<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress.com" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>turkluk &amp;laquo; WordPress.com Tag Feed</title>
	<link>http://en.wordpress.com/tag/turkluk/</link>
	<description>Feed of posts on WordPress.com tagged "turkluk"</description>
	<pubDate>Sat, 05 Dec 2009 23:25:21 +0000</pubDate>

	<generator>http://en.wordpress.com/tags/</generator>
	<language>en</language>

<item>
<title><![CDATA[Türk ırkı=Türk milleti]]></title>
<link>http://caaglarr.wordpress.com/2009/11/06/turk-irkiturk-milleti/</link>
<pubDate>Fri, 06 Nov 2009 23:09:13 +0000</pubDate>
<dc:creator>Nn</dc:creator>
<guid>http://caaglarr.wordpress.com/2009/11/06/turk-irkiturk-milleti/</guid>
<description><![CDATA[Şimdiye kadar millet’in umumî bir tarifi yapılmamıştır. İçtimaiyat alimleri bu hususta bir şeyler ge]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Şimdiye kadar millet’in umumî bir tarifi yapılmamıştır. İçtimaiyat alimleri bu hususta bir şeyler gevelemişlerse de “içtimaiyat”ın ilim olduğunu iddia etmelerine rağmen ilmî bir millet tarifi yapamamışlardır. Bunun sebebi her milletin başka türlü olması ve bundan dolayı başka bir tarife muhtaç bulunmasıdır.<br />
<img class="aligncenter size-medium wp-image-1258" title="Turkish_flag eski copy" src="http://caaglarr.wordpress.com/files/2009/11/turkish_flag-eski-copy.jpg?w=300" alt="Turkish_flag eski copy" width="300" height="226" />Almanlar milliyette ırkı temel sayıyorlarsa bunun sebebi bir Cermen ırkının var olması ve Alman milletinin kuruluşunda esas rolün Cermen ırkında bulunmasıdır. Fransızlar milliyetlerini inkar ediyorlarsa bu, onların başlangıcı bir tek ırka dayanmadığı içindir.</p>
<p>Bugün ya millet kelimesinin her millet için ayrı bir mana ifade ettiğini kabule yahut da millet dediğimiz birçok cemiyetlerin millet olmadığını söylemeğe mecburuz.</p>
<p>Millet için ırkı esas kabul edersek Fransızlarla Amerikalılar, dil ve kültürü kabul edersek Belçikalılarla İsviçreliler ve hatta Çinliler, vatanı kabul edersek Yahudiler bir millet değildir. O halde millet nedir? Burada önce şunu kabul etmeliyiz: Bizce yalnız Türk milleti vardır. Bunun için de yalnız onun tarifini yapmak lazımdır. Başkaları bu tarifin çerçevesine sığsa da sığmasa da ehemmiyeti yoktur. Türkler için milliyet her şeyden önce bir kan meselesidir. Yani Türküm diyecek olan adam Türk neslinden olmalıdır. Türk nesli de tarihten malûm ve meşhur olan Türklerdir. Sibiryanın buzlu bir bucağında yaşıyan bir Saka veya Litvanyanda yaşıyan bir Kıpçak Türk’tür. Sakanın dili bize pek aykırı gelebilir. Litvanyalı Kıpçak çoktandır öz dilini unutup Litvan diliyle konuşmuş olabilir. Fakat onlar kanca Türk oldukları için Türk’türler. Bunun için biz onlara bir yakınlık duyarız. Fakat yabancı kan taşıyan bir insan Türkçe’den başka dil bilmese bile, o Türk değildir. Bunu şöyle bir misalle izah edebiliriz: Memleketimizde epeyce zenci vardır. Bunların hepsi Türkçe konuşur. Bazılarının dili tam bir İstanbul şivesidir. Başka dil bilmezler. Kanun bakımından da Türk sayılırlar. Fakat onlar Türk müdür? Bir Türk köylüsü onun Türk olduğuna kat’iyen inandırılamaz. Hakikatte de onun Türk olduğunu iddia etmek gülünçtür. Zaten memlekette herkes bunlara Arap der, geçer. Türk kanına yabancılığı bakımından bir İngiliz, bir Yahudi, bir Çerkes, bir Arnavut, bir Kürt veya bir Lâzdan farkı olmayan zencilerin, sırf tabiat ona kara damga vurdu diye Türk olmadığı ittifakla kabul olunuyor da, dış şekilleri Türk’e benziyen başka yabancılar neden Türküm diyince Türk sayılıyor? Madem ki zencinin Türklüğünü kimse kabul etmiyor, o halde şekli Türk’e benziyen yabancı da Türk değildir. Mesele yalnız dış şekil meselesi olsaydı zenciyi Türk saymayıp ötekini saymak belki doğru olurdu. Fakat mesele bir iç meselesidir. Zenci, Türk’e olan sadakatinde ötekilerden, muhakkak ki, daha samimidir. Fakat mesele bir iç meselesi olduğu için Türk’e şeklen benziyenlerden daha çok sakınmak lazımdır. Malum ya: yılanın bile en tehlikelisi bulunduğu yerle aynı renkte olanıdır.</p>
<p>Türk’e düşman olanlar ve bunu açıkça söyliyenler Türkler için o kadar tehlikeli değildir. Asıl büyük tehlike Türkümsü olan yabancılardır. Bunlar iyi Türkçe konuştukları ve çok defa Türkçe’den başka dil bilmedikleri için Türk’ten ayırt edilemezler. Fakat kanlarının başka olduğunu ya bilir, ya da sezerler. Onun için bunlara Türkümsü diyorum. Bunlar dalkavuktur, yalancıdır. Yüze gülerler. Türklüğe zararlı fikirler bunlar arasında revaçtadır. Türk olmadıkları için ufak bir şahsi menfaat uğrunda Türk’e içten içe kötülük eden fikirlere ve teşkilatlara bağlanmaktan çekinmezler. Türkümsülerin, icabında Türk’e nasıl fenalık ettikleri hakkında yüzlerce misal söyleyebiliriz. Bunu tarihi delillerle de ispat etmek kolaydır: Balkan Savaşında Sırplara yenilmemizin sebebi Arnavutların ihaneti değil miydi? Selanik’teki 40 bin kişilik ordumuz neden mukavemet etmeden Yunanlılara teslim oldu? Çünkü o ordunun kumandanı olan Tahsin Paşa Arnavuttu. Halbuki Edirne’deki 12 bin kişilik ordumuz aylarca ve yüzümüzü ağartan bir kahramanlıkla dayandı. Çünkü Edirne Kumandanı Şükrü Paşa Türk’tü.</p>
<p>Abdullah Cevdet bu milletin iki sağlam dayanağı olan milliyet ve din mefhumlarını yıkmağa neden çalıştı? Çünkü o bir Kürt milliyetperveriydi. Türklüğü kürtlükle yıkmanın imkansız olduğunu anladığı için hars ve ilim yoluyla yıkmağa çalışıyordu. Rıza Tevfik memlekete niçin ihanet etti? Çünkü babası Arnavut anası Çerkes olan bir melezdi. Ali Kemal neden düşman için çalıştı? Çünkü dedesi ermeni dönmesiydi. Kurtuluş Savaşında ufak bir menfaat meselesi yüzünden çeteci Etem niçin Yunanlılarla birleşti? Çünkü Çerkesti. Ahmet Cevat neden mütareke yıllarında Türkçülüğün aleyhinde olduğu gazetelerde yazdı? Çünkü Giritli idi&#8230;</p>
<p>Buna dair misalleri biz daha yakın tarihten de alabiliriz. Kazım Kara Bekir Paşa’nın yetiştirdiği çocuklar arasında aslı ermeni olan birinin yüksek tahsilini bitirdikten sonra ihanet ettiğini hepimiz işittik. Üniversitedeki Yahudi dönmesi profesörlere “biz de Türk değiliz sizin gibi Yahudiyiz” dedikleri de bir emrivakidir. Gaziye suikast hazırlayan Ziya Hurşit lazdı. Gaziye bilfiil ateş etmek için de koca İzmir’de bula bula bir lazla bir gürcü bulmuşlardı.</p>
<p>Bütün bunları gördükten ve daha ufak nice misallerine şahit olduktan sonra insanın Türkümsülere inanması için ancak aptal olması lazımdır. Filvaki bu Türkümsüler her yerde mübalağa ile Türklük için bağırırlar. Fakat bu, bugün Türklüğün kuvvetli oluşundandır. Yarın ilk kara günümüzde onlar yine bize ihanet edeceklerdir. Onlara bunu yaptıran damarlarındaki kanın bozukluğudur. Binaenaleyh ihanetlerini tabii görmek lazımdır.</p>
<p>Birinci dil kurultayında Türklük lehinde palavra atanlar hemen hemen ekseriyetle Türkümsülerdir. Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti diye bağırırken şivelerinden Arap veya Arnavut olduğu anlaşılan bu gösteriş kahramanları yanında hakiki Türkler daima sessiz kaldılar. Onun için bizce anlaşılmıştır ki Türk olmak için kanı Türk olmaktan başka çıkar yol yoktur ve olamaz da&#8230;</p>
<p>Yukarıda birçok Türklüğe ihanet misalleri saydık. “Sanki hakiki Türklerden ihanet eden yok mudur?” diye bir itiraz suali sorulabilir. Fakat bu pek zayıf bir itiraz olur. Çünkü her milletin içinde sütübozuklar bulunmakla beraber Türkiye’de Türk ve Türkümsülerin sayı nispetiyle ihanet edenlerin nispeti mukayese olunursa bu nispetin daima Türkler lehinde pek büyük bir fark göstereceği meydana çıkar.</p>
<p>Türkümsüler birkaç göbek ilerki babalarının Türk’ten başka bir şey olduğunu bilmeyip kendilerini öz Türk sansalar da yine Türk değillerdir. Çünkü Türklük yalnız manevi-ahlaki değil, aynı zamanda maddi (yani fizik, fizyolojik, fizyonomik ve antropolojik) bir şeydir.</p>
<p>Türk olmak için Türk ırkının maddi ve manevi hasletlerini tevarüs etmek icap eder. Binlerce yıllık tarihi hayatların milletlere verdiği bir terbiye vardır ki o öyle birkaç yılda ve hatta asırda elde edilemez. Asırlardan beri kılıç sallamış ve ömrünü er meydanında geçirmiş Türk milletinin bir çocuğu ile asırlardan beri sahtekarlık ve dolandırıcılıkla yaşamış Yahudi milletinin bir çocuğu nasıl müsavi olabilir? Aynı günde doğan bir Türk çocuğu ile bir Yahudi çocuğunu aynı terbiye müessesine alıp ikisine de yalnız esperanto dili öğretseler ve aynı şartlar altında aynı terbiyeyi verseler bile muhakkak ki Türk çocuğu yine yiğit, Yahudi yine korkak olacaktır. Türk çocuğu yine doğru, Yahudi yine sahtekâr yetişecektir.</p>
<p>Türk ordusunda en seçme ve kahraman unsur daima Kastamonu, Çankırı, Taşköprü, Tosya ve havalisinde yetişen neferlerdir. Niçin? Çünkü buradaki Türkler Orta Asya’dan nasıl geldilerse öyle kalmışlar, hiç karışmamışlardır. Savaş meydanlarında yüzde hesabıyla en çok şehit düşenler de bunlardır. Halbuki Kastamonu ve civarı köylüsü ne gösterişsiz mahluktur.</p>
<p>Demek ki Türk vatanı için kendisini harcıyan hep Türkler olduğu gibi en sakınmadan harcıyanlar da en karışmamış Türkler oluyor.</p>
<p>Türklükte dil meselesi kandan sonra gelir. Şüphesiz ki her Türk’ün dili Türkçe olmalıdır ve olacaktır. Fakat yabancı çokluklar arasında kalarak dilini kaybeden, lâkin Türk olduğunu unutmıyan bazı su katılmamış Türkler vardır ki yabancı dillerine bakarak bunları Türklükten çıkarmak doğru olmaz. Türkiye’nin doğu ve cenup sınırlarında Kürtçe veya Arapça ve Lehistanda Lehçe konuştuğu halde Türk olduğunu söyliyen ve tarihi menşelerince Türk soyundan gelen, antropoloji bakımından da mükemmel Türk olan insanlar hiç şüphesiz Türk’türler.</p>
<p>Bazılarının söylediği gibi milliyet yalnız anlaşma vasıtası olan dil’in birliği ile izah edilseydi bir İstanbul Yahudisinin bize bir Kırgızdan daha yakın olması lazım gelirdi. Halbuki bütün kanunlara, siyasi ve içtimai hadiselere, propagandalara rağmen biz Kırgızı kardeş, Yahudiyi de köpek çıfıt olarak tanıyoruz. Çünkü Kırgızın damarındaki kanın kendi damarımızdaki kan olduğunu, Yahudinin ise bize düşmanlıkla yuğurulduğunu biliyor, seziyoruz.</p>
<p>Türk milliyetindeki dilek birliği üçüncü derecede değerli bir meseledir. Bazı zamanlarda bazı Türk zümrelerinde dilek aykırılığı olması onların bir tek millet olmalarına engel değildir. Bu dilek ayrılığı, çok defa, türlü Türk zümrelerinin başında bulunan başbuğların zorla yarattıkları yapmacık ve geçici bir nesnedir. Bugün türlü Türk zümreleri arasında dilek ayrılığı olsa bile, Türkler ya bunun güçsüzlük doğurduğunu görerek dileklerini birleştirecekler, yahut da içlerinden en kuvvetli zümre ötekilerini de zorla kendine bağlıyarak Türkleri tek dileğe doğru yürütecektir. Türk tarihinde bu daima böyle olagelmiştir. Nitekim Gazinin kudretli şahsiyeti Türk milletine bir dilek birliği kurmamış olsaydı muhakkak ki Türkiye’de türlü türlü zümreler bulunacaktı.</p>
<p>Türk milliyetinde menfaat birliği meselesi ise ağza bile alınamaz. “Aynı çanaktan yalıyanların bir millet olduğu” hakkındaki düşünceleri reddettikten sonra menfaat birliği solda sıfır kalır. Bir Kazakla bir Konyalının menfaatlerinde ne birlik vardır? Halbuki bunlar bir milletin çocuklarıdır. Bir Erzurumlu ile bir İzmirlinin menfaatleri arasında da bir iştirak yoktur. Her ne kadar bazı marksistler Kurtuluş Savaşını iktisadi bir hareket olarak izah etmek gibi Yahudice düşünüyorlarsa da Erzurumlu askerin İzmir için ölmesi kendi istihsal maddeleri ihraç iskelesi olan İzmir’i kaybetmek kaygısı dolayısıyla değildir. Bu tamamı ile duyguya ait bir meseledir; bir kan meselesidir.</p>
<p>Bundan başka, madem ki bütün Türkler birleşecektir, şu halde onların arasında uzak veya yakın bir menfaat birliği de kurulacak demektir. Zaten Türkler arasında bir de menfaat birliği vardı ki o da hepsinin aynı düşmanlar tarafından aynı tehlikelere maruz kalmış olmasıdır. Türk milletinin münevverleri sezmese bile hakikat şudur ki Türklere birleşerek birbirlerine dayanamazlarsa mutlaka yok olacaklardır. Çünkü kırk milyonluk Türk milleti küçük küçük parçalara bölünmüş ve her parça büyük, iştahlı, ileri teknikli ve yüksek harslı düşmanlar tarafından çevrilmiştir.</p>
<p>***</p>
<p>Şimdi, şu neticeye varıyoruz demektir:</p>
<p>Türk olmak için önce kanı Türk olmak lazımdır.<br />
Ondan sonra dili Türk olmak lazımdır.<br />
Ondan sonra dileği Türk olmak lazımdır.</p>
<p>Kanı Türk olan fertlerden bir Türk milleti bugünkü melez topluluktan, şüphe yok ki, kat kat kuvvetlidir. Bu, kanı Türk olan fertlerin dilleri de Türk olursa (başka bir ihtimale göre hepsi aynı ağızla konuşan Türkler olursa) o millet daha güçlü bir millet olur. Üstelik bir de bu milletin fertleri dilek birliğiyle birbirlerine bağlıysa, bu ülkücü (=mefkûrevi) bir millet demektir. Sayıca azlık bile olsa dünyanın en güçlü milletidir.</p>
<p>Orkun, 16 Temmuz 1934, Sayı: 9</p>
<p>TÜRKLER HANGİ IRKTANDIR?</p>
<p>Son zamanlarda bazı gazete ve mecmualarda, Türklerin mensup olduğu ırk hakkında bazı yazılar çıktı. Bunların hülâsası şudur:</p>
<p>“Türkler Sarı Moğol ırkından değil, beyaz aryanî ırkındandır.”</p>
<p>İlim yolu ile söylenmek istenen ve fakat objektif esaslara istinat etmiyen bu hükümler hakkında düşündüklerimizi ve bugün bilinen şeyleri söylemek istiyoruz:</p>
<p>1- Bugün insan zümreleri artık renklere göre değil, dillere göre tasnif olunuyor. Eskiden beyaz ırk namı altında toplanan Aryanilerle Samilerin birbirinden çok uzak olduğu, keza eskiden sarı ırktan sayılan Türk ve Moğollarla Çinlilerin hiçbir ırkî yakınlığı olmadığı artık bugün herkes tarafından kabul edilmiştir.</p>
<p>2- Eskiden Türkler, sarı ırkın Ural – Altay zümresinden sayılır ve bu zümreye, Türkler, Moğollar, Tonguzlar, Finler ve Macarlar sokulurdu. Bugün Fin ve Macarların yakın akrabalığı ispat olunmuş ve hatta Fin, Eston ve Macarlardan mürekkep bir Fin – Ogur teşekkül etmişse de Türk, Moğol ve Tonguzların bunlarla akrabalığı ispat olunamamıştır.</p>
<p>3- Diğer taraftan Türklerle Moğolların bir asıldan geldiği kat’i suretle ispat olunmuş ve Tonguzların bu zümreye iltihakı için, muvaffakıyetli mesaiye başlanmıştır. Hatta şimdiye kadar sadece Türk sayılan Çuvaşların da Türklükle Moğolluk arasında olduğu anlaşılmıştır.</p>
<p>4- Türkler ve Moğollarla Aryaniler arasında ise şimdiye kadar hiçbir yakınlık gösterilmemiş ve ispata kalkışılmamıştır.</p>
<p>***</p>
<p>Türklerin aryani ırkından olduğu hakkındaki yanlış düşüncelerin niçin kabul edilmek istendiğini bilmiyoruz. Sanırız ki, Moğolların vahşi ve barbar, Aryanilerin ise medeni olduğu hakkındaki eskimiş telakkiler buna sebep oldu. Bu telakki bazan o kadar garip şekiller aldı ki, Kürtler hakkında bir seri makale neşreden bir zat, kendisine göre saydığı bir takım delillerden sonra “Kürtlerin de Türkler gibi Aryani ve Türk cinsinden olduğunu” ilan etti.</p>
<p>Bu meseleyi yalnız hissi düşüncelerin mahsulü de telakki edemeyiz. Vahşi Moğollarla akraba olmamak için, Turancılık inkar ediliyorsa, Çingenelerin de mensup olduğu Aryani ırkına girmek hislerimizi daha çok incitmez mi?</p>
<p>Moğol, ne kadar medeniyetsiz ve barbar olursa olsun, hiç olmazsa hakiki bir askerin meziyetlerine maliktir. Halbuki, Türk-Moğol akrabalığı bugün ilmi bir hakikattir. Bunları tarihleri ve kanları o kadar birbirine karışmıştır ki, ayrı ayrı tetkik edilmelerine imkan yoktur. Aynı adı taşıyan kabilenin yarısı Türkçe, yarısı Moğolca konuşuyor. Hatta bazan tarihin bir devresinde Türkçe konuştuğu halde bir zaman sonra Moğolca konuşan ve yahut her iki dili birden kullanan kabileler görüyoruz. Nitekim, Çingiz Han Moğollaşmış bir Türk’tü. Aksak Temür ise, Türkleşmiş bir Moğoldu.</p>
<p>***</p>
<p>Tarih tetkikatı ilerledikçe, Türklerin ve Moğolların barbarlığı hakkındaki telakkilerin çok mübaleğalı olduğu meydana çıkıyor. Bunların yaptıkları fütuhatın da büyük medeni neticeleri olduğu anlaşılıyor.</p>
<p>Türklerin Aryani sayılması neticesinde meydana çıkan telakkilerden biri de Hititlerin Türk olmasıdır. Bunu ileri süren nazariyeciler, Türklerin Anadoludaki eskilikleri ispat etmek ve bir veraset hakkı bulmak istiyorlar. Şüphesiz hissi cihetten bunu hepimiz isteriz. Fakat ortadaki hakikat şudur: Hititlerin abideleri okunmuş ve bunların Türk değil, Aryanî oldukları anlaşılmıştır. Hititlere intisap için Aryaniliği kabul ise, bizim için çok tehlikeli bir yoldur. Bir defa ırkımızın antropolojik hususiyetleri hiç de Aryanîlere uymaz. Hatta bizim antropolojik hususiyetlerimizi inkar ederek Anadolu Türkünü eski Yunanlıların bekayası diye göstermek isteyenlere faydalı bir zemin hazırlamış oluruz. Bugünün ilmî hakikatlerine dayanarak, düşüncelerimizi şöyle hulâsa edebiliriz:</p>
<p>Türkler için yabancı kavimlerin medeniyetine sahip çıkmaya lüzum yoktur. Biz, bizzat kendi yarattığımız medeniyeti tamamen meydana çıkarabilirsek vazifemizi yapmış oluruz.</p>
<p>Bugün medeni bir millet olarak yaşamak için, İsa’dan önceki asırlarda bir medeniyet yaratmış olmaya lüzum yoktur. Nitekim, bugünkü Avrupa milletlerinin hiç biri böyle eski bir medeniyete sahip değillerdir. Garbın medeniyette şarka üstün gelmesi 16’ıncı asırda başlamıştır. Eğer bilmediğimiz vesika ve deliller mevcut da bunlara müstenit yeni ve orijinal bir tez müdafaa edilmek isteniyorsa, şüphesiz bunun da yeri gazete sütunları değildir.</p>
<p>Böyle yazılar gençlerimizi ve henüz Türk tarihi ile yakından ve derinden alakadar olmayan kardeşlerimizin fikirlerini bulandırır. Mazimize karşı, itimat hislerini azaltır. Mevcut hakikatlere de şüphe ile bakmasına sebep olur. Bunun için Türk yavrularına gayet açık olarak söylemeliyiz ki: “Senin ataların çorak topraklarda, sert iklimlerde ve kalabalık milletlerin arasında yaşadığı için, mükemmel asker olmuş ve ömrü tabiatla ve milletlerle savaşarak geçmiştir. Buna rağmen fırsat bulduğu zaman, yüksek medeniyetler kurabilmiştir. Fakat askerlikte kazandığı yüksekliği, henüz medeniyet sahasında göstermeğe vakti olmamıştır.”</p>
<p>Bu halde, bizim anamız olan ırkın adı nedir?&#8230; Buna Altay ve Turan ırkı diyorlar. Biz bu ana ırktan türiyen ve sonra onun ayrıldığı şubelerden birini teşkil eden bir koluz. Aryanî olmadığımız ise, şarkî Türkistan’da bulunan resimler ve elde edilen Türk heykelleri ile de meydana çıkmıştır. Bu resimlerden mühim bir kısmı Alman âlimleri tarafından neşredilmiştir. Onlarda, Türk, Çinli, İranlı ve Hintli simaları gayet karakteristik bir suretle birbirinden ayrıdır. Bu mukayese de Aryanî olmadığımıza son ve müsbet bir delil teşkil eder.</p>
<p>Atsız Mecmua, 1931, Sayı: 6﻿</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kırım'da Aydın Kırımı ]]></title>
<link>http://caaglarr.wordpress.com/2009/11/06/kirimda-aydin-kirimi/</link>
<pubDate>Fri, 06 Nov 2009 09:59:01 +0000</pubDate>
<dc:creator>Nn</dc:creator>
<guid>http://caaglarr.wordpress.com/2009/11/06/kirimda-aydin-kirimi/</guid>
<description><![CDATA[Sürgünler, hapisler, zoralımlar, en acımasız ulusal ve dinsel baskı yöntemleri, asimilasyon politika]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Sürgünler, hapisler, zoralımlar, en acımasız ulusal ve dinsel baskı yöntemleri, asimilasyon politikaları ve sonuçta “aktopraklara” yani Osmanlı Devleti’ne sığınmak üzere yola çıkan ancak yaklaşık yarısı Karadenizin azgın dalgalarına kurban verildikten sonra diğer yarısı hedefine ulaşabilen Türklerin sayısı ise yüzbinlerle&#8230;</p>
<p><span style="color:#ff0000;"><img class="aligncenter size-medium wp-image-1332" title="kirimbayrak" src="http://caaglarr.wordpress.com/files/2009/11/kirimbayrak.gif?w=300" alt="kirimbayrak" width="300" height="200" /><br />
KIRIMLI AYDINLARIN SORUNLARI ÜZERİNE ÖZELEŞTİRİ :</span></p>
<p>KIRIM’ DA AYDIN KIRIMI</p>
<p>Dr. Necip Hablemitoğlu</p>
<p>10 Nisan 1783!.. Kırım’ın Rus egemenliğine girdiği bu meş’um günde, işgalci Rus orduları komutanı General Potemkin’in emriyle öldürülen Türklerin sayısı 30.000 (1)&#8230; Sürgünler, hapisler, zoralımlar, en acımasız ulusal ve dinsel baskı yöntemleri, asimilasyon politikaları ve sonuçta “aktopraklara” yani Osmanlı Devleti’ne sığınmak üzere yola çıkan ancak yaklaşık yarısı Karadenizin azgın dalgalarına kurban verildikten sonra diğer yarısı hedefine ulaşabilen Türklerin sayısı ise yüzbinlerle. Böylece bir toplumun başta aydınları olmak üzere önemli bir kısmı, baskı, devlet eliyle terör ve tehcir politikalarıyla safdışı bırakılıyor (2)&#8230; Çarlık hükûmetlerinin kültürel imha politikası sonucu verilen kayıpların yani yokedilen tarihi-mimari ve kültürel varlıkların ise haddi-hesabı bilinmiyor (3)&#8230; Elbette bu sayılanlar Çarlık dönemindeki Türk kayıplarını ifade etmekten çok ama çok uzak!&#8230; Bilinen şu ki, Çarlık hükûmetleri, Osmanlı ülkesi ile sınır bölgesindeki bu “güvenilmez” topluluğu, Kırım’da tutmamakta kararlıydı&#8230;</p>
<p>Buna karşılık, Kırım Türklerinin en büyük şansı ise, Gaspıralı İsmail Bey gibi bir aydın öndere sahip olmasıydı&#8230; Aktopraklara yönelik göçü durdurarak Kırım’daki örtülü etnik temizliğin önüne geçen; “Tercüman” gazetesi ve ek yayınları vasıtasıyla sadece Kırım’da ve diğer Rus esiri Türk topluluklarında değil, tüm Türk Dünyasında Türklük ve dayanışma bilincini uyandıran; önderlik ettiği eğitim reformu ile çağdaşlaşma ve batılılaşma yolunu açan; legal ve illegal siyasal kongrelerle örgütlenme sürecini başlatan; Türk kadının toplumsal ve siyasal hayata katılımını gerçekleştiren Gaspıralı İsmail Bey, başlıbaşına Rus asimilasyonuna direnişin adeta simgesiydi&#8230;</p>
<p>1917 İhtilâli gerçekleştiğinde, başta Kırım olmak üzere Rus esiri Türk toplulukları, kendi geleceklerini belirlemek amacıyla birdizi yerel ve genel nitelikte kongre gerçekleştirmişlerdi (4). Sonuçta, müşterek hareket yerine her Türk topluluğunun kendi bağımsızlığını kurtarma çabası içine girmesiyle, başta Kırım, Azerbaycan, Türkistan, İdil-Ural ve İç Rusya bölgelerinde ayrı ayrı cumhuriyet ve muhtar hükûmetler kurulmuştu (5). Ekim ihtilâli ile Bolşeviklerin Rusya’daki iktidara elkoymasından sonra, komünist liderler, ilk etapta eski Çarlığın siyasal sınırlarına sahip olabilmek için ikiyüzlü bir taktikle sözkonusu Türk topluluklarına “zeytin dalı” uzatmışlardı:</p>
<p>“Cami ve mabetleri Çarlar tarafından tahrip edilen, örf ve âdetleri Rusya zalimleri tarafından ayaklar altında çiğnenen siz ey Rusya Müslümanları, İdil boyu ve Kırım Tatarları, Sibirya ve Türkistan’ın Kırgızları ve Sartları, Cenubi Kafkasya’nın Türkleri ve Tatarları, Kafkasya Dağlıları ve Çeçenler! Bundan böyle sizin din ve âdetleriniz, sizin milli ve medeni müesseseleriniz hür ve masun olarak ilân ediliyor. Sizin buna hakkınız vardır. Milli hayatınızı bütün manasıyla hürriyetle tanzim ediniz, bu hakkınızdır&#8230; Biliniz ki, gerek sizlerin ve gerekse bütün Rusya’da yaşayan milletlerin haklarını inkılâp ve sovyetler himaye ve müdafaa etmektedir. Bu inkılâba ve onun hükûmetine yardım ediniz&#8230; Arkadaşlar!.. Yükselttiğiniz bayrakla, her mahkûm millete hürriyet götürüyoruz&#8230; Müslümanlar!.. Biz sizden maddi ve manevi yardım bekliyoruz” (6).</p>
<p>Çok değil, kısa bir süre sonra, komünist liderlerin ne denli yalan söyledikleri görülecekti. Örneğin, bizzat Lenin ve Stalin tarafından kaleme alınan 15 Kasım 1917 tarihli beyannamede, Rusya’daki ulusların eşitlik, egemenlik ve bağımsız devlet kurma hakkından sözedilmekteydi. Ancak bu hak, sadece proleterya sınıfına tanınıyordu. Oysa, Türk bölgeleri, geçmişte kasden geri bırakıldığı, sanayileşmesine izin verilmediği için proleteryaya yani işçi sınıfına sahip değillerdi. Dolayısıyla da sözkonusu haktan peşinen mahrum bırakılıyorlardı. Sahtekârlığın püf noktası işte buradaydı&#8230; 1918 Yılına girildiğinde, Sovyet komünizminin Çarlık faşizminden hiç de farklı olmadığı, aksine yöntemleri itibariyle çok daha acımasız, daha pervasız ve de sadece Türklük değil, insanlık düşmanı da olduğu anlaşılacaktı&#8230;</p>
<p>İLK KURBAN: ÇELEBİ CİHAN</p>
<p>Kırım Türkleri, Çarlık istibdadının çöktüğü 1917 İhtilâlinin henüz başlarında, 25 Mart 1917 tarihinde, Akmescit’te büyük bir kongre gerçekleştirmişlerdi. Kırım’ın her yerinden gelen 1500’ü delege toplam 2000 kişinin katıldığı bu kongrede, Kırım Türklerine bağımsızlık yolunu açan çok önemli kararlar (7) alınırken, bu kararları hayata geçirmek üzere geçici bir hükûmet görevini üstlenecek olan “Kırım Müslümanları Merkezi İcra Komitesi” de oluşturulmuştu (8). İşte, Çelebi Cihan, bu Komitenin Başkanı ve Kırım (Polonya-Litvanya dahil) Başmüftüsüydü (9).</p>
<p>Çelebi Cihan, bağımsız bir devlet yapılanması yolunda atılabilecek her türlü adımın sorumlusuydu. Üstelik, Cafer Seydahmet, Hasan Sabri Ayvaz, Seyit Celil Hattat, Abdülhakim Hilmi, Cafer Ablay, Şefika Gaspıralı, İlhamiye Tuktar, Ayşe İshaki gibi iyi yetişmiş, aydın ve inançlı bir kadroya da sahipti. K.M.M.İ.K.’nin 25 Nisan 1917’de Rusya’nın bir Halk Cumhuriyeti esasında kurulmasını, topraklı-milli muhtariyetlerin tanınmasını isteyen bildirisi, bütün Rusya’dan ses getirmişti (10). Kırımlı liderler, 1-11 1917’de Moskova’da toplanan “Bütün Rusya Müslümanları Birinci Kongresi”nde, “Federasyon”, “Kadın Hakları”, “Milli Şura” gibi konularda çağdaş ve milliyetçi bir tutum sergilerken, Türkçü bir bakış açısıyla da Rusya’daki Türk toplulukları arasında işbirliği ve dayanışmadan yana olduklarını ortaya koymuşlardı (11). Çelebi Cihan ise, Kırım Başmüftüsü sıfatıyla Temmuz ayının ikinci yarısında Kazan’da toplanan “Müslüman Din Adamlarının Kongresi” (Ulema Kongresi)ne katılmış; aynı tarihlerde yine Kazan’da cereyan eden “Bütün Rusya Müslümaları’nın İkinci Kongresi” ile “Bütün Rusya Müslümanları Birinci Askeri Kongresi”nde temaslarda bulunma ve ilişkileri geliştirme fırsatını yakalamıştı (12). Bu ve benzeri faaliyetleri dolayısıyla, Kerenski Hükûmeti’nin yakın izlemeye aldığı Çelebi Cihan, Kazan dönüşünde, Tavrida Valisi (Vilâyet Komiseri) Bogdanof tarafından 23 Temmuzda tutuklanmıştı. Bu Çelebi Cihan’ın Ruslar tarafından ikinci kez tutuklanmasıydı (13). Haberin duyulmasından sonra, Kırım’ın her yerinden Akmescit’e gelen Türkler Vilayet Binasının etrafını kuşatmıştı. Hükûmete protestolar yağarken; Kazan’da devam etmekte olan üç kongreye mensup delegeler bu haber üzerine müşterek bir oturum yapmışlar ve ortak bir deklerasyon yayınlayarak Başbakan Kerenski’den Çelebi Cihan’ın serbest bırakılmasını, valinin azledilmesini istemişlerdi (14). Sonuçta, Çelebi Cihan serbest bırakılırken, Valiye işten elçektirilmişti.</p>
<p>Çelebi Cihan’ın yönetimindeki K.M.M.İ.K., eğitim işleri başta olmak üzere hemen her alanda yeniden yapılanmaya gitmiş; kadınlar, işçiler, öğretmenler, gençler dahil toplumun tüm kesimlerinde örgütlenmeyi gerçekleştirmişti (15). Bu suretle halkın politik bilinçlenme sürecini hızlandıran Çelebi Cihan ve kadrosu, 1 Kasım’da Akmescit şehrinde Kırım Türkleri’nin II. Kongresi’ni toplayarak KURULTAY toplama kararını çıkartmışlardı (16). 17 Kasım’daki genel seçimlerin ardından, 26 Kasım’da Kurultay’ın muhteşem bir törenle açılışı yapılmıştı (17). Çelebi Cihan, Kurultay’ın ilk gününde yapılan seçimlerde, Şefika Gaspıralı ile birlikte Başkanlık Divanı üyeliğine, akabinde de Kırım Anayasası’nın kabulü ve Kırım Halk Cumhuriyeti’nin ilânından ve de Kurultay’ın Parlamento’ya dönüştürülmesinden sonra Milli Hükûmetin Başkanlığına (İdare-i Milliye Reisliği) seçilmişti (18).</p>
<p>Kırım’daki Milli Hükûmetin “Milli Ordu”nun teşkili kararının ardından, 18 Ocak 1918’den itibaren Bolşevik saldırıları başlamıştı. Yaklaşık 30.000 Bolşevik bahriyeli, piyade ve milisinin yürüttüğü kitle terörüne yönelik saldırılar kapsamında, çok sayıda Türk askeri ve sivili şehit düşmüş; esir düşen bir o kadarı da işkenceyle öldürülmüştü (19). Albay Ali(yef), Miralay Osman Binaslan, Yüzbaşı A. Bayburtlu ve Burnaş(ef)’in de dahil olduğu 125 subayın cesetleri parçalanmıştı (20). Öldürülenlerin kafaları kesilerek çit kazıklarına geçirilmiş ve Akmescit tren istasyonunun pencerelerinde teşhir edilmişti (21). Tutuklananlar arasında Çelebi Cihan da bulunmaktaydı. Aluşta yolunda bolşevikler tarafından tanınarak tutuklanan Çelebi Cihan, önce Akmescit Belediye Binasına hapsedilmiş, oradan da Akyar’daki Bolşevik Askeri Garnizonu içindeki hapisaneye getirilmişti. Olayların en yakın görgü tanıklarından Şefika Gaspıralı, o acılı günleri hâtıralarında şöyle anlatıyordu:</p>
<p>“23 Şubat 1961&#8230; Çelebi Cihan Efendinin ölümünden tam 43 sene geçiyor&#8230; Ölümünden dedim, şehit edilmesi ve ebedileşmesinden&#8230; Kurultay selâhiyetini Parlamentoya devrederek tatile girmişti. Akyar’dan da (Sivastopol) üzücü ve endişeli haberler gelmekte idi. Donanma efradı kâmilen bolşevikti ve Akyar ile sair şehirlerde faaliyete geçmiş, tevkif, idamlar almış yürümüştü. Kırım’ı tamamile elegeçirmeye hazırdılar. Kırım Milli Parlamentosunu tanımadıkları gibi mevcudiyetine de tahammül edemeyecekleri âşikârdı. Bu son günlerimizdi artık! Parlamento olağanüstü toplantıya davet olundu. Akşama kadar müzakere, istişare ile günü geçirmiştik.</p>
<p>&#8230; Akşam olmuştu artık.. dağılıyorduk. Bu ara Çelebi Cihan Efendi, Bekir Odabaş, Dost Mambet Hacı, Veli İbrahim ve beni dinlenme odasına davet etti. Asabı gergin, bitkin halde idi. Çelebi Cihan Efendi: ‘Çaresiz haldeyiz. Türkiye’ye geçmek ve oradan Kırım’ın kurtuluşu için çare aramak, askeri yardım temin etmek için uğraşmak lâzım’ diyordu. Bana, kendisi ile birlikte Türkiye’ye tayyare ile gitmeye razı olup olmayacağımızı sordu. Konuştuk, düşündük ve teklifini kabul ederek ayrıldık”.</p>
<p>Şefika Hanım, Çelebi Cihan’ın aynı gece bolşevikler tarafından tutuklandığını; Çelebi Cihan’ın tebdili kıyafet etmediği gibi kimliğini de gizlemediğini anlatıyor. Hâtıralarında Bolşeviklerin Parlamento binasına baskınının yanısıra, “Hür Kırım Kadınları” adına Bolşevik yöneticilerinden Jan Miller’den Çelebi Cihan’ı serbest bırakma talebinde bulunduklarını; sözkonusu yetkilinin ümit verici bir konuşma yaptığını, hatta sonradan Akyar’a götürülen Çelebi Cihan’ın serbest bırakıldığında kullanması için (Akyar’dan Akmescit’e) bir yol geçiş belgesinin tanzim ile kendilerine teslim edildiğini; ancak oyalandıklarını farkedince de O’nu hapishaneden kaçırma niyetine girdiklerini anlatan Şefika Gaspıralı, şöyle devam ediyordu:</p>
<p>“1919 Senesi Akmescit’de çıkmakta bulunan Golos Tatar &#8211; Tatar Sadası gazetesinin bir nüshasında, Çelebi Cihan Efendi ile beraber aynı hücrede oturan ve nasılsa sağ salim hapisten çıkabilen monarşist bir Rusun makalesi neşrolunmuştu. Bu zat, Çelebi Cihan’dan sitayişle bahsettikten sonra, kendisinin hapis müddetince çok sıkıldığını anlatmakta idi. Çelebi Cihan, hapisten kurtulmak, kaçmak çarelerini araştırıyor ve temin etmiş olmalı ki, ona ara sıra yemek getiren -isminin zikrini münasip görmüyorum- ihtiyar bir kadın vasıtasile ailesi ile temasa geçmiş. Planın tatbiki için lâzımgeleni temin etmek üzere iken 23 Şubat gelip çatmıştı. Bunları Çelebi Cihan Efendi’nin hanımından dinlemiştim. Kendisini idama götürmeye geldikleri vakit uyuyormuş. Uyandırmışlar. Vaziyeti kavrayarak kalkmış, vedalaşmış, celladın peşisıra yürümüş. Hapisanenin avlusunda duvara dayayarak durdurtmuşlar. Başını yukarıya kaldırmış, gökyüzüne bakıyormuş ki arka arkaya sıkılan kurşunlarla yere serilmiş.</p>
<p>&#8230; 1919 Senesi Parlamento tekrar toplanınca, Akyar’da denizden çıkarılan cesetleri tetkik ve Çelebi Cihan Efendi’nin cesedini teşhis için üç şahıstan müteşekkil bir heyet ayrılmıştı. Abdi Efendi, ben ve biri daha vardı ki adını hatırlamıyorum. Ben, hassasiyet sebebiyle, gitmekten imtina etmiştim. Diğer arkadaşlar gittiler, perişan halde döndüler ve cesetlerin hiç birinin tanınacak halde olmadıklarını anlattılar.</p>
<p>Bahtsız Kırım’ın, tarihine lâyık bir hayat süren ve bu Türk yurdunun istiklâli için hayatının son dakikasına kadar mücadele eden Kırım Türklerinin büyük evlâtlarından biri olan Çelebi Cihan, davası uğrunda şehit oldu” (22).</p>
<p>Çelebi Cihan ile birlikte Akyar’da tam 300 tutuklu işkence gördükten sonra vahşice öldürülmüştü. Çelebi Cihan’ın şehadet haberi, tüm Türk Dünyası’nda sert tepkilere yolaçmış; bolşevik makamları nezdinde protestolar yağmıştı (23). Merhumun arkasından eşi de bu acıya daha fazla dayanamayarak vefat etmişti. Çelebi Cihan’ın şehadeti, Kırım Türklerini yıldırmak şöyle dursun, daha da kamçılamıştı. Alman, Beyaz Rus ve Bolşevik işgalleri ile geçen bu kanlı dönemde, Kırım Türkleri, Parlamento’yu sürekli açık tutmaya uğraşmışlar; hayatları pahasına vatanlarını, özgürlüklerini ve bağımsızlıklarını korumaya çalışmışlardı. Ancak, 1919’un ortalarından itibaren artık yapabilecek hiçbir şey kalmamıştı. 1917 Sonlarında “müslümanlara hürriyet” mesajları veren Sovyet liderleri, gerçek yüzlerini bu tarihten sonra göstermişlerdi. Ufukta görünen, yalnızca baskı, sürgün, açlık, idam, kısaca her türlü etnik temizlik yöntemlerini içeren kıpkızıl bir esaret dönemiydi. Rus emperyalizminin beyazı, kızılı pek farketmediği, ancak kızılının çok daha acımasız ve zalim olduğu anlaşılacaktı. Bundan böyle Karl Marx’ın “dünya halklarının-proleterlerinin bir bayrak altında toplanması” ütopyası, sadece rengi değişmiş Rus faşizmine hizmet edecekti. İlk kurbanı ise önce yüzler, sonra onbinler ve 1944’e gelince de bütün bir Kırım Türk toplumu izleyecekti&#8230;</p>
<p>Çelebi Cihan’ın yakın mücadele arkadaşı Cafer Seydahmet Bey, O’nun aziz hâtırasına saygı olarak bir hikâyesine “Antlı Kurban” adını verirken, merhumun “And Etkemen” şiiri de ebediyete kadar Kırım Türklerinin “Milli Marşı” olarak hafızalara kazınacaktı:</p>
<p>Ant etkemen Tatarların yarasını sarmağa,</p>
<p>Nasıl bolsun bu zavallı kardaşlarım çürüsün;</p>
<p>Onlar içun ökünmesem, kaygumasam, yaşasam,</p>
<p>Yüregimde kara kanlar kaynamasın kurusun!</p>
<p>Ant etkemen şu karangı yurtka şavle serpmege,</p>
<p>Nasıl bolsun eki kardaş birbirini körmesin.</p>
<p>Bunu körüp buvsanmasam, mugaymasam, canmasam,</p>
<p>Közlerimden akkan yaşlar derya deniz kan bolsun!</p>
<p>Ant etkemen, söz bergemen bilmek içun ölmege,</p>
<p>Bilup, körup milletimin köz yaşını silmege</p>
<p>Bilmi, körmi bin yaşasam Kurultay’lı Han bolsam</p>
<p>Yine bir kün mezarcılar kelir beni kömmege (24).</p>
<p>VE SOVYET USULÜ SOYKIRIM YÖNTEMLERİ</p>
<p>Başta İngiltere, Fransa gibi ülkelerin sömürgelerinde izledikleri emperyalist politikalar, sömürülen toplumu özgür düşünebilen entellektüellerden arındırma; onun yerine “sömürge aydını” olarak da nitelenen, sadece kendilerine hizmet etmeye koşullandırılmış, bağımsız ve özgür düşünüp hareket edemeyen bir kesimi ikâme etme gibi ince taktikler içermekteydi. Kızıl emperyalizmde ise, Çarlığın bu yöndeki deneyim kazanmış uygulamalarının yanısıra, batının “parçala-yönet” politikası da esas alınmıştı. Ancak, Sovyet yöneticileri, iktidar gücünü ele aldıktan kısa bir süre sonra, bu yolda yepyeni taktikler geliştirmeye ve uygulamaya başlamıştı: Örneğin, yapay kıtlık politikasıyla -aydınlar ayırdedilmeksizin- hedef kitleleri fiziksel olarak temizlemek!.. Böylece “düşman unsurların” bir bölümü, doğal (!) bir biçimde ortadan kaldırılırken, -aydınlar dahil- hedef kitlenin tüm direncinin kırılması hedeflenmekteydi.</p>
<p>1921-22 Kıtlık-Açlık Döneminde hayatını kaybedenlerin sayısı 100.000’in üzerindeydi. Resmi Sovyet istatistiklerine göre, Akmescit, Akyar, Gözleve, Canköy, Yalta, Kefe ve Kerç’de yani sadece istatistiğe konu olan 7 yerleşim merkezinde açlıktan “ölüm derecesinde” etkilenenlerin sayısı 377.533 kişi idi. Aynı yerleşim merkezlerinde Şubat-Mart-Nisan 1922’de ölenlerin sayısı ise toplam (13.644+19.522+13.598) 46.764 kişi idi (25). Büyük çoğunluğu Türklerin oluşturduğu Bahçesaray’da açlıktan hayatını kaybedenlerin oranı, tüm şehrin % 55’ini oluşturmaktaydı (26). Sovyet hükûmeti, her nasılsa, bu insanlıkdışı planlı kıtlık-açlıktan ancak 16 Şubat 1923’de haberdar (!) olabilmişti (27). Aynı tasarlanmış senaryo, 1931-33 yıllarında da sahnelenmiş, 35.000’den fazla Kırım Türkü açlıktan hayatını kaybetmişti. Bu taktiğin sonucu olarak eğitim düzeyine bakılmaksızın aydını-avamı ile Kırım Türk Halkının mevcudiyetine kastedilmişti&#8230;</p>
<p>Sovyet yöneticilerinin geliştirip uyguladıkları ikinci bir kıyım yöntemi, geleneksel kültürü sürdüren köklü aile yapısını bozmak kasdıyla onbinlerce Kırım Türkünün Sibirya ve Orta Asyaya sürgün edilmesiydi. Sürgüne esas suçlama basmakalıptı; ya eski rejimde toprak sahibi olanlar için “kulak-toprak ağası” ya da kolhoz sistemine ayak uyduramayanlar için “sabotör”!.. Böylece Kırım Türkleri, yine aydını-avamı, şehirlisi-köylüsü ile onbinlerce evlâdını Sibirya’nın buzlu tundralarında, Türkistan’ın çöllerinde kaybediyordu&#8230; Dr. Edige Kırımal’a göre, 1921-1941 yılları arasında açlık-kıtlık, hapis, sürgün v.b. yöntemlerine maruz kalan Kırım Türkleri, 160.000-170.000 arasında bir kayıp vermişti ki, bu 1917 yılındaki Türk nüfusunun yaklaşık yarısı kadardı (28).</p>
<p>VE DE ÖZELLİKLE AYDIN KIRIMI</p>
<p>Kırımlı Türk aydınları için sovyet esareti altında ulusal kimliği korumak, herşeyin başında gelmekteydi. Onca baskıya rağmen, politik hayattan çekilmediler. Sovyet sisteminin kurallarına göre oynamayı, bütünüyle mahvolmamak için de Kırım’ın yönetiminde ağırlıklarını koymayı yeğlediler. Nitekim, başlangıç itibariyle başarılı da oldular. 1922’de Akmescit’te 1. Hükûmet Matbaası’nda basılan ve kapağının üst köşesinde “Bütün Dünyanın İşçileri ve Mazlum Milletleri Birleşiniz” sloganı yazılı olan “1922 Senesi May 2’de Akmescid’de Toplanan Umum Kırım Tatarları 2’nci Bitaraf Konferansiyası” broşürü, Sovyet işgali öncesi Kırım Halk Cumhuriyeti’nin en önemli siyasal dayanağı olan “Milli Fırka” yöneticilerinin hâlâ var olduklarını kanıtlaması açısından oldukça önem taşımaktadır (29). Kırım Merkezi İcraat Komitesi Reisi Gaven’in başkanlığında toplanan bu konferansta, Kırım Türklerinin açlık konusu başta olmak üzere eğitim ve diğer sorunlarını dile getirenler arasında Dr. Ahmed Özenbaşlı, Bekir Odabaş, Osman Akçokraklı, Halim Baliç, Osman Derenayırlı gibi milli bilince sahip, “Milli Fırka” üyesi Türk aydınlarının isimleri dikkat çekiyor. Bir şey daha dikkat çekiyor, o da broşürün sonundaki şu paragraf: “Bütün bu meseleler bitdikten sonra son defa olarak Konferansiyayı selamlayan Gaven, Selim Muhammedof, Aynelhayat, Hattatof, Osman Derenayırlı arkadaşların ateşli ve müessir nutuklarından sonra ‘İnternatsional’ ve ‘And Etkemen’ yırlanarak (okunarak) Konferansiyanın son meclisi kapanmışdır” (30). Gaven, biliyoruz ki, Çelebi Cihan’ın öldürülmesinden birinci derece sorumlu olan kişidir. Akyar (Sivastopol) şehrinin Bolşevik İhtilal Komitesi Başkanlığını yapmıştır. Sovyet egemenliğinin kurulmasından sonra da Kırım’ın başına getirilerek ödüllendirilmiştir. Yukarıda tam metnini verdiğim “And Etkemen” ise, yalnızca bu yüce şehidimizin şiiri olmayıp, Kırım Türklerinin özgürlük ve bağımsızlık aşkını ifade eden ulusal marşıdır da. Rus esaretini ve baskısını ifade eden “Enternasyonal” ile “And Etkemen”in birlikte okunması, Kırımlı Türk aydınlarının ölüm tehdidi altında bile ulusal kararlılığını ve cesaretini sergilemesi açısından ayrıca bir anlam ve önem taşıyor&#8230;</p>
<p>Gerçekten de, hapis-sürgün-idam riskine aldırış etmeyen Kırımlı Türk aydınları, politik alanın yanısıra, eğitim alanında da birdizi başarıya imza atmışlardı (31). Çünkü, büyük önderleri Gaspıralı İsmail Beyin öngördüğü gibi eğitim, bir milletin bugününü ve geleceğini belirleyen en önemli anahtardı. Eğitilmiş bir milletin ise yokedilmesi kesinlikle olanaksızdı. Kırım Türkleri, 1923 yılı itibariyle yaklaşık 150.000 kişilik nüfusuyla, Kırım’ın toplam nüfusunun ¼’ünü oluşturmasına karşılık, eğitim ve politik olgunluk düzeyinin diğer topluluklardan daha yüksek olması gibi bir avantaja sahip bulunmaktaydı (32). Aynı şekilde, 1925 yılı itibariyle Kırım’daki Komünist Partisi’nin toplam 6450 üyesinden sadece 333’ü Kırım Türkü idi. Buna rağmen, 1924-28 yılları arasında Kırım Sovyet Muhtar Cumhuriyeti’nin İcra Komitesi Reisi, eski “Milli Fırka” üyesi bir Türk olan Veli İbrahim’di (33). O’nun sayesinde Türk aydınları kilit mevkilere gelerek, Kırım’ın yönetiminde söz sahibi olmuşlardı. Gaspıralı İsmail Beyin yanında yetişen Veli İbrahim, Kırım Türklerini elinden geldiğince Moskova’nın baskılarından korumaya çalışmıştı. Örneğin, ulusal nitelikteki okulların, dört ayrı şehirde yine ulusal nitelikte öğretmen okullarının. müzelerin, tiyatroların, kütüphanelerin ve de Tavrida Üniversitesi ile Kırım Türk Dili ve Edebiyatının öğretimi ve araştırılmasına yönelik Şark Enstitüsü’nün açılması ve bunların yönetiminin Türk aydınlarına teslim edilmesi; toprakları ellerinden zorla alınan ya da topraksız Türk ailelerine tarım arazisi tahsisi; Moskova’nın isteğine rağmen, Kırım’a Yahudi iskânına engel olunması gibi önemli işlerin hepsi, Veli İbrahim’in döneminde gerçekleştirilmişti (34).</p>
<p>Sovyet yöneticileri, 1928’in Ocak ayına gelindiğinde, Kırım’ı “sovyetleştirme” aşamasından “ruslaştırma” aşamasına geçerek Veli İbrahim’i görevden almış, üstelik “burjuva milliyetçiliği” ile itham ederek hapse atmıştı. Aylar süren hukuk komedisi bir yargılamadan sonra Veli İbrahim, 9 Mayıs 1928’de suçu -temyizi kabil olmaksızın- sabit görülerek kurşuna dizilmek suretiyle idam edilmişti (35). Bu yargılamanın bir başka ilginç yönü de şuydu: Sovyet yöneticilerine rağmen Yahudilerin Kırım’a iskânını engelleyen Veli İbrahim’i yargılayan yargıç Schults ve savcı Fridberg Yahudi idi. İdamdan sonra Yahudi iskânı gerçekleşti idiyse de, II. Dünya Savaşı sırasında Kırım Alman Orduları tarafından işgal edildiğinde, sözkonusu Yahudi göçmenlerin önemli bir kısmı SS’ler tarafından saptanarak anında kurşuna dizilerek idam yoluyla ya da temerküz kamplarında insanlıkdışı türlü yöntemlerle imha edilmişti.</p>
<p>Veli İbrahim’in idamından sonra Kırım’da geniş çaplı bir aydın tasfiyesi başlatılmıştı: Türk aydınları, devlet kademelerinden uzaklaştırılırken, 9 Ekim 1928’de yüzlercesi hapis ve sürgün cezasına çarptırılmıştı (36). Bu tasfiye kampanyası, asgari 32.500 Türk aydınını kapsamıştı. Bir araştırmacının ifadesiyle, “İbrahimov’un tasfiyesini müteakip yıl içinde hemen hemen bütün ihtilâl öncesi Tatar aydın zümresi tasfiye edilmişti” (37). 1928-29 Yılları arasında Kırım’dan Sibirya’ya sürgün edilenlerin sayısı 35.000-40.000 arasında tahmin edilmekteydi (38). Kırımlı Türklerin sürgün bölgelerinde yokoluşunu görgü tanığı bir Rus, Grigorii Aleksandrov şöyle değerlendiriyordu: “Binlerce kişiyi topladılar&#8230; Güneyin mutedil ikliminde büyümüş ve dağlarla deniz sahilinden hiç ayrılmamış olan insanlar zorla tayga ve tundralara (Sibirya’nın buzlu orman ve stepleri-bozkırları) göç ettirilince daha göçün ilk safhasında yok oldular. Bu herhangi bir genel tedbir değil, fakat kitle imhasıyla, bütün bir milletin manasız ve merhametsizce yok edilişiydi” (39).</p>
<p>Türk aydınlarını idama, sürgüne ya da hapis cezasına mahkûm eden yargı kararları, hep aynı basmakalıp suçlamalara dayanmaktaydı: “Burjuva Milliyetçisi”, “Kulak-Toprak Ağası”, “Karşı Devrimci-Troçkist”, “Anti-Sovyet Unsur” v.b. Örneğin, Yalta’daki Şark Müzesi Müdürü olan Yakub Kemal, müzede teşhir edilen tarihsel kıymetteki sanat eserleri dolayısıyla “Hanlık dönemine özenmek ve halkı da özendirmekle” suçlanıyordu. Dr. Ahmed Özenbaşlı, benzeri bir başka suçlamayla idama mahkûm edilmişse de sonradan cezası 10 yıl hapse çevrilmişti. Habibullah Odabaş ve daha pekçok eğitimci yargılanmaya bile gerek görülmeksizin Sibirya’ya (Solovki Adalarına) sürgüne gönderilmişti. Veli İbrahim döneminde Halk Eğitimi Komiseri (Eğitim Bakanı) olan Hüseyin Baliç, özel olarak yargılanmış ve 10 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. 1934 Yılı içinde gerçekleştirilen tasfiye sırasında, Çarlık döneminde eğitim almış hemen tüm Türk aydınlarının işlerine son verilmişti. Özel girişimciliğin yasak olması nedeniyle işsizlik, açlık ve ölüm manasına gelmekteydi. Sovyet yöneticileri, 1937-38 yılları arasında Kırımlı Türk aydınlarına karşı büyük bir tutuklama kampanyası başlattılar. Başlarına gelebilecekleri daha önceden sezinleyerek Kırım dışına kaçmış olan Osman Akçokraklı Bakû’den, Mahmut Nedim Moskova’dan, Hüseyin Badaninski’yi ise Tiflis’den getirten Sovyet yöneticileri, 17 Nisan 1938 tarihli mahkeme kararıyla adıgeçenlerin yanısıra, Kırımlı aydınların -tabii ki o tarihe kadar hayatta kalabilenlerin- en seçkinlerini idama mahkûm ettirdiler. Bunlar arasında, Gaspıralı İsmail Beyin yanında yetişen ve O’nun güvenine mazhar olan Hasan Sabri Ayvaz ve Osman Akçokraklı ile birlikte, Ramazan Aleksandroviç, Yakub Aziz, Seyitcelil Hattat, Cafer Gaffar, Hüseyin Badaninski ve Mahmut Nedim bulunmaktaydı. İdam kararının verildiği gün içinde de tüm sanıkların idam cezası infaz edilmişti. Bu dönemde idam ya da başka yollarla öldürülen, sürgün yerlerinde çeşitli nedenlerle hayatlarını kaybeden Kırımlı Türk aydınları arasında, Osman Derenayırlı, Hamdi Giraybay, Ömer İpçi, Abdullah Lâtifzade, Hasan Şumin, Eşref Şemizade, Kerim Cemalettin, Abdülhakim Hilmi, Ali Hasan, Yahya Şerafeddin, Raşit Bağçivan, Mahmut Aziz, Kerim Cemalettin, Yahya ve İbrahim Bayraşevskiy, Eşref Şemizade, Seyit Ömer Turpçu ve daha pekçokları bulunmaktaydı (40).</p>
<p>Yazmış olduğu son derece değerli eserleri ve yetiştirdiği bilim adamları ile tanınan, Türkoloji biliminin kurucuları arasında seçkin bir yere sahip olan Kırımlı Prof.Dr. Bekir Sıtkı Çobanzade ise, Azerbaycan’da öğretim üyeliği yapmasına karşılık bu aydın kırımından yakasını kurtaramamıştı (41). 12 Ekim 1937 Tarihli üçlü mahkeme kararıyla Sibirya’ya sürgüne gönderilmişti. Her ne kadar idama mahkûm edildiği ve 13 Ekim 1937’de kurşuna dizildiğine ilişkin duyumlar geldiyse de, 7 Ağustos 1942 tarihli “Azat Kırım” gazetesinde çıkan Abdullah İsmail imzalı bir yazı, bu dünyaca ünlü Kırımlı aydının hazin, dramatik sonunu anlatıyordu:</p>
<p>“1938 Yılının Aralık ayında, 38 derece soğuk bir havada, Sibirya’daki küçük akarsulardan biri olan Troyk-Peçorski’nin kenarındaki Pokrovka köyü civarında ucu bucağı olmayan ormanda gardiyanın emri altında odun kesiyorduk. Kampımızın karşısından bir mahkûmlar sürüsünün geçtiğini gördük. Onlar da bizi görmüş olacaklar ki, sigara içmek bahanesiyle durdular. Bizden 10-15 adım kadar uzak idiler. Nereden geldiklerini sorduk. Kafkaslardan geldikleriini söyledler. Merakımız daha da arttı. İnsan kılık ve rengini kayıb etmiş olan zavallılar birbirlerine bakıştılar. Bu arada içlerinden birisi benim adımı ağzından kaçırdı. O’na dikkatle baktığım zaman, Bakû’de yayınlanan (Yeni Yol) gazetesinde tam on yıl beraber çalıştığım eski gazeteci, lisan ve tarih öğretmeni Hasan İmamof’un solmuş çehresini güçlükle tanıyabildim. Sürgün mahkûmları içinde, 1924 senesinde Kırım’dan Azerbaycan’a gelip Bakû Üniversitesi’nin Türkoloji kısmında Türk Dili ve Edebiyatı profesörlüğü yapmış olan Bekir Sıtkı Çobanzade, tanınmış tarihçi Abdullah Takizade, Cebbar Mehmetzade ve daha birçok münevver bulunuyordu.</p>
<p>‘Sizleri niçin kapattılar?’ sorumun cevabını aynı soru ile aldım: ‘Ya seni niçin kapattılar?’.</p>
<p>Bundan çıkarttığım sonuç, pek acı ve düşündürücü oldu: GPU ve NKVD bütün Türk-Tatar halklarının aydın kişilerinde kendilerinin düşmanlarını görüyor, onları Sibirya’nın taygalarına ve tundralarına sürgün ediyorlardı.</p>
<p>Uzaktan birbirimize yaklaşmayarak, 15 dakika kadar konuştuktan sonra, ÇEKA ajanının yırtıcı ‘Kaalk!..’ sesi Kafkas sürgünlerini bizden ayırdı. Uzaklaştılar ve gözden kayboldular&#8230; Anlaşıldığına göre daha Kuzeydeki Barkut’a gittiler&#8230;</p>
<p>Şimdi, sevimli şair ve profesörümüz ve arkadaşlarının kaderi göze görünmeyen o kuvvetin elindedir. Kim bilir, belki yine görüşürüz&#8230;” (42).</p>
<p>Oysa bu satırların yazarı bilmiyordu ki, Prof. Bekir Sıtkı Çobanzade, aynı kış, soğuk hava ve diğer olumsuz koşullara dayanamayarak bu dünyadan göçmüştü&#8230; Geride bir yığın bilimsel eser, çok sayıda duygusal şiir ve unutulmazlığını bırakarak&#8230;. Milletinin aydınlarının acı kaderini paylaşarak&#8230; Diğer Sovyet kırımına uğramış aydınlar gibi bir mezar taşına bile sahip olmaksızın!&#8230; Tıpkı o sımsıcacık dizelerinde dediği gibi:</p>
<p>Ezan sesi biyaklarga kelalmay,</p>
<p>Tatlı, tatlı yüregime tiyalmay&#8230;</p>
<p>(Türkiye Türkçesi ile)</p>
<p>Ezan sesi bu taraflara gelemiyor,</p>
<p>Tatlı tatlı yüreğime değemiyor&#8230;</p>
<p>Sadece vatansever ve milliyetçi aydınlarmıydı ki sürülenler, hapse atılanlar ve idam edilenler!.. Elbette ki hayır!&#8230; Kendi insanına, toplumuna ihanet ederek Moskova’ya hizmet etmiş olanlar da bu kırımdan paylarına düşeni almışlardı. Örneğin, Çobanzade’yi ihbar eden Yakub Musanif, Dr. Ahmed Özenbaşlı ve Habibullah Odabaşı’nı Moskova’ya hedef gösteren Tevfik Boyacı gibileri de bir süre sonra idam edilmişlerdi. Veli İbrahim’in idamından sonra bu göreve Moskova tarafından atanan Mehmet Kubay (43) ve son olarak İlyas Tarhan ve İbrahim Sameddin de sözkonusu kurbanlar kervanında yerini almışlardı. Sovyet yöneticileri, Alman Ordularının Kırım’a yaklaştığı 1941’in Ekim-Kasım aylarında, yeni bir kırım hareketine girişmişlerdi. Almanlarla işbirliği yapabileceklerinden kuşkulandıkları Türkler, aydını-köylüsü, kadını-erkeği, yaşlısı-sütbebeği ile bu kırımdan kurtulamamışlardı. Hapishanelerdeki tüm mahkûmlar kurşuna dizilirken; hastahaneler ve hasta taşıyan vagonlar içindekilerle birlikte ateşe verilmişti. 4 Kasım 1941’de Almanların önünden kaçan NKVD mensupları, hınçlarını halk üzerine rastgele ateş açarak çıkarıyorlardı (44).</p>
<p>İşte, II. Dünya Savaşı’nın sonunda, muzaffer (!) Sovyet orduları Kırım’a giriyor&#8230; 18 Mayıs 1944’de sadece aydınlar değil, en küçük ferdine kadar bütün Kırım Türkleri evlerinden toplanıyor; hayvanlara mahsus vagonlarda sürgün mahallerine doğru yola çıkarılıyor&#8230; Köklerinden sökülen bir ağaç gibi, Kırım’dan binlerce kilometre uzaklıkta Urallardan Sibirya’nın buzlu tundralarına, Türkistan’ın çöllerine yokolmaya terkediliyor&#8230; Toplam nüfusunun % 46’sını sadece bu iki ay süren insanlıkdışı yolculukta kaybeden Kırım Türkleri, Sovyet vahşet ve faşizmine, kıpkızıl emperyalizmine kurban ediliyor&#8230; Çarlık müstebitlerinin yapmak isteyip de yapamadıklarını, kızıl müstebitler yapıyor&#8230; Bugün bile devam etmekte olan bu insanlık dramını bütün dünya vurdumduymazlıkla izliyor&#8230; Özbekistan bu ezilmiş halkın evlâtlarından haraç almaya devam ediyor&#8230; Ukrayna, vatandaşlık ve seçmenlik haklarına kısıtlama getiriyor&#8230; Kırım’daki Rus yöneticiler, parasıyla da olsa ev ya da arsa sattırmıyor; vatana dönüşü iskâna ve çalışmaya getirilen kısıtlamalarla engellemeye çalışıyor&#8230; Türkiye Cumhuriyeti, Cumhurbaşkanı’nın vaadlerini hayata geçirmiyor&#8230; K.G.B. yine tüm gücüyle provakasyonlar yapıyor&#8230; C.I.A., Kırım’da Türklük bilincinin yerleşmemesi doğrultusunda yönlendirmeye dayalı pasif politika izlerken, Türkiye’deki işbirlikçileri Kırım davasını, bir Türklük davası olarak kamuoyuna geniş bir siyasal yelpazede maletmek yerine uçtaki iki partiye M.H.P. ve F.P.’ne yamamaya gayret ediyor&#8230; Ya da bir avuç Kırım Türkünü “Çöl Tatarı” ve “Tat” olarak ikiye bölmenin, yapay dernekçilik kavgası ile birbirine düşürmenin ihanetini sergiliyor&#8230; Kırım’daki liderler bütünleştirici olamıyor&#8230; Kısaca, Kırım Türkleri, aydın kırımına uğramanın tüm sancılarını çekiyor&#8230; Ve tüm bu olumsuz koşullar, Kırım’daki aydınların yanısıra, Türkiye, A.B.D., Almanya gibi ülkelerde yaşayan Kırım kökenli aydınlara birlik ve dayanışma bilinci ile önemli bir sorumluluk yüklüyor&#8230; Kısaca, Kırım’ı sevmek yetmiyor; tüm sorunlarına birlikte omuz vermek gerekiyor&#8230;</p>
<p>SONUÇ: Kırım Türklerinin geleceği açısından yakın dönem tarihinin günümüze ışık tutması ve de geçmişte yaşanmış tüm tarihsel olayların günümüz koşulları açısından değerlendirilmesi kaçınılmaz. Yakın geçmişten alınacak öylesine çok ders ve ibret var ki!.. Kırım Türkleri, geçmişin hatalarını tekrarlayacak lükse asla sahip değiller. Bugün Kırım’da entelektüel düzeyi hayli yüksek; mücadele deneyimi büyük olan aydınların sayısı ise küçümsenemeyecek ölçüde. Bir o kadarı da sürgün mahallerinden henüz yurduna dönememiş. Aynı şekilde, Türkiye’de, A.B.D.’de ve diğer Batı Avrupa ülkelerinde çok sayıda Kırımlı aydın, Kırım’ı unutmaksızın yaşamakta&#8230;</p>
<p>Yakın geçmişte Kırımlı liderler, örneğin Gaspıralı İsmail Bey, tüm Türk Dünyasıyla bütünleşmeyi başarırken; Kırım Halk Cumhuriyeti’nin liderleri, Çelebi Cihan ve Cafer Seydahmet, sağcısı-solcusu tüm Kırım Türkleri ile etle-tırnak olmuştu. 21. Yüzyıla girerken, kamuoyu oluşturma yöntemlerini bilmeden; uluslararası kurum ve kuruluşları ve işleyiş mekanizmalarını tanımadan; kitle iletişim araçlarının -internet dahil- gücünü sadece Kırım değil, dünyaya ulaşacak biçimde kullanmadan; henüz ulus-devlete sahip olmazken ama yarın olacakmış gibi ulus-devlet yapılanmasının üç ayağını yani kültürel eğitimi, toplumsal cinsiyet rollerine ilişkin eğitimi ve teknoloji-bilgi eğitimini vermeden; kadınları siyasal-toplumsal alana -erkeklerle eşit olarak- kazandırmadan; başta A.B.D. gibi stratejik desteği önemli olan ülkelerde lobiciliğin önemini ve yürütülüş biçimini kavramadan; Türkiye’nin kullandığı biçimiyle latin alfabesine geçmeden; dolaylı vergiyi haraç biçimine dönüştürecek ve mafya ile işbirliği görünümü verecek sapmalara kaçmadan; aydınların önemli bir bölümünü, sırf kişisel muhalefetleri dolayısıyla dışlamadan; görüş ayrılıklarını kişiselleştirmeden; eski usul “nasılsa halkımın bir bölümü bana oy veriyor” hatasına düşüp oy vermeyenleri dışlamadan; halkta ekonomik ve sosyal kalkınma talebinin nasıl uyandırılacağını, uluslararası projelerin Kırım’a yönelik olarak nasıl kanalize edileceğini bilmeden; sadece yardım bekleyerek alaturka liderlik yapmak mümkün değil!.. Yapılırsa da ancak bu kadar oluyor&#8230; Hiçbir sorun çözümlenmiyor, aksine katlamalı olarak büyüyor; Kırım Türkleri içte-dışta kırk parçaya bölünüyor&#8230;</p>
<p>Eğer aydınlar bütünlükçü yaklaşıma kanalize edilemezlerse, bu defa bilinçli aydın zararı sözkonusu olabilir ve hatta bu zarar ihanet boyutlarına kadar varabilir. Örneğin Kırım Türklerini soy açısından Kimmerlere dayandırmak, çöl-tat ayırımı yapmak, kaynakları kişisel çıkarlarına kullanmak gibi&#8230; Kırım Türklerinin efsanevi lideri Mustafa Cemiloğlu, mücadele azmi ile Sovyet hapisane ve kamplarında kazandığı liderlik şansını çok iyi değerlendirmek zorunda. Elbetteki herşeyi bilmesi olanaksız. Ama bilen Kırımlı aydınlardan yararlanması da gerek. Kendisine her konuda danışmanlık hizmeti verebilecek o kadar yetişmiş Kırımlı Türk aydını var ki, tüm dünyaya dağılmış&#8230; Örneğin, Türkiye’deki temaslarında yabancı istasyon ya da servislerin en alt düzeyinde yeralan bir-iki kişi ile yetinmemesi gerekiyor (bir lider, politik açıdan ille de bir yabancı servisle ilişki kurmak istiyorsa, bunu en tepedekilerle ve kendisini ve de temsil ettiği kitleyi kullandırmadan gerçekleştirebilmelidir). Keza, İstanbul Büyük Şehir ve Keçiören Belediye Başkanları ile dostluk kurmak başka, sadece ve sadece Kanal 7, Samanyolu, TGRT gibi kanallara çıkarak Türkiye’nin siyasal yelpazesinin en ucundakiler ile Kırım Türklerini özdeşleştirmek başka şeyler. Önemli olan, Kırım davasının yaklaşık beş milyonluk Kırım kökenli Türk vatandaşı gerçeğinden hareketle, sağ-sol ayırdetmeksizin tüm siyasilere anlatabilmek; Türk kamuoyuna maledebilmek!.. Kısaca Mustafa Cemiloğlu’nun Kırım davasının selameti ve geleceği açısından önce yakın çevresini yeniden gözden geçirmesi ve imaj tazelemesi gerekiyor. Oysa, Sayın Cemiloğlu’nun, tipik bir örnek olarak, Konya’daki Kırım kökenli akademisyenlerin uluslararası nitelikte panel gerçekleştirebilecek güç ve yetenekte olduklarını; İzmir’deki Kırımlıların aydın bir kadın yönetici ile çalıştıklarını; Eskişehir’deki aydın yöneticilerin, Kırım milli kültürünü -en az Kırım’da yaşayanlar kadar- muhafaza edilmesindeki unutulmaz katkılarını; Polatlı’da Kırım davası sözkonusu olduğunda sağ-sol ayırımının ortadan kalktığını bilmesi, diğer şehirlerdeki Kırım kökenli aydınları onore etmesi ve bu yolda yeni bir yapılanma oluşturması, mevcut olanakları Kırım’a yönlendirmesi gerekirdi. Yine bir örnek olarak, internetle haberleşmeyi ve bilgi akışını gerçekleştirmek için, sadece örnek teşkil etmek üzere, ABD’de Mübeyyin Batu ALTAN, İnci BOWMAN, Almanya’da Yankı PURSUN, Türkiye’de Fevzi ALİMOĞLU’ndan aktif biçimde yararlanabilmeliydi.</p>
<p>Hiç şüphesiz ki, Kırım dışında yaşayan aydınların da özeleştiri yapmaları gerek. Önce kişisel kırgınlıklara son verilmesi ve derneklerin tek çatı altında toplanması halledilmesi gereken en önemli sorun. Bugün tüm dünyada “yükselen değerler” arasında, NGO (Hükümet Dışı Kuruluşlar-Sivil Toplum Örgütleri), insan hakları, insani yardım ve cinsiyet eşitliği konuları var. Bu yükselen değerleri Kırım davasıyla özdeşleştirmek kaçınılmaz. Kırım Derneklerinin hepsi, bu bağlamda birer NGO. Dernekler, Kırım Türkleri açısından önemli bir şans ve bu şansın iyi değerlendirilmesi gerekiyor. Örneğin, ABD, insan hakları, insani yardım konularında kendi NGO’larını gönüllü katılımcı organizasyonları yetersiz olduğundan bizzat CIA vasıtasıyla oluşturuyor. Bu, Rusya’nın yanısıra yeni kurulan Türk devletlerinde, özellikle Azerbaycan’da, CIS ülkelerinde, Afganistan’da, Irak Kürdistan’ında v.s. hep böyle. Kırım Türklerinin böyle bir sorunu yok, önemli olan dernekleri yeni bir yapılanma içine sokabilmek ve marjinal faydayı sağlayabilmek. Aksi taktirde kaynak israfı, hem de en sorumsuzca yapılanı, insan kaynakları israfı sözkonusu oluyor. Örneğin, Türkiye’nin yaptığı yetersiz yardımların nasıl değerlendirildiği konusunda ne Türkiye’ye ve ne de kamuoyuna bilgilendirme yapılmıyor. Keza, Ankara’daki Kırım Derneklerinden birine Türk Hükûmetince yapılan -bu sene için 100.000.000.000 (yüzmilyar TL)- yardım, Gaspıralı’nın asla güncelliğini yitirmeyecek vasiyeti doğrultusunda öğrenci başına ayda en az 20.000.000 (yirmi milyon TL) bursla 400 Kırımlı öğrencinin Türkiye’de eğitim görmesine sarfedilebilirdi. Bu öğrencilerin bilinçli birer yurtsever olarak yetişmeleri için gerekli eğitim ve gözetim programları ise hiçbir masraf yapılmaksızın yürürlüğe konulabilirdi. Ya da bir kısmıyla Gaspıralı İsmail Beyin Bahçesaray’daki evi satın alınabilir, restore edildikten sonra Milli Müze olarak açılabilirdi. Ya da yine bir kısmıyla şehitlerimizin büstleri yaptırılabilir, bunlarla ilgili genç nesilleri bilgilendirecek kitaplar bastırılabilirdi. Tüm bunlar akla gelen alternatif öneriler. İşbirliği olmayınca, bireysel sorumluklar yönlendirilemediği için beklenen yararlar da sağlanamıyor, hiç kimse hesap vermeye yanaşmıyor ve kıt kaynaklar resmen heba ediliyor&#8230;</p>
<p>Kısaca, bugün anavatanlarına dönmeye çalışan ve bu geçiş döneminin bütün sancılarını fazlasıyla yaşayan Kırım Türklerini, dünyadaki küresel yönelimlerin dışında tutmak imkânsız. Tutulursa bugünkü gibi oluyor. Bu iş için Kırımlı aydınların “Tatarcısı”, “Türkçüsü”, “İslâmcısı”, “Sosyalisti”, “Kapitalisti” ile bütünlükçü bir yaklaşım içinde, Kırım’ın bugünü ve yarınları için işbirliğine girmeleri gerekiyor. Bu tür ayrılıklar, Kırımlı aydınlar için ortak sorunlara entelektüel bakışın temel yapı taşları; asla kavga ve düşmanlık nedeni değil. Birlik, Kırımlı aydınlar için tarihi bir sorumluluk. Tıpkı, “Antlı Kurban” Çelebi Cihan’ın dediği gibi:</p>
<p>“Kırım’ı kana boğabilirler. Fakat bütün bunlar, Kırımlıların istiklâl imanlarını yıkmaya değil, kuvvetlendirmeye yarayacaktır. Tarihin ergeç yazacağı şey: MÜSTAKİL VE MESUT KIRIM’dır”.</p>
<p>Ama önce inanmak gerek&#8230;</p>
<p>DİPNOTLAR :</p>
<p>1. Kırım’ın işgali ile başlayan şiddet uygulamalarının ve soykırım girişimlerinin örnekleri hakkında özet bilgi için bkz. Ethem Feyzi Gözaydın, KIRIM &#8211; Kırım Türklerinin Yerleşme ve Göçmeleri, (İstanbul: 1948), s. 64-66.<br />
2. Kırım’dan “aktopraklar”a göç için Çarlık Rusyası’nın arşivlerinden yararlanılarak hazırlanmış tek temel eser için bkz. Dr. Ahmed Özenbaşlı, Çarlık Hakimiyetinde Kırım Faciası, (Akmescid: 1925).<br />
3. Çarlık işgali altında yokedilen kültürel varlıkların genel bir dökümü ve değerlendirmesi için (Rus ve Batı kaynaklarından) bkz. Prof. Alan Fisher, The Crimean Tatars, (Stanford-California: Hoover Inst., 1978). Sözkonusu eserin Sayın Eşref Bengi Özbilen tarafından yapılan ve “Emel” dergisinde tefrika halinde yayınlanan Türkçe çevirisinde yer alan bilgi ve kaynaklar için bkz. “Emel”, XXXII, 124, Mayıs-Haziran 1981, s. 11, dpn. 27 ve 29. Tahribat örnekleri hakkında derli-toplu bilgi için bkz. Müstecib Ülküsal, Kırım Türk Tatarları (İstanbul: 1980), s. 129 v.d. İşgalin ilk yıllarındaki tahribatın canlı tanığı olan İngiliz asıllı Edward Daniel Clarke, konuyla ilgili makalesinin bir yerinde şöyle örnek vermekteydi: “Rusların sayısız mezalim ve adaletsizce hareketlerle Kırım’ı istila ettikten sonra ne yaptıkları bana sorulursa, bir kaç kelime ile şöyle cevaplandırırım: Onlar memleketi yakıp yıkmış, ağaçları kesmiş, evleri, kutsal yerleri, umuma ait binaları ve kanalları tahrip etmiş, Tatarları soymuş, dinlerine saygısızlık göstermiş, mezarları ortadan kaldırarak Tatar atalarının ceset kalıntılarını havaya savurmuş veya murdar hayvanlara eğlence olsun diye çöplüklere atmışlardır. Onlara göre yakmak, yıkmak, yağma etmek ve öldürmek, hâkimiyetlerini kurmaktır; her yeri çöle çevirmek ve barışı sağlamaktır”: Dr. Edige M. Kırımal, “Çarlık Rusyası Hâkimiyeti Altında Kırım”, Dergi, XII, 46, 1966, s. 53-54<br />
4. 1917 Yılı içinde Rusya’nın hemen her tarafındaki Türk topluluklarınca gerçekleştirilen yerel ve genel kongreler için bkz. Dr. Necip Hablemitoğlu, Çarlık Rusyası’nda Türk Kongreleri (1905-1917), (Ankara: Ankara Üniversitesi Mat., Kırım Dergisi Yay., 1997), s. 89-111.<br />
5. Bu Cumhuriyetlerin kurulması, Rus esiri Türk topluluklarının müşterek organizasyonu olan ve 1-11 Mayıs 1917’de Moskova’da toplanan “Bütün Rusya Müslümanlarının I. Kongresi”nde oluşturulan “Milli Şûra”nın da sonu olmuştu. Bu suretle birlik ve dayanışmadan yoksun kalan Türk Cumhuriyetleri, birer birer Kızılordu tarafından yutulmuştu. “Milli Şûra”nın feshedilmesi ile ilgili olarak bkz. Hablemitoğlu, “Rusya Türklerinin Milli Şûrası”, Kırım, IV, 16, Tem.-Ağus.-Eylül 1996, s. 8-11.<br />
6. Mirza Bala, “Rusya İhtilâlinde Türkler”, Dergi, III, 9, 1957, s. 13.<br />
7. Alınan önemli siyasal kararlar arasında: “50 Kişiden oluşacak Kırım Müslümanları Merkezi İcra Komitesi’nin oluşturulması; KURULTAY’ın toplanması ve seçme-seçilme hakkına sahip 21 yaşını doldurmuş kadın-erkek seçmenlerin milletvekillerini seçmesi; Çelebi Cihan’ın Başmüftülüğe ve K.M.M.İ.K. Başkanlığına getirilmesi v.d.” bulunmaktaydı.<br />
8. Kırım Müslümanları Merkezi İcra Komitesi üyeleri arasında, Cafer Seydahmed, Hasan Sabri Ayvaz, Seyitcelil Hattat, Cafer Ablay gibi Gaspıralı ekolünde yeralan aydınlar girmişti. Eskilik taraftarı (kadimci) olarak temayüz eden; devrim niteliğindeki tüm gelişmelere, özellikle de kadın-erkek eşitliğine karşı çıkan İbrahim Tarpi, zararlı faaliyetlerinden (Ulema Cemiyeti girişimleri sonrası) dolayı Komite üyeliğinden çıkarılmıştır. Onun yerine Komite üyeliğine, Eylül 1917’de, Litva Türklerinden olup da Kırım’da hizmet veren deneyimli kadın liderlerden Ayşe İshaki alınmıştır.<br />
9. Kırım Türklerinin ünlü lideri ve şehidi Çelebi Cihan, 1885’de Kırım’da (Canköy’e bağlı Sonak köyünde) doğdu. Kırım’daki medrese eğitimi sonrasında İstanbul’a gitti. Liseyi (Mercan İdadisi) bitirdikten sonra bir süre Hukuk ve İlahiyat eğitimi aldı. 1906’da İstanbul’da eğitim gören Kırımlı öğrencilerle gizli olarak faaliyet gösteren “Vatan Cemiyeti”ni kurdu. 1912’de Kırım’a döndükten sonra Petersburg’da eğitimini sürdüren ve 10 Şubat 1918’de (yeni takvimle 23 Şubat) Bolşevikler tarafından kurşuna dizilinceye kadar tüm mesaisini özgür ve bağımsız Kırım için sarfeden Çelebi Cihan’ın biyografisi için bkz. Mübeyyin Batu ALTAN, “Çelebi Cihan &#8211; Biyografi ve orjinalleri ile İngilizceye çevrilmiş şiirleri”, Hollanda’da internet alanında faaliyet gösteren SOTA Merkezinin web sayfalarında yeralmaktadır. Ayrıca, en yakın mücadele arkadaşı Cafer Seydahmet Kırımer’in Bazı Hatıralar (İstanbul: 1993) kitabının pekçok yerinde Çelebi Cihan ile ilgili ayrıntılı bilgi bulunmaktadır. Aynı şekilde Dr. Edige Kırımal’ın Der Nationale Kampf Der Krimturken, (Emsdetten: 1952) adlı temel eserinde de oldukça ayrıntılı bilgi sunulmaktadır. Çelebi Cihan’ın Kurultay kapsamındaki faaliyetleri ve buna ilişkin hiç yayınlanmamış orjinal dokümanlar, tarafımdan kitap olarak hazırlanmakta olup yakın bir gelecekte yayınlanacaktır. Ayrıca, bu aziz şehidimizin biyografisi için bkz. A. Bozgöz, “İki Hususun Açıklanması”, Emel, XIX, 112, Mayıs Haziran 1979, s. 27-28; Emel dergisinin Romanya’da basılan sayılarında yeralan ilgili makalelerin dökümü için bkz. “Çelebi Cihan İçin”, I, 3, Mart 1961, s.1-2.<br />
10. Necip Hablemitoğlu Arşivi, Kurultay Dosyası, Z.1.B22.<br />
11. Ayrıntı için bkz. Hablemitoğlu, a.g.e., s. 91-109.<br />
12. Kırımer, a.g.e., s. 81 vd.<br />
13. Çelebi Cihan’ın Rus resmi makamlarınca ilk tutuklanması olayı 1916 yılında vukubulmuştu. Askerlik görevini yaptığı sırada bilinmeyen bir nedenden ötürü tutuklanan ve Akmescit Hapisanesine kapatılan Çelebi Cihan, burada ünlü “BASTIRIK” şiirini yazmıştır. Bir aylılık tutukluluğun sonrasında (cepheye gönderilmek üzere) Odesa’ya sevkedilmiştir.<br />
14. Bünyamin Ahtem(ov)’un sözkonusu kongreler adına hükûmete çektiği telgraf: “Kazan’daki üç kongrenin müşterek istişare meclisi (Rusya Müslümanları Kongresi, Rusya Müslümanları Savaş Meclisi Kongresi ve Rusya Müslüman Uleması Kongresi), Kırım Müftüsü ve Müslüman Taburunun komutanının Simferopol’de (Akmescit) tevkif edildikleri haberinden büyük bir teessür duyarak derhal bu tevkifatın sebeplerini açıklaması isteği ile Geçici Hükûmete başvurur ve bu kanunsuz hareketin suçlusu olan mahalli memurlardan sert bir şekilde hesap sorulmasını ve mevkufların derhal serbest bırakılmalarını talep eder. Rusya müslümanları bu tevkifleri ihtilâle karşı atılmış bir adım olarak görmekte ve cevap beklemektedirler. İmza-Başkan Bünyamin Ahtemov”: Dr. Edige Kırımal, “Kırım Türklerinin Milli Mücadelesi”, (Çev. Eşref Bengi Özbilen), Emel, XXXIII, 131, Temmuz-Ağustos 1982, s. 29. Ayrıca bkz.N.H. Arşivi, II. Kongre Dosyası, Z.5.B.1<br />
15. Sözkonusu örgütlerin hiçbir yerde yayınlanmamış yazışmaları ve faaliyetleri için bkz. N.H. Arşivi, 1917-Kadın Dosyası, Z.2.B.1-10.<br />
16. II. Kongreye 20’si kadın olmak üzere 200 delege katılmıştı. Kongrenin üzerinde durduğu iki önemli konunun ilki, “Rusya Kurucu Meclisi”ne, ikincisi ise “Kırım Milli Meclisi”ne (Kurultay) yapılacak seçimlerle ilgiliydi. Kongrenin ikinci günü, daha ziyade Kırım’ın bağımsızlığını talep eden söylemlerle geçmişti. Nihai bildiride, Kurultay için bir komisyon oluşturulmasına ilişkin kararla, seçim ve Kurultay’ın açılış gününe (sırayla 17 Kasım ve 24 Kasım 1917) yer verilmişti (not: tarihler eski takvime göre verilmiştir. Yeni takvime uyarlamak için belirtilen tarihlere 13 gün eklemek gerekecektir &#8211; N.H.).<br />
17. Kurultay’ın açılışına ilişkin olarak, Şefika Gaspıralı’nın elyazısı hatıralarının yanısıra, Kırımer’in hatıralarında da bilgi verilmektedir. Ayrıca bkz. Ülküsal, a.g.e., s. 176-78.<br />
18. Milli Hükûmetin üyeleri şu isimlerden oluşuyordu: Cafer Seydahmet (Dışişleri), Ahmet Şükrü (Din İşleri), Dr. Ahmet Özenbaşlı (Eğitim), Seyitcelil Hattat (Maliye ve Vakıf). Kurultayın Parlamentoya dönüşmesinden sonra Parlamento Başkanlığına Hasan Sabri Ayvaz seçilmişti.<br />
19. 27.1.1918-25.4.1918 Tarihleri arasına rastlayan işgal dönemindeki olaylar ve gelişmeler için bkz. M. Alaç, “Kırımı Bolşeviklerin Birinci İşgalleri”, Emel, II, 7, Kasım 1961, s. 10-12.<br />
20. Ülküsal, a.g.e., s. 192.<br />
21. Kırımal, “Kırım Türklerinin Milli Mücadelesi (XVIII)”, (Çev. Eşref B. Özbilen), Emel, XXXVI, 149, Temmuz-Ağustos 1985, s. 41.<br />
22. N.H. Arşivi, K.7.Z.1.B.5<br />
23. Çelebi Cihan’ın katledilmesine ilk tepki, İdil-Ural Türklerinden gelmişti. Kısa süre içinde İstanbul’dan Türkistan’a kadar tüm Türk Dünyasından protesto sesleri yükselmişti. Protestolar, Şefika ve Rıfat Gaspıralı’nın yönetimindeki “Tercüman”da aynen yayınlanmıştı. Tepkilerin yoğunlaşması üzerine, Kırım’daki Bolşeviklerin sesi konumundaki “Al Bayrak” gazetesi, bu cinayeti tel’in etme gereğini duymuştu.<br />
24. Aziz Bozgöz, “New York’ta Çelebi Cihan Günü Münasebetiyle”, Emel, XIX, 114, Eylül-Ekim 1979, s. 11. Sözkonusu şiirin orjinali, Kırım’da yayınlanan “Millet” gazetesinde basılmış; İstanbul’da yayınlanan “Kırım” Dergisi (No.8, Mart 1918) buradan iktibas etmiştir.<br />
25. 1922 Senesi May 2’de Akmescid’de Toplanan Umum Kırım Tatarları 2’nci Bitaraf Konferansiyası, (Akmescit: 1922), s. 9.<br />
26. Dr. Edige Kırımal, “Kırım’da Topyekûn Tehcir ve Katliam”, Emel, III, 15, Mart-Nisan 1963, s. 39.<br />
27. Ülküsal, a.g.e., s. 230.<br />
28. 14 Mart 1957’de “İslâm Cemiyeti”nin Münih’de düzenlemiş olduğu bir toplantıda, Kırım Milli Merkezi Temsilcisi Dr. Edige Kırımal’ın sunmuş olduğu tebliğin özeti için bkz. “Moskova’nın Sürgün ve İmha Ettiği Milletler”, Dergi, III, 9, 1957, s. 122.<br />
29. Sözkonusu kitapçığın tam çevirisi, “Kırım” dergisinin önümüzdeki sayısında yayınlanacaktır &#8211; N.H.<br />
30. 1922 Senesi&#8230;, s. 30.<br />
31. Kırımlı Türk aydınlarının Sovyet işgalinin tüm baskıcı yöntemlerine karşın eğitim alanında sağladığı başarılar (açılan okullar, enstitüler, müzeler v.b.) için derli-toplu bilgi için bkz. Temircili, “Kırım’da Eğitim Meseleleri Hakkında Bazı Notlar”, Emel, IV, 20, Ocak-Şubat 1964, s. 12-13.<br />
32. Prof.Dr. Alan Fisher, “Kırım Tatarları”, (Çev. Eşref Bengi Özbilen), Emel, XXXIII, 130, Mayıs-Haziran 1982, s. 13.<br />
33. Veli İbrahim, Gaspıralı İsmail Beyin “Tercüman” Matbaasında uzun yıllar müretteplik ve düzeltmenlik yapmış; ilkokul eğitimi almış olmasına rağmen siyasal konularla yakından ilgilenmiştir. “Milli Fırka”nın sol kanadında yer alan Veli İbrahim, Kurultay’a milletvekili seçilmiş; idam edildiği 1928 yılına kadar toplumunu Moskova’nın yıkıcı baskılarından korumaya çalışmıştır. Şefika Gaspıralı’nın gözünde eski bir dost ve mesai arkadaşı olarak Veli İbrahim’in özel bir yeri olsa gerek. Zira Şefika Hanım O’nun idam kararını dinlerken çekilen fotoğrafının yeraldığı rusça gazete kupürünü düzenli bir biçimde kartona yapıştırarak saklamış.<br />
34. Ayrıntı için bkz. Ülküsal, a.g.e., s. 236. Veli İbrahim’in yardımcılarından eski “Milli Fırka” üyesi Dr. Ahmed Özenbaşlı, Veli İbrahim’in sağladığı göreceli rahatlık ortamında buram buram milliyetçilik kokan ve komünizmi dışlayan şu satırları yazabilmekteydi: “Sadece çalışan sınıfın diktatörlüğüne dayanan Sovyet rejimi, sanayi kapitalinin gelişmesinin doruğuna vardığı merkezi Rusya’da haklıdır&#8230; Fakat bu rejim, göçebe müslüman kitlelerine veya merkantil kapitalizm dönemine daha yeni girmiş olan kitlelere uygulandığı zaman yaşama kabiliyetinden mahrumdur. Bu yüzden biz iktisadi gelişmenin safhalarından normal bir geçiş için yardım edilmesini arzu ediyoruz. Bu gelişmeyi süratle aşıp ne anlayabildiğimiz ne de uygulayabildiğimiz hükûmet şekillerine baştan kara dalmak istemiyoruz&#8230; Kırım’da sınıf hükûmeti prensibi değil de milli hükûmet prensibi kabul edilmelidir”: A.K. Bochagov, Milli Fırka, (Simferopol: 1930), s. 83-84’den iktibas eden: Prof.Dr. Alan Fisher, “Kırım Tatarları”, (Çev. Eşref Bengi Özbilen), Emel, XXXIII, 130, Mayıs-Haziran 1982, s. 15.<br />
35. Veli İbrahim’in mahkeme safahatı ve idam kararının ayrıntıları için bkz. Ülküsal, a.g.e., 234-49.<br />
36. Ülküsal, a.g.e., s. 249.<br />
37. Moskova’nın emriyle tasfiye edilen Kırımlı aydınların bazılarının akıbetleri hakkında bkz. Prof.Dr. Dmitriy P. Ursu, “Kırım Bilim ve Kültürünün Faciası”, (Çev. Doç.Dr. Hakan Kırımlı), Emel, XXXXVI, 208, Mayıs-Haziran 1995, s. 4-6.<br />
38. Fisher, a.g.m., Emel, XXXIII, 131, Temmuz-Ağustos 1982, s. 14.<br />
39. Fisher, a.g.m., s. 15.<br />
40. İdam edilen ya da hapisane ve toplama kamplarında olumsuz koşullar nedeniyle ölen aydınların meslek gruplarına bakıldığında, büyük bir bölümünün eğitimci, şair, din adamı, yazar, ressam, ziraatçı, yönetici, kompozitör ve diğer mesleklerden olduğu görülür. Bu tasfiye kampanyasından şans eseri olarak canını kurtarabilen az sayıdaki aydın, maalesef 1941’deki komünist terörü ile II: Dünya Savaşı sırasında ve 18 Mayıs 1944 topyekûn sürgün esnasında ve sonrasında ölümden kaçamıyacaklardı. Komünizm ve onunla pratikte özdeşleşen Rus faşizmi, Kırımlı aydınlar için sadece ölüm anlamına geliyordu&#8230;<br />
41. Kırım Türklerinin yetiştirdiği en önemli dilbilimci olan Prof. Dr. Bekir Sıtkı Çobanzade’nin hayatı ve eserleri için bkz. A.Battal Taymas, Kırımlı Filolog-Şair Bekir Çobanzade’yi Tanıtma Tecrübesi (Türk Dili Araştırmaları Yıllığı, Belleten 1954’den ayrıbasım), (Ankara: 1954), s. 233-63; Nazif Gahramanlı, “Karasubazarlı Profesör Bekir Çobanzade’nin Hayatı ve Edebi Şahsiyeti”, Emel, XXXXVI, 210, Eylül-Ekim 1995, s. 4-22.<br />
42. “Büyük Şair ve Tanınmış Prof. Bekir Sıtkı Çobanzade’nin Öldüğü Yer ve Tarih”, Emel, XIX, 112, Mayıs-Haziran 1979, s. 43.<br />
43. Sovyet yöneticileri tarafından 1931-33 yılları arasında Kırım’da soykırım amacına yönelik olarak planlı biçimde yürütülen açlık, onbinlerce Türkün canına malolunca, Moskova’nın en güvendiği isim olarak Kırım Cumhuriyeti Merkezi İcra Komitesi Reisliğine getirilen Mehmet Kubay daha fazla dayanamamış ve Moskova’yı suçlamıştı: “Moskova Kırım Cumhuriyetini yağma ve bütün tabii servetini ihraç ediyor ve buna mukabil açlıktan kırılan ahaliye yiyecek bile vermiyor”. Bu yüksek sesli serzeniş sonrasında Mehmet Kubay görevinden alınmış ve gönderildiği sürgün mıntıkasında hayatını kaybetmişti. Bkz. Fisher, a.g.m., s. 16.; Kırımal, a.g.m., Emel, III, 16, Mayıs-Haziran 1963, s. 32 vd.<br />
44. Kırımal, a.g.m., s. 35-37.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Organize suçlar ve Fettullahçılar]]></title>
<link>http://caaglarr.wordpress.com/2009/11/05/organize-suclar-ve-fettullahcilar/</link>
<pubDate>Thu, 05 Nov 2009 13:08:06 +0000</pubDate>
<dc:creator>Nn</dc:creator>
<guid>http://caaglarr.wordpress.com/2009/11/05/organize-suclar-ve-fettullahcilar/</guid>
<description><![CDATA[Dr. Necip Hablemitoğlu* Kırım Dergisinde yayınlanan “Fethullahçı İhaneti”(1) başlıklı yazının hemen ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Dr. Necip Hablemitoğlu*<br />
<a href="http://caaglarr.wordpress.com/files/2009/11/resim1.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-1233" title="resim1" src="http://caaglarr.wordpress.com/files/2009/11/resim1.jpg?w=112" alt="resim1" width="112" height="150" /></a><br />
Kırım Dergisinde yayınlanan “Fethullahçı İhaneti”(1) başlıklı yazının hemen ardından başlayan gelişmeler, Türkiye’deki ve A.B.D.’ndeki şeriatçı dayanışmanın boyutlarını da gözler önüne serdi. Fethullahçısı, ışıkçısı, yeni asyacısı ile seriatçıların önemli bir bölümü, “ataları Said-i Kürdi ile Hocaefendilerine (!) hakaret edildiği, dil uzatıldığı” gerekçesiyle ilk kez açık olarak maskelerini indirdiler ve gerçek yüzlerini ortaya koydular. Görünen yüz, asla ve asla “Türk”ün yüzü değildi!.. Türk’e ve Türklüğe de alenen saldıran bu iğrenç yüzü sahiplenenlerin sayısı -gerek Basında ve gerekse internette- hiç de az değildi. Böylece, meşru müdafaa haklarını (!) kullandıklarını sanan bu müritler güruhu, şahsımın yanısıra Atatürk ve Gaspıralı İsmail Beye de kin kustular. Bu hakaret ve karalama kampanyasına ilk tepki gösterenler arasında “Kırım”ın yanısıra “Yeni Hayat”ın da bulunması, şeriatçı kesimde gerçek bir paniğe yol açtı. Nedenine gelince, düne kadar takiyye yaparak “daha çok dindar”, “birazcık da milliyetçi” görünen mevcut tarikatlar, özellikle de nurcular ve fethullahçılar, kendilerinin Türkçü kesimde yargılandığını ve bu sürecin genel olarak Türk sağında da devam edeceğini farkettiler. İşte bu panik içinde kendi gazetelerinde yayınladıkları yazı serilerinde, gönderdikleri mektuplarda ve aracılar vasıtasıyla ilettikleri mesajlarda az bilinen ya da üzerinde pek durulmayan birtakım çelişkilerini de (2) ortaya koydular:</p>
<p>A. FETHULLAHÇI ORGANİZASYON VE YASAL STATÜSÜ</p>
<p>Gelen tepkilerin çoğunluğunda, fethullahçılığın bir tarikat olmadığı; hatta nurculukla bile ilişkisinin bulunmadığı; cemaat tanımının da yetersiz kalacağı vurgulandı. Fethullahçılık adına bir tüzel kişilik bulunmadığı; zaten fethulllahçıyım diyen bir kesimin hiç var olmadığı; fethullahçılık tesmiyesini din düşmanı laik çevrelerin yakıştırdığı iddia edildi. Aynı şekilde, demokrasinin kurallarına göre oynadıkları için her zaman ve her yerde var olduklarını; yasalar önünde ve müslümanların vicdanında sınırsız bir dokunulmazlığa sahip bulunduklarını önesürenlerin sayısı da az değildi. Bu iddialar, Türkiye’de fethullahçılığın yeniden tanımlanmasının ve somut bir statüye yerleştirilmesinin gerekliliğini ortaya koydu. Fethullahçılık, bir tarikatın ismi değildir, doğrudur. Cemaat kelimesi de tanımlamada yetersiz kalmaktadır, bu da doğrudur. O halde fethullahçılığın siyasal hayatımızdaki konumu, literatürdeki karşılığı ile hukuk sistemimizdeki statüsü nedir? Türkiye’nın Türk Silâhlı Kuvvetleri dışındaki anayasal kurum ve kuruluşlarının fethullahçılara karşı gösterdiği sorumsuzluğun gerisinde neler yatmaktadır? Türk Devletini iç ve dış tehdit odaklarına karşı koruyup kollama gibi anayasal ve de tarihsel bir misyonu üstlenen Türk Silâhlı Kuvvetleri, 28 Şubat Kararlarında fethullahçılarla ilgili olarak neleri gözardı etmiştir? İşte somut değerlendirmeleriyle fethullahçı yapılanma ve Türkiye Cumhuriyeti’nin bugünü ve yarınları için bu yapılanmayı yoketmek yolundaki pratik öneriler:</p>
<p>1. Dinsel, Siyasal ve Toplumsal Yapılanma:</p>
<p>Hocaefendi (!) başlangıç itibariyle (çıraklık ve kalfalık dönemlerinde) nurcudur. Bir başka ifadeyle, manevi dünyası, bir aracının, Said Nursi’nin risale ve söylemleri üzerine bina edilmiştir. Ancak, ustalık yani olgunlaşma dönemiyle birlikte muhteşem gerçeğe (!) ulaşarak, “tarikat zamanı değil, hakikat zamanı” diyerekten kendi bağımsız cemaatini kurmuştur. Hocaefendiye (!) göre, nurcu hareket, Osmanlı kültürünün ve koşullarının yarattığı bir harekettir. Kendisi ise “Türkiye’ye özgü, bir İslâmi modernleşme yaklaşımının ana damarları üzerinde yürüyen bir cemaat organizasyonu” kurucusudur. Günümüzde, Said Nursi ile hocaefendi (!) ilişkisi çok muğlâk olup, geride kalmıştır. Nurcuların eli kalem tutan, işadamı, gazeteci, esnaf, öğretim üyesi, öğretmen ve bürokrat kesiminin çoğunluğunu kendi cemaatine çeken hocaefendi (!) için müritleri, “oluşumda Said Nursi ve eserleri, hocaefendinin kişiliği yanında çok zayıf kalır” diyebilme noktasına gelmişlerdir. Yine de içlerinde geldikleri örümcek yuvasını inkâr etmiyenler de yok değildir. Örneğin, yakın bir süre öncesine kadar nurcu kesimin, şimdilerde de fethullahçıların “en ünlü” ve “kaliteli” yazarlarından emekli astsubay Ömer Okçu -adının arapça olmasına karşın anlaşılmaz biçimde Hekimoğlu İsmail lâkabını yeğlemektedir- sözkonusu makaleme tepki olarak yazdığı mektubunda eski ve yeni şeyhine olan bağlılığını şöyle uzlaştırmaktadır:</p>
<p>“&#8230; Ben Said Nursi’yi ve eserlerini 1953’den beri tanırım ve onun talebesiyim. Şu anda on bir ton kitabım var, yirmi beş kitap yazdım. Zaman gazetesinde ve diğer dergilerde yazılarım çıkıyor&#8230;. Ve Necip Bey yazısının sonunda Atatürk’ten cümleler almış. O da o şemsiyenin altına girmiş&#8230;. Ben bu yazıyı Zaman Gazetesinde yayınlamayacağım, çünkü Fethullah Gülen Hoca Müslümanların aleyhinde bir şey yazarsanız hakkımı size helal etmem demiştir” (3).</p>
<p>Fethullahçıların kadrosu, doğal olarak sadece eski nurculardan ibaret değildir. Sahip oldukları ekonomik, siyasal, imaj-propaganda ve eğitim gücü, leşe üşüşen sinekler örneği hemen her tarikattan kitlesel katılımları da beraberinde getirmiştir. Politikaya girmek; devletten teşvik ya da ihale almak; üniversitelerde yönetici olmak ya da akademik yükselme sağlamak; önemli merkezlere kaymakam, vali, emniyet amiri ya da müdürü, hakim, savcı atanmak; şube müdürlüğünden müsteşarlığa kadar bürokraside bir yerlere gelmek; çocuklarını eğitmek, sağlık sorunlarını gidermek ya da iş bulmak ve benzeri konularda çıkar sağlayan, nimet dağıtan bir organizasyon olarak fethullahçılar, Türkiye’deki tüm tarikatlar ve şeriatçı örgütler açısından cazibe merkezi haline gelmiştir. Nurcular ve nakşiler en fazla mürit kaybına uğrarken, bu organizasyona en az mürit kaptıranlar da süleymancılar ve kadiriler olmuştur. Sözkonusu cazibe merkezi sadece şeriatçılar için mi sözkonusudur?!. Elbette ki hayır!.. Propaganda malzemesi olarak kullanabilecekleri, kişisel çıkarına düşkün emekli subaylar, tanınmış masonlar, başta II. Cumhuriyetçiler olmak üzere dünün en hızlı solcuları, ateistleri olan gazeteciler, öğretim üyeleri, sanatçılar -inançları ve yaşamları ile tam anlamıyla farklı olsalar da- yüksek danışmanlık ücretleri; program, makale, kitap, konferans başına ödenen yüksek telif ücreti ve yolluklarla bu organizasyona kapılanabilmişlerdir.</p>
<p>Fethullahçı bataklığını en fazla geliştiren ise, başta M.H.P. olmak üzere tüm sağ partiler olmuştur. Türk-İslâm sentezi adı altında uydurulan yapay ideoloji, Türk sağındaki Türklük bilincini yoketme pahasına siyasal ümmetçiliği ön plana çıkarmıştır. Müridin şeyhi dururken siyasal bir lidere saygı duyamayacağını, bağlanamayacağını kestiremeyen kısır politikacılar, fethullahçı ve benzeri yapılanmalara gaflet içinde yataklık etmişlerdir. Bunun sonucunda, ortaya çıkan manzara: Türklük düşmanı hizbullahçı militanlarla, dar-ül harpçilerin, kaplancıların, Nizam-ı Alem Ocakları ya da Ülkü Ocakları mensuplarının aynı sloganları atmaları; benzer söylemleri paylaşmalarıdır. Bir başka örnek vermek gerekirse, Türklük bilincinin tarihi ocağı olan Türk Ocakları, hocaefendilerinin(!) yayınlarının dağıtımını yapmak, kendisini “yılın adamı” seçmek, Türk Dünyasını cemaate dahil etmek gibi sapkın bir misyon üstlenmiştir. Kısaca, Washington’un erleri, kendilerine modern alp-erenler, Horasan erleri yakıştırmasında bulunarak Türk sağını iğfale devam etmektedirler&#8230;</p>
<p>Ülkemizin sağ politikacıları gibi, sol çizgideki politikacıları da, fethullahçıların abartılı reklam gücünden fazlasıyla etkilenmiş görünmektedir. D.S.P. fethullahçılarla tam bir uzlaşma görüntüsü verirken, C.H.P. bu organizasyonla mücadeleden kaçınıp adeta görmemeyi, yok saymayı yeğlemektedir. Başta küçük taşra politikacıları olmak üzere, önümüzdeki genel seçimlerde milletvekili olmak isteyen öğretim üyeleri, bürokratlar fethullahçıların desteğini almak üzere adeta yarışa girmişlerdir. Seçim süreci, bu açıdan fethullahçıların gücüne güç katarken, kaybeden ulusal bütünlüğümüz, barışımız ve de geleceğimiz olmaktadır. Fethullahçılar, oy potansiyeli açısından bakıldığında, gerçekte tabanı olmayan ama yetişmiş kadrosu, ekonomik kaynakları ve de önemli dış desteği bulunan şişirilmiş bir balona benzemektedir. Hocaefendileri (!), her seçim dönemi boyunca siyasal parti tercihi konusunda sessiz kalıp ancak son birkaç gününde, oy tercihinde tabanı serbest bıraktıklarını açıklamaktadır. Oysa bu ülkenin aydınları çok iyi bilmektedirler ki, bu organizasyonun müritleri ve sempatizanlarının oyları, kapatılan Refah Partisinden başka hiçbir yere gitmemiştir, gitmez de. Tıpkı, kendilerinden başka hiç kimseyi gerçek müslüman kabul etmeyen, imam-hatip ya da ilâhiyat mezunu hocaların arkasında namaz kılmayı reddeden süleymancıların Refaha oy vermesinde olduğu gibi. Fethullahçıların kendi siyasal partilerini kurmaları, ülke barajının altında kalmalarının ya da Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasının kaçınılmaz olması nedeniyle mümkün değildir. Onlar, reklamla şişirilmiş organizasyonları ile mevcut siyasal sistemi, partileri ve seçmeni ile iğfal etmeyi, laik hukuk düzenini ise içten içe kemirmeyi tercih etmektedirler&#8230;</p>
<p>2. Örgütsel Yapılanma</p>
<p>Fethullahçılar, olası bir devlet soruşturmasına uğramak ve yargılama sürecine girilmesini önlemek amacıyla yapılabilecek hukuki deyimle her türlü muvazaaya, dinsel ifadeyle takiyyeye ya da hile-i şer’iyyeye, halk deyimiyle de sahtekârlığa başvurmaktadırlar. Örneğin, organizasyonun sahip olduğu tüm medya kuruluşları, sık sık kendilerinin hocaefendileri (!) ile hiçbir ilgileri bulunmadığını açıklamaktadırlar. Kâğıt üzerinde doğrudur. Yurt dışındaki yüzlerce okulun, yurt içindeki yüzlerce okul, dersane, yurt, binlerce ışıkevi ve hatta malûm üniversitenin bile hocaefendi (!) ile herhangi bir ilgisi bulunmamaktadır. Kâğıt üzerinde doğrudur (bu kurumlar, “F. Çağ A.Ş.”, “F. Fetih A.Ş.” gibi yaklaşık 100’e yakın şirketin sahipliğinde görünmektedir). Hatta, bu organizasyonun ve hocaefendinin (!) başta sigorta alanında olmak üzere, çoğu devletin kaynaklarını ve masum halkın yardım duygularını sömüren şirketleri de “bulunmamaktadır”, tabii kâğıt üzerinde. Bu organizasyonun bu olmayan şirketleri, doğal olarak devletten teşvik, düşük faizli kredi, ihale de almamakta; saf inançlı Anadolu insanından hiçbir yasal güvencesi olmayan güvene dayalı kâğıtlarla mevduat da toplamamaktadır. Devlete laik olduğu için vergi vermekten kaçınan şeriatçı sermaye, hatta şehir ve kasabaların küçük esnafları bile her ay muntazam biçimde ve doğal olarak bu organizasyona trilyonlar da akıtmamaktadır. Tabii hepsi kâğıt üzerinde&#8230;</p>
<p>Fethullahçı organizasyon, yüzlerce eğitim kurumu ve binlerce yurt ve ışıkevinde her yıl yüzbinlerce Türk gencini ailesinden koparma ve devletine-rejimine düşman etme; sonra onların eğitiminden işine, evlenmesine kadar tüm hayatını kontrol altına alma çalışmaları da yürütmemektedir, kâğıt üzerinde. Hatta, yirmi yılı aşkın bir süredir Polis Akademisinde “koridor başkanlığı”ndan, “sınıf başkanlığı”na kadar inen bir örgütlenme ile henüz tanışmış bile değillerdir. Emniyet, Adalet, İçişleri, Eğitim ve Sağlık teşkilâtları başta olmak üzere devlet içinde kadrolaşma çalışmalarıyla da hiçbir ilgileri bulunmamaktadır. Örneğin, “28 Şubat Kararlarından sonraki genel tasfiyeye ve de Aralık Şûrasında atılan 86 subay ve astsubayın 53’ünün bizden olmasına rağmen hala 30 valimiz ve yüzlerce kaymakamımız görevde; geçtiğimiz ay Danıştay’da bir Daire Başkanı seçtirdik” diyenler kendilerinin dışındadır. Israrla Türk Silâhlı Kuvvetlerine sızmak isteyenler de onlar değildir; Y.A.Ş. kararı ile Orduyla ilişkisi kesilenlere de iftira edilmektedir. Milli Güvenlik Kurulu’nun çeşitli birimlerinde kendileriyle bağlantılı danışmanları da sözkonusu bile değildir. Tabii hepsi kâğıt üzerinde&#8230;</p>
<p>Fethullahçı organizasyonun bölge imamları marifetiyle yönetildiği külliyen yalandır. Bu toplantılara ilişkin olarak elde edilen ve hocaefendinin (!) ses ve görüntüsünü -talimatlarının içeriğiyle birlikte ortaya koyan- kasetleri de aslında montajdır. Fuller, Henze gibi C.I.A. görevlileri, hocaefendinin (!) doğru yolu buldurduğu müritleridir. Hatta, tüm C.I.A., yakın bir gelecekte tümüyle ışıklandırılacak ve kardeş organizasyon olarak İslâm ümmetine hizmet edecektir. Onların gösterdiği her yere gitmek; “ılımlı İslâm” temsilcisi olarak okul açmak; kırmızı pasaportlu Amerikalı öğretmen istihdam etmek; C.I.A. şemsiyesi altında özellikle Rusya’da K.G.B.’yi ve mafyayı aşmak ne ulvi bir başarıdır, ne büyük bir İslâmi misyonerliktir. New York’un en pahalı ve gösterişli binası olan “Empire State Building”in 43. katındaki lüks büro bile, neredeyse Nobel Barış Ödülüne aday gösterilecek kıymetteki hocaefendinin (!) A.B.D.’ndeki tedavisine yardımcı olma işlevini yerine getirmektedir. Bu teveccühe lâyık olabilmek için hocaefendinin gösterilen her yere, örneğin Diyanet İşleri Başkanı dururken Türkiye’yi resmi pasaportla temsilen Papa ile buluşmaya gitmesi; Türklük düşmanı ortodoks din adamlarıyla sevgi-barış pozlarında fotoğraflar çektirmesi; sonra Türkiye Cumhurbaşkanı’nın elinden “yılın adamı” ödülünü alması &#8230; kısaca bunların hepsi “faydalı ve hayırlı işlerdir”. Ama bir de yanlış anlayan “fesatçılar” olmasa!..</p>
<p>2. 28 ŞUBAT KARARLARI SÜRECİNE KATKI ÖNERİLERİMİZ</p>
<p>P.K.K., Türkiye’nin toprak bütünlüğüne yönelmiş en büyük iç ve dış tehdit organizasyonudur. Fethullahçılar da, Türkiye’nin laik hukuk sistemine, Türklük bilincinin kökleşmesine, Cumhuriyet bireyi oluşumuna, tam bağımsızlığımıza yönelmiş en büyük iç ve dış tehdit organizasyonudur. P.K.K.’lılar açıktan açığa silahlı ve politik kavga yolunu seçerken; fethullahçılar sessizce ve sinsice devleti içten ele geçirme yolunu yeğlemiştir. P.K.K.’lılar insanımıza sadece kan ve gözyaşı verirken; fethullahçılar, eğitime yaptıkları akılalmaz yatırımlarla ve propaganda teknikleriyle körpe beyinleri yıkamakta, kendi sistemine ve hatta ailelerine yabancılaştırmakta, militanlaştırmaktadır. P.K.K. yalnızca yoketmektedir. Fethullahçılar ise, devletin ve rejimin varlığına kasteden kadrolaşma ihanetinin yanısıra, Türkiye’de, kısmen eğitim ve sağlık alanında; Rusya’da, Balkanlarda ve özellikle Irak’daki Türk azınlıkların eğitimi alanında somut, bazı önemli hizmetler gerçekleştirmektedir, ama sadece kısa vadede. A.B.D. ile Türkiye’nin çıkarlarının örtüştüğü sürece. Uzun vadede siyasal ümmetçiliği öngören, ipleri dışarıda bir şeriatçı organizasyonun, Türkiye ve Türk Dünyasına kısaca her an ihanet beklentisinden başka ne faydası olabilir ki?!.</p>
<p>Fethullahçılar, kendi organizasyonlarını ifade için hukuk sistemimizde ve de literatürde yeri olmayan bir sıfatı önesürmektedirler: “Sivil Toplum Cemaati”&#8230; Bir grubun N.G.O yani Sivil Toplum Örgütü olabilmesi için evrensel nitelikte kabul edilen birtakım asgari koşullara sahip olması gerekir: Önce legal yani yasalara uygun olarak tüzel kişiliğinin bulunması; sonra örgüt içi demokrasinin tam işlerlik halinde bulunması (kaydı hayat koşuluyla yönetimin sözkonusu olmadığı bu yapılanmada seçim esastır) bir zorunluluktur. Fethullahçı organizasyonun kendine yakıştırdığı bu sıfat, en cahil, IQ’su en düşük insanları bile güldürecek bir saçmalığı ifade etmektedir. Fethullahçılar, A.B.D.’de görmeyi alıştığımız en ileri reklam ve propaganda yöntemlerini kullanırken, diğer yandan da Türkiye içinde klasik “şark kurnazlığı” içinde hareket etmekte; kâğıt üzerinde ispatlanamayacağını düşündükleri suç niteliğindeki eylemlerini birbiri ardına işleyebilmektedirler.</p>
<p>O halde, bugüne kadar Türkiye’de politikacıların, adli kurumların ve hatta Türk Silahlı Kuvvetleri komuta kademesinin telaffuz bile etmediği gerçek sıfatı açık açık ifade etmek gerekirse, fethullahçılık cürüm işlemek için oluşturulan bir teşekküldür. Anayasal düzeni değiştirmek için Devleti elegeçirmeyi amaçlamak, cürümlerin yani suçların en ağırıdır. Ayrıca, yandaşlarını koruyup kolladığı için de mafya türü çıkar ağırlıklı bir organizasyondur. Fethullahçılık, hem laikliğe karşı işlenen suçlar, hem de organize suçlar kapsamında değerlendirmeye alınması acilen gerekli bir oluşumdur. Nasıl mı?!. Fethullahçılık, olumlu-olumsuz her türlü propagandayı reklam unsuru kabul edip geometrik biçimde büyüyen, devletin bünyesini elegeçirmeye çalışan -tabiri caizse- habis bir urdur. Bu habis urun kesilip atılması için önce “dokunmak” gerekir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, dokunulmazlığı olan Hadep’li milletvekillerine haklı olarak ve kararlı biçimde “dokunmuştur”. Yurt dışına kaçanların söylemleri, bu dokunmanın haklılığının somut kanıtlarıdır. Sıra, kaçınılmaz bir biçimde fethullahçılara gelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, fethullahçı organizasyonla ilgili savunma mekanizmasını bir an önce harekete geçirmek zorundadır. Bu organizasyon, kabul edilebilir inanç ve fikir özgürlüğü sınırlarını çoktan aşmış; laik hukuk sistemimizi ve de Anayasal düzenimizi yıkma noktasına gelmiştir. Özetle kaydetmek gerekirse, eğitim ve teknolojiye yatırım yaparak adım adım devleti elegeçirmeye çalışan fethullahçı organizasyon, mevcut kadrosu ve ekonomik-siyasal ve de dış destek-propaganda gücüyle Cumhuriyet Tarihimizin gelmiş-geçmiş en tehlikeli örgütüdür. İşte başlangıç için, devletin yetkili makamlarına bu cürüm teşekkülünün dağıtılması için bazı somut öneriler:</p>
<p>1. Fethullahçı organizasyon, her ay, Türkiye’nin hemen her tarafında müritleri olan işadamlarından ve esnaftan makbuzsuz-kayıtsız trilyonlarca lira toplamakta; dış yardımlarla birlikte toplanan bu paralar, okul-dersane-yurt ve evlerin giderlerine sarfedilmektedir. Aynı şekilde, yurt dışında 300’ü aşan okulun masrafları da çantalı öğretmen-kuryeler vasıtasıyla elden karşılanmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre, her ne ad altında olursa olsun Valiliklerin izni olmaksızın para toplanması suçtur. Keza, yurtdışına illegal yoldan para çıkarmak da kaçakçılık kapsamında suçtur. Aynı şekilde fethullahçı işadamları da, Rusya Federasyonu, CIS ülkeleri ve Balkanlara yaptıkları yatırımlar için çantalı öğretmen-kuryeleri kullanmakta; kayıt korkusuyla, legal yollardan yani banka havale işlemlerine başvurmaktan kaçınmaktadırlar. Kâğıt üzerinde sözkonusu okulların sahibi görünen şirketlerin ve bağlantılı işadamlarının muhasebe kayıtlarında yapılacak ciddi bir çalışma, fethullahçı organizasyona büyük bir darbe indirecektir. Bu yolla, özellikle Rusya, Balkanlar ve diğer Türk Cumhuriyetlerinde mafyaya kaptırılan, rüşvet olarak dağıtılan, batırılan milyonlarca doların, bir başka ifadeyle Türkiye’nin zaten kıt kaynaklarından yapılan illegal aktarımın boyutları da saptanmış olacaktır. Kuryelerin ve tahsildarların saptanması, ilgili şirketlerin muhasebe kayıtlarına ulaşılması devlet için “çocuk oyuncağı” sayılır. Halihazırda eksik olan, niyettir, kararlılıktır, siyasal iradedir.<br />
2. Fethullahçı organizasyonu, Türkiye’nin en büyük sivil istihbarat örgütü ve arşivini oluşturma yolunda girişimlerini sürdürmektedir. Kendi organizasyonları açısından potansiyel risk taşıyan politikacılar, gazeteciler, T.S.K. Komuta kademesinde yer alan hedef subaylar, bürokratlar, öğretim üyeleri vd. hakkında “yerlebir” etmeye yönelik ya da en hafifinden “şantaj” değeri taşıyan ses ve görüntü kasetlerinin, her türlü ailevi-yakın çevre ve de kişisel istihbari bilgilerin bir merkezde toplanmakta olduğuna ilişkin duyumlar gelmektedir. Türk yasalarına göre böyle bir oluşum, girişim aşamasında olsa bile ağır suçtur. Bu duyumların doğruluğunun araştırılması, Türk istihbarat birimlerinin deneyim ve yeteneği dikkate alındığında hiç de zor değildir.<br />
3. Fethullahçıların muvazzaf subayların yanısıra, askeri eğitim kurumlarına sızma girişimleri öteden beri kamuoyunca bilinmektedir. Yüksek Askeri Şûra’nın onurlu bir kararlılık ve gerçek vatanseverlilikle bu tür sızmalara karşı radikal önlemlere başvurması, fethullahçı organizasyonu hiç ama hiç caydırmamaktadır. En az 10 yıl ya da daha ötesine yatırım yapan fethullahçı organizasyon, yatılı kurslarında militanlaştırdıklarından (kazandıklarından) emin oldukları çok zeki ve başarılı öğrencileri, askeri eğitim kurumlarına girmeye yönlendirdikleri de bilinmektedir. Fethullahçı ya da başka tarikat veya radikal dini grup üyelerinin Y.A.Ş. kararlarıyla Türk Silahlı Kuvvetlerinden ihraç edilmeleri, bu sapkınlara müritleri nezdinde aksine itibar sağlamaktadır. Türk Silahlı Kuvvetlerine organize biçimde sızmak, dışarıya bilgi akışını da sağlamak demektir. Askeri mevzuata göre, böyle bir eylem, girişim halinde olsa bile suçtur ve ceza gerektirmektedir. Bundan sonra, şeriatçı faaliyetler kapsamında meselâ fethullahçı bilinen subay ve astsubaylara T.S.K.’nden ihraç cezası verilirken, arkalarındaki hocaefendi (!) örneği başta olmak üzere deşifre olmuş organizasyon yöneticilerinin de sorgulanıp yargılanmaları gerekir. Bir başka ifadeyle, devlete karşı cürüm işlemek amacıyla teşekkül oluşturanların yaptıklarının yanlarına kâr kalmaması kaçınılmazdır ve en etkili mücadele yoludur. Bu öneri, kararlı, radikal sonuçlarıyla birlikte, şeriatçı örgütler için de caydırıcı nitelik taşımaktadır.<br />
4. Fethullahçı organizasyon içinde yer alan başta medya kuruluşları olmak üzere tüm şirketlerin muhasebe kayıtlarının incelenmesi, organizasyonun kirli-yasadışı ilişkilerinin çorap söküğü gibi çözülmesine yolaçacaktır. Organizasyonun kamuoyu nezdinde sözcülüğünü yapanların yanısıra, kilit yöneticilerin de (özel kalem müdürleriyle birlikte) gözaltına alınmaları ile başlatılacak yasal süreçte, yoğun sorgulama yöntemlerinin uygulanması da bu mafyavari yapılanmanın çözülmesinde önemli etken olacaktır. Tipik bir örnek olarak, öncelikle Polis Akademisi ile birlikte, devleti temsil eden, devletten maaş alan ama fethullahçı organizasyonun militanı olarak hareket eden mülki yöneticiler arasındaki kadrolaşmanın tüm boyutları ile ortaya çıkarılması gerekmektedir. Kamuoyundaki tereddütlerin giderilmesi, karşı propagandaya izin verilmemesi ve de stratejik devlet kuruluşlarının bu safralardan temizlenmesi için konuyla ilgili skandal nitelikli bilgi ve belgelerin, anlamsız gizliliklerden kaçınılarak halka maledilmesi şart görünmektedir. Bu örnekte de fethullahçı olarak temayüz eden üst düzey organizasyon yöneticilerinin sorgulanması ve yargılanması, çözülme sürecinin hızlanmasına katkıda bulunacaktır.<br />
5. Üniversitelerde yönetici konumundaki fethullahçıların tasfiyesi ve diğer şeriatçı kadrolaşmanın çözülmesi için Y.Ö.K.’na istihbari bilgi akışı sağlanmalı ve bu doğrultudaki tasfiyeler düzenli olarak denetlenmelidir. M.G.K., (T.İ.B. dahil) öğretim üyesi danışmanlarını, konferansçılarını yakın izlemeye almalıdır. Keza, üniversitelerin yanısıra, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi ve de Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu da sürekli büyüteç altında tutulmalıdır. Aynı şekilde, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, İslâmiyetin özünde ruhban benzeri aracılara yer olmadığını; sonradan çıkan tarikat ve cemaat benzeri organizasyonların müslümanlar arasında bölünmeye ve çok yönlü istismara yol açtığını ve devlet düşmanlığına kadar gittiğini kitle iletişim araçları vasıtasıyla sık sık gündeme getirmesi ve vurgulaması gereklidir. Diyanet İşleri Başkanı’nın, hocaefendiyle (!) görülecek onur ve yetki hesaplaşmasının zamanı gelmiştir.<br />
6. T.B.M.M., fethullahçı ve benzeri şeriatçı nitelikli tarikat ve organizasyonları tüm boyutlarıyla ortaya çıkarmak için mutlaka “pişmanlık yasası” çıkarmalıdır. İtirafçılara cazip ceza indirimleri sağlanmalıdır. Bu taktirde önemli bir bölümü çıkar ilişkilerine dayalı organizasyonun darmadağın olması kaçınılmaz görünmektedir.</p>
<p>Fethullahçı organizasyona müdahale, yasal çerçevede ve ödünsüz olarak uygulanmalıdır. Tüm olasılıklar önceden dikkate alınmalıdır. Örneğin, A.B.D. Büyükelçisi ya da İstanbul Konsolosu, olası destek girişimlerine karşı önceden uyarılmalıdır. Keza, sadece medya kuruluşlarının kapatılması, ekonomik gelir kaynaklarının kurutulması gibi geçici önlemlerle yetinmek de çözüm getirmeyecektir. Bir örnek olarak, bu organizasyonun TV kuruluşu kapatılsa ya da Kablo TV’den çıkarılsa, büyük bir olasılıkla Med TV’nin yayın yaptığı uydu ve ülkeden yayınını sürdürme şansı sözkonusu olacaktır. Önemli olan, elebaşılarını yurtdışına kaçırmadan, gereğini -yasalar çerçevesinde- Türkiye’de “tam dokunarak” yerine getirmektir&#8230;</p>
<p>SONUÇ: İki basit soru, iki anlamlı cevap:</p>
<p>Soru: Yurt içinde ve dışında yüzlerce eğitim kurumuna; yetişmiş küçümsenemeyecek ölçüde militan bürokrat kadrosuna; adeta küçük bir eğitimci ordusuna; beyinleri yıkanmakta olan yüzbinlerce öğrencinin barındığı yurt ve evlere; her ay ortada dolaşan trilyonlarca liralık gelir kaynağını tahsil eden, nakleden ve sarfeden tahsildar, kurye ve mutemetlere; yurtdışı temsilciliklere; malûm servis yetkilileri ile işbirliğini gerçekleştiren iyi yetiştirilmiş koordinatörlere; çok sayıda şirkete, derneğe, vakıfa ve basın-yayın kuruluşuna; istedikleri ve gerekli gördükleri kişilere devlet makamlarını peşkeş çekebilme, milletvekili seçtirme ya da danışmanlık vererek satın alma rahatlığına; etkili bir imaja, reklam ve propaganda gücüne sahip, devleti ele geçirme iddiasındaki bir suç organizasyonunun gerçek yöneticisi, sadece ilkokul eğitimi almış hocaefendileri (!) olabilir mi?!.</p>
<p>Cevap: Cevap zaten sorunun içinde&#8230;..</p>
<p>Soru: Fethullahçılar nereye koşuyorlar?!..</p>
<p>Cevap: Türkiye Cumhuriyeti’nin barış, huzur ve iç güvenliği için bir başlangıç olarak önce askeri hapisanelere!..</p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, Türklük bilincinin simgesi, ulusal birliğimizin ortak paydası, çağdaşlaşmanın öncüsü, ATATÜRK’e sevgi ve rahmetle&#8230;</p>
<p>Türkiye’yi ortaçağın karanlıklarına, siyasal ümmetçilik batağına çekmeye çalışan din tâcirlerine, yabancı servis ajanlarına, kısaca Türklük düşmanlarına lânet ve nefretle&#8230;</p>
<p>DİPNOTLAR:</p>
<p>* İletişim için (e-posta) : hablemit° ada.net.tr</p>
<p>1. Dr. Necip Hablemitoğlu, “Fethullahçı İhaneti (1)”, Kırım, 24: Tem.-Eylül 1998, s. 3-8.</p>
<p>2. Olumsuz tepkiler için bkz. Oğuz Çetinoğlu, “Dr. Hablemitoğlu’na Cevap: İhanet Değil, Hizmet Var”, Kırım, 25: Ekim-Aralık 1998, s. 27-28; Yard.Doç.Dr. Alâeddin Yalçınkaya, “Ruslar Türk Ülkelerinde Yaptıkları Tahribatlarda Ceditçileri Kullandı: Ceditçilerin Bilinmeyen Yönleri”, Tarih ve Medeniyet, 55: Ekim 1998, s. 26-31; M. Latif Salihoğlu, “Fikir Çarşımız: İsnat ve İftiraya Cevap (1-5), Yeni Asya (bizzat yazarı vasıtasıyla e-posta yoluyla şahsıma gönderilen bu 5 gün arka arkaya yayınlanan yazının tarihlerini tespit edemedim. Eleştiri sahibi yazarın tam beş gün süren yazılarının ruhunu (!) ve seviyesini (!) yansıtan bir cümlesi: “Ve Bay Hablemitoğlu! Evvelâ, ağaç tepesine çıkarak yazı yazılmaz diye bir kaide mi var? Said Nursi’nin hayranlık uyandıracak bu ender hâlini, siz neden küçümsemektesiniz?” İnternet ya da posta vasıtasıyla doğrudan gönderilen çok sayıda küfür ve tehdit dolu mektubun yanısıra, Hollanda’dan dünyanın 65 ülkesine dağıtımı yapılan ve S.O.T.A. (Türkistan ve Azerbaycan Araştırma Merkezi) tarafından hazırlanan “Türkistan Bülteni”nde bu tepkilerden yayınlananlar olmuştur. Aynı bültenin müteakip sayısında (23 Aralık 1998, Sayı: 1998: 048) yayınlanan cevabım şöyledir:</p>
<p>“T-N Ortamında Gaspıralı’ya saldırmanın, Türklüğe hakaret etmenin cazibesini acı bir biçimde öğrenmiş bulunuyorum. Yüzlerce mektup ve e-mail yağdı, paketlerle risale-i nurlar gönderildi. Hakaretler, küfürler, tehditler birbirini izledi. Hiç şikâyet etmiyorum, çünkü ben bunları resmen hak ettim. Hiç olmazsa bu Türklük düşmanı şeriatçıların maskeleri bu vesileyle bir kere daha indi ve iğrenç yüzleri ortaya çıktı. Bu arada, kaydetmeliyim ki, Gaspıralı, Atatürk ve diğer aydınlanmacı önderlerin arasında şahsıma da hakaret edilmesinden ayrıca onur duydum. Her ne kadar Dr. Buğra Atsız, Sefa Martin Yürükel, İhsan Yokuş, Doç.Dr. Timur Kocaoğlu gibi az sayıda arkadaşımızın moral desteği olmuşsa da, ben yine T-N ortamında sessiz kalmayı yeğleyen çoğunluğun, Gaspıralı’ya olan saldırıyı içlerinden de olsa kınadıklarına inanıyorum. T-N’de yayınlanan iki olumsuz eleştiride doğrudan şahsıma yapılan hakaretleri, bir karşı fikir, bir eleştiri diye değerlendirmek mümkün değildir. Etik açıdan bu kişisel sataşmalara cevap hakkım doğmuştur. Sayın Tütüncü’nün bu yazdıklarımı T-N’de yayınlamasını rica ve talep ediyorum:</p>
<p>1. Tüm eleştirilerde Gaspıralı’ya hakaretler (din düşmanı, rus işbirlikçisi, rusdan da beter, insan bile değil vb.) yinelenmiştir. Ama yüzlerce eleştiri mesajı içinde en ağır hakareti T-N’de Sayın Nail Ünlü yapmış ve Gaspıralı İsmail Beyi Nurculuk ekolü içine dahil etmiştir. Ayıptır, günahtır Sayın Ünlü. Gaspıralı İsmail Bey, Rus Hükûmetine, misyonerleri ve de panslavistlere karşı savaşım verirken, sizin “insan güzeli” hocanız daha dünyaya bile gelmiş değildi. Kısaca, bunca eleştiri içinde Gaspıralı’yı nurcu kabul etmekle O’na iltifat ettiğini, onurlandırdığını sanan bu kişiye ve Gaspıralı’yı geçen sene Türkiye’yi ziyaretinde çocuklarına tarih öğretmek için hem de NURCU KİTAPLARI SATAN BİR KİTAPÇIDAN aldığı kitap sayesinde tanıdığını yazan Texas-Houston’dan Sayın Kasap’a söyleyecek bir söz bulamıyorum. Anlıyorum ki, İhlâs Holding, Hüseyin Hilmi Işık, Said-i Kürdi, hocaefendi (!) kendileri için herşeyden ve herkesten, Türklüğün önderlerinden daha da önemli ve hatta “mukaddesmiş”; Allah onlara bilgi, akıl ve iz’an nasip eylesin!..<br />
2. Tüm eleştiri mesajlarında olduğu gibi, Sayın Ünlü, “hayatında beş kuruş parayı hayır yahut amaç için harcıyamayanların, maaşının ve kazandıklarının çeyreğini hatta yarısını verenleri anlamaları mümkün değildir” cümlesine yer veriyor. Yazıktır, İslâmiyette ibadet de, iyilik de gizlidir. Sizin İslâmiyetin ulviliğinden, erdemlerinden haberiniz yok. Bir kısmınız din adına sömürülüyor, bir kısmınız din adına sömürüyor. Benim gibi İslâmiyet ile gurur duyan samimi müslümanları bu yolla töhmet altına sokamazsınız. Türk üniversitelerinde paltosuz kışı geçiren, açlıktan ders sırasında bayılan öğrenciler var. Sokak çocukları var. Kışın yakacak bulamayan nice çaresiz fakir insanlar var. Ben bunları görüyorum. Yaptıklarım Allah ile benim aramda. Üstelik maaşımın yaklaşık yarısını bu devlete vergi olarak anında ödüyorum. Vergi kaçırmıyorum. Kula kulluk etmiyorum. Ailemin rızkını da hiçbir şekilde nurcu, fethullahçı, nakşi, süleymancı, kısaca devlet ve rejim, Türklük düşmanı şeriatçı sapkın tahsildarlara kaptırmıyorum. Aramızdaki farklardan biri de bu.<br />
3. Adıgeçenlerle şahsım arasındaki farklar elbette bu kadar değil. Örneğin, sözkonusu Gaspıralı’ya saldırıyı içeren makalenin İhlâsçıların yayın organında nasıl çıktığını anlayamadıklarını ifade ediyorlar. Anlayamadıkları daha o kadar çok şey var ki!.. Aynı şekilde, CIA, KGB, KIP, Mossad, M15-M16 gibi gizli servislerin Türkiye’de ve Türk Dünyası içinde çalışmalarının sözkonusu olmadığını, bunun benim kişisel vehmim olduğunu belirtiyorlar. Onlara göre ben “zihnini yabancı istihbarat birimleri ile bozmuş” biriyim. Aslında düşman benim ve benim gibilerin kafası içinde. Asla böyle servisler yok, ben uyduruyorum, etrafımda bir korku çemberi uyandırmaya çalışıyorum. Yazık, hem de çok yazık!.. Bilgisizliğin, cehaletin ve gafletin ve dolayısıyla ihanetin ancak bu kadarı olur. Sanıyorum, Sayın Ünlü ABD’de yaşıyorlar, bir anlamda yabancı servislere adres veriyorlar. Allah kendilerine selâmet versin, vatanımızı bunlardan uzak tutsun!..<br />
4. Eleştirilerin tümünde dikkat çeken ortak bir yön daha var ki, o da şu: Eleştiri sahipleri, kendilerine uhrevi, ilahi bir hava vererek, dinsel kimliklerini bir “kadı” havası içinde kullanmaya özen gösteriyorlar. Kendilerinden olmayanları kategorize ederek yargılıyorlar ve sonuçta “din düşmanı” yaftasını yapıştırıyorlar. Sanırsınız ki, bunlar hâşâ Allah’ın özel olarak yarattığı ruhban tosuncuklar!.. Oysa biliriz ki dinimiz en son ve en gelişmiş din. Ruhbanlık yok, kula kulluk etmek yok!.. İslâmın özünde gerçekte mezhepler, tarikatlar ve bu anlamda cemaatlar da yok!.. O halde bunlar hangi delikten çıktılar, hangi örümcek yuvalarında ortaçağın engizisyon mahkemelerini kurup da Gaspıralı’yı, Atatürk’ü, şahsımı ve de aynı çizgide yer alan tüm Türk aydınlarını yargılama hakkını kendilerinde buldukları gibi soruların cevabı ile değerli vakitlerinizi almak istemiyorum. Zaten bilen biliyor.<br />
5. Şeriatçılara göre Gaspıralı’nın önemli olmadığını hepimiz gördük. Saldırgana kınama yok, çünkü o da kendilerinden. T-N ortamında ürküntü yaratmamak için Gaspıralı’yı da nurcu daire içine alarak konuyu kapatma peşindeler. Ancak tüm eleştirilerde bir başka ortak yön daha var: Bunca yazdıkları arasında kesinlikle Hz. Peygamberimizin adı geçmiyor. Kur’an-ı Kerim’den de hiç bahsedilmiyor. Ama varsa yoksa Said-i Kürdi ve hocaefendileri!.. Yazdıklarına baktığınızda, dünyanın ekseninde yalnızca onlar var. Hocaefendilerinden önce Türklük, Türk Tarihi, Türklüğe hizmet ve hatta sanırsınız ki İslâmiyet bile yok. Herşey kendileri ile başlayıp kendileri ile devam ediyor. Sanki dünya bile onların boynuzlarında dönüyor. Milat kavramı kalkmış hocaefendiden önce, hocaefendiden sonra olmuş. Risale-i nurlar, hocaefendinin kitap ve kasetleri, hâşa dinin temel direği. Hz. Peygamberimize saygı yok!.. Kur’an-ı Kerim’e önem yok!..<br />
6. Ya Atatürk?!. Zaman gazetesinin yazarı İsmail Hekimoğlu mektubunda Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ulu önder Atatürk’e atıfta bulunarak şahsımı şu cümle ile kategorize edebiliyor: “Ve, Necip Bey yazısının sonunda Atatürk’ten cümleler almış. O da o şemsiyenin altına girmiş”. Hangi şemsiye, onu açıklamıyor; Türkiye Cumhuriyeti yasaları önündeki sorumluluğunu hatırlıyor ve mesaj verip geçiştiriyor. A.B.D.-Saratoga’dan Dr. Mehmet Cirit, Türk yasaları yerine A.B.D. yasalarına tabi olmanın rahatlığı içinde takiyye denen riyakârlığı yapmadan, Atatürk’ü minare yıktıran, Uşak şehrini bombalatan bir “şerefsiz” olarak nitelendiriyor. Yunanlılara sevgi mesajı sunarken, Atatürk’e kin kusuyor. Ekrem Kasap, ümmetçi ülkücülüğünü ilân ediyor ve Gaspıralı’yı savunan yazımı fesat çıkarıcı yazı olarak nitelendiriyor. Ayrıca IQ ve ahlâksal düzeyini, tarikat-cemaat terbiyesini sergileyerek, şahsım için “kuzu postuna bürünmüş ayı” yakıştırmasında bulunurken (kurt değil) çekincesini de not düşüyor. Ali Bayram, hocaefendisine “&#8230; Beyefendiyi bugün bütün dünya biliyor ve her kesimden insanlar takdirle karşılıyor, gerek doğulu gerek batılı ilim ve fikir adamları onun karizmatik bir insan, hatta Türkiye Cumhuriyeti’nin büyük bir değeri olduğunu kabul ediyorlar” biçiminde vıcık-vıcık yağ çekebiliyor. Nail Ünlü, yazdıklarımı laikçi-sol söylemi olarak nitelendirirken, bu söylem sahiplerine “sol dangalaklar” yakıştırmasını yapabiliyor. İşte fethulllahçı usulü sevgi, barış, hoşgörü, saygı örnekleri!.. Ne diyebilirim ki, Allah lâyıklarını versin!.. Adres belirtmeksizin müstear adlarla hakaret ve tehdit mesajları gönderenlere de âcizliklerinden ötürü sadece acıyorum, tabii biraz tiksinerek&#8230;<br />
7. T-N’de yayınlanan eleştirisinde, Sayın Ünlü, benim bilgisizce değerlendirme yaptığımı iddia ediyor ve örnekle veriyor. Ben Cumhuriyet Tarihçisiyim. İddia sahibinin izbe tekkelerde çürüttüğü ömrü kadar arşivlerde çalıştım. İlâhiyat Fakültesi’nde Atatürk İlkeleri ve Devrim Tarihi dersini verdim. Hangi tarikat ve cemaatin hangi kökenden geldiğini, çıkara dayalı işbirliklerini, çelişki ve düşmanlıklarını en iyi bilenlerden biriyim. Türkiye’deki ideolojik sağ-sol örgütler konusunun uzmanıyım. Tarikat ayaklanmalarının ve dış bağlantılarının üzerinde yıllarca çalıştım. Fethullahçılar, ışıkçılar, nurcular (cemaatler dahil) bir tarihçi olarak ilgi alanımın içinde. Sayın Ünlü, kendileri ile nurcular arasında somut bir ilişki olmadığını, hatta ortada bir reddin olduğunu iddia ediyor. Oysa, mektup sahiplerinden biri olan İsmail Hekimoğlu, dürüstçe şu satırları yazıyor: “Ben Said Nursi’yi ve eserlerini 1953’den beri tanırım ve onun talebesiyim&#8230;. Bana göre Said Nursi büyük bir İslâm alimidir&#8230; Bu yazıyı Zaman gazetesinde yayınlamayacağım. Çünkü Fethullah Gülen Hoca Müslümanların aleyhinde bir şey yazarsanız hakkımı size helâl etmem demiştir”. Sayın Ünlü, siz kimi kandırıyorsunuz?!. Demek ki, sözkonusu gazetelerde hedef gösterilenlerin tümü müslüman değil ki, aleyhte yazılar yayınlanabiliyor. Kimin müslüman olup olmadığına ancak Allah karar verir, fethullahçı sapkınlar değil&#8230;<br />
8. Eleştirilerin tümünde, Kırım kökenli olmam dolayısıyla fethullahçıların Kırım’a eşsiz ve unutulmaz hizmetlerine nankörlük ettiğim vurgulanıyor. Ayıptır. Kırım davası, fethullahçılardan da önce vardı. Hatta Gaspıralı’dan önce, 1783’den bu yana var. Fethullahçıların Kırım’daki ikibuçuk okulu ve birkaç küçük ölçekli fabrika girişiminden söz etmek için Rusya’da 6000’den fazla usulü cedit okulunun açılmasına öncülük eden Gaspıralı İsmail Beyi yok farzedemezsiniz. İttihat ve Terakki döneminin Teşkilât-ı Mahsusası’ndan bu yana varlığını sürdüren Kırım Milli Merkezi’ni de yok sayamazsınız. ICC ve Milli Fırka’nın devamı niteliğindeki siyasal yapılanmaları da gözardı edemezsiniz. Kişisel açıdan şahsımı da devre dışı bırakamazsınız. Sizin hocaefendinizin (!) henüz İzmir’de esamesi okunmazken, 1968’den itibaren aktif biçimde Kırım davası için çalışmaktayım. 1974’de İstanbul-Boğaziçi Yayınevinde yayınlanan “Türksüz Kırım: Yüzbinlerin Sürgünü” adlı kitabımın sonrasında sürgünü konu alan ikinci bir eser henüz Türkiye’de yayınlanmış değil. Başta Kırım olmak üzere tüm Türk Dünyası ile ilgili olarak en zengin kişisel arşivin sahibiyim. Bilenlerle bilmeyenler bir değil. Üstelik, ima ettikleri gibi hayatımın hiçbir döneminde solcu olmadım. Komünist emperyalistlere mücadele kapsamında yayınlarım var. Samimi bir müslüman olmakla her zaman gurur duydum. CKMP döneminde, Türk millliyetçilerini iğfal amacıyla ortaya atılan Türk-İslâm sentezi gibi temelsiz, yapay, saçma ideolojiye karşı çıktığım, okulumda Ötüken dergisini sattırdığım için Atsızcı suçlamasıyla bu partiden ihraç edildim. 1970’den bu yana, Türkçülüğün siyasal partisi olmayacağına dair inancımı muhafaza ediyorum. Türkçü ümmetçi olmaz ama samimi dindar olabilir. Sözlerim ve eleştirilerim, bugüne kadar dindar ve biraz da milliyetçi görünerek Türk milliyetçilerini iğfal etme alışkanlığını sürdüren ümmetçi, şeriatçı şarlatanlara, üçkâğıtçılara, ahlâksızlara, şaklabanlara. Sevgili fethullahçılar, nurcular ve diğerleri, beni ve benim gibi milyonlarca Türk aydınını siz yargılayamazsınız. Allah hakkınızda en hayırlısını versin!..</p>
<p>SONUÇ: SOTA Türk Dünyasının internetteki sesi. Lütfen Sota’nın aktivitelerini tarikat-cemaat borazanı gibi görme ve kullanma çabası içine girmeyin. Sota’da müslüman olmayan Türklerin de hakları var. Benim gibi düşünen milyonlarca insanı bu kadar rahat yargılayabilen, Gaspıralı ve Atatürk gibi önderlere rahatça hakaret etme hakkını kendinde görebilen sapkın şeriatçıların, Gagauzlar, Karaimler, Yakutlar ve diğerleri hakkındaki düşüncelerini tahayyül etmek bile istemiyorum. Sota’da İslâm Dünyasının sorunları da yeralsın, destekleyelim ama tarikat-cemaat nifakı, bozgunculuğu girmesin. İzin vermeyelim. Hiç kimseyi düşünce ve inançlarından ötürü rahatsız etmeyelim. Bu açıklamaya cevap vermek isteyenler, hatta kinlerini kusmak isteyenler için adresimi veriyorum (hablemit°ada.net.tr). Kimse bana cevap verme adı altında Sota’yı kullanarak Türklüğe hakaret etmesin. Türklüğe, Türkçülüğe, Gaspıralı ve Atatürk’e, Türkiye Cumhuriyeti’nin başta laik hukuk sistemi olmak üzere temel yapısına ve ilkelerine dil uzatılırsa, anında karşılık verileceğinden de kimsenin şüphesi olmasın. Sayın Yürükel’in deyimiyle, bu duyarlılığı göstermek için Türk aydınlarına davetiye göndermek gerekmiyor. Türkiye’yi ve Türk Dünyasını savunmak hepimizin asli görevi. Sevgilerimle. Dr. Necip Hablemitoğlu”.</p>
<p>3. Zaman Gazetesinin yazarı Ömer Okçu’nun “Hekimoğlu İsmail” müstearıyla gönderdiği 2.12.1998 tarihli mektup. Ayrıca, lehte tepkiler için bkz. Kürşat Karacabey, “Gaspralı’ya Gerici Saldırı”, Yeni Hayat, 50: Aralık 1998, s. 24-26 (Sayın Av. Karacabey’in bu değerli eleştirisi, Kırım dergisinin 25. sayısında aynen iktibas edilerek yayınlanmıştır); Av. Ünsal Aktaş, “Başyazı: Gaspıralı mı? Hiç Önemli Değil!..” Kırım, 25: Ekim-Aralık 1998, s. 1-3; yine aynı derginin aynı sayısında yayınlanan yazılar için bkz. Hablemitoğlu, “Şeriatçıların Atatürk’ten Sonra Yeni Hedefi: Gaspıralı’ya Saldırı” (s. 3-19) ve “Eleştirilere Cevaplar” (s. 32-34); İhsan Yokuş, “Gaspıralı’ya Hakaret” (s. 31). Ayrıca bkz. İrfan Ülkü, “Meğer Gaspıralı da Rus Ajanıymış”, Orta Doğu, 21 Ekim 1998.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Birinci Kılıç Arslan]]></title>
<link>http://caaglarr.wordpress.com/2009/11/04/birinci-kilic-arslan/</link>
<pubDate>Wed, 04 Nov 2009 17:17:34 +0000</pubDate>
<dc:creator>Nn</dc:creator>
<guid>http://caaglarr.wordpress.com/2009/11/04/birinci-kilic-arslan/</guid>
<description><![CDATA[Birinci Kılıç Arslan, Türk tarihinde adının tam eri olan yiğitlerinden biridir. Türkiye&#8217;nin Se]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><a href="http://caaglarr.wordpress.com/files/2009/11/1-kilic-arslan.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-1159" title="1 kılıç arslan" src="http://caaglarr.wordpress.com/files/2009/11/1-kilic-arslan.jpg?w=300" alt="1 kılıç arslan" width="300" height="223" /></a></p>
<p><span style="font-size:x-small;">Birinci Kılıç Arslan, Türk tarihinde adının  									tam eri olan yiğitlerinden biridir.  									Türkiye&#8217;nin Selçuklu sülalesi çağında  									yetişen bu aslan Türk, ırkının kabiliyetini  									kendinde toplayan bir yaradılıştı.</span></p>
<p><span style="font-size:x-small;">Anadolu Selçukluları&#8217;nın başı olan Birinci  									Kılıç Arslan, bu mevkie geçtiği zaman bir  									hakan değil, Horasan&#8217;daki büyük sultana  									tabi bir han durumunda idi. Yıllarca da bu  									şekilde yaşadı. Fakat rütbece han durumunda  									olan bu yiğide talih büyük işler yapmak  									imkanı verdi. Çünkü Haçlı akınları bu kılıcı  									yaman aslanın çağında başlamıştı. Ve Tanrı,  									adının tam eri olan bu yiğidin omuzlarına  									Türklüğün ve İslamlığın korunması vazifesini  									yüklemişti. Birinci Kılıç Arslan bu vazifeyi  									tam yaptı.</span></p>
<p><span style="font-size:x-small;"> </span></p>
<p><span style="font-size:x-small;">Birinci Kılıç Arslan&#8217;ın hayatı baştan başa  									şan ve zaferlerle dolu bir destandır. İşte o  									destanın kısaca hikayesi:<br />
Gözlerini din taassubu bürüyen her milletten  									yüz binlerce Haçlı, yüz yıllarca sürecek  									olan taassuplarının birinci meyvesi olarak  									Türklüğün ebedi yurdu Anadolu topraklarına  									girdikleri zaman, karşılarında ırkımızın  									Batı kolunun başı Birinci Kılıç Arslan&#8217;ı  									buldular. Tarihin &#8220;Birinci Haçlı seferi&#8221;  									dediği bu akınlardı. Batı&#8217;ya karşı Türklüğü  									korumak kutlu vazifesi omuzlarına yüklenmiş  									olan Birinci Kılıç Arslan, yurduna  									saldıranlar pek çok ve kendi erleri çok az  									olduğu halde onlarla yıllarca vuruştu. Bu  									ilk Haçlı seferinde Batılılar, Türk  									topraklarında her şeyi yıkıp deviren bir sel  									gibi akmak istemişlerdi. Fakat bu büyük seli  									Anadolu&#8217;da bekleyen ve durduracak olan bir  									set vardı: Elinde ve başında kılıcı ile  									bekleyen Türk&#8217;ün tunç göğsü&#8230;</span></p>
<p><span style="font-size:x-small;"> </span></p>
<p><span style="font-size:x-small;">Birinci Kılıç Arslan ilk olarak, yurduna  									doğru akan bu büyük kalabalığın öncüleri ile  									karşılaştı. Rainaud adlı bir kumandanın  									buyruğunda bulunan öncüleri Almanlar&#8217;la Lombartlar&#8217;dan mürekkeptiler. Arkalarından  									gelen kalabalığa yol açmak için ilerlerken  									memedeki Türk çocuklarını parçalayacak kadar  									vahşilik gösteren Haçlılar, Kılıç Arslan&#8217;ın  									baskınına uğrayınca şaşaladılar. 15.000  									Türk, zafere doğru gittiklerini sanan  									Haçlıları bir anda kuşatıverdiler. Kuşatma  									sekiz gün sürdü. Türk kıskacından  									kurtulmanın imkansızlığını gören Rainaud,  									sekizinci gün yarma hareketi yapmak ister  									gibi gözükerek buyruğundaki Haçlıları  									aldattı. Gelip Kılıç Arslan&#8217;a teslim oldu.  									Başsız kalan Haçlılar ne yapacaklarını  									şaşırdılar. Kılıç Arslan&#8217;ın erleri bu  									öncülerin çoğunu kılıçtan geçirdi, pek azı  									da tutsak edildi. Bu, Türklerin Haçlılara  									ilk dersi idi. </span></p>
<p><span style="font-size:x-small;"> </span></p>
<p><span style="font-size:x-small;">Bu ilk Haçlı bozgununu öğrenince, gerilerde  									karargah kurmuş olan Fransızlar bunun öcünü  									almak hevesine düştüler. 20.000 yaya ve 500  									atlı, hastalarla kadınları karargahta  									bırakarak ilerlediler. Türkleri kırıp  									geçirmek fikri ile yürüyorlardı. Fakat henüz  									pek az yol almışlardı ki Birinci Kılıç  									Arslan birden bunları da bastı. Erleri ile  									öyle yaman saldırdı ki Haçlıların bu ikinci  									kolu da darmadağın dolu. Fransız başlarından  									çoğu öldü. Pek azı kurtulup geldikleri yere  									kaçmaya başladılar. Kılıç Arslan onların  									ardını da bırakmadı. Fransızların  									karargahlarına kadar kovaladı. düşmandan eli  									pusat tutabilen kim varsa hepsi kılıçtan  									geçirildi. Yalnız çocuklara ve kadınlara  									dokunulmadı. Türk kılıcı bir Batı milletine  									daha Türk topraklarına girmenin sonucunu  									anlatmıştı.</span></p>
<p><span style="font-size:x-small;"> </span></p>
<p><span style="font-size:x-small;">Kılıç Arslan, Almanlar&#8217;a ve Fransızlar&#8217;a  									indirdiği yumruklardan sonra 500.000 kişi  									kadar olan asıl Haçlı ordusunun topraklarına  									doğru ilerlediğini haber aldı. Halbuki kendi  									buyruğundaki erlerin sayısı Batılılarınkinin  									onda birinden biraz azdı. Fakat o, bu azlığı  									düşünmedi. Çünkü bu onda birden daha az  									kuvvet Türk&#8217;tü. Türk ne yapamazdı?</span></p>
<p><span style="font-size:x-small;"> </span></p>
<p><span style="font-size:x-small;">Kılıç Arslan azıcık kuvveti ile bu büyük  									kalabalığın üzerine atılmaktan çekinmedi.  									Türkler İznik&#8217;i kuşatan Haçlılara kahramanca  									saldırdılar. Lakin bu koca kütleyi yerinden  									oynatamadılar. Bu akın iki kere daha  									tekrarlandı ama yarım milyonu bir avuç  									insanla söküp atmak mümkün olmadı. Kılıç Arslan, bu kadar çok insanı bu şekilde  									tepelemenin imkansızlığını görünce,  									Anadolu&#8217;yu Haçlılara mezar yapmayı  									tasarladı. Onlar ilerlerken geçecekleri  									geçitleri tutarak, bütün işe yarar şeyleri  									yakarak çete savaşı yapmaya karar verdi.</span></p>
<p><span style="font-size:x-small;"> </span></p>
<p><span style="font-size:x-small;">Kılıç Arslan&#8217;ın bu kararı yarım milyon  									Haçlıya pek pahalıya mal oldu. Türklerin hiç  									bir şey bırakmadan çekildikleri yollarda  									ilerledikçe Haçlılar, hem açlıktan hem de  									susuzluktan kırılıyorlar, hem de Kılıç Arslan&#8217;ın baskınlarına uğruyorlardı. Ve bu  									yüzden o kadar kırıldılar ki Suriye  									topraklarına girdikleri zaman bu büyük sürü  									yollarda döküle döküle pek az kalmış  									bulunuyordu.</span></p>
<p><span style="font-size:x-small;"> </span></p>
<p><span style="font-size:x-small;">Bu sel henüz akıp gitmişti ki, Danimarka  									kralının oğlu Suenon&#8217;un buyruğu altında  									bulunan 15.000 Danimarkalı Türk topraklarına  									girdiler. Kılıç Arslan, bunları da  									karşıladı. Vuruştular. Gözleri, taassupla  									dönmüş zavallı Danimarkalılar neye  									uğradıklarını bilemediler. Çünkü düşman bir  									teki kalmamak üzere yok edildi. Kılıç Arslan,  									Türk kılıcının keskinliğini ve Türk  									bileğinin sağlamlığını düşmanlara bir yol  									daha göstermişti. </span></p>
<p><span style="font-size:x-small;"> </span></p>
<p><span style="font-size:x-small;">Fakat sel durmuyordu. On ikinci yüzyılın  									başında 260.000 kişilik bir Haçlı ordusu  									daha Türk topraklarına girmişti. Bu büyük  									kalabalık Fransızlar, Alman ve Lombartlar&#8217;dan  									mürekkep güçlü bir ordu idi. Haçlılar yine  									kuvvetli ve çok idiler. Fakat Kılıç Arslan&#8217;ı  									kuvvetle ve çoklukla yıldırmak ne mümkün? O,  									20.000 kişilik ordusuyla bunları da  									karşılamaktan çekinmedi. Bu büyük kalabalığa  									karşı önce yıpratıcı küçük akınlar yaptı. Bu  									akınlarla Haçlı ordusunu iyice sarstı.  									Sonunda büyük bir meydan savaşı verdirerek  									20.000 eri ile 260.00 kişilik batı ordusunu  									darmadağın etti. Haçlılar o kadar büyük bir  									bozguna uğradılar ki 160.000 kişiyi savaş  									alanında bıraktılar. Geri kalanlar da  									İstanbul&#8217;a güçlükle kaçabildiler. Kılıç Arslan  									Batı&#8217;ya yeni bir ders daha vermişti.  									Türklerden başka hiç bir milletin veremeyeceği bir ders&#8230; Lakin onlar haylaz  									ve tembel talebelere benziyorlardı. Dersin  									hep tekrarı gerekiyordu.</span></p>
<p><span style="font-size:x-small;"> </span></p>
<p><span style="font-size:x-small;">Bu büyük bozgundan sonra 15.000 kişilik bir  									Fransız kuvveti daha gözüktü. 260.000  									kişinin yapamadığını bunlar yapmak  									istiyorlardı. Kılıç Arslan bunların  									hülyalarını da uzun sürdürmedi. Çabucak  									işlerini bitirdi. 									Fransızlara öyle bir yumruk indirdi ki on  									beş bin kişiden ancak yedi yüzü  									kurtulabildi. </span></p>
<p><span style="font-size:x-small;"> </span></p>
<p><span style="font-size:x-small;">Bundan bir hafta sonra Almanlar ve  									Fransızlardan mürekkep 160.000 kişilik bir  									ordu daha gözüktü. Kahraman Kılıç Arslan,  									nefes aldırmadan bunlara da saldırdı. Savaş  									kalabalığın değil, savaşmasını bilenin  									işidir. Kılıç Arslan&#8217;ın bu bir avuç Türk&#8217;ü  									bu Haçlı ordusunu da yok etti. Kılıçtan  									kurtulabilen pek az Haçlı Antakya&#8217;ya  									kaçabildiler. Ve bu, Kılıç Arslan&#8217;ın Batı&#8217;ya  									son dersi oldu.</span></p>
<p><span style="font-size:x-small;"> </span></p>
<p><span style="font-size:x-small;">Birinci Haçlı seferi, Batı&#8217;nın bu bozgunu ile  									sona erdi. Gözleri taassup ile dönmüş yüz  									binlerce Batılının Türklüğü ve İslamlığı yok  									etmek fikri ile Doğu&#8217;ya yaptıkları  									yürüyüşleri Kılıç Arslan, otuz kırk bini  									geçmeyen kuvveti ile önlemişti. Irkımızın bu  									yaman çocuğu bir avuç eri ile yüz  									binlercesini tepelediği ve yerlere serdiği  									Batılılara, Türk topraklarının ne çetin ve  									aşılmaz kaynaklar olduğunu öğretmiş  									oluyordu.</span></p>
<p><span style="font-size:x-small;"> </span></p>
<p><span style="font-size:x-small;">Bu, tarihte eşine az rastlanır büyük  									zaferleri kazanan ve ırkımızın savaş  									şahsiyetlerinden biri olan Kılıç Arslan,  									hayatının sonlarına doğru, Horasan&#8217;daki  									sultanı tanımadı. Fakat bu adının tam eri  									olan Arslan&#8217;ın müstakil hükümdarlığı çok  									sürmedi. Bir iç çarpışması hazin bir sonuç  									doğurdu. Avrupa&#8217;nın birçok milletinden yüz  									binlerce düşmanın alt edemediği bu eşsiz  									Türk, kendi ırkdaşlarından mürekkep bir  									kuvvetin başında bulunan Çavlı Beğ&#8217;le  									çarpışırken yenildi. Askeri bozulunca atı  									ile birlikte, yakınında savaştıkları ırmağa  									atıldı. Fakat atı vurulup da ırmağa düşünce  									sular bu eşsiz kahramana kıydılar. Ölüsü  									ancak birkaç gün sonra bulunabildi. Türk&#8217;ü  									ancak Türk yenmiş ve büyük şanlarla dolu bir  									hayat bir ırmak sularında sona ermişti.</span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Türk Ordusuna Karşı Don Kişotlar]]></title>
<link>http://caaglarr.wordpress.com/2009/11/04/turk-ordusuna-karsi-don-kisotlar/</link>
<pubDate>Wed, 04 Nov 2009 13:20:52 +0000</pubDate>
<dc:creator>Nn</dc:creator>
<guid>http://caaglarr.wordpress.com/2009/11/04/turk-ordusuna-karsi-don-kisotlar/</guid>
<description><![CDATA[Daha önce de askerlerinin bulunmasına rağmen, disiplinli ve düzenli Türk Devlet Ordusu, &#8220;Tanrı]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;"><span style="color:#000000;">Daha önce de askerlerinin bulunmasına rağmen, disiplinli ve düzenli Türk Devlet Ordusu, &#8220;Tanrıkut Mete (veya &#8220;Motun&#8221;) tarafından milâttan önce 209 yılında kuruldu. Buyruk ne kadar sert olursa olsun itaatsizliğin ve hedefi vuramamanın ölümle cezalandırıldığı bu ordu &#8220;10&#8243;, &#8220;100&#8243;, &#8220;1000&#8243;, &#8220;10.000&#8243; kişilik birliklerden meydana geliyordu. En uzun menzilli ok, en hızlı giden atlar bu orduda idi. Dört beş yaşında koçlara binerek süvariliğe alışan; açlığa, susuzluğa, yorgunluğa dayanıklı ve dört nala giderken geriye de şaşmaz oklar fırlatan çerilerden kurulu bu ordu tarihin bilinen ve bilinmeyen nice meydan savaşlarını vererek günümüze geldi. Zamanla şartlar değiştiği için atlılıktan yayalığa kaymasına ve öteki değişikliklere rağmen ruh aynı ruh olarak kaldı: Sıra, saygı, gözü peklik, ölümü umursamama&#8230;</span></span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;"><span style="color:#000000;">Aşağı yukarı 3000 yıllık tarihimizde &#8220;ordu millet&#8221; olarak yaşamanın verdiği alışkanlıkla &#8220;Türklük&#8221; bir askerî kavram haline geldi. Aralıksız savaşlar, az nüfusla çok iş görmenin gerektirdiği tedbirler, askerî disiplinden sonra büyük bir sosyal disiplin doğurdu.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;"><span style="color:#000000;">Disiplin, medeniyetin ana şartıdır. İnsanların hayvanlıktan sıyrılması, hak mefhumunun teşekkülü, gerçek hürriyetin çekirdeğidir. Bu yüzdendir ki Türk Ordusu bazı güç anlarda ana görevinden taşarak bozulan düzeni sağlamak zorunda kalmıştır.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;"><span style="color:#000000;">12 Mart Muhtırası bunlardan biridir. Bunda ordunun ne kadar haklı olduğu, serserilerin inlerinde yapılan aramalarla ortaya çıkmaktadır. Silâhlar ve patlayıcı maddelerden başka subay elbiseleri, teksir makineleri, alıcı verici telsizler, Doğu&#8217;nun 15 evlik Kürt köylerinde saklanmış son sistem Çekoslovak silâhları vesaire, vesaire..</span></span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;"><span style="color:#000000;">Türkiye&#8217;de sol denen fikir, Batı&#8217;da olduğu gibi sosyal adalete yönelmiş bir sistem değil, düpedüz vatan hainliği haline gelmiştir. Okullarda bir takım Yahudi, Çinli, Moskof ve Güney Amerikalı katillerin resimleri; derslerde Bir Numaralı Vatan Haini Nâzım Hikmet dahil, ne kadar solcu varsa onlara dair dersler ve hattâ vazifeler, satılmış gazetelerde hükümeti tenkit bahanesiyle milliyetçiliğe saldırmalar, &#8220;halka dönük üniversite&#8221; hezeyanıyla üniversitede Kürtçe okunmasını isteyecek kadar hayâsızlıklar, ölmüş bir Kürtçü için saygı duruşu yapmak gibi utanmazlıklar, Türk bayrağının lâğıma atıldığı &#8220;Köy Enstitüsü&#8221; adlı akrep yuvalarının ihyasını istemek gibi yüzsüzlükler alıp yürürken ve İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığının bir bildirisinden öğrendiğimize göre bazı askerî şahıslar da tutuklanmışken, yani vatan hainleri orduya da bulaşmaya başlamışken ordudan zaten başka bir davranış beklenemezdi.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;"><span style="color:#000000;">11 ildeki Sıkıyönetim Komutanlarının bildirilerini okurken bu askerlerin memleket kavrayışı ile eski İçişleri Bakanı Menteşeoğlu&#8217;nun kavrayışsızlığını ölçüştürmek acı bir ibret manzarası gösteriyor. Komutanlar sert, fakat nazik, ölçülü ve vakarlı konuşurken akla ister istemez Menteşeoğlu&#8217;nun tesadüfen yakalanan bir Don Kişot için: &#8220;Torbanın ağzını açtık, çıkarken kapatıp yakaladık&#8221; gibi gülünç laflar etmesi ve haydutla yan yana resim çektirmeye tenezzül etmesi geliyor.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;"><span style="color:#000000;">Şimdi öğreniyoruz, hükümet torba Açıp kapamakla meşgulken kendilerine halk ordusu, devrimci, dev genç gibi şatafatlı isimler takan Don Kişotlar dağlara çıkıp isyan bayrağını açmakla bu devleti yıkacaklarını, Doğu’da bağımsız bir Kürt devleti kuracaklarını umuyorlar, bu hususta vatan hainlerinden kurulu bir partinin desteğini görüyorlarmış.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;"><span style="color:#000000;">Sarhoş keçinin dövüşmek için dağa çıkıp kurt araması gibi banka soyup adam kaçırmakla kendilerini dev aynasında görmeye başlayan Don Kişotlar da çaldıkları silahlarla dağlarda Türk ordusunu yenmeyi tasarlıyor, bu konuda Amerikalıların Vietnam’daki başarısızlığından cesaretleniyorlarmış.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;"><span style="color:#000000;">Amerikan ordusu Türk ordusuyla ölçüştürülemez. Amerika&#8217;nın malik olduğu silah üstünlüğü ve asker sayısıyla Türk ordusu orada bulunsaydı Vietnam’ı birkaç ayda hallaç pamuğu gibi atardı. Bu sözümüzün delili şu:</span></span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;"><span style="color:#000000;">1925 kışında Şeyh Sait isyanı olduğu zaman Türkiye 12 yıllık savaştan çıkıp imparatorluğunu kaybetmiş, yorgun, parasız, yolsuz, uzmansız bir devletti. Lozan Barışı yapılalı üç yıl olmuştu. Devlet piyade ve süvariyle biraz topçudan kurulu bir orduya malik, tanksız, beş on eski uçağı olan, henüz yerleşmemiş bir cumhuriyetti. Musul meselesinde bize güçlük çıkarmak için İngiliz kışkırtmasıyla başlayan Şeyh Sait isyanında devletin silâh üstünlüğü birkaç uçağı ile makineli tüfeklerinde idi. Kışın o dağlık bölgelerde, o zaman hepsi, koşulu olan toplar işe yaramıyordu.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;"><span style="color:#000000;">İsyan 13 Şubat 1925’te başladı. Palu, Hani, Genç, Varto, Silvan vesaire asilere katıldı. 30-40 bin kişilik bir kuvvet oldular. Türk ordusu, hazırlıklarını 1 Nisan’da tamamlayarak taarruza geçti. 15 Nisan’da Şeyh Sait&#8217;in yakalanmasıyla isyan söndürüldü.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;"><span style="color:#000000;">O zaman, aşağı yukarı eşit silâhlarla yapılan büyük çaptaki isyan bu kadar hızla bastırıldıktan sonra bugün sert bir hava gücü ve kuvvetli topçusu olan Türk Ordusu mu Don Kişotlar karşısında âciz kalacak? Orta Doğu Teknik Üniversitesi&#8217;nin kalın duvarları arkasında saklanarak jandarma ile birkaç saat tüfek ve tabanca atışından sonra komutanın &#8220;havan ateşi açacağım&#8221; demesi üzerine ödleri patlayıp teslim olan kabadayılar mı Türk Ordusuyla çarpışacak? El yumruğu yemeyen kendi yumruğunu bozdoğan sanır. &#8220;Faşist ordu&#8221; diye bağıran, &#8220;Karşımıza polis yerine asker de çıksa vuruşuruz&#8221; diyen yalancı kahramanlar nerde? Karşılarındakinin torbacı Menteşeoğlu olmadığını görünce şimdi süt dökmüş kediler gibi teslim oluyorlar. Çünkü Don Kişotların kahramanlığı değirmenin kanadına çarpıncaya kadardır.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;"><span style="color:#000000;">Bu arada Sıkıyönetim bildirilerinden öğrendiğimize göre bir Basın Heyeti, komutanlığa giderek tutuklu gazeteciler için merhamet dilenmiş, fikir suçundan söz etmiş, 1972&#8242;de Dünya Basın Kongresinin İstanbul&#8217;da toplanacağını ileri sürerek Sıkıyönetimin erken bitirilmesini istirham etmiş.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;"><span style="color:#000000;">Açıklanmadığına göre bu basın heyetinin kimlerden kurulu olduğunu bilmiyoruz, fakat şunu sormak istiyoruz: Vaktiyle basın kışkırtıcılık yaparken, milleti bölmeye çalışırken, ahlak düzenini yıkarken, anarşistlere vatanperver gençler diye övgüler yağdırırken akılları neredeydi?</span></span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;"><span style="color:#000000;">Suç, fikir suçu olmakla suç olmaktan çıkmaz. Fikrin de, vicdanın da sınırı vardır. Senin fikir suçu dediğin herzevelikler, bak, kaç ailenin ocağına incir dikti. Vatanperver gençler dediğin kimseler yıllarca üniversiteyi işlemez hale koyarak yurdun muhtaç olduğu yüksek tahsil mezunlarının yetişmesine engel oldular. İşlerine geldiği zaman ordu gençlik yan yana gelmediği zaman &#8220;Faşist ordu&#8221; diye bağırdılar. Devlet kuvvetlerine silâhla karşı koyup teslim oldukları zaman, birkaç saat ayakta tutulup sorguya çekildikleri için rektör mü, dekan mı, ne zırıltıysa, başkanları olan Erdal İnönü, büyük insanî merhametinden dolayı sorguların çabuk bitirilmesini istedi.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;"><span style="color:#000000;">Ve ne acıklı, ne ibret verici olaydır ki jandarmaya karşı koyan 1000 kişiden ancak 22 tanesi mahkemeye sevk olunup onlar da tahliye olundu.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;"><span style="color:#000000;">O öyle olursa bu da böyle olur. Ordu işe el koyar. Sıkıyönetim kurulur ve belki de aylarca sürer.</span></span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;"><span style="color:#000000;">Sen beynelmilel gazetecilerini git, başka yerde topla. Yabancı gazetecilerin intibaından önce, ahlak yasasına ant içmiş basının Don Kişotlar’la birlikte uçurumun kıyısına kadar sürükledikleri Türkiye’nin selameti lâzım&#8230;</span></span></p>
<p><strong><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;"><span style="color:#000000;">(7 Mayıs 1971), ÖTÜKEN, 1971, sayı: 5</span></span></strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Türk Tarihine Bakış Açımız Nasıl Olmalıdır ?]]></title>
<link>http://caaglarr.wordpress.com/2009/11/04/turk-tarihine-bakis-acimiz-nasil-olmalidir/</link>
<pubDate>Wed, 04 Nov 2009 12:41:23 +0000</pubDate>
<dc:creator>Nn</dc:creator>
<guid>http://caaglarr.wordpress.com/2009/11/04/turk-tarihine-bakis-acimiz-nasil-olmalidir/</guid>
<description><![CDATA[On beşinci asırda bizde muayyen bir tarih telâkkisi vardı: Türk tarihinin en eski çağları olarak Oğu]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">On beşinci asırda  			bizde muayyen bir tarih telâkkisi vardı: Türk tarihinin en eski  			çağları olarak Oğuz Han destanından bahis olunur, sonra pek kısa bir  			Selçuk tarihî anlatılarak Osmanlılar’a geçirilirdi. Böylece eski  			tarihçiler, Osmanlılar’ı daha mühim ve üstün tutmakla beraber, Türk  			tarihini bir bütün halinde güzden geçirirlerdi.</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Fakat bu tarih  			telâkkisi köklenmeden baltalandı. Bilhassa Hoca Sadeddin gibi mühim  			bir müverrihin, eserine doğrudan doğruya Osmanlılardan başlamasından  			sonra bizim için Türk tarihi &#8220;Osmanlı tarihi”nden ibaret kaldı ve  			daha önce Türkler’den az veya çok yabancı milletler gibi bahis  			olundu.</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">On dokuzuncu asırda  			Süleyman Paşa ile başlayan aksülamel bu yanlış telâkkiyi sarsmağa  			başladı. Menşeimizin Osmanlılar’dan daha İlerde olduğu anlaşıldı.  			Eski Türkler’den bahseden kısımlar okul kitaplarına kadar girmekle  			beraber Türk tarihi sıralanmış bir bütün haline konulamadı. Çünkü  			muhtelif hükümdar sülâlelerinin zamanları ayrı ayrı devletlermiş  			gibi mütalaa olunuyor ve Türkler birçok yerde birçok devlet kurup  			hiçbirisini uzun müddet yaşatamamış istikrarsız bir millet gibi  			gösteriliyordu.</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Tarihimize yeni bir  			veçhe vermek dileğiyle yapılan tarih kurultayı ve tarihimizi yeni  			baştan tedvin etmek için kurulan Tarih Kurumu müspet bir iş  			göremedi. Bunlar Türk tarihîni bir sıraya koyup Avrupa milletlerinin  			tarihleri gibi yazacak yerde Sümer, Elam, Akad, Hattı vesaire gibi  			en eski ve medenî milletlerin Türk olduğunu iddia eden boş yere  			övünme yoluna saptılar ve zaten dağınık gözüken Türk tarihini  			büsbütün dağıttılar. Böylelikle bugün okullarda okutulan Türk tarihi  			nerede ve hangi zamanda başlayıp nasıl inkişaf ettiği belli olmayan  			bir vukuat yığınından ibarettir. Bu dağınıklıktan başka, verilen  			malûmatın da baştan başa yanlış olduğu düşünülürse Türk tarihinin ne  			acıklı bîr halde olduğu kolaylıkla anlaşılır.</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Bunun doğurduğu  			neticeler şu oluyor; Türk çocukları bu karmakarışık tarihi  			öğrenemiyorlar. Bundan başka bu tarihte hemen her millet &#8220;Türk&#8221;  			olarak gösterildiğinden çocukların kitaba güveni kalmıyor ve herkes  			Türk olduktan sonra &#8220;Türklük&#8221; bir imtiyaz olmaktan çıktığı için  			milliyet duygusu zayıflıyor;</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Demek ki okullarda  			milli ve terbiyevî vazifesi olan tarih, bugünkü şekliyle bunu  			yapamıyor. O halde artık hüsnüniyetle toplanıp düşünerek tarihimizin  			eksik, yanlış ve sakat taraflarını bulmanın ve onu düzeltmenin  			zamanı gelmiştir. Zaten, birkaç ay önce, Reisicumhur İsmet İnönü&#8217;nün  			Tarih Kurumuna gelerek Selçuk ve Osmanlı tarihleriyle meşgul  			olunması için emir vermesi tarihimizi düzeltmek ihtiyacının devletçe  			duyulduğunu göstermektedir.</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">&#8220;Orhun&#8221; dergisinin 5  			İkinci teşrin 1933 tarihli olan ilk sayısı ile 1935&#8242; te basılan  			&#8216;Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar&#8221; adlı kitabımın önsözünde Türk  			tarihini görüşümüzün yanlış olduğunu ileri sürmüş ve doğrusunun  			nasıl olması gerektiği hakkındaki düşüncelerimi yazmıştım. Bunu  			burada övünmek için değil, hüsnüniyetimi ve fikirlerimde ne kadar  			samimî olduğumu anlatmak için söylüyorum. Bunu kaydettikten sonra,  			bugün revaçta olan Türk tarihinin yanlışlarını ele alabiliriz.</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;"> </span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">1- Bu tarihte, büyün  			ortadan kalkmış olan eski medenî milletlerin bîr çoğu Türk olarak  			gösteriliyor.. Bu yanlış iddiaya sebep kendimize medenî bir kıdem  			vermek isteği olmalıdır. Kendimize medeniyette eskilik gibi bir  			fazilet kazandırmak için yalan ve tahrif gibi faziletsizlik  			yollarına sapmak bilmem ki nasıl çürük bir mantığın eseridir. Eski  			medenî milletlerin dil âbideleri ve heykelleri meydandadır. Bunların  			hiç birinde Türklüğe ait bir iz yokken, birtakım gülünç iştikaklarla  			o milletlerin Türk olduğunu ileri sürmek bizi ilim dünyası  			karşısında küçük düşürmekten başka bir netice vermez. Eski milletler  			arasında yalnız Sümerlerin dilinde Türkçe’ye benzeyen kelimeler  			bulunmuştur. Fakat bu da fazla bel bağlanacak bir şey değildir.  			Çünkü Sümerlerin dilinde Arapça’ya, Japonca’ya, Gürcüce’ye de  			benzeyen birçok kelimeler bulunmuştur.</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Şunu da unutmamak  			gerekir ki kendi yarattığımız medeniyet, bizi başkalarının  			medeniyetlerini kendimize imal etmeğe asla muhtaç etmeyecek kadar  			büyük ve parlaktır.</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">2- Bu tarihte,  			dillerinin Türkçe olmadığı muhakkak olan bazı milletleri Türk yapmak  			için antropolojiye başvurulmaktadır. Herhangi bir kavim veya halk  			brakisefal oldu mu, hiç tereddütsüz, onun Türklüğüne hüküm olunmak  			tadır. Bunun da ne kadar yanlış ve sakat usul olduğu meydandadır.  			Çünkü kafatası bakamından yer yüzündeki bütün İnsanlar brakisefal ve  			dolikosefal olarak ikiye ayrılmıştır. Türkler brakisefaldir diye  			bütün brakisefalleri Türk yapmanın aksi iddialara da yol açabileceği  			hiç düşünülmemiştir. Ermeniler, Arnavutlar, Boşnaklar da brakisefal  			oldukları için bunlar da kalkıp bütün brakisefaller Ermenidir,  			Arnavut’tur, yahut Boşnak’tır diye iddiada bulunsalar aynı derecede  			haklı olmazlar mı? Görülüyor ki mücerret bir brakisefallik ile  			Türklüğü ispata kalkmak hiçbir ilmî değeri olmayan bir iddiadır. .</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;"> </span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">3) Dîl, antropoloji,  			kanun ve Örf bakımından Türkler’le hiç bir ilişiği bulunmayan  			Hattiler yani Hititler, bu tarihte, bize, Türkiye Türklerinin  			ataları gibi gösterilmektedir. Kısa boylu, kısa boyunlu, gür ve  			kıvırcık saç ve sakallı biçimsiz Hattilerin bizimle nasıl bir  			ilişiği olabilir? Yazıları okunmuş, Turanlı olmadıkları  			anlaşılmıştır. Kanunları ele geçmiş ve neşredilmiştir. Malûm  			devirlerdeki Türk yasa, türe ve göreneğine uyar tarafları yoktur.  			Hattâ bunların brakisefal olduğu bile şüphelidir. Çünkü toprak  			altından çıkarılan iki Hatti kafasının brakisefal olmadıkları için  			bir antropoloji mütehassısı tarafından imha olunduğunu bana Köp-rûlüzade  			Fuat söylemişti. Kanunlarından gayet ahlâksız bir millet olduğunu  			anladığımız Hattileri Türk saymakla takip olunan gaye Anadolu’da  			eskiden beri yerli halk olarak yaşadığımız düşüncesi olmalıdır.  			Fakat bu da boş, temelsiz, yersiz bir düşüncedir. Hiç bir millet  			şimdiki vatanının en eski ahalisi değildir. Kablettarih  			tetkiklerinin bir nazariyesine göre Araplar’ın ve bütün Sâmîlerin  			ilk vatanı batı Avrupa’dır. Acaba bu, Araplara Avrupa’da bir hak  			temin eder mi? Bundan başka biz 1000 yıldır Anadolu’da bulunuyoruz.  			900 yıldan beri de aralıksız devlet halinde günümüze dek  			gelmişizdir. Bu kadarı kafi değil mi? Unutulmamalıdır ki başka  			milletler Anadolu’yu zaptedecek kadar kuvvetli oldukları anda ne  			tarihî hakka ne de millî verasete bakmayacaklardır? Ülkeler üzerinde  			yaşamak hakkı verasete değil, kılıca dayanmakladır.</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">4- Bu tarihte gayet keyfî, indî ve gülünç  			tahrifler, iştikaklar ve izahlar vardır. Meselâ Hititlere &#8220;Eti&#8221;  			denilmektedir. Halbuki bu milletin kendi kendisine &#8220;Hatti&#8221; adını  			verdiği bugün bir mütearifedir. Hakikat böyle iken Eti kelimesinin  			uydurulması güya bunların Türklüklerini ispat içindir. Çünkü Ankara  			civarındaki &#8220;Ahi Mesut&#8221; köyüne o köyün yerlisi &#8220;Eti Mesut&#8221; dermiş. O  			halde bu da &#8220;Hitit Mesut&#8221; demekmiş.</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Bu tarihte, Türkçe  			has isimlerin pek çoğu yanlıştır. Meselâ: Bumin, Orhon, Selenga,  			Cengiz, Timur, Türkeş, Selçuk adları doğru değildir. Doğrulan Bumın,  			Orhun, Selenge, Çingiz, Temür, Türgiş, Selçük olacaktır. Fazla yer  			kaplamaması için örnekleri çoğaltmıyorum. Bir defa yanlış bellenmiş  			olan bir şeyin ne kadar güçlükte doğrultulabildiğini herkes bilir.  			Ben vaktiyle bu yanlışları Orhun dergisinde göstermiştim. Tarih  			kitabım hazırlayanlarda hüsnüniyet olmadığı için, kitabın yeni  			basımlarında benim tenkitlerimi dikkate almadılar.</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Bu tarihte, vukuatın  			hikâyesinde pek fahiş yanlışlar vardır. Meselâ: Milâttan önce 174  			yılında ölen Mete (yahut &#8220;Motun&#8221;) adındaki Hun hükümdarı, milattan  			sonra birinci asırda tarih sahnesine çıkan Siyenpilerle  			çarpıştırılmıştır. Başka her tarafı mükemmel olup da yalnız bu tek  			yanlışı bulunsaydı bile bu kitap feci bir kitap olmaktan  			kurtulamazdı. Halbuki yanlışlar bir değil, yüzlercedir.</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Fakat bu tarihte en  			büyük yanlış Türklerin hayatını ayrı devletler halinde, birbiriyle  			ilgisi olmayan parçalar gibi mütalaa etmesidir. Meselâ ayrı ayrı Gök  			Türk, Uygur, Karahıtay devletlerinden, Türgiş devletinden ve bunun  			gibi birçok devletlerden bahis olunmaktadır. Bu görüş, yanlıştır.  			Demek ki biz müstakar devlet kuramıyoruz.</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Halbuki hakikat hiç  			de öyle değildir. Aşağıda da anlatacağım üzere Türk tarihi aralıksız  			bir bütündür. Mesele onu sistemlendirmekten ibarettir.</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">***</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Türk tarihini nasıl  			mütalaa etmeliyiz? Bu, pek mühim bir meseledir. Çünkü Türk tarihi  			İngiliz, Alman, Fransız milletlerinin tarihleri gibi mütalaa  			olunamaz. Zira Türk tarihi onların tarihi kadar basit değildir. Biz  			bugün dünyadaki belli başlı milletlerin nasıl teşekkül ettiğini  			biliyoruz. Bunların teşekkülü tarihin gözü önünde olmuştur. Halbuki  			Türk milleti tarih başladığı zaman teşekkül etmiş bulunuyordu.  			Bundan başka bu milletlerin tarihi hemen hemen hep aynı dar bir  			sahada geçtiği için onların tarihini sıraya koymak kolaydır. Fakat  			Türk tarihi İçin bu kabil midir? Bazen Çin’de, bazen Mısır’da, bazen  			Avrupa’nın ortasında gördüğümüz Türkler’in tarihini bir çerçeveye  			sığdırmak güç bir iş gibi gözükür. Bundan dolayıdır ki şimdiye kadar  			Türkler kırk yerde kırk devlet kuran bir millet gibi sayılmış ve  			Türk tarihini kronolojik bir tertibe sokmak teşebbüsü görülmemiştir.</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;"> </span><span style="font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Eskiden, tarihin  			destanlarla karışık olduğu zamanlarda, Türkler’in kafasında daha  			sistemli bir Türk tarihi telâkkisi vardı. Bugün birçok gizli  			hakikatler meydana çıktığı için o eski telâkki ile kanmanın imkânı  			kalmamıştır. Bundan dolayı da biz yeni bir tarih sistemi icat etmek  			mecburiyetindeyiz. Bugün milliyetçi olduğumuz ve büyük Türk  			birliğine gittiğimiz için de tarihimize vereceğimiz sistem  			dileklerimize uygun olmalı, bize yalnız maziyi en parlak şekilde  			göstermekle kalmayarak ilerisi için de bir yol çizmelidir.</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;"> </span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Birçok milletler  			için tarih, bir vatan tarihidir. Meselâ Fransızlar için vatan  			tarihinden başka bîr tarih usulü gütmenin imkânı yoktur. Bundan  			dolayı da Fransızlar için millet, vatan içinde oturan ve birbirine  			karışan insanların topluluğundan doğan varlık demektir. Çünkü  			Fransızlar ne Gal, ne Latin, ne de Cermen olduklarını iddia  			edemezler. Bu unsurların hepsinin aynı vatanda karışmasından doğan  			bir millet oldukları için vatan tarihini esas olarak almağa  			mecburdurlar.</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Araplar için tarih  			bir millet tarihidir. Çünkü vatanlarının sınırlan değişik kalmakla  			beraber bu mîllet uzun asırlar devletini kaybetmiş, fakat millî  			varlığını saklamıştır.</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">İngilizler içinse  			bir devlet tarihidir. Çünkü vatan dışına çıkınca harsen İngiliz  			kalmakla beraber İngiliz’den başka bir isim taşıyan İngilizler esas  			varlıklarını ana devletlerinde korumuşlardır.</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Bununla beraber bu  			taksim kati değildir. Fransızlar için vatan-devlet. İngilizler için  			devlet-vatan esasının mevcut olduğu da söylenebilir. Katî olan şudur  			ki: Tarihî kuruluştan başka olan milletler için tarih sistemi de  			başka başkadır. Bize gelince: Bizim şimdiye kadar olan &#8220;tarihi  			görüş&#8221;ümüz yanlıştır. Çünkü bizim için devlet esasını kabul etmek  			millî menfaatlerimiz için daha uygun olduğu halde biz millet tarihi  			şöyle dursun, devlet ve vatan tarihini bile bir yana bırakarak  			yalnız sülale ve rejim tarihini esas olarak kabul ettik. Her  			sülâleyi bir devlet sayarak şimdiye kadar bunca devlet kurduğumuz  			ileri sürdük. Güzel!.. Fakat bu kadar devlet kurduksa bunların hiç  			birini yaşatamadık. Elimizde daima bir Türk devleti vardı. Çünkü  			hakikatte bu kadar devlet kurmuş değil, bu kadar sülâle değiştirmiş  			bulunuyorduk. Tarihî hayatları uzun olan bütün milletlerde olduğu  			gibi bizde de bir takım hükümdar sülâleleri geldi. Başka milletler  			onları yalnız hükümdar sülâleleri diye saydıkları halde biz ayrı  			devlet telâkki ettik. Halbuki muhtelif Türk hükümdar sülâlelerinin  			zamanlarını ayrı devletlermiş gibi mütalaa etmek yanlıştır. Bilâkis  			muhtelif devlet telâkki olunan şeyleri sülâle olarak almalıdır.  			Almanya’da, İngiltere’de, Fransa’da sülâleler nasıl birbirini takip  			etmişse ve Fransa’da Kapet, Burbon, Orlean, Napolyon; Almanya’da  			Saksonya, Frankonya, Baviyera, Habsburg; İngiltere’de Anju, Tudor  			devletleri yoksa Türkeli’nde de Kun, Gök Türk, Uygur, Selçük,  			Osmanlı devletleri yoktur. Ancak Kun, Gök Türk, Uygur, Selçük,  			Osmanlı sülâleleri siyasî zümrelerinin bulunması ve bunların  			birbiriyle çarpışması bu kaideyi bozmaz. Nasıl ki Almanya’da düne  			kadar, aynı zamanda hâkim olan birçok sülâleler bazen birbiriyle  			çarpıştıkları, hattâ bunlardan bazıları Fransızlar’la birleşerek  			öteki Almanlar aleyhine yürüdükleri halde Alman devleti bir devlet  			sayılıyor idiyse, bizde de aynı şekilde bir devlet olmak iktiza  			eder. Eğer bütün milletler tarihini bizim gibi mütalaa etselerdi o  			zaman, meselâ Ingiltere’de İki Gül muharebesinde iki devlet  			bulunması icap ederdi. Keza Fransa’da kontlukların kuvvetlenip kral  			nüfuzunun zayıfladığı zamanlarda birkaç devlet birden bulunması  			lâzım gelirdi. Hele 18-19. asır Almanya’sı içinden çıkılmaz bir  			manzara gösterir, belki de Almanya dediğimiz varlığın inkâr edilmesi  			lüzumu baş gösterirdi.</span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;">
<p>&#160;</p>
<p></span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Bizim tarihimizin  			böyle aykırı bir şekilde yazılmasında hanedancılık zihniyeti büyük  			bir âmil olmuştur. Hanedanın kutsi bir mahiyette telâkki olunması,  			hanedanın düşmesiyle devletin de düştüğü zehabını doğurmuştur.  			Halbuki ortada değişen şey günümüzdeki kabine değişmesiyle kıyas  			olunacak kadar basittir. Meselâ Türkistan’daki Gök Türk hanedanının  			düşmesi ve Dokuz Oğuz hanedanının kurulmasını yeni bir devlet  			kurulması gibi sayarlar. Hakikatle ise aynı devletle hanedan  			değişmiştir. Ahalisi, sınırları, toprağı, teşkilâtı, dili, ananesi  			bir olan iki devlet arasındaki ayrılık yalnız başlarındaki hanedanın  			ayrı bulunmasıdır. O halde buna nasıl ayrı devlet diye bakabiliriz?  			Düşünmeli ki Dokuz Oğuz devresi Gök Türk devresinin tekâmülünden  			ibarettir. Eğer bizdeki hanedan değişmeleri başka milletlerdeki  			hanedan değişmesiyle aynı şartlar içinde olmuyorsa bunun sebeplerini  			milletlerin psikoloji farkında aramalıdır. Şu halde hanedanları ayrı  			devlet saymak hanedancılık zihniyetiyle hareket etmek değil midir?  			Bir de günümüzün tarihinden örnek alalım: Bizde hâkim olan yanlış  			tarih telâkkisine göre Osmanlı devleti yıkılmış, onun yerine Türkiye  			Cumhuriyeti gelmiştir. Bu düşünüş de yanlıştır. Çünkü esasen bir  			Osmanlı devleti yoktu kî yıkılsın. Meydanda bir Osmanlı hanedanı  			vardı. Yıkılan odur. Yani devlette rejim değişmiştir, işte o kadar!  			Eğer biz yıkılan her sülâleyi bir devlet gibi gösterirsek bundan biz  			Türklerin siyasi hayatta istikrara malik olmadığımız, devletlerimizi  			uzun zaman yaşatamadığımız neticesi çıkar. Milletlerin ruhiyatı  			asırlar içinde değişmediğine veya pek az değiştiğine göre de Türkiye  			Cumhuriyetini dahi uzun zaman yaşatamayacağımız hakkında bir  			düşünceye de yol açar. Bundan kazanacak olan düşmanlarımızdır.  			Milletlerin tarihinde dahilî harpler ve tefrikalar görülür. Fakat  			bundan o devletin ikiye ayrıldığı mânası çıkmaz. Eğer böyle olursa  			ademi merkeziyetçi olan eski Türk idare şekline göre Türkler’in pek  			dağınık bir hayat yaşadıkları, birleşip devlet kuramadıkları gibi  			bir mâna da çıkar. Keza bazen dahilî fetret ve ayrılığın uzun  			sürdüğü de olur: Anadolu’daki beylikler devri gibi. Fakat bu  			beyliklerin hepsini birer ayrı devlet saymak büyük bir yanlıştır.  			Çünkü hakikatte olan şey batı Türkleri’nin başsız kalmalarından  			ibarettir. Nitekim 1806-1871 arasında Almanya da başsız kalmış,  			fakat kimse Prusya, Baviyera, Saksonya, Vurtemberg vesaireyi ayrı  			birer devlet saymamıştır. Tarih yine Almanya tarihi olarak  			okutulmuştur. Halbuki biz hâlâ her sülâleyi ayrı devlet sayıyor ve  			tek Türkiye tarihi deyince Osmanlı hanedanı ve Cumhuriyet  			devrelerini anlıyoruz.</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">O halde bu yanlış  			görüşü nasıl doğrultmalıyız? Türk tarihini, ancak kendi şartlarımıza  			göre icap eden değişiklikleri göz önünde tutarak başka milletlerin  			kendi tarihlerini mütalaa ettikleri usul gibi bir usulle mütalaa  			etmek suretiyle bir düzene sokabiliriz. Öyle ise ilk önce Türk  			tarihini ikiye ayıracağız: 1) Anayurttaki Türk tarihi; 2) Yabancı  			illerdeki Türk tarihi.</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Anayurttaki Türk  			tarihi en eski çağlardan on birinci asra kadar yalnız Türkistan’da  			geçer. Bu Türkistan tabirine bugünkü Moğolistan ve Rus Avrupa’sının  			doğu bölümleri girer.</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">On birinci asırda  			batıda ikinci bir anayurt daha kurulmuştur: Türkiye. Buna da  			Anadolu, Erran, Azerbaycan, Irak ve Şimalî Suriye dahildir.</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;"> </span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Türkistan ve Türkiye  			tarihleri aralıksız bîr bütün halinde Türkler’in tarihidir. Hattâ  			bazen bu iki vatan birleşmiştir.</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Yabancı illerdeki  			Türk tarihi ise hakim Türk sülâlelerinin ırklara dayanarak kurduğu  			devletlerin tarihidir. Bunlar sürekli olmamış, bir Türk sülâlesiyle  			Türk ordusunun başka milletlere tahakkümüyle başlayarak sonunda  			yabancı çokluklar arasında dillerini ve milliyetlerini kaybetmeleri  			şeklinde devam etmiştir. Bu devletleri bütün ömürlerince Türk  			devleti saymağa imkân yoktur. Meselâ bugünkü Mısır devleti Türk  			askerlerine dayanan bîr Türk hanedanı tarafından kurulduğu halde  			bugün Mısır tamamıyla bîr Arap devleti olmuştur. Onun için Çin,  			Hindistan, İran, Doğu Avrupa ve Mısır’da kurulan Türk devletlerini,  			hanedan ve ordu Türk seciyesini sakladığı müddetçe Türk tarihi  			kadrosuna sokabiliriz. Hanedan ve ordu Türklüğünü kaybettikten sonra  			onları Türk tarihi içinde mütalaa etmeğe imkân yoktur.</span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Şimdi, hiçbir  			tafsilâta girişmeden Türkistan ve Türkiye tarihlerinin şemasını  			çizersek şu taslağı elde ederiz:</span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;">
<p>&#160;</p>
<p></span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Türkistan </span></p>
<div>
<table border="1" cellspacing="1" cellpadding="4" width="614">
<tbody>
<tr>
<td width="50%" valign="TOP"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Sakalar çağı</span></td>
<td width="50%" valign="TOP"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">m.ö. 7. asır  					– m.ö. 3. asır </span></td>
</tr>
<tr>
<td width="50%" valign="TOP"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Kunlar çağı</span></td>
<td width="50%" valign="TOP"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">m.ö. 220 –  					m.s. 216</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="50%" valign="TOP"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Siyenpiler  					çağı</span></td>
<td width="50%" valign="TOP"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">216 – 394 </span></td>
</tr>
<tr>
<td width="50%" valign="TOP"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Aparlar</span></td>
<td width="50%" valign="TOP"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">394 – 552</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="50%" valign="TOP"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Gök Türkler  					çağı</span></td>
<td width="50%" valign="TOP"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">552 – 745</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="50%" valign="TOP"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Dokuz Oğuz –  					On Uygurlar</span></td>
<td width="50%" valign="TOP"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">745 – 840</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="50%" valign="TOP"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Uygurlar  					çağı</span></td>
<td width="50%" valign="TOP"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">840 – 940</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="50%" valign="TOP"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Karahanlılar  					çağı</span></td>
<td width="50%" valign="TOP"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">940 – 1123</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="50%" valign="TOP"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Karahıtaylar  					çağı</span></td>
<td width="50%" valign="TOP"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">1123 – 1207</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="50%" valign="TOP"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Sekizler  					çağı</span></td>
<td width="50%" valign="TOP"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">1207 – 1218</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="50%" valign="TOP"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Çingizler  					çağı</span></td>
<td width="50%" valign="TOP"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">1218 – 1370</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="50%" valign="TOP"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Aksak  					Temürlüler çağı</span></td>
<td width="50%" valign="TOP"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">1370 – 1501</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="50%" valign="TOP"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Özbekler  					çağı</span></td>
<td width="50%" valign="TOP"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">1501 – 1920</span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
</div>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Türkiye’de :</span></p>
<p><strong><span style="text-decoration:underline;"> </span></strong></p>
<div>
<table border="1" cellspacing="1" cellpadding="4" width="614">
<tbody>
<tr>
<td width="50%" valign="TOP"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Selçükler  					çağı</span></td>
<td width="50%" valign="TOP"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">1040 – 1249</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="50%" valign="TOP"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">İlhanlılar  					çağı</span></td>
<td width="50%" valign="TOP"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">1249 – 1336</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="50%" valign="TOP"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Büyük  					Beylikler çağı</span></td>
<td width="50%" valign="TOP"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">1336 – 1515</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="50%" valign="TOP"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Osmanlılar  					çağı</span></td>
<td width="50%" valign="TOP"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">1515 – 1922</span></td>
</tr>
<tr>
<td width="50%" valign="TOP"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Cumhuriyet  					çağı</span></td>
<td width="50%" valign="TOP"><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">1923’ten  					başlayarak</span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
</div>
<p><span style="text-decoration:underline;"><strong> </strong><strong> </strong></p>
<p></span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">Yazıyı uzatmamak  			için anayurt dışındaki Türk tarihinin şemasını koymuyorum. Zaten  			bizim için mühim olan da anayurt tarihidir. Ciddî ilim adamlarından  			mürekkep küçük bir tarihçiler heyeti bu şemayı münakaşa ederek eksik  			ve yanlışlarını bulup düzelttikten sonra Türk tarihi bu esaslar  			üzerine yeniden tedvin olunmalıdır. Bu yapılmadığı takdirde  			okullarda Türk tarihini talebeye hazmettirmek daima imkânsız  			kalacağı gibi, milletçe de mazimize saygısızlık göstermiş olmaktan  			kurtulamayacağız.</span></p>
<p><span style="font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family:Verdana;font-size:x-small;">(21 Temmuz 1941), Çınaraltı</span><span style="font-family:Verdana;"><span style="font-size:x-small;">,  			1941, Sayı: 1</span></span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[HYP FATİH: Türklüğü de Ilımlılaştıracaklar (4.Baskı)]]></title>
<link>http://yataganbabayha.wordpress.com/2009/10/11/hyp-fatih-turklugu-de-ilimlilastiracaklar-4-baski/</link>
<pubDate>Sun, 11 Oct 2009 11:59:40 +0000</pubDate>
<dc:creator>yataganbabayha</dc:creator>
<guid>http://yataganbabayha.wordpress.com/2009/10/11/hyp-fatih-turklugu-de-ilimlilastiracaklar-4-baski/</guid>
<description><![CDATA[     HYP Denizli İl Başkanlığı &#8220;67.Haber Bülteni&#8221;, Türk Siyaset Tarihi&#8217;nde hiç gör]]></description>
<content:encoded><![CDATA[     HYP Denizli İl Başkanlığı &#8220;67.Haber Bülteni&#8221;, Türk Siyaset Tarihi&#8217;nde hiç gör]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[YHA: "Haberin Var Mı"dan Haber: Kitapta Adı Geçenler]]></title>
<link>http://yataganbabayha.wordpress.com/2009/10/09/yha-haberin-var-midan-haber-kitapta-adi-gecenler/</link>
<pubDate>Fri, 09 Oct 2009 15:58:26 +0000</pubDate>
<dc:creator>yataganbabayha</dc:creator>
<guid>http://yataganbabayha.wordpress.com/2009/10/09/yha-haberin-var-midan-haber-kitapta-adi-gecenler/</guid>
<description><![CDATA[     Yazar Yatağanbaba&#8217;nın &#8220;11.Kitabı&#8221; olacak olan &#8220;Haberin Var Mı / Dindaşl]]></description>
<content:encoded><![CDATA[     Yazar Yatağanbaba&#8217;nın &#8220;11.Kitabı&#8221; olacak olan &#8220;Haberin Var Mı / Dindaşl]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Atatürk'ün Türklük Hakkındaki Sözleri]]></title>
<link>http://sba38.wordpress.com/2009/09/25/ataturkun-turkluk-hakkindaki-sozleri/</link>
<pubDate>Fri, 25 Sep 2009 20:39:59 +0000</pubDate>
<dc:creator>burhanettinakbas38</dc:creator>
<guid>http://sba38.wordpress.com/2009/09/25/ataturkun-turkluk-hakkindaki-sozleri/</guid>
<description><![CDATA[]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><span style='text-align:center; display: block;'><object width='425' height='350'><param name='movie' value='http://www.youtube.com/v/MVlxSFH7y64&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;showsearch=0&#038;hd=0' /><param name='allowfullscreen' value='true' /><param name='wmode' value='transparent' /><embed src='http://www.youtube.com/v/MVlxSFH7y64&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;showsearch=0&#038;hd=0' type='application/x-shockwave-flash' allowfullscreen='true' width='425' height='350' wmode='transparent'></embed></object></span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[YHA: "Haberin Var Mı"dan Haberler: Beyler Kendinize Gelin!]]></title>
<link>http://yataganbabayha.wordpress.com/2009/08/13/yha-haberin-var-midan-haberler-beyler-kendinize-gelin/</link>
<pubDate>Thu, 13 Aug 2009 18:25:27 +0000</pubDate>
<dc:creator>yataganbabayha</dc:creator>
<guid>http://yataganbabayha.wordpress.com/2009/08/13/yha-haberin-var-midan-haberler-beyler-kendinize-gelin/</guid>
<description><![CDATA[     Yatağanbaba Yayınları Mutfağı’nın artık iyice kaynamaya başlayan “Haberin Var Mı / Dindaşlarımı]]></description>
<content:encoded><![CDATA[     Yatağanbaba Yayınları Mutfağı’nın artık iyice kaynamaya başlayan “Haberin Var Mı / Dindaşlarımı]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Şu Destanı]]></title>
<link>http://kod27.wordpress.com/2009/06/25/su-destani/</link>
<pubDate>Thu, 25 Jun 2009 19:23:07 +0000</pubDate>
<dc:creator>kod27</dc:creator>
<guid>http://kod27.wordpress.com/2009/06/25/su-destani/</guid>
<description><![CDATA[Şu Destanı Şu destanı M.Ö. 330-327 yıllarındaki olaylarla bağlantılıdır. Bu tarihlerde Makedonyalı İ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p align="center"><strong><span style="font-size:22pt;color:#0099ff;font-family:Maiandra GD;">Şu Destanı</span></strong></p>
<p align="left"><span style="font-size:x-small;font-family:Maiandra GD;">Şu destanı M.Ö. 330-327 yıllarındaki olaylarla bağlantılıdır. Bu tarihlerde Makedonyalı İskender, İran’ı ve Türkistan’ı istilâ etmişti. Bu dönemde Saka hükümdarının adı Şu idi. Bu Destan</span><img src="http://resim.bilgicik.com/Turk_destanlari/su_destani.jpg" alt="Şu Destanı" width="230" height="338" align="right" /><span style="font-size:x-small;font-family:Maiandra GD;"> Türklerin İskender’le mücadelelerini ve geriye çekilmeleri anlatılmaktadır. Doğuya çekilmeyen 22 ailenin Türkmen adıyla anılmaları ile ilgili sebeb açıklayıcı bir efsane de bu destan içinde yer almaktadır. Kaşgarlı Mahmud Divan ü Lügat-it Türk’de İskender’den Zülkarneyn olarak bahsetmektedir. Destanın tesbit edilebilen kısa metni şöyle özetlenebilir:</span></p>
<p><span style="font-size:x-small;font-family:Maiandra GD;">İskender, Türk memleketlerini almak üzere harekete geçtiğinde Türkistan’da hükümdar Şu isminde bir gençti. İskender’in gelip geçici bir akın düzenlediğine inanıyordu. Bu sebeble de İskender’le savaşmak yerine doğuya çekilmeği uygun bulmuştu. İskender’in yaklaştığı haberi gelince kendisi önde halkı da onu izleyerek doğuya doğru yol aldılar. Yirmi iki aile yurtlarını bırakmak istemedikleri için doğuya gidenlere katılmadılar.</span></p>
<p><span style="font-size:x-small;font-family:Maiandra GD;">Giden gurubun izlerini takip ederek onlara katılmaya çalışan iki kişi bu 22 kişiye rastladı. Bunlar birbirleriyle görüşüp tartıştılar. 22 kişi bu iki kişiye: “Erler İskender gelip geçici bir kişidir. Nasıl olsa gelip geçer , o sürekli bir yerde kalamaz. Kal aç” dediler. Bekle , eğlen, dur anlamına gelen “Kalaç” bu iki kişinin soyundan gelen Türk boyunun adı oldu. İskender Türk yurtlarına geldiğinde bu 22 kişiyi gördü ve Türk’e benziyor anlamında ” Türk maned ” dedi. Türkmenlerin ataları bu 22 kişidir ve isimleri de İskender’in yukarıdaki sözünden kaynaklanmıştır.</span></p>
<p><span style="font-size:x-small;font-family:Maiandra GD;">Aslında Türkmenler, Kalaçlarla birlikte 24 boydur ama Kalaçlar kendilerini ayrı kabul ederler. Hükümdar Şu Uygurların yanına gitti. Uygurlar gece baskını yaparak İskender’in öncülerini bozguna uğrattılar. Sonra iskender ile Şu barıştılar. İskender Uygur şehirlerini yaptırdı ve geri döndü. Hükümdar şu da Balasagun’a dönerek bugün şu adıyla anılan şehri yaptırdı ve buraya bir tılsım koydurttu.</span></p>
<p><span style="font-size:x-small;font-family:Maiandra GD;">Bugün de leylekler bu şehrin karşısına kadar gelir, fakat şehri geçip gidemezler. Bu tılsımın etkisi hâlâ sürmektedir. Bu destana göre İskender Türkistan’a geldiğinde Türkmenlerin dışındaki Türkler doğuya çekilmişlerdi. İskender Türkistan’da mukavemetle karşılaşmamış bu sebeble de ilerlememiştir. Büyük ölçüde çadırlarda yaşayan Türkler İskender’in seferinden sonra şehirler kurmuş ve yerleşik hayatı geliştirmişlerdir.</span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Alp Er Tunga Destanı]]></title>
<link>http://kod27.wordpress.com/2009/06/25/alp-er-tunga-destani/</link>
<pubDate>Thu, 25 Jun 2009 19:19:31 +0000</pubDate>
<dc:creator>kod27</dc:creator>
<guid>http://kod27.wordpress.com/2009/06/25/alp-er-tunga-destani/</guid>
<description><![CDATA[Alp Er Tunga Destanı Sakalar dönemine âit Alp Er Tunga ve şu olmak üzere iki destan tesbit edilmişti]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Alp Er Tunga Destanı Sakalar dönemine âit Alp Er Tunga ve şu olmak üzere iki destan tesbit edilmiştir. Alp Er Tunga, M.Ö. VII. yüzyılda yaşamış kahraman ve çok sevilen bir Saka hükümdarıdır. Alp Er Tunga Orta Asya’daki bütün Türk boylarını birleştirerek hâkimiyeti altına almış daha sonra Kafkasları aşarak Anadolu Suriye ve Mısır’ı fethetmiş ve Saka devletini kurmuştur. Alp Er Tunga’nın hayatı savaşlarla geçmiştir. Uzun süre mücadele ettiği İranlı Medlerin hükümdarı Keyhusrev ‘in davetinde hile ile öldürülmüştür. Alp Er Tunga ile iranlı Med hükümdarları arasındaki bu mücadelelerin hatıraları uzun asırlar hem Türkler hem İranlılar arasında yaşatılmıştır. Alp Er Tunga, Asur kaynaklarında Maduva, Heredot’ta Madyes, iran ve islâm kaynaklarında Efrasyab adlarıyla anılmaktadır. Orhun Yazıtlarında “Dokuz Oğuzlar” arasında “Er Tunga” adına yapılan “yuğ” merasiminden söz edilmektedir. Turfan şehrinin batısında bulunan “Bezegelik” mabedinin duvarında da Alp Er Tunga’nın kanlı resmi bulunmaktadır. “Divan ü Lügat-it Türk” ün yazarı Kaşgarlı Mahmud’a ve ” Kutadgu Bilig” yazarı Yusuf Has Hacip’e göre “Alp Er Tunga” iran destanı “şehname” deki büyük ve efsanevî Turan hükümdarı “Efrasiyab”dır. Divan ü Lûgat-it Türk’de Turan hükümdarlığının merkezi olarak “Kaşgar” şehri gösterilmektedir. islâmiyeti kabul etmiş olan Karahanlı devleti hükümdarları da kendilerinin “Efrasyap” sülalesinden geldiklerine inanmışlar ve bunu ifade etmişlerdir. Moğol tarihçisi Cüveyni de Uygur devletinin hükümdarlarının da Efrasyap soyundan olduğunu yazmaktadır. Şecere-i Terakime’ye göre Selçuklu Sultanları kendilerini Efrasyab soyundan kabul ederlerdi. Rusların Yakut adını verdiği Türk gurup aslında kendilerine Saka dediklerini söylemişlerdir. Tarih içinde kaybolduğunu düşündüğümüz Saka Türklerinin az da olsa bir bölümünün bugün hayatiyetlerini sürdürmeleri pek çok meselenin yeniden araştırılarak doğruların ortaya çıkmasına yardımcı olabilecektir. Tarihçi Mesudî de M.S.7. yüzyılın başındaki Köktürk hakanının “Efrasyab” soyundan olduğunu yazmaktadır. Bütün bu bilgilerden hareketle “Tunga Alp” le ilgili efsanelerin Kök Türklerden önce doğu ve orta Tiyanşan alanında yaşayan Türkler arasında meydana geldiğini ve bu destanın daha sonraları Kök Türk ve Uygurlar arasında yaşayarak devam ettiğini göstermektedir. Alp Er Tunga destanının metni bu güne ulaşamamıştır. Bir kısmından yukarıda bahsettiğimiz kaynaklarda bu değerli Saka hükümdarı ve kahramanı hakkında bilgiler ve bir de sagu (ağıt) tesbit edilmiştir: Alp Er Tunga Öldü mü Dünya sahipsiz kaldı mı Korkak öcünü aldı mı Şimdi yürek yırtılır Felek yarar gözetti Gizli tuzak uzattı Beylerbeyini kaptı Kaçsa nasıl kurtulur Erler kurt gibi uludular Hıçkırıp yaka yırttılar Acı seslerle bağırdılar Ağlamaktan gözleri kapandı Beğler atlarını yordular Kaygı onları durdurdu Benizleri yüzleri sarardı Safran sürülmüş gibi oldular Kutadgu Bilig’de “Alp Er Tunga” hakkında şu bilgi verilmektedir: Eğer dikkat edersen görürsün ki dünya beyleri arasında en iyileri Türk beyleridir. Bu Türk beyleri arasında adı meşhur ikbali açık olanı Tonga Alp Er idi. O yüksek bilgiye ve çok faziletlere sahip idi. Ne seçkin, ne yüksek, ne yiğit adam idi ; zaten âlemde ferasetli insan bu dünyaya hâkim olur. İranlılar ona Efrasiyap derler; bu Efrasiyap akınlar hazırlayıp ülkeler zaptetmiştir. Dünyaya hâkim olmak ve onu idare etmek için pek çok fazilet, akıl ve bilgi lâzımdır. İranlılar bunu kitaba geçirmişlerdir. Kitapta olmasa onu kim tanırdı.” Bugünkü bilgilerimize göre Alp Er Tunga ile ilgili en geniş bilgi İran destanı şehname’de tesbit edilmiştir. Şehnamenin başlıca konularından biri İran -Turan savaşlarıdır. Bu destana göre en büyük Turan kahramanı önce şehzade sonra hükümdar olan Efrasyap’tır. şehname’deki Alp Er Tunga ile ilgili bilgiler şöyle özetlenebilir: “Turan şehzadesi Efrasyap babasının isteği üzerine İran’a harp açtı. iki ordu Dihistan’da karşılaştılar. Boyu servi, göğsü ve kolları arslan gibi ve fil kadar kuvvetli olan Efrasyap, iranlı’ları yendi. iran padişahı Efrasyap’a esir düştü. İran’ın ilk intikamını o zaman İran’a bağlı olan Kabil Padişahı Zal aldı. Zal başarılı olmasına rağmen İran şahının öldürülmesini engelleyemedi. Efrasyab İran’ı ele geçirmek için yeni bir savaş açtı. İran’ın yetiştirdiği en büyük kahramanlardan Zal oğlu Rüstem Efrasyab’ın üzerine yürüdü.. Efrasyab ile Zal oğlu Rüstem arasında bitmez tükenmez savaşlar yapıldı. İran tahtında bulunan Keykâvus, hem oğlu Siyavuş’u hem de Zal oğlu Rüstem’i darılttı. Siyavuş Efrasyap’a sığındı . Siyavuş’un Turan’da bulunduğu sırada evlendiği Türk beyi Piran’ın kızından bir oğlu oldu. Siyavuş oğluna babası Keyhusrev’in adını verdi. Efrasyab uzun yıllar Turan’da hükümdarlık etti. İran’lalar Siyavuş’un oğlu Keyhusrev’i kaçırarark iran tahtına oturttular. Keyhusrev Zaloğlu Rüstem’le işbirliği yaptı ve Turan ordularını yendi. Keyhusrev ile Efrasyap defalarca savaştılar. Sonunda ordusuz kalan Efrasyap Keyhusrev’in adamları tarafından öldürüldü. Şehnamede Efrasyap adıyla anılan Turan hükümdarı Alp Er Tunga’nın İran hükümdarlarına sık sık yenildiği anlatılmaktadır. Ancak iran Turan savaşlarında iran hükümdarları sürekli değişmiş 140 yıl yaşadığı rivayet edilen Alp Er Tunga ise mücadeleye devam etmiştir. Bu durum Efrasyap’ın başarısız olmadığını gösterir. Gerçek destan metni bulunduğu takdirde bu destanla ilgili daha sağlıklı değerlendirmeler yapılabilir</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Destean Resimleri]]></title>
<link>http://kod27.wordpress.com/2009/06/24/destean-resimleri/</link>
<pubDate>Wed, 24 Jun 2009 06:41:11 +0000</pubDate>
<dc:creator>kod27</dc:creator>
<guid>http://kod27.wordpress.com/2009/06/24/destean-resimleri/</guid>
<description><![CDATA[Devamı Gelecek&#8230;]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img src="http://www.teomansecen.com/t%C3%BCreyi%C5%9F%20destan%C4%B12.jpg" alt="" /></p>
<p><img src="http://img03.blogcu.com/images/d/a/n/danismentgazi/battal_1244285108.jpg" alt="" /></p>
<p><img src="http://img2.blogcu.com/images/t/u/r/turkgucu/ergenekon.jpg" alt="" /><img src="http://img.webme.com/pic/p/pasam68/attila1.jpg" alt="" /></p>
<p>Devamı Gelecek&#8230;</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Türeyiş Destanı]]></title>
<link>http://kod27.wordpress.com/2009/06/24/tureyis-destani/</link>
<pubDate>Wed, 24 Jun 2009 06:34:34 +0000</pubDate>
<dc:creator>kod27</dc:creator>
<guid>http://kod27.wordpress.com/2009/06/24/tureyis-destani/</guid>
<description><![CDATA[Türeyiş Destanı Destan Hakkında Bilgi:      Bir Uygur destanıdır. Büyük Türk İmparatorluğunu Göktürk]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><h2 style="text-align:center;">Türeyiş Destanı<br />
<span style="letter-spacing:1pt;"><strong></strong></span></h2>
<h2 style="text-align:center;"><span style="letter-spacing:1pt;"><strong><span style="font-size:x-small;font-family:Tahoma;">Destan Hakkında Bilgi:</span></strong></span></h2>
<p style="text-align:center;"><span style="letter-spacing:1pt;"><span style="font-size:x-small;font-family:Tahoma;">     Bir Uygur destanıdır. Büyük Türk İmparatorluğunu Göktürkler&#8217; den devralan Uygur Türkler&#8217; i, Türeyiş Destanı ile soylarının vücud buluşunu anlatırken aynı zamanda da, bütün Türk boylarında hakim bir inanış olarak beliren, soyun ilahi bir kaynağa bağlanması fikrini bir kere daha belirtmiş olmaktadırlar.</span></span></p>
<p style="text-align:center;"><span style="letter-spacing:1pt;"><span style="font-size:x-small;font-family:Tahoma;">     Uygur Türeeyiş Destanının, Göktürk-Bozkurt Destanı ile çok yekın benzerlikleri, ilk okuyuşta anlaşılacak kadar açıktır. Hemen bütün Türk Destanlarının birinci derecedeki unsuru olan kurt motifi, gerek Türeyiş ve gerekse Bozkurt Destanlarında bilhassa ilahileştirilmekte ve neslin başlangıcı ve devamı bu ilahi motife bağlanmaktadır.</span></span></p>
<p style="text-align:center;"><span style="letter-spacing:1pt;"><span style="font-size:x-small;font-family:Tahoma;">     Türeyiş Destanı, aslında bir büyük destanın başlangıç kısmına benzemektedir. Büyük bir ihtimalle, Göktürk-Bozkurt destanı gibi Uygur Türeyiş Destanı da, ilk büyük Türk Destanı olan Yaradılış Destanının etkisi altında gelişip meydana getirilmiş, daha dar bir muhitin veya daha tecrid edilip kavimleşmiş bir sıoyun küçük çapta bir yaradılış destanıdır. Nitekim, bundan sonra göreceğimiz, yine bir Uygur Destanı olan Göç Destanı, Türeyiş Destanının tabii bir devamı intibaını vermektedir.</span></span></p>
<p style="text-align:center;"><span style="letter-spacing:1pt;"><span style="font-size:x-small;font-family:Tahoma;">Destan: </span></span></p>
<p style="text-align:center;"><span style="letter-spacing:1pt;"><span style="font-size:x-small;font-family:Tahoma;">     Büyük Hun Hakanlarından birinin iki kızı vardı. Kızlarının ikisi de bir birinden güzeldi. Ökle güzeldi ki, Hunlar, bu iki kızın da, ancak ilahlarla evlenebileceğine inanıyor ve bu kızların insanlar için yaratılmadığını söylüyorlardı.</span></span></p>
<p style="text-align:center;"><span style="letter-spacing:1pt;"><span style="font-size:x-small;font-family:Tahoma;">     Hakan da aynı şekilde düşündüğü için kızlarını insanlardan uzak tutmanın çarelerini aradı. Ülkesinin en kuzey ucunda, insan ayağı az basan veya insan ayağı hiç görmeyen bir yerinde, çok yüksek bir kule yaptırdı. Kızların ikisini de bu kaleye kapattı. Ondan sonra da aklınca inandığı tanrısına yalvarmağa başladı. Öyle bir yalvarıyor ve öyle yakarışlarla tanrısını çağırıyordu ki nihayet bir gün, Hakanın kendi aklınca inandığı tanrısı dayanamadı ve bir Bozkurt şekline girip geldi. Hun Hakanının kızlarıyla evlendi.</span></span></p>
<p style="text-align:center;"><span style="letter-spacing:1pt;"><span style="font-size:x-small;font-family:Tahoma;">     Bu evlenmeden birçok çocuk doğdu; bunlara Dokuz Oğuz- On Uygur denildi ve bu çocukların hepsinin de sesi Bozkurt sesine benzedi, yine bu çocuklar, birer Bozkurt ruhu taşıyarak çoğaldılar.</span></span></p>
<p style="text-align:center;"><span style="letter-spacing:1pt;"><span style="font-size:x-small;font-family:Tahoma;"> <em>KAYNAK: Türk Destanları-M.Necati Sepetçioğlu<br />
Sayfa:125,126</em> </span></span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Yaratılış Destanı]]></title>
<link>http://kod27.wordpress.com/2009/06/24/yaratilis-destani/</link>
<pubDate>Wed, 24 Jun 2009 06:31:10 +0000</pubDate>
<dc:creator>kod27</dc:creator>
<guid>http://kod27.wordpress.com/2009/06/24/yaratilis-destani/</guid>
<description><![CDATA[Yaratılış Destanı Yakut’lardan (Saka) derlenen yaradılış efsaneleri de Altay yardılış destanının yak]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><h2 style="text-align:center;">Yaratılış Destanı</h2>
<p align="justify">Yakut’lardan (Saka) derlenen yaradılış efsaneleri de Altay yardılış destanının yakın varyantı olarak algılanmaktadır</p>
<p align="justify">Yer ve gökyüzü, hiç bir şey yokken dünya uçsuz bucaksız sulardan ibaretti. Tanrı Ülgen bu uçsuz bucaksız dünyada hiç durmadan uçuyordu.</p>
<p align="justify">Göklerden gelen bir ses Tanrı Ülgen’e denizden çıkan taşı tutmasını söyledi. Göğün emri ile oturacak yer bulan Tanrı Ülgen artık yaratma zamanı geldi diye düşünerek şöyle dedi.</p>
<p align="justify">Bir dünya istiyorum, bir soyla yaratayım Bu dünya nasıl olsun, ne boyla yaratayım Bunun çaresi nedir, nasıl yaratayım Su içinde yaşayan Ak Ana, su yüzünde göründü ve Tanrı Ülgen’e şöyle dedi:</p>
<p align="justify">Yaratmak istiyorsan Ülgen, Yaratıcı olarak şu kutsal sözü öğren De ki hep,” yaptım oldu ” başka bir şey söyleme. Hele yaratır iken,”yaptım olmadı” deme. Ak Ana bunları söyledi ve kayboldu.</p>
<p align="justify">Tanrı Ülgen’in kulağından bu buyruk hiç gitmedi. İnsana da bu öğüdü iletmekten bıkmadı:</p>
<p align="justify">“Dinleyin ey insanlar, varı yok demeyin. Varlığa yok deyip de, yok olup da gitmeyiniz.”</p>
<p align="justify">Tanrı Ülgen yere bakarak : ” Yaratılsın yer!” Göğe bakarak “Yaratılsın Gök!” Bu buyruklar verilince yer ve gök yaratılmış.</p>
<p align="justify">Tanrı Ülgen çok büyük üç balık yaratmış ve dünya bu balıkların üzerine konmuş. Böylece dünya gezer olmamış bir yerde sabit olmuş. Tanrı Ülgen balıkların kımıldadıklarında dünyaya su kaplamasın diye Mandışire’ye balıkları denetleme görevi vermiş. Tanrı Ülgen, dünyayı yarattıktan sonra tepesi aya güneşe değen etekleri dünyaya değmeyen büyük Altın Dağın başına geçip oturmuş.</p>
<p align="justify">Dünya altı günde yaratılmıştı, yedinci günde ise Tanrı Ülgen uyumuş kalmıştı. Uyandığında neler yarattım diye baktı: Ayla güneşten başka fazladan dokuz dünya birer cehennem ile bir de yer yaratmıştı.</p>
<p align="justify">Günlerden bir gün Tanrı Ülgen denizde yüzen bir toprak parçacığı üzerinde bir parça kil gördü” insanoğlu bu olsun, insana olsun baba.” dedi ve toprak üstündeki kil birden insan oldu. Tanrı Ülgen bu ilk insana “Erlik” adını verdi ve onu kardeşi kabul etti. Ancak Erlik’in yüreği kıskançlık ve hırsla doluydu. Tanrı Ülgen gibi güçlü ve yaratıcı olmadığı için öfkelendi. Tanrı Ülgen, kemikleri kamıştan, etleri topraktan olan yedi insan yarattı.</p>
<p align="justify">Erlik’in yarattığı dünyaya zarar vereceğini düşünerek insanı korumak üzere Mandışire adlı bir kahraman yarattıktan sonra yedi insanın kulaklarından üfleyerek can, burunlarından üfleyerek başlarına akıl verdi. Tanrı Ülgen insanları idare etmek üzere May-Tere’yi yarattı ve onu insanoğlunun başına han yaptı. .</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Ergenekon Destanı]]></title>
<link>http://kod27.wordpress.com/2009/06/24/ergenekon-destani/</link>
<pubDate>Wed, 24 Jun 2009 06:16:34 +0000</pubDate>
<dc:creator>kod27</dc:creator>
<guid>http://kod27.wordpress.com/2009/06/24/ergenekon-destani/</guid>
<description><![CDATA[Ergenekon Destanı Ergenekon Destanı, Büyük Türk Destanı&#8217;nın bir parçasıdır. Kök-Türkler çağını]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><h2 style="text-align:center;">Ergenekon Destanı</h2>
<p>Ergenekon Destanı, Büyük Türk Destanı&#8217;nın bir parçasıdır. Kök-Türkler çağını konu alır. Ergenekon Destanı&#8217;nın, Türk destanlarının içinde ayrı ve seçkin bir yeri olup, en büyük Türk destanlarından biridir. Ergenekon Destanı&#8217;nın, Türk toplum yaşamında yüzyıllarca etkisi olduğu gibi, bugün bile Anadolu&#8217;nun dağlık köylerinde, birtakım gelenek ve göreneklerde etkisi görülmektedir.Ergenekon Destanı, Bozkurt Destanı&#8217;nın ana çizgileri üzerine kurulmuş olup, bu destanın serbestçe genişletilmiş biçimidir diyebiliriz. Daha doğrusu Bozkurt Destanı ile kaynağını belirleyen Türk soyu, Ergenekon Destanı ile de gelişip güçlenmesini, yayılış ve büyüyüş dönemlerini anlatmıştır. Çin tarihlerinin de yazmış olduğu Bozkurt Destanı&#8217;nın bittiği yerde, Ergenekon Destanı başlar. Bozkurt Efsanesi&#8217;nin devamı, Ergenekon Destanı&#8217;dır. Ergenekon Destanı, Cengiz Han çağında moğollaştırılmıştır. Ancak bu efsanenin kökleri ve ana motifleri, açıkça Kök Türkler ile ilgilidir. Kök Türk Devleti, MS 6.yy.dan itibaren bir cihan imparatorluğu olmuş ve 200 yıl yaşamıştır. Böyle büyük ve güçlü bir devletin, ilkel Moğollar&#8217;dan bir efsane alıp kökenlerini ona dayandırması mümkün değildir. Ayrıca, Ergenekon Destanı&#8217;nın ana motiflerinden biri, <strong>Demirci</strong>&#8216;dir. Destanda demirci, dağda demir madeni bulur ve Türkler bu demir madenini eriterek Bozkurt&#8217;un önderliğinde Ergenekon&#8217;dan çıkarlar. Unutmamak gerekir ki, Göktürkler&#8217;in ataları da demirci idiler. Onlar en iyi çelikleri işler, başka devletlere silah olarak satarlardı. Göktürkler&#8217;in ataları, demir cevherleriyle dolu dağların eteklerinde türemişler, demirleri eriterek yeryüzüne çıkmışlardı. Sonradan kendilerinin de demirci olmaları bundan ileri gelmektedir. Göktürkler&#8217;in temel toprakları olan Altay ve Sayan dağları, zengin demir madenlerinin bulunduğu bir yerdi. Burada çıkan demirin yüksek cevherli olması ve Türkler tarafından mükemmel bir biçimde işlenmesi, çağın Türk savaş endüstrisinin en önemli özelliği idi. Göktürkler çağında Türkler&#8217;in işlettikleri demir ocakları ve dökümevleri bulunmuştur. Göktürkler demirden ürettikleri kılıç, kargı, bıçak gibi savaş araçlarının yanında yine demirden saban, kürek, orak gibi tarım araçlarını yapmakta da usta idiler. Oysa, Göktürklerden tam beş yüzyıl sonra, yine Türklerle birlikte olmak üzere bir devlet kuran Moğollar, demirciliği bilmezlerdi. Cengiz Han zamanında Moğollar&#8217;a elçi olarak gönderilen Çin&#8217;deki Sung sülalesinin generali Men Hung, yazmış olduğu &#8221;Meng-Ta Pei-lu&#8221; adlı ünlü seyahatnamesinde, Moğollar&#8217;ın Cengiz Han&#8217;dan önce maden işlemeyi bilmediklerini, ok uçlarını bile kemikten yaptıklarını, Moğollar&#8217;a demir silahların Uygur Türkleri&#8217;nden geldiğini anlatmaktadır. Zaten Moğollar, demirciliği Uygur Türkleri&#8217;nden öğrenmişlerdir. Aslında demircilik, o çağın Moğol düşüncesine göre büyücülere özgü korkunç bir sanattı. Ayrıca Bozkurt, Türkler&#8217;in kutsal hayvanıdır. Moğollar&#8217;ın kutsal hayvanı köpektir. Ergenekon Destanı&#8217;nda Türkler, Ergenekon ovasından çıkmak istediklerinde yol bulamazlar. Çare olarak da dağların demir madeni içeren bölümlerini eritip bir geçenek açmayı düşünürler. Demir madenini eritmek için dağların çevresine odun-kömür dizilir ve yetmiş deriden yetmiş körük yapılıp yetmiş yere konulur. Yedi ve yetmiş sayıları, dokuz ve katları ile birlikte, Türkler&#8217;in mitolojik sayılarındandır. Moğollar&#8217;ın mitolojik sayıları ise altı ve altmıştır. Destanda altmış yerine yetmiş sayısına yer verilmesi, bu efsanenin Moğolca bir metinden öğrenilmemiş olduğunu, Türkler&#8217;e ait olduğunu gösterir. Mağaralar, Türk mitolojisinde ve Türk halk düşüncesinde önemli bir yer tutarlar. Bu, yalnızca Göktürk efsanelerinde, Bozkurt ve Ergenekon destanlarında değil, Anadolu&#8217;daki masallarda da böyledir. Göktürk efsanelerinin, Bozkurt ve Ergenekon destanlarındaki motiflerin ufak değişikliklere uğramış örneklerini, Anadolu efsanelerinde de bulabiliriz. Hatta islami hikayelerde bile: Bir Anadolu efsanesinde Muhammed Hanefi (Hz. Ali&#8217;nin Hz. Fatma&#8217;dan sonra evlendiği ve bu evlilikten olan dört çocuğundan biridir. Diğer Çocukları; ise Ümmü Gülsüm, Zeynep ve Kasım&#8217;dır), önüne çıkan bir geyiği kovalar. Geyik bir mağaradan içeri girer. Muhammed Hanefi de geyiğin arkasından mağaraya girer. Mağaradan geçerek büyük bir ovaya varır ve burada Mine Hatun&#8217;la karşılaşır. Dikkat edilirse, bu Anadolu efsanesindeki mağara, Bozkurt&#8217;un hayatta kalan tek Türk gencini götürdüğü mağaranın ve mağaradan çıkılan ova da yine Bozkurt Destanı&#8217;ndaki kurdun, yaşayan tek Türk gencini mağaradan geçerek götürdüğü ovanın aynısıdır. Ayrıca yine bu ova, Ergenekon Destanı&#8217;ndaki Kayı ile Tokuz Oguz&#8217;un yurt tuttukları ovanın aynısıdır. Altay Türkleri&#8217;nin efsanelerinde de Bozkurt ve Ergenekon destanlarının izlerini görmek mümkündür. Bir Altay efsanesinde, bir bahadır avlanırken karşısına çıkan geyiği kovalamağa başlar. En sonunda bir Bakır-Dağ&#8217;ın önüne gelirler. Baştan başa bakırdan yapılmış olan dağ birden açılır ve geyik açılan delikten içeri girer. Genç bahadır da geyiği izler. Az sonra geyik kaybolur. Efsanenin devamında bahadır türlü canavarla, iyi yürekli yaşlı kişilerle, çok güzel kızlarla karşılaşır. Bu Altay efsanesinde de aynı mağara ve mağaradan geçilerek ulaşılan ova motifleri vardır ve bu Altay efsanesi, Muhammed Hanefi&#8217;nin efsanesine belirgin bir biçimde benzemektedir. Altay masal ve efsanelerinde bu tür öykülerin daha mitolojik biçimde olanları da vardır. Asya Büyük Hun Devleti&#8217;nde, bizzat Hun hakanının başkanlık ettiği törenler vardır. Bu törenlerden en önemlisinde, devletin ileri gelenleri toplanarak <strong>Ata Mağarası</strong>&#8216;na giderler ve orada, hakanın başkanlığında dini törenler yapılır, atalara saygı gösterilir. Aynı törenler, Göktürk Devleti&#8217;nde de yapılagelmiştir. Bu adı geçen Ata Mağarası, Bozkurt&#8217;un Türk gencini düşmandan kaçırıp sakladığı ve Ergenekon&#8217;a ulaştırdığı mağaradır. Ancak bugün, bu mağaranın yeri bilinmiyor. Tabgaçlar da kayaları mağara biçiminde oyarlar ve burada yere, göğe, ata ruhlarına kurban sunarlardı. Bu kurban töreninden sonra da, çevreye kayın ağaçları dikilir, o bölgede kutsal bir orman oluşturulurdu. Asıl önemli olan nokta ise, bütün milletçe bunlara inanılması ve devletin de bu efsaneye saygı göstermesidir. Ayrıca, Aybek üd-Devâdârî&#8217;nin anlattığı, Türkler&#8217;in kökenine ilişkin &#8221;Ay Ata Efsanesi&#8221;nde de mağara ve mağarada türeme motifi vardır. Bu efsanede de, Türkler&#8217;in ilk atası olan Ay Ata, bir mağarada meydana gelir. Ay Ata Efsanesi&#8217;ndeki mağara, ilk ataya bir ana rahmi görevi görmüştür. Ergenekon Destan&#8217;ı, Türkler&#8217;in yüzyıllarca çift sürerek, av avlayarak, maden işleyerek yaşayıp çoğaldıkları, etrafı aşılmaz dağlarla çevrili kutsal toprakların öyküsüdür. Ergenekon Destanı&#8217;nın önemli bir çizgisi, Türkler&#8217;in demircilik geleneğidir. Maden işlemek, demirden ve en iyi çelikten silahlar yapmak, Eski Türkler&#8217;in doğal sanatı ve övüncü idi. Ergenekon Destanı&#8217;nda Türkler, demirden bir dağı eritmiş ve bunu yapan kahramanlarını da ölümsüzleştirmişlerdir. Ergenekon Destanı ilk kez, Cengiz Han&#8217;ın kurmuş olduğu Türk-Moğol Devleti&#8217;nin tarihçisi Reşideddin tarafından saptanmıştır. Reşideddin, &#8221;Câmi üt-Tevârih&#8221; adlı eserinde Ergenekon Destanı ile ilgili geniş bilgiler vermektedir. Fakat Reşideddin, -yukarıda da değinildiği gibi- bir Türk destanı olan Ergenekon Destanı&#8217;nı moğollaştırmıştır (Ergenekon Destanı&#8217;nın nasıl moğollaştırıldığı hakkında Prof.Dr.Bahaeddin Ögel&#8217;in, Türk Mitolojisi [1.cilt, 59-71. sayfalar] adlı yapıtında geniş bilgiler vardır). Ergenekon Destanı, Hıve hanı Ebulgazi Bahadır Han&#8217;ın 17.yy.da yazmış bulunduğu &#8221;Şecere-Türk&#8221; (Türkler&#8217;in Soy Kütüğü) adlı esere de kaydedilmiştir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Kurtuluş Savaşında&#8217;ki Anadolu&#8217;yu, Ergenekon&#8217;a benzeterek aynı adı taşıyan bir kitap yazmıştır. Ergenekon Destanı&#8217;nda Bozkurt, öteki Türk destanlarında da olduğu gibi, ön planda ve baş roldedir. Bu kez Türkler&#8217;e yol göstericilik, kılavuzluk yapmaktadır. Bir rivayete göre Türkler, Ergenekon&#8217;dan 9 Martta çıkmışlardır. Başka bir rivayet ise bu tarihi 21 Mart (Nevruz Bayramı) olarak verir. Öyle anlaşılıyor ki, Ergenekon&#8217;dan çıkış işlemleri 9 Martta başlamış, 21 Martta da tamamlanmıştır.</p>
<p><strong>Destan aşağıda özetlenmiştir:</strong> Türk illerinde Türk oku ötmeyen, Türk kolu yetmeyen, Türk&#8217;e boyun eğmeyen bir yer yoktu. Bu durum yabancı kavimleri kıskandırıyordu. Yabancı kavimler birleştiler, Türkler&#8217;in üzerine yürüdüler. Bunun üzerine Türkler çadırlarını, sürülerini bir araya topladılar; çevresine hendek kazıp beklediler. Düşman gelince vuruşma da başladı. On gün savaştılar. Sonuçta Türkler üstün geldi. Bu yenilgileri üzerine düşman kavimlerin hanları, beğleri av yerinde toplanıp konuştular. Dediler ki: &#8220;Türkler&#8217;e hile yapmazsak halimiz yaman olur !&#8221; Tan ağaranda, baskına uğramış gibi, ağırlıklarını bırakıp kaçtılar. Türkler, &#8221;Bunların gücü tükendi, kaçıyorlar&#8221; deyip artlarına düştüler. Düşman, Türkler&#8217;i görünce birden döndü. Vuruşma başladı. Türkler yenildi. Düşman, Türkler&#8217;i öldüre öldüre çadırlarına geldi. Çadırlarını, mallarını öyle bir yağmaladılar ki tek kara kıl çadır bile kalmadı. Büyüklerin hepsini kılıçtan geçirdiler, küçükleri tutsak ettiler. O çağda Türkler&#8217;in başında İl Kagan vardı. İl Kagan&#8217;ın da birçok oğlu vardı. Ancak, bu savaşta biri dışında tüm çocukları öldü. Kayı (Kayan) adlı bu oğlunu o yıl evlendirmişti. İl Kagan&#8217;ın bir de Tokuz Oguz (Dokuz Oğuz) adlı bir yeğeni vardı; o da sağ kalmıştı. Kayı ile Tokuz Oguz tutsak olmuşlardı. On gün sonra ikisi de karılarını aldılar, atlarına atlayarak kaçtılar. Türk yurduna döndüler. Burada düşmandan kaçıp gelen develer, atlar, öküzler, koyunlar buldular. Oturup düşündüler: &#8220;Dörtbir yan düşman dolu. Dağların içinde kişi yolu düşmez bir yer izleyip yurt tutalım, oturalım.&#8221; Sürülerini alıp dağa doğru göç ettiler. Geldikleri yoldan başka yolu olmayan bir yere vardılar. Bu tek yol da öylesine sarp bir yoldu ki deve olsun, at olsun güçlükle yürürdü; ayağını yanlış yere bassa, yuvarlanıp paramparça olurdu. Türkler&#8217;in vardıkları ülkede akarsular, kaynaklar, türlü bitkiler, yemişler, avlar vardı. Böyle bir yeri görünce, ulu Tanrı&#8217;ya şükrettiler. Kışın hayvanlarının etini yediler, yazın sütünü içtiler. Derisini giydiler. Bu ülkeye &#8220;ERGENEKON&#8221; dediler. Zaman geçti, çağlar aktı; Kayı ile Tokuz Oguz&#8217;un birçok çocukları oldu. Kayı&#8217;nın çok çocuğu oldu, Tokuz Oguz&#8217;un daha az oldu. Kayı&#8217;dan olma çocuklara Kayat dediler. Tokuz&#8217;dan olma çocukların bir bölümüne Tokuzlar dediler, bir bölümüne de Türülken. Yıllar yılı bu iki yiğidin çocukları Ergenekon&#8217;da kaldılar; çoğaldılar, çoğaldılar, çoğaldılar. Aradan dört yüz yıl geçti. Dört yüz yıl sonra kendileri ve süreleri o denli çoğaldı ki Ergenekon&#8217;a sığamaz oldular. Çare bulmak için kurultay topladılar. Dediler ki: &#8220;Atalarımızdan işittik; Ergenekon dışında geniş ülkeler, güzel yurtlar varmış. Bizim yurdumuz da eskiden o yerlerde imiş. Dağların arasını araştırıp yol bulalım. Göçüp Ergenekon&#8217;dan çıkalım. Ergenekon dışında kim bize dost olursa biz de onunla dost olalım, kim bize düşman olursa biz de onunla düşman olalım.&#8221; Türkler, kurultayın bu kararı üzerine, Ergenekon&#8217;dan çıkmak için yol aradılar; bulamadılar. O zaman bir demirci dedi ki: &#8220;Bu dağda bir demir madeni var. Yalın kat demire benzer. Demirini eritsek, belki dağ bize geçit verir.&#8221; Gidip demir madenini gördüler. Dağın geniş yerine bir kat odun, bir kat kömür dizdiler. Dağın altını, üstünü, yanını, yönünü odun-kömürle doldurdular. Yetmiş deriden yetmiş büyük körük yapıp, yetmiş yere koydular. Odun kömürü ateşleyip körüklediler. Tanrı&#8217;nın yardımıyla demir dağ kızdı, eridi, akıverdi. Bir yüklü deve çıkacak denli yol oldu. Sonra gök yeleli bir Bozkurt çıktı ortaya; nereden geldiği bilinmeyen. Bozkurt geldi, Türk&#8217;ün önünde dikildi, durdu. Herkes anladı ki yolu o gösterecek. Bozkurt yürüdü; ardından da Türk milleti. Ve Türkler, Bozkurt&#8217;un önderliğinde, o kutsal yılın, kutsal ayının, kutsal gününde Ergenekon&#8217;dan çıktılar. Türkler o günü, o saati iyi bellediler. Bu kutsal gün, Türkler&#8217;in bayramı oldu. Her yıl o gün büyük törenler yapılır. Bir parça demir ateşte kızdırılır. Bu demiri önce Türk kaganı kıskaçla tutup örse koyar, çekiçle döver. Sonra öteki Türk beğleri de aynı işi yaparak bayramı kutlarlar. Ergenekon&#8217;dan çıktıklarında Türkler&#8217;in kaganı, Kayı Han soyundan gelen Börteçine (Bozkurt) idi. Börteçine bütün illere elçiler göderdi; Türkler&#8217;in Ergenekon&#8217;dan çıktıklarını bildirdi. Ta ki, eskisi gibi, bütün iller Türkler&#8217;in buyruğu altına gire. Bunu kimi iyi karşıladı, Börteçine&#8217;yi kagan bildi; kimi iyi karşılamadı, karşı çıktı. Karşı çıkanlarla savaşıldı ve Türkler hepsini yendiler. Türk Devleti&#8217;ni dört bir yana egemen kıldılar. Türk Beğleri, Ergenekon&#8217;dan Çıkış Gününü Kızgın Demir Döğerek Kutluyorlar.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Metehan Destanı]]></title>
<link>http://kod27.wordpress.com/2009/06/24/metehan-destani/</link>
<pubDate>Wed, 24 Jun 2009 06:09:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>kod27</dc:creator>
<guid>http://kod27.wordpress.com/2009/06/24/metehan-destani/</guid>
<description><![CDATA[Metehan Destanı &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p style="text-align:center;"><img class="aligncenter" src="http://www.sosyaldersleri.com/tarih/images/mete.jpg" alt="" />Metehan Destanı</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&#8220;Eşimi, atımı verdim, çünkü benimdir!&#8221;<br />
&#8220;Toprak verilemez, çünkü devletindir!&#8221;<br />
METE</p>
<p>1. METE&#8217;NİN GENÇLİĞİ OĞUZ-HAN&#8217;INKİNE BENZİYORDU</p>
<p>&#8220;Büyük Hun İmparatoru Mete&#8217;nin bir efsane halinde anlatılan gençliği, Oğuz-Han&#8217;ın hayatına benzetilmişti&#8221; :</p>
<p>Oğuz Kağan, müslüman olan Türklere göre, babası Kara Han&#8217;ı öldürmüş ve onun yerine geçmişti. Zamanımızdan 200 sene önce büyük bir Türk Tarihi yazmış olan bir Fransız bilgini, Oğuz Han&#8217;ın Mete olabileceğini söylemiş ve ikisi arasında da bir bağ görmüştü. Bu Fransız bilgininin görüşü, büsbütün de yanlış değildi.&#8221; Çünkü Mete de, Oğuz-Han gibi babasını öldürmüş ve onun yerine, hükümdar olmuştu.&#8221;Çin Tarihleri, Mete ile babası arasındaki savaşlar, bir tarih olayı hadisesi gibi anlatıyorlardı. Ama önemli olan nokta, Mete&#8217;nin hayatının gençlik çağlarının da, bir efsane olup olmadığı idi. Mete&#8217;nin daha sonraki hayatı ve savaşları hakkında, epey şeyler biliyoruz. Tarih kaynaklarından kronolojik olarak kesin bir şekilde verilen bu bilgiler, tarihin ve gerçeğin ta kendileri idiler. Ama bütün tarih boyunca, büyük hükümdarlarla olduğu gibi, Mete&#8217;nin hayatının da gençlik çağları, karanlık kalmakta ve bir nevi mitolojiye bürünmüş olarak anlatılmaktadır. Büyük hükümdarların, hemen hemen hepsinin de gençlik çağları, bir mitoloji perdesi arkasında gizlenmiş ve bu devreler, romantik bir şekilde anlatılmıştı. Çinliler, Mete&#8217;den sonra Hun&#8217;ları ve Ortaasya halklarını, birçok savaş ve temaslar sonunda, çok iyi bir şekilde tanıyabilmişlerdi. Fakat Mete&#8217;den önce, Çin kaynaklarında Ortaasya hakkında anlatılan bilgiler, çok karanlıktı. Çinliler bu çağda öyle ki, kendi sınırlarının dışındaki bölgelerden bile haberleri yoktu. Zaten Mete&#8217;nin hayatını anlatmağa başlayan Çin tarihleri, üslûp bakımından da mitolojik ve hikâyemsi bir dille konuşuyorlardı. Çin tarihinin üslûbu çok kuru, fakat kronolojik ve kesindi. Zaten bu bilgilerin çoğu, imparatora gelen raporlarla, Çin sarayından çıkan fermanların, kopyalarından başka bir şey değil idiler. Halbuki Mete&#8217;nin hayatından Çin tarihleri, âdeta bir Çin romanı gibi söz açıyorlardı.</p>
<p>&#8220;Çin tarihlerinin verdikleri yarım mitolojik bilgilere göre Mete, Oğuz-Han gibi kendi babasını öldürmüştü&#8221;:</p>
<p>Ortaasya&#8217;da Tuman adlı bir Hun reisi varmış. Bu reisin de Mete adlı büyük bir oğlu bulunuyormuş. Gerek babasının ve gerekse oğlunun adları, Çin tarihlerinde, zaten, Çin işaretleri ile yazılıyordu. İkiyüz sene önce bu işaretler, Mete şeklinde okunmuş ve bizim tarihçilerimiz de bu adı; Mete olarak yazmışlar ve Türkiye&#8217;ye yaymışlardı. Bugün Türkiye&#8217;mizde, bu büyük Hun İmparatorunu, &#8220;Mete&#8221; adı ile tanıyoruz. Birçok kimseler de bu adı, maalesef 200 sene önce okunan, böyle yanlış bir okunuşla, kendi adları olarak tanımaktadırlar. Aslında ise bu Çince işaretleri, &#8220;Mao-dun&#8221; şeklinde okumak gerekiyordu. Kendi hususî metodlarımıza göre, Mete&#8217;nin Türkçe adının herhalde &#8220;Bahadır&#8221; dan başka bir şey olmaması gerekiyordu. Ama ne yapalım ki, bugün Türkiye&#8217;miz de bu büyük Hun hükümdarı, Mete adı ile tanınmış ve öyle yayılmıştır. Mete hakkındaki Çin kaynaklarında okuduğumuz bu efsanemsi olaylar özet olarak şöyledir:</p>
<p>METE&#8217;NİN GENÇLİK EFSANESİ</p>
<p>Üçüncü yüzyıldı tam, çok önceydi İsa&#8217;dan,<br />
Bir fırtına kopmuştu, taşmıştı İç Asya&#8217;dan!<br />
Sonsuz at sürüleri, yerleri inletmişti.<br />
Kurdumsu türküleri, gökleri çınlatmıştı!<br />
Atlılar gelmişlerdi, ordular biçmişlerdi,<br />
Volga, Sarı nehirden, kanıp, su içmişlerdi!<br />
Tarihten uğultular, bir millet var diyordu!<br />
Yazılı doğrultular, bir devlet var, diyordu!<br />
Hunların ilindeydi, İç Asya ilindeydi,<br />
Hun reisi Tuman-Han, herkesin dilindeydi!<br />
Bayrağı direkteydi, büyük oğlu Mete&#8217;ydi,<br />
Diğer bütün komşular, henüz birer çeteydi.<br />
Tuman-Han da kanarmış, insanoğluymuy bu ya!<br />
Bir cariye hep dermiş: &#8220;Bu Mete ölsün!&#8221; Diye.<br />
Tuman fakat korkarmış, kadına da tapırmış,<br />
Bir bahane ararmış, çünkü bir &#8220;Töre&#8221; varmış!<br />
Soyuna bakarlarmış, tek kadın alırlarmış,<br />
Sonraki hatunlarsa, mirâssız kalırlarmış.<br />
Tuman oğlunu vermiş rehin Yüeçi&#8217;lere<br />
Sonra da hücum etmiş, sormamış elçileri.<br />
Yüe-çi&#8217;ler varmışlar, Mete&#8217;yi aramışlar,<br />
Mete çoktan kaçmışmış, yolları taramışlar.<br />
Tuman oğlunu görmüş, aklı başına dönmüş,<br />
Şenlik düğün yaptırmış, güya çok mes&#8217;ut günmüş.<br />
Mete&#8217;ye tümen vermiş, eline ferman vermiş,<br />
Mete&#8217;nin disiplini, Dünyaya hep şan vermiş!<br />
Asker Tanrı sanırmış, hep Mete&#8217;ye taparmış,<br />
Ondan ne buyruk gelse, düşünmeden yaparmış.<br />
Orduyu toplamışmış, atını oklamışmış,<br />
Tümen disiplinini, böylece yoklamışmış.<br />
Askerler ok atmışmış, atlar yere yatmışmış,<br />
Atına kıymayanın, kanı yere akmışmış!<br />
Bir defa şenlik yapmış, aileler toplanmış,<br />
Ok atmış karısına, bütün eşler oklanmış!<br />
Biraz nefes alanlar, azıcık geç kalanlar,<br />
Kılıçtan geçirilmiş, görülmemiş kaçanlar!<br />
Avlara gidilirmiş, şenlikler düzülürmüş,<br />
Gelen ordular ile, hayvanlar sürülürmüş.<br />
Tuman-Han ava gitmiş, Mete&#8217;ye de gel demiş,<br />
Kurdu Mete avlamış, Tuman&#8217;sa keklik yemiş!<br />
Avda bir ok uçmuşmuş, Tuman-Han&#8217;a gelmişmiş!<br />
Gerçi derler ilk oku, Mete atmıştı, çoğu,<br />
Mete&#8217;nin tümeni de, bu hedefi delmişmiş!<br />
Oğuz&#8217;un babasıysa, yemişti &#8220;Tanrı oku&#8221;!<br />
Bu bir efsane idi, ok bir bahane idi,<br />
Töre&#8217;yi bozan Tuman, tam bir divane idi!</p>
<p>Çin tarihlerinde, Mete&#8217;nin babasını öldürüşü ile ilgili olay, böyle anlatılıyordu. &#8220;Zaten olayların anlatılışından da, bunun bir mitoloji olduğu, açık olarak görülüyordu.&#8221; Öyle anlaşılıyor ki bu çağda, Hunlar arasında da, buna benzer efsaneler yok değildi. Mete gibi büyük bir hükümdarın ortaya çıkışı, bütün Ortaasya&#8217;yı hakimiyeti altına alışı ve ayrıca komşularını da büyük bir dehşet saçısı sebebi ile, Ortaasya&#8217;nın eski mitoloji kahramanlarının hususiyetleri, Mete&#8217;ye yakıştırılmış ve onun faaliyetlerine uydurulmuştu.</p>
<p>2. &#8220;TÖRE&#8221;Yİ BABA BİLE BOZSA, ÖLMELİYDİ</p>
<p>Aslında ise, &#8220;Babalarını öldüren çocuk efsaneleri&#8221;, insanlığın hayalinde yaşamış, çok eski şuuraltı âkisleri idiler. Yunanistan&#8217;da da &#8220;Kral Ödip&#8221;, babasını öldürmüştü. Tabiî olarak, Türk efsanelerinden haberleri olmayan, Sigmond Freud gibi büyük ruh doktorları, kral Ödip&#8217;le ilgili efsaneyi de açıklamaktan geri kalmamışlar ve hatta şuuraltı görüntülerine göre, birçok tedavi şekilleri bile bulmuşlardı. Bizim eski &#8220;Rüya Tabirnâmeleri&#8221; mizde de, bu gibi hislerin açıklanmasına yer verilmiştir. Çünkü onlara göre, erkek çocuğun rüyasında, yeni cemiyetin yasak ettiği bir işe şuuraltında girişmiş olması anormal değildi. Tabiî olarak bu konuları Freud, birazda mubalâğa etmiş ve büyütmüştü. Ama kendisi, büyük bir ruh doktoru idi. Bu teşhis yolu ile, birçok erkek çocuklarını da tedavi edip, iyileştirmişti. İşte, böyle, cemiyetin yasak ettiği; fakat şuurlatında toplanan istekler ile hisler, kendilerine masallarda gösteriyorlar ve bir mitoloji motifi haline giriyorlardı. Zaten, insaların ulaşamayacakları şeylerin pek çoğu, masallarda olmuş gibi anlatılıyorlardı. Türklerin, Mete ve Oğuz Han efsanelerinin, ne zaman meydana geldiklerini söylemenin, elbetteki imkânı yoktur. Ama öyle anlaşılıyor ki bunlar, tarihten çok önceki çağlarda, belki de insanlığın, henüz daha insanlıklarını bilmediği devirlerde, hissedilmiş ve duyulmuş hayallerden başka bir şey değil idiler. Yukarıdaki açıklamaları yapmakla,&#8221;Oğuz Kağan Destanı&#8221; nın, kesin olarak Freud&#8217;un nazariyesine göre düzenlenmiş olduğunu, söylemek istemiyoruz. Ama Türk Mitolojisine benzer, daha başka mitolojiler de vardır. Bu motifler, Avrupalı&#8217;lar tarafından yüzyıllar boyunca işlenmiş ve bir açıklanma yoluna doğru gidilmiştir. Türk Mitolojisi ise, hiç el atılmamış, üzerinde düşünülmemiş ve hatta birçoklarımızın, varlığına bile inanmadığımız bir konudur. Bunun içindir ki, bizden önce söylenmiş ve görülmüş gerçekleri de gözönünde tutarak, kendimize bir metod ve ışık aramak zorundayız.&#8221;, insanlığın hayalinde yaşamış, çok eski şuuraltı âkisleri idiler. Yunanistan&#8217;da da &#8220;Kral Ödip&#8221;, babasını öldürmüştü. Tabiî olarak, Türk efsanelerinden haberleri olmayan, Sigmond Freud gibi büyük ruh doktorları, kral Ödip&#8217;le ilgili efsaneyi de açıklamaktan geri kalmamışlar ve hatta şuuraltı görüntülerine göre, birçok tedavi şekilleri bile bulmuşlardı. Bizim eski &#8220;Rüya Tabirnâmeleri&#8221; mizde de, bu gibi hislerin açıklanmasına yer verilmiştir. Çünkü onlara göre, erkek çocuğun rüyasında, yeni cemiyetin yasak ettiği bir işe şuuraltında girişmiş olması anormal değildi. Tabiî olarak bu konuları Freud, birazda mubalâğa etmiş ve büyütmüştü. Ama kendisi, büyük bir ruh doktoru idi. Bu teşhis yolu ile, birçok erkek çocuklarını da tedavi edip, iyileştirmişti. İşte, böyle, cemiyetin yasak ettiği; fakat şuurlatında toplanan istekler ile hisler, kendilerine masallarda gösteriyorlar ve bir mitoloji motifi haline giriyorlardı. Zaten, insaların ulaşamayacakları şeylerin pek çoğu, masallarda olmuş gibi anlatılıyorlardı. Türklerin, Mete ve Oğuz Han efsanelerinin, ne zaman meydana geldiklerini söylemenin, elbetteki imkânı yoktur. Ama öyle anlaşılıyor ki bunlar, tarihten çok önceki çağlarda, belki de insanlığın, henüz daha insanlıklarını bilmediği devirlerde, hissedilmiş ve duyulmuş hayallerden başka bir şey değil idiler. Yukarıdaki açıklamaları yapmakla,&#8221;Oğuz Kağan Destanı&#8221; nın, kesin olarak Freud&#8217;un nazariyesine göre düzenlenmiş olduğunu, söylemek istemiyoruz. Ama Türk Mitolojisine benzer, daha başka mitolojiler de vardır. Bu motifler, Avrupalı&#8217;lar tarafından yüzyıllar boyunca işlenmiş ve bir açıklanma yoluna doğru gidilmiştir. Türk Mitolojisi ise, hiç el atılmamış, üzerinde düşünülmemiş ve hatta birçoklarımızın, varlığına bile inanmadığımız bir konudur. Bunun içindir ki, bizden önce söylenmiş ve görülmüş gerçekleri de gözönünde tutarak, kendimize bir metod ve ışık aramak zorundayız.</p>
<p>Türk destanlarında , &#8220;Türk töresi&#8221; ne uymadığı gerekçesi ile, baba öldürme olayları yer alıyorlardı&#8221;:</p>
<p>Ortaasya&#8217;da söylene gelen efsanelerde büyük kahramanlara, insan üstü hususiyetler verilmek istenmişti. Oğuz Kağan Destanında da, bunun örneklerini pek çok görüyoruz. &#8220;Oğuz&#8217;un ayağı, ayı ayağı gibi; bileği ise, kurt bileğine benziyordu. Vucûdu, baştan aşağıya tüylerle örtülü idi. Annesinden doğar doğmaz, memeyi ağzına bir defa almış ve sütten bir yudum içtikten sonra da, annesine bir daha yanaşmamıştı. &#8220;Çiğ et yiyip, şarap istemeğe başlamıştı&#8221;. Aşağıda da söyleyeceğimiz gibi, &#8220;Türkler çiğ et yemezlerdi&#8221;. Ama korkunç bir kahraman, onlara göre, çiğ et de yiyebilirdi. Çünkü O, o kadar korkunç ve o kadar bahadır, bir kimse idi:</p>
<p>&#8220;Korkunç bir hakan olsun, çok büyük bir han olsun,<br />
&#8220;Babasını öldürsün, Türk Töresi korunsun&#8221;.</p>
<p>Ortaasya efsanelerinde, &#8220;Manas Han&#8217;ın oğlu Semetey doğmuş ve epeyde büyümüştü. Ama ona hiç kimse bir ad bulamamıştı. Günün birinde yurtta, ansızın &#8220;Gök sakallı &#8221; bir ihtiyar peyda olmuş ve Semetey-Han&#8217;ı kucağına alarak, O&#8217;na Semetey adını vermişti. Bundan sonra da bir şiir okumağa başlamıştı. Bu şiirin başında, &#8220;Semetey öyle büyük, öyle korkunç bir bahadır olacak ki, babasını bile öldürecek&#8221; diye söze başlanıyordu. Bu da, büyük bahadırlığın, bir hususiyeti idi. Çünkü, büyük bir kahraman gerekirse, babasına bile acımazdı ve öyle olması lâzımdı. Ama, Türk Mitolojisinde çok önemli bir nokta vardır. Bunu da, hiçbir zaman unutmamamız lâzımdır: &#8220;Ne Oğuz Kağan ve nede Mete, kendi öz ihtirasları için babalarını öldürmemişlerdi&#8221;. Babalarının öldürüşlerinin tek sebebi, onların &#8220;Türk töresine uymamış ve riayet etmemiş olmaları&#8221; idi. Çünkü Türk töresine göre taht, Mete&#8217;nin hakkı idi. Kendisi Baş-Hatun&#8217;dan, yani hükümdarın en asil hatunundan doğmuştu. Eski Türk töresine göre hükümdarlık, ancak onun hakkı olabilirdi. Halbuki, Mete&#8217;nin babasının yeni bir cariyesi araya girmişti. Babası zayıftı. Kadının tesirinde kalıyordu, &#8220;Töreyi unutuyor&#8221; ve asil olmayan bir çocuğu, onun yerine geçirmek istiyordu. Göktürk tarihinde, bunun örnekleri çoktur: Üçüncü Göktürk Kağanı Mohan Kağan&#8217;ın, çok değerli bir oğlu vardı. Savaşçılığı ve idaresi ile, Türkler arasında büyük bir ün yapmıştı. Ama annesi, birinci hatun değildi. Onun annesi de asil idi ama; asillik derecesi bir kağan doğurmak için yeterli görülmüyordu. Bu sebeple, Mohan Kağan&#8217;ın vasiyeti üzerine, kendi oğlu hükümdar olamamış ve yerine küçük kardeşi geçmişti. Hatta Mohan Kağan: Bir evlâtla baba arasındaki bağ, hiçbir şeyle mukayese edilemez. Ama ne yapayım ki aramızda bir de töre var&#8221;, şeklinde konuşmak zorunda kalmıştı.</p>
<p>&#8220;Oğul ile babanın, arasına girilmez,<br />
&#8220;Mayasıdır Hakanın, Türk Töresi geçilmez!&#8221;</p>
<p>Oğuz-Han&#8217;da babasını öldürmüştü. Türk cemiyeti, Oğuz-Han&#8217;ın babasını öldürmesini, doğru ve töreye uygun bir hareket olarak görüyordu. Çünkü babası, Hak dinini kabul etmemiş ve Tanrı yoluna girmemişti. Hatta Oğuz-Kağan destanları, Kara-Han&#8217;ın kendi oğlu Oğuz-Kağan tarafından öldürüldüğünü de söylemiyorlardı. Kara-Han, bilinmeyen bir yerden gelen, bir kılıç darbesi ile ölmüştü. Bazıları da, &#8220;Kimin attığı bilinmeyen bir ok Kara-Han&#8217;ın hayatına son vermiştir&#8221;, diyorlardı. Bütün bu sözleri altında yatan, bir istek ve bir eğilim görülüyordu. &#8220;Kara-Han&#8217;ı, oğlu Oğuz Kağan değil; yine Tanrı öldümüştü&#8221;. Kimden geldiği bilinmeyen bu kılıç darbesi veya ok, Tanrı tarafından atılmış ve Kara-Han da, bu yolla cezalandırılmıştı. Türk destanlarının hiçbiri, Oğuz Han&#8217;ın elini, baba kanına bulandırmıyorlardı. Mete&#8217;de öyle idi. Mete&#8217;nin bizzat kendisi, babasını öldürmemişti. Türklerde ordu, bir milletin sembolü ve gerçek varlığı idi. Mete&#8217;nin babasını öldüren oklar, ordu tarafından atılmıştı. Tuman-Han, binlerce ve hatta onbinlerce ok ile ölmüştü. Mete&#8217;nin babası, bütün bir milletin okları ile cezalandırılmış ve bu yolla da töre, yerine getirilmişti.</p>
<p>&#8220;Mete ile Oğuz&#8217;un, babaları yanılmış,<br />
&#8220;Tanrı vermiş cezayı, oğul yaptı sanılmış!&#8221;</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[YÖK'ün kanununu yazsam yeniden]]></title>
<link>http://kenardan.wordpress.com/2009/06/03/yokun-kanununu-yazsam-yeniden/</link>
<pubDate>Tue, 02 Jun 2009 23:30:17 +0000</pubDate>
<dc:creator>Kenar</dc:creator>
<guid>http://kenardan.wordpress.com/2009/06/03/yokun-kanununu-yazsam-yeniden/</guid>
<description><![CDATA[YÖK Kanunu&#8217;nu (Honolululu) biliyorsunuz, &#8220;yükseköğretimin amaçları&#8221;na dair kısım ş]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>YÖK Kanunu&#8217;nu (Honolululu) biliyorsunuz, &#8220;yükseköğretimin amaçları&#8221;na dair kısım şu 4 maddeyle başlıyor:</p>
<blockquote><p>a) Öğrencilerini:</p>
<p>(1) Atatürk İnkılapları ve ilkeleri doğrultusunda ATATÜRK milliyetçiliğine bağlı,</p>
<p>(2) Türk milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini taşıyan, Türk olmanın şeref ve mutluluğunu duyan,</p>
<p>(3) Toplum yararını kişisel çıkarının üstünde tutan, aile, ülke ve millet sevgisi ile dolu,</p>
<p>(4) Türkiye Cumhuriyeti Devletine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getiren,</p></blockquote>
<p>Hey yavrum! Neredeyse yüksek lisansı bitirmek üzereyim; ama Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu amaçlarından hiçbirini üzerimde gerçekleştirebilmiş değil. Çok fena, işi daha sıkı tutmaları lazım bence.</p>
<p>Bir de evlere şenlik beşinci madde var ki, şöyle:</p>
<blockquote><p>(5) Hür ve bilimsel düşünce gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip, insan haklarına saygılı,</p></blockquote>
<p>Abi bu beşinci maddeyi gerçekleştirebilmen için ilk dördünü silip atman lazım be? Komiksiniz lan. YÖK olun!</p>
<div id="_mcePaste" style="overflow:hidden;position:absolute;left:-10000px;top:233px;width:1px;height:1px;"><!--[if gte mso 9]&#62;  Normal 0   21   false false false  TR X-NONE X-NONE              MicrosoftInternetExplorer4              &#60;![endif]--><!--[if gte mso 9]&#62;                                                                                                                                             &#60;![endif]--><!--  /* Font Definitions */  @font-face 	{font-family:"Cambria Math"; 	panose-1:2 4 5 3 5 4 6 3 2 4; 	mso-font-charset:1; 	mso-generic-font-family:roman; 	mso-font-format:other; 	mso-font-pitch:variable; 	mso-font-signature:0 0 0 0 0 0;}  /* Style Definitions */  p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal 	{mso-style-unhide:no; 	mso-style-qformat:yes; 	mso-style-parent:""; 	margin:0cm; 	margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:12.0pt; 	font-family:"Times New Roman","serif"; 	mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} pre 	{mso-style-unhide:no; 	mso-style-link:"HTML Preformatted Char"; 	margin:0cm; 	margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:10.0pt; 	font-family:"Courier New"; 	mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} span.HTMLPreformattedChar 	{mso-style-name:"HTML Preformatted Char"; 	mso-style-unhide:no; 	mso-style-locked:yes; 	mso-style-link:"HTML Preformatted"; 	font-family:"Courier New"; 	mso-ascii-font-family:"Courier New"; 	mso-hansi-font-family:"Courier New"; 	mso-bidi-font-family:"Courier New";} .MsoChpDefault 	{mso-style-type:export-only; 	mso-default-props:yes; 	font-size:10.0pt; 	mso-ansi-font-size:10.0pt; 	mso-bidi-font-size:10.0pt;} @page Section1 	{size:612.0pt 792.0pt; 	margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; 	mso-header-margin:35.4pt; 	mso-footer-margin:35.4pt; 	mso-paper-source:0;} div.Section1 	{page:Section1;} --><!--[if gte mso 10]&#62; &#60;!   /* Style Definitions */  table.MsoNormalTable 	{mso-style-name:&#34;Table Normal&#34;; 	mso-tstyle-rowband-size:0; 	mso-tstyle-colband-size:0; 	mso-style-noshow:yes; 	mso-style-priority:99; 	mso-style-qformat:yes; 	mso-style-parent:&#34;&#34;; 	mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; 	mso-para-margin:0cm; 	mso-para-margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:11.0pt; 	font-family:&#34;Calibri&#34;,&#34;sans-serif&#34;; 	mso-ascii-font-family:Calibri; 	mso-ascii-theme-font:minor-latin; 	mso-fareast-font-family:&#34;Times New Roman&#34;; 	mso-fareast-theme-font:minor-fareast; 	mso-hansi-font-family:Calibri; 	mso-hansi-theme-font:minor-latin; 	mso-bidi-font-family:&#34;Times New Roman&#34;; 	mso-bidi-theme-font:minor-bidi;} --> <!--[endif]--></p>
<pre><span style="font-size:12pt;font-family:&#34;">(5) Hür ve bilimsel düşünce gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip, insan<span>   </span></span>
<span style="font-size:12pt;font-family:&#34;">haklarına saygılı,<span>                                                              </span></span></pre>
</div>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Hakikat Nerede?]]></title>
<link>http://mavizaman.wordpress.com/2009/05/26/hakikat-nerede/</link>
<pubDate>Tue, 26 May 2009 15:02:24 +0000</pubDate>
<dc:creator>mavizaman</dc:creator>
<guid>http://mavizaman.wordpress.com/2009/05/26/hakikat-nerede/</guid>
<description><![CDATA[Gafil! hangi üç asır, hangi asır, Tuna ezelden Türk diyarıdır. Bilinen tarih söylememiş bunu, Kalkıy]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Gafil! hangi üç asır, hangi asır, Tuna ezelden Türk diyarıdır. Bilinen tarih söylememiş bunu, Kalkıy]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Türk yurdunda Türk sorunu..]]></title>
<link>http://asilkan.wordpress.com/2009/03/23/turk-yurdunda-turk-sorunu/</link>
<pubDate>Mon, 23 Mar 2009 19:51:38 +0000</pubDate>
<dc:creator>asilkan</dc:creator>
<guid>http://asilkan.wordpress.com/2009/03/23/turk-yurdunda-turk-sorunu/</guid>
<description><![CDATA[    &#8220;Hiçbir Türk’ün alnında esaret damgasını taşımaya tahammül edeceğini zannetmem.&#8221;    ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><blockquote><p>    &#8220;<span style="font-family:Arial;">Hiçbir Türk’ün alnında esaret damgasını taşımaya tahammül edeceğini zannetmem.&#8221;<br />
                                                                                                          Çİ-Çİ HAN</span></p></blockquote>
<p>       Bu sözü Çiçi Han; (ismi Çin kaynaklarından alındığı için böyledir) M.Ö. 50&#8242;li yıllarda söyledi. Yani tam 2050 yıl önce.. Türk&#8217;ün Başbuğu, önderi her zaman milletinin çıkarlarını gözetti. Gerekirse kanını, canını verdi. Nitekim Çiçi Han ve mahiyetindeki kadınlı erkekli 1518 kişi Türk ilinin her köşesinde düşmanla çarpışarak canlarını ülkelerine feda ettiler. Ruhları şad olsun!</p>
<p>      En az 2500 senelik bir maziye sahip olan Türk milletinin şimdiki önderleri ne durumda peki?..</p>
<p>      Bu yazımızın konusu budur.</p>
<p style="text-align:center;">* * *</p>
<p style="text-align:left;">     Malumunuz üzere 22 Temmuz 2007 genel seçimleri, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Akp&#8217;nin CHP&#8217;nin itirazlarına rağmen bütün milletvekilleri ile Abdullah Gül&#8217;ü Cumhurbaşkanı seçmesi; akabinde &#8220;367 milletvekili şartı&#8221; sebebiyle  CHP&#8217;nin Anayasa Mahkemesi&#8217;ne başvurması ve yapılan seçimin iptal olması neticesinde gerçekleştirildi.</p>
<p style="text-align:left;">    Akp bunun üzerine &#8220;dindar Cumhurbaşkanı seçtirmediler&#8221; diyerek medya desteği ile yoğun bir kampanya başlattı. Vatandaş için işsizlik veya Türkiye&#8217;nin başka sorunları önemli değildi. Önemli olan CHP&#8217;nin &#8220;dindar Cumhurbaşkanı&#8221; seçtirmemesi, haksızlık yapılmasıydı! Nitekim seçimlerden yüzde 47 ile Akp 1. parti çıktı!</p>
<p style="text-align:left;">    Akp yine de gerekli milletvekili sayısına ulaşamamıştı. İmdadına MHP yetişti ve seçimlerde kendi adayını çıkararak Meclis&#8217;te bulundu. 367 şartı Meclis&#8217;te oylama sırasında 367 vekilin oylamaya katılmasına dayanıyordu. MHP oylamalara katılarak bu şartı gerçekleştirmiş ve Akp&#8217;nin &#8220;dindar Cumhurbaşkanı adayı&#8221; Abdullah Gül, Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin 11. Cumhurbaşkanı seçilmişti.</p>
<p style="text-align:center;">* * *</p>
<p style="text-align:left;">    &#8220;Dindar Cumhurbaşkanı&#8221; icraatlara başladı ve Köşk&#8217;te tanınmış simalara yemekler vermeye başladı.</p>
<p style="text-align:left;">     PKK&#8217;ya destek verdiği için cezaevinde bulunan fakat seçimlere girerek DTP milletvekili olup Meclis&#8217;e giren Sabahat Tuncel ve yazdığı &#8220;Baba ve Piç&#8221; adlı romanda Türklere sözde Ermeni soykırımı iftirasında bulunan Elif Şafak bu konuklardan birkaçıydı!</p>
<p style="text-align:center;">    * * *</p>
<p style="text-align:left;">     Türkiye&#8217;de Akp&#8217;ye oy vermeyen nice vatandaş şöyle bir ithamda bulunur: &#8220;Tayyip Erdoğan&#8217;ı oraya Amerika getirdi.&#8221;</p>
<p style="text-align:left;">     Bu aksi hiçbir şekilde ispat edilemeyen ve son derece kesin kanıtlara dayanan bir iddiaydı. (Tayyip Erdoğan&#8217;ın seçilmeden önce Amerika&#8217;ya yaptığı ziyaretler, Akp parti programının CFR adlı yurtdışı menşeili bir oluşum tarafından yazılması vs.)</p>
<p style="text-align:left;">     Tayyip Erdoğan&#8217;ı Amerika getirdiyse eğer Başbakanlığa, Abdullah Gül&#8217;ün Cumhurbaşkanlığında da Amerika&#8217;nın parmağı gayet tabi bulunabilirdi.</p>
<p style="text-align:left;">     Abdullah Gül son yaptığı icraatlarla bu tezin gerçekliğini bir kez daha kanıtlamaktadır!</p>
<p style="text-align:left;">     Geçenlerde Cumhurbaşkanlığı makamında kürtçü Yaşar Kemal&#8217;e ödül vermiştir. Abdullah Gül&#8217;ün sözlerine dikkat ediniz:</p>
<p style="text-align:left;"><em>     “Sayın Yaşar Kemal, Homeros’tan Dede Korkut’a, <strong>Kürt destanlarından</strong> Yunus Emre ve Karacaoğlan’a, Evliya Çelebi’den Sait Faik’e uzanan son derece zengin edebi geleneklerimizi kendi evrensel ve anıtsal eserlerine dönüştürdü&#8230;”</em></p>
<p style="text-align:left;"><em>     </em>Türk yurdunda, olmayan bir milletin; olmayan destanlarının yazıcısına Türklerin devlet başkanı ödül veriyor!</p>
<p style="text-align:left;">     Ve hiç kimse bunu yadırgamıyor!</p>
<p style="text-align:left;">     kürtçe Tv açılıyor, YÖK başkanı &#8220;kürt dili ve edebiyatı&#8221; bölümünün açılacağını söylüyor, Afyon&#8217;da kürtçe eğitim talebinde bulunan üniversite öğrencileri AİHM&#8217;e dava açıyor ve haklı bulunuyor, AB ilerleme raporunda kürtçe tv ve Ergenekon davasından memnuniyet duyulduğu belirtiliyor, Cumhurbaşkanı &#8220;kürt destanlarından&#8221; bahsediyor!</p>
<p style="text-align:left;">     Bitti mi?</p>
<p style="text-align:left;">     Ve son olarak şu habere bir bakınız:</p>
<p style="text-align:left;"><em>     &#8221;Gül, Kuzey Irak yönetiminden ilk defa <strong>&#8220;Kürdistan bölgesel yönetimi</strong>&#8221; olarak bahsetti.&#8221;</em></p>
<p style="text-align:center;"><em>* * *</em></p>
<p style="text-align:left;"><em>     </em>Velhasıl ey Türk;</p>
<p style="text-align:left;">     Yurduna sahip çık, milletine sahip çık; başındaki gafillere uyma, devletine sahip çık!..</p>
<p style="text-align:left;">      Ve nefesimiz kesilene kadar bağıralım tekrardan: &#8220;Ne Mutlu Türk&#8217;üm Diyene!&#8221;</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Bir Türk'ü uğurlarken Türklüğün durumu..]]></title>
<link>http://asilkan.wordpress.com/2009/02/18/bir-turku-ugurlarken-turklugun-durumu/</link>
<pubDate>Wed, 18 Feb 2009 21:20:04 +0000</pubDate>
<dc:creator>asilkan</dc:creator>
<guid>http://asilkan.wordpress.com/2009/02/18/bir-turku-ugurlarken-turklugun-durumu/</guid>
<description><![CDATA[Sakarya, saf çocuğu, mâsum Anadolu&#8217;nun, Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!       Vahapzade]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><blockquote><p>Sakarya, saf çocuğu, mâsum Anadolu&#8217;nun,<br />
Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!</p></blockquote>
<p style="text-align:left;">    <img class="alignleft" src="http://www.kanal23.com/image/20080916143158.jpg" alt="" width="221" height="166" />  Vahapzade&#8217;yi kaybettik demiştik ya geçenlerde.. Hiçbir TV ve gazetede göremedik cenazesini.. Vahapzade Azeri olduğu için mi?.. Hayır.. Türklüğüne sahip çıktığı için.. Ülkesine ve milletine sövmediği için.. Milli kültüre sahip çıktığı için..</p>
<p style="text-align:left;">     Kime kızsak bilemiyoruz ki artık ey Vahapzade..</p>
<p style="text-align:left;">     Kendimize kızdık seni hak ettiğin şekilde yolcu edemediğimiz için..</p>
<p style="text-align:left;">     Türk yurdunda Türklerin egemen olamamasına kızdık..</p>
<p style="text-align:left;">     Ama bir şey yapamadık..</p>
<p style="text-align:left;">     Türk&#8217;e zincir vurmak isteyenler hiç durmadılar ki Vahapzade..</p>
<p style="text-align:left;">     Yedi cihan Türk&#8217;e düşmanken biz kendi içimizde birlik olamadık ki..</p>
<p style="text-align:left;">     Ahdımız olsun Vahapzade.. Andımız olsun..</p>
<p style="text-align:left;">     Bir gün birleşeceğiz..<!--more--></p>
<p style="text-align:center;">* * *   </p>
<p style="text-align:left;">       Vahapzade&#8217;yi kaybettiğimiz günlerde Kuzey Irak&#8217;ta Erbil şehrinde Abant Platformu adı altında Fethullahçı köpekler ve liberal şerefsizler her sene yaptıkları gibi kürtçü emeller için uğraşmaktalardı.. Nasıl olsa Türkiye&#8217;de <img class="alignright" src="http://www.gyv.org.tr/images/content/spot/spot_ingabant17_sonuc562X280.jpg" alt="" width="270" height="180" />iktidar da ellerindeydi.. Gün onların günüydü.. Ömürlerinde Türk kelimesini ağzına almamış ya da kinlerini kusmak için almış olan bu köpekler &#8220;Türk&#8217;üm&#8221; diyerek etnik kimlik yapılmaması gerektiğini söylemekte, öte yanda kürtlere güvenilmesi gerektiğini ve artık &#8220;kürdistan&#8221; denilmesinden çekinmemek gerektiğini belirtmekteydiler.. İşte oraya katılanlardan yandaş, Akp yalakası Yeni Şafak gazetesinin yazarı Hakan Albayrak bu toplantı ile ilgili şunları söylemekteydi:</p>
<p style="text-align:left;"><em>&#8220;Poşulu kardeşlerimle musafaha edip camiden ayrılırken içimden bir ses –sansürsüz- “Kürdistan&#8217;a hoş geldin” dedi. Bunu özellikle belirtiyorum, çünkü “Kürdistan” denince akıllara her şeyden evvel din kardeşliğinin gelmesini istiyorum. Gerisi teferruattır.&#8221;</em></p>
<p style="text-align:left;"><em>    </em>Allah bu ülkenin bölünmesi için çalışıp, sonra da bunu din kardeşliği, ümmetçilik olarak yutturanların bin türlü belasını versin! (Amin)</p>
<p style="text-align:center;">    * * *</p>
<p style="text-align:left;">     İşte.. Türk Dünyası en büyük kayıplarından birini verdiği şu günlerde bu büyük dünyanın en güçlü devleti olan Türkiye&#8217;de vatan hainleri ipini koparmış alenen ihanete devam ediyorlardı.</p>
<p style="text-align:left;">  <img class="alignleft" src="http://www.avuckoyu.com/dirilis1.gif" alt="" width="229" height="293" />   Türklük sevdasıyla yanıp tutuşan bir kaç yanık yürek, içlerinde bir buruklukla gıyaben uğurladı Vahapzade&#8217;yi.. Dışarıdan bakan aklıevveller onların sevdalarını anlayamadılar.. Ya Mhpli dediler, ya Faşist dediler ya da &#8220;bırak bu siyaseti, bunlar boş&#8221; dediler.. Gaflet uykusunda olan bu kişilere neyi nasıl anlatmalı ki..</p>
<p style="text-align:left;">    Türklük çok büyük badireler atlattı.. Ve 5000 yıl boyunca dünyada şerefli bir yere sahip oldu..</p>
<p style="text-align:left;">    Şimdi biz küsüp kenara mı çekileceğiz?.. Vaz mı geçeceğiz büyük davamızdan, ülkümüzden..</p>
<p style="text-align:left;">    Hayır..</p>
<p style="text-align:left;">    Büyük davalar çekilen çilelerle daha da büyür. Bizler; Türklük sevdalıları yılmayacağız ve mücadelemize devam edeceğiz!</p>
<p style="text-align:left;">   Kavgamız Turan&#8217;a kadardır!..</p>
<p style="text-align:left;">   Ne Mutlu Türk&#8217;üm Diyene!..</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Sahip çıkalım şu öksüz Türklüğümüze..]]></title>
<link>http://asilkan.wordpress.com/2009/02/14/sahip-cikalim-su-oksuz-turklugumuze/</link>
<pubDate>Sat, 14 Feb 2009 21:27:24 +0000</pubDate>
<dc:creator>asilkan</dc:creator>
<guid>http://asilkan.wordpress.com/2009/02/14/sahip-cikalim-su-oksuz-turklugumuze/</guid>
<description><![CDATA[Hakkı ayaklarız biz hak adına Dil uzun, el kısa, fikir derbeder Ya Rab! Bu dünyada öz ecdadına Çirke]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><blockquote><p><span style="color:#000000;">Hakkı ayaklarız biz hak adına<br />
Dil uzun, el kısa, fikir derbeder<br />
Ya Rab! Bu dünyada öz ecdadına<br />
Çirkef atan var mı bu millet kadar?</span></p></blockquote>
<p>   <img class="alignleft" src="http://www.internethaber.com/images/news/83589.jpg" alt="" width="170" height="142" />   Türklük davasının büyük savunucusu, büyük şair Bahtiyar Vahapzade&#8217;yi kaybettik.. Bu dörtlük de onun &#8220;<span style="color:#000000;">Ecdada Borcumuz&#8221; şiirinden.. Vahapzade&#8217;yi kaybettik ama sadece Türkçüler/milliyetçiler mi kaybetti işte orası önemli olan.. TV ve gazeteler ne kadar yer verirki bu büyük kayıp haberine?.. En fazla 5 dakikalık yer verirler ve sonra geçer, gider..  Türk medyası Türklerin elinde mi zaten?.. Türk yurdunda Türk&#8217;ün ne kadar değeri varki?.. </span></p>
<p><span style="color:#000000;">     </span><span style="color:#000000;">Ağlarım şu öksüz Türklüğüme.. </span></p>
<p style="text-align:center;"><span style="color:#000000;">   <!--more-->  * * *</span></p>
<p style="text-align:left;"><span style="color:#000000;">      300 milyonluk büyük bir nüfus.. Yüzbinlerce kilometrelik büyük bir coğrafya.. Türk Dünyası.. Öksüz Türk&#8217;ün öksüz rüyası.. </span></p>
<p style="text-align:left;"><span style="color:#000000;">      Ve  &#8220;bu seçimi de Tayyip alır&#8221; muhabbeti.. İnsanımızın cehaleti, insanımızın nankörlüğü, vefasızlığı, ezikliği..<img class="alignright" src="http://www.yenidenergenekon.com/wp-content/uploads/2007/11/turk-dunyasi.jpg" alt="" width="270" height="215" /></span></p>
<p style="text-align:left;"><span style="color:#000000;">      Bir bağırmak geliyorki içimden.. Edirne&#8217;den Ardahan&#8217;a kadar titreten.. Milleti boynundaki zincirden.. Kurtarıp, ayaklandırasım geliyor..</span></p>
<p style="text-align:left;"><span style="color:#000000;">      Ama çaresizim ben.. Kuvvetsizim ben.. Yalnızım ben.. Öz yurdunda parya durumuna düşürülmeye karşı olan insanlardanım ben.. </span></p>
<p style="text-align:center;"><span style="color:#000000;">       * * *</span></p>
<p style="text-align:left;"><span style="color:#000000;">     Türk doğmuşum, şeref duymuşum ben.. &#8220;Doğuşumdaki tek fevkaladelik Türk olarak dünyaya gelmemdir.&#8221; diyen bir büyük Ata&#8217;nın sözünü şiar edinmişim.. Sonra dünyayı tanımış gözlerim.. Türk dünyasının farkına varmışım.. Meğer ne büyük bir ırkın mirasçısıymışım.. Gururlanmışım.. Kendi derdimi unutmuşum.. Telafer&#8217;e, Batı Trakya&#8217;ya, Doğu Türkistan&#8217;a ağlamışım..</span></p>
<p style="text-align:left;"><span style="color:#000000;">    Sonra dönüp milletime bakmışım.. Özümü aramışım.. Tanıyamamışım.. Şaşırmışım.. Böyle büyük bir millet, böyle bir kafese soksun kendini demiş, hayıflanmışım.. Uyandırmak istemişim.. Bir bağırmışımki avazım çıktığı kadar.. Sürekli bağırmışım.. &#8220;Türk&#8217;üm demişim, uyan ey Türk&#8217;üm&#8221; demişim.. Sesim kısılmaya başlamışım.. Ne zamanki Türklüğüme inanmışım, akbabalar tünemiş üstüme.. </span></p>
<p style="text-align:left;"><span style="color:#000000;">     Ama yılmamışım.. Kanlı gözyaşlarımı içime akıtmışım da, kolu kırıp yen içinde bırakıpta vazgeçmemişim..</span></p>
<p style="text-align:left;"><span style="color:#000000;">     Şimdi tek başımayım.. Üstünde ölü toprağı olan kalabalıklar arasında ne kadar da yalnızım..</span></p>
<p style="text-align:left;"><span style="color:#000000;">     Ne yapmalıyım?..</span></p>
<p style="text-align:left;"><span style="color:#000000;">     Davayı öğrendikten sonra &#8220;dava adamlığına&#8221; da inanmışım.. Eğilmeden yaşamayı ırkımın temel ilkesi sayıp davayı yaşama<img class="alignleft" src="http://image.haber7.com/haber/93744.jpg" alt="" width="154" height="102" />ya devam etmeliyim.. &#8220;Davanı kendi içinde yaşa&#8221; diyen gerizekalılara inat, davamı siyaset üstü düşünerek, kirletmeyerek velhasıl, aynı düsturla devam etmeliyim.. Aynı ülküye gönül vermiş ülküdaşlar bulmalı ve daha fazla ülküdaş kazanmak için elimden geleni yapmalıyım..</span></p>
<p style="text-align:left;"><span style="color:#000000;">     Mete Han&#8217;ın yolu budur.. Kürşad&#8217;ın yolu budur.. Alparslan&#8217;ın yolu budur.. Osman&#8217;ın, Fatih&#8217;in yoludur bu yol.. </span></p>
<p style="text-align:left;"><span style="color:#000000;">     Öksüz Türklüğüme sahip çıkıp esaretten kurtulmaya gidiyorum..</span></p>
<p style="text-align:left;"><span style="color:#000000;">     Malazgirt&#8217;e, İstanbul&#8217;a, Çanakkale&#8217;ye sahip çıkmaya gidiyorum..</span></p>
<p style="text-align:left;"><span style="color:#000000;">     Bir kutlu yola çıkmışım, dönülmez geri..</span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[türklük duygusunun kabarma koşulları]]></title>
<link>http://erece.wordpress.com/2009/02/12/turkluk-duygusunun-kabarma-kosullari/</link>
<pubDate>Wed, 11 Feb 2009 21:01:42 +0000</pubDate>
<dc:creator>ereces</dc:creator>
<guid>http://erece.wordpress.com/2009/02/12/turkluk-duygusunun-kabarma-kosullari/</guid>
<description><![CDATA[nev-i şahsına münhasır bir milletle beraber yaşarken ister istemez insan bazı detaylara takılıyor. o]]></description>
<content:encoded><![CDATA[nev-i şahsına münhasır bir milletle beraber yaşarken ister istemez insan bazı detaylara takılıyor. o]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Bozkurt, Türklüğün Sembolüdür!...]]></title>
<link>http://asilkan.wordpress.com/2009/01/23/bozkurt-turklugun-semboludur/</link>
<pubDate>Fri, 23 Jan 2009 16:36:09 +0000</pubDate>
<dc:creator>asilkan</dc:creator>
<guid>http://asilkan.wordpress.com/2009/01/23/bozkurt-turklugun-semboludur/</guid>
<description><![CDATA[     Türk basının amiral gemisi sloganı ile hareket eden Hürriyet&#8217;in genel yayın yönetmeni bir]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>     Türk basının amiral gemisi sloganı ile hareket eden Hürriyet&#8217;in genel yayın yönetmeni bir şeyler söylemiş. Daha doğrusu zırvalamış. Zırvalayanı ciddiye almamak gerek ama eylemi gerçekleştirenin konumu itibariyle bilmeyenleri dikkate alarak bazı şeyleri açıklamak ihtiyacı hissediyorum..</p>
<p>     Malum 20 Ocak itibariyle Amerikan Başkanlığı koltuğuna Barack Obama oturdu. Ve kendisi için büyük bir tören düzenlendi. Törende bir  kartal getirilerek gövde gösterisi yapıldı. Kartal, Amerikan ordusunun sembolü..</p>
<p>     Bunun üzerine bir takım insanlar yorumlarda bulundular.</p>
<p>     Bunlardan biri de Hürriyet genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök. Önce Özkök&#8217;ün konu ile ilgili sözlerine bakalım:</p>
<p><!--more--></p>
<p><em>&#8220;Biraz sonra sahneye, <strong>&#8220;Amerikan kartalı&#8221; </strong>getiriliyor.</em></p>
<p><em>Nedir Amerikan kartalı?<img class="alignleft" src="http://www.antalyaliyiz.biz/images/gazete/hurriyet_logo.jpg" alt="" width="297" height="105" /></em></p>
<p><em>Şöyle anlatayım.</em></p>
<p><em>Bir nevi bozkurttur.</em></p>
<p><em>Yani Amerikan kuruluş efsanesinin sembollerinden biri.</em></p>
<p><em>İster istemez yine düşünüyorum.</em></p>
<p><em>Bizde böyle bir tören olsa,</em></p>
<p><em>Birileri, sahneye bir <strong>&#8220;bozkurt&#8221;</strong> çıkarmaya cüret etse&#8230;</em></p>
<p><em>O başkan, o başbakan geldiğine geleceğine pişman edilirdi.</em></p>
<p><em>Ne faşistliği bırakılırdı, ne ırkçılığı&#8230;</em></p>
<p><em>Çünkü bu ülkenin arkasında, tarumar edilmiş milli semboller mezarlığı vardır.&#8221;</em></p>
<p>     Bozkurt&#8217;u, Türklüğün sembolünü kim tarumar etmek istemiştir bu ülkede?.. Kim ötelemek istemiştir?.. Ülkücüler mi?..</p>
<p>     Şimdi gelip Hürriyet&#8217;in &#8220;Bozkurt&#8217;u&#8221; savunduğunu düşünmeyelim.<img class="alignright" src="http://i161.photobucket.com/albums/t210/eyuphan/bozkurt.jpg" alt="" width="212" height="300" /></p>
<p>     Her bulduğu fırsatta milliyetçilere salyasını akıtmayı borç bilen Aydın Doğan medyasının &#8220;amiral gemisi&#8221;, bu kez de bir uyanıklık yaparak daha önce defalarca saldırdığı Bozkurt&#8217;un şimdi birileri tarafından tarumar edildiğini söylemektedir!</p>
<p>     Bu eski YÖK başkanı Kemal Gürüz&#8217;ün &#8220;Ben bir Türk milliyetçisiyim ve Dünya&#8217;ya barışı Amerika&#8217;nın getireceğine inanıyorum.&#8221; saçmalığıyla aynı mantıktır.</p>
<p>    Hem Türk milliyetçiyim diyeceksin hem de Amerikancı olacaksın!</p>
<p>    Yıllarca milliyetçilere çemkireceksin ve şimdi gelip &#8220;Bozkurt, tarumar edildi&#8221; diyeceksin!</p>
<p>    Milleti aptal yerine koyanlar aptalın ta kendileridir!..</p>
<p>    Aydın Doğan medyasının Ülkücülere tavrı bellidir. Bu zamana kadar özellikle de Milliyet gazetesi ile Ülkücülere saldırmıştır. Şu bir gerçektir: Ülkücüye düşman olan Türk&#8217;e düşmandır!..</p>
<p>   Bunlar Türklüğe düşmandırlar!..</p>
<p style="text-align:center;">* * *</p>
<p style="text-align:left;">    Bozkurt sembolü Anadolu&#8217;da ilk olarak Atatürk döneminde ortaya çıkarıldı. Diğer Türk halkları bu sembolü kullanmaktaydı zaten. (&#8220;Türk halkları&#8221; ile ilgili bir yazı daha sonra muhakkak..)</p>
<p style="text-align:left;">    Öyleki Petrol Ofisi&#8217;nin logosu bile Bozkurt&#8217;tu.</p>
<p style="text-align:left;">   <img class="alignleft" src="http://www.timeturk.com/images/news/9032.jpg" alt="" width="300" height="300" />Atatürk&#8217;ün ölümünden sonra ise Petrol Ofisi&#8217;nin logosunu ağzından ateş çıkan bir ejderhaya çevirdiler!</p>
<p style="text-align:left;">     Atatürk ölümünden sonrada belki kamuoyunda genel olarak kullanılmasada Türkçülerin bu sembolü kullanmaya devam ettiğini 1944&#8242;deki Türkçüler davasından çıkarıyoruz.</p>
<p style="text-align:left;">     Zira bu davanın birinci yargılananı konumundaki Nihal Atsız ömrünün sonuna kadar Bozkurt&#8217;u yayınlarında kullanmıştır.</p>
<p style="text-align:left;">   Bozkurt daha sonra milliyetçi gençlerin sembolü olarak kullanılmaya başlandı.</p>
<p style="text-align:left;">    Alparslan Türkeş&#8217;in CMKP&#8217;nin başına geçmesinden sonra bu devam etti.</p>
<p style="text-align:left;">    İsmini daha sonra MHP&#8217;ye dönüştüren partinin ünlü 1969 Adana Kongresi&#8217;nde partinin logosu 3 hilal, gençlik teşkilatı olan Ülkü Ocakları&#8217;nın sembolü ise hilal içinde kurt olarak belirlendi.</p>
<p style="text-align:left;">    MHP ve Ülkü Ocakları günümüze kadar Bozkurt&#8217;a sahip çıkmaya devam ettiler.</p>
<p style="text-align:left;">   El ile yapılan Bozkurt ise bir rivayet Gagauzlardan bir rivayet ise Azeriler&#8217;de görülmüştür.</p>
<p style="text-align:center;">* * *</p>
<p style="text-align:left;">   Neticeye bakalım.</p>
<p style="text-align:left;">   Ülkücüler, Türk milliyetçileri, bu güne kadar Türk&#8217;ün değerlerini savunmuşlardır.</p>
<p style="text-align:left;">   Bozkurt da Türklüğün en birinci sembolüdür.</p>
<p style="text-align:left;">   O halde gelip Bozkurt&#8217;u marjinal görmek Bozkurt&#8217;a düşman olanların işine gelir.</p>
<p style="text-align:left;">   İnancımız bu büyük milletin özüne dönüp, değerlerine sahip çıkacağı günedir!..</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>
