220;Küreselleşme&#8221; olgusu,1990&#8242;lı yıllarda dünya ekonomisindeki en önemli gelişme oldu. Küreselleşme için çok farklı tanımlar yapılmaktadır.İdeolojik açıdan değerlendirildiğinde kapitalist sistemin kendini devam ettirebilmesi için daha çok üretmek ve daha çok mal ve hizmet satmak ihtiyacını karşılamak amacıyla dünya pazarında serbestleşme ve sınırların kaldırılması olarak tarif edilebilir.Küreselleşme ile birlikte dünya tek bir pazar haline gelmektedir.(3)</p>
<p>(1)Hamerioğlu,Birgül;”Küreselleşme ve Dış Ticaret Politikası”,www.eylem.com<br />(2)Yağcı,Hamiyet;”Küreselleşme”,www.foreigntrade.gov.tr/ead/DTDERGI/tem98/ turkdunya.htm<br />(3)Akman,Vedat,”Küreselleşme”,www.gata.edu.tr/kutuphane/kitap_özetleri/gelecek_ yüzyılın_gündem.htm<br />3</p>
<p>Gelişmekte olan ülkeler ise küreselleşmeden hem olumlu hem olumsuz etkilenmektedir. Gelişmekte olan ülkeler ekonomik kalkınma ve beşeri gelişmişlik sorunlarını çözmeden uluslararası rekabet ile karşı karşıya kalmaktadır. Küreselleşme 21.yüzyılda demokrasi, piyasa ekonomisi, bireysel özgürlükler ve girişimcilik kavramlarını daha da güçlendirmektedir.Teknolijik gelişim ve bilgi dünyası küreselleşmeyi hızlandıran iki unsurdur.Bu iki unsur üretim faktörlerinde de değişme yol açmaktadır.21.yüzyıl küresel rekabetinde insan ve bilgi unsuru sermayeden daha önemli hale gelmektedir.Bu bağlamda iş koşulları iş hukuku ve sendikacılık kendilerine yeni tarifler aramaktadır(1)<br />Günümüzde &#8220;küreselleşme-globalizm&#8221; kavramı Parmenides&#8217;ten buyana küreye yüklenen anlam taşımaktadır. SSCB&#8217;nin dağılmasından sonra dünyanın toplumsal ve siyasal bakımdan çelişmesiz durgun ve hareketsiz hale geldiği öne sürülmüştür. Sınıfların ortaya çıkmasından buyana tarih sahnesine çıkan her sistem kendini ebedi, insanlığın keşfettiği son ve idealist sistem olarak ilan etti. Tarihteki ilk büyük imparatorluk olan Roma İmparatorluğundan başlayarak belli başlı büyük imparatorluklar, toplumsal bir sistem olma iddiasındaki Hıristiyanlık ve Müslümanlık ile kendilerini bu dinlerin yayıcısı ilan eden imparatorluklar kendileri ile birlikte artık &#8220;tarihin sonuna&#8221; gelindiğini iddia ettiler. Kendilerinden öncekilerin ve kendi dışındakilerin barbar, kafir, batıl, terörist ilan edip kendilerini insanlığın en son ve en ileri temsilcisi olarak gösterdiler. Dolayısıyla kendi egemenliklerinde dünyanın ebedi bir barışa, refaha, adalete kavuşacağını ilan ettiler. Roma İmparatorluğu, sonra Katolik kilisesi merkezli Hıristiyanlık, arkasından İslam İmparatorlukları ve Osmanlı İmparatorlukları hep bir &#8220;cihan sistemi&#8221;, &#8220;cihan imparatorluğu olma&#8221;, bu günkü deyimiyle dünyayı kendi egemenlikleri altında &#8220;küreselleşme&#8221; peşinde koştular. (2)<br />KÜRESELLEŞMENİN ORTAYA ÇIKARDIĞI OLUMLU- OLUMSUZ SONUÇ<br />*Serbest ticaret örneğinde olduğu gibi küreselleştirme bazı durumlarda taraflara ekonomik yararlar da sağlamaktadır gerçekte ise hem sürecin kendisi, hem de destek gördüğü ekonomik rejimler bir çok bakımdan insanlığın huzuru, refahı ve barışı için ciddi tehditler oluşturmaktadır ve her platformda karşı çıkılmalıdır. Bunu gerçekleştirmek ise son derecede güç görünmektedir. Süreci ve kavramı destekleyenler olumlu yönleri üzerinde yoğunlaşarak ve egemen güçleri de arkalarına alarak direnilemez bir momentum yaratmakta ve karşı çıkanlara utopyacı saf idealistler gözü ile bakılmaktadır. Fakat çoğunluğun çıkarları ile ters düşen bütün süreçler gibi küreselleştirme de karizmatik görünümünün arkasında sırıtan kusurları taşımaktadır. Bütün propagandalara karşılık, küresel ekonomideki gelişmeler savunulduğu ve beklenildiği gibi değildir ve dramatik krizlerle sarsılmaktadır.(3)<br />___________________________________________________________________<br />(1)Akman,Vedat;”Küreselleşme”,www.gata.edu.tr/kutuphane/kitap_özetleri/gelecek_ yüzyılın_gündem.htm (2)Akçınar,Necati;”Küreselleşme”,www.tutuneksper.org.tr/Bulten0500/KÜRESELLEŞME.htm                                                         (3)Drucker,Peter;”Globalleşme,Bölgeselleşme ve Yerelleşme”,(Çev:Prof. Dr. Coşkun Can AKTAN),www.foreigntrade.gov.tr/ead/DTDERGI/tem98/global.htm</p>
<p>4<br />Günümüzde küreselleşmenin ivme kazandırdığı bilgi ve iletişim teknolojilerindeki hızlı gelişmeler, uluslararası ticaret ve kalkınmanın canlanması konusunda çok önemli bir rol oynamaktadır. Yine de, bilgi ve iletişim teknolojilerinin sunduğu olanaklardan yeterince faydalanıldığını söylemek ne yazık ki mümkün değildir. Bilgi ve teknolojiye ulaşım konusunda hem ülkeler hem de bölgeler arasında belirgin bir eşitsizlik bulunmaktadır. Bilgi iletişim teknolojileri ve Internet kullanımında gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olanlar arasındaki mevcut farklılığı vurgulamak üzere kullanılan &#8220;dijital bölünme&#8221; (dijital divide) kavramının, küreselleşmeyle birlikte giderek &#8220;dijital uçurum&#8221; (dijital abyss) haline dönüştüğü eleştirileri son yıllarda sıkça yankı bulmaktadır. Gerçekten, günümüzde dünya nüfusunun yüzde 80’inin en temel haberleşme olanaklarından yoksun olduğu ve Afrika kıtasında yaşayanların sadece yüzde ikisinin telefon hattına sahip bulundukları unutulmamalı..<br />Küreselleşme son yıllarda üzerinde en fazla tartışılan ve hakkında en çok kitap yayınlanan konuların başında geliyor. Küreselleşmenin zararlarına dikkat çeken ve gerek ülkeler gerek bölgeler arasındaki esasen mevcut olan dengesizlikleri daha da artıran etkilerini vurgulayan yayınların yanı sıra, özellikle son yıllarda, küreselleşmenin olumlu yönlerine dikkat çekilen eserler de yayınlanmış bulunuyor. Thomas Friedman’ın &#8220;The Lexus and the Olive Tree&#8221;, John Micklethwait ve Adrian Wooldridge’in &#8220;A Future Perfect&#8221; ve Pascal Zachary’nin &#8220;The Global Me&#8221; adlı kitapları, artık herkes tarafından teslim edilen olumsuz yönlerine değinmekle birlikte, esas itibariyle küreselleşmenin savunmasını yapan ve olumlu yönlerini vurgulayan eserler olarak dikkat çekiyor. Bütün bu eserlerdeki ortak nokta, küreselleşmenin sanayi devriminden bu yana dünyayı değiştiren en büyük güç olduğu ve yeni bir uluslararası sistem olarak kendisini kabul ettirdiğidir. (1)<br />Uyum ve küreselleşme süreçleri geniş kapsamlı sosyo-politik sonuçlara yol açmıştır. Değişik mekanizmalar aracılığıyla,bu süreçler ülkeler içindeki ve arasındaki eşitsizliğin ve yoksulluğun yoğunlaşmasına ve dolaylı olarak bir dizi sosyal probleme katkıda bulunmuştur.(2)<br />Küreselleşmenin, ulus devletin uluslararası alandaki gücünü sınırlayan ve çokuluslu şirketlerin, hükümet dışı örgütlerin, araştırma ve düşünce kuruluşlarının ve medya kartellerinin uluslararası alandaki güçlerini artıran etkisi sonucunda, sivil toplum kuruluşlarının, bilim adamlarının, yazarların, akademisyenlerin, başka bir deyişle &#8220;bireylerin&#8221; uluslararası ilişkileri etkileme ve yönlendirme olanağı da eskiye oranla artmıştır.<br />Elde ettikleri büyük servetin bir bölümünü, geçmişte ülkelerindeki eğitim, sağlık gibi alanlara harcayan, &#8220;klasik&#8221; olarak adlandırabileceğimiz yardımseverlerin yanı sıra, küreselleşmenin etkisini iyice hissettirdiği son yıllarda, çevrenin korunması, yoksulluk ve hastalıklarla uluslararası alanda mücadele gibi küresel planda faaliyet gösteren yeni kuruluşlar da ortaya çıkmıştır.(3)</p>
<p>(1)Öztürk,Feza;”Küreselleşme-Yeni Dünya Düzeni”,www.mfa.gov.tr/turkce/ grupe/ ues/5FOzturk2.htm                                                                  (2)Prendergast,Renee:Piyasa Güçleri ve Küresel Kalkınma (Çev:i.ESER),İst,1995 s:131                                                                                                     (3)Öztürk,Feza:A.e.g<br />5<br />Kapitalizm tarihin sahnesine çıktığında bir yandan feodal parçalanmışlıklara son verdi. Diğer devletleri şekillendirdi. Sermaye ise uluslar arası karakterinden dolayı hiçbir sınır tanımadan dünyada kapitalizmin bir dünya sistemi olma iddiasına önemli bir yer verdi. Sömürgecilik kapitalizmin küreselleşme denemesinin ilk aracı olarak uygulandı.<br />    Tekeller de kapitalizmin uluslar arası olma niteliğinin somut ifadeleri olarak biçimlendi. Ulus ve ülke çıkarı tanımayan tekeller kar peşinde koşarken ulus, din, dil, mezhep ve milliyet farkı gözetmediler. Bu uluslar arası olma özelliği, dünyanın bütününe egemen olma isteği, dünyanın yeniden paylaşımını gündeme getirdi.<br />    Küreselleşmenin kime yaradığı irdelendiğinde zenginler ve yoksullar arasında açılan uçurumun son yıllardaki geometrik büyüme hızı ve üretim tekelleşmesinin kalkınmakta olan ülkeler için hayati önem taşıyan üretim dallarında yaşanıyor olması bize fikir verecektir. 1960 yılında dünyanın en yoksul ve en zengin beşte biri arasındaki gelir oranı 1&#8242;e 30 iken, bu oran 1990 da 60&#8242;a, 1997&#8242;de 74&#8242;e çıktı. Zengin-yoksul uçurumunun bu denli büyümesi, başlı başına düşündürücüdür. Bu çarpıklık küreselleşme sürecinin ortak değerler üzerine kurulu olup olmadığı konusunda ciddi endişeler doğurmaktadır. Üretim alanlarında yaşanan olumsuzluklar bu endişeleri daha da körüklemekte, Dünya üretiminin tümünü neredeyse topu topu 10 çok uluslu şirket yönlendiriyor. Örneğin tarım ilaçlarının % 85&#8242;i sanayileşmiş ülkelerde yerleşik toplam 10 firma tarafından üretiliyor. Birçok ülkede yaşanan yoksulluğun bu sektördeki fiyat politikalarına bağımlı olduğu bir gerçek. Küreselleşme sürecinin yücelttiği ekonomik etkinlik ve verimlilik prensipleri, açlık veya yoksulluk gibi endişeler taşımıyor. Son on yılda artan gelir ve üretim çarpıklıkları, Birleşmiş Milletler Kalkınma Raporundan ve ona ilişkin bazı yazılardan bir takım veriler aktaralım ;<br />Gelişmekte olan ülkelerde 1 milyar 300 milyon kişi temiz sudan yoksun,<br />840 milyon insan açlık sınırında,<br />1,5 milyar insanın günlük geliri 1 dolardan az,<br />80&#8242;den fazla ülke 10 yıl öncesinden daha az kişi başına gelire sahip,<br />İlkokul çağındaki 7 çocuktan biri okulsuz,<br />Dünyada en varlıklı 200 kişinin serveti, dünya nüfusunun % 41&#8242;nin toplam gelirinden fazla.(1)                                                                                                                          TÜRKİYE KÜRESELLEŞMENİN HANGİ NOKTASINDA?<br />Türkiye, dünya ile entegrasyon olma sürecinde, dünyadaki ekonomik gelişmelere uyum sağlama becerisini göstermiştir. Örneğin, 1980’li yıllardan önce dünya genelinde kabul gören korumacı ve ithal ikameci politikaların,Türkiye’de de uygulandığı görülmektedir. 1980 sonrasında ise dünyadaki küreselleşme hareketlerine paralel olarak Türkiye’de de ihracata dayalı sanayileşme stratejisi benimsenmiş ve ithal ikameci politikalar terkedilmiştir. Dışa açık büyüme politikaları ile kambiyo rejiminde önemli değişiklikler gerçekleştirilmiş, gümrük tarifeleri belirli bir takvim içerisinde düşürülerek, korumacılık asgari düzeye indirilmiş, yabancı sermaye özendirilmeye çalışılmış, ihracatı artırmaya yönelik teşvikler uygulanmış ve mali piyasaların kurulması ve derinleşmesi yolunda önemli tedbirler alınmıştır.(2)<br />___________________________________________________________________<br />(1)Akçınar,Necati;”KüreselleşmeÜzerine”   ,www.tutuneksper.org.tr/Bulten0500/KÜRESELLEŞME.htm<br />(2)Yağcı,Hamiyet;”Küreselleşme”www.foreigntrade.gov.tr</p>
<p>6</p>
<p>KÜRESELLEŞME KARŞITI DÜŞÜNCELER<br />Özet olarak, küreselleşme olarak gündeme getirilen ve savunulan gelişmeler yeni seçilmiş otoritelerin yetkilerini, yeni bir ulus-ötesi seçkinler lehine  kısıtlayıp yok etme çabası içinde olan antidemokratik bir karşıdevrim görünümü vermektedir. Gerçekler ve tarihin gelişme momentleri ile ters düşen bu oluşum doğal olarak kendi karşıtezini de içinde taşımaktadır. Savunduğu tezler, yaşanılan gerçeklerle tutarlı olmadığı, küçük bir azınlığın çıkarlarına hizmet edip, dünyanın büyük insan kütlelerinin yaşam koşullarında bir gelişme oluşturmadığı için, çevreyi kirlettiği,  politik dengesizliklere neden olduğu için, sahip olduğu olağanüstü propaganda gücüne rağmen ayakta kalamıyacaktır. Bu süreç devam ettiği takdirde yarattığı dengesizlikler patlamalara neden olacak ve demokrasinin üstün olduğu, sıkıntı çekenlerin seslerini duyurup çözüm bulabildiği sistemler üstün gelecektir.<br />Bu antidemokratik ve irrasyonel saldırıya karşı çıkmak kolay görülmüyor. Bunun nedeni sadece bundan yararlananaların üstün ekonomik ve finanasal güçleri değil, görünüşte demokratik yapının kurumları ve kuruluşları içinde oluşmaları, üstün bir propaganda gücüne sahip olmaları ve başarı örneklerini bu modele dayandırmalarıdır. Biraz sağduyu ile bu tezlerin kendi kendini kanıtladığı ve gerçekleri yansıtmadığı görülebilmektedir. Buna karşılık bu tezlerin yanlış ve geçersiz olması onları gündemden düşürmemekte, propoganda gücü ile karşı ve doğru tezler gündemden silinirken, ekonomik güçle bunlara yaşam hakkı tanınmazken, bu tezler sistematik olarak gündemde tutulabilmektedir. Demokratik olarak seçilen hükümetlerin de doğal olarak güçlü kesimlerin eğilimleri doğrultusunda davranması doğru tez ve politikalar için kamusal desteğin de sağlanmasını güçleştirmektedir. Bu güçlü eğilime karşı çıkabilmek için gerçek olgu ve istatistiğe dayanan sağlam modeller oluşturulmalı ve bunlara dayanan ve &#8220;küreselleşme&#8221; görünümü altındaki &#8220;küreselleştirme&#8221; çabalarının iç yüzü ve arka planı mümkün olan her haberleşme olanağı ile kamuoyuna aktarılmalıdır. Modern teknolojiler güçlü ve etkili On-Line networklerin ve protesto guruplarının oluşmasına olanak sağlamaktadır. Bu süreç temel olarak çalışan yoksul çoğunlukların aleyhine geliştiğinden giderek güçlü bir kamuoyu &#8220;küreselleştirme&#8221; çabalarını zorlaştıracak ve hatta olanaksızlaştıracak boyutlara ulaşacaktır.(1)<br />Bizim açımızdan küreselleşme Türkiye’nin kendisine yeni ufuklar belirlemesi gerektiği anlamına geliyor.Bölgesindeki ve buradan hareketle dünyadaki huzursuzlukların giderilmesinde insan eksenli barış projeleri geliştirilebilecek tarihi background’u bulunan,değerlerinden bütün dünyanın yararlanabileceği bir Türkiye,istismar edilmeye açık küreselleşme kavramının içine hakiki ölçüleriyle doldurabilme ve küresel barışa önemli katkılarda bulunabilme şansına sahip olabilir.(2)</p>
<p>(1)Kutlu,Melih;”Küreselleşme”,www.eylem.com<br />(2)Gönüllü,Ömer Said:Küreselleşmeyle Gelen,İst, s:57<br />7</p>
<p>KÜRESELLEŞME SONUCU OLUŞAN KÜLTÜREL MİLLİYETÇİLİK</p>
<p>Çokuluslu şirketler, dünya sahnesinde ulus devletlerden çok daha sonra görünmekle birlikte, günümüz uluslararası sistemini etkileyen ve yönlendiren aktörlerin başında gelmektedir. Birleşmiş Milletler’ in son verilerine göre, dünyanın en büyük 200 çokuluslu şirketinin toplam kaynakları 7.1 trilyon ABD Doları tutarındadır. Dünyadaki ekonomik faaliyetlerin yaklaşık dörtte biri dolayında olan bu rakam, Birleşmiş Milletler üyesi 189 ülkeden 182’sinin toplam ekonomik büyüklüklerinden fazladır. Çokuluslu şirketlerin ihtiyaçlarını, çıkarlarını ve hedeflerini gözetmeyen bir uluslararası ekonomik sistemden söz etmek mümkün değildir. Çokuluslu şirketler, olağanüstü ekonomik güçlerinin bir yansıması olarak, uluslararası ilişkilerde de etkili olabilmektedir.(1)<br />Sonuç olarak; küreselleşmenin propagandacılarının başlıca dayanağı olan iddialar; evrensel barışın, demokrasinin yaygınlaşmasının, refahın bütün ülkeler ve toplum tarafından paylaşılacağının tümüyle yalandan ibaret olduğu bu tezin savunucularının da inkar edemeyeceği biçimde ortaya çıkmıştır.<br />Kısacası barış, adalet, demokrasi, refah, küreselleşmemiş; ancak işsizlik, sendikasızlaştırma, açlık, yoksulluk, eğitimsizlik, köşe dönmecilik, bilimin-sanatın ve estetiğin değer kaybetmesi, uyuşturucu, mafya küreselleşmiştir&#8230;(2)<br /> Sonuç olarak, bazı küresel gerçekleri tanımamız ve bu gerçeklerin olumsuz etkilerini göz ardı etmeden uygulamamız gereklidir. Özetle; içe kapalı bir otarşizm felsefesi artık eskimiş bir anlayıştır. “Kendin pişir, kendin ye”, “kendi uçağını, kendin yap” anlayışları artık geçerliliğini yitirmiştir. Yerli malı haftalarını kutlamanın zamanı çoktan geçmiştir. Yapılması gereken küreselleşme gerçeğini görerek ve kabullenerek dünya ekonomisi ile bütünleşmektir.<br />“Küreselleşme, emperyalizmin yeni icadıdır” şeklindeki demagojilerden ve ideolojik saplantılardan kendimizi kurtarmamız gerekir. Küreselleşme, küresel bir gerçektir… Bu gerçeği anlamamız gerekir.(3)</p>
<p>(1)Öztürk,Feza;”Küreselleşme-Yeni Dünya Düzeni” <a href="http://www.mfa.gov.tr/">www.mfa.gov.tr</a><br />(2)Akçınar,Necati;”Küreselleşme”,www.tutuneksper.org.tr<br />(3)Drucker,Peter;”Globalleşme,Bölgeselleşme ve Yerelleşme”,(Çev:Prof.Dr.Coşkun Can AKTAN),www.foreigntrade.gov.tr/ead/DTDERGI/tem98/global.htm</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[İNKILAP]]></title>
<link>http://resit86.wordpress.com/2008/03/24/inkilap/</link>
<pubDate>Mon, 24 Mar 2008 10:59:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>resit86</dc:creator>
<guid>http://resit86.wordpress.com/2008/03/24/inkilap/</guid>
<description><![CDATA[İnkılap, kelime anlamı ile değişme, bir halden başka bir hale dönmeyi ifade eder. İnkılap; Arapça “ ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>İnkılap, kelime anlamı ile değişme, bir halden başka bir hale dönmeyi ifade eder.  İnkılap; Arapça “ kalp” kelimesinden gelmiş olup, bir milletin sahip olduğu siyasi, sosyal ve askeri alanlardaki kurumların devlet eliyle makul ve ölçülü metotlarla köklü bir şekilde değiştirilmesi olarak tanımlanmaktadır. İnkılap ve devrim kelimelerinin Fransızca karşılığı “révolution”, İngilizce karşılığı “revolution”dur. Kelime Latince kökenli olup, revolvere kelimesinden gelmektedir. Revoultion kelimesi, ani ve şiddetli, kökten bir değişikliği ifade etmek üzere ilk defa 1789 Fransız İnkılabı ile kullanılmaya başlanmıştır. Kelime genel olarak, inkılabı ifade etmek için kullanılmışsa da, büyük harfle yazıldığında da Fransız inkılabını ifade eder. Fransız inkılabına Fransız ihtilali de denilmektedir. Dilimizde kullanılan inkılap kelimesi de bu yüzden, çok defa ihtilal kelimesi ile karıştırılmaktadır. Bazı yazarlarların eserlerinde, Türk İnkılabı, ihtilal olarak ifade edilmektedir. Aslında inkılap ve ihtilal aynı şeyleri ifade etmez. İhtilal, inkılabın bir evresini, mevcut otoriteye karşı gelmeyi, zora başvurmayı öngörür. İhtilal kelimesinin Fransızca ve İngilizce tam karşılığı mevcut değildir.<br />Bir başka anlamı ile ihtilal, karıştırmayı, düzensizliği ve karışıklığı ifade eder. İnkılap sözcüğünün karşılığı ise, “yerleşik toplumsal düzeni köklü, hızlı ve geniş kapsamlı olarak niteliksel değiştirme ve yeniden biçimlendirme eylemi” olarak açıklanmaktadır. Türk Hukuk Lugatına göre, “inkılap, eski bozuk düzenin, köhnemiş düzenin yıkılmasından sonra yapılan yenileştirme hareketidir.” Bu anlamda inkılap, ne hazırlık safhasını ne de aksiyon safhasını içermemektedir. İnkılap, basit bir olay değildir. Bir ülkenin sosyal bünyesinin kökten ve genel olarak değişikliğini ifade eder. Önemli bir halk hareketi olarak görülür ve genellikle kuvvet kullanımını gerekli kılar. İnkılap, yeni bir sosyal düzenin yerleşmesi amacına yönelik olarak da bir tür iktidarı ele geçirme tekniğidir. İnkılap deyimi, belirli alanlarda sosyal yönden, önemli değişiklikleri de ifade etmek üzere de kullanılır.</p>
<p>İnkılap, evrim veya tekamül (evolution) ve ıslahattan (reforme) farklıdır. Evrim veya tekamül genel anlamda tedrici gelişmeyi, değişikliği ifade eder. “Yavaş yavaş açılma ve şekil alma” anlamına gelir. Reform veya eski deyimle ıslahat, toplum hayatında belirli alanlarda yapılan düzeltmelerdir. Reformlar, o ülkenin hukuk düzenine uygun olarak yapılır, tedricidir, zorlayıcı değildir. İnkılap, hükümet darbesinden de ayrı ve farklı bir anlam taşır.<br />Hükümet darbeleri sadece iktidardaki kişileri değiştirirler. Toplumdaki sosyal, ekonomik yapıya ilişmezler. İnkılap ise her şeyden önce siyasal ve sosyal yapının kökten değiştirilmesini amaç edinir.<br />Geniş anlamda anılan inkılap kelimesi yanı sıra dilimizde bir de dar anlamda inkılap kelimesi kullanılır. Dar anlamda inkılap, sosyal hayatta ve sosyal müesseselerde belli yönlerden kökten değişmedir. Bu değişme, gelişme şeklinde ve genel anlamda inkılabın ana amacına uygun olarak gelişir. Milliyetçilik prensibinin tabii bir sonucu olarak dil ve tarih inkılapları, batılaşma prensibinin de sonucu olarak Şapka ve Harf inkılabının kabulü ve devletin laikleştirilmesi, dar anlamda inkılabı ifade eder. 1961 anayasasında da yer alan “Atatürk devrimleri” deyimi, dar anlamda anılan inkılapların topunu birden belirtmek üzere kullanılmıştır. Türk İnkılabı veya Atatürk İnkılabı denildiğinde, geniş ve şümullü anlamı ile Kurtuluş Mücadelesini de içine alan Büyük Türk İnkılabı ifade edilir.<br />Sonuç olarak inkılap basit ve sadece bir olay değildir. Yeni bir hukuki düzenlemenin aynı zamanda hareket noktasıdır ve idare edenlerin hukuk anlayışına karşı da müeyyidedir. Toplum mevcut olduğu andan itibaren fiil olarak inkılap da mevcut olmuştur. İnkılap fiili, inkılap fikrinden öncedir. İlkel toplumlarda bu tür hareketler, ya topluluğun ihtiyaçlarının tatmin olmamış olmasından veya politik grupların ihtiraslarından doğan şuursuz hareketleridir. Ancak XVIII’ inci yüzyıldan itibaren toplumda gelişmeler, topluma yeni bir yön vermenin zorunluluğunu ortaya koymuştur. Amerikan ve Fransız inkılapları yeni bir</p>
<p>fikrin, yeni bir dünya anlayışının zaferidir. Toplumu geliştirmek için insan aklının düşündüğü reformlar, aynı zamanda toplumu düzenleyen kuralları da değiştirmek gücüne sahip olmak istemişlerdir. Gelişmeye toplum düzeninin sert bir şekilde engel oluşu, iktidarların tarihi ve sosyal gelişme önünde direnmeleri inkılabı halk hareketi olarak zorunlu kılmıştır. İnkılap kaçınılmaz bir gelişmenin biraz sert ve fakat çabuklaştırılmış şeklidir. İnkılap, topluluğun hastalığına bir çaredir. İnkılap, iktidarı yenileştirme ve kuvvetlendirme gibi tarihi bir fonksiyonu da yerine getirir.</p>
<p>İnkılabın Unsurları<br />İnkılap, halk hareketi olarak mevcut düzeni zor kullanarak yıkmayı ve yıkılan düzen yerine yeni bir düzen kurmayı ifade eder. Bu tarife göre inkılap olayının unsurları şunlardır:<br />a. İnkılap önce bir halk hareketidir. Hareketten maksat ani ve enstantane bir hareket değildir. Modern inkılap teorisi, inkılabın sanıldığının aksine ani bir olay, birden patlak veren bir hareket olmayıp için için gelişen, oldukça uzun bir sürecin eseri oluğunu ortaya koymaktadır.<br />Buna göre bir inkılapta bir hazırlık, patlama ile başlayan bir uygulama devresi mevcuttur.<br />İnkılabın en başta gelen bir özelliği de topluma mal edilmesi, toplumca yapılan bir hareket olmasıdır. Bir kişiye, bir zümreye, bir sınıfa dayanılarak yapılan inkılap, toplumca benimsenmedikçe gerçek anlamda bir inkılap niteliğini taşımaz.<br />b. İnkılap mevcut düzeni yıkma olayıdır. Mevcut düzenin yıkılması, mevcut hukuk düzenine karşı gelmeyi, kanuna, aykırı olan harekete geçmeyi gerekli kılar. Dayanağını direnme hakkında bulan bu toplum hareketi, eskimiş, yıpranmış ve iktidarda bulunanların zorla devama çalıştıkları eski düzenin yıkılmasını öngörmektedir.<br />c. İnkılap, yıkılan düzen yerine yeni bir düzen kurmayı amaç edinir. İnkılap, yıkılan düzen yerine yeni bir düzen kurmayı amaç edinmekle inkılabın yeni bir hukuki düzen olduğu,</p>
<p>gelecek hukuk düzeninin geçerliliğinin temelini teşkil ettiği anlaşılır. İnkılap, eski hukuk düzeninin enkazı üzerinde yeni hukuk düzeninin kuruluşudur.</p>
<p> İnkılabın Evreleri (Safhaları)<br />İnkılap üç evrede gerçekleşir;<br />a. Birinci Evre: Birinci evreyi teşkil eden fikri cephe, cemiyette değişiklik fikrinin tohumlarının atıldığı ve geliştirildiği devredir. Düşünürlerin, yazarların ve filozofların hazırladıkları ve yön verdiği devredir. İnkılaplar önce akla dayanan yeni bir sosyal düzen arayan fikirler olarak doğar. Ölçülü bir istek ve şüphe iken, taraftar bulunca iman ve ihtiras haline gelir. İnkılap fikirleri halk yığınlarınca benimsenirse güç ve kuvvet kazanır.<br />b. İkinci Evre: İkinci evre, hazırlık evresinin tamamlanmasından sonra gelir ve aksiyon safhasıdır. Dar anlamı ile ihtilali ifade eder. İhtilal başarı gösterirse meşruluk kazanır. Modern ihtilaller bir tabiye ve taktik işidir. Disiplinli ihtilalciler ister.<br />c. Üçüncü Evre: Üçüncü evreyi, yıkılan, bozulan düzenin yerine bir yenisini kurma fiili teşkil eder. Yeniden kurma ile inkılap başarılmış olur. İhtilal kelimesi, canlı ve enerjik bir hareketin ifadesi olmakla beraber, inkılabın ancak bir safhasını, daha doğrusu tamamlanmamış durumunu ifade eder. İnkılap siyasi ve hukuki hüviyeti olan bir topluluk içerisinde eskilerin yerini yeni bir idarenin, yeni bir düzenin ve yeni müesseselerin almasıdır. İnkılapta topluma yeni ve ileri bir fikre dayanan yeni bir düzen ve değer getirilmiş olur.</p>
<p>İnkılapçılık ise; kurucu ve yapıcı bir düşünceyle modern toplum hayatında yeni ilerleme ve gelişmelere imkan hazırlamaya yönelik bir düşünceyi benimsemektir. İnkılapçılık bir taraftan uygarlık gereği yeni inkılapları öngörürken, diğer taraftan da ileriye yönelmeyi gerekli kılmaktadır. İnkılapçılıkla, Türk toplumu endüstri, bilim, teknoloji, tıp ve sanayi gibi her</p>
<p>alanda, her türlü gelişmeye yabancı kalmayacak kendini çağın gereklerine göre yenileyecektir. Bu anlamda, inkılapları sevmeyi ve korumayı, onları medeni ve insani<br />yaşayışın gereği olarak savunmayı öngörür. İnkılapçılık diğer bütün ilkeleri içine alır yani hepsini kapsayan genel bir ilkedir.</p>
<p>Türk İnkılabının Özelliği<br />Türk inkılabı, bir diriliş ve yenilik hareketidir. Milli bağımsızlık ve milli egemenlik mücadelesidir. Dışarıda işgalciye, içeride Sultan – Halifeye karşı birlikte, bir arada yapılmıştır. Milleti batıya – batı kültürüne, batı zihniyetine götüren kökten sosyal bir deşişikliktir. “Türk inkılabı Türkiye’de doğu kültürü yerine batı kültürünü kurmuş, softa zihniyeti yerine, modern zihniyeti getirmiş ve şeriat zihniyetinin söndürdüğü milli şuuru, milletin ruhunda uyandırmıştır.” Paul Gentizon (Pol Jantizon) “Hulasa, 1922’den 1928’e kadar Türkiye’de cereyan eden hadiselere benzer bir sey bütün dünyada vukua gelmiş değildir. Tabiri caiz ise, bütün bir millet derisini değiştirmiştir.” Türk inkılabı, amaç, hazırlanış ve uygulama yönünden diğer inkılaplardan çok farklılık gösterir. Fikir yönünden hazırlık, inkılabın kaynağını teşkil eder. Fransiz ihtilalini hazirlayan fikirleri, Fransız yazar ve fikir adamları Voltaire (Volter) ve Montesquieu (Monteskiyö), Diderot (Didero), Jena Jacques Rousseau (Jan Jak Ruso) yüzyıllar boyunca çalışma ve eserleriyle ortaya koymuşlardır. Türk inkılabı bir doktrin hareketinin sonucu değildir ve bir doktrine de bağlı değildir. Türk inkılabı Osmanlı Devleti’nin tarihi kaderine tabi olmasi sonucu olarak önce bir vakia ve daha sonra bu vakiaya bağlı bir fikir olarak ortaya çıkmıştır.<br /> “Türk inkılabını bir başka özelliği de ondaki paragmatik durum ve her türlü teorik ve ideolojik hazırlığın yokluğudur. Öyle ki, Türk inkılabı hiç meydanda yokken, birden hakikat olmuştur. Tarih böyle bir ideolojik hazırlık için, ne Mustafa Kemal’e ne de Türk milletine</p>
<p>vakit bırakmamıştır. Her ikisi de inkılap yapmak vaziyetine getirilerek tarih içinde irticalen birtakım işler yaratmak mecburiyetinde bırakılmışlardır.”<br />19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Atatürk’ün esas amacı yeni bir Türk devleti kurmaktı. Yeni Türk devleti bir taraftan milli egemenlik diğer taraftan da milli bağımsızlık mücadelesi ile birlikte kurulmuştur. Yeni devletin kuruluşunun baş özelliği inkılaplarla birlikte, bir arada kurulmuş olmasındandır. Türk inkılabının amacı sona eren Osmanlı İmparatorluğu yerine özgür ve bağımsız yeni ve modern bir devlet kurmaktı. Yeni Türk Devletini kurma amacı Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihi görevinin sona ermesi ile ortaya çıkmıştır. Esas problem, Osmanlı İmparatorluğu yıkıldığı için bu devleti yeniden kurmak değil, yıkılmaya yüz tutan ve fiilen yıkılan bir devletin yerine yeni ve modern bir devletin kurulmasıdır. Türkler, bu bakımdan sürekli bir devlet Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıntıları üzerine kurulan yeni Türk devleti, Türk milletinin devlet kurma konusunda kabiliyetine ve üstün başarısına bağlı kalmıştır. İnkılapla Türk Milleti siyasi ve hukuki topluluk olarak modern bir devlet, sosyal yönüyle ileri ve medeni bir toplum olma tercihini yapmıştır.<br />1789 Fransız ve 1917 Rus inkılaplarından farklı olarak Türk inkılabında, inkılabın hazırlığını yapanlar, fikri yönden olgunlaştıranlar ve onu aksiyon alanında başarıya götürenler aynı kişilerdir. Büyük Atatürk, Türk inkılabının hem fikri hazırlığını yapmış, hem de aksiyon alanında onu başarıya ve zafere ulaştırmıştır. İnkılapçı Atatürk, artık zamanını tamamlamış olduğuna inandığı bir imparatorluğun üzerine yepyeni temellere dayanan bir devlet kurmuştur. Atatürk, inkılabı başarıya ulaştırırken aynı zamanda özgür, bağımsız, modern ve yeni bir devlet kurmuştur. Yeni devletin kuruluşu önce fikri yönden bir hazırlık çalışması gerektirmiştir. Türk inkılabının amacını teşkil eden yeni devlet kurma fikri Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihe intikali ile ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Yeni Türk Devleti’nde yapılan inkılapları; siyasi alanda, hukuk alanında, eğitim ve kültür alanında, sosyal alanda ve ekonomi ve sağlık alanında yapılanlar olmak üzere beş ana grupta toplamak mümkündür. Bu inkılaplar gruplarına göre şunlardır;</p>
<p>A) Siyasi Alanda Yapılan İnkılaplar<br />1)      Saltanatın kaldırılması (1 Kasım 1922)<br />2)      Cumhuriyetin ilanı  (29 Ekim 1923)<br />3)      Halifeliğin kaldırılması (3 Mart 1924)<br />4)      Yeni Türk Devleti’nde Anayasa hareketleri<br />4a)  İlk anayasanın kabulünden önce çıkarılan anayasa niteliğindeki kanunlar<br />4b)  20 Ocak 1921 Anayasası (Teşkilat-ı Esasiye)<br />4c)  20 Nisan 1924 Anayasası (İkinci Anayasa)<br />5)      Çok partili rejim denemeleri ve sonuçları<br />5a)  TBMM’de çeşitli grupların ortaya çıkışı<br />5b)  Müdafa-I Hukuk Grubu’nun kuruluşu ve bunun halk fırkasına dönüşmesi<br />5c)  Terakkiperver Cumhuriyet Fıkrası<br />i.                     Fırkanın kuruluşu<br />ii.                   Şeyh Sait İsyanı ve fırkanın kapatılması<br />5d)  Atatürk’e süikast girişimi<br />5e)  Serbest Cumhuriyet Fırkası<br />5f)    Menemen Olayı</p>
<p>B) Hukuk Alanında Yapılan İnkılaplar<br />1)      Medeni Kanunun kabulü<br />2)      Ceza Kanunun kabulü<br />3)      Hakimler Kanun kabulü<br />4)      Ticaret Kanunun kabulü<br />5)      Borçlar Kanunun kabulü<br />6)      İcra ve İflas Kanunun kabulü</p>
<p>C) Eğitim ve Kültür Alanında Yapılan İnkılaplar<br />1)      Eğitim alanında yapılan inkılaplar<br />1a)  Tevhid-I Tedrisat (Eğitim ve öğretimin birleştirilmesi) Kanunun kabulü<br />1b)  Latin harflerinin kabulü<br />1c)  Üniversite reformu<br />2)      Kültür alanında yapılan inkılaplar<br />2a)  Türk tarihi alanında yapılan çalışmalar<br />2b)  Türk dili alanında yapılan çalışmalar</p>
<p>D) Sosyal Alanda Yapılan İnkılaplar<br />1)      Kılık kıyafette yapılan değişiklik<br />2)      Tekke zaviye ve türbelerin kapatılması<br />3)      Takvim, saat, ölçüler ve rakamlarda değişiklik<br />4)      Soyadı Kanunun kabulü<br />5)      Milli bayramlar ve tatil günlerinin belirlenmesi<br />6)      Kadın haklarının kabulü</p>
<p>E) Ekonomi ve Sağlık Alanında Yapılan İnkılaplar<br />1)      Ekonomik alanda yapılan çalışmalar<br />2)      Sağlık alanında yapılan çalışmalar</p>
<p>Atatürk’e Göre İnkılapçılık<br />Atatürk’e göre; Türk inkılabı, Türk Milletini son asırlarda geri bırakmış olan müesseseleri yıkarak, yerlerine milletin en yüksek medeni icaplara göre ilerlemesini temin edecek yeni müesseleri koymuş olmaktır. Atatürk bu anlatımı ile inkılabın, basit bir yönetim değişikliği olmadığını, temel kurumlarda da bir değişmeyi ifade ettiğini ve Türk inkılabının çağdaşlaşmaya yönelik karakterini de vurgulamıştır.   Atatürk, kendisinin gerçekleştirmeye çalıştığı fikir ve prensiplerin, Türk milletinin mefkure ve emellerinin özeti olduğunu çeşitli şekillerde açıklamıştır. Atatürk kendi eseri olan inkılabın belirli niteliklerini 5.12.1925 de Ankara Hukuk Fakültesi’nin açılışında şu sözlerle anlatmıştır:<br />“Türk İnkılabı nedir? Bu inkılap kelimenin vehleten (ilk anda) ima ettiği ihtilal manasından başka ondan daha geniş bir tahavvülü ifade etmektedir. Milletin mevcudiyetini idame etmek için fertler arasında düşündüğü müşterek rabıta, asırlardan beri gelen şekil ve mahiyetini değiştirmiş, yani millet dini ve mezhebi irtibat yerine Türk Milliyeti rabıtasıyla efradını toplamıştır.” “Altı sene zarfında büyük milletimizin hayat cereyanında vücuda getirdiği bu tahavvüller herhangi bir ihtilalden çok fazla yüksek olan muazzam inkılaplardandır”. “Çok milletlerin kurtuluş ve yükseliş mücadelesinde mütehevvir oldukları görülmüştür. Fakat bu tehevvür Türk Milletinin şuurlu tehevvürüne benzemez”. <br />Atatürk’ün inkılapçılık anlayışının temelinde Türk Milletini, dünya kültür ve medeniyetlerinden yararlandırma düşüncesi vardır. Türk inkılabı toplum hayatında ortaya çıkan teorik ve pratik sorunları, ihtiyaçları karşılamak ve problemleri çözmek amacıyla ortaya</p>
<p>çıkmıştır.  Atatürk yeri ve zamanı uygun oldukça gerçekleştirdiği inkılaplar ile, Türk Milletini çağdaş medeniyet seviyesine getirmeyi planlamıştır.  Bu sebepten bütün inkılaplar, Türk Milletinin ilerlemesini sağlamaya yönelik gerçekleştirilmiştir.<br />Türk Milletinin ilerleyerek devam etmesi ve bunu sağlayan inkılapların korunması için, inkılapçılık ilkesini, Türkiye Cumhuriyetinin temel ilkelerinden birisi olarak Anayasaya koydurmuştur.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[ATATÜRK DEVRİMLERİ VE TÜRK KADINI]]></title>
<link>http://resit86.wordpress.com/2008/03/24/ataturk-devrimleri-ve-turk-kadini/</link>
<pubDate>Mon, 24 Mar 2008 10:52:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>resit86</dc:creator>
<guid>http://resit86.wordpress.com/2008/03/24/ataturk-devrimleri-ve-turk-kadini/</guid>
<description><![CDATA[GİRİŞKadınlar yüzyıllarca üretimin her aşamasına katkıda bulundukları halde kalkınmanın olanaklarınd]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><a name="_Toc27470370">GİRİŞ</a><br />Kadınlar yüzyıllarca üretimin her aşamasına katkıda bulundukları halde kalkınmanın olanaklarından yeterli pay alamamışlardır. Bu durum 1970&#8242;lerden itibaren kalkınma programlarının, ülke politika ve uygulama&#173;larının kadınlar açısından gözden geçirilmesi zorunluluğunu doğurmuş&#173;tur. Dünya Kadın Konferanslarının ardından birçok ülkede kadınla ilgili ulusal mekanizmalar kurulmaya başlamıştır. Buna paralel olarak dünya&#173;da ve ülkemizde giderek sesini duyuran kadın hareketinin bugünkü noktaya gelinmesinde büyük katkısı olmuştur.<br />Kadınlar en temel insan hakkı olan eğitim, sağlık ve istihdam olanak&#173;larından yararlanma konusunda hemen hemen tüm ülkelerde erkeklerin gerisindedir. Yine Dünyanın her yerinde, sokakta, evde, işyerinde kadın&#173;lara yönelik taciz ve şiddet olayları yaşanmakta, ancak; bu konuda etkin önlemler alınamamaktadır.<br />Kadınlara yönelik politika ve uygulamalar açısından uluslararası alanda ülkemizi temsil etmek ve yurt içinde ilgili kuruluşların koordinas&#173;yondan sorumlu olmak üzere kurulmuş olan Kadının Statüsü ve Sorunla&#173;rı Genel Müdürlüğü nüfusumuzun yarısının yaşamın her alanında yüz yüze olduğu sorunları dile getirmek ve ilgili tarafların katkıları ile çözüm önerileri geliştirmek için çalışmalarını sürdürmektedir. Genel Müdürlük bu yönde kadınların durumunu iyileştirecek yeni yasaların hazırlanması, var olanların gözden geçirilmesi, kadınla ilgili doğrudan veya dolaylı çalışmalar yapan kurum, kuruluş ve örgütler arasında koordinasyon sağlanarak ortak çalışmalar yürütülmesi ve bunların izlenmesi gibi bir çok görevi üstlenmiştir.<br />Kadınla ilgili temel göstergeler bölümünü somut ve karşılaştırabilir sayısal veriler elde edebildiğimiz eğitim, sağlık, istihdam ve sosyal gü&#173;venlik gibi alanlar oluşturmaktadır. En az bu alanlar kadar önemli olan ancak mevcut verilerle ülkemiz kadınlarının profilini net olarak çizemeyeceğimiz diğer sorun alanları da bulunmaktadır. Bu alanlarda da kaynak araştırmalar, gözlem ve değerlendirmeler ile sorunun boyutları tartışmalı  da olsa, ortaya konmaya çalışılmaktadır. Nicel değerlendirmelerde kulla&#173;nılacak verilerin cinsiyete dayalı olarak derlenmesi ve sınıflandırılmasının önemi vurgulanarak, bütün istatistiklerde kadın erkek ayırımının yapılacak araştırmalar bakımından ulaşılabilir olması gerektiği konusunda kamu kurum ve kuruluşlarına çağdılar yapılmıştır. Bu doğrultuda Devlet İstatistik Enstitüsü’nde kurulan Kadın İstatistikleri Şubesi’nin katkıları ile cinsiyete dayalı bir veri tabanı oluşturulmuştur.<br />Kadınların özel ve kamusal alanda karşılaştıkları ve yetersiz önlemler nedeniyle birlikte yaşamak zorunda kaldıkları bir başka sorunda kadınlara yönelik şiddet konusudur. Hiç kuşkusuz, kadına yönelik şiddet konusu tüm bu çabalara karşın acil önlem bekleyen öncelikli alanlar arasında yer almaya devam etmektedir.<br />Kadın statüsü Genel Müdürlük öncülüğünde 11 ilin valilikleri bünyesinde kurulan Kadının Statüsü Birimleri, bazı bakanlıklarda oluşturulan kadın birimleri, sendikalarda kadınları hedef kitle olarak alan çalışmalar, kadınların ilerlemesini destekleyen mekanizmalar arasında yer almaktadır. Bu yönde atılan iki önemli adıma, TBMM’de kurulan ve çalışmalarını Temmuz 1998’de tamamlayan Kadının Statüsünün araştırılması Komisyonu’na ve yine meclis çatısında kurulması için başvurulan kalıcı bir Kadın-Erkek Eşitliği Komisyonu kurulması çalışmalarına yer verilmiş ve bu mekanizmaların gelişimine dikkat çekilmiştir.<br />Sanat, edebiyat ve spor gibi alanlarda yetersiz destek mekanizmalarına karşın kadınlarımız bir varolma mücadelesi vermekte ve büyük başarılara imza atmaktadırlar. Ancak bu alanlar kadınlar açısından net bir profil çıkaramadığımız sorun alanları arasında bulunmaktadır. Yine kadına yönelik şiddete ilişkin hem mevcut durum hem de destek hizmetleri konusunda ülkemizde son derece kısıtlı koşullar ve sınırlı bilgi birikimi mevcuttur.<br /><a name="_Toc27470371">1.  NEDEN “KADIN” SORUNU</a><br />&#8220;Erkek&#8221; sorunundan söz eden yok. &#8220;Kadın Yazarlar Bibli&#173;yografyası&#8221;, “Kadın Şairler Antolojisi”, “Kadınlar Birliği”, &#8220;Kadının Sosyal Hayatını Tetkik Kurumu&#8221; gibi örneklerin sayısını çoğaltabiliriz de, karşı  cins  için ayni  türde örnekler bulmakta güçlük çekeriz. Elbette bu erkek sorunu yoktur anlamına gelmiyor.<br />&#8220;Kadın sorunu&#8221; nün ele alınmasının ve &#8220;kadın hakları&#8221; için mücadelenin sanayi devrimimle birlikte kadınların iş ala&#173;nına kitle halinde ücretli işçi olarak girmesiyle ayni zaman&#173;da başladığı göz ününde bulundurulursa, literatürde neden «er&#173;kek sorunu» diye bir deyim almadım daha kolay anlayabiliriz,<br />S. de Beauvoir&#8217;in &#8220;kadın, kadın olarak doğmaz, kadınlaşır&#8221; sözü erkekler için de doğrudur. Her erkek çocuk bir erkeklik imtina, her kız çocuk bir kadınlık imajına göre yetiştirilir. Biyoloji, bize kadın ve erkeğin psikolojik farkları üze&#173;rine hiçbir şey veremiyor.<br /> Kadın hakkındaki “saçı uzun, aklı kısa”, “kaşık düşmanı”, “cins-i latif” gibi nitelemelere hiçbir biyoloji kitabında rastlayamayız. Buna rağmen, çağımızda içine alan çeşitli Kültürlerde insanın yeteneklerinin ve vaziyet alışlarının (attitude) bir kısmı cinsel farklılaşma  ile açıklanmış.<br />Bir ülkenin  kadınları loplum içinde kendilerine verilen yerden şikayetçi  değillerse bu durumlarını değiştirmek için kendi aralarında örgütlenmiyorlar; ya da kurulu örgütlere karşı ilgisiz  kalıyorlarsa, bu, hiçbir zaman  o toplumda kadınların olumlu bir intibak gösterdiklerini kanıtlamaz. Hele statü farkları yalnız kadınla erkek arasında değil de ayrıca toplumdaki tabakalar arasında  da onaya çıkarsa, o zaman intibak sadece koşullara boyun eğme demektir.<br />Türkiye bugün iktisadi bünyesi bakımından bir azgelişmiş ülke özelliğini gösteriyor. Türk toplumunun sorunları da az gelişmiş bir toplumun sorunlarıdır. Geçiş halindeki her toplum gibi ürk toplumunda da bir yandan gelişmiş ülkelerin sosyal sorunlarına benzer sorunlarla karşı karşıya gelinirken, bir yandan da yarı-feodal, heterogene sorunlar ortaya çıkmaktadır.<br />Türk kadınının sorunları, azgelişmiş ülke kadınlarının sorunlarına göre büyük bir farklılık göstermez. Gerçi Türkiye anti-emperyalist davranışların öncüsü olmuş, politik bağımsızlığına bütün üçüncü dünya ülkelerinden önce kavuşmuş bir ülkedir; Kadına yepyeni bir statü kazandıran medeni Kanun hâlâ yürürlüktedir ve Atatürk devrimleri ile Türkiye&#8217;de pek çok kadın çalışma özgürlüğüne kavuşmuştur. bu bakımdan Türkiye&#8217;nin diğer azgelişmiş ülkelere göre şanslı bir durumu vardır. ama memleketin genel manzarası göz önünde bulundurulursa azgelişmişliğin özelliklerini taşıdığımız ortaya çıkar.<br />Çalışmak zorunda olmakları, çalışma hayalıyla ev işlerini yürütme güçlüğünden şikayetçi olan kadınlarımızın yanı sıra bir de çalışmak imledikleri halde aileleri ya da kocaları tarafından çalınmalarına izin verilmeyen kadınlarımız var. Mübeccel Kıray&#8217;ın Ereğli&#8217;de yaptığı arttırma sonuçlarına göre evli kadınların çalışmasını uygun bulanların oranı %16,5 ola&#173;rak görünmektedir. Gene bu araştırmaya göre evli kadınların devamlı olarak ev dışında bir iş sahibi olmalarına en çok itiraz eden grup 25 &#8211; 34 yaş arasındaki gruptur. En az itiraz eden ise 34 &#8211; 44 ve 55 &#8211; 64 yaşlar arasındaki grup, 25 &#8211; 34 yaş grubu bekâr kadınların çalışmasına da 34-44 yapılarındakinden daha az hoşgörü ile  bakmakladır.</p>
<p>Dr. Kıray bu iki yaş grubunun «Özellikle Türkiye&#8217;de sosyal değişmenin İki değişik tempoda ge&#173;liştiği devrelerde yetişkin kimseler haline gelmiş» olmalarına dikkatimizi çekmekte &#8220;1930&#8242;ların sonunda yetişenlerle 1950&#8242;lerde yetişenlerin değerlerinde, değişme yönünden bir yavaşlama, hatta bir geriye dönme&#8221; görüldüğünden bahsetmektedir.<br />Aynı araştırmada kadının çalışmasına karşı  olumsuz, tutum, meslek bakımından tüccar sınıflarda, çiftçi ve balıkçılarda görülmekte. Bu gruplar bekar kadınların çalınmasına da taraftar olmayan en büyük gruplar. Her ne kadar öğrenim dere&#173;cesinin kadının çalışması karşısındaki davranışa etki yapabileceği düşünülürse de 25-34 yaş arasındaki grup tahsilli olduğu halde, yukarıda açıklandığı gibi, değişme eğiliminin tersi değerlere sahiptir.<br />Ereğli yüz yıldır değişme içinde olan bir kasabamız. Bu bölgeye ait gözlemlerimizi, araştırma sonuçlarını bütün kasabalar için geçerli  sayamayız ama, ayni karakterdeki bölgelerde benzer sosyal  ilintiler ve vaziyet alışla karşılaşma var&#173;sayımına dayanarak araştırmalara girişilebilir.<br />Çalışmak istediği halde çalıştırılmayan kadınlar arasında gönüllü sosyal hizmetlere katılanlar var. Ücret karşılığı çalışmaya izin vermeyen kocalar, babalar, ağabeyler gönüllü hizmetlere izin verdiklerine göre, burada artık taassuptan, kadına sadece bazı işleri yakıştırmaktan daha başka faktörlerin rolü açıkça  görülür.<br />Kadınlara en çok yakıştırılan mes&#173;leklerden biri hastabakıcılıktır ama, belli bir zümrenin er&#173;kekleri kadınlarına gönüllü hastabakıcı olma İzni verirler de, ayni işi ücret kargılığında yapmalarını hoş karalamazlar. Bu zihniyet kadınlar tarafından da benimsendiği zaman karı &#8211; ko&#173;ca ilişkilerinde bir gerilim meydana getirmez. Aksi durumlarda ise kadın kişisel özgürlüğünü yitirmiş olmanın sıkıntısı içine düşer. Ama nasıl birçok sürtüşmelere, anlaşmazlıklara rağmen evlilik bağı kopmuyorsa bu konudaki anlaşmazlık da çoğu zaman aile&#173;de büyük sarsıntılara yol açmadan giderilir. Daha doğrusu gi&#173;derilmiş görünür. Çünkü sadece duruma katlanma söz konusu&#173;dur burada. Ve bu susturulmuşumun tepkisinin kadınlarımızı ne yollara sürüklediği  meydanda.<a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p><a name="_Toc27470372">2. AİLE</a><br /><a name="_Toc27470373">2.1. Atatürk Devrimleri ve Türk Kadını</a><br />Atatürk devrimleri içinde en önemlisi sayılan Medenî Kâ&#173;nunun kabulü ile kadınlarımıza birdenbire büyük bir özgürlük hakkı Tanınmıştır Evlenme akdi kadınla erkeğin serbest ira&#173;delerine bırakılıyor, çocuklar üzerindeki velayet hakki babaya olduğu gibi,anaya da tanınıyordu. Mirasta, boşanmada ve diğer medeni hakların kullanılmasında kadınla erkeğe tam bir eşitlik sağlanıyor, poligami yasaklanıyor, dinî nikâhın yerini me&#173;denî nikah alıyordu. Bu kanunlar arasında kadını gene de bazı durumlarda kocasına tabi kılan hükümler vardı, ama unut&#173;mayalım ki bu kanuna esas teşkil eden İsviçre Medenî Kanunu, idi ve  İsviçre de nihayet bir kapitalist toplumun özelliklerini taşıyordu.<a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a><br />1989 yılı 3 Mart Dünya Kadınlar Günü münasebetiyle yapı&#173;lan bir televizyon programında o zamanki Başbakanın eşi Semra Özal Türkiye&#8217;de kadının artık ezilmediğini, kocasının yanında toplumdaki yerini aldığını beyan öderken köylü ka&#173;dının bu genellemenin dışında kaldığını üzülerek söylüyor&#173;du. Buna rağmen, köylü kadın yine de güçlüydü çünkü da&#173;yak yemiyordu, çünkü çalışıyordu ve ailesinden kopmamıştı.<br />Kırsal kesimde yalayan kadınlara ilişkin bu çelişkili yargılar Cumhuriyetsin ilk yıllarından beri düşünce hayatımızda yer etmiştir. Bir yanda emeğine, cinselliğine, çocuklarına el konurken sessizce boyun eğen Ezo gelinler, diğer yanda aşkı, ailesi ve vatanı için hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan, hak&#173;sızlıklara karşı koyan Zelişler, Irazcalar.., Türk kadını üzeri&#173;ne geliştirilen bu yargılar 1970&#8242;lerden itibaren kırsal kökenli kadınların Avrupa&#8217;ya gitmeleriyle birlikte Batı söyleminde de önemli bir yer işgal etmeye başladı. Batı&#8217;nın, Doğu&#8217;nun gi&#173;zemi çerçevesinde ele aldığı Türk kadını başörtüsü ile İs&#173;lam&#8217;ın getirdiği görünmezliğin ve sessizliğin simgesi haline geldi, Türk köylü kadınının yurt dışına göçü ile birlikte “Yol”, “40m²  Almanya” ve sessizliğin bir başkaldırı biçimi olarak resmedildiği “Sürü” gibi filmlerle Türk aydınının bakış açısı da Avrupa&#8217;ya ihraç edildi.<a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a><br /><a name="_Toc27470374">2.2. Evlilik Müessesesi ve Kadın</a><br />Evlilik, bir yandan yeni bir üretim/tüketim ünitesinin kurutması olarak görülebileceği gibi bir yandan da iki aile arasında kurulan bir eşitlik ilişkisinden kaynaklanan karmaşık bir işbirliği/rekabet çelişkiyi olarak da tanımlanabilir.<a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a><br />Evlenme akdinin eşlerin serbest irâdelerine bağlı olarak gelmesi de ancak kanunların fındığı bir hak olmaktan öteye gidememektedir. Şehirleşmenin, eğitimin, meslek sahibi olmanın sağladığı imkânlarla kişiliğini geliştirebilen kız ve erkekler arasında gerçeklen sadece kaildi iradeleri ile evlen&#173;me kararı almış olanlar vardır. Çok küçük bir azınlığı teşkil edecek olan bu grubun dışında kalanlar türlü sosyal baskılarla istedikleri insanla değil kendileri için uygun görülenle evlenmektedirler. Başlık parası  ayrı bir kanunla yasak edilmiş olduğu halde bugün hâlâ birçok gencin evlenmesi güçleşmekte  devam ediyor.<br />Görücü usulü ile evlenme, &#8220;kız alma&#8221; zihniyeti ile, kız beğenme, kızları &#8220;başlık&#8221; yada başka isimler altında alınan para yada mal karşılığında &#8220;satma&#8221; adetleri, kadınlık haysiyeti bakımından ele alınır da doğrudan doğruya bu geleneklere karşı durulursa sonuç alınmaz. Medeni nikaha karşı ilgisizlik, birden fazla kadınla evlenme sorunlarına da aynı açıdan bakmak zorundayız. Bu gelenek neden yıkılmaz? Bu geleneği besleyen toplumsal koşullar, bu koşulların tarihsel kültürle bağlantıları bilinmedikçe toplumsal değişmeye gerekli yönü vererek kültürel gecikmeyi önlemek mümkün değildir.<a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a><br />Kentteki kadın ve erkeklerin ev içi ve ev dışı uğraşları ve Konumları arasındaki ilişkilerin irdelendiği araştırmaların sayısı azdır. Çalışmaların bir kısmında, icadının ücretli işi ile aile içinde yaşadıkları güç dinamikleri arasında kurallı ilişkiler bulma arayışı göze çarpmakta, araştırmacılar kadının ev dışında çalışmasının ev içi statüsünü belirleyiciliği konusunda farklı gözlemler yapmaktadırlar. Kentteki kadınların ve içinde yer aldıkları aile dina&#173;miklerinin çeşitliliği genellemelere olanak  vermemekte ve farklı toplumsal kesimlerle ilgili derinlemesine çalışmaların gerekliliğine işaret etmektedir.<br />Örneğin eşlerin ekonomik baskılarla başetme yolları farklı sosyo-psikolojik örüntüler yansıtmaktadır. Erkeğin sağlam bir işi olduğu ve nisbeten iyi gelir getirdiği ailelerde kadınlar bir ev sahibi olmak veya emeklilik hakkını elde et&#173;mek için çalışıyor gözükmekte, eşlerin ilişkileri çoğunlukla uyumlu olmakla birlikte kadınlar kocalarının &#8220;evdeki işlerini yetiştiremiyorsan çık&#8221; gibi sitemlerine maruz kalabilmektedirler. Kocalarının iş sorunları olmaması kadınların erkek otoritesini zorlamama eğilimlerine yol açmaktadır. Kararlar ortak veriliyor gibi gözükse bile, eşitlikçi ideolojinin maskele&#173;diği güç farkları erkeğin veto hakkını daha çok kullanabil&#173;mesi, kadın ikna yolunu kullanırken kocasının kestirip atma yoluna gitmesi şeklinde ortaya çıkabilmektedir.<a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a><br />Türkiye’de kadın haklarının yoğunun kâğıt üzerinde kafi&#173;linin bir örneği, miras hukuku uygulamasında görülür. Medenî Kanun mirasla kız evlat ile erkek evlâda eşit haklar tanır. Bir miras taksimi dâvâlı mahkemeye İntikal ettiği zaman kadın erkek farkı gözetilmez. Fakat hepimiz biliyoruz ki toprağın sahibi olan baba, çoğu zaman toprağından kız çocuğa hisse bı&#173;rakmamak için tedbirini alır, oğluna ya da okullarına toprağı satmış görünerek ölümünden önce meselesini halleder. Kız ço&#173;cuklar için bu haksız işleme karşı koymak söz konusu değil&#173;dir, çünkü bu bir örf haline gelmiştir.<br />Köy topluluğu içinde örfün dışına çıkmayı kabullenmek kanuni hakları aramaktan zor olur. Miras hukukunun memleket gerçeklen ile çelişmesinin örneklerinden biri olan bu durumun şehirlere bakarak köylerde daha çok yaygın olması, yalnız örf ve âdet baskısına bağlanamaz. Kadastrosu yapılmamış topraklarda toprak mülkiyetinin nasıl türlü entrikalarla el değiştirebileceğini uzman&#173;larımız her zaman yazıyor, söylüyorlar. Şehirde ve kasabada bu gibi olaylara daha az rastlanıyorsa, bu, hem şehirli kadının veya kızın örf ve adet baskısından  kurtulup hakkını arama imkanlarının fazlalığından hem de kadastrosu  yapılmış toprak&#173;ların satıp muamelesinin resmî bir nitelik kazanmasının söz&#173;de satış yapacaklar üzerinde nisbî bir çekingenlik yaratmasın&#173;dan olabilir.<a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a><br /><a name="_Toc27470375">2.3. Aile İçi Statü ve Sorumluluk Paylaşımı</a><br />Kadınların ücretli bir işte çalışsalar dahi, ücretsiz işlerin büyük çoğun&#173;luğunu da üstlenmiş olmaları, ülke ekonomisine sağladıkları katkının gözardı edilmesi ve istatistiklere tam olarak yansıtılamamasına sebep ol&#173;makladır. Sadece gelişmekte olan ülkelerde değil, sanayileşmiş ülkeler&#173;de de kadınlar ev işleri, çocuk ve diğer bakıma muhtaç aile fertleri için so&#173;rumlu görülmektedir. Zaman kullarımı araştırmalarına göre kadınlar aile içinde, hiç çocukları olmasa da bir veya daha fazla kişi ile yaşadıkları du&#173;rumlarda erkeklere (eşlerine) göre iki veya üç kat daha fasla zamanlarını yeniden üretmeye harcamakladırlar.<br />Aile içi statünün belirlenmesindeki rol paylaşımının çocuk ve ev işi sorumluluklarının üstlenilmesine dayandığı düşünülmektedir. Konuya bu açıdan bakıldığında, ev işlerinin yapılması ve çocuk bakımını kadın ço&#173;ğunlukla tek başına üstlenmekte, ancak ev ile ilgili parasal konular ve ev dışı süreçler gündeme geldiğinde karar alma yetkisinin neredeyse tamamıyla erkeğe ait olduğu görülmektedir.<br />Ev islerim eşiyle paylaşmak anlamında, yemek pişirme, temizlik yap&#173;ına, bulaşık yıkama, ütü yapma gibi işlen daha çok kadın yapmakta, an&#173;cak erkek özel durumlarda bunları eşi ile paylaştığında ise “yardım et&#173;mek” adına yapmaktadır Geleneksel olarak toplumda &#8216;kadın&#8217;a ait kabul edilen faaliyetlerde, çalışan ve çalışmayan kadınlar arasında önemli farklılıklar gözlenmemekledir. Kadının bu işleri tek başına yapma oranı, çalışan ve çalışmayan kadın arasında %10&#8242;luk bir fark göstermektedir. Bu farklılığın kaynağı kadının işleri eşi ile birlikle yapmasından değil ai&#173;le leblerinden gördüğü destek olarak açıklanabilir Hem kırsal hem de kentsel yerleşim yerlerinde kadınların, bu işi tek başına yapma oranı çok yüksektir. Kırsal alanlarda kadınların ev işlerini tek başına yapma oranı daha düşük gözükmekle birlikte, farklılığın kaynağı çalışan kadında olduğu gibi eş ile paylaşmaktan değil diğer aile fertlerinin katkısıdır.<a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a><br />Alışveriş   faaliyetinde durum tersine dönmeye başlamakla gelirin kor trol yetkisi  hala kadını dışlamaktadır. Kırsal alanda bu durur. daha çarpıcı bir hale dönmekte ve kadının alışverişi kendisinin yapması oranı %17&#8242;de kal sn aktadır. Bu durum bir anlamda yapılan faaliyetin ev dışına çıkmasıyla ve geleneksel olarak ev dışının erkeğe ait olmasıyla ilgilidir.<br />Yine faaliyet konusu aile bütçesinin düzenlenmesi ve resmi kuramlar&#173;da iş izleme olduğunda yerleşim yerken ve kadının çalışıp çalışmaması önemli olmaksızın kadının bu faaliyeti tek basma gerçekleştirmesi %10&#8242;a ulaşmaz iken, erkeğin tek basına üstlenmesi %50&#8242;nin üzerindedir Bu durum ev içinde kadın aleyhindeki hiyerarşik yapının sürdüğünü. Karar alma yetkisini ortaya koyan faaliyetlerin kadını dışlayıcı bir biçimde &#8216;erkek&#8217; özelliği tanıdığını gebermektedir.<a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a></p>
<p><a name="_Toc27470376">3. ŞİDDET</a><br /><a name="_Toc27470377">3.1. Tanım</a><br />Kadına yönelik şiddet, Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konsey Kadının Statüsü Komisyonu Kadına Yönelik Şiddet Çalışma Grubu’nun yapmış olduğu şiddet tanımında;<br />§         “Hırpalama, dayak, ailedeki kız çocuklarının cinsel istismarı, evlilik içinde tecavüz, kadınların cinsel organlarını sakatlamak ve kadına zarar veren diğer uygulamalar, evlilik dışı ilişkilerde şiddet ve istismara yönelik şiddet,<br />§         İşyerinde, eğitim kurumlarında ve başka yerlerde tecavüz, cinsel istismar, cinsel saldırı, gözdağı ve tehdit de dahil olmak üzere fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet, kadın ticareti ve fahişeliğe zorlamak,<br />§         Nerede olursa olsun devletle tarafından işlenen ya da görmezlikten gelinen fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet,” biçiminde yer almaktadır.<a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftn10" name="_ftnref10">9</a><br />Şiddet, fiziksel veya fiziksel olmayan biçimlerde, fiziksel ve ruhsal acı ve zarar veren saldırgan davranıştır.<br />Bir bireyin yaralanmasına, sindirilmesine, öfkelendirilmesine ya da duygusal baskı altına alınmasına yol açan fiziksel ya da herhangi bir başka tutum, bir davranış, bir, bir muamele olarak tanımlanabilen şiddetin ihmal ve tacizi kapsayıp kapsamadığı tartışma konusudur.<br /><a name="_Toc27470378">3.2. Kadına Yönelik Şiddet ve Şiddetin Önemi</a><br />Kadınlar, bir cins olarak, ikinci cins olmaları nedeniyle sürekli, sistemli bir şiddetle karşı karşıyadır. Kadınlara ikincil cins olmayı öğretmek ve bunu içselleştirmelerini sağlamak açısından son derece önemli olan bu olgu, edilgenleştirici bir etki yapmaktadır. Şiddetin mağduru olan kadınlar, çoğu kez hor görülmekte ve suçlanmaktadırlar. Savaşlardaki tecavüzlerde dahil olmak üzere kadınlar şiddet karşısında yalnız ve toplumsal destekten yoksun bırakılmaktadırlar.<br />Kadına yönelik şiddet;<br />a)        Özel alanda (ailede),<br />b)        Toplumsal alanda olmak üzere ikiye ayırmak olanaklıdır. Yani, kadına yönelik şiddet, hayatın her iki alanında da vardır.<br />1.    Özel alanda (ailede, özellikle eşler arasında): Kadının küçük görülmesi; saçma arzulara boyun eğmesinin, eleştiri getirilmemesinin istenmesi, arkadaşlık ilişkilerine sınır konması; istemediği cinsel davranışlara zorlanması; ev işlerini yapmaya-ev temizliğine zorlanması; hizmetçi gibi davranılması; çirkin olduğunun ve çekici olmadığının sık sık yinelenmesi; kendine bakmaktan aciz bulunması;başkalarının önünde hakarete uğraması, aşağılanması; farklı düşünmesine (kendi düşüncesini geliştirmesine) izin verilmemesi; parasız bırakılması; zekasının küçümsenmesi; azarlanması;çalışmasının-okumasının engellenmesi;bağırılması; duygularına saygı gösterilmemesi; tokatlanması; emir verilmesi; hastanelik edilmesi; aptal yerine konması; tehdit edilmesi; tekmelenmesi; saçının çekilmesi; yumruklanması; ateşli, delici yada kesici aletlerle yaralanması; kezzap ya da kaynar suyla yakılması; ailesi ve arkadaşlarıyla görüştürülmemesi; alay edilmesi; öldürülecekmiş gibi davranılması; mallarının elinden alınması ya da zarara uğratılması; bir başka kadınla karşılaştırılması; sünnet edilmesi; doğurganlığının kontrol altında tutulması vb., gibi çok çeşitli biçimlerde olabilmektir. Hafiften ağıra doğru bir sıralama ile, kadınlar aile içinde:<br />-       Yetersiz fiziksel ve duygusal ilgi demek olan ihmale,<br />-       Anlayış görmeme, sevgi sempati görmeme demek olan duygusal-psikolojik şiddete,<br />-       Tehdit, aşağılama, küçümseme, sindirme, bezdirme vb.nden oluşan sözel şiddete,<br />-       İtip kakma, tokatlama, yaralama, dövme, yakma vb. meydana gelen fiziksel şiddete,<br />-       Fiziksel şiddetin bir üst boyutu olan ensest, tecavüz, fahişeliğe zorlama gibi şiddeti bulunan cinsel şiddete uğramaktadırlar.<br />2.        Kamusal(toplumsal) alanda: Kadının isteği ve oluru aranmaksızın bedenine ve cinselliğe yönelen her türlü davranış şiddetidir. Pornografik dille, sözlü sarkıntılık, elle sarkıntılık, laf atmak, anlamlı sözlerle şakalar, çift anlamlı sözcüklerle kadın cinselliğinden ya da cinsel ilişkiden söz etmek, ısrarlı komplimanlar, bakışlar, dostça görünümü altında rahatsız eden konuşma ve dokunmalar, dokunma konusunda fırsatçı tutumlar, sürtünmek, ısrarcı teklifler, cinsel küfürler, tecavüz, vurmak, yaralamak, yakmak, korkutmak, zorlamak, malına zarar vermek vb. olarak örneklenmesi olanaklıdır.<br />Kadına yönelik şiddet, temel özgürlüklerini ve insan haklarını ihlal edip engellediği gibi, kadınların haklarını kullanmalarını da olanaksızlaştırmaktadır. Şiddete uğrayan kadınların diğerleri, nitelikleri, kararları yok olmakta, “ben” duygusu yitirilmekte, kimlik kaybı görülmekte, sağlık sorunları artmakta, girişimciliği gelişmediği gibi tam tersine kaybolmaya başlamaktadır.<br />Medya, düşüncelerin, davranışların, değerlerin ve yaşam biçimlerinin oluşturulmasında yani sosyal kavramların ve yapının oluşturulmasında çok güçlü bir araçtır. İfade özgürlüğü ile temel insan hakları arasındaki dengenin kurulmasında çok önemli bir işleve sahip olan medyada, kadınların sunuluş biçimi toplumsal açıdan kadınlara verilen önem ve değeri etkilemektedir.<a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftn11" name="_ftnref11">10</a><br /><a name="_Toc27470379">3.3. Kadına Karşı Şiddet ve Çatışmaların Etkisi</a><br />Günümüzde giderek artan bölgesel/yerel savaşlar, kadınlara yönelen özel bir cephe açmaktadır: tecavüz. Kazanan için bir ödül, kaybeden için ise bir aşağılama yolu olarak kullanılan şiddet araçlarından biri olan ve özellikle kadın ve çocukları hedef alan tecavüz, en yaygın savaş suçlarından biri olmasına karşın en az yargılanan savaş suçu olmaya devam etmektedir.  Bu konuya 4. Uluslararası Kadın Konferansında Kadın On Yılı kapsamında dünyadaki son gelişmelere bağlı olarak dikkatle eğilinmesinin gereği ve anlamı açıktır.<br />Dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye’de de, kadına yönelik şiddet önemli bir sorundur. Konuyla ilgilenen kadın kuruluşları, resmi ve yarı resmi kuruluşlar bulunmasına karşın, ülkede kadına yönelik şiddetin gerçek boyutları bilinmektedir.<br />Kadına yönelik şiddet, 1980’lerde önce kadın hareketinin, daha sonrada bu sayede ülkenin gene gündemine girmiştir. Bu, toplum açısından, önemli bir gelişmedir. 1988 ve sonrası açık oturumlar, konferanslar vb. çalışmalarla konuya ilgi artmıştır. Çeşitli kuruluşların konuyla ilgili kitap, broşür, dergi, afiş vb. yayınları vardır. Ayrıca televizyon-radyo kanallarında şiddet ve kadın konusunda bilgi veren, şiddete uğramış kadınların başvurabilecekleri kurumları tanıtan yayınlar yer almaktadır.<br />Türk toplumunda kadına karşı şiddeti meşru kabul etme eğilimi, gerek kadınlar gerekse erkekler arasında, yüksek olmakla birlikte, 1987’de feminist kadınların dayağa karşı başlattıkları kampanya ile birlikte bir konuda bir duyarlılık oluşmuştur. Bu kampanya bağlamında İstanbul’da düzenlenen mitinge 3.000 kadın katılmış, kampanyanın basındaki olumlu-olumsuz yankılarıyla birlikte etkileri tüm ülkeye yayılarak Cumhuriyet tarihinde ilk kez şiddete karşı kadın bilinçlenmesinde önemli bir dönüm noktası sağlamıştır.<br />Bu konuda gelişmekte olan duyarlılığa paralel olarak kadına yönelik şiddete karşı Mor Çatı Sığınma Vakfı (1990) ve Kadın Dayanışma Vakfı (1993) kurulmuştur. Bu örgütler açtıkları merkezlerde, başvuran kadınlara, psikolojik ve hukuki danışmanlık, iş bulma, rehberlik, beceri ve meslek eğitimi için desteğin yanı sıra şiddete karşı eğitimde vermektir.<br />1989 seçimlerinden sonra, genellikle sosyal demokrat partilerin büyük kentlerde yerel yönetim seçimlerini kazanmalarından sonra, belediyeler şiddete uğrayan kadınların başvurabileceği merkezler ve sığınma evleri açılmasına destek vermiştir.<br />Devlet düzeyinde de Kadın Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü kadına yönelik şiddet konusuna ilişkin araştırmalar destek vermekte ve seminer, eğitim programları gibi faaliyetlerde bulunmaktadır.<br />Bunun yanı sıra, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK) Genel Müdürlüğünün Ankara, Antalya, Bursa, Eskişehir ve İzmir illerinde, çoğu 1991’de açılmış bulunan, Kadın Misafirhaneleri bulunmaktadır.<br />Bunların yanı sıra, SHÇEK huzurevleri ve yetiştirme yurtlarında sunduğu hizmet ile şiddet ve baskıya özellikle konu olabilecek durumda olan yaşlı ve genç kadın gruplarına kısmen de olsa ulaşabilmektedir.<br />Bir diğer özel kadın grubu ise zorunlu göçe uğramış olan kadınlardır. Türkiye’ye son yıllarda İran, Irak, Bulgaristan ve Bosna-Hersek’te yaşamları tehdit altına giren ve şiddete uğramış olan kadınlar göç etmişlerdir.<br />“Adabı Umumiye ve Nizamı Aile Aleyhine Cürümler” (Genel Adaba ve Aile Düzenine Karşı Suçlar) başlığını taşıyan 8.bölüm cinsel saldırı suçlarını düzenlemektedir.<br />Kişiye karşı işlenen bu suçların genel adabı ön plana çıkaran bir biçimde değerlendirilmesi, korunan hukuki yararın kime ait olduğunda “kişi”yi  geriye itmektedir. Bu hükümlerden 414. ve 415. maddelerde ırza geçme ile ırza tasaddi suçları arsında ayrım yapılmıştır. 423/1’de “kızlık bozma” koşul olarak konmuş olduğundan olayın kendisi değil mağdurun bakire olup olmamasına göre suç oluşturup oluşturmaması söz  konusudur.<a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftn12" name="_ftnref12">11</a><br />Türk ceza kanunun 478.nci dayak vb. kötü muameleyi karı-koca arasında olduğunda takibi icrayı zarar görenin şikayetine bırakılmaktadır. Şiddet uygulayan fertlere cezai yaptırım uygulanması amacıyla çıkarılan 4320 sayılı “Ailenin Korunmasına Dair Kanun” ile ABD, Avustralya, Yeni Zelanda, İngiltere, İrlanda ve Norveç gibi ülkelerde uygulanan, şiddete uğrama ihtimali bulunan kadınların mahkemeler başvurarak koruma emri alabilmelerini sağlayacak hükümler Türk Hukuk sistemine dahil edilmeye çalışılmıştır. Aile içindeki şiddeti önlemek amacıyla hazırlanan Kanun, aile içinde şiddete maruz kalan kadın veya çocukların şahsen başvuruları veya Cumhuriyet Başsavcısının bildirmesi üzerine Sulh Hukuk Hakimi tarafından, mağdur tarafı korumak amacıyla verilecek tedbirleri içeren koruma kararını ve karar uyulmaması halinde verilecek kararı düzenlemektedir.<br />Kadına yönelik mücadelede en önemli unsur şüphesiz şiddetin ortadan kaldırılmasıdır.<br />IV. Dünya Kadın Konferansında hazırlanan ve Türkiye tarafından da kabul edilen Pekin Deklarasyonu Eylem Platformu, Stratejik Hedefler125 (i) maddesinde hükümetlere ve konuyla ilgili tüm sivil toplum kuruluşlarına şiddetin ortadan kaldırılması ve bu türden bir şiddetin bir daha meydana gelmesini önlemek üzere şiddete başvuranlar için rehabilitasyon ve danışmanlık programları sağlanması, finanse edilmesi ve desteklenmesi yönünde çağrıda bulunmaktadır. Birleşmiş Milletler Kadının Statüsü Komisyonu 42. Dönem toplantısı raporu 36. maddesinde de yer alan bu konuyla ilgili olarak ülkemizde henüz herhangi bir çalışma başlatılamamıştır.<a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftn13" name="_ftnref13">12</a><br />Kadın bedenine eşi veya ailesinin diğer erkekleri tarafından fiziki baskının uygulanmasına tarih boyunca rastlanmaktadır. “kızını dövmeyen dizini döver”, “tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir” deyişlerinin geçerli olduğu bir toplumda yaşıyoruz.<br />Türk toplumunda dayak çok yerleşmiş ama üstü örtülü bir konu yeni olan, kadınların dayağa karşı yürüyüş yapmaları, dayağa karşı farklı çevrelerden kadınların bir araya gelip salt kendileri için, kadınlık durumundan kaynaklanan bir sorun için uzun zamandır bir kampanya yürütmeleri.<br />4 Nisan 1987’de alınan bir mahkeme kararı kampanyanın başlangıcı için tetik çekici oldu. Karar şöyle idi: “Kadının sırtından sopa, karnından da sıpa eksik edilmez.”<br />“Bağır, Herkes Duysun” başlıklı kitap 3 Mart 1988’de kampanyanın bir başka dizisinde çıkarıldı.<br />Kampanyanın en somut kazanımı, farklı kadınların ve kadın gruplarının somut bir sorun çevresinde, tek bir merkezi yapıya sahip olmadan ortak bir dizi faaliyeti sürdürmesi deneyiminin yaşanması olmuştur. Bu deneyim bizi daha sonra başka kadınlık meseleleri ile bir araya gelmemizde önemli olan yapıcı ve öğretici bir deneyimdir.<a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftn14" name="_ftnref14">13</a><br /><a name="_Toc27470380">3.4. Aile İçi Şiddet</a><br />Genel olarak, geleneksel aile birimi içinde şiddet olgusu ortaya çıksa buna aile içi şiddet denir. Aile içi şiddet olgusunda faillerin ve mağdurların hepsi doğum veya evlilik sonucu oluşan bir akrabalık ilişkilerini paylaşırlar.<br />Fail ve mağdur arasında bu üç unsurun mevcut olmadığı başka tür ilişkilerde söz konusu olabilir. Örneğin, ayrı yaşayan kardeşler, eski eşler, kuzenler, ailesini terk etmiş babalar vb. buna geniş aile şiddeti (extended family violence) denir.<br />Wodarski (1987), eşe yönelik saldırgan davranışlar konusunda gerçekleştirdiği çalışmasında, sorunu önce mağdur açısından incelemektedir. Bu çevrede mağdurun (kadının) ve saldırgan davranışta bulunan kişinin (erkeğin) sosyal, ekonomik ve psikolojik özelliklerini incelemektedir. Ayrıca, kadının saldırgan davranışlara maruz kaldığı bir ilişkiyi sürdürme nedenlerini ve saldırgan davranışların alkol, hamilelik ve stresle ilişkisini ortaya koymaya çalışmaktadır.<br />Setzer ve Kalmuss (1988)’a göre, aile ilişkileri çerçevesinde saldırgan davranışların üç kaynağı vardır. Çocukluk döneminde yaşanılan sosyalizasyon, gençlik ile yetişkinlik dönemlerinde edinilen deneyimler ve bireyin yaşamında var olan gerilimlerin düzeyi.<br />Bireyler, fiziksel saldırganlığın kabul gören bir davranış biçimi olabileceğini, öncelikle aile üyeleriyle yaşadıkları deneyimler aracılığı ile öğrenirler. Daha sonraki yaşamlarında, öğrendikleri bu saldırgan davranış ve tutumları, kendi özel ilişkilerinde de sürdürme eğilimi geliştirebilirler.<br />Aile içi şiddetin nedeninin genetik faktörler olduğu, en azından bu faktörlerle ilişkili olduğu konusunda bazı kanıtlar vardır. Örneğin, hiddet duygusunun nörolojik ve metabolik temelleri olduğunu gösteren bulgular vardır. Fakat, bu kızgınlığın neden eş ve çocuğa yöneldiği açıklanamamıştır. Aile içi şiddetin psikolojik nedenlerden kaynaklandığı hususu da bir dereceye kadar geçerli görülebilir. Örneğin, şiddet kullananın saldırganlığı önemli bir faktördür.<br />Wiggins, ailede şiddete yol açan durumsal faktörleri analiz eder. Ona göre, erkeğin karısına saldırıda bulunmasına üç durum yol açar:<br />1)        Kadının erkeğin isteklerini yerine getirmemesi, (çocuk doğurma, cinsel ilişki gibi)<br />2)        Kadının kocasından çok şey istemesi,<br />3)        Erkeğin kadına saldırısına, dışarıdan müdahale olması.<a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftn15" name="_ftnref15">14</a></p>
<p><a name="_Toc27470381">4.  EĞİTİM</a><br />Türkiye Cumhuriyetinin kurulduğu 1923 yılını takip eden ilk on yılda Atatürk önderliğinde gerçekleştirilen devrimlerle bir yandan modern bir devlet örgütünün kurulması diğer yandan Türk toplumunun yeniden ya&#173;pılandırılması sağlanarak büyük bir toplumsal değişim gerçekleştirilmiş&#173;tir. Türk kadınını doğrudan etkileyen en önemli değişim 1924 yılında çı&#173;karılan ve eğitimi tek sistem ve çatı altında toplayan Tevhid-i Tedrisat Kanununun kabulüdür. Böylece kadınlar en temel vatandaşlık hakkı olan eğitim görme haklarına kavuşmuştur.<br />Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana temel eğitimin zorunlu olduğu ülkemizde, 1928 yılında Türk alfabesinin kabulü ile yok denecek kadar az olan okuma-yazma oranı 1935 yılında kadınlarda %9.8&#8242;e erkeklerde ise, %29.4&#8242;e yükselmiştir. Okuma-yazma bilen kadın ve erkek nüfus oranı 1935 yılından günümüze kadar sürekli artmakla birlikte 1960 yılından sonra özellikle kadın nüfusta daha fazla bir artış gözlenmektedir.<br />1980’li yıllarda gerçekleştirilen okuma-yazma kurslarına kadınların daha fazla katılımı sonucu, kadınlardaki okur-yazarlık oranı günümüze kadar ger&#173;çekleşen en yüksek artışı göstererek 1980-1985 döneminde %54.7&#8242;den %68.2&#8242;ye yükselmiştir. 1990 yılında uygulanan son Genel Nüfus Sayımı&#173;na göre okur-yazarlık oranı kadında daha fazla artış göstererek %72.0&#8242;i ulaşırken erkeklerde de %88.8&#8242;e yükselmiştir.</p>
<p>Tablo 1. Sayım yılı ve cinsiyete göre okuma-yazma bilen nüfus oranı ve okuma-yazma bilen nüfus İçindeki kadın nüfus oranı<br />(6 ve daha yukarı yaştaki nüfus}</p>
<p>Sayım Yılı<br />Okuma -yazma bilen  nüfus oranı %<br />Okuma-yazma bilen nüfus içinde kadın nüfus oranı (%)<br />Kadın<br />Erkek</p>
<p>1935</p>
<p>  9.8</p>
<p>23.4</p>
<p>23.4</p>
<p>1945*</p>
<p>16.8</p>
<p>43.7</p>
<p>27.9</p>
<p>1955</p>
<p>25.6</p>
<p>55.9</p>
<p>30.0</p>
<p>1965</p>
<p>32.3</p>
<p>64.1</p>
<p>33.1</p>
<p>1975</p>
<p>50.5</p>
<p>762</p>
<p>38.5</p>
<p>1965</p>
<p>58.7</p>
<p>86.5</p>
<p>43.5</p>
<p>1990</p>
<p>72.0</p>
<p>88.6</p>
<p>44.2</p>
<p>Kaynak: Genel Nüfus Sayımları, DİE<br />* :  7 ve daha yukarı yaştaki nüfus</p>
<p>Ancak, okur-yazar olmayanların yaş grubuna göre dağılımına bakıl&#173;dığında ileri yaşlara doğru okur-yazar olmayanların oranının oldukça yük&#173;sek olduğu ve erkeklerle karşılaştırıldığında kadınların aleyhine olan du&#173;rumun halen devam etmekle olduğu gözlenmektedir.<br />Yüksek öğrenime kız öğrencilerin katılımı, yıllar içinde artış göstermekle birlikte, durum halen erkeklerle eşitlikten uzak oranları yansıtmaktadır. I982-1963 öğretim yılında yüksek öğrenimde kız öğrenci oranı %31.3 iken, 1996-1997 öğretim yılında %39.4&#8242;tür. Buna koşut bir biçim&#173; de yüksek öğrenimden mezun olan kız öğrenci oranlarında da artış vardır (%43.2).<br />Ayrıca lisansüstü öğrenim ve tıpta ihtisas yapan kız öğrenci oranlarında da artış vardır. Sırasıyla yüksek lisans (master) %34.7, dok&#173;tora %35.2. tıpta ihtisas %33.5 oranla kız öğrencilerden oluşmaktadır. Ancak rakamlara genelde bakıldığında kız öğrencilerin yüksek Öğrenim&#173;deki paylarının, toplamın 1/3&#8242;ü civarında olduğu görülmektedir. Üniversitelerimizde görev alan kadın öğretim elemanı sayısı ise yükselmeye de&#173;vam etmektedir.<br />Ülkemizde yüksek öğrenimin bütün dallarına kız öğrencilerin katılımı vardır. Ancak, bilim dallarına göre dağılıma bakıldığında eşitlikten uzak bir dağılımın söz konusu olduğu görülmektedir. 1996-1997 öğretim yılı verilerine göre kız öğrencilerin yüksek öğrenim kurumlarına katılım oranları, ev ekonomisinde %95, tıpta %41, iletişimde %55,6, eğitim fakültelerinde %44,7, insani bilimler ve edebiyat fakültelerinde %7,07, güzel sanatlarda %58,3, mühendislikte %23’tür.<br />Kız çocuklarının işgücünden daha fazla yararlanılması, erken evlilikler, okula geç başlama, kızların eğitimine ilişkin güdülenme eksikliği, eğitim maliyetinin yüksekliği, ataerkil değer yargıları ve bunlara bağlı olarak eğitimin geleceğe yönelik bir katkısının olmayacağı düşüncesi özellikle kız çocuklarının eğitimini olumsuz yönde etkilemeye devam etmektedir.<a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftn16" name="_ftnref16">15</a><br />Okur yazarlıkta olduğu gibi bir üst eğitim kurumuna devam edilen ve mezun olunan eğitim kurumu açısından da bölgelerarası dengesizlik belirgindir. Ülkenin az gelişmiş yörelerinde kadın-erkek eğitim farkları çok açılmaktadır. Bu bağlamda, son yıllarda silahlı çatışmaların ağırlık kazandığı Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde ekonomik olanaksızlık, kırsallık ve geleneksel değerlerden kaynaklanan sorunlara ek olarak bir de güvenlik nedeni ile pek çok okulun kapatılması ve öğrencilerin yakın yerleşmelerdeki okullara taşınması uygulamasından kaynaklanan sorunlar çıkmıştır. Fiziki hareketlilikler kısıtlı olan kız öğrenciler bu durumdan olumsuz etkilenmekte ve çoğu kez eğitimlerini yarıda bırakma durumunda kalmaktadırlar.<a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftn17" name="_ftnref17">16</a><br />Kız çocuklarının başlıca okula gitmeme nedenleri; okula ilgi duymama (%24,7), okul masraflarının yüksek olması (%17,2), ailenin izin vermemesi (%14,0), ev işlerinde aileye yardım etmek zorunda olmak (%11,3) ve hane halkının ekonomik faaliyetlerine yardım etmek zorunda olmak (%7,5) olarak sıralanmaktadır.<br />Tablo 2. Okula gitmeme nedenine göre çocuk oranı, Türkiye Ekim 1994(%)<br />Kız          Erkek<br />Toplam                                                                        100,0         100,0<br />Uygun okulun olmaması                                                   4,0            4,3<br />Okula ilgi duymama                                                       24,7         29,1<br />Okul masraflarının çok yüksek olması                             17,2         12,2<br />Öğretmenleri ile iyi geçinememe                                        0,1            0,0<br />Sakatlanma veya hastalanma                                            3,5             3,8<br />Küçük kardeşlerine bakmak zorunda olma                      1,6             0,2<br />Ev işlerinde ailesine yardım etmek zorunda kalma    11,3    3,0Hanehalkının eko,faal, yardım etmek zorunda olma          7,5            11,9<br />Ücretli çalışmak zorunda olma                                         2,0              8,9<br />Ailenin izin vermemesi                                                    14,0             5,3<br />Diğer                                                                            13,9            21,3<br />Kaynak: Çocuk İşgücü. DİE, 1997<br />(*) (6-14 yaş grubundaki okula gitmeyen ya da okulu terkeden çocuklar)</p>
<p>1997 yılma kadar zorunlu eğitimin 5 yıl olduğu ülkemizde zorunlu eğitim bu tarihten itibaren 8 yıla çıkarılmıştır. İlköğretim ve Eğitim Kanunun&#173;da yapılan bir değişiklikle ilköğretim kurumlarının 8 yıllık okullardan olu&#173;şacağı ve kesintisiz eğilim yapılacağı kararı kabul edilmiştir Söz konusu Kanun 18 Ağustos 1997 tarih ve 23084 sayılı Resmi Gazetede yayınla&#173;narak yürürlüğe girmiş olup, 1997-1998 öğretim yılından itibaren uygula&#173;maya konulmuştur. 8 yıllık eğitim kız çocuklarının okullaşması açısından önemli bir artış sağlayacak ve orta düzey okullara devam etmeyi kolay&#173;laştıracaktır.<br />Milli Eğitim Bakanlığı tarafından uygulamaya konulan &#8220;Genç Kız ve Kadınların Eğitimini Geliştirme Projesi”, yetişkin okumaz-yazmazlığı so&#173;rununun çözümünde önemli bir araç olacaktır Proje ile 7-14 yaş grubun&#173;da okuma-yazma bilmeyenlere okuma-yazma kursu açılmaktadır.<br />Mesleki ve Teknik eğitim kurumlarında yeni bir yapılanmayı öngören Mesleki ve Teknik Eğitimi Geliştirme Projesi (METGE) kapsamında, örgün ve yaygın eğitim müfredat programları modüler eğitim sistemine göre bir bütünlük içinde uygulanmaktadır. Bu eğitim modeli; örgün eğitime devam eden kız çocuklarının okuldan erken ayrılması durumunda devam ettiği modüllere uygun meslek sertifikasını alarak istihdam olanağı sağla&#173;maktadır.<br />Ayrıca, örgün eğitime devam etme şartlarını taşımayan kadın&#173;lar da, istedikleri modülleri seçerek meslekte bir düzeye uygun sertifika kazanmaktadırlar. Yine Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 1994-1995 öğretim yılından başlayarak okuldan erken ayrılan kız çocuklarına ve her yaştan kadınla&#173;ra önemli bir eğitim olanağı hazırlayan açık lise uygulaması başlatılmıştır.<a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftn18" name="_ftnref18">17</a><br /><a name="_Toc27470382">Kadın Eğitiminin Yöneleceği Temel İlkeler</a><br />1.        Kızların ve kadınların her düzeyde çağdaş, laik, karma eğitime ulaşmalarının ve eğitimden tam olarak yararlanmalarının sağlanması,<br />2.        Kadın eğitimine salt toplumsal kalkınma ve batılaşma, gibi sosyo-politik amaçlar doğrultusunda araçsal olarak değil, doğrudan doğruya insan, birey ve kadın açısından yaklaşılması.<br />3.        olumlu ayırımcılık ilkesinin benimsenmesi,<br />4.        Örgün ve örgün olmayan eğitim biçimlerine yönelik yasaların uyum ve bütünlüğünün sağlanması.<br />5.        Kızların herhangi bir eğitim kurumunu bitirmeden okuldan ayrılmalarını veya bir üst eğitim kurumuna devamlarını  engelleyici durumların saptanarak giderilmesi.<br /><a name="_Toc27470383">Öneriler</a><br />1.        Kadınların eğitime etkin katılımını önleyen ekonomik, kültürel, dinsel, bölgesel vb. engellerin kaldırılması.<br />2.        Kadınlar arası okumaz-yazmalığın tümüyle yok edilmesine yönelik proje ve uygulamaların güçlendirilmesi.<br />3.        Kadın eğitimi konusunda aile ve kamuoyu desteği sağlamaya yönelik kampanyaların gerçekleştirilmesi,<br />4.        Kadınları yalnızca eş-anne-ev kadını-nesne olarak belirleyen medya iletilerinin ayıklanarak, birey ve insan olarak gereksinimlerinin,  gelişme gizli güçlerinin ve olanaklarının yaygın eğitimin içeriğine alınması,<br />5.        Kadın sorunlarına duyarlı ve kadın bakış açısından konulara yaklaşan materyalin eğitim programlarına özümsenmesi, bu doğrultudaki hizmetiçi eğitime ve özellikle öğretmenlik formasyonu programlarına ağırlık verilmesi.<a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftn19" name="_ftnref19">18</a><br /><a name="_Toc27470384">5. İSTİHDAM</a><br />Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana geçen süreç ülkeyi tarımsal üretim yapısından sanayi ve hizmetlere, geleneksel toplum yapısından modern topluma doğru dönüştürme çabalarının tarihidir. Bu dönüşüm sırasında yaşanan sorunların çoğunluğu kaynakların verimli kullanılmamasına dayanmaktadır. <a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftn20" name="_ftnref20">19</a><br />Geleneksel kırsal ekonomide kadınların çalışması ücretsizdir ve “çalışma” olarak düşünülmez; çünkü bu, bütünüyle bir hayat tarzıdır. Yerine ve zamanına göre farklı farklı algılanmaz (aynı yerde ve aynı zamanda, örneğin yemek hazırlama ve çocuk bakma gibi iki yada üç fraklı çalışma yapılabilir); herhangi bir uzmanlaşmayı veya biçimsel eğitimi de içermez. Bunun sonucu olarak nüfus sayımlarında ve yerinde yapılan anketlerde kadınlara çalışıp çalışmadıkları sorulduğunda genellikle “hayır” derler. Kadınların çalışmasının göz ardı edilmesi, erkeğe “ekmek parası kazanan”, “geçimi sağlayan” rolünü biçen toplumsal  değerlerden de kaynaklanmaktadır. Bu şekilde, idealize edilmiş varlıklı aile mefhumunda kadın çalışmak zorunda değildir. Bu mefhum, özellikle kent ve kasaba kültüründe, Gecekondu sakinleri ve kasabalılara özenen köylüler arasında yaygındır.<a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftn21" name="_ftnref21">20</a> Çalışmayan kadın için kullanılan “evde oturur” deyimi bu durumun ifadesidir. Bu mefhum, gerçekte uzak bir idealdir.<br />Kadınların öğrenim düzeyi arttıkça, özellikle maaşlı istihdama katılımları artmaktadır. Kadınların kentsel istihdama katılımlarındaki düşüklüğün daha kurnazca bir başka nedeni de kadınların, nüfus sayımı araştırmalarında çalışmalarından fazla söz etmemeleridir. Evde parça başı iş yapanlar, ev hizmetlerinde veya buna benzer düzensiz işlerde çalışanlar genellikle bunları belirtmeyip kendilerini ev kadını olarak belirlerler. Çünkü bu gibi işler, yapan insana prestij getirmez, ayrıca güvenli istihdam sağlamadıkları düşünülür. <a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftn22" name="_ftnref22">21</a><br />Türkiye’de de kadınların işgücüne katılımlarının, gerek kadınlar gerekse aile ve ulusal ekonomi için önemi kalkınma planlarında yer almakla birlikte, kadınların işgücüne katılımı konusunda istenilen düzeye ulaşılamamıştır.</p>
<p>Türkiye’de kadınların işgücüne katılımları sadece düşük değildir. Aynı zamanda bu katılımda, yıllara göre sürekli azalma söz konusudur. 1990’da 12 ve yukarı yaştaki kadın nüfusun %34.0’ı işgücüne dahil iken bu oran 1997 yılında %25.2’ye kadar inmiştir.<br />Bu azalmanın nedenlerinin başında iç göç gelirken, Türkiye’de 1955 yılından itibaren yaşanan kentleşme, tarımsal faaliyetlerden çekilme, tarımdaki makineleşme ve artan okullaşma azalmanın diğer nedenleridir. Ancak özellikle kadın nüfusun iş gücüne katılım oranındaki düşme, kadın istihdamının tarım ağırlıklı kırsal kesimde üretim faaliyetlerinde faal bir role sahip yapısının yaşanan iç göçle beraber değişmesine bağlıdır.<br />İç göçle beraber kadın iktisaden faal nüfusun dışına çıkmakta, bir kısmı ev kadını konumuna girerken bazıları da kent İşsizlerini oluştur&#173;makta ya da marjinal işlerde çalışmaktadır. Çünkü kadın, yeterli donanı&#173;ma sahip olmaması nedeniyle başka sektörlerde istihdam olanağı bula&#173;mamaktadır. Kırda ise tarımda yaşanan makineleşme ile birlikte erkek,  iktisadi faaliyeti yürüttüğü için kendini istihdam içinde sayarken evine çe&#173;kilen kadın kendini ev kadını olarak değerlendirmektedir.<br />Şehirlerde yaşayan nüfusun 1955&#8242;de %28.8 den 1990&#8242;da %59.0&#8242;a, 1997&#8242;de ise %65.1&#8242;e yükseldiği göz önüne alındığında, kadınların kentsel işgücüne Katılım oranlarında bir artma olması gerektiği düşünülmektedir. Oysa kente göç, erkekler için işgücüne katılımda küçük bir düşüşle so&#173;nuçlanırken kadınların neredeyse tamamının işgücü dışında kalması so&#173;nucunu doğurmuştur.<br />Kadınların işgücüne katılımı açısından kırsal ve kentsel alanlar arasın&#173;da ciddi farklılıklar vardır. 1997 yılı itibariyle kırsal alanlarda kadınlar için iş gücüne katılım oranı %36.9, erkekler için %73.9 iken kentsel alanlarda kadınlar için bu oran %16.1 e, erkekler için %G6.8 e düşmektedir.</p>
<p>Tablo 3 . Cinsiyete ve Yerleşim Yerine Göre işgücüne Katılma Oranı</p>
<p>Yıllar</p>
<p>TÜRKİYE<br />KENT<br />KIR<br />Kadın</p>
<p>Erkek</p>
<p>Toplam</p>
<p>Kadın</p>
<p>Erkek<br />Toplam<br />Kadın</p>
<p>Erkek</p>
<p>Toplam</p>
<p>1989 Nisan</p>
<p>35,1</p>
<p>75,7</p>
<p>55,3</p>
<p>16,4</p>
<p>71,8</p>
<p>44,5</p>
<p>54,4</p>
<p>79,9</p>
<p>66,8</p>
<p>Ekim</p>
<p>34,4</p>
<p>75,2</p>
<p>54,6</p>
<p>17,2</p>
<p>71,1</p>
<p>44,5</p>
<p>52,0</p>
<p>79,3</p>
<p>65,4</p>
<p>1990</p>
<p>Nisan</p>
<p>31, 8</p>
<p>73,8</p>
<p>52,6</p>
<p>15,1</p>
<p>70,3</p>
<p>43,0</p>
<p>49,2</p>
<p>77,7</p>
<p>63,0</p>
<p>Ekim</p>
<p>34,0</p>
<p>75,3</p>
<p>54,5</p>
<p>17,0</p>
<p>72,3</p>
<p>45,0</p>
<p>51,9</p>
<p>78,8</p>
<p>64,9</p>
<p>1991</p>
<p>Nisan</p>
<p>33,2</p>
<p>74,9</p>
<p>53,9</p>
<p>15,3</p>
<p>70,0</p>
<p>42,9</p>
<p>52,2</p>
<p>80,5</p>
<p>65,9</p>
<p>Ekim</p>
<p>32,3</p>
<p>72,4</p>
<p>52,2</p>
<p>13,8</p>
<p>70,0</p>
<p>42,2</p>
<p>52,0</p>
<p>75,1</p>
<p>63,3</p>
<p>1992</p>
<p>Nisan</p>
<p>30,6</p>
<p>73,0</p>
<p>51,5</p>
<p>15,7</p>
<p>70,4</p>
<p>43,3</p>
<p>46,9</p>
<p>76,0</p>
<p>61,0</p>
<p>Ekim</p>
<p>31,7</p>
<p>72,4</p>
<p>51,9</p>
<p>16,3</p>
<p>69,0</p>
<p>42,9</p>
<p>48,7</p>
<p>76,5</p>
<p>62,2</p>
<p>1993</p>
<p>Nisan</p>
<p>29,9</p>
<p>71,0</p>
<p>50,3</p>
<p>15,0</p>
<p>67,7</p>
<p>41,6</p>
<p>463</p>
<p>75,1</p>
<p>60,4</p>
<p>Ekim</p>
<p>30,6</p>
<p>70,3</p>
<p>50,3</p>
<p>16,7</p>
<p>68,0</p>
<p>42,6</p>
<p>46,3</p>
<p>73,2</p>
<p>59,4</p>
<p>1994</p>
<p>Nisan</p>
<p>31,1</p>
<p>71,1</p>
<p>51,0</p>
<p>16,0</p>
<p>67,6</p>
<p>42,0</p>
<p>48,5</p>
<p>75,4</p>
<p>61,6</p>
<p>Ekim</p>
<p>29,0</p>
<p>72,0</p>
<p>50,4</p>
<p>16,2</p>
<p>68,5</p>
<p>42,7</p>
<p>43,7</p>
<p>76,2</p>
<p>59,6</p>
<p>1995</p>
<p>Nisan</p>
<p>30,3</p>
<p>70,7</p>
<p>50,4</p>
<p>14,9</p>
<p>66,6</p>
<p>41,0</p>
<p>48,4</p>
<p>75,9</p>
<p>61,8</p>
<p>Ekim</p>
<p>30,7</p>
<p>71,2</p>
<p>50,8</p>
<p>15,5</p>
<p>66,6</p>
<p>41,3</p>
<p>48,7</p>
<p>77,0</p>
<p>62,5</p>
<p>1996</p>
<p>Nisan</p>
<p>30,1</p>
<p>70,2</p>
<p>50,0</p>
<p>14,6</p>
<p>66,2</p>
<p>40,6</p>
<p>48,6</p>
<p>75,2</p>
<p>61,6</p>
<p>Ekim</p>
<p>29,4</p>
<p>70,6</p>
<p>49,9</p>
<p>14,3</p>
<p>66,1</p>
<p>40,2</p>
<p>48,2</p>
<p>76,4</p>
<p>62,1</p>
<p>1997</p>
<p>Nisan</p>
<p>27,9</p>
<p>69,2</p>
<p>48,4</p>
<p>14,5</p>
<p>64,4</p>
<p>39,3</p>
<p>45,0</p>
<p>75,5</p>
<p>60,0</p>
<p>Ekim</p>
<p>25,2</p>
<p>69,9</p>
<p>47,4</p>
<p>16,1</p>
<p>66,8</p>
<p>41,4</p>
<p>36,9</p>
<p>73,9</p>
<p>55,1</p>
<p>Kadın ve erkek işgücünün eğitim düzeyleri arasındaki fark son yıllarda azalmakla birlikle kadınlar hala okuma yazma bilmeyen işgücünün (%57.1) yarısından fazlası oluşturmaktadır. Bu yüksek oran, kadın işgücünün ağırlıklı olarak tarımsal faaliyetlerde çalışmasından ve bu grubun çok küçük bir kısmının ilkokul veya ilkokul üstü eğitime sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Kentlerde ise aktif kadın işgücünün % 61.2 sı ilkokul sonrası eğitim görmüştür. Aynı oran erkekler için % 433 olarak gerçekleşmektedir. Eğitim. Kadınların istihdamında çok önemli bir unsurdur. Çünkü eğitimsiz Kadın istihdama katılımda zorluklarla karşılaşmaktadır. Bir öğretim kurumuna devam etmek genellikle aile içi karar mekanizmalarının iznine bağlı olduğundan kadının ekonomideki yeri ve verimliliği küçük yaştan itibaren belirlenmektedir.<br />Aynı şey erkekler için de geçerli olmakla birlikte aileler imkanlarını daha çak erkek çocuğunun eğitiminden yana kullanmaktadır. Tablodan den da anlaşıldığı gibi kadınların eğitim seviyesi arttıkça işgücüne katılım oranları artmaktadır. 1997 Ekim ayı hane halkı işgücü Anketi sonuçlarına göre kentlerde yaşayan kadınların iş-gücüne katılma oranlarının ilkokul mezunları için %10.6, ortaokul mezunları için %13.8; orta ve dengi meslek okulları için %11.0; lise için  %31.5 lise dengi meslek okulları için %47.3 ve üniversite mezunları için %72 olması bunun en iyi göstergesidir Aynı oranlar erkekler için sırasıyla  % 697, % 55.4P % 34,1, % 65.6, % 79.9 ve % 86.0&#8242;dir.<a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftn23" name="_ftnref23">22</a></p>
<p>Tablo 4. Eğitim Durumuna Güre işgücüne Katılım</p>
<p>TÜRKİYE<br />KENT</p>
<p>KIR</p>
<p>TOPLAM</p>
<p>Kadın</p>
<p>Erkek</p>
<p>Kadın</p>
<p>Erkek</p>
<p>Kadın</p>
<p>Erkek<br />25,2</p>
<p>69,9</p>
<p>16,1</p>
<p>66,8</p>
<p>36,9</p>
<p>73,9<br />Okuryazar olmayanlar</p>
<p>20,7</p>
<p>54.5</p>
<p>4,6</p>
<p>43.3</p>
<p>33,2</p>
<p>60,9<br />Okuryazar.okul bitirmemiş</p>
<p>20,0</p>
<p>54. 6</p>
<p>65</p>
<p>44,0</p>
<p>35, 8</p>
<p>61,8<br />İlkokul</p>
<p>24,3</p>
<p>73,9</p>
<p>10, 6</p>
<p>69,7</p>
<p>39,4</p>
<p>78,3<br />Ortaokul</p>
<p>14, 8</p>
<p>57,1</p>
<p>13,8</p>
<p>05,4</p>
<p>17,4</p>
<p>60,4<br />Orta dengi meslek</p>
<p>13,3</p>
<p>33,5</p>
<p>11,0</p>
<p>34,1</p>
<p>17,2</p>
<p>32,4<br />Lise</p>
<p>34,5</p>
<p>69,0</p>
<p>31,5</p>
<p>65,6</p>
<p>47,6</p>
<p>77,8<br />Lise dengi meslek</p>
<p>50,1</p>
<p>80,5</p>
<p>47,3</p>
<p>79,9</p>
<p>63,6</p>
<p>82,2<br />Yüksekokul veya fakülte<br />72,3</p>
<p>86,4</p>
<p>72 2</p>
<p>36,0</p>
<p>72,9</p>
<p>88,9<br />Kaynak: Ekim 1997, HİA Sonuçları, DİE, 1988.<br />(*) : 12 + yaş itibarıyla.</p>
<p><a name="_Toc27470385">SONUÇ</a><br />Anayasamızın öngördüğü sosyal haklar ve bireylere tanıdığı özgürlükler ırk, dil, din, felsefi inanç, siyasi kanaat farkı gözetmediği gibi cinsiyet farkı da gözetmeksizin bütün vatandaşlarımız için söz konusudur. Bu haklara ve özgürlüklere gerçekten sahip olabilmenin yolu Türk toplumunun yapısını iyi tanımaktan ve bu yapı ile anayasa ilkeleri arasındaki çelişmeyi görebilmekten geçer.<br />Her konuda olduğu gibi kadınların çalışması, eğitimi, sağlığı vb. konularında da sosyalistlere düşen görev büyüktür, ağırdır. Madem ki kadın sorununun çözümü düzen değişikliğini gerektiriyor, öyleyse hem mevcut düzeni iyi tanımamız, hem sosyalist düzenin neler getirebileceğini düşünmemiz, hem de bunları o düzenden yararlanacak kadınlara, dolayısıyla erkeklere anlatma yeteneğine sahip olmamız gerekir.<br />Hazır reçeteleri bir yana bırakıp gerçeklerden kopmadan düşünmeye çalışalım. &#8220;Emekçi sınıfın kurtuluşu, ayni zamanda kadınların da kurtuluşu atacaktır» gibi hükümlerin doğru yanı olsa da sos&#173;yalist uygulamada kandil iğinden çözülecek bir sorun değildir kadın sorunu. Ayni zamanda bir zihniyet meselesi olarak da ele alınması gerekir. Etnik farklar, şehir ve kırsal bölge farkları, mezhepler, sosyal tabakalar sosyalist uygulamada bizi çeşitli tözüm yollan aramaya yöneltecektir,<br />Bugüne kadar genel görünüp üzerinde durduk. Oysa artık ayrıntılı bilgilere ve inceltmelere ihtiyacımız var. Bir köyde ka&#173;dının   miras   hakkı   tanınır  da   ötekinde   neden   tanınmaz?   Kız. kaçırma neden bazı köylerde vardır da bazı lamda yoktur? Ba&#173;ba otoritesi hangi ailelerde, hangi nedenlerle sarsılır ve bu sar&#173;sıntı   her  zaman   bir   evrimi   mi   ifade  eder?   Büyük   aile   ger&#173;çeklen   kaybolmakta mıdır, yoksa   &#8220;konuk&#8221;   dağılmış   olmakla beraber &#8220;konuya&#8221;  hakim olan zihniyet ve büyük aile içindeki dayanışma   ailenin   bölünmüşlüğüne   rağmen   devanı   etmekte midir?   Bazı   köylerde   kadın   neden   tarlada   çalıştırılmaz?   Kız çocukların  okula   gönderilmesi  bölgelere, mezheplere,   etnik gruplara  göre  ne gibi derişiklikler göstermekledir?  poligam aile sayısı  no  kadardır,  hangi  bölgelerde hangi nedenlerle devam çimekledir? Bu sorulara daha pek çoğu eklenebilir ve cevapları  verilmedikçe kime ne vaad edeceğimizi, nerede, nasıl bir değişme bekleyeceğimizi bilemeyiz. Gelinmiş kapitalist ülke olan Amerika&#8217;da kadınların   bakımsızlık kazanmaları ile bo&#173;şanmalarda artış eğiliminin bir arada görünmesinin  nedenlerini öğrenmek, üretim araçlarının özel mülkiyetten kamu mül&#173;kiyetine geçtiği, kadınların hemen hemen erkeklerle eşit koşul&#173;lar allında öğrenim görüp iş alanına girdiği  Sovyetler Birliği&#8217;nde, niçin hala  erkeklerin   kadınlara    karşı   davranışlarında geçmiş çağların alışkanlıklarının devam  ettiğini incelemek, &#8220;ülkenin doğu bölgelerinde bazı yerlerde bugün kadını küçük düşürücü saydığımız eski adetlerin (başlık, poligami vb) tamamen ortadan kalkmadığını” göz önünde bulundurmak zorundayız. Aksi halde hedeflerimizi yanlış seçmiş oluruz; metot uygulamasında karşılaşacağımız güçlükler bizi umutsuzluğa düşürür ve eylem için zorunlu olan iradede çözülme başlar.<br />Sosyal değişme süresi içinde bir önceki düzenin değerleri ile yeni değerler iç içe bir arada yaşarlar. Yeni değerler belirirken ve topluma damgasını vururken eskiler kalıntı halinde devam ederler. Kadınlar hakkındaki önyargıların uzun süre devam etmesi ihtimali bizi umutsuzluğa düşürmemelidir. Yalnız kadınlar hakkındaki değil, insanın doğayla ve insanın insanla ilişkilerinde ortaya çıkan önyargıların her çeşidi sosyal yap-değişmelerini çok ağır bir tempoyla izleyerek değişirler. Ama bir gün gelecek bugün “Barbar Türk” sözü bizi nasıl rahatsız etmiyorsa, “eksik etek”, “saçı uzun, aklı kısa” deyimlerine de gülüp geçeceğiz.<br />“Kadın sorunu” gibi “Kadınların sorunları” da daha köklü toplum sorunlarına bağlıdır; çözümleri de ancak genel çözüme bağlı olarak düşünülmelidir. Köklü dönüşümler her şeyi birden değiştirmez, değiştiremez. Ancak temel ilişkilerdeki değişmelerin zamanla değerler sistemini de değiştireceğine inanıyoruz.<a name="_Toc27470386"></a><br />KAYNAKLAR<br />1.      Abadan, Unat, N., Toplumsala Değişme ve Türk Kadını, İstanbul, 1979.<br />2.      Değişen Bir Toplumda Kadının İstihdam İmkanlarının Geliştirilmesi Konulu Uluslararası Konferans, İş ve İşçi Bulma Kurumu, Ankara, 1990.<br />3.      Dinçer, Evinç, Türk Toplumunda Kadın Sorunu, Ankara, 1967.<br />4.      Prof. Dr. GÜNŞEN Tülin İçli, Devlet Bakanlığı Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü, Ailede Kadına Karşı Şiddete Kadın Suçluluğu, Ankara, 1995.<br />5.      T.C. Başbakanlık Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü, Cumhuriyetimizin 75. Yılında Türkiye’de  Kadının Durumu, Ankara, 1998.<br />6.      T.C.Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı, Kadın, Çocuk ve Gençlik Özel İhtisas Komisyonu, Ankara, 1994.<br />7.      T.C. Devlet Bakanlığı Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü, Türkiye’de Kadının Durumu-Dördüncü Dünya Kadınlar Konferansı Türkiye Ulusal Raporu, Ankara, 1994.<br />8.      Tekeli, Şirin, 1980’ler Türkiye’sinde Kadın Bakış Açısından Kadınlar, İletişim Yay., İstanbul, 1995.<br />9.      Prof. Dr. YÜKSEL Şahika, Eş Dayağı ve Dayağa Karşı Dayanışma Kampanyası, İstanbul, 1987.  i <br /><a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Dinçer, Evinç, Türk Toplumunda Kadın Sorunu, Ankara, 1967, s. 3-34.<br /><a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Dinçer, Evinç, a.g.e., s.22.<br /><a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Tekeli, Şirin, a.g.e., s. 247.<br /><a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Tekeli, Şirin, 1980’ler Türkiye’sinde Kadın Bakış Açısından Kadınlar, İletişim Yay., İstanbul, 1995, s. 256.<br /><a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Dinçer, Evinç, a.g.e., s. 25.<br /><a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Tekeli, Şirin, a.g.e.,  s. 236, 237.<br /><a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Dinçer, Evinç, a.g.e., s. 24.<br /><a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Dinçer, Evinç, a.g.e., s. 24.<br /><a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> T.C. Başbakanlık Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü, Cumhuriyetimizin 75. Yılında Türkiye’de  Kadının Durumu, Ankara, 1998, s. 50.<br /><a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftnref10" name="_ftn10">9</a> T.C.Başbakanlık Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü, a.g.e., S.65<br /><a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftnref11" name="_ftn11">10</a> T.C.Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı, Kadın, Çocuk ve Gençlik Özel İhtisas Komisyonu, Ankara, 1994, S.81-92<br /><a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftnref12" name="_ftn12">11</a> T.C. Devlet Bakanlığı Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü, Türkiye’de Kadının Durumu-Dördüncü Dünya Kadınlar Konferansı Türkiye Ulusal Raporu, Ankara, 1994, S.35<br /><a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftnref13" name="_ftn13">12</a> T.C.Başbakanlık Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü, a.g.e., S.70<br /><a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftnref14" name="_ftn14">13</a> Prof.Dr.YÜKSEL Şahika, Eş Dayağı ve Dayağa Karşı Dayanışma Kampanyası, İstanbul, 1987, S.341-348<br /><a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftnref15" name="_ftn15">14</a> Prof.Dr.GÜNŞEN Tülin İçli, Devlet Bakanlığı Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü, Ailede Kadına Karşı Şiddete Kadın Suçluluğu, Ankara, 1995, S.11<br /><a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftnref16" name="_ftn16">15</a> T.C.Başbakanlık Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü, a.g.e., S.5.<br /><a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftnref17" name="_ftn17">16</a> T.C. Devlet Bakanlığı Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü, Türkiye’de Kadının Durumu-Dördüncü Dünya Kadınlar Konferansı Türkiye Ulusal Raporu, Ankara, 1994, S.26.<br /><a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftnref18" name="_ftn18">17</a> T.C.Başbakanlık Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü, a.g.e., S.11.<br /><a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftnref19" name="_ftn19">18</a> T.C.Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı, a.g.e., s.6.<br /><a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftnref20" name="_ftn20">19</a> T.C. Başbakanlık Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü, a.g.e.,  s. 24.<br /><a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftnref21" name="_ftn21">20</a> Abadan, Unat, N., Toplumsal Değişme ve Türk Kadını, İstanbul, 1979, s. 31.<br /><a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftnref22" name="_ftn22">21</a> Değişen Bir Toplumda Kadının İstihdam İmkanlarının Geliştirilmesi Konulu Uluslar arası Konferans, İş ve İşçi Bulma Kurumu, Ankara, 1990, s. 105.</p>
<p><a title="" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=3691960115873714184#_ftnref23" name="_ftn23">22</a> T.C. Başbakanlık Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü, a.g.e.,  s. 25.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[TÜRKİYE’DE KADININ TOPLUMSAL VE HUKUKİ STATÜSÜ]]></title>
<link>http://resit86.wordpress.com/2008/03/24/turkiye%e2%80%99de-kadinin-toplumsal-ve-hukuki-statusu/</link>
<pubDate>Mon, 24 Mar 2008 10:50:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>resit86</dc:creator>
<guid>http://resit86.wordpress.com/2008/03/24/turkiye%e2%80%99de-kadinin-toplumsal-ve-hukuki-statusu/</guid>
<description><![CDATA[TÜRKİYE’DE KADININ TOPLUMSAL VE HUKUKİ STATÜSÜÇağımızda kadınlar, erkekler kadar geniş bir toplumsal]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>TÜRKİYE’DE KADININ TOPLUMSAL VE HUKUKİ STATÜSÜ<br />Çağımızda kadınlar, erkekler kadar geniş bir toplumsal hareketliliğin içerisinde kendilerini bulmaktadırlar hareketliliğin gerçekleşmesinde toplumsallaşma olukça büyük bir öneme sahiptir.<br />Endüstri Devriminin gerçekleştiği 18. yüzyılda Batı’da sanayileşme hareketleriyle beraber, kadınlar çalışma hayatında aktif olarak yer almaya başlamışlardır.<br />Ülkemiz açısından bu dönem 19. yüzyılda Osmanlı Devleti ile ücretli olarak ekonomik alanda katkılarda bulunulmuşsa da gerçek anlamda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşuyla Atatürk önderliğinde başlatılmıştır. Ekonomik alanda olduğu kadar, sosyal alanlarla da, erkeklerle kadınların eşit bir konumda bulunulması amaçlanmıştır. Böylece;<br />* 1923 yılında İzmir İktisat Kongresi<br />                                          Kadın İşçilere Temsilcilik Hakkı Tanınması<br />*  1924 yılında Teşkilat-ı Esasiye Kanunu<br />                                         Öğrenmede Eşitlik ve Statü Getirilmesi<br />* 1926 yılında       Türk Medeni Kanun ile erkeklere tanınan ayrıcalıkların kaldırılmasıyla birlikte Türk kadınlarına modern hak ve hürriyetler bakımından eşit olmalarında önündeki engeller kaldırılmış oluyordu.<br />II. Dünya savaşının sonrasında, özellikle de 1960’lı yıllardan itibaren eğitimde kendini göstermek için uğraşı vererek bilgilenen kadınlar, erkeklerle aralarındaki farklılıkları gidermek için uygulanan ayrımcı politikalara karşı çıkmışlardır. Bunun için kendilerini iş hayatında gösterebilmek için var olan sorunlara akılcı ve orijinal çözümler aramaya başlamışlardır. Bu doğrultu çerçevesinde de bu tarz düşünen bireylerle ortak kararlar alarak, örgütlenmek için bir araya gelmişlerdir. Sonrasında feminizm akımı ortaya çıkarak, kadın-erkek eşitliğinin resmi olarak gerçekleşmesi hedeflenmiştir. Böyle bir eşitliğin olması koşulunda ancak demokratikleşmenin tam anlamıyla uygulanacağı anlaşılmaktaydı.<br />Her geçen gün yeni bir değişik geçiren bilim ve teknoloji ile, dünya gitgide küçülmekte. Böylece ülkeler birbirlerini daha iyi tanıyıp, birbirleri ile karşılaştırmalarını daha somutlaştırabilmektedirler. Yapılan karşılaştırmalarda, kadınların ülkeler arasındaki gerek politik, gerek iktisadi, gerekse sosyo-kültürel ilişkiler yönlerinden benzerlik ve farklılıkları daha belirginleşmektedir. Bu açılardan bakıldığında Türkiye, 3. dünya ülkeleri ile Avrupa ülkeleri arasında yer almaktadır. Ülkemiz 3. dünya ülkelerine göre iyi bir konumda iken, Avrupa ülkelerine göre daha geride yer almaktadır.<br />Sanayileşmiş toplumlarda kadının eğitimine önem verilerek, özellikle yüksek öğrenimlerinin sayısı giderek artmaktadır. Bu eğitim dereceleri kadınlar açısından mesleğe hazırlamada, dikey bir hareketliliğe yol açmaktadır.<br />Eğitimle birlikte kadınlar genel olarak toplumsal konumlarında bir yükselme durumu gözlenecektir. Kadınlar, bu sayede ekonomik özgürlükleri kazanmanın yanında, siyasal süreçte yer alarak katılımlarda bulunarak, siyasal konum da elde edecekler ve özgüvenlerini sağlayacaklardır.<br />Ülkemizde Türk Medeni Kanunu’nun kabulü ile Türk aile yapısının esas biçimi ve kadın-erkek ilişkilerinin nasıl olması gerektiğine ilişkin kurallar bulunmaktadır.<br />Türkiye’de kadınlar genelde kır-kent göçleri sonrasında oluşan çarpık kentleşmenin bir göstergesi olan gecekondularda yaşayan kesimi oluşturmaktadırlar. Bu kadınların sunulan imkanlardan oldukça az düzeyde yararlanan, eğitim seviyesi düşük, ekonomik geliri olmayan erkek egemenliğinin altında ezilen kişilerden oluşmaktadırlar. Bu kadınlarda, geleneksel yaşamın izleri sürmektedir. Dolayısıyla, çağdaş hayatın belirleyicileri hissedilmemektedir.<br />Ağır işlerde çalıştıkları halde, ekonomik güce sahip olamayarak, ücretsiz aile işçisi durumdadırlar. Aile içerisinde de, söz sahibi olamadıklarından, erkeğin verdiği kararlara uymak zorunda kalmışlardır.<br />Kentli kadınlar ise gecekondularda yaşayan kadınlara göre daha fazla olanaklara sahiptirler. Bunun yanında sosyal rolleri ve topluma karşı sorumlulukları artmıştır. Evinin yanında, iş hayatında da, çalışan ve ailesinin geçiminde katkıda bulunmak için çabalayan kadınların, eşleri ve çevreleri tarafından yardıma ve desteğe ihtiyaçları vardır.<br />Çocuk dünyaya getirme aşamasında çalıştığı yerinden yeterli desteği alamayan kadınlar, ne yapacaklarını bilemeyerek, bocalamalar içerisinde kalırlar. Çocuğunu dünyaya getirdiğinde, çocuğun bakımı ile ilgilenecek kurumlara güvenmemekte yada bu kurumların fiyatlarının yüksek olması nedenleriyle endişeye kapılmaktadırlar. Toplum tarafından uygulanan zorlamalarla karşılaşan kentli kadınlarımızın bu acı durumlarından kurtulmaları için oluşagelen sorunları önleyici kurallar konulmalıdır. Böylece bu paradoks durumundan uzaklaşılacak ve güven verici ortamların oluşması sağlanacaktır.<br />Bu, kentli kadınlarımız iş hayatında bulunmalarına rağmen, zaman zaman aile içerisinde söz sahibi olamayarak, şiddet yaşamak zorunda kalmaktadırlar. Bunun yanı sıra, mirastan ve boşanmalardan mal ve mülklerden pay alamayarak, temel haklardan yoksun kalmaktadırlar.<br />Ülkemizde gecekonduda yaşayan kadınlar ve kentte yaşayan kadınların yanında ayrıca tamamen kendini yetiştirmiş kadınlarımız da bulunmaktadır. Bu kadınların oranı oldukça düşük olsa da gün be gün artış göstermektedir. Eğitim olanaklarından olabildiğince yararlanmayı bilmenin yanı sıra her türlü değişime açık olmaları da ilerleme kaydetmelerinde önemli bir noktayı oluşturmaktadır.<br />Cinsler arası eşitsizlik durumunun siyasal, iktisadi, toplumsal ve hukuksal açılardan farklılıkların ortadan kalkmasıyla olumlu bir çözümü varılabilir.<br />Çalışma hayatında kadınlarla, erkekler arasındaki ayrımcılıklar giderilmeli, her iki cinse de eşitlik esasına dayalı kurallar getirilmelidir.<br />Türk kadınının güvencesi için yasal işlemler imzalanmış olsa da tam manasıyla bu çalışmalar hayata geçirilememiştir.<br />Batılı ülkelerde bu konu üzerinde çok fazla hassas davranılmasına rağmen, ülkemizde bu durum üzerinde gereken önem gösterilmemiştir.<br />Resmi kurum ve kuruluşlarda kadınlara yönelik ciddi çalışmalar yapılmalı. Kadınlarımızın faaliyetleri gündeme taşınmalı. Erkeklerin kadınlarla aynı mesleksel statülerde bulunabilecekleri, aynı eğitimi aldıkları sürece gerçekleşebileceği ifade edilmelidir. Adaletle ilgili yetkililer tarafından kadın-erkek sorunlarına eşitlikçi çözümler getirilebilmeli. Medyada kadınlarla ilgili sistemli programlar gösterilmeli.<br />Bu yönde alınacak tedbirler Türk kadınlarının toplumda daha aktif olmasını ve daha saygın bir kimliğe bürünmelerini sağlayacaktır.<br />Sonuçta, fırsat eşitliğinin sağlanmasının mutlaklığının en güçlü savunuculuğunu yapan Batılı ülkelerden örnek alınarak, Batılı yaşayış tarzı sosyal bünyemize uygun bir şekilde aktarılmalıdır. Sonrasında, eşitsizlik hallerinin önlerinin tıkandığı gözler önüne serilecektir.<br />Demokrasinin gerçekleşmesindeki engeller ortadan kalkarak, gelişmelerin yaşanması hiç de zor olmayacaktır!</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[DİNİN TANIMI]]></title>
<link>http://resit86.wordpress.com/2008/03/24/dinin-tanimi/</link>
<pubDate>Mon, 24 Mar 2008 10:46:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>resit86</dc:creator>
<guid>http://resit86.wordpress.com/2008/03/24/dinin-tanimi/</guid>
<description><![CDATA[DİNİN TANIMI Din, inanç olgusuna dayanır. Dini inanç, insanın kendi üzerinde kutsal varlığa inanması]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>DİNİN TANIMI</p>
<p>Din, inanç olgusuna dayanır. Dini inanç, insanın kendi üzerinde kutsal varlığa inanması ile başlar ve ona ram olmada karar kılar. Böylece din, kul ile Tanrı arasında gerçekleşen iletişimin kulun hayatındaki yansıması olmaktadır.</p>
<p>Sözcük anlamını aşarak bir kurum olarak dini tanımlamakta birtakım güçlükler vardır. İlim adamlarının dinin temel özelliği olarak kabul ettikleri unsurlara göre din tanımları da farklılık göstermektedir. Bergson’a göre din, zekanın dağınıklığı ve çaresizliği karşısında doğanın koruyucu tepkisi ve daha da ileride hayatın bütününe bağlanma, hayat hamlesinin en derinidir. Edward Sapir’e göre din, günlük yaşantının anlaşılmaz ve tehlikeli ortamı içinde gönül huzuruna iç huzuruna götürecek bir yolun bulunmasıdır ve çok karmaşık bir yapıya sahiptir, doğa ve toplumla ilgili olguları açıklamada insanlara yardımcı olur. Psikologlara göre din bir üst benlik olayıdır. Bireyi topluluğa bağlayan kişisel yapısının projeksiyon aracılığıyla belirlediği ikincil kurumlardır. Sosyologlar ise dini toplumla açıklarlar. Sosyoloji dine kutsalın toplum hayatındaki deneyimi olarak bakar. Parsons’a göre ise din, kainatta insanın yeri, insanın diğerleriyle ilişkisi, çevresi ve diğer insanlarla ilişkilere bağlı olarak arzu edilir olan ve olmayan şeyler hakkında geliştirilen ve gerçekleştirilen bir anlayıştır. Tasavvuf ve din psikologlarına göre din, insan-ı kamil insan olmaya sevkeden bir disiplindir. Tüm bu tanımlamaların ortak noktaları birleştirildiğinde, din insanlara bir hayat tarzı sunan, onları belli bir dünya görüşü içinde toplayan kurum, bir değer biçme ve yaşama tarzı; yaratıcıya isteyerek bağlanma, birtakım şeyleri duyma, onlara inanma ve onlara uygun iradi faaliyette bulunma olgusu; üstün varlıkla ona inanan insan arasındaki ilişkiden doğan deneyimin inanan kişinin hayatındaki etkileri olarak tanımlanabilir.</p>
<p>Genel olarak din, doğaüstü bir nitelik taşır, mukaddestir, değişmezdir ve gönülden bağlanmayı gerektirir.</p>
<p>TOPLUMSAL KURUM OLARAK DİNİN İŞLEVLERİ</p>
<p>Dinin başlıca işlevi, üstün varlık konusunda insanın bulunduğu yeri tanımlamaktır. Bundan birtakım zihniyet, tutum ve davranış şekilleri ortaya çıkar. Böylece bir din, ona inanan kişi ve inananlar için bir hayat düzeni olur.<br />İkinci olarak, dini kurumlar ahlaki değerler ve prensipler için temel oluştururlar ve bu sayede toplumsal politik ve sosyal politiğin teşvikini veya frenlenmesi görevini yerine getirirler. Dini törenler ve kurallar aracıyla bir değerler sistemi, grup birliği ve dayanışması oluşur. Bu dini merasim ve kurallar aracıyla , insan, gerilimler ve tehlikelerden arındırılır.<br />Dinin üçüncü işlevine baktığımızda, dini kurumların etki alanı bakımından da boş zaman, seyahat ve dinlenme fonksiyonuna da sahiptirler. Doğum günleri, anma törenleri, mistik ve tasavvufi toplantılar, dini ve mukaddes yerlerin ziyaret edilmesi, dini pazar ve panayırlar bir taraftan dini diğer taraftan dinin etkisindeki sosyal faaliyetlerdir.<br />Bir toplumsal kurum olarak islamın işlevleri de yukarıda saydığımız işlevlerden oluşur. Diğer dinlerden farklı olarak islamın başka bir işlevi ise cemaat hayatının ön planda ve önemli oluşudur. İslamiyetin kilise gibi dini temsil eden bir kuruma veya otoriteye yer vermemesi ve bir organizma gibi toplum içinde yaşaması, onun cemaat hayatı özelliğini vurgular. Nitekim, batıdaki toplumlarda olduğu gibi devletle birey arasında yeralan tampon-ikincil yapıların yokluğu cemaat hayatının kuvvetli oluşuna bağlanır. Cemaat hissi, Batı Avrupa’daki ikincil yapıların yerine geçen yapısal unsurlar olarak nitelenirler.   </p>
<p>TÜRKİYE’NİN SİYASAL VE TOPLUMSAL YAPISINDA DİNİN YERİ</p>
<p>İmparatorluktan cumhuriyete, “din-ü devlet”ten laik devlete geçiş, Cumhuriyet Türkiyesi’nin temel siyasal ve toplumsal yapısının yeni ilkeleri olarak belirmiştir. Bu yeni yapı, yeni ve farklı bir döneme geçilmiş olsa da geleneksel yapı üzerinde doğmuştur. Siyasal yapının değişmesi ve bunları kurumsallaştıracak olan siyasal düzenlemelerin hayata geçirilmesiyle toplumsal yapının değiştirilebileceğine inanılmış sonuçta toplumdan en son örneğini son seçimlerde açık bir şekilde gördüğümüz tepkiler de eksik olmamıştır. Bu tepkilerin kavranması, siyasal biçim değişmeleri ve Türkiye’nin yenilenmesi açısından güdülen amaçların yorumların değerlendirilmesi için de, Osmanlı toplumundaki siyasal iktidar-din ilişkileri ile değişimlerin belirlenmesi gerekir</p>
<p>OSMANLI İMPARATORLUĞUNDA DİNİN YERİ VE NİTELİĞİ</p>
<p>Osmanlı döneminde toplumun yönetilenler ve yöneten olarak ikiye ayrıldığı görülür. Buna göre askeri örgütlenmeyle özdeşleşen yönetenler zümresi ve başta padişah olmak üzere onun kulu statüsünde bulunan askeri kesimi içine almaktadır. Askeri ve ilmi örgütlenme dışındaki yönetilenler sınıfı reaya, ahalidir. Osmanlı toplumu için hep merkezi otoriteden bağımsız bir hareket alanına sahip –sivil toplum- unsurunu içermeyen, örgütlü siyasal toplum anlayışını sergilemeyen, farklılaşmalar olmayışından dolayı sert ve otoriter bir dinin çerçevesini meydana getiren statükocu toplum tanımlamaları yapılmıştır. Ayrıca Osmanlı Devleti, Şerif Mardin’e göre Doğu istibdatı ile Batı feodalizmi arasındaki ayrılığı belirleyen ana tabakadan, bireyle devlet arasında tampon görevini yerine getiren dernekler, sendikalar, baskı grupları ve belediyelerden yoksundur. Osmanlı toplum yapısı, Batının toplum yapısıyla karşılaştırıldığında bu tür görüşler son derece haklı ve doğaldır. Ancak Osmanlı devlet ve toplum yapısını kendi bütünlüğü içinde incelemek gerekir.<br />Genel olarak bakıldığında Osmanlı yönetim yapısının teokratik ve şeri hükümlere göre tanımlanmaya çalışıldığı görülür. Osmanlı’nın ilk günden son güne kadar teokrasi ve şeriat yönetimine bağlı olduğu inancı hakimdir. Ancak Osmanlı’nın kuruluşunda gerek yönetim ve örgütlenme biçimi açısından, gerekse devlet ve egemenlik biçimi açısından gelenek ve göreneklere göre biçimlenmesinde, bütünüyle dinsel bir yapının oluşmadığı söylenebilir. Nitekim, Osmanlı devlet sisteminin Arap ve İran ülkeleri gibi tamamıyla şeri ve teokratik öğelere göre şekillendiğini söylemek yanlıştır. Devletten bağımsız kurumsal laikleşmeye ya da dinsel kontrolden kamusal yönetime geçişe ihtiyaç duyulmaması, onun belirgin bir varlık olarak “egemen”, “özerk” ve “kendini ayakta tutabilen” kaynaklarının varolmasından dolayıdır. Devlet tanımlanırken dini unsura ağırlık verilse de, asıl korunmaya çalışılanın devlet olduğu açıktır. Berkes’e göre, “Osmanlı hükümdarları halifelik unvanına sahip oldukları halde, teokratik rejimin gereği olan din öncülüyle değil, devlet öncülüyle hareket etmişlerdir.” Osmanlı Devleti, bu anlatılanlar dolayısıyla tümüyle bir teokratik devlet niteliğini yansıtmaz, ancak bu ifade, bu gerçeğin tam tersinin doğru olduğu anlamına da gelmemektedir. Osmanlı’da bir çok bakımdan din ve devlet arasında bir karşıtlık ya da tümüyle bu ikisinin neredeyse aynı anlama geldiği gibi bir gerçeği aramak anlamsızdır. Osmanlı’da din devlete tümüyle hakim değildir, ancak aynı zamanda din unsuru devletle bir zıtlık içinde de değildir. Din, devleti etkileyen bir unsurdur ve bu ikisi birbiriyle çelişmeyen kavramlardır. Nitekim Osmanlı Devleti’nde dini bürokrasi, gücünü kendisini tayin eden merkezi siyasi otoriteden almış ve Batıda olduğu gibi bir din-devlet çatışmasını gerektirecek şartlar oluşmamıştır. Siyasi iktidarla, dini otoriteler arasındaki bu ilişki, Batı toplumlarındaki din-devlet ilişkisinde kullanılan “laiklik” ya da “teokrasi” gibi kavramlarla açıklanmaya çalışıldığında ise tatmin edici bir sonuca varmak güç olmaktadır. O halde Osmanlı Devleti’nde böylesi bir niteliğe sahip olan DİN NE OLMUŞTUR DA DAHA SONRALARI VE GÜNÜMÜZDE BİR SORUN HALİNE GELMİŞTİR?</p>
<p>OSMANLI DEVLETİ’NİN ÇÖKÜŞ SÜRECİNDE VE CUMHURİYET DÖNEMİNDE DİN         </p>
<p>Batılı kurumların ve Batı ekonomik gücünün zamanla devlet ve toplum üzerinde etkin olmaya başlaması, Osmanlı Devleti’nin o güne değin muhafaza etmeye çalıştığı mevcut düzenini parçalamış, ekonomik hareketlilik ve kapitalizmin güç hailine gelmesiyle halkın yaşamında büyük değişmeler yaşanır olmuştur. Bu dönemde devleti kurtarmak adına yapılan tüm ıslahat ve reform hareketleri Batıdan gelen etkilerle ve modernleşmeden çok batılılaşma mantığıyla yönetenler sınıfına dahil iktidar eliti tarafından gerçekleştirilmiştir. Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti arasındaki geçiş dönemi gelişmeleri de dahil olmak üzere yapılan tüm reformlarda bunları gerçekleştiren iktidar eliti, devletin kurtuluşunu kendilerine özgü bir aydın kadro hareketinde algılamışlar, halkı “avam”, cahiller yığını olarak görmekten kurtulamamışlardır. Halka yakın ve halkla etkileşim halinde olan aydınlar bile halka onun ne kadar cahil olduğunu göstermekten başka bir şey yapmamışlardır. Değişmesi istenen toplumun kendi yapısallığı bir kenara bırakılmış, değişmesi doğal dinamiklerinden uzak entelektüel bürokratların elinde gerçekleştirilmeye kalkışılmıştır. Nitekim, Osmanlı bürokrasisi içinden gelen Jön-Türkler ve Kemalistler mevcut geleneğe bağlı kalarak, kendilerini devletin temel direği gibi görmüşlerdir ve nihayet 1923’te Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduğunda Cumhuriyete miras kalan, asırlarca İslam kültürüyle yoğrulmuş Osmanlı geleneğidir. Ancak yeni devletin tümüyle devraldığı bu köklü mirası birden ortadan kaldırılması beklenemez bir durumdur. Yapılan bir yoruma göreyse sorun Jön Türklerin ve Kemalistlerin İslam&#8217;ı, kendi ideolojileriyle bütünleştirmede gösterdikleri başarısızlıktır.</p>
<p>Bu aşamada geçmişte devlet sistemi bütünlüğünde geniş bir etkileme alanına sahip olan din adamlarının, cumhuriyetin kurulmasından sonra siyasi gidişatın resmen kontrolünü kaybettikleri belirtilmiştir. Devleti ve camiyi birbirinden ayırmaya yönelik kabul edilen Kemalist betimleme de, böylelikle farklı bir boyut kazanmıştır. Tüm bu olaylar sonrasında yukarıdaki soruda belirtildiği üzere din Türk siyasal hayatında bir sorun olarak ortaya çıkmıştır. Bunun nedenlerinden biri onun denetim işleviyle ilgilidir. Çünkü dinsel çıkarların meşru bir baskı grubu oluşturabileceği Kemalist aydınlar tarafından kabul edilmemiş ve siyasal mekanizmayı denetleyenler arasında, özellikle dine hiç yer verilmemiştir. Böylesi bir anlayış kitlelerden kopuk bir özelliği yansıttığından dolayı, beklenen sonuçları oluşturmasında derin sancılar ve ikilemlere sebebiyet vermiştir. Kemalist elit çözümü, ancak militarizm yoluna başvurmakta görmüştür. Toplumun esas unsurlarına karşı alınan tavırlara yine toplumun kendi katılımı beklenmiş, ancak bir huzur ortamının sağlanması güç olmuştur. Karşıt oluşumlara, tepkilere karşı demokratik zemin daha çok siyasal elit lehinde geçerli görülmüştür. </p>
<p>-Cumhuriyetçi Elitin ve Cumhuriyet İdeolojisinin Dine Bakışı ve Tarihsel Süreç<br />Cumhuriyet dinin toplumun şekillenmesinde görev dışı ilan edildiği bir dönem olmuştur. İdeolojilerle toplumsal hayat düzenlenmek istenmiştir. Halk kültürü ile aydınlar kültürü arasındaki farklılık Cumhuriyet Türkiyesinde de sürdürülmüştür. Medeniyete ulaşma çabaları salt seçkinler katında yürütülen bir faaliyet olmuştur. Halk dini seçkinler tarafından dışlanmış ve halk İslamı kuraldışı sayılmıştır.<br />Cumhuriyetçi elit, Osmanlı’dan devralınan toplumun yeniden örgütlenmesini sağlamak ve yeni toplumsal örgütlenmenin temelini millete dayandırmak ve milleti de dinsel olmayan öğelerle belirlenen bir kavram olarak ele almak eğilimindeydi. Böylelikle devletin millet tarafından oluşturulduğu kabul edilirken millet kavramına kazandırılan yeni içerik sonucu devlet ve din birbirinden ayrılmaktaydı. Ancak genel çizginin bu olması, muhalefetlerin çıkmadığı anlamına gelmemektedir. Nitekim cumhuriyet yönetimi bir tek partili rejim olarak doğmamıştır. 1924 yılında Rauf Bey, Kazım Karabekir ve Ali Fuat Paşa’nın da içinde bulunduğu bir grup, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurmuşlardır. Fakat Şeyh Sait isyanı sebep gösterilerek çıkarılan “Tahkir-i Sükun Kanunu” ile bu partiye son verilmiştir. Aynı şekilde bir muhalefet partisi olarak 1930’da Mustafa Kemal’in Fethi Okyar’a kurdurmuş olduğu Serbest Cumhuriyetçi Fırka da yine kontrol altında tutulma zorluğu sebep gösterilerek  kısa süre sonra kapatılmıştır. Görünürde muhalefetsiz bu süreç, 1950’lere kadar sürmüştür.<br />Türkiye, 1920’li, 1930’lu ve 1940’lı yılların başında CHP tarafından bir dizi uygulamaya sahne olmuş ve yukarıdan aşağıya doğru laik bir Türk Devleti meydana getirilmeye çalışılmıştır. Bu dönemde Türkçe ezan okuma konusunda tepeden inme reformlardan bahsedilmiş, bu arada İmam Hatip okulları yokolmuş ve İlahiyat Fakültesi kapatılmıştır, laik milliyetçiliği eğitim sistemine uygulama çabaları yoğunlaşmıştır.<br />Esasen, Cumhuriyet ideolojisi düşünce alanında kültürün laikleştirilmesi diye tanımlanabilecek pozitif düşüncenin bir türü sayılabilir. Burada Batılı dünya görüşünden Osmanlı dünya görüşünün karşıtı anlaşılmış, yani kültür alanında Batıcılık, Osmanlılığı temsil eden ne varsa onun karşıtını anlamak biçiminde düşünülmüştür. Nitekim laiklik, Cumhuriyetçi elite temel özelliklerini veren ve yeni Türkiye’nin toplumsal siyasal temellerini belirleyen önemli bir ilke olmuştur. Ancak geçen zaman içinde özellikle toplumda laiklik denildiği zaman siyasal ve dinsel otoritenin ayrıştırılması değil; eğitimin, ailenin, ekonomik hayatın, hukukun hatta görgü kuralları, kıyafet ve bunun gibi unsurların değişmez din kurallarından ayrılarak zamanın ve hayatın gerek zorunluluklarına göre düzenlenmesi anlaşılmıştır. Buradan hareketle denilebilir ki, Türk toplum hayatında din ve kültürün birbiriyle örtüştüğü mevcut yapı korunmuş, zaman zaman da toplumun kimlik görevini üstlenmişlerdir.<br />Tekrar tarihsel sürece baktığımızda sonraları, 1940’larda çok partili siyasete geçişle birlikte önemli bir değişim de gerçekleşmiştir. Bu geçişin en önemli özelliklerinin başında dinin öneminin siyasi bir problem olarak görülmesi vardır. Çok partili dönemde artık siyasal partiler iktidara gelebilmek için seçimi kazanmaya yeterli bir ittifak toplayabilmek zorunda olacaklar ve seçmenlerin dinsel tercihlerine kulak vermek gibi bir eğilimi de göz önünde bulundurmaya başlayacaklardır. Nitekim, Demokrat Parti’yi seçmenler arasında populer yapan, siyasal ideolojisinin dinsel dayanakları değil, dine karşı hoş görülü yaklaşımı olmuştur. 1980’lerde ANAP’ın iktidar olmasında da dine karşı buna benzer bir tutum sergilemesinin de payı bulunmaktadır. Ancak, iktidara dine karşı böylesi bir yaklaşımda bulunan bir partinin gelmesi, devletin din üzerindeki etkisinin niteliğini değiştirmemiştir.<br />Dolayısıyla Türkiye’de daha çok din ile ilişkili olmaya özen gösteren siyasal ideolojilerin 1960’lara varıldığında oldukça çeşitlendiği ancak bunların belirtilen sebeplerle yeraltına çekilmeye başlandığı görülmektedir. Fazla gözönünde bulunmayan fakat varlıklarını giderek güçlendirmiş ve yayılmış yer altı tarikatları günümüzde de etkinliklerini sürdürmektedirler. Nitekim Cumhuriyetçi elitin dine karşı tavır içinde olan modernist ideolojisi halkın kendi kişiliğini yüzyıllardan beri yapageldiği gibi kendi değer yargılarına göre ve alışık olduğu geleneksel tarzda arayıp bulmaya çalışmasının önüne geçememiştir. Tarikatları bu bağlamda ikincil yapıların olmadığı bir toplumda onun yerine getirdiği fonksiyonları üstlenmesi bakımından daha yakından incelemeye gerek vardır.</p>
<p>DÜNDEN BUGÜNE TARİKATLAR<br /> İslam dünyasında tarikatlar, düşünsel kökleri daha eskilere dayanmakla birlikte ilk olarak 12. yüzyıldan sonra görülmeye başlamışlardır. Bunun en önemli nedeni yaşanılan süreç ve bu süreçte ortaya çıkan toplumsal ihtiyaçtır. Toplumsal gelişme sürecinde hem egemen sınıflar hem de halk açısından mevcut dinsel kurum ve kurallar yaşamın sorunlarına cevap vermemeye başladığı koşullarda tarikat türü dinsel yapılar gündeme gelmiştir. Bu temelde örgütlenme, süreç içinde yaygınlaşmış ve tarikatlar, geleneksel dini yapılar haline gelmiştir. Aslında tarikatlar, mevcut resmi din ideolojisine karşı belirli sınırlar içinde bir tepki hareketi olarak çıkmıştır demek pek yanlış olmayacaktır.<br />Osmanlı Devleti&#8217;nde tarikatlara bakarsak, o dönemde genel olarak egemen sınıflarla halk arasındaki çelişkiler yumuşaktır. Ekonomik bölüşümün, örf ve adetlere göre yapılmasına özen gösterilmektedir. Ve Anadolu&#8217;da İslam örtüsü altında hareket eden çok sayıda farklı tarikatlara tanık olunmaktadır. Buna rağmen iktidarı elinde tutanlar, bu çevrelerle anlaşarak onların desteğini alma yanlısıdırlar. Osmanlı düzeninde tarikatların önemli bir yeri vardır. Özellikle Sünni tarikatlar devletin, kırsal alanlardaki eli durumundadır. Şehirlerde medreselerin üstlendiği misyonu, kırsal alanda tarikatlar yüklenmiştir. Medreseler bir yandan devletin ihtiyaç duyduğu din ve devlet memurlarını yetiştirirken diğer yandan da dini denetim görevini yapar. Kırsal alanlarda dini denetim görevini ise tarikatlar üstlenmiştir. Böylesi bir düzen içinde Osmanlı Döneminde tarikatlar siyasal ve toplumsal hayatta yerleşik ve büyük bir öneme ve göreve sahiptirler. Beklenildiği üzere tarikatlar haliyle bir sorun olarak görülmemektedirler. Ancak Osmanlı Devleti’nin çöküş süreci ve Batılılaşma hareketlerinin başlamasıyla beraber bu örgütlenmelerin toplumsal ve siyasal hayattaki rolleri değişmeye başlamıştır ve Kemalist modernleşme hareketleri ve Cumhuriyet sürecine geçişte de tarikatların toplum içindeki gücü baskı uygulanarak ve yasaklar getirilerek zayıflatılmaya çalışılmıştır. Esasen bir kısım tarikatların daha sonraları gerici ve yoz bir niteliğe bürünmesinin sebeplerinden bir kısmını bu dönemde yumuşak bir geçişin yapılamaması, halk kültürü içinde bu derece yerleşik olan bu örgütlenmelerin çeşitli rasyonalist-modernist nedenlerle bir çırpıda etkisinin azaltılmaya çalışılmasında bulmak mümkündür. Ancak bu nedenler ve bu nedenlerin yolaçtığı uygulamalar 1950’ye kadarki Kemalist iktidarın yaygın olduğu dönemdeki yoğun baskılara rağmen gizlice de olsa tarikatların sınırlı olarak faaliyetlerini sürdürmelerini önleyememiştir.<br />Bu arada bu dönemde ikisi Nakşi kökenli olmak üzere üç yeni tarikat şekillenir. Bunlar Nurculuk, Süleymancılık ve Ticanilik&#8217;tir 1950&#8242;li yıllar boyunca tarikatlar, Kemalist küçük-burjuva diktatörlüğünün yarattığı daralmadan kurtulmaya; kendi kabuklarından çıkmaya çalışırlar. Yapılan bütün seçimlerde ağırlıkla Demokrat Parti&#8217;yi desteklerler. Bu dönemden itibaren iktidara gelmeye çalışan partilerin çoğunluğu bu tarikatlarla yakından ilişkili ve onlara yakın görünmeme çabası içinde olsalar da aynı zamanda Anadolu’da büyük bir oy potansiyeli demek olan bu topluluklara sırtlarını çevirmemeye özen gösterirler. Ancak görünüşte Cumhuriyetçi elitin bunlara karşı ve bu gibi örgütlenmeleri tasvip etmeyen tavrı devam etmektedir. Nitekim Anadolu’da etkin konumda bulunan tarikatlar 50’lerden itibaren günümüze çeşitli iktidar savaşları için kullanılmayı sürdürmektedirler. Bu süreçte tarikatlarla samimi bir ilişki içinde olunmadığı gözlemlenmekte ve çeşitli din istismarlarının da yaşandığı söylenebilmektedir. Günümüzde dinin siyasal arenadaki yerinin çeşitli tartışmalara konu olmasının sebebi Cumhuriyet döneminden beri bu gibi akımlarla egemen görüşün samimi bir uzlaşma sağlayamamış, bir ortak paydaya varamamış olması ve duruma, zamana ve yerine göre bu akımlara karşı tepkisel ya da kısa dönemli yararcı politikalar izlemiş olmasından kaynaklanmaktadır.       <br />.<br />DEĞERLENDİRME</p>
<p>Gerçek şudur ki , günümüze kadar uzanan dinsel hareketlerin ya da akımların propaganda ve söylemlerinde genellikle kullanılan din, toplum ve devlet hayatımızda en önemli güç olarak algılanmıştır. Bu anlamda ortaya çıkan dini görünümlü akımlar da, gerek Osmanlı Devleti’ndeki çöküşün gerekse Türkiye Cumhuriyeti’ndeki bozuk düzenin en önemli sebeplerinden biri olarak, dini ilkelerden uzaklaşılması ve bunun yerine uymayan Batının taklit edilmesi siyasetine bağlanmıştır. Sonuçta Osmanlı toplumunda mutsuz insanların artışıyla, yönetime ve yönetimin Batıdan getirdiklerine karşı toplumsal tepkiler dinsel duygularla örtüşerek muhalefete ve başkaldırılara dönüşmüş, bu tepkiler  dinsel muhalefet olarak nitelendirilmiştir. Böyle bir muhalefetin ortaya çıkışını hazırlayan temel gerçeklik, Osmanlı&#8217;da siyasal iktidarın bölünmesi ve dinsel gücün bağımsız kalmasına bağlanmıştır.</p>
<p>SONUÇ  </p>
<p>Genel olarak denebilir ki, Cumhuriyetin başlangıcından beri yürütülen sekülerleştirme çabaları, “öyle” olması arzulanan Türk toplumunda, onun kendi yapısal özelliklerinden dolayı istenen sonucu vermemiş, Osmanlı’dan bu yana dinin siyasal ve gündelik hayattaki niteliği bir şekilde devam etmiş ve doğal toplumsal gelişim süreçlerine uymayan bir çizgi, tıpkı 1950’lerde Demokrat Parti örneğindeki gibi bir tepki hareketine benzer şekilde 2000’li yıllarda yeniden darbe almıştır.</p>
<p>KAYNAKÇA</p>
<p>1. YÜCEKÖK, AHMET <br />100 SORUDA TÜRKİYE’DE DİN VE SİYASET, 1976<br />2. YÜCEKÖK, AHMET<br />TÜRKİYE’DE DİNİN SİYASALLAŞMASI, 1997<br />3. TARİKATLAR GERÇEĞİ<br />www.kurtulus-online.com<br />4. CEM, İSMAİL<br />TÜRKİYE’DE GERİ KALMIŞLIĞIN TARİHİ, 1986<br />5. KONGAR, EMRE<br />İMPARATORLUKTAN GÜNÜMÜZE TÜRKİYE’NİN TOPLUMSAL YAPISI, 1985</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Laiklikten önce Din ve Devlet İlişkisi]]></title>
<link>http://resit86.wordpress.com/2008/03/24/laiklikten-once-din-ve-devlet-iliskisi/</link>
<pubDate>Mon, 24 Mar 2008 10:42:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>resit86</dc:creator>
<guid>http://resit86.wordpress.com/2008/03/24/laiklikten-once-din-ve-devlet-iliskisi/</guid>
<description><![CDATA[Laiklikten önce Din ve Devlet İlişkisi Ortaçağdan önce insanlar kralın gücü tanrıdan geliyormuş gibi]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Laiklikten önce Din ve Devlet İlişkisi<br />         Ortaçağdan önce insanlar kralın gücü tanrıdan geliyormuş gibi görür, yetkisiyse Tanı’nın istemi olarak kabul ederlerdi. Daha sonra ortaçağda  Hıristiyanlık yayılınca, Tanrı kutsal ruh olarak Hıristiyan dünyasını ve Hıristiyanların yaşamını yönettiğine inanıldı. Ortaçağın ilk günlerinden itibaren Kilise Doğu Roma imparatorluğunun şemsiyesi altında resmi din niteliği kazanırken Doğu Roma’da egemenliğini kilise desteği ile sağlamlaştırmak istiyordu. Gün geçtikçe kilisenin otoritesi sağlamlaşıyordu bu otoriteye ilk isyan Yüzyıl Savaşları sırasında İngiltere’den geldi.<br />         İngiltere’nin Fransa ile yaptığı Yüzyıl Savaşları sırasında Papanın açıkça Fransa’yı desteklemesi İngiltere’nin papaya karşı yüzyıllardır süren saygısını azalmaya başlamıştı. Saygı yerine hoşnutsuzluk ve isyan duyguları gelişiyordu. Zaten savaştan bunalmış olan halk, kilisenin göze batacak kadar çoğalmış olan mallarının devlete aktarılmasını istiyordu. Aynı dönemde gene İngiltere’de Wyclif’in önderlik ettiği yeni bir din, yeni bir Hıristiyanlık anlayışı doğdu. Bu anlayışa göre kilisenin tek önderi  Hz. İsa olabilirdi. Onun İngiltere’deki temsilcisi Papa değil, İngiltere Kralı olmalıydı. Bu gibi düşüncelerin çoğalması ve halkın bilinçlenmesi ekonomik ve toplumsal açıdan gelişmesini sağladı. Bununla beraber parlamentolar oluşmaya başladı.  Ayrıca dünyanın yeni siyasal görüntüsü içinde kamu oyu uyanmış ve özellikle burjuva sınıfı siyaset içinde yer alma talebiyle ortaya çıkmıştı. Bu koşullar altında krallar günümüzdeki gibi olmasa parlamentonun açılmasına izin vermek ve bu gelişmelere göz yummak zorunda kaldılar.<br />         Önceleri kent meclisleri biçiminde görülen bu parlamentolar, kısa bir süre içinde ulusal parlamentolar niteliğini kazandı. Böylece krallar artık sadece ‘’Tanrı böyle yaratmış olduğu için ve ‘’kilisenin manevi otoritesi’’ altında değil, bir anlamda ulusal iradeye dayanarak hüküm sürmeye başladılar. Ancak hak egemenliği buna rağmen son derece dar bir anlam taşımaktaydı.<br />         Dünya üzerinde oluşan bu meclislere her ülkede faklı adlar takılmıştır. Aradan birkaç yüzyıl geçtikten sonra bu meclisler ve kral arasında otorite kavgası çıkacaktır. Zaten oy verme yaygınlaştıkça bu meclisler halk egemenliğine dayanmak isteyecekler ve insanlar arasında eşitsizlik üzerine kurulu bulunan eski düzenin yerine, eşitlilik ilkesini benimseyen yeni bir düzenin savaşını vereceklerdir. Laikliğin başlangıç noktası bu olacaktır.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[MİLLİYETÇİLİK]]></title>
<link>http://resit86.wordpress.com/2008/03/24/milliyetcilik/</link>
<pubDate>Mon, 24 Mar 2008 10:41:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>resit86</dc:creator>
<guid>http://resit86.wordpress.com/2008/03/24/milliyetcilik/</guid>
<description><![CDATA[MİLLİYETÇİLİK Ait olduğu milletin varlığını sürdürmesi ve yüceltmesi için diğer bireylerle birlikte ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>MİLLİYETÇİLİK<br />   Ait olduğu milletin varlığını sürdürmesi ve yüceltmesi için diğer bireylerle birlikte çalışmaya, bu çalışmayı ve bilinci, diğer kuşaklara da yansıtmaya &#8220;milliyetçilik&#8221; denilir. Şu tanıma göre milliyetçiliğin en önemli öğesi &#8220;millet&#8221; olmaktır. Öyle ise millet nedir?    Bir insan topluluğuna millet diyebilmek için bazı niteliklerin o toplumda olup olmadığı saptanmalıdır. Bazı anlayış biçimlerine göre, bir topluluğun millet sayılabilmesi için ırk birliği yetişir. Bu eksik bir görüştür. Aynı ırktan olmadıkları halde bugün milletlikleri tartışılmaz topluluklar vardır, İsviçreliler ve Amerikalılar gibi, bazılarına göre ise millet olmanın baş şartı aynı dili konuşabilmektir. Bu da her zaman doğru sayılamayacak bir görüştür. İsviçre&#8217;de üç ayrı dil konuşulur ama bütün İsviçreliler bir millettirler. Buna karşılık aynı dili konuşan pek çok Arap milleti vardır. Iraklılar ile Faslılar aynı dili konuştukları halde aralarında büyük farklar bulunur, ikisi de ayrı birer millet sayılabilirler.    Kimileri de millet olmanın baş şartı olarak din birliğini kabul ederler. Kuşkusuzdur ki, artık bu da savunulamaz bir görüştür. Bugün dünyanın en büyük milletlerinden sayılan Japonların içinde çok çeşitli dinler vardır. Gene ayrı birer din gibi kabul edilebilecek Katoliklik ile Protestanlık Almanya&#8217;da, Amerika&#8217;da yan yana yaşamaktadır. Ama aynı dinden oldukları halde Müslümanlar hiçbir zaman tek millet sayılamamışlardır.     Öyle ise sayılan bütün bu şartlar bir insan topluluğunun millet olmasına yetmemektedir. Aynı toprak parçası üstünde yaşayan insanların millet olması için ilk şart, ortak bir geçmişe, kader birliğine, ortak bir gelecek hedefine sahip olmaktır. Bu, en tutarlı ve geçerli görüştür. Milliyet bağı böylece maddi olmaktan çok manevi bir ilişkidir. Bu görüşü benimseyen Atatürk, milleti şöyle tanımlamaktadır: Bir insan topluluğunun millet sayılabilmesi için &#8220;zengin bir hatıra mirasına, birlikte yaşamak hususunda ortak istekte samimi olmaya, sahip olunan mirasın korunmasını birlikte sürdürebilmek konusunda iradelerin ortak bulunmasına, gelecekte gerçekleştirilecek programın aynı olmasına, birlikte sevinmiş, birlikte aynı ümitleri beslemiş olmaya&#8221; ihtiyaç vardır, işte bu ana şartları taşıyan bir insan topluluğu millet sayılır. Gene Atatürk&#8217;e göre, bu şartların doğal sonucu, ortak milli bir düşünce, ideal ve en önemlisi ortak dilin ortaya çıkmasıdır. Gerçi dil birliği millet olmanın baş şartı değildir ama insanları düşünce, ruh ve kültür açısından birbirine bağlayan ana dilin, pek çok millette tek olduğunu da unutmamak gerekir.    Görülüyor ki, Atatürk, Türk milletini ırk veya din esası üzerine oturtmamıştır. Zaten akılcı bir yaklaşımla buna imkân da yoktur, özellikle Anadolu&#8217;daki Türk toplulukları başka ırklarla, yüzlerce yıldan beri kaynaşmış durumdadırlar. Anadolu&#8217;nun uygarlıkları birbirine bağlayan bir bağ olması bu sonucu doğurmuştur.   Atatürk&#8217;ün millet anlayışı akılcı ve insancıldır. Atatürk&#8217;e göre bir milleti başka milletlerden ayıran nitelikler vardır. Her millet kendi yetenekleri, kültürü ve imkânları çerçevesinde kendini diğerlerine kabul ettirmek ve mutlu yaşamak zorundadır, işte bir milletin bireylerinin bu biçimdeki davranışları milliyetçiliktir. Türk milliyetçiliğinin amacı, Türk&#8217;ün her alanda yükselmesi, yücelmesidir.    Atatürk&#8217;e göre, &#8220;asıl olan millettir, ilham ve güç kaynağı milletin kendisidir. Bir millet için mutluluk olan bir şey, diğer bir millet için felâket olabilir. Aynı sebepler ve şartlar birini mutlu ettiği halde, diğerlerini mutsuz kılabilir&#8221;, öyle ise, her millet akıl ve bilim yolu ile yalnız kendi değerlerini ve çıkarlarını bulmalıdır. &#8220;Türk milliyetçisi, gelişme ve ilerleme yolunda ve uluslararası ilişkilerde bütün çağdaş milletlere paralel olarak, onlarla bir uyum içinde yürüyecektir. Ama bunu yaparken Türk milletinin özelliklerini, bağımsız kişiliğini koruyacaktır. Türk Milliyetçisi diğer milletlerin hakkına, bağımsızlığına saygı gösterecektir. Ancak böylelikle diğer milletlerden de saygı görecektir. Kimsenin yurdunda gözümüz yoktur. Çünkü her milletin yurdu kutsaldır. Türk, büyük gücünü ancak haklarına saldırı olduğu zaman kullanacaktır&#8221;.   Atatürk, bütün milletlere saygı duyar, ama onların hepsinin üstünde Türk&#8217;ü görür. Ona göre, &#8220;Dünya yüzünde Türk&#8217;ten daha büyük, ondan daha eski, ondan daha temiz bir millet yoktur ve bütün insanlar tarihinde görülmemiştir&#8221;. Atatürk, tarih alanındaki olağanüstü çalışmalarıyla Türk&#8217;ün geçmişini aydınlatarak bu görüşe erişmiştir. Böylesine üstün bir milletin yurdu da kutsaldır. Vatan sevgisi, milliyetçiliğin önde gelen öğelerindendir; &#8220;Vatanımız, Türk milletinin eski ve yüksek tarihi ve topraklarının derinliklerinde varlıklarını sürdüren eserleri ile bugünkü yurttur. Vatan hiçbir kayıt ve şart altında ayrılık kabul etmez ve bütündür&#8221;.    Mademki vatan kutsaldır ve bir bütündür, öyle ise &#8220;memleketi doğu ve batı diye ikiye ayırmak doğru değildir&#8221;. Çünkü yurdumuz kutsaldır. &#8220;Yurt toprağı, sana her şey feda olsun. Kutlu olan sensin. Hepimiz senin için fedaiyiz. Fakat sen, Türk milletini ebedi hayatta yaşatmak için feyizli kalacaksın&#8221;.    Atatürk&#8217;ün Türk milliyetçiliği üzerinde bu kadar çok durmasının derin sebepleri vardır. Bu sebepler de gene tarihten kaynaklanmaktadır.Türklerin dünya tarihine ve uygarlıklara yaptığı üstün hizmetler bilinmektedir. Ama ne yazık ki, Türklerin kurduğu en büyük, en görkemlidevletlerden Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun yapısı, tam bir milliyetçilik anlayışının doğmasına imkân vermemiştir.    Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nda her bakımdan birbirinden farklı çok çeşitli uluslar yaşardı. Bunu biliyoruz. XVIII. yüzyıl sonlarına kadar dünyada milliyet ilkesi pek bilinmiyordu. Gerçi devletler kuran milletler, kendi yaşama biçimlerini, kültürlerini, anlayışlarını geliştiriyor, dillerini kullanıyorlardı, bağımsızlıklarını koruyorlardı. Ancak bunları belli bir millete bağlı olma bilinci içinde değil, belki toplumsal bîr zorunluluk olarak yapıyorlardı. Millete benlik veren milliyetçilik değil, din idi. Her millet mensup olduğu dinin buyruklarına ve kalıplarına uyarak yaşıyordu.   XVII. yüzyıldan itibaren Batı&#8217;da iyice güçlenen akılcılık, aynı zamanda milliyetçiliği doğurmuştur. Batıda, çeşitli milletlere mensup olan düşünürler, her milletin diğerinden farklı olduğunu görmüşler, insanları dinin değil, milliyetin ilk planda birbirine bağlamasının akla uygun olduğunu anlamışlardır. Böylece milliyetçilik Batı&#8217;da gelişerek siyasal hayata girdi. XVIII. yüzyıl sonunda çıkan Fransız İhtilâl ve onu izleyen büyük inkılâpla, milli devlet ve dolayısiyle milliyetçilik hızla bütün dünyaya yayılmaya başladı.   Özellikle çok uluslu devletler için milliyetçilik akımı bir felâketti. Milliyetçilik akımının çok uluslu bir devlet olan Osmanlı İmparatorluğu için önem taşımış, imparatorluk sınırlan içinde yaşayan ve Türk olmayan çeşitli uluslar bağımsızlık isteği ile ayaklandılar. Osmanlı devlet adamları buna karşı bir çare aradılar: Din ayrımını kaldırarak ülkede yaşayan herkesi &#8220;Osmanlı&#8221; ilân ettiler. Ama bu kesin bir çözüm yolu değildi. Milliyetçilik bir büyük akımdı ve bu hareketi böyle bir davranışla önlemek mümkün değildi. Nitekim ülkede yaşayan uluslar birer ikişer ayaklanarak Osmanlı yönetiminden kopuyor, kendi milli devletlerini kurarak bağımsızlıklarını ilân ediyorlardı.Bu durum karşısında bazı Türk düşünürleri milliyetçilik akımının önlenemeyeceğini anlamaya başladılar. Şimdi yapılması gerekli olan, elde kalan ve üzerlerinde Türklerin yaşadığı vatan topraklarım, yeni milli devletlerin sataşmalarından kurtarmaktı. Hiç değilse bundan sonra Türk, vatanına sahip çıkmalıydı. Böylece, imparatorluk sınırlan içinde yaşayan çeşitli milletler arasında en son, Türklerin milliyetçilik anlayışı doğmuştur. Bu da XX. yüzyıl başlarına denk düşmektedir.    Türk milliyetçiliği doğarken, yalnız Türklerin değil, bütün Müslümanların tek millet olması gereğini ileri sürenler de çıktı. Ama Müslüman Osmanlı vatandaşı olan Arapların Birinci Dünya Savaşında, Hıristiyan düşmanlarımızla iş birliği yaparak bizi arkadan vurmaları, milletin dine dayandırılamayacağını çok açık ve acı biçimde göstermiştir.    Atatürk, yeni Türk Devleti&#8217;ni kurduğu vakit durum bu idi. Bütün millete Türklüğünü anlatmak, göstermek, bu çok önemli konu üzerinde durmak gerekiyordu. Artık çok uluslu Osmanlı Devleti tarihe karışmıştı. Anadolu&#8217;da ve Doğu Trakya&#8217;da yalnız Türkler yaşıyordu. Atatürk, Lozan Konferansında Türkiye&#8217;de yaşayan Rumları Yunanistan&#8217;a yollamayı başarmıştı. Engin ve büyük bir tarihe sahip olan Türkler, artık Türkiye&#8217;de en yüksek oranda çoğunlukta idiler. Milli devlet kurulabilirdi. Bu bölümün başında belirtildiği gibi, her millet kendi yücelmesini, kendi yetenekleriyle sağlar. Bunun için de katıksız bir milliyetçilik gereklidir.     Atatürk, yaşadığı sürece hep Türk milliyetçiliğini geliştirmeye çalışmıştır. &#8220;Ne Mutlu Türküm diyene&#8221; sözü, milletimiz yaşadıkça anlamı yücelecek çok üstün bir görüşün simgesidir.</p>
<p>HALKÇILIK<br />            Bir milleti oluşturan, çeşitli mesleklerin ve toplumsal grupların içinde bulunan insanlara halk denir. Bu akımdan halkçılık ilkesi hem cumhuriyetçilik hem de milliyetçilik ilkelerinin zorunlu bir sonucudur.          Atatürk&#8217;e göre millet ile halk aslında tek anlama gelmektedir. Halkçılık ise millet içindeki çeşitli insan gruplarının çıkarına ve yararına bir siyaset izlenmesi, halkın kendi kendini yönetmeye alıştırılmasıdır.         Halkçılık, cumhuriyetçiliğin doğal bir sonucudur denildi ki, bu çok doğrudur. Cumhuriyet, halkın kendi yöneticilerini kendi içinden seçmesi anlamına gelmektedir. Böylece cumhuriyet rejimi, bir halk rejimi olmaktadır.Aynı biçimde, halkçılık, milliyetçiliğin de bir sonucudur. Millet halktan oluştuğuna göre, milliyetçilik, Türk halkının mutluluğu için çalışmak, ortak geçmişe ve geleceğe halkla birlikte bağlanmak demektir.         Atatürk, daha TBMM açılır açılmaz, yeni kurulan devletin bir halk devleti olduğunu belirten pek çok konuşmalar yapmıştır. Artık halk, bir kişi tarafından yönetilmemekte, kendi kendini yönetmektedir.         Halkçılık ilkesinin uygulanması ayrıca, toplumda hiç kimsenin diğerinden üstün olmamasının, kanun önünde kesin eşitliğin kabulü anlamına da gelmektedir. Gerçek halkçılıkta hiçbir toplumsal gruba, zümreye ayrıcalık tanınmaz. Halk her bakımdan birbirine eşit kimselerden oluşur.Bugün bazı rejimler halkı yalnız belli bir grup insandan ibaret saymaktadırlar. Bu rejimlerin adı olan halk cumhuriyeti yanıltıcıdır. Çünkü sadece belli bir grup halkın devleti anlamına gelmektedir. Gerçek budur. Ama Atatürkçü halk devletinin uzaktan yakından böyle bir anlam taşımadığı ve belirtmediği hemen söylenmelidir.          Atatürkçü halk devleti, Türk halkının tümünü, yani Türk milletini kapsamına alır. Böyle bir halkçılık anlayışı, gerçek demokrasinin kurulması için gerekli olan ortamı en iyi biçimde hazırlar.</p>
<p>VECİZELER</p>
<p>MİLLİYETÇİLİKTürkiye Cumhuriyeti&#8217;ni kuran Türk halkına, Türk milleti denir(1930).Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trakyalı her bir soyun evlatları ve aynı cevherin damarlarıdır (1923).<br />Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk toplumudur. Bu toplumun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa, o topluma dayanan Cumhuriyet de, o kadar kuvvetli olur(1923).<br />Biz öyle milliyetçileriz ki, bizimle işbirliği yapan bütün milletlere saygı duyarız. Onların milliyetlerinin bütün gereklerini tanırız. Bizim milliyetperverliğimiz her halde bencil ve gururlu bir milliyetperverlik değildir(1920).</p>
<p>HALKÇILIK<br />İç siyasetimizde ilkemiz olan halkçılık, yani milletin bizzat kendi geleceğine sahip olması esası Anayasamız ile tespit edilmiştir.(1921)Halkçılık, toplum düzenini çalışmaya, hukuka dayandırmak isteyen bir toplum istemidir.(1921)<br />Türkiye Cumhuriyeti halkını ayrı ayrı sınıflardan oluşmuş değil, fakat kişisel ve sosyal hayat için işbölümü itibariyle çeşitli mesleklere ayrılmış bir toplum olarak görmek, esas prensiplerimizdendir.(1923)</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[LAİKLİK]]></title>
<link>http://resit86.wordpress.com/2008/03/24/laiklik/</link>
<pubDate>Mon, 24 Mar 2008 10:35:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>resit86</dc:creator>
<guid>http://resit86.wordpress.com/2008/03/24/laiklik/</guid>
<description><![CDATA[LAİKLİK Laiklik özünde, din alanı ile dünya ve kamu işleri alanının birbirlerinden ayrılmaları, birb]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>LAİKLİK</p>
<p>         Laiklik özünde, din alanı ile dünya ve kamu işleri alanının birbirlerinden ayrılmaları, birbirine karışmamaları anlamına gelir. Bir yönetim ilkesi ya da devletin niteliklerinden biri olarak kişileri ilgilendiren yönü ile bir dokunulmazlık alanı da çizer; kişilerin dinsel inanç ya da inançsızlıktan , din buyruklarını yerine getirip getirmemekten dolayı kınanmasını, ayırım gözetmemesini, serbestçe ibadet edebilmesini, ibadete zorlanmamasını vb. öngörür.<br />         Bana göre de bu demokratik bir ülkede mutlaka uygulanması gereken bir ilkedir. Çünkü bu ilke, özellikle bugünlerde, globalleşme,  iletişim ve haberleşme kolaylıkları sayesine her gelişmiş veya her gelişmekte olan, gelişmeye çalışan ülkedeki  (Türkiye gibi) bir birey  dinin bir yere kadar fayda getirdiğini ve teknoloji dünyasında da artık eski önemini yitirdiğini, özellikle politika ve siyaset alanında hiç bir etkisi olmadığını , dahası  zararları  olduğunu görebilmektedir. Çünkü bana göre dinlerin tümünü insanoğlu, bazı amaçlarını gerçekleştirmeye  zemin hazırlamak için çıkartmışlardır. Örneğin Hz.Muhammed, yaşadığı çevredeki sorunları görüp bunlara çözüm getirmek için, o zamanki insanların cahilliklerini de kullanarak onları yola getirmeye çalıştı ve nitekim başarılı da oldu uzun bir süreliğine. Yani hukuk biliminin olmadığı zamanlarda, dinin yararı büyüktü, ancak günümüzdeki insanlar – özellikle de devlet için söz sahibi olan otoriteler – dini kullanıp saf, beyni doğuştan yıkanmış  halkı kandırıp  kendi çıkarları doğrultusunda onları oynatıyordu, laiklik ilkesi gündeme gelmeden önce. Fakat laiklik sayesine hukuken de dinin hiç bir sosyal, ekonomik, siyasal  ya da kişisel çıkar sağlamak için kullanılamayacağı ve  halkın din seçimi konusundaki seçimlerinde tamamen özgür olduğu belirtildi.</p>
<p>         Batı toplumlarının ve devlet düzenlerinin laiklik doğrultusundaki evriminin özü, devletin belli bir dini temsil etmekten çıkarılması, din ve devlet ayrıcalığının sağlanması ve devletin her türlü inanç karşısında tarafsız ve eşit davranmasıdır. Bu, öncelikle, devletin belli bir din ya da mezhebe bağlı olmaması; herhangi bir din ya da mezhebin savunuculuğunu ve yayıcılığını yapmaması ve belli bir din ya da  mezhebin örgütlenmesine karışmaması demektir.<br />         Laiklik ilkesine uymayan, onu benimsemeyen toplumlar bence asla ilerleyemezler. Bunun bir nedeni (bana göre!)  zaten dinin başlı başına gerilik olması , bir de dini ön planda tutan ülkelerin –ki böyle ülkelerin gelişmediği her hallerinden belli oluyor- dinlerini yaymaktan başka amaçları pek yoktur, olsa da diğer amaçlara ayıracak ne vakitleri, ne bütçeleri ne de yeterli bilgileri vardır. Onlar ancak geride, dinlerinin ilk ortaya çıktığı zamanda yaşamaktadırlar. Bu da bir devletin ilerlemesini durduracak bir etkendir. Atatürk de bunu farkedip Osmanlı’dan kalma  ve Osmanlı’nın çöküş nedenlerinden biri olan geride kalmayı ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Ancak günümüzde de hala dinine bağlı insanları kullanıp, dinsel vaatler edip  devletin başına geçmek için benzer yollara başvurmakta olan çıkarcılar vardır.<br />         Laik devlet düzeni, din ve ibadet , inanma ve inanmama özgürlüklerini de güvence altına alır. Kişilerin dinsel inançlarını seçmek, bunlarım gerektirdiği bireysel ve toplu ibadetleri yerine getirmek ya da hiçbir dinsel inanç beslememek ve bundan ötürü de kınanmamak konusunda mutlak dokunulmazlığı ve özgürlüğü vardır.</p>
<p>Osmanlı morarşisi, Tanzimat Dönemi’nde değişik din ve mezheplerden uyruklarına yasa önünde eşitlik hakkı tanımakla birlikte yakılana değin din kurumu ve ideolojisiyle iç içe geçmiş bir devlet olma niteliğini korudu.  II. Meşrutiyet’ten sonra ise ulusçuluk akımının ve pozitif bilim düşüncesinin gelişmesi laiklik yolundaki arayışların serpilmesine zemin hazırladı.<br />Cumhuriyet Dönemi’nde ise Atatürk , Meşrutiyetteki zeminden yararlandı, ancak bu seferki eskisinden çok daha iddialı bir atılım olacaktı. Çünkü İslam dini, din ve devlet , ya da din ve dünya işleri ayırımına karşıydı. Yanlızca inanç ve ibadeti değil, toplumsal ve dünyevi alandan uzaklaştırarak bireylerin vicdanlarına itilmesi kolay değildi. Yani laikliği  Türk devletinin hemen benimsemesi zor olacaktı. Fakat Atatürk’ün o zamana kadar, yaptığı yenilikler sonucunda o kadar başarılı olduğu herkesçebiliniyordu bu yüzden umut vardı. Nitekim öyle de oldu. Türk halkı, liderlerine güvendiler ve daha demokratik olup gelişme yolunda önemli bir adım atmışlardır.<br />En son 1953 te yapılan Ceza hukukunda yapılan düzenlemeler sonucunda da , laikliğe aykırı olarak devletin sosyal, ekonomik, siyasi ya da hukuki temel düzeninin kısmen de olan dini inançlara uydurulması amacı ile örgütlenmesini, kişisel çıkarlar için propoganda yapılmasını ya da din duygulanın sömürülmesini cezalandırmıştır.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[DÜNYANIN YEDİ HARİKALARI]]></title>
<link>http://resit86.wordpress.com/2008/03/06/dunyanin-yedi-harikalari/</link>
<pubDate>Thu, 06 Mar 2008 18:59:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>resit86</dc:creator>
<guid>http://resit86.wordpress.com/2008/03/06/dunyanin-yedi-harikalari/</guid>
<description><![CDATA[DÜNYANIN YEDİ HARİKALARI________________________________________İ.Ö 200 yıllarında yaşayan Sidon]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><a href="http://2.bp.blogspot.com/_804XgBPCqJ0/R9BEhDynoSI/AAAAAAAAAJI/ZGDdqOxVwFk/s1600-h/P%C4%B0RAM%C4%B0T.bmp"><img src="http://2.bp.blogspot.com/_804XgBPCqJ0/R9BEhDynoSI/AAAAAAAAAJI/ZGDdqOxVwFk/s400/P%C4%B0RAM%C4%B0T.bmp" border="0" /></a><br /><a href="http://3.bp.blogspot.com/_804XgBPCqJ0/R9BESTynoRI/AAAAAAAAAJA/diBcEXZkzmI/s1600-h/ASMABAH.bmp"><img src="http://3.bp.blogspot.com/_804XgBPCqJ0/R9BESTynoRI/AAAAAAAAAJA/diBcEXZkzmI/s400/ASMABAH.bmp" border="0" /></a><br /><a href="http://1.bp.blogspot.com/_804XgBPCqJ0/R9BEHzynoQI/AAAAAAAAAI4/1EuItU3NkUw/s1600-h/P%C4%B0RAM%C4%B0T.bmp"><img src="http://1.bp.blogspot.com/_804XgBPCqJ0/R9BEHzynoQI/AAAAAAAAAI4/1EuItU3NkUw/s400/P%C4%B0RAM%C4%B0T.bmp" border="0" /></a><br /><a href="http://resit86.wordpress.com/files/2008/03/zeus.jpg"><img src="http://resit86.wordpress.com/files/2008/03/zeus.jpg?w=210" border="0" /></a><br /><a href="http://resit86.wordpress.com/files/2008/03/karya.jpg"><img src="http://resit86.wordpress.com/files/2008/03/karya.jpg?w=210" border="0" /></a><br /><a href="http://resit86.wordpress.com/files/2008/03/c4b0skenderc4b0ye.jpg"><img src="http://resit86.wordpress.com/files/2008/03/c4b0skenderc4b0ye.jpg?w=232" border="0" /></a><br /><a href="http://resit86.wordpress.com/files/2008/03/apollo.jpg"><img src="http://resit86.wordpress.com/files/2008/03/apollo.jpg?w=136" border="0" /></a><br />DÜNYANIN YEDİ HARİKALARI<br />________________________________________<br />İ.Ö 200 yıllarında yaşayan Sidon&#8217;lu Antipater, o dönemdeki yedi görkemli yapıtı &#8220;Dünyanın Yedi Harikası&#8221; olarak adlandırmıştı. Çoğunun kalıntılarının bile yok olduğu günümüzde milyonlarca kişi bu yedi harikanın adını ezbere rahatça sayabilmektedir. Gelin şimdi biz de bu yedi harika nelermiş bir bakalım. </p>
<p>Lindus&#8217;lu Chares tarafından İ.Ö 292 &#8211; 280 yıllarında yapılan 35 metre boyundaki Apollo (Helios) heykeli, İ.Ö 224 yılında bir depremle yıkıldı</p>
<p>Mısır&#8217;ın İskenderiye kenti açıklarındaki Pharos adasında İ.Ö 270 yılında Cnidus&#8217;lu Sostratus tarafından beyaz mermerden inşaa edilen dünyanın ilk deniz feneridir. İ.S 1375&#8242;te bir depremde yıkılmıştır. 1995 yılında yapılan sualtı arkeolojik araştırmalarında İskenderiye Feneri&#8217;nden kalma 75 tonluk taşlar bulunmuştur. </p>
<p> Karya Kralı Mozoleus&#8217;un Mezarı </p>
<p>İ.Ö 325 yılında Halikarnassus&#8217;ta (bugünkü Bodrum) yapılmıştır.</p>
<p>Zeus Heykeli<br />İ.Ö 5&#8242;inci yüzyılda Phidias tarafından Olympia&#8217;da (Yunanistan) yapıldı. Mermer, altın ve fildişi karışımı olan Zeus heykeli, tam 12 metre boyundaydı. Diğer bir adı Jüpiter heykeli olan bu eser, daha sonra getirildiği İstanbul&#8217;da bir yangın sonucu yanmıştır.</p>
<p>Babil&#8217;in Asma Bahçeleri  <br />Babil&#8217;de (Irak) Semiramis&#8217;in Asma Bahçeleri İ.Ö 600 yılında yapılmıştır.</p>
<p>Artemis Tapınağı</p>
<p>Diğer bir adı da Diana Tapınağı&#8217;dır. İ.Ö 350 yılında Efes&#8217;te yapılmıştır. İ.S 262&#8242;de Gotlar tarafından yıkılmıştır.</p>
<p>Piramitler<br /> Mısır&#8217;da, Kahire&#8217;nin güneybatısındaki Gize&#8217;de bulunan Keops, Kefren ve Mikerinos piramitleridir. Büyük Piramit adı da verilen Keops, İ.S 2580 yılında Firavun Rededef döneminde tamamlanmıştır. Özgün yüksekliği 146.5 metredir. Günümüzde ise tepesindeki taşların düşmesinden ötürü 137 metre kalmıştır. Taban çevresi 230 metredir. Yaklaşık 5 hektar yer kaplamaktadır. Her biri 2.5 tonluk 2,300,000 kireç taşı bloktan yapılmıştır. Yapımında 4000 işçinin 30 yıl çalıştığı hesaplanmaktadır. Ağırlığı yaklaşık 5,800,400 ton, hacmi 2,568,000 metreküptür. Bloklardan bazıları 14 ton ağırlığındadır. 1974 yılının Aralık ayında yapılan bir araştırmada, günümüzde yapılsaydı 405 kişinin 6 yıl çalışması ve 1 milyon 130 bin dolar harcanması gerektiği</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>
