<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress.com" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>ulusalcilik &amp;laquo; WordPress.com Tag Feed</title>
	<link>http://en.wordpress.com/tag/ulusalcilik/</link>
	<description>Feed of posts on WordPress.com tagged "ulusalcilik"</description>
	<pubDate>Sat, 05 Dec 2009 00:57:09 +0000</pubDate>

	<generator>http://en.wordpress.com/tags/</generator>
	<language>en</language>

<item>
<title><![CDATA[Avrupa Birliği'nin Ergenekon Davasındaki 7 Rolü]]></title>
<link>http://gizlibelge.wordpress.com/2009/10/16/avrupa-birliginin-ergenekon-davasindaki-7-rolu/</link>
<pubDate>Fri, 16 Oct 2009 19:12:50 +0000</pubDate>
<dc:creator>gizlibelge</dc:creator>
<guid>http://gizlibelge.wordpress.com/2009/10/16/avrupa-birliginin-ergenekon-davasindaki-7-rolu/</guid>
<description><![CDATA[AB’NİN ERGENEKON DAVASINDAKİ 7 ROLÜ Türkiye’nin 2009 AB karnesinden yine Ergenekon Davası’na tam des]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><h2>AB’NİN ERGENEKON DAVASINDAKİ 7 ROLÜ</h2>
<p>Türkiye’nin 2009 AB karnesinden yine Ergenekon Davası’na tam destek çıktı. Davanın “Türkiye’nin en kapsamlı darbe girişimi soruşturması” olarak nitelendiği İlerleme Raporu’nda şu ifadeler kullanıldı: “Bu soruşturma, bir darbe teşebbüsünü araştıran ve ülkedeki demokratik kurumları istikrarsızlaştırmayı hedeflediği iddia edilen bir suç şebekesine yönelik tarihteki en kapsamlı ilk inceleme. Ayrıca ülke tarihinde ilk defa bir eski genelkurmay başkanı olarak davada şahitlik yaptı. Sanıkların haklarının askeri memurları da kapsayan ciddi suç iddialarına yol açtı. Bu dava, Türkiye’nin demokratik kurumlarının işleyişine ve hukukun üstünlüğüne olan güvenin kuvvetlendirilmesi için bir fırsat. Ancak dava sürecinde sanık hakları başta olmak üzere hukuki sürece tam saygı gösterilmesi önemli”.<!--more--></p>
<p>Özetle AB, davayla ilgili 3 hukuk dışı ithamda, 1 saptamada ve 1 de davayı yürütenlere daha dikkatli olmaları gerektiği uyarısında bulunuyor.</p>
<p>AB,<br />
1.Darbe teşebbüsü olduğunu,<br />
2.Darbecilerin demokratik kurumları istikrarsızlaştırmayı hedeflediğini,<br />
3.Sanıkların suç şebekesi olduğunu,<br />
4.Hilmi Özkök’ün gönüllü şahit olduğunu,<br />
5.Sanık haklarına saygı gösterilmesi gerektiğini söylüyor.</p>
<p>Beşinci saptamadan hareketle yine AB’ye “demokrasi” içi değerlendirmeler yapan yazarlar oldu. AB’nin bu saptamayı, davayı yürütenlere “dikkatli ol” ve “önlem al” hedefli uyarı olarak yaptığı; davaya karşı yükselen itirazların gazını almaya yönelik olduğu kuşku götürmez!<br />
<strong><br />
Atatürk’e ve TSK’nın rolüne sınırlandırma emri</strong></p>
<p>Öte yanda İlerleme Raporu’nda Ergenekon davasıyla dolaylı ilgili olan iki konu da var.</p>
<p>1.AB, AKP’den Atatürk’ü Koruma Kanunu’nu da kaldırmasını istedi. AB’ye göre bu kanun ifade özgürlüğünü kısıtlıyormuş! Nasıl ifadelerde bulunmak istiyorlarsa..!</p>
<p>2.AB, AKP’den TSK’yı daha da “sınırlandırmasını” istiyor!</p>
<p>Ordunun rolüyle ilgili İlerleme Raporu’nda şu ifadeler yer alıyor: “Genelkurmay Başkanlığı birçok fırsatta siyasetçilere ve basına kamuoyu önünde tepki gösteriyor. Nisan ayındaki bir basın toplantısında Genelkurmay, Ergenekon davası ve iddianamesi hakkında yorum yaparak yargıyı baskı altına aldı. Üst düzey bazı ordu mensupları yargılanan askeri personele destek verdi. Türk Silahlı Kuvvetleri siyaseti etkilemeyi sürdürüyor. Üst düzey ordu mensupları birçok fırsatta etnisite, Güneydoğu, laiklik ve siyasi partiler gibi iç ve dış politika konularında görüş açıklıyor”.</p>
<p><strong>AB Kemalist Devrim karşıtıdır</strong></p>
<p>Ergenekon Davası içinde AB’nin rolünü doğru analiz etmek gerekiyor. Her ne kadar operasyonun merkezi ve kaynağı ABD’yse de, AB de davada önemli roller almıştır. Hatırlatalım:</p>
<p>1.Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 2007 yılı raporunda “Ulusalcılık” terör kapsamında değerlendirildi. Raporda, AB sürecine “devlet egemenliğini ve bağımsızlığı zedelediği için karşı koymak”, terörizmin işareti olarak görülüyordu!</p>
<p>Emniyet Genel Müdürlüğü’nün raporunun niteliği; AB sürecinin ve uyum yasalarının sonucudur.</p>
<p>2.Avrupa Parlamentosu’nun 21 Mayıs 2008’de kabul ettiği Türkiye Raporu’nda “Ergenekon’un üzerine kararlılıkla gidilsin” talimatı verildi: “Türk makamlarını Ergenekon suç örgütü soruşturmasını kararlılıkla sürdürerek, örgütün devlet yapısı içine sızmış şebekesini bütünüyle ortaya çıkarmaya ve mensuplarını adalete teslim etmeye teşvik ediyoruz”.</p>
<p>3.Avrupa Parlamentosu’nun 12 Mart 2009’da kabul ettiği Türkiye Raporu’nda, “Ergenekon suç örgütü sanıklarının” yargılanmasından duyulan memnuniyet ifade edildi ve “örgütün devlet kurumlarına sızan uzantılarının bütünüyle ortaya çıkarılmasını” istedi.</p>
<p>4.Avrupa Parlamentosu, 27 Eylül 2006 tarihinde iktidardan Talat Paşa Komitesi’nin faaliyetlerini durdurmasını ve Komiteyi dağıtmasını talep eden bir karar aldı. “Ermeni soykırımı uluslararası bir yalandır” diyerek ABD ve AB’ye karşı mücadele eden Talat Paşa Komitesi’nin mücadelesi Ergenekon İddianamesi’nde suç sayılmaktadır! Talat Paşa Komitesi’nin pek çok yöneticisi Ergenekon soruşturmasında sanıktır!</p>
<p>5.Davaya “Ergenekon” ismin konulması kasıtlıdır ve “Türk tarihinin hakkından gelmek” içindir. AB’nin Türkiye Temsilcisi Karen Fogg, 3 Aralık 2001 günü AB görevlisi Adriaan van der Meer’e gönderdiği e-postada şöyle diyordu: “Ne AB, ne de ABD, Türkiye’nin kendi tarihinin hakkından gelmekte nasıl yardım edebilecekleri konusunda ipucuna sahip”.</p>
<p>İşte aranılan o ipucu “Ergenekon”la bulunmuş oldu!</p>
<p>6.AB’nin 2001’den beri bastırdığı üç temel konu olan Kürt, Ermeni ve Kıbrıs meseleleri Ergenekon sanıklarının siyasi mücadelelerinin hep merkezindeydi. Bu üç konu nedeniyle AB’ye karşı mücadele eden isimlerin sanık olması tesadüf müdür?! En AB’ci kalemlerin bu üç meseledeki tutumları ve soruşturma konusunda yazdıkları tesadüf müdür? Her konuyu Ergenekon’a bağlamaları tesadüf müdür?</p>
<p>Durum öyle noktalara varmıştır ki, Türkiye-Ermenistan maçı sonrası yazdığı makalesinin başlığını bile şöyle koyanlar olmuştur: “Büyük maçın sokaktaki sonucu: Açılım:1 Darbe:0”.</p>
<p>7.Ergenekon Davasının hedefinde yer alan Türk Ordusu AB’nin de hedefidir! AB sürecin en başından beri, Türk hükümetlerinin önüne TSK’yı izole etmeyi ve sınırlandırmayı hedef koydu. AB TSK’yı Kıbrıs’ta işgalci ilan etti; “Kürtlere katliam yapıyor” diye açık yalanlarla suçladı; MGK’den askeri mahkemelere kadar askerin olduğu her kurumun kapatılmasını istedi; fotoğraflarına bile tahammül edemedi!</p>
<p>AB’nin ve Ergenekon davasının hedefinde en başta Türk Ordusu’nun olması, AB’nin Kemalist Devrimi tasfiye etmek istemesi nedeniyledir!</p>
<p>AB’nin Kemalist Devrim karşıtlığını görmeden süreç doğru analiz edilemez.</p>
<p>Mehmet Ali Güller</p>
<p>Odatv.com</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[İzmir'in İçinde bir Yol Ayrımı: Bürokratlar ve liberaller hürriyeti tartışıyor]]></title>
<link>http://kalemzede2.wordpress.com/2009/10/10/izmirin-icinde-bir-yol-ayrimi-burokratlar-ve-liberaller-hurriyeti-tartisiyor/</link>
<pubDate>Sat, 10 Oct 2009 09:16:32 +0000</pubDate>
<dc:creator>kalemzede</dc:creator>
<guid>http://kalemzede2.wordpress.com/2009/10/10/izmirin-icinde-bir-yol-ayrimi-burokratlar-ve-liberaller-hurriyeti-tartisiyor/</guid>
<description><![CDATA[Kitap-lık dergisinin Mart 2008 sayısında yayımlanmıştır. Yeşil Gece’nin Kemalist aydınlarının kurduk]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Kitap-lık dergisinin Mart 2008 sayısında yayımlanmıştır. Yeşil Gece’nin Kemalist aydınlarının kurduk]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Açılım İçeriden Başlamalı]]></title>
<link>http://ustunbol.wordpress.com/2009/10/08/acilim-iceriden-baslamali/</link>
<pubDate>Thu, 08 Oct 2009 07:20:59 +0000</pubDate>
<dc:creator>ustunbol</dc:creator>
<guid>http://ustunbol.wordpress.com/2009/10/08/acilim-iceriden-baslamali/</guid>
<description><![CDATA[Başbakan aylardır kendini paralıyor, demokratik açılım diye… Karşısında buz gibi bir muhalefet var. ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Başbakan aylardır kendini paralıyor, demokratik açılım diye…</p>
<p>Karşısında buz gibi bir muhalefet var.</p>
<p>Milliyetçi Hareket Partisinin (MHP) tavrı anlaşılabilir. Bahçeli’nin karşısında “gelirsem seni camdan aşağı atarım” üslubuyla siyaset yapan bir başkan adayı var!</p>
<p>Bahçeli genel kurul öncesi tebaasını elinde tutmak için her yolu deniyor.</p>
<p>Maksat Genel Başkanlığı korumak olunca barış ve kardeşliğin, huzur ve mutluluğun canı cehenneme.</p>
<p>Her gün bir yanda Türk anneler, diğer yanda Kürt anneler ağlıyormuş kime ne?</p>
<p>Diğer tarafta Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) var.  Derin devletle iç içe bir yapılanmadan bahsediyoruz CHP deyince…</p>
<p>Üstelik bu kabahat Deniz Baykal’ın değil.  Baykal’dan öncede ve hatta taa İttihat Ve Terakki(İT)’ye kadar uzanıyor derin merkezlerle eşgüdümlü çalışma tarihi…</p>
<p>Bir çeşit ırksal statü söz konusu, beyaz Türklerle, Anadolu Türkleri arasında bir savaş bu…</p>
<p>Millet plajlara hücum edince, denize girememekten şikâyet eden vatandaşlarımızdan ibaret CHP!</p>
<p>İktidar bir yandan Kürt bölgelerinde dağlara yazılan “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözlerini kaldırmaya çalışıyor, ama diğer yandan “Orduya Sadakat Şerefimizdir” yazılarını veya benzer türevlerini es geçiyor.</p>
<p>Oysa orduya sadakatle, ırkların mutluluğu arasında doğrudan bir ilişki, var.</p>
<p>Yakın ilişki hem de!  Buraya kadar olan kısım açılıma dışarıdan bakış, oysa açılıma içeriden bakışta çok farklı değil.</p>
<p>İktidarın demokratik açılım gibi bir talebinin günübirlik bir politika olmadığı anlaşılıyor.</p>
<p>Hem açıklamalar, hem başbakanın samimi duruşu buna delil.  Üstelik bunca tepki oluşmuşken iktidarın -henüz &#8211; geri adım atmamış olması sevindirici.</p>
<p>Ama, madem bu açılım gerçekleştirilecek, madem gözler karartılarak onlarca yıllık bir kirli tabu yıkılacak…</p>
<p>Milletvekili seçimlerinde de bir ince eleme, sık dokuma gerekmez miydi?</p>
<p>Milletvekili seçimlerinde hadi bölgesel faktörler devreye girdi diyelim…</p>
<p>Hatırlı gönüllü eşraf kırılamadı, oy potansiyeli değerlendirildi…</p>
<p>Bakan seçilirken neden demokratik açılıma uygun kıstaslar göz önüne alınmadı?</p>
<p>Başbakanın etrafında “Demokratik Açılım” fikrini rüyasında kâbus olarak gören bir kalabalık var.</p>
<p>Bu kalabalık Bakanlardan Milletvekillerine, Valilerden Kaymakamlara, Genel Müdürlerden Daire Başkanlarına kadar geniş bir alanda büyük bir yekûn tutuyor.</p>
<p>Siyasi iktidarın nimetlerinden faydalanmak için “mış gibi yapan” bu kalabalık her an Başbakanın ayağına çelme atabilir.</p>
<p>Siyasi dengelerde oluşabilecek her oynama, bir erken seçim ihtimali veya Allah korusun bir kapatma davası daha…</p>
<p>Herkesi gerçek kimliğiyle buluşturup bir anda atılan bu adımları içerden!Çökertebilir.</p>
<p>Siyasette vefa olmadığını en iyi Sayın Başbakan biliyordur herhalde…</p>
<p>Bu kadar şey neden aklıma geldi biliyor musunuz?</p>
<p>Geçtiğimiz gün İstanbul’da Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı kimi camilerin mahyalarına ulusalcı, demokratik açılımla örtüşmeyen, hamasi sloganlar yazıldı…</p>
<p>Bir Başbakan düşününki, Kürt bölgelerinde barışı tesis etmek, toplumsal huzuru tesis etmek için siyasi kariyerini riske atacak, bir Başbakan ki adına muhalefet denilen kalabalığın hepsini karşısına alacak ve rest çekecek…</p>
<p>Aynı başbakana bağlı bir başkanlık Başbakanın ayağına tekmeyi indirecek…</p>
<p>İşte bu yüzden açılım önce içeriden başlamalı…</p>
<p>Mesela en yakınlardan, yol arkadaşlarından!</p>
<p>Mesela din-ayet işlerinden…</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Özgür olmayan bir toplumun sözde “özgür” çocukları...]]></title>
<link>http://engincoskuncay.wordpress.com/2009/08/31/ozgur-olmayan-bir-toplumun-sozde-%e2%80%9cozgur%e2%80%9d-cocuklari/</link>
<pubDate>Mon, 31 Aug 2009 08:15:59 +0000</pubDate>
<dc:creator>Engin Coşkunçay</dc:creator>
<guid>http://engincoskuncay.wordpress.com/2009/08/31/ozgur-olmayan-bir-toplumun-sozde-%e2%80%9cozgur%e2%80%9d-cocuklari/</guid>
<description><![CDATA[Uzun bir aradan sonra yolculuğumun sıkıcı geçmemesi için teknik bir dergi aldım gazete bayiinden. İç]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><strong>Uzun bir aradan sonra yolculuğumun sıkıcı geçmemesi için teknik bir dergi aldım gazete bayiinden. İçinde yine şu lüzumsuz program cdleri vardı. Şöyle kabaca karıştırırken Pardus 2008 çarptı gözüme. Hızlı bir kurulum ve inceleme, offical sitede kısa bir gezinti ardından da şuanda okumakda olduğunuz bu satırlar&#8230; </strong></p>
<p>Bir yerlede bazı yanlışlar var nereden başlayacağımı bilemedim. En azından bir “Operating System” kitabı okumuş olanlar anlayacaktır. Neden bir dağıtımı (jargonda geçen adıyla “distrubution”) işletim sistemi olarak lanse etmeye çalışıyorlar? Yada neden “ulusal” yada “milli”olarak adlandırıyorlar. GNU lisansına sahip bir yazılım nasıl “ulusal” olabilir? GNU lisanası tüm insanlığa ait değil midir? İşletim sistemlerinin milliyeti var mıdır? Kafam iyiden iyiye karıştı&#8230;</p>
<p>Bunları sorgularken bir yandan da Pardusu kurcaladım. Linux tarafında donanımlı biri olmasam da biraz araştırarak işlerimi halledebilecek kadar bilgim var. Bu kadarı da bana yetiyor(şimdilik)</p>
<p> Önyargı ile yaklaşıyor olabilirim ama işletim sistemini alıp biraz değiştirip, üzerine ufak tefek küçük programlar yazıp, güzel ikonlar serpiştirip, Türkçe yapıp, güzel Türkçe isimler bulunca “milli” mi oluyor?</p>
<p>Milli Nedir?<br />
Sadece o millete has olan özellikler, yani kültür,dil vs&#8230;  Pardus milli değildir. (GNU lisansına sahip bir yazılım zaten milli olamaz.) Bizim ulusumuza özel hiçbir unsur taşımıyor. Bunu söylüyorum çünkü Pardus’dan önce de RedHat ve Ubuntu gibi sürümlerde Türkçe desteği sağlanmıştı. Pardus sadece özelleştirmeleri içeriyor ve bir işletim sistemi değil bir dağıtımdır. <strong>Kanaatimce bir Türkçeleştirme paketinden de ileriye gidememiş</strong>.  Kaldı ki Pardus bir ilk değil. Yıllar önce “Gelecek linux” adı altında bir dağıtım hazırlanmış. 2005 yılında bu dağıtımın sunucu versiyonu da “Gelecek Enterprise Linux” olarak dağıtmaya başlamışlar ve hiçbir zaman “biz ulusalız” iddiası ile ortaya çıkmamışlar. ( <a href="http://www.gelecek.com.tr/">www.gelecek.com.tr</a> )</p>
<p>Pardusun kitleleri harekete geçirecek, davet edecek bir yeniliği olmadığı kanaatindeyim. Dolayısıyla bu konuda herhangi bir avantaj içermeyen bu dağıtım üzerinde çalışabilecek, onu benzersiz kılabilecek herhangi bir akımın başlaması da mümkün değil.</p>
<p>Ulusalcılık,  “bilinçli toplum”, “özgürlük için”, diye bloglarda söylemlerde bulunup entellektüel görünmekle olmuyor maalesef.   Çin hükümetinin yaptığı gibi kerneli çıplak halde alıp, onun üzerine tamamı ile yeni ve kendilerine özel bir işletim sistemi geliştirselerdi söyleyecek tek sözüm olmazdı.</p>
<p>Bizler ise özgür olmayan bir toplumun sözde “özgür” çocuklarıyız&#8230; Pardus sevdasının peşinden koşan&#8230;</p>
<p> </p>
<p>Engin COŞKUNÇAY (02.08.2008)</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Saat Kaç ? ATATÜRK Anısına]]></title>
<link>http://kuvvayimilliye.wordpress.com/2009/07/18/saat-kac-ataturk-anisina/</link>
<pubDate>Sat, 18 Jul 2009 06:20:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>kuvvayimilliye</dc:creator>
<guid>http://kuvvayimilliye.wordpress.com/2009/07/18/saat-kac-ataturk-anisina/</guid>
<description><![CDATA[[http://vids.myspace.com/index.cfm?fuseaction=vids.individual&amp;videoid=51374819] http://vids.mysp]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>[http://vids.myspace.com/index.cfm?fuseaction=vids.individual&#38;videoid=51374819]</p>
<p><a title="atatürk saat kaç belgeseli cumhuriyet gazetesi" href="http://vids.myspace.com/index.cfm?fuseaction=vids.individual&#38;videoid=51374819" target="_blank">http://vids.myspace.com/index.cfm?fuseaction=vids.individual&#38;videoid=51374819</a></p>
<p><img class="aligncenter" title="atatürk saat kaç belgeseli cumhuryet,gazetesi,kemalizm," src="http://img116.imageshack.us/img116/1087/0e1thumbs20061110173846ou5.png" alt="" width="768" height="629" /></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA["Atatürkçü/Kemalist mahalle baskısı" veya "Yıpranan TSK değil, benim!"]]></title>
<link>http://kenardan.wordpress.com/2009/07/17/ataturkcukemalist-mahalle-baskisi-veya-yipranan-tsk-degil-benim/</link>
<pubDate>Fri, 17 Jul 2009 20:06:07 +0000</pubDate>
<dc:creator>Kenar</dc:creator>
<guid>http://kenardan.wordpress.com/2009/07/17/ataturkcukemalist-mahalle-baskisi-veya-yipranan-tsk-degil-benim/</guid>
<description><![CDATA[Ben Atatürkçü bir &#8220;mahalle&#8221;nin çocuğuyum. Hem ailemin, akrabalarımın hem de tanıdıklarım]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Ben Atatürkçü bir &#8220;mahalle&#8221;nin çocuğuyum. Hem ailemin, akrabalarımın hem de tanıdıklarımın, arkadaşlarımın büyük bir çoğunluğunu bu &#8220;mahalle&#8221;den insanlar oluşturuyor. Sosyal ortamlarda (evde, barda, kafede, okulda, işyerinde) politik meseleler konuşulmaya başladığında ise inanılmaz bir &#8220;mahalle baskısı&#8221;na maruz kalıyorum. Daha yeni yaşadığım birkaç örnek:</p>
<p>Geçen hafta İzmir&#8217;den kalkıp İstanbul&#8217;a geldim; amaç aileyi, arkadaşları vesaireyi görmek, onlarla vakit geçirmek. İçmek, sıçmak, eğlenmek. Bir nevi &#8220;tatil&#8221; diyebiliriz. Teyzemi ve lise çağındaki kuzenlerimi görmek için birkaç gün teyzemde geceledim. Bir akşam teyzemin yakın bir arkadaşı eve geldi, oturduk muhabbete başladık. Kendisi 50&#8242;li yaşlarının sonunda, bir ilaç şirketi sahibi, CHP üyesi, kardeşi general olan ve İlker Başbuğ&#8217;la da aile dostu olan bir insan. Lise son sınıfa geçen kuzenlerden biri, birdenbire ortaya bir laf attı: &#8220;Atatürk diktatör müydü?&#8221; X bey (bundan sonra &#8220;X bey&#8221; olarak geçsin), Mustafa Kemal Atatürk&#8217;ün tabii ki diktatör olmadığından, kendisi için hiçbir şey yapmadığından, ne yaptıysa ülkeyi kurmak ve ileri götürmek için yaptığından dem vurdu, uzun uzun. Dayanamadım, konuşmaya başladım. Atatürk, kendisi için hiçbir şey yapmamış olsa dahi, bu durumun onun diktatörlüğüne bir halel getirmeyeceğini, sonuçta bir toplumun en tepesindeki insan olduğunu ve sözlerinin adeta bir emirmişçesine kabul gördüğünü anlatmaya çalıştım. &#8220;Diktatör&#8221; kelimesinin, iyi ya da kötü bir değer yargısıyla değerlendirmeden, gerçek anlamına bakıldığında Atatürk&#8217;ün tam anlamıyla bir &#8220;diktatör&#8221; stereotipi olduğunu söyledim. Bunun üzerine X bey hiddetlendi ve yüksek sesle &#8220;Hiç kimse Atatürk&#8217;e diktatör diyemez!&#8221; deyiverdi. Ben, bu sözü herhangi bir değer yargısında bulunmadan kullandığımı, sözcüğün anlamıyla Atatürk&#8217;ün davranışlarının uyuştuğunu belirttiysem de bir işe yaramadı.</p>
<p>Bunun ardından tartışma farklı yönlere doğru uzamaya başladı. Azınlıklar meselesine, &#8220;irtica&#8221; meselesine, Kürt meselesine dayandı. 1915&#8242;ten, İstiklâl Mahkemeleri&#8217;nden, Dersim Katliamı&#8217;ndan, Varlık Vergisi&#8217;nden, 6-7 Eylül Olayları&#8217;ndan, Diyarbakır Cezaevi&#8217;nden söz ettim. X beye göre bunların hepsinin mantıklı açıklamaları vardı ve devletin bu olaylarda takındığı tutum tamamen &#8220;gerekli&#8221; ve &#8220;zorunlu&#8221;ydu. Ermeniler bizi arkamızdan vurmuştu, insanlar &#8220;şeriat&#8221; istedikleri için idam edilmişti, Kürtler isyan edip devlete karşı gelmişti, azınlıklar dış güçlerden destek alarak ülkemizi bölmeye çalışıyordu. Devlet ne yapsaydı? Öldürmeseydi de beslese miydi, bölünse miydi? Bütün bu meselelerle ilgili olarak, bütün bu toplumsal kesimlerle empati kurmaya çalışan, demokratik ve özgürlükçü bir söylem üzerinden laf anlatmaya çalıştım; ama nafileydi. Bir kere devlet &#8220;kutsal&#8221;dı ve ona karşı geliştirilen hiçbir hareket cezasız kalamazdı. İnsanların çile çekmeleri, ölmeleri, öldürülmeleri önemsizdi. Devletin bekası için ne gerekiyorsa yapılmalıydı. &#8220;Bana devletçi söylemlerle gelmeniz benim için hiçbir anlam ifade etmiyor; çünkü ben anarşist bir düşünce yapısına sahibim, devlet hiç umrumda değil, tek bir insan bile devlet/iktidar/güç yüzünden hayatını kaybetmişse o devletin benim için zerre değeri yoktur&#8221; dediğimde ortam iyice gerildi. Teyzemin ve annemin yüzlerinden bu gerilim çok net okunabiliyordu. X bey sükûnetini korumaya çalışsa da ses tonu sertleşmiş ve yükselmiş, hamasi nutuklar atmaya başlamıştı.</p>
<p>Konu darbelere geldi uzandı ve X bey, soğukkanlılıkla, yapılan bütün darbelerin &#8220;zorunlu&#8221; olarak yapıldığını, o yüzden onların eleştirilmesinin doğru olmadığını söyleyiverdi. Tabii &#8220;darbe&#8221; sözcüğü yerine &#8220;müdahale&#8221; ya da &#8220;yönetime el koyma&#8221; sözlerini kullanmayı yeğliyordu. Üstelik benim babamın da bir Türk Silahlı Kuvvetleri mensubu olduğunu, bu nedenle askeri yıpratmaya çalışanların söylemlerinden uzak kalmam gerektiğini &#8220;hatırlattı&#8221; bana (sırf babam asker olduğu için neden askerleri savunmam gerektiğini hâlâ anlayabilmiş değilim). X beyin darbe savunuları ise şöyleydi: 1950&#8242;lerde Demokrat Parti baskıcı bir yönetim kurmuş olduğu ve Cumhuriyet Halk Partililere zulüm etmekte olduğu için &#8220;müdahale&#8221; kaçınılmazdı. Üstelik bu &#8220;müdahale&#8221; ilerici güçler tarafından yapılmıştı, tabii ki desteklenmeliydi. Baskıcı bir rejime karşı çıkmak ve onun baskıcı özelliğini engellemek için muhalefet oluşturmak görevinin orduya değil, siyasal partilere ve sivil toplum örgütlerine düştüğünü anlatmak benim için çok zor değildi; fakat bunu algılamak X bey için çok zordu. Ardından 1980 darbesine atlayıverdi: 12 Eylül 1980&#8242;den önce sokaklarda terör esiyordu, ordu akan kanı durdurmak için darbe yapmak zorundaydı. &#8220;Peki&#8221; dedim, &#8220;sokaklarda akan o kanın müsebbibi kimdi?&#8221;. X beye göre bu kanın müsebbibi dış güçlerdi. Gençlerimize birbirini kırdırıyorlar, ülkemizi zayıf duruma düşürmek ve bölüp paylaşmak istiyorlardı. Ona devletin beslediği &#8220;terörist&#8221;leri anımsatmaya çalıştım, gizli iktidar sahiplerinin gerçek iktidarı ellerine almak için pek çok olaya sebep olduğundan söz ettim, 1 Mayıs 1977&#8242;de işçilerin üzerine ateş açan Abdullah Çatlı&#8217;nın devletin bir görevlisi olduğundan bahsettim; konu birdenbire Abdullah Çatlı üzerinden ilerlemeye başladı. X beye göre Abdullah Çatlı bir &#8220;kahraman&#8221;dı; çünkü ASALA&#8217;yı bitiren adamdı. &#8220;Eğer karşımda bir katili savunacak noktaya gelmişseniz, benim sizinle paylaşacak hiçbir şeyim olamaz&#8221; dedim. Sinirlendi.</p>
<p>Bu konuyla ilgili &#8220;gerilimli dakikalar&#8221;ın ardından, mesele AKP hükümetine geliverdi. X beye göre AKP hükümetinin ülkeyi halihazırda yönetiyor olması &#8220;yasal&#8221; değildi. AKP legal bir hükümet yapılanması değildi ve ne yolla olursa olsun devrilmesi gerekiyordu. Kendisini hayretten hayrete düşerek, ağzım açık bir şekilde dinliyordum. 2002 genel seçimlerinde %34, 2007 genel seçimlerinde %47 oy alan bir parti, nasıl olur da legal olmazdı? X beye göre seçmen bilinçsizdi, gerizekalıydı, doğruları göremiyordu; AKP&#8217;nin amacı şeriatı getirmekti ve bu yolda demokrasiyi bir araç olarak kullanıyordu. Amerika Birleşik Devletleri de ülkemizi &#8220;yeşil kuşağın&#8221; bir parçası yapmak istediğinden AKP&#8217;yi destekliyordu. Bu basmakalıp düşüncelere hangi argümanla karşı çıkarsam çıkayım başarılı olamayacağımı biliyordum, bu tip sabit fikirlere sahip insanlar &#8220;düşünme&#8221; yetisini kullanamıyordu artık; X beyin &#8220;düşünmesini sağlamak&#8221; mümkün değildi. Bana sordu: &#8220;Sen AKP&#8217;nin legal olduğunu düşünüyor musun?&#8221; Cevabım şöyle oldu: &#8220;Bu ülke, en azından teoride, demokrasiyle yönetiliyorsa ve ülkenin yarısı bir partiye oy vermişse tabii ki o partinin hükümet etme hakkı vardır ve yasadışı yollarla bu engellenemez. Legal olmayan şey sizin &#8220;müdahale&#8221; düşüncenizdir.&#8221; X bey, bu sefer de AKP&#8217;nin aldığı oy oranının aslında %47&#8242;den çok çok daha düşük olduğunu, fakat seçim sonuçlarına hile katılarak bu oranın bu değerlere çekildiğini iddia etmeye başladı. Her türlü komplo teorisi tıkır tıkır işliyordu X beyin zihninde.</p>
<p>AKP&#8217;nin eleştirilmesi gereken çok sayıda icraatı olduğunu, fakat CHP ya da diğer muhalefetin bu icraatları eleştirmek yerine AKP&#8217;nin AB müktesebatı yönünde, demokratikleşme yönünde, sivilleşme yönünde (zorunlu olarak da olsa) atmaya çalıştığı her türlü adımı engellemekten başka bir muhalefeti olmadığından bahsettim. CHP&#8217;nin, AKP&#8217;yi düzgün yönlerden (örneğin; uygulanmakta olan neo-liberal bazı politikalar, işçi-emekçi hakları, sosyal güvenlik vb.) eleştirmek yerine sırtını orduya ve yüksek yargıya dayadığını, ülkenin daha yaşanabilir bir yer haline gelmesi için hiçbir çabası olmadığını söyledim. X bey, CHP hakkındaki bu iddialarımın &#8220;doğru olmadığı&#8221;ndan başka bir savunma yapamadı ve konuyu AB&#8217;ye getirerek &#8220;Avrupa Birliği&#8217;nin Türkiye&#8217;yi gerçekten alacağını düşünüyor musun?&#8221; dedi. Avrupa Birliği&#8217;nin Türkiye&#8217;yi üyeliğe kabul edip etmeyeceğinin ayrı bir konu, AB müktesebatının Türkiye&#8217;de yerleşmesinin ayrı bir konu olduğunu söyledim ve devam ettim: &#8220;Bir kere AB içinde Türkiye&#8217;nin tam üyeliğine çeşitli sebeplerle karşı çıkan Fransa ve Almanya&#8217;nın yanında, Türkiye&#8217;nin tam üyeliğini destekleyen İsveç, İngiltere, İtalya gibi pek çok ülke var. AB içinde Türkiye&#8217;ye ilişkin bir korku olduğu da doğru; fakat şu anda sırf &#8220;onlar bizi kabul etmez&#8221; gibi bir gerekçeyle Türkiye&#8217;nin yasal yapısının bu halde kalmasını savunmak kadar saçma bir şey olamaz. Türkiye toplumsal ve bireysel özgürlüklerle demokrasiye çok uzak bir hukuka ve hukuk anlayışına sahip, bu özgürlüklerin şu anda dünya üzerinde en yoğun olarak yaşanmasına izin veren AB hukukuna da öyle ya da böyle geçilmesi gerekiyor.&#8221;</p>
<p>X bey bu hukuka AKP hükümetiyle geçilebileceğine gerçekten inanıp inanmadığımı sorduğunda ise gidişatın o yönde olduğunu ve toplumsal baskılarla bu talebin dile getirilmesi gerektiğini söyledim ve şu anda Türkiye&#8217;yi yönetme şansına sahip olan üç parti (AKP, CHP ve MHP) varsa, tabii ki bunların arasından AKP&#8217;yi tercih edeceğimden bahsettim. Bunun üzerine teyzem şöyle bir tepki verdi: &#8220;Ne yani, sen AKPli misin şimdi, bizim başımızı mı örttüreceksin bu gericilere?&#8221;</p>
<p>Tepkim şöyle oldu: &#8220;Bu ülkede insanların etnik kökenleri yüzünden devlet ya da milliyetçi tosuncuklar tarafından öldürülmelerini istemiyorum. Kültürel kimliklerini özgürce ifade etmek isteyen etnik grupların bu ifade haklarının engellenmesini istemiyorum. Hangi görüşten olursa olsun insanların bireysel, toplumsal ve siyasal özgürlüklerinin yanındayım. Hangi din ya da inanç söz konusu olursa olsun dinsel ve inançsal özgürlüklerden yanayım. Sırf başörtülü diye, genç kızların eğitim hakkının ellerinden alınmasını istemiyorum. Düşünceleri ya da söyledikleri yüzünden insanların hapislerde çürümesini istemiyorum. Sokak ortasında onbinlerce kişinin öldürülmesini istemiyorum. Eğer bütün bunlar senin ya da sizlerin zihniyetinde AKPlilikle bağdaşıyorsa, benim söyleyecek hiçbir şeyim olamaz. Ayrıca herhangi bir insan AKPli de olabilir, bu da bir suç falan değil bildiğim kadarıyla. Bir de şu var ki, benim gibi kendisini &#8220;Müslüman&#8221; olarak bile tanımlamayan, herhangi bir dine aidiyet hissetmeyen birine kalkıp &#8220;şeriatçı&#8221; yaftasını yakıştırman da harika.&#8221;</p>
<p>(Tabii ki teyzem de, X bey de, birazdan bahsedeceğim halam da kendisini &#8220;Müslüman&#8221; olarak tanımlıyor).</p>
<p>Tartışma süresince X bey, arada bir, &#8220;Yok, sen böyle düşünüyorsan seninle pek bir şey tartışabileceğimizi sanmıyorum.&#8221; deyip durduysa da dayanamıyor ve sürekli yeni bir şeylerden bahsetmeye çalışıyordu. Bunu da bir not olarak ekleyeyim. Kapanış ise şöyle oldu: &#8220;Ben şu anda neredeyse 60 yaşındayım. Gençken TİP&#8217;i desteklerdim, düşüncelerim de seninkilere yakındı; fakat bazı şeyleri yaşadıkça, gördükçe, anladıkça Atatürk milliyetçiliğinin, ulusalcılığın değerini fark ettim. 10 yıl sonra umarım yeniden bir araya geliriz, eminim ki senin düşüncelerin de benimkiler gibi olacak o zaman.&#8221; Benim verdiğim cevap ise şuydu: &#8220;Bundan 10 yıl önce, 17-18 yaşlarındayken, tamamen sizin gibi düşünüyordum. Düşünsel ilerlemeyi kimin yaşayıp, kimin yaşamadığını bu örnekle belki daha net anlarsınız.&#8221;</p>
<p>Saat epey geç olmuştu, el sıkışıldı ve X bey evine gitmek üzere ayrıldı. Ancak hikaye burada bitmiyordu, birkaç gün sonra X bey yeniden geldi. Bu sefer kendisiyle yalnızca el sıkışıp selamlaştım ve tartışmak istemediğim için başka bir odaya geçtim; fakat söylediği bazı şeyleri duyma şansım oldu, onları da aktarayım. X beye göre gençler ve hatta toplumun tamamı psikolojik bir sorun yaşıyordu. O yüzden benim bu gençlerden biri olarak bu şekilde düşünmem normaldi; ama nasıl ki başımız, sırtımız ağrıdığında, öksürdüğümüzde doktora gidiyorsak psikolojik sorunlar yaşadığımızda da psikologlara ya da psikiyatristlere başvurmalıydık. Anneme benim bir psikiyatriste görünme ihtiyacım olduğundan söz etti. Bunun tek sebebi X bey gibi düşünmüyor oluşumdu. Üstelik X bey kendisini hâlâ &#8220;solcu&#8221; olarak (da) tanımlıyordu.</p>
<p>İşte zihniyet bu: Her şeyi Atatürkçüler, ulusalcılar biliyor; onlar gibi düşünmeyen insanlar olayları doğru değerlendiremiyor, hepsi ruh hastası, zaten AKP de bu yüzden iktidarda. Psikiyatrik destek alırsak biz de doğru yolu bulup Atatürkçü ve ulusalcı olacağız. Herhalde bu tablo asıl &#8220;hasta&#8221;nın kim olduğunu çok net ortaya koyuyordur.</p>
<p>Gelelim ikinci &#8220;mahalle baskısı&#8221; örneğine: Daha bugün babaannemi, kuzenlerimi ve halamı görmek için halamların evine gittim. Kuzenlerden biri koluna &#8220;K. Atatürk&#8221; imzalı bir dövme yaptırmış, konu buradan açıldı. Halam &#8220;bak ne güzel olmuş&#8221; dedi bana. Yorum yapmamayı, sadece gülümsemeyi tercih ettim. &#8220;Hepimiz Atatürkçüyüz, istersen sana da yaptırdığı yerin adresini verelim?&#8221; dedi halam. &#8220;Yok düşünmüyorum.&#8221; dedim. Babaannem de o arada &#8220;Dövme günah, boşver yaptırma oğlum.&#8221; diyordu. Kaşındım ve &#8220;Ayrıca ben Atatürkçü falan değilim&#8221; dedim. Ondan sonra X beyinkinden biraz daha düşük seviyede (o seviyeden daha düşük nasıl olabilir diye sormayın lütfen) ve &#8220;popüler ulusalcılık/Tuncay Özkan ulusalcılığı&#8221; ekseninde, hamasi söylemler havada uçuşmaya başladı. Biz bu vatanın ekmeğini yiyorduk, hepimiz Atatürkçü olmalıydık, ordunun yanında olmalıydık, vatanımıza-milletimize sahip çıkmalıydık falan filan. Ülkenin bütün aydınları teker teker &#8220;içeri&#8221; alınıyordu, AKP de Amerika&#8217;nın güdümünde ülkeyi şeriata doğru götürüyordu. Üstelik bu ülkede bir Ermeninin sokak ortasında söylediği şeyler yüzünden öldürülmesinde de hiçbir sorun yoktu. Onlar dış güçlerle bağlantılıydı ve ülkemizde yaşama hakkına sahip değillerdi. Onların Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmalarıyla ilgilenmiyordu bile halam. Irkçı ve şiddet yanlısı olduğunu söylediğimde tabii ki inkâr etti. O ırkçı değil, bir &#8220;Atatürk milliyetçisi&#8221;ydi. Bu tartışma da yaklaşık 15-20 dakika kadar sürdü; fakat artık bezmiştim ve halamın X bey kadar bile dinlemeye tahammülü yoktu. Konu babaannem sayesinde bir şekilde kapandı ve 2-3 saat sürecek olan &#8220;aile saadeti misafirliği&#8221; devam etti.</p>
<p>Tabii ki ailemden oldukları için ne düşünürlerse düşünsünler bu insanları seviyorum. Kötü niyetlerinin olmadığını da biliyorum. Resmi ideoloji tarafından &#8220;çok güzel&#8221; bir şekilde yetiştirilmişler, bu noktadan sonra yapılabilecek pek bir şey yok. Fakat onlardan rica ediyorum, lütfen benim yanımda bana böyle hamasi nutuklar atmasınlar. Yıpranıyorum. TSK değil, asıl ben yıpranıyorum ulan!</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[kuvvayimilliye,ATATÜRK'Ün ASKERLERİYİZ...]]></title>
<link>http://kuvvayimilliye.wordpress.com/2009/07/17/kuvvayimilliyeataturkun-askerleriyiz/</link>
<pubDate>Fri, 17 Jul 2009 19:06:27 +0000</pubDate>
<dc:creator>kuvvayimilliye</dc:creator>
<guid>http://kuvvayimilliye.wordpress.com/2009/07/17/kuvvayimilliyeataturkun-askerleriyiz/</guid>
<description><![CDATA[atatürk,]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" width="990" align="center">
<tbody>
<tr>
<td>
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" width="900" align="center">
<tbody>
<tr>
<td rowspan="3"></td>
<td width="881" align="center" valign="middle"></td>
</tr>
<tr>
<td height="2" align="right"></td>
</tr>
<tr>
<td align="right"></td>
</tr>
</tbody>
</table>
</td>
</tr>
<tr>
<td valign="top">atatürk,</td>
</tr>
</tbody>
</table>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Ulusalcıların yanıldığı nokta / Emre Aköz]]></title>
<link>http://farukkartal.wordpress.com/2009/07/11/ulusalcilarin-yanildigi-nokta-emre-akoz/</link>
<pubDate>Sat, 11 Jul 2009 13:41:24 +0000</pubDate>
<dc:creator>farukkartal</dc:creator>
<guid>http://farukkartal.wordpress.com/2009/07/11/ulusalcilarin-yanildigi-nokta-emre-akoz/</guid>
<description><![CDATA[Jeopolitikle ilgilenen bazı ulusalcılara göre İslamcılar (bu kelimeyle AKP&#8217;yi ve onu destekley]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img class="alignright size-full wp-image-209" title="Ortadoğu" src="http://farukkartal.wordpress.com/files/2009/07/ortadogu.jpg" alt="Ortadoğu" width="156" height="163" />Jeopolitikle ilgilenen bazı ulusalcılara göre İslamcılar (bu kelimeyle AKP&#8217;yi ve onu destekleyen muhafazakar/dindar Anadolu girişimcileri kastediliyor) Türkiye&#8217;yi bir Ortadoğu ülkesine dönüştürmek istiyor.<br />
Bu ulusalcılara göre, İslamcıların gözü &#8216; Güney&#8217;de; yani İslam ülkelerinde.<br />
ABD ile işbirliği yaparak Türkiye&#8217;yi, Batı&#8217;dan soyutlanmış bir Ortadoğu ülkesi yapacaklar.<!--more--></p>
<p>Bu yoruma katılmıyorum. AKP hareketinin ivmesini Anadolu kökenli muhafazakar girişimciler veriyor. Her sermaye kesimi gibi onlar da büyümek istiyor. Tabii büyürken siyasi ve kültürel alanlarda daha fazlasını talep ediyorlar. Bu büyüme ve artan talepler, Ankara bürokrasisi ile İstanbul sermayesi arasındaki tarihsel bağı sorgulamaya başlıyor: Ankara&#8217;ya &#8220;Sadece İstanbul&#8217;u değil, bizi de kolla&#8221; diyorlar. &#8216; Kaplan&#8217; filan diyoruz ama aslında Anadolu sermayesi İstanbul karşısında hala küçük kalıyor.</p>
<p>Aradaki açığı dinamizmleri ( dış pazar bulma çabası ), yatay örgütlenmeleri ( tarikatlar, cemaatler) ve siyasi temsilcileri (DP&#8217;den AKP&#8217;ye) ile kapatmaya çalışıyorlar.</p>
<p>Ulusalcılar bu yaşananlara &#8221; karşı devrim &#8221; diyor ve demokrasiyi suçluyor.</p>
<p>Ve tam da böyle dedikleri için, &#8221; İslamcılar, Türkiye&#8217;yi, bir Ortadoğu ülkesi yapacak &#8221; şeklindeki saptamalarını kendi elleriyle yanlışlamış oluyorlar! Ne olduğu belirsiz, zaten bir kısmı devlet tarafından kontrol edilen marjinal gruplar hariç; Türkiye&#8217;yi İran&#8217;a ya da Suudi Arabistan&#8217;a filan benzetmek isteyen bir muhafazakar/dindar kesim yok. Elbette &#8221; has demokrat &#8221; olduklarından değil, seslerini duyurmak, devletin kaynakları yeniden dağıtma sürecinden daha fazla yararlanmak için demokrasiyi savunuyorlar.</p>
<p>Gözleri öncelikle Avrupa Birliği&#8217;nde: Gümrük Birliği sayesinde büyüdüler ve kendi siyasi temsilcilerini alaşağı eden darbelere karşı AB&#8217;yi sigorta olarak görüyorlar.</p>
<p>Girişimcilik alabildiğine desteklendiği, dinsel değerlere ise hiç karışılmadığı için ABD&#8217;yi de bir model olarak görüyorlar.</p>
<p>Buradan hareketle şu da söylenebilir: Coğrafi konum gereği AB&#8217;ye girmemizi istiyorlar ama asıl hayalleri Türkiye&#8217;nin &#8216; Küçük Amerika&#8217; lmasıdır. Evet, Türk muhafazakarları ağırlıklı olarak Sünni Müslüman&#8217;dır ama aynı zamanda da milliyetçidir. Kendilerini Araplardan üstün görürler. Şii İran&#8217;dan pek haz etmezler. Çoğunluğu ağzına içki koymaz. Eşlerinin başı örtülüdür. Küçükken Kuran<br />
kursuna gittikleri için az buçuk Arapça bilirler. Hz. Muhammed ve halifelerin hayatlarından dersler çıkarırlar.</p>
<p>Yani gündelik hayatın kimi sorunlarını (aile, arkadaşlık, vs.) çözmede dini referans olarak kullanırlar.</p>
<p>Ama bu özellikleri bir &#8216; kimlik&#8217; ve &#8216; dayanışma&#8217; oluşturmaktan öteye gitmez. Yani bir jeopolitik tercih oluşturmaz.</p>
<p>Olsa olsa, kökü Osmanlı&#8217;ya uzanan bir &#8220;hakimiyet özlemi&#8221; ile Ortadoğu&#8217;yu Türkiye&#8217;nin &#8221; arka bahçesi &#8221; olarak görmek isterler.</p>
<p>&#8216;Güney&#8217; onlar için bir kimlik merkezi değil, duruma göre, mal satılacak bir &#8216;pazar&#8217; ya da sermaye bulunacak bir &#8216; banka&#8217;dan ibarettir.</p>
<p>İşte tam da böyle oldukları için son dönemde liberal kesim onlarla ittifak kurdu.</p>
<p>Yoksa ulusalcı jeopolitikçilerin tabiriyle &#8216; modernist&#8217; ve &#8216; Atlantikçi&#8217; liberallerin, &#8216;Ortadoğucu&#8217; İslamcılarla hiç işi olmaz.</p>
<p>Değil mi efendim?</p>
<p><strong>Emre AKÖZ / 20 Temmuz 2008 SABAH</strong></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Sol ne yapıyor?]]></title>
<link>http://kenardan.wordpress.com/2009/07/03/sol-ne-yapiyor/</link>
<pubDate>Fri, 03 Jul 2009 18:28:06 +0000</pubDate>
<dc:creator>Kenar</dc:creator>
<guid>http://kenardan.wordpress.com/2009/07/03/sol-ne-yapiyor/</guid>
<description><![CDATA[21. yüzyılda sol hâlâ tüm retoriğini &#8220;tam bağımsızlık&#8221; ve &#8220;anti-emperyalizm&#8221;]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>21. yüzyılda sol hâlâ tüm retoriğini &#8220;tam bağımsızlık&#8221; ve &#8220;anti-emperyalizm&#8221; üzerine kuruyorsa ben bir irkilirim. İrkiliyorum.</p>
<p>Geçen haftalarda SHP&#8217;nin yeni genel başkanı Hüseyin Ergün, Neşe Düzel&#8217;e bir röportaj verdi, bu röportaj Taraf gazetesinde iki bölüm halinde yayımlandı <a href="http://www.taraf.com.tr/makale/6060.htm" target="_blank">[1]</a>, <a href="http://www.taraf.com.tr/makale/6081.htm" target="_blank">[2]</a>. Röportajdan Hüseyin Ergün&#8217;ün sola dair Türkiye açısından yeni sayılabilecek bir tanımlama çabasına girdiği anlaşılıyordu. Bunun yanında ulusalcılığı, milliyetçiliği, korunmacılığı, kapanmacılığı yerdi; ulus-devletin eski alışkanlıklarının yerine küreselleşme ve entegrasyonun getirdiği yeni hareket tarzları uygulanması gerekliliğinden bahsetti; emperyalizme ve liberalizme diğer sol hareketlerden farklı bir şekilde yaklaştı; son olarak da Türkiye solunun darbelerdeki rolünün çoğunlukla &#8220;feci&#8221; olduğundan söz etti. Hüseyin Ergün&#8217;e temel noktalarda katılıyorum; fakat pek çok noktada fazla yüzeysel yaklaştığını düşünüyorum. Ama bu yazının konusu bu değil. Hatta Hüseyin Ergün&#8217;ün söylediği bir cümle tamamen bağlamından çıkarıldı; bu yazının konusu bu da değil.</p>
<p>Hüseyin Ergün&#8217;ün bu röportajı üzerine, başkanı olduğu partinin üyeleri de dahil olmak üzere, neredeyse tüm sol gruplar kendisine karşı oldukça militer bir tavırla &#8220;tam bağımsızlık&#8221; ve &#8220;anti-emperyalizm&#8221; kavramları üzerinden adeta bir psikolojik linç harekâtı başlattı. Her zaman olduğu gibi yeni hiçbir şey söylenmedi; yapılan eleştiriler &#8220;sola ihanet&#8221; söyleminden öteye gidemedi. Solun, yeni sol söylemlere karşı tahammülsüzlüğü yeniden ortaya çıktı.</p>
<p>Diğer yandan solun dünyada yaşananlara tepkisi de inanılır gibi değildi. Biliyorsunuz İran&#8217;da yapılan seçimlerde Ahmedinecad&#8217;ın yeniden seçilebilmek için hileye başvurduğu iddiaları üzerine kentli İran halkının önemli bir kısmı bir direniş başlatmıştı. Musâvi&#8217;yi destekleyen seçmenler, oylarının &#8220;yok edildiğini&#8221; iddia ediyorlar ve seçimin yenilenmesini talep ediyorlardı. İran yönetimi buna şiddetle karşılık verdi ve onlarca insanı sokaklarda öldürdü. Türkiye solunun önemli bir bölümünün buna tepkisi ise Ahmedinecad&#8217;ı haklı bulmaktan öteye gitmedi. Çünkü halkın iktidara karşı kendi iradesiyle ayaklanması mümkün değildi. Mutlaka ABD&#8217;nin, AB&#8217;nin, George Soros&#8217;un, emperyalist güçlerin bir parmağı vardı bu işte. Başka türlüsü düşünülemezdi. Üstelik Venezuela&#8217;nın &#8220;yüz akı&#8221; Chavez de Ahmedinecad&#8217;ı destekliyor, Musâvi taraftarlarını haksız buluyordu; çünkü İran ABD emperyalizmine karşı direniyordu. Bu örnek olayda da sol, baskıcı güçlerin ve statükonun yanındaydı.</p>
<p>Son olarak geçtiğimiz günlerde Honduras&#8217;ta bir askerî darbe gerçekleşti. Ordu, görevde olan sosyalist devlet başkanının görev süresini uzatmak için referanduma gidecek olmasından rahatsız olmuş (bu tip referandumların beni de rahatsız ettiğini söylemeliyim, fakat bu askerlerin idareyi ele almasını desteklememi gerektirmez) ve bir geceyarısı operasyonuyla yönetime el koyup devlet başkanını sürgüne yollamıştı. Herhalde bu noktada Türkiye solundan beklenen, sosyalist devlet başkanına arka çıkması olurdu. Fakat ilginçtir, Türkiye solunun özellikle ulusalcı kısmı darbecilerin yanında mevzilenmeyi tercih etti. ABD bu darbeye karşıydı, eh, yılanın başı da ABD olduğuna göre bu darbe &#8220;iyi&#8221; darbelerdendi. Nasıl ki 27 Mayıs darbesi Türkiye için &#8220;iyi&#8221;yse, bu darbe de Honduras için &#8220;iyi&#8221;ydi. Sırf asker işin içinde diye &#8220;ilerici&#8221; bir darbe &#8220;kötü&#8221; olarak nitelenemezdi.</p>
<p>Bütün bunların arasında Türkiye&#8217;de bir &#8220;belge tartışması&#8221; yaşanıyordu. Genelkurmay&#8217;da görevli olan, daha önce sivil topluma yönelik pek çok andıç hazırlamış, pek çok fişleme yapmış olan ve bu yılın Ağustos ayında amiralliğe yükselmesine kesin gözüyle bakılan bir albayın, hükümete ve bir cemaate yönelik yasadışı planlar içeren bir belge hazırladığı ileri sürülüyordu. Bugünlerde hâlen her yerde tartışılan bu belgeyle ilgili yorum yapmayacağım; fakat Türkiye solu, her zamanki gibi, sorulması gereken soruları atlayıp, yerini &#8220;askerlerin kucağı&#8221; olarak belirledi.</p>
<p>Bugün Türkiye&#8217;de sol hareketlerin önemli bir kısmı ordunun &#8220;ilerici&#8221; bir güç olduğunu düşünmeye, demokratikleşmenin &#8220;kötü&#8221; olduğunu gizli-saklı da olsa ifade etmeye, Avrupa Birliği ve ABD&#8217;nin Türkiye üzerinde emperyalist amaçları olduğunu belirtmeye devam ediyor. Neyse ki solun içinde hâlâ Ufuk Uras ve Devrimci Sosyalist İşçi Partisi gibi kişiler ve kuruluşlar var da, sol bu haldeyken nefes alabilmemizi kolaylaştırıyorlar.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Ne güzel kutuplaşmışsın sen Türkiye halkı]]></title>
<link>http://kenardan.wordpress.com/2009/05/23/ne-guzel-kutuplasmissin-sen-turkiye-halki/</link>
<pubDate>Sat, 23 May 2009 10:28:19 +0000</pubDate>
<dc:creator>Kenar</dc:creator>
<guid>http://kenardan.wordpress.com/2009/05/23/ne-guzel-kutuplasmissin-sen-turkiye-halki/</guid>
<description><![CDATA[Malumunuz geçen hafta Türkan Saylan hayatını kaybetmişti. Ben de bundan bir ay kadar önce Türkan Say]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p>Malumunuz geçen hafta Türkan Saylan hayatını kaybetmişti. Ben de bundan bir ay kadar önce Türkan Saylan&#8217;la ilgili bir yazı yazmıştım <a href="http://kenardan.wordpress.com/2009/04/22/muhtiraya-tabii-ki-karsi-degilim/" target="_blank">buraya</a>. Türkan Saylan öldükten sonra arama motorlarının yönlendirdiği pek çok internet okuyucusu sayfama geldi, hitlere doyamadım. Tabii ki bahsedeceğim şey bu değil. Bahsedeceğim şey Türkiye insanının zihninde oluşturup yaşamının bir parçası haline getirdiği o meşum cepheleşme.</p>
<p>Bu konu hakkında zaten çok uzun zamandır düşünüyorum. Gerek sanal ortamda gerek günlük yaşamımız içerisinde bu cepheleşmeye dair bir sürü örneği her gün deneyimliyoruz. Söz konusu yazıya gelen yorumlar bu konuda beni yeniden kaşındırdı ve bir şeyler karalayayım dedim.</p>
<p>Türkiye&#8217;de hem kendini ilk olarak &#8220;Müslüman&#8221; kimliğiyle tanımlayan dindar kesimde, hem de kendini ilk olarak &#8220;Türk&#8221; kimliğiyle tanımlayan Atatürkçü/Kemalist kesimde inanılmaz bir <strong>&#8220;iki kutuplu düşünce yapısı&#8221;</strong> hakim. Eğer dindar kesimin temel hak ve özgürlüklerini savunursanız Atatürkçüler/Kemalistler/&#8221;ulusal sol&#8221;cular/milliyetçiler sizi Atatürk karşıtlığıyla, gericilikle, yobazlıkla, Fethullahçılıkla, AKPli olmakla falan &#8220;suçluyorlar&#8221; (ben şahsen bunların &#8220;suç&#8221; olduğunu düşünmüyorum). Dindar olmadığınızı, herhangi bir dine sahip olmadığınızı belirttiğinizde ise bu sefer de dindar kesim &#8220;bu Müslüman ülke&#8221;de yeriniz olmadığını iddia ediyor ve sizi dinsizlikle &#8220;suçluyor&#8221; (eh, bu da bir suç değil).</p>
<p>İnsanların temel hak ve özgürlüklerini herhangi bir cepheye dahil olmadan savunan insanlar sürekli hor görülüyor ve hiç kimse tarafından kabullenilmiyor. Kamusal alanda başörtüsünün serbestliğini, insanların dinlerini dilediğince yaşama özgürlüğünü savunursanız &#8220;gerici&#8221; oluveriyorsunuz; fakat bunun yanında Müslüman olmadığınızı, kimsenin yaşamını dini kurallara göre belirlemek zorunda olmadığını söylerseniz ya da dini konulara ironik ya da mizahi bir tutumla yaklaşırsanız &#8220;din düşmanı&#8221; ilan ediliveriyorsunuz. Tabii ki bu &#8220;etiket&#8221;ler bununla sınırlı değil. Madem öyle biraz daha somuta ineyim.</p>
<p>Hem günlük yaşantımda hem de çeşitli sanal platformlarda maruz kalmadığım etiketlenme yok gibi. Başörtüsü yasağına, AKP&#8217;nin kapatılması çabalarına, Genelkurmay&#8217;ın siyaseti &#8220;folloş&#8221; edişine karşı çıkınca, AKPli birisinin yalan yanlış yorumlanan sözlerini düzgün bir şekilde açıklamaya çalışınca &#8220;takunya yalayıcısı&#8221;, &#8220;takkeli liboş&#8221;, &#8220;kafa yerine kocaman ve yanmayan bir ampul taşıyan&#8221;, &#8220;mümin&#8221; gibi sıfatlar edindim. Laikliğin/sekülarizmin öneminden bahsedince her ne hikmetse &#8220;Kemalist&#8221; oluverdim (ki Türkiye&#8217;de laikliğin Kemalist yorumunun laiklik kavramının hakiki anlamıyla hiçbir alakası olmadığının farkındayım). Din hakkında mizahi ama hakaret içermeyen yorumlar yaptığım zaman ben artık bir &#8220;din düşmanı&#8221; idim. Kürtlerin kimlik talebinin haklılığından, dillerini özgürce her türlü ortamda kullanabilmeleri gerektiğinden, &#8220;ne mutlu Türküm diyene&#8221; anlayışının faşizanlıktan başka bir şey olmadığından, terörün asıl müsebbibinin devlet olduğundan söz edince &#8220;Kürt milliyetçisi&#8221;, &#8220;Kürt ırkçısı&#8221;, &#8220;Kürt faşisti&#8221; gibi sıfatlarım oldu. Atatürk&#8217;ün yaptığı şeyleri beğenmek gibi bir zorunluluğum olmadığını, Mustafa Kemal&#8217;in 1920&#8242;lerde, 30&#8242;larda kalmış jakoben zihniyetli bir adam olduğunu söylediğimde, Kemalizm denen ideolojinin bugün faşizmden hiçbir farkı olmadığını belirttiğimde de artık bir numaralı &#8220;Atatürk düşmanı&#8221;, &#8220;Türklük düşmanı&#8221; haline geldim.</p>
<p>Açıkçası bütün bu sıfatların bana yakıştırılıyor olması beni öyle aman aman etkilemiyor. Asıl sorun şu: Türkiye&#8217;de demokrat bir tutum alan insanlar her kesim tarafından hor görülüyor ve daha uzun bir süre böyle olacağa benziyor. <strong>&#8220;Bizden değilsen onlardansın&#8221;</strong> zihniyeti her tarafı sarmış durumda. Kıstırdılar bizi, tenhada yakalarlarsa ırzımıza geçecekler. Bizi koruyan da olmayacak. Uyarmadı demeyin.</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Masallar]]></title>
<link>http://alintilarim.wordpress.com/2009/03/15/masallar/</link>
<pubDate>Sun, 15 Mar 2009 09:11:40 +0000</pubDate>
<dc:creator>alintilarim</dc:creator>
<guid>http://alintilarim.wordpress.com/2009/03/15/masallar/</guid>
<description><![CDATA[Çocuklar defalarca dinleyip ezberledikleri bir masalı aynı haliyle tekrar tekrar dinlemekten büyük h]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><blockquote><p>Çocuklar defalarca dinleyip ezberledikleri bir masalı aynı haliyle tekrar tekrar dinlemekten büyük haz alırlar. Anlatıcının masalda yaptığı küçük bir değişikliğe katlanamazlar. Hele masalda, yedi cücelerin cadı hesabına çalışan katiller olduğu gibi köklü değişiklikler yapmaya kalkışırsanız, sizi yalancılıkla suçlayıp ‘hakiki’ masalı bir solukta anlatıverirler. Çocukların, divan altlarında öcülerin, kapı arkalarında hortlakların beklediği kaygı dolu bir iç dünyaları vardır. Hep sığınacak bir kucak, tutunacak bir el ararlar. Tanıdık, bildik olanı biteviye tekrarlama, tutup bırakmama arzuları, “yabancı” olana duydukları korkudan beslenir. Çocuklar, “bizimkilerin” tamamen iyi, ötekilerin tamamen kötü olduğu, son sözü güzel ve cesur kahramanların söylediği masalları tekrarlayarak avuturlar ruhlarını. Biz yetişkinler de her masalı dinlemeye hazır değilizdir.</p></blockquote>
<p>Cem Kaptanoğlu</p>
<p>(<a href="http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=EklerDetay&#38;ArticleID=918340&#38;Date=24.01.2009&#38;CategoryID=42" target="_blank">Yazının tamamı</a>)</p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Doğu Perinçek'in hayatı ETÖ kılavuzdur]]></title>
<link>http://habermerkezi.wordpress.com/2009/01/18/dogu-perincekin-hayati-eto-kilavuzdur/</link>
<pubDate>Sun, 18 Jan 2009 20:59:38 +0000</pubDate>
<dc:creator>habermerkezi</dc:creator>
<guid>http://habermerkezi.wordpress.com/2009/01/18/dogu-perincekin-hayati-eto-kilavuzdur/</guid>
<description><![CDATA[ETÖ&#8217;yü anlamak isteyenler için Doğu Perinçek&#8217;in hayatı kılavuzdur. ETÖ denilince aklına ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><img style="float:left;margin-top:10px;margin-bottom:10px;margin-right:10px;" src="http://s.aktifhaber.com/images/news/84471.jpg" alt="" /><strong>ETÖ&#8217;yü anlamak isteyenler için Doğu Perinçek&#8217;in hayatı kılavuzdur. </p>
<p>ETÖ denilince aklına gelen isimlerden birisidir Doğu Perinçek. </p>
<p>Onun karmaşık ilişkileri, hayat çizgisi bana Ergenekon&#8217;u bütün olarak anlama imkanı da veriyor. Bu tecrübeden bakınca alakasız gibi duran pek çok isim ve pek çok unsur yerli yerine oturuyor. </p>
<p>Dev-Genç başkanlığından Maocu gizli örgüt liderliğine, eski “yoldaşlarını” polise ihbar etmekten Kemalist ulusalcılığa uzanan karmaşık bir siyasi… </strong>
</p>
<p><strong><font color="#ff0000">Mehmet Gündem/Yeni Şafak</font></strong></p>
<p><strong>ETÖ ve Doğu Perinçek</strong></p>
<p><!--more-->
<p><font class="yazarmetin">Hayatımıza üç harften ibaret yeni bir kavram girdi. ETÖ. Ergenekon Terör Örgütü. </font></p>
<p><font class="yazarmetin">“Yüzyılın davası” olarak nitelenen olay 12 Haziran 2007 tarihinde emekli bir özel harekâtçının Ümraniye&#8217;deki evinin çatı katında gizlenmiş 27 adet el bombasının bulunmasıyla başladı. Ardından gelen operasyonlar dalga dalga yayıldı ve ortaya korkunç bir terör örgütü çıktı. </font></p>
<p><font class="yazarmetin">İdeolojisi net, faaliyet ve hedefleri gün gün daha da beliriyor. </font></p>
<p><font class="yazarmetin">Zanlılar arasında kimler yoktu ki, emekli ve muvazzaf askerler, gazeteciler, yazalar, iş adamları, akademisyenler, memurlar, mafya liderleri, çete elemanları… </font></p>
<p><font class="yazarmetin">Huzurumuzu kimlerin neden ve nasıl kaçırdığının fotoğrafıydı ETÖ üzerinden gördüklerimiz. </font></p>
<p><font class="yazarmetin">Demokrasiyi tehdit edenleri, hukuku hiçe sayanları, devleti yıpratanları, müesseseleri işlemez hale getirenleri… </font></p>
<p><font class="yazarmetin">Darbe kışkırtıcılığı yapanları, orduyu, medyayı, üniversiteleri, yargıyı kendi kirli amaçları için kullanmak isteyenleri, iktidar hırslarına yenik düşenleri, çağ dışı bir ideolojiyi topluma dayatmaya çalışanları… </font></p>
<p><font class="yazarmetin">Ülkemin kaynaklarını heba edenleri, terörü besleyenleri, terörden nemalananları, cinayet işleyenleri… </font></p>
<p><font class="yazarmetin">Toplumu ürkütenleri, özgürlükleri sınırlamak isteyenleri, bizi içeride birbirimizle çatışmaya sürükleme niyeti olanları, yurt içinde ve yurt dışında Türkiye&#8217;nin itibarı olacak hayırlı faaliyetleri karalayan, kin, nefret ve kandan beslenenleri artık tanıyoruz, isimlerinin, yüzlerinin hiçbir anlamı yok, çünkü çarpık zihniyetlerine aşinayız. </font></p>
<p><font class="yazarmetin">Bu tür şer şebekelerinin sonucu Türkiye&#8217;nin son otuz yılı kayıp yıllardır. </font></p>
<p><font class="yazarmetin">Acılarla dolu olsa da şimdi ruhların huzur bulma imkanı var, toplum katili ile yüzleşme imkanı buldu. Bu yüzleşmeyi elbette hukuk yapacak. Hesabı sorulmamış bir hiç şey kalmayacak. </font></p>
<p><font class="yazarmetin">Hukuksuzluk nasıl yıllarımızı kaybetmemize neden olduysa, hukuk da geleceğe ümitle bakmamıza imkan verecek. </font></p>
<p><font class="yazarmetin">ETÖ&#8217;yi anlamak ve sürece sahip çıkmak her bireyin sorumluluğudur, göstermesi gereken duyarlılıktır. Fakat bu suç şebekesini sulandırma, etkisizleştirme stratejileri hiç durmayacak. Yeni yeni yol ve yöntemler devreye girecek, bunların bir kısmını “itibarlı” hukukçulardan duyacağız, sureti-i haktan görünerek yapacaklar. </font></p>
<p><font class="yazarmetin">Kafa karıştırmaya çalışacaklar, algılarımızla oynamaya kalkışacaklar. </font></p>
<p><font class="yazarmetin">Patır patır dökülen çeşit çeşit silahlara, mermilere, bombaları, cephane gömülmüş çukurlara rağmen yine de, “hedef ordu”, “cumhuriyetle hesaplaşma”, “28 Şubat&#8217;ın rövanşı”, “laik cephe tehdit altında” diyecekler. Yetmeyince “siyasi operasyon, iktdar rakiplerini, cumhuriyet güçlerini sindiriyor” yaklaşımını seslendirecekler. O da yetmeyince, mahalle baskısı var, dindarlaşma artıyor, toplumda zemin değişiyor, Türkiye&#8217;de eksen kayması yaşanıyor denilerek “korku üretilmek” suretiyle içeride ve dışarıda medet umdukları kesimlere mesaj gönderecekler. </font></p>
<p><font class="yazarmetin">Bu da tutmayınca, “insanı” ve “vicdani” bir yola vurgu yapacaklar, tutuklu ve sanıkların yaşına, sağlık durumuna, kimliğine, hayat tarzına, ilmine, itibarına atıfta bulunup da nedir bu zülüm diyecekler… </font></p>
<p><font class="yazarmetin">Onlar ne derse desinler artık hukukun ne diyeceği önemlidir. </font></p>
<p><font class="yazarmetin">Hatırlayın, ETÖ&#8217;nün üst düzey yöneticisi olmaktan tutuklanan Doğu Perinçek, Bayrampaşa Cezaevi&#8217;ne konulurken; “Hedefte ordu var” diye bağırıyordu. </font></p>
<p><font class="yazarmetin">Hastalığı nedeniyle tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılan Kemal Alemdaroğlu ise “Ergenekon soytarılığının ne olduğunu yakında herkes görecek” diyordu. </font></p>
<p><font class="yazarmetin">Şimdi herkes gördü, ama onun gördüğü hayali değil, gerçeği gördü. </font></p>
<p><font class="yazarmetin">ETÖ denilince aklına gelen isimlerden birisidir Doğu Perinçek. </font></p>
<p><font class="yazarmetin">Onun karmaşık ilişkileri, hayat çizgisi bana Ergenekon&#8217;u bütün olarak anlama imkanı da veriyor. Bu tecrübeden bakınca alakasız gibi duran pek çok isim ve pek çok unsur yerli yerine oturuyor. </font></p>
<p><font class="yazarmetin">Dev-Genç başkanlığından Maocu gizli örgüt liderliğine, eski “yoldaşlarını” polise ihbar etmekten Kemalist ulusalcılığa uzanan karmaşık bir siyasi… </font></p>
<p><font class="yazarmetin">Perinçek ve aydınlık hareketinin pek çok karanlık iş ve ilişkilerinin, zik zaklarının yanında net olan beklide tek şey; İşçi Partisi&#8217;nin seçilmiş hükümete yönelik “Ordu-yargı göreve” çizgisi, 12 Mart&#8217;tan, 12 Eylül&#8217;e, oradan da 28 Şubat&#8217;a uzanan oldukça istikrarlı bir duruştur. </font></p>
<p><font class="yazarmetin">Perinçek 1968 yılında Dev-Genç&#8217;e kaynaklık eden Fikir Kulüpleri Federasyonu&#8217;nun (FKF) başkanlığına seçildiğinde Ankara Hukuk Fakültesi&#8217;nde asistandır. O dönemde Türkiye devriminin yolunun ne olması gerektiği tartışması sürerken Perinçek&#8217;in ise devrim için planları başkadır. Perinçek, FKF başkanı seçilmesinden kısa bir süre sonra, 27 Mayıs Milli Devrim Derneği&#8217;nin başkanlığını yapan Albay Mucip Ataklı&#8217;dan bir mektup gelir; irtica olaylarının artışından, toplu Cuma namazları kılındığından bahsederek, FKF&#8217;yi bu olaylara karşı mücadele etmeye çağırır. Perinçek bu davete icabet eder. Cumhuriyet yazarı Uğur Cankoçak&#8217;ın yazdığına göre, 27 Mayıs Derneği, FKF&#8217;ye kanca atarak 1960&#8242;ta yarım kaldığına inandığı işi tamamlamak istiyordu. Yine Cankoçak&#8217;a göre, kancayı atmakla görevlendirilen kişi, 27 Mayısçı Albay Kadri Kaplan&#8217;dır. </font></p>
<p><font class="yazarmetin">Perinçek&#8217;in ilişkileri Dev-Genç içindeki kadrolar tarafından hoşnutsuzlukla karşılanır. Nitekim Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve diğer gençlik liderleri, Dev-Genç&#8217;i cuntacıların eline vermekle suçladıkları Perinçek&#8217;i başkanlıktan uzaklaştırırlar. </font></p>
<p><font class="yazarmetin">Bu tarihten sonra Perinçek grubu, Kırmızı Aydınlık olarak adlandırılan Proleter Devrimci Aydınlık dergisini (PDA) yayınlamaya başlar. Maocu bir çizgiyi benimseyen Aydınlıkçılar, artık siyaset sahnesine çıkarlar. Türkiye solu ve Aydınlıkçılar arasındaki ebedi farklılığın temellerinin atıldığı bu yıllarda Aydınlıkçılar milliyetçi söylemleri nedeniyle “Maocu Bozkurtlar” olarak adlandırılır. Dev-Genç içindeki gençler THKP-C, THKO gibi fraksiyonlarda örgütlenirken Aydınlık grubu Perinçek&#8217;in liderliğinde Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi&#8217;ni (TİİKP) kurarlar. TİİKP&#8217;in, “devrim” stratejisi, sıkıyönetim mahkemesi dosyasında; “TSK&#8217;ya sızarak, kendi fikriyatı istikametinde olan bir kısım subaylar vasıtasıyla parti için gerekli olan hüviyet, izin kağıdı, elbise vb. teminine ve sosyalist fikirlerin ordu içinde yayılmasına çalıştığı, ilerisi için bu yolla silah teminini düşündüğü…” cümleleriyle yer alır. </font></p>
<p><font class="yazarmetin">Ancak 9 Mart 1971&#8242;de ordudaki 27 Mayıs&#8217;çı subayların ve aralarında Perinçek grubunun da yer aldığı sivillerin planladığı cunta girişimi ters teper… </font></p>
<p><font class="yazarmetin">Aydınlıkçıların 1974 affıyla cezaevinden çıkmasından 4 yıl sonra, 1978&#8242;de kurduğu Türkiye İşçi Köylü Partisi&#8217;nin (TİKP) genel başkanlık koltuğuna oturan Perinçek, ilk iş olarak günlük Aydınlık gazetesini yayınlamaya başlar. Perinçek, başyazarlığını yaptığı gazetede politik istikametlerini şöyle açıklar: “Proleter devrimciler uzun süreden beri Türkiye&#8217;de asker-sivil-aydın zümrenin devrimci eğilimlerine dikkat çekmişlerdir.” </font></p>
<p><font class="yazarmetin">12 Eylül&#8217;den hemen önce Aydınlık gazetesinde sendika ve öğrenci örgütlerinin liderleriyle bazı fraksiyonların önde gelenlerine yönelik ihbarlar yayınlanmaya başlanır. Güvenlik güçlerinin bu ihbarlarla operasyonlar yapması Türkiye soluyla Aydınlıkçılar arasına bir anlamda “kan” girmesine neden olur. </font></p>
<p><font class="yazarmetin">Orduyu “devrim” safına çekme politikasını tüm yayınlarına yansıtan Aydınlıkçılar, 30 Ağustos 1980&#8242;e gelindiğinde TİKP&#8217;nin bildirisini Aydınlık gazetesinin manşetine taşıdılar: Ordu ile halk arasındaki bağlar güçlendirilmelidir. </font></p>
<p><font class="yazarmetin">Bu bildiriden 12 gün sonra Aydınlıkçıların dileği gerçek olur, 12 Eylül&#8217;le birlikte ordu ve halk arasındaki bağ tedricen de olsa güçlenmiştir. Ancak tüm hizmetlerine ve manipülasyon çabalarına rağmen kendilerini 12 Eylül mahkemelerinde bulan Aydınlıkçılar bu işe akıl erdiremezler. Perinçek savunmasında; “Hizmetlerimizin karşılığı bu mu olacaktı” diye sorar; “Partimiz orduyu parçalamak bir yana ona karşı gelenlerin adreslerini göstermiştir” derken darbeden payına düşeni ister. </font></p>
<p><font class="yazarmetin">12 Eylül&#8217;de askerlerden umduğunu bulamayan Perinçek, 80&#8242;lerin sonu ve 90&#8242;ların ilk yarısı boyunca PKK ile flört eder. Ancak Kürtlerin desteğini alarak meclise girme planını SHP&#8217;ye kaptırınca eski stratejisine geri döner. </font></p>
<p><font class="yazarmetin">Nitekim Perinçek, asker kanadında Refah-Yol hükümetine yönelik huzursuzluk baş gösterince, hükümeti ordu eliyle devirmek için bir kez daha kolları sıvar. 28 Şubat öncesinde hükümetin darbeyle devrilmesi için yoğun çaba harcayan Perinçek, “Tanklar Hipodrom&#8217;da resmi geçit için mi alınıyor zannediyorsunuz” diyerek yine devrim stratejisini ilan eder, 28 Şubat&#8217;ı “proletaryanın beklediği devrim” olarak gösterecek kadar kendini kaybeder. </font></p>
<p><font class="yazarmetin">O daima darbecidir. Farklı zamanlarda birbirine zıt politikalara savruluyor gibi görünse de aslında bir iç tutarlılığı vardır; çünkü her zaman egemen güçler içinde kendisine bir yer bulmuştur. </font></p>
<p><font class="yazarmetin">ETÖ&#8217;yü anlamak isteyenler için Doğu Perinçek&#8217;in hayatı kılavuzdur. </font></p>
<p><font class="yazarmetin">Araştırmacı Fuat Akyol&#8217;a göre; Doğu Perinçek&#8217;in hakim olan ve bir dönem Yargıtay Cumhuriyet Başsavcı Yardımcılığı yapan babası Sadık Perinçek, dört dönem Erzincan milletvekili seçildiği Adalet Partisi&#8217;nde Genel Yönetim Kurulu üyesiydi. Perinçek&#8217;in dayısı Turhan Olcayto, tümgeneraldi ve Ankara&#8217;da Zırhlı Tümen Komutanı&#8217;ydı. Ünlü ihtilalcilerden Tümgeneral Cemal Madanoğlu, ilk eşi Sırma Perinçek&#8217;in halasının eşiydi. Teyzesinin oğlu Gürbüz Tüfekçi, Ankara&#8217;da askeri kesimde etkili bir şahsiyetti. Perinçek&#8217;in arkadaşlarına söylediğine göre Tüfekçi, aynı zamanda Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) görevlisiydi. </font></p>
<p><font class="yazarmetin">Geçen hafta bir şey daha öğrendik: Perinçek, asılsız raporlarla Orta Asya&#8217;daki Türk okullarını karalamaya çalışmış. Perinçek ve ekibi &#8216;Türkî cumhuriyetlerdeki okullarda uyuşturucu ticareti yapılıyor.&#8217; diye raporlar yazmışlar. Asılsız çıkınca, hem Türkiye araştırmış yine asılsız çıkmış… Utanmamış Türkiye&#8217;nin yüz akı bu okulları Rus ve Çin istihbaratına da rapor etmiş, yanlış bilgiler vermiş… </font></p>
<p><font class="yazarmetin">Her şey yeterince açık değil mi… Şimdi bir kere daha düşünün; Perinçek ETÖ&#8217;nün neyi olur?</font></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kemalizm ve Ulusalcılık]]></title>
<link>http://politikaduragi.wordpress.com/2008/08/22/kemalizm-ve-ulusalcilik/</link>
<pubDate>Fri, 22 Aug 2008 12:11:19 +0000</pubDate>
<dc:creator>imotep41</dc:creator>
<guid>http://politikaduragi.wordpress.com/2008/08/22/kemalizm-ve-ulusalcilik/</guid>
<description><![CDATA[Çağdaş anlamda &#8220;ulus&#8221; , feodal düzenden çıkılırken doğmuştur. Kapalı-yöresel tarım ekono]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div class='snap_preview'><p><span class="YaziBuyuk"><img class="alignnone size-full wp-image-64" src="http://politikaduragi.wordpress.com/files/2008/08/images.jpg" alt="" width="93" height="124" />Çağdaş anlamda &#8220;ulus&#8221; , feodal düzenden çıkılırken doğmuştur. Kapalı-yöresel tarım ekonomilerinden ulusal Pazar ekonomisine geçilirken, insanlar ülke düzeyinde birbirleriyle ilişki içine girdiler. Aynı topluma ait olmanın bilinci gelişti. &#8220;Biz&#8221; duygusu, derebeyliğin bölgesel sınırlarından ulusal sınırlara kadar genişledi. Bölgesel diller Latince ile birleşerek ulusal dile dönüştü. Ortak dil ve aynı yurdu paylaşmanın bilinci, giderek ulusal kültürü doğurdu. Ve ulusal kültür de &#8220;ulus&#8221; u yarattı. Bu oluşum süreci içinde, ne &#8220;ırk&#8221;ın ne de &#8220;din&#8221;in doğrudan bir rolü olmuştur!<br />
Ulusal devlet, aynı zamanda yüz yüze ilişkilerin önemini yitirdiği bir çerçeveydi. Kurumsal ilişkiler içinde, birey kendisini çok daha güçsüz ve yalnız hissediyordu. Dayanışma duygusuna, manevi dayanağa olan gereksinmesi artmıştı. İşte, yurtseverliği giderek milliyetçiliğe dönüştüren bu ortamdır. Ulusçuluk, aynı topraklar üzerinde benzer koşulları paylaşan insanların, dışa karşı korunma ve dayanışma gereksinmelerini karşılayan bir ideolojidir ve giderek &#8220;egemenlik ulusundur&#8221; ilkesini gündeme getirmiştir.<br />
Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun çokuluslu yapısı içinde Türk milliyetçiliği çok geç gelişti. Çünkü ne derebeylikten ulusal devlete geçme durumu, ne de bir bağımsızlık savaşımı gereksinmesi vardı. Üstelik imparatorluğun dağılmasını önlemek için, etnik kökenlere önem vermemeye, özellikle de Türk öğesini vurgulamamaya özen gösterilmekteydi. İmparatorluk halkalarının çoğunluğunu Müslümanlar oluşturduğu için: &#8220;millet&#8221; değil, inananların birliğini vurgulayan &#8220;ümmet&#8221; ülküsü ön plana çıkarılıyordu.<br />
Süleyman Nazif gibi bir Osmanlı aydını bile şöyle demiştir:&#8221; Önce Müslüman, sonra Osmanlı, sonra Türk&#8217;üm..&#8221; Kız kardeşini Türk olmayan bir Müslüman&#8217;a verebileceğini, ama Müslüman olmayan bir Türk&#8217;e vermeyeceğini söylemiştir.<br />
Batı Avrupa&#8217;da toplumsal-ekonomik gelişmeler sonucu önce ulus olgusu doğmuş, sonra o ulusa uygun bir ulusal devletin yaratılması açısından, ulusçu ideoloji bir işlev görmüştür. Türkiye&#8217;de ise durum tersineydi. Önce geleneksel kurumların yıkıntıları üzerinde yeni bir devlet kuruldu; sonra bu devlet &#8220;ulus&#8221;u yaratmaya çalıştı. (Geri kalmış ülkeler açısından durum hemen her zaman aynıdır.)<br />
Eski Türklerde oldukça gelişmiş bir &#8220;ulusal bilinç&#8221; bulunduğunu gösteren kanıtlar var. Örneğin, sekizinci yüzyıldan kalmış olan Orhun Anıtları arı bir Türkçe ile yazıldığı gibi, bütün Türkleri birleştirmek gibi bir ülküyü de yansıtıyordu.Oysa aynı tarihlerde Avrupa&#8217;da yaşayan toplumlarda, ne böyle gelişmiş bir arı dil, ne de bu düzeyde bir &#8220;ulusal bilinç&#8221; vardı.<br />
Türklerde &#8220;ulus bilinci&#8221; nin gerilemesinin 1453&#8242;lerden, yani İstanbul&#8217;un fethinden başladığını söylemek yanlış olmaz. Artık çokuluslu bir yapı içinde &#8220;devşirme sistemi&#8221; egemen olacak, Türk öğesi bilinçli bir çaba ile geri plana itilecekti. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu içinde, sadece Türkler iktidarı denetleyip sınırlayabilecek durumdaydılar. Fatih&#8217;ten başlayarak, iki yüzyılı aşkın bir süre, doğuştan Türk olan hemen hiçbir kimse sadrazamlığa getirilmedi.<br />
Yusuf Akçora, 1911 yılında şu satırları yazmıştır: &#8221; Vatan ve millet idealini biz mekteplerimizden değil, tesadüfen elimize geçen ecnebi kitaplardan, yahut etrafımızda, içimizde yaşayan yabancı milletlerin faaliyetlerinden öğrendik.&#8221; Gerçekten de, Türk milliyetçiliği bir iç gelişmeden çok dış etkilerin sonucu filizlenmiştir.<br />
Kırım ve Kazan Türkleri başta olmak üzere, Çarlık Rusyası&#8217;nda yaşayan Türk topluluklarında &#8220;ulus bilinci&#8221; Osmanlı Türkleri&#8217;nden önce gelişti. Bunda, özellikle Çar 3. Aleksander ile başlayan milliyetçi baskıların önemli rolü vardı. Ruslar ve Ortodokslar dışındaki ulus ve dinlere hoşgörü gösterilmemesi, bu ülkede yaşayan Türkleri milliyetçi tepkilere itmekte gecikmedi.<br />
Kırımlı İsmail Gaspıralı, 1883&#8242;te çıkardığı &#8220;Tercüman&#8221; gazetesinde, Türk ulusunun kendi dilini koruyarak Batılılaşması gerektiğini savunuyordu. Türk dili, Arapça, Farsça ve diğer yabancı dillerden geçmiş sözcüklerden giderek arındırılmalıydı. Türk kadınına özgürlük ve erkeklerle eşit haklar verilmesi de, Gaspıralı&#8217;nın hedefleri arasındaydı. Bir Azeri Türkü olan Hüseyinzade Ali Bey de, Türk milliyetçiliğinin doğuşunda önemli yeri olan isimlerdendir ve Ziya Gökalp&#8217;i çok etkilemiştir.<br />
Türk ulusçuluğunun gelişmesinde ikinci önemli etkiyi Rumeli&#8217;nin kaybının yaptığını söyleyebiliriz. Evlerini, topraklarını terk ederek anayurda gelmek zorunda kalan Rumelili Türkler, kendilerine yapılan eziyeti dile getirerek, milliyetçi duyguların doğmasına katkı yapmışlardır. Ama uzaktaki yurtlarına &#8220;Turan&#8221; adını vererek, bir bakıma Turancılık akımının başlatıcısı olan Macarlar&#8217;dır. 1910&#8242;da Kont Telaki Pal&#8217;in başkanlığında kurulan Turan Derneği&#8217;nin &#8220;Turan&#8221; adlı yayın organının ön kapağı Macarca, arka kapağı eski yazı Türkçe yayımlanmıştır.<br />
Gecikmiş Türk milliyetçiliği, kuşkusuz ki sadece dış etkenlerin dolaylı bir ürününü, bir tür tepki ideolojisi sayılamaz. Ali Engin Oba&#8217;nın da dediği gibi, Türk ulusçuluğu, aynı zamanda &#8220;Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun yıkılmak üzere olduğunun Türk aydınlarınca hissedilmeye başlandığı bir dönemde, bu çöküşü engellemek için aranan çarelerden biri olarak ortaya çıkmış&#8221; tır.<br />
Kemalist ulusçuluk, işte bu birikimin, bu sürecin bir ürünüdür. Ama giderek Mustafa Kemal&#8217;in damgasını taşımış, kendine özgü bir nitelik kazanmıştır.<br />
Kemalizmin &#8220;ulusçuluk ilkesi, hani gereksinmeyi ya da gereksinmeleri karşılıyordu?<br />
Bağımsızlık ve çağdaşlaşmak!.. Bağımsızlığını kazanamayan bir toplum, kendi &#8220;iç dinamikleri&#8221; ile gelişemezdi.Ne olanaklarının tümünü kendi gelişmesi için kullanabilir, ne de kendi çıkarlarını dış güçlerin çıkarlarının önüne geçirebilirdi. Öyleyse ilk aşama &#8220;bağımsızlık&#8221;tı. Atatürk bağımsızlığı sadece &#8220;siyasal&#8221; bağımsızlık olarak anlamıyor, &#8220;tam&#8221; bağımsızlığı savunuyordu. Ekonomik bağımsızlığına sahip bulunmayan bir toplum, siyasal açıdan da tam bağımsız olamazdı.<br />
Şöyle diyordu:&#8221;Tam bağımsızlık denildiği zaman elbette siyasi, mali, iktisadi, askeri, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve serbestlik demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet, millet ve memleketin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından mahrumiyet demektir.&#8221;<br />
Türk Kurtuluş Savaşı, Hindistan&#8217;dan Cezayir&#8217;e, hemen tüm esir halkların aydınlarında heyecan yaratmış, bir &#8220;umut&#8221; ışığı oluşturmuştur. Bu güçlü Batı&#8217;ya, emperyalist devletlere karşı kazanılan ilk bağımsızlık hareketiydi. Bu nedenle de, giderek &#8220;evrensel&#8221; bir önem kazandı. Atatürk, tüm sömürge durumundaki ülkelerin, kendi deyimiyle &#8220;mazlum milletler&#8221;in birer birer bağımsızlıklarını kazanacağını çok önceden tahmin etmişti.<br />
Kemalist ulusçuluk anlayışının dışa yönelik hedefi, &#8220;çağdaş uluslar topluluğunun eşit haklara sahip bir üyesi olmak&#8221;tı. Mustafa Kemal, nasıl kendi ulusu için eşitlik istiyorsa, tüm uluslar için de eşitliği savunuyordu. Saldırgan değil barışçı, başka ulusları egemenlik altına almaya değil özgürleştirmeye yönelik bir ulusçuluk anlayışına sahipti. &#8220;Biz kimsenin düşmanı değiliz, yalnız insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız&#8221; demekteydi. O&#8217;na göre, Türk yurttaşı önce kendi ulusunun varlığı ve mutluluğu için çalışmalı; ama aynı zamanda, başka ulusların barış içinde gelişmesinden de yana olmalıydı. &#8220;Yurtta barış, dünyada barış&#8221; sözü Kemalist ulusçuluğun özünü iyi yansıtıyordu.<br />
Atatürk, insancıl ve evrensel bir ulusçuluk anlayışına sahipti. İnsanlığa şöyle bir gelecek vaat ediyordu:&#8221;Sömürgecilik ve yayılmacılık yeryüzünden yok olacak ve yerlerine, uluslar arasında hiçbir renk, din, soy farkı gözetmeyen yeni bir uyum ve işbirliği çağı egemen olacaktır.&#8221;<br />
Kemalist ulusçuluğun içe yönelik hedefi ise, çağdaş bir ulus yaratmaktı. Ve Atatürk&#8217;ün insanlar arasında &#8220;renk, din, ve soy farkı&#8221; gözetmemek gerektiğine olan inancı, O&#8217;nun &#8220;ulus&#8221; anlayışına da elbette yansıyacaktı. O anlayışta ne &#8220;ırk&#8221;a yer vardı, ne &#8220;din&#8221;e. Bir &#8220;ulus&#8221;u var eden temel öğeler olarak; ortak geçmiş, ortak dil(anadil değil) ve ortak kültür sayılıyordu. Ve böyle bir anlayış, sadece ulusların doğuş sürecindeki tarihsel gerçeklere uymakla kalmıyor; aynı zamanda Anadolu gerçeğine de uygun düşüyordu.<br />
Orta Asya&#8217;dan Anadolu&#8217;ya göç eden Türklerin sayısı, o tarihteki Anadolu nüfusunun sadece yüzde 10&#8242;u kadardı. Sultan Orhan&#8217;dan sonra, Osmanlı padişahlarının çoğu yabancı kadınlarla evlenmişlerdi; tahta geçenlerin çoğunun anneleri Türk değildi. Anadolu insanı bin yıl boyunca öylesine karışmıştı ki, kimin &#8220;safkan&#8221; hangi kökenden olduğunu belirlemek olanağı kalmamıştı. Ve zaten böyle bir belirlemenin de hiçbir anlamı yoktu.<br />
Bugün Iraklı da Arap&#8217;tır Cezayirli de. Yani ikisi de aynı &#8220;ırk&#8221;tandır. Ama aynı &#8220;ulus&#8221;tan değildir. Çünkü bir ulusu ulus yapan dayanışma duygusuna, benzer biçimde duyup düşünüp davranmak alışkanlığına sahip değildir. Ama Cezayirli Berberi ile Cezayirli Arap aynı ulustandır.<br />
Atatürk, Anadolu&#8217;nun geçmiş bütün kültürlerine, Türk ulusunun ortak &#8220;miras&#8221;ı olarak sahip çıkarken; aynı zamanda Anadolu&#8217;da yaşayan herkesin, bu ulusun &#8220;asıl&#8221; üyesi olduğunu da vurgulamış oluyordu.<br />
Atatürk&#8217;ün &#8220;ulus&#8221; anlayışına ne ırk ne de din öğesini katmasının doğruluğunu, Bosna faciasını yaşarken bir kez daha anlıyoruz. Müslüman Boşnakları acımasızca öldüren, kadınlarının kızlarının ırzına geçen, evlerini eşyalarını yağmalayıp yakan Sırplar başka bir &#8220;ırk&#8221;tan mıdır? Boşnak da Sırp da Slav kökenli değil midir? İkisi de aynı dili konuşmamakta mıdır?<br />
Bosna örneğinde görülüyor ki; &#8220;ırk&#8221; birliği &#8220;bir ulus&#8221;un oluşmasına nasıl yetmiyorsa, &#8220;din&#8221; ayrımının öne çıkarılması da, bir &#8220;ulus&#8221;un ortaya çıkmasını engelleyebilmektedir. Oysa Ziya Gökalp bile, Batı&#8217;nın tekniğini, İslamın dinini, Türk&#8217;ün kültürünü bir araya getirerek bir<br />
&#8220;ulus&#8221; yaratmak düşüncesindeydi.<br />
Atatürk ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi&#8217;nde yaptığı bir konuşmada, Türk, Kürt, Laz, Çerkes birlikte bir bütün oluşturduğunu vurgulamıştır. Kurtuluş Savaşı sırasında hep &#8220;Türkiye milleti&#8221; deyimini kullanmıştır. Daha sonraları, karmaşık bir etnik yapıdan kendine güvenen çağdaş bir ulus yaratmak için çaba gösterdiğinde de, örneğin &#8220;Ne mutlu Türk olana&#8221; dememiş, &#8220;Ne mutlu Türk&#8217;üm diyene&#8221; demiştir.Onun için &#8220;Türk&#8221;, Anadolu toprakları üzerinde yaşayan, &#8220;kederde, kıvançta&#8221; dayanışma içinde olan insanların &#8220;ortak&#8221; adıdır. 1935 yılındaki resmi tanımlamaya göre de &#8220;ulus, dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı yurttaşlardan meydana gelen siyasal ve sosyal bir bütündür.&#8221;<br />
Atatürk, ulus kavramına &#8220;din&#8221; öğesini dahil etmemesini ise şöyle savunuyordu: &#8220;Türkler İslam dinini kabul etmeden de büyük bir millet idi. Bu dini kabul ettikten sonra, bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de sairenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine tesir etmedi. Bilakis, Türk milletinin milli bağlarını gevşetti; milli heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü Hz. Muhammed&#8217;in kurduğu dinin amacı, bütün milliyetlerin üzerinde, hepsini kapsayan bir ümmet siyaseti idi.&#8221;<br />
Peki bir &#8220;ulus&#8221; olmak niçin bu kadar önemliydi?<br />
Çünkü &#8220;çağdaş&#8221; toplum olabilmenin ilk koşulu, uluslaşma aşamasını geride bırakmaktı. Üstelik &#8220;ulus&#8221; olma, aynı zamanda &#8220;demokrasi&#8221; ye geçebilmenin de bir ön koşulu idi. Aşiret, boy, kabile aşamasını geride bırakmadan çağdaşlaşabilmek, demokratik bir toplum oluşturmak olanaksızdı.                                                                                                               </span></p>
<p><span class="YaziBuyuk">                                                                                                                 A.TANER KIŞLALI</span></p>
<p><span class="YaziBuyuk">                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                              </span></p>
</div>]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Bediüzzaman’a göre kürtlük davası]]></title>
<link>http://sanatsever.wordpress.com/2008/05/28/bediuzzaman%e2%80%99a-gore-kurtluk-davasi/</link>
<pubDate>Wed, 28 May 2008 08:44:45 +0000</pubDate>
<dc:creator>barbarosseferde</dc:creator>
<guid>http://sanatsever.wordpress.com/2008/05/28/bediuzzaman%e2%80%99a-gore-kurtluk-davasi/</guid>
<description><![CDATA[Sebilür Reşad mecmuası’nın 7 Mart 1920 miladi tarihli 461. sayısında Bitlisli Bediüzzamanla yaptığı ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Sebilür Reşad mecmuası’nın 7 Mart 1920 miladi tarihli 461. sayısında Bitlisli Bediüzzamanla yaptığı ]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Said Nursi’ye kürd diyenler]]></title>
<link>http://sanatsever.wordpress.com/2008/05/28/said-nursi%e2%80%99ye-kurd-diyenler/</link>
<pubDate>Wed, 28 May 2008 08:41:26 +0000</pubDate>
<dc:creator>barbarosseferde</dc:creator>
<guid>http://sanatsever.wordpress.com/2008/05/28/said-nursi%e2%80%99ye-kurd-diyenler/</guid>
<description><![CDATA[Türkçülük perdesi altında, sahtekâr bir milliyetperverlik suretinde ve hodfüruşluk cihetinde bana te]]></description>
<content:encoded><![CDATA[Türkçülük perdesi altında, sahtekâr bir milliyetperverlik suretinde ve hodfüruşluk cihetinde bana te]]></content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>
